PDA

View Full Version : Maillerimize gelen Guzel hikayeler...



Pages : 1 2 3 4 [5] 6

ARMAND
27-08-2008, 12:10
Neymiş Başbakan’ın en büyük aşkı?
Türbanlı bir kız öğrenciyle başı açık kız öğrencinin üniversite bahçesinde el ele yürüdüğünü görebilmek…
Ben söylemiyorum Başbakan’ın kendisi söylüyor. 6 Ekim’de Mehmet Akif kız öğrenci yurdunda kız öğrencilerle yaptığı sohbette… İşte kendi cümlesi:
'Benim dileğim, başörtülü kızımızla başı açık kızımızın el ele dolaştığı bir üniversite, bir ülke. Bunu çözmek, benim en büyük aşkım'
Başbakan’ın aşkına karışacak değiliz tabiî ki… Sadece aşık olabileceği şeyleri umabiliriz o kadar…
Keşke Başbakan’ın en büyük aşkı, terör belasından ülkeyi kurtarmak, artık ocakları şehit haberleriyle yakmamak, çocukları babasız,babaları,anaları evlatsız, kadınları eşsiz bırakmamak olsa…
Keşke Başbakan’ın en büyük aşkı, çoğu üniversite mezunu işsiz gençleri iş sahibi yapmak, işsizlik yüzünden bunalıma girip hırsız ve kapkaççı olan bu gençleri topluma geri kazandırmak olsa…
Keşke Başbakan’ın en büyük aşkı, bağımsız bir ekonomi olsa…
Keşke Başbakan’ın en büyük aşkı, açlık sınırının altında olan asgari ücreti, refah yaşam seviyesine taşımak olsa…
Keşke Başbakan’ın en büyük aşkı, ülkedeki sağlık skandallarına bir son vermek, hastaneye giden her vatandaşın “adam gibi” muayene olmasını sağlamak olsa…
Keşke Başbakan’ın en büyük aşkı, bütün milleti kucaklamak, bizler ve onlar diye ayırmadan herkesin düşünce hakkına saygı duymak, her görüşe, her öneriye sıcak yaklaşmak olsa…
Keşke Başbakan’ın türban aşkı “platonik” kalsa…
Yazımı yazarken, Genel Kurmay’ın acı açıklaması düştü internete … “En büyük aşkı” vatan olan 13 Türk evladı, aşık oldukları topraklar için şehit düştüler…
Umarım başbakanımız da o “büyük aşkını” kalbine gömer ve Türk insanının onaylayacağı “büyük bir aşk” edinir kendine…

ARMAND
27-08-2008, 12:11
GELİN KAYNANA- ÇAYDANLIK DEMLİK !!!
>
>
> Kaynana Çaydanlık Gibidir, Fokur-Fokur Kaynar ve de etrafına kaynar
> baloncuklar sıçratırrrr!
>
>
> Gelin Demlik Gibidir, Sinsi-Sinsi Demlenir.
>
>
> OğLan Bardak Gibidir, Bir Gelin Doldurur, Bir De Kaynana!
>
>
> Görümce Çay Kaşığı Gibidir, Arada Bir Gelir Ortalığı Karıştırır.
>
>
> Çocuk Şeker Gibidir, Ortalığı TatLandırır
>
>
> Kayınpeder De Çay Tabağı Gibidir, Okkalıca Oturur.
>
> :))))

ÖZDOĞAN77
27-08-2008, 12:40
Babası öldü.
Yetim büyüdü.
Üvey evlat oldu.
Tutuklandı.
Hapse atıldı.
Sürüldü.
İşsiz kaldı.
Şöyle yazıyordu o sıkıntılı günlerde kaleme aldığı günlüğüne;
'Harcamalarım
fazla değil, zira gelirim hep az.'
Hastalandı, böbreklerinden.
Vuruldu, göğsünden.
Mesleğinden atıldı.
İdama çarptırıldı.
Kardeşleri öldü.
Çocuğu olmadı.
Boşandı.
Karaciğeri iflas etti.

Evet...

Mustafa Kemal Atatürk bu...

Evladı olmayan bir yetimin, duygularını anlatın...
Anlatın ki, o yetimin, evlatlarımıza bıraktığı hediyenin kıymetini anlasın
evlatlarımız.

Cumhuriyet, çocuklara anlatıldığı gibi, folklorik bir müsamere coşkusundan
ibaret değil çünkü...

Anlatın ki, kökeninde barınan derin hüznü kavrasınlar.

İşte liste yukarıda.
Kısacık ömründe bir insanın başına ne felaket gelebilirse gelmiş...

Bunu anlatın...
Direnen, teslim olmayan ruhu anlatın ..

Korkmasınlar engellerden.
Korkmasınlar yalnız kalmaktan.
Korkmasınlar işsizlikten...
Korkmasınlar parasızlıktan.
Korkmasınlar alçaklardan.
Korkmasınlar doğrulardan.

Yürek dediğin...
Sadece organ değil
Bunu anlayın !!!

AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin
kaldirilmasini protesto ediyoruz!!!

Ulusal bilincimizi yavaş yavaş yok etmelerine izin vermek istemiyorsanız
bu elektronik postayı iletebileceğiniz kadar iletin !!!



Bir Anı ...

İzmir kurtulmuş, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara'ya hareket edecekler...
Trene binerler ve kompartımana çekilirler. Ertesi gün, yaveri, Atatürk'ün
kompartımanının kapısını çalar. Atatürk, yorgun, bitkin bir halde kravatını

yıkamaktadır. Yaveri; 'Paşam bu ne hal, hiç uyumadınız herhalde, niye
böylesiniz?' der. 'Çocuk, kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı
unutmuşsunuz. Kolumu yastık yaptım ağrıdı. Setremi yastık
yaptım üşüdüm. Uyumadım kalktım' der. Yaveri; 'Aman paşam! Birimize haber
verseydiniz. Hemen size bir yastıkla battaniye getirirdik' der ve bir ülke
kurtarmaktan dönen komutan tarihi bir cevap verir; 'Geç fark ettim. Hepiniz
en az benim kadar yorgundunuz, hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim
uyumam degil, milletimin rahat uyumasi ..'


ATAMIZ SAYESİNDE ÖYLE RAHAT UYUYORUZ Kİ;

HALA UYANAMADIK !!!

ÖZDOĞAN77
27-08-2008, 12:43
Bugünlerde herkes gitmek istiyor. Küçük bir sahil kasabasına,
bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...


Hayatından memnun olan yok. Kiminle konuşsam aynı şey...


Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.


Öyle “yanına almak istedigi üç şey” falan yok.


Bir kendisi.

Bu yeter zaten.
Her şeyi, herkesi götürdün demektir.

Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.

Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim,
öteki de olmuyor,
ani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınamıyor.

Böyle gidiyor iste.
Bir yanımız “kalk gidelim”,
öbür yanımız “otur” diyor.
“Otur” diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira.
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile, güvende olma duygusu...


En kötüsü alışkanlık...


Alışkanlığın verdiği rahatlık, monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz.
Kuş olup uçmak isterken ağaç olup kök salıyoruz.
Evlenmeler...
Bir çocuk daha doğurmalar...
Borçlara girmeler...


Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.
Misal, ben...
Kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum. Değil bu şehirden gitmek,
iki sokak öteye taşınamıyorum. Alıp götürsem gelmez ki...
Bütün sokağın köpegi olduğunun farkında.
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?


“Sırtında yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardır;
evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin.
Kendi imalatımız küfeler.
Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada. Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım. İnadına kök salmak lazım.
Bari ufak kaçışlar yapabilsek.


Var tabii yapanlar. Ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek...
Bütçe, zaman, keyif...
Denk olsa. Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün.
Sabah 09.00, akşam 18.00.
Sonra başka mecburiyetler.
Sıkışıp kaldık.

Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli bu kadar ağır olmamalı.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı bir ömür yani.
Ne saçma.
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama her bahar gitmek isterim.
Gittigim olmadi hiç.

Ama olsun... İstemek de güzel.



CAN YÜCEL

ayyan
27-08-2008, 12:45
[B] ..
AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin
kaldirilmasini protesto ediyoruz!!!
..[/SIZE]

Ne derece doğru bilemiyorum, bu mail bana daha önce gelmişti. Aynı maile bir hocamızdan cevap gelmiş, böyle bir uygulama olmadığını söylemişti. Siz bugün bu yazıyı tekrar gönderince aklıma geldi, acaba ilgili genelge-yasa hakkında bilginiz var mı?

ÖZDOĞAN77
27-08-2008, 12:52
Ne derece doğru bilemiyorum, bu mail bana daha önce gelmişti. Aynı maile bir hocamızdan cevap gelmiş, böyle bir uygulama olmadığını söylemişti. Siz bugün bu yazıyı tekrar gönderince aklıma geldi, acaba ilgili genelge-yasa hakkında bilginiz var mı?




Hayır bu konuda detaylı bilgim yok ama şuyuu vukuundan beter derler ya.
Bahsi geçince bile tüylerim diken diken oluyor.

Ancak amaç,uzun vadede bunu da kapsıyor inanın.

Ölümü gösterip sıtmaya razı etme politikaları.

AB uğruna, bizden ne kopartırsak kardır,saldıralım bütün değerlerine zihniyetidir bu.

Bitmedi,bitmez,bitmeyecek.

Bunu bilmek yeterli zaten.

ÖZDOĞAN77
27-08-2008, 12:58
Alman Prof.
Naumark‘ın
İtirafları:


“İstanbul Üniversitesi'nde öğretim üyesi
Alman asıllı Prof. Naumark ile bir kısım talebesi
Boğaziçinde geziye çıkarlar.

Talebelerden biri Prof. Naumark'a su soruyu sorar:

- Avrupa bizi neden sevmez hocam?

Prof. Naumark su cevabı verir:

- Çok samimi olarak itiraf edeyim ki ,
Avrupalı Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı
Hıristiyanlar‘ın hücrelerine sinmiştir.

Sebeplerine gelince: Müslüman olduğunuz
için sevmez.

Ama faraza laik şöyle dursun,
Hıristiyan olsanız da
size düşman olarak
bakmaya devam eder.

1 -Sizler farkında değilsiniz ama,
onlar şu gerçeğin farkındadırlar:
Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz.
Osmanlı arşivi tam olarak
ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin
yeniden yazılması gerekir.

2-Avrupa'nın pazarı idiniz.
Şimdi Avrupa'yı
pazar yapmaya başladınız.

3-En az 400 yıl
Avrupa'da sırtımızda
ve ensemizde
at koşturdunuz.

4-Selçuklular Anadolu'yu,
Osmanlılar ise orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna
mezar ettiler.

5-Sizi silah ile yenemeyenler,
sizleri kendilerine benzeterek
hakimiyet sağladılar.
Önce ahlaki değerlerinizi
yıpratmaya başladılar.
Giyiminizden yaşantınıza kadar... Sonra kendi içinizde sizi bölmeye
başladılar. A-B-C-D gibi...

6-Selçuklu ve bilhassa Osmanlı,
İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler,
İslamiyet bugün belki sadece
Hicaz'da varlığını devam ettirirdi.
Kaldı ki Vehhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığı'nın adamlarıdır.
Batı her yerde İslamiyet'i,
sapık inançlara kanalize etti.
Ama Osmanlı,
Asr-ı Saadet'i devam ettirdi.

7-Kilise size kin kusmaktadır. Ve sebepleri yukarıdadır.

8-Ben Türkiye'ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, şimdi 19 üniversite var. (O tarihte öyle idi şimdi ise çok daha fazla.) Osmanlı zamanında ise her yerde bir medrese vardı, tarihinize bakın her medresede
bilim eğitimi vardı. İlk denizaltını Osmanlının yaptığını çoğunuz bilmiyorsunuzdur belki de ama
Avrupa bunu biliyor..


9-Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa'nın refahı ve
medeniyeti yıkılır.Ama sizde bunun olması bu şartlarda çok zor.


10-Yine sizler,
Avrupa'nın tarihi düşmanısınız
ve daima düşman olarak kalacaksınız.

11-Evet,
almasını bilene ders
ve ibretlerle dolu
bir itirafname...

ARMAND
29-08-2008, 18:13
Dr. Mehmet Öz'den Öğütler

1.Sigara içeni ameliyat etmem. Sigarayı bırakmayan hastayı kesinlikle tedavi etmem. Sigaranın belki de en büyük düşmanlarından biriyim. Çünkü insani öldüren bir şey. Hasta kendini öldürmeye karar verdiyse ben ne diye onun için uğraşayım ki, şifa bekleyen onca hasta var, enerjimi onlara harcarım.
2.Sevgisiz insanin kalp riski yüksek. İnsanlara severek kızarım. Herkesin de böyle yapmasını tavsiye ederim. Çünkü sevgisiz, kötülük düşünen,beddua ve küfür eden insanin kalp krizi riski ve olum oranı çok daha yüksek.
3.Dua etmek insani iyileştirir. Ben inançlı biriyim. Her ameliyatımda mutlaka dua ederim. Bence duanın, meditasyon, şifa gibi, iyileştirici özelliği var. Ameliyat sonrası hastalarıma da mutlaka dua ettiriyorum. Bunun sağlıklarına çabuk kavuşmalarında müthiş bir etkisi var.
4.Doğu tıbbı çok gerekli. Ben de " klasik " tip adamıyım ama alternatif yani tamamlayıcı tip yöntemlerini reddetmiyorum. Akupunktura yüzde 100 inanıyorum. Çinliler bu minnacık iğnelerin sırrını çözmüş. Ama bu tur tamamlayıcı tedavilerde insanin istemesi çok önemli. Doğu tıbbında özgür irade on planda.
***** İdeal sağlık göstergesi olarak, kadınlar için ideal bel ölçüsü 82 santimdir. Eğer 93 santimi geçerseniz, sağlık riskiniz artar. Erkekler için ideal ölçü ise 88.5 santimdir. 101 santimden yukarısı sağlık riski demektir.
5.Hipnoz etmeden ameliyat etmem. Ben ve ekibim ameliyatlarım öncesinde hipnoz kullanıyoruz. Çünkü hasta heyecanlanıp kalp krizi geçirebiliyor. Sakinleştirici verdiğimde de sorunu geçici olarak çözmüş gibi oluyorum ama kökenine inmediğim için problem devam ediyor. O nedenle hipnoz yapıp sorunun kaynağına iniyorum. Hasta daha çabuk sağlığına kavuşuyor.
6.Her gün aspirin içmeli. Hayatımda ilaç kullanmadım. Zorda kalmadıkça kimseye de tavsiye etmem. Ama herkese her gün mutlaka bir aspirin içmesini salık veriyorum. Ben de içiyorum. Aspirinin kani sulandırdığını biliyorduk ama simdi yeni faydalarını da öğreniyoruz. Örneğin,vücuttaki birçok doku tahrişini önlediğini yeni öğrendik. Aspirin ömrü uzatıyor.
Sağlıklı Beslenme Dikkat Edilecek Önemli Konular
Çay yerine ıhlamur içilmeli. Günde en fazla iki çay yada kahve içebilirsiniz. Fazlası zararlı. Ancak ıhlamur kesinlikle zararlı değil, dilediğiniz kadar için.
Sarımsak müthiş bir bitki... Vücudu koruyan hücreleri destekliyor,tansiyonu düşürüyor. Sarımsaktan çıkan maddeyi yüksek tansiyonlu kişiye kullandığımızda, tansiyonu hemen düşüyor. Her gün birkaç diş sarımsak yenmeli.
Başka bir mucize sebze de ayşekadın fasulye. Türkiye'de bol üretilen bu sebze bence her öğün, özellikle de çiğ olarak mutlaka sofrada bulunmalı. Vücuda müthiş yararlı bir bitki.
Semizotu da içindeki Omega 3 nedeniyle son derece faydalı. Çiğ yenirse, daha da yararlı. Biz her gün ailecek öbek öbek çiğ semizotu yiyoruz.
Et yiyecekseniz, yanında mutlaka çiğ domates de olmalı. Çünkü domatesin içindeki Lcyopin adli antioksidan, etteki zararlı Omega 6'lari yararlı hale dönüştürüyor.
Kayısı çok yararlı ancak 1 günde 1 avuçtan fazla yenmemesi gerekiyor. Karpuz ve kavunda ise ince bir dilim tercih edilmeli.
Üzüm ve muz, çok yüksek dozda şeker içerdiği için daha az tüketilmeli.
Her sabah aç karnına içilen bir bardak ılık suyun ardından bir avuç ceviz çok iyi gelir. Ben her sabah alıyorum.
Artık sütün de 'Sağlıklı olanı" çok zor bulunuyor. Hayvanlara verilen hormon ve antibiyotikler süte karışıyor ve saflığını yok ediyor.
Çocuklara soya sütü içirilmeli. 35 yasin üzerindekilere sütün içindeki laktoz pek iyi gelmiyor. Laktozu alınmış süt yerine ise de bol bol su içilmeli.
Balık hariç, kırmızı etle beyaz et ayni. Çünkü hem danaya, hemde tavuğa yüksek dozda hormon ve antibiyotik veriliyor. Et yenecekse, hepsi yenebilir. Fark etmez!
Beyaz pirinç ve beyaz un son derece zararlı. Çünkü her ikisi de yanınca şekere dönüşüyor. Yani ha avuç avuç toz şeker yemişsiniz ya da pilav ya da beyaz undan yapılan ekmek... Arada fark yok. Pilav ve ekmek için esmer un ya da esmer pirinci tercih edin.
Lahana zayıflamak için çok ideal. Hazmı zor olduğu için tıkar ve kalorisi çok düşük.
Şişmanlık en az sigara kadar tehlikeli. Hatta sigaradan da çok. İdeal kilodan daha düşük kilolu olan insanlar uzun omurlu oluyor. İdeal rejimler 1 haftada 1 kilo verdiren rejimlerdir. Diğerlerine aldanmamak lazım. Eğer haftada 1 kilodan fazla kaybediliyorsa, vücuttan sadece su kaybediliyordur dikkat!.

ARMAND
29-08-2008, 18:13
Bir Hint masalina göre; kedi korkusundan devamli endise içinde
yasayan bir fare vardir. Büyücünün biri fareye acir ve onu bir
kediye dönüstürür.
Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacagi yerde bu kez de
köpekten korkmaya baslar. Büyücü bu kez onu bir kaplana >dönüstürür.
Kaplan olan fare, sevinecegi yerde avcidan korkmaya baslar. >Büyücü
bakar ki, ne yaparsa yapsin farenin korkusunu yenmeye imkan yok.
Onu eski haline döndürür.

Ve der ki,
"Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir farenin yüregi
var. O yüzden ben sana yardim edemem."

Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda söyle diyor:
"Insanlarin çogu kaybetmekten korktugu için sevmekten korkuyor...
Düsünmekten korkuyor, sorumluluk getirecegi için.
Konusmaktan korkuyor, elestirilmekten korkttugu için.
Yaslanmaktan korkuyor, gençligin kiymetini bilmedigi için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir sey vermedigi için.
Ve ölmekten korkuyor, aslinda yasamayi bilmedigi için."

--
Çamlıcanın Tek Gülüyüm. Gamsız Yaşar Eğlenirim :)

ARMAND
29-08-2008, 18:15
Yazinin sonu cok guzel bitmis: Birbirlerini yermeyen, kırmayan. Dostlarının sözlerini iyiye yorumlayan, onu yücelten. Nice güzel dostuklara kavuşmak dileğiyle...
.................................................. .

Adamın biri, kötü yoldan kazandığı para ile bir inek almış. Sonra, yaptıklarından pişman olmuş .
İyi bir şey yapmak için, ineği Hacı Bektaş Veli'nin dergahına bağışlamak istemiş. O zamanlar dergahlar, aşevi işlevi de görüyormuş.


Gitmiş, Hacı Bektaş Veli'ye danışmış . Hacı Bektaş Veli, ' helal değil ' diye bu ineği geri çevirmiş. Bunun üzerine, Mevlevi dergahına gitmiş.
Mevlana, bu hediyeyi kabul etmiş.

Adam, daha önce Hacı Bektaş Veli'nin bu ineği kabul etmediğinisöylemiş ve Mevlana'ya bunun sebebini sormuş.
Mevlana, " Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin hediyeni biz kabul ederiz. Ama o kabul etmeyebilir .' Demiş . Adam üşenmemiş, kalkmış Hacı Bektaş dergahına gitmiş.

Hacı Bektaş Veli'ye; Mevlana'nın, kurbanı kabul etdiğini söylemiş ve 'Bunun sebebini bir
de siz açıklar mısınız?' diye sormuş.

Hacı Bektaş Veli de şöyle demiş ; 'Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise, Mevlana'nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir. Ama onun gönlü kirlenmez. Onun için, hediyeyi kabul etmiştir . ' ....

Birbirlerini yermeyen, kırmayan. Dostlarının sözlerini iyiye yorumlayan, onu yücelten. Nice güzel dostuklara kavuşmak dileğiyle...

Serenler
31-08-2008, 12:01
KÜÇÜK DERSLER!...

Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en
iyi ögrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve
orada
çakıldım kaldım. Son soru söyleydi :
'Hergün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedır ?'
Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını, yerleri sılerken, hemen
hergün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde
falan
olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki ! Son soruyu yanıtsız
bırakıp kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun
test sonuclarına
dahil olup olmadığını sordu.
'Tabii, dahil' dedi, Hocamız...
'İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden
farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden
insanlar bunlar.
Onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba' demeniz gerekse bile...'
Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. Hademenin adını da...
Dorothy idi.


İkinci Ders :

Bir gece vakit gece-yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran
bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen,
bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu.
geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir
beyazın bir
zenciye, hem de Alabama'da, yardıma kalkışması pek olağan şeylerden
değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım.
Ayrılırken
ille de adresimi istedi, verdim. Bir hafta sonra, kapım çalındı.
Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi,
armağanda...
'Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç
yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti.
Kendime güvenimi
yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan
kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra
son nefesini
verdi.



Üçüncü Ders :

Size Hizmet Edenleri Hep Hatırlayın...

Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk
pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu... Çocuk sordu:
'Çikolatalı pasta kaç para ?'
'50 Cent.'

Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
'Peki, Dondurma Ne Kadar ?'
'35 Cent.' dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri
vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne
kadar vakit
geçirebilirdi ki...
Çocuk parasını bir daha saydı ve
'Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?' dedi.
Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya
koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson
kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden. Masayı
sanki akan gözyaşları temizleyecekti.

Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı
15 Cent'lik bahşiş duruyordu..


Dördüncü Ders :

Yolumuzdaki Engeller...

Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya
koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak diye
gözlüyor... Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray
görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın
etrafından dolasıp saraya girdiler. Pek çogu kralı yüksek sesle
eleştirdi.Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz
tutamıyordu.
Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.
Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına
sıkına itmeye
başladı. Kan ter içinde kaldı ama, sonunda, kayayı da yolun kenarına
çekti.Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski
yerinde bir
kesenin durduğunu gördü.
Açtı... Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde...
'Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir.' diyordu kral.Köylü,
bü gün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.
'Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.'


Beşinci Ders :

Önemli Olan Vermektir..

Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam
şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı
hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın
mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş
yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu.
Küçük çocuk bir an
duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve 'Eğer kurtulacaksa, veririm
kanımı' dedi.
Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve
gülümsüyordu.Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama
küçük çocuğun yüzü de
giderek soluyordu...
Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu :
'Hemen mi öleceğim ?'
Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı
verip, öleceğini düşünüyordu.

ÖZDOĞAN77
31-08-2008, 13:51
EVLİLİĞİN
ÇEŞİTLİ TANIMLARI


Çilekeşleri bir arttırmaya,
bakireleri bir eksiltmeye
yarayan tören.
DİNİ TANIM



Müebbet hapse mahkum kişinin
kötü davranışları nedeniyle
serbest bırakılabildiği tek suç.
HUKUKİ TANIM


Hiçbir kadının hayal ettiğini bulamadığı,
hiçbir erkeğin elindekini hayal etmediği
birliktelik.
MADDİ TANIMI


Sıkıntıların toplanması,
hürriyetlerin çıkartılması,
sorumlulukların çarpılması,
güzelliklerin bölünmesi.
MATEMATİK TANIM



Düşmanla
aynı yatakta uyunan
tek savaş.
ASKERİ TANIM



İki kişinin biraraya gelerek
bekarken asla yaşanmayacak sorunlara
çözüm araması.
FELSEFİ TANIM


VE BİLANÇO ZAMANI..

EVLİLİK ÖNCESİ VE SONRASI:



Önce: Gecede iki kez

Sonra: Ayda iki kez..


Önce: Beni nefessiz bırakıyorsun

Sonra: Beni boğuyorsun..


Önce: Durma

Sonra: Başlama..



Önce: Cumartesi akşamı ateşi

Sonra: Pazar akşamı futbol keyfi..


Önce: O olmasaydı acaba ne yapardım

Sonra: Ama onunla ne yapacağım..


Önce: Senin tarafındayım

Sonra: Kendi tarafında kal..



Önce: Erotik

Sonra: Nörolojik


Önce: Hep birlikte olsak

Sonra: Hep de birlikteyiz


Önce: Kanepede harika seviştik

Sonra: Kanapede ne güzel uyudum..

krokodil
01-09-2008, 21:37
ALLAH (CC)
Sadece Allah'a ayıracak zamanınız varsa okuyun. Şunu söyleyeyim, neredeyse bu maili silecektim
fakat sona geldikçe çok etkilendiğimi hissettim.
Bu maili aldığımda düşündüm ki....
Bunun için zamanım yok...
Hele de çalışırken.
Sonra böyle düşünmenin kesinlikle günümüzde birçok problemin kaynağı olduğunu fark ettim.
Siz okuyunca ne hissedeceksiniz?
Okuyun ve düşünün bakalım.

'Biz Allah'ı (cc) Cuma günleri mescide sığdırmaya çalışıyoruz.
Belki cuma gecesine, çok nadiren kalkılabilirse, yatağın sıcaklığından feragat edilebilirse de Sabah namazlarına....

Ama hastalıklarımız, zayıflıklarımızda, doğal afetlerde, kısaca zorda ve çaresiz kaldığımızda hemen etrafımızda olsun istiyoruz....
ve, hiç şüphesiz, en çok da ölümün hatırlandığı cenazelerde.

Maalesef, biz Allah'tan (cc) bunları beklerken, Allah (cc) için işte, oyunda, hayatımızın neredeyse tamamında yerimiz ve zamanımız yok...
Çünkü...
Diğer zamanlar işlerimizi kendimiz halledebiliriz düşüncesi hayatımıza girmiş.
Ya da açıkça söylersek o zamanlar Allah'a (cc) ihtiyacımız yok.
Allah'ın (cc) emir ve yasaklarına itaattir. Karşılıksız alabileceğimiz en iyi hediye namazımızdır,
Hem masrafsız ve ödüller de muhteşemdir.

Allah beni affetsin, ....
O'nun hayatımda ilk sırada olmaması gerektiğini kabul ettiğim yer ve zamanların varlığından dolayı.

Her zaman O'nun bizim için yaptıklarını daima hatırlayacak zamanlarımız olmalı.

Bu mesajı idrak ettiyseniz paylaşın!!

Evet, ALLAH'ı (cc) çok seviyorum.
O benim var olma ve kurtulma kaynağım.
Beni her gün ayakta tutuyor.
O'ndan başka sığınılacak kapı olmadığını bilmek..

Onsuz hiçbirşeyim….
Diyebiliyormusunuz?
Bunun için işte size çok basit bir test.
Eğer Allah' ı seviyorsanız ve O'nun sizin için gerçekleştirdiği muhteşem şeylerden utanmıyorsanız....

bunu arkadaşlarınıza iletin.
Bunun için zamanınız varmı?
Kolay zora karşı..
-Gerçekleri söylemek neden bu kadar zor.
Aynı zamanda yalanları söylemek de bu kadar kolay?

-Neden namazda uykuluyuz da bitince aniden uyanıveririz?

-Böyle mesajları paylaşmak varken silmek neden kolayımıza gelir?

Ne gariptir, ALLAH'a (cc) inandığını söyleyip de şeytanın peşinden gitmek .

Ne gariptir, fıkraları çılgınca paylaşırız, mesajlar
havalarda uçuşur da iş İslamiyetle ilgili bir mesajın iletilmesine geldiğinde iki defa düşünürüz.

Bu mesajı eğer birilerine gönderirseniz, adres listenizdeki herkese gönderebilecek misiniz? Yoksa ne tepki vereceğini bilmediğinizden ya da emin olmadığınızdan göndermeyecek misiniz?

Allah'ın bizim için ne düşündüğünden çok insanların bizim için ne düşündüğüne önem
vermemiz sizin adalet terazinizle ne kadar adil görünüyor?
Herşeyden önemlisi ne kadar daha yaşayacağınızı sanıyorsunuz !! .

selçuk efendi
02-09-2008, 11:51
BİR HAMAL ÖĞRETİSİ

Eski zamanlardı. Yolların olmadığı zamanlar... Demek ki fakirdi bizim gibi çoğunluk, bu nedenle taşınacak yüklere talip olacak hamallar bulmak zor olmuyordu...
Yanımdaki hamalla yola çıktık. İhtiyardı. Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece, onunkinin çeyreği... Diyordum ki içimden 'Çok gitmeden kıvrılırsa titreyen bacakları, yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!..'
Nitekim çok geçmeden dedi ki:
- Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!...
- Ne molası, dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!..'
Sözüme aldırmadı. Durdu. Çöktü. Salarken yükünün ipini
- Sen de dinlen hadi' dedi.
Benim canım sıkılmıştı bu işe. Genç olduğumu, ondan kuvvetli olduğumu, bunun gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum. O ihtiyar, bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken, ben huzursuz bir şekilde ayakta dolanıyordum.
Bir saat kadar sonra yine durdu, oturdu, dinlendi. Ben kızgınlıkla dolandım etrafında... 'Yükünü indirip sen de dinlen', demesine aldırmadım, ona daha çok kızdım...
Sonra yine durdu. Bana da dinlenmemi' söyledi yine ama dinlenmedim. Yarım saat sonra 'dinlenelim mi' diye sordu, aksi aksi başımı salladım... Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum, birden bire dizlerimin bağı çözüldü. Kafamın içinde uçuşan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldım. Kayış kolumdan çıktı, sırtımdaki bavullar kaydı.
Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim. Uyumuştum da uyandım mı, yoksa bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım... Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı. Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı, içtim. Sonra koluma girerek;
- Hadi kalk, dedi. Bana yaslan.
Ağır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz.' Dediğini yaptım. Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları iyi geldi bana.
- Ben yılların hamalıyım, dedi. Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm. Çoğu, dinlenmek istemediklerinden yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi sonunda....
Halbuki bir yükü 'taşımak' bizim işimiz, 'altında ezilmek' değil!... Unutma ki bir yük, taşıdıkça ağırlaşır. Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun!
Belki günün birinde hamallığın şekli değişir.
Belki o günleri ben göremem.
Ama sen kavuşursan o zamanlara, aman ha, Kafanın içinde de sakın yük taşıma... Akşamları bırak ve hafifle...
Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü.
Bizim işimiz, bugünü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil.
Çünkü yarınlarda bizi bekleyenler var, taşıdıklarımızı bekleyenler...

ÖZDOĞAN77
02-09-2008, 18:01
Siz hala amerikalıların,gerizekalı,ukala ve kendini beğenmiş olmadığını mı düşünüyorsunuz?
Okuduktan sonra fikriniz değişebilir.:yes:



ABD ile İspanya Arasındaki Dialog

(Deniz Navigasyon kanalı 106'dan (Finisterra/Galicia) kaydedildiği iddia edilen görüşme metni)


İspanyollar: Burası A-853, çarpışmadan kaçınmak için lütfen rotanızı 15 derece güneye çevirin. Su anda 25 deniz mili yakınlıktasınız ve tam üzerimize doğru gelmektesiniz.

Amerikalılar: Asıl siz kendi rotanızı 15 derece kuzeye çevirin.

İspanyollar: Negatif! Tekrarlıyoruz, rotanızı 15 derece güneye çevirin.

Amerikalılar: Sizinle ABD gemisinin kaptanı konuşuyor, kendi rotanızı derhal 15 derece kuzeye çevirin!

İspanyollar: Önerinizi makul ve mümkün bulmuyoruz. Bize çarpmak istemiyorsanız rotanızı 15 derece güneye çevirin.

Amerikalılar: (Sesini yükselterek)Sizinle ABD deniz filosunun büyüklükte ikinci uçak gemisi USS Lincoln'un kaptanı Richard James Howard konuşuyor, beraberimizde iki kruvazör, avcı uçakları, dört denizaltı var. Ayrıca bizi hücumbotlar destekliyor. Size TAVSIYE etmiyorum, EMREDIYORUM! Rotanızı 15 derece kuzeye çevirin, aksi halde filomuzun emniyeti için gereken tedbiri alacağız! Derhal rotamızdan çekilin gidin!

İspanyollar: Sizinle Juan Manuel Salas Alcantara konuşuyor, burada iki kişiyiz. Beraberimizde bir köpek, aksam yemeğimiz, iki sise bira ve bir de kanaryamız var. Kanarya su anda uyuyor. Ayrıca bizi radyo istasyonu Cadena Dial de La Coruna destekliyor. Su anda İspanya'nın Finisterra Galicia kıyısında ve A-853 numaralı deniz fenerinde olduğumuzu göz önüne aldığımızdan buradan hiç bir yere gitmeye niyetimiz olmadığını söyleyelim. Deniz fenerimizin İspanya'daki deniz fenerleri arasında büyüklük acısından kaçıncı sırada olduğu konusunda hiç bir fikrimiz yok. Kayalık sahillerimize kafadan geçirmek üzere yönlenmiş geminizin emniyeti için istediğiniz tedbiri alabilirsiniz. Ama yinede ısrarla tavsiye ediyoruz rotanızı 15 derece güneye çevirin.

Amerikalılar: Okey, anlaşıldı. Teşekkürler.

ÖZDOĞAN77
02-09-2008, 18:18
DERS ALMAK

ÜÇ HİKÃYE- ÜÇ DERS- BİR SÖZ


1.Hikaye
Kavak Ağacı ile Kabak

Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:
-Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?
-On yılda, demiş kavak.
-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!
-Doğru, demiş kavak.
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgarrları başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle kavağa:
-Neler oluyor bana ağaç?
-Ölüyorsun, demiş kavak.
-Niçin?
-Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.

1.Ders: Çalışmadan emek harcamadan gelinen nokta başarı sayılmaz. Kolay kazanılan, kolay kaybedilir. Her işte alın teri ve emek şarttır.


2. Hikaye
En iyi Buğday

Her yıl yapılan 'en iyi buğday' yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı. Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi:
-Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor, dedi.
-Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda,
-Neden olmasın, dedi çiftçi.
-Bilmediğiniz bir şey var; rüzgar olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır.
Bu nedenle, komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir.
Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.


2. Ders: Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar. Sonra yayılarak devam eder. Kin, cimrilik, nefret kimsenin hoşlanacağı davranışlar değildir.



3. Hikaye
Geleceğini biliyordum !

Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü.
İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar.
Tam siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti,
-Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük bir ihtimalle ölmüştür.
Artık onun için yapabileceğin bir şey yok. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma.
Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti, asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı.
Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı. Siperdeki diğer arkadaşı;
-Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın.
-Değdi, dedi, gözleri dolarak,
-değdi,
-Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?
-Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim içim.
Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı:
-Geleceğini biliyordum, Geleceğini biliyordum..!


3. Ders: Güven vermek önemlidir. Güven duymak önemlidir. Duyulan güveni boşa çıkarmamak daha da önemlidir.


:super::super::super:

ARMAND
05-09-2008, 18:15
Anne dışarıda alış-verişteydi. İki buçuk yaşındaki bebeğe babası gözkulak
oluyordu.
Aslında bu pek de zor bir şey değildi. Yavrucak halının üzerinde 'çay seti'
oyuncağıyla oynarken baba da koltuğunda gazetesini okuyor, ara sıra da
bebeğinin kendisine -çay seti oyuncağının minik plastik fincanlarıyla- ikram
ettiği suları çay niyetine içerek oyuna iştirak ediyordu.

Derken anne eve geldi. Baba anneye sus işareti yapıp, bebeği izlemesini
istedi. Bu çok şirin hareketini annenin de görmesini istiyordu.
Anne, bebeğin elinde çay fincanıyla salondan çıkıp, biraz sonra içi su dolu
olarak babasına getirmesini ve babanın da onu çaymış gibi içmesini seyretti.
Sonra gayet sakin bir tavırla elindekilerle mutfağa geçerken eşine seslendi:

'Uzanabildiği tek su kaynağının klozet olduğunu biliyorsun, değil mi?'

Sonuç-1: Anneler evlatlarını çok sever ve onlara dair her şeyi bilir.
Sonuç-2: Babalar evlatlarına dair bir çok şeyi bilmez ama onları çok sever.

ARMAND
05-09-2008, 18:16
Trafik polisinin müthiş anonsu
Dar ve tenha bir yolda trafikteyim. Arkamdan trafik polisi geliyor. Kırmızı ışıkta durdum. Bir süre sonra trafik polisinin müthiş anonsu geldi: ''Yol boş devam et. S..tir et kırmızı, ışığı devam et.' Acaba ehliyetimi henüz almadığımı bilse; 'Ehliyet ve ruhsat. Ruhsat tamam ehliyeti s..tir et.' der miydi?

Göstermelik
Birkaç gün önce trafiğin çok işlek olmadığı bir yerde normal olarak kırmızı ışıkta durdum. O an arkama yanaşan trafik polisinin anonsunu aynen aktarıyorum: '34 XXX... devam et, devam et. Sanki biz olmasak duracaksın.'

Türk polisi ve UFO
Eveeet, şimdi de o kocaman alkışları Antalya'da UFO gördüğü için polisi arayan vatandaşa 'havadayken yapabileceğimiz bir şey yok, inerse tutuklarız' diyen yurdum polisi için alabilir miyiz?

Ukala Şoför
Kendisini durduran trafik polisi 'kırmızı ışıkta geçtiniz' deyince 'uyuyordum görmemişim' diyen yurdum şoförü, evet bildiniz babam...

Dürüst polis
Trafik polisi tarafından çevrilinir. Ehliyet evde unutulmuştur. İki taraf da 'çorba parası' konusunda hemfikirdir ama ben miktarı konusunda karar verememekteyimdir. Cepten 2 adet 20'lik çıkarılıp ruhsatın arasına konur. Polis ruhsatı açar ve 'bu fazla' diyerek 20'liklerden birini geri verir. Benim de bu yurdum polisini alnından öpesim gelir. Dürüst adammış.

İnançlı polis
Yıllar önce sabahın erken bir saatinde nasılsa kimse görmez diye kırmızı ışıkta geçip sola döndüm ve 50 metre ilerdeki kırmızı ışıkta beklerken trafik polisine yakalandım. Kırmızı ışıkta geçtiğimi söyleyip ehliyet ve ruhsatı istediğinde 'Ama ışık sarıydı' itirazıma sert bir komutla 'Yemin et!' dedi. Resmen kalakaldım, insan yalan yere yemin edemiyormuş. Yemin edemediğimi gören sevgili polis kahkayı basarak 'Hadi yırttın, yalan yere yemin etseydin cezayı yazacaktım, bir daha dikkatli ol' dedi ve gitti. Bu olayın nerde olduğunu söylememe gerek yok değil mi? Memleketimin polisini bile özledim ben!

Kaç!
Öğlen saatleri. Trafikteyim. Kırmızı ışıkta dururken yandaki kalabalığı fark ediyorum. Bir polis otosu ve kalabalığın ortasında bir genç elini kolunu sallayarak konuşuyor. Kulak kesilip durumu kavramaya çalışıyorum. Çocuk yayalara kırmızı yanarken karşıdan karşıya geçmiş, tabii bunu gören polis ceza yazıyor. Çocuk, 'Herkes geçiyordu ben de geçtim' gibilerinden kendini savunuyor. Polis umursamaz bir tavırla ekip arabasına giderken yaşlı bir teyze çocuğa bağırıyor 'Kaç oğlum kaç! G.tünde plakan mı var?!'

Polis megafonu
Bir teyzemiz yayalara kırmızı yanmasına rağmen karşıdan karşıya geçmeye çalışırken, 10 metre öteden megafon sesi gelir polisten, ''Abla, zaten şişmansın bir de pişman olma!''

Hayırlı Cezalar
Yer İstanbul, Yenibosna. Yenibosna'daki otobüs durağından çıktık Avcılar istikametine doğru gideceğiz. Otobüs kısa yoldan yola girebilmek için yasaklı yerden U dönüşü yapıyor. Yurdum polisi görev başında megafon açık ve o anlamlı anons geçiyor. 'Otobüsçü! Cezan hayırlara vesile olsun, devam et sen; ben plakana gönderirim nasıl olsa.'

Kendin dinle
Kocamın arabasını aldığım ve içine sigara kokusu sinmesin diye bütün camlarını açtığım anda en sevdiğim şarkının radyoda çalmaya başlaması üzerine radyonun sesini de sonuna kadar açıp dolaşırken yurdum polisinden gelen anons:' 34 XX, müziği kendin dinle! Kendin dinle ya da parçayı değiştir!'

guneysu
06-09-2008, 21:24
Kocam bir mühendisti. Onunla sâkin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim. Bu sâkin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da ısıtırdı�

Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sâkinlik beni yormaya başlamıştı. Eşimin -bir zamanlar çok sevdiğim- bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu.

İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım. Romantik anlara , küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can atıyorum. Oysa kocamın sakinliği, başka bir deyişle vurdum duymazlığı, evliliğimize romantizm katmaması beni aşktan almış, uzaklaştırmıştı.


Sonunda kararımı ona da açıkladım: boşanmak istiyordum.
Şaşkınlıktan gözleri açılarak 'niye?' diye sordu.
'Gerçekten belli bir sebebi yok' dedim, 'sadece yoruldum.'
Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da artırmaktan başka bir işe yaramıyordu: işte, sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim. Ondan ne bekleyebilirdim ki!

Sonunda sordu: 'seni caydırmak için ne yapabilirim?'
Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla değiştirilemiyordu.Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu.
'İşte mesele tam da bu' dedim. 'Sorunun cevabını kendin bulup kalbimiikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim.'
'Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var. O çiçeği benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mâl'olacak. Bunu benim için yapar mısın?'
Yüzümü dikkatle inceledi ve 'Sana bunun cevabını yarın vereceğim' dedi.
Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu.


Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu. Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı.
'Sevgilim' diye başlıyordu,
'O çiçeği senin için koparmazdım' Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim.

'Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra monitörün önünde ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var.'

'Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden, senden önce eve varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var.'

'Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu kaybettiğinden, yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var.'

'<Sâdık arkadaşın>ın her ayki ziyaretinde sebep olduğu, karnındaki krampları rahatlatabilmem için avuçlarıma ihtiyacım var.'

'Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için ağzıma ihtiyacım var.'

'Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözlerinin bozulması kaçınılmaz olduğundan, yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem, saçlarında –görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilmem, merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem, çiçeklerin renginin - gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım var.'

'Ama seni benden daha fazla seven biri varsa, evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir tanem.'


Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu.
Göz yaşlarım mektuba düşüyordu.
'Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lütfen kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum.'
Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi.
Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçeğiuçurumun kenarında bırakmaya karar verdim.


Bu gerçek aşktı.

İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde, huzur ve durgunluk içinde de hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz.

Oysa aşk hep vardır. Belki artık heyecansız, belki artık romantik değil...Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz... Ama hep oralarda bir yerdedir.

Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette gereklidir.Bir zaman sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi kalır.

Hayat tam da böyle bir şeydir.

ÖZDOĞAN77
07-09-2008, 17:00
BAŞARININ SIRRI....!!!



İş adamının işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu. Bir zamanlar çok
başarılı bir insan olmasına rağmen şimdi büyük olan sadece
borçlarıydı. Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken, diğer
taraftan da bir sürü insan ödeme bekliyordu. Çok bunalmıştı ve hiçbir
çıkış yolu bulamıyordu. Nefes almak için parka gitti. Bir banka
oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl
kurtulacağını düşünmeye başladı.

Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu. 'Çok üzgün
görünüyorsun. Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli… Benimle
Paylaşmak ister misin?' diye sordu yaşlı adam. İşadamının
yakınmalarını dinledikten sonra da, 'Sana yardım edebilirim' dedi. Çek
defterini çıkardı. İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı. Çeki
ona verirken de şöyle dedi: 'Bu para senin. Bir yıl sonra seninle
burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin. Hadi al' dedi. Ve
yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden kayboldu.

İşadamı elindeki çeke baktı. Çekte 500 bin dolar yazıyordu ve imza ise
John Rockefeller' e aitti, yani o gün için dünyanın en zengin adamına.
'Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim' diye düşündü. John Rockefeller' e
ait bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu
değerli çeki kasasına koydu. Onun kasasında olduğunu bilmenin
güveniyle yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı.
Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı. Ödeme
planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri
doğurdu. Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti.

Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup hatta para
kazanmaya başlamıştı. Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu. Tam bir yıl
sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti. Kararlaştırılmış saatin
gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru
geldiğini gördü. Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü
paylaşacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı. Hemşire
'Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir' dedi.
'Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor.
Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor' diye ekledi.
Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı.

İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı. Sanki donmuştu. Tüm yıl
boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işler almış,
yapmış ve satmıştı.
Birden, hayatının akışının değiştiren şeyin para olmadığını fark etti.
Hayatını değiştirenin yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve inançtı.

Başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve kafamızda
olanlardır. Başka yerde aramaya gerek yok.:super::super::super:

ARMAND
09-09-2008, 18:18
BIZ TURKLER

1-Tek abdestle bes vakit namaz kilmak icin iki buklum kivranan kisi tabii ki Turk tur.
2-Desenlerini cok begenerek aldigi yeni bir mobilyanin ustunu baska bir ortu orterek kullanan kisi Turk tur.
3-Cayi, cay tabagina dokup icen bir Turk degil midir?
4-Gecirdigi bir trafik kazasindan sonra kanlar icinde cikip, carpilmis arabasina uzulen kisi Turk tur.
5-Tup kaciriyor mu, kacirmiyor mu diye kibrit yakip kontrol eden Turk ten baskasi olabilir mi?
6-Yemekte eti bicakla degil, catalin yaniyla kesmeye calisan bir kisi gorurseniz gozlerinden opun, o bir Turk tur.
7-Kirmizi isikta durdugunuz icin size ancak bir Turk bagirabilir.
8-Otoyolda, otomobilin gaz pedalina tugla koyup, yorulmadan kullanma fikri bir Turk undur.
9-Ancak bir Turk, Cola yi calkalayip fiskirtarak asitsiz icmeyi akil edebilir.
10-Elektronik hesap makinesini, uzaktan kumandasini naylona sarmis, uzerine de ambalaj lastigi gecirmis birini gorurseniz hemen boynuna sarilin. Turk tur o
11-On yillik bir otomobilin koltuk ambalaj naylonlarini cikarmadan kullanma becerisini ancak Turkler gosterebilir.
12-Isinde iyi olan birisini overken hakaretle iltifat eden bir Turk ten baskasi olamaz. (serefsizin oglu ne is yapmis be kardesim, helal olsun)
13-Ancak bir Turk aracin sinyal lambalari dururken kolunu cikararak "dönüyorum" hareketi yapabilir

krokodil
11-09-2008, 03:38
Dünya
nüfusunu, mevcut halklarin nispetlerini muhafaza ederek, 100 kisilik bir köy kadar küçültebilseydik bu köy söyle olacakti:

57 Asyali:

21 Avrupali,

14 Amerikalı (Kuzey,Orta,Güney)

ve 8 Afrikali

Bunların 52'si kadın , 48'i erkek olacakti

30 beyaz , 70 beyaz ( + + )olmayan,

30 Hiristiyan, 70 Hiristiyan olmayan,

89 heteroseksüel , 11 homoseksüel

6 kişi bütün servetin % 59'una sahip olacakti ve bunlarin hepsi ABD kökenli olacakti.

20 kisi iy evlerde yasayacaktı,

30 kişi okuma-yazma bilecekti,

1'i ölmek üzere , 1'i de dogmak üzere olacakti.

1 kisi bilgisayar sahibi,

1 kişi de (evet, sadece 1 kisi) üniversite mezunu olacakti.

Simdi şunları göz önünde bulundurun:

Bir harp tehlikesi ile, işkence görmek ihtimali ile, aç kalma korkusu ile karsı karsıya degilseniz, 500 milyon insandan daha iyisiniz.

Tutuklanmaktan , işkence görmekten yahut öldürülmekten korkmadan ibadethaneye gidebiliyorsanız 3 milyar kisiden daha iyi bir sansa sahipsiniz.

Buzdolabinizda yiyeceginiz , üzerinizde elbiseniz ve basınızı sokup uyuyabileceğiniz bir eviniz varsa,
dünyadaki insanların % 75'inden daha zenginsiniz.

Bankada ve cüzdaninizda para varsa, dünyanın en imtiyazlı % 8'i arasindasiniz

Anneniz , babanız sağ ise, siz bu dünyada nâdir kisilerden birisiniz.

Birisi sizi düsündü ve bunu gönderdi, çünkü okuma yazma bilmeyen 2 milyar kisiden biri degilsiniz.

Paraya ihtiyacin yokmus gibi çalis .

Kimse seni üzememis gibi sev .

Kimse seni seyretmiyormus gibi danset .

Kimse seni dinlemiyormus gibi sarki söyle .



Bu mesajı dostlarına gönder .

Göndermezsen hiçbir sey olmaz.

Gönderirsen, belki bunu okuyan birisi gülümser......

Veya......

sen gene her zaman yaptigin gibi nereye oldugunu bilmeden, kan ter içinde kosmaya ve hayattan şikayet etmeye devam et

Bear_Bull
12-09-2008, 12:49
Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?

Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?
Hiç vaktiniz yok, 'Fast live', 'Fast food', 'Fast music', 'Fast love'...
Dikte ettirilen 'yükselen değerler', 'in' ler, 'out' lar...
Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size sesleniyorum!
Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini?
Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?
İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?
Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir?
Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?
Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını?
Ve ıslak toprak kokusu var mıdır dosyalarınız arasında?
Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?
Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?
Müşfik KENTER

slck
19-09-2008, 19:56
COK SEVDIGIM BIR ARKADASIMDAN BU MAIL GELMIS

SAKIN DENEMEYİN
>
>
> > ÇOK KOMİK AMA
> > GERÇEK.......!!!!!!
> >
> > Olayın kahramanları, iki üniversite ögrencisi
> > Koyu geyik muhabbetinin
> > dügümlendigi durumlardan birinde,bu iki
> > kafadar bir iddiaya girer....
> >
> > Delikanlılardan biri, odanın tavanında asılı
> > olan ampulü agzına tamamen
> > sigdırabilecegini iddia eder.... Evet yanlış okumadınız,
> > bildiginiz 100 mumluk
> > ampulü... ve sigdirir da.
> >
> >
> > Ancak bir sorun vardir.Ampulü agzindan
> > geri çikaramamaktadir. Arkadasi hayret eder bu nasil is diye, o da
> > evdeki baska bir ampulü agzina sokar ve tabii
> > ki
> >
> > o da çikaramaz. Bunun üzerine iki kafadar
> > hastanenin yolunu tutmaya karar verirler. Agizlarinda ampul
> > oldugu halde bir
> > taksiye
> > atlarlar. Konusma zorlugu çekerek
> >
> > güya taksiciye
> > dertlerini
> > anlatirlar.Taksici bir taraftan gülme krizi geçirirken
> > bir taraftan da 'nasil
> > olur
> > abi ya, ugrassaniz çikar, bir
> > asilin suna, saka mi yapiyonuz ?'
> >
> > diye söylenmektedir.Neyse aksamin bir
> > yarisinda acile gelirler. Taksici ayrilir. Doktorlar çocuklari
> > beklemeleri için bir odaya alir.Veeee,
> >
> > aradan 15 dakika geçmeden taksici
> > kapida görünür; tabii agzinda
> > bir ampulle. Amcam çocuklara inanmamis, açik olan bir marketten
> > ampul almis ve
> >
> >
> > denemistir !! Simdi anladinız mı Ampul Partisi'nin Türkiye'de
> > nasıl iktidara
> > geldigini?
> >
> > BİR ŞEY OLMAZ DİYE HERKES DENEDİ VE GÖRDÜK
> > ÇIKARAMIYORUZ.
> >
> > OY VERİRKEN İYİ DÜŞÜNÜN AMPUL
> > BU SEFER
> > AGZIMIZDAN ÇIKMIYOR
> >
> > YARIN ÖYLE BİR YERE GİRERKİ DOKTORA BİLE
> > GİDEMEZSİNİZ.
> >
> > SEÇIMLERE AZ KALDI ,BIR DAHA SAKIN DENEMEYE
> > KALKMAYIN!!!

krokodil
20-09-2008, 21:31
> > Karşılıksız Sevgi......> >

> > Bu, Kuzey Irakta savaşan ve sonunda evine dönecek olan Mehmet adında bir askerin hikâyesidir.



Mehmet evine gitmeden önce, İstanbul'da bulunan anne babasına telefon açtı.

-Sevgili anne ve babacığım, sonunda eve geliyorum ama bir şey sormak istiyorum. Bir arkadaşımı da beraber eve getirebilir miyim?
-Tabii ki ' diye cevapladılar.
-'Onunla tanışmaktan mutluluk duyarız'.


-Ama bilmeniz gereken bir şey var'
diye Mehmet devam etti,
-'o savaşta ağır yaralandı. Kara mayınına bastı ve kolu ile bacağını kaybetti. Başka gidecek hiçbir yeri yok. Onun bize gelmesini ve bizimle yaşamasını istiyorum'.
-''Bunu duyduğuma çok üzüldüm oğlum, belki kalacak başka bir yer bulması için ona yardımcı olabiliriz'
-'O hayır , onun bizimle yaşamasını istiyorum der..''

-'Oğlum,' dedi babası, 'sen ne istediğinin farkında değilsin. Böyle büyük bir sorunu olan birisi bizi çok rahatsız eder. Bizim kendi hayatımız var ve böyle farklılığa izin veremeyiz. Bence sen eve gelmeli ve bu çocuğu unutmalısın. O kendi yaşamını devam ettirmenin bir yolunu bulacaktır.


' O andan sonra, Mehmet telefonu kapattı. Anne ve babası ondan başka bir söz duymadılar...

Birkaç gün sonra, İstanbul polisinden bir telefon geldi. Oğullarının bir binadan düşerek öldüğünü söylediler. Polise göre intihardı. Anne ve baba telaşla uçağa binerek oğullarının teşhisini yapmak için atladığı ildeki devlet hastanesinde bulunan teşhis morguna gittiler. Mehmet’i teşhis etmişlerdi. Ama gözleri fal taşı gibi açılarak... , Bilmedikleri bir şeyi fark ettiler.

Mehmet’in bir bacağı ve bir kolu yoktu...

Bu hikâyede ki anne ve baba birçoğumuza benzer. Etrafımızda iyi görünen ve neşeli insanları sevmek bize kolay gelir, ama bize rahatsızlık veren özellikle bizim kadar sağlıklı olmayan, bizim kadar güzel olmayan ve bizim kadar zeki olmayan insanlardan uzak durmayı tercih ederiz.

Çok şükür ki bizi bu kategoride gören birisi yok. Karşılıksız sevmeyi başaran birisi sonsuza kadar ailemizdendir ne kadar çirkin ne kadar fakir ne kadar engelli olursak olalım. Bu gün yatmadan önce ALLAH'a biraz daha dua ederek insanları oldukları gibi kabul etmemizi sağlamasını isteyelim ve ne kadar farklı olurlarsa olsunlar onlara karşı daha anlayışlı olabilmeyi isteyelim.

Arkadaşlar çok nadir bulunan cevherlerdir. Onlar sizi güldürür ve başarmanız için destekler.


Bazen tek kelime bazen bir cümle paylaşırlar ama her zaman kalbinizi ona açmanızı beklerler....!!!!

ARMAND
21-09-2008, 15:55
Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar
> >susacaktım.
> >Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı.
> >
> >Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben bütün gün evde sıkılır, onun
> >gelişini iple çekerdim. Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla
> >oynamak isterdim. Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi.
> >Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla.
> >Onlar annemle konuşurken
> >ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir,
> >Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme!'
> >derdi. Annem de 'Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir
> >çift laf da mı konuşturtmayacaksı n babanla?' diye çıkışır, beni odama
> >gönderirdi.
> >Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım.
> >Babam arkamdan, 'Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ ne
> >istiyor anlamadım.' diye bağırmaya devam ederdi. 'Keşke benim de bir odam
> >olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte
> >otursaydık' derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim.
> >Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon
> >seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli
> >birşey
> >varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup
> >oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı.
> >Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak
> >yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım
> >işe
> >
> >Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; 'Bak, böyle uslu uslu oyna işte.'
> >diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam
> >afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu. 'Son günlerde
> >ne de akıllandı benim oğlum.' diye komşulara anlatıyordu annem halimi.
> >Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem 'Odanı topla!'diye
> >odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum.
> >Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı
> >beceremiyordum.
> >Annem odama gelip 'Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım. ' dedi bir gün.
> >Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden
> >alırsa ben ne yapacaktım?
> >Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun zamanı
> >kolladım.
> >Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz
> >çizdiğim resmi getirdim.
> >Babam baktı. Hım, dedi 'Çok güzel olmuş. Bu adam benim herhalde.' dedi.
> >Ben 'Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.'dedim.
> >O 'Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.'dedi.
> >Ben yine 'Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da
> >annem.' dedim.
> >Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: 'Peki neden bizi küçük çizdin?' dedi.
> >Heyecanla başladım anlatmaya.
> >Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp
> >küçüleceksiniz
> > Beliniz bükülecek,
> >komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten
> >geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde
> >kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler
> >paylaşmak istediğinizde 'Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.'
> >diyeceğim
> > Ve bir de bağıracağım 'Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var,
> >daha
> >ne istiyorlar' diye.
> >Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
> >Duyduklarına inanamıyorlardı .
> >Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar
> >konuşsam
> >hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi.
> >
> >Farkında' Olmalı İnsan...Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında
> >Olmalı.
> >
> >Ömür Dediğin Üç Gündür,
> >
> >Dün Geldi Geçti
> >
> >Yarın Meçhuldür,
> >
> >O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,
> >
> >O Da Bugündür.

ARMAND
21-09-2008, 15:58
Turist.
>Adı üstünde, orayı burayı "tur"layan insan...
>Bize gelenler ise, "dur"ist...
>Çünkü bir yere gittikleri yok.
>
>Uçakla gelip, "her şey dahil" otele yerleşiyorlar,
>bir kuruş ekstra para harcamadan, sabahın köründen
>gecenin kör karanlığına kadar tıkınıyor,
>kulaklarından fışkıracak kadar içiyor, 7 günde 4
>kilo alıyor ve gidiyorlar.
>Memlekette "tur"larken gördükleri tek yer,
>havaalanı ile otel arasındaki güzergâh.
>
>Kim ne derse desin, "her şey dahil" sistemi,
>dünyanın en güzel
>ülkesini "bedava"ya satmaktır...
>
>Siz bakmayın "turizm patladı" palavrasına...
>Esnaf kan ağlıyor.
>Evet, oteller hıncahınç dolu...
>Ama Marmaris, Bodrum, Kuşadası, Çeşme, Antalya
>çarşıları sinek avlıyor...
>Paranın "babasını" yabancı tur şirketleri ve
>yabancı uçak şirketleri kazanıyor.
>"Bizim" bildiğimiz otellerin çoğunun işletmecisi
>"Alman..."
>
>Peki "yabancı" ülkelerde durum böyle değil mi?
>Değil...
>Elalem oteli sadece "yatak" olarak satıyor. "Her şey
>dahil" saçmalığı yok. Turist, çarşıya iniyor,
>taksiye biniyor, restorana oturuyor, hediyelik falan
>alıyor.
>Yani, o ülkeye para bırakıyor.
>Biz ise, bir yatak parasına "her şeyi" bedavaya
>veriyoruz...
>Bu mudur patlama?
>
>Deniyor ki, "10 milyon turist geliyor..."
>Kardeşim, turist sayısı maharet değil... O
>turistin kaç para bıraktığı önemli...
>İşte size çarpıcı bir örnek:
>Paris'teki Eyfel Kulesi'ne yılda kaç kişi
>çıkıyor biliyor musunuz?
>6 milyon kişi...
>Evet, 6 milyon...
>Adam bir tane demir yığını yapmış, 6 milyon
>kişi para ödeyip, çıkıyor.
>Sen, dünyanın en güzel coğrafyasını, binlerce
>kilometre uzunluğundaki koyları plajları
>açmışsın, 10 milyon kişi geliyor.
>Bu mudur çok?
>
>Diyecekler ki, "istihdam oluyor..."
>Yalan...
>Animatörler Rus.
>Aşçılar Alman.
>Resepsiyon Rus ve Alman.
>Kim Türk?
>Bahçıvan, garson, kat hizmetlisi...
>Onlar da geçici işçi...
>3 ay çalıştırıyor, yaz bitince kapının önüne
>koyuyorlar.
>Bu mudur istihdam?
>
>Ve, beni çok yaralayan bir örnek...
>Marmaris'te kaldığım tesisin kendine ait bir koyu
>vardı.
>Cennetten bir fotoğraf adeta, bakmaya
>kıyamıyorsun...
>Koyun ortasında "duba" var. Yüzüyorsun, üzerine
>çıkıp dinleniyorsun.
>Merak edip baktım:
>Avusturya malı...
>
>Bizim 3 tarafımız denizlerle çevrili, Ege, Akdeniz,
>Karadeniz.
>Kendimize ait denizimiz var, Marmara.
>Avusturya'da deniz yok.
>Adam duba yapıp, bize satmış...
>
>Duba dediğin, içi boş plastik bidon.
>Kenarında da 4 basamaklı bir merdiven var, alt
>tarafı...
>
>İçi boş bidon yapamıyorsun, sonra "turizmden para
>kazanıyorum" diyorsun.
>Para kazandığını düşünüyorsan gerçekten
>eğer, gel bir test yapalım:
>Elini yumruk yap, "şeytan kulağına kurşun" der
>gibi, kafana vur...
>Boş bidon sesini duyuyor musun?

Serenler
24-09-2008, 22:03
HABİB BABA

Habib Baba, 4.Murad devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah dostlarındandır. Yaşlıdır,fakirdir,gariptir.Fakat Rabbinin katında da alemlere denk bir değerin sahibidir.
Yaşlı Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul'a gelmiştir.Yolculuğunun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gider... Niyeti, şöyle iyice bir keselenip, paklanmak... Bedenini de ruhuna denk kılmaktır.
Fakat hamamcı Habib babayı içeri sokmak istemez.
'Bugün' der, 'Sultan Murad'ın vezirleri hamamı kapattılar, dışarıdan müşteri alamıyoruz.'
Habib baba üzülür... Rica, minnet eder, yalvarır...
'Ne olursun' der, 'kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım.Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum.Binbir dil döker.Hamamcı ehl-i insaftır... Dayanamaz... Kabul eder... Hamamın en sonundaki odayı göstererek ....
'Baba şu odada hızla yıkanıp çık, parada istemem. Yeter ki vezirler, senin farkına varmasınlar.'
Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar... Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onunda görünümü fakirdir... Ama sadece görünümü... İkinci müşteri kılık değiştirmiş, 4.Murad'dır. O gün vezirlerinin topluca hamam alemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir.
'Hele bir bakalım' demiştir, 'bizim vezirler, hamamda benden uzakta, kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?'
Ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir.
Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır...
Hamamcı vezirler der almak istemez... Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir... Habib babanın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar:
'Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sende sar peştemali beline gir yanına... Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın... Ve ekler: 'Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler.'
Sonra 4.Murad da Habib babanın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır...
Habib babanın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz kirlenmiş gibi gelir ona... Allah hikmeti gereği dostuna, o yanındakinin tedbil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham etmemiştir...
Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib baba yumuşak bir sesle konuşur:
'Evladım' der, 'Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsade edersen bir keseleyivereyim.'
Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve bü yük bir haz duyar... Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir.
Memnuniyetle Habib babanın önünde diz çökerken: 'Buyur baba' der, 'ellerin dert görmesin'
Bu arada içerideki alemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4.Murad'ın sırtını bir güzel keseler... Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez.. Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir.
'Baba' der, 'gel bende senin sırtını keseliyeyim de ödeşmiş olalım.' Habib baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle;
'Olur evlad' deyip, sultanın önünde diz çöker. Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib babayı yoklar, ağzını arar...
'Baba' der, 'görüyormusun şu dünyayı... Sultan Murad'a vezir olmak varmış... Bak adamlar içerde tef,dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi...'
Habib baba Sultan Murad'ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile bırakmaz, kendi hükmünü söyler... Sultan Murad'ın Habib babadan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir:
'Be evladım' der, Habib baba, 'Sultan Murad dediğin kimdir?
Sen asıl Alemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını bile Sultan Murad'a keselettirir...

ARMAND
25-09-2008, 18:31
ASRIN ŞİİRİ
> >
> >Yaşanılanları Kontrol-S ile kaydedip,
> >Kontrol-Z ile geri yaşıyorum
> >Ben sevdamı download edip masaüstüne alıyorum.
> >En çokta ekranı kapladığın o anı özlüyorum
> >
> >Italik yürüyüşlüm, Bold bakışlı sevdiğim...
> >Öyle bir halt yedim ki, sakın affetme beni
> >
> >Simge durumuna küçült, saatlerce beklet beni
> >Tüm sistemlerimi çökert, Ziple sıkıştır ve parçala
> >Alt F4 ile kapat, Shift ile değiştir beni
> >Kedinin mousela oynadığı gibi oyna,
> >Manzaralı mouse pedinde gezdir beni
> >Yeni bir pencere açalım ve unutalım her şey
> >i Geri dönüşüm kutusuna gönderelim maziyi
> >Kısa yol oluştur fazla bekletme bu seveni
> >En çok Flash Animasyonlu halini özlüyorum
> >PC görünüşlü, Mac duruşlu sevdiğim
> >Kalpten kalbe bağlantım bağlantısı yapılır
> >
> >Kapanır kapılar, ağa oturum açılır
> >Sevdamız monitöre saniyelerle yazılır
> >Disconnect
> >olursam beni yine arar mısın?
> >Masaüstünde bulamazsan belgelerime bakar mısın?
> >Yokluğunda erişim paketi teselli olmasa da
> >
> >Değişiklikleri kaydedip, yeniden bağlanır mısın

ARMAND
25-09-2008, 18:42
Şişli'deki bir dürümcünün reklâm broşüründen harfi harfine aktarılmıştır...

---------- -------
Diyet, perhiz, rejim gibi faaliyetler hedefte Türk delikanlılarının ve genelde de Türk milletinin devamını engellemek için dış mihraklar tarafından gündeme getirilmiş şuurlu bir düzmecedir. Gaye, eskiden bir koyunu, bir oturuşta götüren dev gibi babayiğit atalarımızı ve tarlada doğum yaptıktan sonra bebeğini kundaklayıp, elde orak tarlada çalışmaya devam eden Türk kadınlarını; kalori hesaplayan, hapşırınca yatağa giren, fitness ve aerobik yapan çıtkırıldım tiplere dönüştürmek ve büyük Türk ırkını Çinliler, Japonlar gibi sıska, zayıf ve sağlıksız bir irk haline getirmektir.

İcabı halinde 240 kiloluk top mermisini tek başına namluya süren bir babayiğidin, kalori hesaplayan, yoğurtlu kebabı reddeden bir züppe haline getirilmesinden daha büyük bir soykırım olabilir mi?

İç yağının, kuyruk yağlarının, anamızın Vita yağının kolesterol yaptığı palavradır.

Kolesterol, kebapları yedikten sonra iki sise soda içerek ayarlanabilecek bir gaz durumudur.

Sakin bu oyuna düşmeyin.

Feminizm, kadın hakları, çevre şuuru ve eşitlik adi altında Türk kızlarının akılları çelinerek, yemek yapmayı bilmeyen, bizim istikbalimiz olan yavrularını, abuk sabuk yiyeceklerle yetiştirecek, damak zevki gelişmemiş, sunta kılıklı diyet bisküvilerini yiyecek sanan bir hale getirmişlerdir.

Ayrıca dış mihraklar, bu kızlarımıza kebap, soğan, çiğ köfte vb. Lezzetleri yiyen, bardak bardak şalgam suyu içen yiğitlerimize hanzo-kıro gibi sıfatlar takmayı öğretmişlerdir.

Ayrıca son yıllarda moda gibi gösterilmeye çalışılan Çin mutfağı diye birşey yoktur. Bu sözde mutfak, acayip zerzevat ile acayip mahlukatın, wog adi verilen bir tencerede yari pismiş yari çiğ olarak hazırlanıp insanlara eziyet olsun diye sopalarla yenmesinden ibaret bir hokkabazlıktır. Sakin kanmayın, sakin yemeyin. Helal değildir!

Unutmayın su uyur, düşman uyumaz!:super::super:

ARMAND
25-09-2008, 18:44
Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan
> >fırlama
> >Yarım saat erkene kurulsun saatin
> >Kedi gibi gerin, ohh ne güzel
> >yine uyandım diye sevin..
> >Penceri aç, yağmur da olsa,
> >fırtına da olsa nefes al derin derin
> >Yüzüne su çarpma, adamakıllı
> >yıka yüzünü serin serin
> >Geceden hazır olsun, yarın ne
> >giyeceğin
> >Ona harcayacağın vakitte bir
> >dilim ekmek kızart
> >Çek kızarmış ekmek kokusunu
> >içine
> >Bak güzelim kahvaltının keyfine..
> >Ayakkabıların boyalı olsun, kokun
> >mis, önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin
> >Çık evinden neşeyle, karşına
> >ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile
> >Sonra koş git işine, dünden,
> >önceki günden, hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini
> >tamamla, ohhh şöyle bir hafifle
> >Bir güzel kahve ısmarla kendine,
> >seni mutlu eden sesi duymak için alo de
> >Hiç işin olmasada öğle üzeri
> >dışarı çık
> >Yağmur varsa ıslan, güneş
> >varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa
> >Yürü, yürürken sağa sola
> >bak, öylesine değil, görerek bak
> >Çiçek görürsen kokla, köpek
> >görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al..
> >Sonra, şöyle bir düşün,
> >kimler sana yol açtı, sen çok darda iken kimler seni ferahlattı,
> >hani kapını kimsenin çalmadığı
> >günlerde kimler kapını tıklattı?
> >Ne kadar uzun zamandır aramadın
> >onları değil mi?
> >Hadi hemen uğrayabilirsen uğra,
> >arayabilirsen ara
> >Hatırlarını sor, öyle laf olsun
> >diye değil, kucaklar gibi sor..
> >Bu sadece onların değil, senin
> >de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak..
> >Günün güzeldi değil mi? Akşamın
> >da güzel olsun..
> >Yemeğin ne olursa olsun, masanda
> >illaki kumaş örtü olsun..
> >Saklama tabakları, bardakları
> >misafire
> >Sizden ala misafir mi var bu
> >dünyada
> >Ailecek kurulun sofraya, öyle
> >acele acele değil, vazife yapar gibi hiç değil, şöyle keyife keyif
> >katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını tamamlar gibi
> >tadına var akşamının..
> >Gece evinde, dostların olsun
> >Sohbet mezen, kahkahan içkin
> >olsun..
> >Arkadaşım, hayat bu daha ne
> >olsun?
> >Ama en önce ve illaki sağlık
> >olsun!

ASPİRİN
05-10-2008, 23:55
80’ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen 45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı. Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti.

O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu...
Yaşlı baba kargaya gülümserek biraz baktıktan sonra oğluna sordu: “Bu ne oğlum?...”
Oğlu şaşkın, cevapladı: “O bir karga baba...”

Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: “Bu ne oğlum?...”
Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: “Baba, o bir karga...”
Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu...

Yaşlı baba üçüncü defa sordu: “Bu ne?...”
Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü: “O bir karga baba, üç oldu soruyorsun... Beni işitmiyor musun?...”

Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti:

“-Baba bunu neden yapıyorsun?... Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?...”

Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü...Bu bir hâtıra defteriydi... Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu.
Sevgiyle gülümsemeye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.

“-Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu...Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu...
23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim...

Rahatsız olmak mı?... Hayır!... Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu...”

Tüm Babalara evlatlarına müşfik, sabırlı ve sevkatli bir BABALIK sergilemeleri dileğiyle...

irasare
06-10-2008, 12:14
5 YASINDAKI BIR KIZ COCUGUNUN RAMAZAN GUNLUGU...

Ramazan 1
Bu gün evde bir acaiplik var.
Herkes sessizce işine okuluna gidiyor.
Annem 'Zeynep hadi sana kahvaltı hazırlayalım' dedi.
Kimse yemek yemiyor, su içmiyor.
Ablam bile!
Ramazan 5
Önce diyet yaptıklarını sanmıştım.
İzledim hepsini.
Akşama doğru hepsi sessizleşiyor.
Sofrayı hazırlayıp ezanı bekliyorlar.
Onları böyle seyretmek, öyle hoş ki.
Başka zaman, susmak bilmeyen ablamın bu hali içten içe güldürüyor beni.
Ama gülmeye cesaretim yok.
Ramazan 9
'Niye böyle yapıyorlar?' Ablama sordum, 'Büyüyünce anlarsın..' dedi.
Zaten başka ne der ki�
Anneme sordum, Ramazan dedi.
Babama sordum, Oruç dedi.
Ramazan 11
Bu Ramazan ve Oruç isimli iki kişi, bizimkilere yeme-içme yasağı koymuş demek.
Arkadaşım Fatıma'ya sordum.
Onun ailesine gündüzleri yemek yemiyor su içmiyormuş.
Ramazan 14
Kaşık çatal sesleri, konuşmalar duydum.
Uyandım.
Babama haber vermeye koştum, yatağında yok!
Çaresiz, huysuz ablamın odasına koştum.
O da yok!
Korkmadım, Ben bu hırsızların hakkından gelirim!' dedim.
Aldım elime paspasın sapını, aniden açtım mutfak kapısını.
Sopamı havaya kaldırdım öylece kaldım oracıkta.
Bizimkiler yemek yiyorlar!
Vay uyanıklar.
Gündüz Oruç ile Ramazan'dan korkup gece yiyorlar.
Birde üstüme gülüyorlar�
Korkaklar.
Ramazan 17
Önceleri, Oruç ile Ramazan'ı bulup şikayet etmeyi düşündüm.
Fakat ablamın yemek yemedikçe pamuk gibi yumuşadığını fark ettim.
Babam ile Annem de artık tartışmıyorlar.
O zaman devam.
Belli ki Oruç ve Ramazan iyi kalpli iki amca.
Ramazan 19
Her gün bize beyaz başörtülü teyzeler geliyor.
Oturup birlikte Kur'an okuyorlar.
Her zaman ki gibi mobilyadan, gelinden, kaynanadan, konuşmuyorlar.
Ellerini açıp herkese dua ediyorlar.
Sevim teyze de başını örtmüş.
Çok da yakışmış
Ramazan 22
Her şey aynen devam ediyor.
Televizyonlar bile uslu uslu konuşuyor.
Hepsi akşam ezan okuyor.
İftar iftar deyip bütün şehir birden yemeğe başlıyor.
Ne hoş.
Ramazan 24
Oruç'u merak ediyorum.
Geçen gün Ayşe teyzem Annemle konuşuyorlardı.
Şöyle şöyle yaparsam Oruç bozulur mu?
Yok böyle olursa Oruç kaçar mı?
Demek ki Oruç, çok duygulu birisi.
İnsanlar kötü bir şey yapınca bozuluyor.
Kötülüğü gördüğü yerden kaçıyor.
Oruc'u ve Ramazan'ı artık iyice merak ediyorum.
Onlarla tanışmaya can atıyorum.
Ramazan 25
Bu günlerde herkes Kadir gecesinden bahsediyor.
Şimdiye kadar gecesi olan bir adam göremedim.
Bu Kadir de kim?
Bin aydan hayırlı gecesi varmış.
O gece uyumamak, namaz kılmak, Kur'an okumak önemliymiş.
Ramazan 26
İftarı çok sevdim.
Akşam yemek yemeye İftar diyorlar.
Gece yemek yemenin adı da Sahur.
İftar sonrası eğlenceler oluyor.
Babam camilere götürüyor bizi.
Herkes sokaklarda, camide, neşe içinde.
Ramazan 28
Merak içinde beklerken uyuyakaldım.
Kadir, gecesiyle beraber gelmiş gitmiş.
Ben göremedim.
Anlayamıyorum.
Bu yüzden ağabeyimi çok özlüyorum.
Ablama soru sormaya kalksam, bana doya doya gülüyor.
Sonra da arkadaşlarına anlatıyor, birlikte gülüyorlar.
Sinir oluyorum.
Abim uzak bir şehirde üniversitede okuyor.
'Abim ne zaman geliyor?' diye aneme soruyorum.
'Bayram gelsin, o da gelecek' diyor.
Oruç, Ramazan, gece gelen Kadir'den sonra şimdide Bayram!..
Soramıyorum 'Bayram kim?' diye.
Neden o gelmeden abim gelemiyor?
Belki de abimin arkadaşıdır.
Çok özledim abimi.
Bayram'ı da alsın gelsin tanışalım.
Ramazan 29 / Arefe
Sonunda bir hanım ismi duydum.
Arife diyemiyorlar mı ne?
Arefe diyorlar.
Niye Arefe?
'Arife' olması gerekmiyor mu?
Yengemin adı gibi yani...
'Arefe geliyor, daha temizliği bitirmedik.' diyor Annem.
Demek ki Arife teyze çok titiz.
İyice telaşlandılar.
Bir Bayram diyorlar, bir Arefe, harıl harıl çalışıyorlar.
Temizlik yapılıyor.
Yemekler hazırlanıyor.
Anneme 'Bayram ne zaman gelecek?' dedim, 'Arefe'den sonra' dedi.
Demek ki Bayram ile Arefe evli değil.
Akraba da değil.
Kafam karma karışık.
Salih abim bi gelse de her şeyi bana anlatsa.
Ve Bayram geldi
Sabah kalktığımda, herkesi kahvaltıda yakaladım!.
Oruç öldü heralde diye düşündüm.
Gece Abim gece gelmiş.
Sevinçten haykırdım.
Çok özlemişiz birbirimizi.
Bütün olanı biteni bir güzel anlattım Abime.
Yüzüme bakarken, bana tebessüm ettiğini gördüm.
Ablama sormamakla ne iyi ettiğimi anladım.
Abimin tebessüm ettiği yerde, Ablam kahkaha atar.
Abime küser gibi yaptım, hemen gönlümü aldı.
Bana her şeyi baştan anlattı, bu sefer de ben gülmeye başladım.

***

Abimden söz aldım.
Kimseye anlatmayacak, konuştuklarımızı yazmak için izin istedi.
Ben de verdim..
Ramazan günlüğü işte böyle ortaya çıktı.
Abim buna bir de isim buldu: 5 Yaş Sendromu.
Sendromu anlamadım.
Ama olsun, Abime güveniyorum.
Gerçi Ablam'a göre 4 yaşındayım.
Annem 5 yaşında olduğumu söylüyor.
Babam daha 4 yaşından gün almadı diyor.
Abim bu konu beni aşar diyor.
Bayramı çok sevdim.
Ama Ablam tekrar o sinirli haline dönecek diye, Ramazanın gidişine çok üzüldüm.

