PDA

View Full Version : Maillerimize gelen Guzel hikayeler...



Pages : 1 2 3 [4] 5 6

baron11
30-03-2007, 15:46
HER ŞER'DE "HAYIR" VARDIR... AA

>>Japonya'da bir
>>çocuk 10 yaşlarındayken bir trafik kazası geçirmiş ve sol kolunu
>>kaybetmiş. Oysa çocuğun büyük bir ideali varmış . Büyüyünce iyi bir
>>judo ustası olmak istiyormuş. Sol kolunu kaybetmekle birlikte, bu
>>hayali de yıkılan çocuğunun büyük bir depresyona girdiğini gören
>>babası, Japonya'nın ünlü bir Judo ustasına gidip yapılacak bir şeyin
>>olup olmadığını sormuş..
>>
>>
>>Hoca: -Getir çocuğu, bir bakalım, demiş.
>>
>>
>>Ertesi gün
>>baba-oğul varmışlar hocanın yanına..
>>
>>
>>Hoca çocuğu
>>süzmüş ve -Tamam demiş..yarın eşyalarını getir, çalışmalara
>>başlıyoruz.
>>
>>
>>Ertesi gün
>>çocuk geldiğinde hocası ona bir hareket göstermiş ve bu hareketi çalış

>>demiş.
>>
>>
>>Çocuk bir
>>hafta ayni hareketi çalışmış.. Sonra hocasının yanına gitmiş. "Bu
>>hareketi öğrendim başka hareket göstermeyecek misiniz?" diye sormuş.
>>
>>
>>Hocanın
>>cevabı: - Çalışmaya devam et olmuş...
>>
>>2 ay,3 ay,6
>>ay derken çocuk okuldaki bir yılını doldurmuş.. Çocuk bu bir yıl
>>boyunca hep o aynı hareketi tekrarlamış. Hocanın yanına tekrar gitmis:
>>
>>
>>-Hocam bir
>>yıldır aynı hareketi yapıyorum bana başka hareket göstermeyecek
>>misiniz?
>>
>>
>>-Sen aynı
>>hareketi çalış oğlum . Zamanı gelince yeni harekete geçeriz.. 2 yıl ,
>>3 yıl, 5 yıl derken çocuk judodaki 10.yılını doldurmuş.
>>
>>
>>Bir gün
>>hocası yanına gelip. .."Hazır ol ! " demiş.. "Seni büyük turnuvaya
>>yazdırdım. Yarın maça çıkacaksın!"..Delikanlı şok olmuş..
>>
>>
>>Hem sol
>>kolu yok hem de judo da bildiği tek hareket var. Ünlü judocuların
>>katıldığı turnuvada hiçbir şansının olmayacağı düşünmüş; ama hocasına
>>saygısından ses çıkarmamış...
>>
>>
>>Turnuvanın
>>ilk günü delikanlı ilk müsabakasına çıkmış. Rakibine bildiği tek
>>hareketi yapmış ve kazanmış. Derken.. ikinci üçüncü maç.... Çeyrek,
>>yari final ve final...
>>
>>
>>Finalde
>>delikanlının karşısına ülkenin son on yılın yenilmeyen şampiyonu
>>çıkmış. Tam bir üstat, delikanlı dayanamayıp hocasının yanına koşmuş..
>>
>>
>>-Hocam
>>hasbelkader buraya kadar geldik ama rakibime bir bakın hele.. Bende
>>ise bir kol eksik ve bildiğim tek bir hareket var..bu kadar bana
>>yeter, bari çıkıp ta rezil olmayayım izin verin turnuvadan çekileyim..
>>
>>
>>-Olmaz
>>demiş hocası. Kendine güven, çık dövüş. Yenilirsen de namusunla yenil.
>>
>>
>>Çaresiz
>>çıkmış müsabakaya. Maç başlamış. Delikanlı yine bildiği o tek hareketi

>>yapmış ve tak.! Yenmiş rakibini şampiyon olmuş.
>>
>>
>>Kupayı
>>aldıktan sonra hocasının yanına koşmuş:
>>
>>
>>-Hocam
>>nasıl oldu bu iş? Benim bir kolum yok ve bildiğim tek bir hareket var.

>>Nasıl oldu da ben kazandım.?
>>
>>
>>-Bak oğlum
>>10 yıldır o hareketi çalışıyordun. O kadar çok çalıştın ki, artık
>>yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok. Bu bir,
>>ikincisi de o hareketin tek bir karşı hareketi vardır. Onun için de
>>rakibinin senin sol kolundan tutması gerekir.!
>>
>>
>>Bunu anlatan
>>dostumuz bir de şunu ekledi:
>>
>>
>>İnsanların
>>eksiklikleri bazen, aynı zamanda en güçlü tarafları olabilir: Ama
>>yeter ki bu eksiklik kafalarında olmasın...
>>

tdogan
01-04-2007, 22:25
BABA OĞUL SÖYLEŞİLERİ

Bir baba evlenmek üzere olan oğluna
"Sana son tavsiyemi mutfakta anlatmak istiyorum" demiş.

Mutfak işlerini ve yemek yapmayı pek bilmeyen delikanlı "Olur" demiş çekine çekine. Baba, ocağa aynı büyüklükte üç kap koymuş, hepsini suyla doldurup altını yakmış. Oğlundan sırasıyla iki havuç, iki yumurta ve iki kavrulmamış kahve çekirdeği istemiş... herbirini ayrı ayrı kaplara yerleştirip yirmi dakika süreyle kaynatmış. Yemek masasında üç tabak duruyormuş.
Kaynattığı havuçları, yumurtaları ve kahve çekirdeklerini büyük bir özenle tabaklara yerleştirmiş.
Sonra oğluna dönüp sormuş: "Ne görüyorsun?"

Oğlu düşünürken açıklamaya başlamış.
"Havuçlar haşlandıkça aslını kaybedip yumuşamış. Yumurtalar görünüşte baştaki gibi sert duruyorlar ama içleri katılaşmış. Kahve taneleri ise olduğu gibi duruyor, başta neyseler sonunda da öyleler.. "

Sonra asıl tavsiyesine sıra gelmiş:
"Evlilikte aşk ve şefkat birlikte olmalıdır. Aşksız bir evlilikte her iki eş de şu gördüğün havuçlar gibi birbirlerini tüketirler, eskitirler, pörsütürler. Şefkatsiz bir evlilikte ise eşler birbirlerine ne kadar tahammül etseler de, yumurtalar gibi içten içe katılaşırlar, birbirlerinden uzaklaşırlar. Aşkın da şefkatin de olduğu bir evlilikte ise, şartlar ne olursa olsun, eşler tıpkı şu kahve taneleri gibi, birbirlerinin yanında kalırlar, kendi kişiliklerini yitirmezler. Kahve tanelerinin tekrar kaynatılmaya hazır olmaları gibi, onlar da birbirleriyle baş başa uzun yıllar geçirmeye isteklidirler.

Oğlu aldığı bu dersten tam çok etkilenmişken.....
"Asıl ders bu değil!" demiş baba.

Oğlunun elinden tuttup, ocağın üzerinde bıraktığı kapların içinde kalan suları göstermiş.
"Havuçlardan ve yumurtalardan arta kalan suya bak... İkisinde de bir tat yok "

Kahve çekirdeklerini çıkardığı kaptaki suyu yavaşça bir fincana boşaltmış. Mis gibi taze kahve kokmuş ortalık. Fincanı oğluna uzatıp.
"İçmek istersin herhalde" demiş.

Oğlu kahvesini yudumlarken konuşmasını sürdürmüş.
"Kahve çekirdekleri gibi birbirlerini tüketmeyen eşlerin paylaştığı yuva da işte böyle olur. Mis gibi, temiz ve huzur verici. Başka herkesin fincanına koyup yudumlayacağı taze kahve gibi... Çünkü onlar birbirlerini harcamayarak, birbirlerine aşkla ve şefkatle davranarak hayata kendi tatlarını, kokularını ve renklerini katmayı başarırlar."

Kahve taneleri gibi olabileceğimiz bir yaşam geçirmemiz dileğiyle

tdogan
01-04-2007, 22:52
OKUYUN OKUYUN OKUYUN

Okutan...

44 yaşındasınız. Evlisiniz. 3 çocuğunuz var.
Maaşınız, 2.500 lira.
Piyango vurdu. 145 bin lira çıktı.

Ne yaparsınız?


2.500 lira maaştan, ayda bin lira biriktirseniz, bu paraya anca
12 sene sonra sahip olabilirsiniz... 12 sene.

Ama dedim ya, piyango vurdu. 145 bin lira çıktı.
Ne yaparsınız?

Biraz boşluk bırakayım...

Düşünün.
?
?
?
?

Cevaplar tamamsa...

Şimdi sıkı durun.

İsmi, Nuri Okutan...

Sakarya Valisi...

Türkiye'deki pek çok bürokrat, "ne yaparım da,
bir tane daha Mercedes makam otomobili alırım"
diye kafa yorarken...

Bu vali, "ne yaparım da, bir tane daha çocuğun okumasını sağlarım"
diye kafa yoruyor...

Soyadı üstünde "Okutan."

Bundan önce Siirt Valisi'ydi...

Kalıpları kırdı, ilginç yöntemlere başvurdu. Kızların
okumasını teşvik eden muhtarları protokole aldı, onore etti. Yöresel
gerçekleri kullandı; kızını okula gönderen babalara, altın dağıttı.

Görülmemiş sayıda kız çocuğunun okula başlamasını sağladı.

Sakarya'ya geldi.
Okul öncesi eğitim oranı yüzde 7'ydi. 90'a çıkardı.

Şampiyon yaptı. İmkanlarını, özellikle dar gelirli ailelerin çocukları
için kullandı.

Bu müthiş kişisel çaba ve kişisel başarı, Vehbi Koç Vakfı'nın dikkatini
çekti...
Vakfın 100 bin dolarlık ödülü, eğitime katkılarından ötürü, Nuri Okutan'a
verildi.

Anasının ak sütü gibi helal.
Son kuruşuna kadar...
Güle güle harcasın diye verildi.
Ne yaptı Nuri Okutan?
Kendisine verilen bu parayı, kendisi ve ailesi için harcamadı.


Tek kuruşuna bile dokunmadı.
Ne yaptı biliyor musunuz?

Okul yaptırıyor,
okul!

100 bin doları bağışladı.
Her fırsatta soyulup soğana çevrilen Türkiye,
eğer hâlâ ayakta duruyorsa, Nuri Okutanlar sayesinde duruyor...

Vatandaş olarak duygularımızı ifade edecek kelime bulamıyoruz.
Belki siz bulabilirsiniz...

İşte, Sakarya Valiliği...
Telefon: 0264.277 77 80
Faks: 0264. 277 77 73

e-posta: sakarya@icisleri.gov.tr

osiborsa
01-04-2007, 23:02
OKUYUN OKUYUN OKUYUN

Okutan...

44 yaşındasınız. Evlisiniz. 3 çocuğunuz var.
Maaşınız, 2.500 lira.
Piyango vurdu. 145 bin lira çıktı.

Ne yaparsınız?


2.500 lira maaştan, ayda bin lira biriktirseniz, bu paraya anca
12 sene sonra sahip olabilirsiniz... 12 sene.

Ama dedim ya, piyango vurdu. 145 bin lira çıktı.
Ne yaparsınız?

Biraz boşluk bırakayım...

Düşünün.
?
?
?
?

Cevaplar tamamsa...

Şimdi sıkı durun.

İsmi, Nuri Okutan...

Sakarya Valisi...

Türkiye'deki pek çok bürokrat, "ne yaparım da,
bir tane daha Mercedes makam otomobili alırım"
diye kafa yorarken...

Bu vali, "ne yaparım da, bir tane daha çocuğun okumasını sağlarım"
diye kafa yoruyor...

Soyadı üstünde "Okutan."

Bundan önce Siirt Valisi'ydi...

Kalıpları kırdı, ilginç yöntemlere başvurdu. Kızların
okumasını teşvik eden muhtarları protokole aldı, onore etti. Yöresel
gerçekleri kullandı; kızını okula gönderen babalara, altın dağıttı.

Görülmemiş sayıda kız çocuğunun okula başlamasını sağladı.

Sakarya'ya geldi.
Okul öncesi eğitim oranı yüzde 7'ydi. 90'a çıkardı.

Şampiyon yaptı. İmkanlarını, özellikle dar gelirli ailelerin çocukları
için kullandı.

Bu müthiş kişisel çaba ve kişisel başarı, Vehbi Koç Vakfı'nın dikkatini
çekti...
Vakfın 100 bin dolarlık ödülü, eğitime katkılarından ötürü, Nuri Okutan'a
verildi.

Anasının ak sütü gibi helal.
Son kuruşuna kadar...
Güle güle harcasın diye verildi.
Ne yaptı Nuri Okutan?
Kendisine verilen bu parayı, kendisi ve ailesi için harcamadı.


Tek kuruşuna bile dokunmadı.
Ne yaptı biliyor musunuz?

Okul yaptırıyor,
okul!

100 bin doları bağışladı.
Her fırsatta soyulup soğana çevrilen Türkiye,
eğer hâlâ ayakta duruyorsa, Nuri Okutanlar sayesinde duruyor...

Vatandaş olarak duygularımızı ifade edecek kelime bulamıyoruz.
Belki siz bulabilirsiniz...

İşte, Sakarya Valiliği...
Telefon: 0264.277 77 80
Faks: 0264. 277 77 73

e-posta: sakarya@icisleri.gov.tr


bu tespitleriniz için tebrikler. GErçekten Nuri OKutan ı tebrik etmek lazım. bir öğretmen olarak kendisinden gurur duyuyorum. kendilerini ailecek tanırım. aynı memleketli olmak bana gurur veriyor. başarılarının devamını dilerim...

pyross
01-04-2007, 23:21
İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.


Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği; birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.




Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.


Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: "Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver."




Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler.


Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarı fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi. İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.




Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.
Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.
İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.
Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı.
Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu.


Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:






"Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.

Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.

En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır. Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim."

gemici
02-04-2007, 00:35
PAPAZ

Papaz, olmek uzere olan adamin uzerine egilerek:
-"Olmeden once seytani ve onun kotuluklerini lanetle" der.
Ancak adamdan ses cikmaz. Papaz gene:
-"Olmeden once seytani ve onun kotuluklerini lanetle" der demesine
ama
adamdan gene ses cikmaz.
Papaz iyice sinirlenir:-"Neden seytani ve kotuluklerini
lanetlemiyorsun be
adam?"
Adam yanitlar:

-"NEREYE GIDECEGIMI BILMEDEN KIMSE HAKKINDA YORUM YAPMAK
ISTEMIYORUM!"

kantar
04-04-2007, 16:19
SAKIN ELİNİ BIRAKMAYIN

Sizin için ne derece önemi var bunu bilmiyorum ama ben bu satırları yazarken gözümden damlalar akıyor klavye üzerine. Erkekler ağlamaz lafı bana göre değil. Ağlamaktan hiç utanmadım,duygularım,acılarım beni boğduğu zaman hep ağladım.Yine ağlıyorum... Sizleri tanımıyorum ama sizlerle paylaşmak istiyorum.Lütfen;bu satırlara bir seven olarak sahip çıkın ve lütfen yazılı satırlar olarak geçmeyin. Okudukça yeryüzünde insanlar neleri yaşarmış diyeceksiniz buna eminim. Bir memur ailenin en küçük çocuğu olarak babamın tayininin çıktığı bir köye taşındık.Huzursuzdum,okulumu bir köy okulunda okumaktansa ,şehirde medenice okumak istiyordum.kaydımı yaptırdı babam okula.İlkokul 4. sınıftan başladım köy okuluna.Beni bir sınıfa verdiler.Öğretmen köyde yabancı olduğumu biliyordu ve hangi sıraya oturmak istiyorsan otur dedi bana.Bir kızın yanı boştu sadece oraya oturdum.Hayatımı adadığım,gidişiyle beni bitiren insanla ilk o zaman tanıştım.İsmi Altınay idi.Çocuk yaşımda bile onun güzelliği beni çok etkilemişti.Masmavi gözleri,gamze yanakları ile arada bir bana dönüp gülüşü,yanlış yazdığım notlarımda kendi silgisiyle defterimdeki hatayı silmesi beni o minik yaşımda ona bağladı.O dönemlerde çocukça bir arkadaşlıktı. Zaman ilerledikçe onsuz tek saniye geçiremiyordum.ya ben onlara gidip ders çalışıyor, yada o bize geliyordu.Mükemmel bir paylaşımcıydı.Yüreğini,sevgisini,dostluğunu daha o yaşta vermişti bana.İlkokulu birlikte okuduk ve aynı sırada bitirdik.Hep onunla hep ona biraz daha alışarak. Ortaokula geçtiğimizde ailelerimize rica ettik ve bizi aynı okula yazdırdılar, hatta aynı sınıfa,hatta aynı sıraya oturmamız için babalarımız öğretmenlere adeta yalvardılar.Başarmıştık. Yine aynı sıradaydık.Geride kalan ilkokul dönemindeki iki yılda anladım ki onsuz hayat bana huzur vermiyordu.Yaşımız olgunlaştıkça o beni,ben onu daha çok seviyordum.Çocukça başlayan arkadaşlığımız sevgiye aşka dönüşmüştü ortaokul yıllarımız bitmek üzereyken.Şehir merkezinde.Ailelerimiz liseye geçtiğimiz sırada ortak bir karar aldılar.Buna göre tek ev kiralayacak ikimiz aynı evde kalacaktık.Annem de bizimle kalacaktı.Allah'ım o karar bize iletildiğinde dakikalarca sarmaş dolaş kutlamıştık bunu.Ona aşık olmuştum.Aynı duyguları o da paylaşıyordu ve bunu fareden ailelerimiz okul bittiğinde evlendirelim diye karar almışlardı bile.Ona tapıyordum artık.Haşa Allah'a şirk koşar gibi günah işlercesine seviyordum.İlk elini tuttuğumda sakın bir daha bırakma demiştim. Yanakları kızarmıştı,utanmış ve başını önüne ! eğmiş,gülümsemiş ve elimi sıkı sıkı kavramıştı.Artık her gün elele tutuşup okula gidiyor okuldan çıkarken elele dolaşıyor geziyor öyle gidiyorduk evimize.Arada bir elleri terler ve her terleyişte elini elimden kurulamak için çekerdi.Bunu her yaptığında kızar elimi bırakma diye azarlardım,hep tamam tamam diyerek gülümser ve hızla elini avucuma sokuştururdu. Her şey harikaydı,dünya cennet gibiydi gözümüzde.Yıllar akıp gidiyordu mutluluk içinde.Nihayet liseyi de bitirmek üzereydik.karne dönemi gelmişti.Karnelerimizi aldık hiç kırığımız yoktu.Sevinçle sarıldık birbirimize elimi tuttu.bunu kutlamak için bir cafeye gidip cola içerek kutlayacaktık.Okulun az ilerisinden geçen bir çakıl yol vardı.Her zaman toz duman içinde olurdu.çakıllarla kaplıydı.O yolun benim ve ölürcesine sevdiğim insanın ayrılmasında bu kadar rol oynayacağını bilsem hiç girer miydik o yola.Neler vermezdim o yolu yürümemek için. Eli yine elimdeydi,ansızın elini çekti,terlemişti yine eli.Sanırım dört adım atmıştım.Dönüp yine azarlayacaktım.Çünkü hem elimi bırakmış,hem de geride kalmıştı.Dönüp baktığımda Dünya başıma yıkıldı.Sanki gök kubbenin altında kaldım.yerdeydi ve yüzünden kan fışkırıyordu.ne yapacağımı bilemedim üzerine kapandım yüzüne yapışmış saçlarını kaldırdığımda hayatımı bitiren o görüntüyle karşılaştım.Başı kesilmiş bir tavuk gibi çırpınıyordu.Suratına bir taş parçası bıçak gibi saplanmıştı ve bakmaya doyamadığım mavi gözlerinden biri akmıştı.Suratının yarısı yoktu.Hırlıyordu bana bir şeyler demek istiyor kanla kaplı diğer gözünü temizleyerek bana bir şeyler demeye çalışıyordu.Yoldan geçen bir kamyonun tekerinin altından fırlayan bir taş suratına saplanmıştı.Ölürcesine bir aşkı,geleceğimizi kibrit büyüklüğünde bir taş parçasının bitireceğini bilemezdim.Donuk donuk hiç konuşamadan yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamıyordum. Ellerini tuttum kaldırdım başını göğsüme dayadı ve elimi sıkı sıkı tuttu.Akan kan ellerimize damlıyordu.Yoldan geçen bir araba durmuş bizi seyrediyordu,hastaneye yetiştirelim dediğimde kanlı olduğu için almadı ve kaçtı gitti.Kimse arabaya almıyordu.çevreme bakıp yardım eden demekten,ona dönüp seni seviyorum,beni bırakma,dayan demekten başka bir şey yapamıyordum.İki dakikalık bir çırpınıştan sonra kucağımda öldü.Cennet olan Dünya 5 dakikada cehenneme döndü.Tam dokuz yıl oldu onu yitireli.Kendime olan güvenimi yitirdim.Artık kimseyi sevemem,kimsede beni sevemez korkusundan kurtaramıyorum kendimi.Bitkisel hayatta gibiyim.Tek elimde kalan bu net.bu net aracılığıyla sizinle paylaşmak istedim.Yitiren,ya da ben yitirenle paylaşmak isteyen herkese elleri terlese bile ellerimi bırakmamaları şartıyla elimi uzattım.Dost,kardeş,arkadaş ne olursanız olun ama elimi bırakmayın.
alıntı

PARK
04-04-2007, 16:25
sevgili kantar gerçekten çok ama çok etileyici bir olay gözümü kırpmadan okudum saygılarımla............

kantar
04-04-2007, 17:02
CENNET CEHENNEM


Yaşı çok genç olmasına rağmen, ölümden sonrasını, cennet ve cehennemi çok merak ediyordu. Bu şiddetli merakın sonucu mudur bilinmez, bir gün rüyasında öldüğünü gördü. Bir melek kendisini alıp öteki dünyaya kanat çarptı.


“Şimdi,” dedi melek, “hayatın boyunca görmek istediğin yerleri göstereceğim sana.”
Genç, gördükleri karşısında hayretler içinde kaldı.

Cehennem denilen yer kocaman bir odaydı ve odanın ortasında büyük bir masa, masanın üstünde de nefis kokular saçan iştah kabartıcı yemekler vardı. Masanın etrafında ise cehennem ehli oturuyordu. Odanın duvarında “Yemekler, sadece kaşıkların ucundan tutarak yenilebilir” şeklinde bir levha asılıydı.

Bu nefis kokular saçan yemeklerin sunulduğu bir yer nasıl cehennem olabilirdi ki? Tam bu soruyu kendisine eşlik eden meleğe soracaktı ki, başka birşey dikkatini çekti. Cehennemdeki insanlar, önlerinde duran onca nefis yemeğe rağmen mutsuz ve kederli bir halde sessizce oturuyordu. Daha ilginci ise, hepsi ellerinde kollarından daha uzun kaşıklar tutuyorlar ve bu karşıkları kullanarak yemek yiyemedikleri için açlıktan muzdarip halde oturuyorlardı.

Melek, onun soru sormasına fırsat vermeden “Şimdi de sana Cennet’i göstereecğim” dedi ve onu bir öncekiyle tıpatıp aynı bir odaya götürdü. Odada yine aynı enfes yemeklerle dolu bir masa, etrafında ellerinde aynı uzunlukta kaşıklar tutan insanlar oturuyordu. Duvarda aynı kural yazılıydı. Kısacası, görünürde herşey aynıydı. Tek bir farkla: Cennet’teki insanlar, bir taraftan ellerindeki uzun kaşıklarla karşılarında oturanlara yemekleri ikram ederken, bir taraftan da şen şakrak sohbet ediyorlardı. Ve yüzlerinde hem doymanın, hem de mutluluğun ifadesi okunuyordu.

Melek, onu yolcularken kulağına şunları fısıldadı:

“Görüyorsun ki, Cehennem’deki benciller sadece kendilerini doyurmaya çalıştıkları için hem aç hem mutsuz. Cennet ehli ise cömertlikleri ve ikram duyguları sayesinde hem midelerini, hem de ruhlarını doyurabiliyorlar.”

kantar
04-04-2007, 17:37
AŞK VE ÇILGINLIK

Uzun zaman önce, dünya oluşmamış, insanlar dünyaya ayak basmamışken, iyi huylar ve kötü huylar ne yapacaklarını bilemez vaziyette dolanıyorlarmış.

Bir gün toplanmışlar ve her zamankinden daha fazla canları sıkkın oturuyorlarken;
SAFLIK ortaya bir fikir atmış;
Neden saklambaç oynamıyoruz?"
Ve hepsi bu fikri cok begenmiş.
Hemen ÇILGINLIK bagırmış
"Ben ebe olmak ve saymak istiyorum. Ben ebe olmak istiyorum!"
Başka hiç kimse ÇILGINLIK'i arayacak kadar çıldırmadığı için hemen kabul etmişler.

ÇILGINLIK bir agaca yaslanmış ve saymaya baslamış: bir, iki, üç......
ÇILGINLIK saydıkça, iyi huylar ve kötü huylar saklanacak yer aramışlar.
ŞEFKAT, ay' ın boynuzuna asılmış,
İHANET, çöp yıgınının içine girmiş ,
SEVGI, bulutların arasına kıvrılmış,
YALAN, bir taşın altına saklanacagını söylemiş ama yalan soylemiş.
Çünkü gölün dibine saklanmış,
TUTKU, dünyanın merkezine gitmiş,
PARA HIRSI, bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış.
Ve ÇILGINLIK saymaya devam etmiş;
Yetmiş dokuz, seksen , seksen bir.
AŞK'in dışında bütün iyi huylar ve kötü huylar o ana kadar zaten saklanmış.
AŞK kararsız oldugu gibi, nereye saklanacagını da bilmiyormuş.
Çünkü hepimiz AŞK'ı saklamanın ne kadar zor oldugunu biliriz.
Ve ÇILGINLIK doksan sekiz, doksan dokuz'dan sonra yüz'e geldiginde,
AŞK sıcrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış.
ÇILGINLIK bagırmış;
"Önüm, arkam, sagım, solum sobe. Geliyorum!".
Arkasını döndügünde,
İlk önce TEMBELLIGI görmüş, o ayaktaymış.
Çünkü saklanacak enerjisi yokmuş.
Sonra ŞEFKAT'i ayın boynuzunda görmüş ve
IHANET'i çöplerin arasında,
SEVGI'yi bulutların arasında,
YALAN'ı gölün dibinde ve
TUTKU'yu dünyanın merkezinde.
Hepsini birer birer bulmuş, birisi hariç.
Ve ÇILGINLIK umutsuzluga kapılmış, saklananların bir tanesini bulamamış.
Derken HASET,
AŞK bulunamadıgı için haset duyarak, ÇILGINLIK'ın kulagına fisıldamış;
"AŞK'ı bulamıyorsun çünkü o güllerin arasında saklanıyor."
Ve ÇILGINLIK çatal şeklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına çılgınca saplamış , saplamış, saplamış, ta ki, yürek burkan bir haykırma onu durdurana dek.
Ve haykırıştan sonra,
AŞK elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış, parmaklarının arasından sicim gibi kan akıyormuş.
ÇILGINLIK AŞK'ı bulmak için heyecandan AŞK'ın gözlerini çatal sopa ile kör etmiş.
"Ne yaptım ben? Ne yaptım ben?" diye bagırmış.
"Seni kör ettim. Nasıl onarabilirim?"
Ve AŞK cevap vermiş;
"Gözlerimi geri veremezsin.
Ama benim için bir şey yapmak istersen, benim rehberim olabilirsin."
Ve o günden beri, AŞK'ın gözü kördür ve

O günden beri de ÇILGINLIK her zaman onun yanındadır...........

Çetin Sürel
05-04-2007, 13:46
http://img144.imageshack.us/img144/767/polarisyn2.jpg

Çetin Sürel
05-04-2007, 13:48
http://img181.imageshack.us/img181/5338/polaris2jb7.jpg


devamı geliyor...

Çetin Sürel
05-04-2007, 13:50
http://img181.imageshack.us/img181/2182/polaris3kv8.jpg

mutlu
05-04-2007, 14:15
sayın eğinli,
öncelikle yazınız için teşekkürler.
eğer latife ise diyecek yok.ancak firma ismi açıkça geçiyor ya bu yazı acaba gerçek midir?

polarisle ilgili benim başıma gelen bir hadise oldu. fabrikaya ürünü gönderdim. geç de olsa yeni bir ayakkabı gönderdiler.
bazen markaları karalama amaçlı rakip firmalardan ilginç çamur atmalar geliyor.
Burası Türkiye, her an her şey olabilir.
Her şeye rağmen adam güzel döşemiş.

mutlu
05-04-2007, 14:17
BOŞA GEÇEN YILLAR

Ona Deli Sahip diyorlardı; çünkü gözü hiçbir şeyden korkmuyordu. Ününü duymayan yoktu. Çok mert ve eli açık bir insandı. Ama verdiği şeyler, içki sofrasında verilenlerden başka bir şey değildi. Sokakta onu görenler aynı kaldırımda yürümemek için yol değiştirir, gölgesine bile basmaktan çekinirdi. Çünkü o, sokağın ve şehrin kabadayısıydı.

Nereye girse etrafına bakınması bile, herkesin orayı terk etmesine yetiyordu. İnsanlar ondan bezmişti. Babası ve annesi inançlı insanlardı. Dünya adına her şeyi yaşamış, hayatın her sahasına girip çıkmış, onların yalancı lezzetiyle hem-dem olmuştu. Kendisi de yaşadığı bu hayatı: "Ben hayatın her türlü pisliğini gördüm ve yaşadım." şeklinde ifade ediyordu.

Ekonomik durumu iyiydi. Menfaat üzerine kurulsa da, çok dostu vardı. Dostları etrafında dört dönüyor, zora her düştüklerinde Sahip Dayının gölgesine sığınıyorlardı. Eşi Feride Hanım, her defasında eve sarhoş gelen bu adamdan bıkmıştı ama, bu hayatı yaşamaktan başka çâresi de yoktu. Ondan gelen her şeye katlanıyor; tahkir, baskı, işkence, ızdırap dolu bir hayat içerisinde hayatını devam ettiriyordu.

Yıllar böyle geçti. Takvimler 1992 yılını gösteriyordu. Yaşadığı şehre ilk defa Türkiye'den insanlar geliyordu. Bir anlamda bunlar misafirleriydi. Misafir onlarda azizdi ve en güzel şekilde karşılanmalıydı. Misafirlerle ilgilenmek, onlarla bir arada olmak kabadayılığın ayrı bir yönünü teşkil ediyordu. Ama o pek alkolsüz gezmezdi. Nasıl olur da misafirlerin yanına bu şekilde gidebilirdi. Başka bir alternatifi de yoktu. Bir ara düşündü; "Acaba ben bu halde onların yanına gidip otursam benimle konuşurlar mı? Beni kabul ederler mi?" diye. Sonunda kararını verip yanlarına vardı. Konuşurken biraz uzakta durmaya çalışıyor, bazen ağzını eliyle kapatma ihtiyacını hissediyor, onları rahatsız etmemek için büyük çaba sarf ediyordu.

Sahip Dayı, aylarca bu haliyle Türkiyeli misafirlerin yanına gidip geldi. İltifatlara mazhar oluyor, bir dost olarak kendisine değer veriliyordu. Artık bu insanlardan kopamıyordu. Kendisini onlara bağlayan neydi, bir türlü anlayamıyordu. Konuşmaları mı, oturup kalkmaları mı, hal ve hareketleri mi, bilemiyordu. Tek bildiği şey, içkili geldiğini bildikleri halde, ona içkiden bahsetmiyor, tahkir etmiyor, kırıcı bir söz söylemiyorlardı. Bir ara kendi kendine: "Bu insanlara haksızlık ediyorum galiba. Ne olur sanki bazı günler içmeden gitsem? Biraz zor olsa da, bana gösterilen saygıdan dolayı bunu yapmam gerekiyor." dedi. Buna mukabil içinden başka bir ses yükseldi: "Deli Sahip, kabadayı Sahip, içki âleminden uzak ve insanlarla bir arada ha!. Anlaşılacak bir şey değil bu. Sonra arkadaşların bunu duyarlarsa ne derler?" İki arada bir derede kalmıştı. Eski dostları ve eski hayatı bırakmak onun için hiç de kolay olmayacaktı.

Günler, aylar bu zıt düşüncelerin mücadelesiyle geçmişti. Yeni dostların konuşmaları, davranışları, yüzlerindeki tebessüm, sözlerindeki sıcaklık tesir etmişti Bir gün bir büyüğünden duyduğu: "Oğlum mutlaka bir gün Türkiye'den arkadaşlarınız gelecekler. Belki biz onları göremeyiz; ama sizler onları göreceksiniz. Onlar bizlere sahip çıkacak ve onlarla tekrar buluşacağız." sözleri kulaklarında yankılandı. Acaba bunlar, onlar mıydı?

Zamanla gönül dünyasında da bazı değişiklikler başlamıştı. Eski dostlarından olabildiğince uzak durmaya çalışıyordu.

O günlerde şehirlerinde yeni açılacak Türk okulunda çalışan Recep Usta'yla tanıştı. Dostlukları ilerledikçe Recep Usta onun karakterini daha iyi keşfetmişti. Bu mert insanı yaşadığı hayattan kurtarmanın yolunu arıyordu. Bir gün ona, zor da olsa bir teklifte bulundu: "Sahip Dayı, yarın beraber Cuma namazına gideceğiz." deyince, Sahip Dayı beyninden vurulmuşa döndü. Birden irkildi ve "Ben kim, camiye gitmek kim. Hadi içki neyse, cami de nereden çıktı." şeklinde düşündü. Ardından; "Ben camiye gidemem Recep Usta, millet ne der sonra, 'Deli Sahip korktu da şimdi namaza başladı.' dedirtmem kendime. Bana yakışmaz, gururuma yediremem; ben gelemem!" dedi. Recep Usta böyle bir cevapla karşılaşabileceğini tahmin ediyor; ama dostluklarına güveniyordu: "Sahip Dayı, ben seni yarın burada bekleyeceğim. Gelmezsen, hemi vallah hemi billah buraya oturup sen gelinceye bekleyeceğim" dedi. Recep Usta dediğini yapardı. Bunu Sahip Dayı çok iyi biliyordu. Çok zor bir cevap olacaktı ama Recep Ustanın ısrarına dayanamayarak "tamam" dedi.

Ama o, bu cevabı bir türlü kabullenememişti. Akşama kadar düşündü: "Ölürüm de gidemem. Sahip camiye gitti dedirtmem kendime." dedi. Ve kararını verdi, bir daha Recep Ustayla görüşmeyecekti.

Cuma namazına saatler kalmıştı. Sahip Dayı içindeki sıkıntıyı bir türlü atamıyordu. Bir yandan Recep Ustayı düşünüyor, bir yandan da cumayı... Bir tarafta yıllardan beri savunduğu fikirler; diğer tarafta, içini ısıtan düşünceler... Kendini tam bir eşikte hissediyordu. Bu eşiği geçerse, yepyeni fakat bazı zorlukları olan bir dünya kendisini selâmlayacak. Bu eşikten geri dönerse, eski bildik hayatın bulanıklığında yalpalanıp duracaktı. Çağrılar çift yönlüydü. Zihni: 'Eski hayatında ne vardı, ne güzel yaşayıp gidiyordum.' derken, gönlü tâze bir şafağın seherinde kanatlanmak için sabırsızlanıyordu. Benliği zıt güçlerin çarpıştığı bir arena gibiydi. Zaman geçiyordu. Dakikalar onu âdeta yelkovanlar arasına almış eziyor, hayatının en zor kararını vermesini bekliyordu. "Belki Recep Usta da vazgeçmiştir." dedi kendi kendine. Gidip bakacak, eğer orada hâlâ dediği gibi bekliyorsa, onun gösterdiği vefaya karşılık, o da vefa gösterecekti... Uzaktan baktı, Recep Usta anlaştıkları yerde bekliyordu. Bir anda kaçmak istedi, ama o anda içini bilemediği ve daha önceleri hiç yaşamadığı bir his kapladı, ayakları onu Recep Ustaya doğru sürüklüyordu. Recep Usta Sahip Dayıyı görünce, sevincinden neredeyse haykıracaktı. "Ben biliyordum; bu insandaki mertliğin, ona güzel bir hayatın kapısını açacağını. Nasıl olur da bu kadar mert insanlar bu güzel hayattan habersiz yaşayabilirlerdi?" diye mırıldandı. Vefalarına karşılık vefa gören bu insanlar birbirine sıkıca sarıldılar, sonra birlikte yıllarca kapısına kilit vurulan mescidin yolunu tuttular.

Kamet getirilmiş, farza durulacaktı. Cemaat hâlâ Sahip Dayıya bakıyordu. Belki de inanamıyorlardı. Bir an camide alışık olunmayan bir ses yükseldi. Belli ki, bütün bunlara dayanamamıştı. O eski kabadayı edasıyla kükreyerek, cami adabına yakışmayan bir şekilde başladı konuşmasına: "Bu cami Allah'ın evidir. Ben sizin evinize gelmedim ki, beni kınıyorsunuz. Burası Allah'ın evidir ve ben O'na geldim. Size ne oluyor?"

Sahip Dayının hayatında artık her şey değişmişti. O İslâmiyet'i doğru bir şekilde öğrenmek için büyük çaba sarf ediyor, halkın inançları arasına giren hurafeleri ayıklıyor ve yanlışları düzeltmekten hiç çekinmiyordu. Bir gün bir cenaze merasiminde yanlış bir uygulama yapmak isteyen hocayla tartışmaya başlayınca, arkadaşı onu kenara çekerek; "Yahu Sahip, önceleri içki meclislerinde kavga ediyordun, şimdi ise dinî meclislerde kavga ediyorsun." diyerek sakinleştirmişti. O, yanlışlıklara karşı tahammülü olmayan biriydi.

Sahip Dayı yaptıklarından dolayı insanlarla helâlleşerek Allah'ın huzuruna gitmek istiyordu. Onu en çok memnun eden hadise ise; 16 yaşında kaçırarak evlendiği, yıllarca eziyet ettiği mütevazı kadın Feride Ananın ona hakkını helâl etmesiydi. O mütevazı kadın, yıllarca eziyetini çektiği kocasının bu halini görünce, her şeyi unutmuş ve hakkını helâl etmişti.

Yaşı elliyi geçen ve yaşını soranlara: "Henüz 8 yaşındayım." cevabını veren Sahib Dayı, eski hayatı aklına gelince gözyaşlarına hâkim olamıyordu. Bazen Recep Ustaya sarılıp: "Beni siz adam ettiniz. Eğer sizler ve engin hoşgörünüz olmasaydı, bütün bu güzelliklerden habersiz olarak gidecektim." diyerek hıçkırıklarını tutamıyor ve ekliyordu: "İyi sözlerin yanında Türkler adına öyle şeyler de duymuştum ki, sizleri görmese idim, doğrunun hangisi olduğunu öğrenemeden gidecektim." diyor, bir eliyle de gözyaşlarını siliyordu. "Türklerden Allah razı olsun. Bana oğlumun bu hale geldiğini söyleselerdi, gözümle görmeden inanmazdım." diyen annesinin cenazesini de o Türkler kaldırıyordu.

Kabadayı, sert ve acımasız olarak bilinen o adam, şimdi hayır işlerinde en önden yürüyor. Geçimini de içki dükkânından değil, mütevazı kitabevinden sağlıyor. Eski hayatından geriye kalan ise, sadece mert ve cömertliği... Kendisinden çekinmeye devam edenlere şunu diyor: "Ben kimim ki benden korkuyorsunuz. Allah'tan korkun."

Kenan GÜZEL

(Sızıntı Dergisi’nin Eylül 2003 sayısından alınmıştır.)

mutlu
05-04-2007, 14:19
BUGÜN

Küçük mucizelerin günü olsun... İkram edilen taze demlenmiş bir bardak çay ya da mis kokulu bir fincan kahve eski bir arkadaştan beklemediğin anda bir telefon...
Eve veya işe giderken ya da alışverişe, trafikte hep yeşil ışıklar...
Bugün...
İçinde küçük sevinçlerin olduğu bir gün olsun...
Markette en hızlı ilerleyen kasa sırası... Mis kokulu bir yemek...
Radyoyu açtığında en sevdiğin şarkının çalıyor olması ve o güzel şarkıya yüksek sesle eşlik etmek...
Anahtarları aradığın yerde bulmak...
Barış, mutluluk ve neşe dolu bir gün olsun. Mutluluğun günü...

Bir şeylerin mükemmelliğinde Allah'ın senin yanında olduğunu, seni kayırdığını ve bir yerlerden sana gülümsediğini hissettiğin, sana özel olduğunu hissini yaşatan o garip ama hoş duygu ile dolu güzel bir gün diliyorum... Çünkü bunu hak edecek kadar özel ve az bulunur birisin...

Derler ki... "Özel bir insana rastlamak bir an, özel biri olduğunu anlamak belki bir saat, o özel birini sevmekse belki bir gün sürebilir... Ama o insan ömür boyu unutulmaz...

Bu yazıyı dostlarınızla paylaşmadıysanız, muhtemelen ya günlük telaşlar içindesiniz ya da bir mesajla da olsa gülümseyebilecek dostlarınızı unuttunuz.

Dostlarınıza zaman ayırın.

Çetin Sürel
05-04-2007, 14:22
sayın eğinli,
öncelikle yazınız için teşekkürler.
eğer latife ise diyecek yok.ancak firma ismi açıkça geçiyor ya bu yazı acaba gerçek midir?

polarisle ilgili benim başıma gelen bir hadise oldu. fabrikaya ürünü gönderdim. geç de olsa yeni bir ayakkabı gönderdiler.
bazen markaları karalama amaçlı rakip firmalardan ilginç çamur atmalar geliyor.
Burası Türkiye, her an her şey olabilir.
Her şeye rağmen adam güzel döşemiş.

yazının altındaki kaşe ve antetli kağıda bakılırsa gerçek gibi.:) :)
kağıt antetli ben kesmişim orayı..

mutlu
05-04-2007, 14:28
tamam.
helal olsun adama. iyi edebiyat parçalamış. en sonundaki "sakın gizli numaradan aramayın..." lafı çok komiğime gitti.

ENGINEER68
10-04-2007, 09:54
> Burak ile Levent

>

>

> Onun adı Burak... Kendisine medyada rastlamışsınızdır. Ya bir trafik

> kazasının kahramanı olarak, ya babasına borç verirken, ya da milyon

> dolarlık işlere imza atarken... 28 yaşında... Bilkent Üniversitesi'nde

> okurken, Londra'ya burslu olarak yollandı ve ekonomi eğitimi yaptı.

> Askerlik görevini henüz yapmadı... Tecilli!..

> 1988 Mayıs'ında bir trafik kazasında TRT İstanbul Radyosu Sanatçısı Sevim

> Tanürek'in ölümüne neden oldu. Şişli'de kırmızı ışıkta durmadı. Kazadan

> hemen sonra belediye arazözlerinin caddeyi baştan aşağıya yıkayarak 35

> metrelik fren izini tamamen sildikleri, olayın cezai yönünün azaltılması

> için Burak'a kazadan sonra üç ay öncesine tarihli ehliyet verildiği, Sevim

> Tanürek'in yakınlarının azarlandığı, tanıkların hepsinin tehdit edilip

> korkutulduğu iddia edildi.

> Adli Tıp Trafik İhtisas Dairesi, Burak için "kusursuzdur" raporu

> düzenledi.

> Ölen Sevim Tanürek 8/8 kusurlu bulundu!. Burak hapisten kurtuldu. Kusursuz

> raporunu veren dairenin Başkanı Eyüp Bey ise, daha sonra Türkiye Deniz

> İşletmeleri Genel Müdür Yardımcılığına atandı.

> 2001 yılında evlendi. Babası, oğlunun düğününde takılan 174 adet

> Cumhuriyet Altını'nı mal varlığındaki artışın nedeni olarak açıkladı.

> Ayrıca, babası

> 2001 yılında verdiği mal beyanında oğlu Burak'a 220 bin ABD Doları ve 55

> bin Alman Markı borcu olduğunu açıkladı. Üniversiteden yeni mezun, o zaman

> 22 yaşındaki oğluna...

> Babası Ülker Grubu ürünlerinin dağıtımını yapan şirketteki hisselerini 1.2

> trilyon liraya satana kadar, şirket yönetimini Burak sürdürdü.

> Ve Burak geçtiğimiz günlerde bir kez daha gündemdeydi. Gıda sektöründeki

> hisseler satılınca, hemen şirketler kurup denizcilik sektörüne girdi.

> Yüzde 50 ortağı olduğu MB Denizcilik adlı şirket, 95 metre uzunluğunda

> Safran 1 adında bir kuru yük gemisi aldı. Gemiyi satan Hasan Doğan, satış

> fiyatının

> 2 milyon 325 bin dolar olduğunu söyledi. Burak, gemiyi ortağı ile birlikte

> 500 bin doları peşin 36 ay taksitle satın aldı. Ayda 72 bin YTL

> ödeyecekler.

> Gemiyi satan Hasan Bey ise, 705 milyon dolara İstanbul'daki İETT Garajı

> arazisinin sahibi olan Dubai Şeyhi El Maktum'un küçük ortağı oldu. Ayrıca,

> Hasan Bey'in ablası Remzi Gür ile evli. Remzi Bey, Burak'ı ve kardeşlerini

> burslu olarak yurtdışında okutuyor, babasının yakın arkadaşı, tatillerini

> onun yazlığında geçiriyorlar.

>

> *********

> Onun adı Levent... 35 yaşında... Gazetelere, televizyonlara hiç çıkmaz.

> Ücretli bir çalışan. Aylık maaşından başka bir geliri yok. İş Bankası Fon

> Yönetimi Bölümü'nde çalışıyor. Kolay para kazanmıyor. Risk alıyor,

> işvereni adına verdiği kararlardan dolayı stres oluyor, terliyor. Ülkenin

> en iyi üniversitelerinden ODTÜ'nün iktisat bölümünden mezun...

> Eylül 2004'te kendi gibi ODTÜ mezunu olan Evren ile evlendi. Çankaya

> Köşkü'nde sessiz sedasız, sade bir düğün yapıldı. Ne trafik kilitlendi ne

> de yabancı devlet başkanları şahit oldu. Davetliler arasında Köşk'ten bazı

> personel ve şoförler de vardı. Takı takma merasimi yapılmadı. Gelinin

> gelinliği Versace gibi yabancı marka değildi, Ankara Olgunlaşma

> Enstitüsü'nde dikilmişti.

> Vergisini milletin ödediği diğer şatafatlı düğünlerin aksine, babası,

> düğün nedeniyle Çankaya Köşkü'nde o saatlerde tüketilen elektriğin

> bedelini cebinden ödedi. Nikahı kıyan Çankaya Belediye Başkanı, çiftten

> "Laik Cumhuriyete sadık evlatlar" yetiştirmelerini diledi.

> İstanbul'da 1 milyar 200 milyon liraya ev kiraladılar. Çalışıyorlar. Büyük

> ihtimalle ev geçindirirken zorlanıyorlardır. Çünkü, Ocak ayında bir erkek

> çocukları oldu. Bu sevindirici olay da sessiz sedasız gerçekleşti,

> muhabir, kameraman falan izlemedi.

> Levent, arada bir anne-babasını ziyaret için Ankara'ya geliyor. Koruma

> istemiyor ve havaalanından taksiye binerek Çankaya Köşkü'ne ulaşıyor.

> Ancak, şatafatlı ana kapı yerine, köşke ziyaretçilerin alındığı 5 numaralı

> kapıdan giriyor. Nizamiyeden yürüyerek konuta çıkarken, her seferinde

> Cumhurbaşkanlığı korumalarını şaşırtıyor.

> Birinin adı Burak, diğerinin Levent...

> .

>

> BURAK, TAYYIP ERDOGAN'IN LEVENT ISE CUMHURBASKANIMIZ SAYIN NECDET SEZER'IN

> OGLU...

tdogan
11-04-2007, 09:41
Bir antropolog bilimsel bir araştırma yapmak için Tibet'de küçük bir köye gider.Bu köydeki mezar taşlarında birbiriyle ilgisiz görünen sayılar görür.48 gibi küçük sayılardan 1980 gibi büyük sayılara kadar çeşitli sayılar vardır.Bunlar doğum-ölüm tarihi ya da yaşama süresi olamaz.Bu sayıların anlamını köyün liderine sorar. Liderin anlattığına göre bu,o köyde kökeni bilinemeyecek kadar eski bir gelenektir. Bir bebek doğduğunda onun için uzun bir ip seçilir.Bebek her içten güldüğünde evebeynleri ipe bir düğüm atarlar.Bu kişi yeterince büyüdüğünde kendi düğümlerini kendi atmaya başlar.Öldüğü zaman düğümler sayılır ve mezar taşına yazılır.'

'İşte!''der köyün lideri.

''Bir insanın güldüğü anlar gerçekten yaşadığı anlardır.''

''Yaşamda yıllarınıza yıllar degil,hayatınıza yıllar katma''nız için;

YAŞAMAK fırsattır , yararlanmayı bil.
YAŞAMAK güzelliktir, kıymetini bil.
YAŞAMAK mutluluktur, tatmayı bil.
YAŞAMAK rüyadır, gerçekleştirmeyi bil.
YAŞAMAK meydan okumasıdır sana,karşı çıkmayı bil.
YAŞAMAK görevdir,tamamlamayı bil.
YAŞAMAK oyundur, oynamayı bil.
YAŞAMAK servettir, korumayı bil.
YAŞAMAK aşktır, sevgidir, keyfini çıkarmayı bil.
YAŞAMAK bilmecedir, çözmeyi bil.
YAŞAMAK hüzündür, aşmayı bil.
YAŞAMAK verilmiş bir sözdür, tutmayı bil.
YAŞAMAK şarkidir, söylemeyi bil.
YAŞAMAK mücadeledir, kabullenmeyi bil.
YAŞAMAK trajedidir, göğüslemeyi bil.
YAŞAMAK şanstır, kullanmayı bil.
YAŞAMAK çok kıymetlidir, mahvetmemeyi bil.
YAŞAMAK yaşamaktır,uğruna savaşmayı bil.

Tüm bunları gerçekleştirmeniz dileğimle.....

tdogan
11-04-2007, 09:46
Leonardo'nun 7 yaşam sırrı

tdogan
11-04-2007, 09:54
Pozitif enerji alanımızı nasıl genişletiriz ?



Gününüzün kısa bir bölümünü de olsa, mutlaka kendi gereksinimleriniz rehberliğinde oluşturacağınız bir ritüelle güçlendirin.



- Suyla temasınız daim olsun. Bedeninizdeki negatif enerjiyi atmanın en etkin yollarından biri sudur.



- Toprakla, ağaçlarla ve bitkilerle haşır neşir olun.



- Renklerin pozitif etkilerini kullanın. Kıyafetlerinizden, mekan düzenlemelerine, aldığınız besinlere kadar o anda neye ihtiyacınız olduğunu belirleyin. Kendinizi yorgun hissettiğinizde kırmızıyı başka renklerle (mor ya da beyaz) dengeleyerek, hıza ihtiyacınız olduğunda sarıyı, eğer bir rahatsızlığınız varsa iyileşmek için turkuazı kullanabilirsiniz.



- Gününüzün kısa bir bölümünü de olsa, mutlaka kendi gereksinimleriniz rehberliğinde oluşturacağınız bir ritüelle güçlendirin. Bunun için özel bir alan yaratabilir, çiçekle, mumlarla ve tütsüyle renklendirebilirsiniz. Her gün aynı saatlerde, aynı niyeti tekrarlamak ve enerjinizi tamamen buna odaklamak, yaşamınızda istediğiniz enerjileri kendinize çekmenizde önemli ölçüde yararlı olacaktır.



- Her gerçeklik, önce enerji alanımızda oluşur. Anlık da olsa rutininizden çıkın ve hayal edin. Zihninize olmuş gibi yüklediğiniz her veri, bir süre sonra fiziksel dünyada da var olacaktır.



- Karşılaştığınız tüm insanları, olay ve durumları oyunun bir parçası ve öğrenmeniz gereken derslerin öğreticileri olarak görmeye çalışın. Tüm parçaların anlamlı bir biçimde bütünleştiği büyük planı sezmeye ve anlamaya çabalayın.



- Etrafınızı çeviren çok güçlü, parlak ve pozitif ışıklar hayal ederek, kendi korunma çemberinizi oluşturun.



- Olumsuz düşünme kalıplarınızı kırın, kendinizi olumsuz bir şey düşünürken yakaladığınızda durun ve yerine olumlu alternatiflerini koyun. Olumsuz düşünmek nasıl ki bir alışkanlık biçimi ise, olumlu düşünmek de öyledir. Bilincinde olduğunuz sürece, bunu dönüştürmek sizin elinizde...



- Yaşamınızın nasıl olacağını belirleyen sizsiniz. Siz istemediğiniz sürece, hiç kimse, hiçbir durum ve olay sizi negatifte tutamaz



kaynak: milliyet.com.tr

tdogan
11-04-2007, 22:09
Adamın biri artık karısının eskisi kadar iyi duymadığından korkuyormuş ve karısının işitme cihazına ihtiyaç duyduğunu düşünüyormuş. Ona nasıl yaklaşması gerektiğinden emin değilmiş. Bu durumu konuşmak için aile doktorunu aramış: doktor adamın karısının ne kadar duyduğunu anlayabilmesi için basit bir yöntem önermiş.

"Yapacağın şey şu, karından 40 adım ileride dur, normal bir konuşma tonuyla bir şeyler söyle; eğer duymazsa 30 adım ilerisinde aynı şeyi tekrarla, sonra 20 adım; cevap alana kadar aynı şeyi tekrarla"

O akşam karısı mutfakta akşam yemeğini hazırlaren adam işlemi uygulamaya koymuş. 40 adım uzaklıktan karısına normal bir konuşma tonuyla seslenmiş ;

Hayatım bu akşam yemekte ne var?

Cevap yok


Mutfağa biraz yaklaşmış. Mesafeyi 30 adıma indirmiş ve soruyu tekarlamış;

Hayatım bu akşam yemekte ne var?

Hala cevap yok


Adam mutfağın kapısına gelmiş artık mesafe iyice azalmış ve soruyu tekrarlamış;

Hayatım bu akşam yemekte ne var?

Gene cevap alamamış


Bu sefer karısına iyice yaklaşmış ve aynı soruyu tekrar sormuş;

"Hayatım bu akşam yemekte ne var? "

"Hayatım beşinci kez söylüyorum, Tavuk"

Hikayenin ana fikri:


Belki de genelde düşündüğümüz gibi problem daima karşımızdaki kişilerde olmayabilir.
Problemlerin sebebini birazda kendimizde aramalıyız.



Aynı dili konuşanlar değil,
Aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir.
Mevlana

Ebu Computer
13-04-2007, 10:18
Küçüklüğümden beri dar yerlerden sıkılır ve buralardan adeta feryat ederek kaçardım. Daha sonra bunun bir hastalık olduğunu anlamış fakat bu illeten bir türlü kurtulamamıştım. Halbuki o dar mekanlara şimdi ister istemez girecektim.

Beni sarip sarmalamışlar ve uzunca bir tabuta yerleştirmişlerdi. Çevremde dolaşanların seslerini gayet iyi duyuyor ve gözlerim kapalı olmasına rağmen, her nasılsa onları görüyordum.

"Genç yaşta öldü, zavallı; halbuki yapacak ne kadar çok işi vardı" diye konuşuyorlardı.

Gerçekten bir çok işim yarım kalmıştı. Mesela oğluma iyi bir iş kuramamış, araba ile televizyon taksitlerini henüz bitirememiştim. Büyük bir firma kurup dostlarıma o firma da toplamak ta artık hayal olmuştu. Kış çok yakın olduğu halde odun kömür işini haledememiş ve çatının akan yerlerini aktaramamıştım.

Birden kulaklarımı çınlatan bir sesle irkildim. Sanki mikrofon ile söylenen bu ses beynimin en ücra köşelerinde yankılanıyor ve "geçti artık, geçti" diyordu. İçimden keşke geçmemiş olsa diyordum. Nereden başıma gelmişti bu kaza bilmem ki? Halbuki nekadar iyi araba kulanırdım. Olup bitenleri anlamaya çalışırken, dostlarımın çevremi sardığını üzerimi örtmek için tabutumun kapağını kaldırdıklarını farkettim. Avazım çıktığı kadar bağırmak ve çırpınmak istediğim halde, ne kıpırdaya biliyor ne de bir ses çıkarabiliyordum. Biraz sonra koyu bir karanlık içinde kalmış ve gözlerimi tabutun tahtaları arasından sızan ışığa çevirmistim. Dehşet içinde "AMAN ALLAH''IM" dedim ne olacak şimdi halim? Biraz sonra omuzlara kaldırılmış ve sallana sallana götürülüyordum.

Dışarıda ki seslerden yağmur yağdığı belli oluyor ve su damlalarının sesi tabutumun gıcırtısına karışıyordu. Cenaze Namazı için camiye gidiyor olmalıydık. Cami deyince hatırıma gelmişti. Çok yakınımızda olmasına rağmen nedense birtürlü elim deyip de gidememiştim. Ama 50 yaşına gelince namaza başlayacak ve herkesin şikayet ettiği kötü alışkanlıklarımı terk edecektim. Ah şu kaza olmasaydı ileride ne iyi insan olacaktım.

Daha önce duyduğum ses "Geçti artık geçti" diye tekrarladı. Biraz sonra namazım kılınmış ve imam efendi meftanın nasıl bir insan olduğunu sorduğunda ben cemaatin arasında 8-10 kişinin bu soruya cevap vermediğini gayet iyi biliyordum. Evet bu insanların haklarını yediğimi biliyordum. Fakat bu kaza olmasaydı onların gönlünü alacak ve yaptığım hataları telafî edecektim. Camide ki işimiz bitikden sonra tekrar omuzlara kaldırılmıştım. Tabutun eğik bir şekilde taşınmasından mezara giden yokuşu tırmandığımızı anlıyordum. Şiddetli yağan yağmurda çatlaklardan içeri girerek kefenimi yer yer ıslatığının farkındayım.

Bazı konuşmaları duyuyordum. Dostlarımın bir kısmı piyasadaki durgunluktan bahsediyor, bir kısmı ise geçen akşam televizyon da oynayan macera filmini methediyordu. Tabutumu taşıyan bir diğeri ise diğerine şöyle diyordu:

"Tam ölecek günü buldu rahmetli, sırılsıklam olduk birader", duyduklarım galiba yanlış olmalıydı, yoksa bunlar uykularımı onlar için feda ettiğim dostlarım değilmiydi?

Yolculuğum bir müddet sonra bitmiş ve tabutum yere indirilmişti. Kapak tekrar açıldı ve güçsüz vücudumu kucaklayan birkaç kol beni dibinde su birikmis olan bir çukura doğru indirdi. ("AMAN ALLAH''IM" Bu kabir değilmiydi? O ana kadar buraya gireceğimi neden düşünmemiştim?) Sessiz feryadımı kimse duymuyor ve dostlarım, kalın tahtalar ile üstümü kapatmak için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Tekrar zifiri karanlıkda kalmış ve bütün zerrelerim ile dua etmeye başlamıştım.

... Ya Rabbim birkere firsat daha yokmu, senin istediğin gibi bir kul olayım. Daha önce duyduğum söz tekrarlıyordu: "Geçti artik geçti" Vücudumu örten tahtaların üzerine kürekle atılan toprakların çıkardığı ses gök gürültüsünü andırıyor, bütün benliğimi sarıyordu.

Son bir gayret ile yerimden firlayarak gözlerimi açtım. Odamdaki rahat yatağımda yatıyor fakat korkunç bir kabûs görüyordum. Bitişik dairede oturan doktor arkadaşım baş ucumda oturuyor ve "Geçti artik geçti" diye tekrarlıyordu. Kendimi toparlamaya çalışarak YARABBI sana bütün zerrelerim adedince şükürler olsun. İyi bir kul olmak için ya firsat vermeseydin. pencereyi açıpda baktığımda yanımızdaki cami adeta "Geç kalma gel" diye sesleniyordu...

- "Kapılma bu dünyanın bir anlık hevesine. Hepsi verilse ayrılacaksın yine"

- "Hayat bir uykudur ölünce uyanır insan. Sen erken davran ölmeden önce uyan...."

tdogan
13-04-2007, 13:58
Asya'da maymun yakalamak icin kullanilan bir cesit tuzak vardir. Bir hindistancevizi oyulur ve iple bir agaca veya yerdeki bir kaziga baglanir. Hindistancevizinin altina ince bir yarik acilir ve oradan icine tatli bir yiyecek konur. Bu yarik sadece maymunun elini acikken sokacagi kadar buyukluktedir, yumruk yaptiginda elini disari cikaramaz. Maymun, tatlinin kokusunu alir, yiyecegi yakalamak icin elini iceri sokar ve yiyecegi kavrar, ama yiyecek elindeyken elini disari cikarmasi olanaksizdir.

Sikica yumruk yapilmis el, bu yariktan disari cikmaz. Avcilar geldiginde, maymun cilgina doner ama kacamaz. Aslinda bu maymunu, tutsak eden hicbirsey yoktur. Onu sadece onun kendi bagimliliginin gucu tutsak etmistir. Yapmasi gereke tek sey elini acip yiyecegi birakmaktir. Ama zihninde acgozlulugu o kadar gucludur ki bu tuzaktan kurtulan maymun cok nadir gorulur.

Bizi tuzaga dusuren ve orada kalmamiza neden olan sey, arzularimiz ve zihnimizde onlara bagimli olusumuzdur. Tum yapmamiz gereken, elimizi acip benligimizi ve bagimli oldugumuz seyleri serbest birakmak ve dolayisiyla ozgur olmaktir.

Joseph Goldstein

The experience of Insight

DELL
16-04-2007, 23:07
Gelecegi goren harita
*Cografya ve harita uzmani unlu Turk denizci Piri Reis'in 1513'te cizdigi Afrika, Amerika ve Guney Kutbu'nu gosteren harita, ortaya cikarildigi 1929 yilinda ortaligi karistirdi. Cunku Guney Kutbu'nun kesfi, haritanin cizilmesinden cok sonra, yani 1818'de gerceklesmisti. Dahasi, Piri Reis'in haritasi, kitanin buz altinda kalmis sahil kesimlerini de gosteriyordu.
Ancak kita uzerindeki buzlar, haritanin cizilmesinden tam 6 bin yil once erimisti.

2 bin yillik pil
*Alman arkeolog Wilhelm Konig tarafindan 1938'de Irak'in baskenti Bagdat'in yakinlarinda bulunan 2 bin yillik pil, bilim adamlarini saskina dusurdu.Konig, 13 santimetre boyundaki toprak bir kabin icine monte edilmis bir bakir silindir, onun etrafindaki demir cubuk ve testinin agzini kapatan asfalttan olusan bu nesneyi "dunyanin en eski pili" olarak tanimladi. Pilin 2 volt enerji urettigi saptanirken, 1800'lu yillarda modern pili icat eden Alessandro Volta adli Italyan kontunun da sohretine golge dustu.

Bir nevi bilgisayar
*1900 yilinda Girit aciklarindaki bir batikta arastirma yapan bilim adamlari ilginc bir cisme rastladi. Tahta bir muhafazanin icine yerlestirilmis bir dizi bronz disliden olusan bu garip nesnenin kasasi, yuzeye cikarildigi anda
dagildi ve cihazin icindeki karmasIk yapi ortaya cikti. Yapilan calismalarin ardindan, bu aygitin Ay, Gunes ve diger gezegenlerin konumlarini hesaplamak ve istendigi anda bunlarin pozisyonlarina yonelik tahminlerde bulunmak icin
gelistirildigi anlasildi.

Gizemli kuru kafa
*Maya donemine ait 1000 yillik bu kristal kuru kafa, tek bir blok kristal uzerine oyma olarak yapilmis. Nasil yapildigi hala anlasilamayan kuru kafanin altindan tutulan isIk, dogrudan goz cukurundan yansiyor. Bu teknolojinin bugun bile mumkun olmadigi soyleniyor.

Aluminyumdan kemer tokasi
*M.S. 300'lu yillarda olen Cinli general Cou Cou'nun mezarinda 1956 yilinda bulunan kemerin tokasi, yuzde 85 oraninda aluminyumdan yapilmis. Ama dogada sadece bilesIk olarak bulunan alimunyumun diger maddelerden ayristirilarak
tek bir madde olarak kullanilabilmesi ilk kez 19. yuzyilda mumkun olmustu.

1000 yilda yapilan kent
*Pasifik Okyanusu'ndaki Mikronezya adasi yakinlarina kurulu antik Nan Madol kentinin insasi, M.O 200'de basladi ve 1000 yil surdu. 250 milyon tonluk dev bazalt bloklar kullanilarak yapilan bu kent, 100 yapay adayi kanallarla birbirine bagliyor. Bu kadar bazaltin bolgeye nasil getirildigi ise hâlâ sir.

***Uzaylilara inis pisti
*Peru'nun Pampa sahilindeki 450 kilometrekarelik alan uzerine cizili motifler, M.O. 300 ile M.S. 600 arasindaki donemi kapsayan hayvan ve bitki sekillerini resmediyor. Nazca medeniyeti tarafindan yapildigi dusunulen bu garip motiflerin, uzaylilar icin bir inis pisti vazifesi gordugu one suruluyor.
Concorde'un atasi
*M.O 200'de yapildigi sanilan bu nesne, 1898 yilinda Misir'da bir lahitte bulundu. Ancak gercek ucaklar icat edilene kadar ne oldugu konusunda kimse bir fikir beyan edememisti. 1972'de arkeolog Halil Mesiha bunun bir model ucak oldugunu, mukemmel bir aerodinamiginin bulundugunu ve kanatlarinin Concorde'u andirdigini iddia etti.

Cekicin sirri
*Tahta sap ve demir tokmaktan olusan bu cekic, 1936'da Teksas'ta 400-500 milyon yillik bir kayanin icine gomulu olarak bulundu. Modern bir aletin tarih oncesi bir kaya kutlesinin icine nasil girdigi bir yana, cekicte kullanilan demirin gunumuz demirlerinden bile saf olmasi bilim adamlarini hayrete dusurdu.

***Harcsiz tas set
*Peru'nun Cusco bolgesindeki bir Inka kalesinin etrafini 360 metre boyunca zikzak yaparak saran 9 metrelik setlerin yapiminda, tanesi 300 tona varan kirectasi bloklari kullanilmis. Ancak hic harc kullanilmamasina ragmen bu kayalar, arasina bicak bile sokulamayacak kadar mukemmel yerlestirilmis.

***sn balaban belırtılen yerler hakkında bızlere onceden detaylı bılgı ve resımlerı aktarmıstı.:)

Ebu Computer
21-04-2007, 11:11
Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu.

"Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti.

Alaycı bir ses tonuyla:Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.

-Hayır çikolata parası lazım!

Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. `Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor` diye düşündü.

- Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?

- Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.

Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.

-Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?

-Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.

- Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?

- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.

-Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.

-O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.

Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı.

Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü.Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı.

"Acabasöyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu" diye düşündü.

-Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?

Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.

- Ben dilenci değilim. Işim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım.Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.

Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.

-Oturun biraz dertleşelim bari, dedi. Adam çekingen çekingen oturdu yanına.

-Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?

-Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.

-Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?

-Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.

-Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.

-Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.

-Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.

-Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.

- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz.Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun.Para mı acaba bizi mutsuz eden?

-Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim.Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.

-Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor.Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?

-Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.

-Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ?

-Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.

-Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?

-Küçük kızı severek.

-Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?

-Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin.

-Nasıl yani ?

-Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar.Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. Iltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?

-Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar.Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur.

-Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun"demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.

-Işte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.

-Hiç kavga etmezmisiniz siz?

-Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.

-Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.

-Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma.Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar.Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar.Çok narindir onlar.Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.

-Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum.Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.

-Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi.Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.

-Haklısın da bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.

-Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi.Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur.

Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik.Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.

Adam ayağa kalktı.

-Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.

Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.

-Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.

Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.

-Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.

Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu.

Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.

Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküpyıkadı., sonra eşinin önüne koydu.

-Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi.Inci hiç konuşmadı.

-Sorsana "niye" diye..

Inci kızgın kızgın: -Niye? Diye sordu.

-Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. Inci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.

-Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.

-Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım"

-Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın.

-Özür dilerim seni kırdığım için.

Sonra Bülent yere diz çöktü.

-Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.

Inci kıkır kıkır gülmeye başladı.

-Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.

Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü.

Her şey gönlünüzce olsun.

Saygılarla...
:cool:

mutlu
26-04-2007, 10:52
BUYUK ISKENDER, FELSEFENIN DUAYENI SAYILAN ARISTO'YA BIR MEKTUP YAZAR.

''ZAPTETTIGIM TOPRAKLARDAKI INSANLARI TAHAKKUMUM ALTINDA TUTABILMEK IÇIN NELER YAPMALIYIM ''DIYE GORUS BEYAN EDER;



1- ULKENIN ILERI GELEN INSANLARINI SURGUNE MI GONDEREYIM



2- ULKENIN ILERI GELEN INSANLARINI HAPSE MI ATAYIM ?



3- ULKENIN ILERI GELEN INSANLARINI KILICTAN MI GECIREYIM ?

ARISTO' NUN CEVABI :



1- SURGUNDE TOPLANIP SANA KARSI BASKALDIRIRLAR,



2- HAPISHANELER MILITAN YUVASI OLUR, KONTROLDEN CIKAR,



3- ONLARDAN SONRAKI KUSAK INTIKAM HIRSIYLA BUYUR, TAHTINI SALLAR.

COZUM OLARAK SU NASIHATI VERIR:

''INSANLARIN ARASINA NIFAK TOHUMLARI EKECEKSIN, BIRBIRLERIYLE SAVASINCA HAKEM OLARAK KENDINI KABUL ETTIRECEKSIN,
AMA ANLASMAYA GIDEN BÜTÜN YOLLARI TIKAYACAKSIN. ''

Bunu okuyan Biri Amerika mi dedi !!

mutlu
30-04-2007, 15:35
Maymun Tuzağı

Asya'da maymun yakalamak icin kullanilan bir cesit tuzak vardir. Bir
hindistancevizi oyulur ve iple bir agaca veya yerdeki bir kaziga
baglanir.
Hindistancevizinin altina ince bir yarik acilir ve oradan icine
tatli
bir yiyecek konur.
Bu yarik sadece maymunun elini acikken sokacagi kadar buyukluktedir,
yumruk yaptiginda elini disari cikaramaz.Maymun, tatlinin kokusunu
alir,
yiyecegi yakalamak icin elini iceri sokar ve yiyecegi kavrar, ama
yiyecek
elindeyken elini disari cikarmasi olanaksizdir.

Sikica yumruk yapilmis el, bu yariktan disari cikmaz. Avcilar
geldiginde, maymun cilgina doner ama kacamaz. Aslinda bu maymunu,
tutsak
eden hicbirsey yoktur.
Onu sadece onun kendi bagimliliginin gucu tutsak etmistir. Yapmasi
gereke tek sey elini acip yiyecegi birakmaktir. Ama zihninde
acgozlulugu
o kadar gucludur ki bu tuzaktan kurtulan maymun cok nadir gorulur.

Bizi tuzaga dusuren ve orada kalmamiza neden olan sey, arzularimiz
ve
nefsimize bagimli olusumuzdur. Tum yapmamiz gereken, elimizi acip
nefsimizi ve bagimli oldugumuz seyleri serbest birakmaktır.

mutlu
01-05-2007, 11:36
Renklerin ustası olarak anılan büyük bir ressamın öğrencisi eğitimini
tamamlamış. Büyük usta öğrencisini uğurlarken, yaptığı resmi şehrin en
kalabalık meydanına koymasını ve yanına da kırmızı bir kalem bırakmasını,
halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı
iliştirmesini istemiş.


Öğrenci birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde resmin çarpılar içinde
olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasına gitmiş. Usta ressam üzülmemesini ve
yeniden resme devam etmesini önermiş. Öğrenci resmi yeniden yapmış.


Usta yine, resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş fakat bu
kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça
koymasını ve yanına da insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica
eden bir yazı ile bırakmasını önermiş. Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün
sonra bakmış ki resmine hiç Dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş. Usta
ressam şöyle demiş: "İlkinde insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız
bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında resim
yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. İkincisinde onlardan
yapıcı olmalarını istedin.


Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye
cesaret edemedi. Emeğinin karşılığını, ne yaptığından haberi olmayan
insanlardan alamazsın. Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle
tartışma."

ENGINEER68
03-05-2007, 09:13
Vali ile DİSK omuz omuza...
Dün sabah...
Bir grup "terörist" arkadaşla birlikte, Haydarpaşa'dan vapura bindik, Eminönü'nde indik... Aramızda, kravatlı bankacılar var, öğrenciler var, ev kadınları var, emekliler var...
Bir kısmımız işine giderek, bölücü faaliyette bulunuyor. Bir kısmımız Taksim'de alışveriş yaparak, ihanet etmeyi planlıyor.
Yıkıcaz bu ülkeyi, kararlıyız!
Helâlleştik.
İndik vapurdan.
Otobüs yok, tramvay yok, taksi yok.
Beşiktaş'a doğru yürüyoruz.
Galata Köprüsü'nde durdurulduk.
Silahlı polisler...
Üstümüz aranıyor.
Kadın, çoluk, çocuk... Hepimizin.
Zannedersin, Kudüs.
Biz de Filistinliyiz.
Geçtik, check point'i...
Yedik gazı.
Üstümüze bomba atıyorlar resmen...
Al toz kırmızı biberi, dök gözüne, ne hissedersen, öyle... Göğsün sıkışıyor, nefes alamıyorsun. Astımsan, gittin... Kaçışa kaçışa, İnönü Stadı'nın önüne geldik, tazyikli su... Panzerleri dizmişler, işine gücüne gitmeye çalışan sıradan insanlara püskürtüyorlar. Dolmabahçe'nin duvarının kıyısından kıyısından Çarşı'ya geldik ki... Bi gaz daha.
"Ben vatandaşım, eylemci değilim" diyene, veriyorlar copu... Kadınlar yerlerde.

İşe geldim, bina boş.
Meğer, Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprülerini kesmişler. E5 kilit. Mahalle araları bile tıkanmış. Ambulansta can çekişen, uçağını kaçıran... Protesto kornası çalanların plakasını alıyorlar, ceza yazmak için...
Açtım televizyonu... Vali, " hangi yolların kapatılacağını duyurmuştum" diyor. Nereye duyurdun? Duyurun önümde... Köprülerin kapatılacağı yok, duyurunda... Milletin suratına gaz bombası atılacağı, hiç yok!

Uzatmayayım...
Tandoğan'ın ve Çağlayan'ın rövanşıdır bu... "Çok şımardın sen, ayağını denk al"dır, bir nevi.



Aşırı güç kullanılmasının, 1 Mayıs'la falan alakası olmayan insanlara gaz bombası atılmasının, hiç sebep yokken köprülerin kapatılmasının, yolda perişan edilmesinin, günahsızların coplanmasının başka izahı olabilir mi?