Bizim için her gün Ramazan olsa!..
Ne iyi olur..

irasare
07-10-2008, 00:16
ADALET

Yaşlı kadın yatağından kalktı. Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren sesi oda içinde yankılanıyordu. 88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle pencereye doğru yöneldi. Pencereyi açması ile birlikte odaya ezan sesi ile birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu. Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı ciğerlerine sabahın ılık esintisi ile doldurdu. Abdestini aldı, sabah namazını kıldı. Mutfağa yöneldi. Çayla birlikte bir iki lokma bir şeyler atıştırdı. Oturma odasına yöneldi. Eski bir fiskos masasının yanındaki koltuğuna ilişti. Masanın üstü çerçeveler ile doluydu. Bir tanesine uzandı, camının üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı. Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız bir adamla, makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir kadın birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı. Yaşlı kadın "Günaydın Anne, Günaydın Baba" dedi. Usulca yerine koyduğu çerçeveye bir bakış daha attıktan sonra başka bir çerçeveyi eline aldı. Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay üniformalı bir adamla bir gelin yan yana duruyorlardı. Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü. "Günaydın Kocacığım" dedi. Kadın bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve son çerçeveye uzandı. Artık gözlerinden yaş damlıyordu. Fotoğraftaki biri erkek diğeri kız çocuklara bakıp "Günaydın Evlatlarım" dedi. Tüm çerçevelere kısaca göz atıp "Sizleri, hepinizi çok özledim" dedi.


Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için bile yaşlı hissediyordu kendini. Ağır ağır doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna doğru yöneldi. Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına çıkan adama "Bir taksi istiyorum" dedi ve adresi verdi. Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine yöneldi. Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu merdivenler hayatının en büyük engeli olmuştu. Ağır ve dikkatli bir biçimde iniyordu. Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna sokağı inletiyordu. "Patlama be adam" dedi. Nihayet taksiye binebildi. "Teyze hoş geldin" dedi 25-30 yaşlarındaki şoför. "Nereye gidiyoruz?" Kadın kısa bir sessizliğin sonunda "Tüm bir gün beni taşırmısın?" diye sordu. "Sana 500 lira veririm." Adam küçümser bir gülümseme ile, "Mal sahibi benden her gün 500 lira istiyor teyze" dedi.


Kadın gülümsedi


"O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?"


"Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım. İlk önce nereye gideceğiz?"


"Anıtkabir'e"


"Anıtkabir'e mi?


"Evet"


"Tamam teyzeciğim"


"Yaş kaç teyzeciğim?"


"Seksen sekiz"


"Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim"


"Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum"


"Haklısın teyzecim"


Taksi Anıtkabir'in kapısına gelmişti. Şoför "Teyzeciğim geldik" dedi. Dalgın görünen kadın "Evladım burada yardımına ihtiyacım var" dedi. "Benimle gel" Adam şaşırmıştı. "Tabii teyze" dedi. Kuşkulu gözlerle "Bizi buraya alırlar mı?" diye sordu.


O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak "Ne demek almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?" dedi


"Hayır"


"Kaç yıldır Ankara'da yaşıyorsun?"


"Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme"


"Ee o zaman"


"Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram olmayınca burası kapalı sanıyordum ben"


Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.


Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer merdivenlere kadar konuşmadılar. Merdivenlere geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde


"Nasıl çıkacaksın Teyze?" diye sordu.


"Her ay nasıl çıkıyorsam öyle"


"Her ay geliyormusun?"


"Evet"


Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye doğru ağır ağır ilerlediler. İçerisi çok serindi. Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan kadının koluna girmişti. Kadının nefes alışları sıklaşmıştı. Nihayet mozolenin önüne geldiler. Kadın şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu. Çantasını açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye doğru ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu. Şoför şaşkınlıkla olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü fark etti. "Hayatım boyunca sana verdiğim sözü tutmak için çalıştım" Ağır ağır geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya başladı. Şoför kısa bir şaşkınlığın ardından ona katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan sonra "Hadi gidelim" dedi.


Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler. Şoför kadının durumundan endişelenmeye başlamıştı. "Yoruldun mu Teyze" dedi.


Kadın sustu. Bir süre suskunluktan sonra "Evet hem de çok yoruldum" diye cevapladı.


"Nereye gidiyoruz?"


"Bankaya"


Şoför arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını anlamıştı. Bu yaşlı kadının Atatürk'e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda dayanamadı.


"Teyzeciğim bir şey sorabilirmiyim?"


"Sor bakalım evladım"


"Anıtkabir'de Atatürk'e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O söz nedir?"


"Uzun hikaye evladım"


"Olsun be teyze anlat ne olur"


"Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk. Beni de ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende "Adalet" dedim. Bunun üzerine "Ne güzel ismin varmış" dedi. "Okulu bitirince ne olacaksın" dedi bana. Hemşire dedim. Oda "Güzel meslek ama bence sen Hakim ol ismine çok yakışır" dedi. Ben kadından hakim olmaz ki dedim. Kaşlarını çattı, "Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hakim olacaksın" dedi ."


"Sen ne dedin peki?"


"Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim."


"Peki olabildin mi Adalet Teyze?"


"Evet ben Cumhuriyetin ilk kadın hakimlerindenim."


"Vay be. Sende ne hikaye varmış Adalet Teyze"


"Herkesin bir hikayesi vardır evladım. Herkesin hikayesi de kendine göre değerlidir. Eğer insanların hikayelerini bilip anlayabilirsen insanlara daha anlayışlı davranabilirsin"


"Haklısın Adalet Teyze. Bu bankamı gelmek istediğin"


"Evet"


"Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?"


"Hayır. Sen burada bekle lütfen.Bu arada adın neydi evladım"


"Osman teyzeciğim"


"Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al olur mu?"


"Tamam teyzeciğim"


Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman öğlen saatinin geldiğini fark edip yemeğe gitti. Yemek boyunca Adalet hanımı düşündü. "Kim bilir neler yaşamış, neler görmüştür" diye düşündü. Tam vaktinde bankanın önündeydi. Adalet hanım 15 dakikalık gecikme ile geldi.


"Hoş geldin Hakim Teyze"


"Çok uzun zamandır bana Hakim denmemişti."


"Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?"


"Yok aksine hoşuma gitti. Sağol"


"Nereye gidiyoruz?"


"Seyranbağlarına"


"Tabii"


"Hakim Teyze çok yer gezmişsindir sen"


"Tüm Anadolu'yu karış karış gezdik rahmetli kocamla"


"Ne iş yapardı amca?"


"Subaydı."


"Ne zaman vefat etti?"


"1952′de"


"Çok olmuş.Gençmiş"


"Kore savaşında şehit oldu."


"Allah rahmet eylesin Hakim teyze"


' Sağol'


"Seyranbağları'na geldik nereye gideceğiz?"


"Sağa sap. İkinci binanın önünde dur."


"Tamam.Buyur Hakim Teyze.Geleyim mi ben"


"Yok bekle burada"


Osman beklemeye başladı. Bir ara merak etti. Binanın uzaktan görünen levhasına baktı. "Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu" yazısını okudu. Anlam veremedi. "Bu kadın burada ne yapar ki?" diye düşündü.


Yarım saat sonra Adalet hanım göründü. Yanında orta yaşlı kibar bir hanım vardı. Adalet hanımı arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın "Adalet Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman yanımızdasınız. Kızlarda sizi çok seviyor. Ne olur arayı çok uzatmayın. Yine gelin" dedi.


Adalet hanım, buğulu gözlerle "İnşallah. Kızlara selamımı söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın" dedi.



Araba hareket etti.


"Nereye Hakim Teyze?"


"Hemen iki sokak öteye"


Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir binanın önüne park etti. Bu binada da "Ankara Seyranbağları Huzurevi" yazıyordu.


"Bekle beni"


"Tabii Hakim Teyze"


Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda bu sefer etrafında bir çok yaşlı kadın ve adamla çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp öpüştükten sonra oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından Adalet Hanım'ın gözlerinden akan yaşları fark etti.


"İyi misin Hakim Teyze"


"İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş oluyor"


"Nereye gidiyoruz?"


"Cebeci Asri Mezarlığına"


"Tamam"


"Teyze nerelisin sen?"


"Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara kaçtık annemle. Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke'ye döndük. Allah'a Şükür Babam'da sağ salim döndü savaştan."


"Sonra ne oldu?"


"Liseye Aydın'a gönderdi babam. Orada Atatürk'le karşılaştım. Sözümü tutmak için İstanbul'a gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye'de okuyordu o zaman. Mezun olunca evlendik.."


"Çocuğunuz var mı?"


"Bir kızım bir oğlum vardı."


"Neredeler şimdi?"


"Oğlum dışişlerinde çalışıyordu."


"Ne güzel"


"1978′de Fransa'da Ermeniler öldürdüler."


"Üzüldüm Hakim Teyze. Başın sağ olsun. O da babası gibi şehit oldu yani"


"Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah kimseye evlat acısı vermesin."


"Amin. Ya kızın?"


"O eşi ve çocukları ile İzmit'te yaşıyordu. Öğretmendi. 1999′da depremde hepsi vefat ettiler."


"Allah rahmet eylesin.Boş boğazlığımla üzdüm seni Hakim Teyze kusura bakma"


"Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım.Sen üzülme sağol"


"Geldik Teyze"


"Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin."


"Hakim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim eve bırakayım."


"Yok beni alacaklar buradan"


"Hakim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan söyledim. Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350 'yi ona veririm. Gerisi kalsın. Bende para istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal karşılığı yok zaten."


"Çocukların var mı?"


"İki tane ellerinden öperler." Taksinin güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp gösterdi.


"Adları nedir?"


"Kemal ve Ayşe"


"Oğlumun adı da Kemaldi."


Sessizliğin ardından Osman'ın elindeki parayı ittirdi Adalet Hanım..


"Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut. Atatürk'ün bana yaptığı gibi içlerindeki gücü fark etmelerini sağla. Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara."


Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi evlatlar yetiştireceğine söz verdi. Adalet hanım mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken; Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu. Hayatının en büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından almıştı. Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi. Bu gün daha fazla çalışamazdı.


Ertesi gün Ankara'da garip bir yağmur yağıyordu. Sanki gök delinmişti. Osman taksiyi mal sahibinden almış, durağa gelmişti. Çay ocağının yanında duran gazeteyi aldı. İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi. Siyaset doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı. Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri genellikle oradan alırlardı. Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti.


"Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında bulunan cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın Hakimlerinden Adalet YILMAZ'a ait olduğu belirlendi. Adalet YILMAZ'ın bulunduğu yerdeki mezarların eşine ve oğluna ait olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün bankadaki tüm parasını çektiği, bu parayı ikiye bölerek Seyranbağları'ndaki bir kız yetiştirme yurdu ile bir huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis, Adalet YILMAZ'ın mezarlığa ölmek için gittiğini düşünüyor."


Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel olamıyordu. Taksici arkadaşları hiçbir şey anlamadılar. Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu yaşadıklarını. Herkesin tek bildiği Osman'ın bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında "Gökler bile sana ağlıyor" diyerek ağladığı…

paneraı
07-10-2008, 12:55
bugun cok sevdıgım bır arkadasımdan gelmıs

Seninle Olmanın En Güzel Yanı
Seninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun?

Elin elime değmeden avuçlarımı terleten sıcaklığını taa içimde hissetmek.
Seninle olmanın en kötü yanı ne biliyor musun?

''Seni seviyorum'' sözcüğü dilimin ucunu ısırırken her konuşmamızda boş yere saatlerce havadan sudan söz etmek.

Seninle olmanın en heyecanlı yanı ne biliyor musun?
Aynı şeyleri seninle aynı anda düşünmek birlikte ağlamak gülmek. Ve buradayken bile seni çılgınca özlemek...

Seninle olmanın en acı yanı ne biliyor musun?
Seni hiç tanımadığım bir sürü insanlarla paylaşmak. Senin yanında olan, seninle konuşan herkesi çocukça kıskanmak.

Seninle olmanın en mutlu yanı ne biliyor musun?
Tanıdık birileriyle karşılaşma tedirginliği ile yollarda yürümek yan yana... Elimdeki şemsiyeye inat yağmurda ıslanmak birlikte. Elimde kır çiçeğiyle seni beklemek... Aynı mekanlarda aynı yiyecekleri yemek.

Seninle olmanın en romantik yanı ne biliyor musun?
Sensiz gecelerde sana söyleyemediklerimi yıldızlara aya anlatmak... Okuduğum kitabın sayfalarında dinlediğim şarkıların türkülerin şiirlerin her mısrasında seni bulmak.

Seninle olmanın en zor yanı ne biliyor musun?
Seni kaybetme korkusuyla hayatta ilk kez tattığım o tarifsiz duygularımı umut denizinin ortasında küreksiz bir sandala hapsetmek. Sevgili yerine yıllarca dost kalmayı başarmak. Yalın ayak yürümek bıçağın en keskin yerinde. Kanadıkça tuz yerine gözyaşlarımı basmak yüreğime.

Seninle olmanın tek yan etkisi ne biliyor musun?

Nereden bileceksin?

Sen benimle hiç olmadın ki. Olsaydın avuçlarım terlemezdi... Isırmazdım dilimin ucunu... Özlemezdim seni yanımdayken.Kıskanmazdım.

Korkmazdım yollarda yürümekten. Islanmazdım yağmurlarda... Yıldızlara aya dert yanmaz, böyle her şarkıda serhoş olmazdım.


Korkmazdım seni kaybetmekten ayaklarım kan revan atlardım sandaldan denize... Ve her kulaçta haykırırdım seni..


Ama sen hiç benimle olmadın ki...

YA AKLIN BAŞKA YERLERDEYDİ YA YÜREĞİN...

Can YÜCEL

irasare
10-10-2008, 00:36
O bir karga..

80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı. Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti. O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Yaşlı baba kargaya gülümserek biraz baktıktan sonra oğluna sordu: 'Bu ne oğlum?'

Oğlu şaşkın, cevapladı: 'o bir karga baba.'

Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: 'Bu ne oğlum?'

Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: 'Baba, o bir karga'

Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu: 'Bu ne?'

Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü: 'O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun?'

Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti: 'Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?'

Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.

'Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu.'



'Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara 'öf' bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.' (İsra, 23)

tdogan
10-10-2008, 00:40
Warren Buffet’in yeni çıkan biyografisi
78 yaşındaki Buffet, 62 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zengin yatırımcısıdır. işte görüsleri

Sırası öngörülemiyor
“Birinci Kural: Asla para kaybetme. İkinci Kural. Birinci kuralı asla unutma.”
“Menkul kıymetler borsası faal olanlardan sabırlı olanlara para transfer etmek üzere tasarlanmıştır.”
“Fiyat ödediğindir. Değer eline aldığındır.”
“İnsanların açgözlülük, korku ve budalalık dolu olacağını öngörmek mümkündür.
Bunları hangi sıraya göre olacaklarını öngörmek mümkün değildir.”
“Nasıl zengin olacağınızı size söyleyim. Kapıları kapatın. Başkaları açgözlü iken korkak olun. Başkaları korkak olduğunda açgözlü olun.”
“Risk ne yaptığını bilmemekten doğar.”
“Eğer bir hisseyi on sene elinde tutmak seni rahatsız edecekse on dakika elinde tutma.”

Buffet uzun ve derin bekliyor

ASPİRİN
10-10-2008, 09:16
O bir karga..

80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı. Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti. O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Yaşlı baba kargaya gülümserek biraz baktıktan sonra oğluna sordu: 'Bu ne oğlum?'

Oğlu şaşkın, cevapladı: 'o bir karga baba.'

Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: 'Bu ne oğlum?'

Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: 'Baba, o bir karga'

Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu: 'Bu ne?'

Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü: 'O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun?'

Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti: 'Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?'

Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi. Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.

'Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu.'

'Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara 'öf' bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.' (İsra, 23)

Ben bu yazıyı (bu sayfanın en üstünde) 05-10-2008'de zaten göndermiştim...:he::he::he:

ÖZDOĞAN77
11-10-2008, 09:43
Zamanın birinde alim zatlardan biri bir nehir kenarında namaza durmuş..
Mecnun tam o sırada sözde alim zatın önünden geçmiş..
Adam öfkeyle namazını bozarak:
'Bre melun görmez misin ki namaza duruyorum, ne diye önümden geçersin?' der.
Mecnun'un cevabıysa ilginçtir:
'BEN LEYLANIN AŞKIYLA SENİN NAMAZ KILDIĞINI GÖRMEZKEN,
SEN MEVLANIN AŞKIYLA BENİ NASIL GÖRDÜN...?'

Sahte dindarlara ve aşkı böyle yaşayamayanlara ithaf edilir...:super:

ÖZDOĞAN77
13-10-2008, 13:06
Elleri bir ağaca arkadan bağlanan
hamile bir kadının başına dikilmiş olan iki Ermeni yazı tura atıyordu. Bu kanlı kumarı yaklaşık 100 yıl önce Anadolu toprağında Kars'ta Ağrı'da Van'da Erzurum'da da ataları oynamıştı.Onlardan duymuşlardı.



Karnı burnunda zavallı bir Azeri kadının doğumu oldukça yakın görünüyordu. Çaresiz kadın bir hazan yaprağı gibi titriyordu. Elbiseleri yırtık, ayakları çıplaktı...Ermenilerin uzun boylu olanı elindeki AK-47 model Rus yapımı otomatik tüfeğinin namlusuna monte edilen seyyar kasaturayı çıkartırken, diğeri elindeki demir parayı havaya attı

:-Akçik, manç?..
(Kızmı, oğlan mı?)

-Akçik...
(Kız)

Bu cevap üzerine 'oğlan' diyerek bahse giren Ermeni, elindeki kasatura ile hamile kadının karnını bir hamlede yarıp çocuğu çıkarttı.Kan b! ürülügözleri bebeğin kasıklarına kilitlendi.

-Tun şahetsar,ınger...
(Sen kazandın, yoldaş)

-Yes şahetsapayts ays bubrikı inç bes bidigişdana...
(Ben kazandım ama bu bebek nasıl beslenecek?)

-Mayrigı bedge gişdatsine.
(Annesi besleyecek elbette)

Bunun üzerine daha kısa boylu olan Ermeni, bir hamlede kasaturaya geçirdiği bebeği annesinin göğsüne yapıştırdı:

-Mayrig yerahayin zizdur.
(Çocuğa meme ver)

Aynı dakikalarda Hocalı'nın başka bir semtinde tek kale futbol maçı hazırlığı vardı. İki kesik Azeri kadın başını kale direği yapmışlar, top arayışına girmişlerdi.Başı tıraşlı bir çocuk bulup getirdiklerinde ise Ermeni çeteci sevinçle bağırdı:

-Asixn ma/,çimi yev bızdıge, aveg gındırnadabidi. Gıdıresek...
(Bu hem saçsız hem de küçük, iyi yuvarlanır. Kopartın...)

Aynı anda çocuğun gövdesi bir tarafa,başı da orta yere düşmüştü...

Ermeniler zafer naraları! atarak, kanlı postalları ile kesik çocuk başına vurarak kanlı bir kaleye gol atmaya çalışıyordu.

Bu iki olay Hocalı'da bundan çok değil yalnızca 14 yıl önce yaşandı. Her iki olay da ermeni çetecilerin katliamlarına bizzat şahit olan görgü tanıklarının anlatımlarıdır.

Ne yazık ki 26 Şubat 1992 günü binlerce Azeri türlü yöntemlerle vahşice katledilmiştir. Ajanslar,katliam haberini bütün dünyaya hızla geçerken, arşı titreten ağır bir vahşet yaşanan Hocalı halkından geri kalanlar ise çaresizlik içinde kıvranıyordu.

Türkiye'de büyük bir dehşet uyandıran katliama ilişkin ilk görüntüler ise TRT aracılığı ile duyurulmuştu. Bütün olanları batılı gazeteciler, özellikle de New York Times belgeledi.

26 Şubat'ta güçlü silahlarla donatılmış Ermenistan silahlı kuvvetleri ile Hankendi'nde konuşlanmış bulunan Albay Zarvigarov komutasındaki 366'ncı Rus Motorize Alayı, Hocalı'ya saldırarak tarihin en vahşî katliamlarından birini yaptılar.

26 Şubat! gecesi Rus motorize alayının tanklarından açılan top ve roket saldırıları ile Hocalı Havaalanı kullanılamaz hâle getirilerek kentin dış dünya ile ilişkisi de tamamen kesildi.

Savunmasız kalan kente giren Rus destekli Ermeni askerleri, çocuk, yaşlı, kadın, bebek demeden birçok insanımızı vahşîce katlettiler. ermenilerin işgal ettikleri Hocalı'da dehşet verici olaylar yaşandı.

Canlı canlı insanların kafa derilerini yüzdüler,

Sağ olarak ele geçirdiklerini ise sistematik bir işkenceye ve tıbbî deneylere tâbi tutarak, insanlık dışı muamelelere maruz bıraktılar.

Hızar ve testereler ile diri diri insanların kol ve bacaklarını kestiler.

Genç kızların önce saçlarını,sonra da kafa derilerini yüzdüler.

Babanın gözü önünde evladını, evladın gözü önünde babayı kurşunlara dizdiler.

Kesik kafaları sepetlere doldurdular.

Peki neydi bu düşmanlık?

Ermenistan'daki okul duvarlarında asılan haritalarda Türkiye'nin 12 ili yer almaktayken, Ermenistan'ın bayrağında Türkiye hudutları içindeki Ağrı Dağı'nın resmi varken, Ermenistan Millî Marşı'nda 'Topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat etmek için ölün,öldürün' denmekteyken, başkaca bir neden aramaya zaten gerek yok sanırım.

Dağlık Karabağ Bölgesi'nde bulunan Hocalı'ya, eski Sovyet İttifakı Silahlı kuvvetleri'ne ait 366.Alay'ın desteği ile Ermeni Sılahlı Kuvvetleri tarafından düzenlenen saldırılar sonucu 613 Azerbaycan Türk'ünün hayatını kaybettiği resmî olarak açıklandı. Ancak kayıp sayısının bu rakamların çok çok üstünde olduğu bilinmektedir.

56 hamile kadın karnı yarılmış durumda bulunmuştur.

Bu alçak saldırıda 487 kişi ağır yaralanırken, 1275 kişi ise rehin alınmış,geri kalan nüfus da bin bir zorlukla canını kurtarmış ancak bu olayın tahribatından ruhları ve hafızaları asla bir daha kurtulamamıştır.

Şahitlerin anlattıklarını dinleyenler önce kulaklarına inanamadı.!

Fakat katliam sonrası Hocalı'ya girdiklerinde ise, görgü tanıklarının abartmadığını kısa sürede anladılar. Hocalı'da katliam bölgesini gezen Fransız gazeteci Jean-Yves Junet'nin gördükleri karşısında söyledikleri, katliamın boyutunu da anlatıyordu:

'Pek çok savaş hikâyesi dinledim. Faşistlerin zulmünü işittim,ama Hocalı'daki gibi bir vahşete umarım kimse tanık olmaz' Peki 26 Şubat 1992 günü yaşanan bu katliamın emrini kim vermişti; Ermenistan Devlet Başkanı sıfatını taşıyan Robert Koçaryan denilen kirli katilden başkası değildi. Yaptığı terör faaliyetlerinin oranı nispetinde terfi eden Taşnaksutyun örgütü liderlerinden Robert Koçaryan, 20 Mart 1996'da Ermenistan Başbakanı oldu.

Karabağ'da barış istediği için aşırı milliyetçilerin tepkisine daha fazla direnemeyen Levon Ter Petrosyan istifa edince de 30 Mart 1998 yılında ondan boşalan Devlet Başkanlığı koltuğuna,'Hocalı Katlia! mı' baş sorumlusu olan azılı terörist Robert Koçaryan oturdu.

Ermeniler Türk hamile kadınlarına tecavüz edip karnını hamile olduğu halde taş ile doldurup öldürmüşler ve küçük Türk kızlarına tecavüz edip öldürmüşlerdi.

Ülkemizde sadece 1 ermeni öldürüldü diye yürüyüş yaptılar ve o kadar araştırdılar ama hiç bir insan kalkıp ta bu masum insanlara işkence edilip öldürüldükleri için yürüyüş yapmadı………….. Halamı Hepiniz Ermeni , Hepiniz Hrantsınız.


Yazıklar olsun ……

KHANJAR
27-10-2008, 23:11
Rabbim
Bir insan koy kalbime
Ama o insan senin de
sevdigin olsun
Ve bana öyle bir insan sevdir ki
O insanin kalbi Seninle sevisen bir mabed olsun.
Beni öyle bir insanla bulustur ki benden önce
Onunla bulusmus olan sen olasin
Onunla el ele tutustugumuzda
Ikimizin uzerinde Senin elin olsun
Bana öyle gözler göster ki
Ben o gözlerden sana bakayim
Bana öyle bir sevgili ver ki
O gözler cennete acilan iki pencere olsun
Onunla oyle bir yolda yürüyelim ki
Kilavuzumuz sen olasin ey Rabbim
Oyle bir sevgili verki bana
Ona sarildigimda kainat bize baksin
Birbirine sarilsin
Sevgimiz kurtla kuzulari baristirsin
Bize bakip seytan Adem'e secde etsin
Günah sevap ugruna kendini feda etsin
Olüler birer birer uyansin sevgimizle
Bize öyle bir sevgili ver ki Rabbim!
Sevgimizde Muhammed sevilsin
Oyle sevelimki birbirimizi
Hz. Hatice göklerden bize seslensin
Ve desin ki;

"Bak ya Muhammed bak su sevgililere onlar bizde... bizde onlardayiz.
Bak Askimiz birkez daha yasaniyor yer yüzünde..
Allah Askimizi öyLe cok seviyorki binlerce insana yasatiyor..

MUSTİS
28-10-2008, 01:04
İşte hayatın özeti....

Bir kuş soguk bir kış gününde yiyecek bulabilmek icin kanat çırpip duruyormus. Hava o kadar ayaz mışki minik kuş dayanamayip karın üstüne düsmüs. Kus caresiz soguk karin üstünde ölümü beklerken, ordan gecen bir inek kuşun üstüne sıçmış. Kuş öyle bir sinirlenmişki, kanatlari donmamis olsa, kalkip inegi dövecek....
Birde bakmişki bokun sicakligi ile kanatlari cözülmüs, yaşama dönmüs. Öyle bir sevinçle ötüyormuski, ordan gecen bir kedi bunun sesini duymus ve boku eşeleyip kuşu cikarmis. Kuş buna cok sevinmis tam kediye tesekkür edecekmiski, kedi onu yemis.


Demekki neymiş:


1- Her üstüne sıçani düsman sanma !
2- Seni her boktan cikarani dostun sanma !
3- En önemlisi, Bokun icinde mutluysan sesini cikarma !

ASPİRİN
28-10-2008, 17:14
Neme lazım!

Bir gün cihân pâdişâhı Kânûnî Sultan Süleymân Han, devrin İslam alimlerinden Beşiktaşlı Yahyâ Efendi hazretlerine bir hatt-ı şerîf gönderdi ve; "Ağabey! Senin ilmin ve ilâhî sırlara aşinalığın bizden katbekat fazladır. Kerem eyle de bize Osmanoğullarının âkıbetinin neler olabileceğini tahmin et. Nesli kesilip yok mu olacak ? Yok olacaksa, bu hangi sebeptendir ?" dedi.

Hatt-ı şerîfi okuyan Yahyâ Efendi eline kalem kâğıt alıp; "Kardeşim! Neme lazım." diye iri harflerle yazıp Kânûnî'ye gönderdi.

Kânûnî, Yahyâ Efendiden gelen mektûbu okuduğunda hayretler içinde kaldı. Fakat bir şey anlamamıştı. Derhal bir kayık hazırlanmasını emretti ve bu bilmece sözün mânâsını anlamak için Yahyâ Efendinin dergâhına geldi.

Yahyâ Efendiyi görür görmez; "Ağabey! Ne olur gizlemeyip, suâlime cevap veriniz. Biz de ona göre hareket edelim." dedi.

Yahyâ Efendi bunun üzerine tebessüm edip; "Biz cevap verdik. Bu sözümüzü anlayamamana şaşarız." dedi. Kânûnî; "Nasıl ?" deyince,

Yahyâ Efendi; "Zulüm, haksızlık yayılsa, işitenler de; "Neme lazım." dese ve onu önlemeye çalışmasalar, sonra koyunu kurt değil de çoban yese, bilenler de bunu söylemeyip gizlese, fakirler, muhtaçlar, gariplerin feryâdı göklere çıkıp bunları taşlardan başkası işitmese, işte o zaman felâkettir. Neslinin o zaman yok olmasından korkulur. Hazînelerin boşalır. Askerin itâat etmez olur ve yolundan gitmezler.Yok olmak mukadderdir." buyurdu.

Kânûnî bunları işitince, göz yaşlarını tutamadı. Yahyâ Efendiye olan sevgisi daha da arttı.

İşte bugün de bizim toplumca yaşadığımız hastalıkların temel sebebi...
Neme lazım'cılık...

Devletimize,vatanımıza, mehmetçiklerimize, bayrağımıza, dinimize, dilimize, insanımıza, törelerimize ..... kısaca bizi biz yapan, birarada tutan tüm ortak paydalarımıza ve değerlerimize sahip çıkmak Tüm Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlarının birinci görevi olsa gerek...

bikmisbroker
28-10-2008, 18:10
Neme lazım! .[/B]

Yukardaki Neme LAZIM!! Bugun aynen uygulaniyor!! (http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=21255&page=18) [/URL]

Baska turlu nasil olur gazilerimize odenen boylesine KOMiK maas??

Neme lazim??

ASPİRİN
28-10-2008, 18:45
Baska turlu nasil olur gazilerimize odenen boylesine KOMiK maas??

Neme lazim??


Sadece gazilerimize mi ?
1.Derece Şehit yakınlarına, SSK-Bağkur emeklilerine ......
Biter mi saymakla ?
İyisi mi akşam akşam moralinizi-moralimizi bozmayalım...

Biz iyi olalım , iyiler ve iyilik'lerde bizi bulur, umarım...

ASPİRİN
28-10-2008, 19:00
İHTİYARLIK KAÇ YAŞINDA BAŞLAR?

Kristof Kolomb Amerika'yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış durumdaydı...

Pasteur kuduz asısını bulduğunda 60 yaşındaydı...

Mimar Sinan, Süleymaniye camisini bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti. Selimiye camisini tamamladığında ise 86 olmuştu...

Galileo, ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı...

Charlie Chaplin, 76 yaşında film yönetmenliği yaparak hala işinin başındaydı...

Goethe, en büyük eseri Faust'u ölümünden bir yıl önce, yani 82 yaşında bitirmişti. 83'dü...


Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir.
İnsan, kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır.

Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.
Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.

Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz. İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesi, hedeflerinin olmamasıdır. Seneler cildi buruşturabilir. Fakat heyecanların, ideallerin teslim edilmesi adeta ruhu buruşturur.

İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki hedeflerine götüren yolu yürümedikçe yaşlanırlar.

İnsan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır.
Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.

Tabiri caiz ise yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar. Nefesiniz daralır ancak görüş alanınız genişler.

Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır.


Netice ;ŞİMDİ BU EDEBİ AVUNMALARI BIRAKALIM DA, GİDİP VAKİT ÇOK GEÇ OLMADAN İDEALLERİMİZ ,YAŞAM FELSEFEMİZ,DÜNYAYA VE HAYATA BAKIŞ AÇIMIZ, HEDEFLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA ,NE YAPACAKSAK YAPALIM BE KARDEŞİM ...:clown:

krokodil
01-11-2008, 07:31
80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı.

Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti.

O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu.
Yaşlı baba kargaya gülümserek biraz baktıktan sonra oğluna sordu:

- Bu ne oğlum?

Oğlu şaşkın, cevapladı:

- O bir karga baba.


Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu:

- Bu ne oğlum?



Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı:

- Baba, o bir karga



Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu. Yaşlı baba üçüncü defa sordu:

- Bu ne?



Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü:

- O bir karga baba, üç oldu soruyorsun. Beni işitmiyor musun ?!




Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti:

- Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun ?!




Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü. Bu bir hâtıra defteriydi.
Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu. Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi:



'Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim. Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu...'

kartal35
02-11-2008, 05:37
1 Dolar 11 Cent'e Satilik Mucİze

"En olmayacak yerde
En olmayacak zamanda
En olmayacak olay
Her zaman ve her yerde olabilir."
Mucize




Sally, küçük kardesi George hakkinda anne ve babasinin
konusmalarini duydugu zaman yalnizca sekiz yasindaydi. Kardesi çok hastaydi ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen herseyi yapmislardi. Georgi'nin yalnizca çok pahaliya malolacak bir ameliyatla kurtulma sansi vardi fakat bunun için yeterli paralari yoktu. Babasinin, umutsuz bir biçimde annesine söyle fisildadigini duymustu Sally:
"Yalnizca bir mucize onu kurtarabilir." Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasina yürüdü Sally. Domuz biçimindeki kumbarasini gizledigi yerden çikartarak içindeki
paralari yavasça yere dökerek saymaya basladi. Yanilgiya düsmemek için tam üç kez saydi kumbaradan çikardigi bozuk paralari. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çikip, kösedeki eczaneye gitti. Eczacinin dikkatini çekebilmek için büyük bir sabirla bekledi. Eczaci çok yogundu ve bir adama ilaçlarini nasil kullanacagini anlatiyordu. Bu yogun çalismanin arasinda sekiz yasindaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally'nin bekledigini görünce "Evet, ne istiyorsun söyle bakalim" dedi. "Biraz acele et,gördügün gibi beyefendiyle ilgileniyorum" diyerek yanindaki şık giyimli adami gösterdi. Sally "Kardesim" dedi. Sessizce yutkunduktan sonra devam etti:
"Kardesim çok hasta, bir mucize almak istiyorum."
Eczaci Sally'e bakarak "Anlayamadim" dedi. "Seyy, babam 'Onu ancak bir mucize kurtarabilir' dedi, bir mucize kaç
paradir, bayim?" Eczaci Sally'e sevgi ve acimayla bakti bu kez: "Üzgünüm küçük kiz, biz burada mucize satmiyoruz, sana yardimci olamayacagim" dedi. Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi. Eczacinin gözlerinin içine bakarak "Karsiligini ödemek için param var benim, bana yalnizca
fiyatini söylemeniz yeterli" dedi. Bu arada Sally ve eczacinin yaninda bekleyen iyi giyimli bey Sally'e dönerek "Ne tür bir mucize gerekiyor kardesin için küçük hanim? diye sordu.
"Bilmiyorum" dedi Sally. Sonra gözlerinden asagi süzülen yaslara aldirmaksizin devam etti: "Tek bildigim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacagini söyledi ve ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paralari yok.
Ama babam 'Onu ancak bir mucize kurtarabilir' deyince ben de parami alip buraya geldim." "Ne kadar paran var?" diye sordu iyi giyimli adam. "Bir dolar ve onbir sent" dedi Sally. "Ve dünyadaki tüm param bu!" "Bu iyi bir sans, küçük kardesini kurtarmak için gerekli olan mucizeiçin yeterli bu para" dedi, iyi giyimli adam. Adam bir eline parayi aldi, öteki eliyle de Sally'nin elini tutarak "Beni yasadigin yere götürür müsün lütfen?" diye sordu. "Küçük kardesini ve aileni tanimak istiyorum" dedi. Iyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong'du ve George için gerekli olan ameliyati yapabilecek taninmis bir cerrahti. Ameliyat basariyla sonuçlanmis ve aile hiçbir ödeme yapmamisti. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ yasadiklari
olaylarin etkisinden kurtulamamislardi. Anne "Hâlâ inanamiyorum. Bu ameliyat bir mucize! Dogrusu maliyeti ne
kadardir merak ediyorum" dedi. Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça maloldugunu çok iyi
biliyordu. Tam tamina bir dolar ve onbir sent!*

ASPİRİN
05-11-2008, 11:14
Bayan forum arkadaşlarımın tamamının (:)) istisnalardan olduğu , bay forum arkadaşlarımın ise tamamına yakınının (:)) yalnız olmadıklarını hissetmeleri dileği ve düşüncesiyle...

ERKEKLERİN KADINLARDAN RİCASIDIR (Yakarış)

* Pembe dizilerdeki sahte aşk nağmelerini bizden duymaya çabalamayın çünkü onlar gerçekten rol yapıyor ve kabak bizim başımıza patlıyor.

* Bir SMS gönderdiğiniz zaman ilk 10 saniyede cevap gelmeyince ikinci SMS'te 'Orda mısın???' diye sormayın. Kesinlikle oradayızdır..!

* Mağazada gelinliklere bakıp 'Aaaa ne güzeeel' dediğinizde onun bizim için bir anlamı yoktur. Bizi duygusuzlukla suçlamayın. Gelinlik sadece kızların hayalidir erkeklerin değil!!!

* Saçlarınızı boyattığınızda bunu fark edemezsek anlayın ki yakışmamıştır ve bu bizim suçumuz değildir.

* Çoğu erkek ısrardan ve bir şeyi ikinci kez duymaktan nefret eder; mutlaka ilk söylediğinizi anlamışızdır ama işimize gelmiyordur, lütfen bize geri zekalı muamelesi yapmayın.

* Alışveriş yapmak hiç zevkli değildir ve asla zevkli olmayacaktır.

* 'Beni seviyor musun?' diye sormayın. Emin olun ki sevmiyor olsak yanınızda bir saniye bile durmayız…

* Bizden sizinle aynı üzüntüyü yaşamamızı ve size tuvalete kadar eşlik etmemizi beklemeyin, o sizin kız arkadaşlarınızın görevidir.

* Bir yere gittiğimizde, hangi kıyafeti giyerseniz giyin, size çok yakışıyor, yemin ederiz. O yüzden bir daha sormayın.

* Biz erkekler gerçekten basitizdir. Mesela sizden ekmeği getirmenizi istiyorsak, aslında sadece acıkmışızdır ve sadece ekmeği getirmenizi istiyoruzdur. Bundan 'ekmek niçin masada değil' diye bir iğneleme yaptığımız sonucunu çıkarmayın zira tüm erkekler edebiyatçı değildir…

* Eğer farkında olmadan 2 değişik şekilde anlayabileceğiniz bir şey söylemişsek ve bunlardan biri kötü ve sizi üzecekse, kesinlikle diğer anlamında söylemişizdir, boşuna bizi sıkıntıya sokmayın…

* Biz farklı anlamlar taşıyan dolaylı, mecazlı soruları anlamayız. Ne istiyorsanız doğrudan söyleyin ve bizi yormayın…

* Eğer şişmanladığınızı düşünüyorsanız ki büyük ihtimalle şişmanlamışsınızdır. Bize sormayın, cevap vermeyi reddediyoruzdur.

* En karmaşık durumda bile bizim için temel kural şudur: 'En kolayını seç'. Bizden komplike şeyler beklemeyin.

* Erkekler genelde sadece ana renkleri görürler. Mesela, şampanya bir renk değil, bir içkidir .Sarımsı Yeşil, Açık Yeşil Likör yeşili, Çimen Yeşili, Kireç Yeşili, Yay Yeşili, Orta Deniz Yeşili …Yukarıda saydıklarınız hepsi yeşil işte..! Lütfen bizi zorlamayın..?

* Erkeklerin çoğunun en fazla 3 çift ayakkabısı vardır. O yüzden 30 çift ayakkabınızdan hangisinin kıyafetinize uyacağını bilmiyoruzdur lütfen sormayınız ayrıca uyum diye bir şey yoktur ve sırf uyum için giyeceğiniz şeyleri 1 hafta önceden tasarlamanız tamamen sizin takıntınızdır. Mavi kotun üstüne her renk ve desen blüz giyilebilir.

* Kırmızı tokanız var ve sırf bu tokaya uyum sağlaması için lütfen kırmızı takım elbise almaya bize mağazaları dolaştırmayınız..!

* Cuma + Cumartesi + Pazar = Bol yemek ve mutfak gerçekliğinin icrasıdır…

* Bizi anlamaya çalışın; ancak bizi anlama işini lütfen fazla abartmayın çünkü çok kolay anlaşılır erkekler.

* Evi temizleyip yorulduktan sonra, yüzünüze bakılmayacak haldeyseniz, yaptığınız temizliğin bizim için bir anlamı yoktur, takdir beklemeyin. Temiz bir evden ziyade bakımlı görünen bir kadınla bir evi paylaşmak daha anlamlıdır…

* Ev işlerinden sonra yattığınız yerde sızıp kalıyor ve her türlü kur çabasına yorgunum diyorsanız bu bizi bozar… Bir erkeğe temiz evden önce temiz bir eş ve hatta sadece bir eş lazımdır. Temizlik bir temizlikçi tarafından da yapılabilir ama bazı şeyler temizlikçi ile yapılmaz… Yapılmamalı da. Bizi zorlamayın..!

* Aylarca süren baş ağrıları baş ağrısı olamaz, mutlaka bir doktora gidin.

* Size 'neyiniz var' diye sorduğumuzda, 'hiç bir şeyim yok!!!' derseniz size inanırız, bizim için olay bitmiştir. O yüzden bir şeyiniz varsa doğrudan söyleyin sonra bizi anlayışsız durumuna düşürmeyin…

* Canım sıkılıyor hiç dışarı çıkmıyoruz hep evdeyiz farkındamısın diye sormayın farkındayızdır. Sadece nereye gitmek istediğinizi söyleyin bizi yormayın...

* 30 civarında ayakkabınız ve dolaplar dolusu elbiseniz varken bizi iflas ettirmek bir sevgi gösterisi değildir.

NOT: Bunu tanıdığınız tüm kadınlara yollayın; bir kere de olsa erkekleri anlasınlar. Mümkün olduğu kadar çok erkeğe de yollayın ki, onlar da yalnız olmadıklarını bilsinler… :he::he::he:

foton
05-11-2008, 13:38
Sevgili ASPİRİN,
buna bayıldım bayıldım

:oley: :ley: :ley:

son dönemlerde hiç bu kadar keyifli bir yazı okumamıştım. teşekkürler:yes:

polosport
06-11-2008, 14:51
ÇİÇEĞİN PEŞİNDE


Kocam bir mühendisti. Onunla sakin tabiatını sevdiğim için evlenmiştim.
Bu sakin adamın göğsüne başımı koymak içimi nasıl da ısıtırdı…
Gel gör ki iki yıl nişanlılık ve beş yıl evlilikten sonra bu sakinlik beni yormaya başlamıştı.
Eşimin -bir zamanlar çok sevdiğim- bu özelliği artık beni huzursuz ediyordu.
İş ilişkiye gelince oldukça içli, hattâ aşırı hassas bir kadınım.
Romantik anlara, küçük bir çocuğun şekere düşkünlüğü gibi can atıyorum.
Oysa kocamın sakinliği, başka bir deyişle vurdum duymazlığı,
evliliğimize romantizm katmaması beni aşktan almış, uzaklaştırmıştı.
Sonunda kararımı ona da açıkladım: boşanmak istiyordum.
Şaşkınlıktan gözleri açılarak 'niye?' diye sordu.
'Gerçekten belli bir sebebi yok' dedim, 'sadece yoruldum.'
Bütün gece ağzını bıçak açmadı. Düşünüyordu. Bu hâli ise hayal kırıklığımı daha da artırmaktan baş ka bir işe yaramıyordu:
işte, sıkıntısını dışarı vurmaktan bile aciz bir adamla evliydim.
Ondan ne bekleyebilirdim ki!
Sonunda sordu: 'seni caydırmak için ne yapabilirim?'
Demek ki söyledikleri doğruydu: insanların mizacı asla değiştirilemiyordu. Son inanç kırıntılarım da kaybolmuştu. 'İşte mesele tam da bu' dedim. 'Sorunun cevabını kendin bulup kalbimi ikna edebilirsen kararımdan vazgeçebilirim.' 'Diyelim dağın tepesinde bir uçurum kenarında bir çiçek var.
O çiçeği benim için koparmak, düşüp vücudunun bütün kemiklerinin kırılmasına, hattâ ölümüne mal olacak. Bunu benim için yapar mısın?' Yüzümü dikkatle inceledi ve 'Sana bunun cevabını yarın vereceğim' dedi. Bu cevapla son ümidim de yok olmuştu. Ertesi sabah uyandığımda evde yoktu.
Boş bir süt şişesini mutfak masasının üzerine koymuş, altına da bir not bırakmıştı.
'Sevgilim' diy e başlıyordu,
'O çiçeği senin için koparmazdım' Kalbim yine kırılmıştı. Okumaya devam ettim.
'Çünkü her zaman yaptığın gibi bilgisayarın altını üstüne getirip çökerttikten sonra
monitörün önünde ağladığında, onu tekrar düzeltebilmem için ellerime ihtiyacım var.'
'Anahtarları her zaman evde unuttuğunu bildiğimden,|
senden önce eve varabilmem üzere koşmam gerektiğinden bacaklarıma ihtiyacım var.'
'Arabayı kullanmayı çok sevdiğin halde şehirde hep yolu kaybettiğinden,
yolu gösterebilmem için gözlerime ihtiyacım var.'
'Sâdık arkadaşın'ın her ayki ziyaretinde sebep olduğu karnındaki krampları rahatlatabilmem için avuçlarıma ihtiyacım var.'
'Evde oturmayı sevdiğinden, içe kapanıklığını dağıtmak, can sıkıntını hafifletmek üzere sana şakalar yapabilmem, hikâyeler anlatabilmem için ağzıma ihtiyacım var.'
'Sabahtan akşama kadar bilgisayara bakmaktan gözle r i nin bozulması kaçınılmaz olduğundan,
yaşlandığımızda tırnaklarını kesebilmem, saçlarında -görülmesini istemediğin- beyaz telleri ayıklayabilmem, merdivenlerden aşağı inerken elini tutabilmem,
çiçeklerin renginin, gençliğinde senin yüzünün rengi gibi olduğunu söyleyebilmem için gözlerime ihtiyacım var.'
'Ama seni benden daha fazla seven biri varsa,
evet o uçuruma gidip, o çiçeği senin için koparırım bir tanem.'
Baktım, mektuptaki yazının mürekkepleri yer yer dağılıyordu. Göz yaşlarım mektuba düşüyordu.
'Mektubu okuduysan ve kalbin ikna olduysa lüften kapıyı aç canım. Çok sevdiğin susamlı ekmek ve taze sütle kapıda bekliyorum.' Koşarak kapıyı açtım. Endişeli bir yüzle ve ellerinde sıkıca tuttuğu susamlı ekmek ve sütle kapının önündeydi. Artık çok iyi biliyordum: beni ondan daha çok kimse sevemezdi. O çiçeği uçurumun kenarında bırakmaya karar verdim. Bu gerçek aşktı. İlk yıllardaki heyecanlar içinde görmeye alıştığımız aşkın, seneler sonra o heyecanlar kaybolup gittiğinde,
huzur ve durgunluk içinde de hep var olmaya devam ettiğini göremeyebiliyoruz. Oysa aşk hep vardır.
Belki artık heyecansız, belki artık romantik değil... Belki sıkıcı, tekdüze, hatta belki yüzsüz...Ama hep oralarda bir yerdedir. Çiçekler ve romantik dakikalar ilişkinin başlaması için elbette gereklidir. Bir zaman sonra bunlar gitse de gerçek aşkın sütunu ebedi kalır. Hayat tam da böyle bir şeydir.


MuTLu SONNN :he::he::he:

ÖZDOĞAN77
10-11-2008, 09:50
ZAMAN PARADOKSU

George Carlin Amerika'da 70 ve 80 li yılların bir komedyeni idi. Biraz ağzı bozuk olarak bilinirdi. 11 Eylül den (9-11) ve karısının ölümünden sonra şöyle yazmıştı.

Tarih içinde zamanımızın paradoksunu şöyle sıralayabiliriz :
Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var; daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var.
Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz; daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz.
Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz; daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var. Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz; daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var. Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var.
Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz, çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz, çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz, çok az okuyor çok fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz. Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık. Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.
Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik. Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık.
Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin
karşısına geçmekte sorunumuz var. Dış Uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik.
Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık.
Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik. Atoma hükmettik, ama önyargılarımıza edemedik.
Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz.
Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz.
Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik. Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlar
yapıyoruz, ama git gide daha az iletişim kuruyoruz.
Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.
Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir. Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir. Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız.

Öyle bir zaman ki teknoloji bu mektubu size getirebilir, siz bu içselliği ya paylaşmayı, ya da sil tuşuna basmayı seçebilirsiniz.
Yaşam, aldığımız nefes sayısıyla değil, nefesimizi kesen anların sayısıyla ölçülür.

kantar
16-11-2008, 19:41
İki yıldır evliydiler.Erkek edebiyatı ve şiiri seviyordu.

Yazılarını internet sitelerine gönderiyor, şiirlerini dergilere postalıyordu.

Fakat kimse dönüp bakmıyor,okuyan ve beğenen çıkmıyordu.

İyi bir fotoğrafçıydı.Ama edebiyat ve şiir merakı yüzünden fotoğrafçılığı bir kenara bırakmıştı.

Kendi düğünlerinindeki fotoğrafların büyük bir çogunlugunu da o çekmişti.

Karısını çok seviyordu. Karısı da onu seviyordu.

Kızın biraz sabırsız bir karakteri vardı, zaman zaman kızıp bağırır,küserdi.

Erkek daha sabırlıydı,her zaman karısını hoşgörür, affedici olmaya çalışırdı.

Erkeğin başı edebiyat ve şiirle hoş olduğu için, evin geçimini karısı sağlıyordu şimdilik. Çok satan bir yazar oluncaya kadar...

Kızın naz günüydü bugün.Yine kocasından sevmediği birşeyi yapmasını istiyordu.

Kız: " arkadaşımın düğün fotoğraflarını neden sen çekmiyorsun? Üstelik karşılığını fazlasıyla ödeyeceğini söyledi "

Erkek: " bugün vaktim yok "

Kız: " Öffff yine mi? " şu roman yazma işini biraz kenara bıraksan, pekala vaktin olacak."

Erkek: " Birgün herkes benim yazdıklarımın kıymetini anlayacak. "

Kız: " Ben anlamam. Arkadaşımın düğün fotoğraflarını çekeceksin. "

Erkek: " Hayır! "

Kız: " Ne olur sadece bir kez? "

Erkek: " Hayır dedim! "

Diayalog burda koptu.

Kız son uyarısını yaptı: " Ya 3 gün içinde bunu kabul edersin ya da..."

İlk günün sonunda,kocasına mutfağı, banyoyu, bilgisayarı, buzdolabını, televizyonu ve müzik setini yasakladı.Yasaklardan yatagı hariç tuttu, sadece herşeye rağmen sevdiğini göstermek için.

Erkek aldırış etmedi. Derken 2.gün başka yasaklar ve bunu 3.deki başka yasaklar takip etti...

Ve 3.gece...Yine aynı yatağı paylaşıyorlardı. Ancak sırtları birbirine dönüktü.

Erkek: " Konuşmamız lazım "

Kız: "fotoğraf çekimi dışında konuşacak bişeyimiz yok!"

Erkek: "Çok önemli bir konu"

Kız: " Sessiz kaldı."

Erkek: "Ayrılalım mı? Ne dersin?"

Kız kulaklarına inanamadı.

Erkek: "Bi kızla tanıştım."

Kız kızgınlığını ve şaşkınlığını saklayamadı.Gözleri çoktan nemlenmiş,ve yüzünde göstermemeye çalıştığı iki damla gözyaşı aşağıya süzüldü.

Erkek pijamasının içinden bir fotoğraf çıkardı.Tam kalbinin üzerinde saklıyordu.

Erkek: "Hoş bi kız!"

Kızın gözyaşları çoğaldı.

Erkek: "Anlaşabileceğim biri! Beni çok seviyor ve beni istemediğim şeyleri yapmak için zorlamıycağından eminim. Ayrıca iyi bi yazar olmam içinde bana destek
vericek"

Kızın kıskançlığı iyice arttı çünkü bir zamanlar bütün bu sözleri kendisi de vermişti...

Erkek: " Fotoğrafını çektim. Sende bakmak ister misin? "

Kız: "...."

Erkek fotoğrafı bakması için kıza uzattı ama kız karşı konulmaz bi öfkeyle erkeğin elini itti.

Ve kız ağlamaya başladı.

Erkek fotoğrafı tekrar koynuna koydu.

Erkek ışığı söndürdü ve uyumaya başladı. Kız ışığı yaktı ve oturdu.

Erkek uyuyordu ama kızın uykusu kaçmıştı.

Bir zamanlar kendisi de diğer kız gibi davranmıştı ona...

Ne çabuk unutulmuştu iyilikleri, desteği, sevgisi...

Tekrar ağladı. Onu uyandırmak istiyordu. Aşklarının hatırasını yeniden kalbine kazmak istiyordu.

Erkeğin pijamasının açık yakasından fotoğrafın arka yüzü görünüyordu.

Merak duygusu kıskançlığını ve öfkesini yendi. Kaybedeceği birşeysi yoktu nasılsa.

Elini uzatıp yavaşça aldı fotoğrafı.

Baktı.

Ağlamak istedi doyasıya...

Doyasıya gülmekte istedi.

Güzel çekilmiş bir fotoğraftı. Kızda güzeldi.

Kendi fotoğrafıydı.

Bir ara kendisinden habersiz çekmiş olmalıydı.

Eğildi kocasını yanağından öptü.

Erkek tebessüm etti.

Uyuyormuş gibi yapıyordu...

ÖZDOĞAN77
20-11-2008, 13:55
SAHİ BİZ KAÇ KİŞİYİZ



İphone kuyruğunda en son teknoloji sahip olunca başı göğe erecek birkaç yüz kişiyiz.

Ardahan'da 30 kişilik sınıfta bir soba başında öğretmen bekleyen yetmiş öğrenciyiz.

Her hafta ülkenin dağlarında kâh mayınla,

kâh serseri ABD kurşunuyla şehit düşen 3-5 şehidiz.

Bu şehitlerin haberini izlerken ah-vah edip, sonra bu şehitlere 'kelle' diyene oy veren yaklaşık on altı milyon kişiyiz.

Tuncay Özkan'ı internette gaza getirirken 1 milyonu geçeriz…

Tuncay Özkan tutuklanırken kaldırımda ancak bir yüz ederiz.

Bu güne kadar bu ülkenin hapishanelerinde haksız yere yatanlara tek saniye kafa yormamış ama şimdi aylardır bir haksızlığın ceremesini çekerken 'hukuk' diye feryat eden yaklaşık yetmiş kişiyiz…

Dosta düşmana milyonlar olmakla övünürüz,

Mirası yemeye, hak etmeye gelince hep o muhteşem Tek'iz.

Bir torba bulgur için komşusunu kuyrukta çiğneyen de,

İslam'ın sırtına günahlarımızı vurup Eyüp Sultan'a yüz süren de biziz.

Yiğitliğin adımlarını sayarken tek bir seğmeniz,

Dağlıca'nın kışında bir tepede namus bekleyen bir manga eriz.

Tepelerden düşünce Audi'ye binen bir teker'iz.

Anadolu bereket, Kibele'den bu yana biz ekeriz,

Binlerce yıllık sabanın hakkını vermeye gelince,

dilleri tutulmuş,

bir çatı altında yüzlerce keriz…

Gebze'deki fabrikadan bir gece yarısı eve dönmeye çalışan bir minibüs dolusu işçiyiz...

Yanımızdan geçip giden Porsche 'daki hatunun pırlantasının

KDV'sini de biz öderiz..

Çok bonkörüz;

Pırlantadan yüzde sıfır,

çocuğumuzun sütünden

% 8 KDV alan Kemal'e 'abi' deriz.

Çiftçiyi milletin efendisi yapan Mustafa 'yı bayrak yapan milyonlar biziz,

Gün gelir, günü göremeden 13'ümüz birden

bir hastane odasında hayata bebek gözlerle veda ederiz.

Gün biter, elimizde bir ekmek, bir de 1 TL'lik oyuncak,

bebemizi mutlu etmek için umudu yarına sarkmış olarak

evimize yorgun argın milyonlarca kez döneriz.

Meydanlarda milyon,

okeyde dörtlü,

rakımızı içerken bir çift,

bayram sabahı ailece olmak isteriz.

Alt alta toplayıp saysanız rahat 70 milyon ederiz

Mustafa Kemal'e bakarsak biz dünyaya bedeliz,

Aziz Nesin 'e kalırsa yarımız keriz...

Dört duvar arasında bu yazıyı yazan bir ben,

Bu yazıyı okuyan birkaç bin... siz...

Hiç düşündünüz mü?

Bütün tıklamaların, sayımların ve rakamların ötesinde

Biz sahiden kaç kişiyiz ????????

Serenler
21-11-2008, 23:31
NİYE BEN

Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karsılarına. Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı. Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu...

Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Brenda'nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu. Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu.

Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah'a dua edebilirdi yalnızca... Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı. "Allah'ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et."

Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri "Aranızda lens kaybeden var mı?" diye bağırdı.

Brenda'nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti. Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlattı. Bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazdı:

"Allah'ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım..."

"BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM" demeyin...


Gönderen : Bahar

FNT
21-11-2008, 23:54
Büyük bir hava meydanının bekleme salonunda,
genç bir bayan uçağına binmek üzere bekliyordu
Uçağın hareketine saatler olduğu için, zaman geçirmek için
bir kitap ve bir paket küçük kurabiye satın aldı.
Dinlenmek ve kitabını okumak için,
VIP salonunda bir koltuğa yerleşti.
Kurabiye paketinin durduğu sehpanın yanındaki koltuğa
bir adam oturdu. Dergisini açıp okumağa başladı.
Genç kadın, ilk kurabiyesini aldı.
Adam da bir tane aldı.
Bayan çok rahatsız hissetti kendisini ve:
“Sinir bir şey! Havamda olsaydım,
bu cüretinden dolayı onu yumruklardım!”
diye düşündü.

Bayan bir kurabiye alıyor, Adam da bir tane alıyordu.
Çıldıracak gibiydi bayan.
Ama olay çıkarmak istemiyordu.
Nihayet son kurabiye kalınca kadın:
“Bu küstah adam şimdi ne yapacak?”
diye düşündü.
Adam son kurabiyeyi aldı;
onu ikiye böldü ve bir parçayı kadına verdi
Aaaa! Bu kadarı da fazla!
Çok öfkelenmişti şimdi!
Kadın sinir içinde kitabını ve diğer şeylerini alıp
bir fırtına gibi giriş salonuna,
oradan da uçağın içine yöneldi.
Uçaktaki koltuğuna oturdu. Gözlüğünü almak için çantasını açtı.
Ne görsün?
Kurabiye paketi açılmamış, orada duruyordu.
Çok utandı.
Çok büyük bir yanlış yaptığını anladı. Kurabiyelerinin paketini hiç açmadan
çantasına koyduğunu unutmuştu.
Oysaki adam,
kendi kurabiyelerini hiç sinirlenmeden ve
yüksünmeden kadınla paylaşmıştı
Kadın ise kurabiyelerinin paylaşıldığını düşünerek
çok sinirlenmişti.
Ve şimdi,
bu durumu telafi şansı yoktu.
Özür dileme olanağı da kalmamıştı.

Telafi edemeyeceğiniz
dört durum vardır.

(1)
TAŞ...

Atıldıktan sonra!

(2)
Söz...

Ağızdan çıktıktan sonra!

(3)
Fırsat...

Kaçtıktan sonra!

(4)
Zaman...

Geçtikten sonra!

Telafisi mümkün olmayan
durumlara dikkat edin lütfen

Selam ve Sevgilerimle

MUSTİS
25-11-2008, 00:05
Herhangi bir trafik kazası sonrasında, bir hastaneye (özel veya devlet) gittiğinizde veya getirildiğinizde, size veya yakınlarınıza (2918 no'lu yasayı bilmediğiniz zannedilerek):

'Yapılacak müdahele ve tedavi ücretlerini ödeyeceğinize dair şu belgeyi imzalayınız' teklifi ile karşılaşabilirsiniz.

Ancak, siz:



'Bu formun altına, bu belgeyi imzalamazsam, bana müdahele edemeyeceğinizi ve tedavimin yapılamayacağını yazın ve imzalayın!' dediğiniz anda…

HASTANENİN BÜTÜN İMKÂNLARI SİZİN İÇİN SEFERBER OLACAKLAR


Trafik kazası sonucu yaralanan ve hastaneye kaldırılarak tedavi altına alınan kazazedelerin, 2918 sayılı kanuna göre tedavi için hiçbir ücret ödememesi gerekiyor (Madde: 98 ve Madde: 108).


Yönetmeliğe göre, 'hastane acil servisi' kendisine gelen kazazedenin maddî durumuna, sosyal güvencesi olup olmadığına ve hastanın özelliklerine bakmadan gereken tedaviyi ve müdahaleyi herhangi bir ücret talep etmeden, yapmak zorunda. Bu tedavi sonucu oluşan masraflar, 'T.C. Sağlık Bakanlığı Karayolları Döner Sermaye İşletmesi' tarafından karşılanmaktadır (Madde: 08).




HASTANELERİN BU MADDELERDEN Bİ HABERMİŞ GİBİ VATANDAŞTAN PARA TALEP ETMEYE HAKLARI YOKTUR!
TRAFİK MAĞDURLARI YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA DERNEĞİ - www.trafikmagdurlari.org (ilginç ve yararlı; incelemenizi öneririm)

Bear_Bull
25-11-2008, 19:59
Kavak Ağacı ile Kabak

Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filiz i boy göstermiş. Bahar
ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:
-Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?
-On yılda, demiş kavak.
-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!
-Doğru, demiş kavak.
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle kavağa:
-Neler oluyor bana ağaç?
-Ölüyorsun, demiş kavak.
-Niçin?
-Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.

1.Ders: Çalışmadan emek harcamadan gelinen nokta başarı sayılmaz. Kolay kazanılan, kolay kaybedilir. Her işte alın teri ve emek şarttır.

Bear_Bull
25-11-2008, 20:00
En iyi Buğday

Her yıl yapılan 'en iyi buğday' yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı.Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi:
-Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor, dedi.
-Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda,
-Neden olmasın, dedi çiftçi.
-Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır.
Bu nedenle, komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir.
Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da iyi buğdaylar
yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.




2. Ders: Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar. Sonra yayılarak devam eder. Kin, cimrilik, nefret kimsenin hoşlanacağı davranışlar değildir.

Bear_Bull
25-11-2008, 20:00
Geleceğini biliyordum.

Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü.
İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar.
Tam siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti,
-Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük bir ihtimalle ölmüştür.
Artık onun için yapabileceğin bir şey yok. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma.
Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti, asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı.
Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine
yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı. Siperdeki diğer arkadaşı;
-Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın.
-Değdi, dedi, gözleri dolarak, -değdi.
-Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?
-Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim içim.
Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı:
-Geleceğini biliyordum. Geleceğini biliyordum.

3. Ders: Güven vermek önemlidir. Güven duymak önemlidir. Duyulan güveni boşa çıkarmamak daha da önemlidir.

Bear_Bull
25-11-2008, 20:02
'Her sabah Afrika'da bir ceylan uyanır. En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa öldürülecektir.
Her sabah Afrika'da bir aslan uyanır. En hızlı ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa aç kalacaktır.
Aslan veya ceylan olmanız fark etmez. Güneş doğduğunda koşmaya başlasanız iyi olur.

Afrika Atasözü


Çok çalışmak, emek harcamak, güven vermek, sevmek ve paylaşmak hayatın anlamlı olmasını sağlar.
Her sabah uyandığımızda bir de böyle bakalım dünyaya. Unutmayın hayat uzun bir öyküye benzer.
Ancak öykünün uzun olması değil, iyi olması önemlidir...
Adil AKÇİL

ayhan53
26-11-2008, 12:41
Bu zamana kadar bana zincir e-posta gönderen tüm dost ve arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim;

Sayelerinde tuvalet temizlemekte kullanıldığını öğrendiğim kolayı içemez oldum.


Aids virüsü taşıyan iğnelerkıçıma batar korkusuyla sinemaya gidemez oldum.


Deodorantlar kanser yapıyor diye sayelerinde artık bir domuz gibi kokmaya başladım.


Telefon hattımı kullanıp bana borç takarlar korkusuyla telefonlara da cevap vermiyorum.


İçinden fare ya da fare zehiri çıkar diye hiçbir kutu içeceği içmiyorum.


Çok sevdiğim içkime ilaç koyup beni uyuturlar,organlarımı çalarlar ve buz dolu bir küvetin içinde
uyanırım diye bana yaklaşanları da tersliyorum.


Neyim var neyim yoksa satıp hastanede yatan ve büyük ihtimalle ölmek üzere olan çocuklara yatırmayı düşünüyorum.
Mail listesine katılırsam alacağım söylenen para, bilgisayar, cep telefonu ya da gezileri beklemekten de evden dışarı çıkamaz oldum.


Tuz Gölü'ne Konya'nın katkılarından dolayı yemeklerim tuzsuz tatsız.


Msn paralı olacak;Adam yeşerecek mi,sararacak mı beklemekten de gına geldi.


Excel hala ne zaman emekli olacağımızı da bildirmedi.


Bir maili forward etmedim, başıma ne belalar gelecek diye korkuyla beklemekten ruh sağlığımı da
kaybettim.


Multipl skleroz olunuyormuş diye diyet ürünleri düşmanıma bile tavsiye etmiyorum.
Yerli malı kullanacağım derken marketlerde barkodu 869 ile başlayan ürünleri aramaktan da gözlerimin
biraz daha bozulduğunu farkettim.

Sevgili dost ve arkadaşlarımdan gelen;
'lütfen okuyunuz', 'çok önemli', 'aman virüse dikkat', 'bilmem kim para dağıtıyor', 'en az beş kişiye yolla', 'inanmadım ama doğruymuş', 'kişiliğini test et', 'tıkla para yolla, tıkla yardım et', 'bilmemkim seni gözetliyor', 'bilmem kime mail at, haddini bildir', 'onu yeme bunu ye' şeklinde başlayan kerameti kendinden menkul, nev'i şahsına münhasır bu mailler sayesinde hep beraber 'kafayı çizme'ye ne kadar yakın olduğumuzu da müşahade etmiş oldum.

BORA YAŞAR
26-11-2008, 18:02
Global kriz neler getiriyor milletin başına.:)

Bunu Türkçeye çevirmeye imkan yok. Tüm anlamını yitirecek.

İngilizce bilenler keyifle okusunlar..


Dear staff,

Due to the current financial situation caused by the slowdown of the economy
since last Christmas, Management has decided to implement a scheme to put
workers of 40 years of age on early retirement. This scheme will be known as
RAPE (Retire Aged People Early). Persons selected to be RAPEd can apply to
management to be eligible for the SHAFT scheme (Special Help After Forced
Termination). Persons who have been RAPEd and SHAFTed will be reviewed under
the SCREW scheme (Scheme Covering Retired Early Workers). A person may be
RAPEd once, SHAFTed twice and SCREWed as many times as Management deems
appropriate.

Persons who have been RAPEd can only get AIDS (Additional Income for
Dependants or Spouse) or HERPES (Half Earnings for Retired Personnel Early
Severance).

Obviously persons who have AIDS or HERPES will not be SHAFTed or SCREWed any
further by management. Persons staying on will receive as much SHIT (Special
HighIntensity Training) as possible. Management has always prided itself on the
amount of SHIT it gives employees. Should you feel that you do not receive
enough SHIT, please bring to the attention of your Supervisor.
They have been trained to give you all the SHIT you can handle..

Sincerely,

The Management

ÖZDOĞAN77
28-11-2008, 09:40
KARTALIN YENİDEN DOĞUŞU!

Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır. 70 yıla kadar yaşayan
kartallar vardır.
Ancak bu yaşa ulaşmak için, 40 yaşlarındayken çok
ciddi ve zor bir kararı vermek zorundadır.Kartalın yaşı 40'a
dayandığında pençeleri sertleşir, esnekliğini yitirir ve bu nedenle de
beslenmesini sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir. Gagası
uzunlaşır ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları yaşlanır ve ağırlaşır.
Tüyleri kartlaşır ve kalınlaşır. Artık kartalın uçması iyice
zorlaşmıştır. Dolayısıyla kartalın burada iki seçimden birisini
yapması gerekir.
Ya ölümü seçecektir ya da yeniden doğuşun acılı ve
zorlu sürecini göğüsleyecektir.
Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar
sürecektir. Bu yönde karar verirse kartal bir dağın tepesine uçar ve
orada bir kaya duvarda, artık uçmasına gerek olmayan bir yerde yuvasında kalır.
Bu uygun yeri bulduktan sonra kartal gagasını sert bir şekilde kayaya
vurmaya başlar. En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer.
Kartal bir süre yeni gagasının çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini yerinden söker çıkarır.

Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski kartlaşmış tüylerini yolmaya
başlar. 5 ay sonra kartal, kendisine 20 veya daha uzun süreli bir
yaşam bağışlayan meşhur yeniden doğuş uçuşunu yapmaya hazır duruma gelir.
Kendi yaşamımızda sık sık bir yeniden doğuş süreci yaşamak zorunda
kalırız.

Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı veren eski
alışkanlıklarımızdan, geleneklerimizden ve anılarımızdan kurtulmak zorundayız.
Ancak geçmişin gereksiz safrasından kurtulduğumuzda, deneyimlerimizin
yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlardan tam olarak
yararlanabiliriz.

ÖZDOĞAN77
28-11-2008, 09:44
2008 Yılında Yaşamak



1. Şifrenizi yanlışlıkla mikro dalga fırınınıza girmeye çalışıyorsanız


2. Gerçek iskambil kâğıtlarıyla yıllardır fal bakmadığınızı fark ettiyseniz


3. 3 kişilik ailenize ait 15 adet telefon numaranız varsa


4. Yan masada çalışan arkadaşınıza e-mail gönderiyorsanız


5. Arkadaşlarını ve yakınlarını arayamama sebebin e-mail adreslerinin olmamasıysa


6. Alışverişten dönerken evinizde aldıklarınıza taşımaya yardım edecek birinin olup olmadığını anlamak için cep telefonunuzu kullanıyorsanız


7. Televizyondaki her reklâm, ekranın altında bir web adresi içeriyorsa


8. Hayatınızın ilk 20, 30 belki de 60 yılında sahip olmamanıza karşın, bugün evinizden cep telefonunuzu almadan çıkmak sizde paniğe yol açıyor ve almak için geri döndürüyorsa



10. Sabah uyandığınızda kahvaltıdan önce online oluyorsanız



11. Gülümserken başınızı yana yatırıyorsanız :)



12. Bu yazıyı okuyorsanız, başınızı sallıyor ve gülümsüyorsanız



13. Daha da kötüsü, bu maili kimlere forward edeceğinizi şimdiden biliyorsanız


14. Listede 9. maddenin olmadığını fark edemeyecek kadar meşgulseniz


15. Yukarı çıkıp listede 9. madenin olup olmadığını kontrol ettiyseniz

ve şu an kendi kendinize gülüyorsanız

2008 Yılında yaşıyorsunuz demektir. :)

ÖZDOĞAN77
28-11-2008, 09:47
Obama'nın ilk kararı...

guneysu
28-11-2008, 17:30
guneysu nun notu...her anne baba okusun bence...

Sevgili öğretmenim! Size bir mektup daha yazacağım. Canım sıkıldıkça sizinle dertleşiyorum. Çünkü beni ancak siz anlarsınız diye düşünüyorum. Beni yanlış anlamayasın diye bir “özür” ile başlamak istiyorum. Sizinle yazışırken “siz” diye başlayıp “siz” diye bitirmek isterim.

Ancak araya bu kadar “resmi” bir mesafe koymak istemiyorum. Resmi bir mesafe olursa ben içimdekileri tam yansıtamam. “Siz” değil de “sen” diye cümlelerime devam edeceğim için bana kırılmayın lütfen!


Merhaba Öğretmenim!

Yakında “veli toplantıları” başlayacak. Benim içimi bir korku sardı yine. Ne tuhaf bir korku bu aslında… Düşünsenize, dünyada beni en çok seven insanlar olan annem – babam ve bana en çok emeği geçen insan olan öğretmenim bir araya gelecekler, ama ben korkuyorum. Benim geleceğim için çalışan insanlar bir araya gelecekler. Sevinmem gerekirken korkuyorum.


Korkumun sebebi sen değilsin öğretmenim. Geçen yıl ki sınıf hocamız yüzünden bu korku var içimde. Geçen yıl yapılan toplantıdan sonra evimizde neler olmuştu neler! Sınıf hocamız anneme beni şikayet etmiş. Annem o öfkeyle eve geldi. Babama her şeyi aktardı. Öyle bir fırça yedim ki evde… Bir hafta boyunca ailemle neredeyse hiç konuşmadık.


Sadece ben değil tüm arkadaşlar aileleriyle problem yaşamıştı o toplantıdan sonra. Sınıf arkadaşlarımızdan birisinin babası o kadar sinirlenmişti ki, arkadaşımızı neredeyse evden kovacaktı.

Kusurlarımızı, hatalarımızı, yaramazlıklarımızı anne babalarımıza hiç söylemeyin, her kusurumuzu ört bas edin demiyorum. Ancak anlamakta zorlandığım bazı noktalar var.


Anne babalarımıza bizleri o kadar şikayet eden öğretmenimiz niçin hiç iyi yönlerimizden bahsetmemiş. Bir canavarı tarif eder gibi, “bu çocuk adam olmaz, bu kızda iş yok, ne biçim çocuk yetiştirmişsiniz” gibi cümleleri, bir makineli tüfek gibi velilerimizin üstüne yağdırmış eski sınıf öğretmenimiz. Sanki anne babalarımız “haylaz” olduğumuzu bilmiyor mu? Biliyorlar elbette. Ancak diğer velilerin içinde bu kadar rencide olunca tüm öfkeleriyle bize yükleniyorlar.


Sevgili Öğretmenim.

Bizim anne babalarımız zaten cahil. Bir çoğu köyden şehre çalışmak için gelmiş, bizleri okutmak isteyen iyi niyetli cahil insanlar.

Annem, anneliği, sadece çocuk doğurup karnını doyurmak sanıyor. Babama sorsanız bizim için ceketini satar bizi okutur. Ancak çocuk eğitmenin doğurmak veya doyurmak olmadığını bilmiyorlar.


“Biz cahil kaldık işte! Siz okuyun diye çırpınıyoruz!” derken annemin gözleri dolar. Ancak aynı annem her sabah güne “Seda Sayan” ile başlıyor. Öğleden sonraları saçma sapan kadın programları izliyor. Akşamları da mutfakta ki Televizyon da izlemesi gereken birkaç dizisi vardır mutlaka.


Niçin mutfakta ki Televizyon diye soracak olursanız hemen söyleyeyim. “Ceketimi satar, sizi yine okuturum!” diyen babam, eve gelince hemen TV’nin karşısına oturur. Haberleri defalarca izledikten sonra izleyecek bir dizi mutlaka bulur! Hele birde maç varsa tamamdır. Misafir odasına kimse yaklaşamaz.

Ben annemin babamın ellerinde hiç kitap görmedim. Okuma yazmaları olmasa anlayacağım. Sanki eğitim sadece diploma peşinde koşmakmış gibi anlamışlar.

Bizim için “saçını süpürge” ettiğini söyleyen annem ve “ceketimi satar, sizi yine okuturum!” diyen babamın kendilerini eğitmek için hiç çaba sarf ettiğini görmedim.


Bunları seninle niye paylaştığımı söyleyeyim öğretmenim.

Anne babamı size şikayet etme niyetinde değilim. Ben onları çok seviyorum. Ancak onlara bu gerçekleri ben söylesem “nankör evlat!” olurum. Lütfen bir sonraki veli toplantısında beni ve arkadaşlarımı anne ve babalarımıza şikayet etmeden önce, onlara çocuk eğitimi konusunda biraz bilgi verin.

Karne notlarımızı saklayın, yaramazlıklarımızı gizleyin demiyorum. Notlarımız hakkında da bilgi verin, şikayetlerinizi de dile getirin.

Ancak ailelerimizi bir araya toplamışken onlara eğitim verseniz. Özellikle “Çocuk Eğitimi, Ergenlik döneminde iletişim” gibi konularda her toplantıda biraz bilgi verseniz, hem sizin işinizde kolaylaşmaz mı?


Hababam sınıfındaki o sahneyi bilirsiniz öğretmenim! Hani Mahmut hoca tüm anne babaları sınıfa toplayıp, çocuklarının karnelerini onlara verdiği sahne… Orada Mahmut hoca diyor ki, “Bu karneler sadece çocuklarınızın değil, aynı zamanda sizinde karneleriniz sayılır. Bu notlar sadece çocuklarınızın değil sizinde notlarınız.”


Veli toplantılarına katılmayan ailelerden hep şikayet etmekte haklısınız. Ancak bazı arkadaşlarımın aileleri öğretmenlerinin tavırları yüzünden toplantılara katılmadıklarını söylüyorlar.


Sevgili öğretmenim!

Anne babamı sana şikayet ediyorum belki. Yaptıkları hataları cahilliklerinden yaptıklarını da biliyorum. Ancak geçen yıl ki öğretmenimin yaptıklarını düşününce üzülüyorum. Bir öğretmenin bunları bilmesi gerektiğini, ve böyle basit hatalar yapmaması gerektiğini düşünüyorum.


Tekrar ediyorum. Annem babam cahil öğretmenim!

Ya sen?

MIHNANA
28-11-2008, 22:27
TUZLU KAHVE

>Kiza bir partide rastlamisti.. Harika birseydi. O gün pesinde o kadar
>delikanli vardiki.. Partinin sonunda kizi kahve içmeye davet etti.
>
>Kiz parti boyu dikkatini çekmeyen oglanin davetine sasirdi, ama tam
>bir kibarlik gösterisi yaparak kabul etti. Hemen kösedeki sirin kafeye
>oturdular.
>Delikanli öyle heyecanliydi ki, kalbinin çarpmasindan konusamiyordu. Onun bu hali
>kizin da huzurunu kaçirdi.. "Ben artik gideyim" demeye hazirlanirken,
>delikanli birden >garsonu çagirdi.."Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi.. "Kahveme koymak için.." >Yan masalardan bile saskin yüzler delikanliya bakti..
>Kahveye tuz!..
>Delikanli kipkirmizi oldu utançtan, ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye
>basladi. Kiz,merakla "Garip bir agiz tadiniz var" dedi..
>Delikanli anlatti:
>"Çocukken deniz kenarinda yasardik. Hep deniz kenarinda ve denizde
>oynardim. Denizin
>tuzlu suyunun tadi agzimdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.. Bu
>tadi çok sevdim.
>Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadi dilimde hissetsem,
>çocuklugumu, deniz kenarindaki evimizi ve mutlu ailemi hatirliyorum. .
>Annemle babam hala
>o deniz kenarinda oturuyorlar.. Onlari ve evimi öyle özlüyorum ki.."
>Bunlari söylerken gözleri nemlenmisti delikanlinin.. Kiz dinlediklerinden
>çok
>duygulanmisti.
>Içini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir
>adam,evi, aileyi seven biri olmaliydi. Evini düsünen, evini arayan, evini
>sakinan biri..
>Ev duyusu olan biri..
>Kiz da konusmaya basladi.. Onun da evi uzaklardaydi.. Çocuklugu gibi..
>o da ailesini anlatti. Çok sirin bir sohbet olmustu.. Tatli ve sicak.. Ve de
>bu sohbet öykümüzün harikulade güzel baslangici olmustu tabii.. Bulusmaya
>devam ettiler ve her güzel öyküde oldugu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar
>çok mutlu yasadilar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kasik tuz koydu,
>hayat boyu..Onun böyle sevdigini biliyordu çünkü.. 40 yil sonra, adam
>dünyaya veda etti. "Ölümümden sonra aç" diye bir mektup birakmisti sevgili karisina..
>Söyle diyordu,satirlarinda..
>"Sevgilim, bir tanem..
>Lütfen beni affet. Bütün hayatimizi bir yalan üzerine kurdugum için
>beni affet. Sana hayatimda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede..
>Ilk bulustugumuz günü hatirliyormusun?.Öyle heyecanli ve gergindim ki, seker
>diyecekken Tuz çikti agzimdan.. Sen ve herkes bana bakarken, degistirmeye o
>kadar utandim ki, yalanla devam ettim. Bu yalanin bizim iliskimizin temeli
>olacagi hiç aklima gelmemisti. Sana gerçegi anlatmayi defalarca düsündüm.
>Ama her defasinda korkudan vazgeçtim.
>Simdi ölüyorum ve artik korkmam için hiçbir sebep yok.. Iste gerçek..
>Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat.. Ama seni tanidigim andan
>itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pismanlik duymadan. Seninle olmak
>hayatimin en büyük mutlulugu idi ve ben bu mutlulugu tuzlu kahveye borçluydum. Dünyaya
>bir daha gelsem,herseyi yeniden yasamak, seni yeniden tanimak ve bütün
>hayatimi yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da.."
>Yasli kadinin gözyaslari mektubu sirilsiklam islatti.
>Lafi açildiginda birgün biri, kadina "Tuzlu kahve nasil bir sey" diye
>soracak oldu..
>Gözleri nemlendi kadinin..
>"Çok tatli!.." dedi..

PAŞA
29-11-2008, 10:18
BABO abime ithaf ediyorum:-)) (Ben Mersin' liyim ama yazıdaki Mersin yerine Malatya'yı da düşünebilirsiniz:-)

*Kanada'ya tasinan bir Mersinlinin Günlügü

Sevgili Günlük

12 Agustos
Kanada'daki yeni evime tasindim.çok heyecanliyim.
Burasi çok güzel.Daglarin manzarasi muhtesem.
Onlarin karlarla kapli halini gorebilmek için
sabrimi zorluyorum.

14 Ekim
Kanada dünyanin en güzel yeri.Yapraklar kirmizi ve turuncunun tonlarina
dönmeye basladi.Bir atla kir gezintisi yaptim ve bir kac
geyik gördüm.çok güzeldiler.
Muhtemelen yeryüzündeki en harika hayvanlar.
Burasi cennet olmali.Burayi çok seviyorum

11 Kasim
Geyik avlama sezonu kisa bir süre sonra basliyor.
Böyle harika hayvanlari öldürmeyi nasil olurda isterler anlamiyorum.
Umarim yakinda kar yagisi baslar.
Burayi seviyorum.

2 Aralik
Dün gece kar yagdi.Heryerin beyaz bir örtü ile kaplanisini
seyretmek için gece kalktim.Tipki karpostal gibi.
Disari çiktik merdivenlerdeki ve garajin önündeki karlari kürekle
temizledik. Kartopu oynadik(ben kazandim).
Kar temizleme makinasi (belediye'nin)gelince,garajin önündeki
karlari tekrar temizlemek zorunda
kaldik.Harika bir yer.Kanada'yi seviyorum.

12 Aralik
Dün gece biraz daha kar yagdi. Kar temizleme
makinasi ile garajin önündeki karlari tekrar temizledik.
Burayi seviyorum.

19 Aralik
Dn gece biraz daha kar yagdi.Ise gitmek için garajdan
cikamadim.Burasi ok güzel bir yer fakat kürekle kar temizlemekten
yoruldum.
Kar temizleme makinesina Lanet olsun!

22 Aralik.
Bu beyaz boktan dün gece biraz daha yagdi.Kürekle kar atmaktan
ellerim su topladi ve belim agrimaya basladi. Kar temizleme
makinasinin ben garajin önün kürekle temizleyene kadar yolun
kösesinde gizlendigini düsünüyorum.
Pezevenk...

25 Aralik
S....ttigimin yilbasisi.Yine yagdi.Eger kar temizleme makinasini
kullanan pezevengi bir elime geirirsem yemin ederim o pustu
gebertecem.
Yollardaki lanet buzlari eritmek için neden daha fazla tuz
kullanmadigini anlamiyorum.

27 Aralik
Allahin belasi dün gece yine yagdi.Kar temizleme makinasinin en
son gelisinden beri 3 gündür karlari kürekle atamadigim için eve
hapsoldum.Hi bir yere gidemiyorum.Hava durumunu sunan spiker
bu gece 25 santim daha yagacagini söyledi. 25cm karin kaç kürek
edecegini Biliyormusun ?

28 Aralik
Kusbeyinli spiker yanilmis.83cm daha yagdi.Bu gidisle karlar yazdan
önce erimez. Kar temizleme araci kara saplandi ve hiyar oglu hiyar
sürücü benden küregimi ödünç istedi.
Karlari temizlerken tam alti kürek kirdigimi ve sonuncusunu da
onun kalin kafasinda kirmaktan zevk duyacagimi söyledim.

4 Ocak
Nihayet evden cikabildim.Markete gittim ve yiyecek aldim.
Dönüste lanet geyigin biri arabamin önüne atladi.
Arabamda yaklasik 3000 dolarlik hasar var.
Bu hayvanlarin hepsini gebertmek lazim.Lanet yaratiklar
her yerde varlar.
Umarim avcilar hepsinin kökünü kurutur.

3 Mayis
Arabayi sehirde bir tamirciye götürdüm.Yollara dökülen bas
belasi tuzlar yüzünden arabamin kaportasi çürümüs.

10 Mayis
Türkiyeye kesin dönüs yaptim ve Mersin'e birdaha ayrilmamak üzere tasindim.***

ÖZDOĞAN77
09-12-2008, 12:52
Kim demiş tarih sıkıcıdır diye...



Bir dahaki sefer ellerinizi yıkarken suyun sıcaklığı tam istediğiniz
gibi değilse eskiden İngiltere'de bu işlerin nasıl yapıldığını düşünün,
1500'lerde İngiltere'de işler şöyle yapılıyordu:
İnsanların çoğu Haziran'da evleniyordu Çünkü senelik banyolarını Mayıs
ayında yapıyorlar, Haziran'da hala çok kötü kokmuyorlardı . Ama yine de
kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak
amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.
Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu.
Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğulları
ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak
ta bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale
geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü.
İngilizce'deki 'banyo suyuyla birlikte bebeği deatmayın'
(Don't throw the baby out with the bathwater) deyimi buradan gelmektedir.
Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında
tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu
için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler)
çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen
hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce'deki 'kedi-köpek
yağıyor' (It's raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.
Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu.
Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir
sıkıntı oluşturuyordu. Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan
İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir.
Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden
yapılmıştı. Toprak kadar fakir (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır.
Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar kışın ıslandığı
zaman kayganlaşıyordu. Bunu önlemek için yere saman (thresh)
seriyorlardı. Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu. Bir zaman
geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu. Buna mani olmak
üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı 'thresh
hold' (saman tutan; Türkçesi eşik idi.
Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir
kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler
ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu. Akşam
yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek
ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bazen bu yahni çok
uzun süre kazanda kalıyordu. '
Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük'
(peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old)
tekerlemesinin menşei budur. Bazendomuz eti buluyorlar o zaman çok seviniyorlardı .
Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı. Birisinin
eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek
misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı. Buna 'yağ çiğnemek' (chew the fat)
adı veriliyordu.
Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu.
Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep
oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu. Domatesler
buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca
domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.
Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun
yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı . Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten
yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman
kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve
küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların
ağızlarında 'tabak ağzı' (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.
Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta
kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.
Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim
insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen
insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu. Bunlar
birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor¸ aile etrafına
toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. Buna 'uyanma' nöbeti
deniyordu.
İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer
bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor,
kemikleri bir 'kemik evi'ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı .
Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri
olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna
çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan
dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu
mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti 'graveyard shift')
denirdi. Bazıları zil sayesinde kurtulur ('saved by the bell') bazıları
da 'ölü zilci' (dead ringer) olurdu.

Ortaçağda Avrupa'daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka yerlerini yıkamaları
kesin olarak yasaklanmıştı. Kastilya Kraliçesi İsabella bile 50 yıldan fazla
süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı. Kirlilik adeti Amerika'ya da bulaşmış
Pennsylvania ve Virginia eyaletlerinde ''banyo yapmayı yasaklayan'' ya da belirli
kısıtlamalar getiren kanunlar çıkarılmıştı. Philadelphia' da ise kanunla
bir ay içinde birden fazla banyo yapan insanlar cezaevine gönderiliyordu.
Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa'da lazımlıkları sokaklaraboşaltma adeti
17. yüzyıla kadar sürdü. Fransa krallarından 14. Louis, gününün belli bir zamanını
lazımlığında oturarak geçirir, devlet işlerini de buradan yürütürdü.
1600'lerde İstanbul'a gelen İngiliz büyükelçiler, lazımlık kullanma
ve bunu da pencereden boşaltma adetleri yüzünden şehirden uzak olan
Tarabya'yaki bir konağa gönderilmişti. 19. yüzyıla gelindiğinde, kesin olarak
tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim'e taşınmalarına izin verilmişti...

kaleci
17-12-2008, 23:36
http://img64.imageshack.us/img64/8144/63645km5.jpg
Çin'de sırtında 12 santimlik kanatları olan kedi görenleri şaşırtıyor.

Çin'in Shaanxi eyaletinin Xianyang kentinde yaşayan kedinin sahibi Granny Feng "Bir meleğe benziyor" dediği kedisinin nasıl 'kanatlandığını" şöyle anlatıyor: "Kedim doğduğunda sırtında iki küçük yumru vardı. Çiftleşme mevsimi geldiğinde bir çok dişi kedi benim kedime ilgi göstermeye başladı. Ondan sonra da kedimin kanatları kısa süre içinde 12 santimetreye ulaştı."
Uzmanlara göre milyonda bir görülen bu durum genlerdeki değişimin bir sonucu.

kaleci
17-12-2008, 23:39
Fotoğrafta ne görüyorsunuz?
Bulut mu yoksa bir harita mı? Bir daha bakın...13 Temmuz 2006 11:19

İnternet ortamında e-mailler arasında dolaşan bu fotoğraf görenleri hayrete düşürüyor.

Büyük bir bulutun güneşin önünden geçerken çekilen bu görüntüsü ilk bakışta birşey ifade etmiyor olabilir. Ama biraz dikkatli bakacak olursanız bulut görüntüsü hemen akıllara sürpriz bir görüntüyü getiriyor.

İşte o fotoğraf:
http://img262.imageshack.us/img262/674/traq3gd1.jpg

sezi
19-12-2008, 11:37
Ben Okumayacağım
Mart ayı gelmişti ama kızım hala okumaya geçmemişti. Ödevlerini
yapmamak için bir sürü bahane buluyordu. Elimden geldiğince
ilgileniyor, çalışma şevki kazanması için çabalıyordum. Ancak hiçbir gelişme yoktu.
Adeta inatla okuma-yazma öğrenmemeye çalışıyor gibiydi. Öğretmenliğin
kazandırdığı bütün deneyimlerimi kullanıyor, hiçbirinin işe
yaramadığını gördükçe telaşım artıyordu.
Kızımdan bir yaş küçük oğlum ve henüz yedi aylık bebeğimden
çalabildiğim her dakikayı kızıma ayırıyor, ancak öğretmeniyle her
konuştuğumda büyük bir düş kırıklığı ile eve dönüyordum. 'Kızım acaba
geri zekalı mı' diye düşündüğüm oluyor, bu düşünceler yüzünden beynimin
zonklamasını geçirmek için iki, üç tane ağrı kesici almak zorunda kalıyordum.
O soğuk mart akşamında, sönmeye yüz tutmuş sobanın yanında,kızıma
heceleri söktürebilmek için uğraşırken, onun ilgisizliği kalan son sabrımıda tüketti. Ayların birikimiyle kızı mı omuzlarından tutup,
silktim ve minicik yanağına hatırladıkça utandığım' bir tokat attım.Yanağı kıpkırmızı oldu. Şaşkın ama kızgın baktı. Ağlamamak için
minik dudaklarını sürekli büküyor, bakışları kalbimin ötelerine doğru ok gibi
ilerliyordu.
Sessizliği bozan ben oldum.
"Neden?
Nazlıhan neden? Niçin okumayı öğrenmek için gayret
göstermiyorsun? Sen aptal değilsin. Neden kendine aptalmışsın gibi davranılmasına izin veriyorsun?"
Bir an durdu, sonra sesinin bütün yırtıcılığı ve kiniyle, "Çünkü
ben okumak istemiyorum" diye haykırdı. Kulaklarıma inanamıyordum.
Yüksek tahsil yapıp, iyi bir geleceği olacağını düşledim biricik kızım, benim,
ben öğretmen Emine Özgenç'in kızı "Okumak istemiyorum" diye
bağırıyordu.
Hayal kırıklığı ve şaşkınlık içerisinde "Neden?" diye sorabildim. "Çünkü ben senin gibi okuyup, öğretmen olup, çocuklarımı evde yalnız
bırakıp işe gitmeyeceğim, Çalışmayacağım, Ben sadece anne
olacağım."
Kızım konuşmuyor, adeta beni tokatlıyordu. Başım dönüyor, gözüm
kararıyor, bu sözlerin gerçekten kızıma mı ait olduğunu anlamaya
çalışıyordum. Evet bu sözleri bana yedi yaşındaki kızım
söylüyordu.
"İnsan şimdi bayılmaz da ne zaman bayılır" di ye düşündüm. Sanki, birden, gözlerimin önünde bir sinema perdesi açıldı ve acı bir film
oynamaya başladı. Yozgat'ın Nohutlu Tepesi'nde, o her çıkışımda hiç
bitmeyeceğini düşündüğüm yokuşun başındaki bir türlü ısıtamadığım evi
hatırladım.
12 Eylül sonrası, eşimin (birçok insana yapıldığı gibi) hiç
anlayamadığım bir tarzda ve sebepsizce tutuklanıp cezaevine
götürülüşü. Aylarca tutuklu olduğu halde mahkemenin bir türlü başlamayışı.
Yıllarca süren ve benim, eşimin neden tutuklandığını beraat ettikten sonra
bile anlamadığım mahkemeler. Bakamadığım için dokuz aylık oğlumu Samsun'a,anneme bırakmam. Bakıcı ve anaokulu masraflarını karşılayamadığım için, iki yaşındaki kızımı her gün çalıştığım liseye götürüşüm. Yavrumun öğretmenler odasında koltuklarda uyuyuşu. Uykusunun en derin yerinde çalan teneffüs ziliyle yavrumun fırlayıp koltuklara oturuşu. Sonra müdürün beni çağırıp, -"Bak Emine Hanım, biliyorum zor durumdasın ama seni gören herkes çocuğunu okula getirmeye başladı. -Burası çocuk yuvası değil
ki. Bir daha kızını okula getirme" deyişi. O günden sonra iki buçuk yaşındaki kızımı o koskoca, o sopsoğuk evde, yalnız başına bırakıp, dönene kadar kızımı koruması için Allah'a yalvarışlarım.Acı kır ve susar diye etrafa bıraktığım su bardakları ve yiyecekler. Her akşam eve döndüğümde yavrumu bir köşede battaniyenin altında büzüşmüş buluşum.
-"Yavrum, iyi misin? Korktun mu?" diye sorunca, -"Korktum, ağladım,ağladım, yoruldum, sustum, sonra yine ağladım" diyerek boynuma
sarılışı.Bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerimin önünden. Bir türlü filmin sonu
gelmiyordu. Nisan sonlarına doğru bir öğle paydosunda eve gelmiş ve zili çalmak zorunda kalmıştım.
O sabah telaşla çıkarken anahtarı evde unutmuştum. Ama çok dert
etmemiştim. Nasılsa kızım evdeydi. Kapıyı açardı. Ama açmadı.
Açmadığı gibi sesinin bütün gücüyle "Anne" diyerek ağlıyordu. "Kızım, ben
annenim,aç kapıyı" dedikçe o "Hayır sen annem değilsin. Sen kurtsun. Beni yiyeceksin" diye feryat ediyordu. Ne söyledimse inandıramadım. Dinlediği bir masaldan etkilenmişti besbelli. Yavrum, minik yavrum korkuyor ve ağlıyordu. Yarım saat uğraşmış, ikna edememiştim.
Yapacağım tek şey vardı. Bir şekilde içeri girmek. Ama nasıl? Kapıyı
kıracak gücüm yoktu. Nohutlu Tepesi'nde çilingir ne gezerdi. İçerde yavrum
feryat figan ağlıyordu.
Neden sonra alt kata inmeyi düşündüm. Kapıyı açan komşuma bir yandan
olayları anlatıyor, bir yandan balkona doğru koşuyordum. Bir sandalye
bulup balkona yerleştirdim ve üst kattaki evimin balkonuna
ulaştım. Ben,153 santimlik ufak tefek kadın, bir sandalye yardımıyla nasıl olup üç metrelik tırmanışı gerçekleştirerek, üçüncü kattaki evimin
balkonuna ulaştım. Hala anlamış değilim. Sanki görünmeyen bir el beni yukarı çekti.
Balkonun kapısı pek sağlam olmadığından, kilidi kolayca açıp içeri
koştum. Kızım kapının dibine oturmuş, başını bacaklarının arasına
sıkıştırmış ağlıyordu. Sarıldım, sarıldım, sarıldım... Göz
yaşlarım onunkiyle karıştı. Koynuma büzüldü. Sadece "Annem, anneciğim, kurt beni yiyecekti" diyebiliyordu. O gün öğleden sonraki ilk dersimi
kaçırdım.Müdürün ikazına rağmen kızımı sınıfıma götürdüm. Önce müdür
muavini, sonra müdür tarafından azarlandım ama hiç cevap vermedim.
Sadece göz pınarlarımda iki damla yaş belirdi. Ve o yaşlar müdürün birden susup özür dilemesine sebep oldu.
Evet bu acı film bitecek gibi değil. Kızımın sesiyle irkildim.
"Ben okumayacağım. Anne olacağım diye feryat ediyordu. Feryat
etmiyor sanki beni tokatlıyordu. Ona iyi bir anne olamadığımı ve bundan
duyduğu rahatsızlığı bu sözlerle haykırıyordu yüzüme. Hayatımın hiçbir
anında böylesine bir acı yaşamamıştım. Hiçbir söz yüreğimi ve belleğimi
böylesine hırpalamamıştı.
Kızımın kestane rengi saçlarını okşadım. Tokadımla kızaran
yanağını öptüm. Başını göğsüme bastırdım. Onun hafızasında yer eden bütün acıları silmek istiyordum. En doğru, en eğitici sözleri bulmalıydım. Ama nasıl?..
Bu allak bullak beyinle nasıl?
Öğlece ne kadar kaldık bilemiyorum. Bir ara konuşacak gücü
bulabildim.
"Kızım, her okuyan kadın çalışmak zorunda değildir. Sen iyi bir
anne olmak istiyorsun. Ben de iyi bir anne olmanı istiyorum. Ancak,
okursan,bilgili olursan, iyi bir anne olabilirsin. Çalışmak zorunda
değilsin ki.Sen de evde çocuklarına bakar, onlara okuma yazma öğretirsin" diye devam eden birçok cümle sıraladım peş peşe. Kızım ikna olmuş görünüyordu. Ertesi gün okuldangeldiğ inde onu masanın başında Cin Ali kitabını okurken buldum. Kızım,okuyup yazmayı aylar önce öğrenmiş fakat ısrarla herkesten saklamıştı.
Öğretmeni şaşkındı. "Nasıl olur da bir çocuk, bir günde bu kadar
ilerleme kaydedebilir?" diye soruyordu. Bu sorunun cevabı öyle
uzun ve anlaşılması öyle güçtü ki... O an susmak, en güzel cevaptı çünkü
bu sorunun cevabını ancak ben ve Nazlıhan anlayabilirdik.
Şimdi kızım, Gazi Üniversitesi'nde işletme okuyor. Anadilini çok iyi
okuyup, yazdığı gibi iyi derecede İngilizce de biliyor. En önemlisi
bir kadının hangi şartlarda olursa olsun çalışması ve ekonomik özgürlüğünü
elde etmesi gerektiğine inanıyor. En güzeli de her fırsatta "Canım annem diye sarılıp yanaklarımdan öpüyor. Ben de onun, daha önce "o utandığım
tokatla" kızarttığım yanağından öpmeye özen gösteriyorum.
Emine Özgenç

ardahan
20-12-2008, 14:45
Metrodaki kemancı...

Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC'de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider.

Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder..

Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider.

Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.

En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.

Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell'in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston'da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı...

Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell'in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi...

Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?

ÖZDOĞAN77
23-12-2008, 09:45
Metrodaki kemancı...

Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC'de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider.

Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder..

Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider.

Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.

En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.

Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell'in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston'da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı...

Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell'in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi...

Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?



Az evvel okudum benden önce davranıp iletmişsiniz.
Bende resmini koyayım bari.:)



http://sunucu18.kucukresim.com/uploads/jasuaa16f1.jpg

ASPİRİN
24-12-2008, 12:44
BİR ZAMANLAR BİZİM NENE HATUNLARIMIZ DA VARDI...

Nene Hatun, 1857’de Erzurum-Pasinler’e bağlı Çeperli Köyü’nde dünyaya gelmiştir. “93 Harbi” (1877-1878) patlak verip de sahneye çıkacağı ana kadar Nene Hatun, Anadolu’daki diğer isimsiz kahramanlar gibi, kendi hâlinde mütevazı bir hayat süren sıradan insanlardan biriydi. Her kahraman gibi onu da kahramanlık tahtına oturtan; şartların vahimleşip işin başa düştüğü günler olmuştur...

BÜTÜN DADAŞLAR ORADAYDI...

Nitekim, orduyla beraber kadını-erkeği, genci-ihtiyarıyla bütün Erzurum halkı; 8-9 Kasımda, ellerine geçirdikleri balta, satır, tırpan, kazma, ne buldularsa Moskof zulmüne karşı tarihimizin bir altın sayfasını daha yazmışlar ve düşmanı püskürtmeyi başarmışlardır. Yediden yetmişe bütün milletin ordusuyla kenetleşip düşman işgâlini bertaraf etmek için giriştiği mücadelelerinden biri daha şanla ve şerefle kazanılmıştır.
Arif Bey’in senâ ettiği kahraman kadınların başında ise, henüz hayatının baharını yaşayan Nene Hatun geliyordu.

Nene Hatun, Aziziye’de Moskof’a indirdikleri unutulmaz darbeyi ve efsanevî mücadelenin destanlaşan anlarını şöyle anlatıyordu:

“Muharebenin gürültüleri ile uyandık. Kocam baltasını kaptığı gibi dışarı fırladı. Biraz sonra bana dönerek; ‘Ruslar tabyalara girmiş, sen çocuğa bak, arkamdan gelme. Biz, Rus’u durdururuz!..’ dedi ve gitti... Bütün memleketin boşaldığı, herkesin Rus’u karşılamaya, vatanı kurtarmaya gittiği bugün, ben nasıl evde kalabilirdim?!. Minik yavrumu Allah’a emânet ederek, evde bulunan satırı aldım ve sel gibi akan kalabalığa karışarak tabyalara doğru koşmaya başladım... Mecidiye Tabyalarını aşıp düzlüğe indiğimiz zaman, düşmanın kulaklarımızı sağır eden tüfek ateşleri altında yaralanana, ölene bakmadan ileri atıldık...

“DÜŞMANI KOVDUK YA...”

Bazen satırla, bazen taşla vuruyor, önümüze çıkan her Rus’u devirerek tabyalara doğru ilerliyorduk. Asker kardeşlerimiz bir taraftan, biz bir taraftan tabyalara girdik... Bu arada tabyanın bir tarafında yaralı olan kardeşim Hasan’ı gördüm. Ağlayarak üzerine atıldım. Kardeşim Hasan ‘Abla ağlama, anamız bizi bugünler için doğurdu. Ben de dedem gibi şehitlik mertebesine yükselmeyi her zaman istemiştim. Düşmanı kovduk ya, gayrısına gam yemem!’ dedi ve gözlerini bir daha açmamak üzere yumdu...”

Analarımız, babalarımız, ceddimiz neymiş, biz ne olmuşuz da hala farkında değiliz !
Bu günkü gençlik mi yarının anaları babaları olacak,Nene Hatunları yetiştirecek, ülkeyi temsil edecek-savunacak ?
Kim olduğunu, kimlerin mirasçısı olduğunu,ne olacağını, hedeflerini öğrettik mi çocuklarımıza ?
Bizi biz yapan,ortak paydalarımızı bırakın anlatmayı, sadece adlarını sorsak bilebilir mi bu gençlik ?
Gelecek nesil için hala yeise düşmeyen, karamsarlığa kapılmayan, ümitleri tükenmemiş olup, gayretle, inatla, emek sarf edenlere selam olsun...

ASPİRİN
30-12-2008, 11:16
HERKES YEDİĞİNİ GÖNDERİR

Yavuz Sultan Selim Han zamanında, İran şahı kıymetli mücevherlerle süslü bir sandık hediye gönderiyor Sultan Selim’e.Sandık açılıyor. İçinden çeşit çeşit değerli taşlar, kıymetli atlas, kadife kumaşlar çıkıyor. Fakat bir de pis bir koku yayılıyor.
Dehşet bir koku, herkes burnunu tıkıyor.Neyse en alttaki bohçadan insan pisliği çıkıyor.

Yani; Osmanlıya alanen yapılan küstahça bir hakaret!

Cihan padişahı emir veriyor,“Herkes düşünsün, buna ince bir şekilde cevap vermeliyiz”. Ve cihan padişahı çözümü yine kendisi buluyor.

Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatıyor.
İçine o zamanın Osmanlı İstanbul’unda imal edilen gül kokulu en nadide lokumlardan bir kutu hazırlatıyor, en altına da küçük bir pusula ve bir satır yazı gönderiyor.

Şah sandığı açıyor. Açtıkça güzel bir koku ve en altta bir kutu lokum.
Anlam veremiyorlar tabii. Bizim elçi yiyor önce, sonra oradakilere ikram ediyor.
Kutunun içindeki pusulayı Şah okuyor:

“Herkes yediğinden ikram eder” !

agonist
31-12-2008, 18:10
MAYMUN DAVRANIŞI

Kafese 5 maymun konulur. Ortaya bir merdiven konur, tepesine iple bir kangal muz asılır. Her bir maymun, merdivenleri çıkarak muzlara ulaşmak istediğinde, dışarıdan üzerine soğuk su sıkılır. Her bir maymun aynı denemeyi yapar, buz gibi soğuk suyla ıslatılır. Bütün maymunlar bu denemeler sonunda sırılsıklam ıslanırlar.
Bir süre sonra muzlara doğru hareketleneni, diğer maymunlar engellemeye başlar. Su kapatılıp maymunlardan biri dışarı alınır, yerine yeni bir maymun konulur. İlk yaptığı iş, koşup muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur. Fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu bir de döverler. Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha, yeni bir maymunla değiştirilir. Ve o da merdivene ilk yaptığı atakta dayak yer. Bu maymunu en şiddetli ve istekli döven de biraz önce diğerleri tarafından engellenen ve ilk dayağı yiyen birinci yeni maymundur.

Islak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir. Bu da ilk atağında diğerleri tarafından cezalandırılır. Diğer dört maymundan yeni gelen ikisinin en yeni gelen maymunu niye dövdükleri konusunda hiç bir fikirleri yoktur ama en iştahlı dövenler de onlardır. Sonra en baştaki ıslanan maymunların dördüncü ve beşincisi de yenileriyle değiştirilir. Ama tepelerinde o bir kangal muz hala asılı olduğu halde artık hiçbiri merdivene yaklaşmamaktadır.

Neden mi? Çünkü burada işler böyle gelmiş ve böyle gitmektedir...

guneysu
08-01-2009, 02:31
YÜK VE YOL



Hamalsan iki şey önemli oluyor senin için:Yük ve yol...
Ancak sırtına aldığın yükle bu mesafeyi aşabilirsen,ücret mevzu bahis oluyor.
Aksi olursa, cereme çekiyorsun! Bunu düşünüyordum. Yanımdaki hamalla yola çıktık.İhtiyardı.
Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece, onunkinin çeyreği...
Diyordum ki içimden "Çok gitmeden kıvrılırsa titreyen bacakları,yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!..
"Nitekim, çok geçmeden dedi ki: "Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!. ..
"Ne molası, dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!. . "Sözüme aldırmadı. Durdu. Çöktü.
Salarken yükünün ipini "Sen de dinlen hadi" dedi. Benim canım sıkılmıştı bu işe.
Genç olduğumu, ondan kuvvetli olduğumu, bunun gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum.
O ihtiyar, birbacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken, ben huzursuz bir şekilde ayakta dolanıyordum.
Bir saat kadar sonra yine durdu,oturdu,dinlendi. Ben kızgınlıkla dolandım etrafında...
"Yükünü indirip sen de dinlen", demesine aldırmadım,ona daha çok kızdım...Sonra yine durdu.
Bana da "dinlenmemi" söyledi yine ama dinlenmedim. Yarım saat sonra "dinlenelim mi" diye sordu, aksi aksi başımı salladım...Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum, birden bire dizlerimin bağı çözüldü.Kafamın içinde uçuşan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldım. Kayış kolumdan çıktı, sırtımdaki bavullar kaydı. Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim.
Uyumuştum da uyandım mı, yoksa bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım...
Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı.
Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı, içtim. Sonra koluma girerek; "Hadi kalk, dedi.
Bana yaslan. Ağır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz." Dediğini yaptım. Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları iyi geldi bana."Ben yılların hamalıyım, dedi. Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm. Çoğu, dinlenmek istemediklerinden
yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi sonunda... Yolda gördüğümüz saçılmış kuru kemiklerin çoğu, anlattığım bu insanlara
ait...Halbuki bir yükü "taşımak" bizim işimiz, "altında ezilmek" değil!.. Unutma ki bir yük taşıdıkça ağırlaşır.
Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun! Belki günün birinde hamallığın şekli değişir. Belki o günleri ben göremem.
Ama sen kavuşursan o zamanlara, aman ha, kafanın içinde de sakın yük taşıma...Akşamları bırak ve hafifle...
Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü. Bizim işimiz, bugünü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil. Çünkü , yarınlarda bizi bekleyenler var, taşıdıklarımızı bekleyenler var...Gerçek şu ki, hepimiz şu hayatın hamallarıyız..
Yüklerimizi en doğru şekilde taşımak ve hayatın altında ezilmemek dileklerimle. ..

TurkPrens
08-01-2009, 13:19
ERKEKLERIN KADINLARDAN RICASIDIR (Yakaris)

* Evi temizleyip yorulduktan sonra, yüzünüze bakilamayacak haldeyseniz, yaptiginiz temizligin bizim için bir anlami yoktur, takdir beklemeyin. Temiz bir evden ziyade bakimli görünen bir kadinla bir evi paylasmak daha anlamlidir…

* Ev islerinden sonra yattiginiz yerde sizip kaliyor ve her türlü kur çabasina yorgunum diyorsaniz bu bizi bozar… Bir erkege temiz evden önce temiz bir es ve hatta sadece bir es lazimdir. Temizlik bir temizlikçi tarafindan da yapilabilir ama bazi seyler temizlikçi ile yapilmaz… Yapilmamali da. Bizi zorlamayin..!

* Pembe dizilerdeki sahte ask nagmelerini bizden duymaya çabalamayin çünkü onlar gerçekten rol yapiyor ve kabak bizim basimiza patliyor.

* Bir SMS gönderdiginiz zaman ilk 10 saniyede cevap gelmeyince ikinci SMS'te 'Orda misin???' diye sormayin. Kesinlikle oradayizdir..!

* Magazada gelinliklere bakip 'Aaaa ne güzeeel' dediginizde onun bizim için bir anlami yoktur. Bizi duygusuzlukla suçlamayin. Gelinlik sadece kizlarin hayalidir erkeklerin degil!!!

* Saçlarinizi boyattiginizda bunu fark edemezsek anlayin ki yakismamistir ve bu bizim suçumuz degildir.

* Çogu erkek isrardan ve bir seyi ikinci kez duymaktan nefret eder; mutlaka ilk söylediginizi anlamisizdir ama isimize gelmiyordur, lütfen bize geri zekali muamelesi yapmayin.

* Alisveris yapmak hiç zevkli degildir ve asla zevkli olmayacaktir.

* 'Beni seviyor musun?' diye sormayin. Emin olun ki sevmiyor olsak yaninizda bir saniye bile durmayiz…

* Bizden sizinle ayni üzüntüyü yasamamizi ve size tuvalete kadar eslik etmemizi beklemeyin, o sizin kiz arkadaslarinizin görevidir.

* Bir yere gittigimizde, hangi kiyafeti giyerseniz giyin, size çok yakisiyor, yemin ederiz. O yüzden bir daha sormayin.

* Biz erkekler gerçekten basitizdir. Mesela sizden ekmegi getirmenizi istiyorsak, aslinda sadece acikmisizdir ve sadece ekmegi getirmenizi istiyoruzdur. Bundan 'ekmek niçin masada degil' diye bir igneleme yaptigimiz sonucunu çikarmayin zira tüm erkekler edebiyatçi degildir…

* Eger farkinda olmadan 2 degisik sekilde anlayabileceginiz bir sey söylemissek ve bunlardan biri kötü ve sizi üzecekse, kesinlikle diger anlaminda söylemisizdir, bosuna bizi sikintiya sokmayin…

* Biz farkli anlamlar tasiyan dolayli, mecazli sorulari anlamayiz. Ne istiyorsaniz dogrudan söyleyin ve bizi yormayin…

* Eger sismanladiginizi düsünüyorsaniz ki büyük ihtimalle sismanlamissinizdir. Bize sormayin, cevap vermeyi reddediyoruzdur.

* En karmasik durumda bile bizim için temel kural sudur: 'En kolayini seç'. Bizden komplike seyler beklemeyin.

* Erkekler genelde sadece ana renkleri görürler. Mesela, sampanya bir renk degil, bir içkidir bizim için.

Sarimsi Yesil, Açik Yesil Likör yesili, Çimen Yesili, Kireç Yesili, Yay Yesili, Orta Deniz Yesili

Yukarida saydiklariniz vallahi hepsi yesil iste..! Lütfen bizi zorlamayin..?

* Erkeklerin çogunun en fazla 3 çift ayakkabisi vardir. O yüzden 30 çift ayakkabinizdan hangisinin kiyafetinize uyacagini bilmiyoruzdur lütfen sormayiniz ayrica uyum diye bir sey yoktur ve sirf uyum için giyeceginiz seyleri 1 hafta önceden tasarlamaniz tamamen sizin takintinizdir. Mavi kotun üstüne her renk ve desen blüz giyilebilir.

* Kirmizi tokaniz var ve sirf bu tokaya uyum saglamasi için lütfen kirmizi takim elbise almaya bize magazalari dolastirmayiniz..!

* Cuma + Cumartesi + Pazar = Bol yemek ve mutfak gerçekliginin icrasidir…

* Bizi anlamaya çalisin; ancak bizi anlama isini lütfen fazla abartmayin çünkü çok kolay anlasilir erkekler.

* Aylarca süren bas agrilari bas agrisi olamaz, mutlaka bir doktora gidin.

* Size 'neyiniz var' diye sordugumuzda, 'hiç bir seyim yok!!!' derseniz size inaniriz, bizim için olay bitmistir. O yüzden bir seyiniz varsa dogrudan söyleyin sonra bizi anlayissiz durumuna düsürmeyin…

* 30 civarinda ayakkabiniz ve dolaplar dolusu elbiseniz varken bizi iflas ettirmek bir sevgi gösterisi degildir.

sezi
12-01-2009, 01:52
Hayat Sınavı



Ewan 22 yaşına o sene basmıştı, kendinden emin çok zeki ve çok çekici bir genç adam olmanın asaletini taşıyordu. 10 gün sonra Kore'deki bir savaşa katılmak üzere İngiltere'den ayrılacaktı, hiç bir şeyden korkmuyordu ama duygusallığı nedeniyle, ülkesinden ayrılma fikri zor geliyordu ona.

Ağır adımlarla büyük kütüphaneden içeriye girdi, bir kitap alıp oturdu ve okumaya koyuldu. Gerçekten de çok güzel temalara değinmiş etkileyici bir kitaptı elindeki, ama daha da güzel olanı kitabı daha önce başkasının da okumuş ve bazı yerlere notlar almış olmasıydı. Okuyanın notlar aldığı bölümler Ewan'i da derinden etkiliyor, notları okudukça sarsılıyordu. Kim olabilirdi bu? Hemen kütüphane görevlisine gitti ve daha önce kitabı okuyan kişinin kim olduğunu öğrendi. Holly adında bir kadındı, adresini aldı ve eve varır varmaz bir mektup yazdı:

'Büyük Kütüphanede bir kitap okudum. Eklediğiniz notlar karşısında hayranlık duyduğumu belirtmeliyim. 10 gün sonra Kore'ye gidiyorum, sizi tanımak ve sizinle mektuplaşmak istiyorum. Cevabınızı sabırsızlıkla bekliyorum.'

Holly'den olumlu cevap geldi ve mektuplar ardı ardına yazılmaya başlandı. Her yeni mektupta birbirlerinden biraz daha etkileniyor, yüreklerini birbirlerine biraz daha açıyorlardı. 2 sene bu şekilde geçip gitti. Ewan ve Holly birbirlerine belki binlerce mektup yazmış, her mektuptan ayrı tatlar almışlardı. Ewan'ın ülkeye geri dönme zamanı gelmişti, son mektubunda Holly'i görmek istediğini yazdı.

'Ancak seni tanıyabilmem için bana bir resmini gönder lütfen' diye ekledi. Holly buluşmayı kabul etti fakat resmi göndermedi.

'Resmin ne önemi var ki? Bizi ilgilendiren kalplerimiz değil mi? Yakama kırmızı bir çiçek takacağım.' dedi.

Günler birbirini kovaladı ve Ewan ülkeye döndü. Trenden indiği ilk anda gözleri Holly'i aradı. Bir müddet bakındı, sonra kalabalığın arasından şimdiye dek gördüğü en güzel kadın belirdi. Uzun boylu, çok güzel, uzun sarı saçlı, masmavi iri gözleri ve mavi elbisesiyle muhteşem bir kadındı. Kadına doğru bir adım attı, ama yakasında hiç bir şey yoktu. Kadın gözlerine baktı ve 'Merhaba denizci, benimle gelmek ister misin?' diye sordu.

Tam o sırada güzel kadının omzunun üzerinden, yakasında kırmızı çiçek olan kadını gördü. Kısa boylu, şişman sayılacak kiloda, gri kısa saçlı, tozlu uzun pardösüsü ve kalın bilekleriyle öylece duruyordu. Ewan şaşkındı, az önce hayatında gördüğü en güzel kadından bir teklif almıştı ancak karşısında da yüreğine aşık olduğu kadın duruyordu. Kendini toparladı ve yanından geçen dünyalar güzeli kadına aldırmadan ilerledi. Elinde Holly'le birbirlerini tanımalarını sağlayan kitap vardı. Elini uzattı, 'Merhaba Holly' dedi gözlerinin içi gülerek. 'Pardon' dedi kadın. 'Ben Holly değilim. Az önce buradan geçen sarı saçlı mavi elbiseli bayan yakama bu çiçeği taktı ve bunun hayatının sınavı olduğunu söyledi. Sizi garın çıkışındaki cafede bekliyormuş...'



HAYATA DEĞER BİR YAŞAM,''SEVMEYE DEĞER BİR AŞK'',

DOSTLUĞA DEĞER BİR ARKADAŞLIKTAN ASLA VAZGEÇME..!!

KARADENIZ
12-01-2009, 03:32
Gerci daha once gelmis e-posta kutusuna...ancak goruyorum... ama isimleri degistirdikten sonra gercekten de her daim gecerli...


************************************************** *
Kim Yazmışsa Güzel Yazmış

'Sayın Başbakan,

Birbirinden başarılı iki oğul babasısınız. Oğlunuz Burak alnının teriyle genç yaşta gemi aldı. Diğer oğlunuz Bilal, Dünya Bankası'ndaki başarılarıyla stratejik ortağınız Amerikan başkanı Bush'un bile iltifatlarına mazhar oldu. İkisi de pırlanta gibi, Allah bağışlasın.

Demem o ki, bir evlat nasıl yetişir, bir baba evladına baktığında nasıl içi titrer, nasıl burnunun direği sızlayarak sever biliyorsunuz...

Ama oğlu ertesi gün askerlik kurası çekecek bir baba o geceyi nasıl geçirir, Güneydoğu'yu çeken oğlunu otobüse nasıl bindirir, 15 ay boyunca geceyi gündüze nasıl ekler, saat başı haberlerini nasıl içi içini yiyerek seyreder, telefonda konuştuğunda 'Operasyona gidiyoruz, hakkını helal et baba' diyen oğluna ne cevap verir, bilmiyorsunuz.

Çünkü dediğim gibi oğullarınızdan biri armatör oldu. Güneydoğu'da deniz yok, Atatürk Barajı da oğlunuzun gemisi için pek küçük kalır, yakışık almaz. Yani Burak güvende. Allah bağışlasın.

E diğer oğlunuz Bilal de dediğim gibi Dünya bankası'ndaydı. Şimdi ise Dünya Bankası her nedense sözleşmesini yenilemediği için The Brooking Institution'da. İşi düşünce üretmek olan bu kuruluş da geçenlerde Diyarbakır'ın belediye başkanı Sayın !!!! Osman Baydemir'i ağırlamıştı, hatırlatırım. Yani sözün kısası Bilal de Washington'da, güvende. Allah bağışlasın.

O yüzden de 'Artık şehit cenazeleri görmek istemiyoruz' diyen bir vatandaşa gönül rahatlığıyla 'Askerlik yan gelip yatma yeri değildir, canım kardeşim' diyebiliyorsunuz.

Ben de artık şehit cenazeleri görmek istemeyenlerdenim, bu yüzden ben de sizin 'Canım kardeşim' diye hitap edebildiklerinizdenim. Can kardeşliğin verdiği samimiyet hissiyle, olanca içtenliğimle merak ediyorum.

Sayın Başbakan, 5 ayda verilen 50 şehidin ardından, 'Askerlik yan g elip yatma yeri değildir' dediğiniz için; şehitlere 'kelle' dediğiniz için hiç mi utanmıyorsunuz?

Bırakın politikaya devam etmeyi, meydanlarda büyük büyük laflar etmeyi; hala nasıl sokağa çıkabiliyorsunuz?

Artık neredeyse her gün kalkan cenazelerde o kadar kişi tek bir ağızdan sizi ve bakanlarınızı yuhalarken ne hissediyorsunuz? Yani mesela, 'Yan gelip değil, can verip yattılar' diye bağırırken binlerce kişi, 'Yer yarılsa da içine girsem' diyebiliyor musunuz?

Orada, şehitlerin cenazesinde, Ajan Smith gözlüklerinizle gizlerken yüzünüzü, neye daha çok üzülüyorsunuz? Şehitlere mi, düştüğünüz hale mi?

İktidarınızın ilk günlerinde terör sıfırken dört buçuk yılın sonunda gelinen durum nedeniyle hiç mi suçluluk duymuyorsunuz?

Şimdi sürekli 'şehitlik üzerinden siyaset yapmayın' diyorsunuz ya meydanlarda. Peki, o zaman tam seçim arifesinde niye şehit aileleri ile gazilere TOKİ aracılığıyla kurasız ucuz konut veriyorsunuz? Bu durumda asıl siz şe hitler üzerinden siyaset yapmış olmuyor musunuz?

Sayın Başbakan, bir baba olarak soruyorum size. Aynaya baktığınızda ne görüyorsunuz? Akşam yastığa başınızı koyduğunuzda uyuyabiliyor musunuz? Kelle deyip geçtiklerinizin ahından korkmuyor musunuz? O mağrur, çocuk bakışlı erler, onların babasız evlatları, anaların ağıtları, babaların 'Vatan Sağ olsun' derken titreyen dudakları hiç mi rüyanıza girmiyor?

Bir 'canım kardeşiniz' olarak olanca samimiyetimle soruyorum. Bu kadar sevilmemek nasıl bir duygu Sayın Başbakan?

Ha, bu arada. Bir oğlunuz, Bilal, hani stratejik ortağınız Bush'un iltifatlarına mazhar olan, askere gitmedi. Diğeri, Burak, hani alnının teriyle gemi alan ise çürük raporu almış. Askerlik yapmayacakmış.

Ne diyeyim. Bilal de, Burak da pırlanta gibi çocuklar. Allah bağışlasın.'

ASPİRİN
12-01-2009, 10:33
Süleymaniye Caminin Şifreleri

Süleymaniye Camii, Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından imparatorluğun gücünü ve görkemini göstermek adına inşa ettirildi. Camii ve külliyesi 7 senede bitirildi. Ancak 7 yıllık bu uzun süre Kanuni'nin canını sıkmıştı. Mimar Sinan'ın yapıyı neden bir türlü açmadığını anlamamıştı...

O sırada Sultan'a, her taraftan da dedikodular yağmaya başladı Kanuni durumu kendi gözleriyle görmek için bir ikindi vakti Süleymaniye'ye gitti. Muhteşem yapının içine girdiğinde Sinan tam da söylendiği gibi caminin ortasında oturmuş nargilesini tüttürmekteydi. Sultan gözlerine inanamadı. Tok sesiyle ve bütün haşmetiyle '' Bu ne iştir Mimarbaşı '' diye haykırdı.

Oysa Mimar Sinan'ın içtiği nargilede tömbeki yoktu. İçtiği sadece suydu. Usta mimar, nargilenin fokurtularını dinleyerek caminin akustiğini ölçmeye çalışıyordu. Mihraptaki imamın sesini, aynı oranda bütün camiye nasıl ulaştıracağını hesaplıyordu. Bunun için Anadolu'nun değişik köşelerinden 65 tane dev turşu küpü getirtti. Bu küpleri içleri boş, ağızları dışarıya gelecek şekilde kubbenin eteklerine dizdirdi.Amacına ulaşmıştı Mimarbaşı. Sesi, yüzlerce metrekarelik mekanın her köşesine, en iyi şekilde yaymayı başarmıştı.

Kanuni'de , Sinan'ın niyetini anlamış, ustasını takdir ederek, iltifatlarda bulunmuştur...

Mimar Sinan yapının içine bir de hava koridoru inşa etti. Elektriğin henüz bulunmadığı o yıllarda, Süleymaniye 275 dev kandille aydınlatılıyordu. Sinan, bu kandillerden çıkan is camiye zarar vermesin ve cemaati rahatsız etmesin diye orta kapının üzerine küçük bir odacık yaptırdı. Binanın değişik köşelerine açtığı oyuklardan giren islerin bu odada toplanmasını sağladı…

Şaşırdınız değil mi?

Durun, daha bitmedi…

Ve Mimar Sinan adına da ‘’ İs Odası ’’ denilen bu bölmenin içine özel bir nemlendirme sistemi kurdu. Odada toplanan islerden, dönemin en kaliteli mürekkebini damıttı. Süleymaniye'nin duvarlarında gördüğünüz o muhteşem kalem işleri, yazılar, süslemeler, caminin kandillerinden çıkan isten damıtılan o mürekkeple yapıldı.

Bütün bunlar bunlar günümüzden 460 yıl öncesinin bilimiyle, teknolojisiyle yapıldı…

Son bir şifre daha var…

Hani oyuklar var ya, isin bir odada toplanmasını sağlayan , hava akımını içeri alan. Dışarıya çıkıp o iki oyuktan içeriye baktığınızda, birinden caminin içindeki Allah (c.c), diğerinden ise Muhammed (aleyhisselam) yazılı dev levhaları görürsünüz. Ayrıca Süleymaniye'nin hangi köşesini, hangi duvarını, hangi açısını ölçerseniz ölçün, sayısal olarak karşınıza Allah kelimesinin ve katlarının çıktığını görürsünüz…

Muhteşem Kanuni Sultan Süleyman Han…
Yaşanılan asra ve Sultanına yakışan, kendini aşmış Muhteşem Mimar Sinan …
Muhteşem eserler…

Ve Muhteşem Osmanlı …

Mekanları cennet olsun…

ENGINEER68
14-01-2009, 11:24
Serçenin biri bir bahargünü uçuyormuş.

Bir anda farketmiş ki karşıdan Motorsikletli bir adam geliyo.
Her ikisi de çarpışmayı engellemek için ellerinden geleni yapmışlar... ama nafile....

Serçe 'çotaaank' diye kaska çarpıp düşmüş.. motorcu koşmuş serçenin yanına.

Serçe baygın yatıyo.. kıyamamış, bırakamamış yolda; almış getirmiş eve.

Eskiden kalma bi de kafesi var evde.. baygın serçeyi kafesin içine güzelce

yerleştirmiş.. yanına da az biraz su, az biraz ekmek koymuş, vurmuş kafayı

yatmış.... Bizim serçe bi müddet sonra ayılmaya başlamıs..

Daha tam seçemiyo ortalığı.. hafif bulanıklık var yani... Bi bakmıs ki parmaklık, ekmek, su falan var bulunduğu yerde... Birden dank etmiş vaziyet:

has.....tir lan motorcuyu öldürmüşüz ...!

Hayat Kısa,
Kuralları Yık,
Kolay Affet,
Kalpten Sev,
Kahkahalara Boğul,
Ve Yüzünü Güldürmeyi Başaran Hiç Bir Şeye Sırtını Dönme...

kantar
14-01-2009, 16:55
ÇOLUK ÇOCUĞU AÇ KALAN İŞÇİ İLE DİLENCİ

Fakir bir işçi, bir gün işinden çıkartılır. Bunun üzerine başka da hiçbir gelir kaynağı olmadığı için çoluk-çocuğu arka arkaya üç gün aç ve susuz kalır. Adam iş bulmak üzere nereye baş vurduysa "İşimiz yok" cevabı ile kapılar yüzüne kapanmaktadır. Üst üste üç gün midelerine hiçbir gıda girmeyen yavruların dinmeyen ağlayışları annenin yüreğini parçalayacak dereceye gelir. Çaresizlikler içinde durumu kocasına açar: "Bey, görmüyor musun? Açlıktan yavrularımızın yüzleri sarardı ve bağırsakları eridi. Hadi biz neyse dayanırız, ama onlar bu kadarına tahammül edemezler; bu sefaletimizin sonu ne olacak; bir şey düşünmüyor musun?" dedi.

Adam düşünceden önce eğilmiş başını eşinin yüzüne doğru kaldırarak ona der ki; "Karıcığım, günlerdir başvurmadığım kapı kalmadı. Piyasaya göre en düşük ücret karşılığında iş aradım, tek bir kerrecik olsun karnınızı doyurabileyim diye; olmadı. Kimse bana iş vermiyor. Yavrularımın açlıktan erimeye yüz tutan ciğerleri benim de yüreğimi parçalıyor. Ama anlıyor ve görüyorsun ki, elimden bir şey gelmiyor." Bu sözler üzerine kadın kocasına der ki: Öyle ise şu benim gelinlik günlerinden kalma başörtümü götür sat; ne kadar tutuyorsa bir şeyler al getir de hele bir kereliğine şu yavrucağızların karnını doyuralım; sonrasına, kulların rızkını veren cömert Allah (c.c.) kerimdir. Elbette bize hayırlı kapı açar."
Adam utançtan yüzü kızararak ve düştüğü acıklı, çaresizliğin ıstırabını ruhunun derinliklerinde duyarak, karısının gelinlik çeyiz sandığından çıkarıp getirdiği hiç kullanılmamış başörtüsünü alır ve satmaya yollanır. Başörtüyü o zamanın parasıyla ancak iki dirheme satabilir. Aldığı para ile yiyecek bir şeyler satın almaya giderken yolun üstünde bir dilenciye rastlar; adam gelip geçenlere şu sözlerle yalvarmaktadır: "Allah rızası ve peygamber aşkı için boş geçmeyiniz. Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak karşılığında bana yardım etmek isteyen yok mu? Dünyada hiçbir şeyi olmayan kelimenin tam manasıyla muhtaç bir kimseyim."

Adam dilenciye sokulur karısının gelinlik başörtünü satarak aldığı ve günlerdir açlıkla boğuşan yavrularının bir öğünlük yiyeceğine ödeyeceği iki dirhemi, olduğu gibi cebinden çıkarır zavallı dilenciye verir. Şimdi eli boş eve dönmekten gerçekten utanmaktadır; çemberin parası ne oldu diye sorduğu zaman karısına ne cevap verecek. Kadıncağıza nasıl "Çemberine iki dirhem verdiler; onu da ilk rastladığım dilenciye verdim; adamın yalvarmalarına dayanamadım" diyebilecekti. Bu düşünceler içerisinde camiye varıp akşam namazını kıldıktan sonra çöken akşam karanlığılı ile birlikte ve bomboş ellerle yine evine döndü. Karısı ve çocukları sabırsız bakışlarla bir şeyler getirecek diye yolunu gözlüyorlardı.
Geç de kalınca her halde iyi bir şeyler getirecek diye sevinmişlerdi. Adam ümitsiz bir halde ve hep önüne bakarak kapıdan içeri girince kadın şaşakalır ve o akşam da aç kaldıklarını anlar yavrular da boşa giden ümitlerinin arkasından kim bilir kaçıncı kere hep bir ağızdan artık açlıktan kısılmaya yüz tutmuş zayıf bir sesle ağlamaya başlarlar. Kadın hem kızgın ve hemde şaşkın bir ifade ile kocasına başörtüsünü ne yaptığını sorar.

Adam herşeyi olduğu gibi anlatarak başörtüyü sattıktan sonra yiyecek bir şeyler almaya giderken yolda rastladığı dilenciye elindeki iki dirhemi verdiğini karısına söyleyeverir. Kadın işin iç yüzünü öğrenince üstün bir sabır ifadesi takınarak kocasına şöyle der: "Başörtünün parasını madem ki Allah yolunda verdin; O ulu ve zengindir; gösterdiğin cömertliğin karşılığında bize dilediği anda karşılığını vermek gücüne fazlasıyla sahiptir. Sen yine en iyisini yaptın; bakalım önümüze hangi kapı açılacaktır."

Sabahleyin kadın, kocasına bu defa yine baba evinden getirdiği bir duvar saatini verir, "şimdi de bunu satmaya götür ve karşılığında eline geçen para ile eve yiyecek bir şeyler getir" der. Ertesi gün adam, çarşının her tarafını gezerek saati satmaya çalışır. Fakat hiçbir müşteri bulamaz. Yorgun argın ve yine ile boş gideceği için üzgün bir halde eve dönerken bir balık satıcısına rastlar. Adam avazının çıktığı kadar yüksek bir sesle "balık, balık var, balık" diye bağırıyor. Fakat elinde son olarak kalan iki balığa müşteri bulamıyordu.

Adam, balıkçıya sokulur ve ona der ki, "Şu saat benim işime, o balıklar da senin işine yaramaz; öyleyse sen bana elinde kalan iki balığı ver; ben de sana karşılık olarak şu saati vereyim." Müşteri ayartmak için sabahtan beri bağıra bağıra sesi kısılan balıkçı, adamın teklifini kabul eder, balıkları verir, karşılığında saati alarak oradan uzaklaşır.

Günlerden beri ilk defa eve yiyecek bir şey götürebileceği için ölçüsüz derecede sevinen adam, balıkları kapar kapmaz hızla evinin yolunu tutar. Babalarının yiyecek bir şey getirdiğini gören çocuklar neşe ile birbirlerine sarılırlar. Kadın balıkların içini temizlemek üzere mutfağa girer. Az sonra gördüklerinin karşısında şaşkına dönerek kocasını çağırır. Balıklardan birinin karnından bağırsak yerine parlak ve iri bir inci çıkmıştır.

Adam inciyi alır; bir kuyumcuya koşar. Kuyumcu incinin benzersiz değerde bir mücevher olduğunu, kendilerine sattığı taktirde karşılığında ondörtbin dirhem ödemeye hazır olduğunu söyler. Adam artık anlar ki kötü talihi değişmiştir. Çektiği ağır sıkıntılar artık son bulmuş, Allah ona nimet kapılarını açmıştır. İnciyi satarak kuyumcudan uça uça evine yönelir. Olup bitenleri karısına anlatınca bütün ev neşeye gömülür ve hepsi bir ağızdan kederlerini gideren Allah'a ölçüsüz şükürler ederler.

Tam bu sırada kapıya gelen bir dilencinin sesi duyulur. Adam dua ve yalvarmalar içinde içeriye şöyle seslenir. "Ey hane halkı, esirgeyici Allah size bağışladığından bana da verin." Adam hemen kapıya çıkar dilenciye der ki: "tam şu anda Ulu Allah (c.c) hiç beklemediğimiz bir şekilde ve içinde günlerce kıvrandığımız bir açlığın sonunda on dört bin dirhem bağışlamıştır. Madem ki sen Allah rızası için Allah'ın bağış ettiğinden pay istiyorsun dur bekle; bu paranın yarısını sana getireyim. Kalan yarısı da bizim olsun."

Kendisine ilk ağızda yedi bin dirhem kazandıran bu taksime fazlasıyla memnun görünerek razı olan dilenciye paranın yarısını getirmeye giden ev sahibi kapıya dönünce dilencinin orada olmadığını görür; sağı solu iyice araştırdıktan sonra her nedense adamın çekip gittiğini anlar.

Ev sahii bütün keder ve sıkıntılardan sıyrılmış bir rahatlık içinde yatağına uzanınca rüyasında kapıdan kaybolan akşamki dilenciyi görür, ona neden parayı beklemiyerek kaybolduğunu sorunca şu cevabı alır; "ben herhangi bir dilenci değildim; Allah'ın meleklerinden biriydim, hayırseverliğini ve Allah rızasına bağlılık dereceni ölçmek üzere insan kıyafetine girerek o anda kapına geldim, beni bizzat Ulu Allah (c.c) seni son bir defa daha deneyerek dereceni yükseltmek için evine gönderdi. Geçen akşam karının başörtüsüne karşılık eline geçen iki dirhemciği çocuklarına yiyecek almaya giderken verdiğin dilenci de yine bendim. Gönül rahatlığı ile o iki dirhemi, Allah rızasını kazanayım diye bana verince Ulu Allah (c.c) sana o inciyi bağışladı. Bu akşamki ölçüsüz cömertliğinin karşılığında da öbür dünyanın eşsiz zenginlikteki Cennet nimetleriyle kavuşacaksın."

Ne mutlu senin gibi Allah rızasını en sıkışık durumlarda bile baş gaye bilen bahtiyar mü'minlere...

ASPİRİN
14-01-2009, 17:33
Mutlulugun Sırrı

Bir kere su ortaya cikti: Para, mutluluk getirmiyor kardesim! Modern dunya, sadece 'daha zenginlerin', 'daha az zenginlerden' biraz daha mesut oldugunu, bu saadetin de 'ustunluk' hissinden kaynaklandigini ve uzun surmedigini kesfetti! Psikologlar 'mutluluk' konusuna takmis durumdalar. Temel ihtiyaclari karsilandigi surece, daha fazla para ekstra bir mutluluk getirmiyor.

Peki, kim, niye mutlu oluyor? Time dergisinin son sayisi, bircok bilim adaminin bu konuda yaptigi arastirmalardan cikan ilginc sonuclari konu aliyor. Mutluluk, bizim sandigimiz etkenlerden coguyla hic baglantili degil!

Para? Hic alakasi yok!

Egitim? Hic etkisi yok!

Zekâ? Ayni sekilde!

Genclik? Bilakis! Yaslilarin hayattan genclere gore daha cok zevk aldiklari ve depresyona daha az meyilli olduklari kanitlanmis!

Evlilik? Arastirmalara gore, evli insanlar bekârlara gore biraz daha mutlu olsa da, bunun sebebi zaten mutlu olmaya meyilli insanlarin evlilikleri daha kolay yurutmesiyle ilgili olabilir!

Gunesli havalar? Hayir! Amerika'nin bol yagmurlu bolgelerinde yasayanlarin Kaliforniyalilara gore daha depresif olmadigi kanitlanmis!

O zaman insanlari mutlu eden ne?

Bulgulara gore dini inanc insanlarin mutlulugunu artiran onemli bir etkenmis. Inanan insanlar zorluklara karsi daha kolay gogus geriyor ve daha iyimser oluyorlarmis.

Arkadaslar, mutsuzluga karsi muthis bir ilacmis! Ahbaplari, dostlari, aileleri ve cevreleriyle daha yakin ve sik iliski kuran insanlar karamsarliktan uzak kalmak icin en etkili formulu bulmuslar.

Bu arada, mutlu olmak icin bir grup psikologun kullandigi 'gun insa etme' metodundan bahsetmek lazim. Denekler bir gun once dakika dakika ne yaptiklarini hatirlayip, bu aktivitenin onlarin acisindan mutluluk duzeyini birden yediye kadar isaretliyorlar. Bu test 900 kiside uygulaniyor. Sonuclar ilginc...

En cok mutluluk veren aktiviteler, arkadaslarla sosyallesme, evde yatip gevseme, dua etme ve yemek yeme... Bunlari spor yapma ve televizyon seyretme takip ediyor.

Tuhaf ama 'cocuklarla ilgilenmek' listenin en altlarinda, ev isinin bir sira ustunde yer aliyor! Cogu insanin hayatinda mutlulugunun kaynagi olarak gordugu cocuklarin, gunluk hayatin mutsuzluk sebeplerinden biri olmasi ilginc! Demek ki, mutlu ettigini sandiginiz her sey mutlu etmiyor! Ancak, gunluk hayatta insani sinirlendiren, geren, mutsuz eden ufak tefek olaylar, hayatin genelinde mutluluk kaynagi olabilirmis! Surekli sikayet ettiginiz stresli isiniz, hayatinizin en onemli rengi olabilir ornegin.

Psikologlarin bu konuyla ilgili edindigi farkli bir bulgu da: 'Sonlarin gucu'! Sozgelimi, sizi cok mutlu eden bir iliski, son bir haftasinda berbat kavgalar ve gozyasi dolu bir ayrilikla sonlaniyorsa, butun hayatiniz boyunca o iliskiyi kotu hatirliyorsunuz!

Bu konu, kolonoskopi yaptiran bir grup insan uzerinde test edilmis. Biliyorsunuz kolonoskopi, bagirsaklarla ilgili rahatsiz edici, biraz acili bir muayene metodu. Bir grup hastaya standart kolonoskopi yapilmis. Diger grupta ise kolonoskopi aleti, muayeneden sonra 60 saniye hareketsiz birakilmis. Hastalara aci veren bolum aletin hareketleri oldugu icin, uygulama 60 saniye daha uzun surdugu halde, muayenenin sonu 60 saniyelik acisiz bir zaman dilimiyle bittigi icin, ikinci gruptaki hastalar, uygulamayi, ilk gruba gore daha az rahatsiz edici bulmuslar!

Peki, herkes mutlu olabilir mi? 1996'da yapilan bir arastirmaya gore, bir insanin hayatindan memnun olmasi, yuzde 50 oraninda genetik yapisina bagli! Genler neseli, rahat bir kisilik yapisini, stresle basa cikma kapasitesini, depresyon ve endiseye mehili yonlendiriyor! Eger bir insan genetik olarak mutluluga meyilliyse , basina berbat seyler de gelse, hatta kaza sonucu bir uzvunu bile kaybetse, zaman icinde, eski mutluluk seviyesine ya da ona yakin bir noktaya donebiliyor!

Butun psikologlarin uzerinde fikir birligine vardiklari uc mutluluk formulu var:

Sukretmek, iyilik yapmak ve yaptigin isi sevip daha cok konsantre olmak!

Sukretmek, hayattan duydugun memnuniyeti ifade etmek, hatta bunu duzenli olarak yazmak ve soylemek, sadece insanin keyfini yerine getirmekle kalmiyor; Kaliforniya Universitesi'nin arastirmasina gore fiziksel sagligi duzeltiyor, enerji seviyelerini yukseltiyor, aci ve yorgunlugu azaltiyor!

Iyilik yapmak, sozgelimi duzenli olarak bir huzurevini ziyaret etmek, bir komsuya yardim etmek, babaanneye mektup yazmak, mutluluk derecesini ani ve dramatik bicimde artiriyor!

Ne para, ne ask, ne gunes, ne genclik. Yaptiginiz isi sevip, o ise butun konsantrasyonunuzu ve enerjinizi severek vermek de, mutlulugun formullerinden biri.

Marangoz olsaniz da, doktor olsaniz da boyle. O kadar arastirma, kolonoskopide ekstra 60 saniyeye katlanan denekler (!), yazismalar, toplantilar, istatistikler...

Mutlu olmak icin; dua et, şükret, işini severek çalıs, iyilik yap !

KARADENIZ
17-01-2009, 01:14
Bugun e-posta kutusuna gelen guzel bir ileti. daha once gecildi mi bilmiyorum. acikcasi geri donup arayacak gucu de bulamiyorum kendim de.... baska bir basliga yazmistim.... ama bir DOST' un uyarisi ile asil yerinin burasi oldugunu fark ettim....

bana guzel geldi.. 2 dakika .. zaman ayirin ve okuyun derim....tekrar olmayacaksa sizin icin...


************************************************** *
> >KUCUK KIZ
> >
> > Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters
> >baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani
> >kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat
> >temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. "Sapa sağlam adam
> >gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir" diye
> >düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti.
> >
> >Alaycı bir ses tonuyla :
> >- Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.
> >
> >- Hayır çikolata parası lazım!
> >
> >Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin
> >hali de başka oluyor diye düşündü.
> >
> >- Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?
> >
> >- Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu
> >da bulamadıysak aç yatarız.
> >
> >Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.
> >
> >- Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?
> >
> >- Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.
> >
> >- Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
> >
> >- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata
> >götürmek istiyorum.
> >
> >- Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
> >
> >- O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca
> >ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka
> >çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.
> >
> >Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla
> >kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da
> >binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu
> >rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar
> sıkıntısını alıp götürürdü.
> >Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir
> >şey onu rahatlatmıyordu.
> >
> >Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. "Acaba söyledikleri
> >gerçek mi, yoksa uyduruyor mu" diye düşündü.
> >
> >- Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?
> >
> >Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından
> >başka bir şey çıkmadı.
> >
> >- Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım.
> >Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.
> >
> >Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
> >
> >- Oturun biraz dertleşelim bari, dedi.
> >
> >Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
> >
> >- Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?
> >
> >- Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını
> >doyururlar.
> >
> >- Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?
> >
> >- Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.
> >
> >- Hımmmm. Aşk hem de otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en
> >fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.
> >
> >- Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.
> >
> >- Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine
> >bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
> >
> >- Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
> >
> >- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık
> >evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga
> >ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız,
> >işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin
> >yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?
> >
> >- Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim.
> >Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım
> >insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada?
> >Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey
> >olan.
> >
> >- Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet
> ediyor.
>
> >Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
> >
> >- Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç
> >anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit
> >yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi
> >olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.
> >
> >- Sizin mutluluğunuzun sırrı bumu ?
> >
> >- Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne
> >kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
> >
> >- Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?
> >
> >- Küçük kızı severek.
> >
> >- Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?
> >
> >- Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız
> >vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını
> >da o
>
> >kadar mutlu edersin.
> >
> >- Nasıl yani ?
> >
> >- Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar
> >hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya
> bayılırlar.
> >Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep
> >prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz
> >şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler.
> >İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?
> >
> >- Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam
> >boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar.
> >Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye
> >sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi
> >olmuşsun" demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.
> >
> >- İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki
> >karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da
> >yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye
> >hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?"
> >dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.
> >
> >- Hiç kavga etmez misiniz siz?
> >
> >- Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın
> >tadı
>
> >ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için
> >uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.
> >
> >- Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.
> >
> >- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar.
> >En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter
> >ki sen o

> >tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla
> >aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla
> >bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar.
> >Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları
> >severler.
> >
> >- Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum.
> >Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.
> >
> >- Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi.
> >Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu
> >ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek
> >için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu
> >olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir.
> >Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan
> >ne kadar mutlu olabilirsin.
> >
> >- Haklısında bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.
> >
> >- Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama
> >kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir.
> >Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama
> >hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan
> >hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı.
> >Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu.
> >Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk
> >sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım
> >ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler
> >giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım
> >bedenini
>
> >ve mutlu ettim onu.
> >
> >Adam ayağa kalktı.
> >
> >- Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine
> >küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.
> >
> >- Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
> >
> >- Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.
> >
> >Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.
> >
> >- Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.
> >
> >Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin
> >mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evginin yolunu tuttu. Bülent de
> >pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.
> >
> >Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su
> >içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp
> >yıkadı.,
>
> >sonra eşinin önüne koydu.
> >
> >- Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi.
> >
> >İnci hiç konuşmadı.
> >
> >- Sorsana "niye" diye.
> >
> >İnci kızgın kızgın:
> >
> >- Niye? Diye sordu.
> >
> >- Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi
> >gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi
> >yumuşamıştı.
> >
> >- Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.
> >
> >- Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim
> >hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim
> >istediğim bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım"
> >Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü
> >alamazsın.
> >
> >- Özür dilerim seni kırdığım için.
> >
> >Sonra Bülent yere diz çöktü.
elice
> >seven
>
> >bu adamı senden mahrum etme.
> >
> >- Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.
> >
> >İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.
> >
> >- Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara
> >katlanabileceksin, dedi.
> >
> >Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük
> >kızı gördü .
> >Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü.

tarko
17-01-2009, 21:00
Dünyayı Düzeltmek İçin...

Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra, pazar sabahı kalktığında keyifle eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını hayal ediyordu. Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve parka ne zaman gideceklerini sordu. Baba, oğluna söz vermişti; bu hafta sonu parka götürecekti onu ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti.Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna uzattı:

- Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim! dedi. Sonra düşündü:

- Oh be, kurtuldum! En iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez!

Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu babasının yanına koşarak geldi:

- Babacığım, haritayı düzelttim. Artık parka gidebiliriz! dedi.

Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hayretler içindeydi ve oğluna bunu nasıl yaptığını sordu.

Çocuk şu ibretlik açıklamayı yaptı:

-Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzeltiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti!

krokodil
18-01-2009, 06:33
DİLEKÇE

'Birkaç yıl önce, bağlı bulunduğumuz Genel Müdürlük; Dört arkadaşımla
birlikte, beni bir ilimizde, memur statüsünde işçi almak üzere
görevlendirmişti. Sözünü ettiğim ilde on personel alacaktık ve bunlar il
müdürlüğü bünyesinde görevlendirilecekti.
Biz beş arkadaş birleşerek, sözünü ettiğim ile gittik.

Önceden ayrılan bir misafirhaneye indik. İle gelişimizi kimsenin duymasını
istemiyorduk. Beşimizin de kanaati oydu ki, hak edeni kazandıralım, siyasi
ve diğer baskılara boyun eğmeyelim.

Biliyorduk ki, katılım yoğun olacak ve herkes bir referansla bizi rahatsız
edecekti, çünkü Türkiye'nin gerçeği buydu.
Bunun için çok dikkatli davranıyorduk.

İle ikindi vakti gittik. İkindi namazını kılmak için tarihi bir cami olup< BR>olmadığını sorduk. Biliyorduk ki bu ilimiz cami bakımından biraz fakirdi.
Tarihi bir cami olduğunu söylediler. Beş arkadaş, arabamıza atlayarak
oraya gittik.

Kimse bizi tanımıyor, zaten cami de şehrin biraz dışında. İkindi namazı
kılınmış, caminin avlusu boş. Beşimiz de şadırvana oturarak abdest almaya
başladık. Ayakkabılarımı çıkarıp çoraplarımı da sıyırmaya başlamıştım ki,
ayaklarımın önüne bir takunya kondu.Bu takunyaları önüme kim bıraktı diye
başımı kaldırınca, yüzüme tebessümle bakan, yirmibeş yaşlarında bir gençle
karşılaştım:

'Ben buraları bilirim, siz yabancıya benziyorsunuz; namaz kılana hizmet,
Allah?ın rızasını kazandırır. Allah kabul etsin!'
dedi.

Gencin tebessümü, davranışı bizi çok etkiledi.
Sordum: 'Sen kimsin? Adın nedir?'
'Adım Bilâl. Bu mahalled e oturuyorum.'
Bir an abdest almayı bırakarak, gençle ilgilenmeye başladım.
'Ne işle meşgulsün Bilâl?'
'Şimdilik işim yok. Ama inşallah yakında işe gireceğim.'
'Nasıl olacak o?' dedim.
Yüzüne huzurun ve mutluluğun tebessümünü kuşanarak:

'Üç gün sonra ......... Müdürlüğünde sınavla adam alınacak. Rabbim, oraya
girmeyi nasip edecek inşallah' dedi.

Arkadaşlarım da abdest alırlarken, Bilâl'le aramızda geçen bu diyaloğa
kulak vermişlerdi.

'Peki Bilâl, bu zamanda işe girmek zor, senin torpilin var mı?
Referansın kim? İşe nasıl gireceksin?'

Bilâl'in o mütevekkil halini hiç unutamıyorum!
Hepimizin üzerinde bomba tesiri oluşturacak sözü söyleyiverdi:

'Benim referansım Allah (cc)'tır; ne güzel vekildir O. Dün gece O'na
dilekçemi sundum. Hiç yetimin duasını geri çevirir mi O?'

Yâ Rabbi! Ne işe tutulmuştuk! Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
Gözlerimin buğulandığını ona göstermemeliydim.

'Bilâl, baban yok mu?'

'Yok, ben üç yaşındayken ölmüş. Anneciğim büyüttü beni.'

Temiz bir saflık üzerindeydi. Bütün söylediklerini gönülden söylüyordu.
Bu, o kadar meydanda idi ki, kalbi adeta yüzüne vurmuştu.

'Askerliğini yaptın mı?'
'Yaptım ya, hem de çavuş olarak.'

'Evli misin Bilâl?' Bir anda gözleri yere düştü.

Yine o mütevekkil hâli bütün yüzünü kaplamıştı.

'He ya, evli değil de sözlüyüm. İnşallah, işe girer girmez hemen düğünümü
yapacağ ım!'

'Ama Bilâl, üç gün sonraki sınav için o kadar kesin konuşuyorsun ki,
sanki kazanmış gibisin!'

Gözlerini ufka dikti, daldı, sustu ve biraz sonra:

'Ben Rabbimi seviyorum, inanıyorum ki O da beni seviyor. Seven sevene
yardım etmez mi?'

Ona söyleyecek lâf bulamıyordum.

Allah, bizi kocaman kocaman(!) müdürleri, Bilâl kuluna hizmet etmek için
oraya göndermişti, adeta.

Kim müdür, kim garibandı?

Bilâl dilekçesini büyük makama verince, melekler harekete geçtiler,
daireler, müdürler harekete geçtiler ve hep birlikte ona koşmaya
başladılar; çünkü emir büyük makamdandı.

Allah'a malik olan insanın mahrumiyeti söz konusu olabilir miydi?

Sormaya devam ettim:

'Bari Bilâl, evlenecek kız bulabildin mi? Bu zamanda hem yetim, hem de
işsize kim kız verir ki?'

Başını salladı ve 'doğru' diyerek ekledi:

'Zor nişanlandım ya. Allah razı olsun, kayınpederim olacak olan insan,
'Sözde Müslüman' değil, hakiki mü'min.

'Bu zamanda namazında-niyazında damat nerde bulunur, hem rızkı veren
Allah'tır' dedi ve kızını bana verdi. Rabbim rızkımızı verecek inşallah.'

Bilâl lise mezunuydu. Üçyüz kişinin katıldığı yazılı sınavı başarıyla
geçti. Ve bizler, önümüze sunulan -Bakanlık dahil- tüm referansları bir
kenara koyarak, Bilâl'in referansını en öne koyduk.

Mülakât gününe kadar bizi göremedi. Mülâkata girdiğinde karşısında bizi
görünce birden şaşırdı, yüzü kızardı ve gözleri yere düştü.

Sessizliği bozdum: 'Bilâl, bizi tanıdın mı?'
'Evet!' 'Peki ne diyeceksin şimdi?' Ağlamaya başladı. Çocuk gibi
ağlıyordu. İster istemez bizler de ona uyduk. Sabah makamında hıçkırıklar
boğazımızda düğümlenmişti. Bilâl, ellerini kaldırdı ve dua etmeye başladı:

'Ey Rabbim, ben niyazımı Sana sunmuştum. Hâlimi Sana açmıştım. Şimdi
burdaki müdürlerime karşı mahcubum. Ey Allah'ım, ben Sen'den başkasından
istememeyi istedim, Sen'den, yine de öyleyim.'

Sessizlik odayı doldurmuştu. 'Ne olur bana izin verin çıkayım'
dedi. 'Peki Bilâl' dedik, 'Güle güle, Allah işini, aşını, eşini mübârek
kılsın!'

Allah'tan isteyenler muratlarına erdiler de gayrısından isteyenler helâk
oldular.

Allah dilerse bütün dünyayı Bilâllere hizmetçi yapar.

Bilâl yüreğine ve saflığına ulaşmak gerek.'

ENGINEER68
20-01-2009, 11:00
Top toplayıcı çocuk

Futbol maçlarında top toplayıcı bir çocuk... On dört yaşında...
Babası, şoförlüğünü yaptığı şehirler arası otobüsü, kendisiyle birlikte beş kişiye mezar ettiği günden beri, yani sekiz yıldır yetim...
Evin tek çocuğu... Annesiyle yaşıyor.
Anne, sigortadan gelen “sadakayla” kıt kanaat geçindiriyor evi...
Çocuk okuyor. Hafta sonları da Süper Lig’de “top topluyor.”
Fanatik bir imparator hayranı...
***
Uykunun en tatlı olduğu sabah saatlerinde, annesinin sert hareketlerle kendisini sarsmasıyla sıçradı top toplayıcı çocuk:
- Kalk bakayım kalk! Nedir bu paralar? Nereden buldun bunları? Çaldın mı yoksa? Söylee!
Depreme mi uyandım diye korkan gözlerle yataktan fırlayan çocuk, annesinin elinde salladığı kirli, kırış kırış kağıt paraları görünce rahatladı. Cevap vermeden yüzünü yıkamaya gitti.
Annesi aynı endişeyle oğlunu musluk başında kıstırdı:
- Nedir bu paralar?
Çocuk, ıslak ellerini yüzünden çekti, annesine döndü:
- Bi saniye anne, anlatacağım.
Günlerden cumartesiydi.
Havluyla kurulanıp kahvaltı masasına oturdu çocuk:
- Cebimi mi karıştırdın, diye sordu.
- Hayır! Pantolonunu çamaşır makinesine atacaktım, ceplerini boşalttım.
- Merak etme anne, senin oğlun hırsızlık yapmaz.
- Eee?
- Hele otur, hem yiyip hem konuşalım.
***
Televizyonda imparatorun, idmana baklava getiren taraftarlarla görüntüsünü gören top toplayıcı çocuk, hayran olduğu bu futbolcuya bir “iyilik” düşünmüştü.
Sabahları erkenden servise binip okula gittiği için annesinin uykusunu bölmüyor, annesi de ona her gün poğaça, çay alması için beş lira harçlık veriyordu.
Çocuk, beş gün boyunca kahvaltı etmemiş, okulda verilen öğle yemeğini beklemişti. Biriktirdiği yirmi beş lira ile baklava alıp imparatora götürecekti.
İçi burkuldu annesinin:
- Evladım! Bunun için aç kalmana gerek yoktu ki yavrum. Al sen bu paraları. Şükür un da var, şeker de... Hem ev baklavası daha iyi olur. Bu akşam ben sana nefis bir baklava yapayım, yarınki maça götür. Maçtan önce yesin, gollerini atsın. Tamam mı?
***
Top toplayıcı çocuk imtiyazlı olarak girdiği soyunma odasında, büyük bir mutlulukla baklava tepsisini imparatora verdi.
İmparator başını okşadı.
Maçın başlamasına sayılı dakikalar vardı. Tepsiyi bir kenara koydu ünlü futbolcu...
***
Top toplayıcı çocuk, imrenerek seyrettiği ve 3-1 kendi takımının lehine biten maçın sonrasında, stat dışında, bir kenarda imparatorun çıkışını bekledi.
Adını koyamadığı bir duyguyla, bu kez takım otobüsünün yanına gitmeye utanıyordu.
Bu duygunun adı “asaletti.” Bir iyilik yapmıştı ve bunu imparatorun “yüzüne vurmak istemiyordu.”
İmparator, bir elinde spor çantası, diğer elinde tepsiyle göründü. Top toplayıcı çocuk uzaktan izliyordu.
İmparator tam otobüse binecekken geri döndü. Tepsiye sarılı gazeteyi yırtarak açtı. Kenarda, taraftarı futbolculara yaklaştırmayan polislerin yanına gitti:
- O bunu yer mi, diye sordu.
Polis güldü:
- Tepsiyi bile yer!
İmparator düzgün sıralı baklavanın ortasına işaret parmağını geçirerek dilimleri parçaladı.
Ve, tepsiyi polis köpeğinin önüne koyarak otobüse koştu...
***
Çocuk, bütün gün kalbinin acıdığını hissederek, annesinin kızmayacağı en son saate kadar başı önünde, sokaklarda dolaştı.
Eve girdiğinde annesi merak içindeydi:
- Nerde kaldın oğlum? Beğendi mi baklavayı imparator ağabeyin? Ev baklavası olduğunu söyledin mi? Annem yaptı dedin mi? Diğerleri de yedi mi? Beğendilerse haftaya yine yapayım mı? Tepsi nerede?
Top toplayıcı çocuk, gözyaşlarını saklamak için musluk başında habire yüzünü yıkıyordu...