Gözümüzün kulağımızın Anayasa Mahkemesi'nde olacağı bir gün... "Kontrollü şiddet" le "suni kaos" yaratıldı.
Gündem, saptırılmaya çalışıldı.
Bana göre, olan biten budur...

Ve maalesef...
Milletle birlikte Tandoğan'a çıkma cesaretini gösteremeyen DİSK, kahramanlık, özgürlük ayaklarıyla, bu hesaba alet oldu.
Sadece vali yetmez...
"DİSK başkanı da istifa" kardeşim.

-----------YILMAZ ÖZDİL

Yazıya noktayı koyduk... Anayasa Mahkemesi'nin kararı açıklandı: 367 şart. "Madem çelik çomak kültüründen geliyoruz, çanak çömlek patladı'ya da hazır olmak lazım" dedik... Anlatamadık. Söylüyorum size, inanmıyorsunuz... Bu yalaka medyanın ipiyle kuyuya inilmez, merdiveniyle Çankaya'ya çıkılmaz!

Turkuaz
03-05-2007, 22:42
Babası İspanya'nın en ağır siyasi cezalarının verildiği bir hapisanede mahkumdu küçük kızın. Fırsat bulduğu her haftasonu babasını ziyaret için annesiyle birlikte hapisaneye giderdi.Yine bir ziyarete giderken babası için çizdiği resmi yanında götürdü ancak hapisane kurallarına göre özgürlügü

çağrıştıran her türlü şeyin mahkumlara verilmesi yasaktı. Bu sebeple kağıda çizdiği kuş resmini kabul etmemişler ve oracıkta yırtmışlardı... Çok üzülmüştü küçük kız...Babasına söyledi bunu da "üzülme kızım, yine çizersin;bu sefer çizdiklerine dikkat edersin olur mu?"dedi.

Küçük kız diğer ziyaretinde babasına yeni bir resim çizip götürdü. Bu sefer kuş yerine bir ağaç ve üzerine siyah minik benekler çizmişti. Babası keyifle resme baktı ve sordu: "Hmmm!Ne güzel bir ağaç bu!Üzerindeki benekler ne? Portakal mı? Küçük kız babasına eğilerek, sessizce:"HŞşŞşt! O benekler ağacın içinde saklanan kuşların gözleri!....."

mutlu
04-05-2007, 14:27
YAŞAMIN TOPLARI

Hayatı, bir oyun kabul edin... Hani, hokkabazların beş topu, iki elleri ile havaya atarak oynadıkları oyun...
Bu topları; iş, aile, sağlık, dostlar ve sevgi diye adlandırın ve beşini birden havada tutmaya çalışın.
Kısa zamanda, iş topunun, lastik olduğunu göreceksiniz. Yere düştüğünde yine sıçrayacaktır.
Ama... Öteki dört top; aile, sağlık, dostlar ve sevgi, kristalden yapılmıştır. Bunlardan birini düşürürseniz, çizilebilir, aşınabilir, çentiklenebilir, çatlayabilir, kırılabilir hatta, tuzla buz olabilir..
Bunlardan biri düşerse, bir daha asla eskisi gibi olmaz. Bunu iyi bilin ve...
Hayatınızın dengesini asla bozmamaya çalışın

ARMAND
08-05-2007, 17:50
BİR KİMYACININ ULUSA SESLENİŞİ





Diploma tezimi Turkiyenin unlu margarin fabrikasinda hazirladim...


Kokusuzlastirilmis ve aritilmis SIVI pamuk cekirdegi yagini HIDROJENE
EDEREK DOYURMANIN ve de vucud isisina son derece tehlikeli sekilde
yaklastirmanin nesinin akla uygun oldugunu ne ben cozebildim. Ne de bu

konuda benden cook daha bu konuyu bilmesi gerekenlere tum
ugrasmalarima ragmen COZDUREBILDIM …


Stajimi ve tezimi basariyla bitirdim, hocama

teslim ettim O gun bugundur agzima margarin koymamaya kesin karar
verdim ve uyguladim


Margarin ambalajlarina, kesinlikle, sigara ambalajlarina getirilen
zorunluk getirilmelidir.



Margarin sagliga COK ZARARLIDIR yazilmalidir!!!


ISTE EN ILGINC KISMI!

Margarin plastikten yalnizca 1 molekul farklidir. iste bu gercek

beni hayatim boyunca bir daha margarin ve diger hidrojene yiyecekleri
yemekten alikoymustur Hidrojene demek molekuler yapisina hidrojen eklenmis
demektir.


Kendiniz de deneyebilirsiniz:

…… Bir paket margarine alin ve golge bir yere koyun.

Iki gun icinde sunlari gozlemleyeceksiniz…


Uzerinde bir tane bile sinek yok!
Bu size birseyler anlatmali.





Curumemis ve kotu kokmamistir.



Cunku hicbir besin degeri yoktur ve uzerinde hicbir sey gelismez.
Hatta mikro organizmalar bile yerlesmez.

Neden? ? ?



Cunku nerdeyse plastiktir.
Evdeki plastik kablonuzu eritip de tostunuza surer misiniz ?


Isterseniz surmeye devam edin ama en azindan gelecek nesillere
cocuklariniza bu
vicdansizligi yapmayin.






sağlıklı günlere

Ebu Computer
11-05-2007, 21:53
Eğer "9" canlı olsaydın bile...

En çok "8" kez kaçabilirdin ölümden...

Bilki "7" düvele sultan olsan dahi, yerin "6" mekan olacak sana...

En fazla "5" metre kumaş götürebileceksin...

Kapatacaksın "4" açsan da gözünü...

Bu dünya "3" günlük dünya...

Azrailin yanında "2" kat olup yalvarsanda nafile..

Elbet "1" gün öleceksin!

İşte o zaman herşey "0" dan başlayacak ...

Saygılarla...
:cool:

N.F.K
12-05-2007, 19:46
Büyük Ýskender'den Aristo'ya bir mektup

Büyük Ýskender, felsefenin duayeni sayýlan Aristo'ya bir mektup yazar.

"'Zaptettýgým topraklardaki insanlarý tahakkümüm altýnda tutabilmek
için neler yapmalýyým ''diye görüþ beyan eder;

1- Ülkenin ileri gelen insanlarýný sürgüne mý göndereyim ?
2- Ülkenin ileri gelen insanlarýný hapse mý atayým ?
3- Ülkenin ileri gelen insanlarýný kýlýçtan mý geçireyim ?

Aristo' nun cevabý :
1- Sürgünde toplanýp sana karsý baþkaldýrýrlar,
2- Hapishaneler militan yuvasý olur, kontrolden çýkar,
3- Onlardan sonraki kuþak intikam hýrsýyla buyur, tahtýný sallar.
Çözüm olarak þu nasihatý verir:
''Ýnsanlarýn arasýna nifak tohumlarý ekeceksin,
birbirleriyle savasýnca hakem olarak kendini kabul ettireceksin,ama
anlaþmaya giden bütün yollarý týkayacaksýn. ''

ARMAND
15-05-2007, 17:41
Bir arkadaşın annesinde göğüs kanseri teşhis edildi. Doktor ona demis ki,
kadinlar arabada bekletilmis pet siselerden su icmemelidirler. Sicakligin
etkisi ile plastik siseden bazi kimyasallarin suya karismasi, gogus
kanserine yol acabilirmis. Bu nedenle dikkatli olunmali ve arabada (vb.
sicak ortamlarda) bekletilmis pet sisedeki sulari icmemeli.
Bu bilginin bilinmesi ve olayin farkinda olmamiz bizleri koruyabilir!

ERKEKLER DE GOGUS KANSERINE YAKALANMAKTADIRLAR!

GÜRKAN
17-05-2007, 06:05
"Bir Mimar Sinan eseri olan Sehzadebasi Cami'nin 1990'li yillarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir insaat muhendisi, caminin restorasyonu sirasinda yasadiklari bir olayi tv'de soyle anlatmıştı.
Cami bahcesini cevreleyen havale duvarinda bulunan kapilarin uzerindeki kemerleri olusturan taslarda yer yer curumeler vardi. Restorasyon programinda bu kemerlerin yenilenmesi de yer aliyordu. Biz insaat fakultesinde teorik olarak kemerlerin nasil insaat edildigini ogrenmistik fakat tas kemer insaasi ile ilgili pratigimiz yoktu. Kemerleri nasil restore edecegimiz konusunda ustalarla toplanti yaptik.Sonuc olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalip cakacaktik. Daha sonra kemeri yavas yavas sokup yapim teknikleri ile ilgili notlar alacaktik ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktik.

Kalıbı soktuk.Sokmeye kemerin kilit tasindan basladik. Tasi yerinden cikardigimizda hayretle iki tasin birlesme noktasinda olan silindirik bir bosluga yerlestirilmis bir cam siseye rastladik. Sisenin icinde durulmus beyaz bir kagit vardi. Siseyi acip kagida baktik. Osmanlica bir seyler yaziyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafindan yazilmisti. Sunlari soyluyordu. "
Bu kemeri olusturan taslarin omru yaklasik 400 senedir. Bu muddet zarfinda bu taslar curumus olacagindan siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Buyuk bir ihtimalle yapi teknikleri de degiseceginden bu kemeri nasil yeniden insaa edeceginizi bilemeyeceksiniz. Iste bu mektubu ben size, bu kemeri nasil insa edeceginizi anlatmak icin yaziyorum. "
Koca Sinan mektubunda boyle basladiktan sonra o kemeri insa ettikleri
taslari Anadolunun neresinden getirttiklerini soylerek izahlarina devam ediyor ve ayrintili bir bicimde kemerin insaasini anlatiyordu.

Bu mektup bir insanin, yaptigi isin kalici olmasi icin gosterebilecegi cabanin insan ustu bir ornegidir. Bu mektubun ihtisami,modern cagin insanlarinin bile zorlanacagi tasin omrunu bilmesi, yapi tekniginin degisecegini bilmesi, 400 sene dayanacak kagit ve murekkep kullanmasi gibi yuksek bigi seviyesinden gelmektedir. Suphesiz bu yuksek bilgiler de o koca mimarin erisilmez ozelliklerindendir. Ancak erisilmesi gercekten zor olan bu bilgilerden cok daha muhtesem olan 400 sene sonraya cozum ureten sorumluluk duygusudur

tdogan
25-05-2007, 12:04
Dedikodu ve Bilge
Bilge, karşısında duran iki adamı ilgiyle süzerek "Sorun nedir?" diye sormuş. Adamlardan biri diğerini işaret ederek:

- O, yaptığı dedikodularla sadece bana zarar vermekle kalmadı, bu köydeki pek çok insanın da canını yaktı, demiş...

Diğeri hemen atılmış:

- Üzgünüm... Böyle olsun istememiştim. Tüm söylediklerimi geri alıyorum...

Bilge adam, dedikoducuya dönmüş:

- Yarın kuştüyü yastığını al, köy meydanına gel..

Ertesi gün köy meydanında buluşmuşlar. Bilge, adamın eline bir makas vermiş ve yastığı kesip içindeki tüyleri boşaltmasını söylemiş. Yastıktan boşalan tüyler rüzgârla birlikte etrafa savrulunca:

- Şimdi demiş bilge, bunların hepsini toplayıp bana getir...

Adam şaşkınlıkla:

- Ama bu mümkün değil, diye yanıt vermiş, baksanıza, duvarların diplerine, bahçelerin en kuytu köşelerine kadar savruldular. Hepsini toplamak imkânsız...

- Tıpkı senin başkaları hakkında sarf ettiğin sözler gibi demiş bilge, yaptığın dedikoduların ne kadar uzak kuytulara ve köşelere gittiğini hangi sonuçlara yol açtığını bilebilir misin?

tdogan
01-06-2007, 14:37
Van Gogh'un Iskemlesi' ni bilir misiniz ?


Buyuk ressamin simdi Londra National Gallery koleksiyonunda bulunan unlu tablosunu?
Belki bir yerlerde, bir kitapta, albumde karsiniza cikmis, gozunuze carpmistir. Basbayagi bir sandalyedir resmedilen. Oturma yeri hasirdan, eskimis, yipranmis Akdeniz isi bir koy sandalyesi.. .
Ben ne zaman baksam bu resme, sasiririm. Boylesine yoksul bir goruntu nasil bu kadar "zengin" bir resim olabilir ?
Icinde insan figuru bulunmayan bir resim nasil bu kadar sicak, bu kadar insancil olabilir ?
Resmin oteki adinin "sandalye ve pipo" olmasi, sandalyenin uzerine birakilmis bir piponun varligindandir. Yaninda bir mendil ve bir tutam tutun durmaktadir.
Bu resme kulagini kesmeden hemen once baslar Vincent Van Gogh ve olay sonrasi hastanede yatip ciktiktan sonra da resmi tamamlar. Yil 1888'dir.
Daha sonra yazdigi mektuplarindan da anlariz ki, Van Gogh bu resmi ve sandalyeyi cok sevmektedir.
Neden peki, nasil ?
Dusunsenize...
Ressamin berbat bir odada gecirdigi muthis sIkintili, cok yoksul gunlerinin ve aklinin alip basini gittigi gecelerinin siradan bir
esyasiydi o sandalye. Belki de icine boguntu veriyordu.
Cok muhtemeldir ki, masa gibi kullaniyordu onu, sehpa gibi, bazen aski gibi...

Kimbilir belki de kizdiginda tekme atiyordu ona; belki "kafasi iyi" oldugunda o sandalyeye takilip dusmuslugu bile vardir !
Ancak bir gun odadaki sandalyeye baska bir gozle bakar Van Gogh.
Bakar, bakar ve resmini yapmaya baslar.


***
Oyledir...
Her sey bakmakla baslar; baktigimizi ayird ederek baslar.
Hayat, biz durup bakinca, bizim sevdigimiz bicimlere dogru donusmeye baslar. Esyalar bile...
Yaraticilik, ilk anda bir eylem degildir. Van Gogh'un sandalyesine baktigi gibi bakmaktir.
Sevmek de...
Gercek sevgi durup bakmaktan dogar. Surekli sevgi surekli bakistir. Solan, eriyen, curuyen sevgi "bakis "siz ve bakimsiz bir iliskidir. Dahasi Van Gogh'un resmi acikca gosterir ki, en buyuk huzursuzluklar icindeyken bile mutlulugun bir anligina da olsa kapimizi calmasi mumkundur.
Ama bunun icin durup bakmak gerekir.



(Not: Van Gogh'un ve ayni siralarda arkadasi Gauguin'in yaptigi iskemle tablolari uzerinde cok durmustur sanat tarihcileri. Bazi
psIkanalistler ise Van Gogh'un o iskemlede kendini "gordugu"nu iddia etmistir.)



***

Federice Garcia Lorca bir keresinde "sairler karincalara bakarken onlarin birbirleriyle nasil ve neler konustuklarini bilmek isteyen kisidir" demisti.
Ama ben de size derim ki, bu cumlede "karincalara bakarken" sozune dikkat edin !

Once bakmak gerek !

Sairsen belki Suleyman olur, dillerini de cozersin karincalarin !
Ama ya hic bakmiyorsan ?
Gormuyorsan karincalari, unutmussan onlari ?
Gelip gectigin yerlerde hicbir seye bir kez olsun dikkatle bakmiyorsan ?
Butun dunya hizli bir trenin penceresinden kayip giden goruntuler gibi
akip gidiyorsa onunden ?
Mesela deniz kiyisina gittiginde hemen yuzmeye baslayip bir an bile maviligi gozlerinle icine cekmiyorsan ?
Yaylaya ciktiginda zihninde birikmis bilgi ve tecrubelerin durtelemesiyle "oh ne guzel, her yer yemyesil" deyip de hangi agac, hangi ot nasil yesil bakmiyorsan ?
Sevgilinin ugruna sarkilar duzdugun gozlerine son zamanlarda bir kez olsun soyle uzun uzun bakmadiysan ?. .
O zaman hayata, en cok da kendi hayatina "can" veremiyorsun demektir.
Bakmak, durup bakmak can suyumuzdur.
Barisin ve barismanin baslangicidir.
Ne amansiz celiskidir ki, muazzam bicimde gorsellige yaslanan bir kulturde yasiyor olmamiza karsin cok az bakiyoruz.
Hani diyorum ki, arada sirada yasimiz basimiz kac olursa olsun, cakil taslarina buyulenmis gibi bakan, deniz kabuklarini bakarken gozlerini buyutec gibi kullanan cocuklara ozensek ve dunyayi oyle gozlemlesek fena mi olur?

mutlu
01-06-2007, 15:09
Van Gogh'un Iskemlesi' ni bilir misiniz ?
***

Federice Garcia Lorca bir keresinde "sairler karincalara bakarken onlarin birbirleriyle nasil ve neler konustuklarini bilmek isteyen kisidir" demisti.
Ama ben de size derim ki, bu cumlede "karincalara bakarken" sozune dikkat edin !

Once bakmak gerek !

Sairsen belki Suleyman olur, dillerini de cozersin karincalarin !
Ama ya hic bakmiyorsan ?
Gormuyorsan karincalari, unutmussan onlari ?
Gelip gectigin yerlerde hicbir seye bir kez olsun dikkatle bakmiyorsan ?
Butun dunya hizli bir trenin penceresinden kayip giden goruntuler gibi
akip gidiyorsa onunden ?
Mesela deniz kiyisina gittiginde hemen yuzmeye baslayip bir an bile maviligi gozlerinle icine cekmiyorsan ?
Yaylaya ciktiginda zihninde birikmis bilgi ve tecrubelerin durtelemesiyle "oh ne guzel, her yer yemyesil" deyip de hangi agac, hangi ot nasil yesil bakmiyorsan ?
Sevgilinin ugruna sarkilar duzdugun gozlerine son zamanlarda bir kez olsun soyle uzun uzun bakmadiysan ?. .
O zaman hayata, en cok da kendi hayatina "can" veremiyorsun demektir.
Bakmak, durup bakmak can suyumuzdur.
Barisin ve barismanin baslangicidir.
Ne amansiz celiskidir ki, muazzam bicimde gorsellige yaslanan bir kulturde yasiyor olmamiza karsin cok az bakiyoruz.
Hani diyorum ki, arada sirada yasimiz basimiz kac olursa olsun, cakil taslarina buyulenmis gibi bakan, deniz kabuklarini bakarken gozlerini buyutec gibi kullanan cocuklara ozensek ve dunyayi oyle gozlemlesek fena mi olur?

Bu dediklerinizin dindeki adı tefekkürdür.
Akıl, bir bilineni diğer bir bilinene bağlamak suretiyle derin tefekküre ulaşır.

Tefekkür, düşünce devreye girince de, iman başlar.

Ancak bu, tefekkürün en alt seviyesidir ki neticesi “Taklidî iman”dır. Bunun tahkikî imana değişmesi ise çok daha kapsamlı akıl gerektirir ve dolayısıyla daha çok bilgi ve tefekkürü gerektirir.

"İnnema yahşellahe min ibadihil ulema'. innellahe azızün ğafur." Allahtan, kulları içinde, ancak(gerektiği gibi) âlimler korkar (Fâtır suresi, 28)

Hadiste buyurulduğu gibi;
"Tefekküru sa’atin hayrun min ‘ibadeti elfi senetin". Bir saat tefekkür, bin sene nafile ibadetten hayırlıdır.

İnsanı insan yapan şey, “TEFEKKÜR” dediğimiz belli doneleri detaylarıyla ele almak, bunları ayrıştırmak, ayrışmalardan çıkardığımız sonuçları birleştirerek ortaya bir mana çıkartmak ve bu çıkan manaya göre kendine yön vermek özelliğidir. Yani bir insanın insan olabilmesi için yaşam değerlerini iyi ele alması üzerinde araştırma yapması ve bu araştırmalardan çıkacak sonuçlara göre kendine yön tayin etmesidir.

Kelimeler birer anahtardır. Bunlar, eğer beyinde düşünce kilitlerini açabilirse, insan tefekkür âleminin sonsuzluğuna kanat çırpar.

tdogan
11-06-2007, 19:01
300 Altın Değerinde Keklik

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellâl iken, pire mangal iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken ... ülkelerden birinde, kurda kuşa hükmeden bir padişah varmış....

Günlerden bir gün halkının arasında halk gibi dolaşırken kuşçular çarsına uğramış. Bir ara gözü kekliklere ilişmiş. Bir grup kekliğin üzerindeki varakta,
"Tane işi fiyatı 1 altın" yazıyormuş. Hemen yanı başlarında asılı, adeta altın kafes içinde bir keklik daha varmış. Onun yaftasında da 300 altın yazmaktaymış.

Padişahın gözü 300 altınlık kekliğe takılmış ve sormuş:
"Hayırdır, bunun diğerlerinden farkı nedir ki, diğerleri 1 iken, bu 300 altın?"

Satıcı, "Beyim bu keklik özel eğitimli, çok güzel ötüyor, ötmesi bir yana bunun ötüşünü duyan ne kadar keklik varsa hepsi onun etrafına doluşuyor. Tüm keklikler bir araya gelince avcılar da toplanan keklikleri rahatça avlıyorlar" demiş.

"Satın alıyorum" demiş Padişah.
Vermiş 300 altını ve hemen oracıkta vurduruvermiş kekliğin kafasını.

Satıcı gözleri faltaşı gibi ve de şaşkın:
"Ne yaptınız mirim, en maharetli kekliğin kafasını koparttınız, yazık değil mi" diye dövünürken;

Padişah gürlemiş:
"Kendi soyuna ihanet edenlerin er-geç akıbeti budur."

bikmisbroker
12-06-2007, 03:59
MUMTAZ KOMUTANLARIM,



iSBU SATIRLARI, "MEHMETCiK'E DESTEK KAMPANYASI" KAPSAMINDA, UZERiME DUSEN GOREVi YAPMAYA HAZIR OLDUGUMU BiLDiRMEK iCiN YAZMAKTAYIM.



HER GUN SEHiT HABERLERiYLE KARSILASIP GOZYASLARI KURUMAYAN BUYUK TURK MiLLETiNiN BiR FERDi OLARAK, DEVLETiMiZiN iSTiKBALiNi BiR EMANET GiBi SIRTLAYIP GOGSUNU KARA KURSUNLARA SiPER EDEN, DiGERLERi GiBi BiR "OPERET ORDUSU" OLMADIGINI MiYONLARCA KEZ KANITLAYIP YENiLMEZ SANILAN SERLERE BOY BOY MEZARLAR KAZAN SiZ, KIYMETLi VATAN EVLATLARINA SAYGI-SEVGi-SUKRANLARIMI SUNAR; DOSTA GUVEN, DUSMANA KORKU VEREN, DUNYANIN YEGANE, BENZERSiZ, MANGAL YUREKLi CANIM ORDUMUZUN DAiMA YANINDA OLDUMUGUMU BELiRTMEK iSTERiM.



SEVGiLi MEHMETCiKLER'iM,



iNSAAT MUHENDiSi ARKADASIMIZ FATiH ARIKAN'LA BiRLiKTE, YUREGiMiZ DAGLANARAK HAZIRLAMIS OLDUMUZ EKTEKi SUNUMU BEGENECEGiNiZi UMAR; ZAFERLERiN FATiHLERi OLAN SiZLERiN O AK ALINLARI SEHiT OLMADAN SECDE iLE SEREFLENMESiNi DiLERiM.



SEMRA KANAT



TURKiYEM TOPLULUGU Y.K.U.; TT D.K.U.; TT ANKARA BASIN-YAYIN SORUMLUSU





---

MEHMETÇİĞE DESTEK OLALIM !



" mehmetÇİğe BİR MEKTUP, BİR BAYRAK"



"Ne Mutlu Türküm" diyen sevgili kardeşlerim,

Ben bir TSK mensubuyum, son günlerde artan terör olayları hepimizi etkilediği gibi bizleri de çok derinden etkiliyor. Özellikle mevcut hükümetin duyarsız davranışları, gerekli yasal düzenlemeleri muhtemelen bilinçli olarak yapmamaları, yeterli ve organize bir kamuoyu desteğinin olmaması, İç Güvenlik Harekatında halen görev yapan Mehmetçikleri bizlerden daha fazla etkiliyordur. Buna eminim. Çünkü benzer duyguları yıllar önce bizler de yaşadık.



Bizler sıcak evlerimizde oturup siyasi tartışmalar, seçim hazırlıkları ile meşgul olurken;

onbinlerce Mehmetçik,

gecenin karanlığı ve soğuğunda,

karlı buzlu dağlarda, tepelerde,

daracık keçi yolarında,

sırtlarında ortalama 30-35 kg. teçhizatla,

elleri tetikte,

dağ bayır demeden,

her an ölüme hazır olarak,

emperyalistlerin, "vatanımızı bölmekle görevlendirdiği" teröristlerin peşinde koşuyor.



Bu çocukların manevi desteğe şiddetle ihtiyaçları var.

Her şehidin;

ailesine şehit olmadan önce söylediği,

yazdığı,

"şehit olma ihtimali"nden bahseden konuşmalar…

şiirler…

helalleşmeler…

Aslında bölgedeki hemen hemen bütün mehmetçiklerin bu manevi desteği; hiç olmazsa kendi yakınlarından sağlama ihtiyacının,

manevi destek arayışının tezahürleridir.



İç Güvenlik Harekat alanında görev yapan hemen her askerin ;

bir şiir defteri,

bir günlüğü,

evlerine yazılan mektuplarda bazen hayali çatışma anıları… vardı.



O zamanlar biz genç subaylara bunlar garip gelir, bazen de kızardık… Ama şimdi bunun sebebini çok daha iyi anlıyorum:

Mehmetçik Türk Milletini yanında görmek için,

desteğini hissetmek için,

manevi gücünü arttırmak için,

kendince bir yöntem geliştirmiş...



Mehmedimiz aslında çok mütevazıdır.



Komutanlarının yazıp evlerine gönderdiği bir takdir yazısı,

silah arkadaşları ve komutanları ile birlikte çektirdiği bir fotoğraf,

bir komando andı içmek,

"sen Türk komandosusun !"

denmesi bile onlara çok büyük bir güç vermekteydi.



Bu gün işleri daha zor, kendilerine destek olmayan bir hükümet ve bu hükümet yanlıları tarafından oluşturulmuş bir medya var.



Türk Halkının sağlayacağı manevi desteğin iyi bir organizasyon ile gerçekleştirilebileceğini düşünüyorum.

Böyle bir organizasyonun; ancak sizin gibi vatanını milletini seven kişiler tarafından yapılabileceğine inanıyorum.



Mevcut durumda TSK tarafından terhis olan askerlere sadece yasal mevzuat çerçevesinde bir terhis veya üstün başarı terhis belgesi verilir ve bu yoğunluk içersinde birlik komutanları yapabilirler ise ailelere çeşitli takdir, teşekkür belgeleri gönderirler.



Bu kapsamda bizler ne yapabiliriz.

1. Her Mehmetçiğe bir mektup

2. Her Mehmetçiğe bir Türk Bayrağı

Oturalım, elimize kağıt kalemi alalım; oğlumuza, kardeşimize, sevdiğimize neler söylemek istiyor isek, duygularımızı kağıda dökelim, ekine bir bayrak koyalım ve askeri birlik adreslerine gönderelim


"MEHMETÇİĞE BİR MEKTUP, BİR BAYRAK !"

Kampanyamızın adı bu olabilir.



Bildiğimiz askeri birlik adreslerine ,

askerlik şubelerine,

il jandarma komutanlıklarına,

yakınlarımıza,

tanıdıklarımıza

hiç olmazsa bir mektup gönderelim.

"MEHMEDİM ! BAYRAĞIM SANA EMANET... " diyelim.



Zarfın üzerine adres olarak sadece "MEHMETÇİK" yazacagiz.

Altına da adresini ilâve edeceğiz.

Gittiği adreste, mektuplarımız sıra ile komutanları tarafından askerlere dağıtılsın. Eminim ki dağıtılacaktır da… Ben bazı adresleri aşağıda vereceğim. Değişik adresleri bilenler, herkesin katılmasını isteyenler, bildikleri başkaca "birlik, kıta, bölük" vb. adresleri eklesin ve bu çağrıyı birbirlerine iletsin.



Türk Milletini yaninda gormek isteyen Mehmetciğe bundan güzel manevi destek olmaz.



EMPERYALİZME KARŞI İLK KURTULUŞ SAVAŞINI BAŞARIYA ULAŞTIRAN BÜYÜK MİLLETİME MİNNET DUYGULARI İLE SAYGILARIMI SUNUYORUM.



Gün; Yüce Türk Milletinin birlik ve beraberliğini kanItlama günüdür…



İşte bazı adresler !

Komando Tugay Komutanligi Zincidere/ Kayseri

Komando Tugay Komutanligi Bolu

Komando Tugay Komutanligi Siirt

Komando Tugay Komutanligi Tunceli

Dag ve Komando Tug. K.ligi Hakkari

23 .J.Sinir Tumen K.ligi Sirnak

J.Komd . Tb. K.ligi Hozat/Tunceli

J.Ozel Hrk. Grp. K.ligi K.ligi Tunceli

51.Mot . P.Tug.K.ligi Hozat/Tunceli

Ic Guvenlik A.K.ligi Kiği/Bingol

Ic Guv. Tug. K.ligi Şırnak

P.Tug . K.ligi Ercis/Van

Dag. Komd. Tug. Ic. Guv. Tb. K.ligi Yuksekova/Hakkari

Mot. P.Tug. Bingol

Ic Guv. Tug. K.ligi Adakli/Bingol

Mot. P.Tug. Lice

Mot. P.Tug. Silopi

Mot. P.Tug. Sarikamis

Dostlar,



Sırtında 30 kiloluk yük, elinde silahıyla, gece gündüz dağlarda nöbet tutan, emperyalistlerin sinsi ve hain planlarına karşı, ölümü göze alan bu evlatlar hepimizin...

Bu günlerde yanlarında olmayacağız da, ne zaman olacağız.

Onlar bizim çocuklarımız !

Gencecik… fidan gibi… kıyamadığımız...

Bizler için,

bu vatan için,

gecenin ayazında,

güneşin kavurucu sıcağında,

sınır boylarında görevdeler.

Adını bilmediğimiz, yüzünü görmediğimiz çocuklarımıza, dinlenme anlarında, mektuplarımızla yoldaş olalım, destek olalım, moral verelim, yazdığımız cümlelerin içine sevgimizi, minnetlerimizi, dualarımızı yerleştirelim...



Sevgili dostlar bu güzel çağrıyı ulaşabildiğim her yere yollamaya çalışacağım. Lütfen sizlerde destek veriniz ve bir Mehmedimize mektup yazınız:

"Mehmedim ! Bayrağım Sana Emanet !..."



ONLARA CANIMIZ FEDA




--
"BU MEMLEKET TARİHTE TÜRKTÜ, HÂLDE TÜRKTÜR VE EBEDİYEN TÜRK OLARAK YAŞAYACAKTIR."
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Datcada
14-06-2007, 00:40
Vali ile DİSK omuz omuza...
Dün sabah...
Bir grup "terörist" arkadaşla birlikte, Haydarpaşa'dan vapura bindik, Eminönü'nde indik... Aramızda, kravatlı bankacılar var, öğrenciler var, ev kadınları var, emekliler var...
Bir kısmımız işine giderek, bölücü faaliyette bulunuyor. Bir kısmımız Taksim'de alışveriş yaparak, ihanet etmeyi planlıyor.
Yıkıcaz bu ülkeyi, kararlıyız!
Helâlleştik.
İndik vapurdan.
Otobüs yok, tramvay yok, taksi yok.
Beşiktaş'a doğru yürüyoruz.
Galata Köprüsü'nde durdurulduk.
Silahlı polisler...
Üstümüz aranıyor.
Kadın, çoluk, çocuk... Hepimizin.
Zannedersin, Kudüs.
Biz de Filistinliyiz.
Geçtik, check point'i...
Yedik gazı.
Üstümüze bomba atıyorlar resmen...
Al toz kırmızı biberi, dök gözüne, ne hissedersen, öyle... Göğsün sıkışıyor, nefes alamıyorsun. Astımsan, gittin... Kaçışa kaçışa, İnönü Stadı'nın önüne geldik, tazyikli su... Panzerleri dizmişler, işine gücüne gitmeye çalışan sıradan insanlara püskürtüyorlar. Dolmabahçe'nin duvarının kıyısından kıyısından Çarşı'ya geldik ki... Bi gaz daha.
"Ben vatandaşım, eylemci değilim" diyene, veriyorlar copu... Kadınlar yerlerde.

İşe geldim, bina boş.
Meğer, Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprülerini kesmişler. E5 kilit. Mahalle araları bile tıkanmış. Ambulansta can çekişen, uçağını kaçıran... Protesto kornası çalanların plakasını alıyorlar, ceza yazmak için...
Açtım televizyonu... Vali, " hangi yolların kapatılacağını duyurmuştum" diyor. Nereye duyurdun? Duyurun önümde... Köprülerin kapatılacağı yok, duyurunda... Milletin suratına gaz bombası atılacağı, hiç yok!

Uzatmayayım...
Tandoğan'ın ve Çağlayan'ın rövanşıdır bu... "Çok şımardın sen, ayağını denk al"dır, bir nevi.



Aşırı güç kullanılmasının, 1 Mayıs'la falan alakası olmayan insanlara gaz bombası atılmasının, hiç sebep yokken köprülerin kapatılmasının, yolda perişan edilmesinin, günahsızların coplanmasının başka izahı olabilir mi?

Gözümüzün kulağımızın Anayasa Mahkemesi'nde olacağı bir gün... "Kontrollü şiddet" le "suni kaos" yaratıldı.
Gündem, saptırılmaya çalışıldı.
Bana göre, olan biten budur...

Ve maalesef...
Milletle birlikte Tandoğan'a çıkma cesaretini gösteremeyen DİSK, kahramanlık, özgürlük ayaklarıyla, bu hesaba alet oldu.
Sadece vali yetmez...
"DİSK başkanı da istifa" kardeşim.

-----------YILMAZ ÖZDİL

Yazıya noktayı koyduk... Anayasa Mahkemesi'nin kararı açıklandı: 367 şart. "Madem çelik çomak kültüründen geliyoruz, çanak çömlek patladı'ya da hazır olmak lazım" dedik... Anlatamadık. Söylüyorum size, inanmıyorsunuz... Bu yalaka medyanın ipiyle kuyuya inilmez, merdiveniyle Çankaya'ya çıkılmaz!

Benim Valim, Benim Polisim.... Tabiki Benim Hakkimi Koruyacak, Sizlere Tesekkur ediyorum, O gunu Kayipsiz kapamanizi sagladiginiz icin... 1 Mayis Kutlamasi yapmak isteyen, Bos araziye ciksin kardesim, Bende Isciyim, Ben bilmiyormuyum, 1 Mayis Gosterisi yapmayi..

***** Ankara Ulus Bombacisi, 1 Mayis Gostericisi cikti ve benim haklarimi koruyan polise saldirdi.. Bunlari biliyorsun Degilmi Yilmaz Ozdil...

Senin Ipinle Kuyuya inilmez ......

ipeksay
24-06-2007, 11:32
KIZIN DEFNE AĞACI OLUŞU

Bir gün Apollon Thessalia'da kıyıları ağaçlarla gölgelenen Peneus ırmağı kenarında, güzel genç bir kız gördü. Bu güzelin adı Daphne idi ve Apollon görür gürmez ona aşık olmuştu. Daphne ormanların derinliklerinde dolaşmaktan zevk alıyor, ay ışığında yabani hayvanları kovalamak avlamak en büyük eğlencesi idi. Yalnız başına dolaşmayı çok seviyordu. Dahası Daphne hayatı boyunca yalnız yaşamaya yemin etmişti. Erkeklerden nefret ediyordu bu yüzden evlenmeyi kesinlikle istemiyordu.

Fakat Apollon ona delicesine tutulmuş peşini bırakmıyordu. Ormanda karşılaştıklarında Tanrı Apollon güzeller güzeli bu kızla konuşmak istedi ancak Daphne ondan korkarak koşmaya başladı

Apollon ne dediyse onu durmaya ikna edememişti, Daphne korkmuştu bir kere. Yorgun düşene kadar koştu koştu, daha fazla koşacak gücü kalmadığında yere yıkıldı ve toprak anaya yalvarmaya başladı.

"Ey toprakana beni ört beni sakla, kurtar"

Toprakana onun yakarışını duymuştu, az sonra Daphne yorgunluktan ağrıyan bacaklarının sertleştiğini, odunlaşmaya başladığını hissetti. Gri renginde bir kabuk göğsünü kapladı. Güzel kokulu saçları yapraklara dönüştü ve kolları dallar halinde uzandı, küçük ayakları ise kök olup toprağın derinliklerine doğru indi.

Apollon sevdiği kıza sarılmak isterken bu Defne ağacına çarpınca şaşırdı. O günden sonra Defne ağacı Apollonun en sevdiği ağaç oldu, ve defne yaprakları genç tanrının saçlarının çelengi oldu. Kahramanlara ödül olarak defne yapraklarından yapılma taçlar taktılar.

baron11
02-07-2007, 17:31
Büyüklere Masallar

KATIE'nin KOYUNU, DOSTUN DOSTA OYUNU

Jayne Fisher 17 yaşındaki kızı Katie ile Madison County'de hayvan satışlarının yapıldığı alana gitmişlerdi. Az sonra sevgili kızı Katie'nin koyunu da burada satılacaktı.

Katie kanserle savaşıyordu. Aylardır hiç dışarıya çıkmamıştı. Sürekli hastanede kalıyor, kemoterapi tedavisini sükunetle aşmaya çalışıyordu. Koyunundan ayrılmak onun için pek kolay olmayacaktı, ama kilo başına dört pound alacağını öğrenince çok heveslenmişti. Koyunu herkesin görebileceği şekilde gezdirdi ve açık arttırma başladı.

Açık arttırmayı yürüten Roger Wilson çevredekilere:
- Hepimiz Katie'nin pek hoş olmayan bir durumda olduğunu biliyoruz,
diye kendince bir hatırlatma ile başlattı açık arttırmayı.

Bu sözleriyle fiyatın yükseleceğini umuyordu . Düşündüğü gibi de oldu. Katie'nin koyunu, kilosu 23 pounddan satıldı, ama bu kadarla da kalmadı. Koyunu alan kişi parayı ödedikten sonra bir daha satılması için koyunu iade etti.

Böylelikle zincirleme satışlar başladı. Aileler koyunu satın alıyor, iade ediyor, sonra koyun yeniden satılıyordu. Bu alış ve iadeler sürüp giderken, Katie'nin kazancı da katlanarak büyüyordu. Katie'nin annesinin hatırlayabildiği tek satış, ilk satış oldu. Çünkü sonrasında kalabalık "Yeniden! Yeniden!" diye bağırırken, ağlamaktan olanların hiçbirini izleyemedi.

Katie'nin koyunu o gün tam 36 kez satıldı Koyunu son kez alan kişi, koyunu Katie'ye armağan etti. Hastane giderleri için o gün tam 16 000 pound gelir elde edildi ve sevgili koyununu da Katie'ye kaldı.

Gökten yine üç elma düştü. Biri ümidini hiç yitirmeyenlere, ikincisi bir başkasını kendi gibi düşünenlere, üçüncüsü ise küçük mutlulukları toplayıp sonsuza erişebilenlere.

baron11
02-07-2007, 17:40
IV MURAT DÖNEMİNDE FAL YASAK

Hünkâr yasaklamış, içkiyi, tütünü, falı, remili. Devlet-i âli Osmanî de ciddi kıpırdanmalar var. Yine de yasağı delenler, köşeyi dönmek isteyenler var. Yasayı deleni, delmek için kolluk kuvvetleri kol geziyor....
Üstelik tümü de görevlerinin başında.

Derken bir askerciğe rastlıyorlar...
Oturmuş falcının önüne, kaptırmış kendini falını dinliyor.

Tutuyor getiriyorlar bostancıbaşının (*) önüne. Bostancıbaşı soruyor..
- Bre münafık falın yasak olduğunu bilmez misin?
- Bilirim ağam.
- Niye dinlersin bu yalanları, yalan olduğunu bilmez misin?
- Yalan olduğunu da bilirim, bilirim bilmesine de ağam...
... memleketten haber veriyor ya dayanamadım...!

baron11
02-07-2007, 17:50
Her gecenin bir gündüzü vardır...

http://img178.imageshack.us/img178/9765/ankarasd6.jpg


Baba - Oğul Söyleşileri

Baba Lider nasıl olunur?

Lider olabilmek için oğlum... Öncelikle sevgi dolu olmalısın.
İçtenliğini hiç bir koşulda kaybetmemelisin. Yanlış yapsan dahi, seni yanlışın suçundan kurtaracak en önemli şey içtenliğindir.

Erdemli olmalısın. Üstelik tüm erdemler içinde en çok "dengeli-ölçülü" olmaya değer vermelisin. Eğer sadece cesur, sadece sevecen, sadece esirgemez olursan, diğer erdemlerinde eksikler varsa kendini erdemli görmemelisin. Erdemlerin tümüne eşit, üstelik erdemli olma gereksinimini duymayacak, erdemi konu etmeyecek kadar erdemli olmalısın.

Asla had bildirmeyip, asla utandırmamalısın.

Bilgili olup, aklınla ve aklını yetkinleştirmelisin. Edinimlerinde asla çıkarcı olmamalısın. Eğer çıkar söz konusu olacaksa önce yaşadığın doğanın, sonra insanlığın çıkarlarını düşünmelisin. Ülkenin varlığı senin varlığın demektir. Yasalarına saygılı, iyileştirmek için çabalı olmalısın.

Ümidini hiç kaybetmemelisin, geçmişini hiç unutmamalısın, yaşadıklarından tabii ki ders almalısın, ancak çevreni benimsemek, onları özümlemek ve başkalarının yaşadıklarından da ders almak seni farklı kılacaktır. Asıl fark dert bildiğin her şeye çözüm üretme çabanda ve çözümlerinde olacaktır.

Canım oğlum, kendini yeterince tanıyabildiğin, eksiklerini giderebildiğin, birlikte yaşamayı çok iyi becerebildiğin, insanları ayırmadığın, tarafları tutmadığın, başarını paylaştığın, kararları doğru ve birlikte alabildiğin, sonuçlarını paylaştığın, su gibi saydam, "sır" dediğini yetkin ve yetkilisine aktardığın kadar, insanlara güvendiğin ve güvenilirliğine asla gölge düşürmediğin kadar, geleceği doğru görebildiğin kadar lider olabilirsin.

Düşünceni özgür tutmalısın. Takıntılardan ve inaklardan kurtulmalısın. Söylemini özgür tutmalısın. Yanlış zannettiklerine, doğru zannettiklerin ile yanıt olmalısın. Asla hiç bir kimseyi düzeltmemelisin. Eleştirilerinde daima öneri ve çözüm sunmalısın.

Özün, sözün ve eylemin ile yaşadıkların örnek alındığında "Lider" olursun canım oğlum..

Gökten elmar düştü...
Lider olmayı isterken, kabul gören tüm gönüllerin başına...

Serenler
03-07-2007, 06:51
"Bir Mimar Sinan eseri olan Sehzadebasi Cami'nin 1990'li yillarda devam
eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir insaat muhendisi,
caminin restorasyonu sirasinda yasadiklari bir olayi tv'de soyle anlatmasti.
Cami bahcesini cevreleyen havale duvarinda bulunan kapilarin uzerindeki
kemerleri olusturan taslarda yer yer curumeler vardi.

Restorasyon programinda bu kemerlerin yenilenmesi de yer aliyordu. Biz
insaat fakultesinde teorik olarak kemerlerin nasil insaat edildigini
ogrenmistik
fakat tas kemer insaasi ile ilgili pratigimiz yoktu.

Kemerleri nasil restore edecegimiz konusunda ustalarla toplanti yaptik.

Sonuc olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalip cakacaktik. Daha sonra
kemeri yavas yavas sokup yapim teknikleri ile ilgili notlar alacaktik ve
yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktik. Kalibi soktuk.

Sokmeye kemerin kilit tasindan basladik. Tasi yerinden cikardigimizda
hayretle iki tasin birlesme noktasinda olan silindirik bir bosluga
yerlestirilmis
bir cam siseye rastladik.

Sisenin icinde durulmus beyaz bir kagit vardi. Siseyi acip kagida baktik.
Osmanlica bir seyler yaziyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk.
Bu bir mektup idi ve
Mimar Sinan tarafindan yazilmisti. Sunlari soyluyordu. "

Bu kemeri olusturan taslarin omru yaklasik 400 senedir.
Bu muddet zarfinda bu taslar curumus olacagindan siz bu kemeri
yenilemek isteyeceksiniz.
Buyuk bir ihtimalle yapi teknikleri de degiseceginden bu kemeri nasil
yeniden insaa edeceginizi bilemeyeceksiniz.
Iste bu mektubu ben size, bu kemeri nasil insa edeceginizi anlatmak icin
yaziyorum. "

Koca Sinan mektubunda boyle basladiktan
sonra o kemeri insa ettikleri
taslari Anadolunun neresinden getirttiklerini soylerek izahlarina devam
ediyor
ve ayrintili bir bicimde kemerin insaasini anlatiyordu.

Bu mektup bir insanin, yaptigi isin kalici olmasi icin gosterebilecegi
cabanin insan ustu bir ornegidir. Bu mektubun ihtisami, modern cagin
insanlarinin
Bile zorlanacagi tasin omrunu bilmesi, yapi tekniginin degisecegini bilmesi,

400 sene dayanacak kagit ve murekkep kullanmasi gibi yuksek bigi
seviyesinden gelmektedir.
Suphesiz bu yuksek bilgiler de o koca mimarin erisilmez ozelliklerindendir.
Ancak erisilmesi gercekten zor olan bu bilgilerden cok daha muhtesem olan
400 sene sonraya cozum ureten sorumluluk duygusudur.

Bildiklerini kendine saklayanlar lutfen tekrar dusunsunler....

baron11
04-07-2007, 10:55
BABA OĞUL SÖYLEŞİLERİ

Baba insan büyüyünce de hep hasta olur mu?
Evet yavrum. Ama çoğunluka mutsuz olduğu zamanlarda.

Baba mutsuzluk nedir?
Beklentin ile buldukların arasındaki olumsuz fark yavrum.

Baba kimler mutsuz olur?
Güçsüzler ve akılsızlar...

Baba para nedir?
Varlıkların değişimi için araçtır.

Parayı ilk kimler kazandı ?
Gerçek üretim yapanlar. Çiftçiler ve hayvan yetiştirenler.

Daha sonra kimler, kimler ?
Onlara hizmet götürenler...

En çok, en çok kimler kazanır ?
Ölümle korkutanlar.
Yaşamı uzatmayı vaat edenler
Bizi "eşyaya" tutsak edenler.

Kimler en güçlüdür ?
Gücüyle haklı çıkanlar ve hakkıyla güçlü olanlar.

Gücüyla haklı çıkanlar hiç korkmazlar mı?
Korkarlar yavrum. Hem de çok korkarlar...
Onların korktukları tek şey, haklıların birlik ve beraberliğidir.
Geçmişten ders almasını bilenlerdir.
Birliklerini sevgi ile vefa ile örenlerdir.
Bağışlarken borçlandırmayanlardır.

Ben onları nasıl tanıyacağım..?!!
Dikkat et bak...! Onlar tüm bu işleri hep "özgürlük vaat ederek yaparlar"
Çünkü amaçları tutsak etmektir !
Saldırdıkları her yerde var olan kültürleri yok ederler.
Barış çinde yaşayanları birbirine düşman ederler.
Ve kendileri de "insan" olmasına rağmen...
İnsanlara sadece tüketebildikleri kadar değer verirler.

Onlar ölmez mi baba?
Evet yavrum. Onlar da ölür. Üstelik diğerlerinden daha da çabuk...

Niye daha çabuk ?
Çünkü öldükten sonra ya anılmazlar, ya da anılsalar da kötü anılırlar.
Bu nedenle gerçekleri kabullenemezler. Oylayarak tarih oluştururlar.
Tarih yazmak ve değiştirmekteki telaşları da bundandır canım oğlum.


Gökten elmalar düştü?
Birlik ve beraberliğini mutlulukla sürdürebilmeyi bilenlerin başına...!

baron11
05-07-2007, 13:23
SİZ KİMİN PARAŞÜTÜNÜ HAZIRLIYORSUNUZ ?

Charles Plumb Vietnamda savaşmış, ABD Hava Harp Okulu mezunu bir pilottu. 75.inci uçuşunda yerden havaya atilan güdümlü bir füze ile vuruldu. Derhal kendini fırlatıp paraşütle bir ormanın içine düştü. Vietkonglar tarafından yakalandı ve 6 yıl Kuzey Vietnamda esir olarak tutuldu.

Bugün Charles Plumb yaşadığı deneyimlerini ders olarak aktarmaktadır.

Bir gün Charles ve eşi bir restoranda yemek yerlerken bir adam masalarına
yaklaşır ve şaşkınlık içinde çığlık atar:
- Aman Allahım ! sen Plumb'sın. Vietnamda jet pilotuydun, Kitty Hawk havaalanından. Uçagin düşmüştü!

- Evet ama sen nereden biliyorsun bunu ? der eski pilot Plumb

- Biliyorum çünkü uçuş öncesi senin paraşütünü ben hazırlamıştım.

Plumb hayretler içinde kalır. Adam elini Plumbun omuzuna atar:
- Anladığım kadarıyla paraşüt işe yaramış ...

Plumb evet anlamında başını sallar. Eğer işe yaramasaydı şu anda
burada değildim....!

Plumb o gece, restoranda masaya gelen adamı düşünmekten uyuyamaz.

Savaş sırasında çoğu kez gördüğü bu adamla bir kez olsun konuşmadığını
düşünür. Çünkü o bir savas pilotu, adam ise paraşüt hazırlayan basit bir
askerdir sonuçta. Oysa o asker, uzun tahta bir masada saatlerini vererek, büyük bir özen ve dikkatle katladığı paraşütlerle, her seferinde hiç tanımadığı bir insanın kaderini ellerinde tutuyordu.

Bu olaydan sonra verdiği derslerde Plumb dinleyicilere hep aynı soruyu
sormaya başlar.

Paraşütünüzü kim hazırlıyor?

Tüm hayatı boyunca ihiyaç duyduğumuz her şeyi bir başkasının hazirladığı biz modern dünyanın insanlarına sorulabilecek en anlamlı sorulardan biri de bu belki....

Yaşamaya devam etmemizi sağlayan sayısız paraşütler var hayatımızda.
Her defasında bir başka insanın bizim için hazırladığı, maddi-manevi paraşütler, ussal-duygusal paraşütler...

Sahip olduğunuz en büyük yeteneği kim kazandırdı size veya düşünce
yapınızı kim biçimlendirdi?

Kimler size moral verdi zor zamanlarınızda ya da yaşam değerlerinin farkına varmanızı kimler sağladı?

Hayatınız boyunca paraşütünüzü hazırlayanlar kimlerdi?

Peki siz kimlerin paraşütünü hazırlıyosunuz?

Gökten elmalar düştü
"Başkasının ülkesinde benim işim ne?" demesini bilip, yaşananlarda ders almayı başaranların başına..!

baron11
07-07-2007, 22:56
DURUN DEDİ ÖĞRETMEN

"Bir küçücük oğlancık bir gün okula başladı. Pek mi pek akıllıydı. Okulu da pek mi pek büyüktü. Ama akıllı çocuk sınıfına dışarıdan kestirme bir yol buldu. Buna çok sevindi. Artık okul ona kocaman görünmüyordu.

Bir zaman sonra bir sabah dedi ki öğretmen "Bugün resim yapacağız.." "Ne güzel" diye düşündü çocuk. Resim yapmayı çok severdi. Her şeyin resmini yapardı: Aslanlar, kaplanlar, tavuklar, inekler, trenler, gemiler.
Mum boyalarını çıkardı ve çizmeye başladı.

Ama öğretmen "Durun" dedi,"Henüz başlamayın!"
Ve herkes hazır görünene dek bekledi. "Şimdi" dedi öğretmen, "Çiçek çizmesini öğreneceğiz". "Ne güzel" diye düşündü çocuk. Çiçek çizmeyi çok severdi. Ve en güzellerini yapmaya başladı: Pembe, mavi, kavuniçi mum boyalarıyla.
Ama öğretmen "Durun" dedi. "Size nasıl çizileceğini göstereceğim".

Yeşil saplı kırmızı bir çiçek çizdi.
"İşte" dedi öğretmen. "Şimdi başlayabilirsiniz". Küçük çocuk bir öğretmenin çiçeğine baktı Sonra kendi çiçeğine.Kendi çiçeğini daha çok sevdi /Ama bunu söyleyemedi. Defterinde sayfayı çevirip Öğretmeninki gibi çizdi Kırmızı bir çiçek sapı yeşil ...

Bir başka gün dedi ki öğretmen: "Bugün çamurdan bir şeyler yapacağız". "Ne güzel" diye düşündü çocuk. Çamurla oynamayı çok severdi. Her şeyi yapabilirdi çamurla: Yılanlar, kardan adamlar, filler, fareler, arabalar, kamyonlar.Başladı çamuru yoğurmaya.

Ama öğretmen "Durun" dedi, "Henüz başlamayın!"Ve herkes hazır görünene kadar bekledi. "Şimdi" dedi öğretmen, "Bir çanak yapmayı öğreneceğiz ". "Ne güzel" diye düşündü çocuk. Çanak yapmayı çok severdi. Ve başladı yapmaya Boy boy, şekil şekil çanakları.

Ama öğretmen "Durun" dedi. "Size nasıl yapılacağını göstereceğim".
Ve de gösterdi herkese bir büyük çanağın nasıl yapılacağını. "İşte" dedi öğretmen. "Şimdi başlayabilirsiniz". Küçük çocuk bir öğretmenin çanağına baktı, bir de kendi çanağına. Kendi çanağını daha çok sevdi. Ama bunu söyleyemedi. Çamur topağını yuvarlayıp yeniden yaptı öğretmeninki gibi derin bir çanak.

Ve çok geçmeden Küçük çocuk öğrendi beklemeyi, izlemeyi, ve her şeyi öğretmen gibi yapmayı. Ve çok geçmeden başladı kendiliğinden hiçbir şey yapmamaya.

Ama birdenbire taşınıverdiler başka bir eve, başka bir şehirde ve çocuk gitti başka bir okula. Bu okul daha da büyüktü öbüründen. Kestirme yolu da yoktu dışarıdan Büyük basamakları çıkmak Ve uzun koridorlardan geçmek gerekiyordu sınıfa kadar.

Ve daha ilk gün dedi ki öğretmen: "Simdi resim yapacağız". "Ne güzel" diye içinden geçirdi çocuk. Ve başladı beklemeye öğretmenin, ne yapmasını söylemesini beklemeye. Ama öğretmen hiçbir şey söylemedi başladı sınıfta dolaşmaya.

Küçük çocuğa gelince durup sordu:"Resim yapmak istemiyor musun?" "İstiyorum" dedi çocuk."Ama ne resmi yapacağız?"
"Ne resmi istersen" dedi öğretmen
"Nasıl çizmeliyim?" diye sordu çocuk
"Nasıl istersen" dedi öğretmen
"İstediğim renk mi?" diye sordu çocuk.
"İstediğin renk" dedi öğretmen,
" Eğer herkes ayni resmi yaparsa ve ayni renkleri kullanırsa kimin neyi yaptığını ve neyin ne olduğunu nasıl anlarım ben?"
"Bilmem", dedi çocuk.

Ve başladı çizmeye : Kırmızı bir çiçek, sapı yeşil... "

Yazar: Helen Buckley, İrlanda'da Dublin Üniversitesi'nde öğr.üyesi

Gökten elmar düştü...
Çocuklarının yaratıcılığına ışık olan tüm öğretmenlerin başına.

baron11
10-07-2007, 00:24
Kurşunkalem

Çocuk, büyükbabasının mektup yazışını izliyordu.

Birden sordu :
"Bizim başımızdan geçen bir olayı mı yazıyorsun ?
Benimle ilgili bir hikâye olma ihtimali var mı ? "

Büyükbaba yazmayı kesti, gülümsedi ve torununa şöyle dedi:
"Doğru, senin hakkında yazıyorum. Ama kullandığım kurşun kalem yazdığım
kelimelerden çok daha önemli. Umarım büyüdüğünde bu kalemi sen de seversin."

Çocuk kaleme merakla baktı ama özel bir şey göremedi.
"İyi ama bu kalem benim hayatımda gördüğüm diğer kalemlerden hiç farklı değil ki ! "

"Bu tamamen nesnelere nasıl baktığınla ilgili. Bu kalemin beş önemli
özelliği var ve sen de bu özellikleri kendinde benimseyebilirsen hep
dünyayla barışık bir insan olursun."

"Birinci özellik: Harika şeyler yapabilirsin ama attığın adımları yönlendiren bir el olduğunu asla unutma. Bizim için bu el Tanrı'dır ve her zaman kendi kudretiyle bizi o yönlendirir."
"İkinci özellik: Zaman zaman her ne yazıyorsam durmam ve kalemimin ucunu açmam gerekir. Bu kaleme biraz acı çektirse de sonuçta daha sivri olmasını sağlar. Bu yüzden bazı acılara göğüs germeyi öğrenmelisin, bu acılar seni daha iyi bir insan yapar."

"Üçüncü özellik: Kurşun kalem, yanlış bir şey yazdığında bunu bir silgiyle
silmene her zaman olanak tanır. Yaptığımız bir şeyi sonradan düzeltmenin
kötü bir şey olmadığını anlamalısın, aksine bu bizi adalet yolunda tutmaya
yarayan en önemli şeylerden biridir."

"Dördüncü özellik: Kurşun kalemin en önemli kısmı, kalemin yapıldığı ahşabın ya da dışarıya yansıyan şekli değil, içerisinde yer alan kurşunudur. O yüzden her zaman kendi içine bakmalı, en çok onu korumalısın."

"Beşinci ve son özelliği ise her zaman bir iz bırakmasıdır. Aynı şekilde
sen de hayatta yaptığın her şeyin bir iz bırakacağını bilmeli ve her
hareketinin farkında olmalısın."

PAULO COELHO

Gökten elmar düştü?
Yaşamını yazarken kalemini doğru tüketenlerin başına...!

baron11
13-07-2007, 09:16
GÖL OLMAYA ÇALIŞ...!

Yaşlı bir usta, çırağının sürekli şikayetlerinden bıkmış. Bir gün çırağını tuz almaya göndermiş. Mutsuz çırak, pazardan döndüğünde, yaşlı usta ona bir avuç tuzu bir bardak suya karıştırıp içmesini söylemiş. Çırak da ustasının söylediğini yaparak bir avuç tuz karıştırdığı suyu içmeye çalışımış ama daha bir yudum alır almaz içtiğini püskürterek tükürmüş.

Tadı nasıl?" diye soramuş yaşlı usta.
Genç çırak nerdeyse büyük bir öfkeyle "acı" diye cevap vermiş.

Usta çırağını kolundan tutup yakınlarındaki gölün kıyısına götürmüş. Çırağına bu kez bir avuç tuzu alıp göle atmasını ve gölden de su içmesini söylemiş.

Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken usta, aynı soruyu sormuş "Tadı nasıl?
"Ferahlatıcı" diye cevap vermiş genç çırak.

Tuzun tadını aldın mı?" diye sormuş yaşlı adam,
"Hayır" diye yanıtlamış çırak.

Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş çırağının yanına oturmuş ve ...

"Yaşamdaki acılar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Acının miktarı hep aynıdır. Ancak bu acının şiddeti, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Acın olduğunda yapman gereken tek şey acı veren şeyle ilgili duygularını genişletmektir.

Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."

Gökten elmar düştü...
Acısını mutluluğunun içinde yoğurup yaşama tuz biber katabilenlere.

tdogan
19-07-2007, 09:42
Bir bilgeye sormuslar :

- Bir insanin zekasini nereden anlarsiniz?

- Konusmasindan.

- Ya hiç konusmazsa?

- O kadar akillisi daha dünyaya gelmedi !

___________________________________________


Başka bir bilgeye sormuslar :

"Efendim, dünyada en çok kimi seversiniz?

"Terzimi severim," diye cevap vermis.

Soruyu soranlar sasirmislar:

"Aman üstad, dünyada sevecek o kadar çok kimse varken terzi de kim oluyor? O da nereden çikti? Neden terzi?"

Bilge, bu soruya da söyle cevap vermis:

"Dostlarim, evet ben terzimi severim. Çünkü ona her gittigimde, benim ölçümü yeniden alir. Ama ötekiler öyle degildir. Bir kez benim hakkimda karar verirler, ölünceye kadar da, beni hep ayni gözle görürler."

baron11
28-07-2007, 12:48
Farkında Olmalı

Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım.

Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı.

Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben bütün gün evde sıkılır, onun gelişini iple çekerdim. Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi.

Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla.

Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir, 'Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme!' derdi. Annem de 'Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?' diye çıkışır, beni odama gönderirdi.

Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım.

Babam arkamdan, 'Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ ne istiyor anlamadım.' diye bağırmaya devam ederdi. 'Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık' derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim.

Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli birşey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı.

Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe.

Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; 'Bak, böyle uslu uslu oyna işte.' diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu. 'Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum.' diye komşulara anlatıyordu annem halimi.

Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem 'Odanı topla!' diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum.

Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum.

Annem odama gelip 'Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım.' dedi bir gün.

Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden alırsa ben ne yapacaktım?

Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun zamanı kolladım.

Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim.

Babam baktı. Hım, dedi 'Çok güzel olmuş. Bu adam benim herhalde.' dedi.

Ben 'Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.'dedim.

O 'Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.'dedi.

Ben yine 'Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da annem.' dedim.

Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: 'Peki neden bizi küçük çizdin?' dedi.

Heyecanla başladım anlatmaya.

Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde

'Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.' diyeceğim. Ve bir de bağıracağım 'Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar' diye.

Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı.

Duyduklarına inanamıyorlardı.

Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi.

Farkında' Olmalı İnsan...Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı. Ömür Dediğin Üç Gündür, Dün Geldi Geçti, Yarın Meçhuldür, O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür, O Da Bugündür.

baron11
28-07-2007, 13:02
http://img256.imageshack.us/img256/2834/ihtiyarcopcubc5.jpg

Yaşlı Çöpçü

İhtiyarlığa adım atalı çok olmuştu. Gözleri dalgalara takılmış halde, iyi kötü yönleriyle geçmişi düşünüyordu. İnsanlığa karşı pek güveni kalmamıştı. İyilik yaptıkça nankörlük gördüğünü düşünüyordu. Çoğu kişinin kendisine "enayi" gözüyle baktığını da biliyordu. Fakat karşılıksız iyilik yapmaktan vazgeçmiyordu. Çünkü kendisini hayata bağlayan çok az değerden birisi de, kendisine olan saygısıydı. Onu da kaybederse, her şeyini kaybetmiş olacağını düşünüyordu.

İhtiyar adam kayalıkların üzerinden yavaşça doğruldu, denizin kenarına atılmış kırık içki şişesi gözüne takılmıştı. İçki içmezdi ama görüp de almazsa ve bu kırık şişe birine zarar verirse vicdan azabı duyacağını düşündü. Onun şişeyi yerden aldığını gören biri kız, biri erkek iki genç gülüştü.

Erkek ; "-Çöpçü herhalde. " dedi.

İhtiyar adam herkesi hoş görmeye çalışırdı, özellikle gençleri ama yine de gencin, kendisi hakkında arkadaşıyla şakalaşırken biraz sesini alçaltmamasına, kendisinin duymaması için gayret etmemesine canı sıkılmıştı. İhtiyar kırık camları atmış dönerken, gençlerin az önce kendisinin oturduğu kayalarda, azgın dalgalara karşı şakalaştığını, birbirini itekler gibi yaptığını gördü. Biraz daha uzakta bir kayaya gidecekti ki, birinin denize düşme sesi ve çığlığı kulaklarında çınladı. Kız düşmüştü. Sportif yapılı gencin hemen atlayıp kızı kurtarmasını bekledi. Fakat kayadan kayaya telaşla koşan genç atlamaya cesaret edemiyordu. Genç ne yapacağını bilemez halde dalgaların uzaklaştırdığı kız arkadaşına bakıyor, bağırıyordu. Sağa sola deli gibi koştururken, hemen yanından birinin denize atladığını duydu, bu az önce dalga geçtiği ihtiyar adamdı.

İhtiyar adam dalgaların tüm zorluğuna rağmen, güçlü kulaçlarla kıza yetişti, saçlarından yakaladı kayalara doğru çekti. Kayalara yaklaştığında kıyıdaki genç, kızı yakalayıp önce yukarı, sonra sahile çekti. İhtiyar adamı o anda unutmuştu bile.

Birden aklına gelip denize doğru baktığında ihtiyar adamın hala çıkamadığını gördü. İhtiyar kollarında derman kalmamış halde, kendisini kıyıdan koparmaya çalışan dalgalara kendini bıraktı. Genç çılgına döndü, sevdiği kızı kurtaran, az önce dalga geçtiği ihtiyar gidiyordu. Kısa zamanda büyük şeyler olmuştu hayatında. Hayatta en çok sevdiği kişiyi kurtaramamış, başkası kurtarmıştı ve o da şimdi kendisinden özür bile dileyemeden, boynuna tüm utançları takarak sonsuza dek gidiyordu. Kendine tam gelememiş kız, gencin sulara atlayışına baktı bağırdı ama nafile. Oysa arkadaşının kendisi kadar bile yüzemediğini iyi biliyordu. Genç erkek tüm çabasına rağmen ihtiyara yaklaşamamıştı bile, dalgaların üzerinde boğulan değil, sanki dinlenen biri gibi duran ihtiyar da sanki gülümsüyor gibiydi. Genç bir anda ihtiyardan daha çok kıyıdan uzaklaştığını fark etti. Bitiyordu herşey. "Gerçekmiş demek ki " diye düşündü, hayatı, arkadaşları, sevdikleri hızlıca gözlerinin önünden geçiyor gibiydi. İnsan ölüme yaklaşınca böyle oluyormuş. Su yutuyordu ama mücadeleyi bırakmıştı.

Birden beklenmedik birşey oldu; genç adam kolunun kuvvetlice yakalandığını hissetti, önce köpekbalığı aklına gelip telaşla çekmek istedi ama hemen yanında ihtiyar adamı farketti. İhtiyar adam önce kolundan yakalamış, sonra yakasından tutup, onu bir bebek gibi çekmeye başlamıştı. Göz açıp kapayana kadar kıyıya gelmişlerdi. İhtiyar adam, genci kızın yanına kadar atmış, nefesleniyordu. Gençlere gülümsedi ;

"- Siz de, ben de bu gün güzel dersler aldık. Ben kendi adıma çok mutlu oldum. Siz kimseyi küçümsememeyi öğrendiniz. Ben de bu küçük dalgalarda sizi deneyerek, insanlığın ölmediğini gördüm. Delikanlı beni kurtarmaya gelmen, beni ne kadar mutlu etti sana anlatamam. Fakat ben daha bu dalgalara yenilecek kadar kocamadım."
İhtiyar kıyıda kendilerini toparlamaya çalışan gençlerin bir şey söylemesine fırsat vermedi;

"-Hoşçakalın !... " deyip yürüdü.

Gençler peşinden koşamadıkları ihtiyara şaşkınlıkla, içlerinde bir buruk sevinçle bakakaldılar.

baron11
02-08-2007, 08:44
Yaşlı Kadın ve Meşe Ağacı

Kuraklık o yıl, New Jersey’in yemyeşil çayırlarını kahverengine çevirmiş ve tüm New Jerseylilerin gurur kaynağı yüzyıllık dev ağaçların yapraklarının zamanından önce dökülmesine neden olmuştu. Kuraklığın kırküçüncü gününde, küçük bir kentin yoksullar mahallesinden geçen Tom Greenfield adlı genç bir tarım uzmanı, tozlu yolda bir kova suyu sürüklercesine taşıyan yaşlı bir kadına rastladı. Otomobilinin camını indirdi ve yaşlı kadına seslendi:

“Sizi gideceğiniz yere kadar götürebilir miyim, bayan?”

Yaşlı kadın teşekkür etti ve bir kilometre kadar geride kalan evini işaret etti:

“Zaten şu kadarcık bir yoldan geliyorum” dedi ve yüz metre ötedeki dev bir meşe ağacını göstererek “Zahmet etmenize gerek yok...” dedi. “İki üç adımlık yolum kaldı.”

Greenfield, kadının bir kova suyu ne yapacağını merak etti. Onu arkasından izledi. Yaşlı kadının, zorlukla taşıdığı kovayı bahçenin uzak bir köşesindeki büyük meşe ağacına kadar sürükleyip, sonra da kovadaki suyla meşe ağacını suladığını görünce, hem hayran kaldı, hem de şaşırdı. Yanına yaklaştı ve sordu:

“Bu ağacı sulamak için mi o bir kova suyu bir kilometre öteden taşıdınız? Güçlükle kaldırdığınıza göre kova galiba çok ağırdı.”

Yaşlı kadın, genç adama gülümseyerek baktı.

“Tam 81 yaşımdayım. Bu ağaç ise, yaşamdaki tek dostum. Küçük bir kızken arkadaş olmuştum onunla. Şimdi hiçbiri yaşamayan tüm arkadaşlarımla bu ağacın çevresinde, bilseniz ne oyunlar oynadık, onun gölgesinde nasıl dinlendik... Bu ağaç kurursa ne yaparım, ben?”

Tarım uzmanı genç adam, yüzyıllık dev meşe ağacına uzun uzun ve dikkatlice baktı. Deneyimli gözü, ağacın giderek kurumakta olduğunu görmekte gecikmedi. Yaşlı kadın, meşe ağacıyla arkadaşlığını anlatmayı sürdürdü:

“Annem beni dövdüğü ya da azarladığı zaman bu ağaca tırmanırdım, onun kollarına sığınırdım” dedi. “Nişanlım, parmağıma nişanı ağacın altında taktı. Benim için böylesi anılarla dolu olan bu ağaç için, bir kilometre öteden bir kova su taşımamı gerçekten çok mu görüyorsunuz?”

Yaşlı kadın ertesi gün elinde su kovasıyla yine meşe ağacına giderken, ağacın çevresinde beş altı işçinin çalışmakta olduğunu gördü. Kovayı yere bıraktı ve işçilere doğru koşarak

“Bırakın ağacımı” diye bağırdı. “Dokunmayın benim ağacıma...”

İşçilerin başındaki adam kasketini çıkardı ve yaşlı kadını saygıyla selamladı:

“Ağacınıza kötü bir şey yapmak için değil, onu kurtarmak için geldik, hanımefendi” dedi. “Ağacınızın köklerinin çevresinde kanallar açtık ve onları tankerimizin deposundaki suyla doldurarak, ağacınızı bol bol suladık.”

Yaşlı kadın su tankerinin üzerinde yazılı olan“Greenfield Fidanlığı” adına takıldı.

“Fakat ben sizi çağırmadım ki?” dedi. “Kim gönderdi sizi buraya?”

Adam, saygılı tavrıyla yanıt verdi:

“Bizi buraya gönderen kişi, adını söylemedi efendim” dedi.

Yaşlı kadın, yeterli suya kavuşan arkadaşı meşe ağacının altında durdu dün sohbet ettiği genç adamı anımsamıştı, işçilerin tek tek ellerini sıktıktan sonra uzaklaşan kamyonun arkasından yaşlı gözlerle baktı.

foton
02-08-2007, 12:32
Etkileyici...
*İntihara kalkışıp, kendini ve ailesini perişan eden gence , doktorun
verdiği hayat dersinin öyküsü ... *
*Acil servisteydim. Mesleğe yeni başlamanın heyecan ve zevkini yaşıyor , *
*"doktor bey " hitabına alışmaya çalışıyordum. Her büyük hastanenin acil
servisinde olduğu gibi,*
*burada da nöbet hareketli geçiyordu. Tecrübeli uzman hekimlerinin yanında,
bana pek sorumluluk*
*düşmüyordu. Ben sadece olup bitenleri dikkatlice izleyerek tecrübe
kazanmaya çalışıyordum.*
**
*Saat gecenin bir buçuğuydu. iki bayan, kollarından tuttukları , 16-17
yaşlarında ,esmer, topluca bir delikanlıyı*
*hastaneye getiriyordu. Delikanlının babası olduğu anlaşılan bir bey
arkalarından soluk soluğa geliyor , *
*bir yandan da şöyle sesleniyordu :*
**
* - Kurtarın yavrumu,kurtarın çocuğumu !*
* *
* Nöbetçi doktor , gecenin yorgunluğuyla gömüldüğü koltuğundan doğruldu.
Bu arada hemşireler yeni gelenleri karşılıyordu. *
**
*Ben doktorun yanında ayakta gelenleri bekliyordum. Adam konuşmaya devam
ediyordu ;*
**
* - Doktor Bey , oğlum intihar niyetiyle ilaç içmiş. Annesi fark edince,
hemen getirdik. *
**
* - Aldığı ilaçlar yanınızda mı ?*
* *
* Adam , ceketinin ceplerinden hap kutularını çıkarıp doktora gösterdi.
*
**
* - Şu haptan on beş - yirmi tane , şundan on kadar , şundan da üç-beş
tane içmiş.*
**
* - Ne zaman içtiğini biliyor musunuz ?*
* *
* - İki saat kadar olmuş.*
**
* Doktor hap kutularını uzun uzun inceledikten sonra , bir delikanlıya ,
bir de kutulara baktı. *
*Ardından kafasını sağa sola sallayıp yüzünü buruşturarak *
* *
* -Hımm ! Yazık , çok yazık !*
**
* Aile endişe ve merak içinde , doktorun bir şeyler söylemesini bekliyor
, ama doktordan ses çıkmıyordu. *
*Bense , gencin midesini yıkayacağımızı düşünüyordum. Kısa süren bir
sessizlik, babanın sorusuyla bozuldu:*
**
* - Ne yapacağız doktor bey ?*
* *
* Doktorun yüzü gerginleşti . Bakışlarını ümitsizce kaldırdı. Dudaklarını
ısırdı. Başını çaresizce sağa sola salladı . *
*Elleriyle de çaresizlik işareti yaptı. Ağzından dökülen son sözler , hasta
ve yakınları için kurşun gibiydi. *
* *
* - Üzgünüm! Yapılıcak bir şey yok . Hem bu ilaçlar ... Üstelik de geç
kalmışsınız. *
* *
* Ben göz ucuyla aileye baktım. Hepsinin gözleri fal taşı gibi açılmış ,
beti benzi atmıştı. Delikanlının yüzü korkuyla gerilmişti. *
*Annesi ve kız kardeşinin desteğiyle ayatkta zor duran delikanlı, birden
doğrulup pür dikkat doktora baktı. *
**
* Doktorun ifadelerindeki kesinliği ve yüzündeki ciddiyeti görünce
sarsıldı. Dizlerinin bağı çözülmüşcesine kendini yere bıraktı. Aile
fertlerinin ayakta duracak mecalleri kalmamış olacak ki herbiri bir kenara
çöktü. Baba ve anne birşeyler mırıldanıyorlardı. Uzun süren bir suskunluk ve
şaşkınlıktan sonra : Ne olacak doktor bey ! Hiçbir şey yapamaz mısınız ? *
**
* - Artık çok geç. Bu durumda maalesef bir şey yapamayız. Yapsak da
yararı olmaz herhalde bir saate kadar hastayı kaybederiz. G* *ene de
hastayı müşahede altında tutalım. *
**
* Ben de en az aile kadar şaşırmıştım . Delikanlının yüzüne bakıyordum.
Ölüm endişesi ve ümitsizlik, iliklerine kadar işlemiş gibiydi. Kendimce
neler hissettiğimi düşündüm. Ölüme bu kadar yaklaşmak gerçekten zor bir
durum olmalıydı. Hem insanın **bir saat sonra öleceğini bilse neler düşünür
neler hisseder, neler yapardı ?*
**
* Aslında her birimizin , ölüme bir saat yaklaşacağı an gelmeyecek miydi
? Hayatın karmaşa ve med -cezirleri arasında ölüm gerçeğini nasıl da atlıyor
ve kendimize uzak görüyorduk. Şimdi bu delikanlı geçmişini, arkadaşlarını ,
ailesini düşünüyor olmalıydı. *
*veya ölümden sonraki hayatı ; yani bir saat sonrası belki de arkasından
neler düşünülüceğini konuşulucağını...*
*Halbuki ne kadar çok planı vardı. Şimdi ise , o planları düşünmek bir yana
son saatini nasıl geçiriceğine dair doğru düşünme melekesini bile kaybetmiş
gibiydi. Diğer taraftan , hayat devam ediyordu. İçeride yatmakta olan bir
hastanın yakınları doktora *
*bir şeyler sorarken , sedye ile bir hasta daha getiriliyordu. O ara başka
bir doktor kapıdan içeri giriyordu. Biliyorum , sohbet için geliyor . Az
ötede , hemşirelerin küçük teybinden, bir arabeks parça yükseliyor : Batsın
bu dünya hayatla ölümün iç içeliği *
*galiba diyorum kendi kendime ... Baba toparlandı. Yalvaran bir eda ile
sorusunu tekrarladı : *
**
* - Hiçbir şey yapamaz mısınız doktor bey ? Hiç mi ümit yok ?*
**
* İçeri yeni giren doktor , kaş göz işaretiyle ne olduğunu sordu.
Doktor ayağa kalkıp kesin bir ifade ile cevap verdi. :*
**
* - İntihar girişimi doktor bey . Geç kalmışlar maalesef. Durum da ciddi
yapılıcak bir şey kalmamış . *
*Sonra raporunu düzenleriz. *
* *
* Söylenenleri dikkatle dinleyen delikanlıyı ölüm gerçeği ile yüzleşmek
ürkmüştü. Pişmanlık duygusu içersinde ve titrek bir sesle doktora "
Kurtulmak
için ne yapmak gerekiyorsa yapmaya hazırım. Ne olur doktor ! Beni kurtarın ,
ölmek istemiyorum . dedi .*

* Doktor oralı bile olmadı. Ölüme bu kadar yakın bir kimseyi daha önce
hiç görmemiştim. Üstelik çokda gençti. Morga gidip , gencin otopsisini
düşünüyorum. *
* *
* Demek , karşımda duran bu diri beden birazdan ölecek , otopsi için
açılıcak ve biz bir rapor düzenleyip bırakacağız ! *
**
* Hayat ve ölüm...*
**
* Yaşamak ve ölmek .. *
* *
* Genç olmak , yaşlı olmak , hayatı anlamak , ölümü benimsemek .... *
**
* Hayatı ölüme bir girizgah olarak değerlendirebilmek ...*
* *
* Ölüme her an hazır olmak ..Veya kendini hazır hissetmek ...*
**
* Kısacası ölüme kuşanmak ....*
**
* Hayata ve ölüme anlam kazandırmak ....*
* *
* Bir sürü düşünce beynime doluşuyor. Doktor oradan uzaklaştı. Ben de
peşinden gittim. Biraz acemilik kokan bir tavırla sordum :*
* *
* - Doktor bey ! Serumla bol mayi verip bir yandan da idrar
söktürücülerle kanını temizleyemez miydik ? *
**
* Doktor dönüp , gözlerimin içine baktı : Kardeşim görüyorsun , burada
ayakta zor duran yaşlılar bile biraz daha hayatta *
*kalmak için mücadele ederken , bu delikanlı dana on yedi yaşında ve
intihara kalkışıyor . Ölmek istiyorsa , neden mani olalım?*
*Biraz isteği ile baş başa kalsın bakalım. Ölüm ne imiş , hayat ne imiş
düşünsün ! Yaşamanın değerini, ailesine ne kadar*
*acı çektirdiğini fark etsin ! Dahası Allah'ı hatırlasın ; kul olmayı...
Ölümü ve sonrasını da tabii ki ...Arkasından , beni bir kez **daha şaşırtan
bir kahkaha atıp şöyle dedi : *
**
* - Yoksa , sende mi inandın öleceğine ?*
**
* - Ne yani , delikanlı ölmeyecek mi ? Gülerek , ilaç kutularını
gösterdi. Elindekiler vitamin hapı , öksürük ilacı ve balgam **sökücülerdi.
*
**
**
**
* Mutlu ve sağlıklı kalın ... *

ipeksay
03-08-2007, 15:27
Yaşam ve Ölüm

Dostoyevski' nin hayatını değiştiren olay neydi biliyor musunuz ?Kendi idam sahnesi...
Çar'in baskı döneminde, arkadaşlarıyla bir sohbet grubu kurmuştu.Yakalandi. 28 yaşında idam isteğiyle yargılandi. Mahkemenin sonucunu beklediği gece hücresinden alindi. Ölüm kararı yüzüne karşı okundu.Papaz günah çikarttırdi. Gözleri kapali olarak bir direğe bağlanıp,müfreze karşısına geçirildi. "Ateş" emrini beklerken gerçek karar bildirildi kendisine...Aslinda mahkeme 8 yil hapis vermiş, Çar bunu 4 yila indirmişti; ama ona ders olsun diye böyle bir gösteri planlanmıştı. Böylece "ölüm"le tanışti; oysa bu sefil oyunda asil keşfettiği şey, yaşam"di. Stefan Zweig'a göre 4 yil sonra yaralı parmaklarından zincirleri çikardıkları zaman sağlığı bozulmuş, şöhreti uçup gitmişti, ama kırık dökük
bedeninden her zamankinden daha parlak fışkıran tek bir şey vardi.Yaşama sevinci...
Durumu en iyi anlatan cümle Nietzsche'nindir: "Hayatı kaybetmenin kıyısına yaklaşanlar, onu daha iyi tanırlar".

Turkuaz
08-08-2007, 00:04
Seçenekler

Ne yapardiniz?....karari siz verin.

Bu yazıda komik bir cumle beklemeyin, cunku yok.
Yine de okuyun. Sorum su: Ayni karari siz verir miydiniz?

Okuma ve ogrenme zorlugu ceken cocuklara ozel egitim veren bir
okul icin bagis toplama yemeginde, cocuklardan birisinin
babasi katilimcilar tarafindan asla unutulmayacak bir konusma yapti. Okula ve kendini adamis ogretmenleri kutladiktan sonra soyle bir soru sordu: "Disardaki
etkenler tarafindan etkilenmedikce doga her seyi mukemmel bir sekil ve
sirada yapiyor. Ama yine de oglum Shay, diger cocuklarin ogrendikleri gibi
ogrenemiyor. Diger cocuklarin anlayabildikleri gibi anlayamiyor.
Oglumda dogal olmasi gerekenler seyler nerede?"

Bu soru karsisinda dinleyiciler sessiz kaldilar.

Baba devam etti. "Ben inaniyorum ki, dunyaya fiziksel ve zeka engelli
Shay gibi bir cocuk geldiginde, gercek insan dogasi kendini gosterme
firsatini buluyor ve bu da insanlarin o cocuga davranis sekillerinde kendini
gosteriyor."

Ve sonra asagidaki hikayeyi anlatmaya basladi:

Shay ve babasi bir gun parkta Shayin tanidigi birkac cocugun baseball oynadiklarini gorduler. Shay sordu, "Acaba oynamama izin verirler mi?"
Shay'in babasi cogu cocugun Shay gibi bir cocugun takimlarinda
oynamasini istemeyeceklerini ama ayni zamanda eger ogluna izin
verirlerse oglunun o cok ihtiyacini duydugu, engellerine ragmen
baskalari tarafindan kabul edilmenin ozguveni ve sahiplenme duygusunu
verecegini de biliyordu.

Shay'in babasi cocuklardan birinin yanina yaklasti ve (fazla
birsey beklemeyerek) Shay in oynayip oynayamayacagini sordu. Cocuk soyle
danisabilecegi birilerine bakti ve sonra "Su anda 6 sayi gerideyiz ve
oyun sekizinci turunda. Herhalde takima girebilir ben de onu dokuzuncu turda
vurucu olarak sokmaya calisirim" dedi.

Shay buyuk bir gayretle takimin yanina gitti ve yuzunde kocaman bir gulumseme ile takim t-shirtini giydi. Babasi gozunde yas, kalbi sicak duygularla dolu onu izledi. Cocuklar oglunun kabul edilmesinden dolayi babanin mutlulugunu gorduler. Sekizinci turun sonunda Shay'in takimi birkac puan kazandi ama hala 3 sayi gerideydi. Dokuzuncu turun basinda Shay eldiveni eline gecirdi ve sag acik sahaya cikti. Ona dogru hic top isabet etmemesine ragmen oyunda olmaktan son derece mutluydu ve babasi ona tribunlerden el salladigini gordugunde yuzunde kocaman bir gulumseme vardi.

Dokuzuncu turun sonunda Shay'in takimi yine puan kazandi. Simdi butun kaleler
doluydu, oyunu kazanma sansi ortaya cikmisti ve topa vurma sirasi Shay'e gelmisti.

Bu noktada Shay'in vurucu olmasina izin vererek oyunu kaybetme riskini
mi almaliydilar? Sasirtici bir hamleyle Shay'e sopayi verdiler. Herkes topa isabet
ettirme sansinin sifir oldugunu biliyorlardi cunku birakin topa vurmayi
Shay sopayi bile elinde tutmasini bilmiyordu.
Ama Shay sahaya ciktiginda top atici, diger takimin kazanma sanslarini bir
kenara birakarak Shay'e bu firsati tanidiklarini gorunce birkac adim one giderek
yumusak bir sekilde topu Shay'e dogru firlatti. Ilk topa Shay zorlukla sopayi savurdu ama iskaladi. Atici tekrar birkac adim one dogru geldi ve topu yine yumusak bir sekilde Shay'e dogru
atti. Shay sopayi savurdu ve hafifce topa dokunarak yere aticiya dogru vurdu.

Oyun simdi bitecekti. Atici topu yerden aldi ve ilk kaledeki adamina kolaylikla
atabilecek ve Shay'i sobeleyerek oyunu bitirebilecekti.

Ama atici topu aldi ve ilk kaledeki adaminin basinin uzerinden diger takim arkadaslarinin erisemeyecegi yere firlatti.
Tribunlerdeki herkes ve iki takimda bagirmaya basladilar, "Shay, ilk kaleye
kos, ilk kaleye kos!"
Shay hayatinda hic bu kadar uzaga kosmamisti ama ilk
kaleye gidebildi .
Saskinliktan buyumus gozleriyle yere coktu.

Herkes bagirmaya devam etti, "Ikinci kaleye kos,
ikinci kaleye kos"
Nefes nefese Shay zorlukla ikinci kaleye kosabildi.
Shay ikinci kaleye geldigi sirada acik sahada diger takimdan biri topu
almisti ... takimin en kucugu olan bu cocuk kahraman olma sansini elinde tutuyordu.
Topu ikinci kaledeki adamina atabilirdi ama top aticisinin niyetini anladigindan o
da kasitli olarak topu ucuncu kaledeki arkadasinin basinin uzerinden atti.

Herkes bagiriyordu, "Shay, Shay, Shay, butun yolu kos Shay"
Karsi takimdan birinin yardim ederek onu ucuncu kaleye dogru dondurmesiyle Shay ucuncu kaleye kosabildi, "Ucuncuye kos! Shay, ucuncuye kos!"

Shay ucuncuye gelirken diger takimdaki cocuklar ve
seyirciler ayaga kalkmislardi ve bagiriyorlardi, "Shay, hepsini kos! Hepsini kos!" Shay
hepsini kostu ve oyunu takimi icin kazanan bir kahraman olarak
herkes tarafindan alkislandi.

"O gun", dedi babasi, gozlerinden yaslar asagiya
dogru suzulerek, "iki takimdaki cocuklar da dunyaya bir parca sevgi ve
insanlik getirmeyi basardilar".

Shay bir sonraki yaza yetisemedi. O kis oldu.

Bir kahraman oldugunu ve babasini mutlu ettigini, ve eve geldiginde annesinin de
gozyaslari icinde onu kucakladigini asla unutmadi.


Bunu size yollayan kisi hepimizin bir farklilik yaratabilecegimiz inancini tasiyor.
Hepimizin her gun binlerce firsati olabiliyor "dogal olan seyleri" gerceklestirmek icin.

Bilgin bir adam bir zamanlar demiski: her toplum,
kendilerinden daha az sansli olanlara nasil davrandigiyla degerlendirilir.

Simdi iki seceneginiz var:

1. Delete

2. Forward

foton
08-08-2007, 09:00
Sevgili Turkuaz elbetteki = Forward
Gerçektende çok etkileyici

polosport
08-08-2007, 22:56
.......

Referanduma giderse ki, oyle gozukuyor...

Secer efendim... Niye secmesin...

Bu halk erovizyonda Ali Riza Binboga'yi secmedi mi?

Cumhurbaskanini da secer elbet...

Popstar yarismasinda Bayhan'i haftalarca oylari ile bir numaraya tasimadi mi?

Tasidi...

Karpuzun iyisini hoplatarak, ziplatarak ve sapsapliyarak pit diye anlayan sevgili halkim, yil boyunca kelek karpuz yese de secmesini iyi bilir kardesim...

Buz dansi yarismasinda Hulya Avsar junior olarak ayni ses tonu ile hayatimiza duhul eden Tuba kardesimize oy yagdirmadilar mi?

Cumhurbaskanina da oy yagdirirlar elbet...
Bosanmalarin yuzde kirklari gectigi ulkemizde esini dogru secen halkim, cumhurbaskanininda iyisini secer kardesim...

On kere ust uste Demireli secmedi mi?

Sonracima ayni sene Demirele yasak getiren anayasayi da secmedi mi?

Firdevs'i secti yahu Firdevs'i...

Bosna icin toplanan yardim parasininveremeyen Erbakan'i...

Mavi gozlu diye Dalan'i, doktor diye Sozen'i, agzi bozuk diye Tayyip'i secmedi mi?

Semranim'i da secti bu halk unutmayin...

Rahmetli oglunu da...

Bittabi Reha Muhtar'i secti senelerce...

En seksi erkek olarak Ahmet Mete Ýsikara'yi sectigi gibi cumhurbaskanini da secer elbet...

Banker kastelliyi bir numara yaptigi gibi, tan gazetesine milyonlar sattirdigi gibi, Manukyani vergi rekortmeni yaptigi gibi, Murat 124 arabayi en cok satan araba yaptigi gibi secer EvvelAllah...

Benim halkim secmesini bilir cok sukur...

Onlara guvenim tam...

Cumhurbaskani Orduya baskomutanlik yapacaksa da gider en dogru ismi bulur getirir oraya...

Mehmet Ali Agca da olur, Uzan'in babasi da olur, Fatih Urek de olur...

Yok deve demeyin, burasi Turkiye...

"Sen iste elbet bir yol bulunur...

Sen iste her sey cok guzel oluuuuuur..."

gemici
08-08-2007, 23:08
kim yazmış bu yazıyı.......bence süper

polosport
08-08-2007, 23:52
kim yazmış bu yazıyı.......bence süper

hangı yazıyı? buyuk ustad

Ebu Computer
11-08-2007, 13:26
Okuma ve öğrenme zorluğu çeken çocuklara özel eğitim veren bir okul için bağış toplama yemeğinde, çocuklardan birisinin babası katılımcılar tarafından asla unutulmayacak bir konuşma yaptı. Okula ve kendini adamış öğretmenleri kutladıktan sonra şöyle bir soru sordu:

“Dışarıdaki etkenler tarafından etkilenmedikçe doğa her şeyi mükemmel bir şekil ve sırada yapıyor. Ama yine de oğlum Shay, diğer çocukların öğrendikleri gibi öğrenemiyor. Diğer çocukların anlayabildikleri gibi anlayamıyor. Oğlumda doğal olması gerekenler şeyler nerede?”

Bu soru karşısında dinleyiciler sessiz kaldılar.

Baba devam etti. “Ben inanıyorum ki, dünyaya fiziksel ve zekâ engelli Shay gibi bir çocuk geldiğinde, gerçek insan doğası kendini gösterme fırsatını buluyor ve bu da insanların o çocuğa davranış şekillerinde kendini gösteriyor.”

Ve sonra aşağıdaki hikâyeyi anlatmaya başladı:

Shay ve babası bir gün parkta Shayin tanıdığı birkaç çocuğun baseball oynadıklarını gördüler. Shay sordu, “Acaba oynamama izin verirler mi?”

Shay’in babası çoğu çocuğun Shay gibi bir çocuğun takımlarında oynamasını istemeyeceklerini ama aynı zamanda eğer oğluna izin verirlerse oğlunun o çok ihtiyacını duyduğu, engellerine rağmen başkaları tarafından kabul edilmenin özgüveni ve sahiplenme duygusunu vereceğini de biliyordu.

Shay’in babası çocuklardan birinin yanına yaklaştı ve (fazla bir şey beklemeyerek) Shay’in oynayıp oynayamayacağını sordu. Çocuk söyle danışabileceği birilerine baktı ve sonra “Su anda 6 sayı gerideyiz ve oyun sekizinci turunda. Herhalde takıma girebilir ben de onu dokuzuncu turda vurucu olarak sokmaya çalışırım” dedi.

Shay büyük bir gayretle takımın yanına gitti ve yüzünde kocaman bir gülümseme ile takim t-shirtini giydi. Babası gözünde yaş, kalbi sıcak duygularla dolu onu izledi. Çocuklar oğlunun kabul edilmesinden dolayı babanın mutluluğunu gördüler. Sekizinci turun sonunda Shay’in takımı birkaç puan kazandı ama hala 3 sayı gerideydi. Dokuzuncu turun başında Shay eldiveni eline geçirdi ve sağ açık sahaya çıktı. Ona doğru hiç top isabet etmemesine rağmen oyunda olmaktan son derece mutluydu ve babası ona tribünlerden el salladığını gördüğünde yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.

Dokuzuncu turun sonunda Shay’in takimi yine puan kazandı. Şimdi bütün kaleler doluydu, oyunu kazanma şansı ortaya çıkmıştı ve vurma sırası Shay’e gelmişti.

Bu noktada Shay’in vurucu olmasına izin vererek oyunu kaybetme riskini mi almalıydılar? Şaşırtıcı bir hamleyle Shay’e sopayı verdiler.

Herkes, isabet ettirme şansının sıfır olduğunu biliyordu, çünkü bırakın vurmayı Shay sopayı bile elinde tutmasını bilmiyordu.

Ama Shay sahaya çıktığında top atıcı, diğer takımın kazanma şanslarını bir kenara bırakarak Shay’e bu fırsatı tanıdıklarını görünce birkaç adım öne giderek yumuşak bir şekilde topu Shay’e doğru fırlattı. Shay zorlukla sopayı savurdu ama ıskaladı. Atıcı tekrar birkaç adım öne doğru geldi ve topu yine yumuşak bir şekilde Shay’e doğru attı. Shay sopayı savurdu ve hafifçe dokunarak yere atıcıya doğru vurdu.

Oyun şimdi bitecekti. Atıcı topu yerden aldı ve ilk kaledeki adamına kolaylıkla atabilecek ve Shay’i sobeleyerek oyunu bitirebilecekti.

Ama atıcı topu aldı ve ilk kaledeki adamının başının üzerinden diğer takım arkadaşlarının erişemeyeceği yere fırlattı.
Tribünlerdeki herkes ve iki takımda bağırmaya başladılar, “Shay, ilk kaleye koş, ilk kaleye koş!”
Shay hayatında hiç bu kadar uzağa koşmamıştı ama ilk kaleye gidebildi. Şaşkınlıktan büyümüş gözleriyle yere çöktü.

Herkes bağırmaya devam etti,
“İkinci kaleye koş, ikinci kaleye koş” Nefes nefese Shay zorlukla ikinci kaleye koşabildi. Shay ikinci kaleye geldiği
sırada açık sahada diğer takımdan biri topu almıştı…
Takımın en küçüğü olan bu çocuk kahraman olma şansını elinde tutuyordu. Topu ikinci kaledeki adamına atabilirdi ama top atıcısının niyetini anladığından o da kasıtlı olarak topu üçüncü kaledeki arkadaşının başının üzerinden attı.

Herkes bağırıyordu, “Shay, Shay, Shay, bütün yolu koş Shay”

Karşı takımdan birinin yardım ederek onu üçüncü kaleye doğru döndürmesiyle Shay üçüncü kaleye koşabildi, “Üçüncüye koş! Shay, üçüncüye koş!”

Shay üçüncüye gelirken diğer takımdaki çocuklar ve seyirciler ayağa kalkmışlardı ve bağırıyorlardı, “Shay, hepsini koş! Hepsini koş!” Shay hepsini koştu ve oyunu takımı için kazanan bir kahraman olarak herkes tarafından alkışlandı.

“O gün”, dedi babası, gözlerinden yaşlar aşağıya doğru süzülerek, “iki takımdaki çocuklar da dünyaya bir parça sevgi ve insanlık getirmeyi başardılar”.

Shay bir sonraki yaza yetişemedi. O kış öldü. Bir kahraman olduğunu ve babasını mutlu ettiğini ve eve geldiğinde annesinin de gözyaşları içinde onu kucakladığını asla unutmadı.

Saygılarla...
:cool:

Bezgincan
11-08-2007, 14:22
Bİr Kadin Nasil Mutlu Edİlİr? Çok Zor Degİl.
>
> > Bİr Erkek, Bİr Kadini Mutlu Etmesİ İÇİn Yalnizca
>
> > Sunlar Olmak Zorundadir...
>
> >
>
> > 01. Bİr Dost
>
> > 02. Bİr Yoldas
>
> > 03. Bİr Asİk
>
> > 04. Bİr Agabey
>
> > 05. Bİr Baba
>
> > 06. Bİr Usta
>
> > 07. Bİr Ascİ
>
> > 08. Bİr Elektrİkcİ
>
> > 09. Bİr Marangoz
>
> > 10. Bİr Muslukcu
>
> > 11. Bİr Tamİrcİ
>
> > 12. Bİr Dekorator
>
> > 13. Bİr Stİlİst
>
> > 16. Bİr Psİkolog
>
> > 17. Bİr Hasere Yok Edİcİ
>
> > 18. Bİr Psİkİyatrİst
>
> > 19. Bİr Sİfacİ
>
> > 20. İyİ Bİr Dİnleyİcİ
>
> > 21. Bİr Organİzator
>
> > 22. İyİ Bİr Baba
>
> > 23. Cok Temİz
>
> > 24. Sempatİk
>
> > 25. Atletİk
>
> > 26. Sİcak
>
> > 27. Kİbar
>
> > 28. Nazİk
>
> > 29. Zekİ
>
> > 30. Komİk
>
> > 31. Yaratİcİ
>
> > 32. Sefkatlİ
>
> > 33. Guclu
>
> > 34. Anlayİslİ
>
> > 35. Hosgorulu
>
> > 36. Sagduyulu
>
> > 37. Hİrslİ
>
> > 38. Yeteneklİ
>
> > 39. Cesur
>
> > 40. Kararlİ
>
> > 41. Dogru
>
> > ....
>
> >
>
> > 11987. Guvenİlİr
>
> > 11988. Tutkulu
>
> >
>
> > Tabİİ, Sunlari Da Unutmadan:
>
> >
>
> > 11989. Ona Duzenlİ Olarak İltİfat Etmek
>
> > 11990. Alİsverİsİ Sevmek
>
> > 11991. Durust Olmak
>
> > 11992. Cok Zengİn Olmak
>
> > 11993. Onu Strese Sokmamak
>
> > 11994. Baska Kİzlara Bakmamak
>
> >
>
> > Ve Ayni Zamanda Sunlari Da Yapmalidir:
>
> >
>
> > 11995. Kendİnden Cok Ona Odaklanmak
>
> > 11996. Ona, Ozellİkle Kendİsİ İcİn Cok Fazla Zaman
>
> > Ayİrmak
>
> > 11997. Nereye Gİttİgİne Aldİrmadan Ona Cok Fazla Yer
>
> > Sunmak
>
> >
>
> > Sunlar Da Çok Önemlİ: Asla Unutulmayacaklar:
>
> >
>
> > 11998. Dogum Gunlerİ
>
> > 11999. Yİldonumlerİ
>
> > 12000. Onun Aldİgİ Kararlar
>
> >
>
> > ----------------------------
>
> >
>
> > *bİr Erkek Nasil Mutlu Edİlİr!!!* :
>
> >
>
> > 1. Karnİnİ İyİce Doyurun
>
> > 2. Uzaktan Kumanda Ve Çayini Verİp Rahat Bİrakİn
>
> >
>
> > Huzursuzluk Belİrtİsİ GÖsterİrse Madde-1 Den Tekrar
>
> > Baslayİn...
>:wink:

Bezgincan
11-08-2007, 14:24
Uykusuzluk:

> Albert Einstein karli bir kis gecesi konferansa giderken yolda
> kalir.
> Arabada kalsa donacak; uzaktaki zayif isiga dogru yurur.
> Manastirin
> kapisini calar.
> Kapiyi acan rahibeye durumu anlatir ve siginmak istedigini
> belirtir.
> unlu bilgine bir oda verirler. Gece yarisi kapiyi Basrahibe
> calar.
> Bilgine manastirda 40 rahibenin yasadigini ve hepsinin uykusuzluk
> cektigini soyler.
> unlu bilginden bu sorunun kokenini ve cozumunu bulma konusunda
> yardim
> ister.
> Einstein sabaha kadar dusunup birseyler bulmaya calisacagini
> soyler ve yatar.
> Ertesi sabah kahvaltida sorunu ozetler. Siz burada 40
> rahibesiniz.
> Ve hepinizin uyku sorunu var. Yani: S L E E P. Bu sorunu ne zaman
> yasiyorsunuz: N I G H T. oyleyse:
>
> S L E E P N I G H T
> 0 1 2 3 4 5 6 7 8 9
>
> Einstein Baþrahibeden ilk sozcukten iki, ikinci sozcukten bir
> harf
> secerek altindaki
> rakamlari yanyana yazmasini ister. Diyelim ki harfler L, P ve H
> olsun.
> 148.
> Bilgin bu rakamlari ters cevirip cikarir:
>
> 841 - 148 = 693.
>
> Bu rakami ters cevirip toplar:
> 693 + 396 = 1089.
> unlu bilgin 40 rahibe oldugu icin cikan sonucu 40 ile carpar:
> 1089 x 40 = 43560
> Cikan sonucun altina ilgili harfleri yazmasini ister
> basrahibeden ve
> sorunun nedeni ortaya cikar:
>
> 4 3 5 6 0
> P E N I S
>
>
> (isterseniz farkli rakamlarla tekrar deneyebilirsiniz!..)

baron11
16-08-2007, 18:36
HANİ YA... "DOSTLARINIZI" BAĞIMLI KILMAYA ÇALIŞSANIZ...

"Dost" bildiğiniz ülkeye
Ambargo koyar mıydınız?
Önce süttozu, peynir dağıtıp, sonrasında ülke içinde "bağımlı" üsler kazanır mıydınız?
Borç verip "sözde" refah düzeyini arttırıp, tüketim bağımlısı yapar mıydınız?
"Dost" bildiğiniz ülkede dinsel ve etnik ayırımcılığı körükler miydiniz?
Eşi emsali görülmemiş bir gerilla savaşına yol açıp,
çözüm arıyor gibi görünüp, çözümsüzlük garantörü olur muydunuz?
Dinin düzenlenmesine ve savunmaya gelirin %50 sinin ayrılmasına çaba gösterir miydiniz?
Atasıyla bağını koparmaya çalışır mıydınız?
Çare siz olsaydınız, bunlara karşı durmak için...
Birbirinizi kucaklar mıydınız?
Kucaklaşırken, tüketim alışkanlıklarını, "Desinler Ahlakını" terk eder...
Atanıza sımsıkı sarılır mıydınız?

Ebu Computer
18-08-2007, 23:19
Ne Ol, Ne Olma...
Fidan büyütün,garip doyurun,çocuk besleyin ama
KİN BESLEMEYİN...

Fazlalıkları atın,zulmü devirin,nefsi devirin ama
ÇAM DEVİRMEYİN...

Okumaktan zarar gelmez,okuyun ama
LANET OKUMAYIN...

Rakibini geç,sınıfını geç, ama sen yine de
GÜLÜP GEÇME...

Günlerinizi sayın,servetinizi sayın
YERİNİZDE SAYMAYIN...

Ev alın,ibret alın,dua alın ama
BEDDUA ALMAYIN...

Güçlü olun,atik olun,pratik olun ama
DÖNEK OLMAYIN...

Paranızı verin,gönlünüzü verin,selam verin,canınızı verin ama
SIRRINIZI VERMEYİN...

Elinizi açın,gözünüzü açın,kapınızı açın ama
AĞZINIZI AÇMAYIN...

Davet edin,affedin,tevbe edin ama
İHANET ETMEYİN...

Eşini beğen,işini beğen ama
KENDİNİ BEĞENME...

Doğrulun,eğrilin,hedefe koşun,yardıma koşun ama
ORTAK KOŞMAYIN...

Satıcı olun,alıcı olun,kalıcı olun ama
BÖLÜCÜ OLMAYIN...!

Saygılarla...
:cool:

Ebu Computer
19-08-2007, 13:13
Olay 1

Bir gün bizim hanım dükkana telefon açtı. Gayet yumuşak bir sesle konuştu;

"Ahmet Bey ne var ne yok, işler nasıl?" dedi.

O yumuşak konuşunca ister istemez ben de yumuşak davrandım,

"Sağ olasın canım çok iyiyim!" dedim.

"Akşam ne pişireyim?" deyince ben de, "Sen bilirsin ne alayım?" dedim.

O da biraz lüks yemek olsun diye pirzola siparişi verdi. Ben de alayım dedim. Sonra düşündüm, bizim hanım böyle yumuşak davranmazdı. Bunda bir iş var! Neyse akşam olup eve gittiğimde baktım ki kayınvalidem bizde!

O olaydan birkaç gün sonra dükkanda otururken birdenbire aklıma geldi. Yahu bugün de ben hanımı telefonla arayayım, hatırını sorayım. Telefonu açtım:

-Hanım nasılsın iyi misin? deyince, o da,

"Hiç iyi değilim!" dedi.

"Akşam ne yemek var?" deyince, sert bir sesle,

"Zıkkımın kökü var anladın mı?" diye cevap verdi.

Akşam eve gittim ki annem bizde!


Olay 2

Bir akşam hanıma dedim ki:

Bu akşam abimlere oturmaya gidelim. Hanım cevaben

"Gidecek durumda değilim, çamaşır yıkadım, evleri sildim, çok yorgunum!" deyince ben de durumu idare ederek lafı değiştirdim, dedim ki:

"Sen yanlış anladın, benim abimlere değil, senin abinlere gidelim. Cevaben

"Ha o zaman olur dedi ve hanımın abisine gittik!


Olay 3

Benim hanımın dedesi köyde idi. Bir gün dede sabah namazına camiye gitmiş. Sabah namazı çıkışında imama demiş ki:

Hoca bugün sabah kahvaltısını bizim evde yapalım.

Hoca da kabul etmiş ve eve gitmişler. Köy evi, dış kapı bahçeye açılıyor. Bahçeye girmişler. Hoca bahçede duruyor. Bizimki odaya girmiş ve hanımına hocayı kahvaltıya davet ettiğini söylemiş. Hanımı ise açmış ağzını yummuş gözünü. Hanımın dedesi alttan almış, yalvar yakar hanımı razı etmiş ama bahçeye çıkmışlar ki hocanın yerinde yeller esiyor!

Saygılarla...
:cool:

PARK
19-08-2007, 13:21
Benim neden evlenmekten çekindiğime en güzel örnek bu olmalı....

polosport
19-08-2007, 22:53
Olay 1

Bir gün bizim hanım dükkana telefon açtı. Gayet yumuşak bir sesle konuştu;

"Ahmet Bey ne var ne yok, işler nasıl?" dedi.

O yumuşak konuşunca ister istemez ben de yumuşak davrandım,

"Sağ olasın canım çok iyiyim!" dedim.

"Akşam ne pişireyim?" deyince ben de, "Sen bilirsin ne alayım?" dedim.

O da biraz lüks yemek olsun diye pirzola siparişi verdi. Ben de alayım dedim. Sonra düşündüm, bizim hanım böyle yumuşak davranmazdı. Bunda bir iş var! Neyse akşam olup eve gittiğimde baktım ki kayınvalidem bizde!

O olaydan birkaç gün sonra dükkanda otururken birdenbire aklıma geldi. Yahu bugün de ben hanımı telefonla arayayım, hatırını sorayım. Telefonu açtım:

-Hanım nasılsın iyi misin? deyince, o da,

"Hiç iyi değilim!" dedi.

"Akşam ne yemek var?" deyince, sert bir sesle,

"Zıkkımın kökü var anladın mı?" diye cevap verdi.

Akşam eve gittim ki annem bizde!


Olay 2

Bir akşam hanıma dedim ki:

Bu akşam abimlere oturmaya gidelim. Hanım cevaben

"Gidecek durumda değilim, çamaşır yıkadım, evleri sildim, çok yorgunum!" deyince ben de durumu idare ederek lafı değiştirdim, dedim ki:

"Sen yanlış anladın, benim abimlere değil, senin abinlere gidelim. Cevaben

"Ha o zaman olur dedi ve hanımın abisine gittik!


Olay 3

Benim hanımın dedesi köyde idi. Bir gün dede sabah namazına camiye gitmiş. Sabah namazı çıkışında imama demiş ki:

Hoca bugün sabah kahvaltısını bizim evde yapalım.

Hoca da kabul etmiş ve eve gitmişler. Köy evi, dış kapı bahçeye açılıyor. Bahçeye girmişler. Hoca bahçede duruyor. Bizimki odaya girmiş ve hanımına hocayı kahvaltıya davet ettiğini söylemiş. Hanımı ise açmış ağzını yummuş gözünü. Hanımın dedesi alttan almış, yalvar yakar hanımı razı etmiş ama bahçeye çıkmışlar ki hocanın yerinde yeller esiyor!

Saygılarla...
:cool:

:grrr::grrr::grrr::grrr::grrr:

gıcık oluyorum bu muhabbete...

omur bitecek benım senın bıtmeyecek...

baron11
21-08-2007, 12:13
Bilgelik Böyle Bir Şey Olsa Gerek

Bir zamanlar, bilgeliğiyle meşhur olan ve bildiklerini öğrencilerine de aktaran bir alim vardı.

Bu alim, aynı zamanda bir tacirdi ve adamları vasıtasıyla uzak diyarlarla ticaret yapardı.

Bir gün talebelerine ders verirken, bir adam yanına gelip "kötü bir haber" verdi:

"Haber aldık ki, senin de mallarını taşıyan gemi batmış! Hiçbir mal kurtarılamamış."

Bilge bir an dersi kesti. Etrafındaki talebeler onun dudaklarında küçük bir gülümsemenin belirdiğini fark ettiler. O ise hiçbir şey olmamış gibi dersine kaldığı yerden devam etti.

Bir hafta kadar sonra, bilge yine talebeleriyle birlikte dersteyken, aynı adam bu defa "müjde" getirdi:

"Gözün aydın! O gemi senin mallarını taşıyan gemi değilmiş. Senin malların sapasağlam limana ulaştı!"

Bilge yine bir-iki saniye durdu, talebeleri onun yüzünde yine küçücük bir gülümsemenin patladığını fark ettiler. Önceki gibi, yine hiçbir şey söylemeden dersine devam etti. Öğrencileri birbirine zıt iki durumda da aynı tepkiyi veren hocalarına dayanamayıp şu soruyu sordular:

"Geminizin battığı haberine de, batmayıp limana ulaştığı haberine de gülümsediniz, neden?"

Bilgenin cevabı şöyle oldu:

"Geminin battığı, mallarımın denize döküldüğü haberini aldığımda, kalbimi yokladım. Gelip-geçici olan ve mezarın ötesinde bana arkadaşlık etmeyecek dünya malını kaybetmekten dolayı içten içe üzülüyor muyum diye kendime baktım. Kalbimde küçücük de olsa bir üzüntü görmeyince sevindim ve şükrettim.

"Geminin aslında batmadığı ve sağ salim geri döndüğü haberi karşısında, bu defa, dünya malını kazanmaktan dolayı seviniyor muyum diye kalbime baktım. O malı tekrar kazanmaktan dolayı sevinç ve mutluluk göremediğim için yine sevindim ve şükrettim."

ENGINEER68
22-08-2007, 16:25
BİLİN BAKALIM HANGİ ÜLKE GÜNÜMÜZDE BU TAKTİĞİ UYGULUYOR.!!!!


Büyük İskender, büyük filozof Aristo'ya bir mektup yazıp sorar:

- Zaptettiğim topraklardaki insanları tahakkümüm altında
tutabilmek için
neler yapmalıyım?

1- Ülkenin ileri gelen insanlarını sürgüne mi göndereyim?
2- Ülkenin ileri gelenlerini hapse mi atayım?
3- Ülkenin ileri gelenlerini kılıçtan mı geçireyim?

Aristo'dan cevap gelir:

1- Sürgünde toplanıp sana karşı başkaldırırlar.
2- Hapishaneler militan yuvası olur, kontrolden çıkar.
3- Onlardan sonraki kuşak intikam hırsıyla büyür, tahtını
sallar.

Aristo, çözüm olarak şu tavsiyede bulunur:

- İnsanların arasına nifak tohumları ekeceksin. Birbirleriyle
savaşınca,
hakem olarak kendini kabul ettireceksin. Ama anlaşmaya giden bütün
yolları
tıkayacaksın!

baron11
22-08-2007, 21:39
Bir Hikaye İşte...

İhtiyar adam tapu dairesinden çıkarken sevinçliydi. Kendi kendine düşünüyordu;

-Oh. . be ferahladım. Ölümlü dünya.

Oturduğu evin tapusunu, çocuğunun üstüne kaydettirmişti. Tapu dairesinden çıktıktan sonra bir küçük lokantada öğle yemeğini yedi, vakit geçirmek için parkları dolaştı. Bir parkta Cem Karaca'nın şarkısı çalınıyordu;

"Allah Yar! Allah Yar!".

Akşama doğru eve gitmek için yola çıktı. Bir yandan düşünceler içindeydi;

-Biz öldükten sonra bir sürü işlemle uğraşması gerek. Ne diye eziyet çeksin yavrum.

Oğlunun kendisini nerdeyse zorla doktora götürüşü aklına geldi;

-Kerata amma ısrar etmişti. Sağlığıma verdiği önem kadar, ziyarete gelmeye de önem verse ya.

Bir an dalgınlaştı;

-Gerçi, gelin bizle geçinmeye çalışmıyor ama...

Derin bir nefes aldı

-Boş ver canım, ne de olsa torunlarımın annesi. Eşine, çocuklarına iyi baksın da...

Biraz da kendini teselli etmek için söylendi ...biz bu gün varız, yarın yoğuz.

Evine yaklaşınca yine durgunlaştı,

-Bakalım hanım ne diyecek? Gelin gelip-gitmiyor diye biraz kırgın ama....

Düşünceler içinde zili çalarken, güleryüzlü olmaya çalıştı;

-Yook, iyi oldu canım. Biz ölünce oğlan rahat edecek, kötü mü?

Hanımı kapıyı açtı. Gülümsemesini bozmamaya çalışarak hanımına;

-Nasılsın hanım bu gün bakalım?

Hanımı elindeki çiçek suladığı kabı gösterdi;

-Ne yapayım, bir iki çiçekle uğraşıyorum yeşillik olsun diye.

Eve girerken devam etti;

-İnsan şehirde özlüyor çiçeği, yeşilliği.

-Eee. . köy gibi olmaz buralar tabii.

Kadının durgun yüzünde acı bir tebessüm dolaştı;

-Köy gibi olmaz dimi? Şimdi köyde olsak ne güzel olurdu.

İhtiyar adam bir an yüzüne baktı hanımının;

-Sen köyü pek sevmezdin! Geçen sene bir ay kalalım demiştim de

-Ben torunları özlerim diye tutturmuştun.

Kadın, yüzünü çiçeklere doğru döndü;

-Ne bileyim ben, düşündükçe bunalır oldum buralarda. İnsan çocukluğunun geçtiği yerleri özlüyor. Ağaçların altında, bahçelerde yürümeyi özlüyor.

-Allah Allah ! Tamam hanım gideriz. Sen iste yeter ki. Hele havalar ısınsın biraz gideriz

-Havalar kim bilir ne zaman ısınır. Beklemek şart mı?

-Yahu hanım, bunca yıllık eşimsin hala seni tam anladım diyemiyorum. Bir gün köye gitmem diye tutturuyorsun, bir gün de hemen gidelim diye. Dur da bu gün ne oldu anlatayım.

Kadın endişeyle baktı kocasına;

-Noldu, oğlanı mı gördün?

-Yok canım, nerden göreyim !

Koltuğuna oturdu, koynundaki tapu kağıdını çıkardı.

-Bu nedir biliyor musun?

-Hayırdır?

-Hanım, yarın ne olacağı belli olmaz, vademiz gelir de ölürsek, oğlumuz kapı kapı uğraşmasın, diye evin tapusunu onun üstüne yaptım.

Hanımının tepkisini beklerken, onun yüzündeki acı gülüşü gülümseme sandı.

Hanımı fısıldar gibi söylendi;

-Oğlumuz da bu gün buraya gelmişti, öğleden önce.

-Öyle mi, vay hayırsız. Demedin mi, 'uzun zamandır niye gelmiyon' diye. Sen üzülmeyesin diye söylemiyordum ama 'bizi unuttu', diye kızmaya başlamıştım. Torunları da getirdi mi?

-Murat'ı getirmiş. O da "-Sıkıldım, gidelim. " deyip durdu.

-Vay kerata vay. Akşam gelse de ben de görseydim. Neyse, hayırdır, gündüz vakti niye gelmiş?

Hanımı elindeki kapta suyu bitmiş olduğu halde, çiçekleri sular gibi durarak masadaki kağıdı gösterdi;

-Şu kağıdı getirmiş.

İhtiyar adam, hanımının sesinde bir titreme hissetti ama emin olamadı. İçindeki sevinci kaybetmemeye çalışarak masadaki kağıda uzandı.

Bir mahkeme kararı olduğunu gördü. Yaşlı kadın kızaran gözlerini kocasının görmemesine dikkat ederek, eşinin kolundan tuttu koltuğa oturmasını sağladı, tekrar çiçeklere doğru uzaklaştı.

İhtiyar adam, yakın gözlüğünü çıkardı ve içinden yavaş yavaş okudu.

"Yaşı ilerlediği ve aklı muhakemesi yerinde olmadığına ve ekonomik varlığını idare ve idame edemeyeceği, ekteki doktor raporuyla da tespit edildiğinden, taşınır ve taşınmaz varlıklarının, resmi varisi oğlu Süleyman tarafından idaresine karar verilmiştir."

Resmi kağıt, yaşlı adamın elinden yavaşça yere kaydı. Başını yere eğdi, kağıda boş boş bakmaya başladı. Hanımı, gözlerini sildikten sonra çiçeklerin başından ayrılıp yanına geldi. Eşinin titreyen ellerini tuttu. İhtiyar adam, oğlunun neden kendini doktora götürdüğünü anlamıştı. Yüreğindeki sızıyı bastırmaya çalışarak;

-Üç senedir uğramadık, köydeki ev ne haldedir?

-Canım ne olacak, bir günde temizlerim ben.

-O evde, dizlerin üşürdü senin.

İhtiyar kadın, daralan göğsünü hafifçe bastırdı, "Yüreğimin üşümesi daha kötü diye düşündü".

-Merak etme, üşümem...üşümem...

-Yarın mı gidelim diyordun?

-Sen bilirsin bey.

-Eşyaları bir taksiye atarsak, son otobüse yetişiriz.

-Olur. . Köyde zaten iyi kötü eşya var, ben hemen hazırlanırım.

-Hazırlan. Şu kağıdı da tapuyla beraber masaya koyuver, oğlan gelince aramasın.

İhtiyar adam, içinden düşünüyordu,

"-Dünya fani, Allah Yar"

İhtiyar kadın, birileri gelmeden gitmek ister gibi telaşla hazırlanıyordu. Giysileri bir çantaya tıkıştırdı. Fotoğrafları duvardan toplarken oğlununkine bir an baktı, aldı, bir an düşünüp çantaya koymaktan vazgeçti. Masadaki kağıtların üstüne ters olarak bıraktı. En son duvardaki bir küçük patiği aldı, öptü. Bu büyük torununa ördüğü ama küçük gelmeye başlayınca hatıra olarak sakladığı mavi patikti. Çantaya, fotoğrafların üstüne yerleştirirken, mavi patiğin üstüne düşen göz yaşlarını yavaşça sildi.

ENGINEER68
23-08-2007, 07:16
http://www9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=23.08.2007&Newsid=133572&Categoryid=30

Harika bir harita... :) :) :)

ipeksay
24-08-2007, 08:41
Bu çocuğu kim manyak etti:) gerçek yazı

Kompozisyon (3. sınıf ögrencisinden)
Konu: "3 dilek hakkiniz olsa ne dilerdiniz?"

Günümüzde çok dilek hakkımız olması çok önemlidir.
Maalesef sevinerek bu hakkımızı kullaniriz her zaman. Benim 3 dilek hakkım olsa 3 dilek hakkı daha isterdim.
Elde var 6 dilek hakkı, 5 ile 3 er dilek daha dilesem 15 dilek hakkım daha olur. 15 dilek ile her istediğimi dilerim. Günah degilse Allah olmayı dilerim. Allah olduktan sonra dilek hakkım sonsuz kere sonsuz olur.Çok akılı olurum. Maalesef her istediğimi yapabilirim. Kendime kasvetli bir yarış arabası yaptırırım. Onunla Antalya'ya gider dedemlerin elini öperim.Dedem bana torunum Allah olmus der. Sevinir. Harçlık verir. Abime vermez, çünkü o arabaya kusan bir gerzek.
Sonra dedem mezarlıkta zombileri öldürmeye gönderir beni. Hepsini yok ederim ışın kılıcıyla.
Babamı da bisiklet almadığı için bir güzel döverim.

Alıntıdır...... ..

İpek

baron11
24-08-2007, 12:45
Yaşlı Bilge

http://img341.imageshack.us/img341/3526/ihtiyar1gp4.jpg

92 yaşlarında, kısa, çok iyi görünümlü, görünümüne aşırı derecede önem veren bir adam, bugün yaşlı insanların evine taşınıyor.

70 yaşındaki karısı yakın geçmişte vefat etmiş ve evini terketmek zorunda kalmış.

Huzur evinin lobisinde birkaç saat bekledikten sonra, odasının hazır olduğu söylendiğinde nazikçe gülümsüyor.

Asansöre doğru yavaşça bastonunu kullanarak yürürken ona küçük odasını tasvir ediyorum ve pencerede asılı olan ve perde görevi gören bir kağıttan da bahsediyorum.

- “Bunu çok sevdim ", diyor, eline yeni bir oyuncak verilmiş 8 yaşındaki bir çocuğun hayranlığı ile.

-“Bay Gagne, odayı henüz görmediniz, bir saniye bekleyin, neredeyse vardık. "

" Bunun onunla bir alakası yok ", diye cevap veriyor.

" Mutluluk ilerisi için seçtiğim bir şey. Odayı sevip sevmemem mobilyalara bağlı değil, yada dekorla – daha ziyade onu nasıl görmeye karar verdiğime bağlı.

" Zihnimde odamı sevdiğim zaten karar verilmiş durumda. Bu her sabah kalktığımda verdiğim bir karar.”

" Seçebilirim. Bütün günümü yatakta bedenimin artık iyi çalışmayan kısımlarından kaynaklanan zorlukları sayarak geçirebilirim, yada hala düzgün çalışan kısımlar için Tanrıya şükrederek uyanabilirim.”

" Hergün bir hediyedir, ve gözlerimi açabildiğim sürece, yeni güne ve hayatım boyunca yaşadığım bütün mutlu anılarıma konsantre olacağım. "

" Yaşlılık bir banka hesabı gibidir. Yaşam yolunda yatırdıklarını daha sonra çekersin. "

Yani sana öğüdüm şudur ki; hatıralarının banka hesabına, yatırabileceğin kadar mutluluk yatır.

Hala doldurmakta olduğum banka hesabımı mutlu anılarla doldurmaktaki payın için sana çok teşekkür ederim…

http://img213.imageshack.us/img213/8363/ihtiyar2lk2.jpg

Mutluluk için bu ana noktaları hatırlayın.

1. Kalbinizi nefretten arındırın.

2. Zihninizi endişelerden arındırın.

3. Basit yaşayın.

4. Daha fazlasını verin.

5. Daha azını bekleyin.

pyross
25-08-2007, 15:40
Para kazanmak sadece çalisma ve hirsla olmaz,zeka da gerekir
New York'ta bir bankanin önünde duran son model Rolls Royce otomobilden
inen adam, hizli adimlarla bankaya girdi ve önüne çikan ilk görevliye,
bireysel kredi için basvuruda bulunmak istedigini söyledi.
Görevli onu, müsteri temsilcisine götürdü.Adam, çok acele bir is için
Avrupaya gitmek zorunda oldugunu ve bu nedenle bir hafta vadeli bes bin
dolar krediye gereksinim duydugunu söyledi.Müsteri temsilcisi kisa bir
arastirma yaptiktan sonra döndü. Ticari ve mali sicilinizi inceledik. Bu
krediyi almaniz için bir engelinizyok dedi ve ekledi:-
Fakat bir konuyu belirtmeliyiz. BizimBankamizla daha önce hiç
çalismamissiniz.
Banka olarak Sizi resmen tanimiyoruz. Bu nedenle, söz konusu krediyi
verebilmemiz için karsiliginda sizden bir teminat almak zorundayiz
Adam cebinden Rolls Royce un anahtarini çikardi, bankanin müsteri
temsilcisine uzatti; çok acelem var, uçaga yetisecegim.dedi.
kapidaki Rolls Royce umu teminat olarak alabilirsiniz
Kredi islemleri çok hizli bir bicimde tamamlandi.Banka Rolls Royce
otomobili bankanin garajina çektiler, adama da bes bin dolar krediyi
verdiler
Müsteri temsilcisi, kisisel merakini gidermek için bir hafta boyunca özel
bir arastirma yapti ve bankalarinin bu yeni müsterisinin çok büyük bir
isadami ve çok büyük bir servet sahibi oldugunu ögrendi. Bir hafta sonra
adam yeniden gelip,borcunun anaparasi bes bin dolarla, bir haftalik faizi
dokuz buçuk dolari ödedikten sonra, müsteri temsilcisi bir türlü
yenemedigi merakinin dürtüsüyle sordu:
çok büyük bir is adami ve çok büyük bir servetin sahibi oldugunuzu
ögrendim dedi Yalnizca kisisel merakimdan soruyorum. Lütfen söylermisiniz,
sizin için çok küçük bir miktar olan besbin dolarlik krediye neden
gereksinim duydunuz
Adam hafifçe gülümsedi:
Siz de bana lütfen söylermisiniz dedi. Böyle lüks bir otomobili, New
Yorkta hangi kapali garaja, bir hafta boyunca Dokuz buçuk dolara
birakabilirsiniz?(para kazanmak sadece çalisma ve hirslaolmaz,zeka da
gerekir..)

polosport
25-08-2007, 17:31
Jackson Brown'in "Su Hayatta Neler Ogrendik Neler" adlim kitapcigindan:

1- Kendimi neselendirmek istedigim zaman en iyi yolun baska birini
neşelendirmeye çalışmak olduğunu öğrendim.

2 - Bir bebegin evlilik sorunlarini çözemeyecegini
ögrendim.

3- Bir tartismayi tatliya baglamadan yataga gidilmemesi gerektiğini
öğrendim.

4- Isyerinde romantik iliskiler aranmamasi gerektigini ögrendim.

5- Insanin kendisinden daha sorunlu birisiyle evlenmemesi gerektiginin
ögrendim.
6- Çalistirdigimiz insanlara iyi davrandigimizda, onlarin da müsteriye iyi
davrandiklarini ögrendim.

7- Bir toplantida zekâmi ya da sohbetimi göstermek konusunda tercih
yapmak gerektiğinde sohbeti seçmenin daha iyi olacağını
8- Insanlara iyi davranmanin hiçbir maliyeti olmadigini ögrendim.

9-Gerçekten yasamaya baslamak için emeklilik beklenirse, çok uzun bir süre beklenilmiş olunacağını öğrendim

10-Iyi kalpli olmanin mükemmel olmaktan daha önemli oldugunu

11-Bir domuza ve bir çocuga istedikleri her seyi verirseniz sonuçta çok
iyi bir domuzunuz ve çok kötü bir çocuğunuz olacağını öğrendim.

12-Kimle evlenecegin kararinin hayatta verilen en önemli karar olduğunu
öğrendim.


SEVGİ
Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun
gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını
mahvettiğini görmüş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle
vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye
götürmüş.
Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir
şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda
kalmış.Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında,bandajlı ellerini fark
etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, Babacığım,kamyonuna zarar verdiğim için
çok üzgünüm." demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş:
Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?" Babası eve dönmüş ve hayatına son
vermiş... Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını
işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. Çok sevdiğiniz
birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz
düşünün.Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular
hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı
göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve
düşünmeden yapılan şeyler insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete
geçmeden öncedurun ve düşünün.
Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin.

tdogan
26-08-2007, 18:56
GELENEKSEL KAPİTALİST ŞİRKET
İki ineğiniz vardır.
Birini satar bir öküz alırsınız.
Bir yandan ineği sağarken yeni buzağıları büyütürsünüz.
Hem inek hem süt satmaya başlarsınız.
Bir süre sonra emeklilik yaşınız gelir.
Emekliliği erteler, ama ilk kalp krizinde ölürsünüz.

BİR AMERİKAN ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.
Birini satar, öbürünü iki kat süt üretmesi için zorlarsınız.
O inek te ölünce, bu işi Çin'de yapmaya başlarsınız.

BİR FRANSIZ ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.
Neden üç ineğiniz yok diye greve girer, protesto gösterileri düzenlersiniz.

BİR İTALYAN ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.
Ama nerede olduklarını bilmiyorsunuzdur.
Yemek molası verir, spagetti yer, şarap içersiniz.

BİR ALMAN ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.
Gen mühendisleriniz onların 100 yıl yaşamasını, yılda bir kere yemek yemelerini sağlar.
Ama hep iki inekte kalırsınız.

BİR İNGİLİZ ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.
İkisi de Deli Dana olur.
Kraliçeyi kutsar, hükümeti suçlarsınız.

BİR AVUSTURYA ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.
İneklerden şnitzel, sütten bira yapmayı düşünürsünüz.
Kırlara çıkar müzik dinlersiniz.

BİR İSVİÇRE ŞİRKETİ
Üçbin ineğiniz vardır.
Hiçbiri sizin değildir.
Sahiplerinden her yıl acayip para kesersiniz.

BİR RUS ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.
Bir de sayarsınız ki beş ineğiniz var.
Bir daha sayarsınız kırkiki ineğiniz var.
Bir daha sayarsınız oniki ineğiniz var.
Votka içmeye devam edersiniz.

BİR İSRAİL ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.
Kısa sürede kibutzlarda 1000 ineğiniz olur.
Bütün dünyaya inek satarsınız.
Filistin'de hala bir tane bile inek yoktur.

BİR JAPON ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.
Onların onda biri boyutta olmasını ve 100 katı daha fazla süt vermesini sağlarsınız.
Fazla yeriniz olmadığı için onları Çin'e gönderir, üretime orada devam edersiniz.

BİR ÇİN ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.
Bu iki ineği üçyüz kişi sağmaya çalışır.
Bunu haber yapan muhabiri tutuklatırsınız.

BİR HİNT ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.
Onlara taparsınız.

BİR TÜRK ŞİRKETİ
İki ineğiniz vardır.
Sağıp ta süt elde etmek aklınıza gelmez.
Üçünü bir başkasına satarsınız.
Kalan dört taneyi yabancılara pazarlarsınız.
Devlete hiç ineğim yok dersiniz.
Diğerleri de bu durumu mükemmellikle sağlayan partiye sürekli oy verir.

pyross
31-08-2007, 14:45
YAVUZ SULTAN SELİM’İN ZERAFETİ
Yavuz Sultan Selim Han döneminde İran Hükümdarı Şah İsmail kıymetli kıymetli
mücevherler ile dolu bir hediye sandığı gönderir.
Sandık açılır içinden çeşit çeşit değerli taşlar,kıymetli atlas ,kadife kumaşlar
çıkar.fakat sandık açılır açılmaz etrafa pek fena bir koku yayılır.
Önce hiç kimse bir anlam veremez nadide mücevherler ile dolu sandıktaki bu fena kokuya.
Sonra mesele anlaşılır.Sandığın dibine insan dışkısı doldurulmuştur.Yani Şah İsmail
aklı sıra Cihan Padişahına hakaret ediyor.
Cihan Padişahı emir verir..
“Herkes düşünsün,bu edepsizliğe Osmanlının şanına yakışacak şekilde bir
mukabelede bulunmalıyız.”
Ve çözümü yine kendisi bulur.
Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatılır.Sandığın
içine o zamanın en nefis gül kokulu lokumlarından hazırlatılmış bir kutu
yerleştirilir.Kutunun altına da bir pusulanot iliştirilir.
Hediye sandığı itina ile süslendikten sonra Şah İsmail’e gönderilir.
Sandık Şah’ın huzurunda açılır.Sandık açılır açılmaz etrafa mis gibi gül
kokusu yayılır.Mücevher vs. gibi hediyeler takdim edildikten sonra,Osmanlı elçisi
Şah’ın tedirgin olmamamsı için önce kendisi tatmak kaydıyla büyük bir saygı ve
nezaketle Şah İsmail’e lokumlardan ikram eder.Bilahare görevliler huzurda
bulunanlara teker teker ikram etmeye başlarlar lokumdan.
Şah,bütün bu olup bitenlere bir anlam veremez.
Osmanlı elçisi,Şah’ın şaşkınlığını gidermek için lokum kutusunun altına
iliştirilmiş mütevazi pusulayı uzatır.
Pusulayı okuyan Şah’ın yüzünde bu sefer şaşkınlığın yerini büyük bir utanç
ifadesi alır.

“İSMAİL HERKES YEDİĞİNDEN İKRAM EDER..”

baron11
31-08-2007, 16:46
Küçük Bir Mutluluk

Yirmi yıl önce geçimimi taksicilik yaparak kazanıyordum. Bir keresinde, saat sabaha karşı 02.30'da bir yolcu alacaktım; adrese vardığımda, giriş katındaki bir pencerede görülen tek ışığın dışında bütün bina kapkaranlıktı.

Bu şartlar altında, çoğu taksi şoförü bir iki sefer korna çalar, bir dakika bekler, sonra çeker giderdi.

Fakat ben, taşıma aracı olarak yalnızca taksiye bağlı pek çok fakir insanla karşılaşmıştım. Eğer etrafta tehlike kokusu yoksa, her zaman kapıya giderdim. Bu yolcu belki de benim yardımıma ihtiyaç duyacak biridir, diye düşünürdüm kendi kendime.

Onun için kapıya gittim ve çaldım,

'Bir dakika', diye yanıt verdi zayıf, yaşlıca bir ses. Yerde birşeyin sürükleyerek çekildiğini duyabiliyordum.

Uzun bir aradan sonra, kapı açıldı. Önümde 80'li yaşlarında, ufak tefek bir hanımefendi duruyordu. Sanki 1940'ların filmlerinden çıkmışçasına, emprime bir elbise giymişti ve başına da ön tarafına tül tutturulmuş yuvarlak bir şapka takmıştı.

Yanında küçük, plastikten bir valiz vardı. Daire sanki içinde yıllardır hiç yaşanmamış gibi bir görünüme sahipti. Bütün eşyalar çarşaflarla örtülüydü. Duvarlarda saat, süs eşyası ya da tezgahın üzerinde kap-kacak yoktu. Köşede içi fotoğraf ve cam bardaklarla doldurulmuş bir karton kutu duruyordu.

‘Çantamı arabaya kadar taşır mıydınız?' dedi. Valizi arabaya götürdüm, sonra kadına yardım etmek üzere döndüm.

Koluma girdi ve yavaşça arabaya yürüdük. Nezaketimden ötürü teşekkür edip duruyordu.

'Bir şey değil', dedim ona. 'Ben yalnızca anneme nasıl davranılmasını istiyorsam yolcularıma o şekilde davranmaya gayret ediyorum.'

'Ah, ne kadar iyi bir çocuksun sen,' dedi. Arabaya bindiğimizde, bana adresi verdi, sonra,

'Şehrin içinden gitmemiz mümkün mü?' diye sordu.

”Orası kestirme değil,' diye cevap verdim hemen. 'Benim için fark etmez,' dedi. 'Acelem yok. Güçsüzler yurduna gidiyorum.'

Dikiz aynasından baktım. Gözleri parlıyordu. 'Ailemden kimse kalmadı,' diye sözünü sürdürdü. 'Doktor çok fazla zamanım kalmadığını söylüyor.'

Yavaşça uzanıp taksimetreyi kapattım.

'Hangi yoldan gitmemi arzu edersiniz?' diye sordum.

Ondan sonraki iki saat boyunca şehirde dolaştık. Bana bir zamanlar, asansör işletmeni olarak çalıştığı binayı gösterdi. Yeni evlendiklerinde kocasıyla birlikte oturdukları mahallede gezindik. Arabayı, genç kızlığında dansa gittiği bir zamanlar balo salonu olan mobilya ambarının önünde durdurmamı istedi.

Arada bir belirli bir binanın veya bir köşenin önünden geçerken yavaşlamamı rica edip, gözlerini karanlığın içine dikerek, hiç bir şey söylemeden öylece oturup baktı.

Güneşin ilk ışıkları ufukta belirmeye başlamıştı ki, birden

'Yoruldum. Gidelim artık,' dedi.

Sessizlik içinde bana vermiş olduğu adrese gittik. Sütunlu girişi olan alçak bir binaydı, hastaların iyileşmek için gittiği sağlık evlerine benziyordu.

Araba durur durmaz, iki hademe çıkarak yanımıza geldi. Merak ve dikkatle kadının her hareketini izliyorlardı. Onu bekliyor olmalıydılar. Bagajı açarak küçük valizini kapıya götürdüm. Kadın tekerlikli iskemleye oturtulmuştu bile.

'Borcum ne kadar?' diye sordu, çantasına uzanarak.

'Borcunuz yok,' dedim.

'Geçiminizi sağlamanız gerek,' diye cevap verdi.

'Başka yolcular var,' dedim.

Neredeyse hiç düşünmeden eğildim ve onu kucakladım. Bana sımsıkı sarıldı.

'Yaşlı bir kadına küçük bir mutluluk yaşattınız,' dedi. 'Teşekkür ederim.'

Elini sıktım, sonra loş sabah ışıklarının içine yürüdüm.

Arkamda bir kapı kapandı. Bir hayatın kapanış sesiydi bu.

O vardiyamda artık hiç müşteri almadım. Amaçsızca, düşüncelerimde kaybolmuş dolaştım. Günün geri kalan kısmında hemen hiç konuşamadım.

Ya o kadıncağız öfkeli bir şoföre ya da vardiyasını bitirmek için acele eden bir şoföre rast gelseydi?

Ya ben yolculuğu reddetseydim veya bir kere korna çalıp sonra da çekip gitseydim?

Şöyle bir yeniden gözden geçirdiğimde, aklıma hayatımda bundan daha önemli yaptığım bir şey gelmedi.

Hayatımızın önemli anların etrafında geliştiğini düşünmeye şartlanmışızdır. Fakat önemli anlar bizi genellikle habersiz yakalar, başkalarının önemsiz sayabileceği bir biçimde güzelce paketlenmiş olarak.

İnsanlar ne yaptığınızı veya ne söylediğinizi tam olarak hatırlamayabilirler, fakat kendilerini nasıl hissettirdiğinizi daima hatırlarlar.

foton
04-09-2007, 10:25
DERVİŞ KAŞIKLARI

Sevginin yalnızca sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır? diye sordular bir bilgeye.
Bilge, büyük bir sofra hazırladı ve sevgiyi dillerinden eksik etmemelerine karşın, onu günlük yaşamlarında hiç kimseye göstermeyen kişileri yemeğe çağırdı. Sofrada herkes yerini aldıktan sonra, önlerine birer tas sıcak çorba, sonra da derviş kaşıkları denen, sapları bir metre uzunluğunda özel kaşıklar getirildi.
Ev sahibi konuklarına bu kaşıkları nasıl tutmaları gerektiğini söyledi Herkes kaşığının ucundan tutmak zorunda kaldı.
Konuklar, uçlarından tuttukları bir metre uzunluktaki kaşıkları güçlükle taslarına daldırıyorlar, fakat kaşıklarına çorba doldurup, ağızlarına götüremiyorlardı. Ağızlarına bir kaşık çorba koyabilmeyi beceremeyen konuklar, yemekten sonra kalktıklarında, karınlarını doyuramamışlar, kaşıklarından dökülen çorbalarla da sofranın üstünü kirletmişlerdi.
Bilge, bir gün sonra ikinci bir yemek daveti verdi. Bu kez, sevgiyi gerçekten bilen ve her gün sevgiyle yaşayan kişileri çağırdı. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen pırıl pırıl kişiler geldiler ve bu kez onlar yerlerini aldılar, sofrada. Önlerine birer tas sıcak çorba ve sapları bir metre uzunluktaki derviş kaşıkları getirildi. Onlara da kaşıkları ancak,saplarının uçlarından tuta bilecekleri kuralı söylendi.
Ev sahibi bilgenin Buyurun, afiyet olsun sözünden sonra sofradaki herkes, önündeki kaşığı, sapının ucundan tuttu ve
Herkes kaşığını, karşısındaki kişinin tasına daldırıp, kaşığına aldığı çorbayı, karşısındaki kişinin ağzına uzattı. Bu yöntemle herkes karnını doyura bildi. Konuklar sofradan kalktıklarında ise, sofranın üstünde, dökülmüş tek damla çorba yoktu.
Sevginin yalnızca sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır sorusunu soranlara bu uygulamayla yanıt verdikten sonra bilge, bir de öğütte bulundu:
İşte, dedi. Kim ki yaşam sofrasında yalnızca kendini görür ve yalnızca kendini doyurmayı düşünürse, o kişi aç kalacağını da bilmelidir.
Ve kim ki başkalarına da düşünür ve o da kesinlikle doyurulacaktır. Çünkü yaşam denen bu pazar, alan değil, veren kazançlıdır her zaman

Ebu Computer
04-09-2007, 23:26
Bugün üniversite öğrencilerinin çoğunluğunu 1986 doğumlular ve daha küçükler oluşturuyor.

'Gençlik' onlara deniyor.

Onlar için "Soğuk Savaş" bir bilgisayar oyunu.

AIDS doğduklarından beri var.

CD doğduklarında vardı.

Michael Jackson onlar doğduğunda beyazdı.

Bülent Ersoy onlar doğduğunda kadındı...

Eski filmlerde Ajda Pekkan'ı görseler tanımazlar.

Küçük Emrah'ı, Emrah'ın gayrimeşru oğlu sanıyorlar.

Rıdvan Dilmen onlar için sadece bir TV spor yorumcusu ve ona neden 'şeytan' dendiğini bilmiyorlar.

Kenan Evren onlar için tonton bir ressam "netekim".

Onlar için 'Çarli'nin Melekleri' ve 'Görevimiz Tehlike' sadece geçen senenin yeni vizyon filmleri.

Siyah beyaz bir bilgisayar ekranı olabileceğini düşünemezler.

Pac-Man'i bilmezler.

Amiga ve Commodore 64'leri olmadı hiç.

Siyah beyaz bir televizyon olabileceğine inanmazlar ve uzaktan kumanda olmadan nasıl kanal değiştirileceğini bilmezler.

Balkonda hiç anten ayarı yapmadılar.

Sadece tek bir kanalın günde belirli saatlerde yayın yaptığı dönemlerde dinozorların da yaşadığını düşünürler.

Dallas'ı sadece NBA maçlarından bilirler.

Flamingo Yolu ise sadece bir bar adı olabilir onlar için.

Ve bizlerin de üniversitedeyken cep telefonsuz nasıl yaşayabildiğimize akıl erdiremezler...

Şimdi bakalım yaşlanıyor muyuz bir görelim...

1.Yukarıda yazılanları anlıyor ve gülümsüyorsun.

2. Artık dışarıda geçirilen bir gecenin ardından öğleden sonraya kadar uyumaya ihtiyacın var.

3. Arkadaşların bir bir "dede" oluyor.

4. Küçük çocukların bilgisayarla nasıl çok rahat oynayabildiklerine her zaman hayret ediyorsun.

5. Gençlerin ellerinde cep telefonlarını görünce kafanı sallıyorsun.

6. İşine her geçen gün daha çok bağlanıyorsun. Artık o senin hayatın.

7. Arkadaşlarınla her gün telefonda daha az vakit geçiriyorsun.

8. Zaman zaman arkadaşlarınla buluşup, beraber yaşadığınız komik anıları tekrar tekrar anlatıp, eski güzel günleri yâd ediyorsun.

9. Bu maili okuduktan sonra bunu bazı arkadaşlarına forward etmeyi düşünüyorsun. Onların da bunu beğeneceklerini biliyorsun...

Ve...

Evet ... kabul etsek de etmesek de hepimiz yavaş yavaş

Y A Ş L A N I Y O R U Z !!!

Saygılarla...
:cool:

radyolog
05-09-2007, 21:19
Yasli bir bey, sabah erken evinden çikmis, yolda ilerlerken, bir bisikletlinin kendisine çarpmasi ile yere yuvarlanmis ve hafif yaralanmis.
Sokaktan geçenler, yasli adami hemen en yakin saglik birimine ulastirmislar.
Hemsireler, adamcagizin yarasina pansuman yapmislar, ama 'biraz beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kirik veya çatlak olup olmadigini inceleyeceklerini' söylemisler.
Yasli adam huzursuzlanmis ve 'acelesi oldugunu, tetkik istemedigini' söylemis.
Hemsireler merakla acelesinin sebebini sormuslar.
Adamcagiz da: 'Karim huzur evinde kaliyor, her sabah onunla kahvalti etmeye
giderim, geç kalmak istemiyorum. ' demis.
'Karinizin, siz gecikince merak edecegini düsünüyorsunuz herhalde.' demis hemsire.
Adam üzgün bir ifade ile 'Ne yazik ki karim Alzheimer hastasi ve benim kim oldugumu bilmiyor.' demis.
Hemsireler hayretle: 'Madem sizin kim oldugunuzu bilmiyor, neden her gün onunla kahvalti yapmak için kosturuyorsunuz? ' demisler.
Adam buruk bir sesle 'Ama ben onun kim oldugunu biliyorum.' demis.
SEVDIKLERINIZIN KIM OLDUGUNU ASLA UNUTMAMANIZ DILEGIYLE !

tdogan
06-09-2007, 19:24
BABA OĞUL SÖYLEŞİLERİ

Canım oğlum, seni yorduk kusura bakma...

Üzerimizde toplum baskısı, başkalarından geri kalmama duygusu, yarının ile ilgili sorumluluğumuz zannettiğimiz bir dolu kavram...
Seni yorduk. Dershanelerle yaşamını tıkadık. Gidip gitmediğini, çalışıp çalışmadığını kontrol ederek seni potansiyel suçlu ilan ettik, sevgi dolu sözlerimiz, sımsıcak kucaklayışlarımızla, bazan hatta yanılıp yerli yersiz karşılık nitelikli ödüller ile suçumuzu örtmeye çalıştık. Başka şeylerle uğraşırken sakinledik. Aklımıza yine bu insan onuruna aykırı yarış geldiğinde, suçlarımızı yine hatırladığımızda sertleştik, yine azarlar yine suçlar olduk. İshal dahi olsan başaramayacağın anlık bir sınavın sonuçlarıyla seni suçlar olduk. Kırk kişinin girebileceği sınıflarda yer alamayınca suskunluğumuzla seni boğar olduk...!

Temmuz başından beri seçimler nedeniyle, sonrasında da sonuçlarıyla, üç kişinin indirip kaldırdığı borsanın davranışıyla ilgilendik seni anca öyle rahat ettirdik de... Tüm bu rezaletin sorumlusu olduğumuzu aklımıza bile getirmedik.

Sadece başkalarının yanlışını dile getirerek, zaman zaman karalayarak, üstelik tehdit bile ederek siyaset yapılmayacağını belki hâlâ daha anlamadık. Milyarlarca lira para ödeyerek gönderdiğimiz dershanelerin fırsat eşitsizliğinde ana kaynak olduğunu, milletimi böldüğünü, dershaneyi fırsat bilip siyasi taraftar toplandığını bir türlü göremedik.

Bilgiye saygısızlık ettik. Bildiklerimizi anlatmanın bilgi verme(me)k gafleti olduğunu bir türlü anlamadık. Seni bilebileceklerin ile ilişkilendirmek yerine kalıplı sonuçların, dogmaların sana yutturulmasına... ve bunların sınavlarda sorulmasına... kopyaların uçuşmasına izin verdik. Çağdaş uygarlıkların ötesine gitmeyi hep düşledik ama parmağımızı bile kıpırdatmadık. Gerçek bilginin bile sorulmadığı, sadece ve sadece bilginin kullanımının sorgulandığı, kitapların açık dolaştığı sınavların varlığını bile bilemedik, sizleri suça biz teşvik ettik. "Gözetmen" diye bir kavram uydurup, hepinizi birden suçlu ilan ettik. Kopyayı çekeni yarının köşe dönücülüğü ile şimdiden ödüllendirdik. Dürüstlüğün en önemli erdem olduğu, birlik ve beraberliğin mumla arandığı bir toplum haline getirdik.

Eylül geldi...
Kazandığın, dahası kazanamadığın okuluna gitme zamanı geldi.
Yine birden bire geliverdi bu zaman. Öylesine hızlı geldi ki, bizler kazanmanın ne olduğunu bir türlü anlayamadan...!

Denizce

tdogan
06-09-2007, 22:16
Tarihte akıl ve bilimi savunanların başı hiçbir zaman beladan kurtulmadı.

Bu yazgı günümüzde de zaman zaman kapkara yüzünü gösteriyor.