BORA YAŞAR
21-01-2009, 16:09
ABD li yahudi asıllı bir arkadaşım yollamış:

İngilizce bilenlere..

Bakın dertler aynı..

Sadece coğrafya değişiyor..

Görün ABD de ne kadar dolaylı vergi çeşidi var.

Ve soruyor yazar:

"100 sene önce bu vergilerin hiç biri yoktu. Ve biz dünyanın en zengin uluslarından biriydik. Annelerimiz çocuklarını yetiştirmek için evlerinde otururlardı.

Bize ne oldu?"



How many zeros in a billion???


This is too true to be funny...

The next time you hear a politician use the
word 'billion' in a casual manner, think about
whether you want the 'politicians' spending
YOUR tax money.

A billion is a difficult number to comprehend,
but one advertising agency did a good job of
putting that figure into some perspective in
one of it's releases.


A..
A billion seconds ago it was 1959.

B.

A billion minutes ago Jesus was alive.

C.

A billion hours ago our ancestors were
living in the Stone Age.

D.

A billion days ago no-one walked on the earth on two feet.

E.

A billion dollars ago was only

8 hours and 20 minutes,

at the rate our government

is spending it.

While this thought is still fresh in our brain...

let's take a look at New Orleans ....

It's amazing what you can learn with some simple division.



Louisiana Senator,

Mary Landrieu (D)

is presently asking Congress for

250 BILLION DOLLARS

to rebuild New Orleans .. Interesting number....

what does it mean?

A.

Well...if you are one of the 484,674 residents of New Orleans

(every man, woman, and child)

you each get$516,528.

B.

Or... if you have one of the 188,251 homes in
New Orleans , your home gets $1,329,787.

C..

Or... if you are a family of four...

your family gets $2,066,012.


Washington , D.C.

&

Ottawa, ON.

<HELLO!!!>

Are all your calculators broken??


Accounts Receivable Tax
Building Permit Tax
CDL License Tax
Cigarette Tax
Corporate Income Tax
Dog License Tax
Federal Income Tax,Federal Unemployment Tax (FUTA)
Fishing License Tax
Food License Tax
Fuel Permit Tax
Gasoline Tax
Hunting License Tax
Inheritance Tax
Inventory Tax
IRS Interest Charges (tax on top of tax)
IRS Penalties (tax on top of tax)
Liquor Tax
Luxury Tax
Marriage License Tax
Medicare Tax
Property Tax
Real Estate Tax
Service charge taxes
Social Security Tax
Road Usage Tax (Truckers)
Sales Taxes
Recreational Vehicle Tax
School Tax
State Income Tax
State Unemployment Tax (SUTA)
Telephone Federal Excise Tax
Telephone Federal Universal Service Fee Tax upon Tax
Telephone Federal, State and Local Surcharge Tax
Telephone Minimum Usage Surcharge Tax
Telephone Recurring and Non-recurring Charges Tax
TelephoneStateand Local Tax
Telephone Usage ChargeTax
Utility Tax
Vehicle License Registration Tax
Vehicle Sales Tax
Watercraft Registration Tax
Well Permit Tax
Workers Compensation Tax
Income Tax
Everything Tax
STILL THINK THIS IS FUNNY???


Not one of these taxes existed 100 years ago...
and our nation was the most prosperous in the world.


We had absolutely no national debt...

Wehad the largest middle class in the world...

and Mom stayed home to raise the kids.

What happened?

Can you spell 'politicians!'

And I still have to

press '1'

for English.

I hope this goes around the

US & CANADA

at least 1 billion times

What the heck happened???

tarko
21-01-2009, 20:16
SEVGİYİ YAŞAMAK VE YAŞATABİLMEK...

Ister evli,ister bekar olun.Ama mutlaka bu yaziyi okuyun...


Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı.


Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu. "Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha
zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti.

Alaycı bir ses tonuyla:

- Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.

- Hayır çikolata parası lazım!

Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü.

Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü.

- Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?

- Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da
bulamadıysak aç yatarız.

Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.

- Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?

- Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.

- Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?

- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata
götürmek istiyorum.

- Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.

- O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.

Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü. Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı.


"Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu" diye düşündü.

- Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?

Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından
başka bir şey çıkmadı.

- Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım.
Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.

Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.

- Oturun biraz dertleşelim bari, dedi.

Adam çekingen çekingen oturdu yanına.

- Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?

- Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.

- Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?

- Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.

- Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla
üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.


- Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.

- Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.

- Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.

- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim.
Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz.
Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her
şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?

- Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim.
Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan
daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye
her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.

- Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor.
Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?

- Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim.

Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın.

Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.

- Sizin mutluluğunuzun sırrı bumu ?

- Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar
değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.

- Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?

- Küçük kızı severek.

- Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?

- Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır.

O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin.

- Nasıl yani ?

- Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep
beğenilmek, ilgi görmek isterler.

Güzel olduklarını duymaya bayılırlar.
Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler.

Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar.

Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler.

İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?

- Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin.



Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar.
Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye
sorar durur.
Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun"
demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.

- İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler.

Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum.

Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.

- Hiç kavga etmezmisiniz siz?

- Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız.

Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır.

Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.

- Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.

- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar.
En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır.

Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hemde çabuk kırılırlar.

Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.

- Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum.
Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.

- Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi.
Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde
karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.

- Haklısında bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.

- Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.

Adam ayağa kalktı.

- Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük
kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.


- Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.

- Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.

Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.

- Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.

Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin
mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evginin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.

Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı., sonra eşinin önüne koydu.

- Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi.

İnci hiç konuşmadı.

- Sorsana "niye" diye.

İnci kızgın kızgın:

- Niye? Diye sordu.

- Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi
gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.

- Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.

- Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi
meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım" Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın.

- Özür dilerim seni kırdığım için.

Sonra Bülent yere diz çöktü.

- Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden.

Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.

- Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.

İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.

- Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.

Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı
gördü. Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü.



Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilirler. [Mevlana]

ardahan
24-01-2009, 14:20
Ankara İlahiyattan Prof Hayri Kırbaşoğlu'nun
tercüme ettiği mail. حمير العرب
ARAB'IN EŞEĞİ


Mohamed Abbas Orabi

دخل حمار مزرعة رجل

Adamın birisinin tarlasına bir eşek girer

وبدأ يأكل من زرعه الذي تعب في حرثه وبذره وسقيه؟

Sürüp ekip sulamak için ter döktüğü tarladaki ekinleri yemeye başlar

كيف يُـخرج الحمار؟؟

Şimdi bu eşeği nasıl çıkarsın adam?

سؤال محير ؟؟؟

Cevap vermesi zor bir soru!!!

أسرع الرجل إلى البيت

Adam hemen hızla eve gider

جاء بعدَّةِ الشغل

Alet edevatlarını getirir

القضية لا تحتمل التأخير

İşin beklemeye tahammülü yok!

أحضر عصا طويلة ومطرقة ومساميروقطعة كبيرة من الكرتون المقوى
Uzun bir sopa ,bir çekiç,bir miktar çivi ve bir de büyükçe bir tabaka
mukavva getirir
كتب على الكرتون
Mukavvanın üzerine şöyle yazar:
يا حمار أخرج من مزرعتي

"Ey eşek tarlamdam çık!"

ثبت الكرتون بالعصا الطويلة
Sonra mukavvayı uzun sopaya çakar
بالمطرقة والمسمار
Çivi ve çekiçle
ذهب إلى حيث الحمار يرعى في المزرعة
Tarladaki ekinleri yemekte olan eşeğin yanına varır
رفع اللوحة عالياً
Elindeki pankartı kaldırır
وقف رافعًا اللوحة منذ الصباح الباكر
ve sabahın köründen itibaren elinde pankartla dikilir
حتى غروب الشمس
Tâ güneş batıncaya kadar
ولكن الحمار لم يخرج
Fakat eşek çıkmaz!
حار الرجل
Adam şaşkındır
'ربما لم يفهم الحمار ما كتبتُ على اللوحة'
"Belki de eşek pankartta ne yazıldığını anlamamıştır?"

رجع إلى البيت ونام

Eve döner ve yatar uyur

في الصباح التالي
Ertesi sabah
صنع عددًا كبيرًا من اللوحات
Çok sayıda pankart hazırlar
ونادي أولاده وجيرانه

Çocuklarını ve komşularını da çağırır

واستنفر أهل القرية

Köy halkını galeyena getirir

'يعنى عمل مؤتمر قمة'

"Yani bir zirve toplar"

صف الناس في طوابير

İnsanları kuyruklar halinde dizer

يحملون لوحات كثيرة
Ellerinde pankartlar:
أخرج يا حمار من المزرعة
"Ey eşek tarladan çık!"
الموت للحمير
"Eşeğe ölüm!"
يا ويلك يا حمار من راعي الداروتحلقوا حول الحقل الذي فيه الحمار
"Yazıklar olsun sana ey eşek tarla sahibinden ne istiyorsun?" Eşeğin
ekinleri yemekte olduğu tarlanın etrafını çevirirler
وبدءوا يهتفون
Başlarlar slogan atmaya:
اخرج يا حمار. اخرج أحسن لك
"Çık ey eşek, çıkmazsan fena olur!"
والحمار حمار
Eşek eşek !
يأكل ولا يهتم بما يحدث حوله
Yemeğe devam eder ve etrafında olup bitenlere dönüp bakmaz bile
غربت شمس اليوم الثاني
Ertesi gün de güneş batar
وقد تعب الناس من الصراخ والهتاف وبحت أصواتهم
İnsanlar bağırmaktan,slogan atmaktan yorulmuş ve sesleri kısılmıştır
فلما رأوا الحمار غير مبالٍ بهم رجعوا إلى بيوتهم
Bakarlar ki eşek kendilerine aldırmıyor, dönerler evlerine
يفكرون في طريقة أخرى
Başka bir çözüm bulmak lazım!
في صباح اليوم الثالث
Üçüncü günü sabahı
جلس الرجل في بيته يصنع شيئاً آخر
Adam evinde başka birşey yapmağa girişir
خطة جديدة لإخراج الحمار
Eşeği çıkarmak için yeni bir plan
فالزرع أوشك على النهاية
Çünkü ekinler ha bitti ha bitecek
خرج الرجل باختراعه الجديد
Adam yeni icadını getirir
نموذج مجسم لحمار
Eşeğin kuklası
يشبه إلى حد بعيد الحمار الأصلي
Gerçek eşeğe çok benziyor
ولما جاء إلى حيث الحمار يأكل في المزرعة
Eşeğin tarlada ekinleri yediği yere gelince
وأمام نظر الحمار
Eşeğin gözleri önünde
وحشود القرية المنادية بخروج الحمار
Eşeğe çıkması için bağırıp duran kalabalık köylülerin önünde
سكب البنزين على النموذج
Maket üzerine benzin döker
وأحرقه
ve ateşe verir
فكبّر الحشد
Kalabalıklar tekbir getirir
نظر الحمار إلى حيث النار
Eşek de ateşin olduğu yere bakar
ثم رجع يأكل في المزرعة بلا مبالاة
sonra da umursamaksızın tarlada otlamaya devam eder
يا له من حمار عنيد
Amma da inatçı eşekmiş yahu!
لا يفهم
Laftan anlamıyor
أرسلوا وفدًا ليتفاوض مع الحمار
Bu sefer eşekle görüşmek için heyet gönderirler
قالوا له: صاحب المزرعة يريدك أن تخرج
Derler ki: Tarla sahibi kendisinin tarlasından çıkmanı istiyor
وهو صاحب الحق
Haklı olan o !
وعليك أن تخرج
Sana düşen çıkıp gitmek
الحمار ينظر إليهم
Eşek hala onlara bakar
ثم يعود للأكل
Sonra otlamaya devam eder
لا يكترث بهم
Hiç onlara aldırmaz
بعد عدة محاولات
Başarısız birkaç girişimden sonra
أرسل الرجل وسيطاً آخر
Adam başka bir aracı gönderir
قال للحمار
Aracı eşeğe der ki:
صاحب المزرعة مستعد
Tarla sahibi hazır
للتنازل لك عن بعض من مساحته
Tarlanın bir kısmından vazgeçmeye
الحمار يأكل ولا يرد
Eşek yemeye devam eder,dönüp bakmaz bile
ثلثه
Üçte birini sana vermeye razı!
الحمار لا يرد
Eşek yine cevap vermez
نصفه
"Yarısını verecek!"
الحمار لا يرد
Eşekte yine cevap yok
طيب
Peki peki!
حدد المساحة التي تريدها ولكن لا تتجاوزه
İstediğin kadar alanı sen belirle,ama belirlediğin alanın dışına çıkma
رفع الحمار رأسه
Eşek başını kaldırır
وقد شبع من الأكل
Artık yiye yiye iyice doymuştur
ومشى قليلاً إلى طرف الحقل
Tarlanın kenarına doğru biraz ilerler
وهو ينظر إلى الجمع ويفكر
Kalabalığa bakar ve düşünür
فرح الناس
İnsanlar sevinirler
لقد وافق الحمار أخيراً
Nihayet eşek anlaşmaya yanaştı
أحضر صاحب المزرعة الأخشاب
Tarla sahibi tahtaları getirir
وسيَّج المزرعة وقسمها نصفين
Tarlayı iikiye böler ve ???????
وترك للحمار النصف الذي هو واقف فيه
Eşeğin olduğu hisseyi ona bırakır
في صباح اليوم التالي
Ertesi sabah
كانت المفاجأة لصاحب المزرعة
Tarla sahibini bir sürpriz beklemektedir
لقد ترك الحمار نصيبه
Eşek kendi hissesini bırakmış
ودخل في نصيب صاحب المزرعة
Tarla sahibinin hissesine dalmış
وأخذ يأكل
otlamaya burada devam ediyor
رجع أخونا مرة أخرى إلى اللوحات
Kardeşimiz tekrar pankartlara müracaat eder
والمظاهرات
ve mitinglere
يبدو أنه لا فائدة
Anlaşılan faydası yok
هذا الحمار لا يفهم
Bu eşek laftan anlamıyor
إنه ليس من حمير المنطقة
Galiba bu , bu yörenin eşeği değil
لقد جاء من قرية أخرى
Herhalde başka bir köyden gelme
بدأ الرجل يفكر في ترك المزرعة بكاملها للحمار
Adam artık tarlanın tamamını eşeğe bırakmayı

والذهاب إلى قرية أخرى لتأسيس مزرعة أخرى
ve başka bir köye gidip yeni bir tarla edinmeyi düşünmeye başlar
وأمام دهشة جميع الحاضرين وفي مشهد من الحشد العظيم
Orada hazır bulunanların ve büyük kalabalığın gözleri önünde
حيث لم يبقَ أحد من القرية إلا وقد حضر
Köydeki son insanın bile hazır olduğu bu kalabalık huzurunda
ليشارك في المحاولات اليائسة
Bu ümitsizce çabalara
لإخراج الحمار المحتل العنيد المتكبر المتسلط المؤذي
işgalci,inatçı,mütekebbir, saldırgan ve zarar kaynağı eşeği çıkarmak
için sergilenen bu çabalara katkıda bulunmak için
جاء غلام صغير
küçük bir oğlan çocuğu da gelmişti
خرج من بين الصفوف
Çocuk kalabalıkları yararak
دخل إلى الحقل
tarlaya girdi
تقدم إلى الحمار
eşeğin yanına vardı
وضرب الحمار بعصا صغيرة على قفاه
küçük bir sopa ile eşeğin kıçına vurdu
فإذا به يركض خارج الحقل ..
O da ne:Eşek dört nala tarlayı terkediyor!! !
'يا الله' صاح الجميع ....
" Hay Allah!" diye bağırır herkes
لقد فضحَنا هذا الصغير
"Bu ufaklık hepimizi rezil etti"
وسيجعل منا أضحوكة القرى التي حولنا

Hepimizi komşu köyler nezdindede maskara edecek

فما كان منهم إلا أن قـَـتلوا الغلام وأعادوا الحمار إلى المزرعة

ثم أذاعوا أن الطفل شهيد !!

Hemen oğlan çocuğunu oracıkta öldürürler , eşeği de tekrar tarlaya
sokarlar ve çocuğun "şehit olduğu" haberini etrafa yayarlar

ardahan
24-01-2009, 14:20
Ankara İlahiyattan Prof Hayri Kırbaşoğlu'nun
tercüme ettiği mail. حمير العرب
ARAB'IN EŞEĞİ


Mohamed Abbas Orabi

دخل حمار مزرعة رجل

Adamın birisinin tarlasına bir eşek girer

وبدأ يأكل من زرعه الذي تعب في حرثه وبذره وسقيه؟

Sürüp ekip sulamak için ter döktüğü tarladaki ekinleri yemeye başlar

كيف يُـخرج الحمار؟؟

Şimdi bu eşeği nasıl çıkarsın adam?

سؤال محير ؟؟؟

Cevap vermesi zor bir soru!!!

أسرع الرجل إلى البيت

Adam hemen hızla eve gider

جاء بعدَّةِ الشغل

Alet edevatlarını getirir

القضية لا تحتمل التأخير

İşin beklemeye tahammülü yok!

أحضر عصا طويلة ومطرقة ومساميروقطعة كبيرة من الكرتون المقوى
Uzun bir sopa ,bir çekiç,bir miktar çivi ve bir de büyükçe bir tabaka
mukavva getirir
كتب على الكرتون
Mukavvanın üzerine şöyle yazar:
يا حمار أخرج من مزرعتي

"Ey eşek tarlamdam çık!"

ثبت الكرتون بالعصا الطويلة
Sonra mukavvayı uzun sopaya çakar
بالمطرقة والمسمار
Çivi ve çekiçle
ذهب إلى حيث الحمار يرعى في المزرعة
Tarladaki ekinleri yemekte olan eşeğin yanına varır
رفع اللوحة عالياً
Elindeki pankartı kaldırır
وقف رافعًا اللوحة منذ الصباح الباكر
ve sabahın köründen itibaren elinde pankartla dikilir
حتى غروب الشمس
Tâ güneş batıncaya kadar
ولكن الحمار لم يخرج
Fakat eşek çıkmaz!
حار الرجل
Adam şaşkındır
'ربما لم يفهم الحمار ما كتبتُ على اللوحة'
"Belki de eşek pankartta ne yazıldığını anlamamıştır?"

رجع إلى البيت ونام

Eve döner ve yatar uyur

في الصباح التالي
Ertesi sabah
صنع عددًا كبيرًا من اللوحات
Çok sayıda pankart hazırlar
ونادي أولاده وجيرانه

Çocuklarını ve komşularını da çağırır

واستنفر أهل القرية

Köy halkını galeyena getirir

'يعنى عمل مؤتمر قمة'

"Yani bir zirve toplar"

صف الناس في طوابير

İnsanları kuyruklar halinde dizer

يحملون لوحات كثيرة
Ellerinde pankartlar:
أخرج يا حمار من المزرعة
"Ey eşek tarladan çık!"
الموت للحمير
"Eşeğe ölüm!"
يا ويلك يا حمار من راعي الداروتحلقوا حول الحقل الذي فيه الحمار
"Yazıklar olsun sana ey eşek tarla sahibinden ne istiyorsun?" Eşeğin
ekinleri yemekte olduğu tarlanın etrafını çevirirler
وبدءوا يهتفون
Başlarlar slogan atmaya:
اخرج يا حمار. اخرج أحسن لك
"Çık ey eşek, çıkmazsan fena olur!"
والحمار حمار
Eşek eşek !
يأكل ولا يهتم بما يحدث حوله
Yemeğe devam eder ve etrafında olup bitenlere dönüp bakmaz bile
غربت شمس اليوم الثاني
Ertesi gün de güneş batar
وقد تعب الناس من الصراخ والهتاف وبحت أصواتهم
İnsanlar bağırmaktan,slogan atmaktan yorulmuş ve sesleri kısılmıştır
فلما رأوا الحمار غير مبالٍ بهم رجعوا إلى بيوتهم
Bakarlar ki eşek kendilerine aldırmıyor, dönerler evlerine
يفكرون في طريقة أخرى
Başka bir çözüm bulmak lazım!
في صباح اليوم الثالث
Üçüncü günü sabahı
جلس الرجل في بيته يصنع شيئاً آخر
Adam evinde başka birşey yapmağa girişir
خطة جديدة لإخراج الحمار
Eşeği çıkarmak için yeni bir plan
فالزرع أوشك على النهاية
Çünkü ekinler ha bitti ha bitecek
خرج الرجل باختراعه الجديد
Adam yeni icadını getirir
نموذج مجسم لحمار
Eşeğin kuklası
يشبه إلى حد بعيد الحمار الأصلي
Gerçek eşeğe çok benziyor
ولما جاء إلى حيث الحمار يأكل في المزرعة
Eşeğin tarlada ekinleri yediği yere gelince
وأمام نظر الحمار
Eşeğin gözleri önünde
وحشود القرية المنادية بخروج الحمار
Eşeğe çıkması için bağırıp duran kalabalık köylülerin önünde
سكب البنزين على النموذج
Maket üzerine benzin döker
وأحرقه
ve ateşe verir
فكبّر الحشد
Kalabalıklar tekbir getirir
نظر الحمار إلى حيث النار
Eşek de ateşin olduğu yere bakar
ثم رجع يأكل في المزرعة بلا مبالاة
sonra da umursamaksızın tarlada otlamaya devam eder
يا له من حمار عنيد
Amma da inatçı eşekmiş yahu!
لا يفهم
Laftan anlamıyor
أرسلوا وفدًا ليتفاوض مع الحمار
Bu sefer eşekle görüşmek için heyet gönderirler
قالوا له: صاحب المزرعة يريدك أن تخرج
Derler ki: Tarla sahibi kendisinin tarlasından çıkmanı istiyor
وهو صاحب الحق
Haklı olan o !
وعليك أن تخرج
Sana düşen çıkıp gitmek
الحمار ينظر إليهم
Eşek hala onlara bakar
ثم يعود للأكل
Sonra otlamaya devam eder
لا يكترث بهم
Hiç onlara aldırmaz
بعد عدة محاولات
Başarısız birkaç girişimden sonra
أرسل الرجل وسيطاً آخر
Adam başka bir aracı gönderir
قال للحمار
Aracı eşeğe der ki:
صاحب المزرعة مستعد
Tarla sahibi hazır
للتنازل لك عن بعض من مساحته
Tarlanın bir kısmından vazgeçmeye
الحمار يأكل ولا يرد
Eşek yemeye devam eder,dönüp bakmaz bile
ثلثه
Üçte birini sana vermeye razı!
الحمار لا يرد
Eşek yine cevap vermez
نصفه
"Yarısını verecek!"
الحمار لا يرد
Eşekte yine cevap yok
طيب
Peki peki!
حدد المساحة التي تريدها ولكن لا تتجاوزه
İstediğin kadar alanı sen belirle,ama belirlediğin alanın dışına çıkma
رفع الحمار رأسه
Eşek başını kaldırır
وقد شبع من الأكل
Artık yiye yiye iyice doymuştur
ومشى قليلاً إلى طرف الحقل
Tarlanın kenarına doğru biraz ilerler
وهو ينظر إلى الجمع ويفكر
Kalabalığa bakar ve düşünür
فرح الناس
İnsanlar sevinirler
لقد وافق الحمار أخيراً
Nihayet eşek anlaşmaya yanaştı
أحضر صاحب المزرعة الأخشاب
Tarla sahibi tahtaları getirir
وسيَّج المزرعة وقسمها نصفين
Tarlayı iikiye böler ve ???????
وترك للحمار النصف الذي هو واقف فيه
Eşeğin olduğu hisseyi ona bırakır
في صباح اليوم التالي
Ertesi sabah
كانت المفاجأة لصاحب المزرعة
Tarla sahibini bir sürpriz beklemektedir
لقد ترك الحمار نصيبه
Eşek kendi hissesini bırakmış
ودخل في نصيب صاحب المزرعة
Tarla sahibinin hissesine dalmış
وأخذ يأكل
otlamaya burada devam ediyor
رجع أخونا مرة أخرى إلى اللوحات
Kardeşimiz tekrar pankartlara müracaat eder
والمظاهرات
ve mitinglere
يبدو أنه لا فائدة
Anlaşılan faydası yok
هذا الحمار لا يفهم
Bu eşek laftan anlamıyor
إنه ليس من حمير المنطقة
Galiba bu , bu yörenin eşeği değil
لقد جاء من قرية أخرى
Herhalde başka bir köyden gelme
بدأ الرجل يفكر في ترك المزرعة بكاملها للحمار
Adam artık tarlanın tamamını eşeğe bırakmayı

والذهاب إلى قرية أخرى لتأسيس مزرعة أخرى
ve başka bir köye gidip yeni bir tarla edinmeyi düşünmeye başlar
وأمام دهشة جميع الحاضرين وفي مشهد من الحشد العظيم
Orada hazır bulunanların ve büyük kalabalığın gözleri önünde
حيث لم يبقَ أحد من القرية إلا وقد حضر
Köydeki son insanın bile hazır olduğu bu kalabalık huzurunda
ليشارك في المحاولات اليائسة
Bu ümitsizce çabalara
لإخراج الحمار المحتل العنيد المتكبر المتسلط المؤذي
işgalci,inatçı,mütekebbir, saldırgan ve zarar kaynağı eşeği çıkarmak
için sergilenen bu çabalara katkıda bulunmak için
جاء غلام صغير
küçük bir oğlan çocuğu da gelmişti
خرج من بين الصفوف
Çocuk kalabalıkları yararak
دخل إلى الحقل
tarlaya girdi
تقدم إلى الحمار
eşeğin yanına vardı
وضرب الحمار بعصا صغيرة على قفاه
küçük bir sopa ile eşeğin kıçına vurdu
فإذا به يركض خارج الحقل ..
O da ne:Eşek dört nala tarlayı terkediyor!! !
'يا الله' صاح الجميع ....
" Hay Allah!" diye bağırır herkes
لقد فضحَنا هذا الصغير
"Bu ufaklık hepimizi rezil etti"
وسيجعل منا أضحوكة القرى التي حولنا

Hepimizi komşu köyler nezdindede maskara edecek

فما كان منهم إلا أن قـَـتلوا الغلام وأعادوا الحمار إلى المزرعة

ثم أذاعوا أن الطفل شهيد !!

Hemen oğlan çocuğunu oracıkta öldürürler , eşeği de tekrar tarlaya
sokarlar ve çocuğun "şehit olduğu" haberini etrafa yayarlar

C.ÜNLÜ
24-01-2009, 22:06
2 Kasım 2008 12:57
.....kalktı. Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren sesi oda İçinde yankılanıyordu. 88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle pencereye doğru yöneldi. Pencereyi açması ile birlikte odaya ezan sesi ile birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu. Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı ciğerlerini sabahın ılık esintisi ile doldurdu. Abdestini aldı,sabah namazını kıldı. Mutfağa yöneldi. Çayla birlikte bir iki lokma bir şeyler atıştırdı. Oturma odasına yöneldi. Eski bir fiskos masasının yanındaki koltuğuna ilişti. Masanın üstü çerçeveler ile doluydu. Birtanesine uzandı, camının üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı. Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız bir adamla,makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir kadın birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı. Yaşlı kadın 'Günaydın Anne, Günaydın Baba' dedi. Usulca yerine koyduğu çerçeveye bir bakış daha attıktan sonra başka bir çerçeveyi eline aldı. Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay üniformalı bir adamla bir gelin yan yana duruyorlardı.Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü.'Günaydın Kocacığım' dedi. Kadın bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve son çerçeveye uzandı.Artık gözlerinden yaş damlıyordu. Fotoğraftaki biri erkek diğeri kız çocuklara bakıp 'Günaydın Evlatlarım' dedi. Tüm çerçevelere kısaca göz atıp 'Sizleri, hepinizi çok özledim' dedi.Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için bile yaşlı hissediyordu kendini. Ağır ağır doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna doğru yöneldi.Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına çıkan adama 'Bir taksi istiyorum' dedi ve adresi verdi.Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine yöneldi.Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu merdivenler hayatının en büyük engeli olmuştu. Ağır ve dikkatli bir biçimde iniyordu. Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna sokağı inletiyordu.'Patlama be adam' dedi. Nihayet taksiye binebildi.'Teyze hoş geldin' dedi 25-30 yaşlarındaki şoför.'Nereye gidiyoruz?' Kadın kısa bir sessizliğin sonunda 'Tüm bir gün beni taşırmısın?' diye sordu.'Sana 500 lira veririm.' Adam küçümser bir gülümseme ile, 'Mal sahibi benden her gün 500 lira istiyor teyze' dedi.

Kadın gülümsedi

'O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?'

'Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım.İlk önce nereye gideceğiz?'

'Anıtkabir'e'

'Anıtkabir'e mi?

'Evet'

'Tamam teyzeciğim'

'Yaş kaç teyzeciğim?'

'Seksen sekiz'

'Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim'

'Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum'

'Haklısın teyzecim'

Taksi Anıtkabir'in kapısına gelmişti. Şoför'Teyzeciğim geldik' dedi. Dalgın görünen kadın 'Evladım burada yardımına ihtiyacım var' dedi.'Benimle gel' Adam şaşırmıştı. 'Tabii teyze' dedi. Kuşkulu gözlerle 'Bizi buraya alırlar mı?'diye sordu.

O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak 'Ne demek almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?' dedi

'Hayır'

'Kaç yıldır Ankara'da yaşıyorsun?'

'Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme'

'Ee o zaman'

'Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram olmayınca burası kapalı sanıyordum ben'

Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.

Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer merdivenlere kadar konuşmadılar. Merdivenlere geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde

'Nasıl çıkacaksın Teyze?' diye sordu.

'Her ay nasıl çıkıyorsam öyle'

'Her ay geliyormusun? '

'Evet'

Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye doğru ağır ağır ilerlediler. İçerisi çok serindi.Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan kadının koluna girmişti. Kadının nefes alışları sıklaşmıştı. Nihayet mozolenin önüne geldiler. Kadın şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu. Çantasını açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye doğru ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu. Şoför şaşkınlıkla olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü fark etti. 'Hayatım boyunca sana verdiğim sözü tutmak için çalıştım' Ağır ağır geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya başladı. Şoför kısa bir şaşkınlığın ardından ona katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan sonra 'Hadi gidelim' dedi.

Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler. Şoför kadının durumundan endişelenmeye başlamıştı. 'Yoruldun mu Teyze' dedi.

Kadın sustu. Bir süre suskunluktan sonra 'Evet hem de çok yoruldum' diye cevapladı.

'Nereye gidiyoruz?'

'Bankaya'

Şoför arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını anlamıştı. Bu yaşlı kadının Atatürk'e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda dayanamadı.

'Teyzeciğim bir şey sorabilirmiyim? '

'Sor bakalım evladım'

'Anıtkabir'de Atatürk'e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O söz nedir?'

'Uzun hikaye evladım'

'Olsun be teyze anlat ne olur'

'Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk.Beni de ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende 'Adalet' dedim.Bunun üzerine 'Ne güzel ismin varmış' dedi. 'Okulu bitirince ne olacaksın' dedi bana. Hemşire dedim. O da'Güzel meslek ama bence sen Hakim ol ismine çok yakışır' dedi. Ben kadından hakim olmaz ki dedim.Kaşlarını çattı, 'Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hakim olacaksın' dedi .'

'Sen ne dedin peki?'

'Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim.'

'Peki olabildin mi Adalet Teyze?'

'Evet ben Cumhuriyetin ilk kadın hakimlerindenim. '

'Vay be. Sende ne hikaye varmış Adalet Teyze'

'Herkesin bir hikayesi vardır evladım. Herkesin hikayesi de kendine göre değerlidir. Eğer insanların hikayelerini bilip anlayabilirsen insanlara daha anlayışlı davranabilirsin'

'Haklısın Adalet Teyze. Bu bankamı gelmek istediğin'

'Evet'

'Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?'

'Hayır. Sen burada bekle lütfen.Bu arada adın neydi evladım'

'Osman teyzeciğim'

'Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al olur mu?'

'Tamam teyzeciğim'

Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman öğlen saatinin geldiğini fark edip yemeğe gitti. Yemek boyunca Adalet hanımı düşündü. 'Kim bilir neler yaşamış, neler görmüştür' diye düşündü. Tam vaktinde bankanın önündeydi. Adalet hanım 15 dakikalık gecikme ile geldi.

'Hoş geldin Hakim Teyze'

'Çok uzun zamandır bana Hakim denmemişti.'

'Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim? '

'Yok aksine hoşuma gitti. Sağol'

'Nereye gidiyoruz?'

'Seyranbağları na'

'Tabii'

'Hakim Teyze çok yer gezmişsindir sen'

'Tüm Anadolu'yu karış karış gezdik rahmetli kocamla'

'Ne iş yapardı amca?'

'Subaydı.'

'Ne zaman vefat etti?'

'1952'de'

'Çok olmuş.Gençmiş'

'Kore savaşında şehit oldu.'

'Allah rahmet eylesin Hakim teyze'

' Sağol'

'Seyranbağları 'na geldik nereye gideceğiz?'

'Sağa sap. İkinci binanın önünde dur.'

'Tamam.Buyur Hakim Teyze.Geleyim mi ben'

'Yok bekle burada'

Osman beklemeye başladı. Bir ara merak etti. Binanın uzaktan görünen levhasına baktı.'Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu' yazısını okudu. Anlam veremedi. 'Bu kadın burada ne yapar ki?'diye düşündü.

Yarım saat sonra Adalet hanım göründü.Yanında orta yaşlı kibar bir hanım vardı. Adalet hanımı arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın 'Adalet Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman yanımızdasınız. Kızlarda sizi çok seviyor. Ne olur arayı çok uzatmayın. Yine gelin' dedi.

Adalet hanım, buğulu gözlerle 'İnşallah. Kızlara selamımı söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın' dedi.

Araba hareket etti.

'Nereye Hakim Teyze?'

'Hemen iki sokak öteye'

Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir binanın önüne park etti. Bu binada da 'Ankara Seyranbağları Huzurevi' yazıyordu.

'Bekle beni'

'Tabii Hakim Teyze'

Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda bu sefer etrafında bir çok yaşlı kadın ve adamla çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp öpüştükten sonra oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından Adalet Hanım'ın gözlerinden akan yaşları fark etti.

'İyi misin Hakim Teyze'

'İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş oluyor'

'Nereye gidiyoruz?'

'Cebeci Asri Mezarlığına'

'Tamam'

'Teyze nerelisin sen?'

'Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara kaçtık annemle.Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke'yedöndük. Allah'a Şükür Babam'da sağ salim döndü savaştan.'

'Sonra ne oldu?'

'Liseye Aydın'a gönderdi babam. Orada Atatürk'le karşılaştım. Sözümü tutmak için İstanbul'a gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye'de okuyordu o zaman. Mezun olunca evlendik..'

'Çocuğunuz var mı?'

'Bir kızım bir oğlum vardı.'

'Neredeler şimdi?'

'Oğlum dışişlerinde çalışıyordu.'

'Ne güzel'

'1978'de Fransa'da Ermeniler öldürdüler.'

'Üzüldüm Hakim Teyze. Başın sağ olsun. O da babası gibi şehit oldu yani'

'Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah kimseye evlat acısı vermesin.'

'Amin. Ya kızın?'

'O eşi ve çocukları ile İzmit'te yaşıyordu.Öğretmendi. 1999'da depremde hepsi vefat ettiler.'

'Allah rahmet eylesin.Boş boğazlığımla üzdüm seni Hakim Teyze kusura bakma'

'Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım.Sen üzülme sağol'

'Geldik Teyze'

'Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin. '

'Hakim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim eve bırakayım.'

'Yok beni alacaklar buradan'

'Hakim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan söyledim. Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350 'yi ona veririm. Gerisi kalsın. Bende para istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal karşılığı yok zaten.'

'Çocukların var mı?'

'İki tane ellerinden öperler.' Taksinin güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp gösterdi.

'Adları nedir?'

'Kemal ve Ayşe'

'Oğlumun adı da Kemaldi.'

Sessizliğin ardından Osman'ın elindeki parayı ittirdi Adalet Hanım..

'Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut. Atatürk'ün bana yaptığı gibi içlerindeki gücü fark etmelerini sağla. Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.'

Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi evlatlar yetiştireceğine söz verdi. Adalet hanım mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken;Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu. Hayatının en büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından almıştı. Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi. Bu gün daha fazla çalışamazdı.

Ertesi gün Ankara'da garip bir yağmur yağıyordu.Sanki gök delinmişti. Osman taksiyi mal sahibinden almış, durağa gelmişti. Çay ocağının yanında duran gazeteyi aldı. İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi.Siyaset doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı.Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri genellikle oradan alırlardı. Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti.

'Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında bulunan cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın Hakimlerinden Adalet YILMAZ'a ait olduğu belirlendi.Adalet YILMAZ'ın bulunduğu yerdeki mezarların eşine ve oğluna ait olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün bankadaki tüm parasını çektiği, bu parayı ikiye bölerek Seyranbağları' ndaki bir kız yetiştirme yurdu ile bir huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis,Adalet YILMAZ'ın mezarlığa ölmek için gittiğini düşünüyor.'

Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel olamıyordu. Taksici arkadaşları hiçbir şey anlamadılar. Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu yaşadıklarını. Herkesin tek bildiği Osman'ın bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında' Gökler bile sana ağlıyor' diyerek ağladığı.

kantar
25-01-2009, 20:31
Sarı Öküzün Hikayesi

Eski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış.
Ama civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazlarmış onları.
Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye.
Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki,
Bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları.
Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı.
"Herhalde bize bu otlağı terk etmek düşüyor" demiş aslanlardan birisi.
"Nereye gideriz" diye düşünürlerken.
"Bir dakika" diye bir ses duymuşlar
Sürünün en çelimsiz, ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan topal aslanmış söze atılan.
"Hayır" demiş, "Hiçbir yere gitmiyoruz.
Siz bana bırakın, ben hallederim bu işi."
Topal aslan elinde beyaz bayrak gitmiş öküzlerin yanına.
Topal aslan "Saygıdeğer öküz efendiler" diye başlamış lafa:
"Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Evet size defalarca saldırdık, ama niye biliyor musunuz? Hep o sizin aranızdaki sarı öküz yüzünden. Verin onu bize, siz de kurtulun biz de barış içinde yaşayalım!.."
Boz öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş.
Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife.
Bir tek yaşlı benekli öküz "Olmaz" demiş ama kimseye dinletememiş sözünü.
Zavallı sarı öküz teslim edilmiş aslanlara.
Bütün sürünün selameti için bir öküz.
Gerçekten de günlerce sürüye saldıran olmamış.
Ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki? Hele öküz etinin tadını aldıktan sonra.
"Acıktık" demişler
Topal aslan boz öküzün yanına giderek "Selam" diye girmiş söze:
"Gördünüz ya biz aslanlar ne denli uysal milletiz. Ama büyük bir problemimiz var!.."
"Nedir?" demiş boz öküz…
"Şu sizin uzun kuyruklu öküz" demiş topal aslan ve devam etmiş:
"Gelin verin onu bize bu mevzuyu burada kapatalım. Eskisi gibi barış ve huzur içinde iki taraf da hayatını sürdürsün."
Boz öküz yine istişare yapmış sürünün ulularıyla.
Yine sadece benekli öküz olmuş karşı çıkan.
Hepsi de "Verelim gitsin" demişler.
Tekrar tekrar yinelenmiş bu olanlar.
Her geçen gün aslanlar daha da güçlenmişler.
Öküzlerse her geçen gün daha da zayıflamışlar
Aslanlar küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış.
Artık bir sebep bile söyleme gereği duymuyorlarmış.
"Verin bize şu öküzü sonra karışmayız" derlermiş sadece.
Zavallı öküzlerin "Hayır" diyebilecek güçleri kalmamış.
Boz öküz de aralarında olmak üzere birkaçı kalmış en sona.
"Ne oldu bize, ne zaman kaybettik bu savaşı aslanlara karşı, oysa ne kadarda güçlüydük?" diye sormuş biri boz öküze.
"Biz" demiş boz öküz, gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla titreyerek,
"Sarı Öküz'ü verdiğimiz gün kaybettik bu savaşı!.."

ardahan
26-01-2009, 11:26
Benim çocukluğumda annelerimiz çalışmazdı.
Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım.
Hatta babanım bile anahtarı yoktu. Annem evimizin bir parçası gibiydi,hep evdeydi.
Heryere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki.

En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı.
Sokakta oynamak diye bir kavram vardı yani.
Cafelerde, alış veriş merkezlerinde buluşmazdık.
Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya, zıplaya yürüyerek gelirdik.
Servis falan yoktu. Ayakkabılarımız eskirdi.
Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar oyuna bile dalardık.
Annelerimiz bu durumu bildiklerinden kardeşlerimizle bizlere ekmek
arası bir şeyler hazırlar gönderirdi.
Mahallemizdeki teyzeler annemiz gibiydi. Susayınca girer evlerine su içerdik.
Ya da pencereden bir sürahi bir bardak uzatır, hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik.
Kısacacı evine girip gelen ( ki sadece çişi gelen giderdi evine ) elinde mutlaka yiyecekle dönerdi.
Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.
Bu bazen bir kurabiye bazen bir meyve olurdu.

Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar oyun bitince geri alırdık.
Çok garip ama kimse almazdı. Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.
Düşünce kaldırırlar, kavga edince barıştılırdık. Polisler gelmezdi
kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı.
Sonra kavgalarımız da öyle ustura, falçata ile olmaz, onlar nedir
bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi, en fazla saçlarımızdan
çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık.
Birbirimizin suyundan içer, elmasına diş atardık.
Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık.
Azar işitip, acillere taşınmazdık. Düşerdik ekmek çiğner basarlardı
alnımıza, oyuna devam ederdik. Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik.

Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim.
Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki. Komşumu tanımıyorum ama evinin camında,
temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum.
Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem.
Evimizi kendimiz temizlerdik, kapı silmece ; bilmem kaç kuruş
hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri.
Evlerimiz var içinde yaşayan yok. Parklarımız var içinde oynayan çocuk yok.
Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl
vitrinler, girip çıkan yapay insanlar...
Ruh yok, buz gibi buz, bu biz değiliz..

Tahta iskemlelerimiz de oturan yaşlılarımız, onlara dede, nene diye
hatırını soran çocuklarımız yok oldu.
Ben kapılarında ' vale ' lerin, ' bady ' lerin beklediği yerlerden hep
korkmuş çekinmişimdir.
Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, taksidini bitiremediği
arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana.
Benim değildir bu kültür.
Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder.
Nedir bunlar?
Reklamlarla desteklenen beyni, ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.
Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk.
İyi de neden böyle olduk ?
Biz mi istemiştik?
Yoksa hak mı ettik?

ASPİRİN
26-01-2009, 11:36
Yıldırım Bayezid Han tüm evlatlarının iyi terbiye edilmesini temin etmek için özel hocalar tutmuştu. Emir Süleyman'ın hocası da pek bilgili ve otoriter imiş. Şehzadedir belki bir gün Osmanlı tahtına geçer padişah olur düşüncesi ile hiç müsamaha göstermez imiş. Bir gün canı iyice yanan küçük Süleyman dayanamamış;
- Biz senin oğlun değilmiyiz baba; diye sormuş babası Yıldırım Bayezid'e

Yıldırım Gazi;
- Hem oğlumsun hem tahtımın varisisin, ne oldu; deyince

Emir Süleyman;
-Madem ki sen Sultan-ı Rum'sun biz dahi senin oğlunuz reva mıdır ki hocamız bizi de sair oğlancıklar gibi döve, kulağımızı çeke!

Meseleyi anlayan hünkar ferahlamış ve;
-Demek öyle, yarın biz dahi seninle hocaya gidelim ve ona öyle bir iş işleyelim ki alemlere şan olsun diye cevaplamış.

Buna çok sevinen Süleyman ertesi günü ip ile çekmiş.

Padişah sabah namazından sonra hocaya bir haberci yollamış daha sonra da kendisi Süleyman'la beraber gitmiş ve seslenmiş;
-Bre hoca biz sana oğlumuzu okumaya gönderdik sen ne hakla diğerleri gibi onuda döver azarlarsın der demez, habercini getirdiği talimata uyan hoca sopasını kaptığı gibi koca sultanı kovalamış sonra da küçük Süleyman'ın kulağından tutup sırasına oturtmuş.

Akşam sofraya geldiğinde babası;
-Ey oğul hocan ne yavuz kişi imiş sana olan hıncından bizi dahi kovaladı. Var edebinle otur, okumaya adam olmaya çalış diye nasihat etmiş...

Kaynak : Bin Atlının Akınları-Prof.Dr.İsmet MİROĞLU

tarko
27-01-2009, 20:16
KIZILDERİLİ

Bir gün New-York'ta bir grup iş arkadaşı, yemek molasında dışarıya
çıkar.Gruptan biri, Kızılderili'dir.Yolda yürürken insan kalabalığı,
siren sesleri, yoldaki işmakinelerinin çıkardığı gürültü ve korna
sesleri arasında ilerlerken, Kızılderili, kulağına cırcır böceği
sesinin geldiğini söyleyerek böceği aramaya başlar.

Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını,
kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder.

Aralarından bir tanesi inanmasa da, onunla aramaya devam eder.
Kızılderili, yolun karşı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder.
Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cırcır böceği
bulurlar.

Arkadaşı, Kızilderili'ye: 'Senin insanüstü güçlerin var. Bu
sesi nasıl duydun?' diye sorar.

Kızılderili ise; bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek, arkadaşına kendisini takip etmesini söyler.

Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar. Birçok insan, bozuk para sesini duyunca sesingeldiği tarafa bakarak, onun ceplerinden düşüp düşmedigini kontrol eder.Kızılderili, arkadaşına
dönerek: 'Önemli olan, nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğindir.
Her şeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin.'der.

Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilirler.[Mevlana]

ASPİRİN
29-01-2009, 11:28
HAYDİ ŞAŞIRALIM !

Büyük İskender Makedonya’dan çıktı; Tuna’dan Nil Nehrine ve Hindistan’a kadar yayılan öyle bir imparatorluk kurdu ki, sevenleri 2332 yıldır hâlâ bu fetihlerle avunurlar. Bu imparatorluğun ömrü kaç yıldı biliyor musunuz? 13 yıl!..

Hun Türklerinin Avrupa’ya da diz çöktüren, en bilinen hükümdarı (395 doğumlu) Attila’dır. 434’te kurduğu imparatorluk kendi ölümünün hemen ardından dağılıverdi. Hükümdarlığının ömrü 19 yıldı!..

Tarihin yazdığı en geniş topraklardan birine sahip Cengiz Han’ın, 1206’da kurup büyük bir hızla genişlettiği Moğol İmparatorluğu ise, babalarının ölümü üzerine oğulları arasında paylaşılıverdi. 21 yıl hüküm süren Cengiz’in şimdilerde Moğolistan’da Asya kıtasının gördüğü en büyük heykeli yapıldı ve bugünkü Moğollardan bile onu tanrı bilenler var!..

Kuruldukları gün doğmuş eşekler kadar bile yaşamamış olan bu ve benzeri imparatorlukların mirasçısı Makedonlar, Macarlar, Moğollar vs. kendi tarihlerini oluşturmuş olan bu devletleri nasıl hâlâ büyük bir saygıyla, gururla, sevinçle anıyorlar farkında mısınız?..
E ansınlar; ataları, tarihleri, kendi hikâyeleridir; hatırlayıp, sevinsinler... İyi de, gecenin bir yarısı, bunca tarih atlası karıştırarak; gurur duyulan bu imparatorlukları hatırlayasınız diye mi yazdım bu yazıyı? Elbette hayır! Şunun için yazdım:

Anadolu, Arabistan, Afrika... Bütün Akdeniz, Adalar Denizi ve Karadeniz... Avrupa, Asya ve Rusya topraklarında tam 20.000.000 (yirmi milyon) kilometrekarelik alana yayılmış... Şefkat ve adalet eliyse uzak doğudan Amerika kıtasına kadar uzanmış...

Ve tam 623 (altı yüz yirmi üç) yıl yaşamış olan şanlı Osmanlı İmparatorluğumuzun KURULUŞ YIL DÖNÜMÜ (27 Ocak 1299) yani iki gün önceydi.

Hatırlayanınız/hatırlatanınız oldu mu?..

DELL
29-01-2009, 19:08
Eflatun''a sormuşlar;
İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan iki davranışı nedir ?
Eflatun tek tek sıralamış,
Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler.
Ne var ki çocukluklarını özlerler.
Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler.
Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler.
Yarınlarından endişe ederken bugünü unuturlar
Sonuçta, ne bugünü, ne de yarını yaşarlar.
Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar.
Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler.

BORA YAŞAR
30-01-2009, 15:52
http://img443.imageshack.us/img443/2515/69226355fj9.png (http://imageshack.us)

Sadece İngilizce bilenlere.:)

SHORT LOVE STORY

A man and a woman who had never met before,
but who were both married to other people,
found themselves assigned to the same sleeping room on a trans-continental train.

Though initially embarrassed and uneasy over sharing a room,
they were both very tired and fell asleep quickly, he in the upper berth and she in the lower.

At 1:00 AM, the man leaned down and gently woke the woman saying,.......... 'Ma'am,

I'm sorry to bother you, but would you be willing to reach into the closet to get me a second blanket?
I'm awfully cold.'

'I have a better idea,' she replied 'Just for tonight,...... let's pretend that we're married.'

'Wow!...................... That's a great idea!', he exclaimed.

'Good,' she replied. 'Get your own blanket.'

After a moment of silence, he farted.

The End

Serenler
30-01-2009, 16:19
BİR DERVİŞTEN NASİHATLER

Emânete ihânet etmeyin...
Hâlinizden şikâyet etmeyin.
Büyüğünüze emretmeyin.
Boş şeylerde ısrar etmeyin...
Câhillerle sohbet etmeyin.
Nefesinizi boşa tüketmeyin.
İnsanları bekletmeyin.
Etrafınızı kirletmeyin.
Hayatınızı mahvetmeyin.
Kimseye minnet etmeyin.
İnsanları yüzüne karşı methetmeyin.
Kimseye küfretmeyin...
Kötülüğe meyil etmeyin.
Malınızı boşa sarf etmeyin.
Sırrınızı açık etmeyin.
Her şeyi merak etmeyin.
Suçunuzu inkâr etmeyin.
Şerefinizi kaybetmeyin.
Vatanınızı terk
etmeyin.

İyiliğe niyet edin.
Büyüklere hürmet edin.
Sıkıntıya sabredin.
Aza kanaât edin.
Sözünüzde sebat edin.
Bildiğinizle amel edin.
Hatanızı kabûl edin.
Yaramaz ise def edin...
Varken tasarruf edin.
Âlimlerle sohbet edin...
Nefsinizle inat edin.
Sofranıza dâvet edin.
Zararlıysa men edin.
Seviyorsanız ifâde edin.
Kalbleri fethedin...
Misâfire ikram edin...
Muhtâca yardım edin...
Bilseniz de istişare edin.
Tehlikeye dikkat edin.
Hakkı teslim edin...
Unutacaksanız kaydedin.
Esirgemeyin lûtfedin...
Gariplere merhamet edin.

Kazanmaya gayret edin.
Çalışanı takdir edin.
Başarıyı tebrik edin.
Mâzereti kabûl edin.
Her an tevekkül edin.
Hastaları ziyâret edin.
Çocuğunuzu terbiye edin.
Herkese tebessüm edin...
Güvenseniz de kontrol edin.
İnanmayana ispat edin.
Fakirleri gözetin.
Hayır için sarf edin.

ASPİRİN
04-02-2009, 17:10
HAYATTA İKİ ŞEY

İki şey; kalitesiz insanın özelliğidir:
1- Şikâyetçilik.
2- Dedikodu.

İki şey; çözümsüz problemleri bile çözer:
1- Bakış açısını değiştirmek.
2- Karşındakinin yerine kendini koyabilmek.

İki şey; yanlış yapmayı engeller:
1- Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek.
2- Hak yememek.

İki şey; kişiyi gözden düşürür:
1- Demagoji (Laf kalabalığı).
2- Kendini ağıra satmak (övünmek).

İki şey; insanı nitelikli insan yapar:
1- İradeye hakim olmak.
2- Uyumlu olmak.

İki şey; ekstra değer katar:
1- Hitabet ve diksiyon eğitimi almak.
2- Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek .

İki şey; geri bırakır:
1- Kararsızlık.
2- Cesaretsizlik.

İki şey; yeni şeyleri ortaya çıkarmayı sağlar:
1- Nitelikli çevre.
2- Biraz delilik.

İki şey; ömür boyu boşa kürek çekmemeyi sağlar:
1- Bir işe kabiliyetli olmak.
2- Sevdiği işi yapmak.

İki şey; başarının sırrıdır:
1- Ustalardan ustalığı öğrenmek.
2- Kendini güncellemek.

İki şey; başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır:
1- Niyetin saf olması.
2- Ruhsal farkındalık.

İki şey; milyonlarca insandan ayırır:
1- Problem değil, çözümün parçası olmak.
2- Hayata ve herşeye yeni (orijinal, farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek.

İki şey; gelişmeyi engeller:
1- Aşırılık (mübalağa, abartı, ifrat).
2- Felâkete odaklanmış olmak.

İki şey; çözüm getirir:
1- Tebessüm.
2- Susmak.

tarko
05-02-2009, 12:11
Fatih Sultan Mehmet Han'ın çocukluk defteri

http://img22.imageshack.us/img22/47/dsc07482bk6.jpg

http://img16.imageshack.us/img16/9453/dsc07480lf1.jpg

http://img14.imageshack.us/img14/4596/dsc07481dw9.jpg

ASPİRİN
05-02-2009, 17:21
Kavak ağacını beğenen ve seven çok azdır çünkü o dosdoğrudur

Amerika da ünlü bir avukatın kaybettiği tek dava....

Ünlü bir futbolcu karısını öldürmekle suçlanıyordu . Futbolcu yakalanmıştı.
Ama karısının cesedi ortada yoktu. Duruşma Amerikan filmlerindeki gibiydi.
Futbolcu sanık sandalyesinde oturuyordu.
Kucak dolusu parayla tuttuğu avukatı jüriyi ikna etmeye uğraşıyordu;

''Sayın jüri üyeleri, müvekkilimin suçsuz olduğuna yürekten inanıyorum.
Buna az sonra sizler de inanacaksınız.
Neden mi?
Bakın, şimdi 1'den 10'a kadar sayacağım ve müvekkilimin öldürdüğü iddia edilen karısı bu kapıdan içeri girecek...1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10...''

Bütün jüri kapıya döndü. Kimse girmedi içeri .
Avukat bir savunma dahisiydi , öldürücü hamlesini yaptı;

''Bakın, siz de kadının öldüğüne inanmıyorsunuz.
Çünkü hepiniz içeri girecek diye kapıya baktınız.
İşte kararı buna göre vermenizi talep ediyorum.''

Jüri, ünlü futbolcuyu suçlu bulduğunu bildirdi ve dava bu sekilde sonuçlandı.

Mahkeme çıkışında avukat , bayan jüri başkanına yaklastı;

''10'a kadar saydıgımda siz de diğer üyeler gibi kapıya bakmıştınız.
Neden böyle bir karara imza attınız? ''

''Doğru´ dedi jüri başkanı ;Ben de kapıya baktım, ama müvekkiliniz kapıya bakmıyordu !..''

En iyi analist herkes bir noktaya bakarken, o noktaya yönelen bakışları izleyen kişidir…

GÜRKAN
05-02-2009, 22:03
Sağlıkla ilgili bir hikâye..(yazarını bilmiyorum)

Bundan 30-40 sene evvel filinta gibi bir delikanli olarak ilk tayin yerim olan Erikli Köyü Saglik Ocagi'ni kurmak için gitmistim. ''Hazir ugramisken.' deyip, Kaymakam Bey elime bir kagit tutusturmustu. Çiçek asisina dair bir emir vardi. Çantami, ilaçlarimi, ignelerimi yeniden gözden geçirdikten sonra atima binerek Erikli Köyü'nün yolunu tuttum. Ikibuçuk saat at sirtinda yol aldiktan sonra Köye ulastim. Köyde beni muhtar karsiladi.

-Hos geldin beg...
-Hos bulduk, dedim.
-Hayirdir?
-Asi yapacagim da..
-Ne asisi?
-Çiçek..
-Çok eyi.. insanlara mi?
-Tabii insanlara.
-Zor begim!
-Nedenmis o?
-Olmazlar da ondan begim..
-Ama salgin var!
-Buraya salgin neyin ugramaz beyim.
-Sen köylüyü topla!

Biraz sonra baktim, köyün korucusu hem düdügünü öttürüyor hem de bagiriyor:

- Ey ehali gasabadan pangaci geldi... Sizinnen gredi lafini konusacak!
- Yahu ben bankaci filan degilim, dedim.
-Sen bilmen begim asi-masi dirsek birtekini topliyamak, isin içine para lafini gatacan ki millet toplana...

Biraz sonra köyün biricik, isli ve rutubetli kahvesi tiklim tiklim doluydu. Ayaga kalktim:

- Köylü kardeslerim, dedim. Simdi sizlere, insanligi mahveden, girdigi yerde felaketler meydana getiren bir konudan bahsedecegim...

Ön tarafta oturmakta olan pala biyikli biri :

- Begim, ilkin girediden agnat, sonama hekayeni agnadin, dedi.

Kizdim:

- Ben buraya krediden bahsetmege gelmedim!

Muhtar araya girdi:

-Yahu, digneyin hele... Bakin, size memur bey çiçekden bahsedecek, dedi.
-Ne çiçegi? diye köylüler sordular.
-Hastalik çiçegi
-Ganiser mi bu?
-Yoo, dedim.
-Olese niye diyniyek begim?
-Ama, çiçek de öldürür ...

Arka taraftan bir ihtiyar ayaga kalkarak:

- Begim, dedi, camiye gidecam, ne diyeceksen çabik de!
- Size çiçek asisi vurmaga geldim.

Hepsi birden ayaga firladilar:

- Ne asi mi? diye bagirdilar.

Sonra muhtara dönerek:

- Ula Iriza, bosuna ismini Dönek Iriza gomamislar, bizi gandirdin gene, dediler.
- Yahu köylü kardeslerim, durun yahu, size çiçegin neler yaptigini anlatayim, ndan sonra gidin.
- Yoh begim yoh. Biz biliyok. Çoh duyduk bu lflari. Bu hasdalik naaparmis, erkesi öldürürmüs.. Asi olmazsak, tüm ev halki givrana givrana ruhunu teslim idermis. Garnimiz tok beyim bu Iaflara, tok... Biz, inne minne vurdurmuyok.
-Yahu, bu igne degil, çizik.
-Cizik mizik. Anlamak biz öyle seyden.

Kahve bir anda bosaldi. Muhtar:

- Dimedim mi begim? dedi, bunlar furdurmazlar diye.
-Neden?
-Bilmem emme, furdurmazlar isde. ama gönlün galmasin, gel bana fur!

Iyice canim sIkilmisti. Çantamdan, ilaci ve igneyi çikarirken muhtar:

-Beyim, agridiyosa, az fur ha! dedi.
-Yahu iki çizik atacagim.
-At begim at, emme isden güçden galmayim da...

Korka korka uzatti kolunu. Asisini yaptim:

-Hani acidi mi? diye sordum.
-Yoo, sinek issirir gibi oldu. Yok begim, su köylü milletinde akil denen sey yoh. ökümat bu kaddar mesarif etsin, asici göndersin, sen gel asi olma da gaç.

Kalkti, kahvecinin kolundan yapisti:

-Gel buraya, dedi.

O koskoca adami görecektiniz, sanki ameliyat edecekmisizi gibi korkuyordu.

-Giyma baa mikdar, giyma ba mikdar, diye yalvariyordu.
-Gel buraya, alti üstü iki cizik.
-Gurban miktar, su duvardaki senin ciziklarin hepsini silem, tek baa giyma!

Sinirimden,deli gibi firlamisim adamin üzerine. Muhtar, o sirada kahveciyi yere yikmisti. Bana:

-Bogazina bas, bogazina! diyordu.

Sinirimden ne yaptigimi bilmiyordum. Adamin bogazina basmisim...

-Fur simdi, memur efendi, golunu eyicene yakaladim, gaçamaz!

Adam, bir debeleniyor, bir bagiriyor ki, demeyin gitsin:

- Baa acimiyosunuz, bari çoluguma çocuguma aciyin....

Asi yapmaga muvaffak oldum.
Etti iki...

-Var misin memur efendi?, dedi muhtar.
-Neye?
-Yakalayak su herifleri!

Yeni mezun, ideal bir saglik memuru, baska ne düsünebilir ki:
-Varim, dedim.
Çiktik kahvenin önüne. Daha biz içerde kahveciyle cenklesirken, bir tek kimse kalmamis ortalikta, Sanki, pasif korunma varmis gibi, herkes evine kaçmis, kapisini sürgülemis...

-Sööle bi dönek begim, belki bir iki denesini dutarik.

Ayni bir avci gibi, sokaklardan adimlarimizin ucuna basa basa yürüyorduk. Çesmenin basinda ellilik bir adam su içiyordu... Muhtar:

- Sen surdan dolan, ben burdan, kisdiralim, dedi.

Çesmenin arkasindan dolandim. Adam bizi görünce basladi kaçmaya, hem de ayakkabilarini çesmenin basinda birakarak... Adam kaçar, biz kovalariz. Bir tarlayi boydan boya astik... Ne de olsa gençlik var , adami tarlanin öte basinda yakaladim. Adam, hem soluyor, hem de:

-Beyim, ben seni öteki dünyada nerede bulam? diyor.
-N'apacaksin beni öteki dünyada?
-Gunahmis begim, gunah!...
-Ne günahmis
-Zorla is yaptirmak... Kul hakki...
-Kim dedi bunu?
-Köyün hocasi didi..
-Isine geldigi gjbi anliyorsun da..

Demeye kalmadan muhtar da yetismisti.
Ikimiz iki yandan, adami karga tulumba yiktik yere ve asisini yaptim. O gün aksama kadar ancak bes kisinin asisini yapabildim... Ama köyü en az on kere turladiktan sonra. Muhtar:

-Artik kimse disari çikmaz beyim, dedi.

Yorgun argin kasabaya döndüm. Dogruca kaymakamin evine gittim:

-Olmadi efendim, dedim.
-Ne olmadi?
-Asi. Köylüler asi olmuyorlar.
-Baytari götürmedin mi?
-Hayvan asisi degil bu kaymakam bey!

Güldü:

-Toysun daha, dedi. Bizim memlekette, köylere asi vurmaga gidecegin zaman baytari da yaninda götüreceksin!
-Vallahi bir sey anlamadim efendim.
-Anlamazsin, anlamazsin... Yarin giderken baytari da götür o bilir isini!..

Ikinci gün, ayni köye baytarla gittik.
Köylü nasil egiliyor baytarin önünde, nerdeyse yere kapanacaklar .Daha bizi kahveye oturmadan iki tepsi yemek gelmisti. Içinde sadece kus sütü eksIk... Biz, kahvelerimizi içtigimiz anda, köyün meydanligi, ineklerle, öküzlerle, buzagilarla dolmustu. Hatta, öne geçmek için bir birbirleriyle kavga ediyorlardi. Baytar:

-Hazir misin? diye sordu.
-Hazirim, dedim.

Ayaga kalkti:

-Köylüler, diye bagirdi, son günlerde, insanlarda olan ve insanlardan sigirlara
bulasan bir hastalik, çevrenin tüm sigirlarini kasip kavurmaktadir .

Köylüler:
-Abooov, dime baytar efendi diye hayretle gözlerini açtilar.
-Bu hastalik, geçen ay içerisinde, ilçemizden dörtyüz hayvanin ölümüne sebep oldu...
-Aman baytar efendi, ocagina düstük!...
-Simdi kollarinizi sivayin? Sizin asilarinizi, saglik memuru arkadas, sigirlarinizinkini de ben yapacagim!

Sanki, altina hücum varmis gibi, köylü masama saldirdi. Dün, zorla asi yaptigimiz kahveci kolunu siyirmis:
-Fur begim, diyordu
-Sen dün oldun, dedim.
-Fur begirn, fur, artik mal göz çikarmaz ya! Iki kere olursak daha eyi olur.
-Dün neden zorluk çikariyordun?
-Ne bilem ben begim. Sen heç heyvan lafi etmedin ki!
-Sigirlar sizden kiymetli galiba?
-Sen ne diyon begim? Köy yerinde, hazina ilazim... Nirde bizde bes kurus, Bi de sigir ölürse, o zaman bizde kriz başlar!...

ENGINEER68
06-02-2009, 15:54
ÖĞRENİLMİŞ GÜÇYİTİMİ
> >
> >
> > Bir laboratuarda deney yapılıyor. İçinde bir büyük ve
> > çokça küçük balığın olduğu kocaman bir akvaryum
> > konuyor.Haliyle, büyük olanacıktıkça küçükleri
> > yiyor... Daha sonra akvaryumun ortasına dikey bir cam
> > yerleştiriliyor, böylece akvaryum ikiye ayrılıyor.
> > Büyükbalık bir tarafa küçük balıklar da diğer tarafa
> > yerleştiriliyor. Büyük balık cam bölmeyi geçmek ve
> > küçük balıkları yemek içindefalarca deneme yapıyor.
> > Bu durum tam 28 saat boyunca sürüyor. 28 saatin sonunda
> > büyük balık artık diğer tarafa geçmek içinmücadele
> > etmeyi bırakıyor. Deneyin sonunda cam bölme
> > kaldırılıyor. O da ne!!! Büyük balık küçükleri
> > yemek için hiçbir hamleyapmıyor. Saatler geçtiği hâlde
> > onları yemediği görülüyor. Buna psikolojide
> > 'Öğrenilmiş Güçsüzlük'
> > deniyor.İstatistiklere göre bir çocuk ergenlik yaşına
> > gelinceye kadar ortalama 148.000 defa anne babasının,
> > 'yapma; elleme, dokunma,' gibisözlerini
> > duyuyormuş. Böyle olunca da çocukta büyüyünce
> > 'yapamama', 'edememe' özellikleri
> > gelişiyor ve özgüvenini yitiriyor.
> >
> >
> > ZİHİNSEL GÜÇ
> >
> > İki çocuklu bir aile hafta sonunu piknik yaparak
> > geçirmeye karar verirler. Piknik yerine vardıklarında
> > anne yemeği hazırlarken,çocuklar babalarıyla birlikte
> > yürüyüşe çıkar. Uzun bir yürüyüşten sonra
> > oldukça yorulan küçük çocuk yalvarırcasına
> > bakangözlerle, 'Babacığım çok yoruldum. Lütfen
> > beni kucağında taşır mısın?' der. Baba; 'Ben
> > de yorgunum oğlum'' der demez çocukağlamaya
> > başlar. Baba tek kelime etmeden ağaçtan bir dal keser.
> > Dalı bıçakla b içimlendirip, çocuğa zarar vermeyecek
> > biçimdeyontar. Sonra dalı oğluna verir. 'Al oğlum,
> > sana güzel bir at' der. Çocuk sevinçle dal
> > parçasından yontulmuş ata biner vesıçrayarak, ata
> > vurarak annesinin yanına doğru gitmeye başlar. Babasını
> > ve ablasını geride bırakmıştır bile...Baba gülerek
> > kızına: 'İşte yaşam budur kızım. Bazen zihnen ya
> > da bedenen kendini çok yorgun hissedeceksin. İşte o zaman
> > kendine değnekten bir at bul ve neşe ile yoluna devam et.
> > Bu at, bir arkadaş, bir şarkı, bir çiçek, bir şiir
> > yada bir çocuğun tebessümü olabilir.'Değnekten
> > atınız hiç eksik olmasın.

hamdido
06-02-2009, 21:26
GELİNCİK

Uzaklarda bir köyde, çocuğu doğmadan kocası ölmüş, tek başına yaşayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması açısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başlar.
Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşır.
Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar. Tek başına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır.
Günler geçer ve kadın bir gün bir kaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır...
Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır.
Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir.
Gelinciği ve kanlı ağzını görür.
Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırır ve oracıkta öldürür hayvanı.
Tam o sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyulur.
Anne odaya yönelir... Ve odada beşiği, beşiğin içindeki bebegi ve bebegin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür...
Einstein'ın söylediği rivayet edilen bir söz var:
'İnsanlardaki önyargıyı parçalamak benim atomu parçalamamdan çok daha zor'

ÖNYARGININ OLMADIĞI!
EN GÜZEL GÜNLER SİZİN OLSUN.

ardahan
07-02-2009, 13:35
Babanız yaşıyorsa hala çocuksunuzdur. Bu harika.

İnsan babası ölünce büyüyor çünkü. Yalnız başına kalıyorsunuz o zaman artık.

Çocukken her şeyi bilen, herkesten güçlü olan babamız biz büyüdükçe küçülüyor.

Zamanını tamamlamış ve geçmişte kalmış bir yaşlı olarak kendi köşesinden bize bakıyor. Uzakta olsa da, bize dokunamasa da...

Usandıracak kadar ayrıntılı sorularla hayatı öğrendiğimiz, her şeyi bilen babamızın sorularıysa biz büyüdükçe artık bize sıkıcı gelmeye başlıyor. Müdahale etmese, soru sormasa ne iyi olur dediğimiz zamanlar çok oluyor artık. Biz ondan daha iyi biliyoruz ya her şeyi. Zaman artık onun zamanı değil ya... Teknoloji gelişti ya... Her şey değişti ya...



Oysa ne zaman ki babanızı kaybediyorsunuz, işte o zaman gerçekten büyüyorsunuz. Çünkü çınarın gölgesi yok artık üzerinizde. Sizi fark etmediğiniz halde yağmurdan, güneşten koruyormuş meğer o gölge.

Siz de aile kuruyorsunuz, baba oluyorsunuz, sizinde gölge yaptığınız ve koruduğunuz birileri oluyor ama o gölgeyi çok arıyorsunuz.

Babanız öldüğünde büyüyorsunuz.
Artık soru soracağınız, öğreneceğiniz, azarını duyacağınız, takdirini alacağınız, akşam eve dönerken yolunu gözleyeceğiniz, korkacağınız bir babanız yoksa büyüyorsunuz.
Yarınınızdan sorumlu tuttuğunuz, her istediğinizi almak zorunda olan o kişi yoksa artık...

Hep sessiz ağlayan, suskun seven, en zor dönemde bile yıkılmaz görünen, sırtınızı dayadığınız çınar ağacınız yoksa artık...
Büyüyorsunuz o zaman işte.

Savaşın ortasında komutansız kalmaktır, babasız kalmak.



Kaç yaşınızda olursanız olun babanız yaşıyorsa hala çocuksunuzdur.

agonist
08-02-2009, 01:17
http://img14.imageshack.us/img14/7576/95419924mp7.png

ASPİRİN
08-02-2009, 16:00
1-Tenkit Çok Tehlikeli Bir Kıvılcımdır

Yıllarca birçok cinayet işlemiş, insanları sindirerek haraca bağlamış, bir sürü soygun yapmış insanlar bile suçlu olduklarına inanmadıklarına göre, sizinle her gün görüşen insanlar, tenkitlerinizin doğru olduğunu hemen kabul edecekler midir? Sert tenkitleriniz bir işe yarayacak mıdır?

Bütün tenkitler yuvalarından uçan güvercinler gibi yuvalarına dönmeye mahkumdurlar.

Tenkit, insanın en çok değer verdiği ‘benliğini’ yaralıyor. O’nun hiddetlenmesine sebep oluyor.

Alman Ordusu’nda hiçbir asker olayın hemen sonrasında şikayette bulunamaz. Önce hiddeti yatışacak, olayı daha soğukkanlı değerlendirebileceği bir zaman geçecek, sonra şikayette bulunabilecektir.
Karısı veya başkaları iç harp sırasında Güney halkı için ağır sözler sarf ettiklerinde Lincoln şöyle diyordu: ‘Onları tenkit etmeyiniz. aynı şartlar içinde bulunsaydık, aynı şekilde hareket edebilirdik’.
Dünyadaki karışıklıkların ve anarşinin birçok sebeplerinden biri de kendisi düzeltilmeye muhtaç olan insanların dünyayı düzeltmeye kalkmalarıdır.

Konfiçyus der ki: ‘Evinizin eşiğini temizlemeden, komşunuzun damındaki karlardan şikayet etmeyiniz.

Çok tehlikeli bir kıvılcımdır tenkit. Bu kıvılcım, bir barut fıçısından farksız olan insan gururunu anında infilak ettirebilir.

Büyük adam, küçük adamlara karşı takındığı tavırlardan anlaşılır.

2-İnsanları İdare Etmenin Büyük Sırrı

İnsanlara iş yaptırmanın en kestirme yolu insanlarda o işi yapma arzusu uyandırmaktır. İnsanlara tehditle, zulümle, kaba davranışlarla da iş yaptırmak mümkündür ama bu tarz davranışların, katlanmanız gereken ağır neticeleri vardır.

Samimi bir takdiri, iltifatı hangimiz özlemeyiz? Hangimiz bulduğumuz zaman reddederiz?

Yoksul bir bakkal çırağını bir evin döküntüleri arasında bulduğu hukuk kitaplarını okumaya sevk ederek sonunda onu Lincoln yapan duygu önemli olma arzusuydu.
George Washington kendisine Haşmetli Birleşik Devletler Başkanı denilmesini isterdi. Kristof Kolomb Okyanus Amirali ve Hindistan Naibi ünvanını istemişti.

İmparatoriçe Büyük Katerina üzerinde İmparatoriçe Hazretleri yazmayan zarfları açmazdı.

Bazı ilim adamlarına göre, yaşadığımız dünyada önemli olma fırsatı bulamayanlar kendilerine ayrı bir dünya kuruyorlar. O dünyada çok önemli biri olarak yaşıyorlar.
Ben insanlara heyecan verebiliyorum. İnsanın yeteneklerini geliştirmesi ve kullanması takdir ve teşvik edilmesine bağlıdır. İdarecilerin tenkitleri kadar insanın çalışma ve başarma ihtirasını öldüren bir şey yoktur. Ben insana hız vermek için O’nu överim. İnsanlarda kusur bulmaktan nefret ederim. Beğendiğim bir şeyi takdir etmekte gecikmem. Bundan da zevk alırım. Ünü makamı ne olursa olsun tenkit yerine iltifat duyup da daha çok gayrete gelmeyen hiç kimseyi tanımadım.
Burada kendisinden daha akıllı ve yetenekli insanları etrafında toplamayı bilen bir adam yatıyor.

İnsanların iyi taraflarını düşünelim. Bunları takdir edelim. Takdirimizi söyleyelim. O zaman bu sözleriniz siz öldükten ya da söylediğinizi unuttuktan sonra bile söylediğiniz insanlarda yaşarlar.

3-Oltaya Uygun Yem Takmayanlar, Balık Tutamazlar

Ben kremalı çilekten hoşlanırım. Balıklar ise kurt yemeyi seviyorlar. Onun için Maine üzerinde balığa çıktığımda oltaya kremalı çilek takmayı aklımdan bile geçirmem. Oltamdaki kurtlara koşan balıkları kolaylıkla avlayabilirim. İnsanları elde etmek için de aynı yolu takip etmek mecburiyetindeyiz. İşte, vazgeçilmez kural: Oltaya doğru yemi takmak...

Bir insanı etkilemenin biricik çaresi, onun istekleriyle ilgilenmek, onun isteklerine değer vermek, onun isteklerinin önemini kabul etmektir.

Oğlunuza saatlerce sigara içmemesini istediğinizi anlatsanız ne elde edebilirsiniz? Sizin bu isteğiniz onu niçin etkilesin? Siz onun isteğini ön plana çıkarın. Oğlunuz futbolu çok mu seviyor? Ona sigara içtiği takdirde iyi bir futbolcu olamayacağını anlatın. Kendi isteğinin gerçekleşemeyeceği ihtimali onu daha çok etkileyecektir.
Prof. Harry A. Averstreet şöyle yazar: ‘Davranışlarımızın kaynağı arzu ve isteklerimizdir. Hangi alanda çalışıyor olursanız olun, başkalarında kuvvetli bir istek meydana getirebilirseniz insanlar yanınızda olur. Bunu başaramayan yalnızlığa mahkumdur.
Carnegie, ilk oğlundan uzun zaman mektup alamadığı için üzgün olan baldızına ‘Endişelenme’ demişti: ‘Şimdi onlara bir mektup yazacağım ve derhal cevap gelecek’ Carnegie annelerini ihmal eden çocuklara bir mektup yazdı ve zarfın içinde para yolladığını söyledi. Derhal cevap geldi: ‘Mektubunuzu aldık. Ama zarfın içinden para çıkmadı’.

Yarın siz de belki başkasına bir şey yaptırmak isteyeceksiniz. Kendinize sorun: ‘Bu adamın (veya bu kadının) bu işi yapmak istemesini nasıl sağlayabilirim?’

Başarının bir sırrı varsa, karşınızdakinin bakış açısını kavramak ve onun gözüyle görebilmektir.

Kendisini başkalarının yerine koyup, onları anlayabilen kimsenin geleceği için kaygı duymasına gerek yoktur.

foton
08-02-2009, 16:17
Hakikaten bir çok nedenle ağrıyan başlara ASPİRİN gibi etkili bir yazı, teşekkürler

ENGINEER68
09-02-2009, 12:29
Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama
Yarım saat erkene kurulsun saatin
Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..
Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin
Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine
Bak güzelim kahvaltının keyfine..
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin
Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile
Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh şöyle bir hafifle
Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için alo de
Hiç işin olmasada öğle üzeri dışarı çık
Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak
Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al..
Sonra,şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı, sen çok darda iken kimler seni ferahlattı, hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı? Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak..
Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun.. Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire
Sizden ala misafir mi var bu dünyada
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil, vazife yapar gibi hiç değil,
Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun
Sohbet mezen, kahkahan içkin olsu n..
Arkadaşım, hayat bu daha ne olsun?