Bu büyük bilim adamının buluşlarının insanlığın ve uygarlığın gelişmesine büyük katkıları oldu.

Din yobazlarının şerrinden kurtulamayan ve yaşamı boyunca onlarla boğuşan Galileo'nun şu sözleri bugüne de anlamlı bir ışık tutuyor:

"Koyu bir Katoliğim. Dinimin gereklerini eksiksiz yaparım. Ancak İncil'den fiziği öğrenemezsiniz."

polosport
06-09-2007, 22:55
Bir yazar

“Hayat yaşandığı kadar vardır.

Gerisi ya hafızalardaki hatıra ya da hayallerdeki ümittir. Hüsranı ise tek bir yerde kabul ediyorum. Yaşamak ve mümkünken yaşayamamış olmakta.”demiş. Bu şekilde her anı iyi yaşamak gerekir. Beklentilerle oyalanmak beyhudedir.

Şunu bilelim. Kimse mükemmel değildir, herkesin bir kusuru vardır.

Mutlu olmak için de eksiğimiz yok aslında. Dünya edebiyatının önemli yazarlarından biri olan Franz Kafka bunu dile getirmiş "Kendimden başka hiçbir eksiğim yok" demiş. Kırk bir yıllık yaşamı boyunca aile, iş ve toplum yaşamında hep eksikti o. Annesine, babasına karşı evlat olarak, bürokratik bir devlet ve toplum yapılanmasına karşı birey olarak eksikti. Yazdığı eserlerinde hep bu sözünü ettiği eksiklik, zayıflık yönlendirmişti onu. Kafka’yı kısıtlayan aile, bürokratik engeller, bugünde vardır. Siz de hep etrafınızda engeller olduğunu, bu nedenle bazen eksik, başarısız, yetersiz olduğunuzu düşünebilirsiniz, ama bu bizi yıldırmamalı. Düşünün ki, eksiklikleri olmasaydı büyük bir olasılıkla Franz Kafka'dan da, onun eserlerinden de yoksun olacaktık bugün. O zaman siz de, bir şeyler yapın, bu an yapın, umutsuzluğa karamsarlığa kapılmayın, beklemeyin, beklenti içine girmeyin. Kendinizi eksik hissedebilirsiniz, ama bunun hiç önemi yoktur. Eksik olmanız mutlu olmanıza engel değildir. Yaşayın, çünkü hayat ancak yaşandığı kadar vardır.

tdogan
06-09-2007, 23:12
*Sigara içmeyen şehirler arası otobüs şoförü
*Siz istemeden fiş veren küçük esnaf..
*Arabasının üzerine bavullarını saran Almancılar
*Bu kıyafet size yakışmadı diyen tezgahtar,
*Emniyet kemeri takan taksi şöförü,
*Trafikte küfür etmeyen araç şoförleri,
*Kadınların dişilikten daha çok insan olduklarını düşünen erkekler ,
*Şarkıları, müzikleri ile sözlerini bağdaştırarak söyleyen şarkıcılar (günümüzde bu olay" altı şişhane üstü kasımpaşa" niteliğinde),
*Verdiği üç kuruşu vergi zannetmeyen esnaf-tacir
*Yalan söylemeyen politikacı(böyle bir şey hiç oldumuydu ki)
*Bayramlarda el öpünce para veren yaşlılar...
*"Tabiî ki de" ve " atıyorum" demeden konuşabilen genç
*Traş olmuş ve koku sürmüş taksi şoförü
*Kapısında toplanmış kedileri uzaktan gördüğünde ne dükkanı olduğunu anladığın güvenilir mahalle kasapları,
*Siz söylemeden çiçek alıp gelen erkek arkadaş
*Yağmurlu ve karlı havalarda da sizi almaya can atan taksiler
*Yolların ve trafik kurallarının kendilerine özel olduğunu zannetmeyen sürücüler
*Sabah sabah tanımadığı insanlara günaydın diyerek gülümseyen insan türü
*İşi bilmeyen ama kendi hatalarını açıkça söyleyip, kabullenen patronlar
*Karısı çirkin ve şişman bile olsa, gözü ondan başka kimseyi görmeyen erkekler
*Bayan yolcuları dikiz aynasından dikizlemeyen muavin
*Altın günleri yerine evde oturup kitap okumayı tercih eden ev kadınları
*Yaya geçidinden geçen yayaları/yayayı görüp geçmesi için yavaşlayan hatta duran şoförler.
*Hep daha fazlasını istemeyen, sadece ve sadece halkını düşünen politikacılar.
*Sağa, sola manevralarda "sinyal" veren, etrafını kontrol ederek, gerektiği gibi araç kullanan, gereksiz klakson çalmayan, makasa girmeyen minibüs şoförü.
*Güleryüzlü devlet çalışanı. (Bu canlının soyunun tükenmesinde devlet etmeni büyük rol oynamıştır.)
*Bayan adı ve maili kullanarak kurbanın bilgisayarına girmeye çalışmayan erkek hacker türü. (HackeropatusKiddus)
*Belediye otobüsüne bindiğinizde selamınızı alan şoförler... (ben genelde günaydın falan derim de)
*Çayınıza kaç şeker attığınızı bilen arkadaşlar:-)
*Psikolojisi normal olan insanlar
*Hastanede görevi hastabakıcılık olup da hasta yakınlarından para almadan iş yapan bakıcılar..
*"Abi ben karşının şoförüyüm" yalanını söylemeden erkekçe "abi ben yeni başladım" diyen taksi şoförleri..
*Vatandaşı "oy pusulası" olarak değil de insan olarak gören politikacılar..
*Km.saati ile oynama yapmadan 2.el araç satan galericiler...
*Asıl görevlerinin büyük şirketlere eğitim vermek değil de, üniversite öğrencisi yetiştirmek olduğunu düşünen ve uygulayan Hocalar..
*5 dakika korna çalmadan ilerleyebilen minibüs şoförleri
*Simidini paylaşan amca...
*Sırtınızı sıvazlayan dost...
*İstemeden zam veren patron
*Dizini dövmeyen babalar
*Küfretmeyen Taraftar,
*Taraf tutmayan Hakem,
*Rüşvet almayan gümrük memurları
*Yerlere çöp ve sigara izmariti atmayan düşünceli insanlar

yazanı bilmiyorum

tdogan
06-09-2007, 23:16
"Eğer
Bütün etrafındakiler panik içine düştüğü
Ve bunun sebebini senden bildikleri zaman,
Eğer sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;
Eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir
Ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen;
Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan
Veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen,
Ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,
Bütün bunlarla beraber ne çok iyi nede çok akıllı görünmezsen;
Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,
Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen,
Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır
Ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;
Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından
Ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen,
Ya da Ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür
Ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;
Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir
Ve bir yazı tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen;
Ve kaybedip yeniden başlayabilir
Ve kaybın hakkında bir kelimecik olsun bir şey söylemezsen;
Eğer kalp, sinir ve kaslarını eskidikten çok sonra bile işine yaramaya zorlayabilirsen
Ve kendinde "Dayan" diyen bir iradeden başka bir güç kalmadığı zaman
dayanabilirsen;
Eğer kalabalıklarda konuşup onurunu koruyabilirsen,
Ya da krallarla gezip karakterini kaybetmezsen;
Eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitemezse;
Eğer bir daha dönmeyecek olan dakikayı, altmış saniyede koşarak doldurabilirsen;
Yeryüzü ve üstündekiler senindir
Ve dahası, sen bir İNSAN olursun oğlum."
Rudyard Kipling

Ebu Computer
07-09-2007, 00:23
Bir Penny Buldu.... Bir gün bir çocuk yolda yürürken pırıl pırıl parlayan
bir penny bulur. Çok heyecanlanır. Çünkü hiç emek harcamadan bir penny'si
olmuştur. Bu deneyim , o günden sonraki yaşamı boyunca, onun; gözleri dört
açılmış ve başı hep yere doğru bir şekilde yürümesine neden olur. Tüm
yaşamı boyunca 296 penny, 48 nikel, 19 çeyrek,2 yarım dolar ve bir tane de
buruşuk kağıt 1 Dolar bulur. Hepsi toplam 13 Dolar 96 Cent tutarındadır. Ve
bu parayı hiç çaba harcamadan elde etmiştir. Ama…… Nefes kesen güzellikteki
31.369 günbatımını, 157 gökkuşağını, mavi gökyüzünde sürüklenen o beyaz
bulutların güzelliğini; kuşların uçuşunu, güneş ışığını ve gelip geçen
insanların yüzlerindeki tebessümlerini kaçırmıştır....

Saygılarla...
:cool:

tdogan
12-09-2007, 23:10
FİNANSÇININ DUASI
Allahım sen akıl ve beden sağlığımı koru.

Yaptığım sağlıksız diyetlere, dibini gördüğüm rakı şişelerine , her akşam kısa yürüyüşler yerine kurulduğum televizyon koltuğuma, televizyon karşısında yenen fındık fıstığa, bir müşteri beni çıldırtınca ya da kurlar bir inip bir çıkınca akşam üstü deliliği esnasında saldırdığım profiterollere rağmen sen bana sağlık ver Allahım.

Elimin altından geçen trilyonlara zeval gelmesin diye gözümün bir ucuyla kurlara, bir ucuyla bonolara, bir ucuyla hisse senetlerine bakarken şaşı olma tehlikesine karşı gözlerimi, her gelenle kahve içmekten ülser olan midemi, topuklu pabuçlarla deforme olan ayaklarımı, bilgisayarla çalışırken fıtıklar fırtlayan bileklerimi, oturmaktan varis olan bacaklarımı düzelt Allahım.

Aklımı koru Allahım. Fed ne dedi, Gül ne demedi diye bakarken, aynı anda akşam pişecek yemeğin malzemesini, çocukların okul taksidini ayarlamaya çalışmaktan yorgun düşen beynimin gri hücrelerini yenile Allahım. Yurtdışı piyasalarla yatıp rüyalarında Japon yeni sarılmış suşi yiyen, kabuslarında müşterilere paralarının nasıl olup ta bir gecede %20 azaldığını açıklamaya çalışan , Genel müdürlük yetkilileri toplantıda iken cevap ya da onay bekleyen müşterileri oyalamak için taklalar atan bu kuluna insaf eyle . Azıcık huzur bulması ve beynini dinlendirmesi için piyasalarda istikrarı sağla Allahım.

Allahım beni affet. Cehenneminden koru. Çıkmayan krediler, unutulan EFT ler, Nim artışı adına düşük verilen faizler, ve bu nedenlerle müşterileri kırmamak için söylenen beyaz yalanlar için beni affet. Astlarıma istediğim halde veremediğim izinler, ailelerinden çaldığım hafta sonu ve akşam mesaileri, iş yoğunluğu nedeniyle katılamadıkları , düğünler, okul gezileri, veli toplantıları, şiir yarışmaları, basketbol maçları ve daha niceleri için beni affetmelerini haklarını helal etmelerini sağla.

Kızımdan çok mevduat müşterilerime vakit ayırdığım, oğlumdan çok kredi isteyenlerle konuştuğum, eşimden çok bankacılarla görüştüğüm için beni affet. 85 yaşındaki annanem yerine müşterilerime kandil/Bayram tebriği telefonu ettiğim, arkadaşlarımla konuşmadığım kadar müşterilerilerimle telefonlaştığım için affet.

Tüm gün insanların beni didiklemesine izin verip akşam kalan artıklarımla, suskun, yorgun, mutsuz benle idare etmeye ailemi ve arkadaşlarımı mecbur ettiğim için affet Allahım.

Sen yaratansın, herşeye kadirsin.Bu kulunu ve benzer kullarını biran evvel daha uygun işler nasip ederek bu kıskaçtan kurtar Allahım.

Amin

tdogan
13-09-2007, 11:06
Yaşlı çift evliliklerinin kırkıncı yıl dönümünde paraya kıymışlar,
Avusturalya'da tatil yapmaya karar vermişlerdi. Pencereden saatlerdir
okyanusu seyrediyorlardı.

Sessizliği pilotun anonsu bozdu: "Sayın yolcularımız! Korkarım size kötü bir
haberim var. Motorlarımızdan biri sustu, diğeri de susmak üzere. Acil iniş
yapmak zorundayız."

"Neyse ki altımızda haritada görülmeyen bir ada var ve sahiline inmeye
çalışacağız."

"Bunu başarabilirsek tek sorunumuz bizi bulabilmeleri için dua etmek
olacak."

Uçak minik adanın kumsalına başarılı bir iniş yaptı, kimsenin burnu
kanamadı.

Uzun bir rahatlama sessizliğinden sonra adam karısının ellerini tuttu,
gözlerine endişeyle baktı;

"Mona, bu ayki kredi kartı borcunu ödemiş miydin?" "Hayır sevgilim,
unutmuşum. Kızdın mı?"

Adam endişeyle yine sordu: "Araba kredisinin taksitini ödemiş miydin?" "Özür
dilerim canım, onu da ödememiştim."

Yaşlı adam karısının ellerini bıraktı ve kırk yıldır yapmadığı şekilde ona
sıkı sıkıya sarıldı. Karısı şaşkın, korkarak sordu. "İyi misin tatlım?"

"Hiç olmadığım kadar. Bizi bulacaklar!" :))))))

guneysu
14-09-2007, 00:01
HANGi DOKTOR BiLMiYORUM...

AMA KENDiSiNi ÇOK SEVDiM !

SAĞLIKLA İLGİLİ SORU&CEVAPLAR :

S: Kardiyovasküler eksersizlerin hayatı uzattığını duydum, doğru mu?
C: Kalbinin ömrün boyunca atacağı sayısı bellidir, hepsi bu işte..
Eksersizle bu sayıyı yeme.
Herşey zamanla eskir.Kalbini hızlandırmak hayatını uzatmıyor;

Bu, arabayı hızlı kullanınca ömrü de uzar demek gibi birşey.

Uzun mu yaşamak istiyorsun ? O zaman uyu

---------------------------------------------------------------------------------------

S: Eti bırakıp daha fazla meyve ve sebze mi yemeliyim ?
C: işin özünü yakalamalısın. inek ne yer ? Saman ve mısır. Bunlar ne ?
Sebze. O zaman bonfile yemek sebzenin vücuda en uygun kazandırılma mekanizmasıdır.
Hububat mı yemek istiyorsun, Piliç ye. Yeşillik mi istiyorsun, biftek ye. Domuz bile tüm sebze ihtiyacını karşılar.

---------------------------------------------------------------------------------------

S: Alkolü azaltmam mı lazım ?
C: Asla, şarap üzümün suyudur, Brandi damıtık şaraptır, daha özlüdür,
Bira tahıldır,kafana dikebilirsin
----------------------------------------------------------------------------------------------------


S: Vücut yağ oranımı nasıl hesap etmeliyim ?
C: Bir gövdeniz ve yağınız varsa oran bire birdir. iki gövdeniz bir
yağınız varsa ikiye birdir, bunun gibi


-------------------------------------------------------------------------------------------------------



S: Düzenli Jimnastiğe devam etmenin faydaları nedir ?
C: Bir fayda bile düşünemiyorum. benim mantığım; ağrı yoksa.. herşey
yolunda!

-------------------------------------------------------------------------------------------------------

S: Kızartmalar kötü müdür ?
C: SEN BENİ DİNLEMİYORSUN GALİBA !!! Yiyecekler nebati yağda kızartılıyor. hatta yağa doyuyor. Daha fazla bitkisel gıdanın neresi kötü

-------------------------------------------------------------------------------------------------------

S: Çukulata benim için kötü müdür ?
C: Deli misin, HEY. Kakao tanecikleri !

Yani, Başka bir cins bitkisel gıda !!!. çevredeki en mükemmel tat verici yiyecek

-------------------------------------------------------------------------------------------------------

S: Yüzmek formum açısından iyi midir ?
C: Yüzmek formun açısından iyi olsaydı, Balinayı bir düşünsene

------------------------------------------------------------------------------------------------


Umarım bu açıklamalarla yiyecekler konusunda kafandaki tüm
karışıklıklar netleşmiştir

Ve Unutma :

Hayat , mezara en çekici ve düzgün formla gidilecek bir seyahat değildir.

Aksine, yalpalaya yalpalaya, bir elde Chardonnay şarap, diğerinde çukulata, vücut bitmiş tükenmiş halde ama çığlıklarla : Wooo, Hooo ne seyahatti be !

ipeksay
14-09-2007, 16:56
RAMAZAN'DA BANKACI DUASI



Allahım sen akıl ve beden sağlığımı koru.

Yaptığım sağlıksız diyetlere, dibini gördüğüm rakı şişelerine, her akşam kısa yürüyüşler yerine kurulduğum televizyon koltuğuma, televizyon karşısında yenen fındık fıstığa, bir müşteri beni çıldırtınca ya da kurlar bir inip bir çıkınca akşamüstü deliliği esnasında saldırdığım profiterollere rağmen sen bana sağlık ver Allahım.

Elimin altından geçen trilyonlara zeval gelmesin diye gözümün bir ucuyla kurlara, bir ucuyla bonolara, bir ucuyla hisse senetlerine bakarken şaşı olma tehlikesine karşı gözlerimi, her gelenle kahve içmekten ülser olan midemi, topuklu pabuçlarla deforme olan ayaklarımı, bilgisayarla çalışırken fıtıklar fırtlayan bileklerimi, oturmaktan varis olan bacaklarımı düzelt Allahım.

Aklımı koru Allahım. Fed ne dedi, Gül ne demedi diye bakarken, aynı anda akşam pişecek yemeğin malzemesini, çocukların okul taksidini ayarlamaya çalışmaktan yorgun düşen beynimin gri hücrelerini yenile Allahım. Yurtdışı piyasalarla yatıp rüyalarında Japon yeni sarılmış suşi yiyen, kabuslarında müşterilere paralarının nasıl olup ta bir gecede %20 azaldığını açıklamaya çalışan, Genel müdürlük yetkilileri toplantıda iken cevap ya da onay bekleyen müşterileri oyalamak için taklalar atan bu kuluna insaf eyle. Azıcık huzur bulması ve beynini dinlendirmesi için piyasalarda istikrarı sağla Allahım.

Allahım beni affet. Cehenneminden koru. Çıkmayan krediler, unutulan EFT ler, verim artışı adına düşük verilen faizler ve bu nedenlerle müşterileri kırmamak için söylenen beyaz yalanlar için beni affet. Astlarıma istediğim halde veremediğim izinler, ailelerinden çaldığım hafta sonu ve akşam mesaileri, iş yoğunluğu nedeniyle katılamadıkları, düğünler, okul gezileri, veli toplantıları, şiir yarışmaları, basketbol maçları ve daha niceleri için beni affetmelerini haklarını helal etmelerini sağla.

Kızımdan çok mevduat müşterilerime vakit ayırdığım, oğlumdan çok kredi isteyenlerle konuştuğum, eşimden çok bankacılarla görüştüğüm için beni affet. 85 yaşındaki annanem yerine müşterilerime kandil/Bayram tebriği telefonu ettiğim, arkadaşlarımla konuşmadığım kadar müşterilerilerimle telefonlaştığım için affet.

Tüm gün insanların beni didiklemesine izin verip akşam kalan artıklarımla, suskun, yorgun, mutsuz benle idare etmeye ailemi ve arkadaşlarımı mecbur ettiğim için affet Allahım.

Sen yaratansın, herşeye kadirsin. Bu kulunu ve benzer kullarını biran evvel daha uygun işler nasip ederek bu kıskaçtan kurtar Allahım.

Amin

selçuk efendi
17-09-2007, 00:15
22 çocuktan 20. olan küçük bir kız vardı. Prematüre doğmuştu ve yaşama şansı çok düşüktü. 4 yaşına geldiğinde iki kez zatürree ve kızamık geçirmişti, sol bacağı felç olmuştu.

9 yaşında bacağındaki yürümesini sağlayan metal aparatı çıkardı ve onsuz yürümeye başladı.

13 yaşında ritmik bir yürüyüşe kavuştu ve doktorlar “bu bir mucize” dediler. Aynı yıl bu küçük kız koşucu olmaya karar verdi. Bir yarışa girdi ve sonuncu oldu.

Sonraki birkaç yıl bütün yarışlara girdi ve hepsinde sonuncu oldu. Herkes boşuna çabaladığını ve vazgeçmesini söyledi. Fakat küçük kız koşmaya devam etti.

Bir gün gerçekten bir yarış kazandı. Sonra bir tane daha. Daha sonra girdiği her yarışı kazandı. En sonunda bu küçük kız – Wilma RUDOLPH, olimpiyatlarda üç altın madalya kazandı.

Gerçekten kazananlar asla vazgeçmeyenlerdir.

kantar
22-09-2007, 16:08
Chat´ten Bir Aşk Hikayesi !!!!!!

Bir gün bir kız chat´ten bir oğlan ile tanışır. Bu kız oğlan ile haftalarca chatleşir, sabaha kadar! Konular açıldıkça açılır.
Kız bu oğlandan öyle hoşlanırkı, o oğlana aşık olur.
Her gün okuldan geldikten sonra bilgisayarın başına geçer ve oğlanın gelmesini bekler. Bazı günler olur, sabaha kadar chatleşirler, sabah olunca sevimli cümleler yazdıktan sonra okula gider.
Bütün gün onu düşünür, eve gitmeyi sabırsızlıkla bekler. Ama Aşkını bir türlü itiraf edemez, çok utanır.
Bir gün var gücünü toplayarak bilgisayarın başına geçer ve e-mail ile bir aşk mektubu yazmaya karar verir.

"Ercan, senden kaç zamandır hoşlanıyorum, ama bunu sana bir türlü yazamıyorum. Senin buna karşı bir tepki vermenden çok korkuyorum ki bilemezsin. Ama burada bir gerçek var. Seninle yazışırken, bambaşka bir dünyada oluyorum. Her satırını sabırsızlıkla bekliyorum.
Ercan Seni seviyorum."


Ardından 5 dakika geçmez e-maile cevap gelir. Ve kız e-maili titreyerek açar. Açması ile kapatması bir olur.
Kız adeta şoka girer ve kendine 10 dakika gelemez.
Kendine geldikten sonra bir kere daha açıp maili bir kere daha okur.
Aynen şu cevap gelmiştir:

"Aylin, ben seni sevmiyorum, benden uzak dur. Artık bir daha bana yazma ve unut beni"

Kızın gözlerinden yaşlar akmaya başlar, gözü yaştan bir şey göremez olur. Banyoya gider, dolaptan uyku hapı alır ve odasına döner.
Bir ufak not bırakarak tüm hapları yutup bilgisayarın başında ölür!
Notta şunlar yazar:
"Ben sevdim ama sevilmedim. Bu hayata ELVEDA deyip ayrılıyorum. Ercan seni çok Seviyorum. ELVEDA!"

Akşam kızı ölü halinde bulurlar, annesinin birden gözü bilgisayara takılır.

Bir e-mail!!!!

Ercandan!!!!

Ercan şu maili göndermiş:

"Aylin senden çok özür diliyorum, benim ufak kardeşim sana bu saçma maili göndermiş. Ben sana bu sözleri asla yazamam. Çünkü...............ben..........seni SEVİYORUM!! Ercan!"

kantar
22-09-2007, 16:26
Bir kız ve bir delikanlı,bir motorsikletin üzerinde (180 km )hızla
gidiyorlar ve aralarında şöyle bir konuşma geçiyor;

Kız : Lütfen yavaşla,ben korkuyorum
Delikanlı : Hayır,bak ne kadar eğlenceli
Kız : Lütfen,lütfen,çok korkuyorum
Delikanlı : Peki,beni sevdiğini söyle
Kız : Seni çok seviyorum,lütfen yavaşla
Delikanlı : Şimdi de bana sıkıca sarıl
Kız delikanlıya sıkıca sarılır
Delikanlı : Şapkamı alıp,kendine takar mısın? Başımı çok sıktı.
Ertesi gün gazetelerde şöyle bir haber çıktı: Motorsiklet kazası;
Motorsiklet,fren arızası nedeniyle,bir binaya çarptı.Üzerindeki 2
kişiden sadece biri kurtuldu.Gerçek ise şöyleydi;Yolun
yarısında,delikanlı frenlerin bozulduğunu anlamış ama bunu kıza
belli etmek istememişti.Bunun yerine,kızdan kendisini sevdiğini
söylemesini istemiş ve kendisine son defa sarılmasını
istemişti.Sonra da kendi ölümü pahasına,kızın başlığı takmasını ve
hayatta kalmasını sağlamıştı.
"İŞTE GERÇEK AŞKIN ANLAMI DA BUYDU"

tdogan
23-09-2007, 10:40
El Ele tutuşmanın Gücü

Bir yaz günü, plajda oturuyor, kumlarla oynayan iki çocuğu seyrediyordum. Her ikisi de, deniz kıyısında, kapılarıyla, kuleleriyle, tünelleriyle kocaman bir kale yapmak için beraberce harıl harıl çalışıyorlardı. Kale neredeyse tamamlanmışken , büyük bir dalga gelip kaleyi bozdu. Her şey, bir anda ıslak bir kum yığınına dönüşmüştü. Bütün uğraşlarının bir anda gözlerinin önünde yok olduğunu gören çocukların göz yaşlarına boğulmalarını bekliyordum. Ama çocuklar beni şaşırttı. Ağlamak yerine, ikisi de kalkıp el ele tutuştular ve gülerek kıyıdan biraz daha uzaklaşıp yeni bir kale yapmaya giriştiler. Çocukların , o anda bana önemli bir ders öğrettiklerini fark ettim. Yaşamımızdaki her şey, yaratmak için üstünde çok zaman ve enerji sarf ettiğimiz her karmaşık yapı , aslında kumdan yapılmışlardır. Sadece başka insanlarla kurduğumuz ilişkiler ayakta sağlam kalabilir. Er ya da geç, bir dalga gelip, kurmak için yoğun çaba sarf ettiğimiz çalışmaları anında yıkabilir. Böyle bir durum karşısında, sadece yanında tutacak bir eli olan insan gülümseyebilir....

HAŞAT
24-09-2007, 19:20
1. Şifrenizi yanlışlıkla mikro dalga fırınınıza girmeye çalışıyorsanız

2. Gerçek iskambil kâğıtlarıyla yıllardır fal bakmadığınızı fark ettiyseniz

3. 3 kişilik ailenize ait 15 adet telefon numaranız varsa

4. Yan masada çalışan arkadaşınıza e-mail gönderiyorsanız

5. Arkadaşlarını ve yakınlarını arayamama sebebin e-mail adreslerinin olmamasıysa

6. Alışverişten dönerken evinizde aldıklarınıza taşımaya yardım edecek birinin olup olmadığını anlamak için cep telefonunuzu kullanıyorsanız

7. Televizyondaki her reklâm, ekranın altında bir web adresi içeriyorsa
8. Hayatınızın ilk 20, 30 belki de 60 yılında sahip olmamanıza karşın, bugün evinizden cep telefonunuzu almadan çıkmak sizde paniğe yol açıyor ve almak için geri döndürüyorsa

10. Sabah uyandığınızda kahvaltıdan önce online oluyorsanız

11. Gülümserken başınızı yana yatırıyorsanız :)

12. Bu yazıyı okuyorsanız, başınızı sallıyor ve gülümsüyorsanız

13. Daha da kötüsü, bu maili kimlere forward edeceğinizi şimdiden biliyorsanız
14. Listede 9. maddenin olmadığını fark edemeyecek kadar meşgulseniz

15. Yukarı çıkıp listede 9. madenin olup olmadığını kontrol ettiyseniz


ve şu an kendi kendinize gülüyorsanız

2007 Yılında yaşıyorsunuz demektir.

Haydi, bu mesajı arkadaşlarına forward et. Bunu istediğini biliyorsun


Sevgiler

radyolog
24-09-2007, 19:31
ilahi svg haşat:super:

sağolasın varolasın :bravo::bravo:


çoğumuzun içinde olduğu GAİA KUYUSU nu o kadar özetlemişsin ki

ellerin dert görmesin svg kardeşim:hissenet::hissenet:

radyolog
24-09-2007, 19:37
bir hikaye değil de bir foto ile katılabilirmiyim:mod:


http://img525.imageshack.us/img525/750/dnglgi4.jpg (http://imageshack.us)
http://img525.imageshack.us/img525/750/dnglgi4.b3a65da9ac.jpg (http://g.imageshack.us/g.php?h=525&i=dnglgi4.jpg)

radyolog
24-09-2007, 20:06
Pam isimli bir sarisin guzel, "Kim milyoner olmak
ister?" yarismasina katilmistir.
Tesaduf bu ya, secilen sorularin cogu sarisinin ilgi
alanindan ciktigi icin ve joker haklarini dogru
kullandigindan, ikramiyesi 500.000 $ a yukselmis, sira
son soruya gelmistir.

- Sunucu : Pam sira geldi son soruya. Unutma, bir
telefon hakkin kaldi. Sordugum soruya eger dogru cevap
verirsen milyoner olacaksin. Eger cevabin yanlis
olursa odulun, 32.000 $ a dusecek. Hazir misin?
- Pam : Evet hazirim.
- Sunucu : Asagidakilerden hangi kus, kendi yuvasini
yapmaz.
a) Kizilgerdan b)Serce c) Guguk kusu d)Ardiskusu
- Pam : Arkadasima telefon etmek istiyorum. Ismi;
Carol ve kendisi cok guzel bir sarisindir. Arar
misiniz lutfen?
- Sunucu : Merhaba Carol. Kim milyoner olmak ister
yarismasindan ariyorum. Arkadasin Pam'in yardimina
ihtiyaci var. Simdi lutfen dikkatle dinle ve dogru
yanit ver.

Pam soruyu arkadasina okur okumaz, Carol yanitlar.
" Yapma Pam. Bu cok basit bir soru. Elbette ki guguk
kusu"
-Pam : Emin misin Carol?
-Carol : Kesinlikle eminim Pam. Dedim ya cok basit bir
soru bu.
-Sunucu: Evet Pam, Ne diyorsun ? Biliyorsun bu senin
son sorundu. Tamam mi, devam mi?
-Pam : Elbette devam edecegim ve arkadasimin yanitini
kabul ediyorum. Carol hem guzel hem de cok akildir.
Gugukkusu diyorum.
Cok uzun gelen birkac saniyelik beklemenin sonucunda,
sunucu coskuyla bagirir.
-Tebrikler Pam. Artik bir milyonersin.

Yarisma sonrasi Pam buyuk bir mutlulukla kasabaya
doner ve hemen Carol'la bulusur.
-Pam: Carol lutfen soyler misin, o sorunun cevabini
nasil bildin? Ustelik kendinden cok emindin.
- Carol: Cok kolay Pam. Guguk kuslarinin yuvasi yoktur ki.

Onlarin saat icinde yasadigini herkes bilir.

radyolog
24-09-2007, 20:07
Bu hikaye trakyada geçmis gerçek bir olay; Yasli bir amca, eseginin üzerinde karayolunda seyretmektedir.
Bunu gören trafik polisleri, amcaya takilmak isterler ve durdururlar.


Polis: Be amca, necin dakman golani? (Golan: Emniyet kemeri.)

Amca: Dakmam be iste!

Polis: E bak gördün mu, simdi ceza keseceyik.
Amca: Kes bakalim ne keseceysan da gidecem, acele isim var.
Polis: Peki amca, cezayi sana mi yazalim yogsam esege mi?
Amca: ???
Polis: Yani cezayi sana yazarsak bes milyon ödeycen, esege üç milyon ödeycen.
Amca: Bana kes o zaman.
Polis: Neden sana keseyon amca?
Amca: Onun sicili temiz ossun, polis yapcez onu !

radyolog
24-09-2007, 20:09
Evlendikten sonra erkek ve kadýn, yazý-tura
gibidir; asla yüz yüze gelmezler, ancak hep
beraberdirler.
Hemant Joshi

Her durumda evlenin. Ýyi bir eþiniz olursa
mutlu olursunuz. Eþiniz kötü olursa filozof olursunuz..
Socrates

Kadýnlar bize her zaman büyük hedefler
gösterir, ve onlara ulaþmamýzý engeller.
Dumas

Hiç yanýtlayamadýðým en büyük soru þu
olagelmiþtir: 'Bir kadýn ne ister?'
Sigmund Freud

Karýma bazý sözler etmiþimdir, o da bana bazý
paragraflarla cevap vermiþtir.
Anonim

Bazý kiþiler uzun evliliðimizin sýrlarýný
sorarlar;. Biz haftada iki kez restorana gideriz. Biraz
mum ýþýðý, akþam yemeði, hafif müzik ve
dans... O salý günleri gider, ben cuma.'
Henny Youngman

Terörizm beni hiç endiþelendirmez. Ýki yýldýr
evliyim.
Sam Kinison

Fon transferi için elektronik bankacýlýktan
hýzlý tek yol vardýr ve buna evlilik adý verilir.
James Holt McGavran

Her iki karýmla da talihim kötü gitti.
Birincisi beni terketti, ikincisi terketmedi.
Patrick Murray

Evliliðinizi iyi götürmek istiyorsanýz, 1)
hatalý olduðunuzda itiraf edin, 2) haklý olduðunuzda
susmayý bilin.
Nash

Karýnýzýn doðum gününü unutmamanýzýn en iyi
yöntemi, bir kez unutmanýzdýr.
Anonim

Evlenmeden önce ne yaptým, biliyor musunuz?
Ýstediðim her þeyi..

Henny Youngman

Karýmla ben 20 yýl çok mutlu yaþadýk. Sonra da
tanýþtýk.
Rodney Dangerfield

Ýyi bir kadýn, kendisinin yaptýðý her
hatasýnda kocasýný affedendir.
Milton Berle

Evlilik, kiþinin düþmanýyla yattýðý tek savaþ
þeklidir.
Anonim

Adamýn biri evlenecek kadýn aradýðý ilanýný
verir. Ertesi gün ayný mesajý ileten yüzlerce mektup
alýr: 'Benimkini alabilirsin' .
Anonim

Birinci adam (iftiharla): 'Benim karým bir
melek!'
Ýkinci adam: 'Çok þanslýsýn, benimki hala
yaþýyor'

mali
24-09-2007, 20:21
Ünlü bir futbolcu karisini öldürmekle suçlaniyordu. Futbolcu yakalanmisti.
Ama karisinin cesedi ortada yoktu. Durusma Amerikan filmlerindeki gibiydi.
Futbolcu sanik sandalyesinde oturuyordu. Kucak dolusu parayla tuttugu
avukati jüriyi ikna etmeye ugrasiyordu: "Sayin jüri üyeleri, müvekkilimin
suçsuz olduguna yürekten inaniyorum. Buna az sonra sizler de inanacaksiniz.
Neden mi? Bakin, simdi 1' den 10' a kadar sayacagim ve müvekkilimin
öldürdügü iddia edilen karisi bu kapidan içeri girecek... 1, 2, 3, 4, 5, 6,
7, 8, 9, 10..." Bütün jüri kapiya döndü. Kimse girmedi içeri. Avukat bir
savunma dahisiydi, öldürücü hamlesini yapti: "Bakin, siz de kadinin
öldügüne inanmiyorsunuz. Çünkü hepiniz içeri girecek diye kapiya baktiniz.
Iste karari buna göre vermenizi talep ediyorum."
Jüri, ünlü futbolcuyu suçlu buldugunu bildirdi ve dava bu sekilde sonuçlandi.
Mahkeme çikisinda avukat, bayan jüri baskanina yaklasti: "10' a kadar saydigimda siz de diger üyeler gibi kapiya bakmistiniz. Neden böyle bir karara imza attiniz?"
"Dogru" dedi jüri baskani; "Ben de kapiya baktim, ama müvekkiliniz kapiya
bakmiyordu!.."

winner
24-09-2007, 20:25
Can Dündar’dan ...


Evlilik, inanmadigim halde içerisinde 17 seneyi bitirdigim bir kurum
benim için.. 17 senede (abartmiyorum) 40 çift arkadasimin son verdigi kurum ayni zamanda da... Evliligimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belkide kuruma inanmamaktan geçiyor.

Evliligi toplumun dayattigi sekilde yasamamaktan... Nedir bu dayatmalar?

Erkegin muhakkak kadindan yasça büyük olmasi, egitim seviyesinin
erkegin lehine yada en azindan esit olmasi bunlarin sadece ikisi...

Olmaz, yürümez diyor toplum... Erkek yasça büyük olmali ki, kadina
'hot' dediginde oturmali kadin... Yada yumusatiyorlar;

-Efendim kadin erkekten önce çöktügü için (hani dogum felan) küçük olmaliymis yasi...

Egitimde de böyle.. Kadinin çok okumusu bilmis olurmus, evde kalmakmis layiki....

ESiM BENDEN 2 YAS BÜYÜK; ne 'hot' dememe gerek kaldi 17 senede,
ne de benden önce çöktü...

Yillar içinde ben yaslandikça o gençlesti,

-'Ooo Can bey kapmisiniz çitiri' esprilerine muhattap dahi oldum.

ESiM 3 ÜNiVERSiTE BiTiRDi; ben bi taneyi 9 senede bitirdim..

Ne o bana bilmislik tasladi, ne ben ona ezik baktim... Kulaga gelen
müzik tekse de, onu olusturan notalar farklidir der Halil Cibran...

Bunu unutmadik biz.

Ben konusurken o dinledi, ben dinlerken o konustu 17 sene.

O öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o 'haklisin bitanem...' dedik,

Öfke bitip firtina duruldugunda 'ama bi de böyle düsün' de dedik
fikrimizi savunurken.

Farkli insanlar olarak görmedik birbirimizi, ayni amaç için savasan
neferlerdik bu hayatta...

Asla bilmedik ne kadar para kazandigimizi, ortak cüzdanimizdan
gerektigi kadar aldik..

Ne kadar çalarsa çalsin masanin üstünde telefon , kim bu saatte
arayan karsi cins diye sorgulamadik da AMA...

Sevginin en büyük dostuydu bizim için 'güven'...
ve güvenin ardina saklanmis bir 'saygi' vardi daima...

Ne kavgalar, ne badireler atlattik 17 senede...

Eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman yasayacaktik...

Bir gün öyle bir girdik ki birbirimize,
ben ilk kez odamin disinda yatti bi gece, misafir odasinda...

Gece yarisi kapi açildi, esim;

-'Ne yapiyosun burda?' diye sordu kapinin esiginden,
'uyuyorum' dedim buz gibi bi sesle... Gitti, gelmesi 1 dakikasini
almisti elinde yastikla...'kay yana' dedi daracik yatakta.

'ne yapiyosun?' dedigimde 'benim yerim senin yanin,
sen gelmezsen ben gelirim' dedi...

Anladim ki o gece, en uzun kavgamiz yat saatine kadar sürecek...

Ve bence dogrusu da bu...

Özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik,
yatak odamiz haric..

Kirsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadik birbirimize...

Toplum kurallariyla oynasaydik bu oyunu
belki de 41 inci çift olacaktik o listede...

Ama oyunun kurallarini biz koyduk...
Ne de olsa bizim oyunumuzdu, oynanan...

Evlilik; hesapsiz içine dalinmasi gereken bir oyun bence...

Topluma kulaklarini tikayarak hemde...
Ne benim, ne de bizim sözlerimizle...

Sadece gönlünüzden geçtigince...

Dedigi gibi Ataol Behramoglu'nun;

'...Yasadiklarimdan ögrendigim bir sey var: Yasadin mi büyük
yasayacaksin,irmaklara, göge, bütün evrene karisircasina.
Çünkü ömür dedigimiz sey, hayata sunulmus bir armagandir.
Ve hayat, sunulmus bir armagandir insana...


CAN DÜNDAR


Hayat kisa gelen bir battaniye gibidir.
Yukari cekersin ayak parmaklarin isyan eder.
Asagi cekersin omuzlarin titrer. Ama yine de,
neseli insanlar dizlerini karinlarina ceker, rahat bir
uyku uyumayi basarir.

son_azrail
25-09-2007, 15:31
Dostum birden soruverdi…

-Bir insanın mutlu olduğu nasıl anlaşılır?
-Bilmem…Belki,gözlerinin parlaklığından,neşesinden,belki yüzüne vuran iç aydınlığından.

Dostum hepsini kabul eden ama yeterli bulmayan bir el işareti yaptı;
-Bunlar doğrudur.Mutluluk saklanamaz.Mutluluk insanın içinden sızar , bir yerlere girer, orayı değiştirir.Bir de kokusu vardır.Bilir misin, Mutluluk kokar.
-Mutluluğun Kokusu mu?
Doğrusu duymamıştım.Dostum anlayışla baktı;
-Doğrudur, duymamışsındır. İnsanlar pek fark etmezler.Oysa, her ruh halinin kendine özgü bir kokusu vardır. Eğer insanlar koku duygularını kaybetmeselerdi, bunları bilirlerdi. Ama bir çok şey gibi bunu da kaybettiler.
-Yani Daha önceden biliyorlar mıydı?
-Elbette biliyorlardı. Bak hayvanların birbirleriyle iletişim kurmalarında koku nasıl önemli bir rol oynar.
-Evet ama onlar konuşamadıkları için.
Dostum biraz sabırsız sözümü kesti,
-İnsanlar konuştukları için artık kokuya gerek duymuyorlar, değil mi? Şimdi sen bana insanların konuştuklarını mı söylüyorsun?
Artık karşılık vermiyordum. Dinlemeyi sürdürdüm.
Dostum:
-Sende biliyorsun ki insanlar gerçekte konuşmuyorlar. Konuşur gibi yapıyorlar. Öğrendikleri sözcükler var. Birbirlerine onları söylüyorlar. Gerçekte çok azı çok az zaman için konuşuyor. Onlara da dikkat et, duygu sözleri yoktur. Birbirlerine söylemeleri gereken sözleri söylerler. Onun içinde çoğunlukla birbirlerini dinlemezler. Gerçekte konuşmayan, gerçekte dinlemeyen insanlar iki önemli iletişim aracını da kaybettikleri için artık anlaşamaz hale gelirler. Koku ve dokunma. İşte gerçek iletişim iki yolu. İnsanlar ikisini de unuttu.
Onu biraz kışkırtmayı denedim.
-Şimdi insanlar birbirlerini koklasınlar mı diyorsun?
Umutsuz ve kırgın baktı;
- Keşke ne dediğimi anlasalardı da söyleseydim. Koklamak öyle incelikli bir duygudur ki, bugünün insanına öğretilmesi gerekir. Zavallı koku alma duyumuz. Öylesine kötü kokularla bozuldu ki, yeniden eğitilmesi gerekiyor. Biliyor musun, insanlar insan kokusunu bile alamıyor. Bir çocuğun kokusu, Yaşlı bir adamın kokusu, umudun kokusu, bezginliğin kokusu, Hayata kırılmanın kokusu, Mutluluğun kokusu. İnsanlar bütün bunları unuttular. Dokunma da öyle. İnsanlar bunu da unuttu. Bir elin el üstüne konması, bir omuzun omuza dayanması Bir sırtın sırta dayanması, ayakların birbirine sarılması, bedensel dokunma. Unuttuğumuz ne çok şey var.
Günümüz insanını savunmak istedim;
-Ama sözcükler var, yazı var. Belki o yüzden unutmuşuzdur?
Dostum biraz dalgınlaştı…
-Evet, yalanların aracı sözler, yalanların aracı sözler. Bir türlü içimizden geleni söylemeyi, yazmayı bilemediğimiz için yalanlarımızın aracı olanlar. Beden yalan söylemez, dokunuşun yalan söylemez. Bunlar gerçekleri iletir. Sadece gerçekleri….

(Kaynağı Bilinmiyor)
Senai Demircinin Elde var insan kitabından.

Ebu Computer
25-09-2007, 16:58
Bir zamanlar Afrika'da kayip bir sehri aramakta olan arkeologlar,
beraberlerindeki esya ve yukleri, hayvanlarin ve yerlilerin yardimi ile
tasiyarak uzun bir yolculuga cikmislar. Kafile zor doga kosullarinda,
balta girmemis ormanlarin icinde ilerleyerek, nehirleri, caglayanlari
gecerek yolculuga gunlerce devam etmis. Fakat gunlerden bir gun
yerlilerin bir kismi birden durmuslar. Tasidiklari yukleri yere indirmisler ve hic
konusmadan beklemeye baslamislar. Ulasmak istedikleri yere bir an once
varmak isteyen batili arkeologlar bu duruma bir anlam veremeyip, zaman
kaybettiklerini, bir an once yola devam etmeleri gerektigini anlatarak,
yerlilerin neden durduklarini ogrenmek istemisler. Fakat yerliler buyuk
bir suskunluk icinde sadece bekliyorlarmis. Bu anlasilmaz durumu
yerlilerin dilinden anlayan rehber, onlarla bir sure konustuktan sonra
su sekilde ifade etmeye calismis:

"Cok hizli gidiyoruz. Ruhlarimiz geride kaliyor."

Modern sehir hayatinin ve cagimizin getirdigi en buyuk sorunlardan biri bu;

"Hizla ve sonu bir turlu gelmeyecek olan hedeflere dogru cilginca
kosusturmak" ve kosustururken etraftaki ayrintilari, manzaralari, kucuk
mutluluklari, kisaca hayata dair pek cok yasanasi guzelligi gorememek ve
kacirmak... Ya da yasanan yiginla drama, sacmaliga ve ilkellige seyirci
kalmak, duyarsizca sadece bakip gecmek ve gitmek...

Halbuki durup ruhlarimizi beklemeli, Muzigi duymaya calismali, Yavas
dans etmek icin caba sarfetmeli, Her gunun bitiminde yataga uzanip
"kendimize dogru bakmaliyiz".

Saygılarla...
:cool:

radyolog
25-09-2007, 19:02
KAMYONCU EDEBİYATI :):)

BÝRÝNCÝ

Kamyon çeker, 10-20 ton, gönlüm çeker paris hilton. “Benim favorim bu J”

ÝKÝNCÝ

Hayatýmý yazsam duble yol olur.

ÜÇÜNCÜ

Araman için illa hata mý yapmam gerekir.

MANSÝYON 1

Küresel ýsýnmaya karþý su tankerlerine geçiþ üstünlüðü verilsin.

MANSÝYON 2

Ýyi mazot selülit yapmaz.

MANSÝYON 3

Gazla uçabilirsin ama frenle konamazsýn.

MANSÝYON 4

Baz gaza, frene, debriyaja. Götür ver parayý vergiye, stopaja.

MANSÝYON 5

Ne Müslüm'den ne Orhan'dan sevdiðim tek parça yedek parça.

radyolog
25-09-2007, 19:17
Kör cehalet çirkefleþtirir insanlarý !

Suskunluðum asaletimdendir. ..

Her lafa verecek bir cevabým var...

Lakin bir lafa bakarým laf mý diye,

bir de söyleyene bakarým adam mý diye...

radyolog
25-09-2007, 19:17
Alman yazar Matthias Claudius demiþ ki:


"Bir insan hakkýnda karar verirken konuþtuðu laflarý deðil, yaptýðý iþleri deðerlendir; çünkü kötü þeyler yapýp fevkalade güzel laflar edebilirler" .

radyolog
25-09-2007, 19:18
"Bitkisel hayata girmiþ gibiyim, hýyar gibi yaþýyorum."

tdogan
26-09-2007, 17:34
2007 Yılında Yaşamak
1. Şifrenizi yanlışlıkla mikro dalga fırınınıza girmeye çalışıyorsanız
2. Gerçek iskambil kâğıtlarıyla yıllardır fal bakmadığınızı fark ettiyseniz

3. 3 kişilik ailenize ait 15 adet telefon numaranız varsa

4. Yan masada çalışan arkadaşınıza e-mail gönderiyorsanız

5. Arkadaşlarını ve yakınlarını arayamama sebebin e-mail adreslerinin olmamasıysa

6. Alışverişten dönerken evinizde aldıklarınıza taşımaya yardım edecek birinin olup olmadığını anlamak için cep telefonunuzu kullanıyorsanız
7. Televizyondaki her reklâm, ekranın altında bir web adresi içeriyorsa

8. Hayatınızın ilk 20, 30 belki de 60 yılında sahip olmamanıza karşın, bugün evinizden cep telefonunuzu
almadan çıkmak sizde paniğe yol açıyor ve almak için geri döndürüyorsa

10. Sabah uyandığınızda kahvaltıdan önce online oluyorsanız

11. Gülümserken başınızı yana yatırıyorsanız :)

12. Bu yazıyı okuyorsanız, başınızı sallıyor ve gülümsüyorsanız

13. Daha da kötüsü, bu maili kimlere forward edeceğinizi şimdiden biliyorsanız

14. Listede 9. maddenin olmadığını fark edemeyecek kadar meşgulseniz
15. Yukarı çıkıp listede 9. madenin olup olmadığını kontrol ettiyseniz ve şu an kendi kendinize gülüyorsanız


2007 Yılında yaşıyorsunuz demektir.

tdogan
27-09-2007, 00:45
İNSAN ZİHNİNE SAHİP BİR ÖRDEK
"Şimdi'nin Gücü" adlı kitabımda, iki ördek kavga ettiğinde - ki hiç uzun
sürmez - bir süre sonra ayrıldıklarını ve farklı yönlere doğru uçtuklarını
belirtmiştim. Sonra her iki ördek de kanatlarını birkaç kez güçlü bir
şekilde çırparlar ve böylece kavga sırasında topladıkları aşırı enerjiyi
atarlar. Kanatlarını çırptıktan sonra, hiçbir şey olmamış gibi huzurlu bir
şekilde süzülürler.
Eğer ördekler insan zihnine sahip olsalardı, kavgayı düşüncelerinde canlı
tutar, hikayeler kurarlardı.
Bir ördeğin hikayesi muhtemelen şöyle olurdu: "Az önce yaptığı şeye
inanamıyorum. On santim yanıma yaklaştı. Sanki gölün sahibi oymuş gibi
davranıyor. Özel alanıma hiç saygısı yok. Bir daha sefere ona unutamayacağı
bir ders vereceğim". Böylelikle, zihin bir sürü hikayeler kurup durur ve
aradan günler, aylar ve hatta yıllar geçmesine rağmen, öfke ilk günkü gibi
devam eder.
Vücuda gelince; düşüncelerde kavga hâlâ devam ettiği ve vücut da, gerçekle
düşünceler arasındaki farkı bilemediği için, bütün düşüncelerin yarattığı
bütün duygulara karşılık enerji üreterek tepki verir ve bu da daha fazla
düşünceye yol açar.
Bir insan zihni olsaydı, ördeğin hayatının ne kadar karmaşık bir hal
alabileceğini görüyor musunuz? Ama ne yazık ki çoğu insan sürekli bu şekilde
yaşıyor. Hiçbir durum ya da olay gerçekten bitmiyor. Zihin ve zihin ürünü
"ben ve hikayem" sürekli devam ediyor.
Bizler, yolunu kaybetmiş bir canlı türüyüz. Her doğal şeyin, her çiçeğin ya
da ağacın ve her hayvanın, bize öğretecek önemli dersleri var. Ördeğin bize
verdiği ders şudur: Kanatlarını çırp - yani "hikayeyi bırak" - ve tek güç
yerine geri dön: Şimdiye!

VAR OLMANIN GÜCÜ- A New Earth-Eckhart TOLLE

serdar72
28-09-2007, 09:33
* Neden bozulan otobusun yolculari bizim otobusumuze aktarildiginda onlara multecilermis gibi bakariz?


* Neden her gordugumuz haritada hemen Türkiye'yi bulmaya calisiriz? Millet olarak dunyada kaybolma kompleksimiz mi vardir?

* Neden insanlar birbirlerine sarilinca saga-sola sallanirlar?


* Neden ogrenciler ilkogretimin besinci sinifina kadar ogretmene "ogretmenim" diye seslenirken altinci sinifta bir anda "hocam" diye seslenmeye baslarlar?


* Neden sinavlarda "4 yanlis bir dogruyu götürür" seklinde bir uygulama ile orgenciler cezalandirilirlar da; "4 dogru bil, bir dogru da bizden" seklinde bir kampanya baslatilip zekaya ve riske girme cesaretine odul verilmez?
* Neden insanlar kapali bir alandan yagmur yagan alana cikinca kafalarini egerler? Yagmura duyulan saygidan midir yoksa ondan tirstigimiz için midir?


* Neden dükkanini kapatip giden esnaf, kapiya "10 dakika sonra donecem" yazar, ne zaman gittigini nasil anlariz?


* Televizyona cikan insanlar neden kendilerini Turkiye'deki butun insanlarin izledigini sanirlar? Orn: Su anda 70 milyon kisi bizi izliyor...


* Neden gozlerinden operim denir?
Insan vucudunda opulecek daha uygunsuz bir yer var midir?Kimse kimseyi gözünden opmus mudur?


* Dugunlerde neden "Dom Dom Kursunu" ile gobek atilmaktadir. "Bir avci vurdu beni, bin avci beni yedi" gibi sozler esliginde kendinden geçen baska milletler var midir?

* Neden bazi kizlarimiz sirin bir hayvancagiz gorduklerinde "inanmiyorum!"derler, inanilmayacak olan nedir?


* Cumartesi ve Pazartesi'nin neden kendi isimleri yoktur?


* Dolmuslardaki fiyat tarifesinde "en kisa mesafe" neden "indi-bindi" olarak tabiredilir? Once inilip sonra mi binilir? Bir terslik yok mudur?


* Bir programi kurarken neden "kabul ediyorum" ya da "kabul etmiyorum" seçenekleri vardir? O kadar parayi bayilip bir bilgisayar programi satin aldiktan sonra "kabul etmiyorum" seçenegini isaretleyen bir takim saf kisiler mevcut mudur?


* Bulmacalarda boru sesinin karsiligi neden hep "ti"dir? Bulmacalari hazirlayan arkadaslar hiç "ti" diye ses çikaran boru görmüsler midir?



* Neden futbol takimi olan Ajax "Ayaks" diye okunur da temizlik urunu Ajax "Ajaks" diye okunur?


* Neden ilanlarda "doktordan temiz araba" diye yazilir?
Hipokrat yemininde "arabami temiz kullanacagim" seklinde bir madde mi vardir?

Nedeeeeenn?

selçuk efendi
30-09-2007, 19:40
Vaktiyle meşhur Üsküdar yangınında, bir Paşanın kızı gece yangının korku ve telaşıyla evinden uzaklaşır.Gece çıkan yangın bütün mahalleyi sarar.Çok evler yanıp kül olur.Bukorku ile evinin yolunu kaybeden kızcağız, ne yapacağını şaşırır.O zamanlar şimdiki gibi elektrik yok.Her taraf karanlık, zindan gibi.Kızcağız, caminin yanındaki medreselerin birinde mum ışığı görür.Pencereden bakarki, bir molla kitap okuyor ders çalışıyor.Kızcağız nereye sığınsın?Her taraf zifiri karanlık.Can korkusu bu, hani " denize düşen yılana sarılır" derler.Kız, mollanın kapısını çalar.


Molla kapıyı açar:Hayrola ne istiyorsun? der.Kız:Yangın korkusu ile evimizin yolunu kaybettim,bütün mahallemiz yanıp kül ldu.Evimizi karanlıkta bulamıyorum.Müsade ederseniz, sabah olup her taraf aydınlanıncaya kadar burada kalayım der.Mollada:Hay hay!Başım üzerinde yeriniz varder.Buyurun orada yatağım var uzanın, korkmuşsunuz, istirahat edin, dinlenin der.


Kız yangının verdiği korku ile hemen orada sedirin üzerinde uyuya kalır.


Mollada dersini çalışmaya devam eder.Fakat şeytan ve nefsi mollaya musallat olur.Ne duruyorsun?20 senedir böyle fırsat ilk defa eline geçiyor, bak şu kızın güzelliğine der.


Molla bir an düşünür ve hemen parmağını yanan mumun ateşine dayar, parmakları yanar.Molla nasıl der, bir küçük mumun ateşine dayanamıyorsun, yarın cehennem ateşine nasıl dayanacaksın der.Bu hal sabaha kadar devam eder.


Ey kötü nefis!20 senelik göz nurumu boşa gidermem.Bakasana bir mum ateşine dayanamıyorsun diye nefsi ile şeytanı yakar, yok eder.


Sabah olur.Kız uyanır, teşekkür ederek evine gider.Kızın anası babası telaş içinde, göz yaşı dökerek bu zamana kadar nerede olduğunu sorarlar.


Kızda, birşeyinin olmadığını söyler ve olanları anlatır.


Paşa gidip mollaya teşekkür eder, birazda para vermek ister.Ama molla kabul etmez.Molla şöyle der:Efendim ben birşey yapmış değilim, ben zaten dersimi yapacaktım, kızınızda burada sabahın olmasını beklediler deyip kızın babasını geçiştirmek ister.


Fakat kızın babası bu iyiliği karşılıksız bırakmak istemez.Israrla mollaya sorar:Allah aşkına molla! bana doğruyu söyle.Bütün parmakların sarılı neden? niçin bu kadar acı ve ızdıraba katlanıyorsun?Bunları bana bir bir anlat der.


Molla:

Efendim benim sizin için yaptığım bir iyilik yok ki, bütün yaptıklarım kendi menfaatim içindir.Ben yirmi senedir köyümden buraya ilim tahsil etmek için geldim.Ana baba hasreti ile yanıyorum.Bu sene icazet alıp anama, babama döneceğim.20 senedir nefsimi terbiye etmeye çalıştım.Nefsimin terbiye olduğunu zannediyordum.Bu gün gördümki, terbiye olmamış, onu terbiye için mum ışığının ateşine dayanabilirmisin? dedim, dayanamadı.İşte elimdeki sargılar bundandır, der...

serdar72
01-10-2007, 11:35
Kimsenin Yaptığı Yanına Kalmaz

Abbasi halifelerinin beşincisi Harun Reşid, sarayının bahçesindeki bir gül fidanını çok beğenir. Yaprağı, kokusu, görünüşüyle dikkatini çeken gülü özel bakıma alması için bahçıvana emir verir.

Bahçıvan üzerine titremeye başlar gülün. Ne var ki, sakınan göze çöp batar derler ya. Aynen öyle olur. Bir sabah bahçıvan gelip bakar ki, gülün dalına konan bir bülbül, ne kadar yaprak varsa hepsini gagalayarak yere düşürmüş. Tek yaprak bırakmamış gülün başında... Korku içinde koşar halifeye:

- Sultanım der, üzerine titrediğimiz gülün yapraklarını bir bülbül gagalayarak yere dökmüş, tek yaprak bırakmamış gülün başında... Harun Reşid, telaş etmeden cevap verir:

- Üzülme efendi üzülme, der. Bülbülün yaptığı yanına kalmaz!.

Rahat bir nefes alan bahçıvan işine döner. Bir gün bakar ki, bir yılan yaprakları düşüren bülbülü yakalamış, yutmak üzere, otların arasında kayıp gidiyor. Heyecanla yine halifeye gelir:

- Sultanım der, bülbülü bir yılan yakalamış, yutarken gördüm.

Sultan yine telaşsız:

- Merak etme efendi der, yılanın yaptığı da yanına kalmaz!.

Bahçıvan yine işine döner... Bir ara bahçede çalışırken otların arasında yılanı görür. Hemen elindeki küreğiyle darbe üstüne darbe indirerek yılanı orada öldürür. Sevinçle geldiği halifeye durumu anlatır:

- Sultanım der, bülbülü yakalayan yılanı ben de bahçede otlar arasında yakalayıp küreğimle öldürdüm. Harun Reşid yine sakin:

- Bekle efendi bekle der, senin de yaptığın yanına kalmaz!. Nitekim çok geçmez bahçıvan hatalar yapar. Yakalayıp halifenin huzuruna çıkarırlar. Cezalandırılmasını isterler. Halife emrini verir.

-Atın bunu zindana!. Hemen yaka paça zindana doğru götürürken geriye dönen bahçıvan şunları söyler:

-Sultanım der, bülbülün yaptığı yanına kalmaz dediniz, onu yılan yuttu. Yılanın yaptığı yanına kalmaz, dediniz, onu da ben öldürdüm.

Şimdi benim yaptığım da yanıma kalmıyor, sen zindana attırıyorsun.. Herkesin yaptığı yanına kalmıyor da seninki mi yanına kalacak? Demek sana da bir yapan çıkacak... Öyle ise gel sen bana yapma ki bir başkası da sana yapmasın!..

Harun Reşid, doğru söyledin bahçıvan, diyerek:

- Bırakın bahçıvanı, çiçekleri sulamaya devam etsin!.. Derler ki:

- Sultanımız, yaptığı yanına kalır!..

- Hayır der, kimsenin yaptığı yanına kalmaz. En ağır şekliyle ahirette ödemeye tehir edilir. Ama gafil insanlar bunun farkına varamaz da, yaptığı yanına kaldı sanırlar!..

Evet,Kimsenin yaptığı yanına kalmaz. Bunda hiç şüpheniz olmasın. Yanına kaldı sanılanlar daha ağırıyla ahirette ödemeye tehir edilirler. Ne var ki, gafil insanlar bunun farkına varamaz da yaptığı yanına kaldı sanırlar.

guneysu
07-10-2007, 02:36
bana geldiği şekille aktarıyorum. gelen
paralardan pay isterim.
sevgili arkadaşlar lütfen bunu bir şaka olarak görmeyin. bill gates şu an
servetini dağıtıyor. buna karşılık vermezseniz ileride bunun için pişman
olabilirsiniz. windows hala en sık kullanılan program.
microsoft ve aol şu an bu metin ile bir deney yapıyorlar (e-mail beta test). bu maili arkadaşlarınıza gönderdiğinizde microsoft iki hafta boyunca izini sürebilir ve sürecektir. bu maili ileten her kişi için
microsoft 245 euro ödeyecektir. bu maili gönderdiğiniz ve bunu devam
ileten her kişi için microsoft 243 euro ödeyecektir. bu maili alan üçüncü
kişi için ise microsoft 241 euro ödeyecektir. iki hafta sonra microsoft
size posta adresinizi teyit etmeniz amacıyla size ulaşacaktır ve size bir
çek gönderecektir.
saygılarımla,

charles s. bailey general manager field operations 1-800-842-2332 ext.
1085 or 904/245-1085 or rnx 292-1085 mailto:charles_bailey@csx.com
bunu kandırmaca gibi düşündüm, fakat bu maili aldıktan ve ilettikten iki
hafta sonra microsoft benden posta adresimi istedi ve 24800 euro`nun
üzerinde bir çek aldım. Bu test bitmeden önce cevap vermelisiniz. sizden biri bu imkana sahipse bunu
değerlendirsin. bill gates için bunlar bir reklam kampanyasının masrafları.
lütfen bu maili mümkün olduğu kadar çok insana iletin. en azından 10000
euro almanız gerekir. bize de bir faydası olmasaydı bu mailin iletilmesine
katkıda bulunmazdık. babamın bir tanıdığı birkaç ay önce buraya kendini
ekledi. onu en son gördüğümde bana çekini gösterdi. üzerindeki tutar,
toplam olarak 4324,44 euro idi. ıntel için çalışan, yakın arkadaşlarımın
teyzesi patricia teyze daha yeni bu mailin iletilmesi için 4543,23
euro`luk bir çek aldı. dediğim gibi yasayı tanıyorum ve ıntel ve aol`in
kendilerini dünya çapındaki en büyük hizmet şirketi yapacak bir füzyon
üzerinde çalıştıkları doğru ve en çok kullanılan program olduklarını
garantilemek için bu testi uyguluyorlar. "

SALESMAN
07-10-2007, 13:48
....... ıntel için çalışan, yakın arkadaşlarımın
teyzesi patricia teyze daha yeni bu mailin iletilmesi için 4543,23
euro`luk bir çek aldı. dediğim gibi yasayı tanıyorum .... "

ben bunlara bayılıyorum süper sallıyorlar ama birde bu hikayelere inanıp ona buna fw eden ev kadınları var en çok onlar eğlendiriyor..

baron11
10-10-2007, 13:29
KARGA ile LEYLEK

Bir gün, bir bilge, kendi türleriyle uçmayı reddeden iki ayrı cins kuşa rastlar yol kenarında. Hayli merak eder bu iki farklı yaratığın nasıl olup da kendi aileleriyle, ait oldukları yerlerde yaşamak istemediklerini, nasıl olup da bir ´yabancı´yı kendi kardeşlerine yeğlediklerini. Biri karga, biri leylek...

... O kadar farklıdır ki kuşlar, ihtimal veremez birbirlerini sevdiklerine, türdeşleriyle değil de birbirleriyle uçmayı yeğlediklerine. Öyle ya, karga dediğin kargalarla uçmalıdır, leylek dediğinse leyleklerle. Yaklaşır ve merakla inceler kuşları. Ta ki her ikisinin de topal olduğunu keşfedinceye kadar.

O zaman anlar ki, birlikte kaçar, birlikte uçar, birlikte yaşarlar beklenenlerin yanında tutunamayanlar.

O zaman anlar ki, sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan. Topal kuşlar birbirlerinin ´arıza´larını bilir ve sömürmek ya da örtmek yerine kabullenirler öylesine.

En sahici dostluklar ortak varlıklar üzerine değil, ortak yoksunluklar üzerine kurulanlardır.

Aynı şekilde zengin, aynı şekilde mesut olanların ortak paydaları sabun köpüğü gibidir uçar, söner.

Ortak acı, ortak hüzün, ortak pürüzdür esas yakınlaştıran, yaklaştıran...

Mesnevi´den

varjan
10-10-2007, 13:45
ÇAKIL TAŞLARI VE ELMASLAR

İki arkadaş yaya olarak dünya turuna çıkarlar. Tüm ihtiyaçlarını sırt çantalarına doldururlar ve günlerce seyahat ederler. Bu ağır sırt çantalarının altında her akşam oldukça yorgun düşmektedirler.
Yine yorgun bir günün akşamında, bitkin halde bir deniz kenarında çadır kurup derin bir uykuyu hayal ederlerken, birdenbire gökyüzünde ruhani bir ışık belirir ve bunlara yaklaşmaya başlar. Bu ışığı gören kahramanlarımız şaşkınlıkla birbirlerine bakarken, birden bu ışık demetinden şöyle bir ses duyarlar;
"Bu gece deniz kenarındaki çakıl taşlarından biraz toplayıp, sırt çantanıza koyun! Ayrıca yarın tüm gün seyahatinizde bu taşları da beraberinizde taşıyın. Eğer bu dediklerimi yaparsanız, yarın akşam her ikinizin de hem çok sevineceği, hem de çok üzüleceği bir haber vereceğim. "
... ve ışık kaybolur.
İki arkadaş bu mesaja çok kızarlar. "Bu kadar yorgunluğun üzerine bir de çakıl taşları topla ve yarın tüm gün taşları da sırtında taşı!" diye homurdanırlar. Buna rağmen her ikisi de çakıl taşlarını toplayarak çantalarına yüklerler. Çünkü ertesi gece verilecek olan haberi her ikisi de merak etmektedir.
Ertesi gece olur. İki arkadaş tüm gün boyunca çantalarında ilave olarak çakıl taşlarını da taşıdıkları için fazlasıyla yorgun düşmüşlerdir. Uykuları geldiği halde uyuyamazlar. Her ikisi de çıkacak ruhani ışığın vereceği haberi beklerler. Ancak ne ruhani ışık ortaya çıkar, ne de bir mesaj gelir.
İki arkadaş çok kızarlar. "Aldatıldık..." diye düşünürler. Oldukça geç bir saatte, artık umutlarını kaybettiklerinde, "Hiç olmazsa şu çakılları çantamızdan boşaltalım. Bir de yarın enayi gibi onları tekrar taşımayalım" diye çantalarını açarlar. Açmalarıyla birlikte, bir de ne görsünler: Çantalarındaki tüm çakıl taşları elmasa dönüşmüştür.
İki arkadaş çok sevinirler. Çünkü artık çok sayıda ve çok kıymetli elmasları vardır. Çakıl taşlarını taşımaktan şikayet eden bu iki arkadaş bu kez de "Neden dün çantamıza daha çok çakıl taşı yüklemedik" diye düşünerek çok üzülürler.



Bu hikayenin mesajı şudur. Bugün elde edeceğiniz başarılarınız, daha önce ne kadar çok çalıştığınıza veya bir başka deyişle ne kadar çok çakıl taşı taşıdığınıza bağlıdır.

baron11
11-10-2007, 11:39
Hayatın Anlamı

Bir gün çok zengin bir adam oğlunu yanına alarak, insanların ne kadar fakir olabileceğini göstermek için bir köye götürdü.

Çok fakir bir ailenin
evinde bir gün-bir gece geçirdiler. Şehre dönerken baba oğluna sordu:

"Yolculuğumuzu nasıl buldun?"

"Çok güzeldi babacığım" diye cevap verdi oğul.

"İnsanların ne kadar fakir olabileceğini gördün değil mi?"

"Evet."

"Peki ne öğrendin ?"

"Şunu gördüm" dedi oğul:"Bizim evde bir köpeğimiz, onların dört köpeği var. Bizim evde bahçenin yarısına gelen bir havuzumuz var, onların kilometrelerce uzunluğunda dereleri var. Bizim bahçede ithal lambalarımız, onların yıldızları var. Bizim terasımız ön bahçeye kadar, onların ki ise ufka kadar uzanıyor."

Ufaklık konuşurken, babası şaşkınlıktan tek kelime bile edemedi. Ve
çocuk ekledi:

"Ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğiniz için, teşekkür ederim babacığım !"

Nikolay Lev TOLSTOY

ÖZDOĞAN77
16-10-2007, 19:21
ÇİN
http://img99.imageshack.us/img99/1343/chidx2.jpg
İRAN
http://img99.imageshack.us/img99/962/iranry6.jpg
RUS
http://img98.imageshack.us/img98/1237/russn7.jpg

foton
18-10-2007, 17:15
kakikaten iyi bir orduymuş

ardahan
21-10-2007, 09:45
İstanbul’da oturan Rum asıllı Yorgo Nikolav, kekeme olan oğlu Peter’in tedavisi için elinden gelen her şeyi yapar ama çare bulamaz. Tek umudu oğlunun evlenmesidir. Uygun eş bulunur. Düğün yemekleri pişirilir ve gerekli hazırlıklar yapılır. O esnada evin kapısı tıklatılır. Kapıdaki, karşı komşuları Hatice Hanım’dır. Bir sene önce trafik kazasında kocası ölmüş ve iki çocuğu ile dul kalmıştır. Davetliler arasında onun adı yoktur. Ateş istemeye gelmiştir. Kendisine bir kürek dolusu ateş verirler. Bu arada misafirler de gelmeye başlamıştır. Fakat, Hatice Hanım yine gelmiş ve yine ateş istemiş, kendisine yine ateş verilmiştir. Bütün davetliler geldikten sonra komşu kadın elindeki küreği ile çekine çekine tekrar ateş istemeye gelince, Yorgo, bu işte bir iş var deyip hadisenin sırrını anlamak için peşinden, avlunun arka kapısından gizlice Hatice Hanım’ın evine doğru yürür, açık pencereden gelen seslerle irkilir. Ağlaşan çocuklar, açlıklarını ve dertlerini dile getirmekte, Hatice Hanım: “Artık bir daha gidemem. Ne yapayım beni anlamadılar. Biraz daha sabredin. Yarın Kurban Bayramı nasıl olsa Müslüman komşularımız et getirirler.” demektedir. Yorgo, hemen eve dönüp hizmetçiyi yanına alarak, yemeklerle dolu tepsiyle Hatice Hanım’ın evine gider: “Kusura bakmayın size davetiye verememişiz, şunları kabul edin.” der ve bir miktar da para verip; “Yarın sizin bayramınız. Çocuklara bir şeyler alırsınız.” der. Yorgo gittikten sonra bu dul kadın ve yetimler: “Allah’ım Sen de onu sevindir. Rabbim onun oğluna iyilikler ver.” diye içten bir dua ederler. O gece Yorgo bir rüya görür. Kazanları kurduğu ocaklar gül bahçesine dönmüştür. Onlara doğru yürür. O anda ak saçlı, uzun boylu, ak yüzlü bir ihtiyar güllerin yanında belirir. Uzattığı beyaz gül, Yorgo’ya güler. Gülü aldığı an, Yorgo yıldızlara doğru uçar.

Rüyasını kimseye anlatmaz. Aradan yirmi gün geçer. Yorgo’nun evine Kayseri’den Hacı Ahmet Efendi gelir ve başından geçenleri şöyle anlatır: “Bu sene Hac’da idim. Bayramdan bir gün önce Arafat’taki vakfe duasından sonra yorgunluğun ve sıcağın tesiriyle uyumuşum. Rüyamda Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhisselâmı gördüm.

Bana sizin adınızı ve adresinizi verdi. Sonra ‘Git ona benden selam söyle.’ dedi. Bu selamın bir manası olmalı. Sen o günlerde Allah’ın rızasını kazanacak ne gibi bir hayır işledin?”
Yorgo bunları dinledikten sonra, oğlunun kekemeliğinin iyileşmesine sebep olan esas sırrı da kavrar, kelime-i şahâdet getirerek, Hz. Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğini kalben tasdik, dil ile ikrar eder.

tdogan
30-10-2007, 21:15
HER KOYUN KENDİ BACAĞINDAN ASILIR (1961)

[Şubat 2006 da Denizce'de yayımlandı]

Ülkelerin birinde kurdu kuşu koyunu özgürlüklerine çok düşkünmüş. Kimse kimseye karışmaz hatta karışamazmış. Öyle ki her koyun kendi bacağından asılır, başkasının bacağına dokunan koyunlara kötü gözle bakarlarmış.

Günlerden bir gün, şehir meydanında koyunun birini yine kendi bacağından asmışlar. Kurallar-geleneklere son derece uygun, özgürlük abidesi gibi durmuş koyun meydanın ortasında...

Bir gün durmuş, iki gün durmuş...
Bizde özgürlük var diye herkes yanından gülümseyerek geçmiş...!

Üçüncü güne gelince koyun başlamış kokmaya, dördüncü gün dayanılmaz hale gelmiş. Beşinci gün meydan ve çevresinde artık yaşanılmaz olmuş. Derken biri gelip kendi bacağından asılı koyunu asıldığı yerden indirip ilk gördüğü yere gömüvermiş...!

O gün bu gündür, kayıtsız şartsız özgürlük peşinde koşan, bacağıma dokundurtmam, burnumdan kıl aldırtmam diyen illerin ahalisi, bireysellik ve birliktelik sınırını en iyi bilenlerden olmuşlar.

serdar72
31-10-2007, 17:01
PARANIN GUCU ... 18 yasindaki kiz, annesine iki aydir hastalanmadigini soyler. Annesi, cok tedirgin olur ve eczaneye bir hamilelik testi almaya gider ve sonuclar kizinin hamile oldugunu gosterir. Anne cildirmistir, bagirir cagirir ve 'Bunu yapan hangi domuz,bilmek istiyorum!!!' der. Kiz telefon acar ve yarim saat icinde bir Ferrari evin onundedurur, icinden hafif kirlasmis saclari ve cok pahali bir elbisenin icinde manyak yakisikli biri iner ve kapidan iceri girer. Anne baba ve kizla beraber otururlar. Adam: ' Kiziniz durumu anlatti' der. 'Kisisel durumumdan dolayi kizinizla evlenemem. Ancak tum sorumlulugu aliyorum' der. 'Eger bir kiz cocugu dogarsa, annesine bir ev, bir yazlik villa ve 1 milyon dolarlik bir banka hesabi...' 'Eger bir erkek cocuk olursa, birkac fabrika ve bir milyon dolarlik bir hesap...' 'Eger ikiz dogarsa, her ikisine de 500 bin dolarlik hesap ve birer fabrika verecegim.' der. 'Ancak dusuk olursa....' O zamana kadar sessizce bekleyen baba elini dostca adamin omuzuna koyar ve 'O zaman tekrar denersiniz evladim ' der.

serdar72
31-10-2007, 17:04
adam asmaca oyunu harfleri klavyeden yazmak gerekiyor.

http://cunning.devstars.co.uk/hangman_popup.php

serdar72
02-11-2007, 17:41
Bir tavsan ormanda kosarken, esrar saran bir zürafa görür. Ona:

- Dostum Zürafa, içme bunu, sagligina zararli, kosalim form tutalim

der ve baslarbunlar kosmaya.Biraz sonra kokain çekmeye hazirlanan bir fil görürler ve

- Fil arkadasim, kokaini birak, gel bizimle kos beraber form tutalim
diyerek ikna eder.Biraz kostuktan sonra kendine eroin enjekte etmeye hazirlanan aslani görürler.

- Sevgili aslan kardes, batirma kendine bunu, gel bizimle
kos, sana da iyi gelir

der ve aslan yaklasir tavsana ve yumrugunu indirir tavsanin suratina. Digerleri saskin

- Niye yaptin bunu , iyiligimizi istiyordu.

- Bu salak her extacy aldiginda ormanda deli gibi kosturuyor
bizi...: :

ardahan
02-11-2007, 19:33
BİM'de eski sevgiliyi görmek

Son patitoyu da attım ağzıma ve bim'e doğru yola çıktım. zaten iki adım ötesi bim. annemin terliklerini giyip çıkayım lan dedim, kim iki saat şimdi bağcık bağlayacak. ama olgun bir erkek insanda eğreti duran şeylerin başında anne terliği geliyormuş canlar , ben bunu anladım. bim her zamanki gibi sakindi. klima çalışıyor ama soğutmuyordu. nasıl bir klima lan bu diyerek incelemeye başladım. ama görevli beni balici sandı, çünkü ayaklarımda da acayip terlikler altımda çamaşır suyu sıçrayıp da rengi atmış bir pijamayla pek de güzel bir gaspçı havası veriyordum.

"abi bu klima üflemiyor galiba" dedim. ama cevap vermedi, işine döndü. ben de doğruca patitoların olduğu yere gittim. aman allahım bu ne güzellik. bissürü patito yan yana. gel de alma. hemen iki paket aldım. zaten sudan ucuz. bir de le porta almak lazımdı. gittim onu da aldım. tam arkamı dönüp gidecekken tanıdık bir ses duydum. pek bir tanıdık. sanki bir zamanlar kulağıma "aşkım" diye yankılanan bir ses şimdi "süt de alalım. dost süt olsun" diyordu. bir zamanlar kulağıma "seni seviyorum" diye yankılanan bir ses şimdi "yok muratbey kaşar alalım o daha ucuz" diyordu. yavaşça arkamı döndüm. patitolar ve le porta elimden yere düştü. evet, eski sevgilimdi bu. bir zamanlar sevdiğim kadındı. bir zamanlar elele tutuşarak mal gibi gezdiğimiz kadın. şimdi nişanlısıyla bim'e gelmiş alışveriş yapıyordu. bir zamanlar aşık olduğum kadındı bu. ve alışveriş arabasında le cola, blume, dost süt, dost peynir, muratbey kaşarları gibi birsürü ürün vardı. evet bir zamanlar uğruna canımı verebileceğim kadındı bu. ben şaşkınlıktan elimdekileri yere düşürünce bunlar birden irkildi ve hemen arkasını döndü. ben, beni görmesinler diye hızlıca aşağıya eğildim ama lanet olası bim'de raf diye bir şey yok ki. tansaş olsa arkadaki adam seni göremez ama raf yerine kolilerde ürün sergileyen bim sayesinde saklanamadım. peki size sorarım. siz arkanızı döndüğünüzde, devekuşu gibi saklandığını sanan ama ayağında ufak numara anne terlikleriyle s*çar gibi çömelmiş ve **** çatalı gözüken bir adam görseniz ne yaparsanız? işte onlar da öyle yaptılar. bastılar kahkahayı. yavaş ve gurur yıkılmışça ayağa kalktım. le portam mahzunca yerden bana bakıyordu. ben gibi yıkılmış, öylece yatıyordu.

gözlerine baktım. le portanın değil lan, eski sevgilimin. ban baktı, mahzun bir bakış görmek isterdim ama alay ediyordu resmen. ayaklarıma bakıyordu. anne terliği giymiş, parmakları ucundan çıkmış bir ayak. buydum işte. sen bu adamla bir zamanlar çıkmıştın. şimdiki sevgilin çok iyi giyinmiş ama bir bak bakayım ona. bim'de bu şıklık? sence de biraz samimiyetsiz değil mi? ben en azından yakışıyorum buraya. içimden geldiği gibiyim. böyle düşündüm ama sonra hass*ktir dedim. adam kapmış kızı, ben de lavuk gibi pijamayla terlikle geziyorum. kim naapsın lan beni. "nasılsın görüşmeyeli?" dedim. "iyiyim" dedi. "ne güzel" dedim. "hıhı" dedi. gittikçe gerginleşiyordu ortam. yeni sevgilisi kıllandı mı acaba diye baktım ama "nasıl olsa bu lavuktan bir zarar gelmez" düşüncesi hasıl olduğundan zerre umrunda değildim herifin. adam en ucuz kangal sucuğu seçmekle meşguldu. "niye böyle olduk biz?" der gibi baktım. "ne diyorsun?" der gibi baktı bana. "niye böyle olduk diyorum?" der gibi tekrar baktım. "ne diyorsun anlamıyorum" der gibi tekrar baktı bana. "neyse s.ktir et" der gibi baktım. s.ktir etti alışverişe devam etti. bir güle güle demeden. gözyaşlarımı saklayarak iki poşet patitoyu ve le portamı yerden aldım ve kasaya gittim. bir de blume peçete aldım yüzlük paket, gözyaşlarımı silmek için. kasadaki görevli yine baliciymişim gibi baktı bana, "paran var mı" der gibi baktı bana, bana bakmasın artık kimse. al lan paranı der gibi uzattım, para üstü beklemeden çıktım ama sonra hemen geri dönüp şahsiyetsizce aldım paranın üstünü. tam çıkacakken fiş almayı unuttuğum aklıma geldi. dönüp onu da aldım. , bir romantizm de yaşayamadık be. eve giderken serkan geldi yavaşça yanıma. tek dostum, yoldaşım, üzgün olduğumu anlayabilen tek insan. "abi bir şey diycem. pijamanın g*tnde delik var, g*tün gözüküyor, baya bir büyük...

o günden beri evdeyim. bim'e de kapıcıyı yolluyorum

serdar72
05-11-2007, 16:53
Performans degerlendirme terminolojisi ve gercek anlamlari

Takim calismasina yatkin : Iki eliyle bi seyi dogrultamayan, lakin kalabaligin arasinda kaynamayi becerebilen ve is yapiyo imaji cizebilen; cakal

Motivasyonu yuksek : Sazan gibi her ise atlayan, bilumum angarya yuklenebilir sahsiyet

Etkili sunus yetenegine sahip : Ortalamanin uzerinde guzel/yakisikli kisi; cillop gibin

Beden dilini kullanabilen : "Bi su alabilir miyim" derken kasi gozu oynayan sakat kisilik; Ne yapacagi belli olmaz,

Problem cozme yetenegi olan : Havuz problemleri cozerek buyumus oldugundan her konuda cozulecek bir problem arayan, rahatsiz mizacli kolej talebesi; problem cozebiliyosa, problem de cikartabilir,dikkatle izlenmesi lazim gelir

Stresle basa cikabilir : Dunya yansa umurunda olmayan rahat kisilik, gevseklikte ve lakayitle sinir tanimayan (Not: Polyannagillerin istihdam edilebilenleri de benzer ozellikler gosterir, zinhar karistirilmamalidir )

Zamani iyi kullanan : Mudurunun ruhu bile duymadan, mesai saatleri icinde kahve icip fal baktiran, internette gezip solitaire oynayan, icabinda kuafore gidip sac-bas bile yaptiran yaratici, neseli, eglenceli kisilik; ha bi de saat 6 oldu mu bi dakka bile durmaz ve cikar gider bu tipler.

Degisime acik : Yalaka, bukalemun, firildak kisilik

Koc'luk yapabilir : Ara gaz verip calisanlari bedavaya calismaya ikna edebilen hin oglu hin.

Etkili satis becerilerine sahip : Agizlarindan girip burunlarindan cikmak suretiyle, musterileri kandirmayi basarabilen tilki sahsiyet; herseyi satabilir bu tipler, sizi de satabilir,dikkatli olun.

Musteri odakli : Sirkete karsi musterilerle ittifak yapan hain tip; brutus.

Temsil yetenegi olan : Her toplantida basina demec veriyormuscasina havalara giren, kendini bi birsey sanan, ... havada kisilik

Uyumlu : Suya sabuna dokunmayan, etliye sutluye karismayan silik kisican, TRT'nin beraber ve solo sarkilar korosunda 30 yil soloya cikmadan durabilir, otistik te olabilir.

Disariya acik bir kisilige sahip : Surekli ofis disinda

Iyi iletisim becerilerine sahip : Surekli telefonla konusur

Ortalama bir eleman : Kafasi pek basmaz

Ustun niteliklere sahip : Simdiye kadar onemli bir hata yapmadi

Isi her zaman birinci onceliktir : Flort bulamayacak kadar cirkin

Ailesinin sosyal hayati aktifdir : Esi ve cocuklari da kafa ceker

Bagimsiz calisabilir : Kimse tam olarak ne is yaptigini bilmez

Suratli dusunur : Iyi bahaneler uydurur

Dikkatlice dusunur : Karar veremez

Mantigini iyi kullanir : Isi baskasina yaptirir

Kendini cok iyi ifade edebilir : Turkce konusabilir

Liderlik yeteneklerine sahiptir : Uzun boyludur veya bagira cagira konusur

Gelecegi cok iyi okur : Bayagi sanslidir

Nesesi yerindedir : Belden asagi bir cok fikra bilir

Kariyerine cok onem verir : Adami arkadan bicaklayabilir

Sadiktir ve guvenilirdir : Baska yerde is bulamamistir.

serdar72
06-11-2007, 11:39
Pul ve Bush
Yönetimi ele geçiren Başkan Bush buyurmuş:
Üzerinde resmim olan pul bastırdım, bundan böyle başkanlığın bütün mektuplarında bu pullar kullanılacak.
Bir süre sonra görülmüş ki, pullar zarfa bir türlü yapışmıyor. Başkan Bush küplere binmiş ve yetkiliyi çağırıp sormuş;
-Üstünde resmim olan pullar yapışmıyor, arkalarına zamk sürmediniz mi? - Sürdük efendim, demiş yetkili ve eklemiş;
* Yapışmamasının nedeni, herkesin pulun ön yüzüne tükürmesi.....'

serdar72
06-11-2007, 11:40
Kaynana Çaydanlik Gİbİdİr, Fokur, Fokur Kaynar,

Gelİn Demlİk Gİbİdİr, Sİnsİ, Sİnsİ Demlenİr

OĞlan Bardak Gİbİdİr, Bİr Gelİn Doldurur, Bİr De Kaynana

GÖrÜmce Çay KaŞiĞi Gİbİdİr, Arada Bİr Gelİr OrtaliĞi KariŞtirir

Çocuk Şeker Gİbİdİr, OrtaliĞi Tatlandirir

Kayinpeder De Çay TabaĞi Gİbİdİr, Okkalica Oturur

serdar72
07-11-2007, 15:03
CEN.NET CAFE...
Bil ki , yolun sBil ki , yolun sonuna eren yoktur... Belki, deryaya erip, onda bir zerre hâlini alan vardır!.onuna eren yoktur... Belki, deryaya erip, onda bir zerreB
Falanca Camii imamı Abdullah hoca, resmi işlerini yaptırmak için nüfus müdürlüğüne gider. Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakın internet-cafenin yolunu tutmak zorunda kalır.

Cafenin kapısından girerken levhada yazılı isim "fesüphânallah'lar, estağfirullah' lar çektirir hoca efendiye, hem de ardı arkasınca:

CEN.NET CAFE...

Cafe işleten delikanlıya hacetini söyler:

- Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin?

- Tabi amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim.

Abdullah hoca başlar beklemeye. Böylelikle bulunduğu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline.

Demek ki gençlerin girip bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasıdır. Gözüne takılan her detaydan rahatsız olarak, huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur.

Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler nasıl kapandan çıkamıyorlarsa, ayrı telden oyunlara yakalanan gençlerin de buradan çıkamadıklarım düşünür. Bir "fesuphanallah" daha çeker ve:

- Âhir zaman fitneleri işte canım, der kendi kendine...

Hoca efendinin huzursuz olduğunu fark eden delikanlı hemen bir çay söyleyince, kendisine ikram edilmesinden memnun olur Abdullah amca. En azından bu da bir hürmet ifadesidir. "Aferin" derken içinden, hayıflanır istemeden:

- Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar.

Boşa hayıflanmanın, vah vah demenin, ne kendisine ne de acıdığı gençlere bir faydası olmayacağını bildiği için, delikanlıyla hasbihal etmeye karar verir:


- Delikanlı sana bir şey soracağım ama bilmem ne düşünürsün?

- Buyurun amcacığım, ne soracaktınız?

- Sen Allah'ı bilir misin?

Birbirine girmiş, hiçbir şekle benzetemediği jöleli saçları, her baktığında bir "fesuphanallah" daha çektiği sakal şekliyle bu delikanlıdan aldığı cevap, hoca efendiyi pek şaşırtır.

Cafeyi işleten delikanlı gülümseyen gözlerle bakarak:

- Kul, kendisini yoktan var edip hayat bahşeden, düşünecek akıl, görecek göz veren Rabbini nasıl bilmez amca?

Hayretle sormaktan alamaz kendisini:

- Biliyor musun? Peki neyle biliyorsun Allah'ı, bana bir anlatır mısın?

Delikanlı eliyle cafedeki bilgisayarları göstererek cevap verir:

- Bu bilgisayar ile biliyorum amcacığım.

- Bunlarla mı? Delikanlı pek anlayamadım.

- Bu bilgisayarların varlığı benim nazarımda Allah'ın varlığının en açık delillerinden biridir. Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca, böyle bir makine, ancak bir mühendis ve üstün bir teknoloji ile var olabilir.

Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zımbırtının tesadüf eseri oluşmayacağını, mutlaka birisi tarafından yapılmış olduğunu söyler sana. Meselâ Darwin denilen mendebur kalkıp dirilse, şu laptopu göstersen, desen ki:

"Bu âlet, şu hesap makinesinin tesadüfler zinciriyle evrimleşmiş hâlidir."
Darwin bile "çüşş lan deve" der.

Abdullah Hoca delikanlının anlattıklarından hoşlanmıştır. Keyiflenir:

- Bilgisayarın kendiliğinden yapıldığını kabul etmeyen adam, onu yapan insanın yaratılmış olduğuna gelince kıvırıveriyor değil mi evlâdım?

- Bak amca, burada 20 tane bilgisayar var, bunlar bir sistemle birbirine bağlanmış, hepsi bir program tarafından idare ediliyor. Bu sistemi ben kurdum, burayı ben çekip çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur; yani bir mânâda farzı muhal buranın tanrısı benim.

Bazen oyun oynayıp, interneti kullanıp para ödemeden sıvışmaya kalkanlar oluyor. Hemen yakalıyorum kerataları. "Gel bakalım! Nereye gidiyorsunuz böyle!
Buranın nimetlerinden faydalanıp başıboş bırakılıvereceğinizi mi zannettiniz?" "Paramız yok abi!" derlerse; "Yok öyle yağma!" deyip cezalandırıyorum. İnternet-cafeyi temizletiyorum: paspas yapıyorlar, camlan silip tuvaleti temizlettiriyorum.

Bir saat oyunun, internetin bedeli olur, bunun hesabı sorulur da, sayısız nimetlerle dolu koca bir ömrün hesabını sormazlar mı insandan?

Bir cafenin bile işlerini düzenleyen, tertip eden biri varken, koca kâinatın, kusursuz işleyen bu sisteminin bir kurucusu olmaz mı? Olmaz diyenin ahmaklığını bütün noterler tasdik etmez mi?

- Vallahi evlâdım pek takdir ettim seni. Peki Allah'ı nasıl bilirsin, neye benzetirsin?

-Ben Allah'ı hiçbir şeye benzetmeden bilirim amca.

- Bunun böyle olacağını nasıl bildin evlâdım?
Delikanlı eliyle bilgisayarları işaret etti:

- Yine bunlar sağ olsun. Bu bilgisayarları yapan mühendisler başka, bilgisayarlar başkadır. Birbirlerine benzemezler. Programı yazan insan başkadır, ortaya konulan program ise bambaşka. Bilgisayarda yüklenmiş bilgiler vardır, fakat benim bilmem yine başkadır. Kamerası vardır, ses düzeni vardır, ama benim gözlerim ve duyup konuşmam farklıdır.

Abdullah amca çocuğun feraset ve anlayışını çok beğenmişti. Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, gayet mantıklıydı ve berrak bir imana işaret ediyordu. Aslında buradaki işi bitmiş, kimlik numarasını çoktan almıştı; ama delikanlı ile muhabbete devam etmek istedi.

- Peki varlığına inandığın Rabbin için ne yapman gerektiğine dair ne biliyorsun?

- Ne yapmam gerektiğini biliyorum amca, fakat ne kadarını yapabildiğim hususunda kendimi yeterli görmüyorum.

- Ne bildiğini söylersen, neler yapabileceğine dair yardıma olabilirim belki evlâdım.

- Neler yapmam gerektiğine dair surdan biliyorum amca: Öncelikle, Rabbim bana bir gönül vermiş. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme yerleştirmiş.

Ben de gönlümde sadece O'na ve sevdiklerine yer vermeliyim, onun istemeyeceği şeyleri gönlümden uzak tutmalıyım.

İkinci olarak bana verdiği dili razı olmayacağı sözlerden korumalıyım. Her zaman onu söylemeli, onu anlatmalıyım.

Son olarak bana verdiği bu bedeni onun rızası istikametinde kullanmalı, bir gün toprak olacak vücudumu onun yolunda eskitmeliyim. Benim bildiğim bundan ibaret...

- Ee evlâdım daha ne yapacaksın, başka bir şey kalmadı ki!

- Efendim yapmalıyım, etmeliyim diyorum ama, bal demekle ağız tatlanmıyor ki! Gidilecek yolu bilmek ayrı, usulüyle yolda yürüyebilmek apayrı bir şey...

Yine bilgisayar tabirleriyle söylemek gerekirse, Şeytan denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFİS virüsünü aktif hale getiriyor. Üstesinden gelebilene aşk olsun. Etkili bir virüs programı bulmam lazım belki de..

- Ben biliyorum, dedi Abdullah Hoca ve ekledi: TASAVVUF anti-virüs programlarından birisim gönül Hard-diskine kuruyorsun ve her gece kalkıp güncelleyerek, virüs taraması yapıyorsun evlâdım.

Delikanlı aldığı cevaptan hem şaşırmış hem hoşlanmıştı. Hoca efendiye tebessüm ederek:

- Amca bu programı nereden indirebiliriz acaba? Bildiğin bir site var mı? dedi.
Hoca efendi aynı tebessümle cevap verdi:

- Bunun korsan sürümlerine çok dikkat etmek lâzım evlat. Ehline müracaat ederek lisanslı bir program yüklemelisin bence.

- Sizde var mı öyle bir program?

- Var da, ben yüklemeyi bilmiyorum, ama istersen tanıdık bir programlama uzmanı tavsiye edebilirim.

- Çok sevinirim, diyen delikanlı, Abdullah Hoca ile tekrar buluşacakları bir gün kararlaştırarak, hoca efendiyi dükkanından uğurladı. Ve ümit dolu tebessümlerle arkasından bir müddet seyretti.

Harun Kırkıl
il ki , yolun sonuna eren yoktur... Belki, deryaya erip, onda bir zerre hâlini alan vardır!. hâlini alan vardır!.Bil ki , yolun sonuna eren yoktur... Belki, deryaya erip, onda bir zerre hâlini alan vardır!.

kantar
12-11-2007, 22:04
GÖRMESİNİ BİLEN GÖZLER

Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı.

Ona göre; nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula başlayınca işler değişti. Arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, hatta çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız, ilk önceleri onlara inanmadı çünkü herkes birbirini kıskanıyordu.

Ama bir kaç yılda gerçeklerle yüzleşti Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu bir cilde sahipti.
"Badem" dediği gözleri ise şaşıydı. Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki, annesi onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.

Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü ve kendisini hala çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye
karar verdi.

Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti.

Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı. Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyat ettiler.

Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında, müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı.

Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmis, kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu.

Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:
"Sanki yeniden dünyaya geldim!" dedi.
"Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı siz mi yaptınız?"
Yaşlı doktor:
"Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!." diye gülümsedi. Annenin bağışladığı gözleri taktık. Sen, onun gözünden gördün kendini!."

serdar72
13-11-2007, 08:16
TOHUM
Bir zamanlar, Uzak Doğu'da, artık yaşlandığını ve yerine geçecek birini seçmesi gerektiğini düşünen bir imparator varmış. Yardımcılarından ya da çocuklarından birini seçmek yerine; Kendi yerine geçecek kişiyi değişik bir yolla seçmeye karar vermiş.

Bir gün, ülkesindeki Yetenekli ve akilli tüm gençleri çağırmış "Artik tahttan inip yeni bir imparator seçme vakti geldi. Sizlerden birini seçmeye karar verdim." Demiş. Gençler şaşırmışlar, ancak o sürdürmüş. "Bugün hepinize birer tohum vereceğim.

Bir tek tohum...

Ama bu çok özel bir tohum. Evlerinize gidip onu ekmenizi, sulayıp büyütmenizi istiyorum. Tam bir yıl sonra büyüttüğünüz o tohumla buraya geleceksiniz. Sizi, yetiştirdiğiniz o tohuma göre değerlendirip, birinizi imparator seçeceğim."


Saraya çağırılan gençlerin arasında Ling adında biri de varmış. O da diğerleri gibi tohumunu almış... Evine gidip heyecanla olayı annesine anlatmış annesi bir saksı ve biraz toprak bulup, onun tohumu ekmesine yardım etmiş Sonra birlikte dikkatlice sulamışlar. Her gün sulayıp büyümesini bekliyorlarmış. Yeterince zaman geçtikten sonra diğer gençler tohumlarının ne kadar büyüdüğünü anlatırken, Ling hayal kırıklığı içinde, kendi tohumunda hiçbir değişiklik olmadığını görüyormuş. Üç hafta, dört hafta, beş hafta geçmiş... Hâlâ hiçbir gelişme yokmuş. Diğerleri yetişen bitkilerinden söz ederken Ling çok üzülüyormuş.

İmparatorun onu beceriksiz sanmasından çok endişeleniyormuş. Arkadaşlarına da hiçbir şey diyemiyor, sabırla bekliyormuş. Sonunda bir yıl bitmiş ve gençlerin yetiştirdikleri bitkileri imparatorun
huzuruna götürecekleri gün gelip çatmış. Ling, annesine bos saksıyı götüremeyeceğini söyleyince, annesi ona cesaret verip; saksısını götürüp dürüst bir şekilde olanları imparatora anlatmasını istemiş. Ling,pek istemese de, annesinin sözünü tutmuş ve bos saksıyla saraya gitmiş.Saraya varınca arkadaşlarının yetiştirdiği bitkilerin güzellikleri karşısında şaşırmış.Sonra imparator gelmiş ve tüm gençleri selamlamış.Ling, arkalarda bir yerlere saklanmaya çalışıyormuş.



"Ne büyük bitkiler, çiçekler ve ağaçlar yetiştirmişsiniz. Bugün biriniz imparator olacak." Demiş imparator. Aniden arkada elinde bos saksısıyla Ling'i fark etmiş. Hemen muhafızlarına onu ona getirmelerini emretmiş. Ling çok korkmuş. "Sanırım beceriksizliğimden dolayı beni öldürtecek."Ling ona geldiğinde imparator adini sormuş. "Adım Ling." demiş. Diğer gençler gülüşüp onunla alay etmeye başlamışlar. İmparator onları susturmuş. Ling'e ve elindeki saksıya dikkatle bakıp kalabalığa doğru dönmüş.

"Yeni imparatorunuzu selamlayın. Adı Ling!" Demiş. Ling inanamamış. Çünkü tohumunu yeşertememiş bile, nasıl imparator olurmuş? ...İmparator devam etmiş:


"Bir yıl önce burada herkese bir tohum verdim. Siz ekip, sulayıp bir yıl sonra getirecektiniz. Ama hepinize kaynamış tohum vermiştim. Asla büyüyemeyecek olan... Ling'in dışında herkes
ağaçlar, bitkiler ve çiçekler getirdi; çünkü tohumun büyümediğini fark edince hepiniz onu bir
başka tohumla değiştirdiniz.


Sadece Ling içinde benim verdiğim tohum olan bos saksıyı getirme cesaret ve dürüstlüğünü gösterdi.
Beklentisi gerçekleşmeyince umutsuzluğa kapılsa da, dürüstlüğünden vazgeçmedi... Onun için yeni imparatorunuz o olacak!"

En sade doğrular mı?

Rengârenk yalanlar mı?





Kıssadan hisse:

Herkes kendini kısa bir süreliğine hemen şimdi heba çekecek olsa!!! Karşımızdaki kişi kim olursa olsun sadece doğruları mı? Yoksa nefsimizin istediği şekilde mi konuşuyoruz? kim ne niktarı iyilik yaparsa onun mükafatını her kimde zerre miktarı kötülük yaparsa onun cezasını görecektir.

Ne mutlu doğruluktan ayrılmayanlara...

Turna
13-11-2007, 08:52
Çok Geç Diye Bir Zaman YokTur...

Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra "Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var. Çok ilginç biri, bakalım bulabilecek misiniz? dedi... Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki, yumuşak bir el omzuma dokundu.. Döndüm.. Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi bana gülümseyerek bakıyordu...
"Ben Rose" dedi... "Benim adım Rose, yakışıklı... 87 yaşındayım. Madem tanıştık seni kucaklayabilir miyim?." Güldüm.. "Tabii" dedim.. "Hadi sarıl bana.." Öyle sımsıkı sarıldı ki... "Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye niye geldin?" diye şaka yaptım... Minik bir kahkaha ile yanıtladı: "Buraya zengin bir koca bulmaya geldim. Evlenip birkaç çocuk doğuracağım. Sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım.."
Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve hep kantinde lafladık.. Öyle akıllı ve öyle deneyimliydi ki, onu dinlemekle, derslerden daha çok şey öğrendiğimi hissediyordum. Sömestr boyunca Rose kampusun ilahesi oldu. Nereye gitse etrafı çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. İyi giyinmeyi seviyor, diğer öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatını yaşıyordu.. Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu..
Sömestre sonunda, Futbol Balosu'na davet ettik, Rose'u konuşma yapması için... Orada bize verdiği dersi unutmama imkan yok... Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yığın karta kocaman yazmıştı. Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları elinden düşürdü. Konuşma darmadağın olmuştu. Şaşkın, biraz da utanmış mikrofona doğru eğildi... "Ne kadar beceriksizim, değil mi? Özür dilerim... Sonucu görüyorsunuz.. Şimdi bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya koymam mümkün değil... Onun için en iyisi ben size aklımda kalanları söyleyeyim, olur mu?" Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına başladı: "Yaşlandığımız için, eğlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz.. Eğlenmek, oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. Genç kalmanın, mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı vardır: Her gün gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak... Bir rüyanız olmalı mutlaka... Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz. Etrafımızda dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok... Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır.. Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiç bir şey yapmadan, hiç bir şey üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz.. Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiç bir şey yapmadan, hiç bir şey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır. Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak bir şeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir. Asla pişman olmayın... Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü.. Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır... Pişman olmaktan korktukları için hiçbir şey yapmayanlardır..."
Ders yılı sonunda Rose yıllarca önce başlayıp, yaşam mücadelesi içinde ara vermek zorunda kaldığı üniversiteyi derece ile bitirdi... Mezuniyet töreninden bir hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü. Cenaze törenine iki binden fazla üniversite öğrencisi katıldı.
"Yapabileceğimiz her şeyi yapmak için asla geç olmayacağını" hepimize, hem de nasıl öğreten bu muhteşem kadının anısına layık bir törendi bu... Rose'un öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders olmalıydı: "Çok geç diye bir zaman yoktur!.."

yazarı bilinmiyor...

Turna
13-11-2007, 08:53
Ahenkli Düşünce ve Davranış


Bir adam doğru olmayan yollardan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra, yaptıklarından pişman olur . Günahlarından bir nebze olsun arınmak ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektas Veli’nin (1209-1271 ) - dergâhına kurban olarak bağışlamak ister O zamanlar dergâhlar ayni zamanda aşevi işlevi görmektedir.

İneği nasıl kazandığnı Hacı Bektaş Veli’ye uzun uzun anlatır.



Adamı dinlyen Hacı Bektaş Veli kararını verir.

- ‘ Uygun değildir. Kabul edemeyiz ‘ diyerek kurbanı geri çevirir.



Çok sıkılan adam ne yapayım ki diye düşünerek Konya’da bulunan Mevlana Celaleddin Rumi’ye ((d. 1207 - ö. 1273),gitme kararı alır. Mevlevi dergâhına varır ve ayni durumu Mevlana’ya anlatır . Mevlana adamı dinledikten sonra tereddüt bile etmeden hediyeyi hemen kabul eder.

Adam beklemediği bir kabul ile şaşkınlılık geçirir ve kendinde olmadan; ayni şeyi Hacı Bektas Veli’ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana’ya bunun sebebini sorar.

Mevlana söyle der:

- Biz bir karga isek Hacı Bektas Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.




Adam hediyesinin kabul edilmesi sevinci ile geri döner. Şaşkınlığı geçmeyen adam üşenmez kalkar Hacı Bektas dergâhı’na gider ve Hacı Bektas Veli’ye, Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektas Veli’ye sorar.



Hacı Bektas da söyle der:

- Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.”

Böylesi tevazu, Böylesine incelik , Aynı konuda Tamamen birbirlerinin tersi davranış sergileyen böyle insanların hem kendi yaptıklarını hem de muhatabının yaptıklarını böylesi ahenk içinde açıklayabilmeleri, birbirlerini yermek yerine birbirlerini yüceltmeleri insan nasıl olura verdikleri en güzel örnek sanırız.

Turna
13-11-2007, 08:54
CAN BABA'DAN
Can Dündar yine üstatlığını konuşturmuş...
Evlilik, inanmadığım halde içerisinde 17 seneyi bitirdiğim bir kurum benim
için.. 17 senede (abartmıyorum) 40 çift arkadaşımın son verdiği kurum ayni
zamanda da... Evliliğimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belki de kuruma
inanmamaktan geçiyor.
Evliliği toplumun dayattığı şekilde yasamamaktan... Nedir bu dayatmalar?
Erkeğin muhakkak kadından yasça büyük olması, eğitim seviyesinin erkeğin
lehine ya da en azından eşit olması bunların sadece ikisi...
Olmaz, yürümez diyor toplum... Erkek yasça büyük olmalı ki, kadına 'höt'
dediğinde oturmalı kadın... Ya da yumuşatıyorlar;
Efendim kadın erkekten önce çöktüğü için (hani doğum falan) küçük
olmalıymış yaşı...
Eğitimde de böyle.. Kadının çok okumuşu bilmiş olurmuş, evde kalmakmış
layığı....
EŞiM BENDEN 2 YAS BÜYÜK; ne 'höt' dememe gerek kaldı 17 senede, ne de
benden önce çöktü...
Yıllar içinde ben yaşlandıkça o gençleşti,
'Ooo Can bey kapmışınız çıtırı' esprilerine muhatap dahi oldum.
ESiM 3 ÜNiVERSiTE BiTiRDİ; ben bir taneyi 9 senede bitirdim..
Ne o bana bilmişlik tasladı, ne ben ona ezik baktım... Kulağa gelen müzik
tekse de, onu oluşturan notalar farklıdır der Halil Cibran...
Bunu unutmadık biz.
Ben konuşurken o dinledi, ben dinlerken o konuştu 17 sene.
O öfkeliyken ben, ben öfkeliyken o 'haklisin bir tanem...' dedik,
Öfke bitip fırtına durulduğunda 'ama bir de böyle düşün' de dedik fikrimizi
savunurken.
Farklı insanlar olarak görmedik birbirimizi, ayni amaç için savaşan
neferlerdik bu hayatta...
Asla bilmedik ne kadar para kazandığımızı, ortak cüzdanımızdan gerektiği
kadar aldık.
Ne kadar çalarsa çalsın masanın üstünde telefon, kim bu saatte arayan
karsı cins diye sorgulamadık da ama...
Sevginin en büyük dostuydu bizim için 'güven'... Ve güvenin ardına
saklanmış bir 'saygı' vardı daima...
Ne kavgalar, ne badireler atlattık 17 senede...
Eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman mı yaşayacaktık...
Bir gün öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamın dışında yattım
bir gece, misafir odasında...
Gece yarısı kapı açıldı esim;
'Ne yapıyorsun burada?' diye sordu kapının esiğinden, 'uyuyorum' dedim buz
gibi bir sesle... Gitti, gelmesi 1 dakikasını almıştı elinde yastıkla...
'kay yana' dedi daracık yatakta. 'ne yapıyorsun?' dediğimde 'benim yerim
senin yanın, sen gelmezsen ben gelirim' dedi...
Anladım ki o gece, en uzun kavgamız yat saatine kadar sürecek...
Ve bence doğrusu da bu...
Özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde kavga ettik, yatak odamız
hariç..
Kırsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadık birbirimize...
Toplum kurallarıyla oynasaydık bu oyunu belki de 41 inci çift olacaktık o
listede...
Ama oyunun kurallarını biz koyduk... Nede olsa bizim oyunumuzdu, oynanan...
Topluma kulaklarını tıkayarak hem de... Ne benim, ne de bizim
sözlerimizle...
Sadece gönlünüzden geçtiğince...
Dediği gibi Ataol Behramoglu'nun;
'...Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göle, bütün evrene…
Karışırcasına. Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır. Ve
hayat, sunulmuş bir armağandır insana...

CAN DÜNDAR


Hayat kısa gelen bir battaniye gibidir.
Yukarı çekersin ayak parmakların isyan eder.
Aşağı çekersin omuzların titrer. Ama yine de, neşeli insanlar dizlerini
karınlarına çeker, rahat bir uyku uyumayı başarır.

tdogan
14-11-2007, 20:51
ALLAH ALLAH
Osman Yüksel Serdengeçti'ye sormuşlar:
- Konuşmalarında "Allah" kelimesini neden bu kadar çok kullanıyorsun?
Serdengeçti, kendisinden beklenen cevabı vermekte gecikmemiş:
- Allah Allah yahu, hiç haberim yoktu.

DENKLEMİN X'İ
1979'da BM Güvenlik Konseyi toplantısında Türkiye her zamanki gibi Kıbrıs Rumlarına "GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi)" diye hitap ediyordu. Rum temsilci Mavromatis buna kızdı.
"150 BM üyesi bizi Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyor. Sizin tanımamanız önemli değil" dedi.
Buna rahmetli büyükelçi Orhan Eralp'in o müthiş İngilizcisiyle verdiği cevap:
"Kıbrıs sorunu bir aritmetik toplama işlemi değildir. Bir cebir denklemidir. Bu denklemin 'x'i de Türkiye'dir. Tüm dünya sizi tanısa bile Türkiye sizi tanımadıkça bu denklem çözülemez. Şimdi kendinize isterseniz 'Kıbrıs Rum İmparatorluğu' bile diyebilirsiniz".
(Salonda gülüşmeler)

EVDE KILARDI
İsmet İnönü'nün dinden uzak bir hayat yaşadığını, Cumaları bile kılmadığını aralarında konuşan gazetecilere bir basın toplantısında oğlu Erdal İnönü'nün açıklaması şöyle olmuş:
- Nereden biliyorsunuz? Babam Cuma namazlarını evde kılardı.

İĞNELEME
Bernard Shaw ile Churchill hiç geçinemez ve sık sık birbirlerini iğnelermiş. Bernard Shaw, oyununun ilk akşamında, oyuna Churchill'i davet etmiş ve iki davetiyeye de bir pusula iliştirmiş:
"Size iki davetiye gönderiyorum. Bir dostunuzu alıp gelebilirsiniz.Tabii dostunuz varsa."
Churchill lâfın altında kalır mı, hemen cevap göndermiş:
"Maalesef o akşam başka bir yere söz verdiğim için oyununuzu seyretmeye gelemeyeceğim. İkinci akşam gelebilirim, tabii oyununuz ikinci akşam oynarsa."

KITLIK
İngiliz Kralı seyahat ederken, yolu bir köye düşer. Mütevazi bir handa geceler. Yemek olarak da bulduğu dört yumurta ile karnını doyurur. Hesabını sorunca, on altın isterler.
- Aman! der, kral. Burada yumurta kıtlığı mı var?
Han sahibi cevap verir:
- Hayır efendim. Yumurta boldur ama, kral kıtlığı var.

MADALYA
Bir gün Bismark, harpte yararlılık gösteren bir askere madalya takarken:
--Asker, yüz altın mı istersin, yoksa bu madalyayı mı?
Asker: -- Madalyanın kıymeti nedir? der.
Bismark: -- Maddi kıymeti aşağı-yukarı üç altın, diye cevap verir.
Asker : -- Öyleyse 97 altınla madalyayı isterim! der.

MECLİS
Osman Yüksel'in milletvekili olduğu yıllardır. Birgün meclis kürsüsünde kendisine laf atan vekillere dayanamaz ve:
-"Bu meclistekilerin yarısı eşektir!" der ve iner kürsüden.
Bunun üzerine meclis karışır ve herkes kendisinden sözünü geri almasını ister. Arkadaşlarının da ricası ile tekrar kürsüye çıkar ve zekasını gösteren ve vekilleri rahatlatan şu sözleri söyler:
- "Bu meclistekilerin yarısı eşek değildir!"

NERESİ AKIYOR?
Kırkağaç Kaymakamlık binasının tamir gerektiği bildirilince, merkezden yazı gelmiş.
Nelerin aktığını, yegan yegan bildiriniz.
Aynı zamanda meşhur bir hicivci olan kaymakam Eşref, cevap yazmış.
- Muslukları hariç, her tarafı akıyor.

radyolog
14-11-2007, 21:09
>> > Türk kafile hep beraber bir ucakta gidiyormus. Pilot
aniden hostesleri cagirmis ve demis ki:
"Ucak dusmek uzere. tum yolculara atlamalarini soyleyin. Su anda deniz uzerindeyiz ve denize cok yakin ucuyorum, atlarlarsa kurtulma sanslari var ama atlamazlarsa herkes olecek!!!" Tabi boyle bir seyi insanlara yaptirmak cok zor.
Hosteslerden akilli bir tanesi dusunmus tasinmis herkese uygun bir dille anlatilirsa ucaktan atlamalari saglanir diye karar vermis ve ilk olarak Amerikali kafilenin yanina gitmis:
Sayin yolcularimiz; uzerinde bulundugumuz alan
Japonlarin arastirma laboratuarlariyla kapli. Eger oraya ulasirsaniz tum Japon teknolojisi sirlarini
kaparsiniz!" Butun Amerikalilar kosarak cikisa gitmis ve atlamis; Sonra hostes Ingilizlere yonelmis: ''Sayin yolcularimiz su anda dunyanin en genis ve verimli somurgeleri uzerindeyiz; eger hemen el koyarsaniz sonsuza dek sizin olurlar!" Butun Ingilizler hevesle atlamis; Sira Fransizlara gelmis.
hostes: "Bayanlar baylar, affedersiniz rahatsiz ediyorum; fakat rica etsem ucaktan atlar misiniz?
simdiden tesekkur ederim" demis Fransizlar: "tabi, mersi!" demis ve sirayla atlamislar. Hostes bu kez Almanlara yonelmis: "Laaaan! atlayin cabuk asagi!" diye bagirmis Alman kafile "heil" demis ve atlamis Veee sira gelmis Turklereee. Hostes yandan yandan gulumseyerek ve hafif de dayanarak soyle demis:

"Siz var ya... buradan atlayamazsiniz! !!!!!"

Turna
18-11-2007, 18:56
Su, kendine sırdaş arıyordu. Önce buluta verdi sırrını. Ağır geldi sır buluta. Sağanak sağanak döktü suyun tüm sırlarını.

Sonra göle gitti su. Ona anlattı derdini. Bu arada bulut suyun sırrını yağmur yapıp, dolu yapıp, kar yapıp savurduğu için, zaman zaman taşıyordu göl ve suyun sırrı iyice açığa çıkıyordu.

Sonra nehre verdi su sırrını. Nehir aldı suyun sırrını çekti gitti. Dereye verdi. Dere biraz daha yavaş olsada nehirden , o da götürdü suyun sırrını bir başka bilinmeze... Çağlayanlar, şelaleler, akarsular.. Hepsi kayboluyordu bir anda. Sonra bir gün su takip etti dereyi. Dereye okyanusa kavuşunca farketti su, bütün sırlarının akarsularla, çağlayanlarla, ırmaklarla... okyanusa taşındığını.

Karar verdi su. Sırrını okyanusa verecekti. Öyle de yaptı zaten. Tüm sırlarını okyanusa verdi. Artık suyun sırrını okyanustan başkası bilmiyordu. Ne taştı okyanus, ne bir başkasına taşıdı suyun sırrını, ne de kurudu.... Geçen karşılaştık suyla. Bir bardaktaydı. Suskundu. Çok uğraştım konuşturamadım. Ben tam giderken "Dur !'' dedi su.

Durdum!Okyanus yürekli dostlar bulmadan sakın konuşma! Taşıyamazlar, kaldıramazlar senin yükünü, canını yakarlar, utandırırlar.'' dedi.

Hep cevrenizde OKYANUS yürekli dostlarinizın olmasi dileği ile ....


Yazarı bilinmiyor.....

ardahan
29-11-2007, 15:32
*YAŞANMIŞ GERÇEK OLAY
*adamın biri arabasıyla giderken yolda bir yolcu alır
arabaya.... adam arka tarafa biner.....şöför...
- eee hemşerim kimsin nereye gidersin...der....
yolcu
- ben Azrailim..canını almaya geldim der......
şöför alaycı bir tavırla
- sen mi Azrailsin der..yaw senin gibi Azrail olurmu hiç der....
yolcu sakin bir tavırla sen daha önce Azrail gördünmüde tarif ediyorsun der...
ve ekler yolcu....
- inanmadın bana öylemi der....
şöför
- inanmadım tabii der......
yolcu
- o zaman 200 metre ileride bir adam daha alacaksın der.....
gerçekten de adamın dediği gibi şöför 200 metre ilerde bir yolcu
daha alır..
ama yolcu ön tarafa oturur...olaylar bundan sonra daha da
enteresanlaşır.....
şöför yanındakine...
- ee sen klimsin nereye gidersin der....
öndeki
- abi ben merkezde biryerde indirirsen çok sevinirim adım
felanca der......
şöför
- yaw şu arkadaki adam bana Azrailim diyo görüyonmu şu herifi
hem iyilik ediyoz hemde dalga geçiyor zibidi der....
öndeki arkaya bakar ama kimse yoktur...
.öndeki
- abi arkada kimse yokki.....
şöför hışımla arkaya bakar ve
- körmüsün be adam arkada oturuyorya der.....
öndeki arkaya bir daha bakar ve
- abi senin kafan iyimi yoksa dalga mı geçiyorsun der...bu sefer
arkadaki söze girer....
- gördünmü der öndeki beni ne duyabilir nede görebilir der şöföre.
şöför bir anda dizlerinin bağı çözülür bet beniz atar....
arkadaki şöföre...
- hadi der arabayı kenara çek 2 rekat namaz kıl canını alacam der.....
şöför ağlamaklı çaresiz bir şekilde arabayı kenara çeker ve iner arabadan.....
sonra....
sonra ne olur biliyor musunuz?
adamlar arabayı aldığı gibi kaçarlar.

:-)) :-))

DrX
29-11-2007, 16:57
Japonya'da bir çocuk 10 yaşlarindayken bir trafik kazasi geçirmiş ve sol
kolunu kaybetmiş.

Oysa çocuğun büyük bir ideali varmiş. Büyüyünce iyi bir judo ustası
olmak istiyormuş.

Sol kolunu kaybetmekle birlikte, bu hayali de yıkılan çocuğunun büyük
bir depresyona girdiğini gören babası, Japonya'nin ünlü bir Judo
ustasına gidip yapilacak bir şeyin olup olmadığını sormuş..

Hoca: Getir çocuğu ..bir bakalim, demiş.

Ertesi gün baba-oğul varmışlar hocanın yanına.. Hoca çocuğu süzmüs ve:
Tamam demiş.. Yarın eşyalarını getir, Çalışmalara basliyoruz.

Ertesi gün çocuk geldiğinde hocası ona bir hareket göstermiş ve "bu
hareketi çalış" demiş.



Çocuk bir hafta aynı hareketi çalısmış.. Sonra hocasınin yanına
gitmiş. Bu hareketi ögrendim baska hareket göstermeyecek misiniz?" diye
sormuş.

Hocanın cevabı: - Çalışmaya devam et olmuş...

2 ay,3 ay,6 ay derken çocuk okuldaki bir yılını doldurmuş.. Çocuk bu bir
yıl boyunca hep o aynı hareketi tekrarlamış.

Hocanın yanına tekrar gitmiş: Hocam bir yıldır aynı hareketi yapıyorum
bana baska hareket
göstermeyecek misiniz?

- Sen aynı hareketi çalış oglum. Zamanı gelince yeni harekete geçeriz..

2 yıl ,3 yıl, 5 yıl derken çocuk judodaki 10. yılını doldurmuş.

Bir gün hocası yanına gelip. ..."Hazir ol ! " demiş.. "Seni büyük
turnuvaya yazdırdım. Yarın maça çıkacaksın!"..

Delikanlı şok olmuş.. Hem sol kolu yok hem de judo da bildigi tek
hareket var.

Ünlü judocuların katıldığı turnuvada hiçbir şansının olmayacağını
düşünmüş; ama hocasına saygısından ses çıkarmamış.

Turnuvanın ilk günü delikanlı ilk müsabakasına çıkmış. Rakibine bildiği
tek hareketi yapmış ve kazanmis. Derken.. ikinci ,üçüncü maç....çeyrek,
yari final ve final...

Finalde Delikanlının karşısına ülkenin son on yılın yenilmeyen şampiyonu
çıkmış. ....

Tam bir üstat, delikanlı dayanamayıp hocasının yanına kosmuş.. "Hocam
hasbelkader buraya kadar geldik ama rakibime bir bakın hele.. Bende ise
bir kol eksik ve bildiğim tek bir hareket var.. Bu kadar bana yeter..
Bari çıkıp ta rezil olmayayım izin verin turnuvadan çekileyim.."

- Olmaz demiş hocası. Kendine güven, çık dövüş. Yenilirsen de namusunla
yenil.

Çaresiz çıkmış müsabakaya. Maç baslamış. Delikanlı yine bildiği o tek
hareketi yapmış ve tak.! Yenmiş rakibini şampiyon olmuş. Kupayı aldiktan
sonra hocasının yanına koşmuş:

-Hocam nasıl oldu bu iş? Benim bir kolum yok ve bildiğim tek bir hareket
var.

Nasıl oldu da ben kazandım ?

-Bak oğlum 10 yıldır o hareketi çalışıyordun. O kadar çok çalıştın ki,
artık yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok.

Bu bir,

İkincisi de o hareketin tek bir karşi hareketi vardir. Onun için de
rakibinin senin sol kolundan tutması gerekir.!

Bunu anlatan kişi bir de şunu ekledi:

" İnsanlarin eksiklikleri bazen, aynı zamanda en güçlü tarafları
olabilir: Ama yeter ki bu eksiklik kafalarinda olmasin..!!"

FNT
29-11-2007, 18:06
İBRETLİK BİR HİKAYE.KISSADAN -

İmam ve Tanrı

Bir köyün camisinde, imam cemaate vaaz vermektedir.
Ansızın içeri dalan bir köylü, köyü sel basmakta olduğunu haber
verir.
Bütün cemaat hemen kendilerini dışarı atıp kaçar. Sadece imam, bütün
ısrarlara rağmen köyü terketmeyi reddeder ve Tanrı'nın kendisini
koruyacağını söyleyerek camide kalır.
Kısa bir süre sonra sular camiye ulaşır, imam çaresiz minareye çıkar.
Sular minarenin ilk katına yükselirken bir tekne imamı kurtarmaya gelir.
Ancak dini bütün imam, Tanrı'nın kendisini koruyacağını söyleyerek tekneye
binmez. Sular yükselir. İmam ikinci kata çıkmak zorunda kalır.
Bir tekne daha gelir, ancak imam yine Tanrı'nın kendisini koruyacağına
inancının tam olduğunu söyleyerek tekneye binmez. Sular iyice yükselir.
İmam artık minarenin en tepesindedir. Bir helikopter yaklaşır.
İçindekiler, durumun kötü olduğunu anlatarak , imama helikoptere gelmesi
konusunda ısrar ederler.
İmam helikoptere binmeyi de reddeder.
Bir süre sonra sular iyice yükselir ve imam boğularak ölür.
Kendisini ahiretin kapısında melekler karşılar.
Melek: 'Hoşgeldiniz, buyrun...'
İmam: 'Cennete girmek istediğimden emin değilim..'.
Melek: 'Neden?..'
İmam: 'Tanrı'ya biraz kırgınım....'
Melek: 'Ne oldu ki?..'
İmam: 'Ben hayatımı ibadet ederek geçirdim, insanlara hep iyilik
yaptım, günahtan uzak durdum.
Yaşadığım köyü sel bastı, herkes kaçtı ama Tanrı'nın beni kurtaracağına
inandığımdan ben kaldım. Görüyorsunuz ki şimdi burdayım...

Tam bu sırada yukarıdan Tanrı'nın sesi duyulur.
'Salağa, iki tekne, bir helikopter gönderdik..Böylesine geri zekâlının
benim katımda da yeri yoktur..'

FNT
29-11-2007, 18:13
Bir zamanların bakanları
İKİNCİ Dünya Savaşı yıllarında Gazi Lisesi’ni bitiren 2 genç, okulu bitirir bitirmez
yurtdışında okumak için gençlerden birinin babası olan, Milli Eğitim Bakanı’na gitmişler.
Bakan, çocukları dinlemiş ve oğlunu dışarı çıkartıp, arkadaşına şunu demiş:
"Ben Milli Eğitim Bakanı’yım, eğer oğlumu yollarsam bu yakışık almaz, ama seni yollayacağım."
Bu çocuk savaş yıllarında Alman elçisinin uçağıyla Almanya’ya okumaya uçarken, bakanın oğlu olan arkadaşı da onu uğurlamaya gelmiş ve bütün lise hayatı boyunca yurt dışında okumak hayaliyle biriktirdiği harçlığını da çıkarıp vermiş arkadaşına:
"Buna benim artık ihtiyacım olmayacak, sen kullan" diye...
Uçağa binen yolcunun adı; Gazi Yaşargil. (Prof.Dr. Beyin Cerrahı)
Bakanın oğlu ise; Can YÜCEL

polosport
30-11-2007, 16:17
Bu zeki adama şapka çıkartılır ..
Türkiye'yi Güldüren Adam' ünlükomedyen Cem Yılmaz'ın İstiklal Marşı'ndan esinlenerek yazdığı bir şiir, şu sıralarda elden ele dolaşıyor. Cem Yılmaz, bu şiirinde Türkiye'nin sorunlarını da ele alarak ülkemiz gerçekleri hakkında inanılmaz tespitler yapmış! İşte Cem Yılmaz'ın Türkiye'nin durumuna mizahi, ve bir o kadar da entelektüel bakış açısıyla yazmış olduğu şiir:



İSTİKBAL MARŞI

Bakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak!
Dönmeyip Amerika'da, arlanmaksızın yaşayacak!.
O benim milletimin hırsızıdır, yurdu soyacak,
Hortumladıkları benimdir, milletimindir ancak!



Çalma, kurban olayım hepsini ey hırslı çakal!
Gariban halkıma da bir pul bırakacak kadar al!
Olmaz sana götürdüğün paralar sonra helal,
Hakkını vermezsen burdaki ortaklarının behemehal!



Ben ezelden beri aç yaşadım,aç yaşarım!
Hangi hükümet beni kurtaracakmış,şaşarım!
Kurumuş musluk gibiyim, ne akar ne taşarım!
Yırtsam da bir tarafımı, hiç görülmez başarım!



Mali krizler, yoluna örmüşse çelikten bir duvar,
Benim .ceğiz, .cağız diyen bir hükümetim var!
Bağırsın korkma, nasıl işimize burnunu sokar?
'Avrupa Birliği' denen tekdişi kalmış canavar!



Arkadaş, Meclis'e namusuyla çalışanları uğratma sakın!

İşe aldıracakların, olsun hep sana yakın!
Gelecektir, cezanı vereceği günler Hakkın,
Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın!



Yaktığın yerleri 'orman' diyerek geçme, tanı!
Çalışanı işten at, doldur kadroya yatanı!
Gözleri açık yatır seni kurtaran atanı,
Satılmadik o kaldı, durma satıver şu vatanı!



Sermaye mutlu olsun, olsa da çevre feda!
Semizlettin Apo'yu, mezarında dönsün Şüheda!
Uydurma kanunlarla Meclis'ten getirin seda!
On bin Yıllık tarihe, yurdum ederken veda!



Cümlenizin bu yurdu yok etmek mi emeli?
Yediginiz herzelere başka ne demeli!
Oyuverin altını iyice sallansın temeli,
Yurdumun ki, sonunda vatandaş kükremeli!



O zaman durur belki gözümden akan yaşım,
O zaman doğrulur belim, yukarı kalkar başım,
O zaman boşa gitmez yıllarsüren uğraşım!
HESABINI VERİP TE GİTTİĞİNİZ GÜN KARDAŞIM,





Dalgalanın dolar gibi sizde şimdi ey suçlular!
Olsun artık soyguncuya vurulacak bir yular,
Ebediyen, öyle yok hesapsız bir iktidar!
Hakkıdır 'garip yaşamış vatandaş'ın da gülmek,
Hakkıdır ezilmiş milletimin, aydınlık bir İstikbal!



Cem YILMAZ

tdogan
01-12-2007, 18:08
ANTİKACI
Genç adam, antika merakı sebebiyle Anadolu'nun en ücra köşelerini dolaşıyor ve gözüne kestirdiği malları yok pahasına satın alarak yolunu buluyordu. Kış kıyâmet demeden sürdürdüğü seyahatler sırasında başına gelmeyen kalmamış gibiydi.

Fakat bu seferki hepsinden farklı görünüyordu. Yolları kapatan kar yüzünden arabasını terk etmiş ve yoğun tipi altında donmak üzereyken, bir ihtiyar tarafından bulunup onun kulübesine davet edilmişti. Yaşlı adam, antikacının yürümesine yardım ederken:

— "Günlerdir hasta olduğumdan, odun kesmek için ilk defa dışarıya çıktım" dedi; "meğer seni bulmak için iyileşmişim".

Diz boyuna varan karla boğuşup kulübeye geldiklerinde, antikacının beyaz göre göre donuklaşan gözleri fal taşı gibi açıldı. Odanın orta yerindeki kuzinenin etrafını saran üç dört iskemle, onun şimdiye kadar gördüğü en güzel antikalar olmalıydı.

Saatlerdir kar içinde kalan vücudu bir anda ısınmış, buzları bir türlü çözülmeyen patlıcan moru suratını ateşler kaplamıştı. Yaşlı adam, misâfirini yatırmak için acele ediyordu. Ona birkaç lokma ikram edip sedirdeki yatağını hazırlarken

— "Bugün soba yakamadım evlâdım" dedi, "ama bu yorganlar seni ısıtacaktır".

Ev sâhibi yıllar önce vefat eden karısıyla paylaştıkları odaya geçerken, antikacı da tiftikten örülen battaniyelerin arasına gömüldü. Ancak, bütün yorgunluğuna rağmen, bir türlü uyuyamıyordu. Ertesi gün gitmeden önce ne yapıp o iskemleleri almalı, bunun için de iyi bir senaryo uydurmalıydı.

Meselâ, hayatını kurtarmasına karşılık ihtiyara birkaç koltuk satın alabilir ve eskimiş olduğu bahânesiyle dışarıya çıkarttığı iskemleleri, çaktırmadan minibüsün arkasına atabilirdi. Hâttâ onları kaptığı gibi kaçmak bile mümkündü. Yürümeye dahi mecâli olmayan ihtiyar, sanki onun peşinden koşacak mıydı?

Genç adam kafasındaki fikirleri olgunlaştırmaya çalışırken dalıp dalıp gidiyor ve rüzgârın sesiyle uyandığı zamanlar, kaldığı yerden devam ediyordu. Bu arada yaşlı adamın sabah namazına kalktığını fark etmiş, hâttâ hayâl meyâl olsa bile, odun parçaladığını duymuştu.

Gözlerini açtığında, onun kuzine üzerinde yemek pişirdiğini gördü ve etrâfına bakınırken, birden iskemleleri hatırladı. Hafifçe doğrulup çevresine baktı.

Aman Allahım! Antikalardan hiçbiri ortada yoktu.

İhtiyar kurt herhâlde plânını hissetmiş ve belki de uykudaki konuşmasını duyarak onları emin bir yere kaldırmıştı. Sâkin görünmeye çalışarak:

— "İliğim kemiğim ısınmış" dedi. "Çorbanız da güzel koktu doğrusu. Ama akşamki iskemleleri göremiyorum".

Yaşlı adam, odanın köşesine yığdığı iskemle parçalarından birini daha sobaya atarken

— "İskemle dediğin dünya malı be evlâdım" dedi, "biz misâfirimizi üşütür müyüz?".

***

Bana bu muhteşem meseli gönderen, Amiyotrofik Lateral Skleroz belâsı sebebiyle sâdece bir kol hareketiyle bilgisayara yazabilen aziz dostum Dr. Alper Kaya'ya minnetlerimle…

Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat – İstinye – 23 Kasım 2007 Cuma

yavuzc
03-12-2007, 16:15
SAYIN MESAJI ALAN KİŞİ,



Su anda pir Laz Virüsü almış puluniysunuz...





Biz, Trabzon-Türkiye'de henüz yeterli teknolojik imçanlara sahip

olmatuğumuzdan, pu pir MANUEL virüstür!!



Lütfen, çendi hard disçinizdeki püdün tosyalari çendinuz silerek yok

edinuz ve bu maili biltuğunuz herçese cönderinuz!!



Pize yardımci oltuğundan dolayi ı çok teşeççür ederuz.



Hacker Temel



Lazlara özel not : Bu bir şaka e-mailidur. Bu Mail'e uyup da hard

disçinizdeki tosyalari silmeyinuz !!

baytar657
08-12-2007, 10:51
DOST
Genç adamın biri, Dermiş babasına
her gün;'Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi'Baba, itiraz
eder,"Olmaz öyle çok dost, hakikisi Belki bir, belki iki, Fazlasını
bulamazsın gerçek, hakiki... "Devam eder durur konuşma...aralarında başlar
bir tartışma,Karar verirler bir sınava,Dostun hakikisini anlamaya...Bir
akşam bir koyun keserler,Ve koyarlar çuvala.Baba
der ki oğluna,'Hadi al bu çuvalı, şimdi götür dostuna'.Çuvaldan kanlar
damlamakta,Sanki öldürmüşler de bir adamı, Koymuşlar çuvala, Dıştan böyle
sanılmakta.Delikanlı sırtlar çuvalı, Gider en iyi bildiği dostuna, çalar
kapıyı. O dost, bakar ki bir çuvala hem de kanlı, Kapar hızla kapıyı
delikanlının suratına, Almaz içeri arkadaşını,Böylece tek tek dolaşır
delikanlı, Kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını.Ne çare, hepsinde de
sonuç aynıdır. evlat geriye döner.Ama içten yıkılır...Babasına dönerek;
haklıymışsın baba ' der.Dost yokmuş bu dünyada ne sana, ne de bana.Baba
'hayır Evlat 'der, benim bir dostum var bildiğim.Hadi, çuvalı alda bir
kerede git ona.Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar. Alnından ter, çuvaldan
kanlar damlar...Gider, baba dostuna. Kabul görür, sevinir. O dost,
delikanlıyı alır hemen içeri. Geçerler arka bahçeye.Bir çukur kazarlar
birlikte, Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye, Üzerine de serpiştirirler
toprak. Belli olmasın diye dikerler sarımsak...Genç adam gelir
babasına;'Baba, işte dost buymuş' diye konuşunca, Babası; 'daha erken,
o belli olmaz daha. Sen yarın git O'na, çıkart bir kavga, Atacaksın iki
tokat, hiç çekinmeden ona, işte o zaman anlaşılacak, dostun hakikisi.
Sonra gel olanları anlat bana...'Genç adam, aynen yapar babasının
dediğini, Maksadı anlamaktır dostun hakikisini, babasının dostuna
istemeden basar iki tokadı!Der ki tokadı yiyen DOST;'Git de söyle babana,
biz satmayız Sarımsak tarlasını böyle iki tokada'!Sevilecek biri
olmadığın zamanlarda bile Seni Sevmeli...Sarılacak biri olmadığın
zamanlarda bile Sana
Sarılmalı...Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile Sana Dayanmalı...Dost
dediğin;fanatik olmalı;Bütün dünya seni üzdüğünde Sana moral vermeli.Güzel
haberler aldığında seninle dans etmeli, Ve ağladığında,seninle
ağlamalı...Ama hepsinden daha çok;Dost matematiksel olmalı;Sevinci
çarpmalı...Üzüntüyü bölmeli...Geçmişi çıkarmalı...Yarını
toplamalı...Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı...Ve her
zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı...İşi bitince seni bir tarafa
atmamalı...Mevlana

radyolog
09-12-2007, 19:41
*YAÞANMIÞ GERÇEK OLAY**
>
> Adamýn biri arabasýyla giderken yolda bir yolcu alýr
> arabaya.... adam arka
> tarafa biner.*
>
> *þöför ;**
> - eee hemþerim kimsin nereye gidersin..*
>
> *yolcu ;**
> - ben Azrailim..canýný almaya geldim..
> þöför alaycý bir tavýrla
> - sen mi Azrailsin.*
>
> * yaw senin gibi Azrail olurmu hiç.?**
> yolcu sakin bir tavýrla sen daha önce Azrail
> gördünmü de tarif ediyorsun
> der...
> ve ekler yolcu....
> - inanmadýn bana öylemi der..*
>
> *þöför ;**
> - inanmadým tabii der...*
>
> *yolcu ;**
> - o zaman 200 metre ileride bir adam daha
> alacaksýn.....
> gerçekten de adamýn dediði gibi þöför 200 metre
> ilerde bir yolcu daha alýr..
> ama yolcu ön tarafa oturur...olaylar bundan sonra
> daha da
> enteresanlaþýr.....
> þöför yanýndakine...
> - ee sen kimsin nereye gidersin der....*
>
> *öndeki ;**
> - abi ben merkezde biryerde indirirsen çok sevinirim
> adým felanca der.....*
>
> *þöför ;**
> - yaw þu arkadaki adam bana Azrailim diyo görüyonmu
> þu herifi hem iyilik
> ediyoz hemde dalga geçiyor zibidi der....
> öndeki arkaya bakar ama kimse yoktur....*
>
> *öndeki ;**
> - abi arkada kimse yokki.....
> þöför hýþýmla arkaya bakar ve
> - körmüsün be adam arkada oturuyor ya .....
> öndeki arkaya bir daha bakar ve
> - abi senin kafan iyimi yoksa dalga mý geçiyorsun
> der...*
>
> *bu sefer arkadaki söze girer....**
> - gördünmü der öndeki beni ne duyabilir nede
> görebilir der þöföre. *
>
> *þöför bir anda dizlerinin baðý çözülür bet beniz
> atar....*
>
> *arkadaki þöföre ;**
> - hadi der arabayý kenara çek 2 rekat namaz kýl
> canýný alacam der..... *
>
> *þöför aðlamaklý çaresiz bir þekilde arabayý kenara
> çeker ve iner
> arabadan.....**
> sonra....
> sonra ne olmuþ biliyormusunuz..?
> adamlar arabayý aldýðý gibi kaçmýþlar...:))

FNT
10-12-2007, 14:04
Yıl 2020,kızım 18,ben 47 yaşındayım...

"Baba bizim bayrağımızda sizin zamanınızda Ay-yıldız varmış neden
şimdi haç işareti ve anlamını bilmediğim renkler var?

2 arkadaş okulda tavan arasında eski bir atlas bulmuştuk,o atlasta
gördük daha önce Edirne'den Kars'a kadar Türkiye toprağı imiş,şimdi neden
o haritanın 1/5'ine Türkiye diyoruz?

Eskiden her mahallede 1-2 cami varken, şimdi neden her ilde bir cami
var, dedem bahsetmişti, daha önce ezan denen bir şey varmış, günde 5 defa
camilerden okunurmuş şimdi bu çan sesleri ne baba?

Filistinlilerin zamanında topraklarını parça parça satarak İsrail'in
kurulmasına sebep olduklarını hiç mi bir yerde okumadınız da,topraklarımızı
sattırıp şimdi bu ufacık alana bizi hapsettiniz? Siz atalarınızdan böyle mi aldınız bu
toprakları, emaneti böyle mi korudunuz? Günden güne topraklarımız satılırken
siz uyuyor muydunuz baba?

Baba küçükken herkesin beni Aybüke diye çağırdığını hatırlar gibiyim
şimdi neden bana Angel diyorlar,beni kulağıma Angel ismini ezanla sen mi
söyledin?

Bizim evin önünden tanklarla geçen Amerikan askerleri kim baba? Hergün
bize hakaret ederek ve sizi her gördükleri yerde coplayarak demokrasi ! mi
getirdiler baba? Bize okulda demokrasinin tanımını daha farklı öğretiler sanki

Elime geçen gün bir kitapgeçti baba, senin gençliğinden kalan. Biz Ankara'ya
taşınmazdan önce memleketimizin ismi Gaziantep'miş ve 6317 şehit vererek "Gazi"
lik ünvanını kazanmış.Neden şimdi oraya kürdistan diyorlar baba. Baba hani sizlere
kürtlerle Türkler kardeştir demişler, peki kardeşlerim neden bizi öldürüp ülkemizde
ayrı devlet kurdular.

Baba o kitapta Atatürk diye birinden de bahsetmişti. O her kimse 1933'te
Bursa'da bir nutuk vermiş, ben şimdi bile ne kastettiğini anlayabiliyorken, sizin
gençliğiniz bu kadar mı cahildi de o uyarıları dikkate almadınız.

Şimdiki kürdistan toprağında yer alan Süleymaniye'de askerimizin başına
çuval geçirmişler ve sen o dönemde gençtin,hiç mi kanın donmadı baba.Neden
hesap sormadınız bunları görmezden gelen yöneticilerinize?

O az önce bahsettiğim Atatürk size bir hitabe yazmış ve sizi hain yöneticilere
ve uşaklara karşı uyarmış ve hitabenin sonunda da "Muhtaç olduğun kudret
damarlarındaki asil kanda mevcuttur."demiş.Baba kanınız o kadar bozuk mu ki
ülkemizi bu hale getirenlerin yakasına yapışmadınız.

Baba Türkiyeli ne demek,biz Türk çocuğu değil miyiz,soyumuz belli değil mi
bizim? O kitapta okumuştum "Ne mutlu Türküm diyene" yazıyordu. Peki baba ben
neden mutlu değilim? Türküm demek suçsa ve kötü bir şeyse siz eskiden neden
söylerdiniz?

Baba biz Kurtuluş Savaşı denen bir şey yaşamışız, kitaba göre dünyanın gördüğü
en şanlı savaşmış ve o savaşta 4 milyon şehit vermişiz. Madem bu vatandan bu kadar
kolay vazgeçecektiniz de neden o kadar şehit verdiniz?

Hiç mi kitap okumadınız, hiç mi sizi uyaran olmadı, hiç mi göremediniz ülkemizin
peşkeş çekildiğini? Eğer farkında olduysanız ve duygusuzca evinizde oturduysanız
sizin o hainlerden ne farkınız kaldı. Allah'ın huzuruna hangi yüzle çıkacaksınız baba.
"Vatan sevgisi imandandır" diye bir hadis varken hadi diyelim ki Türklüğünüzden
vazgeçtiniz bari İslam'ın emrine uysaydınız.

Senin eski cd'lerden dinledim baba, bizim de bir İstiklal Marşı'mız varmış,o marşı
yalnızca körü körüne ezberlediniz mi?Atalarımız sizi her fırsatta uyarmış,demiş ki "Ey Türk
titre ve kendine dön."Baba ne zaman titreyeceksiniz,Ankara'yı da kaybettikten sonra mı?
Bundan 13 yıl önce titremediyseniz eğer artık hiç birşey titretemez sizi.

Baba sen son bağımsız olan Türkiye Cumhuriyetini gördün."Ya devlet başa,ya
kuzgun leşe" diyebilecek bir Hasan Tahsin,bir Şehit Şahin,bir Sütçü İmam yok muydu
aranızda? Yazıklar olsun baba sizin gençliğinize!

Bu günleri göreceğime hiç doğmasaydım baba.Türklüğünüzden utanmadınız hiç
olmazsa insanlığınızdan utansaydınız baba.Bu vatan göz göre göre altınızdan kayarken
hiç olmazsa ŞEREFİNİZLE ÖLEMEDİNİZ Mİ?"

HER GÜNÜM CENAZE HER GÜNÜM ŞEHİT
BUNLARIN SEBEBİ BİR İT OĞLU İT
UYAN TÜRK EVLADI UYUMA UYAN
OTUZ KUPONA ALINMADI BU VATAN






07.12.2007 tarihinde mailime gelmişti.

Turkuaz
12-12-2007, 10:22
Hayat nedir - ne değildir....

Hayat çetele tutmak değildir...

Hayat;

Seni kaç kişinin aradığı, kiminle çıktığın, çıkıyor olduğun veya çıkacağın demek de değildir.

Kimi öptüğün, hangi sporu yaptığın, kimlerin seni sevdiği de değildir.

Hayat, ayakkabıların, saçın, derinin rengi de değildir.

Nerede yaşadığın veya hangi okula gittiğin de değildir.

Aslında hayat; notlar, para, giysiler, girmeyi başardığın ya da başaramadığın okullar da değildir.


Hayat;

Kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir.

Kendin için neler hissettiğindir.

Güven, mutluluk, şefkattir.

Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktır.


Hayat;

Kıskançlığı yenmek, önemsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir.

Ne dediğin ve ne demek istediğindir.

İnsanların sahip olduklarını değil, kendilerini olduğu gibi görmektir.

Her şeyden önemlisi hayatı, başkalarının hayatını olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir.


İşte hayat bu seçimden ibarettir.

İnsanların en acizi dost edinemeyen, ondan daha acizi ise dost kaybedendir.

Yazan: Charles Eguone

tdogan
13-12-2007, 01:02
Duygusal zekanın içerdiği öğelerden oluşan, insanın beceri, yeti, yetenek
nitelikleriyle, özellikleriyle değerlendirmeye yarayan ölçekler vardır.

Soru: Bir erkek kedi, bir ağaca çıkmış ve inmek bilmiyor. Kediyi o ağaçtan
indirmek için ne yaparsınız?

Düşünün ve kariyer analizini aşağıda bulun:

1- Ağaca tırmanırsınız.
2- Ağaca merdiven dayayıp tırmanırsınız.
3- "Gel pisi pisi" diye seslenirsiniz.
4- Dişi bir kedi bulup ağacın altına getirirsiniz.
5- İtfaiye gibi kurtarıcı görevlileri ararsınız. *

* *

* **

Sonuç:
1-Ağaca tırmandıysanız; cesur ve girişkensiniz. İyi bir "satış temsilcisi"
olursunuz.
2- Ağaca merdiven dayayıp tırmandıysanız; hedefe nasıl ve ne yöntemlerle
ulaşacağınızı planlayabiliyorsunuz. İyi bir " halkla ilişkiler müdürü"
olursunuz.
3-"Gel pisi pisi" diye seslendiyseniz, saflık derecesinde iyimsersiniz. Ne
yaparsanız yapın, sakın kendi işinizi kurmayın.
4-Dişi bir kedi bulup ağacın altına getirdiyseniz; kendi işinizi kurup çok
başarılı ve ünlü olabilirsiniz.
5-İtfaiye gibi kurtarıcı görevlileri aradıysanız; sorumluluğu başkalarına
atmayı iyi beceriyorsunuz. "İyi bir üst düzey yönetici" olursunuz.

ÇATIŞAN DEĞERLERİMİZ-Prof. Dr. Özcan KÖKNEL
*
*Ayrıca:

6- Ağacı kesersiniz, böylece bundan sonra başka kedilerin çıkmasını da
engellemiş olursunuz: Sizden mükemmel bir kamu yöneticisi olur.
7- "Bana ne?" deyip yolunuza devam edersiniz. Sizden yönetici olur mu bilmem
ama çok iyi bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olur.
8- Dişi kedi bulmak zor olacağından kendiniz dişi kedi kılığına girip ağacın
altında cilve yaparsınız. Yönetici olamasanız bile magazin medyası peşinizi
bırakmaz, şöhret olursunuz.
9- Kediyi silahla vurursunuz ve ağaçtan düşer. Amaç kediyi ağaçtan indirmek
değil miydi? Sizden çok iyi bir "paşa" olur netekim. ..*

guneysu
13-12-2007, 02:38
aşağıya bir fare getirip bıraksak.. hangi katogoriye giriyor acaba

şıklarda o yok...