Ama en önce ve illa ki sağlık olsun!


Can Yücel

ENGINEER68
11-02-2009, 11:52
Chicago Üniversitesi'nde 'ekonomi hocası' olan Richard Thaler ve Harvard'da hukuk profesörü olan Cas R. Sunstein bir kitap yazarak, insanların dikkatlerini, onları sıkmadan çekecek ve pozitif bir şekilde davranış değişikliği yaşamalarına neden olacak zorlayıcı olmayan bir yaklaşım konusunu gündeme getirmişler. Bu yaklaşıma 'nudge' adı veriliyor. Belki bir örnek vererek 'nudge' ne menem iştir anlatılabilir.
Amsterdam Havaalanı'nda erkeklerin büyük bir çoğunluğu çişlerini yaparken idrarlarını dışarıya sıçratırlarmış, yani tuvaleti ıskalarlarmış. Sonunda bilim insanları tuvaletin kokudan ve pislikten kurtarılması konusunu ele almışlar ve tuvaletlerdeki, idrarın içine yapıldığı porselenlerin üstüne, tam ortaya, küçük siyah sinek resimleri yapılmış. Bu sinekler konulduktan sonra, daha önce yarısı dışarıya dökülen idrarların yüzde sekseni, isabetli bir şekilde tuvaletin içine yapılmaya başlanmış. Dr.Thaler erkeklerin 'bir hedefe ateş etme' şeklinde bir tutkuları olduğunu ve çaktırmadan bir hedef konduğu takdirde, isabet ettirme olasılıklarının çok yükseldiğini, dolayısıyla davranışın hissedilmeden değiştiğini vurguluyor. 'Sineğin urinale konması' tipik bir 'nudge' olayı!

Serenler
11-02-2009, 20:33
BASARININ SIRRI

(Sanki 'Bir Delinin Hatıra Defteri)


İş adamının işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu.
Bir zamanlar çok başarılı bir insan olmasına rağmen şimdi büyük olan sadece
borçlarıydı.
Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken, diğer taraftan da bir sürü
insan ödeme bekliyordu.
Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. Nefes almak için parka
gitti.

Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl
kurtulacağını düşünmeye başladı.
Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu.


'Çok üzgün görünüyorsun. Seni rahatsız eden birşey olduğu belli...Benimle
Paylaşmak ister misin?' diye sordu yaşlı
adam.

İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da, 'Sana yardım
edebilirim'dedi. Çek defterini çıkardı.
İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı. Çeki ona verirken de şöyle
dedi:
'Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan
borcunu ödersin. Hadi al' dedi. Ve yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden
kayboldu.

İşadamı elindeki çeke baktı. Çekte 500.000 dolar yazıyordu ve imza ise John
Rockefeller' e aitti, yani o gün için dünyanın en zengin adamına.

'Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim' diye düşündü. John Rockefeller' e ait
bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu değerli
çeki kasasına koydu.

Onun kasasında olduğunu bilmenin güveniyle yepyeni bir iyimserlikle işine
tekrar dört elle sarıldı.
Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı.
Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri
doğurdu.

Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti.
Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup hatta para kazanmaya
başlamıştı.
Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu. Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış
çek ile parka gitti.
Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı adamın
hızla ona doğru geldiğini gördü.
Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire
koşarak geldi ve adamı yakaladı.

Hemşire 'Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir'
dedi.
'Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor.
Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor' diye ekledi.
Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı.

İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı.
Sanki donmuştu. Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna
inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı.
Birden, hayatının akışını değiştiren şeyin para olmadığını fark etti.

*Hayatını değiştirenin yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve inançtı.
Başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve kafamızda
olanlardır.
Başka yerde aramaya gerek yok.*

ASPİRİN
12-02-2009, 15:39
Abdülhamid Han

Biri Yahudi, biri Ermeni, 4 mebus patırtıyla girerler Abdülhamid Hanın odasına... Sözü Arnavut alır. Esat Toptani Paşa...
Küstah ve nezaketsiz bir tavırla "Seni" der, "seni millet azletti, haberin ola!"
Millet mi? Millet Abdülhamid Hana bayılır halbuki, sınırlarımız dışında da bir destandır o. Hindistan'da, Orta Asya'da, Cenubi Afrika'da, Java'da, Sumatra'da...
Hem azl nasıl kelimedir öyle? Bu terim sadece kovulan memurlar için kullanır Osmanlı'da.
Ulu Hakan Tiranlı Esat'ın niye öfkeli olduğunu bilir, Draç Beyi olan kardeşi bazı karanlık işlere karışmış, tutuklanıp İstanbul'a yollanmıştır zamanında. Buna rağmen mapushaneden kurtarıp, saraya aldırmıştır ama yaranamaz.
Esat Toptani ile de bir şekilde anlaşabilir ama aralarına niye gayrimüslim alırlar? Emmanuel Karasso'nun, Aram Efendinin ne işi vardır burada?
Üniformalı olan ikinci şahıs (Gürcü Arif Hikmet Paşa) fetva suretini okumaya başlar: 'İmam-Müslimin olan Zeyd bazı mesail-i mühimme-i şer'iyyeyi Kütüb-i şeriyyeden tayy ü ihraç ve kütüb-i mezkûreyi men ü hark ü ihrak itse...'
'Kütüb-i şerr'iyeyi hark ü ihrak... Yani şerî kitapları yırtıp yakmak!
Maazallah... Kimi ne ile suçluyorsun, bahaneye bak!
Kitapları bastıran devlettir zaten, evet zaman zaman hatalı baskılar olur ve bunları yakarlar. Ama hürmetle, külünü bile ortada koymaz, öper başlarına koyarlar.
Abdülhamid han kederli kederli "Hasbinallah..." çeker, o kadar...

Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesinden sonra yönetim âdeta askerlerden sorulur. O günün güçlü isimlerinden Mahmud Şevket Paşa İstanbul sokaklarında tam techizatlı bir bölük askerle sık sık dolaşarak caka satar...

MİNAREYİ ÇALAN KILIFINI...

Zaten uyduruk fetva alakalı makamdan çıkmaz, fetvâ emîni Haci Nûrî Efendi, Pâdişâh'ın hal'i için bir sebep olmadığını beyân edince Talat Paşa panikler Meclis çatısı altındaki ulemâya baskıya başlar. Nitekim Elmalılı Hamdi Efendi'nin ağzından zikrolunan cümleleri kapar. Sultan bu oldu bittiye şaşmaz. Beklemektedir anlaşılan...

İstese tedbirini alabilir pekala... Azıcık evveline gidersek Hassa birlikleri ile Hareket Ordusu denilen başıbozuk güruhu (ki içinde Türk'ten ziyade Rum Yahudi Sırp Bulgar vardır) rahatlıkla dağıtabilir. Olmadı muvakkaten saklanabilir, sükunet sağlanınca ortaya çıkar.
Lakin Abdülhamid Han kan dökülmesin diye kılı kırk yarar, benim yüzümden biri incinecek diye ödü kopar...

Kaldı ki cebinde kabzasını sıkı sıkıya tuttuğu tabancasını çıkarıp bu dört densizin topuklarına sıksa ve "kapattım gitti, bundan böyle meclis filan yok" dese ne yapabilirler acaba?


Ama efendim ihtilalci bunlar, tahkir ederler, alaya alırlar, sürgüne yollarlar...
Abdülhamid Hanın umurunda bile değildir, canına kast edilse ne yazar?
Amcası Abdülaziz Hana kıyan, biraderini tutup kenara koyan bu kadroya hiç güvenmemiştir zaten, bir de utanmadan evhamlı diyorlar...

Heyet o kadar kabadır ki Sultanın oğlu Abdürrahim Efendi'nin (pek küçüktür daha) dudakları bükülür, içli içli ağlamaya başlar.

Kara haber tez duyulurmuş, saray hanımları dizlerini dövmeye başlarlar, feryatlar figanlar...
Ve geceyarısı tebliğ gelir: "Selanik'e gönderileceksiniz! Derhal!"
İstanbul nere, Selanik nire? Halbuki kızları sözlüdür, oğlanların mektebi var.
Abdülhamid Han başkâtibe "koltukta gözüm yok" der, "size teminat verebilirim. İstanbul'dan ayrılmasak nasıl olur acaba?" Muhatabı lâubalileşmiştir, lütfedip cevap bile vermez sultana.

Selanik yuvaları... İttihatçıların ve Yahudilerin en güçlü oldukları yer orasıdır zira...

"Peki" demekten başka ne yapabilir ki? Eşya alacak kadar bile fırsat tanınmaz üzerindekilerle yola çıkarırlar.
Arabalar gecenin serininde kapıya dayanır, yollar bomboştur, yer yer askerler dolanmaktadırlar...
Sirkeci Garı... İstim tutmuş bir lokomotif. Önlerindeki ve arkalarındaki vagonda silahlı muhafızlar... Suçlu nakli için gözetilen kurallar!
Düdükler, buharlar, telaşlı koşturmacalar ve nitekim katarlar kıpırdar. Şimendifer nefes nefese Selanik'e koşar... Tamyol ve hiç durmadan! Abdülhamid han buruktur bu yolu kendisi yaptırmıştır bir zamanlar... Hani yerine geçenlerin ehil olduklarına inanabilse gam yemez ama korkulur ki bu maceracılar devletin başına gaile açarlar...

ALLATİNİ PALAS

Selanikte onları İtalyan uyruklu bir un tüccarının (Yahudi Giorgio Allatini'ye) evine kapatırlar. Bizimkiler Alâtini köşkü derler ona. Yıllar var ki metruktur, doğramalar per perişan. Köşke gece karanlığında girerler, yatsı ezanları okunmaktadır o an... Hava serincedir, bina belki de boş olduğundan üşütücüdür, hanedan birbirine sokulma ihtiyacı duyar. Isıtma ve aydınlatma sistemi mevcut ise de çalıştırılmaz. Parmak kadar bir mum verirler, o da sadece sultanın odasına...

Önlerine karavanadan kalma kurumuş pilav koyarlar. Biraz da yoğurt, lokma ıslatacak kadar. Çatal, kaşık yoktur, bardak yoktur... El yıkamak bile kabil değildir çünkü sular akmaz. Çocuklar açtır, elleriyle yer, yatarlar. Ulu hakanı örümcekli bir odaya tıkar, üzerine kilit vururlar. Garibim yol yorgunudur, uzanma ihtiyacı duyar. Gözüne bir köşeye atılmış ot minder ilişir, ancak elini vurunca bulut bulut toz kalkar. Kafanı koy ve astım ol, ömür boyu tıkan. Sultan kumaşları yırtılmış, yayları çıkmış iki koltuk eskisini ağız ağza bitiştirir, aralarına kıvrılıp uyumaya çabalar. Çarşaf battaniye arama, iyi ki kaput vardır omuzlarında...

Pencereler çakılıdır, pancurlar kapalı. Saat kaç, sabah mı akşam mı anlaşılmaz.
Aylar sonra merhamete gelirler de çocukların güneş görebilmesi için pancurların aralanmasına müsaade buyururlar...

PADİŞAH ÜZERİNDE TALİM

Yazın kavurucu sıcaklarında bir iki defa balkon izni çıkar ama dakikalarla sınırlandırılarak...
Müfrezenin başında Fethi Okyar vardır. Aile terbiyesi almış bir insandır, sultana kibar davranır, ancak subaylar içinde patavatsızlar ekseriyettedir hâlâ...
O gün Ulu Hakan balkon iznini kullanmaktadır ki bir silah patlar, başının üzerindeki sıva dağılır, kumlar üstüne sıçrar, mermi düşer aşağıya.
Bakar kovboy edalı bir subay, namluya üfürüp sırıtmakta... Tehdidkâr tavırlar, kin dolu bakışlar... Sultan sakindir, merakla sorar "Bunu neden yaptın?" Mütecaviz cevap bile vermez, taflanların ardına sinip kaçar.
Bu adı sanı belli bir topçu yüzbaşısıdır. Onu herkes tanır. Abdülhamid Han bahçıvana seslenir. "Şu mermiyi getirsene bana" Adamcağızın beti benzi atar, affını diler, ağlamaya başlar. Demek ki bir bildiği var.
Sultan hadiseyi kolağası Rasim'e anlatır, Rasim Bey çakıllar arasında mermiyi bulur cebine koyar. Ne sorgu ne sual? Şimdilerde buna delil karartmak diyorlar...

Abdülhamid Hanın nasıl soğukkanlı olduğunu dost düşman bilir. Yıldız suikastinde paniklemeyen tek isim odur belki. Kollar bacaklar göğe yükselirken zerre kadar telaş yapmaz. Ölümü düğün gören biri için kurşun ne ki? Bugün olmazsa yarın, bir gün mutlaka...

SABIR TAŞI OLSA...

Abdülhamid Han sürgünden de tat almasını bilir, çocuklarına dolu dolu vakit ayırabilir. Kızcağızlarıyla dertleşir, oğlancıkların saçlarını okşar.
Ah birkaç el aleti olsa da tahtalarla uğraşsa... Ne bileyim sehpa dolap yapsa, sedef kaksa... Bu fevkalade bir meşgaledir, dertlerini unutturur insana.
Yeri gelmişken söyleyelim, o kıratta bir marangoz yeryüzünde az bulunur, sedefkarlık hususunda belki Vasıf Usta yarışabilir onunla...

Abdülhamid Han okumaya meraklıdır, ancak kitap gazete kesinlikle yasaktır burada.
Bahçıvandan musahibinden duyduğu yarım yamalak haberleri yorumlar, memlekette neler olup bittiğini çözmeye çabalar.
Sızan haberlere bakılırsa Yıldız Sarayı yağmalanmıştır. Bırakın perde avize gibi para eden şeyleri, kitaplar ve şehir fotoğrafları (ki muazzam bir arşivdir o) kapanın elinde kalmıştır. Cahil ihtilalciler fotoğrafı netsin? Yırtıp kırpıp Beşiktaş sokaklarına atar, kitapları yakarlar. Halbuki ne emekler ne paralar verilmiştir onlara. Hadi gel de sıkılma...

Abdülhamid Han şehzadelik yıllarında ticaretle uğraşmış ve hatırı sayılır bir para kazanmıştır. Servetini daha ziyade Filistin ve Musul'daki arazilerin alımına harcar. Eh tapular elinde olduğuna göre ne Yahudiler Filistin'e sulanabilir, ne de Britanyalılar petrol kaynaklarına musallat olurlar.

İttihatçılar şuurlu olarak sultanın mülkünü devletleştirir, Filistin'i göstere göstere Yahudilere satar, Musul'u İngiliz'in önüne koyarlar...
Ulu Hakanın elinde birkaç parça mücevher kalmıştır. İsviçre ve Alman Bankalarında bir miktar nakti vardır. İttihatçılar, bunlara da göz koyar.


YA PARANI, YA CANINI

Bir sabah Muhafız Kumandanı Fethi Bey gelir, hürmetkar tavırlarla bir ihtiyacı olup olmadığını sorar. Sonra sıkılarak girer mevzuya:
- Efendim ordu, himmetinize muhtaç.
Abdülhamid Han sorar "Burada elim kolum bağlı ordu için ne yapabilirim ki?"
-Bankalardaki nukût ve tahvilatınızı bağışlamanız isteniyor.
Bu paraları çocuklarının çeyizi ve tahsili için ayırmıştır halbuki. Kaldı ki hisse senedlerinin bir kıymeti yoktur, Hicaz Demiryollarını ve Şirketi Hayriyyeyi desteklenmek için alınmıştır zamanında. Teberrudur bir manada...
Hem değerinden satılabilse bile bir bölük donatmaz. Maksat o değil zaten, ayaza çıkarmak, intikam almak!
Hani çalıp çarpmayacaklarını bilse saniye durmaz.
Gene de hayır demez, kestirip atmaz. "Bunlar evlad ve ayalimindir, onlara sormasam olmaz."
Ailesinin verme diyeceğini sanır ama aksine "ver baba" derler, "vaziyet vahimleşmeden ver! Şimdi bunlar parayı bahane ederler, zulümleri artar!"

Doğru mu doğru, zabitler söz arasında limandaki zırhlıdan bahsederler, yok köşke yanlışlıkla bir mermi düşseymiş de filan! Çocukların kimyası bozulur, beş yaşındaki Abid Efendinin subay görünce dudakları uçuklar. Abdürrahim Efendi ise sinir nöbetleri geçire geçire sarılık olur, kızların durduk yerde burunları kanar. Refikası zaten çoktan düşmüştür yatağa...
Nitekim Mahmut Şevket Paşa'dan bir şifre gelir ki zehir zemberek. Hakaretin bini, bir para.

ACABALI SORULAR

Abdülhamid Han, "milletin evladı da evladım sayılır" der ve servetini orduya bağışlar.
Fethi Bey imzalanan vekaletnameyi cebine koyar. Sonra birden ayaklarına kapanıp ağlamaya başlar "Hakanım benim bu tıynette bir insan olmadığıma inanınız" der "ama..."
Omuzlarından tutup kaldırır, şefkatle sırtını sıvazlar. Kimin ne tıynette olduğunu o da bilir pekala.
Doyçe Bank memurları işlerine titizdir, vekaletnameyi kusurlu bulurlar. Yanlarına konsolosu da alıp gelir, odayı boşalttırırlar. Sultana bu bağışı hür iradesi ile yapıp yapmadığını sorarlar. Müspet cevap verince para dolu çantaları masaya bırakırlar. Subaylar bunları yangından mal kaçırırcasına kucaklar. Peki bu meblağ askere harcanır mı?
O günlerde ortalık toz dumandır... Harcamadılarsa vebali boyunlarına...

Hürriyet ! Adalet ! Müsavatmış !
Laf !
Duy da inanma!

Yalnız şu var ki Abdülhamid Han imzayı atarken aldığı sözle nişanlı kızlarının mahpus hayatından kurtulmalarını sağlar. O hengamede nikahlarını kıydırır ve yuvalarına uğurlar...

Bu hamur daha çok su kaldırır ...

İlgili ve meraklıları için daha ayrıntılı ve görüntülü şekli;
http://video.google.com/videosearch?q=abd%C3%BClhamit+han&emb=0&aq=f#

Bear_Bull
12-02-2009, 18:55
Vehbi KOÇ'tan bir tavsiye

"Evin varsa bir sıfır koymalısın varlıklar hanene,

İşin varsa bir sıfır daha koymalısın,

İş seninse üç sıfır daha koymalısın,

İşin iyi gidiyorsa üç sıfır daha,

Araban varsa bir sıfır,

Yazlığın varsa bir sıfır daha,

Daha sıralanabilir sıfırlar hanesi...


Ancaak,
Sağlığın varsa bir koyarsın başına,

o zaman bütün sıfırlar anlamlı bir değere ulaşır.

Yoksa sonuç sıfırdır,
hiç uğraşmayasın boş yere..."

VEHBİ KOÇ

Serenler
12-02-2009, 19:49
KADIN OLMAK...

Kadın erkek ılıskılerı bır muamma sankı. Herkesın kendıne gore bır ılıskı algorıtmı var. Herkesın kendıne gore karsı cınsde bekledıgı seyler var. Beklentılerının karsılanma derecesıne gore ılıskılerını yurutuyor taraflar.
Kısısel gorusum kadun erkek ılıskılerınde belırleyıcı tarafın ''kadın'' oldugu yonunde. Kadına gore ılıskıler, evlılıkler bır yola gırıyor. Erkege yon veren de yıne kadın. Kısısel ozellıklerı ne olursa olsun bazı seyler ılıskılerın temel tası sankı.
Kadın olmak gıbı...
Kadın olmak...
Kadın olmak ; sadece guzel olmak demek degıl, gordugunde o güzellıgın ıcınde erkegın kendı ruhunu bulabılmesını sağlayabılmektır...
Kadın olmak ; ıpek saclar, pembe topuklar, ınce bel degıl, butun bunların ıcerısınde bır hanımefendı olabılmeyı basarabılmektır..
Kadın olmak ; guzellık takıntısı ıcerısınde olmak degıl, o guzellıge akıl da katabılmektır...
Kadın olmak ; ınsanları elının tersıyle ıtıp kendısınden uzaklastırmak degıl, avuclarını sımsıkı kavrayarak ınsana emın ellerde oldugu duygusunu verebılmektır.
Kadın olmak ; cok konusarak beynını dıdıklemek degıl, sıradan ve kabullenılebılır yasamın ne oldugunu bılebılmektır...
Kadın olmak ; satafat duskunu olmak degıl, sımsıcak bır opucugun bır tek tas yuzukten daha degerlı oldugunu anlayabılmektır...
Kadın olmak ; dogum gunlerı, evlenme gunlerı ve bılumum ardı arkası kesılmeyen ozel gun sendromlarında pahalı hedıyeler ıstemek degıl, sadelıgın ıcerısınde fark edılebılır olmaktır...
Kadın olmak ; durusu, oturusu ve yuruyusu abartılı olmak demek degıl, kendını sus bebegı gıbı ortalara atıp başkalarıyla fıngırdesmemektır...
Kadın olmak ; hangı dızı baslamıs, kımler oynuyor, kım kımınle yakalanmıs bunları merak etmek degıl, ekonomıden, polıtıkadan, spordan ve kulturel olaylardan haberı olmaktır...
Kadın olmak ; sırf hatun numarasıyla cahıllıgını gızlemek degıl, bızı kım yonetır, olıgarsı, monarsı, revaluasyon, ofsayt gıbı kelımelerın anlamını bılmektır...
Kadın olmak ; gezıp eglenmek degıl, pazar parasını kozmetıge yatırmaması gerektıgını, domatesın, ekmegın, soganın, kıymanın kac para oldugunu bılmektır...
Kadın olmak ; telefonda saatlerce cak cak konusmak degıl, sonradan gelen faturalara nıye boyle fatura geldı acaba dıye sasırmamaktır...
Kadın olmak ; ıcı vıcık vıcık dedıkodu yumagı ıcınde kaybolmak demek degıl, esını, dostunu kollamaktır...
Kadın olmak ; marka duskunu, moda duskunu olmak degıl, sokuk, paca boyu, fermuar dıkebılmektır...
Kadın olmak ; marıfetlerını sadece erkeklerı elde ederken gostermek degıl, tum elınden gelen marıfetlerı ıcınden gelerek, gostermelık olmadan yapabılmektır...
Kadın olmak ; dır dır konusup adamın sınırını bozup, kafatasını attırmak degıl, korolası dılını gerektıgınde tutabılmektır...
Kadın olmak ; sadece alısverıs merkezlerıne gıdıp ne bulduysa almak degıl, sana don kılot almasını, gomlek ve ayakkabı numaranı bılebılmesıdır...
Kadın olmak ; sadece kendı gıyımınden sorumlu olup kendını gıydırmek degıl, zevkı senı gıydırecek kadar yerınde olmaktır...
Kadın olmak ; orada burada dedıkodu yaparak, laf tasımak degıl, senı ayıkla pırıncın tası durumlarına getırmemektır...
Kadın olmak ; guzel gorunebılmek ıcın orasını burasını her yerı gorunene kadar acmak degıl, dekoltesının dozunu ayarlayabılmektır...
Kadın olmak ; saldırganlasıp kafesınde kırbacla egıtılmeye calısılan bır aslana benzemek degıl, yumusak huylu olup erkegının dızlerınde tuylerı oksanan bır kedı olabılmektır...
Kadın olmak ; çagırdım, gelmedın, geç kaldın, aramadın, sormadın, kımınleydın, hesap ver demek degıl, sana yuregıyle guvenmek ve ınanclarıyla sokulmaktır...
Kadın olmak ; sagda solda konusulanları gercekmış gıbı saymak degıl, kımsenın arkasından konusmamaktır...
Kadın olmak ; sınırları zorlayıp, salya sumuk aglamak, kıytırık nedenlerden hır gur cıkarmak demek degıl, sozu dınlenır, anlasılır olmaktır...
Kadın olmak ; hayatı gıyım kusam uzerıne kurmak demek değıl, gıydığın gömleğe hangı pantolonun yakıstıgını, uyum ve uyumsuzlugun ne oldugunu bılmektır...
Kadın olmak ; daga cıkarken rugan ayakkabı gıymek degıl, spor ayakkabısı ıle topuklu ayakkabının ayrımı bılebılmektır...
Kadın olmak ; of yoruldum, benı ara, benı al, benı bul, bunu ısterım demek degıl, sence de uygunsa, yanındayım, ben gelırım, merak etme dıyebılmektır...
Kadın olmak ; korkak ve cekıngen olmak demek degıl, senı sevıyorum derken korkmamak, baska seylerın arkasına gızlenmemek ve arkandan laf soyletmemektır...
Kadın olmak ; aklını sadece seksle bozmus olmak değıl, yanına boylu boyunca uzandıgında gogsunde atan kalbının yerıne kendını, ruhunu, herseyını koyabılmektır...
Kadın olmak ; yataga boylu boyunca uzanmak degıl, sana yataga asksız yatmadıgını hıssettırmektır...
Kadın olmak ; cıtır cerez gıbı bır gunluk olmak demek degıl, gecelık degıl ömurluk olarak yıllara rehavetı degıl huzuru tasımaktır...
Kadın olmak ; sadece en seksı leydı olmayı bılmek degıl, yerı geldıgınde hanım sultan olarak soz gecırmesını bılmektır...
Kadın olmak ; cıvık konulara takılıp zaman tuketmek degıl, kusmemesını ve ayıp nedır ogrenebılmektır...
Kadın olmak ; sık bogaz edıp yalancı durumuna dusurmek degıl, karsısındakı ınsanı tasıyabılmektır...
Kadın olmak ; yapılan her tartıs
ma sonunda karsısındakı ınsanı ayrılmakla tehdıt etmek demek degıl, sabırlı ve gururuna dokundurmadıgı gıbı, karsı tarafında gururunu ıncıtmemeyı bılebılmektır...
Kadın olmak ; temız olmak ıçın yarım sıse parfumu sıkarak suslu boyacı kupu olmak degıl, opuldugu zaman etrafa buram buram parfum degıl ask kokuları sacabılmektır...
Kadın olmak ; parası yokken ezık, varken kudurmus olmak demek degıl, paranın gucunu bılebılmektır...
Kadın olmak ; sarısın, renklı gozlu, uzun bacaklı, beyaz tenlı, ınce bıleklı dılber olmak degıl, sozune guvenılır olmaktır... Kadın olmak ; konusulan her seyı ese dosta yetıstırmek degıl, konusulanların oradan dısarı cıkmamasını saglayabılecek kadar sıkI bır ceneye sahıp olmaktır...
Kadın olmak ; komplekslerını güzellıgıyle ortmeye calısmak degıl, kendısını sevebılmektır...
Kadın olmak ; sadece ana olabılmek değıl, çocuklarından saygı görmeyı, anaya babaya hürmet etmeyı de bılebılmektır...



İtırazı olan var mı?



.

Von
12-02-2009, 20:01
KADIN OLMAK...

Kadın erkek ılıskılerı bır muamma sankı. Herkesın kendıne gore bır ılıskı algorıtmı var. Herkesın kendıne gore karsı cınsde bekledıgı seyler var. Beklentılerının karsılanma derecesıne gore ılıskılerını yurutuyor taraflar.
Kısısel gorusum kadun erkek ılıskılerınde belırleyıcı tarafın ''kadın'' oldugu yonunde. Kadına gore ılıskıler, evlılıkler bır yola gırıyor. Erkege yon veren de yıne kadın. Kısısel ozellıklerı ne olursa olsun bazı seyler ılıskılerın temel tası sankı.
Kadın olmak gıbı...
Kadın olmak...
Kadın olmak ; sadece guzel olmak demek degıl, gordugunde o güzellıgın ıcınde erkegın kendı ruhunu bulabılmesını sağlayabılmektır...
Kadın olmak ; ıpek saclar, pembe topuklar, ınce bel degıl, butun bunların ıcerısınde bır hanımefendı olabılmeyı basarabılmektır..
Kadın olmak ; guzellık takıntısı ıcerısınde olmak degıl, o guzellıge akıl da katabılmektır...
Kadın olmak ; ınsanları elının tersıyle ıtıp kendısınden uzaklastırmak degıl, avuclarını sımsıkı kavrayarak ınsana emın ellerde oldugu duygusunu verebılmektır.
Kadın olmak ; cok konusarak beynını dıdıklemek degıl, sıradan ve kabullenılebılır yasamın ne oldugunu bılebılmektır...
Kadın olmak ; satafat duskunu olmak degıl, sımsıcak bır opucugun bır tek tas yuzukten daha degerlı oldugunu anlayabılmektır...
Kadın olmak ; dogum gunlerı, evlenme gunlerı ve bılumum ardı arkası kesılmeyen ozel gun sendromlarında pahalı hedıyeler ıstemek degıl, sadelıgın ıcerısınde fark edılebılır olmaktır...
Kadın olmak ; durusu, oturusu ve yuruyusu abartılı olmak demek degıl, kendını sus bebegı gıbı ortalara atıp başkalarıyla fıngırdesmemektır...
Kadın olmak ; hangı dızı baslamıs, kımler oynuyor, kım kımınle yakalanmıs bunları merak etmek degıl, ekonomıden, polıtıkadan, spordan ve kulturel olaylardan haberı olmaktır...
Kadın olmak ; sırf hatun numarasıyla cahıllıgını gızlemek degıl, bızı kım yonetır, olıgarsı, monarsı, revaluasyon, ofsayt gıbı kelımelerın anlamını bılmektır...
Kadın olmak ; gezıp eglenmek degıl, pazar parasını kozmetıge yatırmaması gerektıgını, domatesın, ekmegın, soganın, kıymanın kac para oldugunu bılmektır...
Kadın olmak ; telefonda saatlerce cak cak konusmak degıl, sonradan gelen faturalara nıye boyle fatura geldı acaba dıye sasırmamaktır...
Kadın olmak ; ıcı vıcık vıcık dedıkodu yumagı ıcınde kaybolmak demek degıl, esını, dostunu kollamaktır...
Kadın olmak ; marka duskunu, moda duskunu olmak degıl, sokuk, paca boyu, fermuar dıkebılmektır...
Kadın olmak ; marıfetlerını sadece erkeklerı elde ederken gostermek degıl, tum elınden gelen marıfetlerı ıcınden gelerek, gostermelık olmadan yapabılmektır...
Kadın olmak ; dır dır konusup adamın sınırını bozup, kafatasını attırmak degıl, korolası dılını gerektıgınde tutabılmektır...
Kadın olmak ; sadece alısverıs merkezlerıne gıdıp ne bulduysa almak degıl, sana don kılot almasını, gomlek ve ayakkabı numaranı bılebılmesıdır...
Kadın olmak ; sadece kendı gıyımınden sorumlu olup kendını gıydırmek degıl, zevkı senı gıydırecek kadar yerınde olmaktır...
Kadın olmak ; orada burada dedıkodu yaparak, laf tasımak degıl, senı ayıkla pırıncın tası durumlarına getırmemektır...
Kadın olmak ; guzel gorunebılmek ıcın orasını burasını her yerı gorunene kadar acmak degıl, dekoltesının dozunu ayarlayabılmektır...
Kadın olmak ; saldırganlasıp kafesınde kırbacla egıtılmeye calısılan bır aslana benzemek degıl, yumusak huylu olup erkegının dızlerınde tuylerı oksanan bır kedı olabılmektır...
Kadın olmak ; çagırdım, gelmedın, geç kaldın, aramadın, sormadın, kımınleydın, hesap ver demek degıl, sana yuregıyle guvenmek ve ınanclarıyla sokulmaktır...
Kadın olmak ; sagda solda konusulanları gercekmış gıbı saymak degıl, kımsenın arkasından konusmamaktır...
Kadın olmak ; sınırları zorlayıp, salya sumuk aglamak, kıytırık nedenlerden hır gur cıkarmak demek degıl, sozu dınlenır, anlasılır olmaktır...
Kadın olmak ; hayatı gıyım kusam uzerıne kurmak demek değıl, gıydığın gömleğe hangı pantolonun yakıstıgını, uyum ve uyumsuzlugun ne oldugunu bılmektır...
Kadın olmak ; daga cıkarken rugan ayakkabı gıymek degıl, spor ayakkabısı ıle topuklu ayakkabının ayrımı bılebılmektır...
Kadın olmak ; of yoruldum, benı ara, benı al, benı bul, bunu ısterım demek degıl, sence de uygunsa, yanındayım, ben gelırım, merak etme dıyebılmektır...
Kadın olmak ; korkak ve cekıngen olmak demek degıl, senı sevıyorum derken korkmamak, baska seylerın arkasına gızlenmemek ve arkandan laf soyletmemektır...
Kadın olmak ; aklını sadece seksle bozmus olmak değıl, yanına boylu boyunca uzandıgında gogsunde atan kalbının yerıne kendını, ruhunu, herseyını koyabılmektır...
Kadın olmak ; yataga boylu boyunca uzanmak degıl, sana yataga asksız yatmadıgını hıssettırmektır...
Kadın olmak ; cıtır cerez gıbı bır gunluk olmak demek degıl, gecelık degıl ömurluk olarak yıllara rehavetı degıl huzuru tasımaktır...
Kadın olmak ; sadece en seksı leydı olmayı bılmek degıl, yerı geldıgınde hanım sultan olarak soz gecırmesını bılmektır...
Kadın olmak ; cıvık konulara takılıp zaman tuketmek degıl, kusmemesını ve ayıp nedır ogrenebılmektır...
Kadın olmak ; sık bogaz edıp yalancı durumuna dusurmek degıl, karsısındakı ınsanı tasıyabılmektır...
Kadın olmak ; yapılan her tartıs
ma sonunda karsısındakı ınsanı ayrılmakla tehdıt etmek demek degıl, sabırlı ve gururuna dokundurmadıgı gıbı, karsı tarafında gururunu ıncıtmemeyı bılebılmektır...
Kadın olmak ; temız olmak ıçın yarım sıse parfumu sıkarak suslu boyacı kupu olmak degıl, opuldugu zaman etrafa buram buram parfum degıl ask kokuları sacabılmektır...
Kadın olmak ; parası yokken ezık, varken kudurmus olmak demek degıl, paranın gucunu bılebılmektır...
Kadın olmak ; sarısın, renklı gozlu, uzun bacaklı, beyaz tenlı, ınce bıleklı dılber olmak degıl, sozune guvenılır olmaktır... Kadın olmak ; konusulan her seyı ese dosta yetıstırmek degıl, konusulanların oradan dısarı cıkmamasını saglayabılecek kadar sıkI bır ceneye sahıp olmaktır...
Kadın olmak ; komplekslerını güzellıgıyle ortmeye calısmak degıl, kendısını sevebılmektır...
Kadın olmak ; sadece ana olabılmek değıl, çocuklarından saygı görmeyı, anaya babaya hürmet etmeyı de bılebılmektır...



İtırazı olan var mı?



.

Eh süper olmuş :) :super:

agonist
17-02-2009, 00:18
Flash BB codu olmadığı için gömemedim foruma. Aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
Yapmanız gereken basit. Bir sayı tutun ve onu oluşturan rakamların toplamını o sayıdan çıkarın. (Mesela 42. 42-[4+2]=36 ) Çıkan sayının karşısındaki sembolü, sihirli küreye tıkladığınızda göreceksiniz. Tutmazsa para yok. :)

http://img20.imageshack.us/img20/5718/psychic2tl.swf

nazay
17-02-2009, 01:32
PENCERE KENARI
Bu yazıyı okumanız sadece 30 saniyenizi alacak, ve sonunda hayata ve ilişkilere bakış açınız değişecek.!!!
İleri derecede hasta iki adam ayni hastane odasındaydılar.
Adamlardan birinin her öğleden sonra 1 saatliğine oturmasına izin veriliyordu, ciğerlerindeki suyun süzülmesi için.
Bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı. Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı.
Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eslerini, ailelerini, evlerini, islerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine.
Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu.
Diğer hasta hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.

Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu. Ördekler ve kuğular gölde yüzerken çocuklar model bot'larını suda yüzdürüyorlardı.
Genç asıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı. Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silueti görünebiliyordu.
Pencere kenarındaki adam bunları muhteşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayalinde canlandırırdı.
Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam geçmekte olan bir şenlik alayını tarif etti. Diğer adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.

Günler ve haftalar geçti.
Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeninizle karsılaştı: uykusunda, huzur içinde ölmüştü.
Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı.
Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diger hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu. Hemşire Memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat olduğundan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı.
Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam.
Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yasayabilecekti.
Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini.
Pencere, bos bir duvara bakıyordu.
Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen Harika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceğini sordu.
Hemşirenin cevabi, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi.
'Sanırım seni cesaretlendirmek istedi' dedi.

Epilog: Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir,
Kendi durumunuz ne olursa olsun.
Paylaşılan dertler yarısı kadar üzüntü verir, paylaşılan mutluluklar ise İki kati artar.
Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız,
sahip olduğunuz ve paranın satın alamayacağı her şeyi paylaşın.

Bu gün bize bir hediyedir.
Bu yazının kaynağı bilinmiyor, fakat okuyan herkese mutluluk getirecektir.

Serenler
20-02-2009, 20:05
Balıkesir' in Sındırgı ilçesinde 90 yaşlarında, Azmi isminde çok dinç ve genç görünümlü bir dede yaşarmış.
Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış:
"Bu gençliğin sırrı nedir?" diye.

Bu soru soruldukça ihtiyar delikanlı güler geçermiş.


Sorular sıklaşıp , soranlar çoğalınca cevap vermek vacip olmuş sanki.
Düşünmüş Azmi dede, bu sırrımı kolayca herkese nasıl anlatırım diye.
Sonra tüm meraklıları evine yemeğe davet etmeye karar vermiş.
"Bu davette size sırrımı açıklayacağım" demiş.

Herkes merakla davete gelmiş.

Yemekler yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş vakit iyice gecikmiş.
Ama gençlik sırrı ile ilgili tek kelam edilmemiş.


Herkes konu ne zaman açılacak diye merek ederken Azmi dede hanımına seslenmiş:
"Hatun, şu kilerden bir karpuz getirir misin bize?"
Hanımı yaşlı haliyle hemen doğrulmuş kilere giderek bir karpuz getirmiş.

Azmi amca karpuza şöyle eliyle bir vurmuş tık tık diye sonra da:
"Bu olmamış hanım, güzel çıkmayacak, başka getirir misin?" demiş.
Hanımı karpuzu götürmüş başka bir tane getirmiş.
Azmi amca onu da bir yoklamış yine beğenmemiş.
"Hanım sana yine zahmet olacak ama bu da olmamış başka bir tane getirir misin? " demiş.
Bu böylece üç dört sefer daha tekrarlamış.
Dedemiz nihayet beşincide karpuzu beğenmiş ve karpuz kesilmiş, misafirlere ikram edilmiş.


Herkes karpuzunu afiyetle yerken Azmi dede sormuş:

"Eeee arkadaşlar işte benim gençliğimin sırrı burada anladınız mı?"
Herkes birbirinin yüzüne bakmış, kimse bir şey anlamamış:

"Hayır Azmi dede bu sırrı biz anlayamadık" demişler.
Azmi dede gülmüş:

"Efendiler" demiş, "o gördüğünüz karpuz kilerde bir taneydi, tekti. Ben hanıma git de başka getir dedikçe o kilere gidip geliyor aynı karpuzu getiriyordu. Bir kere bile "aman be adam, defalarca şu tek karpuzu ne taşıttırıyorsun bana" demedi. Beni sizin önünüzde mahcup duruma düşürmedi. İşte ben bütün gençliğimi bu hanımıma borçluyum.

selçuk efendi
20-02-2009, 21:18
YAŞAYARAK ÖĞRENMEK !


Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken bir bakkal dükkânına girmiş.

Bakkala hemen kendisini saklamasını emretmiş.

Bakkal da Napolyon''u müsait bir yere saklayıp biraz sonra gelen düşmanlarını da; -"Az evvel biri koşarak şu tarafa kaçtı" diye savuşturmuş.

Nihayet biraz sonra Napolyon''un muhafızları yetişmişler..

Bakkal ömründe bir daha karşılaşamayacağı Napolyon''a sormuş; -"Efendim af buyurun ama merak ettim ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu?"

Napolyon birden öfkelenmiş; -"Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine konuşabiliyorsun?" diye bağırmış.

Hemen askerlerine adamcağızı kurşuna dizmelerini emretmiş.

Askerler bakkalın gözünü bağlayıp karşısına dizilmişler.

Mermiler namlulara sürülmüş artık ''ateş'' emri verilecek...

Adamcağız içinden -"Ah ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin" diye düşünürken arkadan bir çift el uzanmış gözündeki bağı açmış.

Karşısında Napolyon varmış.

Tek cümleyle cevaplamış Napolyon; -"İşte böyle bir duygu!"

Yaşayarak öğrenmek bedeli en yüksek öğrenme biçimidir...

kreal
20-02-2009, 21:32
Flash BB codu olmadığı için gömemedim foruma. Aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
Yapmanız gereken basit. Bir sayı tutun ve onu oluşturan rakamların toplamını o sayıdan çıkarın. (Mesela 42. 42-[4+2]=36 ) Çıkan sayının karşısındaki sembolü, sihirli küreye tıkladığınızda göreceksiniz. Tutmazsa para yok. :)

http://img20.imageshack.us/img20/5718/psychic2tl.swf

:he::he: 2 basamaklı bir sayıdan kendini oluşturan rakamları çıkartıksak çıkan sayı 9 un katları şeklinde olur

Tüm 9 un katlarında aynı resim var :he::he:

Paramı geri istiyorum :beurk:

BORA YAŞAR
22-02-2009, 15:17
Mailime gelen bir yazı.. Sizler için bilgilerin altlarını Türkçeleştirdim.

It takes your food seven seconds to get from your mouth to your
stomach. (Yediğiniz yiyeceğin ağzınızdan midenize gitmesi 7 saniye alır)

One human hair can support 3 kg (6 lb).
(İnsan saçı 3 kg ağırlık kaldırabilir)

The average man's penis is three times the length of his thumb.
( Standart bir erkeğin penis uzunluğu baş parmağının uzunluğunun 3 misli kadardır)

Human thigh bones are stronger than concrete .
(İnsanın uyluk kemiği betondan daha sağlamdır)

A woman's heart beats faster than a man's.
(Kadınların kalbi erkeğinkinden daha hızlı atar)

There are about one trillion bacteria on each of your feet.
( Herbir ayağınızda ortalama bir trilyon bakteri bulunur)

Women blink twice as often as men.
(Kadın erkekten iki defa daha fazla göz kırpar)

The average person's skin weighs twice as much as the brain.
( Ortalama bir insanın derisi beyninden iki kat fazla ağırdır)

Your body uses 300 muscles to balance itself when you are standing still.
(Vücudunuz hareket etmeden dururken 300 adalesi yardımıyla dengesini sağlar)

If saliva cannot dissolve something, you cannot taste it.
(Eğer tükrüğünüz eritmese hiçbirşeyin tadını alamazsınız)

Women reading this will be finished now.
(Bu yazıyı okuyan kadınlar burada bitirirler)

Men who read this are probably still busy checking their thumbs
(Bu yazıyı okuyan erkekler ise büyük ihtimalle hala başparmaklarının uzunluğunu ölçmekle meşguldürler) :he:

ASPİRİN
23-02-2009, 10:42
Sanırım Amerikan filmlerinden esinlenerek yazılmış, her iki milletin diyaloglarında da abartı var... Amerikalılar her zaman bu kadar kibar ve nazik, biz de her zaman bu kadar kaba mıyız ?Hiç sanmıyorum...

Amerikalılar ile Türklerin diyolog farkı;

Amerikan: hey dostum burda bir problem mi var ?
Türk: noluyo lan burda ?

Amerikan: nasil gidiyor mike?
Türk: napıyon lan?


Amerikan: korkarım seni öldüreceğim!
Türk: salavat getir pez..... !


Amerikan: oov dostum hiç cool olmamışsın.
Türk: bu ne lan gö..me benzemişsin.


Amerikan: hey steve, neden kendine bir içki koymuyosun?
Türk: la süleyman, kap iki bira gel bakim hemen!


Amerikan: lanet olsun sana christine!
Türk: allah belanı versin nurcan!


Amerikan: tanrı aşkına brad kes sesini artık!
Türk: allahım sen bana sabır ver, sus lan yeter!


Amerikan: aman tanrım şimdi napıcaz?!?
Türk: ha si.... , sıçtık ?!?


Amerikan: help me please...
Türk: baksana lan!!!


Amerikan: ne derler bilirsin jack, hayat beklenmedik
surprizlerle doludur...
Türk: valla oglum bir söz var hani, kaderde varsa
düzülmek neye yarar üzülmek...


2 AMERİKALININ konuşması;
Amerikan 1: dante'nin bu kitabını okudun mu micheal?
Amerikan 2: aaa evet , gerçekten edebi değeri olan bir calısma.


Buna karşılık 2 TÜRKÜN konuşması;
Türk 1: abi da vinci sifresini okudum super!
Türk 2: lan bIrak! iyice entel dantel oldun ! Layt herif !!


Amerikan:: hey jerry gel pizza ye dostum...
Türk: sülo gel lan buraya mis gibi menemen yaptIk...


Amerikan: FBI.... bir kac soru sorabilir miyim?
Türk: polisim ben! nerdeydin lan dun eşek herif?


Amerikan: (ses cikarmadan el işaretiyle) sen oraya
sen buraya sessiz olun...
Türk: Dagılıyoruz haydaaaaaaaaa! !!

ASPİRİN
25-02-2009, 14:01
Ana

İyi dostu olanın aynaya ihtiyacı yoktur.(Mevlana Celaleddin-i Rumi "Kuddise sirruh")
Ana gibi yar Bağdat gibi diyar olmaz .


Ona birdaha sarılın... Hala sizinleyse!! !..

1 yaşınızdayken sizi elleriyle besledi ve yıkadı. Bütün gece ağlayıp onu uyutmayarak teşekkür ettiniz.

2 yaşınızdayken size yürümeyi öğretti. Size seslendiğinde odadan kaçarak teşekkür ettiniz.

3 yasınızdayken size özenle yemekler hazırladı. Tabağınızı masanın altına dökerek teşekkür ettiniz.

4 yaşınızdayken elinize rengârenk kalemler tutuşturdu. Evin bütün duvarlarına resim yaparak teşekkür ettiniz.

5 yaşınızdayken sizi cici kıyafetlerle süsledi. Gördüğünüz ilk çamur birikintisine atlayarak teşekkür ettiniz.

6 yaşınızdayken okula kadar sizinle yürüdü. Sokaklarda "GITMIYCEEEEEEEM" diye ağlayarak teşekkür ettiniz.

7 yaşınızdayken size bir top hediye etti. Komşunun camini kırarak teşekkür ettiniz.

9 yaşınızdayken size dualar öğretti, siz her seferinde unutarak teşekkür ettiniz.

11 yaşınızdayken sizi arkadaşınızla sinemaya götürdü "Sen bizimle oturma" diyerek teşekkür ettiniz.

12 yaşınızdayken zararlı TV programlarını seyretmenizi istemedi. O evde değilken hepsini izleyerek teşekkür ettiniz.

19 yaşınızdayken okul masraflarınızı karşıladı, sizi arabayla kampusa götürdü ve eşyalarınızı taşıdı.

Arkadaşlarınız alay etmesin diye kampus kapısında vedalaşarak teşekkür ettiniz.

21 yaşınızdayken iş hayati ve kariyerinizle ilgili size fikir vermek istedi. "Ben senin gibi olmayacağım" diyerek teşekkür ettiniz.

22 yaşınızdayken kep giyme töreninizde size gururla sarıldı. Avrupa seyahati için para isteyerek teşekkür ettiniz.

25 yaşınızdayken düğün masraflarınızı karşıladı, sizin için hem mutlu oldu hem çok duygulandı. Siz dünyanın bir ucuna taşınarak teşekkür ettiniz.

30 yaşınızdayken bebek bakimi hakkında size akil vermek istedi. "Artik bu ilkel yöntemleri bırak" diyerek teşekkür ettiniz.

40 yaşınızdayken sizi arayıp bir akrabanızın doğum gününü hatırlattı. "Anne işim başımdan aşkın" diyerek teşekkür ettiniz.

50 yaşınızdayken o çok hastalandı, hafta sonunda onu görmeye gittiğinizde mutlu oldu.
Ona yaşlıların çocuk gibi nazlı olduğunu söyleyerek teşekkür ettiniz.

Derken bir gün..... o öldü.
O güne kadar onun için yapmadığınız ne varsa, o anda kalbinize bir yıldırım gibi duştu....


VE BİR HİKAYE

"Evin telefonu sabaha karşı üç buçukta çaldı. Uyku sersemi adam telefonu açtı.
Telefondaki ses annesine aitti.
Telaşlandı, korktu başlarına bir şey mi gelmişti?
Annesi "nasılsın oğlum iyi misin?" diye sordu.
Oğlu şaşkın bir ifadeyle "iyiyim anne hayırdır bir şey mi oldu siz iyi
misiniz?" dedi.
Annesi "biz iyiyiz bir şeyimiz yok sadece sesini duymak istedim" dedi.
Oğlu da "anne bunun için mi aradın saat sabahın üçbuçuğu yarında
konuşabilirdik" diyince annesi de "rahatsız mı ettim oğlum?" dedi.

Oğlu "evet anne rahatsız ettin" diyince annesi; "30 sene önce sen de beni bu saate rahatsız etmiştin, doğum günün kutlu olsun"

EĞER HALA SİZİNLEYSE, ŞİMDİ ONU HER ZAMANKİNDEN DAHA COK SEVİN...

ayhan53
25-02-2009, 16:16
Eger bir gun ATM makinelerinden bir soyguncu tarafindan para cekmeye zorlanirsaniz PIN kodunuzu ters girmeniz halinde (Orn. 1234 yerine 4321.. gibi)
Makine parayi veriyor ancak bu arada polis de çagiriyor. Bu konuyu cok nadir kisinin bildigi için, mumkun oldugunca cok kisiye bildirelim..
T.C. MERKEZ BANKASI //////////// ///////// ///////// ///////// ///////// ///////// ///////
BU MAIL SANIYORUM HEPINIZE GELMISTIR...

ISTE YURDUM INSANI BU MAILDEN NASIL BİR FIKRA CIKARTMIS...

OKUYUN...!!



Birgün Temel'e arkadasinin birinden yukaridaki
gibi bir mail gelmis:

Gercekten de birkac gun sonra gece yarisi bizim Temel'e para lazim olunca tutup evine en yakin bir bankanin ATM sine gider.

Tam kartini soktugunda arkasinda bir golge hisseder,
donunce birde ne gorsun. Eli bicakli hirpani bir adam...

"Bütün parayı çek ve bana ver" der.

Temel'in hemen aklina arkadasindan aldigi mail
gelir ve icinden kis kis guler...

Hemen PIN numarasini tersten girerek butun parasini
cekip hirpaniye verir ve baslar siritmaya.

Hirpani gozden kaybolur... Ne bir polis gelir nede bir
zabita. En sonunda Temel Karakola giderek polislere durumu anlatir.

Komiser'de Temel'e "Peki PIN numaran kacti" diye sorar.

Temel cevap verir - 2222

Bear_Bull
02-03-2009, 22:52
paylaşayım dedim..


Cami imamı Alahattin hoca , bir iş için resmi dairelerden birine gider.
Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakın internet- cafenin yolunu tutmak zorunda kalır.
Cafenin kapısından girerken levhada yazılı isim 'fesubhânallah' lar,estagfirullah' lar çektirir hoca efendiye, hem de peşpeşe:
CEN.NET CAFE
Cafe işleten delikanlıya:
- Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin?
- Tabi amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim.
Alahattin hoca başlar beklemeye. Böylelikle bulundugu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline.
Demek ki gençlerin girip bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasıdır.
Gözüne takılan her detaydan rahatsız olarak, huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur.
Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler
nasıl kapandan çıkamıyorlarsa, ayrı telden, ayrı telden oyunlara yakalanan gençlerin de
buradan çıkamadıklarını düşünür. Bir 'fesubhanallah'
Bir 'fesubhânallah' daha çeker ve:
- Ähir zaman fitneleri işte canım, der kendi kendine.
Hoca efendinin huzursuz olduğunu fark eden delikanlı hemen bir çay söyleyince, kendisine ikram edilmesinden memnun olur.
En azından bu da bir hürmet ifadesidir. 'Aferin' derken içinden, hayıflanır, istemeden:
- Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar.
Boşa hayıflanmanın, vah vah demenin, bir faydası olmayacağını bildiği için, delikanlıyla hasbihal etmeye karar verir:
- Delikanlı sana bir şey soracağım ama bilmem ne düşünürsün?
- Buyurun amca, ne soracaktınız?
- Sen Allah'ı bilir misin?
Birbirine girmiş, hiçbir şekle benzetemediği jöleli saçları,

her baktığında bir 'fesubhanallah' daha çektiği sakal şekliyle bu delikanlıdan aldığı cevap, hoca efendiyi pek şaşırtır.
Cafeyi işleten delikanlı gülümseyen gözlerle bakarak:
- Kul, kendisini yoktan var edip hayat bahşeden, düşünecek akıl, görecek göz veren Rabbini nasıl bilmez amca?
Hayretle sormaktan alamaz kendisini:
- Biliyor musun? Peki neyle biliyorsun Allah'ı, bana bir anlatır mısın?
Delikanlı eliyle cafedeki bilgisayarları göstererek cevap verir:
- Bu bilgisayar ile biliyorum amca.
- Bunlarla mı? Pek anlayamadım.
- Bu bilgisayarları n varlığı benim nazarımda Allah'ın varlığının en açık delillerinden biridir.
Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca,böyle bir makine, ancak bir mühendis ve üstün bir teknoloji ile var olabilir.
Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zımbırtının tesadüf eseri oluşmayacağını,
mutlaka birisi tarafindan yapılmış olduğunu söyler sana.
Meselâ Darwin kalkıp dirilse, şu laptopu göstersen, desen ki:
'Bu Älet, şu hesap makinesinin tesadüfler zinciriyle evrimleşmiş hâlidir.' Darwin bile 'çüş lan deve' der.
Alahattin Hoca delikanlının anlattıklarından hoşlanmıştır. Keyiflenir:
- Bilgisayarın kendiliğinden yapıldığını kabul etmeyen adam, onu yapan insanın yaratılmış olduğuna gelince kıvırıveriyor değil mi evlâdım?
- Bak amca, burada 20 tane bilgisayar var, bunlar bir sistemle birbirine bağlı, hepsi bir program tarafından idare ediliyor.
Bu sistemi ben kurdum, burayı ben çekip çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur;
Yani bir anlamda da farzi muhal buranın rabbi benim.
Bazen oyun oynayıp, interneti kullanıp para ödemeden sıvışmaya kalkanlar oluyor.
Hemen yakaliyorum onları. 'Gel bakalım! Nereye gidiyorsunuz böyle?
Buranın nimetlerinden faydalanıp başıboş bırakılacağınızı mı zannettiniz?
'Paramız yok abi! ' derlerse; 'Yok öyle yağma! ' deyip cezalandırıyorum.
İnternet-cafeyi temizletiyorum: paspas yapıyorlar, camları silip tuvaleti temizlettiriyorum.
Bir saat oyunun, internetin bedeli olur, bunun hesabı sorulur da, sayısız nimetlerle dolu koca bir ömrün hesabını sormazlar mı insana?
Bir cafenin bile işlerini düzenleyen, tertip eden biri varken, koca kâinatı kusursuz işleyen bu sisteminin bir kurucusu olmaz mı?
Olmaz diyenin ahmaklığını bütün noterler tasdik etmez mi?
- Vallahi evlâdım pek takdir ettim seni. Peki Allah'ı nasıl bilirsin, neye benzetirsin?
-Ben Allah'ı hiçbir şeye benzetmeden bilirim amca.
- Bunun böyle olacağını nasıl bildin evlâdım?

Delikanlı eliyle bilgisayarları işaret etti:
- Yine bunlar sağ olsun. Bu bilgisayarları yapan mühendisler başka, bilgisayarlar başkadır.
Birbirlerine benzemezler.
Programı yazan insan başkadır, ortaya konulan program ise bambaşka.
Bilgisayarda yüklenmiş bilgiler vardır, fakat benim bilmem yine başkadır.
Kamerası vardır, ses düzeni vardiır, ama benim gözlerim ve duyup konuşmam farklıdır.
Alahattin amca çocuğun feraset ve anlayışını çok beğenmişti.
Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, gayet mantıklıydı ve berrak bir imana işaret ediyordu.
Aslında buradaki işi bitmiş, kimlik numarasını çoktan almıştı; ama muhabbete devam etmek istedi.
- Peki varlığına inandığın Rabbin için ne yapman gerektiğine dair ne biliyorsun?
- Ne yapmam gerektiğini biliyorum amca, fakat ne kadarını yapabildiğim hususunda
kendimi yeterli görmüyorum.
- Ne bildiğini söylersen, neler yapabileceğine dair yardımcı olabilirim belki evlâdım.
- Neler yapmam gerektiğine dair şuradan biliyorum amca:
Öncelikle, Rabbim bana bir gönül vermiş. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme yerleştirmiş.
Ben de gönlümde sadece O'na ve sevdiklerine yer vermeliyim,
O'nun istemeyeceği şeyleri gönlümden uzak tutmalıyım.
İkinci olarak bana verdiği dili razı olmayacağı sözlerden korumalıyım. Her zaman O'nu soylemeli, O'nu anlatmalıyım.
Son olarak bana verdiği bu bedeni onun razı olacağı şekilde kullanmalı, bir gün toprak olacak vücudumu
O'nun yolunda eskitmeliyim. Benim bildigim bundan ibaret.
- Ee evlâdım daha ne yapacaksın, başka bir şey kalmadı ki!
- Efendim yapmalıyım, etmeliyim diyorum ama, bal demekle ağız tatlanmıyor ki!
Gidilecek yolu bilmek ayrı, usuluyle yolda yürüyebilmek apayrı bir şey
Yine bilgisayar tabirleriyle söylemek gerekirse,
Şeytan denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFS virusunu aktif hale getiriyor.
Üstesinden gelebilene aşk olsun. Etkili bir antivirus programı bulmam lazım belki de..
- Ben biliyorum, dedi Alahattin Hoca ve ekledi: ""NAMAZ""
- Eveeet amca, ""NAMAZ"" anti-virus programlarından birisidir.

Hayat sistemine kurup, günde beş kere de bağlanırız
Böylece sürekli güncellenir

DELL
03-03-2009, 20:13
İş adamının işleri bozulmuştu. Ne yaptıysa olmuyordu. Bir zamanlar çok başarılı bir insan olmasına rağmen şimdi büyük olan sadece borçlarıydı. Bir taraftan kredi verenler onu sıkıştırırken, diğer taraftan da bir sürü insan ödeme bekliyordu. Çok bunalmıştı ve hiçbir çıkış yolu bulamıyordu. Nefes almak için parka gitti. Bir banka oturdu, başını ellerinin arasına aldı ve bu durumdan nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı.

Tam bu sırada birden, önünde yaşlı bir adam durdu. 'Çok üzgün görünüyorsun. Seni rahatsız eden bir şey olduğu belli… Benimle Paylaşmak ister misin?' diye sordu yaşlı adam. İşadamının yakınmalarını dinledikten sonra da, 'Sana yardım edebilirim' dedi. Çek defterini çıkardı. İşadamının adını sordu ve ona bir çek yazdı. Çeki ona verirken de şöyle dedi: 'Bu para senin. Bir yıl sonra seninle burada buluştuğumuzda bana olan borcunu ödersin. Hadi al' dedi. Ve yaşlı adam geldiği gibi hızla gözden kayboldu.

İşadamı elindeki çeke baktı. Çekte 500 bin dolar yazıyordu ve imza ise John Rockefeller'e aitti, yani o gün için dünyanın en zengin adamına. 'Tüm borçlarımı hemen ödeyebilirim' diye düşündü. John Rockefeller'e ait bu çekle her şeyi çözebilirdi. Ama çeki bozdurmaktan vazgeçti. Bu değerli çeki kasasına koydu. Onun kasasında olduğunu bilmenin güveniyle yepyeni bir iyimserlikle işine tekrar dört elle sarıldı. Büyük küçük demeden tüm işleri değerlendirmeye başladı. Ödeme planlarını yeniden yapılandırdı. İyi yapılan işler yeni işleri doğurdu. Birkaç ay sonra tekrar işlerini yoluna koyabilmişti.

Takip eden aylarda ise borçlarından tümüyle kurtulup hatta para kazanmaya başlamıştı. Tüm bir yıl boyunca çalıştı durdu. Tam bir yıl sonra, elinde bozulmamış çek ile parka gitti. Kararlaştırılmış saatin gelmesini bekledi. Tam zamanında yaşlı adamın hızla ona doğru geldiğini gördü. Tam ona çekini geri verip başarı öyküsünü paylaşacakken bir hemşire koşarak geldi ve adamı yakaladı. Hemşire 'Onu bulduğuma çok sevindim, umarım sizi rahatsız etmemiştir' dedi. 'Çünkü bu bey sürekli olarak huzur evinden kaçıp, bu parka geliyor. Herkese kendisinin John Rockfeller olduğunu söylüyor' diye ekledi. Hemşire adamın koluna girip onunla birlikte uzaklaştı.

İşadamı şaşkın bir şekilde öylece durdu kaldı. Sanki donmuştu. Tüm yıl boyunca arkasında yarım milyon dolar olduğuna inanarak işler almış, yapmış ve satmıştı.
Birden, hayatının akışının değiştiren şeyin para olmadığını fark etti.
Hayatını değiştirenin yeniden kendinde bulduğu kendine güven ve inançtı.
başarının sırrı, kasamızda duran değil, kendi kalbimizde ve kafamızda olanlardır. Başka yerde aramaya gerek yok.

guneysu
06-03-2009, 02:05
Eskiden kadın olmak daha kolaydı.

Kadınlar sadece evde olur, yemek yapar, çocuk bakarlardı.
Sadece esinin geliri düşükse kadın çalışırdı ve çalışan kadına acınırdı.
Kadın çalışıyorsa, evine bakamayacağı düşünülürdü, zaten kadın bekârken çalışıyor idiyse bile evlenince evinin kadını olurdu.
90'li yıllara gelindiğinde kadın sadece evde olmak istemedi, artik çalışmak ekonomik olarak özgürleşmek istiyordu.
http://www.herice.com/mail/6097/1.gif


Önce üniversite okumaya, sonra çalışmaya başladı. Bu kadının hoşuna gitmişti.
Çalışıyor, istediği gibi harcıyor, geziyordu.
Artik çalışan kadın evli olmak değil bekâr olup gününü gün etmek istiyordu.
Yasasın özgürlük...

http://www.herice.com/mail/6097/2.gif

Çalışan kadın artik işkolik olmuştu, çalışıyor ve yükseliyordu.
Zirveye ulaşmıştı. Birçok şirkette önce orta kademe, sonra üst kademe yönetici kadın oldu.
Doksanların sonuna gelindiğinde şirketler yalnız ve işkolik 30lu yaslarında kadınlarla doluydu..
Bu çalışan kadına yetmedi, çıtayı biraz daha yükseltti.

http://www.herice.com/mail/6097/3.gif


Artik hem evli ve hem de başarılı çalışan kadın olmalıydı.
Çalışan kadın etrafına bakindi. Başarılı, paralı koca adayları gözden geçirildi.



http://www.herice.com/mail/6097/4.gif



Adaylardan kel, şişman ve kısa boylu olanlar hemen elendi.
İnce ruhlu, şaraptan anlayan, 14 Şubat’ta müthiş sürprizler
yapabilen, kimsenin bilmediği yerlerde baş başa tatillere götüren, yasamayı
seven ve bol bol espri yapanlar hemen kapışıldı.
Yurt dışından gelinlikler getirtildi. Otellerde muhteşem düğünler yapılıp, Maldivler'e ya da Bali'ye balayına gidildi.


http://www.herice.com/mail/6097/5.gif

Balayından sonra çalışan kadın hızla is başı yaptı.
Gündüzleri toplantıdan toplantıya koştururken artik aksam yemeğini de düşünmeye başlamıştı.
Aksam ne yenmeli, nereye gidilmeli, esinin gömlekleri, pantolonları ütülü mü, kıyafetleri kuru temizlemeciye
gitti mi geldi mi, marketten alınacakların listesini çıkar, is çıkısı git al, eve gel, aksam yemeğini hazırla....


http://www.herice.com/mail/6097/6.jpg


Çalışan kadın artik mutluydu. Gece yatağı sıcacıktı.
Üzülünce derdini paylasan, hastalanınca ona bakan, ağlayınca destek
olacak bir omuza, göz yaslarını silecek şefkatli ellere sahipti. 15 saat
koşturmak kadına vız geliyordu. Etraf bu şekilde koşuşturan, ev ile is
arası çift vardiya çalışan Kadınla doluydu.


http://www.herice.com/mail/6097/7.gif


Zaman geçiyordu. Çalışan kadın 35 ine yaklaşıyordu.
Biyolojik saati 'be bek, be - bek' diye uyarı vermeye başladı.
Evet çalışan kadın hemen çığlıklar atmaya başladı 'Bebek de yaparım kariyer de ' diye...
Çalışan kadınlar hemen sosyetik kadın doğumcuların randevularını doldurdular.
Çalışan kadınlar ajandalarına ve islerinin temposuna
uygun zamanı seçip hemen mikroenjeksiyonla bebek yapmaya başladılar.
1-2 ay sonra güzel haberler sırayla gelmeye başladı, çalışan kadınlar hamileydiler.

http://www.herice.com/mail/6097/8.jpg


Çalışan kadın hem hamile, hem güzel olmak istedi.
Hemen diyetisyenlere koşulup, özel hamile diyetleri alindi, bol bol
kivi yenmeye başlandı. Eskisi gibi tatlı, tursu, börek, erik aşerilmiyor,
karpuz, kivi ve mango isteniyordu gecenin bir yarısı eslerden.

Çalışan kadın çocuğunu eski usul büyütmeyecekti. Hemen onlarca
hamilelik, bebek büyütme kitapları alındı, birçok internet
sitesine üye olundu, Yoga ve anne-baba kurslarına yazılındı.

http://www.herice.com/mail/6097/9.gif

Çalışan hamile kadın artik gün gün takip ediyordu bebeğinin gelişimini.
Bugün 43. gün, bebeğim üzüm tanesi gibi... 59. gün, parmakları oluştu... 89.
gün, bugün ilk defa hıçkırdı... 210 uncu günden sonra artik bebeğin
matematik zekasının artması için Mozart dinletilecek.

http://www.herice.com/mail/6097/10.gif


.. Sonunda mutlu gün geldi.
Çalışan kadın artik anneydi. 3-4 aylık izinden
sonra çalışan kadın oldurucu diyetlerle zayıflayarak incecik bir şekilde işbası yapmıştı.


http://www.herice.com/mail/6097/11.gif

Artik basarili bir yönetici, iyi bir es ve anne olarak 24 saat çalışıyordu.
Bebek büyüdükçe, sosyalleşmesi için çalışan kadın cumartesilerini
çocuğuna ayırdı. Artik tüm anneler topluca etkinliklere katılmaya
başladılar. Yas günü partileri, tiyatrolar, piyano dersleri, basketbol,
tenis ve yüzme kurslarının biri bitiyor, diğeri başlıyordu.


http://www.herice.com/mail/6097/12.gif

Çalışan kadına bu da yetmedi. Artik hem çalışıyor, hem
iyi bir es olmaya gayret ediyor ve hem de annelik yapıyordu. Çalışan
kadın çitayı bir kez daha yükseltti.
O artik evinde katkısız, sağlıklı ekmekler, reçeller yapmalı,
organik gıdalarla, vitamini bol sebze yemekleri hazırlamalı,
çocuğuna ve eşine özel günlerde pastalar yapabilmeli, bu pastaları çok güzel süsleyebilmeliydi.
Bütün çalışan kadınlar yemek yapma kurslarına koşmaya başladılar.

http://www.herice.com/mail/6097/13.gif


Evlerine ekmek yapma makineleri aldılar,
toplantı aralarında bir birlerine yemek tarifleri vermeye
başladılar, 'Dun nefis bir çavdarlı ekmek yaptım, istersen tarifini
vereyim' 'Ben de hafta sonu harika bir pasta yaptım. Evdekiler bayıldı. Bir
aksam gelin de size de yapayım' Bakalım çalışan kadın bundan sonra çıtasını nereye yükseltecek?

http://www.herice.com/mail/6097/14.gif




Gelelim erkeğe...
Bu süreç içerisinde çalışan erkek ise çıtasını hiç yükseltmedi.
80 lerde, 90 larda ve 2000 lerde hep TV izliyor, bira içiyor ve maça gidiyordu...


http://www.herice.com/mail/6097/15.gif

yaşasın özgürlük :D:D

FNT
07-03-2009, 14:41
KUSURSUZ OLMAK

Çin'de bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna astığı
testilerle dereden su taşırmış evine.. Bu testilerden birinin yan kısmında
çatlak varmış... Diğeri ise hiç kusursuz ve çatlaksızmış; ve her seferinde
bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun tümünü taşır, ulaştırırmış
eve..Ama her zaman boynunda taşıdığı testilerden çatlak olanı eve yarım;
diğeri dolu olarak varırmış iki sene her gün bu şekilde geçmiş. Adam her iki
testiyi suyla doldururmuş ama evine vardığında sadece 1,5 testi su
kalırmış...Tabi ki kusursuz, çatlaksız testi vazifesini mükemmel yaptığı
için çok gururlanıyormuş. Fakat zavallı çatlak olan kusurlu testi, çok
utanıyormuş. Doldurulan suyun sadece yarısını eve ulaştırabildiği için de
çok üzülüyormuş. İki yılın sonunda bir gün, görevini yapamadığını düşünen
çatlak testi,ırmak kenarında adama şöyle
demiş:

'Kendimden utanıyorum. Şu yanımdaki çatlak nedeniyle, sular eve gidene kadar
akıp gidiyor..' Adam gülümseyerek dönmüş testiye; 'Göremedin mi? Yolun senin
tarafında olan kısmı çiçeklerle dolu.

Fakat kusursuz testinin tarafında hiç yok.Çünkü ben başından beri senin
kusurunu, çatlaklığını biliyordum..Senin tarafına çiçek tohumları ektim.. Ve
hergün o yolda ben su taşırken,sen onları suladın.. 2 senedir o güzel
çiçekleri toplayıp,masamı süslüyorum. Sen kusursuz olsaydın, o çatlağın
olmasaydı evime böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim' diye cevap vermiş

Aslında hepimiz birer çatlak testiyiz Her birimizin kendine has kusurları
vardır. Fakat sahip olduğumuz bu kusurlar ve çatlaklardır hayatlarımızı
ilginç yapan,mükafatlandıran, renklendiren..

Etrafımızdaki her kişiyi,oldukları gibi kabullenin.. Onlardadaki kusurları
değil, içlerindeki güzellikleri görün... (Can DÜNDAR)

FNT
09-03-2009, 14:15
Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış.

Büyüğü Halil.

Küçüğü ise İbrahim...

Halil evli, çocuklu.

İbrahim ise bekârmış...

Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin...





Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş.

Bununla geçinip giderlermiş.. .

Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı.

İkiye ayırmışlar.



İş kalmış taşımaya.

Halil, bir teklif yapmış :

İbrahim kardeşim; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.
Peki abi, demiş İbrahim...

Ve Halil gitmiş çuval getirmeye... .

O gidince, düşünmüş İbrahim:

Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine

Böyle demiş ve

Kendi payından bir miktar atmış onunkine...



Az sonra Halil çıkagelmiş.

Haydi İbrahim. Demiş, önce sen doldur da taşı ambara.

Peki abi.

İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola.

O gidince, Halil düşünür bu defa:

Der ki:

Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.

Ama kardeşim bekâr.

O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.

Böyle düşünerek,

Kendi payından atar onunkine birkaç kürek.

Velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine.

Bu, böyle sürüp gider.

Ama birbirlerinden habersizdirler.

Nihayet akşam olur.

Karanlık basar.

Görürler ki, bitmiyor buğdaylar.

Hatta azalmıyor bile.

Hak teala bu hali çok beğenir.

Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki...

Günlerce taşır iki kardeş, bitiremezler.

Şaşarlar bu işe...

Aksine çoğalır buğdayları.

Dolar taşar ambarları.

Bugün 'Bereket' denilince, bu kardeşler akla gelir.

Bu bereketin adı: halil ibrahim bereketidir.

EVİNİZE VE HAYATINIZA HALİL İBRAHİM BEREKETİ DİLERİM

KARADENIZ
11-03-2009, 14:19
Olayın kahramanları, iki üniversite ögrencisi...
Koyu geyik muhabbetinin
düğümlendiği durumlardan birinde,bu iki
kafadar bir iddiaya girer....

Delikanlılardan biri, odanın tavanında asılı olan ampulü ağzına tamamen
sığdırabileceğini iddia eder.... Evet yanlış okumadınız,
bildiğiniz 100 mumluk
ampulü... ve sığdırır da.

Ancak bir sorun vardir.Ampulü ağzından geri çıkaramamaktadır. Arkadaşı hayret eder bu nasil iş diye, o da
evdeki başka bir ampulü ağzına sokar ve tabiiki o da çikaramaz. Bunun üzerine iki kafadar
hastanenin yolunu tutmaya karar verirler. Ağızlarında ampul olduğu halde bir taksiye atlarlar. Konuşma zorluğu çekerek güya taksiciye dertlerini
anlatırlar.Taksici bir taraftan gülme krizi geçirirken bir taraftan da 'nasıl olur abi ya, uğraşsanız çıkar, bir
asılın şuna, şaka mı yapıyonuz ?'
diye söylenmektedir. Neyse akşamın bir
yarısında acile gelirler. Taksici ayrılır. Doktorlar çocukları
beklemeleri için bir odaya alir.Veeee,
aradan 15 dakika geçmeden taksici
kapıda görünür; tabii ağzında
bir ampulle. Amcam çocuklara inanmamıs, açık olan bir marketten
ampul almış ve
denemiştir !! Şimdi anladınız mı Ampul Partisi'nin Türkiye'de
nasıl iktidara
geldiğini?

BİR ŞEY OLMAZ DİYE HERKES DENEDİ AMPULU VE GÖRDÜK
ÇIKARAMIYORUZ.

esek bile dustugu cukura bir daha dusmezmis....//

ASPİRİN
12-03-2009, 18:32
Yunan mı, yunmayan mı?

Bundan 550 yıl önceydi, Konstantinepol genç bir hükümdarın azmi karşısında boyun büktü ve İstanbul oldu. O, Fatih idi. Ve o Türkçe bilinci yüksek bir Osmanlı hükümdarı idi. Altı dili bilir ve konuşur, Türkçe'nin de etimolojisini araştırırdı. Onun dil merakı, gitgide bu dillerde yazılmış eserleri bile tenkid edecek noktalara varmıştı. Hatta bazan şakalarını dilin bu inceliklerine dayandırdığı da olurmuş...

Avrupa'da insanların ilkel topluluklar olarak yaşadığı Ortaçağ'da eski Yunan şehirleri de akıl almaz bir pislik içerisinde idi. Sokaklar açık çöplük, evler bir ahırdan farksız, halk da yıkanma nedir bilmeyen kirli pasaklı insanlar...

Fatih, Molla Güranî ile sohbet ederken söz Yunanlılardan açılıp da hocası birkaç defa "Yunan, Yunan..." diye tekrar edince hünkar dayanamayıp onların pisliğinden kinaye olarak;

-Hocam, demiş, bunlar hiç yunmamışlardır. Onun için lütfen bunlara Yunan değil, Yunmayan deyiniz.

*Yunmak, eski Türkçe'de yıkanmak demektir ki, hâlâ Anadolu'nun bazı yörelerinde (Memleketim Ege dahil) kullanılır.

KARADENIZ
19-03-2009, 01:52
Kiymet Nadir Bindebir ' in habermercek.com da yayinlanan yazisi...



Sen 2005’te Yüksekova’da iki köyün topraklarını “Havaalanı yapılacak” diye istimlak et,
“Biz arazimizi Devlet’e sattık. ABD’ye üs, havaalanı yaptırılacağını bilmiyorduk, parayı ödeyeceğiz, arazimizi geri istiyoruz, kandırıldık” diyen ahaliye kulak asma, İran’a sıfır noktasına Amerikan üssü, 8 kilometre pistli havaalanı kurdur...
Sonra da tut ABD’yle İran arasında arabulucuk yapmaya kalk.
Yemezler, yemediler. Ahmedinejad arabuluculuğunuzu elinin tersiyle itiverdi.
Şimdi İRAN yaz boşluk bırak ARABULUCU yaz 1111’e gönder, dış politikada haysiyetin cebine gelsin.

Nisan yaklaştı. Nisan kritik ay. Nisan tehlikeli ay.
Çanakkale’de 1915’te kıçında postal izi kalan İngiliz Nisan’ı bekler, soykırım iddiacı soytarısı Nisan’ı...
Medyada ‘şehitlikten fışkıran kemik görüntüleri’ yufka yüreklere çivi cakmakta....
İngiliz Çanakkale bölgesini/Boğazını, Gelibolu Yarımadası’nı uluslararası komisyona devretme fikrinden, bölgeden Türk askerini çıkartıp kendi yasalarını uygulama arzusundan hiç vazgeçmedi.
Bakalım bu Nisan’da Anzak törenlerine katılmaya gelip de “Siz Türkler bu bölgeyi muhafaza edemiyorsunuz, şehitliklere iyi bakamıyorsunuz. Bırakın bize, buraya ‘özel statü’ verelim, kendi askerimizi polisimizi getirip burayı abad edelim” diyenlere ne tavizler verilecek...
ŞEHİTLİK yaz boşluk bırak ÇANAKKALE yaz 2222’ye gönder
Sevres Anlaşması,
Boğazlardan ağır silahlar taşıyarak geçen Amerikan gemilerinin resmi,
Eski Deniz Ticaret Odası Başkanı Cengiz Kaptanoğlu’nun hangi partiden ve neden milletvekili olduğu... cümlesi tıkır tıkır cebine gelsin.

Meclis’te son dönem verilen 400 yazılı soru önergesinin 129’u Tarımımın Bakanı tarafından cevaplandırılması istemiyle verilmiş (Y.N. Bu Bakanlığın icraatlarına bugünlerde detayıyla gireceğiz). Tarımımın Bakanı, vatandaşı “Artislik yapma, sesini yükseltme” diye azarlayan muhterem.
AKP Türkiye’de tarımı çökerttikten, köylüyü ithal tohuma mecbur, çokuluslu şirketlerin eline teslim ettikten sonra Soros ne diyor? “Bundan sonra tarıma yatırım yapan kazanacak.”
Şimdi TARIM yaz boşluk bırak TÜRK KÖYLÜSÜ yaz 3333’e gönder açlık cebine gelsin.

Yakılan arabalar, Taksim meydanında saldırıya uğrayan kadınlar..
hatta evinden, kocasının yanından sürüklenerek çıkartılıp götürülen, tecavüz edilen kadınlar.. bavullarda cesetler, kanlı baltalar, kurban bıçakları...
sarışın doğduğu için okuldan atılan kızlar...
‘Huzur İslamda’ dedikleri bu huzurdu işte...
Şimdi İSLAM yaz boşluk bırak HUZUR yaz 4444’e gönder bir adet döner bıçağıyla silah taşıma ruhsatın cebine gelsin.