9. şıkda aklıma yatmadı değil...:D:D:D

guneysu
17-12-2007, 15:59
Emine gızım,

Benim. Ayşe nenen. Bildin mi? Bildin dabii. Elimde böyüdün a gızım.
Yoğsa şehere oğlumun yanına gitdim diye beni untuveedin mi?
Böğün tam 10 gün oldu köyden ayrı düşeli. Çok özledim orları.
Doktura çıkarttı beni oğlan.
Gözümdeki katarağı aldılar Allah razı olsun. Perde falan galmadı. Çayıra baktım
mıydı, goyunların hepisini görecem.
Azcık sıkıldım burlarda. Halden annayan da olmadığına, köye mektup yazdırayım dedim göççük toruna.
Canım pek daraldı buralarda. Goca bi köyü bi binaya doldurmuşlar. Herkesleri kümes gadar evlere tıkmışlar.
Bir tek hamamı güzel benim oğlanın evinin. Hamamdaki çeşmenin kurnası görsen Eminem, gocaman.
Cakuzi kurnası. Bizim gölbaşı gibi böyük deel, biriki debelencek gadar emme çimiyom içinde zaman zaman.
Haftaya köyden burlara gelcekler varımış. Çıtırların Hilmi'den bağ makasını yolla bana. Bizim gelinin tırnaklarını kırkacam. Bostan çapası gibi olmuşlar,sorduydum,'kesemiyoz' dedi, utancından boya sürüyo gariban.
Okusun, ilim bellesin diyin şehere gönderdiydik emme edepsizliği bellemiş benim oğlan.
Eve, gelinin gözü önünde cıbıl gadınlar getiriyo her akşam. Gadınlar bir oynayyolar, bir güleyyolar sabaha gadar heç utanmadan. Şükür ki heç çıkmayolar o güçük gara kutudan.
Gelin de accık beceriksiz ya..
Ne etcen gari.. Ocakta tencere tıngırdatmaya üşeniyo, alıyo bizi hambörger miymiş, ham börülcemiymiş ney, onu yimeğe götürüyo. 'Ben ham yimek yimem a gızım..' dedim dinnemedi.
Arpaya katsan at yemez, kepeğe katsan it yemez. Anaaa,gurudum, Cıkcıklar'ın bağındaki gorkuluk kadar galdım açlıktan.
Hele bi dur. O yimeklerin yanına gara bi su veriyollar da Eminem, içtiydim, dedim Allah, yandım anam.' Yanndı genizlerim, köpükler çıktı ağzımdan burnumdan. 'Şeherin gara suyu gudurttu beni herhal' dedim aklımdan. Anaam, bi iyi geldi bana o sonnadan. Hergün alıyo torun bana o gara şişeden bakkaldan. Gerçi masraf çıkarmayam oğlana diyom emme 'Alacağım bir iğne,çeliğin okkasından bana ne' diyom sonradan. Zaten hepiciği müsrüf. Akşama gadar kavuruyolar, sabaha gadar savuruyolar.
Böyük torun helhal evlendi, başka evde yaşıyo dediler. Gayrı ocağından ayrı yaşamak isteyo dediler. Çağırın göresim var dediydim. Aaşam gelecekti, bekledim uyuya galmışım. Gece ayakyoluna galktıydım. Anaa, baktım salonda biri yatıyo. Usulca yanaştım, gafasına yorganı çekmiş, parlak küpesi upuzun saçları gözüküyo. 'Hah' dedim. 'Torun sürpüz yaptı.Yeni gelini de getirivermiş, saçları da küpeleri de pek ışıl ışıl' derken, yataktan dönüverdii... 'ELLEH.. Gelinin gara gara sakalları, pos pos bıyıkları var!!.'
Elim ayağım boşanıverdi. Başladım bağırmaya 'Ecinni fış fış! Ben sana dokunmam kış kış!!. Destur Bismillah.. Yaa Alllaaahhhh!!..' derkene bayılmışım. Ayılayazdım, gözümü açdıydım, ecinni bana 'Babanne' diye yapışıverdi, gene bayılmışım.
Sonnadan annadım ki, o yeni gelin deel benim büyük torun Hidayet'miş.'Sana dedenin adını verdik. Hidayete ereceğine zıvanadan çıkmışın' diyip bastonu dehledim gafasına.
Ben eyiyim Emine gızım. Merakta galma. Sade, bazı diyom keşke gözlerim perdeli galaydı. Belki o perdeden görmüyodum bunnarı.
Ben yazarım yine sana. Hele kal sağlıcakla...

FNT
26-12-2007, 03:08
Bir varmış…
Uzun yıllar önce tüm insani duyguların yaşamakta olduğu bir ada varmış:
iyimserlik, üzüntü,bilgi …
ve diğer duygular gibi
sevgi de.

Günlerden birgün duygulara adanın batacağı bildirilmiş ... Bunun üzerine herkes gemisini hazırlayıp adayı terketmiş.
Sadece sevgi son ana kadar beklemek istemiş.
Ada batmadan önce sevgi yardım istemiş...
Yanından lüks bir gemiyle geçmekte olan zenginliğe sormuş...
“Zenginlik beni de götürebilir misin?"

"Yapamam. Gemim altın ve gümüşle dolu. Sana göre yer yok."

Daha sonra şahane bir gemiyle geçmekte olan gurura sormuş, sevgi:
“Gurur rica ediyorum, beni de götürür müsün?"
Gurur: " Seni götüremem. Burada hersey hatasız. Gemimi bozabilirsin " diye cevaplamış.
Sonra yanından geçmekte olan üzüntüye sormuş sevgi:
"Üzüntü, lütfen beni de götür."
"Oh sevgi" demiş üzüntü,
"O kadar üzüntülüyüm ki, yalnız kalmalıyım,"
Neşe de yanından geçmiş.
Fakat halinden o kadar memnunmuş ki sevginin kendisine seslendiğini dahi duymamış...
Aniden bir ses:
"Gel sevgi, seni götüreyim" demiş.
Bu konuşan yaşlı bir zatmış.
Sevgi o kadar mutlu ve müteşekkir kalmış ki, karaya gelince giden ihtiyara ismini dahi sormayı unutmuş.
Ona ne kadar borçlu olduğunu farkeden sevgi, bilgiye sormuş:
"Bilgi bana kimin yardım ettiğini söyleyebilir misin?"
"Zamandı" diye cevaplamış bilgi.
"Zaman?" diye sormuş sevgi, “Neden zaman bana yardım etti?"
Bunun üzerine bilgi şöyle demiş:
“Sadece zaman sevginin hayatta ne kadar önemli olduğunu anladığı için!"

guneysu
03-01-2008, 17:06
ÇOCUK KALANLAR

- Gel oğlum kalk bakalım tahtaya, sana bir sorum var.
- Buyurun, sorun tabii öğretmenim,
- Canlılar kaça ayrılır?
- Dörde ayrılır öğretmenim...
- Bana yanlış gibi geldi ama, say bakalım...
- Bitkiler, Hayvanlar, İnsanlar, Çocuklar...
- Çocuklarda insan değil mi oğlum? -
Haklısınız, o zaman canlılar üçe ayrılır öğretmenim...

- Peki, şimdi yeniden say bakalım....
- Bitkiler, Hayvanlar ve Çocuklar...
- Oğlum peki, insanlara ne oldu?
- Düşünebilenleri hep çocuk kaldılar, düşünemeyenleri de zamanla hayvanlaştılar öğretmenim.

yavuzc
05-01-2008, 02:00
O partiye gittim annem, inan seni dinledim,
"İçme kızım" demiştin, şişeye ilişmedim.
Dediğin oldu annem, ısrarlara kanmadım.
Sarhoş değildim annem, gizlice gururlandım...

Sonra parti bitti annem, herkes gözden kayboldu,
Beni böyle yetiştirmen, inan cok iyi oldu.
Kontağı çevirdim annem, yavaşça yola çıktım,
Ne var ne oldu derken, birdenbire çakıldım.

Karşıdan gelen annem bakmadı bile bana,
Kütük gibi bindirdi tam önden arabama.
Kaldırımda kıvranırken, önce polisi duydum,
Sarhoş şoför oymuş annem, kurban niçin ben oldum?

Galiba bittim annem, keşke yetişebilsen
Bu kaza nasıl oldu, yaşamın başındayken...
Ne kadar çok kan var annem, hepsi benden mi aktı?
Doktoru duydum annem, artık vakit kalmadı.

Anne, annem inan bana alkol ağzıma değmedi,
Oysa ötekiler annem, onlar hiç düşünmedi.
O da partideydi annem, güldü içti, dans etti.
Bir yanlışlık olmalı, ölüm niçin beni seçti?

Bu büyük haksızlık annem, o ayakta ben yerde
Ölümle savaşan ben, hani adalet nerde?
İnsanlar niye içer annem, yazık değil mi cana?
Acım artıyor annem, yetiş kuvvet ver bana...

Sakın ağlama annem, babam da cesur olsun,
Mezar taşıma annem, bu ders doğru yazılsın.
Dur anne, söyle ona ya araba, ya içki,
Eğer ikaz etselerdi, ben de ölmezdim belki.
Göğsüm sıkışıyor anne, öyle korkuyorum ki..
Yeter ağlama artık, hep benimlesin sanki..
Son bir sorum var annem, veda etmeden önce,
Söz dinledim ben. Tamam.
Niye seçildim sence Anne?

tdogan
07-01-2008, 17:08
Pek çok insan sevgiyi sevilmek zannediyor...

Erkek olsun, kadın olsun, insanı hayatta var eden temel unsurlardan birisi
sevgi... İçinde sevgi olmayan bir yaşamın müthiş bir boşluk duygusu yaratacağı, hayattaki diğer sahip olduklarımızın bir anlamı kalmayacağı da
tartışılmaz bir gerçek. Sevginin peşinden gitmekte bu anlamda bir hata yok.

Ancak pek çok insan ''sevgiyi'' '' sevilmek'' zannediyor. Peşinde olduklarının başka insanların sevgisini alabilmeye çalışmak olduğunun farkında değiller. Sevginin peşinden gidiyorum diyerek sevilmenin peşinden gittiğimiz sürece tuzağa düşmeye mahkumuz. Sevilme uğraşı bizim sevme
uğraşımızı gölgeleyebilir. Daha da beteri, sevilmek uğruna sevmediğimiz
birinin peşine takılıp gidebiliriz. Sevilmek, ana uğraş haline geldiğinde,
seçilmediğimizi hissettiğimiz ilişkilerde diretmeye, seçileceğimiz ilişkileri ise görmemeye başlarız.

Sevildiğimiz zamanlarda ise amacımıza ulaşmışızdır. Sevilmek, misyonun
tamamlandığı anlamına gelir. Görev bitmiştir. Sevilme uğraşında olacağımız yeni insanların arayışı, bize daha önceki sevgimizin tükendiği yanılsamasını getirir.

Böyle bir karakterin mutluluğu, başkalarına endeksli olmaya mahkumdur.
Sevgiyi, sevilmek sandığı sürece de öyle kalacaktır. Sevilmeyebileceğini
hissettiği insanların sevgisini alabilmek için inanılmaz enerjiler harcayacak, yıpranacak, sevildiği zamanlarda ise sevgisinin tükendiğini düşünüp yeni hedeflerin (kendince yeni sevgilerin ) peşinde koşacaktır.

Hayatlarınız böylesine basit bir tuzakta harcanmayacak kadar değerlidir...

Dr. Ümit Yazman

radyolog
15-01-2008, 19:38
Yýl: 1965
"Karþýma âniden çýkýnca ziyâdesiyle þaþakaldým.. Nasýl bir edâ takýnacaðýma hükûm veremedim, âdetâ vecde geldim. Buna mukâbil az bir müddet sonra kendime gelir gibi oldum, yüzünde beni fevkalâde rahatlatan bir tebessüm vardý.. Üstümü baþýmý toparladým, kendinden emin bir sesle 'akþam-ý þerifleriniz hayrolsun' dedim.."

Yýl: 1975
"Karþýma birdenbire çýkýnca çok þaþýrdým.. Ne yapacaðýma karar veremedim,heyecanda n ayaklarým titredi. Ama çok geçmeden kendime gelir gibi oldum,yüzünde beni rahatlatan bir gülümseme vardý.. Üstüme çeki düzen verdim, kendinden emin bir sesle 'iyi akþamlar' dedim.."

Yýl: 1985
"Karþýma âniden çýkýnca fevkalâde þaþýrdým.. Nitekim ne yapacaðýma hükûm veremedim, heyecandan ayaklarým titredi. Amma ve lâkin kýsa bir süre sonrakendime gelir gibi oldum, nitekim yüzünde beni ferahlatan bir tebessüm vardý.. Üstüme çeki düzen verdim, kendinden emin bir sesle 'hayýrlý akþamlar' dedim.."
Yýl: 1995
"Karþýma birdenbire çýkýnca çok þaþýrdým.. Fenâ hâlde kal geldi yâni..Ama bu iþ bizi bozar dedim. Baktým o da bana bakýyor, bu iþ tamamdýr dedim..Manitayý tavlamak için doðruldum, artistik bir sesle 'selâm' dedim.."

Yýl: 2006
"Âbi onu karþýmda öyle görünce çüþ falan oldum yâni.. Oðlum bu iþ bizi kasar dedim, fenâ göçeriz dedim, enjoy durumlarý yâni.. Ama concon muyum ki ben,baktým ki o da bana kesik.. Sarýl oðlum dedim, bu manita senin.. 'Hav ar
yu yavrum?'"

Yýl: 2026
"Ven ay vaz si hör, ben çok yâni öyle iþte birden.. Off, ay dont nov âbi yaa.. Ama o da bana öyle baktý, if so âþýk len bu manita.. 'Hay beybi..'"

radyolog
15-01-2008, 19:45
hikaye değil ama

MANALI VE ANLAMLI BİR FOTO :):)

http://img413.imageshack.us/img413/7705/trafksaretvesaretclernekn3.jpg (http://imageshack.us)

radyolog
16-01-2008, 19:45
Memur Fýkrasý
'ABD, Ýngiliz ve Türk maliye bakanlarý bir araya gelmiþ. Kamu çalýþanlarýnýn durumlarýný görüþmektedirler. ABD Maliye Bakaný der ki: Bizim araþtýrmalarýmýza göre kamu görevlilerimizin bir aylýk geçimi için 1000 dolar gerekiyor. Biz onlara 1500 dolar veriyoruz. Bunun 1000 dolarýný çeþitli ihtiyaçlarýna harcýyorlar, 500 dolarýný nereye harcýyorlar bilemiyoruz.

Ýngiliz Maliye Bakaný sözü alýr: Bizim araþtýrmalarýmýza göre kamu görevlilerimizin bir aylýk asgari geçim endeksi 1000 Sterlin. Biz çalýþanlarýmýza 1400 Sterlin veriyoruz. 1000 Sterlin'ini çeþitli ihtiyaçlarýna harcýyorlar. 400'ünü ne yapýyorlar bilmiyoruz.



Bizim Maliye Bakaný sözü alýr: Bizim kamu çalýþanlarýnýn asgari bir aylýk geçimi için 1000 YTL gerekiyor. Biz 500 YTL veriyoruz. Gerisini nereden buluyorlar bilemiyoruz

radyolog
16-01-2008, 19:46
Kadýnlar

Hiç yanýtlayamadýðým en büyük soru þu olagelmiþtir: "Bir kadýn ne ister?"

Sigmund Freud



Her iki karýmla da talihim kötü gitti. Birincisi beni terk etti, ikincisi terk etmedi.

Patrick Murray

Durmasýný bilmek

TEMEL ile Ýdris þanslarýný denemek için kumar oynamaya karar vermiþler. Þanslarý bir türlü yaver gitmemiþ ve beþ parasýz kalmýþlardýr. Kumarhaneden çýkarken, Ýdris çýrýlçýplak vaziyette uygunsuz yerlerini elleriyle kapatmýþtýr. Temel'in ise sadece ayaðýnda paçalý donu vardýr.

Ýdris, Temel'e dönerek; "Ula Temel sana gýpta edeyrum" der. Temel, bunun nedenini sorduðunda Ýdris; "Kumarda nerede duracaðunu bileysun" cevabýný verir.

Temel aþýk olunca

TEMEL bir kýza aþýk olur. Bu kýza bir þiir yazar. Þiiri de þöyledir;

"Sabahlarý kahvaltý yapamýyorum. Çünkü seni düþünüyorum.

Öðlen yemek yiyemiyorum. Çünkü seni düþünüyorum.

Akþamlarý uyuyamýyorum. Çünkü açým."

Dert

DERDÝNÝ karýnla paylaþ,

Sonra...

Hem derdinle hem de karýnla uðraþ...

Hayal

Büyük bir hayali gerçekleþtirmek için, her þeyden önce büyük bir hayaliniz olmasý gerekir.

Dr. Hans Selye

polosport
16-01-2008, 20:27
Amerika da ünlü bir avukatın kaybettiği tek dava:
Ünlü bir futbolcu karısını öldürmekle suçlanıyordu. Ama karısının cesedi ortada yoktu.
Futbolcu sanık sandalyesinde oturuyordu.
Kucak dolusu parayla tuttuğu avukatı jüriyi ikna etmeye uğraşıyordu:
'Sayın jüri üyeleri, müvekkilimin suçsuz olduğuna yürekten inanıyorum. Buna az sonra sizler de inanacaksınız. Neden mi? Bakın, şimdi ona kadar sayacağım ve müvekkilimin öldürdüğü iddia edilen karısı bu kapıdan içeri girecek...
1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10'
Bütün jüri kapıya döndü. Kimse girmedi içeri.
Avukat bir savunma dahisiydi, öldürücü hamlesini yaptı:
'Bakın, siz de kadının öldüğüne inanmıyorsunuz. Çünkü hepiniz içeri girecek diye kapıya baktınız. İşte kararı buna göre vermenizi talep ediyorum.'
Ancak jüri ünlü futbolcuyu suçlu bulduğunu bildirdi ve dava bu şekilde sonuçlandı.
Mahkeme çıkışında avukat, jüri başkanına yaklaştı:
'10' a kadar saydığımda siz de diğer üyeler gibi kapıya baktığınız halde neden böyle bir karara imza attınız?'
'Doğru' dedi jüri başkanı; 'Ben de kapıya baktım, ama müvekkiliniz kapıya bakmıyordu.'


* En iyi analist herkes bir noktaya bakarken, o noktaya yönelen bakışları izleyen kişidir.

polosport
16-01-2008, 20:35
İlk Gün

Taksicilikte ilk günü olan şoförün taksisine binen müşteri şoföre bir şey sormak için hafifçe omzuna dokunur.

Şoför bir çığlık atıp, direksiyonun kontrolünü kaybeder ve kaldırıma çıkıp, bir vitrinin önünde arabayı durdurur ve arkaya dönüp müşteriye:

"Bir daha bunu yaparsan gözünü patlatırım!" diye bağırır. Müşteri;
“Ufacık dokunmanın sizi bu kadar korkutup sıçratacağını düşünemedim, özür dilerim” der.
Kendini toparlamış olan şoför, müşteriye dönüp:
"Haklısınız, sizin kabahatiniz yok, bugün benim ilk günüm,
25 senedir cenaze arabasında şofördüm de"

Layoti
20-01-2008, 12:24
bir zamanlar kış gelince güneye göç etmek istemeyen bir serçe varmış.
ancak hava öyle sogumuş ki istemese de güneye ucmak zorunda kalmış.
kısa bir süre sonra soğuk, kanatlarını dondurmaya başlamış ve serçe yere, bir çiftliğin topraklari uzerine nerdeyse donmus bir halde düşmüş,
yanindan gecen bir inek, küçük serçenin üzerine pislemiş.
serçe sonunun geldigini düşünmüş fakat vücudu ve kanatları gübrenin sıcaklıgı ile ısınmaya başlamış.
nefes almayi basaran serçe, sıcaktan mutlu bir sekilde şarkı söylemeye başlamış.
O sırada oralardan gecen ve sercenin cıvıltısınıi duyan iri bir kedi, sesin nereden geldigini arastirip bulmus
ve diskilari temizleyip onu anindamidesine indirmis..
BU ÖYKÜNÜN ANA FİKRİ
* Tepenize pisleyen (kibarcası) herkes "düşman" olmak zorunda degildir.
* Seni b.k un içinden çıkaran herkesde dostun degildir.
* Ve b.k un içinde rahat ve mutluysan sesini çıkartma

guneysu
22-01-2008, 01:58
BOMBA...

Çocuk.
—Aradığımız radyo istasyonlarından biri de bu. Türkçe konuşmalar açıkça fark ediliyor
-Bizi kurtarmaya gelecekler miymiş? Diye atıldı annesi
Ne diyorlar söylesene.
Delikanlı, elindeki radyoya 3–5 dakika kulak verip: -Su anda Sırplı bir sakicinin pop konseri var.
Kizkardesimie tecavüz edip, babamın
babamın boğazını kesen canavarlar da, onları öldürmeden önce bu şarkıları söylemişlerdir.
Kadın, acıyla sararan yüzünü evlâdından gizlemeye çalışırken, lâfı ustalıkla değiştirip: -En kenarda bir istasyon daha çıkıyordu. Ona bak, bizim için mutlaka
bir şey yapıyorlardır, dedi.
Delikanlı, bir çadıra sığınmadan önce defalarca bombalanan evlerinden her nasılsa sağlam sikan
radyolarındaki son Türk istasyonunu çevirdiğinde: -Evet, evet, buldum!.. Diye bağırdı
Sesler biraz parazitli geliyor ama on binlerce insan "Bosna, Sırplara mezar olacak" diye bağırıyor.
Kadın:
-Şükürler olsun, diye ağlamaya başladı.
O kahraman gençler silâhsız bile gelseler, yavrularımızı kesilmekten kurtarırlar.
Delikanlı, radyoyu iyice kulağına yapıştırarak:
-Başımıza yağan bombalara da lânetliyorlar. Sürekli olarak "Bomba Bomba" diye
diye bağırıp, belki de Sırpların bombalanmasını istiyorlar.
—Radyoyu ver diye uzandı kadın.
Yıllardır ancak rüyalarımda duyabildiğim o sesleri doya doya dinleyeceğim....
Radyo, bir zamanlar kadının sefkâtle bağrına bastığı bir kız evlâdı gibi kucaklanıp
kulak değiştirdi ve on binlerce gencin aslanlar gibi kükreyerek haykırdığı sözler,
onun acılarla kavrulmuş yüreğine ulaştı:
-"Bu-ra-sı siz-le-re me-zar o-la-cak; Cimbom-bom, cim-bom-bom, cim,bom,bom......"

radyolog
22-01-2008, 19:58
Bir kasabaya sirk gelmiþ.Sirkin geldiði gün aslan terbiyecisi istifa
edip gitmiþ.
Patron panik halinde 'hemen yerel gazeteye ilan verin acele bir aslan
terbiyecisi bulalým' demiþ.
Ýlan vermiþler, iki kiþi gelmiþ.
Biri uzun boylu, sarýþýn bir fýstýk, diðeri kel kafalý, kýsa boylu,
þiþman bir adam.
Patron, 'ikiniz de aslan terbiyecisi misiniz' diye sormuþ, 'evet' demiþler.
Kýza, 'önce sen gir bakalým kafese' demiþ.
Kýz girmiþ, arkasýndan kafesi kilitlemiþler.
Erkek aslan kýza bakmýþ, aðýr aðýr yaklaþmaya baþlamýþ, kýz birden
çýrýlçýplak soyunmuþ.
Aslan önce afallamýþ, sonra kýza yaklaþmýþ ve ayak ucundan
baþlayarak yukarýya kadar yalamýþ.
Sonra, gevþemiþ ve sakin, mutlu bir þekilde kýzýn ayaklarýnýn dibine yatmýþ.
Patron dönmüþ adama:
- Sen de ayný þekilde yapabilir misin?
Adam, 'yaparým ama' demiþ:


- Önce aslaný kenara çekin!..

radyolog
22-01-2008, 19:58
Adamýn birine piyangodan para çýkmýþ. hiç kimseye söylememiþ. Pazartesi günü herkesten habersiz
Ankara'ya gelmiþ ve parayý çekip bankaya yatýrmýþ. Sonra gidip bir yerde kahvesini içerken telefonu
çalmaya baþlamýþ.
-aloo
-eniþte nerdesin?
- bi iþim var kayýnço. ne oldu?
-eniþte acele eve gel
- ne oldu yahu anlatsana
-eniþte ablam
-hastamý biþeymi oldu?
-eniþte ablam sizlere ömür...

Adam telefonu kapatmýþ ve arkasýn yaslanmýþ. þööyle bir gerinmiþ. ve demiþ ki :


- hey güzel Allahým. verdikçe veriyor verdikçe veriyor.....

radyolog
22-01-2008, 20:09
Ýmam Efendi, camide namaz kýldýrýrken, kazayla, kaçýrývermiþ. Öyle bir utanmýþ ki, namazý falan býrakýp, hemen eve gelmiþ.

-Haným, demiþ. Camide böyle, böyle oldu. Ben artýk bu köyde kimsenin yüzüne bakamam. Kalk gidiyoruz bu köyden, baþka yere taþýnýyoruz. Demiþ ve taþýnmýþlar uzaklara. Aradan 20 yýl geçmiþ, hoca köyünü çok özlemiþ. Bu özlem dayanýlmaz bir hal almýþ ve eþine;

- Haným, kalk gidelim köyümüze 20 yýl geçti aradan unutulmuþtur nasýlsa. Demiþ ve düþmüþler yollara. Köye yaklaþtýklarýnda genç bir çoban görmüþler. Hoca;

-Haným sen burada bekle de ben gidip þu çobana bir sorayým. Bakalým köylüler olayý unutmuþlar mý? Eðer unutmamýþlarsa geri döneriz. Demiþ ve çobanýn yanýna yaklaþmýþ.

- Selamuanleykum çoban oðlum. Sen kaç yaþýndasýn?
-Valla yaþýmý bilmem amma Ýmamýn camide yellendiði yýl doðmuþum.

Hoca öfkeyle hanýmýnýn yanýna dönmüþ;

-Kalk haným, kalk gidelim buralardan. Bizim kýçýmýz tarih olmuþ.

radyolog
22-01-2008, 20:12
*Tanrý Adem'le Havva'yý yaratalý birkaç saat olmuþtu ve ikisi üzerindeki son
rötuþlarý yapýyordu. Elinde sadece monte edilecek 2 parça
dahakalmýþtý. Bunlari hangisine takacaðý konusunda kararsýzdý. Sonunda
onlara sormaya karar verdi.*
*- Elimde 2 parça daha var, dedi. Bunlarý da sizlere
monte edeceðim. Bunlardan biri ayakta iþemeye imkan veriyor. Bunu
hanginiz ister?*
*Adem büyük bir coþkuyla atýldý:*
*- Ben, ben!! Bana ver onu. Çok eðlenceli olacak. Onunla ayakta
iþeyebileceðim. N'olur bana ver onu. Adem'in ýsrarlarý ve çocuklar gibi
zýplayýp durmasýna fazla dayanamayan Tanrý, (Havva'da bu konuda çok heyecanlý
görünmeyince,) o parçayý Adem'e monte etti.*
*Adem sevinçten çýlgýna dönmüþtü. Hemen etrafta koþturup her yere iþaretini
býrakmaya baþladý. Bir kayayý ýslattý. Sonra kuma adýný yazdý. Sonra da
ilerideki bir taþý vurmaya çalýþtý yeni oyuncaðýyla.*
*Nihayet sakinleþtiðindeTanrý diðer parçayý monte etmek için Havva'nýn
yanina gitti. Havva sordu:*
*- Bana takacagin parçanýn adý ne?*


*- BEYÝN !!*

tdogan
27-01-2008, 14:18
HERKESİN BİR VATANI OLABİLİYOR YALNIZCA..

Attila İlhan

'Burjuvazinin uzun yillar iktidarda olduğu ülkelerde, en zenginlerin bile gösteriş düşkünlüğü yoktur, belirgin bir ağirlik, hatta alçakgönüllülük içindedirler. Servetlerini gösterişli dişa vurmayi küçümserler. İngiltere, Almanya, Fransa'da böyledir' der bir kitabinda. ' Buna mukabil burjuvazinin yeni yeni oluştuğu ülkelerde zenginlik gösteriş olarak somutlaşir. Amerikan burjuvazisi bu yüzden yetmiş seksen yil Avrupa'nin alayindan kurtulamamiştir.'

Yaşi kirkin altinda olanlar pek bilmez, bir zamanlar 'ayip'ti gösteriş. Vitali Hakko gibi, Hayrettin Karaca gibi adamlar, Atatürk'lü yillarin, idealist, çalişkan, güvenilir, yaratan, üreterek kazanan gençliği olduklarindan, konfeksiyon gibi en insanlarin 'farkedilme' arzularini tatmin eden bir sektörde faaliyet göstermelerine rağmen, kendileri, farkedilmek için uğraşmadan yaşarlar. Gösterişsiz, iddiasiz, alçakgönüllü.

Küçük Dev Adam Vitali Hakko, kitabinda;

'Benim kuşağimin birçok iş adami iyiniyetten, umuttan, geleceğe ve kendimize olan güvenden, becerimizden başka hiçbir sermayemizin olmadiği bir dönemde kendi kendimizi yetiştirdik. Genç Cumhuriyet'in ilk kuşağiydik. Bize hiz veren Atatürk devrimleriydi ' yazmiş.
Kendisi üreterek, emeğiyle yükselmiş bir adamin emeğe saygili sözleri bunlar.
Doksandört yaşinda öldü. Son güne kadar çalişarak, piril piril bir kafayla yaşadi. En iyi giysileri giyebilecekken, ömrünün sonuna kadar işçilerinin de giydiği beyaz iş önlüğünle dolaşti.

Hayrettin Karaca seksendört yaşinda. O da konfeksiyoncu. Türkiye'nin en iyi kazaklarini üretiyor ve yirmi yildir ayni kirmizi kazaği giyiyor. O da servetini dürüstlükle, çalişarak, üreterek yapmiş, 1992'den beri hayatini erozyonla mücadeleye, Türkiye'nin doğasini kurtarmaya, ülkeyi ağaçlandirmaya vakfetmiş bir adam.

Vitali Hakko, Hayrettin Karaca gibi adamlar, 1930'lardan itibaren Türk kadinina 'Sen en iyisine layiksin, üstelik ucuzunu alacak kadar zengin değilsin, en iyisinden bir tane al, torunlarina miras birak. Az tüket, en iyisini tüket' i öğretti galiba.

Anneannemin, babaannemin Hakko'nun Şen Şapka'lariyla çekilmiş stüdyo
resimleri var. Etekleri dizin üstünde. Şimdi giysen mini etekli diye sopayla kovalarlar.
Annem Monsieur Vitali'nin vitrinindeki giysilerin modelini ezberleyip eve geldi bir dönem. Aynilarini dikti, ama fularlar illa ki oradan alindi, bazen ayakkabilar da.. Onlar evde imal edilemediğinden. 1956'da babamin anneme nişan hediyesi bir ipek fular. Monsieur Vitali'nin o meşhur spiralimsi logosu bir köşesinde. Beyaz üstüne yazi desenli. Uzun yillar da ben kullandim, kenarlari epridi biraz, katlayip kaldirdim,
geline....toruna...

Hayrettin Bey'in ürünleri de evde örülür cinsten değil, mutlaka satin alinir. Modasi geçmez bir de.

Vitali Hakko, yurtdişina yerleşmeye karar veren bir yeğenini uğurlarken, 'Git ama' demiş, 'Unutma, herkesin yalnizca bir vatani vardir'. Burnumun direği sizladi. Doğru. İsterse beş ülkeden pasaportun olsun, yalnizca bir VATAN'i olabiliyor insanin.
Vitali Hakko gibi yaşamali. Uzun ve son ana kadar çalişarak, üreterek, yaratarak. Son güne kadar piril piril bir kafayla.

Hayrettin Karaca gibi yaşamali. Çalişarak, üreterek, 84 yaşinda bile bu ülke için birşeyler yapma mücadelesi vererek.

İkisi gibi gösterişsiz, sade, az tüketip çok üreterek yaşamali. Bir beyaz işçi önlüğü, bir kirmizi kazak yetebilmeli insana.

Şimdinin pirlanta saatli, altin kaplama cep telefonlu işadamlari neden bunca gösterişe merakli, saldirgan, görgüsüz? Kim öğretti bu Amerikan tarzi zenginlik gösterilerini Türklere ?

Gazozumuza ilaci Turgut Özal katti bizim. Kötü yola o düşürdü. Yükselmek için çalişmaktan, emek vermekten, üretmekten, arti değer yaratmaktan, güvenilir olmaktan o vazgeçirdi bizleri. Memura rüşvet almayi o serbest birakti. Araciliği, tefeciliği, komisyonculuğu, sahtekarliği, yaratmaktan, üretimden vazgeçip osuruktan tayyare imal etmeyi onun döneminde öğrendik. Özal yillarinin otopark bekçisi bugün özel güvenlik şirketi işletiyor. O yillarin tezgah altindan döviz bozan kirtasiyecisi bugün döviz bürolari zinciri sahibi. Seksenli yillarin sümüklü nurcusu, mahalle imami, bugün CIA desteğiyle dünyanin heryerinde okullar açiyor, laik rejimi dibinden salliyor. Seksenlerin araba hirsizi, şimdi galerisinde mafyaya, din tüccarina siyah cip satiyor.

İnsanlar, çekler gibi 'karşiliksiz' çikiyor artik. Otuz yila yakindir Kur'an ezberlemekten beyine oksijen gitmez oldu. Bilinç durdu, hafiza sifirlandi, algi odaklari bozuldu.
AKP fason huzurlar pompaliyor borsaya. Villa yapiyor-satiyor-aliyor, ülkeyi istimlak ediyor, hirsla tüketiyor geleceğimizi, kanimizi da kan grubumuzu da emiyor. Meclis, ulusal egemenliği çocuklarin erişemeyeceği bir yerlere kaldirdi.

Hilafete yatay geçiş meraklisi, selüloz israfi bir gazete de Vitali Hakko'nun cenaze töreninin medyada yer almasini; 'Kartel medyasi Müslümana göstermediği sevgiyi Musevi'ye gösterdi' diye yorumluyor. Bunlarin öbür dinleri kabul etmesi, dini hoşgörüsü de buraya kadardir işte.

Musevi inancinin Hanuka (Işiklar) Bayrami'nda vefat etti, işiklar içinde yatsin Vitali Hakko.

Bin yil yaşasin Hayrettin Karaca.

Herkesin bir vatani olabiliyor yalnizca , satan embesillerin de.

tdogan
04-02-2008, 23:18
TÜRK PARASININ DEĞERİ

Mal üretirsiniz, hizmet üretirsiniz üstelik iyi fiyata satar, aldığınız parayla, yer içer, güzel güzel yaşar, akçenizin birazını da yedek bile tutarsınız...
Üstelik paranızın gittikçe artan değeri ile gurur duyarsınız.

Mal ve hizmet üretmezsiniz, paranızın peşinde koşulması için koşanlara para kirası ödersiniz, paranız değerli gibi durur. Saadet zinciri birilerini saadetli yapar, birilerinin çenesini yorar, birilerinin duasını alır...!

Dua edenler ikiye ayrılır
Bir bölümü gurur duyabilecekleri günler gelsin diye dua ederler.
Bir diğer bölümü bu saadet bitmesin diye...!

Saadetin devam edebilmesi için, paranızı kiralayanlara ödeyeceğiniz para için, başlarsınız birikimlerinizi satmaya. Toprağınızı - doğal kaynaklarınızı satarsınız, enerji kaynaklarınızı satarsınız. Hatta satış yeteneğinden ötürü övünen politikacılarınız bile çıkar çıkmasına ama, işte onları satmaya kalksanız.. alan çıkmaz. Onların geçici değerlerini sattıkları belirler.

Denizce

HAŞAT
08-02-2008, 09:35
Okunmaya değer

guneysu
15-02-2008, 21:41
Bu zamana kadar bana zincir e-posta gönderen tüm dost ve arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim;

Sayelerinde tuvalet temizlemekte kullanıldığını öğrendiğim kola yı içemez oldum AİDS virüsü taşıyan iğneler kıçıma batar korkusuyla sinemaya gidemez oldum

Deodorantlar kanser yapıyor diye sayelerinde artık bir domuz gibi kokmaya başladım

Telefon hattımı kullanıp bana borç takarlar korkusuyla telefonlara da cevap vermiyorum İçinden fare ya da fare zehiri çıkar diye hiçbir kutu içeceği içmiyorum

Çok sevdiğim içkime ilaç koyup beni uyuturlar, organlarımı çalarlar ve buz dolu bir küvetin içinde uyanırım diye bana yaklaşanları da tersliyorum

Neyim var neyim yoksa satıp hastanede yatan ve büyük ihtimalle ölmek üzere olan çocuklara yatırmayı düşünüyorum

Mail listesine katılırsam alacağım söylenen para bilgisayar, cep telefonu ya da gezileri beklemekten de evden dışarı çıkamaz oldum

Tuz Gölü’ne Konya’nın katkılarından dolayı yemeklerim tuzsuz tatsız

Msn paralı olacak; Adam yeşerecek mi, sararacak mı beklemekten de gına geldi

Excel hala ne zaman emekli olacağımızı da bildirmedi

Bir maili forward etmedim, basıma ne belalar gelecek diye korkuyla beklemekten ruh sağlığımı da kaybettim

Multipl skleroz olunuyormuş diye diyet ürünleri düşmanıma bile tavsiye etmiyorum

Yerli mali kullanacağım derken marketlerde barkodu 869 ile başlayan ürünleri aramaktan da gözlerimin biraz daha bozulduğunu fark ettim

Sevgili dost ve arkadaşlarımdan gelen 'lütfen okuyunuz' , 'çok önemli' , 'aman virüse dikkat' 'bilmem kim para dağıtıyor' 'en az beş kişiye yolla' , 'inanmadım ama doğruymuş' 'kişiliğini test et' , 'tıkla para yolla, tıkla yardım et' , 'bilmem kim seni gözetliyor' , 'bilmem kime mail at, haddini bildir, oy at' , 'onu yeme bunu ye' seklinde başlayan kerameti kendinden menkul, nev’i sahsına münhasır bu mailler sayesinde hep beraber kafayı çizme”ye ne kadar yakin olduğumuzu da muhasebe etmiş oldum.

SIMDI Eğer bu maili 60 saniye içinde 1200 kişiye göndermezseniz bilesiniz ki bir kuş sabah aksam kafanıza yapacak ve hayati size dar edecektir

tdogan
16-02-2008, 21:58
Yapabilene bravo...

Bazen işler yolunda gitmez ve cinlerimiz tepemize çıkar ve sinirimizi başkasından çıkartırız! Ama böyle durumlarda sinirimizi tanıdığımız birinden değil de, hiç tanımadığımız birisinden çıkartmak daha iyidir.

Bir gün arkadaşıma telefon edecektim, numarayı çevirdim, bir erkek 'alo?' dedi, ben 'Zeynep'i aramıştım' deyince, adam bağırarak 's.....git lan, doğru numarayı çevir!" demez mi! Bir insanın bu kadar kaba olabileceğine inanamadım. Sonra gerçekten arkadaşımın son iki numarasını şaşırdığımı farkettim.

Ama birden aklıma bir şey geldi. Bilerek, tekrar yanlış numarayı çevirdim. Karşıma yine aynı adam çıktı. Ve 'alo' deyince, 'sen eşşolueşeğin tekisin' deyip, telefonu yüzüne kapattım. Sonra o numarayı yazıp yanına 'eşşolusu' diye not ettim.O günden sonra, ne zaman bir şeye sinirlensem, öfkelensem, eşşsolusu'nu çevirip, 'sen eşşolueşeğin tekisin' deyip kapatıyor ve rahatlıyordum.

Bir gün alışveriş merkezinde tam park yeri bulmuşken, siyah bir BMW benim saatlerdir beklediğim yere girmez mi! Korna çaldım ama aldırmadı, arka camında 'satılık' ilanı ve telefon numarası vardı. Hemen numarayı not ettim. Eve dönünce, numarayı aradım, karşıma bir adam çıktı.

"Siz, siyah satılık BMW'si olan kişi misiniz?"

"Evet"

"Arabayı nasıl görebilirim?"

" Suadiye, Akın sokak, 34 numara, araba tam evin önünde duruyor"

"İsminiz?..."

" Mehmet....."

"Ne zaman müsait olursunuz Mehmet Bey?"

"Her akşam 6'dan sonra evde olurum"

"Sana bir şey söyleyeceğim Mehmet.."

"Evet?..."

"Sen eşşolueşşeğin tekisin"

Ve telefonu yüzüne kapattım, onun numarasını da yazdım ve yanına 'eşşolusu 2' diye not aldım.

Bundan sonra iki tane eşşolusu vardı. Bir gün eşşolusu 1'i aradım. Telefonu açıp da ben "Sen eşşolueşeğin tekisin" der demez, "Senin kim olduğunu bir bulursam..."

"Ne yaparsın?"

"Kıçına tekmeyi yiyeceksin!"

"O zaman sana adresimi vereyim de gel"

" Ver de gör gününü!.."

"Suadiye, Akın sokak, 34 numara, siyah bir BMW var kapıda.."

"Hemen geliyorum, son duanı etmeye başla!"

"Hah, hah ödüm koptu" deyip telefonu kapattım. Sonra 'eşşolusu 2' yi aradım, ona da 'sen eşşolusueşeğin tekisin' deyince, çok kızdı, kim olduğumu bilse beni öldüreceğini söyledi, ona 'öyle mi, birazdan geliyorum, bekle' dedim.

Ve hemen polisi arayıp, Suadiye, Akın sokak 34 numarada oturan gay sevgilimi öldürmeye gittiğimi söyledim. Peşinden magazine meraklı bir tv kanalını arayıp, aynı adresi verip, travestilerin çıngar çıkardığını, ortalığı birbirine kattığını söyledim! Ve sonra arabama atlayıp, olacakları izlemek için aynı adrese doğru sürdüm. Tam zamanında gitmiştim, iki 'eşşolusu' birbirlerine girmişken, altı-yedi polis onları ayırmaya geliyordu, tv. kameramanları da olayı görüntülüyorlardı, kendimi çok iyi hissettim. Öfkeyi kontrol etme mekanizması çok işe yaramıştı.

tdogan
17-02-2008, 20:23
Ozgur kadin
03 07 2007
Gerici, ozgur kadini istemez.
Cunku ozgur kadin onun sonudur.
Ozgur kadin kultur demektir.
Ozgur kadin; sanat, resim, edebiyat, kitap, dergi,
Gazete, heykel, sinema, tiyatro, muzik demektir.
Ozgur kadin; akil demektir…
Oyle seyh-meyh ucmaz…
Ozgur kadin durusttur.
Seyh ucmadigi zaman zaten ‘hani ucmadi…
Niye uctu diyecek misim?…’ der ozgur kadin.
Ozgur kadin; modern yasamdir.
Catal-bicak demektir.
Cagdas kadin icin; insanin karninda zikir edecek
Diye her gun bulgur yenilmez.
NE de sadece erkegin caninin istedigi bir cuma
Gecesi sevismenin kerameti vardir.
Ozgur kadin temizdir.
Oyle kirli coraplari, kokan ayaklari, tirassiz yuzu,
Gulyagindan parfumu olan erkegi sokmaz yatagina.
Ozgur kadin demokrasidir.
Kole olmaz.
Mirasini ister, birey olarak taninmak ister, soz
Hakki ister, esitlik ister.
Dayak yiyip, asagilanip, itilip-kakilmak istemez.
Ozgur kadin cagdasliktir.
Cunku ozgur kadinin dogurup buyuttugu cocuklar
Gericiye asla ummet olmazlar.
NE dergahlara musteri cikar ozgur kadinin
Yetistirdigi cocuklardan, NE tarikatlara murit, NE
De gericiye oy verecek saflar…
Bu yuzden; gerici ozgur kadini sevmez.
Kadin ozgur olsun istemez.
Ve onu ortmek, kapatmak, susturmak, bastirmak icin
Carsafa-turbana sarmak ister.
‘turban’ diye tutturmalari bu yuzdendir.
Gericinin sonudur ozgur kadin…
Bekir Coskun

tdogan
19-02-2008, 14:10
Bir zamanlar köyün birine bir adam gelmiş ve tanesi 10$dan maymun alacağını söylemiş.
Köyde çok maymun olduğu için köylüler sevinçle ormana koşup maymunları yakalamaya başlamışlar.

Adam,binlerce maymunu 10$ dan satın alınca ortalıkta maymunlar azalmış,yakalaması zorlaşmış.
Köylüler tam maymun yakalamak tan vazgeçecekken adam tanesine 20$ vereceğini söylemiş.
Tekrar heveslenen köylüler tekrar maymunları yakalamaya başlamışlar.
Bir süre sonra da fiyatı 25$a çıkarmış.Ancak bırak yakalamayı ,maymuna rastlamak bile çok zorlaşmış.
Bunun üzerine adam fiyatı 50$ a çıkardığını,ancak kendisinin işi olduğu için şehre gitmesi gerektiğini,yardımcısının onun yerine alım yapacağını söylemiş.
O yokken yardımcısı köylülere demiş ki; Şu büyük kafesteki maymunlar var ya ben onların tamamını size tanesi 35$ dan satayım,siz de adam gelince ona 50$ dan satarsınız.
Köylüler bütün birikimlerini bir araya toplayarak bütün maymunları satın almışlar.
Sonra ne adamı ne de yardımcısını bir daha gören olmamış.

Şimdi borsanın nasıl çalıştığı hakkında biraz bilgi sahibi olmuşsunuzdur.

deep
20-02-2008, 00:24
Türkiye'yi Güldüren Adam' ünlü komedyen Cem Yılmaz'ın İstiklal Marşı'ndan esinlenerek yazdığı bir şiirmiş...


İSTİKBAL MARŞI

Bakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak!
Dönmeyip Amerika'da, arlanmaksızın yaşayacak!.
O benim milletimin hırsızıdır, yurdu soyacak,
Hortumladıkları benimdir, milletimindir ancak!

Çalma, kurban olayım hepsini ey hırslı çakal!
Gariban halkıma da bir pul bırakacak kadar al!
Olmaz sana götürdüğün paralar sonra helal,
Hakkını vermezsen burdaki ortaklarının behemehal!

Ben ezelden beri aç yaşadım,aç yaşarım!
Hangi hükümet beni kurtaracakmış,şaşarım!
Kurumuş musluk gibiyim, ne akar ne taşarım!
Yırtsam da bir tarafımı, hiç görülmez başarım!

Mali krizler, yoluna örmüşse çelikten bir duvar,
Benim .ceğiz, .cağız diyen bir hükümetim var!
Bağırsın korkma, nasıl işimize burnunu sokar?
'Avrupa Birliği' denen tekdişi kalmış canavar!

Arkadaş, Meclis'e namusuyla çalışanları uğratma sakın!
İşe aldıracakların, olsun hep sana yakın!
Gelecektir, cezanı vereceği günler Hakkın,
Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın!

Yaktığın yerleri 'orman' diyerek geçme, tanı!
Çalışanı işten at, doldur kadroya yatanı!
Gözleri açık yatır seni kurtaran atanı,
Satılmadik o kaldı, durma satıver şu vatanı!

Sermaye mutlu olsun, olsa da çevre feda!
Semizlettin Apo'yu, mezarında dönsün Şüheda!
Uydurma kanunlarla Meclis'ten getirin seda!
On bin Yıllık tarihe, yurdum ederken veda!

Cümlenizin bu yurdu yok etmek mi emeli?
Yediginiz herzelere başka ne demeli!
Oyuverin altını iyice sallansın temeli,
Yurdumun ki, sonunda vatandaş kükremeli!

O zaman durur belki gözümden akan yaşım,
O zaman doğrulur belim, yukarı kalkar başım,
O zaman boşa gitmez yıllarsüren uğraşım!
HESABINI VERİP TE GİTTİĞİNİZ GÜN KARDAŞIM,

Dalgalanın dolar gibi sizde şimdi ey suçlular!
Olsun artık soyguncuya vurulacak bir yular,
Ebediyen, öyle yok hesapsız bir iktidar!
Hakkıdır 'garip yaşamış vatandaş'ın da gülmek,
Hakkıdır ezilmiş milletimin, aydınlık bir İstikbal!

Cem YILMAZ

ENGINEER68
21-02-2008, 11:26
Subject: EŞŞEK ETİ !....

İbret.. bir mânâda 'gözyaşı' demek. Gerçekten ibret alanlar,
hâdiseleri kıyas edip, onlardan gereken dersi alır ve gözyaşı da
dökerler. Çok değil yakında gözyaşları da birşey ifade etmeyecek...
Sadece seyrediyoruz.

Yıl 1984. Özal`ın ANAP Hükümeti ekonomiyi libere ederken et
ithalâtına da izin çıkarıyor..
Bazıları ayağa kalkıyor ve 'bu ithalât serbestisi hayvancılığımızı
öldürür' diye haykırıyor ama bu haykırışlara rağmen ithalât başlıyor..
Kopuzlar Gıda`ya (Mustafa Kopuz merhum) ait Elif Sucukları`nın
muhasebe ve fabrika müdürü, (Fabrika Kağıthane`de) futbolculuktan
gelme ve aynı zamanda Erbakan`ın genç bir müridi.. Çevresinde 'Lâik
Devlete düşmanlığı' ile tanınıp biliniyor..
Bu genç İslâmcı aynı zamanda Elif sucuklarının küçük bir hissedarı da...
Ve; adı: Recep Tayip Erdoğan..
İşte bu genç adam bir gün, yanında patronu Mustafa Kopuz da olduğu
halde, ülkenin en büyük et ithalâtçısına gidiyor.
Vadeli çek verecekler ve ithâl et satın alıp, sucuk üretecekler..
Ancak ithalâtçı firma, ilkeleri gereği bu genç adamın ve patronunun
taleplerini geri çeviriyor.. Vadeli çekle mal verseler bile mutlaka
bir banka teminat mektubu istediklerini söylüyorlar..
Aradan birkaç gün geçtikten sonra Mustafa Kopuz, yanında Ankaralı
ünlü bir müteahhit (aslen Rizeli) de olduğu halde et ithalâtı yapan
firmanın yetkililerini ziyarete geliyor..
Ankara`dan gelen bu müteahhit konuk, et ithalâtı yapan firmanın
bağlı olduğu holdingin bir başka inşaat malzemesi şirketinin iyi bir
müşterisi.. Kendi çalıştığı bankalardan birinden teminat mektubu
vermeyi öneriyor...
Et ihtilâtçısı firma yetkilileri de Elif Gıda lehine olmak şartıyla
bu teklifi kabul ediyorlar..
Teminat mektubu ile birlikte çekler tanzim edilip ithalâtçı firmaya
teslim ediliyor ve Danimarka`dan gelen (İslâmi Kurallara uygun
kesilmiş olması mümkün değil) ithal etlerin sevkıyatı da başlıyor..
Çekleri, genç muhasebeci Recep Tayip imzalıyor..
Ve..
Günü geldiğinde çekler bir türlü ödenmiyor..
Recep Tayip alacaklı firmaya gidip karşılıksız çıkan çekleri yeni
çeklerle değiştirmeyi, nasıl olsa banka teminat mektuplarının
olduğunu söylüyor..
Talebi bir sefere mahsus olmak üzere kabul ediliyor...
Ve..
O yeni çekler de ödenmiyor..
Teminat mektubu nakde çevriliyor.. Ankara`da iş yapan Rizeli
müteahhit ile Elif Gıda`nın arasına kara kedi giriyor..
Buraya kadar her şey normal çünkü çekler karşılıksız çıksa da
teminat mektubunun paraya çevrilmesi sonucu tahsil edilmiş oluyor...
Ama asıl olaylar ondan sonra gelişiyor..
Aynı firma, o büyük et ithalâtçısından mal alamayınca bu kez
piyasadaki başka küçük firmalara yöneliyor..
Ve bir sabah...
Tercüman Gazetesi şu başlıkla çıkıyor:
'Skandal.. Vicdansızlar!.. Eşek etinden sucuk üretip halka satıyorlar'..
Gazetede, Recep Tayip beyin bir fotoğrafı yer alıyor..
Tutuklanıp götürülmüş..
Birkaç geceyi nezarethanede geçiriyor. Dava açılıyor. Sonuç:
Yanlışlıkla karışmış birkaç parça eşek eti..
İlerleyen günlerde Mustafa Kopuz ölünce Elif Sucukları (gizli
olarak) Tayip beyin oluyor..
Ve Allah`ın; 'Yürü ya Tayip' emrini bu genç adam nasıl algılıyor
bilinmez çünkü yürümektense, yürütmeye başlıyor..
İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı oluyor..
İstanbul Büyük Şehir Belediyesi çalışanlarına satılan bütün
sucukları Elif Sucuklarından almaya başlıyor ve o satın alma halen
devam ediyor..
Elif Sucukları günümüzde kapalı devre çalışıyor..
Yani sadece İstanbul Belediyesi Büyük şehrin ihtiyaçlarını karşılıyor..
Ve elbette firma, Recep beyin üstüne kayıtlı değil..
Gazetelerin birinde Tayip Bey`in Kısıklı`da toplam 6 milyon YTL
değerinde 3 adet villâsı olduğunu ve ilk villâya büyük oğlu Burak`ın
taşınmak üzere olduğunu okuyunca bunlar hatırladım..
Nazlı Hanım (Ilıcak) şu haberin yer aldığı Tercüman Gazetesi`nin
(eğer o günkü nüsha kaybolmadıysa) arşivden çıkarıp medyaya verse de
biraz eğlensek..

ardahan
22-02-2008, 15:51
Hrant Dink Öldü Ermeni Olduk,
Papaz Öldü Hristiyan Olduk,
Baris Akarsu Öldü Rock'cu Olduk,
Allah Cemil İpekçi'yi korusun...!
Allah**Bülent Ersoy'a zeval vermesin...!

DELL
24-02-2008, 00:57
Sedef cıcegı;

Mahkeme salonunda, seksenlerındekı yaslı cıftın durumu ıcler acısıydı.
Adam ınatcı bakıslarla suskun, Nınenın aglamaktan ıyıce cukurlasmıs

gozlerı ve keskın cızgılerıyle bıkkın bakısları suzuyordu etrafını...

Ve Hakımn tokmak sesıyle sustu ugultu ve tok sesıyle, sozu yaslı kadına
verdı, hakım...

"Anlat teyze neden bosanmak ıstıyorsun...?"

Yaslı kadın derın bır nefes cektıkten sonra bas ortusuyle agzını aralayıp,
kısılmıs sesıyle konusmaya basladı...

"Bu herıf yettı gayrı, 50 yıldır bezdırdı hayattan..."

Sonra uzunca bır sessızlık hakım oldu mahkeme salonunda...
Sessızlık bu tur haberlerı her gun manset yapan gazetecılerden bırının
flasıyla bozuldu, kım bılır nasıl bır manset atacaklardı, yasanmıs 50 yılın
ardından...

cok sayıda gazetecı ızlıyordu davayı, kadın neler dıyecektı. Herkes onu
dınlıyordu.. Yaslı kadnın gozlerı doldu... Ve devam ettı...

"Bızım bır sedef cıcegı vardı, çok sevdıgım... O bılmez... 50 yıl
onceydı...
O cıcegı bana verdıgı cıceklerın arasından kopardıgım bır yapragı
tohumlamıstım, oyle buyuttum.. Yavrumuz olmadı, onları yavrum bıldım...

Bır sure sonra cıcek kurumaya basladı. O zaman adak adadım... Her gece
günes acmadan once bır tas suyla sulayacagım onu dıye... ıyı gelirmis
dedılerdı...

50 yıl oldu, bu herıf bır gece kalkıp bır kere de bu cıcegı ben sulayayım
demedı... Ta kı gecen geceye kadar... O gece takatım kesılmıs..

Uyuyakalmısım...

Ben boyle bır adamla 50 yıl gecırdım... Hayatımı, umudumu her seyımı
verdım... Ondan hıc bır sey goremedım.. Bır kerecık olsun, benım
bıldıgım gorevlerden bırısını yapmasını bekledım.... Onsuz daha ıyıyım,
yemin ederım."

Hakim, yaşlı adama dönerek;
"Diyeceğin bir şey var mı baba" dedi.

Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın

utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi.

"Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım, o bahçenin
görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... Fadime'mi de orada

tanıdım... Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim... O
çiçeklerle doludur bahçesi... Kokusuna taptığım perişan eder yüreğimi...

İlk evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime götürdüm...

Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir,

kötüleşir dedi.. Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi... Hekimi
pek dinlemedi, bizim hatun... Lafım geçmedi...

O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu... Ben ona gece sularsan geçer dedim..

Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım.

Ve onu seyrettim... O sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken
seyrettim... Her gece o çiçek ben oldum... Sanki... Ona bu yüzden
tapabilirdim..." dedi adam o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...
"Her gece O yattıktan sonra uyandım... Saksıdaki suyu boşalttım...

Sedef gece sulanmayı sevmez, hakim bey.. Geçen gece de... Yaşlılık.. Ben
de uyanamadım.. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı amma, kadınımın
boynu yine azabilirdi... Suçlandım.. Sesimi çıkartamadım..."

O an Mahkeme salonunda her şey sustu...
Ertesi sabah gazeteler "Sedef susuz kaldı" diye yine yalnızca
neticeyi haber yaptılar...

guneysu
29-02-2008, 23:15
"PATLiCAN,SENi YARATAN
ALLAH'A KURBAN OLAYiM

Basligi okuyunca kafayi usuttugumu sanacaksiniz.
Eger siz de benim gibi 36 yildir hemoroid(basur)
hastasi olsaniz,ilacla tedaviniz yok dense...
Fistulunuzu lazerle kesip yarayi yakacagiz deseler ve
bunun icin de 1 milyar 300 milyon lira isteselerdi...
Hem parasi cok,hem izdirabi cok bir isten,
patlicanin, sayesinde saplari kaynatip
suyunu icerek bes gunde parasi yok, izdirabi yok
bir sekilde kurtulsaydiniz, bu basliga az bile derdiniz.
36 yildir devamli sanki tuvalet ihtiyaci var gibi bir hisle
yasamanin, ustelik agri ve kanamanin olmasinin
ne demek oldugunu ancak bu derdi ceken bilir.
Allah,sebep olandan razi olsun.

Gazetede anlatildigi gibi,
10 adet kemer patlicanin yesil sap kismini
10 bardak su ile kaynatip,
bu sudan sabah aksam bir bardak ictim.
Besinci gun sonunda basur diye bir derdim kalmadi.

Sevincimden sokaklarda bagirip
bu derdi hala ceken kardeslerime
duyurmak istiyorum ve
ilacla tedavisi yok denilen bu hastaligin
caresini patlicanin sapina yerlestiren
Yuce Rabbime sonsuz sukurler olsun
diyorum."

sağlık köşesinemi göndermek lazımdı acaba :D:D

tdogan
02-03-2008, 23:27
ACAYİP BİR DENKLEM

( İnsan ) = ( yemek ) + ( uyumak ) + ( para kazanmak için çalışmak ) + ( eğlenmek )

( Eşek ) = ( yemek ) + ( uyumak )

olduğuna göre ilk denklemde ( yemek + uyumak ) yerine ( eşek ) koyabiliriz...

( İnsan ) = ( Eşek ) + ( para kazanmak için çalışmak ) + ( eğlenmek )

bu yeni denklemde her iki taraftan ( eğlenmek ) çıkartılırsa:

( İnsan ) - ( Eğlenmek ) = ( Eşek ) + ( para kazanmak için çalışmak )

Sonuç: Eğlenmesini bilmeyen insan, sadece para kazanmak için çalışan eşekten başka bir şey değildir.

guneysu
04-03-2008, 00:44
Hijyenik olmayan pamuklu çocuk bezi ile tahta beşik ile büyüdük.

Çocuklar için güvenli kapaklar, kilitler, elektrik prizleri yoktu. Ve bisiklete kasksız binerdik. Gideceğimiz yere yanımızda bir koruyucu ile değil yalnız giderdik hiç bir rizikoyu düşünmeden. Otomobilde çocuk koltuğu olmadan ve
kemer bağlamadan taşırdı bizi. Erkek çocukların tornetleri vardı. Onları bir otomobil edası ile kullanır, bakar ve parkelerlerdi. Sonra karsılarına geçip hayran hayran seyrederlerdi. Bütün imalatı bize aitti.

Çeşmeden su içerdik.. Pasta yerdik, ekmek yerdik, sekerli içecekler içerdik ve fazla kilolarımız yoktu çünkü sokakta oynardık. 3–4 arkadaş ayni şişeden içerdik ve hiçbirimiz ölmezdik. Oyuncak arabaları haftalarca uğraşıp kendimiz yapardık sadece fren yapınca nasıl iz kaldığını görebilmek için. Problemlerimizi kendimiz çözmeyi öğrendik. Sabah evden çıkıp aksam sokak lambaları yanıncaya kadar dışarıda kalabilirdik. Anamız gece sokaktan bizi çeke çeke, bağıra bağıra alırdı. Kimse bize ulaşamazdı cep telefonlarımız yoktu. Akıllara zarar! Playstationlar, nintendolar, videolar, PC, 98 kanallı kablo yayını, internet, Chat odaları yoktu.
Arkadaşlarımız vardı sokağa çıkar ve bulurduk onları. Oynadığımız oyunlarda bazen canimiz yanardı, ağaçtan düşerdik, her yerimiz çizilirdi, çeşitli kazalar ve yaralar olurdu. Ama asla haklilik haksizlik kavgası olmazdı. Doktora
giderdik kimse de suçluluk duymazdı.

Hatırlar mısınız kazaları? Dövüşürdük, itişirdik mor lekeler oluşurdu ama biz çabucak iyileşmesini öğrendik. Ağaç dallarından çelik çomak oynardık, birbirimizin gözünü oymazdık. Komsu bahçesindeki kiraz ağacına dalardık.

Bilirimsiniz "dalmayı" meyve bahçesine "dalmayı" dut ağaçlarının tepesinde dolaşmayı onu sallamayı ve örtünün üzerinden dut yemeyi bilirimsiniz?

Önceden haber vermeden bisikletle veya yürüyerek bir arkadaşımıza gidip zili çalardık, içeriye girip saatlerce oynar, konuşurduk (Dusunebiliyormusunuz habersiz). Eğer doğru zamanda gelmediysek içeri giremezdik. O zaman da hayal kırıklığını öğrenirdik, herseyin istediğimiz gibi ve istediğimiz zamanda olamayacağını öğrenirdik.

Öğretmenlerin daha çok zamanı vardı ve neşeliydiler. Herkes koleje gitmezdi, gitmeyenler aptal sayılmazdı. Kuaför de olunabilirdi. Şans-talih-kader-kısmet sattınız mı sokaklarda. Bağıra bağıra. Sonra kutudaki gofretleri oturup bir köşede gizlice yediniz mi siz? Yaptığımız her şeyin arkasında dururduk ve tutarlıydık. Okulla veya kanunla çelişkide olduğumuz da ailemiz bizi dışlar mı düşüncesi yoktu.

Sorumluluk sahibiydik ve herseyi basardık.!!!.." Evet, biz başardık ve çocukluğumuzu yaşadık doya doya... Evet,
biz de çocuktuk.

C.ÜNLÜ
04-03-2008, 22:10
Sn güneysu
Sabahın üçünde komşumuzun televizyonunda Muhammed Ali'nin boks maçlarını seyretmeyi,tommiks teksas,tarkan okumayı
Derelerde yüzmeyi,kurbağalarla oynamayı,yol kenarlarındaki dikenliklerden böğürtlen yemeyi izniniz olursa eklemek isterim.
Evet biz de çocuktuk..

DELL
10-03-2008, 23:09
Bir zamanlar köyün birine bir adam gelmiş ve tanesi 10$dan maymun alacağını söylemiş.
Köyde çok maymun olduğu için köylüler sevinçle ormana koşup maymunları yakalamaya başlamışlar.

Adam,binlerce maymunu 10$ dan satın alınca ortalıkta maymunlar azalmış,yakalaması zorlaşmış.
Köylüler tam maymun yakalamak tan vazgeçecekken adam tanesine 20$ vereceğini söylemiş.
Tekrar heveslenen köylüler tekrar maymunları yakalamaya başlamışlar.
Bir süre sonra da fiyatı 25$a çıkarmış.Ancak bırak yakalamayı ,maymuna rastlamak bile çok zorlaşmış.
Bunun üzerine adam fiyatı 50$ a çıkardığını,ancak kendisinin işi olduğu için şehre gitmesi gerektiğini,yardı mcısının onun yerine alım yapacağını söylemiş.
O yokken yardımcısı köylülere demiş ki; Şu büyük kafesteki maymunlar var ya ben onların tamamını size tanesi 35$ dan satayım,siz de adam gelince ona 50$ dan satarsınız.
Köylüler bütün birikimlerini bir araya toplayarak bütün maymunları satın almışlar.
Sonra ne adamı ne de yardımcısını bir daha gören olmamış.

Şimdi borsanın nasıl çalıştığı hakkında biraz bilgi sahibi olmuşuzdur.

" Yalnız ufku değil , ufkun ötesini de görmeli ! "
M.Kemal ATATÜRK

Serenler
18-03-2008, 21:29
HABİB BABA

Habib Baba, 4.Murad devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah dostlarındandır. Yaşlıdır,fakirdir,gariptir.Fakat Rabbinin katında da alemlere denk bir değerin sahibidir.
Yaşlı Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul'a gelmiştir.Yolculuğunun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gider... Niyeti, şöyle iyice bir keselenip, paklanmak... Bedenini de ruhuna denk kılmaktır.
Fakat hamamcı Habib babayı içeri sokmak istemez.'Bugün' der, 'Sultan Murad'ın vezirleri hamamı kapattılar, dışarıdan müşteri alamıyoruz.' Habib baba üzülür... Rica, minnet eder, yalvarır... 'Ne olursun' der, 'kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım.Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum.Binbir dil döker.Hamamcı ehl-i insaftır... Dayanamaz... Kabul eder... Hamamın en sonundaki odayı göstererek ... 'Baba şu odada hızla yıkanıp çık, parada istemem. Yeter ki vezirler, senin farkına varmasınlar.'Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar... Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onunda görünümü fakirdir... Ama sadece görünümü... İkinci müşteri kılık değiştirmiş, 4.Murad'dır. O gün vezirlerinin topluca hamam alemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir. 'Hele bir bakalım' demiştir, 'bizim vezirler, hamamda benden uzakta, kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?' Ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir. Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır...
Hamamcı vezirler der almak istemez... Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir... Habib babanın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar: 'Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sende sar peştemali beline gir yanına... Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın... Ve ekler: 'Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler.' Sonra 4.Murad da Habib babanın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır... Habib babanın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz kirlenmiş gibi gelir ona... Allah hikmeti gereği dostuna, o yanındakinin tedbil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham etmemiştir... Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib baba yumuşak bir sesle konuşur: 'Evladım' der, 'Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsade edersen bir keseleyivereyim.' Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve bü yük bir haz duyar... Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir. Memnuniyetle Habib babanın önünde diz çökerken: 'Buyur baba' der, 'ellerin dert görmesin' Bu arada içerideki alemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4.Murad'ın sırtını bir güzel keseler... Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez.. Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir. 'Baba' der, 'gel bende senin sırtını keseliyeyim de ödeşmiş olalım.' Habib baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle; 'Olur evlad' deyip, sultanın önünde diz çöker. Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib babayı yoklar, ağzını arar... 'Baba' der, 'görüyormusun şu dünyayı... Sultan Murad'a vezir olmak varmış... Bak adamlar içerde tef,dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi...' Habib baba Sultan Murad'ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile bırakmaz, kendi hükmünü söyler... Sultan Murad'ın Habib babadan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir: 'Be evladım' der, Habib baba, 'Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl Alemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını bile Sultan Murad'a keselettirir...

tdogan
19-03-2008, 01:02
Geniş Tabanlı Eğitim Şart

Birgün ormandaki hayvanlar bir araya gelip "Eğitim şart" dediler ve okul açmaya karar verdiler.

Bir tavşan, bir kuş, bir sincap, bir balık ve yılanbalığı yönetim kurulunu oluşturdu.

Tavşan, müfredatta koşmanın bulunmasını istedi. Kuş uçmanın dahil olmasını, balık yüzmenin dahil olmasını istedi ve sincap da ağaca tırmanmanın ve toprak kazmanın mutlaka zorunlu dersler arasında olması gerektiğini söyledi. Bütün bunları bir araya getirip bir müfredat yaptılar ve bütün hayvanların bu dersleri görmesini istediler.

Tavşan koşu dersinden A alıyor olmasına rağmen, ağaca tırmanmak onun için çok ciddi bir sorundu. Sürekli kafa üstü düşüyordu. Bir süre sonra beyni hasar gördü ve eskisi gibi koşamadı. Artık koşuda A almak yerine, C alıyordu ve tabii, ağaca tırmanmada ise her zaman zayıf alıyordu. Kuş, uçmada çok başarılıydı, ama sıra toprak kazmaya geldiği zaman, o kadar başarılı değildi. Sürekli gagasını ve kanatlarını kırıyordu. Birsüre sonra toprak kazma notu hala F olmasına rağmen, uçma notu C'ye düşmüştü. O da ağaca tırmanmada çok zorlanıyordu. Balık, yüzmede mükemmeldi ama ne ağaca tırmanabiliyor ne de koşabiliyordu. Ne zaman bunları yapmaya kalkışsa ölecek gibi oluyordu. Sonunda yüzgeçleri zarar gördü ve artık yüzmeyi bile yarım yamalak yapar oldu.

Sonuçta sınıf birincisi olan hayvan her şeyi yarım yapabilen, geri zekalı yılan balığı oldu. Ancak eğitimciler çok mutluydu, çünkü herkes bütün dersleri görüyordu ve buna "geniş tabanlı eğitim sistemi" dediler.'

Denizce'den...

sezi
20-03-2008, 23:39
'Ispanaktan' koca Tarifi



Koca dediginiz 'cesit cesit' elbette.
Ve simdi

Calisan bir kadinin ispanak pisirdigi bir aksama gore

kocanin turu nasil anlasilirmis,

bilgilerinize' sunuyorum.



Kadin aksam isten cikar,

markete gidip ispanak alir,

kosarak eve doner.

Ustunu degistirir.

Mutfaga kosar,ispanaklari yaprak yaprak yikar ve pisirir.
Sonra sofrayi hazirlar,

ama oda ne...?

Yogurt almayi unutmustur.

Ve hemen kocasini arar.

Ve iste 'kocadan kocaya' degisen cevaplar.






1) Ben gec gelicegim toplantim var. Yogurtsuz yeyin.........
*(Lacka Koca)*

2) Toplantim var yemege gelmiyecegim.Ama bari yogurdu alip kapidan birakayim.
*(Aldatan veya eve gelmemek icin bahane arayan ama bir yandan da vicdani sizlayan Koca)*

3) Aradiginiz no'ya su anda ulasilamiyor.....'
*(İste bu sahiden Aldatan Koca)*

4) Yahu Kadin,ispanagi aldin da yogurdu niye almadin........?
*(Hiyar Koca)*

5) Off, yinemi ispanak? Otlaya otlaya sigir olduk.........
*(Kalas Koca)*

6) Tamam alirim..............
*(Problem istemeyen monoton Koca)*

7) Tamam alirim, baska bir sey lazim mi...........?
*(Normal Koca)*

8) Aman,ispanaklami ugrastin Yapmadiysan disarida yiyelim.........
*(Super Koca)*

C.ÜNLÜ
21-03-2008, 00:23
Küçük bir kasabanın dört ayrı mahallesi varmıs.


Birinci mahallede 'Evet ama' lar yasıyormus. 'Evet ama'lar her zaman ne yapılması gerektiğini bildiklerini düsünürlermis. Yapma zamanı geldiginde ise 'evet, ama' diye yanıtlarlarmış. Yanitlari hep yanlış olurmuş. Suçu baskalarına atmakta da ustaymıslar.

Ikinci mahallede 'Yapıcam'lar yasarmıs. Ne yapacaklarını bilirlermiş. Kendilerini yapacakları seye adım adım hazirlarlarmış ama yapacakları sırada sanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş. Yaşamı ertelemek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş.

Üçüncü mahallede yaşayan 'Keşkecilerin hayatı algilama güçleri mükemmelmiş. Neyin yapilmasi gerektiğini daima en isabetli şekilde bilirlermiş ama... maalesef her sey olup bittikten sonra. 'Keşke'cilerin de basları hep kanarmış duvarlara vurmaktan!

Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin oldugu mahallede ise 'İyiki yaptım'lar otururmuş.

'Keşke'ciler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlikla bakarmış.

'Yapıcam'lar 'Keşke'cilerle birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü firsat bulamazlarmış.

'Evet ama'lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçlarin gölgelerinin yeterince geniş olmadığından,

güneşin daha erken saatte doğmasi gerektiğinden şikayet ederlermiş.

'Iyiki yaptım' mahallesindeki insanlarin kusuru da beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmayışıymış. Bu yüzden yaşadıkları ortam her zaman güzel, düzenli ve huzurluymuş.

Bu hafta hep birlikte
'İyiki yaptım' mahallesine taşınmaya ne dersiniz?

guneysu
21-03-2008, 01:51
şekere boy abdesti aldırmak
"Bazı şehirlerimizde, meselâ Erzurum'da, çay içilirken şeker çaya karıştırılmıyor, kıtlama yapılıyor. Bunun çıkışı ise çok ilginç... Eskiden meselâ İran'da çaya tatlandırıcı olarak hurma ve üzüm katılıyordu. İngilizler İran'a şeker satmaya kalktıklarında bunu başaramadılar. Sonra İranlı Mollalarla irtibat kurdular. (İranlı Mollaları bizim Diyanet İşleri Başkanlığı gibi düşünelim.) İngilizler Mollaların vereceği fetva karşılığında kazancın % 10'nu teklif ettiler. Nitekim bir Cuma Namazı'nda (İran'da Cuma Namazları o bölgenin en büyük camisinde ve çok kalabalık olarak kılınıyor) Cuma Hutbesi'nde Mollalar şu vaazı verdi: "Siz Allah'ın nimeti olan hurma ve üzümü nasıl olur da çaya katarsınız! Bundan böyle çaya şeker katacaksınız!" Bu vaazdan sonra İranlılar çaya şeker katmaya başladılar.

İşler yoluna girince İngilizler Mollalara verdiği % 10 payı satışların iyi gitmediği gerekçesiyle vermemeye başladı. Bunun üzerine Mollalar ikinci bir fetva verdi Cuma Hutbesi'nde: "Gâvur icadı şekeri çaya katmak caiz değildir!..." Bu fetva üzerine İranlılar evlerindeki şekerleri sokaklara döktü... İngiliz firmaları bunun üzerine baktılar olacağı yok, Mollalarla yeniden masaya oturdu. Fakat Mollalar bu sefer % 20 pay istedi. İngilizler çaresiz kabul etti. Mollalar Cuma Hutbesi'nde bu sefer şöyle fetva verdi: "Biz size çaya şeker katmayın dedik ama sokaklara dökün de demedik, şekeri sokağa dökmeyeceksiniz, şekeri çaya batıracak ve böylece gâvur icadı şekere boy abdesti aldıracak ve öyle içeceksiniz.