Sabaha karşı gözaltılar, sebebini şüphelinin de avukatının da bilemediği tutuklamalar,
Muhalifi önce medyada infaz edip delilleri sonradan aramalar ..
İnsanları iki yıla yakın hapiste tuttuktan sonra polise 2 bin sayfalık okunamayacak iddianameler düzenletmeler...
Sanığa karısının adını sorup ‘Tanıyor musun?’ diyecek kadar ‘hazırlık soruşturmasız’ ama süper etkili-yetkili savcılar...
Özgürlükleri askıya alıp demokrasiyi buzluğa kaldırmalar...
Muhalefet eden enselere -çocuk bile olsalar- pençe atmalar...
Muhalif medyanın tepesinde tokmak indirmeler...
Şimdi DARBE yaz boşluk bırak AKP yaz 5555’e gönder Ergenekon’dan gözaltı emrin cebine gelsin.


Elif Şafak çocuklarına İngilizce konuşuyormuş kocası Türkçe.
‘Karısı Finli kocası Çinli’ durumlarında çift lisanda çocuk yetiştirmek doğaldır, çokkültürlülüktür şudur budur da...Türk olup Türkçe konuşan annenin çocuğunu ‘anadili’nden başka bir dilde yetiştirmesi -hadi küfretmeyeyim- en hafif deyimiyle züppeliktir.
Nisan’da Anayasa’ya resmi dil olarak Kürtçeyi koymaya çalıştıklarında en büyük destek muhtemelen bu karı-kocadan gelecektir.
ANADİL yaz boşluk bırak TÜRKÇE yaz 6666’ya gönder Halifetullah’ın vaazları fonda Kürtçe Ajda Pekkan şarkısıyla cebine gelsin.
Ya da TÜRKÇE yazma anacım sen...habire boşluk bırak...sen hep boşluk bırak...Nobel cebine gelsin!


Kasımpaşalı Recep Bey köşe yazarları için “Ne kadar para alıyorlarsa o kadar (Akepe’ye) küfrediyorlar” buyurmuş. Savunmaya geçeyim:
Bu hesaba göre benim çoktan zenginlemiş olmam gerekiyordu. Altı aylığına ve ‘cigara parasına’ yazılmış (vergisi de ödenmiş) bir dönem hariç, iktidardakilerin ne cevher (!) olduğunu yazmak için beş kuruş aldığımı ispat edene bir yıllık emekli maaşımı vereceğim.
Para için değil zevk için küfr..pardon yazmaktayım.
KÜFÜR yaz boşluk bırak AMATÖR KÖŞECİ yaz 7777’ye gönder Kıymet Nadir Bindebir yazıları yayına girmeden taze taze cebine gelsin.


Van’da donarak ölen üç kaçak sığınmacının cesedi bulunmuş. Kendilerini korkutan, aç bırakan, ‘ana’lık edemeyen vatanlarından Türkiye’ye kaçmışlar. Muhtemelen buradan da Avrupa’ya kölelik etmeye gideceklerdi. ‘Korktuğun ülke senin değildir’ prensibinden hareketle kaçmışlardır.
KORKU yaz boşluk bırak HAYMATLOS yaz 8888’e gönder 2002’den bu yana tüm Akepe icraatlarının listesi cebine, Nansen pasaportun (*) ev adresine gelsin.


Diyanet yine Diyanetliğini yapmış, yogayı Satanizm’le aynı sınıfa sokup “İslama aykırı” ilan etmiş.
FETVA yaz boşluk bırak YOGA yaz 9999’a gönder Ali Bardakoğlu’nun otel odasında gizlice yoga yaparken çekilmiş videosu cebine gelsin.
Bardakoğlu’na özel not: YOGA yaz boşluk bırak AKIL yaz 0000’a gönder. Allah cümlenize akıl fikir versin! (*) Nansen pasaportu: Birleşmiş Milletler’in haymatlos (vatansızlar) için düzenlediği bir tür seyahat belgesi.

ÖZDOĞAN77
19-03-2009, 10:07
Abbas

Cahit Sıtkı askerliğini yedeksubay olarak yapmak üzere birliğine
gider.O yıllarda yedeksubay sayısı az olduğundan her yedeksubaya emir
eri verilmektedir. Birliğine gittiğinde bölük yazıcısından künye
defterini ister.Sırayla isimlere bakmaktadır bir isim dikkatini
çeker.Abbas oğlu Abbas..Sakat çolak eli yüzünden çürüğe ayrılmış
biridir Abbas..Talim bitiminde askerin yanına gönderilmesini
ister.Öğle saatlerinde kapı çalınır.Karşısında civan mert yiğit biri
selam çakıp;
-Abbas oğlu Abbas Emret komutatan!.. der..

Aralarında söyle bir konuşma geçer.
-Nerelisin?
-Memleket Mardin, kaza Midyat komutan
-Sen benim emir erim olurmusun?
-Sen bilir komutan!.

Askere eşyalarını toplamasını ister ve kendi evinin altındaki boş yere
taşınmasını ister.Zamanla askerin zekiliği sıcakkanlılığından
etkilenir.Abbas her sabah erkenden kalkar Cahit Sıtkı ' ya kahvaltı
hazırlar.Öğle yemeğini sormadan hazırlar.Tüm ihtiyaçlarını karşıdan
bir istek gelmeden düşünüp yerine getirir.Erkenden kalkıp Cahit
Sıtkı ' nın kıyafetlerini ütüler hazırlar ve evin temizliğini yapar..

Akşamları olunca Cahit Sıtkı ' nın sevdiği yemek ve mezeleri
hazırlar..Zamanla aralarında komutan asker ilişkisinden daha güçlü bir
dostluk bağı oluşur.Bu saf ve temiz Anadolu çocuğundaki sadakat ve
temiz yürekten etkilenmiştir Cahit Sıtkı..Zaman zaman karşısına alıp
derleşir ve bu Anadolu çocuğunun ruhunda gizli şeyleri keşfeder..

Akşamları rakı sofrası kurup en güzel kızartma ve mezeleri hazırlar
Abbas..Araları ndaki duygu bağları güçlenir.Böyle bir keyf geçesi
akşamında alkollü Cahit Sıtkı sorar;

-Sen İstanbul ' u bilirmisin Abbas?
-Bilir komutanım..
-Orda bir Beşiktaş var bilirmisin?
-Bilir komutan!.Ben orda acemi birlikteydim. .
-Orda benim bir sevgilim var..Sen bana kaçırıp onu getirirmisin?
-Elbet komutan!

Sabah olur Cahit Sıtkı bakar ki..Abbas yeni asker kıyafetleri giymiş
traş olmuş hazırlanmış.Cahit Sıtkı sorar;
-Hayırdır Abbas neden böyle hazırlık yaptın?
-Ben istanbula gidecek komutan!..
-Ne yapacaksın sen İstanbulda?
-Sen söyledi bana..Ben gidecek sana Sevgiliyi getirecek!..

Gözlerindeki hüznü ve gözyaşlarını gizlemek istercesine arkasını dönüp
kapıyı çarpar ve çıkıp gider Cahit Sıtkı..Fakat bu mert askerin,
yüreği sevgi dolu Anadolu çocuğunun samimiyeti ve sıcaklığından
duygulanır..

Akşam olur..Ağaç altında rakı sofrası kurdurur ve Abbası karşısına
oturtur..Birlikte yer içerler ve Cahit Sıtkı o meşhur şiirini kaleme
döker!......

Haydi abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber Sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumanı,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş ' tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.

Serenler
20-03-2009, 17:51
PENCERE
Genc bir cift, yeni bir mahalledeki yeni evlerine tasinmislar. Sabah kahvalti yaparlarken, komsu da camasirlari asiyormus. Kadin kocasina ' Bak, camasirlari yeterince temiz degil, camasir yikamayi bilmiyor, belki de dogru sabunu kullanmiyor.' demis. Kocasi ona bakmis, hicbir sey soylememis, kahvaltisina devam etmis.



Kadin, komsusunun camasir astigini gordugu her sabah ayni yorumu yapmaya devam etmis.

Bir ay kadar sonra, bir sabah, komsusunun camasirlarinin tertemiz oldugunu goren kadin cok sasirmis 'Bak' demis kocasina ' Camasir yikamayi ogrendi sonunda, merak ediyorum, kim ogretti acaba ?'

'Ben bu sabah biraz erken kalkip penceremizi sildim' diye cevap vermis kocasi.

Hayatta da boyle degil midir ?

Baskalarini izlerken gorduklerimiz, baktigimiz pencerenin ne kadar temiz olduguna baglidir. Birini elestirmeden ve hemen yargilamadan once kendi zihin durumumuza bakmak ve 'iyi' olani gormeye hazir olup olmadigimizi farketmek guzel bir fikir olabilir

ardahan
23-03-2009, 10:09
HABİB BABA

Habib Baba, 4. Murad devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah dostlarındandır. Yaşlıdır,fakirdir,gariptir.Fakat Rabbinin katında da alemlere denk bir değerin sahibidir.
Yaşlı Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda Erzurum'dan İstanbul'a gelmiştir. Yolculuğunun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gider... Niyeti, şöyle iyice bir keselenip, paklanmak... Bedenini de ruhuna denk kılmaktır.
Fakat hamamcı Habib babayı içeri sokmak istemez.
'Bugün' der, 'Sultan Murad'ın vezirleri hamamı kapattılar, dışarıdan müşteri alamıyoruz.'
Habib baba üzülür... Rica, minnet eder, yalvarır...
'Ne olursun' der, 'kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım. Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum.Binbir dil döker.Hamamcı ehl-i insaftır... Dayanamaz... Kabul eder... Hamamın en sonundaki odayı göstererek ...
'Baba şu odada hızla yıkanıp çık, parada istemem. Yeter ki vezirler, senin farkına varmasınlar.'
Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar... Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onunda görünümü fakirdir... Ama sadece görünümü... İkinci müşteri kılık değiştirmiş, 4.Murad'dır. O gün vezirlerinin topluca hamam alemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir.
'Hele bir bakalım' demiştir, 'bizim vezirler, hamamda benden uzakta, kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?'
Ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir. Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır...
Hamamcı vezirler der almak istemez... Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir... Habib babanın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar:
'Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sende sar peştemali beline gir yanına... Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın... Ve ekler: 'Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler.'
Sonra 4.Muradda Habib babanın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır...
Habib babanın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz kirlenmiş gibi gelir ona... Allah hikmeti gereği dostuna, o yanındakinin tedbil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham etmemiştir...
Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib baba yumuşak bir sesle konuşur:
'Evladım' der, 'Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsade edersen bir keseleyivereyim.'
Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve bü yük bir haz duyar... Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir.
Memnuniyetle Habib babanın önünde diz çökerken: 'Buyur baba' der, 'ellerin dert görmesin' Bu arada içerideki alemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4.Murad'ın sırtını bir güzel keseler... Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez..Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir.
'Baba' der, 'gel bende senin sırtını keseliyeyim de ödeşmiş olalım.'
Habib baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle;
Olur evlad' deyip, sultanın önünde diz çöker. Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib babayı yoklar, ağzını arar...
'Baba' der, 'görüyormusun şu dünyayı... Sultan Murad'a vezir olmak varmış... Bak adamlar içerde tef,dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi...'
Habib baba Sultan Murad'ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile bırakmaz, kendi hükmünü söyler... Sultan Murad'ın Habib babadan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir:
Be evladım' der, Habib baba, 'Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl Alemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını bile Sultan Murad'a keselettirir...

Bear_Bull
04-04-2009, 14:58
iyi tatiller diyeyim

ve alttaki dosyayı ekliyeyim.
İndirip seyredin ve bu hafta sonu gereğini yapın.

>>>Farkindamisiniz.pps (http://www.yuklec.com/download.php?file=423069113-Farkindamisiniz.pps)

ve bir tane daha bu biraz dokunaklı.:cry:

>>ADALET_HANIM.ppS (http://www.yuklec.com/download.php?file=503885249-ADALET_HANIM.ppS)

Serenler
07-04-2009, 05:17
Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış.

Büyüğü Halil.

Küçüğü ise İbrahim...

Halil, evli çocuklu.

İbrahim ise bekârmış...

Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin...

Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş.

Bununla geçinip giderlermiş...

Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı.

İkiye ayırmışlar.

İş kalmış taşımaya.

Halil, bir teklif yapmış :

İbrahim kardeşim; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.

Peki, abi demiş İbrahim...

Ve Halil gitmiş çuval getirmeye... .

O gidince, düşünmüş İbrahim:

Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine

Böyle demiş ve

Kendi payından bir miktar atmış onunkine...

Az sonra Halil çıkagelmiş.

Haydi İbrahim. Demiş, önce sen doldur da taşı ambara.

Peki abi.

İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola.

O gidince, Halil düşünür bu defa:

Der ki:

Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.

Ama kardeşim bekâr.

O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.

Böyle düşünerek,

Kendi payından atar onunkine birkaç kürek.

Velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine.

Bu, böyle sürüp gider.

Ama birbirlerinden habersizdirler.

Nihayet akşam olur.

Karanlık basar.

Görürler ki, bitmiyor buğdaylar.

Hatta azalmıyor bile.

Hak teala bu hali çok beğenir ve..

Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki...

Günlerce taşır iki kardeş, bitiremezler.

Şaşarlar bu işe...

Aksine çoğalır buğdayları.

Dolar taşar ambarları.

Bugün 'Bereket' denilince, bu kardeşler akla gelir.
Bu bereketin adı: Halil ibrahim bereketidir.



RABBİM EVİNİZE VE HAYATINIZA HALİL İBRAHİM BEREKETİ İHSAN EYLESİN...

hisseci_32
09-04-2009, 22:41
ATATÜRKÜN YAVERİNDEN BİR ANI


Gazi, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı.
Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
- Merhaba nine.
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
- Merhaba dedi.
- Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp;
- Neden sordun ki, dedi. Buraların saabisi misin? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
Kadın başını salladı.
- Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği, kavruk köylerinden birindeyim. Bizim muhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.
- Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da... Benim iki oğlum gâvur
harbinde şehit düştü. Memleketi gâvurdan gurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mihtara anlatinca, o da bana bilet aliverip saldi Angaraya, giceleyin
geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte agsamdan belli böyle kendimi ordan
oraya vurup duruyom bey.
- Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadının birden yüzü sertleşti.
- Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki.. O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden gurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşiyoz. Sunun bunun gâvur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver.
Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek;
- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanimizdir... Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu.
Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Pasa yani Atatürk işte karsında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp
Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı;
- Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye
getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;
-'Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin.
Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.'


Bu yazıyı okurken duygulanan veya ağlayanlar varsa, hala umut var demektir..

ASPİRİN
10-04-2009, 12:11
Ev Eşya Dolu Olsa Ne Olur ?

Hayatı daha yakından ve renkli olarak tanımak için dünyayı dolaşmaya çıkan meraklı bir genç, gezdiği ülkelerden birinde ünlü bir alimi ziyarete gitti.

Seyyah, büyük alimin, yaşadığı evde, bütün duvarların kitaplarla dolu olduğunu gördü. Çok şaşırdı tabii. Bir mana da veremedi. Öyleki kitaptan başka duvar görünmüyürdu.
Bu duygularla evin diğer bölümlerini de dikkatle gözden geçirdi. İyice şaşırdı. Yerde bir kilim, duvar dibinde yatak olarak kullanılan basit bir sedir, ortada ise bir masa ve sandalyeden başka hiçbir şey yoktu. Merakla:
"Neden hiç eşyanız yok?"

Eliyle olanları gösterdi alim;

"Var ya!.. Nasıl eşyamız yok?"

"Ne bileyim? Koltuklarınız, kanepeleriniz, büfeleriniz... Onlar nerede?"

Alim, gülümsedi belli belirsiz.

Bilge kişi, bu soruya karşılık olarak kendi bir soru sordu;
"Bak evladım, senin de fazla birşeyin yok... Yalnızca, sırtında taşıdığın küçük bir çantan var... Peki, senin eşyaların nerede?"
Genç, kendini savunurcasına cevapladı bu beklemediği soruyu:

"Ama görüyorsunuz... Ben yolcuyum..."

Ünlü alim, hak verircesine başını salladı tebessüm ederek:

"Ben de öyle yavrum!.. Ben de öyle..."



Nefesler sayılı,rızıklar belli,dünya hancı insanlar yolcu...

Bu dünya öylede geçer, böyle de geçer, SON DURAK BİZİ BEKLER...

FNT
10-04-2009, 15:45
Bir fıçının içine bir karınca düşmüş...

Bir insan gelmiş fıçının başına... Karıncayı görmüş:

-Ne işin var senin burada? demiş, karıncayı ezmiş, yok etmiş...

Bir insan gelmiş fıçının başına, karıncayı görmüş.

-Kimseye zararın yok sevimli hayvan, hadi fıçıda yaşa, demiş...

Bir insan gelmiş fıçının başına. Karıncayı görmüş. Bir kaşık şeker serpmiş fıçının içine, yesin diye...

Bu üç insan kim mi?

Birincinin adı BENCİL.

İkinciyi: HOŞGÖRÜ diye çağırıyorlar...

Üçüncü mü? O SEVGİ işte!..

ASPİRİN
11-04-2009, 13:43
20 KURUŞ

Londra'daki cami'ye yeni bir imam gönderilmiş. Adam şehire gitmek için hep aynı otobüse biniyor ve çoğu zaman aynı söföre rastlıyormuş.

Bir Gün, bilet alırken söför 20 kuruş fazla vermiş. İmam oturup, parasını sayınca yanlışlığı fark etmiş. Kendi kendine düşünüyormus "20 kuruşu geri versem mi şöföre?"... Ama içinden bir ses diyormuşki "çok gülünç bir sayı, ve söförün umrunda değil. Otobüs şirketi çok para kazanıyor zaten... sadece 20 kuruş onlara bişey yapmaz. Versen de bu parayı saklayabilir.." diye düşünmüş. "Allahtan gelen bir hediye gibi kabul etsene..."

İnecegi durağa gelince, imam fikrini değiştirmiş. İnmeden önce söförün yanına gitmiş, 20 kuruşu geri vermiş: "paranın üstünü fazla vermişsiniz."

Şöför gülümsemiş : "Camii'nin yeni imamısınız değil mi? Aslında uzun zamandır sizi ziyaret etmek istiyordum İslamı öğrenmek için, ve bilerek size fazla para verdim. Nasıl tepki vereceğinizi görmek istedim."

İnerken imam artık bacaklarını hissetmiyormuş heyacanından. Yere yığılacakmış neredeyse. Bir direğe tutunmuş ve kendine gelmeye çalışmış. Gözlerinden yaşlar dökülerek : "Az daha İslamiyeti 20 kuruşa satacaktım, aman Allah'ım!..."



Maalesef insanlar sizle birlikte dinimizi, itikatımızı da yargılayacaklardır !

"Lisani hal, lisani kalden entaktır..."

balaban
13-04-2009, 00:53
“MÜSLÜMAN’A HARAMDIR”. ÇEŞMESİ


Bursa’da zamanında Müslüman bir zat bir çeşme yaptırmış. Eski adı yahudilik yol ağzı, bugün ki adı Arap Şükrü muhitinde, ve başına bir kitabe eklemiş, “Her kula helâl, Müslümana haram“… Tabii başkent, Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye…

Efendime söyleyeyim, gitmişler kadıya şikâyete, yaka paça yakalanmış adam huzura getirilmiş, bu nasıl fitnedir, dini islam ahalisi müslüman olan koca devlette, sen kalk hayrattır, sebildir diye çeşme yap, ama suyunu müslümana yasakla… Olcak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin? diye çıkışmışlar adama…

Adam müsade buyrun sebebi vardır, lakin ispat ister, delil şarttır der… Kadı kızar: “Ne delili, ne ispatı, sen fitne çıkardın müslüman ahalinin huzurunu kaçırdın katlin vaciptir!” der. Ama bir yandan da merak eder, nedir gerekçen diye sorar, adam bir tek Sultan´a derim diye cevap verince, karışır yine ortalık. Söz Sultan´a gider, adam saraya yaka paça götürülür…

Padişah sinirlenir ama diğer yandan da meraklanır : “De bakalım ne diyeceksen, bu nasıl iştir ki, hem çeşmeyi yaparsın, hem de her kula helâl, bir tek müslümana haram yazarsın…”

- Adam başı önünde delilim vardır, lâkin ispat ister

- Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?

- O zaman hükme kıldan incedir boynum sultanım

- Eeee

- Sultanım her hangi bir havradan (sinagog´dan) bir rastgele haham ı izahsız yaka paça tutuklayın, bir hafta bakın neler olacak..
Dediği yapılmış adamın, tüm azınlıklar bir olmuş, başlarında museviler, “Ne oluyor, bu ne zulüm, bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim…” efendim çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş,

Bir hafta dolunca: Sultan´ım artık bırakmak zamanıdır demiş adam, haham bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer sultana teşekkürler, hediyeler, az zaman geçmiş ki adam Aynı işi herhangi bir kiliseden bir papaz için yaptırınız sultanım demiş.

Aynı işlemle, aynı usulle bir papaz derbest edilmiş, yaka paça alınmış pazar ayininden, aynı tepkiler artarak devam etmiş. Haftası dolunca da serbest bırakılmış. Mutluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar… Levantenler din adamlarına kavuşmanın mutluluğu ile daha bir sarılmışlar birbirlerine.

Sultan: “Bitti mi?” demiş adama.

- “Sultanım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle” demiş.

- Şimde nedir isteğin?

- Efendim başkentimiz Bursa’nın en sevilen, en sözü dinlenilen, itimad edilen Alimini alınız mimberinden,

dedikleri gibi olmuş, Ulucamiinin imamını, cuma hutbesinin ortasında almışlar… Yaka paça götürmüşler…

Ve ne olmuş bilin bakalım ?

Bir Allah’ın kulu, tek bir olumlu kelâm etmemiş, ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz hiç olmasa vaazı bitene kadar bekleyeydiniz, dememiş. Peşinden giden olmamış, arayan soran olmamış…

Geçmiş bir hafta, nerde imam diye gelen giden olmamış… Aptal ve cahil bir imam atanmış yerine, ne konuştuğunu kulağının duymadığı yobaz cinsinden, halk halinden memnun, başlamış bir dedikodu, o geçen hafta derbest edilen koca âlim için;

-bizde onu adam, hoca bellemiştik,

- kimbilir ne haltlar etti de tutuklandı…

- vah vah acırım arkasında kıldığım namazlar…

- sorma sorma…

Padişah, kadı ve adam izlemişler olanı biteni, padişah;

- eee ne olacak şimdi adam.

- bırakma zamanıdır, bide özür dileyip helallik almak lazımdır hocadan.

- “haklısın” demiş padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve adama dönmüş, adam başı önünde;

- Ey büyük Sultanım, siz irade buyurunuz lütfen, böylesi Müslümanlara SU HELÂL edilir mi?

Sultan acı acı tebessüm etmiş;

- “Hava bile haram, hava bile…” demiş
http://www.yenidenergenekon.com/26-muslumana-haramdir-cesmesi/

ARMAND
20-04-2009, 18:07
PSIKOLOJIDE YONELTME


Yaşlı bir adam emekliye ayrılır ve kendine bir lisenin yanında küçük bir ev alır.
Emekliliğinin ilk bir kaç haftasını huzur içinde geçirir, ama sonra ders yılı baslar.
Okulların açıldığı ilk gün, dersten çıkan öğrenciler yollarının üzerindeki her çöp
bidonunu bağırıp, çağırarak tekmelerler. Bu çekilmez gürültü günler sürer ve
yaşlı adam bir önlem almaya karar verir. Ertesi gün çocuklar gürültüyle evine
doğru yaklaşırken, kapısının önüne çıkar onları durdurur ve:
'Çok tatlı çocuklarsınız, çok da eğleniyorsunuz. Bu neşenizi sürdürmenizi
istiyorum sizden. Ben de sizlerin yasındayken ayni şekilde gürültüler çıkarmaktan
hoşlanırdım, bana gençliğimi hatırlatıyorsunuz. Eğer her gün buradan geçer ve
gürültü yaparsanız size her gün 5 YTL vereceğim' der. Bu teklif çocukların
çok hoşuna gider ve gürültüyü sürdürürler. Birkaç gün sonra yaşlı adam
yine çocukların önüne çıkar ve onlara şöyle der: 'Çocuklar enflasyon beni de etkilemeye başladı
bundan böyle size sadece 1 YTL verebilirim. ' Cocuklar pek hoşlanmazlar
ama yine devam ederler gürültüye. Aradan birkaç gün daha geçer ve yaşlı
adam yine karşılar onları: 'Bakin' der, 'Henüz maaşımı alamadım, bu
yüzden size günde ancak 25 Kuruş verebilirim, tamam mı?',
'Olanaksız bayım' der içlerinden biri, 'Günde 25 kuruş için bu işi yapacağımızı
sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

BİZ İŞİ BIRAKIYORUZ. ..!

hisseci_32
27-04-2009, 18:23
Fıkra gibi !

Merkez ilçe kongresine destek amacıyla Trabzon'a gönderilen Maliye Bakanı
Unakıtan şehre girmek üzeredir. O sırada meydanda bisikletini parkeden biri
yandaki kahveye girer. Az sonra bir polis kapıdan içeriye doğru bağırır:

- Kardeşim!!! Dışardaki bisiklet kiminse alsın!... Maliye Bakanı Unakıtan
gelecek.

Trabzon'lu içerden aynı ses tonuyla cevap verir.
- Bişi olmaz... Kilitledum!

kantar
25-05-2009, 20:02
Gece olunca, insanlar maymuncuklarını ve fenerlerini yanına alır ve komsusunun evini soymaya gidermis. Gün dogarken geri döndüklerinde yüklerini alırlarmıs. Ama her seferinde kendi evlerini de soyulmus bulurlarmıs. Ülkede kimse kaybetmezmis, çünkü herkes birbirinden çalar ve bu dolasım son kisi ilk kisiden çalana kadar sürermis.
Bir gün, nasıl olmuşsa, dürüst bir adam ortaya çıkmıs. Gece oldugunda, çanta ve fenerle dısarı çıkmaktansa evinde kalıp çalışmayı tercih edermiş. Hırsızlar geldiğinde evde ışık yandığını görüp soymak için içeri girmezlermiş. Ve bu durum bir süre devam edince, ahali bir konunun açıklığa kavuşmasını istemiş:

'Çalmadan yaşamak senin tercihin, ama başkalarını bir şey yapmaktan alıkoymaya hakkın yok.' demişler.
Bunun üzerine dürüst adam, geceleri evinden çıkar, fakat hiçbir şey çalmaz, döndüğü zaman evini hep soyulmuş bulurmuş. Adamın bir haftadan daha az bir sürede, yiyecek tek bir şeyi kalmamış ve ülkeyi terketmek zorunda kalmış.
Daha iyi soygun yaparak zenginleşenler kendileri için soygun yapmak üzere maaşlı hırsızlar tutmaya başlamışlar. Zengin fakir ayrımı giderek çoğalmış. Zenginler mallarını korumak için polis teşkilatı ve hapishaneler kurmuşlar ve kendi mallarının çalınmasını yasa dışı ilan etmişler. Ancak yoksulların mallarını çalmak hala serbestmiş. Bir süre geçtikten sonra, artık kimse soymaktan ve soyulmaktan söz etmez olmuş. Çünkü yoksulların çoğu ya açlıktan ölmüş ya da ülkeyi terketmişler. Zenginler ve maaşlı soyguncular ise soyacak kimse kalmadığı için servetlerini yitirmeye başlamışlar.

Sonunda zenginler eski düzeni yeniden sağlamak için dürüst adamı başa getirmeye karar vermişler.Ancak dürüst adamın evine gittiklerinde sadece yerde yazılı bir kağıt varmış.Kağıtda şunlar yazıyormuş: ' Bir insan sadece dürüst olduğu için aranıyorsa her şey için çok geç olmuş demektir...'


'BIR MİLLET UYUYORSA UYANDIRMAK KOLAYDIR.
UYUMUYOR DA UYUYOR GİBİ YAPIYORSA NE YAPSANIZ NAFİLE, UYANDIRAMAZSINIZ. ' (Indra Ghandi)

MIHNANA
29-05-2009, 13:54
SANMAKİ DERT SADECE SENDE VAR..

SENDEKİ DERDİ NİMET SAYANLAR DA VAR..

http://666kb.com/i/b9cacf3l1txyixtul.jpg

http://666kb.com/i/b9cacy5yxtlh2xeu5.jpg

http://666kb.com/i/b9cadxsjtlddplly5.jpg

http://666kb.com/i/b9caeyqmy1u16p84d.jpg

http://666kb.com/i/b9cafvjojn29dht99.jpg

demek ki neymiş :
derdimi dinledim, derdimden iğrendim...
onun derdini gördüm, derdime imrendim....
Ömür Dediğin Üç Gündür,
Dün Geldi Geçti, Yarın Meçhuldür,
O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,
O Da Bugündür...

ŞEHZADE-Çakal2
29-05-2009, 19:00
SANMAKİ DERT SADECE SENDE VAR..

SENDEKİ DERDİ NİMET SAYANLAR DA VAR..

demek ki neymiş :
derdimi dinledim, derdimden iğrendim...
onun derdini gördüm, derdime imrendim....
Ömür Dediğin Üç Gündür,
Dün Geldi Geçti, Yarın Meçhuldür,
O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,
O Da Bugündür...

:super::super:

Serenler
01-06-2009, 18:05
O GÜNLERİ DOLU DOLU YAŞAMIŞ BİRİSİ YAZABİLİR Dİ BUNU ANCAK.

.



1970'li yıllar...
Asalet sıradandı, herkeste vardı.
Zor okunan kitapları bile kolayca okurdu gençler.
Kızların etekleri kısaydı, erkeklerin saçı uzun, ne fark eder.
Kadının ruhuna bakılırdı, erkeğin kafasının içine.
***
Ölüme kafa tutardı gençler, kimseyi lafa tutmazdı.
Destansı öyküsü vardı her birinin.
Gözaltına alındılar ama el üstünde gittiler mahşere.
Herkes bir düşüncenin peşine takıldı.
Oy karşılığı buzdolabının, bir torba kömürün peşine takılmadılar ya!
***
İşçilerin adam yerine kondukları yıllar.
Öğretmenlerin hayata katıldıkları mevsimler.
İnsanlar aşk yumağı.
Bedenler yere serilse de, ruhlar ayakta.
Varsın gaz ve yağ kuyrukları olsun.
Şimdiki gibi şerefsizlik kuyrukları yoktu ya...
***
Mahalleler masumiyet beldesi.
Camilerde siyasetin zerresi mevcut değil.
Şarkıcılar parmakla gösterilirdi, her mahallede bir tiyatro.
Futbolcular bile adam gibiydi.
Radyonun başında dönerdi dünya.
Bir televizyonumuz vardı, varsın sansürü olsun.
Şimdiki televizyonlar gibi, zehir kutusu değildi ya.
***
Bir kargaşa vardı yalan değil, bir kapışma...
Labirentin bir ucu "Bağımsız Türkiye"ydi, öbür ucu "Milliyetçi Türkiye."
Karartma gecelerinde bile hepsinin rüyası aydınlıktı.
1970'li yılların gençliği, tuzağa düşmeyi bildiler ama sadece kendilerini yaktılar..
***
Bütün kötülüklerin anası 1980'dir.
Ve ardından gelen yıllar!
Haysiyetle yapılan sözleşme, yüreklerde bozulduktan sonradır ki...
Toplum da büyük bir hızla bozuldu.
O yüzden, insanlar o yıllardan kalan bir şarkıyı bile duysa, kendilerini kaybediyorlar.
Çünkü hepsi biliyor...
Kaybettiklerinin, bir daha asla kazanamayacak kadar değerli olduğunu...

------------------------

Bu filmin ikinci perdesini de bizler birebir yaşadık ama gene de güzel günlerdi.
Yukarıdaki öykünmeye biraz bozulan sınıf arkadaşım kendi düşüncesini yazmış:
Ama bilemiyorum 1980 sonrası kuşak hangi hikayeyi anlatacak?

evet...1975 de üniversiteye girdik..o yıllar 5 yıl olan fakültemizde son sınıf eylülünde askeri darbe oldu...yani anlayacağınız bu ülkenin en karanlık yıllarında okuduk...bizden 1 yıl öncekiler ve sonrakiler bile şanslıydı 1 yıl bile olsa...vurulduk,sürüldük sağına soluna bakmadan...bakmayın 68 kuşağı diye tv tv dolaşanlara...iyi ki bir kere amerikan filosunu kovaladılar...sonra hepsi kapitalist oldu...çıkarsız,hilesiz şereflice davası için mücadele eden herkesin önünde saygıyla eğiliyorum...selam olsun delikanlı dava adamlarına..sevgiyle saygıyla...ÜMİT

ARTEMİS
01-06-2009, 18:46
...sevgi...

Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında,bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, "Babacığım,kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm." demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: "Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?" Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş...

Birisi masaya süt
döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. Çok
sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi
anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan
kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz;genellikle
kişiyle performansı arasındaki farkı
göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat
öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler
insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve düşünün.
Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin.

Serenler
06-06-2009, 08:55
Özür diliyorum, suç bende biliyorum

Okuyamadığım kitaplardan, ziyaret edemediğim dostlardan, zor gününde yanında olamadığım hısım akrabadan, ayakkabısız çocuktan, doktorsuz ve ilâçsız hastadan, lâyık olamadığım ustadan, yetime ikram edemediğim pastadan, tamamlayamadığım yoldan, helâlleşemediğim kuldan özür diliyorum.

Mektupla buluşturamadığım puldan özür diliyorum.

İçine girince kasıldığım çuldan özür diliyorum.

Destânımdan, türkümden, ağıtımdan; kalemim, defterim kâğıdımdan özür diliyorum.

Hâlini hatırını soramadığım "canlım"dan, Fatihasını unuttuğum merhumdan, harama uzattığım elimden, secdesini eksik bıraktığım alnımdan özür diliyorum.

Bahtını kararttığım delikanlımdan özür diliyorum.

Cehennemi olduğum eli kanlımdan özür diliyorum.
Suç bende, biliyorum.


Selâmı unutmasaydım böyle olmazdım.
Kelâm’ı unutmasaydım belâmı bulmazdım.
Kokusu çalınan çiçeğimden, doğru yol özürlü bacağımdan, yetim görmemiş kucağımdan özür diliyorum. Üretemediğim uçağımdan, dumanı doğru tütmeyen ocağımdan, evsiz barksızlara ulaştıramadığım sıcağımdan özür diliyorum.

Gecenin bir saatinde vicdanıma batan’ımdan, hakkını bir türlü ödeyemediğim vatanımdan, zaman ve mekânı kudret eliyle tutanımdan özür diliyorum.
Şehitlikte yatanımdan özür diliyorum.
Sınırda nöbet tutanımdan özür diliyorum.
"Elimden geleni yaptım" demiyorum.

Suç bende, biliyorum.


Kulak vermediğim seslerden özür diliyorum.
Peşinde koştuğum heveslerden özür diliyorum.
Dağıtmadığım putlardan, paylaşmadığım tatlardan, kırdığım potlardan özür diliyorum. Kirlettiğim denizden de, soldurduğum benizden de, Telafer’deki mazlum, Felluce’deki mücahit, Kıbrıs’taki şehit sizden de evet sizden de özür diliyorum.

Koklayamadığım gülümden özür diliyorum.

Seyrettiğim zulümden özür diliyorum.
Unuttuğum ölümden özür diliyorum.
Suç bende, biliyorum.


Altını çizip unuttuğum sözlerden özür diliyorum.
Rotası yanlış gözlerden özür diliyorum.

Bî edep hallerde utanmamış yüzümden, üretemediğim çözümden, uzaklaştığım özümden, "Hakk" deyince titremeyen dizimden özür diliyorum.
Korku ile kaleme alınmış yazımdan, türküsünü unutmuş sazımdan, Fırat kenarında kurt kapmış kuzumdan özür diliyorum.

Yarın cümleniz benden şikâyetçi olacaksınız, biliyorum.
İşe yaramayan pazımdan özür diliyorum.
Kokuttuğum tuzumdan özür diliyorum.

Suç bende, biliyorum.


Haram koyduğum porselenimden, bakırımdan özür diliyorum.

O açken tok yattığım fakirimden özür diliyorum.
Münrekim’den, Nekir’imden özür diliyorum.

Nefsim, belimi büktü, özür diliyorum. Günahlarım belki küçüktü amma işlenilen huzur büyüktü, özür diliyorum.
Sırtlanmadım; oysa mukaddes bir yüktü, özür diliyorum.
Sebep benim, biliyorum.


Sofradaki etimden...

Okşamadığım yetimden...

Niyetimden, ciddiyetimden özür diliyorum...

Tükettiğim hazırdan özür diliyorum.

Düştüğüm çukurdan, tırmandığım gururdan, yakın durduğum muzırdan, uzak kaldığım ”Huzur“dan özür diliyorum.

Peşinde koştuğum kolay nakitlerden, kıymetini bilmediğim boş vakitlerden özür diliyorum.
Dün, Yunus aşkıyla bir yazı kaleme almıştık, bir Molla Kasım’ın gadrine uğramış, okuyucudan da özür diliyorum.
Suç bende, biliyorum.

Evet, suç bende diyorum.

Çünkü, mezara tek başına gireceğimi biliyorum.

FNT
14-06-2009, 13:28
Bu da doğru bir iletişim örneği....


Orta yaşlı ve düzgün giyimli bir adam sessizce kafeye girerek köşedeki
masaya oturur.


Garsona sipariş vermek için beklerken yan masadaki gençlerin kendisine
bakarak gülüştüklerini fark eder. Belli ki yakasına taktığı küçük
pembe kurdele şeklindeki Rozetine gülmektedirler. Bu alaylı bakışları
görmezden gelen adam, yan masadakilerin bu ısrarlı sırıtmalarına
dayanamayarak elini lacivert ceketinin yakasındaki rozete götürerek,


'Bu mu?' diye bakışanlara sorar.


Yan masadakiler yüksek sesle gülerek,


'Küçük güzel Pembe kurdeleniz lacivert ceketinize pek de yakışmış!'
diyerek sırıtmaya devam ederler.


Orta yaşlı adam bu sözü söyleyen delikanlıya dönerek,


'Lütfen masama buyurun bunu tartışalım' der.


Biraz önce tüm sevimsizliğiyle sırıtan delikanlı sebebini anlamadığı
bir utanma ve sıkınt ı hissine kapılsa da gelip masaya oturur.


Adam anlaşılır ve yumuşak bir sesle,


'Bu Rozet tüm dünyada, içinde olduğumuz ayda, kadınların arasında meme
kanseri bilincini yaygınlaştırmayı ifade ediyor.


Ben bu rozeti annemin adına takıyorum' der.


Bu açıklama karşısında başkalaşan delikanlı,


'Çok üzüldüm, anneniz meme kanserinden mi öldü' diye sorar.


'Hayır' diye cevap verir orta yaşlı adam ve devam eder:


'Annem sağ. Küçük bir çocukken kendimi yalnız hissettiğim korkulu
anlarımda her zaman başımı saklayabileceğim ve huzur bulacağım yumuşak
bir yuvadır annemin memeleri. Annemin sağlığı için dua ediyorum.


'Hımmm' diye kekeler delikanlı.


'Bu rozeti karım için takıyorum' diye devam eder orta yaşlı adam.


'Karınız da herhalde iyi' diye sorar delikanlı.


'Evet, evet' der adam


'Karım benim için aşk ve sevgi kaynağı olmuştur her zaman. 23 yıl önce


sevgili kızımızı beslemiştir memesiyle. Karımın sağlığı için Allah'a
şükrediyorum.'


'Sanır ım kızınızın sağlığı için de takıyorsunuz?


'Hayır.... Kızımı bir ay önce meme kanseri nedeniyle kaybettik.


Yaşının çok genç olduğunu düşünerek ihmal etmiş memesinde fark ettiği
kitleyi. Bu nedenle geç kaldık.'


Genç delikanlı, yüzündeki utangaç ve üzüntülü bir ifadeyle,


'Çok üzgünüm bayım. Özür dilerim' der...


Orta yaşlı adam 'Kızımın anısına öğünerek takıyorum Bu küçük pembe
kurdeleyi. Bu sayede çevremdekileri de aydınlatabiliyorum. Şimdi evine
git, karınla, kızınla, annenle konuş' deyip cebinden çıkardığı küçük
pembe kurdele rozetini uzatırken, delikanlı öne eğilir ve takmama
yardım edebilir misiniz?' diye mahçup mahçup sorar.


Bu öyküyü Türkiye Meme Vakfı'ndan Dr. Can Gürbüz gönderdi..


Öykünün altına bir de not düşmüş:


'Bir mumun, diğer mumu yakarak aydınlatmasıyla kaybedeceği hiçbir şey yoktur..'


Lütfen bu hikâyeyi yayarak diğer mumları da aydınlatın...


Tüm aydınlıklar kadınların olsun...'

ARMAND
15-06-2009, 16:21
BU RESMİN ANLAMINI, OKUMADAN BİLEMEZSİN


http://img7.imageshack.us/img7/3203/1bmpe.jpg


Gençlik ve serdeki hafif anarşistlik... 1968 olimpiyatlarında 200 metrede altın ve bronz madalya kazanan Amerikalı iki siyah atletin, Tommie Smith ve John Carlos'un siyah deri eldivenli yumrukları havada, başları önde posteri yıllarca hayal dünyamızı ve asıl oda duvarlarımızı süslemişti.

İtiraf ediyorum ki, Aynur Çağlı'nın o muhteşem haberini okuyana kadar aynı karede önde duran, gümüş madalyalı Avustralyalı beyaz atlete hiç dikkat etmemişim. Adı Peter Norman imiş...


İşte bu atlet geçen hafta öldü. Haberin ve konunun tekrar gündeme gelmesinin sebebi budur.

Gelelim hikayeye... Mexico City'de 200 metre finali koşulmuş. Amerikalı (siyah) atletler Tommie Smith ile John Carlos birinci ve üçüncü gelirken, ikinciliği Avustralyalı (beyaz) Peter Norman kazanmış.

Madalya töreni için bekledikleri sırada, Carlos, Peter Norman'ın yanına gelerek sormuş:
- İnsan haklarına inanıyor musun?
- Evet, inanıyorum.
- Peki ya Tanrı'ya?
- Bütün kalbimle...

Bunun üzerine, iki siyah atlet kafalarındaki eylem planını açıklamışlar, Norman tereddütsüz katılmış:

- Ben eyleminizi destekleyeceğim, bana ne yapmam gerektiğini söyleyin!

İlk defa, o günler için müthiş bir provokasyon hatta devrim sayılacak bir eylem planlıyor iki genç adam: Amerika'daki ırk ayrımcılığını ve siyahlara reva görülen fakirliği ve ikinci sınıf vatandaşlığı protesto edecekler... Ama nasıl?

Fikir Norman'dan geliyor: bir çift siyah deri eldiven buluyorlar, sağ tekini Tommie, sol tekini John eline geçiriyor; fakirliği sembolize etmek için çıplak ayakla kürsüye çıkıyorlar, başları kederle öne eğik, sıkılı yumruklarını havaya kaldırıyorlar. Önlerinde duran beyaz atlet Peter Norman da, dayanışmasını göstermek için kalbinin üstüne 'İnsan Hakları İçin Olimpiyat Projesi Hareketi'nin kokartını iğneliyor.

Amerikan milli marşı çalarken plan icra ediliyor ve eylem koyuluyor. Ve tabii (hatırlıyorum) dünya birbirine giriyor. Amerika ayağa kalkıyor. Olimpiyatlar bile gölgede kalıyor, dünya gazeteleri yumrukları havada siyah atletlerin fotoğrafını birinci sayfadan veriyor...

Amerikan Olimpiyat Komitesi iki siyahın spor kariyerini o saniye bitiriyor. Eylem amacına ulaşmış, Amerika'daki zenci azınlığın durumu dünya gündemine girmiştir. Smith ve Carlos spor hayatlarını (ve buna bağlı olarak geleceklerini) feda etmişler ama dünya tarihine geçmişlerdir. Dünyadaki yüz milyonlarca ezilmiş siyahın ilahı haline gelmişlerdir.

Peki ya Avustralyalı beyaz Peter Norman? Meslektaşım Aynur'un anlattığına göre, Norman'ın da hayatı kararmış. Tommie Smith diyor ki: "Peter, bir beyazdı. O günlerde siyahların haklarını savunma cesareti gösteren, onurlu ve belkemiği sahibi beyaz çok azdı. Peter, Avustralya'ya döndüğünde kimse yüzüne bakmadığı gibi, herkes tarafından yargılandı. Onun da atletizm kariyeri bitti, spor çevrelerinden dışlandı. Tehditler, işsizlik ve tecrit nedeniyle öyle sıkıntılı günler yaşadık ki, üçümüzün de ilk evliliği sona erdi."

Avustralya Devleti Norman'ı ölene kadar affetmemiş ama... Norman intikamını mezara götürmüş: 1968 Olimpiyatları finalinde ikinci olurken kırdığı 200 metre Avusturalya rekoru hâlâ, 38 yıl sonra kırılamamış.
Ölene kadar süren 'eylem kardeşliği'

İki amerikalı ve bir Avustralyalı 'lanetli' atletin o gün başlayan 'eylem kardeşliği' ve dostlukları ömür boyu sürmüş. Aradan geçen 38 yıl boyunca, yazışmışlar, buluşmuşlar, görüşmüşler.

Ta, geçen hafta, Peter Norman evinin bahçesinde kalp krizi geçirip 64 yaşında ölene kadar.
Ve şimdi, aşağıdaki fotoğrafa iyi bakın:



http://img7.imageshack.us/img7/3151/2bmpj.jpg


Melbourne'de yapılan cenaze töreni. 'Onurlu beyaz atlet' Peter Norman'ın tabutu, Tommie Smith (solda) ve John Carlos'un omuzlarında!
Üç 'eylem kardeşi' son kez omuz omuza...

ARMAND
19-06-2009, 11:54
Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlikte ölmüşlerdi.Gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar.Adam çok susamıştı,biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken,birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular.Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe,altından yapılmış bir bahçe kapısı ve onları karşılayan beyazlar içinde güzel bir kadın..Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu;Affedersiniz burası neresi ?;
Kadın ona gülümsedi ;Burası cennet ,efendim.Adam bunun üzerine sevinçle ;Harika;!!!;dedi;Peki bana biraz su verebilir misiniz ? gerçekten çok susadım..;Kadın cevap verdi:Tabi efendim,içeri girin.İçerde dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz.. Böylece adam köpeğine döndü ,Hadi oğlum içeri giriyoruz diyerek kapıya yürüdü.Ama kadın onu birden bire durdurdu:Üzgünüm efendim,köpeğiniz sizinle gelemez.Hayvanları içeriye almıyoruz Bunun üzerine adam bir an durdu,düşündü ve geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam tersi yönünde yola koyuldular.Bir süre geçtik ten sonra kendilerini bu kez tozlu ,çamurlu ve bozuk bir yolda buldular.Yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapıyla,yırttık pırtık elbiseli bir dede çıktı.Adam sordu:Affedersiniz bana biraz su verebilir misiniz..?Dede;İçeri gel; dedi.kapıdan içeri girdikten sonra sağ tarafta bir çeşme var Adam sordu:peki arkadaşım da benimle gelip oradan su içebilir mi.?Dede Tabii..dedi.Çeşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir kase bulacaksın..Bunun üzerine adam kapıdan girdi.Biraz yürüdükten sonra sağ tarafta çeşmeyi buldu.adam çeşmeden,köpekte oracıktaki kaseden doya doya içerek susuzluklarını giderdiler.Derken adam geri giderek girişte bekleyen dedeye sordu.Su için çok teşekkür ederim..Peki burası neresi Dede;Burası cennet dedi.Bunu duyan adam çok şaşırdı:Nasıl olur ..? Az önce burası gibi kırık dökük olmayan muhteşem bir yere gittik ve orasının da cennet olduğunu söylediler Dede Şu rengarenk çiçeklerle süslü,altın kapılı yer mi..?dedi.Ama orası cehennem..Adam iyice şaşırmıştı:Peki ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz ..??Dede gülümsedi:Kızmıyoruz;..çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakanları cennetten uzak tutuyorlar.



Dostlarınızı yalnız bırakmayın.Bir dostun üzüntüsüne herkes sempati duyabilir,bu çok kolaydır.
Bir dostun başarısına sempati duyabilmek ise çok sağlam bir karakter gerektirir.

MIHNANA
20-06-2009, 23:48
Farkında olmayabilirsin ama %100 doğru:

1. Bu dünyada uğrunda ölebileceğin en az iki kişi vardır.
2. En azından 15 kişi öyle ya da böyle seni seviyordur.
3. Herhangi birinin senden nefret edebilmesinin tek sebebi, aslında sadece senin gibi olmak istemesidir.
4. Senden gelecek bir gülümseme bazılarına mutluluk getirebilir, o senden hoşlanmasa bile.
5. Her gece, birisi uykuya dalmadan önce seni düşünüyor.
6. Birisi için dünyalara bedelsin.
7. Çok özel ve teksin düşüncesinde ki arkadaşlarını unutma
8. Varlığını bile bilmediğin biri seni seviyor.
9. Hayatındaki en büyük hatayı yaptığın zamanda bile, ondan hayırlı birşey çıkar.
10. Ne zaman dünya sana sırtını dönmüş gibi hissedersen, dön ve bir daha bak. SANMA Kİ DERT SADECE SENDE VAR..
11. Her zaman aldığın iltifatları hatırla. Kaba sözlerin hepsini unut.

Eğer sevgi dolu bir arkadaşsan bunu herkese gönder, sana gönderen de dahil.

Eğer geri alırsan demek ki gerçekten seviliyorsun. .

Ve hep hatırla....

İyi arkadaşlar yıldızlar gibidir, onları her zaman göremeyebilirsin ama orada olduklarını bilirsin.

'Bir dosttan tek bir gül ve güzel bir sözü ben onunlayken almayı,

öldükten sonraki bir kamyon dolusu çiçeğe tercih ederim.'

HER ZAMAN YANIMDA OLMASINI İSTEDİĞİM İNSANLARA...


http://666kb.com/i/b9z0gv8cqxhxfqh0x.jpg

ARMAND
22-06-2009, 17:37
Hayatınız seçtiğiniz kadındır.
Hayat Kat Kattır.
Evvel zaman içinde Memleketin birinde 90 yaşlarında fakat çok dinç ve genç görünümlü bir adam yaşarmış? Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış
"bu gençliğin sırrı nedir" diye. İhtiyar delikanlı güler geçermiş her soruldukça bu soruya…Ama sorular sık, soranlar çoğalınca cevap vermek vacip olmuş sanki.
Düşünmüş nasıl anlatırım bu sırrımı kolayca herkese. Sonra karar vermiş tüm meraklıları yemeğe davet etmeye evine."Bu davette size sırrımı açıklayacağım" demiş. Herkes merakla davete gelmiş.Yemekler yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş vakit iyice gecikmiş.Ama gençlik sırrı ile ilgili tek kelam edilmemiş.Herkes konu ne zaman açılacak diye merak ederken adamcağız huri gibi sevimli hanımına seslenmiş.
"Hatun , şu kilerden bir karpuz getirirmisin bize sana zahmet!.." Hanım hemen doğrulmuş kilere giderek kaş ile göz arasında gidip bir karpuz getirmiş. Adamcağız şöyle eliyle bir vurmuş tık tık diye sonra da :
" Bu olmamış hanım, güzel çıkmayacak, başka getirir misin bir zahmet" demiş. Hanım onu götürmüş bir tane daha getirmiş.Adam onu da bir yoklamış yine beğenmemiş.
"Hanım sana yine zahmet olacak ama bu da olmamış başka bir tane getirir misin" demiş. Başka istemiş?. Bu böylece dört sefer daha tekrarlanmış . Dedemiz beşincide karpuzu beğenmiş ve karpuz kesilmiş, misafirlere ikram edilmiş?. Herkes karpuzunu afiyetle yerken bizim dedicik sormuş.
"Eeeee?. Arkadaşlar işte benim gençliğimin sırrı burada anladınız mı??" Herkes birbirinin yüzüne bakmış.Kimse bişey anlamamış..
"Aman dede demişler nerde? Anlamadık biz bu sırrı!" Dedecik gülmüş.
"Efendiler" demiş
"O gördüğünüz karpuz kilerde bir tanecikti, tekti. Ben hanıma git de başka getir dedikçe o kilere gidip geliyor aynı karpuzu getiriyordu. Bir kere bile (aman be adam, delimisin nesin şu tek karpuzu ne taşıtttırıyorsun bana defalarca…) demedi. Beni sizin önünüzde mahcup duruma düşürmedi.İşte bütün bu gençliğimi hanımıma borçluyum."
"Biz birbirimizi hiç başkalarının önünde zor duruma düşürmeyiz. Aile içindeki hiçbir şeyi dışarıya yansıtmayız.Hep birbirimize destek olur, dert ortağı olur, yardım ederiz. Birbirimizle ilgili olan problemleri yine birbirimize anlatırız.İyi kötü her olayı da birlikte paylaşırız." Demiş.
SENİN NE ANLATTIĞIN DEĞİL,
İNSANLARIN NE ANLADIĞI ÖNEMLİDİR.
SENİ ANLAYAN BİRİNE ANLAT.
Hayatınız seçtiğiniz kadındır….
Zevkli bir kadına rastlarsanız, ZEVKİNİZ,
bilgili bir kadına rastlarsanız BİLGİNİZ,
zeki bir kadına rastlarsanız ZEKANIZ gelişir

ARMAND
22-06-2009, 17:37
İki Gezgin Melek, geceyi geçirmek için
oldukça varlıklı bir ailenin evinin
kapısını çalmışlar.
Aile, pek kaba bir üslupla, meleklere
yatacak yer olarak koca malikanenin
konuk odalarından birini vermek
yerine, soğuk bodrumundaki küçük bir
köşeyi göstermiş.
Melekler buz gibi odanın soğuk ve sert
zemininde kendilerine yatacak bir
yer hazırlamaya çalışırken, Yaşlı Melek
duvarda bir delik görmüş ve kalkıp
deliği onarmaya girişmiş
Genç Melek, Yaşlı Meleğe bu hareketinin
nedenini sorunca, Yaşlı Melek
hafifçe gülümsemiş: Her şey, her zaman,
göründüğü gibi değildir.
Sabah malikaneden ayrılan melekler, gece
bastırınca bir kez daha kalacak
yer bulmak umuduyla, bu defa çok fakir bir
çiftçi ailesinin kapısını
çalmışlar. Son derece misafirperver olan fakir karı
koca, sofralarında ne
var ne yoksa meleklerle paylaştıktan sonra,
onlara rahatça uyumaları için
kendi yataklarını vererek yanlarından
ayrılmışlar. Sabah güneş doğduğunda,
melekler zavallı karı kocayı gözyaşları
içinde bulmuşlar:
Yegane geçim kaynakları
olan tek inek de tarlalarının
ortasında cansız yatmaktaymış. Genç Melek bu sefer iyice
öfkelenerek
Yaşlı Meleğe isyan
etmiş: Bunun olmasına nasıl izin
verebildin?! O varlıklı kaba adamın her
şeyi vardı ama sen kalktın ona yine de
yardım ettin.
Bu iyi yürekli fakir
ailenin ise o tek inekten başka hiçbir
şeyleri yoktu; buna rağmen onu bile
paylaşmaya gönüllü oldular. Ama sen o ineği de
yitirmelerine izin verdin!?
Bunun üzerine Yaşlı Melek, Genç Meleğe
dönerek şu cevabı vermiş:
Her şey, her zaman, göründüğü gibi değildir. O zengin
malikanenin bodrumunda
kaldığımız gece, duvardaki deliğin dibinde
külçe külçe altın saklı
olduğunu fark ettim. Malikanenin sahibi bu kadar
açgözlü olduğu için ve
kendisine verilmiş şans sayesinde edindiği
zenginliğin bir parçasını bile
paylaşmaya yanaşmadığı için, ben de o deliği
öyle bir kapatıp mühürledim
ki artık arayıp bulsa da açamaz. Ve devam
etmiş:?
Sonra, dün gece biz
çiftçi ailesinin yatağında
uyurken, Ölüm Meleğinin o
çiftçinin karısını almaya geldiğini
gördüm. Ben de onun yerine Ölüm
Meleğine ineği verdim. Yaşlı Melek,
gülümseyerek bir kez daha eklemiş:
Her şey, her zaman, göründüğü gibi değildir.
Bazen,
işler istediğimiz gibi
sonuçlanmadığında, aslında bizim de başımıza
gelen tam da budur işte.
Eğer inanıyorsanız, yapmanız gereken şey sadece,
her sonucun her zaman sizin
lehinize olduğuna güvenmektir.
Bunun böyle olduğunu,
ancak belirli bir
zaman sonra öğrenebilecek
olsanız bile... Bazı
insanlar,
Hayatımıza girerler Ve çabucak çıkarlar.. Bazıları ise,
Dostumuz olur Ve bir süre
orada kalırlar..Yüreklerimizde O güzel ayak izlerini
bırakarak.. Ve bu,
İyi bir dost kazandığımız için, Bir daha
asla Eskisi gibi olmayacağız
demektir! Dün, tarih oldu. Yarın, bir gizemdir.
Bugün
ise bir armağan.
Bu yüzden İngilizce de present, hem şu an hem de
armağan anlamına gelir!
Bence bu çok özel bir şey ..... her anı
doyasıya yaşayın ve tadını
çıkarmaya bakın ... Hayat, bir prova
değildir!

Sesil
23-06-2009, 03:33
Özür dilerim, umarım sayfanızı kirlettiğim için beni bağışlarsınız. Forumlar için biraz aykırı bir kimlik olduğumu düşünürüm. Ama elimde değil dayanamıyorum. Dilerseniz sildirirsiniz. Forumun hangi köşesine yazacağımı tespit etmekte zorlandım. Bu başlığı biraz da bilinçli seçtiğimi itiraf etmeden de duramayacağım. Çünkü oturdum, uzun süre okudum yazıları. Aktarmak istediklerimle ilintisini siz okuyanlara ve sayfa sahibine bırakıyorum.

Genelde bedensel işlerle uğraşırken kafam sürekli çeşitli düşüncelerle meşgul olur. Kendime de şaşırırım ama ne yapayım, kendimi olduğum gibi kabullendim.

Son dönem genelde etik değerlerle bezeli ve felsefi yazıların / öykülerin / anlatıların her yerde ne kadar çok yayımlandığı konusu belirir beynimde. Üstelik artık neredeyse bedava. İnternet alanında hele!..

Bu bağlamda geçenlerde bir delikanlının söyledikleri canlanır beynimde; "neden yazı yazmaya gönülleniyorsunuz, neden okunsun ki, zaten yüzlerce seneye varan zamandan bu yana ne yazılar yazılmış, her konuda çeşit çeşit, yeni ne katabileceğinizi, ne verebileceğinizi sanıyorsunuz ki, boşuna çaba bence, söylenebilecek her şey söylenmiş, bu güne tekabül edebilecek değerde yüzlerce yazar / düşünür / bilim insanlarının ortaya çıkardığı kitaplar var. Onları okusa insanlar ömürleri yetmez belki. Kendinizi boşuna yoruyorsunuz. Hayatın amacı mutlu olmaktır. Değmez" demişti. Aynı yazdığım sözcüklerlerle inanın. Suçlu hissettirmeye çalışırcasına... Utanmasa; "Bırakın hikaye anlatmayı, siz artiz gibi meşhur olmak, çok para kazanmak peşindesiniz asıl" demeye vardıracaktı.

Bu gece televizyonda kanalları dolaşırken bir türlü denk geldi. Kanal D'idi anımsadığım kadarı ile. "AH BE GÜZELİM" isimli bir yarışma programı. Ayrıntıya girmeyeyim. Çoğunluğu üniversite mezunu düzeyinde bu günün modern gençliğimizdi yarışanlar. Sorular çok basit idi.
Giyotin'in, hokka'nın ne olduğunu bilmeyen güzel, yakışıklı, şık, bakımlı, diplomalı, televizyonda gururla lanse edilebilecek vitrinlik, seçmece, şanslı olabilen gençliğimiz!


Öte yanda çeşitli platformlarda, örneğin faceebook'da neler yapıldığını gözlemliyorum.
Çoğunlukla video kayıtları ve yüzlerce alıntı yazıları....(her biri alanında değerli-olumsuzlamıyorum)
Ama yorum köşelerine göz gezdiriyorum.
"Bravoooo" "Eline emeğine sağlık canımmmm" daha çok birbirlerini dahi tanımayan insanların hitabetlerine bakıyorum. "dostum, seni çok seviyorum" ucuz, kolay, klişe şakşakçılığı...

İlişkiler yapay, vıcık vıcık!

İşte peşi sıra bu verilerle, düşünceler beynimde birbirine bağlanır.

Evetttt, insanlarımız tüm bu sunulanlardan neler alabiliyor gerçekten.

Nasıl yoğuruyor, nasıl süzüyor?

Hani "içimizde" deriz ya! Hani bir "iç deryası" olur, olmalı insanın!

O "iç derya" nerede? Mekanik robotlar bile daha masum kalıyor, bu günden yarına koşan insanımızdan.

Neden, neler oluyor bize?

Bu karamsarlığımı çözmek istiyorum.

Umarım çok yanılıyorumdur. Beni yanıltacak insanlar görmek istiyorum.

hisseci_32
26-06-2009, 13:24
Düşündüren öykü....1

Karınca Kito

Mahkumun biri, yalnız kaldığı hücre içinde bir karınca ile arkadaşlık yapar.

Kito adını verdiği bu karınca zaman içerisinde adamın talimatlarına göre hareket eder hatta takla atmayı bile öğrenir.

Mahkum, insanların Kito'ya hayran kalacağını ve göreceği büyük ilgi sayesinde zengin olacağının hayalini kurmaktadır. Hapisten tahliye olduğu gün Kito'yu kibrit kutusunun
içine koyarak bir kafeteryaya gider. Amacı insanların Kito'ya nasıl tepki vereceğini
test etmektir.

Karıncayı kibrit kutusundan çıkaran eski mahkum garsonu çağırır. Amacı garsona Kito'nun marifetlerini göstermektir. Garsona "Masanın üstünde duran şu karıncayı görüyor musun?" diye sorar sormaz, garson elindeki bezle karıncayı alır ve "Afedersiniz beyefendi" diyerek Kito'yu öldürür.

Her kişinin kendine ait değerleri ve inançları vardır. Bir kişi için çok önemli olan bir olay diğeri için pek de önemli olmayabilir. Kişileri kendi inanç sistemimize göre değerlendirirsek sorunlarla karşılaşabiliriz. Yapmamız gereken kişilerin inanç ve değerlerine saygılı olmak ve ilişkilerimizde kendimizi onların yerine koyarak hareket etmektir.

Altının degerini en iyi sarraf bilir.


Düşündüren öykü....2


Amca Diyen Papağan

Adamın biri güzel bir papağan satın alarak eve getirmiş ve başlamış konuşmayı öğretmeye. Özellikle papağanın "amca" demesini istiyormuş.

Günlerce uğraşmış ancak papağana tek kelime öğretmeyi başaramamış. Bir gün iyice sinirlenmiş ve papağanın bir tüyünü kopararak, "amca de bakayım" diye bağırmış. Papağandan yine ses çıkmayınca her seferinde "amca de" diyerek hayvanın tüylerini tek tek yolmuş. Adam, tüylerini tamamen yolduğu papağanı tavuk kümesine atmış..

Sabaha karşı kümesten gürültüler gelmeye başlamış. Kümese giden adam birde ne görsün, papağan bir tavuğun üzerine çıkmış, tavuğun tüylerini tek tek yolarak her seferinde "amca de bakayım", "amca de bakayım" diye bağırıyormuş.

Bir insana bir şeyler öğretmek istiyorsak çok sabırlı ve esnek olmalıyız. Öğrenme kişinin istemesi ve bilgiyi veren kişiyi sevmesi ile mümkündür.

Öğrenme sırasındaki olumsuz davranışlar, kişinin bilgiye öğrenememesine neden olacağı gibi bu davranışları aynen modellemesine de sebep olabilir.

Ne öğrettiğinizden çok, karşınızdakinin ne aldığı önemlidir.


Düşündüren öykü....3

Anne Kedi

Göl kenarında yaşayan ve sudan nefret eden bir kedi doğum yapar. Bu kedinin yavruları ise annelerinden farklı olarak gölde oynamayı ve suya girmeyi çok sevmektedir. Anne kedi de yavruları ile birlikte göle girer ve onlarla suda oynar. Bunu gören bir başka kedi hayretler içinde kalır ve ona sorar: "Sen hep sudan nefret ederdin, ama görüyorum ki artık sudan hiç çıkmıyorsun. Bunun sebebi nedir?"

Anne kedi şöyle cevap verir: "Hala suyu sevmiyorum ama yavrularımı çok seviyorum".

Hepimizin hoşlandığı veya hoşlanmadığı bir çok şey vardır. Ancak birini çok seviyor ve onunla bir şeyler paylaşmak istiyorsak, onun hoşlandığı şeylere bakış açımızda esnek olmalıyız. Özellikle ailemize karşı bize düşen daha özverili ve daha hoşgörülü olmaktır. Zararlı bir yönü yoksa sevdiğimiz kişinin hoşlandığı şeyleri sevmeye çalışmalı veya en azından hoşgörülü ve anlayışlı olmalıyız.

İnsanlarla uyum sağlamadan sıcak ilişkiler kuramazsınız.

Düşündüren öykü....4

Kuyruğunu Dik Tutan Fare

Ormanın birinde sürekli diğer hayvanlara musallat olan bir fare yaşamaktadır. Fareden çok çeken hayvanlar günün birinde toplanır ve ondan kurtulma görevini "ezeli düşmanı" kediye verir. Farenin peşine düşen kedi onu bir ağacın altında olacaklardan habersiz beklerken görür, usta bir avcı gibi sessizce yaklaşır arkasından. Pençesini kaldırır, ama kedinin gölgesini gören fare şimşek hızıyla fırlar. Hızlı bir kovalamaca sonunda düz bir ovaya gelirler. Sağına soluna bakan fare kaçacak yer olmadığını görür.

Tek çare, düz ovanın ortasında yalnız başına otlamakta olan inektir. Nefes nefese ineğin yanına doğru koşar ve başlar yalvarmaya. Fareden az çekmeyen inek önce yardım etmek istemez ama yalvarmalarına fazla dayanamaz ve onu saklamaya razı olur. "Peki, peki. Uzatma da geç şöyle arkama" der inek.

Fare arkasına geçince inek pisliğini üzerine bırakır. Fare pisliğin içinde kaybolur, ancak dik kuyruğu dışarıda kalmıştır. Kuyruğu gören kedi hemen ineğin yanına gelir. Kuyruğundan tuttuğu gibi fareyi pislikten çıkarır ve oracıkta yer.

1. Üzerinize her pislik atan düşmanınız değildir.
2. Sizi pislikten çıkaran herkes dostunuz değildir.
3. Boğazınıza kadar pisliğe gömülmüşseniz, kuyruğunuzu fazla dik tutmayın.

Bilgeliğe ulaşanlar, yaşadıkları olaylardan ders çıkaranlardır.

Düşündüren öykü....5

Krema Kabındaki Kurbağalar

İki kurbağa dolaşırken kendilerini krema dolu bir kabın içerisinde bulurlar. Kremanın içine batan kurbağalar can havli ile çırpınmaya başlarlar. Fakat nafile çırpındıkça batarlar kremaya. İçlerinden biri artık kurtulamayacağı düşüncesi ile kendini bırakır ve krema içinde boğulur.

Diğeri ise pes etmez ve son nefesine kadar çırpınmaya devam eder. Kararlıdır. Çırpınır, çırpınır, çırpınır… Ve sonunda bir şey fark eder, kabın içindeki krema gittikçe sertleşmektedir. Çırpınmaya devam eder ve sonunda sertleşen kremanın üzerine çıkıp dışarı sıçrayarak kurtulur.

Hayatta kazananlar asla vazgeçmeyenlerdir. Başarmamız gereken işi pes etmeden sonuna kadar mücadele ederek sonuçlandırmalıyız.

Umutlar tükenmedikçe denemekten asla vazgeçmemeliyiz. Ancak sabırlı ve ısrarlı olanlar hedeflerine ulaşabilir.

Düşündüren öykü....6


FARE ÖYKÜSÜ



Evin minik faresi, duvardaki çatlaktan bakarken çiftçi ve eşinin mutfakta bir paketi açtıklarını gördü. Kendi kendine:
"İçinde hangi yiyecek var acaba ?" diye düşündü.

Bir süre sonra gördüğü paketin bir fare kapanı olduğunu
anladığında yıkılmıştı.

"Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!" diye
bağırarak telaşla bahçeye fırladı.

Minik fareyi telaş içinde gören tavuk, umursamaz ve bilgiç
bir tavırla başını kaldırdı ve gıdakladı:

"Zavallı farecik...Bu senin sorunun benim değil. Bana bir zararı olamaz küçücük kapanın" dedi.

Tavuktan destek bulamayan farecik bu sefer telaşla domuzun yanına koştu ve,

"Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!" diye
adeta çırpındı. Domuz anlayışla karşıladı ama,

"Çok üzgünüm fare kardeş ama dua etmekten başka
yapacağım bir şey yok. Dualarımda olacağından emin ol"
dedi.

Minik fare çaresizlik içinde ineğe döndü ve ,

"Evde bir fare kapanı var, evde bir fare kapanı var!" dedi.

İnek ;

"Bak fare kardeş, senin için üzgünüm ama beni
ilgilendirmiyor." dedi.

Sonunda farecik, başı önde umutsuz şekilde eve döndü.
Çiftçinin fare tuzağı ile bir gün tek başına karşılaşmak
zorunda olduğunu anladı....

O gece evin içinde sanki ölüm sessizliği vardı. Minik
farecik aç ve susuzdu. Tam yorgunluktan gözleri kapanacaktı ki birden bir ses duyuldu.
Gecenin sessizliğini bölen gürültü, fare kapanından geliyordu.

Çiftçinin karısı, ne yakalandığını görmek için yatağından
fırladı ve mutfağa koştu.

Karanlıkta kapana, zehirli bir yılanın kuyruğunun kısıldığını fark edememişti.
Kuyruğu kapana kısılan yılanın canı yanıyordu ve aniden
çiftçinin karısını ısırdı.
Çiftçi, karısını apar topar doktora götürdü. Doktor, zehiri temizledi sardı. Çiftçi karısını eve getirdi, yatırdı.
Karısının ateşi yükseldi ve bir türlü düşmüyordu. Kadıncağız
ateş ve ter içinde kıvranıp duruyordu.
Böyle durumlarda taze tavuk suyunun gerekli olduğunu
herkes bilir, çiftçi de bıçağını alıp bahçeye koştu.

Karısı taze tavuk suyu çorbasını içti, biraz kendine geldi.
Karısının hastalığını duyan komşular ziyarete geldiler.
Onlara ikram etmek için çiftçi domuzunu kesti...

Çiftçinin karısı gittikçe kötüye gidiyordu. Yılan, belli ki
çok zehirliydi. Birkaç gün sonra çiftçinin karısı iyileşemedi ve öldü.

Cenazesine çok sayıda kişi gelince hepsine yeterli et sağlamak için çiftçi ineği mezbahaya yolladı...

Fare tüm bu olanları büyük üzüntü ile duvardaki deliğinden izledi.


1. Bizi ilgilendirmedigini sandıgımız olayın bir anda içinde olabiliriz..
2. Size yardım eli uzatmayan yardıma muhtaç hale gelebilir.
3. Kime ne olacagını ancak zaman gösterir.


iyi adam olmak için

Kimseye fenalık etmemek yetmez,

İyilik etmesini de bilmelidir.

BORA YAŞAR
26-06-2009, 13:48
An old cowboy sat down at the Starbucks and ordered a cup of coffee.
As he sat sipping his coffee, a young woman sat down next to him.

She turned to the cowboy and asked, 'Are you a real cowboy?'

He replied, 'Well, I've spent my whole life breaking colts, working cows, going to rodeos, fixing fences, pulling calves, bailing hay, doctoring calves, cleaning my barn, fixing flats, working on tractors, and feeding my dogs, so I guess I am a cowboy.'

She said, 'I'm a lesbian. I spend my whole day thinking about naked women.. As soon as I get up in the morning, I think about naked women. When I shower, I think about naked women. When I watch TV, I think about naked women. It seems everything makes me think of naked women.'

The two sat sipping in silence.

A little while later, a man sat down on the other side of the old cowboy and asked, 'Are you a real cowboy?'

He replied, 'I always thought I was, but I just found out I'm a lesbian.

guneysu
26-06-2009, 14:23
He replied, 'I always thought I was, but I just found out I'm a lesbian.

bende, bende :kahkah::kahkah:

BORA YAŞAR
26-06-2009, 14:29
bende, bende :kahkah::kahkah:

Bizim de böyle bir Laz fıkramız vardı..Belki sen de onu hatırladın.:he:

Hani Laz hoş bir hatunu yemeğe götürür..

Yemek biter.. Seninki asılır.. Hatun "ben lezbiyenim" der.. O da ilk defa duyduğu bu şeyin ne olduğunu sorar.. Hatun da "Yani ben kadınlardan hoşlanıyorum" der..

Şöyle bir an düşünür Laz.. "Üle nolmuş " der "ben yüz kere lezbiyenim da."

ceozbay
29-06-2009, 16:39
Küçük kasabanın birinde, bir caminin tam karşısında arazisi olan adam,
> arazisi üzerine bir genelev inşa etmeye başlamış. İmam ve cemaat buna
> şiddetle itiraz etmişler, ancak mal sahibinin kendi arazisi üzerine nasıl
> bir iş yeri açacağına da yasal olarak karşı çıkamamışlar. Tüm cemaatin tek
> yapabildiği şey, imamın öncülüğünde bu genelev için hergün beddua etmekten
> öteye geçememiş.
>
> İnşaat ilerlemiş ve açılışına birkaç gün kala her nasılsa şiddetli bir
> yıldırım düşmesi sonucu genelev yerle bir olmuş.
>
> Caminin cemaati bu olaydan duydukları büyük memnuniyeti saklamaya gerek
> görmemişler, ancak genelev sahibi adam, cami imamının ve cemaatin direk
> veya indirek olarak bu hasardan sorumlu oldukları iddası ile camiye karşı
> tazminat davası açmış.
>
> Cami imamı ve cemaat, savcılığa verdikleri savunmalarında bu konuda
> herhangi bir şekilde sorumlu tutulmalarına şiddetle itiraz etmişler, bu
> olayın kendi dualarından dolayı meydana gelmiş olabileceği iddiasını da
> kabul etmemişler.
>
> Gerekli tüm belgeler tamamlanıp mahkemeye günü geldiğinde hakim dosyayı
> dikkatle incelemiş ve taraflara dönüp:
>
> "Bu konuda nasıl bir hüküm verebileceğimi bilmiyorum," demiş. "Ancak
> dosyadaki tutanaklara bakarsak ortada tuhaf bir durum var. Taraflardan
> birisi duanın gücüne inanan bir genelev sahibi, diğeri ise duanın gücüne
> kesinlikle inanmayan bir imam ve cemaati...!"

KARADENIZ
30-06-2009, 13:57
Ünlü basketbolcu Hidayet Türkoğlu eşiyle birlikte, Eminönün'de
geziyordu. Önce akvaryumcuları dolaştılar, Kapaliçarsı, Nurosmaniye,
Yerebatan Sarnıcı, Ayasofya, Sultanahmet, Topkapı Sarayı, Gülhane Parkı derken, Yeni Cami'nin önüne kadar geldiler. Orada bağıra
bağıra simit Satan bir cocuk vardı. Basketbolcu birden durakladı...
Sonra simitciye yaklaştı:
- Simit'in kaça koç ?
- 300 bin abi.Çıtır, çıtır.....
- Tezgahta kaç simit var ?
- 70-80 tane var herhalde...

- Hepsini alsam NE tutar ?
- Seksen desek 24 milyon.
- Al sana 30 milyon.... Farzet ki hepsini aldım...
-Sağol abi... Sağol....

Basketbolcu üç onlukçıkartıp simitçinin önüne bıraktı. Eşi şaşkındı.

Üç Beş adım Yürümüşlerdi ki eşine yaklaşıp fısıldadı.

- Hidayet sen deli misin ?
- Yooo
- Peki yemediğimiz simitlerin parasını niye verdin ?
- Boşver sorma.
- Diyelim ki soruyorum. Hem de ısrarla soruyorum.
- Öyleyse söyleyeyim.
- Lütfedersiniz beyefendi.
- Tablanın kenarı dikkatini çektimi ?
- Hayir.
- Baksan görecektin. Tahtaya bir isim kazınmıştıi.
- Nasil bir isim ?
- Hidayet !
- Yoksa ?
- Evet O tezgah, eskiden benimdi.


Bu hikayeyi Hidayet tv8 de katildigi bir programda kendisi anlatmistir..

ARMAND
05-07-2009, 15:02
DOST

Genç adamın biri, Dermiş babasına her gün;

'Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi'

Baba, itiraz eder, Olmaz öyle çok dost, hakikisi

Belki bir, belki iki, Fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki...

Devam eder durur konuşma...

Aralarında başlar bir tartışma, Karar verirler bir sınava,

Dostun hakikisini anlamaya...

Bir akşam bir koyun keserler, Ve koyarlar çuvala. Baba der ki oğluna,

'Hadi al bu çuvalı, şimdi ***ür dostuna'.

Çuvaldan kanlar damlamakta, Sanki öldürmüşler de bir adamı, Koymuşlar çuvala,

Dıştan böyle sanılmakta. Delikanlı sırtlar çuvalı, Gider en iyi bildiği dostuna,

çalar kapıyı. O dost, bakar ki bir çuvala hem de kanlı,

Kapar hızla kapıyı delikanlının suratına, Almaz içeri arkadaşını,

Böylece tek tek dolaşır delikanlı,

Kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını.

Ne çare, hepsinde de sonuç aynıdır. evlat geriye döner.

Ama içten yıkılır...

Babasına dönerek; haklıymışsın baba ' der. Dost yokmuş bu dünyada ne sana, ne de bana.

Baba 'hayır Evlat 'der, benim bir dostum var bildiğim. Hadi, çuvalı alda bir kerede git ona.

Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar. Alnından ter, çuvaldan kanlar damlar...

Gider, baba dostuna. Kabul görür, sevinir.

O dost, delikanlıyı alır hemen içeri. Geçerler arka bahçeye. Bir çukur kazarlar birlikte,

Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye, Üzerine de serpiştirirler toprak. Belli olmasın diye

dikerler sarımsak...

Genç adam gelir babasına;

'Baba, işte dost buymuş' diye konuşunca, Babası; 'daha erken, o belli olmaz daha.

Sen yarın git O'na, çıkart bir kavga, Atacaksın iki tokat, hiç çekinmeden ona,

işte o zaman anlaşılacak, dostun hakikisi. Sonra gel olanları anlat bana...'

Genç adam, aynen yapar babasının dediğini, Maksadı anlamaktır dostun hakikisini,

babasının dostuna istemeden basar iki tokadı! Der ki tokadı yiyen DOST;

'Git de söyle babana, biz satmayız Sarımsak tarlasını böyle iki tokada'!

Sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile Seni Sevmeli...

Sarılacak biri olmadığın zamanlarda bile Sana Sarılmalı...

Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile Sana Dayanmalı...