PARK
24-03-2008, 00:05
Olayın kahramanları, iki üniversite öğrencisi Koyu geyik muha etinin
döndüğü akşamlardan birinde, bu iki kafadar bir iddiaya girer
Delikanlılardan biri, odanın tavanında asılı olan ampulü kendi ağzına
tamamen sığdırabileceğini iddia eder Evet yanlış okumadınız, bildiğiniz
100 mumluk ampulü Ve sığdırır da Ancak bir sorun vardır Ampulü ağzından
geri çıkaramamaktadır Öbür arkadaşı hayret eder, o da evdeki başka bir
ampulü ağzına sokar ve tabi ki o da çıkaramaz Bu iki kafadar hastanenin
yolunu tutmaya karar verir Ağızlarında ampul olduğu halde bir taksiye
atlarlar Konuşma zorluğu çekerek güç bela taksiciye dertlerini
anlatırlar Taksici bir taraftan gülme krizi geçirirken bir taraftan da
"nasıl olur abi ya, uğraşsanız çıkar, bir asılın şöyle, şaka mi
yapıyonuz ?" diye söylenmektedir Neyse akşamın bir yarısında acile
gelirler Taksiciyle ayrılırlar, doktorlar çocukları beklemeleri için bir
odaya alır Veeee aradan 15 dakika geçmeden taksici kapıda görünür,
ağzında ampulle Amcam çocuklara inanmamış, açık olan bir marketten
ampul almış ve denemiştir :):):)

sezi
24-03-2008, 00:20
> Resit Galip
> Çankaya sırtlarında oturan Ankaralılar, sehre Resit Galip Caddesi'nden
> geçerek inerler. Pek azı bu ismin kim olduğunu bilir. Bu bilinmezlikte belki
> Dr. Resit Galip'in 41 yasında göçüp gitmesi rol oynamıstır, belki de
> İnönü'yle yıldızının hiç barısmaması...
> Rodos'ta doğan Resit Galip, ortaokulu bitirince kardesiyle bir sandala
> binip Marmaris'e gelmis. Liseyi İzmir'de okumuslar. Kardesi Hüseyin Ragıp
> (Baydur) diplomatlığı seçip büyükelçilik yapmıs. Resit Galip ise İstanbul
> Tıp'a gidip doktor olmus.
> Öğrenciyken gönüllü olarak I. Dünya Savası'na katılmıs. Kafkas Cephesi
> dönüsü öğrenimini tamamlayıp fakültede asistanlığa baslamıs.
> 1923 Mart'ında, hekimlik yaptığı Mersin'e Mustafa Kemal Pasa geldiğinde
> Pasa'nın huzurunda konusmus ve gözlerine doğru bakarak söyle demis:
> 'Muhterem Gazi, sen yalnızca bu milletin bir kahramanı değilsin, sen
> bunlardan çok daha büyüksün. Sen bu milletin bir ferdisin. Senin birinci
> büyüklüğün, bu milletin bir ferdi olmakla iktifa ve iftihar etmekliğindir.'
> Herkesin yüceltme yarısına girdiği günlerde Gazi'yi 'milletin bir ferdi'
> sayan 30 yasındaki bu hatip, herkesin dikkatini çekmis. Tabii en çok da
> Gazi'nin...
> Kemal Pasa ona milletvekilliği önermis ve Dr. Resit Galip, Ocak 1925'te
> Meclis'e girmis.
> Bir süre İstiklal Mahkemesi üyeliği yapmıs. CHF İdare Heyeti'nde görev
> almıs. Türk Ocakları'nda, Halkevleri'nde çalısmıs. Yine Atatürk'ün isteğiyle
> Serbest Fırka'ya girmis. Ve Atatürk'ün sofrasına oturmus.
> Onu bakanlığa tasıyan süreç de o sofrada baslamıs. Bu sofra sahnesi pek çok
> tanığın anılarında vardır:
> 1931 sonbaharıydı. O geceki tartısma, Milli Eğitim Bakanı Esat Mehmet'in
> bir yakınmasıyla basladı. Esat Mehmet, Atatürk'ün Harbiye'den 'tabya
> öğretmeni'ydi. Kazım Özalp'in 'Atatürk'ten Anılar' kitabında (T. İs Bankası
> Y., 1992, s. 48-49) yazdığına göre konu, kız öğrencilerin kıyafetinden
> açıldı.
> Esat Mehmet, 'kızların kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek
> giymelerini uygun görmediğini' belirtti. Bir tamim yayınlayıp daha kapalı
> giyinmelerini isteyeceğini söyledi. Bunun üzerine Resit Galip söz aldı:
> 'Yanlıs düsünüyorsunuz beyefendi' dedi. 'Bu bir geriliktir. Kadınlar eski
> durumda yasayamazlar. İnkılaplardan en mühimi, kadınlara verilen haklardır.
> Baska türlü, Batılılasmakta olduğumuzu iddia edemeyiz.'
> Sofra gerildi. Gazi, vekilini zor durumda bırakan bu çıkıstan hoslanmadı.
> 'Bu konuyu uzatmayalım. Kısa çorap giyip giymemek çok önemli değildir, sonra
> tartısırız' dedi.
> Ama Resit Galip alttan almadı. 'Af buyurunuz Pasam! Bu, inkılap ve zihniyet
> meselesidir. Müsaade buyurursanız fikrimizi söyleyelim. Hatta daha ileri
> giderek diyeceğim ki, sizin huzurunuzda bu sofrada inkılapları zedeleyeceği
> icraattan bahsedilmesi küstahlıktır, hos görülemez.'
> Resit Galip'in tartısma yaratmasının özel bir nedeni vardı:
> Halkevi'nde sanatı yaygınlastırmak için tiyatro çalısmaları yapıyor, ancak
> sahneye çıkacak kadın oyuncu bulamıyorlardı. Buna gönüllü kadın öğretmenler
> için, Maarif Vekaleti'nden izin alamamıslardı.
> Resit Galip 'Bu kokusmus kafayla devlet yürümez' diye kestirip attı.
> Atatürk'ün kasları çatıldı. 'Sözlerinizde müsamahalı, ölçülü olunuz' diye
> çıkıstı.
> Herkes yaklasan fırtınayı hissetmisti. Ama Resit Galip bulutların üstüne
> gitti.
> 57 yasındaki Milli Eğitim Bakanı'nı isaret ederek dedi ki:
> 'Devrimci devrimcidir. İnsanlar bir yastan sonra ister istemez tutucu
> olurlar. Meclis'te bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan
> varken, böyle yaslı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır.'
> Atatürk yeniden uyarma gereği duydu:
> 'Esat Bey yeteneklidir. Davamıza inanmıstır ve benim hocamdır. Beni okutmus
> olması
> sence bir değer tasımıyor mu?'
> 'Kusura bakma Pasam, tasımıyor! Okuttuklarının içinde sizin gibi bir
> devrimci çıkmıs ama kim bilir nice tutucu da çıkmıstır.' 'Sizi de
> elestiririm!'
> Bunun üzerine Gazi'nin sabrı tastı:
> 'Bu sofrada hocama ve bir Milli Eğitim Bakanı'na hakaret etmenize müsaade
> edemem' diye hasladı.
> Ama Resit Galip sineceği yerde hepten üste çıktı:
> 'Devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum. Hatayı yapan siz de
> olsanız, sizi de elestiririm. Mesela Rose Noir'a verdiğiniz 15 bin liralık
> kredi mektubu da siz yaptınız diye hata olmaktan çıkmaz.'
> İlk kez Atatürk'ün sofrasında Atatürk bu kadar sert elestiriliyordu.
> Resit Galip'in sözünü ettiği Rose Noir, Beyoğlu'nda, Rus karı-kocanın
> islettiği bir barın adıydı. Atatürk bir gece oraya gitmis, mekanın sahibi
> Madam Senya'dan 'İs Bankası'ndan kredi alamıyoruz' yakınmasını dinlemis ve
> orada bir kağıda İs Bankası Genel Müdürü'ne hitaben 'yardımcı olunması'
> isteğini yazmıs, Rus çifte vermisti. Resit Galip bu iltimas talebini
> elestiriyordu.
> Atatürk bu kez kızmadı; 'Yoruldunuz, buyurun biraz istirahat edin' diyerek
> kibarca Resit Galip'i sofradan kovdu.
> Ama genç devrimcinin yılmaya niyeti yoktu. Yıllar yılı bir efsane gibi
> anlatılacak çıkısını o an yaptı:
> 'Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin islerini görüsüyoruz.
> Burada oturmak sizin kadar, benim de hakkımdır.'
> Atatürk kendi fikirleriyle kendisini vuran bu genç adama baktı, sonra
> yanındakilere dönüp
> 'Öyleyse biz kalkalım' dedi. Sofradaki bütün heyet ayaklandı; Resit Galip'i
> sofrada yapayalnız bırakıp çıktılar.
> Bu müthis sahnenin devamı daha da ibret vericidir:
> Resit Galip bütün geceyi Dolmabahçe Sarayı'nda pencere kenarındaki bir
> koltukta geçirir. Atatürk uyandığında Genel Sekreteri'ne Resit Galip'i sorar.
>
> 'Sabaha kadar bekledi, mahcubiyetini size iletmemizi istedi. Ankara'ya
> gidecek kadar borç para istedi. 25 lira verdik' derler.
> Atatürk 'Ankara'ya gidecek adama 25 lira mı verilir. Bari benim hesabımdan
> birkaç yüz lira verseydiniz' der.
> Sonra 'Cebinde bes parası yok ama karakterinden hiç taviz vermiyor. Parası
> yok ama cesareti var' diye ekler.
> 1932 sonbaharında Atatürk, Resit Galip'in Ankara Radyosu'ndaki bir
> konusmasını dinler; 'Devrimleri her yerde, herkese karsı savunacağız.
> Gerekirse babamıza ve çocuklarımıza karsı bile' demektedir.
> Atatürk birkaç gün sonra kendisini yeniden sofraya davet eder. Hemen
> yanındaki sandalyeye buyur eder. Onun yanına da, hocası Esat Mehmet'i
> oturtur. Ve orada yeni Milli Eğitim Bakanı'nın 39 yasındaki Resit Galip
> olduğunu açıklar.
>
> Rose Noir olayı mı? Onu da hatırlatalım: İs Bankası Genel Müdürü Muammer
> Eris, Atatürk imzalı kağıdı alınca doğruca Dolmabahçe Sarayı'na gelmis,
> Ata'nın ricacı olduğu krediyi vermeye kuralların uygun olmadığını bildirmis,
> talebi reddetmistir.
> Resit Galip'in bakanlığı sadece 13 ay sürdü. Bu süre içinde
> Darülfünun'dan üniversite reformunu baslattı. Öğretmenlere genel bütçeden
> maas ödenmesini sağladı. Esi Zübeyre Hanım'ın deyimiyle 'deli gibi çalısıyor'
> ama Atatürk'e çıkısacak kadar ayarsız dili yüzünden her gün işe cebinde
> istifa mektubuyla gidiyordu.
>
> Aslında Atatürk'le araları iyiydi. O Gazi'ye 'Pasam', Gazi de ona 'Doktor'
> diye hitap ederdi.
> Torunu Feyhan Oran'a 'Peki ne oldu da ayrıldı?' diye sordum. Bir gün
> sofradan ayrılırken, Atatürk, 'Seni eve ben bırakacağım' demis. Eve bırakınca
> o da saygıdan, 'Ben de sizi uğurlayacağım Pasam' karsılığını vermis. Ama
> kendisinin arabası olmadığından yürüyerek uğurlamıs. O gece zatürree olmus.
> Dinlenmesi tavsiye edilince 1933 Ekim'inde görevden ayrılmıs.
> 1934 yazında Moda'daki bir deniz kazasında kızlarını kurtarmaya çalısırken
> akciğerlerini hepten üsütmüs. Bir mucize eseri kurtulduğu bu kazadan sonra
> ölümü bekleyerek, hastalığını takip etmeye baslamıs. Keçiören'deki bağ evinin
> kütüphanesine demir yatağını tasıtıp yedi ay kitaplar arasında yatmıs.
> 1934'te, 41 yasında hayata veda etmis.
> 'Öldüğünde cebinde 5 lira parası varmıs' dedi hiç görmediği torunu Feyhan:
>
> 'Anneannem üç çocuğunu büyütebilmek için Afet İnan'dan yardım istedi.
> Atatürk'ün yardımıyla krediyle bir ev aldılar. O evin bir odasına sığısıp
> diğer daireleri kiraya vererek geçindiler.'
> Her sabah okul öğrencilerini güne baslatan 'Türküm doğruyum çalıskanım'
> andı var ya...
> Geçenlerde sevgili hocam Prof. Dr. Baskın Oran'ın esi Feyhan, 'Biliyor
> musun o andı kim yazdı?' diye sordu.
> 'Kim?' dedim merakla...
> 'Dedem.'
> 'Deden kim?'
> 'Resit Galip...'
> İnanılır gibi değil.
> Ne o andın 1933'ün 23 Nisan günü Resit Galip'in kaleminden çıktığını
> biliyordum Ne de Feyhan'ın Atatürk döneminin Maarif Vekili Resit Galip'in
> torunu olduğunu...
>
> Feyhan ilkokulda her sabah içtiği andın dedesinin kaleminden çıktığını
> ilkokul sonda annesinden öğrenmis.
> Sonra dedesini Cebeci Asri Mezarlığı'nda ziyaret etmis. Dr. Resit Galip
> orada, kendisinden önceki bir baska Maarif Vekili, Mustafa Necati ile yan
> yana yatıyormus.
> Onu daha yakından tanımak isteyenlere, yeni yayımlanan çok kapsamlı bir
> çalısmayı, Yener Oruç'un 'Atatürk'ün Fikir Fedaisi:
> Dr. Resit Galip' kitabını (Güner Y., 2007) tavsiye ederim.

> CAN DUNDAR / MİLLİYET / 25 KASİM 2007 - PAZAR

kantar
02-04-2008, 18:08
Bir bardak süt

Nirgül, yoksul bir ailenin çocuğuydu
ve okul giderlerini karşılamak için
kapı kapı dolaşarak eşyalar satıyordu.

O gün, hiçbir şey satamamıştı ve karnı da çok açtı.
Bundan sonra çalacağı ilk kapıdan
yiyecek birşeyler istemeye karar verdi.
Kapıyı açan sevimli genç bayanı görünce utandı.
Yiyecek bir şeyler yerine "Affedersiniz,
bir bardak su rica edebilir miyim?" diyebildi yalnızca.
Genç bayan, çocuğun aç olabileceğini düşünerek
kocaman bir bardak süt getirdi ona. Çocuk,
sütü yavaş yavaş içine sindirerek içtikten sonra
"Çok teşekkür ederim, borcum ne kadar?"
diye sordu genç bayana.
Genç bayan, "Borcunuz yok" diyerek,
yüzünde sıcak bir gülümsemeyle devam etti;
"Annem, gösterdiğimiz şefkat ve nezaket
karşılığı olarak asla bir bedel ödenmesini
beklemememizi öğretti bize" dedi.
Çocuk "O halde çok teşekkürler, yürekten
teşekkür ederim size" dedi. Nirgül,
evin önünden ayrıldığı zaman
kendisini yalnızca bedensel olarak değil,
ruhsal olarak da güçlü hissediyordu.

Yıllar sonra genç bayan çok ender rastlanan
bir hastalığa yakalanmıştı. Yöredeki doktorlar
çaresiz kalınca, hastalığı ile ilgili araştırmalar
yapılması için onu büyük kente gönderdiler.

Dr. Nirgül, konsültasyon yapması için
çağrıldığı hastanın hangi kasabadan geldiğini
duyunca heyecanlandı. Artık genç olmasa da
yıllar önce kendisine sevgiyle yaklaşan bayanı
ilk gördüğü anda tanımıştı ve onun yaşamını
kurtarmak için elinden geleni yaptı.

Uzun süren tedaviden sonra
bayan sağlığına kavuştu. Dr. Nirgül,
denetlemesi için önüne getirilen faturaya
şöyle bir baktı ve üstüne birşeyler yazarak
zarfın içine koydu ve hasta bayanın odasına gönderdi.
kadın elleri titreyerek aldı zarfı eline.
Açmaya korkuyordu... Hastane faturasını
asla ödeyemeyeceğini ve geri kalan yaşamı boyunca
bu faturayı ödemek için çalışacağını biliyordu.
Sonunda zarfı açtı ve faturaya iliştirilmiş
bir not dikkatini çekti. Kâğıtta şunlar yazılıydı:
"Hastane giderlerinin tamamı
bir bardak süt karşılığı ödenmiştir.".

krokodil
17-04-2008, 20:17
Şimdi susup dua etme vakti!







Pamuklara sarıp yetiştirdin çocuğunu. Bebekken geceleri kalkıp ayakucunda nefesini yokladın, içinde her anne gibi hep bir garip korku, ya ölürse ...

Önce okul kapısında bekledin, sonra "arkadaşlarım dalga geçiyor" dedi, pencere önünde gözledin dönüşünü... 5 dakika gecikse ruhun sıkıldı hep, araba mı çarptı, biri mi sataştı, düştü dizi mi yarıldı.

Sonra büyüdü, "aman okusun" dedin, binbir zorlukla bir üniversiteye girdi, hiç bir şeyini eksik etmedin. Evde, malda, mülkte değildi gözün. Yemedin yedirdin, giymedin giydirdin. Oğlunu üç kuruş "helal" maaşınla adam ettin.

Ve birgün askerlik geldi dayandı kapıya... Senin gibilerin evladı nerelere giderse o da oralara gitti. Otobüs terminalinde arkadaşları " En büyük asker bizim asker" diye omuzlarına aldığında bile için titredi. "Aman düşeceksin oğlum, bir yerin incinecek, aman oğlum"

O nöbetteyse sen de nöbette, operasyondaysa tetikdeydin. Bebekken nasıl dinliyorsan öyle dinledin nefesini kilometrelerce öteden. İçinde hep bir garip korku, ya ölürse...

Bir Eylül günü kara haberi geldi oğlunun subaylar eşliğinde. Sonra kameralar yığıldı kapının önüne.. Haberi duyan geldi, duyan geldi... Ertesi gün cenazede tanıdığın, tanımadığın bir sürü insanın önünde, için taş kesmiş, damarların koparılmışken, son bir kez saramadığın oğlunu buz gibi çerçevelenmiş bir resimde arıyorken, herkes senden aynı iki kelimeyi bekledi. Sen demedin, diyemedin, "vatan sağolsun" diye.... "Hakkımı helal etmiyorum" diye haykırdın, "etmiyorum, hakkımı helal etmiyorum"

Hakkını helal etmediğin kendi çocukları Amerika'da okurken seninkini ateşe atanlardı.

Hakkını helal etmediğin senin oğlun çelik yeleksiz kimin eliyle beslendiği belli düşmana koşarken, uğruna savaşılan vatan toprağını pazarlıkla satanlardı.

Hakkını helal etmediğin "haram" yiyip "helal" üzerinden politika yapanlardı.

Şimdi "Vatan sağolsun" demeni bekliyorlar senden. Yarın Lübnan'da muhtemelen üzerinde made in USA yazan bir kurşunla "yanlışlıkla" öldürülen bir başka evladın annesinden de aynı şeyi bekleyecekler. Sen oğlunun hasretinden bayram sabahları şehitlikteki taş mermerleri severken, onlar havaalanında Amerika'dan dönen oğullarını bekleyecekler. Akşam haberlerinde onların oğullarının açtığı pastörize yumurta fabrikalarını göreceksin. Onların oğulları Amerikan bankalarında çalışacak. Onların oğullarının yaptığı ölümlü trafik kazaları usta ellerce örtbas edilecek. Sen hergün taş keseceksin, biraz daha, biraz daha...

Analar uyanıyor, anaların isyanından korkun beyler.
Siz ki hak üzerinden politika yaparsınız hep, anaların haklarını helal etmemesinden korkun, hiçbirşeyden korkmadığınz kadar.

Çünkü artık inanmıyorlar size. Sizin vatan bildiğinizle onların vatan bildiği aynı değil, biliyorlar. Ve artık yüksek sesle soruyorlar. Hangi vatan sağolsun, sizinki mi, bizimki mi?

Siz ki kanundan, kuraldan, halktan, haramdan korkmazsınız. Ama anaların isyanından korkun.

Onlar ki Riksos Otel'de bir gecelik konaklamanın bir çelik yelekten daha pahalı olduğunu bilirler. Teşvikiye Camii'nden hiç şehit cenazesi çıkmadığını bildikleri gibi...

Onlar ki Lübnan'a neden asker göndermek istediğinizi de bilirler, vatana ihanetin ne olduğunu bildikleri gibi....

Onlar ki sıksan şüheda fışkıracak toprak için yıllarca oğullarını başlarına kına yakıp yolladılar askere. Artık "vatan sağolsun" diyemiyorlarsa bir bildikleri vardır.

Bu satırları ben yazdım. 2006’nın Eylül ayıydı. Lübnan tezkeresine onay çıkmadan hemen önce…Asteğmen Zeki Burak Okay şehit olduktan, Türkiye’de ilk kez bir şehit annesi cenazede “Hakkımı helal etmiyorum” diye bağırdıktan hemen sonra …

Bu satırların herbirinin altına bir kez daha imza atarım.

Hele kendi çocukları Amerika’dayken başkalarının çocuklarını ateşe atanlar kısmına on kere imza atarım.

Ama şimdi durum farklı.

Çünkü Lübnan, İsrail, Filistin arasındaki bizim savaşımız değildi. Bu bizim savaşımız!

Çünkü Lübnan, Filistin bizim vatanımız değildi. Bu bizim vatanımız!

Çünkü bu Zeki Burak Okay’ı şehit eden terörden farklı.

Bu bir savaş!

Ve şimdi orada, karlı dağların arasında, eksi bilmemkaç derece soğukta, sırtında bilmemkaç kilo yükle biz buradakiler için savaşan onbin asker var.

Buradakiler otobüs beklerken durakta bomba patlamasın diye…

Buradakiler alışveriş yaparken dükkana canlı bomba dalmasın diye…

Buradakilerin evlerinin önündeki arabalar yanmasın diye…

Buradakiler Pazar akşamı Popstar Alaturka izlesin diye…

Popstar Alaturka’da Bülent Ersoy aklınca ahkam kessin diye..

Buradakiler yaşasın diye…

Yıllardır süren pis bir terör son bulsun diye…

Bu artık son olsun diye sınırın öte yanında savaşan onbin asker…

Ve onbin anne, onbin baba…

Binlerce eş, binlerce evlat, nişanlı, ağabey, kardeş…

O yüzden şimdi susup dua etme vakti!

Şimdi şunu bunu bırakıp kenetlenme vakti!

Eminim Zeki Burak Okay’ın annesi de aynını derdi!

Şimdi susup dua etme vakti!

guneysu
24-04-2008, 21:27
Sen tıkandı babayı biliyormusun.

Bak okuda ders al.



Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış.Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor:
Tıkandı baba, çay getir
Tıkandı baba, oralet getir.

Bu durum Sultan Mahmut un dikkatini çekmiş
Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?
Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba
Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. "Benimki de
onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim.
Bir çomak aldım ve oluğu açmaya
çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı.
Bu sefer içimden " Onlarınki kadar akmasada olur, yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya
başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı baba"
ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdide burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.

Tıkandı baba nın anlattıkları Sultan Mahmut un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;
Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz.
Sultan Mahmut un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış
, bakmış baklava nefis. " Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin
yolunu tutmuş. Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya
Taze baklava, güzel baklava !
Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir
şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın. Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelirmi diye aynı yere geçip
başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak
için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi
Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım, demiş.
Tıkandı baba da Peki demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut ;
Bizim Tıkandı baba ya bir bakalım, deyip Tıkandı baba nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün
bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın.
Sultan;
Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi? mi, demiş
- Geldi sultanım
- Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?
- Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım.
Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.
- Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel, deyip almış ve
Devletin hazine odasına götürmüş.
- Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten
hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek.
Sultan demiş;
- Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini
çağırmış
- Alın bu adamı Üsküdar ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş.
Padişahın adamları
"peki" deyip adamı alıp Üsküdar a götürmüşler.
Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler. Baba,
- Niçin, demiş.
Askerler
- Hele sen bir beğen bakalım demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline
- Ne olacak şimdi, demiş
- Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı.demiş. adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş.
Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş:

"VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUT

tdogan
25-04-2008, 23:28
Ne mutlu cocuklardik..

23 Nisan'imiz vardi. Buyuk heyecanlarla hazirlandigimiz, bekledigimiz..

Ve benim yasadigim sehirde toren alaninda bir genc kiz olurdu kapkara
bir carsafa paketlenmis..., Toren boyunca dikilir dururdu yuzunun,
elinin, ayaginin bir noktasini bile gostermeden put gibi..Sonra dort
nala suvariler gelirdi... Bu suvariler gelir, tam onunde dururlar, ve
bir subay atlardi cevikce atindan.. Kilicini cikarirdi kinindan ve
yirtardi o kara carsafi... Carsafin altindan albayragimiza burunmus
guzel mi guzel bir genc kiz cikardi...Butun toren alani alkisla
inlerdi... Ulkemizi saran karanligi temsil eden o carsafi yirtar,
ulkeyi aydinliga cikarirdi o mizansen...

Suvariler nerede kaldilar?


neriman yüce

relief
25-04-2008, 23:36
Kaba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip utangaç bir tavırla Rektörlüğün bürosundan içeri girer girmez, Sekreter masasından fırlayarak önlerini kesti...

Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi? Adam, yavaşça Rektörü görmek istediklerini söyledi.

İşte bu imkansızdı.

Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu.

Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; ‘Bekleriz’ diye mırıldandı.

Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi.

Sekreter sesini çıkarmadan masasına döndü. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi. Sonunda Sekreter, dayanamayarak yerinden kalktı. ‘Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa gidecekleri yok’ diyerek Rektörü iknaya çalıştı.

Anlaşılan çare yoktu. Genç Rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini bulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi.

Onun gibi adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu?

Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti.

Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard’da okuyan oğullarını bir yıl önce bir kazada kaybetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı.

Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. ‘Madam’ dedi, sert bir sesle, ‘Biz Harvard’da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner ...’

‘Hayır, hayır’ diyerek haykırdı yaşlı kadın. ‘Anıt değil... Belki, Harvard’a bir bina yaptırabiliriz.’

Rektör, yapranmış giysilere nefret dolu bir nazar fırlatarak, ‘Bina mı?’ diyerek tekrardı, ’Siz bir binanın kaça mal olduğunu biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasına çıktı...’

Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan kutulabilirdi.

Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü: ’Üniversite inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş? Peki, biz kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?’

Rektörün yüzü karmakarışıktı. Yaşlı adam başıyla onayladı.

Bay ve bayan Leland Stanford dışarı çıktılar ve Harvard’ın artık umursamadığı oğulları için onun adını ebediyen yaşatacak üniversiteyi kurdular.

Amerika’nın en önemli üniversitelerinden birini STANFORD’u

relief
25-04-2008, 23:52
Adam oğlunun odasının önünden geçerken hayretle bakakaldı. Yatağı güzelce toplanmıştı ve odası hiç olmadığı kadar derli toplu görünüyordu.

Sonra adam yastığın üzerine bırakılmış mektup zarfını farketti. Üzerinde
-Babama- yazıyordu. Aklından geçen bin bir kötü düşünceyle mektup zarfını açtı ve titreyen elleriyle mektubu okudu:

Sevgili Baba ;
Sana bu satırları derin bir pişmanlık ve üzüntü içinde yazıyorum. Kız arkadaşımla kaçmak zorundaydım çünkü seni ve annemi yaşanacak rezaletten uzak tutmak istedim.

Gerçek tutku ve aşkı ben Joanla buldum ve o öyle tatlı ki anlatamam...
Şunu biliyordum siz onun vücudunun her yerine taktığı küpeleri,derisine
işlettiği dövmeleri, kendine has o çılgın giyim tarzını asla ama asla
onaylamayacaktınız ve tabi benden çok büyük olmasıda bir sorundu.
Fakat benim için bunlar değildi gerçek tutku ve gerçek aşk...

Baba Joan hamile !
Joanın dediğine göre çok mutlu olacağız. Ormanda kendine ait bir karavanı ve tüm kış yetecek kadarda yakacağı var. Bir sürü çocuğa sahip olma düşüncesi rüyalarımızı süslüyor.

Joan benim gözlerimi esrar gerçeğine açtı ve artık biliyorum ki esrar kimseye zarar vermez. Esrar yetiştirecek ve insanlara pazarlayacağız ve yine bu sayede ihtiyacımız olan kokain ve ekstasiye ulaşacağız.

Artık tam anlamıyla bilime yalvarıyoruz dualar ediyoruz şu AIDSin çaresi bulunsun ve Joan sağlığına kavuşsun diye.. O kesinlikle iyileşmeyi hakediyor.

Endişelenmeyi bırak baba ben 15 yaşındayım ve kendi başımın çaresine bakabilirim. Eminim birgün geri döneceğiz ve sen kendi torunlarını tanıyacak, seveceksin.

Oğlun Cihad.

NOT: Baba yazdığım mektubun tek kelimesi bile doğru değil. Ben Mehmet'lerdeyim. Sadece sana; masamın üzerinde seni bekleyen karneden daha kötü şeylerin de olabileceğini
hatırlatmak istedim. :)

relief
26-04-2008, 00:32
Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. Sınıfa bir bakış atıp kürsüye geçiyor.


Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor.
"Bakın" diyor.

"Bu, kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey..."


Sonra (1)'in yanına bir (0) koyuyor:
"Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1)'i (10) yapar".


Bir (0) daha...
"Bu, tecrübedir. (10) iken (100) olursunuz".


Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor:
Yetenek... disiplin... sevgi...


Eklenen her yeni (0)' ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca...

Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)'i siliyor.

Geriye bir sürü sıfır kalıyor.

Ve Hoca yorumu patlatıyor:


"Kişiliğiniz yoksa, öbürleri hiçtir".

Sınıf, mesajı alıp sessizliğe gömülür...

guneysu
26-04-2008, 02:09
Oto Pazarından Seçme Diyaloglar


Abi bunda ayir-bag var mı?
-Var
-Neresinde?
-Allah Allah

-Abi araba çok temiz bayandan?
-Abi bayanı görebilirmiyim
-Hönk!!!

-Abi bu arabanın tamponu boyanmış
-o baktığın çamurluk yanlız.

-Ya abi bunda klima varmı?
-Var tabi olmaz mı
-O zaman bu araba olmaz?
-Neden kine?
-Klima beni çarpıyoo

-Abi bu kaç beygir.
-185 beygir.
-Oha beygir.

-Bu arabanın şaftı kaymış
-Biraz daha durursan seninki de kayacak.

-Abi doktordan satılık.
-Ya bu doktorlar arabaya aylık check-up mı yapıyoki?

-Abi araba garaj arabası.
-Eee Bizim garaj yok

-Arbada yol bilgisayarı var.
-chat te yapabiliyozmu.

-Araba abs li
-Lan bu abs nasıl bir arızaysa her arabada var yaa.
-Arabada abs airback,elektrikli aynalar,ısıtmalı koltuklar,klima,triptonik vites falan filan-Yok yok
biz doğru düzgün bi araba bulamıycaz.

-Araba izmir arabası çok temiz
-lan bu izmirin kızları gibi arabalarıdamı güzel oluyo acep

-Abi arabada hiç sigara içilmemiş.
-Desene birazdan bi ilk gerçekleşecek.

-Kız gibi araba abi

-Ben de cillop gibi çocuğum iyi anlaşcaz

krokodil
30-04-2008, 21:16
--------------------------------------------------------------------------------
BOZUK SİMİT PARALARIY İLE CENNETİ SATIN ALMAK


günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali hazırlanmamıştı.Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu.Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.
Öğretmeni, onun bu hâlini fark etti:



- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?


Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:



- Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.
- Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?
- Ahmet arkadaşımız var ya?
- Evet, ne olmuş Ahmet'e?
- Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.
- Ee?
- Ona yardım etmek istiyorum. Ama benim yardım ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?

Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü.Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardım etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.


Nurhan Öğretmen:



- Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?
- Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.
- Nerede çalışıyorsun?
- Simit satıyorum.


Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi. Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.


Nurhan Öğretmen, Ali'ye döndü:
- Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
- Çok zengin bir işadamı?
- Niçin?
- İnsanlara daha çok yardım etmek için?
- Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak şimdi Ali, Ahmet'in ailesinin durumu pekiyi değil; bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme; çok zengin olduğun zaman insanlara yardım edersin.Olmaz mı?
- Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.
- Neden olmaz?
- Üç sebepten dolayı olmaz.


Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.

İkincisi: "Ağaç yaş iken eğilir." deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam.

Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.


Nurhan Öğretmen, karşısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:
- Bu sonuncusunu pek iyi anlayamadım, dedi.?

- Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet'i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre Cennet'in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet'e girebilirim. Bundan daha kârlı bir yatırım olur mu?




Nurhan Öğretmen'in gözleri dolmuştu. Başını "Evet" anlamında sallarken Aliyi evine yolladı.

Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali'nin bıraktığı parların masaüstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayrı ihtiyarı oturdu ve paraları eline aldı. Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Öyle bu paralar, Bu bozuk SİMİT paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.

Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, Tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı ? Ağladı.

Kendine geldiğinde akşam olmuştu. Yavaş yavaş sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadık " Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak, Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak" diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde " Ne dediniz hocam " demesini bile duymayan Nurhan öğretmen bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti

KARADENIZ
02-05-2008, 09:25
Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği, kuyunun birine düşmüş.
Niye düşer, nasıl düşer sormayın. Eşek bu. Düşmüş işte.
Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki, üzerine de toprak dökülmüştü.
Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm.
Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi dilinde. Ayıptır söylemesi, anırdı yani.
Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü.
Zavallı eşeği kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor. Üstelik yaralanmış.
Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden adamcağız köylüleri yardıma çağırdı.
Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı.
Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez.
Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek.
Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak attılar.
Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibe döktü.
Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha yükseldi .
Ve sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu. Köylüler ağzı açık bakakaldı.

Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. Ne bazeni, çoğu zaman.

Toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur.

Bunlarla başetmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır.

Kör kuyuda olsak bile...

ozim
02-05-2008, 09:37
Çok güzel.

kantar
02-05-2008, 17:34
Cemil
cemildi adı, herkes gibi deli kanlı annesi ölürken hayatın başındaydı
daha beş yaşındaydı çok zaman oldu cemildi adı, 17 yaşındaydı
kalbi temiz, biraz fakir bir delikanlıydı seviyordu, sevgiyi biliyordu seviyordu güzeller güzeli cennet kızını
köyün en güzel kızı, ve en akıllı gözleri yakıcı ateşti, bakışı kalpleri delen ışık cemilin aşkı bir cennet kızı
cennetten gelmiş kadar güzel aşk bu ne ferman dinler ne de kanun
gel zaman, git zaman aşk büyüdükçe büyüdü alevleri gökleri, haberi köyü sardı direnmek zordu, aşk ateşti, kalp ise ateşin yeri
kızda aslında onu seviyordu ama ne fark eder onunla evlenmeyecektiya
nede olsa ailesi karşıydı yasemin ailesine karşı gelemezdiya
Cemille evlenemezdi ailesi şehirliyle evlenmesini istiyordu
şehirliyle evlenip onunla hayat kuracaktı şehirli zengindi de ha
apartmanları, lüks arabası birde fabrikası vardı biraz yaşlıydı ama
zengin bir adamdı cemil sahip olduğu kalbi satıp bunları alamazdıya
zaman hızlı geçti, ve yaseminin nişan hazırlıkları başladı
Cemil in ise bitmeyen uykusuz geceleri yasemini seviyordu
sevdiği ise elden gidiyordu denemeliydi şansını bir kez daha

Cemil, yasemini kaçırmak istiyordu cemil çiçeklerin güzelliğini yaşatmak çiçeği kıştan kaçırmak istiyordu yasemini istiyordu
bir gün yasemine söyledi onu sevdiğini yasemini, kaçırmak istediğini
yasemin ümit vermemeliydi dedikya, akıllı kızdı, ve şehirliyle evlenecekti babasının sözünü dinleyecekti maalesef yasemin cemille gitmeyecekti Şahini sevdiğini söyledi aslında bu yalana ne kendisi, nede cemil inanmadı ne yapsın cemil, çaresizlikti, gururdu, aşktı bunun adı sevdiğini incitemezdi zaman çabuk geçti yasemin evlenip gitti cemilin ise hayalleri cemil duramazdı artık, köyü terk etmeliydi gitmeliydi kimsenin bilmediği uzak yerlere
aslında oda bilmiyordu nereye gideceğini belki kaderin sürüklediği bir yolda ilerleyecekti yasemini unutacak, aşkın bittiği yerde, yeni bir hayat kuracak orada başka biriyle evlenecek mutlu olacaktı
nede olsa daha gençti yasemini unutacaktı yasemini sevdiğini unutacaktı gitmek çözüm olmadı yasemini unutmaya aşk büyüdü, büyüdü, büyüdü, yangın ağaçlara, kalpteki ateş akla ulaştı sevgiliyi unutmak, sevgiden kaçmak ne zordu ne zordu, sevdiğinden kaçıp, sevdiğini çöllerde aramak bir yaz günüydü, hava sıcaktı cemil yasemini unutacaktı unutana kadar dolaşacaktı cemil yavas yavaş bilincini kaybetmeye başladı kendinden geçmiş bir halde geziyordu
dağlarda, ovalarda çöllerde yalnızlığın, aşkla buluştuğu yerde
aklını kaybediyordu deliriyordu galiba hatta delirmişti aradan aylar geçti, cemili bulduğumda akbabalar cemilin ölmesini bekliyordu
vücüdu kan içindeydi akbabalar, kan içinde bırakmışlardı cemili

ölmek üzereydi, aç susuz, sıcak bir yaz gününüydü aldık götürdük cemili, canlıydı hala nefes alıyordu sadece bir hafta boyunca
sonra yasemin adını duyduk dudaklarından yasemin, yasemin, yasemin
adam sen kimsin, nereden geldin yasemin, yasemin yasemin sevdiğinin ismiydi cemil ise bir deliydi Komşu köyde bir Hoca vardı. Genelde dağlarda yaşayan bir hoca. Aslında insanlar bu hocaya da deli derlerdi ama ben ondan o kadar hikmetli sözler duyardım ki onun dünyadaki en zeki en bilgili insan olduğuna inanırdım. Herkesle konuşmayı sevmeyen, aslında az konuşan biriydi. Hikmet sahibi, bilgili bir hocaydı işte. Ben çocukken çok kötü hastalanmıştım. Ölmek üzereyken hastalandığımı duymuş ve gelmiş. Odadan herkesi çıkarmış ve yarım saat kadar yanımda kalmış. Ne yaptığını bende hatırlamıyorum ama bazı dualar okuduğunu hatırlıyorum ve sonrada uyuduğumu. Uyandığımda Hoca gitmişti ve ben kendimi çok iyi hissetmiş ayağa kalkmıştım.

Cemili Hocanın yanına götürdük ve hoca cemilin yanında kalmasını istedi zaten biz gitmeden onun rüyasını görmüş, onu bekliyordu. Hoca her gün cemille konuşurdu fakat, cemil hiç tepki vermeden gözleriyle boş boş bakar ve dinlerdi. Cemil deliydi ama hoca ona sürekli telkinlerde bulunur, kainattaki mükemmel nizamdan, kainatta her şeyin hikmetli olarak yaratıldığından, kainatın bir mektup olduğundan bahsederdi. Birlikte bazen bir katran ağacının tepesine çıkarlar geceleri yıldızlar izlerler, dağlarda geceleri esen rüzgarın sesini, dua eden, zikir çeken böceklerin seslerini dinlerdi. Kainatla birlikte hocada dualar ederdi. Gündüzleri cemil için bitkilerden ilaç yapar ve içirirdi.
Aradan aylar yıllar geçti cemil artık sağlığını ve bilincini tekrar kazanmıştı. Nasıl oldu bilmiyorum ama cemil artık tamamen iyileşmişti ve vücudunda hiçbir yara izi kalmamıştı.

Cemil bir gün bana isteği zaman yasemini görebildiğini, yanındaymış gibi onu hissedebildiğini söyledi. Anlattığına göre yasemin her gün kocasından dayak yiyor ve ağlıyordu. Şahin hep içki içiyor başka kadınlarla geziyor, hatta kadınları eve getiriyordu. Bu dayanılacak bir şey değildi, yasemin için bu hayat yaşanacak, katlanılacak şey değildi. Evlendikleri ilk hafta iyi görünüyordu. fakat daha sonra yayaş yavaş Şahin gerçek yüzünü göstermeye başladı. Hergün bir bahane bulup yasemine hakaretler yağdırıyor, onu dövüyordu. Yasemin ise hergün ağlıyor, ve Allah'tan yardım istiyordu. sürekli dayak yiyor ve ağlıyordu. En büyük acısı Cemili hala sevmesi ve onunla evlenmemiş olmasıydı. Yapacak hiçbirşeyi yoktu, eve dönemezdiya, dönse de cemil olmadan dönmesinin anlamı olmayacak mutlu olamayacaktı. Yaşadıkları dayanılacak bir hayat değildi fakat her şeye rağmen yasemin bütün acılara dayanıyor, bu çektiği işkenceli hayatta arınıyor, sabrı isyana meydan okuyordu.

Cemilin yaşadığı aşk, aşkın büyüklüğü cemile yasemini görme onu duyma yeteneğini kazandırmıştı. Cemil yaseminin çektiği ızdırabı hissedebiliyor, ve zamanı gelince gidip yasemini kurtaracağını söylüyordu

Cemili bulmamın üzerinden 4 yıl geçmişti. Cemil, birgün yaseminin kendisine ihtiyacı olduğunu söyledi ve bizimle vedalaşarak ayrıldı. Cemil giderken hoca ile onu birlikte uğurladık. Cemile alışmıştık ama gitme dememiz mümkün değildi.

Yasemin aradan geçen onca yılda mutluluğu hiçbir zaman tadamamış, kocasından ne sevgi nede saygı görmemişti. Yaseminin duyduğu hep hakaret, gördüğü kendisi ile hiç ilgilenmeyen kocası oldu. Annesini, babasını, köyünü özlemişti. Evlendiğinden beri çocukluğu ve ailesi aklına geldikçe hep ağlardı. Yasemin ailesini, ailesindeki sıcaklığı özlüyordu. Yasemin baharı, baharlarda kardeşleriyle papatya kokulu tarlalarda, çiçeklerin arasından koşarak oynadıkları köyünü özlüyordu. Yasemin köyünü, sonbaharda ekinler biçilirken insanı büyüleyen rüzgarın uzaklardan getirdiği kokuyu özlüyordu. Yasemin cemili özlüyordu. Cemilin sevgi dolu bakışını, insana güven veren ses tonunu, kendisine verdiği değeri özlüyordu. Cemilden ayrıldıktan sonra cemili ne kadar çok sevdiğinin farkına daha iyi varmış, onu unutmanın mümkün olamayacağını anlamıştı. Cemilin şu anda nerede ne durumda bilmiyordu ama ümitliydi. Çekilen bunca acılara rağmen kendisini hayata bağlayan bir şey vardı, bu yüzden ümidini kaybetmeden hep Allah'a dua ederdi. Allah'tan istediği cemili birkez daha görebilmekti. Onu gördüğünde sevgisini ona anlatacaktı.

Bir cuma günüydü, şahin yine içki içmiş başka kadınların yanından geliyordu. Yasemin artık dayanamıyacağını bu yaptıklarının insanlığa sığmadığını söyledi. Yaseminin aldığı cevap yine kocasından duyduğu hakaret dolu sözler oldu. Şahin yasemini sevmediğini, defolup gitmesini söyledi. Yaseminde bu hayattan kurtulmak istiyordu, ama tekrar annesinin babasının yanına gidip ne diyecekti. Onlara nasıl anlatacaktı olanları.

Yasemin dayanamadı ve şarhoş kocasına artık katlanamayarak, kapıyı çarptı ve çaresiz bir şekilde ağlayarak dışarı çıktı. Dışarıda yağmur yağıyordu, bardaktan boşalırcasına. Yağmur sokak taşlarında parçalanıyor, ve yağmurun sesi yaseminin ağlamasının sesini bastırmak istiyordu. Yağmur yağıyor, yağmurla yaseminin gözyaşları birbirine karışıyordu. Kalbinde bir sızı vardı, kalbi ağlıyor, gözleri ağlıyordu. Yaseminle birlikte göklerde ağlıyordu. Soğuk bir Cuma günüydü. Üşüyordu.

Cemilde oradaydı. Yasemini arıyordu. Saatlerce dolaştı, dolaştı. Tam bir haftadır yoldaydı ve hiç dinlenmeden yasemin arıyordu. Onu bulacağını hissediyordu. Cemil sokaklarda dolaştı, yağan şiddetli yağmura o da aldırmıyordu. Kalbi nereye isterse oraya doğru gidiyordu. Rüyasında yağmurlu bir havada bankta oturan bir kadın görmüştü. Rüyasındaki bu kadın ona yaseminin yerini söylüyordu. Bu yüzden bankta oturan gördüğü ilk kıza yasemini soracaktı.

Yasemin ağacın altında bir banka oturdu. Yağmur yağdığı için parkta kimse yoktu, yalnızdı. Dua ediyordu. Sonra karşısına baktı, uzakta bir adam belirdi. Adam yavaş yaklaştı. Sonra yaseminin önünde durdu. Yaseminin önünde durdu, göz göze geldiler ve bir süre sessizce bakıştılar. Sonunda adam ona yasemini sordu. Yaseminin yaşını, köyünü, evlendiği adamın adını, babasının adını, söyledi. Hatta yaseminin nasıl bir kız olduğunu da tarif etti.

Cemil yasemine, yasemini soruyordu!

Cemilin yasemine olan aşkının büyüklüğü, ondan ayrılmanın acısı onun deli gibi dağlarda dolaşması, hatta delirmesi ne anlama geliyordu.
Uzaklardan yasemini gören, onunu yaşadıklarını, duygularını uzaklardan hisseden adam, karşısındaki yaseminden habersizdi. Onu tanımamıştı bile.

Yasemin cemili tanımıştı, ama yasemin benim diyemedi.
Yasemin onu hala çok seviyordu, ama onu sevdiğini söyleyemedi. Cemile sorusuna tek kelimeyle cevap verdi. Bilmiyorum.

Nede olsa cemille evlenmemiş, şehirliyle evlenmiş, cemili terk etmişti. En azından, kendisine deli gibi aşık fakir bir genci hayal kırıklığına uğratmış, onunla evlenmemişti. Yasemin kendisinin şuçlu olduğuna inanıyordu. Hem de idam edilecek bir şuçlu.

Sonra Cemil boynunu büküp, yasemini aramak üzere oradan ayrıldı, bir daha hiç kimseye yasemini sormadı ve yine dağlara doğru yola çıktı. Yasemin ise kalktı ve kocasının evine tekrar dönmeye karar verdi. Keşke cemil, onu tanısaydı belki o zaman onu alır götürürdü. Yasemin hiç birşey söylemedi, söyleyemedi. Söylemek istedi, cemil dönüp giderken arkasından bağırmak istedi, yasemin benin demek istedi. Dili tutuldu, kelimeler boğazına takıldı. Ölmek istiyordu yasemin.


hava soğuktu üşüyordum
yanmayı istiyordum ısınmak için
seni buldum bir gün
sen bana ateş gibi geldin
yanmayı düşündüm ateşte
hava soğuktu üşüyordum

yağmurluydu hava, yağmur yağıyordu
ıslanmıştım bende
ıslanan gözlerinde

bir gün seni buldum, saçların ıslaktı
saçlarını yağmur ıslatmıştı
bakışların hüzünlüydü, buğuluydu gözlerin
damlalar iniyordu gözlerinden

sonra
göklere çıkıp dumanlar bulut oluyordu
insanın ağlaması; gökten, rahmet yağdırıyordu
damla damla suluyordu toprağı
damlalar sadece toprağı suluyordu
göz yaşlarıyla karışıyordu

ümitlerin tükendiği, senin gittiğin gündü
cuma günüydü
yağmurluydu hava, yağmur yağıyordu

Aradan haftalar aylar geçti. Soğuk bir kış günüydü. İkindi vaktiydi. Cemil yine dağlarda dolaşmaktan iyice yorulmuştu. Cemil kendi köyüne oldukça yakın bir yerdeydi, fakat köye girmek istemiyordu. Vakit akşam üzeriydi ve hava gittikçe daha çok soğuyordu. Cemil rüzgardan korunmak için iki kayanın arasına paltosunu serdi ve uyumaya başladı.

Yasemin ise o aralarda köyüne dönmeye karar vermişti ve tek başına yola çıkmıştı. Akşam yaklaşmıştı ve acele etmeliydi. Kestirmeden tepenin etrafından dolaşmadan, karşıdaki kayalıklara tırmanıp, karşıya geçmeye karar verdi. Kayalıklara kadar tırmandı.

Ve o an. Zamanın durduğu, cümlelerin boğazlara takıldığı an. Cemil orada gözleri kapalı uzanmış yatıyordu. Yüzü bem beyaz olmuş öylece uzanıyordu. Yasemin cemili tanıdı ve yanına geldi. Cemil maalesef donmuştu ve nefes almıyordu. Yasemin cemilin elini tutmak istedi, ve o an cemilin elinde sım sıkı tuttuğu mendili, yere düştü. Cemil mendilin üzerinde bir kalp çizmiş ve kalbin içersine 'seni seviyorum yasemin' yazmış, yaseminin geleceğini biliyormuş gibi bekliyordu. Kaskatı bir buz parçası olmuş bedeni, orada uzanmış, yasemini bekliyordu. Ölmüştü. Yasemin ağladı, ağladı, ağladı. Köye dönmekten vazgeçip cemilin yanında kalmaya karar verdi. Yasemin cemilin yanına uzandı, ve bir yandan gökte yeni belirmeye başlayan yıldızları izliyor, bir yandanda ağlıyordu.

umudum tükenirse sana kavuşmaya
nasıl düşüneyim, nasıl göreyim seni
uzaklardan eserse bir gün ayrılık rüzgarı
nasıl söyleyeyim, seni sevdiğimi

mevsimler değişir kış olursa
gömerlerse bir gün beni toprağa
elini tutmadan, dokunmadan sana
nasıl gideyim, nasıl unutayım seni

Sabah cemille yaseminin donmuş bedenlerini, bir çoban buldu. Donmuş bedenlerini soğuk bir kış gününde, yan yana defnettiler. Toprak yasemin ve cemili ayrılmamak üzere kavuşturmuştu.

evidence
06-05-2008, 22:49
KALBİMİZDEKİ YARALAR



Genç bir adam kentin merkezinde durmuş, o yöredeki en güzel kalbin
kendi kalbi olduğunu söylüyordu.
Çevresinde büyük bir kalabalık olmuştu. Herkes en küçük bir leke ya
da çatlak olmayan bu kalbe imrenerek bakıyor, onun güzelliğini
konuşuyordu. Sonunda hepsi de bu kalbin gördükleri en güzel kalp
olduğuna karar verdiler. Genç adam çok gururlandı ve daha yüksek sesle
kalbini övmeye başladı. Aniden kalabalığın önünde yaşlı bir adam ortaya
çıktı kalbinin güzelliğini öven bu adama seslendi;
'Bir dakika genç adam `'dedi''senin kalbin benimki kadar güzel değil.'
Kalabalık ve genç adam hep birlikte yaşlı adamın kalbine baktılar.
Çok güçlü atıyordu ama izler ve yarıklarla doluydu. Kimi parçaları yok
olmuştu, kimi parçaların yerine küçük, küçük parçalar konmuştu, ancak
bunlar tam yerine oturmamıştı,gelişi güzel konmuştu ve kimi
yerlerinde kocaman oyuklar vardı. İnsanlar hayretle baktılar'
'Nasıl bu adam kalbinin daha güzel olduğunu söyleyebiliyor? Dediler.
Genç adam da yaşlı adamın kalbinin haline baktı ve''şaka yapıyor
olmalısın''dedi' kendi kalbini nasıl olurda benimkiyle
karşılaştırabilirsin. Bak benimki mükemmel, senin ki ise yarık ve eksiklerle dolu''
Yaşlı adam kendisinden emin biçimde yanıtladı genç adamı;
''Evet'' dedi .'seninki mükemmel görünüyor, ben seninkiyle
yarışamam, Ama bak, benim kalbimde gördüğün her yarık sevgimi
verdiğim bir kişiyi temsil eder.

Kalbimin bir parçasını koparıp onlara verdim ve
çoğu kez onlarda bana kendi alplerinden birer parça koparıp verdiler.
Ama tam benim parçanınbüyüklüğünde olmadığı için arada boşluklar
kaldı.Ancak ben buboşluklara Şükrediyorum. Çünkü onlar,paylaşılan
sevgileri bana anımsatıyor.

Bazen ben insanlara sevgimi cömertce vermeme karşın onlar
bana karşılığını vermediler.Bu derin boşlukların nedeni işte bu
karşılıkalamadığım sevgilerdir.Bunlar acı veriyor ama olsun,onlar da
benim sevgime karşılık vermeyen insanları bana anımsatıyorlar.
Ben yine de benim sevgime karşılık verecekleri bu boşlukları
dolduracakları günü bekliyorum.
Şimdi GERÇEK GÜZELLİĞİN NE OLDUĞUNU ANLADIN MI ?
Genç adam yanağından akan yaşlarla sessizce duruyordu.
Yaşlı adama doğru yürüdü harika güzellikteki kalbinden bir parça
kopardı ve yaşlı adamın titreyen ellerine verdi.
Yaşlı adam aldı ve onu kalbine yerleştirdi.Sonra kendi yara dolu
kalbinden bir parça koparıp adamın
kalbindeki boşluğa yerleştirdi.Boşluk doldu ama köşelerde biraz
boşluk kaldı. Genç adam kalbine baktı.Artık mükemmel değildi ama
öncekinden daha güzeldi. Çünkü yaşlı adamın kalbinde sevgi onun kalbine akmıştı.

Birbirlerine sarıldılar ve yan yana yürümeye başladılar...

evidence
06-05-2008, 23:24
Gerçek bir sevgi yaratmak

Asıl eksiklik, eksik olduğumuzu düşünmekti.
Asıl eksiklik, çareyi başkasında aramaktı.
Hayatın matematiği farklı; iki yarımı toplayınca bir etmiyor.
İnsan tek başına mutsuzsa başka biriyle de mutlu olamıyor.

Önce yalnızdık…

9 ay boyunca karanlık bir yerde dışarı çıkmayı bekledik ve dünyaya ağlayarak geldik. Pişman gibiydik. Ya da mecburen gelmiş gibi.

Biraz büyüdükten sonra, kendimizi bildiğimiz anda, içimizi kemiren, kalbimizi kurcalayan o tuhaf duyguyu hissettik: Bir yerde bir eksik var. Korktuk. “Bunun sebebi ne?” diye sorduk kendimize. Cevabı yapıştırdık: “Demek ki sahip olmadığımız bir şeyler var. O yüzden eksiklik hissediyoruz.”

Peki, neye sahip olmamız gerekiyor?

Çocukken, “yaşımız küçük” diye düşündük. Her istediğimizi yapamıyoruz. Kurallar, yasaklar var. Büyüyünce her şey yoluna girecek.

Büyüdük…
Bir şey değişmedi. Yine huzursuzduk.
İçimizden bir ses aynı sözcükleri fısıldıyordu: “Bir eksik var.”

Kafamız karıştı. Nasıl kurtulacağız bu iğrenç duygudan? Nasıl geçecek bu?

Aklımıza yeni cevaplar geldi: Okulu bitirince geçecek. İşe girince geçecek. Para kazanınca geçecek. Tatile gidince geçecek.

Okulu bitirdik. Diploma aldık. İşe girdik. Kartvizit aldık. Çalıştık. Para kazandık. Taşındık. Araba aldık. Seviştik. Eve yeni eşyalar aldık. Tatile gittik. Dans ettik. Terfi ettik. Kartviziti değiştirdik. Daha çok çalıştık. Daha çok para kazandık. İçki içtik. İlaç içtik.

Geçmedi.

“Bir yerde bir eksik var” hissi, hala orada duruyordu.

Bu sefer de “Sevgilimiz olunca geçecek” dedik. “Yalnızlığımız sona erince bu illetten kurtulacağız.” Beklemeye başladık.

Derken, biri çıktı karşımıza. Aşık olduk.

Ve anında başka biri olduk. Daha güçlü, daha güzel, daha akıllı biri.

Hesap cüzdanları, kartvizitler, hatta ilaçlar bile böyle hissetmemizi sağlamamıştı. Sevgilimizin gözlerinde, daha önce bize verilmemiş kadar büyük sevgi ve hayranlık gördük.

Sevgilimizin gözlerinde Tanrı’ yı gördük. Işığı gördük. “Tünelin ucundaki ışık bu olmalı” diye düşündük “kurtulduk.”

Sonra bir gün, daha dün bize deli gibi aşık olan insan çekip gidiverdi. Ya da artık eskisi gibi sevmediğini söyledi. Ya da başka birine aşık olduğunu söyledi. Ya da daha kötüsü, başka birine aşık oldu ama söylemedi.

Telefonu açmamasından, elimizi tutmamasından, sevişmemesine bahane bulmak zorunda kalmamak için biz uyuduktan sonra yatağa gelmesinden anladık, bir terslik olduğunu.

Belki de sevmekten vazgeçen veya terk eden sevgilimiz değildi, bizdik. Fark etmez. Sonuçta aşk bitti. Şimdi her yer bomboş.

Şimdi tekrar yalnızız. Başladığımız yere döndük. Yıllarca uğraştık, eksiğin ne olduğunu bulamadık. Halbuki her şeyi denedik, her yere baktık.

Öyle mi?

Bakmadığımız bir yer kaldı. İçimize bakmadık.

Eksik parçayı dışarda aradık ama içimizde saklı olabileceğini akıl etmedik. Birilerini sevdik, birileri bizi sevsin diye uğraştık ama kendimizi sevmedik.

Şaşıracak bir şey yok, tabi ki sevmedik.
Kendimizi sevsek bu kadar koşturur muyduk?
Canımız yanmasın diye duvarların ardına saklanır mıydık?
Kendimizi boş sanıp doldurmaya uğraşır mıydık?
Terk edilmekten korkar mıydık?

Asıl eksiklik, eksik olduğumuzu düşünmekti.

Asıl eksiklik, çareyi başkasında aramaktı.

Hayatin matematiği farklı; iki yarımı toplayınca bir etmiyor.

İnsan tek başına mutsuzsa başka biriyle de mutlu olamıyor.

“Herkes beni sevsin” diye uğraşınca kimse gerçekten sevmiyor, herkes sevgisine şart koyuyor, sınır koyuyor.

Oysa “kendime duyduğum sevgi bana yeter” diye düşününce, kendimizi olduğumuz gibi kabullenince yarım tamamlanıyor. Her şey bir oluyor. İşte o zaman perde aralanıyor. Acı diniyor. İşte o zaman başka ‘bir’ iyle bir araya gelerek, hesabın kitabın, korkunun kaygının hüküm sürdüğü sahte bir sevgi yerine, gerçek bir sevgi yaratılabiliyor.

evidence
06-05-2008, 23:41
ACELE ETMEYELİM
Bir zamanlar Afrika'da kayıp bir şehri aramakta olan arkeologlar, beraberlerindeki eşya ve yükleri, hayvanların ve yerlilerin yardımı ile taşıyarak uzun bir yolculuğa çıkarlar. Kafile zor tabiat koşullarında, balta girmemiş ormanların içinde ilerleyerek, nehirleri, çağlayanları geçerek yolculuğa günlerce devam eder. Fakat günlerden bir gün yerlilerin bir kısmı birden dururlar.

Taşıdıkları yükleri yere indirir ve hiç konuşmadan beklemeye başlarlar. Ulaşmak istedikleri yere bir an önce varmak isteyen Batılı arkeologlar bu duruma bir anlam veremez, zaman kaybettiklerini, bir an önce yola devam etmeleri gerektiğini anlatarak, yerlilerin neden durduklarını öğrenmek isterler. Fakat yerliler büyük bir suskunluk içinde sadece bekler.

Bu anlaşılmaz durumu, yerlilerin dilinden anlayan rehber, onlarla bir süre konuştuktan sonra şu şekilde ifade eder:
"Çok hızlı gidiyoruz. Ruhlarımız geride kalıyor."

Bu sahne, Michelangelo Antonioni'nin 1995 yapımı "Par dela les Nuages" (Bulutların Ötesinde) adlı filminden alınmıştır.

Modern şehir hayatının ve çağımızın getirdiği en büyük sorunlardan biri bu; "hızla, sonu bir türlü gelmeyecek olan hedeflere doğru çılgınca koşuşturmak" ve koşuştururken etraftaki ayrıntıları, manzaraları, küçük mutlulukları, kısaca hayata dair pek çok yaşanası güzelliği görememek ve kaçırmak...

Ya da yaşanan yığınla drama, saçmalığa ve ilkelliğe seyirci kalmak, duyarsızca sadece bakıp geçmek ve gitmek...

baron11
07-05-2008, 09:00
PATATES BAHÇESİ

Nebraska'da yaşlı bir adam yaşardı. Patates ekini için bahçeyi
sürmesi gerekiyordu. Fakat, bu çok zor bir işti.
Tek oğlu olan David ona yardım edebilirdi ama o da hapisteydi.
Yaşlı adam oğluna bir mektup yazdı ve durumunu izah etti:

Sevgili David,

Patates bahçemi belleyemeyeceğimden kendimi çok kötü
hissediyorum. Bahçeyi kazmak için oldukça yaşlanmış sayılırım.
Burada olsan bütün derdim bitecekti. Biliyorum ki, sen bahçeyi
benim için hallederdin.
Sevgiler Baban...

Yaşlı adam, bir kaç gün sonra oğlundan bir mektup aldı.

Babacığım,
Allah aşkına bahçeyi kazma, ben oraya cesetleri gömmüştüm. Sevgiler
David...

Ertesi gün sabaha karşı 4'te, FBI ve yerel polis çıkageldi. Tüm
sahayı kazdılar. Ama hiçbir
cesede rastlamadılar.

Yaşlı adamdan özür dileyerek gittiler.
Aynı gün yaşlı adam oğlundan bir mektup daha aldı.
Babacığım,
şimdi patatesleri ekebilirsin. Bu şartlarda yapabileceğimin en iyisini
yaptım. Sevgiler
David....

BİR GÜÇLÜKLE KARŞILAŞTIĞINIZDA,
KAÇIŞ YOLU DEĞİL,
BİR ÇIKIŞ YOLU ARAYIN..

d.l.weatherford.

relief
09-05-2008, 19:00
BASİT YAŞAYACAKSIN

Mesela susayınca su içecek kadar basit.
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.

Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;
tek bir düğme, tek bir cümle gibi;
sevince lafı dolandırmadan söylediğin
“seni seviyorum” gibi.

Basit bir öpücük yetecek sana;
basit sıcak bir öpücük
ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
o öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.

Kabak çekirdeği verecek sana
rakamların veremediği mutluluğu.

El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın;
hep yanında taşıdığın,
atmaya kıyamadığın.

İki harekette giyiniverecek,
iki harekette soyunuvereceksin.
Kısacık olacak uyanman
ve yola çıkman arasında geçen süre;
kısacık olacak
sıcacık kollara dolanman
ve yolculuklara çıkman arasında geçen süre.

Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.

Beklentilerin de basit olacak.
Kaf Dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.
Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana
en ucuz aşk romanını.

Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken gözlerini.
Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.

Bir kaşarlı tost olacak aradığın
nasıl oturacağını bilemediğin sofrada;
parmakların olacak en kıymetli çatalın.
Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri.
İskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.

Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda, doğru basılmış bir
“fa diyez”in mutluluğunu.

Makyajın ilk “a” sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün

“Bilmiyorum” diyebileceksin bilmediğinde
ve çok normal olacak onu da bilmeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir “istemiyorum” diyebilmeye.

Ne durduğu farketmeyecek abanın altında.

Saatin, sadece saati gösterecek;
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın.
Küçük bir not defteri olacak bilgini en hızlı sayan.

Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi

basit...

YALCIN ERGIR

guneysu
11-05-2008, 18:08
Bazi hayvanları sevmiyorum! Kimse kusura bakmasın!

1- Tünellerde park lambası ya da farlar yerine dörtlülerini yakan ÖKÜZLERİ ...

2- Lastiği patladığında bunu sol şeritte değiştiren DEVELERİ,

3- Bir yaya geçsin diye yavaşladığınız veya durduğunuzda sağınızdan/ solunuzdan bir de size ters ters bakarak, geçen ÇAKALLARI,

4- Far ayarının ne demek olduğunu bilmeyip ya da ona verilecek 2-3 milyonu servet sanıp arkanızda gözünüzü kamaştıran DAVARLARI,

5- Karda önden çekişli arabasının arka tekerlerine zincir takıpsonra 'abi bi el atsana' diye yardım isteyen EŞEKLERİ,

6- Dakikalarca aynalarına bakmadan otobanın sol şeridinde sizin süratinizden en az 50-60 km yavaş giderek salınan KOYUNLARI ,

7- Yeni yıkadığınız arabanızı batırmakla mükellef cam yıkamafıskıyesini ayarlamaktan aciz BEYGİRLERİ,

8- Arabasında biriktirip çöpe atması gerekenleri yola atan DOMUZLARI,

9- Trafik 2 dakika durdu mu kornaya basan AYILARI,

10- Her yere tüküren LAMALARI,

11- Kapısına geldiği adamın ziline basmaktansa, kornasına basmay ıtercih eden SIĞIRLARI ,
sevmiyorum ...! Ya siz ?....

irasare
11-05-2008, 18:13
Bazi hayvanları sevmiyorum! Kimse kusura bakmasın!

1- Tünellerde park lambası ya da farlar yerine dörtlülerini yakan ÖKÜZLERİ ...

2- Lastiği patladığında bunu sol şeritte değiştiren DEVELERİ,

3- Bir yaya geçsin diye yavaşladığınız veya durduğunuzda sağınızdan/ solunuzdan bir de size ters ters bakarak, geçen ÇAKALLARI,

4- Far ayarının ne demek olduğunu bilmeyip ya da ona verilecek 2-3 milyonu servet sanıp arkanızda gözünüzü kamaştıran DAVARLARI,

5- Karda önden çekişli arabasının arka tekerlerine zincir takıpsonra 'abi bi el atsana' diye yardım isteyen EŞEKLERİ,

6- Dakikalarca aynalarına bakmadan otobanın sol şeridinde sizin süratinizden en az 50-60 km yavaş giderek salınan KOYUNLARI ,

7- Yeni yıkadığınız arabanızı batırmakla mükellef cam yıkamafıskıyesini ayarlamaktan aciz BEYGİRLERİ,

8- Arabasında biriktirip çöpe atması gerekenleri yola atan DOMUZLARI,

9- Trafik 2 dakika durdu mu kornaya basan AYILARI,

10- Her yere tüküren LAMALARI,

11- Kapısına geldiği adamın ziline basmaktansa, kornasına basmay ıtercih eden SIĞIRLARI ,
sevmiyorum ...! Ya siz ?....


Dogru Söze ne Hacet :oley:

tdogan
12-05-2008, 22:14
Eskiden ne güzel cahildik!..

Dışarıda kar...
Ama kuzine içten içe öyle yanıyor ki.
Kuzinenin üzerinde demir maşa...
Maşanın üzerinde de ekmek dilimleri.
Aydınlık bir kış sabahı ve kızarmış
ekmek kokusu... Sucuk lükstü.
Yumurta lezzetli. Ekmek her zaman
ekmek gibi... Bir kez olsun kümesten
yumurta almamış, bir kez olsun o
kızarmış ekmeğin kokusunu duymamış ve
fakat alışveriş merkezlerinin restoran
katlarında, boğucu bir gürültü ve
havasızlık içinde hamburger keyfine
fit olmuş çocuklar ve gençler için ben
ne kadar yaşlıyım?
***
Dışarıda kar...
İçeride kanaat...
İçeride huzur.
O beyaz örtünün gelişi sürpriz olurdu.
Şimdiki gibi üç günlük hava
tahmini, kar yağışı için dakikalı
randevu falan yoktu. (Meteoroloji
tutturamadığı zaman o kadar
seviniyorum ki...) Krize de girmezdik.
İran'ı
hiç takmazdık. Yakacak bir şeyler
olurdu her zaman.
Ve kuzine hem ısıtır hem de
pişirirdi...
Bize kalan kışın ve karın tadını
çıkarmaktı...
Mumumuz, gaz lambamız vardı.
***
Televizyon yoktu. Gazete de her zaman
olmazdı. Öyle güzel cahildik ki,
keyfimiz bozulmazdı hiç! Portakal
kabuklarını sobanın üzerine dizer,
kokusuna râm olurduk. Kestane közlemek
büsbütün bir gecenin akıllara seza
mutluluğuydu. Sonra illa ki,
büyüklerin anlattığı hikâyeler,
hatıralar... Birçoğu arızalı ve
tedaviye muhtaç beyinlerden çıkma
dizilerin ve filmlerin açtığı hasarlar
yerine, geniş ve besleyici bir
masal dünyası...
***
Lezzet bir tarafa, kokuya da hasret
kalacağımız kimin aklına gelirdi?
Ekmeklerimiz el değerek üretilirdi,
sağlıklıydı, lezzetliydi ve mis gibi
kokardı. Çay da kokardı... Domates
de... Bütün bu nefasete, küçücük bir
bakkal dükkânının zenginliği
yetiyordu.
***
Dışarıda kar...
İçeride huzur...
Zam endişesi, doğal gazın kesilme
korkusu, yolda kalma telaşı, rejim
tehlikesi... Kimin umurunda... Ne
güzel cahildik. Mutluluğun resmini
çiziyorduk...

Yazarı bilinmiyor...

VOLVO
13-05-2008, 12:00
Genç bir Yönetici, yeni Jaguari içinde kurulmus,
biraz da hizlica,bir
mahalleden geçiyordu. Park etmis arabalarin
arasindan yola firlayan bir
çocuk olabilir düsüncesiyle dikkatini daha çok
yol kenarina vermisti. Bir
seyin yola firladigini görünce hemen fren yapti
ama araci durana kadar
geçen mesafede yola çocuk firlamadi.
Bunun yerine, yepyeni arabasinin yan kapisina
büyükçe bir tas çarpti.
Adam hizlica frene yüklendi ve tasin firlatildigi
bosluga dogru geri geri gitti.
Sinirlenmis olan genç adam arabasindan firladi
ve tasi atan çocugu
kaptigi gibi yakinda park etmis olan bir arabanin
gövdesine sikistirdi. Bunu yaparken de bagiriyordu :
Sen ne yaptigini saniyorsun serseri? Bu yaptigin
ne demek oluyor? O gördügün yepyeni ve pahali bir
araba ve attigin o tasin mahvettigi yeri
düzelttirmek için kaportaciya bir sürü para ödemek zorunda
kalacagim. Neden yaptin bunu???'
Küçük çocuk üzgün ve suçlu bir tavir içindeydi.
'Lütfen, amca, lütfen kizmayin.
Ben çok üzgünüm ama baska ne yapabilirdim, bilemedim.
Tasi attim çünkü isaret etmeme ragmen diger arabalar
durmadi.
Çocuk, gözlerinden süzülen yaslari elinin tersiyle silerek park
etmis bir aracin arkasina
isaret etti. 'Abim orada.Yokustan asagi
yuvarlandi ve tekerlekli
sandalyesinden düstü ve ben onu kaldiramiyorum.'
Çocugun simdi
hiçkiriklardan omuzlari sarsiliyordu ve saskin
adama sordu ' onu kaldirip
tekerlekli sandalyesine oturtmama yardim edebilir
misiniz? Sanirim abim
yaralandi ve benim için çok agir.
Ne diyecegini bilemez halde, genç yönetici
bogazindaki dügümden
yutkunarak kurtulmaya çalisti. Yerde yatan sakat çocugu
kaldirip tekerlekli
sandalyesine oturttu, cebinden temiz ve ütülü mendilini
çikartip, çesitli yerlerinde olusmus ve kanayan yara ve siyriklari
dikkatlice silmeye çalisti. Bir seyler söyleyemeyecek kadar
duygulanmis olan genç adam,
abisinin tekerlekli sandalyesini iterek yavas
yavas uzaklasan çocugun ardindan bakakaldi.
Jaguar marka arabasina geri dönüsü yavas yavas
oldu ve yol ona çok uzun geldi.
Arabanin yan kapisinda tasin biraktigi iz
çok derin ve net görülür
sekildeydi ama adam orayi hiçbir zaman tamir
ettirmedi. Oradaki izi, su
mesaji hiç unutmamak için sakladi :
Hiçbir zaman yasamin içinden, seni durdurmak ve
dikkatini çekmek için
birilerinin tas atmasina mecbur kalacagi kadar
hizli geçme. Tanri ruhumuza
fisildar ve kalbimizle konusur. Bazen, onu
dinlemek için vaktimiz
olmuyorsa, bize tas firlatmak zorunda kalir. Fisiltiyi
dinle. veya tasi bekle.
Seçim senin
Bir insani fark etmek için 1 dakika , Onun
hakkinda fikir üretebilmek için
1 saat, Ondan hoslanabilmek için 1 gün Onu
sevebilmek için 1 hafta
Ama Unutabilmek için bir ömür yetmezmis.

irasare
16-05-2008, 00:44
-Acele,bir ağaçtır;meyvesi pişmanlıktır...(Türk Atasözü)
-Acının ateşinden geçmeden kimse yükselemez...(Gandi)
-Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi..Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi....(Yahya Kemal)
-Öz ağlamayınca,göz yaşarmaz...(Türk Atasözü-Vallaa favorilerimden)
-Kötülere acımak iyilere kötülüktür...(Sadi-Bu da favorim)
-Haksızlığa sapıp kişioğulları seni izleyeceğine,adaletle davranıp tek başına kal daha iyi...(Gandi-Süper valla)
-Yüksek kişi adaleti,alçak kişi çıkarları iyi anlar...(Gandi-Müthiş)
-Desen söz olur,demesen içinde köz olur...(Türk Atasözü-Fevkaladenin de fevkinde)
-Görünen kardeşlerini sevmeyen,görünmeyen Tanrı'yı hiç sevmez...(Hz.İsa)
-Kişi akılla pir olur,saçı sakalı ağarmakla değil...(Mevlana)
-Bazı kimseler vardır;alçak diyemem;çünkü alçaklıkta bir düzeydir.Onlar çukurdur....(Necip Fazıl-Wayyy bee)
-Avcı ne denli al(aldatmak)bilirse ayı da o denli yol bilir...(Kaşkarlı Mahmut-Tam Kurtlar Vadisi Repliği Olurmuş)
-Beni bir kez aldatırsan sana yazıklar olsun,ikinci kez aldatırsan bana yazıklar olsun....(Asya Atasözü)
-Derin olan kuyu değil,kısa olan iptir..(Konfiçyüs)
-Bir yiğit ne denli kahraman olsa da,sevdiğine yenilir...
-Aşkı bilmeyen DEV,aşığın anca beline gelir....(Dağıstan Atasözü-Wayyyyy)
-Baskıya başkaldırmayan kişi,kendine karşı adaletsizdir...(Halil Cibran)
-Cömert derler maldan ederler,yiğit derler candan ederler....(Türk Atasözü)
-Bildiğimin öğretmeni,bilmediğimin öğrencisiyim....
-İlim ilim bilmektir,ilim kendin bilmektir,sen kendin bilmezsen bu nice olmaktır...(Yunus Emre)
-Sahip olduğunuz tek araç çekiçse;herşeyi çivi olarak görürsünüz...(Maslov)
-En değerli çalışmalarınızın arkadaşlarınızca kötüleneceğini bilin.Eğer kötülenmiyorsanız bilin ki önemsiz biri olma yolunda ilerliyorsunuz...(Hun Hakanı Attila)
-Bir kişinin yaşamından daha değerli birşeyi yoksa,o kişinin yaşamının da bir değeri yoktur....(Tagor-Olay budur)
-Şu ellerin taşı bana hiç değmez,ille de dostun gülü yaralar beni...(PirSultan Abdal)
-Yüksek yerlere büyük yorgunluklarla ulaşılır...(Hz.Ali)

tdogan
18-05-2008, 19:46
İsaac Asimov

Zeka gerçekten nedir ?