Dost dediğin;

fanatik olmalı;

Bütün dünya seni üzdüğünde Sana moral vermeli.

Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli,

Ve ağladığında, seninle ağlamalı...

Ama hepsinden daha çok;

Dost matematiksel olmali;

Sevinci çarpmalı...

Üzüntüyü bölmeli...

Geçmişi çıkarmalı...

Yarını toplamalıi...

Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı... Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı...

İşi bitince seni bir tarafa atmamalı...

KARADENIZ
06-07-2009, 09:36
> KAVANOZ VE KAHVE
Ne zaman; hayatında bazı şeyler çekilmez hale gelirse,
Ne zaman; yirmi dört saat kısa gelmeye başlarsa,

O zaman; mayonez kavanozu ve iki fincan kahveyi hatırlayınız…
İşte kavanoz ve iki fincan kahvenin hikayesi şöyle;

Bir gün bir felsefe profesörü, elinde bazı malzemelerle derse gelir.
Ders başladığında; Hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe kavanozunu > alır.

Sonda da kavanozu ağzına kadar tenis topları ile doldurur.

Ardından öğrencilerine kavanozun dolup dolmadığını sorar…

Bütün öğrenciler hep bir ağızdan dolduğunu söylerler.
Bunun üzerine; profesör önündeki kutulardan birinden aldığı çakıl > taşlarını, kavanoza döker.
Çakıl taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurmaya başlar.
Profesör yeniden kavanozun dolup dolmadığını sorar.

Öğrenciler yine hep birlikte;
‘evet doldu’ derler.
Profesör bu defa da, masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve içindeki kumu yavaşça kavanoza döker.

Tabii ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur.

Profesör yine aynı soruyu sorar.
Öğrenciler de yine koro halinde ‘evet doldu’ derler.

Profesör bu kez ise masanın altında hazır bekleyen iki fincan kahveyi alır. Başlar kahveyi kavanozun içine dökmeye.
Bu kez de kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurur.
Bunun üzerine öğrenciler gülmeye başlar…

Ardından profesör öğrencilerine nasihat etmeye başlar;
‘Bu kavanoz sizin hayatınızdır.
Tenis topları;
Hayatınızdaki önemli şeylerdir.
Yani aileniz, çocuklarınız, sağlığınız, arkadaşlarınız gibi.

Diğer şeyleri kaybetseniz de, bunlar hayatınızı doldurmaya yeter.
Çakıl taşları ise;
Sizin için daha az önemli olan diğer şeylerdir. Yani işiniz, eviniz, arabanız gibi.

Kum ise; diğer ufak tefek şeylerdir. Şayet kavanoza önce kum doldurursanız;
Çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına yeterli yer kalmaz.
Aynı şey hayatımız için de geçerlidir.
> Vaktinizi ve enerjinizi; Ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz; Bu defa da önemli şeyler için vakit kalmayacaktır.

Dikkatinizi mutluluğunuz için önemli olan şeylere çevirin.
Çocuklarınızla oynayın.
Sağlığınıza dikkat edin.
Sevdiklerinizle yemeğe çıkın.
Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın.
Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin.
Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin. Gerisi hep kumdur…’

Bu arada bir öğrenci merakla şu soruyu sorar;
‘Hocam peki, o iki fincan kahve nedir?’
Profesör gülerek cevaplan; ‘Bu soruyu bekliyordum.
Hayatınız ne kadar dolu olursa olsun; Her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan kahve içecek kadar yer vardır…’

ARMAND
08-07-2009, 17:14
Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış.

Büyüğü Halil.

Küçüğü ise İbrahim...

Halil, evli çocuklu.

İbrahim ise bekârmış...

Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin...

Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş.

Bununla geçinip giderlermiş...

Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı.

İkiye ayırmışlar.

İş kalmış taşımaya.

Halil, bir teklif yapmış :

İbrahim kardeşim; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.

Peki, abi demiş İbrahim...

Ve Halil gitmiş çuval getirmeye... .

O gidince, düşünmüş İbrahim:

Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine

Böyle demiş ve

Kendi payından bir miktar atmış onunkine...

Az sonra Halil çıkagelmiş.

Haydi İbrahim. De miş, önce sen doldur da taşı ambara.

Peki abi.

İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola.

O gidince, Halil düşünür bu defa:

Der ki:

Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.

Ama kardeşim bekâr.

O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.

Böyle düşünerek,

Kendi payından atar onunkine birkaç kürek.

Velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine.

Bu, böyle sürüp gider.

Ama birbirlerinden habersizdirler.

Nihayet akşam olur.

Karanlık basar.

Görürler ki, bitmiyor buğdaylar.

Hatta azalmıyor bile.

Hak teala bu hali çok beğenir.

Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki...

Günlerce taşır iki < I>kardeş, bitiremezler.

Şaşarlar bu işe...

Aksine çoğalır buğdayları.

Dolar taşar ambarları.

Bugün 'Bereket' denilince, bu kardeşler akla gelir.
Bu bereketin adı: halil ibrahim bereketidir.

ARMAND
11-07-2009, 16:32
Yer İngiltere , Birkaç yüzyıl öncesi.

Adamın biri cinayetten içeri atılır. Bir avukat bulunur adama.İlk görüşmelerinde avukat "Merak etme seni kurtaracağım" der.Adam da avukata güvenir ve mahkemeye çıkar.
” Karar ise idamdır ..! “
Adam doğal olarak avukatına kızar, köpürür. "Hani beni kurtaracaktın? " der.
Avukat da "Sen merak etme. Bu daha bir şey değil. Temyiz var. Seni kurtaracağım" yanıtını verir.
Dava temyize gider. Ama, mahkemenin verdiği idam kararı bozulmaz, tersine onaylanır!Adam yine avukatına döner ve sorar:

"Hani temyizde beni kurtaracaktın? "

Avukat gayet sakin biçimde,
"Dur daha, bu karar Avam Kamarası'nda oylanacak. Seni kurtaracağım" der.

Dava Avam Kamarası'na (Meclis'e) gider, ama orada da idam onaylanır!.. Daha sonra Lordlar Kamarası ve Kraliçe de idamı onaylar, adam kurtulamaz. Kraliçenin onaylaması ile darağacı kurulur, adamı sandalyeye çıkarır, boynuna ipi geçirirler.
Bu sırada avukatı ile göz göze gelen adamın öfkesi bakışlarına yansımıştır. Avukat ise hâlâ son derece sakindir.

Gözleriyle işaret ederek, merak etmemesini, onu kurtaracağını anlatmaya çalışır.
Adamın ise artık umudu kalmamıştır.Cellat gelir, adamın altındaki sandalyeyi iter ve talihsiz adam boynuna geçirilen ipte sallanmaya başlar.

Avukat, kalabalığı yararak darağacına doğru koşmaya başlar. Merakla ne yapacağını anlamaya çalışan celladı bir hamlede geçer, ipi keserek adamı kurtarır. Doğal olarak ortalık karışır, bu kez hem idam mahkûmu hem de avukatı yakalanır.
Avukata bunu neden yaptığı sorulunca :
"Bu adam idam mahkûmuydu. Siz de onu idam ettiniz. Adamın ölüp ölmemesi siz ilgilendirmez. Kanunda 'idam edilir'yazıyor. 'İdam edilerek ÖLDÜRÜLÜR' yazmıyor. İdam gerçekleşmiştir!.."
Bu sözler üzerine adamı tekrar idam etmeye cesaret edemeyen yetkililer konuyu Kraliçe'ye iletirler. Kraliçe, zekâsından dolayı avukatı kutlar ve adamı affeder.
Bu olaydan sonra, ilgili kanun maddesi değiştirilerek "İdam edilerek ÖLDÜRÜLÜR" biçiminde yeniden düzenlenir.

ARMAND
11-07-2009, 16:34
Vestel'e yazılmış gerçek bir tüketici mektubudur:

vestel onyx flat 82 ekran 16:9 100 hz pip marka televizyonu 5 sene önce 2.100 ytl vererek satın aldım. bu süreç (1 yıl önce) içerisinde ilk önce konjektörü bozuldu. sebep olarak stand by konumunda bıraktığınız için bozuldu dediler. 260 ytl ücret aldıktan sonra tamir ettiler. ya sabır olur böyle şeyler dedim sineye çektim. bu arızanın üzerinden 1 yıl geçti. bu kez renkler gitmeye başladı. servis çağırdım. renk tüpü bitmiş 600 ytl dediler. bu durum, yenisi 1000 ytl civarı olan bir televizyonun, tüpü 600 ytl olunca çöpe at yenisini al demek. 82 yılında amcamın almanya'dan getiridiği itt schaub lorenz marka televizyon hala takır takır çalışırken vestel üretimi 2.100 ytl'lik televizyon çöp oluyor. avukat olsam sizinle uğraşırım. ama ben bu dünya da olmasa da öbür dünyada kesin çözüm yaratan başka bir yol seçiyorum.

şimdi….bu televizyonu üretenin, yapım aşamasında çalışanın, kamyona koyup istanbul'a getirenin, mağazasına koyup müşterisine satanın, eve getirip kuran teknik servisinin, vestel reklamın da oynayan sanatçısının, o fabrikayı yapan mimar ve mühendisinin bu firmanın sahibi mehmet nazif zorlu olmak üzere ölü - diri tüm zorlu ailesinin

allah bin türlü belasini versin….. iki yakalari bir araya gelmesin…. fabrikalari yansin, ocaklari batsin….. kuru ekmeğe muhtaç kalsin….. kestiği kurbanlar ettiği dualar kabul olmasin… mezarlarina bir tas su döküp, fatiha okuyan olmasin….. cehennemin en dibinde cayir cayir yansin….. vatandaşta sattiği çürük malin parasiyla satin aldiği uçaği düşsün, yati batsin….. soyu kurusun…. arayani sorani olmasin……

amentü birsin ve billahi nursun. bütün müsibetlerin vestel'in üzerinde dursun.

eveet. şimdi rahatladim.

gelelim benim gibi 'yerli malı yurdun malı herkes bunu kullanmalı' düşüncesi ile yaşayan ulusalcı öküzlere....

araştırmadan sormadan, en azından www.sikayetvar.com'da ki vestel hakkında yazılanları okumadan 2.100 yytl verip bu televizyonu alan birisi olarak, öküz olduğumu kabul ediyorum.

ama günün birinde bu aile'ye (zorlu) mensup birisiyle karşılaşırsam, burnunun üzerine kafayı koyacağımı buradan taahüt eder, şimdiden yaptığım bu açık tehdit'i yetkili savcılıklara bildiririm. ayrıca allah kısmet ederse bu yaz tatilinde çeşme'ye giderken, üşenmezsem arabanın bagajına televizyonu koyup vestel fabrikasının kapısının önüne atacağım. o fabrika da bu televizyonu üreten herkesin münasip bir yerine sokacakları kadar un ufak edip hediye olarak bırakacağım. tabii en büyük parça mehmet nazif zorlu'ya.. vestel kullanıcısı bir müşterisinden hatıra olarak.

bu yazdiklarima ilaveten yok biz doymadik bi de küfür ve dayak yemek istiyoruz diyorsaniz adresim de telefonum da gerçektir. yiyorsa arasiniz. sizden bu durumu düzeltmeniz için birşey de istemiyorum. zira firma olarak zaten böyle bir vizyonunuz yok. mali satana kadar sizin işiniz. allahin babadağli basmacisindan elektronik devi olursa bu kadar olur zaten

yyesil
11-07-2009, 18:09
Suskunum Sana

Hangi şiire başlasam suskunum sana
Dağ göğsünde bir kaya diliyle suskun
Güneşte kavrulan bir kum tanesi
Çatlayan dudaklarım oluyor her gece
Yağmura suskun yaşamaya suskun
Haykırabilsem
Belki bir nehir köpürebilir sesimde
Silinebilir kuraklığın bütün izleri
Upuzun çöller vadileşebilir içimde

Hangi güzelliği özlesem suskunum sana
Yürek boşluğunda bir of kadar suskun
Özlüyorum seni masmavi
Koşuyorum sana bembeyaz
Ve kahroluyorum bir anda kapkara
Ah oluyorum
Of oluyorum
Ve susuyorum
Oysa haykırabilsem
Işık yumağı bir pınar olur soluğum

Hangi türküye uzansam suskunum sana
Ağıt ağıt, özlem özlem suskun
Tut ki vurulmuşum
Aşktan ve kandan bir damla olmuşum
Bir saçlarının rüzgarına
Bir de ağzının kıyılarına konmuşum
Hangi dalga silebilir beni senden
Hangi kasırga koparabilir
Ben saç tellerinde bir ezgi olmuşum
Coşkuların her şahlanışında
Sana deprem deprem susmuşum
Ve sana susmaktan inan ki yorulmuşum

Yeter olsun gözlerinde ışık fırtınası
Sözlerinde baskı yasası yeter
Hangi kavgayı özlesem suskunum sana
Zafer sabahlarında gece kadar
Bayram sabahlarında yas kadar suskun
Böyle güzelliklere de
Böyle suskunluklara da lanet olsun
Al bu suskunluğumu al artık
Al ki
Bütün gürültüler kahrolsun

drcz
12-07-2009, 17:21
Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış... Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini...
Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam,
"Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş.
Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar,
"Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış.
Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadam, terzinin yanına yaklaşıp,
"Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince,
"Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi.
Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş.
"Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam,
"Ben terziyim" yanıtını alınca
"Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.
Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş.
Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.
Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.
Ve başlamış anlatmaya:
"Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.
Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona
"Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş.
Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.
Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..."
Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş...
Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle.......







Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla,
Yaşlanmak hoş değil, duvarlara baka baka.
Bir dost göz arayışıyla,
Saat tıkırtısıyla...
Korkmam geçinip gideriz biz mutlulukla,
Ama;
''Günün aydın, akşamın iyi olsun'' diyen biri olmalı.
Bir telefon çalmalı ara sıra da olsa kulağımda.

Yoksa zor değil, hiç zor değil,
Demli çayı bardakta karıştırıp,
Bir başına yudumlamak doyasıya.
Ama ''Çaya kaç şeker alırsın?''
Diye soran bir ses olmalı ya ara sıra...

CAN YÜCEL

Gözler arasındaki ilişkiyi biliyor musun? Onlar birlikte göz kırparlar, birlikte ağlarlar, her şeyi birlikte görürler ve birlikte uyurlar. Buna rağmen asla birbirlerini görmezler. Arkadaşlık bunun gibi olmalı. Arkadaşsız hayat cehennem gibidir.
Senin en iyi arkadaşın kim? Bunu bütün iyi arkadaşlarına gönder. Sevgilerimle

drcz
12-07-2009, 17:22
Profesör elinde içi dolu bir bardak tutarak dersine başladı

Herkesin göreceği bir şekilde tutuyordu ve ardından sordu :

"Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?"

'50gm!' .... '100gm!' .....'125gm'

..diye öğrenciler yanıtladı.

"Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem," dedi profösör, "ama, benim sorum şu ki :

"Bu bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?"

'Hiçbir şey' …..diye yanıtladı öğrenciler.

"Tamam peki 1 saat boyunca tutsaydım ne olurdu?" diye sordu profesör bu kez…

"Kolunuz ağrımaya başlardı efendim" diye öğrencilerden biri yanıtladı

"Haklısın, peki şimdi ben 1 gün boyunca tutsam ne olurdu?"

"Kolunuz iyice ağrır, kas spazmı, batar vs gibi sorunlar yaşardınız ve hastaneye gitmek zorunda kalırdınız!"….. tüm öğrenciler çeşitli yorumlar yaptı ve gülüştüler

"Çok iyi. Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme olur muydu?"

diye sordu profesör.

"Hayır…." diye yanıtladı herkes

Peki o zaman kolun ağrımasına ve kas spazmına neden olan neydi?"

Öğrenciler bulmaca çözermişçesine düşünmeye başladılar.

"Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir bu durumda?"diye tekrar profesör sordu.

"Bardağı bırakın düşsün!" diye öğrencilerden biri yanıt verdi.

"Kesinlikle!" dedi, profesör.

"Hayatın problemleri de böyle bir şeydir. Onları kafanda birkaç dakika tutarsın. Bir sorun yokmuş gibi görünür. Uzun bir süre düşünürsün. Başınız ağrımaya başlar.

Daha uzun düşünün. Artık seni bitirmeye ve hiçbir şey yapamamana neden olur.

Hayatınızdaki mücadeleleri ve problemleri düşünmek önemlidir,

Fakat DAHA ÖNEMLİSİ onları her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır (bardak gibi). Bu şekilde strese girmez, ve her gün taze bir beyin ile uyanır ve her konuyla ve yolunuza çıkan her mücadele ile başa çıkabilecek güçte olursunuz!

Bu yüzden bugün ofisten ayrıldığınızda,

Sevdiklerinize şunu hatırlatın :

'Bardağı yere bırakın bugün!'

Serenler
25-07-2009, 23:31
Böyle bir hadisi biliyor musunuz? Biliyorsanız, neden bir sakal kılı, bir hırka peşine düşenleri ve onlara dua edip onlardan medet umanları uyarmıyorsunuz? .. Neden?

Muazzez İlmiye ÇIĞ/
Gazetelerde, TV’lerde bir “sakal” davası sürüp gidiyor. 21. yüzyılda hâlâ -ilkçağın insanları gibi- totem peşinde koşuyoruz! Hz. Muhammed, bunu önlemek için, “Yâ Rab, benim eşyalarımı tapınak vasıtası yapma!..” demiş.

Bu hadis, peygamberin ağzından çıktığını bütün hadisçilerin kabul ettikleri 17 hadisten biridir. Bu sözü söyleyen Hz. Muhammed, tıraş olurken kıllarını toplattırır mıydı? Dünyada yüzlerce “Sakal-ı Şerif” diye tanımlanan kıl var. Hepsi uydurma. Topkapı Sarayı Müzesi’ndeki “Kutsal Emanetler” diye saklanan birçok eşya, onun-bunun saraya bahşiş almak için getirdikleri nesneler. “Fatıma Anamız”ın seccadesi denen seccade, 17. asır halısı, Peygamber’in teyemmüm taşı olarak saklanan taş ise bir Asur tableti!? Bunun gibi daha birçokları var... Bunları bir kitap halinde toplayan ilk Müze Müdürü Tahsin Öz’ün 1953 yılında basılan kitabı, ne yazık ki zamanın yönetimi tarafından hemen toplattırıldı ve o günden bugüne de ülkeyi aynı kafada olanlar idare etti! Uydurulmuş şeylere inanmak, doğruları araştırmaktan daha kolay geliyor insanımıza...

Bu sakal olayı, bana başka bir olayı hatırlattı: 1970-78 yılları arasında, eşim Kemal Çığ Topkapı Sarayı Müzesi müdürü idi. Daha önce de -1944 yılından beri- müdür yardımcısı ve kitaplık şefi olarak çalışıyordu müzede... Müdürlüğü esnasında, o zamanın Diyanet İşleri Başkanı Lütfü Doğan, “Kutsal Emanetler”i ziyaret etmek için randevu istiyor. Kemal Çığ, gazetecileri getirmemek koşulu ile halka kapalı olan bir günde randevuyu veriyor. Kararlaştırılan günde büyük bir cemaat akın ediyor “Kutsal Emanetler Salonu”na. Peygamberin hırkası olarak tanımlanan hırka çıkarılıyor. Gelenler büyük bir huşu içinde dualara, kuran okumalara başlıyorlar ve sonunda her ay bu ziyareti yapmaya karar veriyorlar.. . Salonda iş bitince, eşim, baştakileri odasına kahve içmek için davet ediyor. Tam kahveler bitmek üzere iken Kemal Çığ, “Hazır bütün din büyüklerimiz burada iken kafamı kurcalayan bir soruyu sormak istiyorum.” diyor ve sorusunu soruyor: “Benim bildiğime göre, Hz. Muhammed’in ağzından çıktığından bütün muhaddislerin hemfikir olduğu 17 hadisten biri, ‘Yâ Rab, benim eşyalarımı tapınak vasıtası yapma!..’dır. Şimdi sizin hırka’ya ve diğer eşyalara dualar yapmanız bu hadise karşı değil midir?”
Bu söz üzerine, gelenlerin hepsi birden yerlerinden fırlarlar ve bir şey söyleyemeden oradan ayrılırlar! Fakat, her ay gelmeyi istedikleri halde bir daha uğramamaları da Kemal Çığ’ın sorusunun yanıtı olmuştur...

Şimdi ben de bugünkü hocalarımıza soruyorum: Böyle bir hadisi biliyor musunuz? Biliyorsanız, neden bir sakal kılı, bir hırka peşine düşenleri ve onlara dua edip onlardan medet umanları uyarmıyorsunuz? .. Neden?

ceozbay
26-07-2009, 00:48
EVET BU BiR ALINTI.. AMA NE MUHTEŞEM DİZİLMİŞ KELİMELER,CÜMLELER,DİZELER. EVET HAMALIM,Kİ NE HAMAL.. BUGÜNDEN SONRA YÜKÜMÜ AKŞAMLARI HAFİFLETMEK İSTİYORUM..



YÜK VE YOL


Hamalsan iki şey önemli oluyor senin için:

Yük ve yol...

Ancak sırtına aldığın yükle bu mesafeyi aşabilirsen,
ücret mevzu bahis oluyor. Aksi olursa, cereme çekiyorsun!
Bunu düşünüyordum. Yanımdaki hamalla yola çıktık.
İhtiyardı. Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece, onunkinin çeyreği... Diyordum ki içimden "çok gitmeden kıvrılırsa titreyen bacakları yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!.."
Nitekim, çok geçmeden dedi ki: "Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!. ..
"Ne molası, dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!. . "Sözüme aldırmadı. Durdu. çöktü. Salarken yükünün ipini "Sen de dinlen hadi" dedi. Benim canım sıkılmıştı bu işe.Genç olduğumu, ondan kuvvetli olduğumu, bunun gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum. O ihtiyar, bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken, ben huzursuz bir şekilde ayakta dolanıyordum. Bir saat kadar sonra yine durdu,oturdu, dinlendi. Ben kızgınlıkla dolandım etrafında...
"Yükünü indirip sen de dinlen", demesine aldırmadım,ona daha çok kızdım...
Sonra yine durdu. Bana da "dinlenmemi" söyledi yine ama dinlenmedim. Yarım saat sonra "dinlenelim mi" diye sordu, aksi aksi başımı salladım...
Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum, birden bire dizlerimin bağı çözüldü.
Kafamın içinde uçuşan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldım. Kayış kolumdan çıktı, sırtımdaki bavullar kaydı. Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim.
Uyumuştum da uyandım mı, yoksa bayılmışım da ayıldım mı anlamadım...
Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı. Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı, içtim. Sonra koluma girerek; "Hadi kalk, dedi. Bana yaslan. Ağır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz." Dediğini yaptım. Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları iyi geldi bana.
"Ben yılların hamalıyım, dedi. Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm. çoğu, dinlenmek istemediklerinden yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi sonunda... Yolda gçrdüğümüz saçılmış kuru kemiklerin çoğu, anlattığım bu insanlara ait...
Halbuki bir yükü "taşımak" bizim işimiz, "altında ezilmek" değil!.. Unutma ki bir yük taşıdıkça ağırlaşır.
Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun! Belki günün birinde hamallığın şekli değişir. Belki o günleri ben göremem.
Ama sen kavuşursan o zamanlara, aman ha, kafanın içinde de sakın yük taşıma...
Akşamları bırak ve hafifle... Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü. Bizim işimiz, bugünü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil. çünkü , yarınlarda bizi bekleyenler var, taşıdıklarımızı bekleyenler var...

Gerçek şu ki, hepimiz şu hayatın hamallarıyız.. Yüklerimizi en doğru şekilde taşımak ve hayatın altında ezilmemek dileklerimle. ..

BaTiRiMCi
26-07-2009, 01:06
ilkçağın insanları gibi- totem peşinde koşuyoruz! Hz. Muhammed, bunu önlemek için, “Yâ Rab, benim eşyalarımı tapınak vasıtası yapma!..” demiş.
Bu hadis, peygamberin ağzından çıktığını bütün hadisçilerin kabul ettikleri 17 hadisten biridir. Bu sözü söyleyen Hz. Muhammed, tıraş olurken kıllarını toplattırır mıydı? Dünyada yüzlerce “Sakal-ı Şerif” diye tanımlanan kıl var. Hepsi uydurma. Topkapı Sarayı Müzesi’ndeki “Kutsal Emanetler” diye saklanan birçok eşya, onun-bunun saraya bahşiş almak için getirdikleri nesneler.

Şimdi ben de bugünkü hocalarımıza soruyorum: Böyle bir hadisi biliyor musunuz? Biliyorsanız, neden bir sakal kılı, bir hırka peşine düşenleri ve onlara dua edip onlardan medet umanları uyarmıyorsunuz? .. Neden?


Seccade, teyemmüm taşı, abdest ibriği vs bir tarafa uydurma, dolandırma vasıtası olabilirler...

Ancak bi zatihi peygamberin vucudundan olma iddiası taşıyan yeryüzünde yüzlerce kıl deniyor ki ( saçı olan bir kişinin her sabah yastığında 15-20 dökülmüş tel bulduğu veya yılda 5,6 kez saç traşı olduğu düşünülürse ) az bile sayılabilir...

Peygamberin sağlığında saç-sakal,tırnak kestiğinde bunları toplayan sahabeleri engellemediğini...

mesela Hz.Muaviye'nin bu biriktirdiği peygamberin saç- sakal ve tırnaklarını vasiyetinde öldükten sonra ağzına konulmasını ve bundan medet umduğunu ciddi kitablarda okumuştum...

Şimdi Peygamberin katibi olacak kadar yakınında bulunan bu insan bile bu cinsten şeylerden yardım umud ederken bu günkü müslümanlarında bu hatıralara peygambere nisbetle hürmetini putperestlikle değerlendirmek aşırılıktır...

Hürmette aşırılıksa putperestliğe açılan kapıdır... o meselede hemfikirim.

Sesil
26-07-2009, 01:08
Sn. ceozbay ve sn. Serenler,

her iki yazı çok iyi idi.

Teşekkürler.

baron11
26-07-2009, 18:00
Camide hoca , El-Fatiha diyor ben yarısına bile gelmeden cemaatten bazıları ve hoca ellerini yüzlerine getirmişler bile...Halbuki oldukça hızlı okurum bende çözemiyorum bir türlü , acaba neden ? Aklıma birşeyler gelmiyor değil , neyse günaha girmiyeyim ben...

Serenler
04-08-2009, 19:58
Tam kıssadan hisse;

Papazı dövdürmeyecektik.


Üç arkadaş var. Bu üç arkadaş bir yaz günü yaya olarak yolculuk yapmak zorunda kalıyorlar.
Biri Türk, biri Kürt, diğeri de Ermeni. Ama Ermeni olan aynı zamanda papaz. Sıcak, bir süre sonra yolda susuyorlar. Etrafta su yok. Bağların olgun zamanı.
“İki salkım üzüm yiyelim de ağzımız ıslansın,” diye bir bağa giriyorlar. Bağın sahibi bir Türk ama onu görememişler.
“Kaç paraysa veririz,” diyerek yemeye başlamışlar. Bu sırada bağın sahibi gelmiş. Bakmış üç kişi üzümünü yiyorlar. Fena bozulmuş ama üç kişiyle de başa çıkamayacağını düşünmüş. Birine bakmış, kıyafetinden Ermeni ve papaz olduğu belli. Diğerine bakmış, konuşmasından Kürt olduğunu anlamış. Üçüncüsü de Türk. Dönmüş Ermeni’ye, “Bak bu adam Türk, yesin malımı. Benim kanımdandır. Helali hoş olsun. Bu da Kürt’tür ama din kardeşimdir. Sen niye yiyorsun benim üzümümü?” demiş. Bu laf, üzerlerine sorumluluk yüklenmeyen Türk ve Kürt’ün hoşuna gitmiş. Adam, papazı bir
güzel dövmüş. Kıpırdayacak hal bırakmamış, yere uzatmış. Bağ sahibi biraz sonra Kürt’e dönmüş.
“Müslümansın da niye sahipsiz bağa giriyorsun. Bu adam benim kanımdan yediyse afiyet olsun, çünkü o Türk’ür. Kardeşimdir,” diyerek bir güzel onu da
dövmüş ve yere uzatmış. Bu durum Türk’ün hoşuna gitmiş. Biraz sonra Türk’e dönmüş ve “Tamam anladık Türksün, aynı kandanız, aynı dindeniz ama sahibi olmadan başkasının bağına girilir mi?” diyerek Türk’e de vurmaya başlamış. Türk yumrukla yere yuvarlanınca Kürt’e dönmüş ve
“Biz,” demiş “papazı dövdürmeyecektik”

eses80
23-08-2009, 02:44
Mailime gelen anlamlı yazı

ATATÜRKÜN YAVERİNDEN BİR ANI !....
Gazi, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı.
Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
- Merhaba nine.
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
- Merhaba dedi.
- Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp;
- Neden sordun ki, dedi. Buraların saabisi misin? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin
malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden
gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
Kadın başını salladı.
- Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği, kavruk köylerinden birindeyim. Bizim muhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.
- Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da...Benim iki oğlum gâvur harbinde şehit düştü. Memleketi gâvurdan gurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mihtara anlatinca, o da bana bilet aliverip saldi Angaraya. Giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte agsamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.
- Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadının birden yüzü
sertleşti.
- Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki.. O biz im vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden gurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşiyoz. Sunun bunun gâvur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver.
Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden
belliydi. Bana dönerek;
- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanimizdir... Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu.
Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte
aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Pasa yani Atatürk işte karsında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere
fırlatıp Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu.

İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı;
- Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana
hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;
-'Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin.Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.'

ASPİRİN
25-08-2009, 12:50
İstanbulda Veli Varmıdır

Devrin padişahı bir gün vezirine sordu: İstanbul’da veli var mıdır? Vardır şevketli padişahım! Haydi beni götür, onu göreyim. Emredersiniz sultanım! Yanına gideceğimiz bu zatın gerçekten veli olup olmadığını nasıl anlayacağız? Hiç merak buyurmayın, gayet kolaydır. Padişah ile veziri tebdil-i kıyafet ederek sokağa çıktılar ve kapalı çarşıda bir dükkana girdiler. Vezir selamdan sonra kumaşları görmek istediklerini söyledi ve top top kumaşlar önlerine indirildi. Her birini uzun uzun incelediler. Vezir, bir top kumaşı işaret ederek: “Şundan bana yarım arşın kesebilir misin?” dedi. Dükkan sahibi memnuniyetle müşterilerinin bu arzusunu yerine getirdi. Vezir: Bu galiba biraz az oldu, yarısı kadar daha kesebilir misin, dedi. Bu arzuları da yerine getirildi. Vezir, başka bir top kumaşı göstererek:

Bu kestiğin parçaları beğenmedim. Şundan yarım arşın kesebilir misin, dedi. Dükkan sahibi, bu teklifi de reddetmedi. Kısacası bir çok toplardan böyle yarımşar arşın ve daha az kestirdiler. Sonunda vezir: Bunların hiçbirisi kesildikten sonra hoşuma gitmedi, almayacağım diyerek dükkandan çıkmaya davranınca, kumaşçı büyük bir sükunetle: Fesübhanallah! diye gülümsedi. Padişah ile veziri bir çok kumaş kestirdikleri halde, hiç birini satın almadan dükkandan çıktılar. Padişah vezirine: Şu kumaşçı gerçekten de velilerden imiş. Acaba makamı bundan daha yüksek olan başka bir veli var mıdır, dedi. Vezir: Beli (evet) sultanım vardır cevabını verdi ve birlikte Sultanahmet’te karpuz satan bir velinin sergisine gittiler. Vezir, karpuz yığınlarının arasına girdi. Rast gele karpuzları almaya, ellerinin arasında sıkıştırmaya, onu bıraktıktan sonra bir başkasını alıp sallamaya başladı. Böylece birkaç karpuz elledikten sonra, karpuzcu hafifçe vezirin omzuna dokundu: Bana bak efendi, dedi. Ben, o kumaş satan zat değilim. Verdiğin zararı ödemezsen, ensene öyle bir vururum ki, neye uğradığını anlayamazsın!

Padişah gerek kumaşçının, gerekse karpuzcunun zararlarını ödedi. Saraya dönerken vezirine sordu: Bunlardan hangisi daha üstündür? Bu defa da vezir gülümsedi, soruyu şöyle cevaplandırdı:

Yerine göre sultanım dedi. Adam olmaya kabiliyeti ve istidadı olan kimse, kumaşçının eliyle irşad edilir. Düşüncesi kıt, irfanı kısır olan şahıs da karpuzcunun muamelesiyle uyanır ve irşad olunur.

ASPİRİN
28-08-2009, 16:29
Arkadaşım...

Savaşın en kanlı günlerinden biri... Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü...
İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar...
Asker teğmene koştu;
“-Teğmenim... Fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?...”
-Delirdin mi sen?... Arkadaşın delik-deşik olmuştur... Gitmeye değer mi?... Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın...
Israr etti ve teğmen, ona da veda eder gibi bakarak, “Peki” dedi, “Git o zaman”...
Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı... Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü...
Birlikte siperin içine yuvarlandılar... Teğmen kanlar içindeki askeri muayene etti ve onu sipere getiren arkadşına döndü;
-Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez demiştim. Bu zaten ölmüş...
“-Değdi teğmenim değdi...”
-Nasıl değdi?... Bu adam ölmüş görmüyor musun?...
“-Gene de değdi komutanım... Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı... Onun son sözlerini duymak dünyaya bedeldi benim için” dedi ve arkadaşının son sözlerini tekrarladı;

“-Geleceğini biliyordum Mehmet... Geleceğini biliyordum...

Serenler
08-09-2009, 09:17
Maalesef bu güzel bir hikaye değil.
Klavye başında oturan karakter yoksunu bir alçağın kıt aklıyla yardımsever insanları ve yardıma muhtaç insanlarla nasıl dalga geçtiğinin sadece bir örneği:




TAMAMEN HAYAL URUNU BU TIP MAILLERE KANMAYIN.

BU YALAN/HOAX HABER YILLARDIR INTERNETTE DOLASIYOR.

ASIL SIZ BU MAILI (TARIHINE DIKKAT EDIN) YAYIN.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=329628

'Bedava işitme cihazı dağıtıyoruz' e-mail'i sekreteri çileden çıkardı

Farklı bilgilere kolay ulaşımın vazgeçilmezi haline gelen internette bir bilgi çok kısa süre içerisinde milyonlara ulaşabiliyor. Fakat özellikle e-mail aracılığıyla duyurulan bazı bilgiler yanlış çıkınca birçok kişi mağdur oluyor.



'Maddi durumu kötü olan çocuklara Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nden ücretsiz işitme cihazı verilecek' e-mail'i de gerçek dışı çıkınca hem vatandaşlar hem fakülte yönetimi zor durumda kaldı. E-mail'lerde, sağlık güvencesi olmayan 12 yaş altı çocuklara ücretsiz tedavi imkanı ve işitme cihazı verileceği bilgisi yayılmaya başladı. Üç gün içerisinde birçok insana ulaşan bu yanlış bilginin altında fakültenin tıbbi sekreterine ait iki cep telefonunun numarası da yer alınca vatandaşlar telefonlara sarıldı. Ücretsiz işitme cihazından faydalanmak isteyenlerin telefonları karşısında bunalan sorumlu ise vatandaşları bilgilendirmekten yorulduğunu söylüyor. E-mail'e 'Çevrenizde bu tür çocuklar varsa lütfen benim telefonumu verin' bilgisi de eklenince iyilik yapmak isteyen birçok insan e-postayı tanıdıklarına gönderdi. Sekreter ise çareyi Microsoft'a başvurarak bütün hotmail kullanıcılarına bilgilerin doğru olmadığını içeren bir e-mail yollamakta buldu. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıbbi Sekreteri Sema Onay, bu e-mail'in kim tarafından ve ne amaçla hazırlandığını bilmediğini söylüyor. Üç gündür telefonlarının susmadığını anlatan Onay, e-mail'in birçok insanı mağdur etmesinden oldukça rahatsızlık duyduğunu ifade ediyor.

Aranmaktan da rahatsız olduğunu dile getiren tıbbi sekreter, "İnsanlar bu bilginin geçerli olmadığını öğrenince ağlıyor. Ben bu duruma daha çok üzülüyorum. Arayan insanlardan bana mail atmalarını istedim. Bu e-mail kimlere gitmişse teker teker bilgilendirici bir mail attım. O kadar çaresiz kaldım ki. Çok zor durumdayım." diyor. Daha önce bu tarz bir uygulama gerçekleştirdiklerini ifade eden Sema Onay, yaklaşık 100 çocuğa yardım ettiklerini söylüyor. O faaliyet sırasında da bu tarz bir e-mail atılmadığını belirten tıbbi sekreter, "Arayan insanlara maddi durumlarını soruyorum. Yeşil kartları olup olmadığını öğreniyorum. En azından bir yol göstermeye çalışıyorum. Benim annem de rahatsız. Bu nedenle çok küçük yaşlardan itibaren hastanelerde dolaştım. Onun için gelen insanların derdiyle geldiğini biliyorum. Bu düşüncede olmasam uğraşmazdım. Telefonumu da kapattırdım." diye konuşuyor.

Serbest Özden, İstanbul ZAMAN

--------------------------


Lütfen siz siz olun aldığınız mailleri yaymadan önce sorgulayın, gerekirse kaynağına ulaşın.
Bu tür insanlıktan nasibini almamış yaratıklara alet olmayın.

KARADENIZ
10-09-2009, 15:51
YAŞAMA DAİR 3 ŞEY;

Köy sakinleri yağmur duasına çıkmışlardı. Bütün köy ahalisi toplandı.
İçlerinden sadece birinde şemsiye vardı.
Bu inançtır.

Babalar bebeklerini havaya hoplatır, çocuklar gülmekten bayılır. Yere
düşeceklerini akıllarına bile getirmezler. Çünkü babaları on l arı tutacaktır.
Bu güvendir.

Yatağımıza girerken yarın uyanıp yaşamaya devam edeceğimize dair
teminatımız yoktur. Ama yine de ertesi güne dair planlar yaparız.
Bu ümittir.

ve bu üçü varsa hayatınız güzeldir..

ardahan
14-09-2009, 10:42
Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin
seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip
iri bir nesne verip: "Oğlum" der, "Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç
para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan
sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.
Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar.
İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve "Şunu kaça alırsınız?" diye sorar .
Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir;
sonra: "Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın" der.
İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği
neneye ancak bir beş lira vermeye razı olur.
Üçüncü defa bir semerciye gidir: Semerci nesneye şöyle bir bakar, "Bu der
"benim semerlere iyi süs olur. Bundan "kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna
bir on lira veririm."
En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce
yerinden fırlar. "Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden
buldun?" diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. "Buna kaç lira
istiyorsun?" Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?" "Ne istiyorsan veririm."
Öğrenci, "Hayır veremem." diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya
başlar:
"Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim."
Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini
istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker.
Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır. Böylesi
karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki
nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer
tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her
şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler..
Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından
geçen macerasını anlatır.
Bilge sorar: "Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?"
Öğrenci: "Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum,
kafam karmakarışık" diye cevap verir.
Bilge hoca çok kısa cevap verir: "Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini
bileni anlar ve onun değeri bilenin yanında kıymetlidir."
Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden
kuyumcular mutlaka vardır.
Mesele kuyumcuyu bulmaktadır...

drcz
15-09-2009, 22:08
İlme ve İhtisasa Saygı
Şubat 1986

Mahmud Esad COŞAN



Ülkemizde herkes, istediği konuda yazıp çizmekte hürdür; kendisinin arzusuna, insafına ve izanına kalmıştır. Dilerse ihtisası dairesinde, iyi bildiği sahada, vukuf ve salahiyetle yazar, konuşur, ikaz eder, doğruyu gösterir, tenkit eder, yanlışları düzeltir, çevresini aydınlatır; halkımıza, ülkemize, dinimize faydalı olur. Böylelerine şükranlarımızı sunarız.


Yine canı isterse ihtisas sahası dışında fikirlerini beyan eder; ama burada, büyük hatalara düşme, gaf yapma, koca koca çamları devirme, gülünç duruma düşme, günaha girme... hatta tehlikeli ve muzır olma ihtimali vardır.


Bu, haddi aşarak, çizmeden yukarı çıkarak, kendi cahilliğine bakmadan, cüret ederek bilmediği sahalara girme işi zamanımızda maalesef din ve inanç konusunda çokça görülüyor. Mesela biri çıkıyor, eski büyük alimlerimize çatıyor, suçluyor, kendi orijinal ictihadını (!) şatafatla beyan ediyor. Bakıyorsunuz asılsız, delilsiz, abuk sabuk şeyler. Bir diğeri çıkıyor, tam hakikî mücahid (!) ve müctehid edâsıyla farzları inkâr ediyor, dinî ilimleri reddediyor, sünnetlere bidat diyor, yüce mezhebimizi suçluyor, sapık akideleri öne sürüyor.


Biri Arapça bilmeden Kur’ân-ı Kerîm tercümesine kalkıyor, diğeri fıkıh bilmeden ahkâm kesiyor. Bir başkası yarım yamalak Türkçesiyle, ibaresini bile doğru anlayamadığı dev eserleri çevirmeye girişiyor; anlayamadığı yerleri atlaya atlaya canım eseri kuşa çeviriyor. Bir başkası alıyor eline kalemi, imlâsı bile düzgün değil, cahilliği apaçık ortada, küstah bir edâ ile en yüksek mertebedeki bilginleri irşada (!) ve ikaza yelteniyor, nasihate kalkışıyor...


İlim sahasındaki bu keşmekeş –eğer kasıtlı değilse– büyük bir edep noksanlığından ve haddini bilmezlikten doğmaktadır. Buna karşı ciddi bir tavır takınmalıyız.


Onun için:

a. Bu tip kimselere ihtisasını, tahsilini, salahiyetini sorunuz; ileri attığı saçmalıklarına delil getirmesini, getiremezse susmasını söyleyiniz. Yine bildiğini okumaya devam etmek isterse, kitabını, dergisini, makalesini... almayınız, okumayınız; sözünü dinlemeyiniz; maddî ve mânevî prim vermeyiniz ki cehalet ve istismar yaygınlaşmadan durdurulabilsin.


b. En önemlisi, eski ve yeni gerçek alimleri biliniz ve bulunuz; en salahiyetli, en alim, en takva, en fazıl, en edip ve en kâmil kimselerin eserlerine itibar gösteriniz.


c. Okuduğunuz, beğendiğiniz eserleri, kitapları, dergileri, tanıtınız, tavsiye ediniz ve yayınız ki “hayra delalet eden onu yapmışçasına sevap alır.”48

d. Piyasadan bir yayın (kitap, dergi vs.) alırken, sorarak, danışarak, istişare ederek, seçerek alınız ki sonra aldanıp pişman olmayasınız. Çünkü zamanınız kalitesiz yayınlara, iddialara, fikirlere ayıramayacak kadar az ve değerli; ortaya çıkan eserler, cereyanlar ve sözler ise yardımlaşmasız, takibi ve ihatası imkânsız derecede bol ve çeşitli ve üstelik pahalıdır.

ceozbay
22-09-2009, 23:51
Bir varmış bir yokmuş, kadın sabah kalkmış, aynaya bakmış ve kafasında yalnız üç kıl saç görmüş.
"Hımm, demiş galiba bugün saçımı örgü yapacağım!!."
Öyle de yapmış, günü de harika geçmiş!!.

Ertesi gün kalkmış,
aynaya bakmış,
Kafasında iki tel saç kalmışmış....
"H-M-M," demiş,
"Bugün saçımı ikiye ayıracağım demiş."
Dediğini de yapmış, harika bir gün geçirmiş..

Bir ertesi gene kalkmış,
aynaya bakmış, kafasında tek tel saç var.
"Tamam, tamam demiş...artık bugün at kuyruğu yaparım..."
Öyle de yapmış, ve çok çok güzel bir gün geçirmiş...

Daha bir ertesi gün,
aynaya baktığında,
Kafasında bir tek tel bile kalmamışmış!!!.
"WoW!" diye bağırmış.
"Bugün saç derdim yok!!!!"

Bakış açısı herşeydir!!!.

ÖZDOĞAN77
28-09-2009, 13:51
DOĞA OLAYLARININ "AFET"E DÖNÜŞMESİ TAKDİR-İ İLAHİ DEĞİLDİR. DOĞA OLAYLARININ AFETE DÖNÜŞÜMÜ ENGELLENEBİLİR BİR OLGUDUR. YETER Kİ BİLİMİN VE TEKNİĞİN GEREĞİ YAPILSIN.

Marmara güne selle başladı. Sağanak yağmurun ardından aniden bastıran sel yaşamı altüst etti. Yaşanan afet nedeniyle kaybettiğimiz canlarımızı saygıyla anıyor, ailelerine başsağlığı diliyoruz.
TMMOB hep söylüyor. Bir kere daha söyleyelim:
Sel gibi, deprem gibi doğa olayları eğer istenirse sadece doğa olayı olarak kalır. Tehlikelere yol açmaz, afete dönüşmez.
Hepimiz çok iyi biliyoruz: Her felaketten sonra, yaşanan olaylarda hiç sorumluluğu yokmuş gibi, büyük bir pişkinlikle yaraların sarılacağına söylemek ülkemizin siyasal iktidarlarının ayırt edici özelliğidir ve bizce doğa olaylarını felaket haline getiren yaklaşımın asıl nedeni tam da budur. Ülkemiz insanı aslında yara sarmakla sınırlı bir yaklaşım yerine, önleyen, zararı en aza indirgeyen, insan hayatını korumayı başlıca amaç sayan, insanın sağlıklı yaşamasını asli amaç haline getiren, odağında insan olan bir yaklaşıma ihtiyaç duymaktadır.
Sağanak yağış sonrasında oluşan su taşkını, daha önce ülkemizin birçok yerinde olduğu gibi bu sefer de Marmara‘da tam bir faciaya dönüşmüş, insanlarımız canlarını kaybetmiş, yüzlerce ev ve işyeri, binlerce hektarlık arazi ve kilometrelerce yol su altında kalmıştır.
Yoksulluk, sağlıksız kentleşme, altyapı eksikliği, barınma, yıllardan beri gelen, çözülmediği için büyüyerek bugünlere taşınan sorunlar arasındadır. Bugün yaşam alanlarımızda, kentlerimizde; altyapıdan, sosyal donatı alanlarından, yeşil alandan, dere ıslah çalışmalarından, imar çalışmalarından, kentsel arsa üretiminden söz etmek mümkün değildir.
Yaşanan felaketlerin sorumluları bunlara karşı önlem almayan, alamayan, almak istemeyen merkezi ve yerel yönetimlerdir.
Dikkat edilsin: Merkezi ve yerel yöneticiler yaşananları "doğal afet" gibi algılatmak ve sorumluluklarını unutturmak gayreti içindedir. Oysa biliyoruz ki, yaşanan felaketler plansız ve çarpık kentleşmeden kaynaklanmaktadır. Kentler yaşam alanları gibi değil rant aracı olarak görülmektedir. Ne yazık ki bütün bunların doğal sonucu depremler, yağışlar vb. doğa olayları, afetlere dönüşerek can, mal ve toprak kaybına yol açmaktadır.
Her bir olumsuzluğun nedeni bir bütün olarak ülkemizde insana verilen değerle ilgilidir. İnsan hayatı ne zaman öncelikler sıralamasında en baştaki yerini alır ve toplumsal hayatımız buna uygun düzenlenirse, yaşamı çekilmez kılan olumsuzluklardan kurtulmak için ilk adım atılmış olacaktır.
Bölgede yaşananlar, ülkemizin afetlere karşı acil eylem planı olmadığını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Yerel ve merkezi yönetimin çalışmalarda koordinasyonsuzluğu bir kez daha açığa çıkmıştır.
Merkezi ve yerel yönetimler insan odaklı politikaları vakit geçirmeden uygulamak yükümlülüğü ile karşı karşıyadır. Biz mühendis, mimar ve şehir plancılarının bilgi, birikim ve deneyim ile söyledikleri; insan hayatının korunma ve sağlıklı devam ettirilmesi yolunda değerlendirilmelidir.
TMMOB her zaman söylediklerini bir kez daha söylüyor:
Sel baskınları, depremler, toprak kaymaları, kazalar kader değildir.
Doğa olaylarının afete dönüşmesi takdir-i ilahi değildir.
Doğa olaylarının doğal afetlere dönüşümü engellenebilir bir olgudur.
Yeter ki bilimin ve tekniğin gereği yapılsın.
Yeter ki, öznesinde "insan" olan politikalar uygulansın.

Mehmet Soğancı
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı

ASPİRİN
28-09-2009, 14:54
Eski bir mail ve belki bu topiğin geri sayfalarında da mevcut , ama hatırlanmaya değer…

İki fincan kahve

Ne zaman hayatınızda bazı şeyler taşınamaz hale gelirse, ne zaman 24 saat kısa gelmeye başlarsa, o zaman mayonez kavanozu ve 2 fincan kahveyi hatırlayınız!

Bir gün bir felsefe profesörü, elinde birkaç kutu olduğu halde derse gelir. Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe bir mayonez kavanozunu alır ve ağzına kadar tenis topları ile doldurur ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar; öğrenciler ittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler.

Bu sefer profesör önündeki kutulardan bir tanesinden aldığı çakıl taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker, böylece çakıl taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurur ve öğrencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar, onlar da 'evet' doldu derler, profesör bu defa masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve içindeki kumu yavaşça kavanoza döker.
Tabi ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur.

Ve tekrar öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını sorar,öğrenciler de koro halinde ''evet'' derler.

Bu sefer profesör masanın altında hazır bekleyen 2 fincan kahveyi alır ve kavanoza boşaltır, kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurur. Öğrenciler gülerler ! Profesör öğrencilerin gülüşünü destekleyerek 'eveet' diyerek;Ben ''Bu kavanozun sizin hayatınızı simgelediğini ifade etmeye çalıştım '' der.

Şöyle ki; bu tenis topları hayatınızdaki önemli şeylerdir ; ibadetiniz , aileniz, çocuklarınız, sıhhatiniz, arkadaşlarınız ve sizin için önemli olan şeylerdir.

Diğer şeyleri kaybetseniz de, bu önemli şeyler kalır ve hayatınızı doldurur.

O çakıl taşları ise daha az önemli olan diğer şeylerdir; işiniz,eviniz, arabanız vs.

Kum ise diğer ufak tefek şeylerdir...

''Şayet kavanoza önce kum doldurursanız...'' diye, anlatmaya devam eder, ''çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına (yeterli) yer kalmaz.

Aynı şey hayatımız için de geçerlidir. Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır...

Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arz eden şeylere çevirin. İbadetlerinizi yapın ,çocuklarınızla oynayın, sağlığınıza dikkat edin,eşinizle yemeğe çıkın,evinizin ihtiyaçlarını karşılayın. Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin. Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin . Gerisi hep kumdur...

Bu ara bir öğrenci sorar; '' Peki, o iki fincan kahve nedir? ''

Profesör gülerek; '' Bu soruyu bekliyordum, hayatınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan kahve içecek kadar yer vardır ! ''

Üstelik bizim adetlerimizde ve atasözlerimizde de geçtiği üzere ; kırk yıllık hatırı da var ...

ARMAND
28-09-2009, 18:52
İtibarı, içinde yaşadığın ortam belirler;
>
> > karakteri, inandığın doğrular...
>
> > İtibar, sandığın şeydir;
>
> > karakter olduğun şey...
>
> > İtibar fotoğraftır;
>
> > karakter ise yüz..
>
> > İtibar dışardan gelir;
>
> > karakter içerden..
>
> > İtibar, yeni bir topluluğa girdiğinde sahip olduğundur;
>
> > karakter giderken elinde olan..
>
> > İtibarın bir anda olur;
>
> > karakterin , ömür boyunca..
>
> > İtibarın bir saatte öğrenilir;
>
> > karakterin bir yılda açığa çıkmaz..
>
> > İtibar mantar gibi büyür;
>
> > karakter sonsuza kadar sürer
>
> > İtibar zengin veya fakir yapar;
>
> > karakterse mutlu ya da mutsuz..
>
> > İtibar insanların mezar tasına kazıdıklarıdır;
>
> > karakter meleklerin TANRI huzurunda senin için söyledikleri..

ARMAND
01-10-2009, 18:10
Bir zamanlar, her seyden sürekli sikayet eden; her gün hayatinin ne kadar berbat oldugundan yakinan bir kiz vardi. Hayat, ona göre, çok kötüydü ve sürekli savasmaktan, mücadele etmekten yorulmustu. Bir problemi çözer çözmez, bir yenisi çikiyordu karsisina. Yine kizin bu yakinmalari karsisinda, meslegi asçilik olan babasi ona bir hayat dersi vermeye niyetlendi.
Bir gün onu mutfaga götürdü. Üç ayri cezveyi suyla doldurdu ve atesin üzerine koydu. Cezvelerdeki sular kaynamaya baslayinca, bir cezveye bir patates, digerine bir yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdeklerini koydu.. Daha sonra kizina tek kelime etmeden, beklemeye basladi. Kizi da hiçbir sey anlamadi, bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda karsilasacagi seyi görmeyi bekliyordu. Ama o kadar sabirsizdi ki, sizlanmaya ve daha ne kadar bekleyeceklerini sormaya basladi. Babasi onun bu israrli sorularina cevap vermedi. Yirmi dakika sonra, adam, cezvelerin altindaki atesi kapatti. Birinci cezveden patatesi çikardi ve bir tabaga koydu. Ikincisinden yumurtayi çikardi, onu da bir tabaga koydu. Daha sonra son cezvedeki kahveyi bir fincana bosaltti.
Kizina dönerek sordu: - Ne görüyorsun ? - Patates, yumurta ve kahve ? diye alayli bir cevap verdi kizi. - Daha yakindan bak bir de dedi baba, patatese dokun. Kiz denileni yapti ve patatesin yumusamis oldugunu söyledi. Ayni sekilde, yumurtayi da incele. Kiz, kabugunu soydugu yumurtanin katilastigini gördü. Sonunda kizinin kahveden bir yudum almasini söyledi. Söylenileni yapan kizin yüzüne, kahvenin nefis tadiyla bir gülümseme yayildi. Ama yine de bütün bunlardan bir sey anlamamisti: Bütün bunlar ne anlama geliyor baba ?
Babasi, patatesin de, yumurtanin da, kahve çekirdeklerinin de ayni sikintiyi yasadiklarini, yani kaynar suyun içinde kaldiklarini anlatti. Ama her biri bu sikinti karsisinda farkli tepkiler vermislerdi. Patates daha önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken, kaynar suyun içine girince yumusamis ve güçten düsmüstü. Yumurta ise çok kirilgandi; disindaki ince kabugun içindeki siviyi koruyordu. Ama kaynar suda kalinca, yumurtanin içi sertlesmis katilasmisti. Ancak, kahve çekirdekleri bambaskaydi. Kaynar suyun içinde kalinca, kendileri degistigi gibi suyu da degistirmislerdi ve ortaya tamamen yeni bir sey çikmisti. - Sen hangisisin? diye sordu kizina.
Bir sikinti kapini çaldiginda nasil tepki vereceksin?
Patates gibi yumusayip ezilecek misin?
Yumurta gibi kalbini mi katilastiracaksin ?
Yoksa, kahve çekirdekleri gibi, basina gelen her olayin duygularini olgunlastirmasina ve hayatina ayri bir tat katmasina izin mi vereceksin ?
Oyunun adı farkındalık..
Degişmesi gereken senin yaşama bakış açın..

ASPİRİN
03-10-2009, 11:12
12 yaşındaki mendilci Ahmet'ten hayat dersi!

Geçtiğimiz hafta 15 milyon öğrenci ders başı yaptı...
Bilecikli Ahmet ise, Mecidiyeköy'deki Profilo trafik ışıklarında elindeki kağıt mendilleri satmak için yeşil ışığın yanmasını bekleyen araçların camlarını tıklatıyordu.
"Sen okula gitmiyor musun" dedim, gerisi geldi:
- İki sene önce dördüncü sınıfı bitirdim ve bıraktım.
- Neden?
- Babam hapse girdi...
- Ne yaptı ki?
- İnce iş... Şimdi anlatamam...
- Annen neden çalışmıyor peki?
- O da çalışıyor, aha orda... (Eliyle 10-15 metre uzakta kucağında bir
bebekle dilenen kadını gösteriyor.)
- Oooo, iyisiniz... Bu ışıklar sizin kontrolünüzde yani...
- Kız kardeşim de cam siliyor...
- Vay, vay, vay... İyi para götürüyorsunuzdur...
- Üçümüz günde 200-250 liradan aşağı toplamıyoruz...
- Ayda 6 milyar eder...
- Geçiyor... Ama pazar günleri çalışmıyoruz... Çünkü pazarları bu ışıklar tıkanmıyor. İş olmuyor. Ben de balık tutup satıyorum. Sana da getireyim mi?
- Boş ver balığı, o kadar parayı ne yapıyorsunuz?
- Birazını babama gönderiyoruz, birazını yiyoruz, yarısını da biriktiriyoruz.
- Biriktirince ne yapacaksın, dükkân mı açacaksın kendine?
- Manyak mıyım be abi, ne dükkânı... Araba alacağız. Babam hapse
girmeden önce korsan (kaçak taksicilik) yapıyordu, büyüyünce ben de
aynı işi yapacağım.
- Ev almayacak mısınız?
- Evimiz var, belediye verdi. Kâğıthane'de...
Bu sırada ışık yeşile dönüyor ve arkamdaki araçların sürücüleri kornalarına abanmaya başlıyor... Ama muhabbet tatlı, Ahmet'le biraz daha konuşmak için arabayı iyice kenara çekiyorum...
- Okulu tamamen bıraktın yani...
- Okusam ne olacak ki? Benim öğretmen yirmi yıl okumuş, bin lira kazanıyor. Yaşanır mı o parayla? Hem ben her gün internete giriyorum, o yeter.
- Bilgisayarın da mı var?
- Niye olmasın ki?
- Peki; arkadaşların okula giderken hiç mi üzülmüyorsun?
- Önce üzülüyordum, ama artık sigara paralarını bile ben veriyorum. En
zenginleri benim şimdi.Ahmet işin kolayını bulmuş, yolunu çizmiş; ne söylesem nafile...
Vedalaşıp gitmek için hamle ediyorum, suratı asılıyor:
- O kadar çene çaldık, bir beşlik bile atmayacak mısın?

15 milyon öğrenci dersbaşı yaptı....
Şanslı olanlar üniversiteyi kazanıp, öğretmen, doktor, mühendis olacak ve Ahmet'in dediği gibi ayda bin liraya talim edecek. Çoğu da işsizler kervanına katılacak...

Ahmet ise o zamana kadar çoktan altına arabasını çekip, korsana başlamış olacak.
Belki de işleri iyice yoluna girecek ve "filo" kuracak...

Çoğumuz sokakta gördüğümüz o çocuklara acıyoruz ya...

Bence asıl kendi çocuklarımızın geleceği için kaygılanmalıyız ...

İ.S

***

Vicdan ile aklımın , daha bir sert çarpışmasına sebep olan , bu mailden sonra şimdi ben , ışıklarda gördüğüm çocuklar, kadınlar hakkında ne düşüneceğim ve nasıl davranacağım ?

ardahan
07-10-2009, 10:56
Murat Bahar

Filistin'e Gidebilme İhtimali...

Yıl 2005. Dubai’de yapılan bir telekom konferansında 2 kişi ile tanıştım. Filistin’deki telekom işletmesinde çalışan bir erkekle bir bayan... İsimlerini hatırlamıyorum fakat bize benzer, kavruk tenli, tanıdık, sevimli simaları vardı. Zaten Filistinliler biz Türklere çok benzerdi. Türk olduğumu söyleyince memnuniyetleri biraz daha artarak konuşmaya başladık, zira Filistinliler biz Türkleri çok severlerdi... Ayak üstü biraz konuştuktan sonra, iş hakkında daha detaylı konuşmak üzere kendilerini ziyaret edebileceğimi söylerken, kartvizitlerinin üzerindeki adrese göz ucuyla bakıyordum; “Ramallah” yazıyordu.* Filistin deyince biraz çekinmiştim ama ne de olsa iş için gidilebilirdi ya.* Bayan, mahcup bir gülümsemeyle karşıladı teklifimi. Bir memnuniyet mi, yoksa başka bir anlamamı geliyordu, ilk önce anlayamadım. Sonra şöyle devam etmişti; “Evet, gelebilirseniz biz de görüşmek isteriz...”, sonra selamlaşarak ayrıldık. Ayrıldık ama benim aklım bu cümlede kalmıştı. “Gelebilirseniz” ne demekti? Bir müşteri ya “gerek yok hiç zahmet etmeyin” demeli veya “evet bekleriz” demeliydi. Filistin’de o an bir savaş yoktu, öyleyse burnumuzun dibindeki Filistin’e neden gidemeyecektim ki?
Dönünce ilk işim Google haritalarından Filistin’e göz atmak oldu. Evet Ramallah oradaydı. Kudüs’e yakın. Nasıl gidilir? Öğrenebildiğime göre Tel Aviv’e uçakla inilecek oradan Ramallah’a kara yolu ile geçilecek. Peki vize işlemleri nasıldır, Filistin vizesi nasıl alacağım derken, yeryüzünde Filistin diye bir devlet olmadığını öğrenmiş oldum! Hay kör cahilliğim!
Filistin, uluslararası camiada tanınan resmi bir devlet değil. Pek çok yerde “Filistin National Authority” (Filistin Özerk Yönetimi) olarak geçiyor ve şu anda dört tarafı İsrail tarafından uygulanan ambargo neticesinde açık bir toplama kampına benziyor.* İsrail marifetiyle Filistin’in tüm dünya ile ilişkisini kesen bu ambargonun en somut örneklerinden biri de şu; Filistin’e iş maksatlı gitmek için İsrail vizesi almak ve kontrol noktalarından geçerek Filistin’e ulaşmayı “umut etmek” gerekiyor.* Çünkü İsrail, son derece keyfi gerekçelerle Filistin’e geçişi engelleyebiliyor veya uzun saatler boyunca beklemek zorunda kalıyorsunuz.
Filistin’in dünya ile bağını koparan bu ambargonun en somut sonucu, gelişemeyen bir ekonomi, %30’a varan işsizlik ve fakirlik.* Filistin’de kişi başına gelir 1.500 Dolar iken, İsrail 27.000 Dolar ile bir refah toplumu olmayı başarmış. Bir tarafta bölgenin* Ar-Ge merkezi haline gelen, yüksek teknoloji ihraç eden bir refah toplumu, diğer tarafta en basit sosyal ihtiyaçlardan yoksun fakir bir halk.
Merak ediyordum, kayda değer bir ticari faaliyetin olmadığı Batı Şeria ve Gazze’de halk nasıl yaşar? Ne yer ne içer? Nasıl para kazanır?.. Filistinliler büyük ölçüde aldıkları yardımlarla hayatlarını devam ettiriyormuş. Dünya çapında çeşitli yardım kuruluşlarının gerçekleştirdiği faaliyetler bir tarafa, şu anda Filistin topraklarında bulunmayan Filistinliler bölgeye ulaştırılmak üzere sistematik şekilde bağış topluyorlar. Örneğin, Ürdün’de tanıştığım bir Filistinli arkadaşım aylık 500 Doları birkaç organizasyon üzerinden Filistine ulaştırdığını söyledi. Bu tür desteklerde bulunmak milli bir görev olarak algılanıyor ve tüm Filistinliler gelirleri nisbetinde destek oluyorlar. Bu işi yapmak üzere kurulan dernek veya organizasyonlar büyük ölçüde “yeraltında” çalışıyor. Çünkü İsrailin uyguladığı ambargo, yurdışından gelen yardımlar için de geçerli, bu yüzden gayri-resmi yollarla para toplayan pekçok organizasyon bulunuyor.
4.5 milyon olan Filistin nüfusuna ek olarak, yurtdışında “diaspora”da yaşayan yaklaşık 5 milyon Filistinli bulunuyor. Bu insanların %30’u Ürdün’de yaşıyor. Yurtdışında yaşayan Filistinliler ülkelerini ziyaret edemiyorlar. Çünkü bir kez giriş yaptıklarında İsrail tekrar çıkış yapmalarına izin vermiyor. Yurtdışındakilerin Filistin’de yaşayan akrabaları Filistin’den çıkış yapamıyor. Yaparlarsa da tekrar girmelerine izin verilmiyor. Anlayacağınız tam bir tecrit durumu söz konusu. Ürdün’de tanıştığım Filistinli arkadaşlarımın neredeyse tamamının yıllardır ( ya da hiç ) görmedikleri birinci derece akrabaları var. Halalar, teyzeler, amcalar, kuzenler; hiç gitmedikleri ve belki gidemeyecekleri ülkelerinde onları bekliyor.* Bir taraftan onların özlemini duyuyor, diğer taraftan dışarıda oldukları için kendilerini şanslı sayıyorlar. Nasıl saymasınlar... Onlar için yapabildikleri tek şey, yardım organizasyonları için çalışmak...
Benim tanıştığım yurdışında yaşayan Filistinliler, büyük ölçüde eğitim için 70’li ve 80’ li yıllarda yurtdışını çıkan, iyi eğitimli ve pekçoğu iş dünyasında başarılı olmuş kişiler. Nüfus sahibi olanları mutlaka ülkelerinde yaşayan insanlar için aktif olarak çalışıyor.
Filistin’deki ticari faaliyetler büyük ölçüde sınırlandırılmış olduğundan dolayı ekonomi gelişemiyor. Bölgeyle iş yapmaya çalışanların karşılaştıkları en büyük problem mallarını gümrüklerden geçirememek. Filistin hükümetine iş yapan bir Suudi iş adamının söylediklerine göre; Filistin’e birşey satsanız dahi, malları gümrükten geçirmek neredeyse imkansız. Örneğin; sattığı bilgisayar sistemlerinin yaklaşık 2 yıl hiçbir gerekçe gösterilmeden gümrüklerde bekletildiğini bu yüzden çok büyük zarara düştüğünü belirtmişti. Bu gibi riskli durumlar yüzünden bölgeyle ticare, cazibesini yitiriyor.
Gelelim benim Filistin’e gitme serüvenime. Efendim, İsrail vizesi için başvurmak isteğidimde öğrendim ki, pasaportunuzda Suriye ve Suudi Arabistan vizesi var ise İsrail’den vize alamıyorsunuz. Bunun tam tersi de geçerli... O zaman ne yapılacak, yeni bir pasaport için Emniyet’e başvurulacak, ikinci pasaport çıkartılacak. Fakat aynı anda sadece birini üzerinizde bulundurabiliyorsunuz, bu yüzden her yolculuk öncesi Fatih Emniyeti’ne gidilecek, pasaport değiştirilecek. Her neyse tam gitmeye niyetliydik ki 2006 Lübnan savaşı patlak verdi. Ticari vizeler askıya alındı vs. Hülasası ben Filistin’e gidemedim.
Şimdi saldırılar tekrar başladı. Oradaki kardeşlerimiz için tek yapabildiğimiz dua etmek ve orada yaşanan insanlık dramını dilimiz döndüğünce herkese anlatmak. Orada yaşananları tahmin etmek mümkün değil, zira bir gece yarısı evinize düşlen bir füzeyle uyanmak –veya ölmek- empati yaparak anlaşılabilecek bir durum değil.* Onların, kendi yurtlarında insanca yaşayacakları bir dünyayı umutla bekliyoruz...

ardahan
07-10-2009, 10:57
Mescidi Aksa İçin Acele Etmeliyiz

Siyonistler, Mescidi Aksa'yı ortadan kaldırmak için acele etmeye başladılar. 27 Eylül 2009 tarihinde gerçekleştirdikleri baskın girişimlerinin üzerinden bir hafta geçtikten sonra daha geniş çaplı ve büyük bir askerî gücün himayesinde yeni bir baskın girişiminde bulundular. Bu kez işgal yönetimi büyük bir asker ve polis gücü göndererek kutsal mabedi kuşatmaya aldı. Kapılarını kapatıp girişleri engelledi. Orayı savunmak için önceden camiye girenleri de teslim olmaya zorladı. Ama onlar canlarını ortaya koyarak Mescidi Aksa'yı sahipsiz bırakmayacaklarını bildirdiler.
Dünya Müslümanlarının da o insanları sahipsiz bırakmamaları gerekir. Çünkü onlar bu kutsal mabedi ümmet adına savunuyorlar. Onlar ribat noktasında yer alıyorlar.
Müslümanların Mescidi Aksa'ya sahip çıkma konusunda seslerini daha gür çıkarmaları, yönetimleri bu davaya sahip çıkmaya, kutsal mabedi sürekli tehdit eden Siyonist işgal devletiyle diplomatik ilişkileri kesmeye çağırmaları gerekir. Bu tepkiler işgal devletini geri adım atmaya zorlayacaktır. Ama biz sessiz kalırsak, yönetimler her şey süt limanmış gibi işgal devletiyle ilişkilerini sürdürürlerse Siyonistler bundan cesaret alacak ve kutsal Mescidi Aksa'yı ortadan kaldırma planlarında daha cüretkâr adımlar atacaklardır. Mescidi Aksa için düzenlenen etkinliklere katılım ve desteğin düşük, ilginin az olması da işgalcileri cesaretlendiriyor. Mescidi Aksa davasına sahip çıkanların boyu bu kadarmış gibi bir intiba ediniliyor. Dolayısıyla hiçbir Müslümanın kendini bir fert olarak görmemesi, bir bütünün önemli bir parçası olarak değerlendirmesi gerekir. Bu konuda aynı zamanda birbirimizi bilgilendirmeli, duyarlılık için çağrı yapmalı, hatırlatmada bulunmalıyız.

ARMAND
09-10-2009, 18:31
Japonya'da bir çocuk 10 yaslarindayken
bir trafik kazasi geçirmis ve sol kolunu kaybetmis.
Oysa çocugun büyük bir ideali varmis.
Büyüyünce iyi bir judo ustasi olmak istiyormus.
Sol kolunu kaybetmekle birlikte,
bu hayali de yikilan çocugunun
büyük bir depresyona girdigini gören babasi,
Japonya'nin ünlü bir Judo ustasina gidip yapilacak
bir seyin olup olmadigini sormus..

Hoca: Getir çocugu ..bir bakalim, demis.
Ertesi gün baba-ogul varmislar hocanin yanina..
Hoca çocugu süzmüs ve:
Tamam demis..yarin esyalarini getir,
çalismalara basliyoruz.

Ertesi gün çocuk geldiginde hocasi ona
bir hareket göstermis ve
'bu hareketi çalis 'demis.

Çocuk bir hafta ayni hareketi çalismis..
Sonra hocasinin yanina gitmis.
Bu hareketi ögrendim
baska hareket göstermeyecek misiniz?'
diye sormus.

Hocanin cevabi: -Çalismaya devam et olmus...
2 ay,3 ay,6 ay derken
çocuk okuldaki bir yilini doldurmus..
Çocuk bu bir yil boyunca hep
o ayni hareketi tekrarlamis.

Hocanin yanina tekrar gitmis:
Hocam bir yildir ayni hareketi yapiyorum
bana baska hareket göstermeyecek misiniz?
- Sen ayni hareketi çalis oglum .

Zamani gelince yeni harekete geçeriz..
2 yil ,3 yil, 5 yil derken çocuk
judodaki 10. yilini doldurmus.
Bir gün hocasi yanina gelip. ...

'Hazir ol ! ' demis..
'Seni büyük turnuvaya yazdirdim.
Yaruın maça çikacaksin!'..
Delikanli şok olmuş..
Hem sol kolu yok hem de
judo da bildigi tek hareket var.

Ünlü judocularin katildigi
turnuvada hiçbir sansinin olmayacagini düsünmüs;
ama hocasina saygisindan ses çikarmamis.
Turnuvanin ilk günü delikanli ilk müsabakasina çikmis.

Rakibine bildigi tek hareketi yapmis ve kazanmis.
Derken.. ikinci ,üçüncü maç....
çeyrek, yari final ve final...
Finalde delikanlinin karsisina
ülkenin son on yilin
yenilmeyen sampiyonu çikmis. ....

Tam bir üstat delikanli dayanamayip
hocasini yanina kosmus..
'Hocam hasbel kader buraya kadar geldik
ama rakibime bir bakin hele..
Bende ise bir kol eksik ve
bildigim tek bir hareket var..

bu kadar bana yeter..
bari çikip ta rezil olmayayim
izin verin turnuvadan çekileyim..'

-Olmaz demis hocasi.
Kendine güven,çik dövüs.
Yenilirsen de namusunla yenil.
Çaresiz çikmis müsabakaya.

Maç baslamis. Delikanli yine bildigi o tek
> >hareketi yapmis ve tak.!
Yenmis rakibini sampiyon olmus.
Kupayi aldiktan sonra hocasinin yanina kosmus:
-Hocam nasil oldu bu is..?

Benim bir kolum yok ve bildigim tek bir hareket var.
Nasil oldu da ben kazandim.?
-Bak oglum 10 yildir o hareketi çalisiyordun.
O kadar çok çalistin ki,

artik yeryüzünde o hareketi senden
daha iyi yapan hiç kimse yok.
Bu bir, ikincisi de o hareketin
tek bir karsi hareketi vardir.

Onun için de rakibinin
senin sol kolundan tutmasi gerekir.!

Bunu anlatan dostumuz bir de sunu ekledi:

'Insanlarin eksiklikleri bazen ,
ayni zamanda en güçlü taraflari olabilir:
Ama yeter ki bu eksiklik kafalarinda olmasin..!! '

ARMAND
14-10-2009, 18:42
Yazılarında ‘göt’ kelimesini açık açık kullandığı için mahkemeye verilen Can Yücel, mahkemedeki sözlü savunmasını ‘Ne diyeyim hakim bey? Bizim köyde göte göt derler’ diye bitirir, ancak öncesinde bir de olay anlatır mahkemede. (Can Yücel bu davadan beraat etmiştir.)
olay şöyle:

civar köyde ateşli bir hasta vardır, kasabaya doktora götürür hastayı köylüler. Koca devletin koca doktoruna. Doktor hastaya fitil verir ve köye döndükleri gibi hastaya fitili anüsten vermelerini söyler köylülere. Köylüler tabi ‘ Tamam doktor bey’ deyip köye giderler. Köydeki herkese sorarlar, en bilgelere bile, ama kimse anüs ne demektir bilemez. Bu nedenle bir türlü ilacı da veremezler hastaya. Hastanın durumu da gitgide kötüleşmektedir. Bunun üzerine köylü, doktora, koca devletin koca doktoruna telefon etmeye karar verir ama kimse buna yanaşmaz. Ne cüret değil mi doktoru arayacak bir köylü.. Neyse durumun vahameti üzerine muhtar aramayı kabul eder. Bütün köylü toplanır santrale, muhtar arar, ‘Biz ne yapacağımızı bilemedik doktor bey’ falan der. Karşıdan doktor bir şeyler söyler. Muhtar döner arkasına: ‘Makattan verin dedi doktor’ der. Yine tüm köye sorarlar, komşu köylere birilerini yollayıp sordururlar falan ama makat ne bilen yoktur yine. Hasta ise gitti gidecek, ateşler içinde kıvranıyor bayağı. İhtiyar meclisi toplanır. Son çare, doktorun bir kez daha aranmasına karar verilir. Yine kimse aramak istemez doktoru. Nihayetinde yine biri kandırılır, telefonun başına geçer, ama bir yandan söylenmektedir: ‘Çok kızacak doktor,çok! ‘ diye. Sonunda telefonu açar, durumu anlatır, doktor bir şeyler söyler yine. Telefondaki köylü, yüzü allak bullak, arkasını döner: ‘Ben çok kızacak demiştim size; götüne sokun dedi’.

ceozbay
15-10-2009, 14:19
Bir uçak yolculuğunda, uçak okyanusu geçerken korkunç bir sallantı olur. Uçak korkunç bir şekilde sallanır, kanadının biri kopar.
O sırada, bir kadın bütün kontrolunu kaybeder. Ayağa kalkar, uçağın en ucuna gider ve bağırmaya başlar...
Ölmek için çok gencim





Eğer ölmek zorundaysam, hayatımın son anlarında unutulmaz dakikalar yaşamak istiyorum !
Bir yığın avantürüm oldu, ama hiç bir adam bana gerçekten kadın olduğumu hissettiremedi. Kadınlığımı hissetmek istiyorum.
Bu uçakta bana kadın olduğumu gösterecek bir erkek var mı ?? !!


Bir an uçaktaki bütün gürültü kesilir. Herkes tehlikeyi unutur ve ümitsiz bir şekilde kadına bakmaya başlar.
Uçağın en arkasında bir adam kalkar.

Der ki : Sana kadın olduğunu göstereceğim
Adam rüyalardaki erkeklere benzer. İri, esrarengiz, simsiyah parlak saçlar mavi gözler.
Yavaş yavaş koridorda ilerler, gömleğinin düğmelerini birer birer sökmeye başlar.

Uçakta herkes hareketsiz bekler.
Adam yaklaştıkca kadının nefesi hızlanır.
Adam gömleğini çıkarır. Kadına iyice yaklaşır, göğüs kasları kıpırdar.
Çok seksi bir hareketle gömleğini kadına uzatır ve der :
Ütüle şunu !!!

ARMAND
15-10-2009, 18:21
http://img61.imageshack.us/img61/5060/harikaders1bmp.jpg


Resimdeki kız Katie Kirkpatrick; 21 yaşında… Yanındaki 23 yaşındaki nişanlısı Nick.
Fotoğraf 11 Ocak 2005 tarihinde ABD’deki evlilik törenlerinden hemen önce çekildi.
Katie ölümcül bir kanser ve günün bir çok saati ilaç alıyor..
Resimde, Nick onu bir çok kemo(terapi) seanslarından birinde birinde onu beklerken görülüyor.



http://img386.imageshack.us/img386/6797/harikaders2bmp.jpg


Tüm ağrı, organ yıpranmaları ve morfinlere rağmen Katie evliliğinin her detayı ile kendi ilgileniyor ve devam ediyor.
Elbisesinin hergün oluşan kilo kaybına göre bir kaç kez ayarlanması gerekti…

ARMAND
15-10-2009, 18:32
http://img94.imageshack.us/img94/364/harikaders3bmp.jpg



Partideki alışılmadık bir aksesuar da, Katie’nin tören ve resepsiyon sırasında kullandığı oksijen tüpüydü…
Resimdeki diğer çift Nick’in ebeveynleri. Oğullarının tatlı lise aşkı ile evlendiğini görmekten heyecanlılar



http://img49.imageshack.us/img49/7422/harikaders4bmp.jpg


Katie tekerlekli sandalyesinde oksijen tüpü ile, kocası ve arkadaşlarının söylediği şarkıyı dinliyor…

ARMAND
15-10-2009, 18:38
http://img49.imageshack.us/img49/2645/harikaders5bmp.jpg



Resepsiyon sırasında Katie’nin ara sıra dinlenmesi gerekti… Ağrı onu uzun sure ayakta durmasına izin vermedi.



http://img203.imageshack.us/img203/7730/harikaders6bmp.jpg


Katie evlilik gününden 5 gün sonra öldü. Çok zayıf ve hasta bir kadının yüzündeki bir tebessümle evlendiğini görmek bizi düşündürdü…
Ne kadar sürdüğü önemli değil; Mutluluk erişilebilir…


Yaşamlarımızı karmaşık hale getirmeyi bırakmalıyız…

Hayat kısa.......