Ben ordudayken, bir çeşit yetenek testine tabi tutulmuştum, normal sonuç olan 100 üzerinden 160 aldığım zaman bölükteki hiçkimse bu skoru daha önce görmediğinden bir iki saat boyunca epey yaygara koptuğunu hatırlıyorum. (bunun mevcut mutfak sorumlusu görevime bir katkısı olmadığını da belirtmem lazım) Bütün hayatım boyunca bu yüksek skor durum böyleydi aslında, durum böyle olunca da durumdan memnuniyetle zeki olduğum hissine kapıldım ve diğer insanların da böyle düşünmelerini bekledim.

Gerçekte ise, bu durum aslında sadece belli bir akademik tip sorulara cevap vermede başarılı olduğumu gösterir demek değil mi (hem de aslında benimle aynı entellektüel sınırlara sahip olan insanların hazırladığı sorulara)?

Örnek olarak, bir oto tamircim vardı, muhtemelen bu testlerin hiçbirinde 80'den yukarı bir sonuç alamazdı, ve ben de herhalükarda ondan zeki olduğumu kabul ederdim. Buna rağmen ne zaman arabamda bir arıza olsa ona yetiştirir, endişeli birşekilde motorun orasına burasına bakmasını, sanki yüce bir güçten gelen yargılarını bildirmesini dinler ve sonuçta arabamı tamir edebildiğini görürdüm.

Bu durumda, benim girdiğim testleri bu adamın tasarladığını düşünün. Ya da bir marangozun ya da çiftçinin, ya da akademisyen dışında herhangi birinin. Bu testlerin herbirinde bir moron olduğumu kanıtlayacağımdan, ayrıca da gerçekten öyle olduğumu anlayacağımdan şüpheniz olmasın. Akademik tecrübelerimi ve başarılarımı kullanamayacağım her alanda, ya da ağır iş, el işi gerektiren herhangi bir konuda oldukça kötü sonuçlar alırdım herhalde.

Bu durumda benim zekam, mutlak değil, sadece içinde yaşadığım topluluğun ve bu topluluğun içinde de kendini bir yargıç olarak kabul ettirmiş oldukça küçük bir alt grubun bir fonksiyonundan ibaret.

Şu beni ne zaman görse fıkralar anlatmaya bayılan oto tamircisini tekrar ele alalım, bir gün kaportanın içinde kafasını bana uzatarak, " Doktor, birkaç tane çiviye ihtiyacı olan sağır dilsiz bir adam nalbura girer ve, önce satıcının önüne gelir, iki parmağını dik bir şekilde masanın üzerine koyar ve üzerine çekiçle vuruyormuş gibi hareketler yapar. Nalbur gider önce bir çekiç getirir. Bizimki başını sallar ve dik duran iki parmağını gösterir, bu sefer nalbur ona gerekli çivileri getirir, çivileri alan adam da mutlu bir şekilde gider." "Peki Doktor sence daha sonra gelen kör bir adam nalburdan bir makası nasıl istemiştir?"

Beklemeden sağ elimi kaldırdım ve parmaklarımla makasla kesme işareti yaptım tabi ki.

Bunu gören ototamircisi yerlere yattı gülmekten tabii ki ve "Seni salak, adam kör sadece neden doğru düzgün makasa ihtiyacı olduğunu söylemiyor ki" dediğinde çok şaşırmıştım, haklıydı. Bunun üzerine adam, "Şaşırma o kadar doktor dedi, ben bütün gün gelen müşterilerime bunu yaptım ve kimin bilip kimin yanılacağını da tahmin ettim. Kimleri yakalayacağımdan tam emin olamıyordum ama seni kesinlikle yakalayacağımdan emindim."

"Bunu nasıl bildin" dediğimde ise,

"Çünkü o kadar fazla eğitimlisin ki doktor, akıllı olamazdın..."

Her ne kadar bunu söylemek hoş olmasa da haklı olabilir.

~ ~ ~

Autobiography by Dr. Isaac Asimov (1920–1992)

sezi
19-05-2008, 00:44
http://img221.imageshack.us/img221/1102/image005qb8.jpg (http://imageshack.us)
http://img520.imageshack.us/img520/4559/image006sa4.jpg (http://imageshack.us)
http://img221.imageshack.us/img221/7919/image007qw8.jpg (http://imageshack.us)
http://img520.imageshack.us/img520/1274/image008ku5.jpg (http://imageshack.us)

mterkan
19-05-2008, 00:58
Bazi hayvanları sevmiyorum! Kimse kusura bakmasın!

1- Tünellerde park lambası ya da farlar yerine dörtlülerini yakan ÖKÜZLERİ ...

2- Lastiği patladığında bunu sol şeritte değiştiren DEVELERİ,

3- Bir yaya geçsin diye yavaşladığınız veya durduğunuzda sağınızdan/ solunuzdan bir de size ters ters bakarak, geçen ÇAKALLARI,

4- Far ayarının ne demek olduğunu bilmeyip ya da ona verilecek 2-3 milyonu servet sanıp arkanızda gözünüzü kamaştıran DAVARLARI,

5- Karda önden çekişli arabasının arka tekerlerine zincir takıpsonra 'abi bi el atsana' diye yardım isteyen EŞEKLERİ,

6- Dakikalarca aynalarına bakmadan otobanın sol şeridinde sizin süratinizden en az 50-60 km yavaş giderek salınan KOYUNLARI ,

7- Yeni yıkadığınız arabanızı batırmakla mükellef cam yıkamafıskıyesini ayarlamaktan aciz BEYGİRLERİ,

8- Arabasında biriktirip çöpe atması gerekenleri yola atan DOMUZLARI,

9- Trafik 2 dakika durdu mu kornaya basan AYILARI,

10- Her yere tüküren LAMALARI,

11- Kapısına geldiği adamın ziline basmaktansa, kornasına basmay ıtercih eden SIĞIRLARI ,
sevmiyorum ...! Ya siz ?....

Sayın guneysu,
İyi güzel de, yazdığınız bu davranışları hayvanlar aleminin yukarıda belirtilen mensupları yapmazki...
Sayılan hayvanlara haksız bir suçlamada bulunmuşsunuz diye düşünüyorum...:):)

relief
19-05-2008, 22:03
SAYGILARIMLA
A.T.T. KUDRET ŞEN
Diyelim ki, mesai saati bitti ve siz de akşam 18:30 civarında, alışılmadık derecede zorlu bir iş gününün ardından (tabii ki tek başınıza) arabanıza binip evin yolunu tuttunuz.



Çok yorgunsunuz ve canınız da fena halde sıkkın. Birdenbire göğsünüzde, kolunuza ve çenenize doğru yayılmaya başlayan korkunç bir ağrı hissediyorsunuz.

En yakın hastaneye sadece on dakikalık mesafedesiniz ama hastaneye ulaşmayı başarıp başaramayacağınızdan bile emin değilsiniz

NE YAPACAKSINIZ???

İLK YARDIM KURSLARINA KATILACAK KADAR AKLI BAŞINDA BİRİYDİNİZ AMA KURSTAKİ EĞİTMEN, SİZİN BAŞINIZA BİR ŞEY GELDİĞİNDE NE YAPACAĞINIZI ÖĞRETMEDİ!!! YALNIZ BAŞINIZAYKEN KALP KRİZİ GEÇİRİRSENİZ NASIL HAYATTA KALIRSINIZ? PEK ÇOK İNSAN KALP KRİZİ GEÇİRDİĞİ SIRADA TEK BAŞINA OLUYOR; ETRAFTA YARDIM EDECEK KİMSE BULUNMUYOR. KALP ATIŞLARI DÜZENSİZLEŞEN VE KENDİSİNİ BAYILACAKMIŞ GİBİ HİSSEDEN BİRİNİN BİLİNCİNİ YİTİRMEDEN ÖNCE YALNIZCA 10 SANİYE KADAR ZAMANI VARDIR. BU DURUMDA NE YAPMANIZ GEREKİR?

CEVAP:PANİĞE KAPILMADAN ÜST ÜSTE KUVVETLİCE ÖKSÜRMEYE BAŞLAYIN. ÖKSÜRMEDEN ÖNCE HER SEFERİNDE DERİN BİR NEFES ALIN; ÖKSÜRÜKLERİNİZ GÜÇLÜ OLSUN, DERİNDEN GELSİN VE UZUN SÜRSÜN, TIPKI GÖĞSÜNÜZDE BİRİKMİŞ BALGAMI ATMAYA ÇALIŞIR GİBİ ÖKSÜRÜN. HER İKİ SANİYEDE BİR DERİN NEFES ALIP ÖKSÜRÜN VE BUNU YA YARDIM GELENE DEK YA DA KALP ATIŞLARINIZ TEKRAR NORMALE DÖNENE DEK SÜREKLİ YAPIN.DERİN NEFES ALMAK CİĞERLERİ OKSİJENLE DOLDURUR. ÖKSÜRMEK KALBE TAZYİK YAPAR VE KAN DOLAŞIMINI RAHATLATIR. KALBE UYGULANAN BU TAZYİK, KALBİN NORMAL RİTMİNE DÖNMESİNİ KOLAYLAŞTIRIR. BÜTÜN BUNLAR SİZE, BİLİNCİNİZİ KAYBETMEDEN ÖNCE HASTANEYE YETİŞECEK ZAMANI TANIR. ARTICLE PUBLISHED ON N.º 240 OF JOURNAL OF GENERAL HOSPITAL ROCHESTER NEDEN? BU KONUDA MÜMKÜN OLDUĞUNCA ÇOK KİŞİYİ BİLGİLENDİRİN. BU BİLGİ SAYISIZ İNSANIN HAYATINI KURTARABİLİR!!!ASLA, “BENİM BAŞIMA GELMEZ!” DİYE DÜŞÜNMEYİN.HAYAT TARZIMIZIN EPEYCE DEĞİŞTİĞİ ŞU SON YILLARDA ARTIK HER YAŞTA İNSAN KALP RİZİ GEÇİRİYOR.

tdogan
26-05-2008, 13:43
Manda Yuva Yapmış Söğüt Dalına

Aşağıdan gelir türkmen koyunu aman aman
Selviye benzettim yarin boyunu amanın yandım
Amanın amanın amanın yandım
Tiridine tiridine tiridine bandım
Bedava mı sandın para verdim aldım

Sabahleyin erken çifte giderken aman aman
Öküzüm torbadan düştü gördün mü amanın yandım
Manda yuva yapmış söğüt dalına aman aman
Yavrusunu sinek kapmış gördün mü amanın yandım

"Manda yuva yapmış söğüt dalına":
Manda su kenarında yaşayan bir hayvandır. Köylerde serbest kaldıkları zaman dere kenarlarına giderler. Söğüt ağacı da dere kenarlarında bulunur ve dereye uzanan çok uzun dalları vardır. Manda bu dalların arasına girerek, suyun içine doğru uzanır, orada dinlenir. Böylece de manda söğüt dalına yuva yapmış olur.

"Yavrusunu sinek kapmış":
Manda, dere kenarında dururken arka tarafına çok fazla sinek gelir.
Manda bunları kovmak için kuyruğunu kullanır; ama yavrularda kuyruk tam oluşmadığı için yavru manda sinekleri kovamaz ve arkasında sinekler birikir ve onu ısırırlar. Köyde de ısırmaya "kapma" denir. Böylece yavruyu sinek kapmış olur.

"Öküzüm torbadan düştü gördün mü ":
Köylüler, makine olmadığı zaman tarlayı sürmek için öküz kullanırlar. Öküzün ağzına da torbayla yemini verirler. Öküz tarlada ilerlerken bazen başı torbadan çıkar. Bu olaya da "öküzün torbadan düşmesi" denir. Köylü daha sonra bu durumu görüp torbayı tekrar öküzün ağzına yerleştirir.

"Tiridine tiridine bandım":
Tirit özellikle Samsun'un en meşhur yemeklerindendir. İçinde kaz eti, bulgur ve de tavuk suyu bulunan çok lezzetli bir yemektir. Yemek sulu olduğu için ekmeğe banarak yenilebilir.
-Denizce'den-

krokodil
29-05-2008, 21:47
HABİB BABA


Habib Baba, 4.Murad devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah dostlarındandı r. Yaşlıdır,fakirdir, gariptir. Fakat Rabbinin katında da alemlere denk bir değerin sahibidir.
Yaşlı Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul'a gelmiştir.Yolculuğ unun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gider... Niyeti, şöyle iyice bir keselenip, paklanmak... Bedenini de ruhuna denk kılmaktır.
Fakat hamamcı Habib babayı içeri sokmak istemez.
'Bugün' der, 'Sultan Murad'ın vezirleri hamamı kapattılar, dışarıdan müşteri alamıyoruz.'
Habib baba üzülür... Rica, minnet eder, yalvarır...
'Ne olursun' der, 'kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım.Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum.Binbir dil döker.Hamamcı ehl-i insaftır... Dayanamaz... Kabul eder... Hamamın en sonundaki odayı göstererek ...
'Baba şu odada hızla yıkanıp çık, parada istemem. Yeter ki vezirler, senin farkına varmasınlar.'
Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar... Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onunda görünümü fakirdir... Ama sadece görünümü... İkinci müşteri kılık değiştirmiş, 4.Murad'dır. O gün vezirlerinin topluca hamam alemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir.
'Hele bir bakalım' demiştir, 'bizim vezirler, hamamda benden uzakta, kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?'
Ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir.
Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır.. .
Hamamcı vezirler der almak istemez... Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir... Habib babanın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar:
'Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sende sar peştemali beline gir yanına... Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın... Ve ekler: 'Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler. '
Sonra 4.Murad da Habib babanın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır. ..
Habib babanın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz kirlenmiş gibi gelir ona... Allah hikmeti gereği dostuna, o yanındakinin tedbil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham etmemiştir...
Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib baba yumuşak bir sesle konuşur:
'Evladım' der, 'Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsade edersen bir keseleyivereyim. '
Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve bü yük bir haz duyar... Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir.
Memnuniyetle Habib babanın önünde diz çökerken: 'Buyur baba' der, 'ellerin dert görmesin'
Bu arada içerideki alemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4.Murad'ın sırtını bir güzel keseler... Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez.. Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir.
'Baba' der, 'gel bende senin sırtını keseliyeyim de ödeşmiş olalım.' Habib baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle;
'Olur evlad' deyip, sultanın önünde diz çöker. Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib babayı yoklar, ağzını arar...
'Baba' der, 'görüyormusun şu dünyayı... Sultan Murad'a vezir olmak varmış... Bak adamlar içerde tef,dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi...'
Habib baba Sultan Murad'ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile bırakmaz, kendi hükmünü söyler... Sultan Murad'ın Habib babadan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir:
'Be evladım' der, Habib baba, 'Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl Alemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını bile Sultan Murad'a keselettirir.

KHANJAR
29-05-2008, 21:59
HABİB BABA

Sen asıl Alemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını bile Sultan Murad'a keselettirir.

:super::cool:

tdogan
02-06-2008, 17:22
Hayattan ne öğrendim?

Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum.
Ağladım. Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...
Ağladım. Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.
Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim..
İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi... Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.
İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu...
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.
Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.
Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini...
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...
Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim. Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.
Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu; gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.
Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu... Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.
Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

CAN DÜNDAR

irasare
03-06-2008, 23:03
Bir zamanlar birbirlerine aşık iki genç vardı. Kızın adi Tipse delikanlının ki ise Piremus idi. Bunlar yan yana evlerde otururlardı. Birlikte büyüdüler ve çocukluklarından beri birbirlerine karşı aşk beslerlerdi. Fakat aileleri görüşmelerini istemezler birbirlerine uygun olmadıklarını düşünürlerdi. Oysa onlar birbirlerini ölesiye seviyorlardı. İki evin arasında gizli bir çatlak vardı aileleri bunu bilmezler onlar da geceleri burada buluşur, o aradan birbirlerine seslerini duyurur aşklarını dile getirirlerdi. Bir gece ormandaki ağacın altında buluşmaya karar verdiler. Tispe ağaca Piremus'dan önce varmıştı. Gittiğinde avını yeni yemiş ağzından kanlar akan kocaman bir aslanla karşı karşıya geldi. Korkarak bir mağaraya doğru koşmaya başladı. Farkında olmadan yolda boynundaki eşarbını düşürmüştü. O sırada Piremus geldi gördükleri karşısında donup kalmıştı. Kocaman aslan ağzında kanlarla birlikte biricik sevgilisi Tipse'nin eşarbını parçalıyordu. O an aklına gelen ilk ve tek şey aslanın Tipse'yi öldürerek yediğiydi. Tispe'siz yaşayamazdı. Aklından geçen sadece aşkı uğruna canına kıymaktı. Belinden hançerini çıkardı ve göğsüne sapladı. Kanlar içinde cansız bedeni yere düştü. Tispe ise korkusunu bir kenara atıp bir an önce aşkını görmek için mağaradan çıkmaya karar vermişti. Ağacın altına geldiğinde o korkunç sahneyle yüzleşti.

Piremus'un cansız vücudu yerdeydi ve elinde Tispe'nin düşürdüğü eşarbını tutuyordu. İlk önce genç kız olanlar karşısında ağlamaktan hiçbir şeyi anlayamamıştı. Ama eşarbı ve uzaklaşan aslanı görünce anladı. Bir an mağarada düşündüğü o korkunç şey başına gelmişti. Ve onun öldüğünü düşünen Piremus aşkı uğruna canına kıymıştı. Tispe bir an bile düşünmeden hançeri aldı ve göğsüne götürdü. Onların aşkı ölesiye bir aşktı ve ölüm bile onları ayıramazdı. Eğer Piremus aşkı uğruna ölümü göze aldıysa o da hiç çekinmeden canına kıyabilirdi ve hançeri sapladı. Birden vücudu Piremus'un bedeninin üstüne yığıldı. O anda tanrılar bu yüce aşkı ölümsüzleştirmek istediler ve bu çiftin üstünde duran ağacı bunların aşkına adadılar. Piremus'un kanını bu ağacın meyvelerine, Tispe'nin gözyaşlarını ise ağacın yapraklarına verdiler. O günden beri kara dut ağacının meyvesinin çıkmayan lekesini, (Piremus'un kan lekesini), dut ağacının yaprakları, (Tispe'nin gözyaşları) temizler..

(Bilir misiniz dut ağacının meyvesinin lekesi çıkmaz, ama elinize ağacın yaprağını alır ovuşturursanız lekenin gittiğini göreceksiniz

ÖZDOĞAN77
07-06-2008, 17:07
TÜRK ÖLÇÜ BİRİMLERİ

1. 'abi geçen bi balık yakaladık nah kolum gibi'
2. 'muhsin abi geıçen bi woofer almışım öküz gibi ses çıkarıyo. Mukemmel abi'
3. 'kaç karış?'
4. yol tarifinde bir ölçü birimi olarak yüz metre. 1 yuz metre = 300 metre
5. kedi kadar fare
6. başarılı bir Türk aşçı, Fransa'da bir luks otele transfer edilir.
diger aşçılara bazı tarifler öğretmesi gerekmektedir. geçerler ocağın
başına, bizimki başlar: - bir tutam maydonoz, bir tutam karabiber,yetecek kadar su...
fransiz dayanamaz sorar: - bunlarin bir ölçüsü yok mu?
-bizimki terslenir: - ben ne diyorum? bir tutam olacak demedim mi?
7. 'göt kadar' gibi söylendiğinde sadece Türkler'in anlaması muhtemel, hatta bazen Türk olanların dahi anlamakta zorluk çektiği ve sizin karşınızdaki kişinin nasıl bir ortamda yetiştiği, sosyo kültürel yaşantısı gibi konularda derin tespitler yapmanıza sebebiyet veren ölçü birimleridir.
-kac metrekare lan senin ev.?
-göt kadar ya. ....
8. ayrıca yön tariflerinde de çığır açmış olmaları kaçınılmazdır.
-ne tarafta abi bu dükkan.-şeyimin istikametinde., gibi.
9. bir demet maydanoz.
10. iki tutam karabiber.
11. bir diş sarımsak.
12. bir avuç fındık.
13. bir tepeleme çay kaşığı tuz.
14. bir silme çay kaşığı tuz.
15. iki rekât namaz.
16. bir adım yol.
17. bir dünya iş.
18. bir araba laf. vs.
19. aşure kazanı
20. kafam kadar
21. burdan sana kadar, bilemedin kapıya kadar .
22. bir de bunların trakya insanına özgü olanları vardır ki, genelde revaçta olmama nedenleri nezaketsizliktir:
iki güzel örneği:
küçük ev = bülbüll büzüğü kadar
yenilen az yemek = kedi çükü kadar bişey yedim .
23. üç kalem mal.
24. iki satır yazı.
25. bir tek rakı.
26. iki duble rakı.
27. beş posta ... vs.
28. alabildiğince un.
29. kasıktan dize kadar....
30. Türk'ün kendisi ölçü birimidir: Türk kadar kuvvetli, bir Türk dünyaya bedel
31. kavgaya giderken 'bir kamyon adam' toplanır, sayı belirtmek icin uygun bir sıfattır.
32. çok uzakta: taa anasının ..minda
33. çok uzakta: Allah'ın unuttugu yerde
34. çok uzakta: Allahin s...tir ettiği yerde
35. iki bıyık bükümü sağa
36. üç evlek ileri
37. bir zaman ölçüsü olarak sigara:
- hadi ne zaman gidiyoruz?
- sigaram bitince gideriz.
38. bir cimcik un,
39. bir fiske tuz,
40. göz alabildiğine geniş...

ÖZDOĞAN77
07-06-2008, 17:09
YATAK VE DON iSi



Parisli Salamon'un işleri tersine tersine gidiyormuş. Amerika'daki arkadaşı Mişon 'a mektup yazıp akıl danışmış. Mişon:

- 'Elinde ne var ne yoksa sat Amerika'ya gel ' demiş. Salamon herseyini satmış ..


Tek oda bir dükkânı varmış , ' Her ihtimale karşı bu kalsın ' demiş.
Karısı Rebecca'yı da ' Şimdilik' kaydıyla Paris'te bırakıp , Amerika'nın yolunu tutmuş ..

Aylar geçmiş Salamon'dan karısına, nihayet bir telefon gelmiş .

- ' Kuzum Rebecca , Çoktandır Seni arayamadım kusura bakmayasin .. Benim burada işler çok eyidir. Epeyce bir müddet elimdeki parayinan ihale kovaladım, Sonunda, Kore savaşından kalma eski don ihalesine girdim . Tanesini bir dolardan alıp, kısalttırdım, 2 dolara mal ettim ve tanesini 10 dolardan sattım. Buradan kazandığım parayla bu defa Vietnam savaşından kalan eski yatak ihalesine girdim . Eski yatakların tanesini 5 dolardan aldım, üzerine yeni yüz kaplattım, 10 dolara mal ettim tanesini 100 dolardan sattım. Kuzum Rebecca, durum şimdi çok iyi. Dükkânı da sat acele yanıma gel.
Rebecca cevap vermiş ...
- 'Kuzum Salomon, Sen orada, binlerce yatak ve onbinlerce donla çok para kazandığını söylüyorsun. Ben burada bir tek yatakla ve de donsuz olarak senden çok kazanıyorum. Senin yanına gelmeme gerek yoktur.'

ÖZDOĞAN77
07-06-2008, 17:11
kocam evde

Yakalandığı soğuk algınlığı nedeni ile işine bir hafta gelemeyen can dostum Jim'in odasına 'geçmiş olsun' ziyaretine gittim, beni karşılayıp
' Daha iyiyim, teşekkürler..' dedi, 'Ama evde yattığım süre içinde beni çok mutlu eden bir gözlemim oldu..'
'Yaa.. Neydi? ..'
'Karım.. Karımın beni gerçekten sevdiğini anladım.. Ben evdeyim diye o kadar mutluydu ki.. İnanır mısın, ne zaman postacı, sütçü, tesisatcı kapıyı çalsa, koşarak kapıyı aralayıp heyecanla 'Kocam evde.. Kocam evde..' deyişini duyuyordum..! '

krokodil
14-06-2008, 00:34
Birinci Ders:
>
> Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test
> sorularını dağıttı. Ben okulun en
> iyi ögrencilerinden biriydim. Son
> soruya kadar soluk almadan geldim ve orada
> çakıldım kaldım. Son soru söyleydi :
>
> 'Hergün okulu temizleyen hademe
> kadının ilk adı nedır ?'
> Bu her halde bir çeşit şaka
> olmalıydı. Kadını, yerleri sılerken, hemen
> hergün görüyordum. Uzun boylu, siyah
> saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan
> olmalıydı. Ama adını nerden
> bilecektim ki ! Son soruyu yanıtsız bırakıp
> kağıdı teslim ettim. Süre biterken
> bir öğrenci, son sorunun test
> sonuclarına dahil olup olmadığını
> sordu.
> 'Tabii, dahil' dedi, Hocamız...
> 'İş yaşamınız boyunca insanlarla
> karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden
> farklı insanlar. Ama hepsi sizin
> ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlar
> bunlar.
> Onlara sadece gülümsemeniz ve
> 'Merhaba' demeniz gerekse bile...'
> Bu dersi hayatım boyunca unutmadım.
> Hademenin adını da...
> Dorothy idi.
>
>
> İkinci Ders :
>
>
> Bir gece vakit gece-yarısına doğru
> Alabama Otoyolunun kenarında duran
> bir zenci kadın gördüm. Bardaktan
> boşanırca yağan yağmura rağmen,
> bozulan arabasının dışında duruyor
> ve dikkati çekmeye çalışıyordu. geçen
> her arabaya el sallıyordu. Yanında
> durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın bir
> zenciye, hem de Alabama'da, yardıma
> kalkışması pek olağan şeylerden
> değildi. Onu kente kadar götürdüm.
> Bir taksi durağına bıraktım.
> Ayrılırken ille de adresimi istedi,
> verdim. Bir hafta sonra, kapım çalındı. Muazzam
> bir konsol televizyon indiriyordu
> adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda...
> 'Geçen gece otoyolda bana
> yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur
> sadece elbiselerimi değil, ruhumu da
> sırılsıklam etmişti. Kendime
> güvenimi yitirmek üzereydim, siz
> çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan
> kocamın yatağının baş ucuna
> zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son
> ne fesini verdi. Tanrı bana yardım
> eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin
> yardım eden herkesi kutsasın...
> En İyi Dileklerimle,
> Bayan Nat King Cole.'
>
>
> Üçüncü Ders :
>
>
> Size Hizmet Edenleri Hep
> Hatırlayın...
> Bir pastanın üç otuz paraya
> satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk
> pastaneye girdi. Garson kız hemen
> koştu... Çocuk sordu:
> 'Çikolatalı pasta kaç para ?'
> '50 Cent.'
> Çocuk cebinden çıkardığı bozukları
> saydı. Bir daha sordu:
> 'Peki, Dondurma Ne Kadar ?'
> '35 Cent.' dedi garson kız,
> sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı
> ve kız hepsine tek başına
> koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit
> geçirebilirdi ki...
> Çocuk parasını bir daha saydı ve
> 'Bir dondurma alabilir miyim, lütfen
> ?' dedi.
> Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın
> kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi
> kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu,
> birden. Masayı sanki akan gözyaşları temizleyecekti. Boş dondurma tabağının
> yanında çocuğun bıraktığı 15 Cent'lik bahşiş duruyordu..
>
>
> Dördüncü Ders :
>
> Yolumuzdaki Engeller...
> Eski zamanlarda bir kral, saraya
> gelen yolun üzerine kocaman bir kaya
> koydurmuş, kendisi de pencereye
> oturmuştu. Bakalım neler olacak diye
> gözlüyor... Ülkenin en zengin
> tüccarları, en güçlü kervancıları, saray
> görevlileri birer birer geldiler,
> sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın
> etrafından dolasıp saraya girdiler.
> Pek çogu kralı yüksek sesle
> eleştirdi.
> Halkından bu kadar vergi alıyor, ama
> yolları temiz tutamıyordu.
> Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya
> meyve ve sebze getiriyordu.
> Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki
> eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye
> başladı. Kan ter içinde kaldı ama,
> sonunda, kayayı da yolun kenarına
> çekti. Tam küfesini yeniden sırtına
> almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir
> kesenin durduğunu gördü.
> Açtı... Kese altın doluydu. Bir de
> kralın notu vardı içinde...
> 'Bu altınlar kayayı yoldan çeken
> kişiye aittir.' diyordu kral.
> Köylü, bügün dahi pek ço ğumuzun
> farkında olmadığı bir ders almıştı.
> 'Her engel, yaşam koşullarınızı daha
> iyileştirecek bir fırsattır.'
>
>
> Beşinci Ders :
>
>
> Önemli Olan Vermektir..
> Yıllar önce hastanede çalışırken,
> ağır hasta bir kız getirdiler. Tek
> yaşam şansı, beş yaşındaki
> kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı
> hastalıktan mucizevi bir şekilde
> kurtulmuş ve kanında o hastalığın
> mikroplarını yok eden antikorlar
> oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki
> oğlana anlattı ve ablasına kan verip
> vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir
> an duraksadı. Sonra derin bir nefes
> aldı ve 'Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı' dedi.
> Kan nakli yapılırken, ablasının
> gözlerinin içcine bakıyor ve gülümsüyordu.
> Kızın yanaklarına yeniden renk
> gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü
> de giderek soluyordu...
> Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen
> bir sesle doktora sordu :
> 'Hemen mi öleceğim ?'
> Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı,
> ablasına vücudundaki
> bütün kanı verip, öleceğini
> düşünüyordu.

yozgatlı
20-06-2008, 09:28
TASARRUF

'5 yaşında idim.
Rahmetli babaannem pirinç ayıklıyordu.
Bir tane yere düştü.
Babaannem eğildi, aramaya başladı.
Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyordu .
Çocukluk iste,
-Aman babaanne dedim.
- Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya, yorulmaya değer mi?
Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu.
-Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, ' dedi.
- Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?'
Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

Aradan yıllar geçti.
Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
Alain'in proposlarini okuyorum.
Birden irkildim.
Babaannemi hatırladım.
Alain, bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu.
İlave ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el emeği vardır diyordu.

On dokuz yıl evveldi.
Stockholm'e gitmiştim.
Bir otele indim.
Geceydi.
Sabahleyin, traş olmak için lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm.
'Lütfen traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın, yanda bir kutu var oraya bırakın, bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı olun' diyordu.
Doğrusu hayretler içinde kaldım.
Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir.
Birçok eşya üzerinde' İsveç çeliğinden yapılmıştır' diye yazardı.
İste o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.

İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda radyolar, televizyonlar bir haberi duyurur.
'Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın.
Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa, kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına engel olun.'

Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır.
Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş, hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir.
Böyleleriyle; evini mezat salonuna çevirmiş zavallı, diye eğlenirler.
Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.
Vaktiyle Japon ekonomisi darboğazdan geçiyor. İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor.
Zamanın başbakanı meclisi toplar.
Kürsüye çıkar.
Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve;
-Şu andan itibaren der,
-Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir şey yemeyeceğim.
-Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.
Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır.
Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm.
Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak...

*Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan bos yere akıtmakta, gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?

*Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür. Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki, İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.

Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı, bir at bir komutanı,
Bir komutan bir orduyu,
Bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu..

Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.
Burada parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.

irasare
20-06-2008, 10:40
Kapı çalar...



Sabahın erken saatlerinde. Açarsınız. Sütçünüzdür gelen. Sütçünün litreliğinden kabınıza dökülen beyazlıkta sabahın güzelliğine kavuşursunuz. Gözünüzde pırıl pırıl bir sabah kahvaltısı canlanır.

İçinizden "Bugün kahvaltıyı bahçede yapalım" diye geçirirsiniz.



Kapı çalar...



Kapıya koşarsınız. Yıllardır görmediğiniz bir dost gelmiştir. Sevinirsiniz. Sohbetleriniz saatler boyu hatta bütün gün

sürer. "Yaşamak ne güzel" dersiniz içinizden. Hele böyle dostlar varken.



Kapı çalar...



Dürbünden bakarsınız. Kimseyi göremezsiniz. Dönüp yeniden koltuğa gömülürsünüz. Bir daha çalar. Bakarsınız, yine kimse yok. Tam o sırada bir daha çalınca kapıyı açarsınız. Komşunuzun oğlu, elindeki

sopayla zile uzanmakta. Meğer tuzları bitmiş. İçeriden tuz getirirken kendi kendinize söylenirsiniz. "Elbette göremem. Keratanın boyu bir metre." Bu küçük hadise neşelendiriverir ortalığı.



Kapının her çalışında sanki mutluluğa koşmaktasınız. Huzur tüter gözlerinizden. Her sessizlikte kulaklarınız zil sesi arar...



Ve kapı çalmaz...

O gün en büyük misafiriniz gelir. Adeta kapıyı kırmıştır. Alıp gider sizi, şaşırırsınız. "Niye haber vermedi?" diye içinizden geçirirken; "Doğduğundan beri zile basmaktayım" der. Bir şeyler söylemek istersiniz o an. Ama o andan sonra diliniz dönmez.



Ölüm sessiz sedasız gelivermiştir...

ÖZDOĞAN77
24-06-2008, 11:42
Bu zamana kadar bana zincir e-posta gönderen tüm dost ve arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim;

Sayelerinde tuvalet temizlemekte kullanıldığını öğrendiğim kolayı içemez oldum.


Aids virüsü taşıyan iğnelerkıçıma batar korkusuyla sinemaya gidemez oldum.


Deodorantlar kanser yapıyor diye sayelerinde artık bir domuz gibi kokmaya başladım.


Telefon hattımı kullanıp bana borç takarlar korkusuyla telefonlara da cevap vermiyorum.


İçinden fare ya da fare zehiri çıkar diye hiçbir kutu içeceği içmiyorum.


Çok sevdiğim içkime ilaç koyup beni uyuturlar,organlarımı çalarlar ve buz dolu bir küvetin içinde
uyanırım diye bana yaklaşanları da tersliyorum.


Neyim var neyim yoksa satıp hastanede yatan ve büyük ihtimalle ölmek üzere olan çocuklara yatırmayı düşünüyorum.
Mail listesine katılırsam alacağım söylenen para, bilgisayar, cep telefonu ya da gezileri beklemekten de evden dışarı çıkamaz oldum.


Tuz Gölü'ne Konya'nın katkılarından dolayı yemeklerim tuzsuz tatsız.


Msn paralı olacak;Adam yeşerecek mi,sararacak mı beklemekten de gına geldi.


Excel hala ne zaman emekli olacağımızı da bildirmedi.


Bir maili forward etmedim, başıma ne belalar gelecek diye korkuyla beklemekten ruh sağlığımı da
kaybettim.


Multipl skleroz olunuyormuş diye diyet ürünleri düşmanıma bile tavsiye etmiyorum.
Yerli malı kullanacağım derken marketlerde barkodu 869 ile başlayan ürünleri aramaktan da gözlerimin
biraz daha bozulduğunu farkettim.

Sevgili dost ve arkadaşlarımdan gelen;
'lütfen okuyunuz', 'çok önemli', 'aman virüse dikkat', 'bilmem kim para dağıtıyor', 'en az beş kişiye yolla', 'inanmadım ama doğruymuş', 'kişiliğini test et', 'tıkla para yolla, tıkla yardım et', 'bilmemkim seni gözetliyor', 'bilmem kime mail at, haddini bildir', 'onu yeme bunu ye' şeklinde başlayan kerameti kendinden menkul, nev'i şahsına münhasır bu mailler sayesinde hep beraber 'kafayı çizme'ye ne kadar yakın olduğumuzu da müşahade etmiş oldum.



ŞİMDİ: Eğer bu maili 60 saniye içinde 1200 kişiyegöndermezsen;
Bilesin ki bir kuş sabah akşam kafana sıçacak ve hayatı sana dar edecektir.

foton
24-06-2008, 11:49
Bu zamana kadar bana zincir e-posta gönderen tüm dost ve arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim;

ŞİMDİ: Eğer bu maili 60 saniye içinde 1200 kişiyegöndermezsen;
Bilesin ki bir kuş sabah akşam kafana sıçacak ve hayatı sana dar edecektir.
:) çok komikti gerçekten :he::he:
teşekkürler

kantar
24-06-2008, 20:01
Bir imparator sabah gezintisi sırasında bir dilenciye rastlar. 'Dile benden ne dilersen' der. Dilenci güler ve: 'Sanki dileğimi gerçekleştirebilecekmiş gibi soruyorsunuz.' diye yanıtlar. Kral alınır ve söyleşi koyulaşır....Pek tabii her dediğini yerine getirebilirim. Sen söyle hele; ne istiyorsun?

'Söz vermeden önce iki kez düşünün kralım'. Dilenci sıradan bir dilenci değildir. İmparatorun ilk yaşantısında öğretmeni olmuştur. Ve ona şu sözü vermiştir. 'Bundan sonraki yaşantında tekrar karşına çıkıp seni uyaracağım.' İmparator olayı çoktan unutmuştur. Zaten geçmişi hangimiz noktasına virgülüne kadar anımsayabiliriz ki? Birlikte yaşlanan kişilerin bile anıları farklıdır. Bu nedenle imparator bastırır.

Ne istersen verebilirim. Ben güçlü bir imparatorum. Yerine getiremeyeceğim hiçbir dileğin olamaz. Bunun üzerine dilenci, çanağını uzatıp, 'Şu çanağı herhangi bir şeyle doldurabilir misiniz?' diye sorar. İmparator kahkaha atar ve vezirine çanağı altınla doldurmasını emreder. Çanak dolup taşmakta ve anında boşalmaktadır. Paralar buhar olup uçmaktadır sanki. İmparatorun onuru kırılır. Bir dilenci çanağını dolduramadığı kulaktan kulağa yayılır. Giderek pırlantalar, elmaslar, yakutlar akıtılır çanağa. Ne var ki çanağın dibi yoktur sanki. Yer yutar ama boş kalır. İmparator yenik düşmüştür. Dilenciye yakarır: 'Tamam, sen kazandın. Dileğini yerine getiremedim ama ne olur bana çanağın neden yapılmış olduğunu itiraf et.'

Çok basit, diye yanıtlar dilenci. İnsan dimağından yapılmıştır. Yani insanın arzu ve isteklerinden. Doymak bilmez oluşu da bundandır. Bu gerçeği bir kez kavrarsan yaşantın değişir.

İstek nedir ki! İstek ulaşılana kadar, belli bir süre heyacan veren bir duygudur. Örneğin; bir araba istersin... bir yat... bir ev... bir eş... vs vs... Tek tek her birini elde ettiğinde, tümü anlamını yitirir. Neden? Çünkü beynin, aklın onları dışlar. Araba garajdadır ve artık istek uyandırmamaktadır. Heyecan, onu elde ettiğinde sönüp gitmiştir. Eş yatağında, para cebindeyse, onlara erişmek için katlandığın yoğun istek yok oluverir. Gene boşluğa düşer, yeni bir istek yaratmak zorunda kalırsın....

İstek doyumsuzluk uyandırır ve giderek dilenci olursun. Bir istekten bir diğerine çırpınıp durursun. Amacına ulaşır ulaşmaz bir yenisini yaratırsın. İsteğin bu yönünü kavradığında hayatının dönüm noktasındasın demektir. Sürekli yolculuk hali iyi sonuç vermez. Geri dön... Evine dön... Seni mutlu edecek öğeleri dışında değil, kendi içinde ara!

ÖZDOĞAN77
04-07-2008, 20:07
http://img58.imageshack.us/img58/9030/lazoglimahoet9yd2.jpg

LAZ HEYKELİ


Gazeteci Özkan Altıntaş'ın Kahire gezisi sırasında rastladığı ve
resmedip not düştüğü bu satırlar, Lazlar'ın sınırlar ötesindeki
hikâyesini anlatıyor:

1986 yılında Mısır'a ilk kez gittiğimde elimde fotoğraf makinem târihi
kent Kahire'yi dolaşıyordum. Müze gezim sırasında yolum Nil nehrinin
kıyısında bir meydana düştü. Bindiğim tramvay bu meydanı dolaşıyor,
sonra yeniden müzelerin bulunduğu semte gidiyordu. Meydanda bulunan
bir heykeli görünce tramvaydan indim. İlgimi çeken, yüksekçe mermer
bir kaide üzerine konulmuş, yaklaşık bir buçuk insan boyundaki
heykeldi. Belinde palası, üzerinde cepkeni, başında sarığı, kıvır
kıvır sakalları, çakmak çakmak bakan gözleri; Karadenizli olduğunu
ortaya koyan kanatlı iri burnu ile Osmanlı donanmasının kahraman
leventlerinden bir denizci heykeli tüm heybetiyle karşımda duruyordu.
Altındaki kaideyi okuduğumda şaşkınlığım bir kat daha arttı.
'Laz-Ogli Mohammed Bey' yazıyordu.
Yani adamlar Kahire'nin en güzel yerine Laz oğlu Muhammet Bey'in
heykelini dikip meydana adını vermişlerdi. Laz'ın heykelinin
fotoğraflarını çekip heyecan içerisinde hikâyesini öğrenmek üzere Türk
Konsolosluğu'na gittim. Anlattıklarına göre:

Pâdişah 3. Selim zamanında Fransızlar ve İngilizler Mısır'a saldırıp
Kahire'ye girmişlerdi. Kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya yardım amacı ile
Osmanlı donanmasındaki leventler kahramanca savaşarak düşmanları
kovmuşlardı.Osmanlı Donanması'nda bulunan Laz Oğlu Muhammed Bey ise
gerçekten çok kahraman birisiymiş, emrindeki adamları ile canı
pahasına savaşarak bir mahallede çoluk çocuğu katledilmekten
kurtarmış.

Şehâdetle müşerref olan Laz Oğlu Muhammed Bey ise yüzlerce yıl sonra
hatırlanarak, adına ve aziz hâtırâtına Mısırlılar bir heykel
yaptırmışlar ve Kahire'nin en güzel mahallesinin meydanına da 'Laz
Oğlu Meydanı' adını koymuşlar.İşte dünyâda bir eşi daha bulunmayan Laz
heykelinin hikâyesi böyle

ayhan53
07-07-2008, 11:21
Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar

susacaktım.

Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim

tarzıydı.

Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben bütün gün evde sıkılır onun

gelişini iple çekerdim.

Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim.

Babam

sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi. Yemek hazırlanınca

annem

çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla.Onlar annemle

konuşurken

ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam

sinirlenir,

'Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı

ütüleme!' derdi. Annem de ' Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir

çift laf

da mı konuşturtmayacaksın babanla?' diye

çıkışır, beni odama gönderirdi.

Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol

alırdım. Babam arkamdan, 'Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye

sahip,

hâlâ ne istiyor anlamadım.' diye bağırmaya devam ederdi. 'Keşke

benim de

bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep

birlikte otursaydık' derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye

cesaret

edemezdim.

Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır,

televizyon

seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği

önemli

birşey varsa

beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup

oynamaya

çalışsam oda hapsim yeniden başlardı. Bir gün anladım ki susunca

babamla

daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar

geliştirmeye

başladım. Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri

çok

beğeniyor; 'Bak, böyle uslu uslu oyna işte.' diyordu. Babam bazen

göz

ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana

kızarak beni artık odama göndermiyordu.

'Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum.' diye komşulara

anlatıyordu

annem halimi.

Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem 'Odanı

topla!'diye

odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum.

Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı

beceremiyordum. Annem odama gelip 'Bak sana resim yapmayı

yasaklayacağım.'

dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem

resim

yapmayı da elimden alırsa ben ne yapacaktım?



Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun

zamanı

kolladım. Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam

oturur

oturmaz çizdiğim resmi getirdim. Babam baktı. Hım, dedi 'Çok güzel

olmuş.Bu adam benim herhalde.' dedi.

Ben 'Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.'dedim. O 'Hayır, bu adam

benim,

bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.'dedi.

Ben yine 'Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük

kız da

annem.' dedim.

Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: 'Peki neden bizi küçük çizdin?'

dedi.

Heyecanla başladım anlatmaya.Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup

çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek,

komşumuz

Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten

geldiğimde

yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde

kafam

şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler

paylaşmak istediğinizde 'Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.'

diyeceğim. Ve bir de bağıracağım 'Her şeylerini alıyorum. Sıcacık

odaları

da var, daha ne istiyorlar' diye.



Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Duyduklarına

inanamıyorlardı. Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı

ki

sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi



Farkında' Olmalı İnsan...Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın

Farkında

Olmalı



Ömür Dediğin Üç Gündür,



Dün Geldi Geçti



Yarın Meçhuldür,



O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,







O Da Bugündür

sukufe42
14-07-2008, 14:53
Tıp Fakültesini yeni bitirmiş , pratisyen hekim olarak Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına atanmıştım.Küçük bir beldeydi gittiğim yer.İlk gece bir eve misafir olmuştum.
Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi.Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş , sohbet edilmişti.Üzerimde yol yorgunluğu , geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı.Saatler ilerliyor , ağır bir uyku beni içine içine çekiyordu.Ev sahibine bir şey de diyemiyordum.Saatler epey ilerledi , ama yine bir hareket yoktu.Evin büyüğü olan yaşlı Teyzeye sıkılarak sordum:
_Teyzeciğim , sizin buralarda kaçta yatılıyor? Yaşlı Teyze:
_Evladım treni bekliyoruz.Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz, dedi.
Merak ettim, tekrar sordum :
_Trenden bir yakınınız mı inecek?
_Hayır evladım, trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer.Trenden buralara yabancı biri inebilir.Bu saatte , yakınlarda ışığı yanan bir ev bulamazsa , sokakta kalır.Yabancı biri gelirse , ışığı yanan bir ev bulabilsin diye bekliyoruz.

evidence
20-07-2008, 20:31
Tanımak için bilmek istiyorum

Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor.
Neyi özlediğini, kalbinin arzuladığı şeye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini bilmek istiyorum.

Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor.
Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için bir aptal gibi görünme riskini göze alıp almayacağını bilmek istiyorum.

Ay'ının etrafında hangi gezegenlerin döndüğü beni ilgilendirmiyor. Kederinin merkezine dokunup dokunmadığını, hayatın ihanetlerince açılıp açılmadığını, daha fazla acı korkusundan kapanıp kapanmadığını bilmek istiyorum.

Saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye çalışmadan benim ya da kendi acınla oturup oturamayacağını bilmek istiyorum.

Benim ya da kendi neşenle olup olamayacağını, insan olmanın sınırlılığını hatırlamadan, bizi dikkatli ve gerçekçi olmamız için uyarmadan çılgınca dans edip çoşkunun seni parmak uçlarına kadar doldurmasına izin verip vermeyeceğini bilmek istiyorum.

Bana anlattığın hikayenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor. Kendi kendine dürüst olmak için bir başkasını hayal kırıklığına uğratıp uğratamayacağını; ihanetin suçlamasına dayanıp, kendi ruhuna ihanet edip etmeyeceğini bilmek istiyorum.

Güvenebilir ve güvenilebilir olup olamayacağını bilmek istiyorum.

Her gün sevimli olmasa da güzelliği görüp göremeyeceğini bilmek istiyorum.

Benim ve kendi hatalarınla yaşayıp yaşayamayacağını; bir gölün kenarında durup gümüş ay'a "EVET!" diye bağırıp bağırmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede yaşadığın ya da ne kadar paran olduğu beni ilgilendirmiyor. Keder ve umutsuzlukla geçen bir gecenin ardından, yorgun, bitap da olsan, çocuklar için yapılması gerekenleri yapıp yapmayacağını bilmek istiyorum.

Kim olduğun, buraya nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor.
Çekinmeden benimle ateşin ortasında durup durmayacağını bilmek istiyorum.

Nerede, kiminle, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor.
Diğer her şey bittiğinde seni ayakta tutan şeyin ne olduğunu bilmek istiyorum.

Kendinle yalnız kalıp kalamadığını ve o boş anlarda sana arkadaşlık eden kendini gerçekten sevip sevmediğini bilmek istiyorum.


-Kaynağı bilinmiyor.

foton
25-07-2008, 11:59
ey dostlar bilirmisiniz afrika savanlarını
göz alabildiğine geniş düz diz boyu adam boyu otlardır onlar

bu savanlar yanıyor
kilometrelerce öteden yangını görüyorsunuz
duman gökyüzünü sarmış rüzgar size doğru esiyor
yangını hızla size getiriyor
koskoca kupkuru ot denizinde yek başınasınız
yardım yok kaçacak ne bir dağ saklanacak ne bir mağara ne de toprağın altı
olup uçamazsın ki
ne bir göl ne bir ırmak yok işte yok
sığınacak kaçacak tek bir yer yok
rüzgarı üflesem acaba durur mu?!
yangını unutsam bir iki saatlik ömrümü tatlı tatlı geçirsem olur mu?!
etrafda yardım edecek bir Allahın kulu yok ki

yangın hızla geliyor rüzgar onu size getiriyor
yangın sizden çok daha hızlı ilerliyor
arkana bakmadan koşsan ne fayda
her yer kupkuru engin ot denizi
eyvah ki ne eyvah diri diri yanmak

ateşin derinize teması tüylerinizin pis pis kokması
kömüre döneceğim erimiş yağlarım toprağa akacak
yanmış et parçalarımın içinde kemiklerimi göreceğim
yanmış etimin kokusu başka yaratıkların iştahını kabartacak

ah bu yanmanın korkusu yanmanın kendisinden daha beter
yanacağım beynim bu gerçeği susturamıyor
kafamın içi vınlıyor susturamıyorum bu gerçeği
yangının kokusu geliyor burnuma duman hızla yaklaşıyor

unutmalı evet unutmalı yangını unutmalıyım
yangın yokmuş gibi davranmalıyım
nasıl unutulur bu yangın
evet tabi ya ! beynimi uyuşturmalıyım
alkol benim için bir kurtuluş,uyuşturucular,karı-kız,televizyon dizileri
maçlara gitmeliyim ,aşırı para kazanmalıyım ,zengin olmalıyım ,işkolik olmalıyım
unutmalıyım unutmalıyım unutamazsam yanmanın korkusu yanmaktan daha beter
ah ne olur du yangını bilmeseydim
böylece beynin onu düşünüp durmaz korkularımı üretmez di
bu beyin ne biçim şey düğmesi yok ki kapatayım
bilgisayar değil ki güncelleştireyim
yangın hızla bize doğru ilerliyor rüzgar onu hızla bize getiriyor
umutsuzluk çaresizlik keşke hiç varolmasaydım
nereden düştüm ben bu afrika savanlarına
evinde güzel güzel otursan olmuyormuy du be adam
ne dürttü de geldin buralara
bir hayalin peşine düştün, düştüğün hallere bak
yangın hızla ilerliyor rüzgar onu size hızla getiriyor

çaresizlik ve acziyet içinde
tutamazsın artık göz yaşlarını
ağlarda ağlarsın
ağla be yiğidim ağla ağla ağla ...
yiğit dediğin ağlar
bakma sen taşyüreklilerin laflarına
taşyüreklilere çok özel işlemler uygulanacak
balyozun dilinden anlar onlar ancak
ağla be yiğidim ağla

ağladıkça huzur çöker yüreğine
Allahım o ne rahmettir
boşuna yağmura rahmet dememişler
ağla gözlerim ağladıkça ağla
ağla yüreğim ağladıkça ağla
ağla ki sönsün bu yangın
başka türlü sönmez bu yangın
her dem ağlasın yüreğin
başka türlü sönmez bu yangın
ağla yüreğim ağla ağladıkça
yeşersin kupkuru otlar
çiçekler açsın güzel tohumlar sulansın
kupkuru afrika savanları ağla ki cennet bahçelerine dönsün
ağla ki yiğidim altından cennet ırmakları aksın :-))

tdogan
19-08-2008, 13:41
Kimliksiz ve kişiliksiz kadın olmaya özenmek
Oğuzkan Bölükbaşı

Suratı olmayan kadınla evli olmak (1) başlıklı yazımı okuyunca bana aşağıda sizinle
paylaşacağım bilgileri iletmiş. Ahmet Durmaz benim Urfalı bir dostumdur, kendisi ile çeşitli konularda çok güzel sohbetlerimiz olur, Ankaraya geldiği zaman ziyaretime gelir. Kendisine google derim çünkü yanıtlayamayacağı soru yoktur. Okuma konusunda bir kitap kurdudur ve hayatı da kör olma dışında biraz Eric Hoffere benzer.

Ahmet Durmaz dostum diyor ki sorun yalnız kadını örtmek veya açmak değil, sorun kimlik ve kişilik sorunudur, örtünme, peçe bunların yanında zurnanın son deliğidir

Bu ifadesini şu sözlerle delillendiriyor Araplarda kadınların adları yoktur. Kadınlara ya numara, ya da tip ve fizyolojik görünümlerine göre bir takım sıfatlar verilir. Örnekler:

Elif: Arap alfabesinin birinci harfi, aynı zamanda arap rakamlarında bir rakamını ifade eder

Saniye: Sani Arapça iki demektir doğan ikinci kıza Saniye adı verilir (eski dilde ikinci; cümle içinde örnek fazında vermek gerekirse "sultan mahmud-u sani.. yani ikinci Mahmut")

Tılte: Telat veya Türkçede selaseden türemedir 3. demektir. Bu isim Anadoluda pek görülmez ama Harranda Araplarda çok bulunur

Raba. Arapçada dörttür. Rabia dördüncü demektir. Anadoluda yaygın bir addır, geçmişte çile çekmiş bir İslam kadının adıdır.

Hamse: Arapça beş demektir Bu isim Harran yöresi Arapları dışında Anadoluda pek bulunmaz.

Sitte: Harranda yaygın bir isim olan Sitte Arapça altı demektir

Sabe: Arapça yedi demektir, bu kelime çok değişiklik geçirmiş Sabiha olmuş, İbrahim Tatlıses Sabuha ifadesi ile kullanmıştır.

Sevgili Ahmet Durmaz sekiz ve dokuz rakamı ile ilgili isim var mıydı bilmiyor ama yediden sonra Arapların yazi ismini koyduklarını söylüyor bu yeter anlamına geliyormuş.

Dostumun bilgilendirme mektubu şöyle devam ediyor;

Her zaman ilk doğan kıza Elif adı konmaz, Bazen de Ayşe adını koyarlar, eve ilk gelen kıza evin iaşe işlerini çekip çevirecek gözüyle bakıldığı için Ayşe adı konulur, bazen aş pişirme beklendiği için Avvaş adı konuşlur.

Erken doğan prematüre kıza Hadice adı verilir , Hadice Arapçada erken doğmuş prematür kız anlamına gelir.

Çelimsiz ve ufak tefek doğan kızlara Fatma adı verilir, fatm Arapçada süt yanığı, süt kesiği anlamına gelir.

Koyu renkli doğan kızlara esmer anlamına gelen Semra adı verilir., Biraz açık renkli ise aydınlık açık anlamına gelen Zehra adı verilir, iyice beyaz ise Beyza adı verilir

Bu bilgilerin ışığında hakikaten kadının Arabistanda veya Araplarda kimlik ve kişilik sorunlarının örtünme, peçe ve çarşafa girmeden daha öncelikli olduğu düşünülebilir.

Anadoluda kadın numaralandırılmaz ve sıfatla çağırılmaz, Türklerde ve Anadoluda kadın bir şahsiyettir , bir kimliğe sahiptir.

Hanımağadır, hanım efendidir, kraliçedir, Tanrıçadır. Arap kültürünün ikinci plana ittiği numaralı vya sıfatlı bir nesne değildir. Bu bilgilerin, Arap yaşamına ve tarzına özenen kadınlarımız tarafından da gözden geçirilmesini dilerim.

Yıllar önce Duygu Asena kadının adı yok dediğinde Anadolu kadını için üzülmüştük, oysa Arap toplumunda neredeyse kadın yok.

Kapanmak, çarşaflar içerisine girmek, bu kimliksiz yaşamın son basamağı oluyor. Nedense bir grup kadın bu yolda emin adımlarla ve özgürlük adı altında ilerliyorlar.

Aşksız, sevgisiz ve isimsiz bir hayata kadınların ilerlemesi, böyle bir hayatı tercih etmesi garibime gidiyor. Bunu din adı altında yapmaları garibime gidiyor. Dinin başka bilginleri Yaşar Nuri Öztürk, Beyaz hoca ise değişik bilgiler veriyorlar halbuki. Buna rağmen, bilgisinden kuşku duyulan insanların sözleri ile kadınların kendilerini sosyal hayattan koparmaları, Arap toplumunun özelliklerini benimsemeleri garip değil mi?

Kadını anlamak hakikaten zor.

Yukarıda sevgili dostum Ahmet Durmaz'ın sözleri ile ifade edilen Arap kadını nasıl birinci sınıf insan olabilir ki? Bunlara özenenler, nasıl bir özgürlükten söz ediyorlar acaba.

Haydi diyelim ki insan bunu da tercih edebilir, o zaman başkalarına bunu özgürlük diye anlatmasınlar, dinin gereği diye empoze etmeye kalkmasınlar. Özgürlükse ve gerçekten özgürlüğe inanıyorsak, başkalarının da özgürlüklerine saygı gösterdiklerine inanmamız lazım. İnanamamamızın sebebi kendini özgür kılmak istemeyen birinin başkalarının özgürlüğüne nasıl tahammül edeceğidir.

Türk gibi yaşamak, Anadolu kültürü ile yaşamak kadın kişiliği ve onuru için önemli bir merhaledir.

DUVAR USTASI
21-08-2008, 22:09
UNUTULMADINIZZZ..!! ♥...♥...♥
Her rüzgâr savuracak bir toz bulur. Her hayal yaşanacak bir can bulur... Her düş gerçekleşecek bir umut bulur... Kolay bulunmayan tek şey güzel bir dostluktur...

Kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrendik... Ama
basit bir sanatı unuttuk...
İNSAN gibi yaşamayı biliyor muyuz?
Bu mesajı sevdiğin dostlarına gönder eğer BEN de SENİN yakın arkadaşınsam dostunsam bana da yolla ........:)))


Zengin; çok mala sahip olana denmez, zengin kalbi olana denir. Kalp zenginliğinden mahrum olan kimse, ne kadar geniş servete sahip olursa olsun yine fakirdir. Tamamı ve hırsı sebebiyle de halk nazarında hakirdir. Kalbi zengin olan kimse de ne kadar fakir olsa herkesin nazarında muhteremdir


Paylaşacak dostlarınız yoksa iyi şeylere sahip olmanın bir zevki yoktur


Dost dediğin, sevilecek biri olmadığı zamanlarda bile seni sevmeli. Sarılacak biri olmadığı zamanlarda bile sana sarılmalı, dayanılmaz olduğun zamanlarda bile sana dayanmalı,

Dost dediğin fanatik olmalı, bütün dünya seni üzdüğünde bile sana moral Vermeli,

Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli

Ve ağladığında seninle ağlamalı, Ama hepsinden daha çok, dost matamatiksel olmalı!

Sevinci çarpmalı,

Üzüntüyü bölmeli,

Geçmişi çıkartmalı,

Yarını toplamalı...

Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı

Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı

Sevgiye herzaman yeri olan yüreği kocaman dostlara...

(bunu arkadaşlarına gönder bakalım kaç cevap gelecek eğer 7 den fazlaysa çoookk sevilen birisisin :)) ☺.☻

paslıçivi
22-08-2008, 08:16
Bir dişi aslan küçük bir tepeden diğer tepeye atlarken, atlayışın ortasında bir yavru doğurmuş. Yavru yolda bir koyun sürüsünün içine düşmüş. Koyunlar yavruyu beslemişler, onun bir aslan, yani düşmanları olduğunu bilmeden. Ve yavru aslan bir aslan olduğunu bilememiş, çünkü etrafındaki herkes koyunmuş. Bu nedenle o, bu koyun sürüsünün içinde yürümüş, tam bir koyun gibi..

Koyunlar asla yanlız yürümezler, sürü halinde yürürler, nerdeyse birbirlerinin üzerine basarak, vücutlarını birbirlerine sürterek. Yalnız olmaktan korkarlar, yalnız olmak tehlikelidir, herhangi bir vahşi hayvan onları yakalayabilir, birlikte olmak, başlarında bir çoban olmak zorundadır.

Aslanlar yalnız yürür, asla bir sürü halinde yürümezler. Aslanların büyük bir toprağı vardır. Kimsenin onların toprağına girmesini istemezler. Bazen bir aslanın kilometrelerce alanda kendi toprağı vardır. Başka bir aslan buraya girmeyi başaramaz, aksi halde biri ölene kadar şiddetli bir kavga çıkacaktır. Ya da ikisi de ölecektir.

Ama bu zavallı aslan, aslan olduğuna dair hiçbir fikri yokmuş, nasıl göründüğüyle ilgili hiçbir fikri yokmuş. Gittikçe büyümüş ama koyunlar ona alışmışlar, onu bebekliğinden beri yetiştiriyorlarmış. Garip bir koyun da olsa bir koyunmuş. Çünkü aslanların yemediği otu yiyiyormuş. ot yemektense ölürlerdi. o ot yiyormuş, vejeteryan kalmış. Güvende olmak için sürünün içine gidermiş, tam ortasına, daha uzun, daha büyük olmasına rağmen.. Bir kere bile aslan gibi kükrememiş, bilmiyorsan kükreyemezsin. Bir kyun gibi rüya görüyormuş, bir koyun gibi korkuyormuş, ona hiçbir zarar veremeyecek vahşi hayvanlardan dahi..

Bir gün yaşlı bir aslan bu sahneyi görmüş. Gözlerine inanamamış. Genç aslan çok büyükmüş ve bir aslan-koyun karşımını daha önce hiç görmemiş. Arada hiçbir ilişki olmamış ki, imkanı yok. Ama koyunlar korkusuzca onunla yürüyorlarmış ve aslan da koyunlarla yürüyormuş, yalnız olmaktan korkarak..

Aslan gözlerine inanamamış. Sürünün peşinden koşmuş. Doğal olarak, tüm koyunlar koşmaya ve koyunların çıkardığı sesi çıkarmaya başlamış. Ve genç aslanda aynı sesi çıkarıyormuş. çok çaba gerektirmiş, çok büyük zorluklarla yaşlı aslan genç aslanı yakalamayı başarmış. Ve genç aslan ağlayıp gözyaşı dökmeye başlamış, tam bir koyun gibi..

Yaşlı aslan genç arkadaşını yakındaki bir gölcüğe sürüklemiş. Genç aslan çok korkuyormuş, gitmeye istekli değilmiş. Aslında yaşlı aslandan daha güçlüymüş. Ve eğer genç aslan aslan olduğunu bilseydi yaşlı aslan onu gölcüğe çekemezdi, onu öldürürdü. Ama o bir koyundu, bu nedenle onu çekmesine izin verdi, isteksiz, gönülsüz, dirençli olmasına, bunun kesin ölüm olduğunu bilmesine rağmen... Oysa bu halde bir çok koyun ölmüştü, aslanlar tarafından öldürülmüştü.

Ama gölcükte bir mucize gerçekleşmiş: Yaşlı aslan genç olana demiş ki, "oğlum gölcüğe bir bak".. ikisinin de aksi yansıyormuş. Koyun gerçeklik olmadığı, aslanın yetiştirildiği toplum tarafından aşılanan yanlış bir fikir olduğu için orada ani bir dönüşüm olmuş. O kişiliğiydi ama bireyselliği değil. Egosuydu ama gerçek benliği değil. O sadece bir maskeydi ama gerçek yüzü değil..

İlk defa iki yüze de bakmış ve aniden bir kükreme çıkmış. onun varlığının derinlerinden etraftaki tepeleri titreten büyük bir kükreme çıkmış.

Yaşlı aslan demiş ki: İşim bitti. Yapabileceğim herşeyi yaptım, artık kendi başınasın. Artık kim olduğunu biliyorsun...


Siz de özünüze inip içinizdeki uyuyan aslanı uyandırın..

uyanın..

irasare
24-08-2008, 03:24
Güzel Bir Aşk Hikayesi!!

21 senelik evlilikten sonra "aşk ışıltısını" canlı tutmanın yeni bir yolunu buldum.
Bir süre önce, başka bir kadınla çıkmaya başladım ve bu aslında eşimin fikriydi.
Bir gün eşim, beni çok şaşırtarak:
"Biliyorum ki onu seviyorsun" dedi
Şiddetle itiraz ettim: "Ama ben seni seviyorum!!!"
"Biliyorum ama aynı zamanda onu da seviyorsun. Ona da zaman
ayırman gerekiyor"
Karımın, ziyaret etmemi istediği "öbür kadın", 19 yıldır dul olan annemdi.

İşimin yoğunluğu ve üç çocuğumun beklentileri sebebiyle annemi
görme fırsatım pek olamıyordu. O akşam annemi yemeğe ve
ardından sinemaya davet ettim.
Endişelendi ve hemen "İyi misin, her şey yolunda mı" diye sordu.
Annem de geç saatte gelen bir telefonun veya sürpriz bir davetin
mutlaka kötü bir anlamı olacağından şüphelenen tipte
kadınlardandı.
"Seninle beraber ikimizin biraz zaman geçirmemizin güzel
olacağını düşündüm" diye yanıtladım. Sadece ikimiz mi?" Biraz düşündü ve "Çok isterim" diye cevap verdi.

O Cuma, iş çıkışı onu almaya giderken kendimi biraz gergin hissediyordum.

Eve vardığımda fark ettim ki o da, randevumuzdan ötürü hafif gergin
görünüyordu. Kapısının önünde, paltosunu çoktan giymiş bir
şekilde bekliyordu. Saçlarını yaptırmıştı ve üzerinde babamla
kutladıkları son evlilik yıldönümlerinde giydiği elbise vardı.
Bana melekler kadar ışıltılı bir yüzle gülümsedi.

Arabaya bindiğimizde arkadaşlarıma oğlumla dışarı çıkacağımı söyledim ve gerçekten çok etkilendiler" dedi. "Randevumuzun nasıl geçtiğini duymak için sabırsızlanıyorlar."
Gittiğimiz restoran, çok şık olmasa da sevimli, sıcak ve
servisin kaliteli olduğu bir mekândı. Annemse, bir kraliçe edasıyla
koluma girdi.
Yerimize oturduktan sonra ona menüyü okumam gerekmişti, çünkü
küçük yazıları göremiyordu. Ben daha menünün ortalarındayken annemin
nemli gözlerle ve nostaljik bir gülüşle bana bakmakta olduğunu fark
ettim:

"Eskiden, sen küçükken, menüleri okuyan bendim, sense meraklı
bakışlarla beni dinlerdin" dedi. Ben de gülümsedim: "O zaman,
şimdi senin rahat rahat oturma sıran ve ben de okuyarak borcumu
ödeyebilirim" dedim.

Yemek boyunca muhabbetimiz çok güzeldi, sıra dışı hiçbir şey
olmadı ama eskilerden ve hayatlarımızdaki yeniliklerden
bahsederek kaybettiğimiz zamanın birazını telafi etmeye çalıştık.
O kadar çok konuştuk ve eğlendik ki film saatini kaçırdık. Akşam
annemi bırakırken;
"Seninle tekrar çıkmak isterim ama ancak bu sefer benim seni davet
etmeme izin verirsen" dedi ve bir akşam tekrar buluşmakta karar kıldık.

Eve geldiğimde eşim yemeğin nasıl geçtiğini sordu:
"Çok güzeldi"dedim. "Düşünebileceğimin çok üstündeydi".
Birkaç gün sonra annem aniden ciddi bir kalp krizi sonucu vefat etti.
Bu o kadar ani gerçekleşmişti ki onun için bir şey daha yapma şansım olmamıştı.

Birkaç zaman sonra evime,annemle yemek yediğimiz restorandan,
ödenmiş iki kişilik bir yemek faturası ve üzerine iliştirilmiş bir not yollandı:'Oğlum, bu faturayı önceden ödedim, çünkü seninle
kararlaştırdığımız randevu gününe gelemeyeceğimden neredeyse
yüzde yüz emindim. Yine de iki kişilik bir yemek ayarladım çünkü bu sefer eşinle beraber gitmenizi istiyorum. Seninle olan o günkü randevumuzun benim için ne anlam ifade ettiğini bilemezsin.

'Seni Seviyorum."

O esnada, "Seni Seviyorum" demenin ve hayatta değer verdiğimiz
o insanlara hak ettikleri zamanı ayırmanın önemini anladım.

Hayatta hiçbir şey ailenizden daha önemli değildir.
Onlara hakları olan zamanı ve ilgiyi verin çünkü böyle şeyleri erteleyebileceğiniz

"başka bir zaman"ı her istediğinizde yakalayamayabilirsiniz.

HAYATIMIZDAKI EN DEGERLI AŞKIMIZ TÜM ANNELERE

ARMAND
25-08-2008, 14:46
BİR GÜÇLÜKLE KARŞILAŞTIĞINIZDA,
> > KENDİNİZE BİR KAÇIŞ YOLU DEĞİL,
> > BİR ÇIKIŞ YOLU ARAYIN. D. L. Weatherford
> >
> >
> >
> > =============================
> > Nebraska'da yaşlı bir adam yaşardı. Patates ekimi için bahçeyi bellemesi gerekiyordu, lakin bu çok zor bir i şti. Tek oğlu olan David ona yardım edebilirdi, fakat o da hapisteydi. Yaşlı adam oğluna bir mektup yazdı ve müşkülatını izah etti.
> > Sevgili David,
> > Patates bahçemi belleyemeyeceğimden, kendimi çok kötü hissediyorum. Bahçeyi kazmak için oldukça yaşlanmış sayılırım. Burada olsan bütün derdim bitecekti. Biliyorum ki sen bahçeyi benim için hallederdin.
> > Sevgiler
> > Baban
> > =============================
> > Bir kaç gün sonra oğlundan bir mektup aldı.
> > Babacığım,
> > Allah aşkına bahçeyi kazma, ben oraya cesetleri g ömmüştüm.
> > Sevgiler.
> > David
> > =============================
> > Ertesi gün sabaha karşı saat 04:00' de FBI ve yerel polis ç ıkageldi ve tüm sahayı kazdılar, lakin hiç bir cesede rastlamadılar. Yaşlı adamdan özür dileyerek gittiler.
> >
> > Ayni gün yaşlı adam oğlundan bir mektup daha aldı.
> > Babacığım,
> > Simdi patatesleri ekebilirsin. Bu şartlarda yapabileceğimin en iyisini yaptım.
> > Sevgiler
> > David

ARMAND
25-08-2008, 14:47
İş adamının işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu.
>
>
> Bir zamanlar çok başarılı bir insan olmasına rağmen şimdi büyük olan sadece
> borçlarıydı.
>
>
> Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken,
>
>
> diğer taraftan da bir sürü insan ödeme bekliyordu.
>
>
> Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu.
>
>
> Nefes almak için parka gitti.
>
>
> Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl
> kurtulacağını düşünmeye başladı.
>
> Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu.
>
>
> 'Çok üzgün görünüyorsun. Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli...
>
>
> Benimle Paylaşmak ister misin?' diye sordu yaşlı adam.
>
>
> İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da,
>
>
> 'Sana yardım edebilirim' dedi.
>
>
> Çek defterini çıkardı.
>
>
> İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı.
>
>
> Çeki ona verirken de şöyle dedi:
>
>
> 'Bu para senin.
>
>
> Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin. Hadi
> al' dedi.
>
>
> Ve yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden kayboldu.
>
> İşadamı elindeki çeke baktı.
>
>
> Çekte 500 bin dolar yazıyordu ve imza ise John Rockefeller'e aitti,
>
>
> yani o gün için dünyanın en zengin adamına.
>
>
> 'Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim' diye düşündü.
>
>
> John Rockefeller'e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi.
>
>
> Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu değerli çeki kasasına koydu.
>
>
> Onun kasasında olduğunu bilmenin güveniyle
>
>
> yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı.
>
>
> Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı.
>
>
> Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı.
>
>
> İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu.
>
>
> Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti.
>
> Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup hatta para kazanmaya
> başlamıştı.
>
>
> Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu.
>
>
> Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti.
>
>
> Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi.
>
>
> Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü.
>
>
> Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken
>
>
> bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı.
>
>
> Hemşire 'Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir' dedi.
>
>
> 'Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor.
>
>
> Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor' diye ekledi.
>
>
> Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı.
>
> İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı. Sanki donmuştu.
>
>
> Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işler almış,
> yapmış ve satmıştı.
> Birden, hayatının akışının değiştiren şeyin para olmadığını fark etti.
> Hayatını değiştirenin yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve inançtı.
>
> başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve kafamızda
> olanlardır.
>
>
> Başka yerde aramaya gerek yok.
>
> Herkese başarılı bir hafta dilerim.
> ALINTIDIR..

ARMAND
27-08-2008, 12:10
BUGÜN YİNE ÇOK GÜZELSİN HAYAT

Öncelikle şunu kabul edin, hayat adil değil.
Hiçbirimiz, hiçbir canlı eşit yaratılmadı.
Başımıza gelenler de eşit değil.
Önce hayatın adil olmadığını kabul etmelisiniz.
'Guguk Kuşu' filminde Jack Nicholson akıl hastanesinde;
Çok ağır bir mermer havuzu kaldırabileceğine dair diğer hastalarla iddiaya
girer.
Yüklenir ve havuzu kaldırmaya çalışır, kaldıramaz.
Diğer hastalar onunla alay ederken bir şey söyler:
'Ben en azından denedim'.

Siz gerçekten denediniz mi?
Yoksa pencereden hayatı mı seyrediyorsunuz?
Hayata Windows 98'den, Sony 72 ekrandan mı bakıyorsunuz?
Oysa hayat hepimizin avuçlarının içinde,
Kiminin nasır tutmuş parmaklarında
Kiminin boyalanmamış ellerinde,
Kiminin gömleğinde ki ter kokusunda ,
Ama hayat her zaman avuçlarımızın içinde.
Nasıl istersek, neye karar verirsek hayat orada var.

Güneş, her sabah yeniden doğuyor,
Gün, her şafakta nice umutlara gebe şekilde ağarıyor ve siz,
Eğer isterseniz hayatı bir ucundan yakalama şansına sahipsiniz.
Yeter ki gülümseyin
Yeter ki bu gün benim günüm diyerek kalkın yatağınızdan...
Bu iletiyi içinizdeki çocuktan uzak tutunuz.
Zira, siz bu iletiyi okuduktan sonra içinizdeki çocuk, özgürlüğüne
kavuşmak isteyip başınıza dert açabilir.
Bu dünyadaki varlığınızın, dostlarınızın var olmasına bağlı olduğunu,
Bazen bir çiçek ya da küçük bir tatlı sözle bile kırık bir kalp tamirinin
mümkün olduğunu,
Özür dilemenin, teşekkür etmenin ve şükretmenin 'ERDEM' olduğunu, Ve Her
sabah uyandığınızda

'BUGÜN YİNE ÇOK GÜZELSIN HAYAT HER ŞEYE RAĞMEN...' demeyi ihmal etmeyiniz...