ARMAND
16-10-2009, 17:58
Profesör elinde içi dolu bir bardak tutarak dersine başladı

Herkesin göreceği bir şekilde tutuyordu ve ardından sordu :
“Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?”
-'50gr!' .... '100gr!' .....'125gr' ..diye öğrenciler yanıtladı.
“Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem,” dedi profösör, “ama, benim sorum şu ki :
“Bu bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?”
‘Hiçbir şey' …..diye yanıtladı öğrenciler.
“Tamam peki 1 saat boyunca tutsaydım ne olurdu?” diye sordu profesör bu kez…
“Kolunuz ağrımaya başlardı efendim” diye öğrencilerden biri yanıtladı
“Haklısın, peki şimdi ben 1 gün boyunca tutsam ne olurdu?”
“Kolunuz iyice ağrır, kas spazmı, batar vs gibi sorunlar yaşardınız ve
hastaneye gitmek zorunda kalırdınız!”….. tüm öğrenciler çeşitli yorumlar yaptı ve gülüştüler
“Çok iyi. Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme olur muydu?” diye sordu profesör.
“Hayır….” diye yanıtladı herkes
Peki o zaman kolun ağrımasına ve kas spazmına neden olan neydi?”
Öğrenciler bulmaca çözermişçesine düşünmeye başladılar.
“Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir bu durumda?”diye tekrar profesör sordu.
“Bardağı bırakın düşsün!” diye öğrencilerden biri yanıt verdi.
“Kesinlikle!” dedi, profesör.
“Hayatın problemleri de böyle bir şeydir. Onları kafanda birkaç dakika tutarsın.
Bir sorun yokmuş gibi görünür. Uzun bir süre düşünürsün. Başınız ağrımaya başlar.
Daha uzun düşünün. Artık seni bitirmeye ve hiçbir şey yapamamana nede n olur.
Hayatınızdaki mücadeleleri ve problemleri düşünmek önemlidir,
Fakat DAHA ÖNEMLİSİ onları her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır (bardak gibi)..
Bu şekilde strese girmez, ve her gün taze bir beyin ile uyanır ve her konuyla
ve yolunuza çıkan her mücadele ile başa çıkabilecek güçte olursunuz!
*** SEVDİKLERİNİZE ŞUNU HATIRLATMAYI UNUTMAYIN :
" GEREKTIGINDE BARDAĞI BIRAKIN YERE DÜSSÜN"

ARMAND
19-10-2009, 18:24
Güzel bir Felsefe !


Bir gün bir taksiye atladım ve havaalanından hareket ettik.
Sağ şeritte yol alırken siyah bir araba park ettiği yerden aniden yola, önümüze çıktı.
Taksi şoförü sert bir şekilde frene bastı, kaydı ve diğer arabaya çarpmaktan milim farkıyla kurtuldu.
Diğer arabanın sürücüsü camdan başını çıkartıp bağırmaya ve küfretmeye başladı.
Taksi şoförü ona gülümsedi ve içten bir şekilde el salladı.
Ve gerçekten çok arkadaşçaydı.
Taksiciye sordum: 'Neden bunu yaptınız?
Adam neredeyse arabanızı mahvedip ikimizi de hastaneye gönderecekti.'

Taksi şoförü bana, simdi 'Çöp Kamyonu Kanunu' dediğim şeyi öğretti.
Şoför pek çok insanın çöp kamyonu gibi olduğunu açıkladı:
"Birçok insan her tarafta çöp dolu olarak dolaşıyor.
Bunlar kızgınlık, öfke ve hayal kırıklığı dolular.
"Çöpleri " biriktikçe onu bırakacak bir yere ihtiyaç duyuyorlar ve bazen sizin üzerinize bırakabilirler.
Sakın kişisel olarak üstünüze almayın.
Sadece gülümseyin, onlar için iyi şeyler temenni edin ve yolunuza devam edin.
Onların "çöpünü" alıp işyerinize, evinize veya sokaktaki diğer insanlara dağıtmayın.

İşin ana fikri şu ki,
başarılı insanlar, bu "çöp kamyonlarının" günlerini mahvetmesine ve ellerine geçirmesine izin vermezler.
Hayat, sabahları pişmanlıklarla uyanmak için çok kısa; dolayısıyla 'size iyi davranan insanları sevin, iyi davranmayanlar için de dua edin.
' Hayat, %10 onunla ne yaptığınız; %90 onu nasıl alıp karşıladığınızdır.

" İncinsen de incitme... "

" Yüzünü güneşe dönen insan gölge görmez. "

BaTiRiMCi
20-10-2009, 16:08
Kuma!


Mahmûre Hanım kapıdan çıkarken yeniden pimpiriklendi. Ayakkabılarını bile giymişken kapıdan döndü, tekrar içeri girdi; pencereleri iyi kapatıp kapatmadığını gözden geçirdi, sonra ütünün prizine baktı.
Havagazı vanasını kontrol etti, banyo musluklarına baktı. En son olarak da mücevherlerini sakladığı yere doğru kaçamak bir bakış attı.

Herşey yerli yerinde ve normal görünüyordu. Kapıyı çekti, aşağıdan yukarıya doğru sıralanmış üç ayrı yale kilidi teker teker sonuna kadar kilitledi. Annesinin öğrettiği duayı okudu, sağına soluna üfledi.

Manavın önünden geçerken tezgâhtaki incir dikkatini çekti. Gün misafirliğine giderken incir götürmesi doğru olmazdı ama bu incir kaçırılacak gibi görünmüyordu. Bir buçuk kilo kadar elleriyle seçip kesekağıdına itina ile yerleştirdi ve Manav Muzaffer'in buzdolabına koydurdu. Parasını peşin verdi. Dönüşte alacaktı.

Dolmuş durağında sıra vardı fakat fazla beklemedi. 20 dakika sonra gün oturması yapılan eve ulaşmıştı bile. Her zamanki gibi Alman usûlüyle civardaki dönerciden adam başına bir porsiyon döner, salata ve ayran ısmarladılar; ev sahibi Cavidan hanım kakaolu kek yapmıştı. Yediler, içtiler, konken oynadılar, biraz da -Allah affetsin!- dedikodu yaptılar.

Yapmasalar olmazdı; dayanılır gibi değildi. Falan hanımın mütayitlik yapan beyi, üzerine ikinci hanım almış deniliyordu; falan hanım ise "dünya yıkılsa ben bu kadınla aynı evde oturmam; defolsun gitsin evimden" diye kocasıyla kavga etmişti; bütün mahalle şahitti. Rezalet olmuştu.

Bu erkeklere güven olmuyordu; biraz eli para tutan hemen evini, arabasını, hanımını yedeklemeye bakıyordu. Dikkatli olmak lazımdı...

-Bir imam nikahı kıyınca hemen ikinciyi alabilirim sanıyorlar, diye öfkeyle homurdandılar, sonra -her biri teker teker- kendi eşlerinin ne kadar halim-selim, ne kadar uyumlu, ne kadar sevecan ve şefkat dolu, ne kadar kendilerine bağlı ve itaatkâr olduğunu hatırlayıp rahatladılar; bu hususta konuşmak arzularını, "Ayol nazar değer!" endişesiyle bastırıp filancaların sünnet düğününde takılan takılar, felan dizide falanca karakterin aslında nasıl bir insan olduğu gibi konulardan bahsederkeen....

Derken Muhmûre'nin içine kor gibi bir şey düştü; bir fikir, bir endişe, bir şey...

Balkon kapısını kapattığından emindi; peki balkona açılan pencereyi de kapatmış mıydı? O pencere açık kalmışsa, kapıyı kapatmanın bir anlamı kalmayacaktı çünkü. Ev dördüncü kattaydı ama olsun; şimdiki hırsızlar "çita maymunu" gibi evlerin yüzünü tırmanabiliyormuştular...

Saatine baktı, henüz erkendi fakat bir mazeret uydurup çantasını kavradı. Herkesle alelacele teker tekep öpüşüp gün parasını da teslim ettikten sonra sokağa çıktı. Geçen ilk taksiyi çevirdi, o telâş ile manavın önünden geçerken tarttırdığı incirleri almayı bile unuttu; halbuki incirler dolapta buz gibi, kütür kütür olmuşlardı. Eve yaklaşırken apartmanı dışardan gözüyle kontrolden geçirdi. Sıradışı bir şey görünmüyordu.

Kapıyı açarken "Bizim bey erkenden mi geldi acaba?" diye bir hisse kapıldı; çünkü giderken üç defa çevirdiği kilitler, şimdi bir çevirmede açılıvermişti, "Hayırdır inşallah" dedi içinden. İçeri girdi, ayakkabısını çıkarırken salonda namaza duran karaltıyı farketti birden...

Korkmak aklına bile gelmedi, sadece merak, dehşetli bir merak...

Daha önce görmüşlüğü yok; esmerce, başı namaz örtüsüyle örtülü orta yaşlı bir hanım, herhalde seccadelerin yerini bilmediği için halının üstüne duruvermiş.

Kıbleyi de tam tutturamamış. Kimdir bu yahu, kocasının köydeki akrabalarından biri mi, kızının tanıdıklarından mı, eski temizlikçilerden biri olmasın?

Evde başka kimse var mı diye öteki odaları hızla dolanıyor; kimse yok. Yüreği kalkıyor; yumruk gibi bir şey mide boşluğundan göğsüne doğru yükselip tıkıyor sanki orayı. Namaz kılan kadın ise neredeyse tâdil-i erkânın bütün hususlarına riayet ederek ağır ağır namazını kılmakta.

Acaba bir çay mı koysam diye geçiyor içinden; biraz sonra selam verecek nasıl olsa...

Selam veriyor; önce sağa sonra sola. Sonra iki elini açıp kısa bir dua ediyor, elini yüzüne sürüyor. Gözgöze geliyorlar.

-Allah kabul etsin; hoşgeldiniz, kusura bakmayın tanıyamadım sizi?

Namaz kılan kadın mahcup bir tavır takınıyor, "Bilmem ki nasıl söylesem" dolaylarında bir ifâde ile konuşuyor,

-Ben sizin bilginiz var zannediyordum; bana öyle söylemişti çünkü. Haberiniz olmadığını bilsem önceden telefon ederdim. Hani yarın gelir yerleşirsin deyince, ben de sizin bilginiz vardır diye...

-Kimsiniz ayol, neden bahsediyorsunuz siz, içeriye nasıl girdiniz sahi?

-Anahtarı o verdi, sizin haberiniz olduğunu söyledi; ben kendisiyle konuştum, durumu izah ettim, rızasını aldım diye anlattı bana. Yoksa gelir miydim böyle. Çok özür dilerim, ben...

-Kim verdi anahtarı, kimden bahsediyorsunuz?

-Necmettin, yani Necmettin Bey...

-Necmettin mi; size anahtar mı verdi? Bana bir şey söylemedi ama; ne demek istiyorsun sen kadın?

-Necmettin Bey bana üç ay evvel nikah kıydı; beraber yaşıyoruz, bildiğinizi sanıyordum; dün de eve taşınabileceğimi söylemişti. Birkaç parça eşyamı alıp geldim ben de, işte görüyorsunuz...

Kadın artık dinleyemedi, kalbi de ritmini şaşırmıştı zaten. Sakince koltuğa oturdu, elini başına dayadı, adeta fısıldar gibi bir sesle,

-Şimdi pılınızı pırtınızı toplayıp buradan gidin, diye konuştu, "Gözümün önünden kaybolun; benim birşeyden haberim yok. Necmettin denilecek adam bana bundan bahsetmedi. Şimdi buradan gidin ve bilin ki, benim cenazem çıkmadan siz bu evden bir daha içeriye adım atamazsınız. Necmettin olacak alçağa gelince, ona da bir çift lâfım var ama şimdi siz bir an evvel çıkın evimden lütfen, hatta hemen, hemen..."

Ev sahibesinin sinir krizine girdiğini gören kadıncağız, hemen kapı dibindeki irice bohçasını sağlamca bağladı; vestiyerin önündeki ayakkabısını giyip usulca kapıyı çekti. Yarım dakika sonra apartman kapısından çıkıp köşeyi dönerek gözden kaybolup gitti.

Kadıncağız öylece oturduğu koltukta kalakaldı nice zaman. Daha sonra cep telefonundan kocası Necmettin'i aramayı akıl etti.

...

Akşam üzeri karakolda, hırsızlık için girdiği evlerde yakalanacağını anlayınca namaza durup daha sonra "kuma" rolü oynayan kadın hırsıza dair öteki hikâyeleri de dinlediler.



Ahmet Turan Alkan
t.alkan@zaman.com.tr 2009-09-06

enigma
22-10-2009, 21:21
Bir adam, kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Sonra yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu, o zamanlar aynı zamanda aşevi işlevi görmekte olan bir dergaha bağışlamak ister.
Adam Hacı Bektaş-ı Veli'nin dergâhına gider. Durumu Hacı Bektaş-ı Veli'ye anlatır ve o ' helal değildir' diyerek bu kurbanı geri çevirir. Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve aynı durumu Mevlana'ya anlatır. Mevlana ise bu kurbanı kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bektaş-i Veli'ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana'ya bunun sebebini sorar. Mevlana şöyle der:
- Biz bir karga isek Hacı Bektaş-ı Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.
Adam üşenmez kalkar Hacı Bektaş dergâhı'na gider ve ona, Mevlana'nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş-ı Veli'ye sorar. O da şöyle der:
- Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana'nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir...

chaylak
22-10-2009, 21:37
ENİGMA KARDEŞLİĞİ ER GEÇ SİZİ DE SARACAK


doyana kadar okudum hala açım iş yerimin en görünür yerine asacağım izniniz olursa.

chaylak
22-10-2009, 21:46
ıvır zıvıra bakmaktan bu başlığa bakmamak benim için büyük kayıp boş vaktimde bir den başlıyacağım.

ARMAND
23-10-2009, 18:21
MUTLULUK TABLOSU

Evini bir parti sonrası temizlemek için saatlerce uğraşıyorsan
Bir çok arkadaşın var demektir
Faturalarını ödeyebiliyorsan Bir işin var demektir.
Pantolonun biraz sıkıyorsa Aç kalmıyorsun demektir.
Gölgen seni izliyorsa Güneş ışığını görüyorsun demektir.
Otobüsten indiğin yerden işyerine yolu uzun buluyorsan Yürüyebiliyorsun demektir
Hükümet hakkında eleştiri yapabiliyorsan Konuşma özgürlüğün var demektir
Yanındaki adamin sesinden rahatsız oluyorsan Duyuyorsun demektir.
Camları silmen , çatıyı onarman gerekiyorsa bir evde yasiyorsun demektir
Doğalgaz faturan yüklü geliyorsa Isınıyorsun demektir
Yığınla yıkanacak ve ütülenecek çamaşırların varsa Yığınla giyeceğin var demektir
Çalar saatin sabahın köründe çalıyorsa Yaşıyorsun demektir
Aksamları kendini yorgun hissediyor ve bacakların ağrıyorsa O gün üretici olmuşsun demektir
VE TÜM BUNLARIN FARKINA VARABİLİYORSAN! MUTLUSUN DEMEKTİR




http://img202.imageshack.us/img202/1640/mutlulukresmi.jpg

macdera
23-10-2009, 19:05
Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir
çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor
ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir
dükkan için yeterliydi. Onların en güzelini öntarafa koyunca, çocuk
vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği
kullanmaktaydı. Hem de güçlükle.. Adam ona bir kez daha göz attı.
Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu
yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu
kendinden geçirmişti.Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola
koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp:
- Küçükk!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller
bir harika!.
Çocuk, ona dönerek:
- Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım
doğuştan eksik.
- Bence önemli değil!. diye, atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle tam insan
yok ki!. Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı ya da
vicdanı.
Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:
- Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.
Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:
- Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?
- Çok basit!. dedi, adam. Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar
yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat
insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükafat görecekler...
Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar,
hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek:
- Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi. Denemek ister misin?
Çocuk, başını yanlara sallayıp:
- Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!.
-İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. Bu durumda 20
liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder.
Çocuk biraz düşünüp:
- Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki?
- Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da, sağ ayağı eksik olan bir
çocuğa satarım.
Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:
- Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu.
- İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır.
- Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5
lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım
gitti!.
Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi. İçerdeki
raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı
çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni
ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek
- Benim satış işlemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun
olurum.
- Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere.
Eski bir ayakkabı, para eder mi?
- Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan
haberin yok her halde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar.
Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30- 40 lira eder.
Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları, üzerinden atabilmiş
değildi.Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya.
Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz
gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:
- Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!..
Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu.
Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa,
böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki
koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür
edip:
- Babam haklıymış!. dedi. 'Sakat olduğum için, üzülmeme hiç gerek yok!'
demişti.
* Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur,
* Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur,
* Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur
* Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir

sn bikmisbroker izninizle yazdığınız bu hikayeyi listeme mail olarak attım çok güzel bir hikaye. belki grçektir bilmiyorum ama eğer gerçekse duam odur ki bunu yapan kişi cennette peygamber efendimize komşu olsun.

Sesil
25-10-2009, 00:58
Arkadaşlar genelde olaylara mantık açısıyla yaklaşan ve açıklamalar yapan, biraz da tedbirli, kontrollü bilinen biriyim. Üstelik bir bayan olarak, yanlız cengaver kimliğimle varlık mücadelesi veren biri olarak...

Ancak, yaşam içerisinde bazen sezgisel olarak tutkulu ve coşkulu özelliklerim çok net açığa çıkar. Benden hiç beklenmeyecek kadar atak ve gözü kara davranabilirim.(Gerçi uzun süre tanıyanlar bilirler, "vardır bir hikmeti" derler ve duyduklarında yadırgamazlar)

Hayatımda özellikle büyük bir inançla, içten, safiyane yapmam gerektiğini saptadığım ama çok risk-tehlike içeren durumlarda "o da neydi öyle" dediğim, unutamadığım inanılmaz-mucize destekler, yardımlar gördüm. Hem de daha önce hiç tanımadığım, yabancı kimselerce. Ve tuhaf durumlar, yorumlanması güç pozisyonlar yaşadım.

Kesinlikle mantık sınırlarına sığmayacak tesadüflerdi. Hayat gerçekten de ilginçliklerle dolu.

Böylesi hikayeleri okumaktan alıkoyamam kendimi. Ve boş masallar olarak nitelemem.

ARMAND
26-10-2009, 18:12
Bir zamanlar, her seyden sürekli sikayet eden; her gün hayatinin ne kadar berbat oldugundan yakinan bir kiz vardi. Hayat, ona göre, çok kötüydü ve sürekli savasmaktan, mücadele etmekten yorulmustu. Bir problemi çözer çözmez, bir yenisi çikiyordu karsisina. Yine kizin bu yakinmalari karsisinda, meslegi asçilik olan babasi ona bir hayat dersi vermeye niyetlendi.
Bir gün onu mutfaga götürdü. Üç ayri cezveyi suyla doldurdu ve atesin üzerine koydu. Cezvelerdeki sular kaynamaya baslayinca, bir cezveye bir patates, digerine bir yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdeklerini koydu.. Daha sonra kizina tek kelime etmeden, beklemeye basladi. Kizi da hiçbir sey anlamadi, bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda karsilasacagi seyi görmeyi bekliyordu. Ama o kadar sabirsizdi ki, sizlanmaya ve daha ne kadar bekleyeceklerini sormaya basladi. Babasi onun bu israrli sorularina cevap vermedi. Yirmi dakika sonra, adam, cezvelerin altindaki atesi kapatti. Birinci cezveden patatesi çikardi ve bir tabaga koydu. Ikincisinden yumurtayi çikardi, onu da bir tabaga koydu. Daha sonra son cezvedeki kahveyi bir fincana bosaltti.
Kizina dönerek sordu: - Ne görüyorsun ? - Patates, yumurta ve kahve ? diye alayli bir cevap verdi kizi. - Daha yakindan bak bir de dedi baba, patatese dokun. Kiz denileni yapti ve patatesin yumusamis oldugunu söyledi. Ayni sekilde, yumurtayi da incele. Kiz, kabugunu soydugu yumurtanin katilastigini gördü. Sonunda kizinin kahveden bir yudum almasini söyledi. Söylenileni yapan kizin yüzüne, kahvenin nefis tadiyla bir gülümseme yayildi. Ama yine de bütün bunlardan bir sey anlamamisti: Bütün bunlar ne anlama geliyor baba ?
Babasi, patatesin de, yumurtanin da, kahve çekirdeklerinin de ayni sikintiyi yasadiklarini, yani kaynar suyun içinde kaldiklarini anlatti. Ama her biri bu sikinti karsisinda farkli tepkiler vermislerdi. Patates daha önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken, kaynar suyun içine girince yumusamis ve güçten düsmüstü. Yumurta ise çok kirilgandi; disindaki ince kabugun içindeki siviyi koruyordu. Ama kaynar suda kalinca, yumurtanin içi sertlesmis katilasmisti. Ancak, kahve çekirdekleri bambaskaydi. Kaynar suyun içinde kalinca, kendileri degistigi gibi suyu da degistirmislerdi ve ortaya tamamen yeni bir sey çikmisti. - Sen hangisisin? diye sordu kizina.
Bir sikinti kapini çaldiginda nasil tepki vereceksin?
Patates gibi yumusayip ezilecek misin?
Yumurta gibi kalbini mi katilastiracaksin ?
Yoksa, kahve çekirdekleri gibi, basina gelen her olayin duygularini olgunlastirmasina ve hayatina ayri bir tat katmasina izin mi vereceksin ?
Oyunun adı farkındalık..
Degişmesi gereken senin yaşama bakış açın..

Şafak
30-10-2009, 00:03
Kan Kardeşim



Issız ve karanlık bir sokaktı, çıt bile çıkmıyordu. Çok korkuyordum, çünkü yanımda ne annem vardı ne babam. Ne vardı sanki annemin sözünü dinleyip çıkmasaydım dışarı. Yine aldım cezamı, ama benim de suçum yok. Hep o Hikmet’in yüzünden. . . Bıraktı, beni geleceğim, diye hala ortalarda yok. Of, yaa of, niye bunlar hep benim başıma geliyor! Bir hatam olmalı ki…
Hımm… Şuradaki bakkalın oradan sağa dönecektim, herhalde. Yok yok, bir sokak ötesinden dönecektim. Off, yine kafam karıştı! Ne yapacağım ben şimdi? Hep o Hikmet akıllısı yüzünden. Ayy! Kaybolduğum anlaşılıyor mu acaba? Ya kötü niyetli adamlar beni kaçırırsa? Şöyle dik dik yürürsem korkusuz görünürüm herhalde, şu sokağa gireyim bari.

Hızlı hızlı yürüyerek yolumu bulmaya çalışıyordum ki bir de ne göreyim ileriden havlaya havlaya gelen bir köpek! Ne yapacağımı şaşırdım. Acaba koşsam mı ki, koşarsam bana yetişemez; ama ya ayağım takılır da düşersem, o zaman beni yakalar. Ben en iyisi görmemişten geleyim.

Neyse ki titreye titreye köpeğin yanından geçtim. Ah, Hikmet bunlar hep senin yüzünden! Evi bir bulayım göstereceğim sana!

Off! Karnım da acıktı, annem ne güzel yemekler yapmıştır kim bilir!

Bir de baktım ki karşı yoldan vızır vızır arabalar geçiyor. O kadar sevindim ki. Babamın dükkanı da böyle arabaların geçtiği bir yoldaydı. Belki babamın dükkanını bulabilirim. Sevincime diyecek yoktu. Tabi bu sevinçle tabanları yağlayarak yoluma devam edip caddeye çıktım. Kaldırımda yürürken bir sağa bir sola tabelaları okumaya çalışıyordum, babamın dükkanını bulabilmek için. Bir de ne göreyim babamın dükkanı yolun karşısında. . . İnanamadım. . .

Büyük bir sevinçle karşıya geçiyordum ki olan oldu; son hatırladığım ise bir fren sesi idi.

Ben yola birden fırlayınca karşıdan hızlı bir şekilde geçen araba bana çarpmış. Fren sesine çıkan birkaç esnaf ve babamın iş arkadaşları, Selim ve Fatih Amca hemen ambulans çağırmışlar. Hastaneye gittiğimde ise doktorlar beni hemen ameliyata almışlar. Tabii bu sırada Fatih Amca babamı aramış ve annemle hastaneye gelmişler.

Ben ameliyattan çıkınca annemle babam hemen yanıma geldi. Benimle konuşmak istemişler. Fakat ben kendimde değilmişim. Doktor Bey babama hayati tehlikenin kalmadığını, bazı iç organların hafif zarar gördüğünü ve kaburga kemiklerinden birinin hafifçe çatladığını söylemiş. Bunun için gerekli müdahalenin yapıldığını bundan sonrası için dikkat edilmesi gerektiğini söylemiş.

Birkaç gün hastanede kaldıktan sonra taburcu edildim. Kendimi gayet iyi hissediyordum, eve gelince annem beni hemen yatırdı; ama benim aklım Hikmet’te idi. Bütün bunlar onun yüzünden olmuştu. Onu bir elime geçirirsem kaburga kemiklerinin birini ben kıracaktım. Dayanamayıp anneme sordum:

- Anne Hikmet hiç hastaneye geldi mi ya da hiç gördün mü?

- Görmez miyim evladım sen hastanedeyken her sabah babasıyla gelip seni sorup gidiyorlardı.

Hiçbir cevap veremedim çünkü tam o sırada zil çaldı ve annem kapıyı açmak için odadan çıktı. Gelen hikmet ve ailesi idi. Hikmet hemen benim yanıma geldi. Geldi ama bayağı zorlanarak çünkü sol bacağı diz kapağına kadar alçılıydı.

- Bu ne hal Hikmet?

- Sorma Ahmet ya, seninle buluşup top oynamaya gidecektik ya, gelirken seni bekletmeyeyim diye kestirmeden geleyim diye duvardan atladım ve düşünce bacağımda çatlak oluşmuş, senin yanına bu yüzden gelemedim. Hakkını helal et kan kardeşim.

- Çok şaşırdım ya geçmiş olsun. Ben de sana çok sinirlenmiştim. Bir elime geçirirsem deyip duruyordum. Asıl sen hakkını helal et.

İşte ya… İşte arkadaş böyle olmalı düşünceli sırf ben beklemeyeyim, diye bacağından oldu. Aslında ne kadar kızsam da en sevdiğim arkadaşımdır, Hikmet. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez. Aynı sınıfta, aynı sırada oturuyoruz. Okula başlayınca çok üzülmüştüm. Çünkü Hikmet ile sınıflarımız ayrıydı. Hikmet çalışkan olduğu için onu iyi sınıfa almışlardı. Ama sonra ben de çok çalışınca beni de 2-A’ ya aldılar. Şimdi birlikteyiz inşallah ayrılmayız.

Laf aramızda hala çarpım tablosunu Hikmet gibi öğrenemedim…



Zeynep Çelik

Şafak
30-10-2009, 00:06
Beklenmedik Anlar...





Öyle zamanlar vardır ki kimi insanların bu anlar kararsız kişiliklerinin yıkıldığını ya da karakterlerine yeni bir kişilik eklediklerini gösterir.

Öyle anlar vardır ki hayatımızda ömrümüzden bir yıla bedel, oysa o an çok küçük bir zaman dilimi olsa bile bedeli ağır gelir. Hayat insana hiç ummadığı anlarda bile beklenmedik kişilerle sürpriz yapar. Kimilerimiz o güne nefret eder kimimizde iyi ki böyle bir yaşamışım der.

Aslında her şey biz insanlar için, en beklenmedik anlar bile. Her şey yaratan tarafından bizlere armağan . Bu armağanın değerini bilmek gerekir. Hep diyorum ya hayat her şeye rağmen güzel. Yaşamaya değer diye…

Bizler değil miyiz beklenmedik anlarda gözlerimizle hayata o ilk bakışı atan. O ilk bakışla işte bizler hayata atılırız hayat bize kötü oyunlar oynamaya devam etse bile…

Oysa hayata nasıl beklenmedik anda açtığımız gözlerle yine hiç beklemediğimiz bir anda yaşama gözlerini kapatır elveda deriz bu dünyaya …



Feride Ayanoğlu

Şafak
30-10-2009, 00:07
Bir Anlık Gaflet



Tan yeri ağarıyordu.

Anadolu’nun kapılarını açan, Romen Diogenes’e hoşgörüyle yaklaşan, Büyük Selçuklu Hükümdarı Alparslan, çadırında meşveret kurmuş; Batı Karahanlı Hükümdarı Nasr ile yapılacak muharebenin son hazırlıkları üzerinde çalışıyordu.

“Hilal Taktiği” uygulamayı düşünüyorlardı. Üç kuvvete ayrılacaklar; ikisi gizlenecek, biri saldırıyor görüntüsü verecekti. Kaçar gibi yapıp diğer iki kuvvet ile düşmanı ortalarına alacaklardı. O sırada birkaç nal sesi duydular. Sultanın otağından içeriye Melikşah girdi:

-Babacığım ordudan birkaç kişi sizinle görüşmek ister.

Alparslan:

—Gelsinler.

Bunun üzerine o kişiler çağrıldı. Geldiler. Ve aralarında bir sözcü seçmiş olmaları gerekir ki hemen aralarından bir şahıs konuşmaya başladı:

“Hünkârım bu civarlardaki kalelerden birinde bir kumandan vardır ki ismi Yusuf Harezmî’dir. Halkı ağır ve kanunsuz vergilerle ezer. İtirazda bulunanları asıp-keser, mallarını yağmalar. Bu konuda bir şeyler yapılmazsa Hünkârımızın şanına, adaletine, leke sürülebilir. Alparslan cevaben:

“Tez Yusuf Harezmî’yi çağırın bana.” dedi. Harezmî içeri girdi. Tam o sırada da Alparslan’ın ordusunun nehri geçtiği haberi geldi. Alparslan, otağından dışarı çıktı. Göz alabildiğine geniş bir yere yayılmış yaklaşık 200.000 renk renk askeri seyretti. Çevresindeki hassa ordusuna bir daha baktı. Gözüne ikta askerleri ilişti. Evet, Alparslan’ın ordusu muazzamdı. Bu esnada Melikşah, babasına bir daha seslendi:

— Sultanım Yusuf Harezmî’nin hakkındaki meseleyi bir an önce çözüme kavuştursak.

Bu sözlerle Alparslan, dalgınlığından sıyrıldı. Tekrar otağına geri döndü. Harezmî’ye yaptıklarının doğruluğunu soran Alparslan’a Yusuf Harezmî, ağır cevaplar verdi. Bunun yanında Alparslan’a tabi bulunmadığını, onu tanımadığını, Nasr’a bağlı olduğunu; bu nedenle de kendisini sorgulayamayacağını öne sürdü. Alparslan, bu cevaplar karşısında fena halde sinirlendi. Yayını kaparak, bu küstah adama bir ok attı. İyi bir atıcı olduğu halde ok isabet etmedi. Hiddetini bir kat daha arttıran bu durum sonucunda yerinden fırlayıp tahttan inerken, bu kez de kendi eteğine basarak yüzüstü yere düştü. Yusuf Harezmî, fırsattan istifade ederek gizlediği hançeriyle Alparslan’a saldırdı. Alparslan, ağır yaralandı. Yusuf Harezmî ise kaçarken bir muhafız tarafından öldürüldü. Alparslan, hemen tedavi altına alındı. Fakat iyileşemedi ve ecel oku ona isabet etti. Tarihler 24 Kasım 1072’yi gösteriyordu.

Alparslan vefat ettiğinde 40 yaşlarındaydı. Vasiyeti üzere oğlu Melikşah –ki bu vakitlerde 17,18 yaşlarındaydı- hükümdar oldu. Alparslan’ın cenazesi Merv’e defnedildi.

Ölümcül yarayı aldıktan sonra Alparslan’dan şu sözler işitilmiştir:

“Dün tepeden ordumu seyrediyordum. Ordumun büyüklüğünden sanki yer titriyordu. Kendi kendime ‘Ben dünya hükümdarıyım. Bana kimsenin gücü yetmez.’ dedim. Bu yüzden Yüce Allah(c.c.) zayıf biri karşısında beni aciz bıraktı. Allah’tan beni bağışlamasını dilerim.”

Evet, Alparslan zaferin ancak Allah(c.c.)’tan geleceğini biliyordu. Ancak bir anlık gafleti sonucunda gururlanmış ve bunun cezasını canıyla ödemiştir.



Kaynak: el-Kanil fi’t-Tarih 10/73-74; Mithat Sertoğlu : Tarihten Sohbetler (Ankara, 1994) s.205

Abdullah Mahiroğlu

ARMAND
04-11-2009, 18:02
“İstanbul Üniversitesi'nde öğretim üyesi
Alman asıllı Prof. Naumark ile bir kısım talebesi
Boğaziçinde geziye çıkarlar.

Talebelerden biri Prof. Naumark'a su soruyu sorar:

- Avrupa bizi neden sevmez hocam?

Prof. Naumark su cevabı verir:

- Çok samimi olarak itiraf edeyim ki ,
Avrupalı Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı
Hıristiyanlar‘ın hücrelerine sinmiştir.

Sebeplerine gelince: Müslüman olduğunuz
için sevmez.

Ama faraza laik şöyle dursun,
Hıristiyan olsanız da
size düşman olarak
bakmaya devam eder.

1 -Sizler farkında değilsiniz ama,
onlar şu gerçeğin farkındadırlar:
Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz.
Osmanlı arşivi tam olarak
ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin
yeniden yazılması gerekir.

2-Avrupa'nın pazarı idiniz.
Şimdi Avrupa'yı
pazar yapmaya başladınız.

3-En az 400 yıl
Avrupa'da sırtımızda
ve ensemizde
at koşturdunuz.

4-Selçuklular Anadolu'yu,
Osmanlılar ise orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna
mezar ettiler.

5-Sizi silah ile yenemeyenler,
sizleri kendilerine benzeterek
hakimiyet sağladılar.
Önce ahlaki değerlerinizi
yıpratmaya başladılar.
Giyiminizden yaşantınıza kadar... Sonra kendi içinizde sizi bölmeye
başladılar. A-B-C-D gibi...

6-Selçuklu ve bilhassa Osmanlı,
İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler,
İslamiyet bugün belki sadece
Hicaz'da varlığını devam ettirirdi.
Kaldı ki Vehhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığı'nın adamlarıdır.
Batı her yerde İslamiyet'i,
sapık inançlara kanalize etti.
Ama Osmanlı,
Asr-ı Saadet'i devam ettirdi.

7-Kilise size kin kusmaktadır. Ve sebepleri yukarıdadır.

8-Ben Türkiye'ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, şimdi 19 üniversite var. (O tarihte öyle idi şimdi ise çok daha fazla.) Osmanlı zamanında ise her yerde bir medrese vardı, tarihinize bakın her medresede
bilim eğitimi vardı. İlk denizaltını Osmanlının yaptığını çoğunuz bilmiyorsunuzdur belki de ama
Avrupa bunu biliyor..


9-Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa'nın refahı ve
medeniyeti yıkılır.Ama sizde bunun olması bu şartlarda çok zor.


10-Yine sizler,
Avrupa'nın tarihi düşmanısınız
ve daima düşman olarak kalacaksınız.

11-Evet,
almasını bilene ders
ve ibretlerle dolu
bir itirafname...

Serenler
04-11-2009, 23:35
Bir adam kötü yoldan para kazanip bununla kendisine bir inek alır.
Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektas Veli'nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister.



O zamanlar dergâhlar ayni zamanda aşevi işlevi görüyordu.



Durumu Hacı Bektas Veli'ye anlatır ve Hacı Bektas Veli :

- ' Helal değildir ' diye bu kurbanı geri çevirir.



Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve ayni durumu Mevlana'ya anlatır.



Mevlana ise ; bu hediyeyi kabul eder.



Adam ayni şeyi Hacı Bektas Veli'ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana'ya bunun sebebini sorar.



Mevlana söyle der:

- Biz bir karga isek Hacı Bektas Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz.



O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.



Adam üşenmez kalkar Hacı Bektas dergâhı'na gider ve Hacı Bektas Veli'ye, Mevlana'nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektas Veli'ye sorar.



Hacı Bektas da söyle der:

- Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana'nın gönlü okyanus gibidir.

Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez.

Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir."



Böylesi tevazu ve incelikle, birbirlerini yermek yerine yüceltebilmeyi

becerebilen bir insan olmamız dileğiyle...

Serenler
14-11-2009, 09:16
http://img136.imageshack.us/img136/3424/image001gz.jpg


Asıl azmaz bal kokmaz derler ya.
Cibilliyet de böyle bir şey olsa gerek...
Ülkemiz neden bu duruma düştü acaba?

BORA YAŞAR
18-11-2009, 14:21
Köy sakinleri yağmur duasına çıkmışlardı. Bütün köy ahalisi toplandı. İçlerinden birinde Şemsiye vardı..

Bu inançtır.


Babalar bebeklerini havaya hoplatır, çocuklar gülmekten bayılır. Yere düşeceklerini akıllarına bile getirmezler. Çünkü babaları onu tutacaktır.

Bu güvendir.


Yatağımıza girerken yarın uyanıp yaşamaya devam edeceğimize dair garantimiz yoktur. Ama yine de ertesi güne dair planlar yaparız.

Bu ümittir.


Ve bu üçü varsa, hayatınız güzeldir...

Bear_Bull
19-11-2009, 20:35
Küçük bir kasabanın dört ayrı mahallesi varmış. Birinci mahallede Evet
ama'lar yaşıyormuş. Evet ama'lar ne yapılması gerektiğini bildiklerini
düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise "evet, ama" diye cevap
verirlermiş. Cevapları hep yanlış olurmuş. Suçu başkalarına atmakta da
ustaymışlar.

İkinci mahallede Yapıcam'l...ar yaşarmış. Ne yapacaklarını
bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adım adım hazırlarlarmış, ama
yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu
mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş. Yaşamı
ertelememek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş.

Üçüncü mahallede
yaşayan Keşkeci'lerin, hayatı algılama güçleri mükemmelmiş. Neyin yapılması
gerektiğini daima en isabetli şekilde bilirlermiş ama, her şey olup
bittikten sonra. Keşke'cilerin de başları kanarmış hep, duvarlara vurmaktan!

Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise
İyikiyaptım'lar otururmuş. Keşkeci'ler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa
hayranlıkla bakarlarmış. Yapıcam'lar Keşkeci'lerle birlikte bu mahallede
yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış. Evet ama'lar ise
mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş
olmadığından, güneşin daha erken saatte doğması gerektiğinden şikayet
ederlermiş. İyikiyaptım mahallesindeki insanların kusuru da, beyinlerinde
mazeret üretme merkezlerinin olmayışıymış!.....

SİZ HANGİSİNDE YAŞIYORSUNUZ ?..

agonist
19-11-2009, 23:31
http://img692.imageshack.us/img692/2628/salacak.jpg

Yukaridaki fotograftan 4 ana mesaj cikarilabilir:

1) 70 yasin altindakiler o plaji goremediler.

2) Fotograf muhtemeldir ki yabanci bir kartpostaldan alinmadir, zira o tarihlerde ne yazik ki ulkemizde kartpostal basimi sozkonusu degildi.

3) Kadinlar ile erkeklerin mayolari ile yan yana denize girmesinde bir beyis yoktu.

4) En onemli mesaj icin kartpostalin altindaki yazi okunmalidir: "Kemalist Turkiye, Agustos 1937".

Şafak
22-11-2009, 10:38
Mutluluk



''Mutluluk her yerdedir, bulabilene...''


İnsanların hayatları boyunca olmazsa olmazlarından en önemlisidir mutluluk. Ve en kolay yoldan elde edilenidir.

Mutluluk bazen bir çocuk gülümsemesi olarak çıkar karşımıza, bazen bir büyüğün duasıdır... Onu okuduğumuz kitapta, izlediğimiz filmde buluruz. Bize o kadar yakındır ki... Hem reddedemeyeceğimiz kadar yakın... Zaten kim istemez ki mutluluğu...

Mutluluk, bazen kötünün iyisini görebilmektir. En zor anda bile sabredebilmektir. Ağlamaktır, bazen ama çoğu zaman gülmektir.

İnsanları sevmektir mutluluk ve sevinçleri paylaşmaktır. Bazen başarıdır, istediğini elde edebilmektir. Bazen de isteyip de elde etmediği takdirde bunun daha hayırlı oluğunu düşünüp sabretmektir.

Her insanın sahip olabileceği bir şeydir mutluluk ve bu sadece o insanın elindedir. Aslında mutluluk her yerdedir, bulabilene...
alıntı.

pinky
24-11-2009, 16:32
Ali Poyrazoğlu'nun, güzel bir hikâyesi :

"Şunları bir araya toplayayım. Bir güzel muhabbet edelim" diye düşündüm. Mutfak işinden de anlarım. Donattım sofrayı.

Bayağı uğraştım. Hepsinin, ayrı ayrı ne yemekten, ne içmekten hoşlandığını iyi bilirim. Bayağı da para gitti. Birinin yediğini öbürü yemez. Ötekinin içtiğini beriki içmez. Dört kişilik sofra kurdum. Mumları da yaktım. Hepsi, Erick Satie severdi. Hatırladım. Müziği de ayarladım. Geldiler.

20 yaşında ben, 35 yaşımda ben, 40 yaşımda ben ve bugünkü ben, dördümüz. Yirmi yaşımı, otuz beş yaşımın karşısına oturttum. Kırk yaşımın karşısına da, ben geçtim. Yirmi yaşım, otuz beş yaşımı "tutucu" buldu. Kırk yaşım ikisinin de "salak" olduğunu söyledi. Yatıştırayım dedim "Sen karışma moruk" dediler. Büyük hır çıktı. Komşular alttan üstten duvarlara vurdular. Yirmi yaşım, kırk yaşıma bardak attı. Evin de içine ettiler. Bende kabahat. Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine...


Ömür dediğin üç gündür, dün geldi geçti; yarın meçhuldür. O halde, ömür dediğin bir gündür, o da bugündür...

Sesil
25-11-2009, 03:02
http://www.hisse.net/forum/picture.php?albumid=71&pictureid=692




Tırnakları manikürlü mendil satan tertemiz bir bayan. İstiklal caddesinde buyur ettim çay içmeye.
-----------------------------------------------------------------------------------


Çok güzel güneşli ılık bir gündü. Mendil satmak için yanaşmıştı yanıma.

İhtiyacım yoktu ama "buyrun birlikte oturalım çay içelim" dedim. Konuşamıyordu, sanırım anladı. Beni gerçekten duyduğundan emin değilim. Belki beden dilimden hissetti. Önce gülümsüyordu, sonra bana dikti gözlerini dalgın dalgın evet, derin muhakemelere girdi. Fotoğrafdaki duruşunu dakikalarca korudu.

Birlikte oturduğumuz sürece sadece bakıştık. Ben de ona çok ilginç gelmiştim galiba.


Ayrılırken sıcak bir ifade ile elimi avuçlarına aldı. Elleri yumuşacıktı. Yüz ifadesi ve gözlerini unutamadım.

Mendil satmaya özünde ihtiyacı yoktu, ben öyle duyumsadım.

Sanki bir şeyler arıyordu insanlarda. Belki kendini!..

Çay içimi dar bir zamanım vardı. Bir iş görüşmesine koşturmak için ayrılmak zorundaydım.

DELL
28-11-2009, 18:56
Gereksiz çekişmelere, kaprislere, hırslara yenik düşüp hayatı ıskalıyoruz.

Geçmişle ilgili hep “ KEŞKE “ diye başlayan laflarla canımızı sıkmak, gelecekle ilgili tasa duymak arasında aslında bugünü ıskalıyoruz.



HAYATI ISKALAMAYALIM. Zamanı geri alamadığımıza göre bugünün tadını, hayatın tadını sevdiklerimizle birlikte yaşayalım.



Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski üniversitelerindeki profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler.
Sohbet, sonunda işin ve hayatın stresinden şikâyetleşmeye döner.


Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesör mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve ve

porselen, plastik, cam, kristal olmak üzere değişik tarzda ve ucuz görünenden, pahalı ve hatta çok özel olanlarına

kadar değişik kahve bardakları ile gelir.
Herkes bir bardak secince, profesör şöyle söyler:
'Fark ettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı. Kendiniz için

en iyi olanı istemeniz normal olsa da, bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı aslında. Emin olun ki,

bardağın kendisi kahvenin kalitesine hiç bir şey katmaz. Çoğu zaman, sadece daha pahalıdır ve hatta bazı

durumlarda da içtiğimizi saklar. Hepinizin aslında istediği kahveydi, bardak değil, ama bilinçli olarak en iyi

bardaklara yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız.
Şunu bir düşünün: Hayat kahvedir. İş, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar. Onlar hayatı tutmak için

sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yaşadığımız hayatın kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de.
Bazen sadece bardağa odaklanarak kahvenin tadını çıkarmayı unuturuz. Kahvenizin tadına varın!
En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler. Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar.



Basit yaşayın.
Cömertçe sevin.
Birbirinize derinden itina gösterin.
Nazik olun,
gerisini hayata bırakın..

FNT
28-11-2009, 19:14
Ne yapardiniz?....karari siz verin.

Komik bir cumle beklemeyin, cunku yok. Yine de okuyun.
Sorum su:
Ayni karari siz verir miydiniz?

Okuma ve öğrenme zorluğu çeken çocuklara özel eğitim veren bir okul icin bağıs toplama yemeğinde, çocuklardan birisinin babası katılımcılar tarafından asla unutulmayacak bir konuşma yaptı. Okula kendini adamış öğretmenleri kutladıktan sonra şöyle bir soru sordu: 'Dışardaki etkenler tarafından etkilenmedikçe doğa herşeyi mükemmel bir şekil ve sırada yapıyor. Ama yine de oğlum Shay, diğer çocukların öğrendikleri gibi öğrenemiyor. Diğer çocukların anlayabildikleri gibi anlayamıyor. Oğlumda doğal olması gereken şeyler nerede?'

Bu soru karşısında dinleyiciler sessiz kaldılar.

Baba devam etti. 'Ben inanıyorum ki, dünyaya fiziksel ve zeka engelli Shay gibi bir çocuk geldiğinde, gerçek insan doğası kendini gösterme fırsatını buluyor ve bu da insanların o çocuğa davranış şekillerinde kendini gösteriyor.'

Ve sonra aşağıdaki hikayeyi anlatmaya başladı:

Shay ve babası bir gün parkta Shayin tanıdığı birkaç çocuğun baseball oynadıklarını gördüler.
Shay sordu, 'Acaba oynamama izin verirler mi?'
Shay'in babası çoğu çocuğun Shay gibi bir çocuğun takımlarında oynamasını istemeyeceklerini ama aynı zamanda eğer oğluna izin verirlerse oğlunun o çok ihtiyacını duyduğu, engellerine rağmen başkaları tarafından kabul edilmenin özgüveni ve sahiplenme duygusunu vereceğini de biliyordu.
Shay'in babası çocuklardan birinin yanına yaklaştı ve (fazla birşey
beklemeyerek) Shay in oynayıp oynayamayacağını sordu. Çocuk şöyle danışabileceği birilerine baktı ve sonra 'Şu anda 6 sayı gerideyiz ve oyun sekizinci turunda. Herhalde takıma girebilir ben de onu dokuzuncu turda vurucu olarak sokmaya çalışırım' dedi.

Shay büyük bir gayretle takımın yanına gitti ve yüzünde kocaman bir gülümseme ile takım t-shirtini giydi. Babası gözünde yaş, kalbi sıcak duygularla dolu onu izledi. Çocuklar oğlunun kabul edilmesinden dolayı babanın mutluluğunu gördüler. Sekizinci turun sonunda Shay'in takımı birkaç puan kazandı ama hala 3 sayı gerideydi. Dokuzuncu turun başında Shay eldiveni eline geçirdi ve sağ açık sahaya çıktı. Ona doğru hiç top isabet etmemesine rağmen oyunda olmaktan son derece mutluydu ve babasının ona tribünlerden el salladığını gördüğünde yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
Dokuzuncu turun sonunda Shay'in takımı yine puan kazandı. Şimdi bütün kaleler doluydu, oyunu kazanma şansı ortaya çıkmıştı ve topa vurma sırası Shay'e gelmişti.

Bu noktada Shay'in vurucu olmasına izin vererek oyunu kaybetme riskini mi almalıydılar? Şaşırtıcı bir hamleyle Shay'e sopayı verdiler. Herkes topa isabet ettirme şansının sıfır olduğunu biliyorlardı çünkü bırakın topa vurmayı Shay sopayı bile elinde tutmasını bilmiyordu.

Ama Shay sahaya çıktığında top atıcı, diğer takımın kazanma şanslarını bir kenara bırakarak Shay'e bu fırsatı tanıdıklarını görünce birkaç adım öne giderek yumuşak bir şekilde topu Shay'e doğru fırlattı. İlk topa Shay zorlukla sopayı savurdu ama ıskaladı. Atıcı tekrar birkaç adım öne doğru geldi ve topu yine yumuşak bir şekilde Shay'e doğru attı. Shay sopayı savurdu ve hafifçe topa dokunarak yere atıcıya doğru vurdu.

Oyun şimdi bitecekti. Atıcı topu yerden aldı ve ilk kaledeki adamına
kolaylıkla atabilecek ve Shay'i sobeleyerek oyunu bitirebilecekti.

Ama atıcı topu aldı ve ilk kaledeki adamının başının üzerinden diğer takım arkadaşlarının erişemeyeceği yere fırlattı.
Tribünlerdeki herkes ve iki takımda bağırmaya başladılar, 'Shay, ilk kaleye koş, ilk kaleye koş!' Shay hayatında hiç bu kadar uzağa koşmamıştı ama ilk kaleye gidebildi. Şaskınlıktan büyümüş gözleriyle yere çöktü.

Herkes bağırmaya devam etti, 'İkinci kaleye koş, ikinci kaleye koş' Nefes nefese Shay zorlukla ikinci kaleye koşabildi. Shay ikinci kaleye geldiği sırada açık sahada diğer takımdan biri topu almıştı ... takımın en küçüğü olan bu çocuk kahraman olma şansını elinde tutuyordu. Topu ikinci kaledeki adamına atabilirdi ama top atıcısının niyetini anladığından o da kasıtlı olarak topu üçüncü kaledeki arkadaşının başının üzerinden attı.

Herkes bağırıyordu, 'Shay, Shay, Shay, bütün yolu koş Shay'

Karşı takımdan birinin yardım ederek onu üçüncü kaleye doğru döndürmesiyle Shay üçüncü kaleye koşabildi, 'Üçüncüye koş! Shay, üçüncüye koş!'

Shay üçüncüye gelirken diğer takımdakı çocuklar ve seyirciler ayağa
kalkmışlardı ve bağırıyorlardı, 'Shay, hepsini koş! Hepsini koş!' Shay
hepsini koştu ve oyunu takımı için kazanan bir kahraman olarak herkes tarafından alkışlandı.

'O gün', dedi babası, gözlerinden yaşlar aşağıya doğru süzülerek,
'iki takımdaki çocuklar da dünyaya bir parça sevgi ve insanlık getirmeyi başardılar'.

Shay bir sonraki yaza yetişemedi. O kış öldü. Bir kahraman olduğunu ve babasını mutlu ettiğini ve eve geldiğinde annesinin de gözyaşları içinde onu kucakladığını asla unutmadı.

Bunu size yollayan kişi hepimizin bir farklılık yaratabileceğimiz inancını taşıyor. Hepimizin her gün binlerce fırsatı olabiliyor 'doğal olan şeyleri' gerçekleştirmek için.

Bilgin bir adam bir zamanlar demişki: Her toplum, kendilerinden daha az şanslı olanlara nasıl davrandığıyla değerlendirilir.

Şimdi iki seçeneğiniz var:
1. Delete (Sil)
2. Forward (İlet)

Gününüz bir Shay günü olsun!

enigma
09-12-2009, 20:56
---Buyuk gazetelerimizin birinde, yonetici semineri veren uzman, Turklerin dunyada en kotumser ve negatif dusunen milletlerden biri oldugunu iddia etmis.


Pesinden kucuk bir test yapmis.


BitisIk sozcuklerden olusan asagidaki cumleyi birkac saniyeligine gosterip yoneticilerden okumalarini istemis:
"THEGODISNOWHERE"

Katilimcilarin hepsi bu cumleyi:


"THE GOD IS NO WHERE" diye okumus.


Yani "Tanri hicbir yerde degildir" seklinde.


Uzman aci aci gulumsemis.. .


"Tam bekledigim gibi" diye mirildanmis.


Bati ulkelerindeki seminerlerde katilimcilar bu cumleyi soyle okurlarmis:


"THE GOD IS NOW HERE"


Yani: "Tanri simdi burada"...


SAHI SIZ NASIL OKUMUSTUNUZ. . .?

trakyalı
09-12-2009, 21:03
Acele Edin ve Defolup Gidin !...

'Oturumunuzu sonlandırmaya geldim,

Meclisi yaptığınız her icraat ile kirletmenize ve şerefsizleştirmenize artık kalıcı

bir son vermeye geldim,

Siz ki fitneci, fesatçı, meclis üyeleri, siz ki iyi bir hükümet olmak dışındaki her şey!!
Kiralık sefil yaratıklar, zavallılar,

ülkenizi en küçük şahsi çıkar adına satılığa çıkaranlar,
birkaç kuruş için Tanrı'ya ihanet edenler, içinizde bir parça da olsun erdem kalmadı mı?


Bir parça vicdan da mı yok?
Atım kadar bile dindar değilsiniz!


Altın sizin yeni Tanrınız olmuş!
Satılığa çıkarmadığınız bir değer de kalmadı..


Ulusunuz adına iyi bir şey düşünemez misiniz?


Sizi çıkarcı sürüsü, bulunduğunuz bu kutsal meclisi, o varlığınızla kirletiyorsunuz!


Tanrının kutsadığı bu meclisi, ahlak yoksunu davranışlarınızla hırsızların ini haline çevirdiniz!
Halkın size verdiği yetkiyi kötüye kullandınız.


Siz ki, halkın umutsuz dertlerine çare olmalıydınız. Kendiniz halka en büyük dert kaynağı oldunuz!


Ama ülkeniz beni asırlardan beri temizlenmemiş bu ahırı temizlemeye çağırdı!
Ve bu gücü de bana Tanrı verdi.


Bu şeytan ocağını yönetmeye geldim.
Vay halinize!
Şimdi derhal defolun!!!
Acele edin rüşvetin köleleri!
Acele edin, gidin!
Süslü saltanat eşyalarınızı alın ve defolup gidin!..
* * * * * * * *
Yukarıdaki söylev, tarihte demokrasinin beşiği olarak bilinen İngiltere'de geçmiştir... Sözleri sarf eden kişi, 1653 senesinin 20 Nisan günü, meclis çatısı altında kükreyerek nutuk atan General Oliver CROMWELL isimli, sadece ülkesinin çıkarlarını kollayan yurtsever bir generaldi..
...Ve bu nutuk tarihi şekillendiren 50 söylevden biri sayılıyor...



Afedersiniz, siz ne sanmıştınız?....

Sesil
09-12-2009, 21:34
Afedersiniz, siz ne sanmıştınız?.


Kesinlikle sizin sandığımızı, sandığınızı.


Bazen, bazı şeylerin hiç eskimediğini görmek ne garip değil mi?

ceozbay
18-12-2009, 20:20
Hayat Kat Kattır.

Evvel zaman içinde Memleketin birinde 90 yaşlarında fakat çok dinç ve genç gorünümlü bir adam yaşarmış. Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış. "bu gençliğin sırrı nedir" diye. İhtiyar delikanlı güler geçermiş her soruldukça bu soruya. Ama sorular sık, soranlar çoğalınca cevap vermek vacip olmuş sanki.
Düşünmüş nasıl anlatırım bu sırrımı kolayca herkese. Sonra karar vermiş tüm meraklıları yemeğe davet etmeye evine. "Bu davette size sırrımı açıklayacağım" demiş.

Herkes merakla davete gelmiş. Yemekler yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş vakit iyice gecikmiş. Ama gençlik sırrı ile ilgili tek kelam edilmemiş. Herkes konu ne zaman
açılacak diye merak ederken adamcağız huri gibi sevimli hanımına seslenmiş.
"Hatun , şu kilerden bir karpuz getirirmisin bize sana zahmet!.. " Hanım hemen doğrulmuş kilere giderek kaş ile göz arasında gidip bir karpuz getirmiş. Adamcağız şöyle eliyle bir vurmuş tık tık diye sonra da : " Bu olmamış hanım, güzel çıkmayacak, başka getirir misin bir zahmet" demiş. Hanım onu götürmüş bir tane daha getirmiş. Adam onu da bir yoklamış yine beğenmemiş. "Hanım sana yine zahmet olacak ama bu da olmamış başka bir tane getirir misin" demiş. Başka istemiş?. Bu böylece dört sefer daha tekrarlanmış .Dedemiz beşincide karpuzu beğenmiş ve karpuz kesilmiş, misafirlere ikram edilmiş?. Herkes karpuzunu afiyetle yerken bizim dedecik sormuş. "Eeeee?. Arkadaşlar işte benim gençliğimin sırrı burada anladınız mı??" Herkes birbirinin yüzüne bakmış.Kimse bişey anlamamış.. "Aman dede demişler nerde? Anlamadık biz bu sırrı!" Dedecik gülmüş.
"Efendiler" demiş "O gördüğünüz karpuz kilerde bir tanecikti, tekti. Ben hanıma git de başka getir dedikçe o kilere gidip geliyor aynı karpuzu getiriyordu. Bir kere bile (aman be dam, delimisin nesin şu tek karpuzu ne taşıttırıyorsun bana defalarca.) demedi.
Beni sizin önünüzde mahcup duruma düşürmedi.İşte bütün bu gençliğimi hanımıma
borçluyum."
"Biz birbirimizi hiç başkalarının önünde zor duruma düşürmeyiz. Aile içindeki hiçbir şeyi dışarıya yansıtmayız.Hep birbirimize destek olur, dert ortağı olur, yardım ederiz. Birbirimizle ilgili olan problemleri yine birbirimize anlatırız.İyi kötü her olayı da birlikte
paylaşırız." Demiş.

SENİN NE ANLATTIĞIN DEĞİL, İNSANLARIN NE ANLADIĞI ÖNEMLİDİR.
SENİ ANLAYAN BİRİNE ANLAT.
ANILMIYORSAN SUS Kİ, ANLATTIĞINI ANLATMAK ZORUNDA KALMAYASIN!! !!
Hayatınız seçtiğiniz kadındır..

Zevkli bir kadına rastlarsanız, ZEVKİNİZ,

bilgili bir kadına rastlarsanız BİLGİNİZ,

zeki bir kadına rastlarsanız ZEKANIZ
gelişir.

Hayat kat kattır.

Babil'in Asma Bahçeleri gibi teraslar
halinde yükselir ve bir terastan
bir terasa sizi kadınlar götürür.

Ve bugün durduğunuz teras , seyrettiğiniz
manzara, gördüğünüz hayat
yanınızdaki kadının terası,

manzarası ve hayatıdır.
Hayatınız seçtiğiniz kadındır.

enigma
21-12-2009, 21:07
Hayattan ne ogrendim?
Sonsuz bir karanligin icinden dogdum.
Isigi gordum, korktum.
Agladim.
Zamanla isIkta yasamayi ogrendim.
Karanligi gordum, korktum.
Gun geldi sonsuz karanliga ugurladim sevdiklerimi. ..
Agladim.


* * *


Yasamayi ogrendim.
Dogumun, hayatin bitmeye basladigi an oldugunu;
Aradaki bolumun, olumden calinan zamanlar oldugunu ogrendim.


* * *


Zamani ogrendim.
Yaristim onunla...
Zamanla yarisilmayacagini, zamanla barisilacagini, zamanla ogrendim...


* * *


Insani ogrendim.
Sonra insanlarin icinde iyiler ve kotuler oldugunu...
Sonra da her insanin icinde iyilik ve kotuluk bulundugunu ogrendim.


* * *


Sevmeyi ogrendim.
Sonra guvenmeyi...
Sonra da guvenin sevgiden daha kalici oldugunu,
Sevginin guvenin saglam zemini uzerine kuruldugunu ogrendim.


* * *


Insan tenini ogrendim.
Sonra tenin altnda bir ruh bulundugunu. ..
Sonra da ruhun aslinda tenin ustunde oldugunu ogrendim.


* * *


Evreni ogrendim.
Sonra evreni aydinlatmanin yollarini ogrendim.
Sonunda evreni aydinlatabilmek icin once cevreni aydinlatabilmek gerektigini ogrendim.


* * *


Ekmegi ogrendim.
Sonra baris icin ekmegin bolca uretilmesi gerektigini. ..
Sonra da ekmegi hakca ulesmenin,
Bolca uretmek kadar onemli oldugunu ogrendim.


* * *


Okumayi ogrendim.
Kendime yaziyi ogrettim sonra...
Ve bir sure sonra yazi, kendimi ogretti bana...


* * *


Gitmeyi ogrendim.
Sonra dayanamayip donmeyi...
Daha da sonra kendime ragmen gitmeyi...


* * *


Dunyaya tek basina meydan okumayi ogrendim genc yasta...
Sonra kalabaliklarla birlikte yurumek gerektigi fikrine vardim.
Sonra da asil yuruyusun kalabaliklara karsi olmasi gerektigine aydim.


* * *


Dusunmeyi ogrendim.
Sonra kaliplar icinde dusunmeyi ogrendim.
Sonra saglikli dusunmenin kaliplari yikarak dusunmek oldugunu ogrendim.


* * *


Namusun onemini ogrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk oldugunu;
Gercek namusun, gunah elinin altindayken, gunaha el surmemek oldugunu ogrendim.


* * *


Gercegi ogrendim bir gun...
Ve gercegin aci oldugunu...
Sonra dozunda acinin, yemege oldugu kadar hayata da lezzet kattigini ogrendim.


* * *


Her canlinin olumu tadacagini,
Ama sadece bazilarinin hayati tadacagini ogrendim.


* * *


Ben dostlarimi ne kalbimle nede aklimla severim.
Olur ya ...
Kalp durur ...
Akil unutur ...
Ben dostlarimi ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur ...


MEVLANA

ceozbay
24-12-2009, 14:55
Bir haftanın yorgunluğundan sonra baba Pazar sabahı kalkmış eline gazetesini almış ve akşama kadar oturup dinlenecek olmanın keyfini çıkartmaya başlamış.
Ama baba bunları düşünürken oğlu yanına gelerek kendisini parka götürmek için geçen hafta söz verdiğini hatırlatmış.Canı hiç dışarıya çıkmak istemediği için bir bahane bulup evde oturayım , dinleneyim diye düşünmüş .
Birden gazetenin promosyon olarak verdiği dünya haritası gözüne ilişmiş . Bu haritayı hemen parçalara ayırmış ve oğluna uzatmış ;" bu haritayı birleştirebilirsen hemen gidelim parka " demiş .
Ardından da içinden derin bir oh çekmiş ; "dünyanın coğrafya profesörlerinden birini getirsen yine de toplayamaz bunu iyi akıl ettim " diyerek sevinmiş .
Aradan 10 dakika geçmeden çocuk koşarak babasının yanına gelmiş. Baba haritayi düzelttim parka gidebiliriz demiş .
Adam önce inanmamış ve görmek istemiş. Görünce de şaşırarak nasıl yaptığını sormuş .
Çocuk demiş ki; bana verdiğin haritanın arkasında insan resmi vardı........

"İNSANI DÜZELTİNCE DÜNYA KENDİLİĞİNDEN DÜZELDİ..."

ASPİRİN
06-01-2010, 15:19
AVUCUNUZU AÇMAYI DENEDİNİZ Mİ?

Doç .Dr. Erol ERÇAĞ

Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır. Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindis-tan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir. Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır.

Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner, ama kaçamaz. Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece, kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gere-ken tek şey, elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

Bizleri de tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Yapmamız gereken; elimizi açıp benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla hür olmaktır!

Bu örnekle benzeştirirsek; ben, sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyin bizim için birer tuzak olduğunu fark etmediğimizi düşünüyorum:

— Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarına sahip olmak,

— Ortalama 15 m2´sini kullandığımız ama kullandığımız alandan 10–20 kat büyük evlere sahip olmak,

— Belki bir kez giydikten sonra çok uzun sure dolabımızın bir köşesinde unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak,

— Okumadığımız kitaplara sahip olmak,

— Asla kadranın gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en süratli arabaya sahip olmak,

— Bize günde 3–5 kez zamanı, başkalarına sürekli zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak,

— Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak; tabiri caizse yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakın bir yazlık, bir din-lence evine sahip olmak,

— Vaktimize, nakdimize, aklımıza, çenemize zarar verse bile bir futbol ta-kımı taraftarlığına sahip olmak,

— Oturmadığımız koltuk takımları, izlemediğimiz dev ekran televizyonlar; kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha nelere sahip olmak... Ya da sahip ol-duğumuzu sanmak...

O maymun gibi; avucumuzda tuttuğumuz sürece (faydalanamasak bile) sahip olduğumuzu sanmıyor muyuz? Ve ancak parmaklarımızı gevşetip bunlardan vazgeçtiğimiz zaman gerçekten özgür olup tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek miyiz?

Aslında biz bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmişiz. Ah bunu bir anlayabilsek. ..

************************
Yalan dünya, sensin yalan, söyle varmı ki baki kalan ...
Malda yalan mülkte yalan , gel biraz sende oyalan ...

Düşünmezsin sen ölmeyi , terketmezsin eylenmeyi...
Malda yalan mülkte yalan ,gel biraz sende oyalan ...

Bear_Bull
14-01-2010, 20:25
İKİ ŞEY

İki şey 'Kalitesiz İnsan'ın özelliğidir:
1- Şikayetçilik
2- Dedikodu

İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer:
1- Bakış açısını değiştirmek
2- Karşındakinin yerine kendini koyabilmek

İki şey yanlış yapmanı engeller:
1- Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgeçinden geçirmek
2- Hak yememek

İki şey kişiyi gözden düşürür :
1- Demagoji (Laf kalabalığı)
2- Kendini ağıra satmak (övmek, vazgeçilmez göstermek)

İki şey insanı 'Nitelikli İnsan' yapar:
1- İradeye hakim Olmak
2- Uyumlu Olmak

İki şey 'Ekstra Değer' katar:
1- Hitabet ve diksiyon eğitimi almak
2- Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek

İki şey geri bırakır:
1- Kararsızlık
2- Cesaretsizlik

İki şey kaşif yapar:
1- Nitelikli çevre
2- Biraz delilik

İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar:
1- Baskın yeteneği bulmak
2- Sevdiğin işi yapmak

İki şey başarının sırrıdır:
1- Ustalardan ustalığı öğrenmek
2- Kendini güncellemek

İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır:
1- Niyetin saf olması
2- Ruhsal farkındalık

İki şey milyonlarca insandan ayırır:
1- Sorunun değil, çözümün parçası olmak
2- Hayata ve her şeye yeni (özgün, orijinal, farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek

İki şey gelişmeyi engeller:
1- Aşırılık (mübalağa, abartı, ifrat)
2- Felakete odaklanmış olmak

İki şey çözüm getirir:
1- Tebessüm (gülümseme)
2- Sükut (susmak)

İki şeyin değeri kaybedilince anlaşılır:
1- Anne
2- Baba

İki şey geri alınmaz:
1- Geçen zaman
2- Söylenen söz

İki şey ulaşmaya değerdir:
1- Sevgi
2- Bilgi

İki şey "hayatta önemli olan her şey" içindir:
1- Nefes alabilmek
2- Nefes verebilmek

"Allah, iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır"
"Yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Allah'ı kullanırlar. "

" Giordano Bruno (..... - 1600) "

vebacan
15-01-2010, 20:12
secden de duan da bol olsun...

Şükür , alemlerin rabbi merhametiyle muamele eder bize...

Ya rabb biz seni unutsak da sen bizi unutma, ellerimizi bırakma...

yorgun kalplerin en iyi ilacı dua, ya duamız olmasaydı...

ASPİRİN
15-01-2010, 21:35
Dün, bugün yarın …

Çok zaman önceydi.
O kadar zaman önceydi ki zaman diye bir şey yoktu.
İnsanlar güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayatı.
Bir daha hiç olmayacakmış gibi dolu ve anlamlı.
Derken zaman diye üç parçalı bir şey icat etti insan.
Bir parçasına dün dedi, diğer parçasına bugün, öteki parçasına da yarın.
Sonra fesat karıştı zamana ve insan bugünü unuttu.
Dünü düşünüp pişman oldu,yarını düşünüp telaşlandı;
Ama işin ilginç tarafı tüm telaş ve pişmanlıkları güneş doğup batıncaya kadar yaşadı.
Farkında olmadan rezil etti bu gününü.
Oysa yarın, bugüne dün diyor, dünde bu gün için yarın diyordu.
Bir türlü beceremedi.
Bir eliyle yarına, diğer eliyle düne yapıştı.
Bu günü eline yüzüne bulaştırdı…Mutsuz oldu insan.
Ve ne gariptir ki yarının telaşı da,
Dünün pişmanlığını da hep bugün yaşadı;

Ama bugünü hiç yaşayamadı.
Ne yarın ne de dün!

Mutlu olmak için ise;

1. İmkanlarının altında yaşa
2. Bol bol gülümse. Hem maliyeti sıfırdır, hemde bedeline paha biçilmez.
3. Büyük sözler vermekten korkma ama yerine de getir.
4. Zarif ol. Kimseyi bile bile kendinden soğutma
5. Hüküm vermeden önce her iki tarafı da dinle
6. Sevdigine seni seviyorum deme fırsatını asla kaçırma
7. Kimse tek başına başaramaz. Sana yardımcı olanlara minnet duy
8. Önceliklerini iyi tayin et. Kimse ölüm döşeğinde işyerimde daha fazla zaman geçirseydim demez
9. Güzel giyinmek için çok uğraştığını bildiğin birine “Harika Görünüyorsun” de
10.Hiç kimsenin sözünü kesme. Seni ziyarete gelenleri ayakta karşıla
11.Keşke sözcüğü yerine birdahaki sefere demeyi dene.
12.İş bitmeden önce asla ödemenin tamamını yapma
13.Biri sana sarıldığında önce O’nun kollarını gevşetmesini bekle
14.Unutma bir insanın en derin duygusal ihtiyacı, takdir edildiğini hissetmesidir
15.Dinlemeyi öğren. Bazı fırsatlar kapıyı hafif tıklatır
16.İnsanlara verdiğin nasihatların tersi davranışlarda bulunma
17.Telefonu coşkulu ve dinamik bir sesle aç.
18.Geniş ol. Rahatla. Ölüm-Kalım gibi durumların dışında hiçbirşey göründüğü kadar önemli değildir.
19.Başladığın her işi bitir.
20.Şükret.

ceozbay
16-01-2010, 22:04
Çölde su arayan adam,uzakta kulübe gibi bir şey gördü ve hemen koştu.İçerde yaşlı bir adam ve önündeki sehpada bir sürü kravat vardı.
"Suyun var mı amca..?" diye sordu.
"Maalesef yok evladım.Kravat almak ister misin..? 10 dolar." cevabını aldı.

Susuzluktan bunalmış adam bağırdı : "Kravatın sırası mı be adam..?"
"Sen bilirsin evladım."
"Nerde su bulunur, sen onu söyle bana."
"Şu karsıdaki tepenin 2 km ilerisinde bir lokanta var,soğuk su bulunur orda."
Kızgın kızgın mırıldanarak yaşlı adamın yanından ayrılıp tepeye doğru yönelen genç adam saatler sonra kan ter içinde geri döndü :

"Senin o ib.e kardeşin kravatsız içeri almıyo..!"

Sesil
16-01-2010, 23:22
Sn.ceozbay, bu hikayeden çıkaracağımız ders nedir?

Vallahi gülümseyerek yazdım bu soruyu. Tabii sonuçta mutlaka ufkumuza, ruhumuza ışık olması gerekmez her hikayenin de.

Çok yorgun bir durumda açtım bu sayfayı. Hani şöyle; bu sayfada alışkın olduğum tarzı aradım bir an.

Gün boyu tetikte, koşturarak ve asap bozucu görüşmelerden sonra biraz gergin geçmiştim sayfanın başına.

Yukardaki hikaye tuz ekti günüme.

Neyse duramadım, biraz takılarak atmaya çalışıyorum sanırım gerilimimi. Bakmayın siz.

ceozbay
18-01-2010, 00:52
Sn. Sesil,
Sizi gülümsetmeye neden olduğuma sevindim.
Hikayede, Zor şartlarda dahi sakin olunmasını,
Bize ilgisiz gibi gelen soru ve tekliflerin bize yarar sağlıyabileceğini vurguluyor.
Akılsız başın derdini ayaklar çekermiş gibi (Çölde birkaç Km.)
Yazılarınızı beğeni ile okuyorum.
Bu vesile ile saygılar sunarım.

Sesil
18-01-2010, 18:14
Sn.ceozbay, hani "üstüme gelmeyin işte bulduk bir yazıyı ekledik; laf olsun sayfa dolsun tarzında yaptık bir şeyler" der gibisiniz.

Beğeni, saygılar falan dinlemem, aklımdan geçenleri dökerim içimden inanın.

Ne oldu bize, algılama ölçülerimize, Allah Aşkına?..

Yani Hitlerin nazi çalışma kamplarına düşer insan da, anlarım, orada insanlara sadistçe her türlü işkenceler anlatılsa yadırgamam. Ortam belli, naziler belli, yandım Allah hayatta kalma sabrınıza, direngenliğinize, şansa kalmıştır artık çeilecekler.

Ya yukarıdaki hikayede; Allah'ın çölüne arabın hin kurnazlığı, haraç kesen fırsatçılığı hakim olur misali...

"Aman haaa, sakın diklenmeyin böylelerine. Ellerine düşmüşsünüz bir kere. Mantık, vicdan aramayın. Teslim olun.

Evvel Allah kibarlığınızın nişanesi; kravatınızla don gömlek bırakırlar, üstüne bir de susuzluktan canınızdan olursunuz" dersi alânen verilmekte.

Tam günümüz mafyavarî yaşam tarzı..

Kimin gücü kime yeterse..

Yaşıyor muyuz, "ŞÜKÜR DEMELİYİZ"

Yeniden okuyun lütfen. Bu tabloyu görebilecek misiniz?

ASPİRİN
22-01-2010, 09:52
HAYAT NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Hayat,çetele tutmak değildir...

Hayat;
Seni kaç kişinin aradığı, kiminle çıktığın, çıkıyor olduğun veya çıkacağın demek de değildir.
Kimi öptüğün, hangi sporu yaptığın, kimlerin seni sevdiği de değildir.

Hayat, ayakkabiların, saçın, derinin rengi de değildir.
Nerede yaşadığın veya hangi okula gittiğin de değildir.
Aslında hayat; notlar, para, giysiler, girmeyi başardığın ya da başaramadığın okullar da değildir.

Hayat;
Kimi sevdiğin ve kimi incittiğindir.
Kendin için neler hissettiğindir.
Güven, itimat, mutluluk, şefkattir.
Arkadaşlarına destek olmak ve nefretin yerine sevgiyi koymaktir.

Hayat;
Kıskançlığı, kendini beğenmişliği, kibiri, riyayı, yalanı-dolanı yenmek, mühimsemeyi öğrenmek ve güven geliştirmektir.
Ne dediğin ve ne demek istediğindir.
İnsanların sahip olduklarını değil, kendilerini olduğu gibi görmektir...

Her şeyden önemlisi hayatı, başkalarının hayatını müsbet, olumlu yönde etkilemek için kullanmayı seçmektir.
İşte hayat bu seçimden ibarettir...

İnsanların en acizi dost edinemeyen, ondan daha acizi ise dost kaybedendir...

Charles Eguone

Kim olduğun değil, kiminle olduğun önemlidir...
Kişi sevdiği ile beraberdir...
NASIL YAPTIN değil, NİÇİN yaptın ve KİM İÇİN yaptın sorularına muhatap olunacak ...

hallederiz
24-01-2010, 04:58
Sultan Murad Han o gün bir hoştur. Telaşeli görünür sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.
Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?
Akşam garip bir rüya gördüm
Hayırdır İnşallah?
Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
Nasıl yani?
Hazırlan dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola görünen o ki, padişah hala gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri ve kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner vefa’ya, zeyrekten aşağılara salınır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha dikkatli bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar sorarlar;
Kimdir bu?
Ahali: - Aman hocam hiç bulaşma der.
Ayyaşın meyhusun bir işte……….
-Nereden biliyorsunuz?
-Müsaade et de bilelim yanı. Kırk yıllık komşumuz… Bir başkası tafsilata girer;
-Biliyor musunuz, der aslında iyi sanatkardır.Azaplar çarşısında çalışır. Nalının hasını yapar… Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine…Hele yaşlının biri çok öfkelidir.
-İsterseniz komşulara sorun der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?..... Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada!..........
Tam vezir toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu;
-Nereye?
-Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
-Millet bu çeker gider kimseye bir şey diyemem…. Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.
-iyi ya saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.
-olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
-peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
-Mollalığa devam……Naaşı kaldırmalıyız en azından
-Aman efendim, nasıl kaldırırız?
-Basbayağı kaldırırız işte.
-Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var tekfini, telkini…
-Merak etme ben beceririm.
Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
-Şurada bir mahalle mescidi var ama…..
-olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
-Ne bileyim Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden…….
-Ayasofya ile Süleymaniye de devlet erkanı çoktur.
Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin.
Hadi yüklenelim..ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşuşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa.. Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sakilere benzemez. Hem manalı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza… Mechul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha….. Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
-Sultanım der. Yanlış yapıyoruz galiba…
-Nasıl yani?...
-Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadık buraya getirdik cenazeyi, Kim bilir belki hanımı vardır. Belki yetimleri?...
-Doğru öyle ya neyse…. Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir cüzüne tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur.
Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.
-Hakkını helal et evladım der, Belli ki çok yorulmuşsun.
Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar…. Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki.
Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından…
-Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir…..
Bizim efendi bir alemdi vesselam.. Akşamlara kadar nalın yapar.. Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin, elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya……..
-Niye?
-Ümmeti Muhammed içmesin diye….
-Hayret….
-Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi.
Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi.
Öylese şimdi dinlenmeniz gerek….. O çeker gider, ben menkibeler anlatırdım onlara Mızraklı ilmihal. Hucceti islam okurdum…..
-Bak sen Millet ne sanıyor halbuki…
-Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki derdi. Tekbir alırken kabeyi görmeli……
-Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
-İşte bu yüzden Nişancı’ya, sofular’a uzanırdı ya….
Hatta bir gün; Bakasın efendi dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek inan cenazen kalacak ortada…
-Doğru öyle ya?.....
-Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye, Ama ben üsteledim iş mezarla bitiyor mu dedim. Seni kim yıkasın kim kaldırsın?
- Peki o ne dedi?
-Önce uzun uzun güldü, sonra;
- Allah büyüktür hatun dedi.

HEM PADİŞAHIN İŞİ NE?

tdogan
31-01-2010, 19:38
Türkan Saylan'a Mektuplar Yarışmasında Dereceye Girenler

Birinci Olan Mektup

13.11.2009

Merhaba Türkan Saylan Hanım,

Lütfen beni affedin. Ben size nasıl hitap etmem gerektiğini bilmiyorum. Türkan Öğretmen mi? Türkan Teyze mi? Türkan Abla mı? Ya da Türkan Hanımefendi mi? Ama samimi olarak içimden geçeni isterseniz eğer, ben size çok daha içten, çok daha yakın bir şekilde seslenmek istiyorum.

Ben size belki de bütün lisanlardaki en güzel kelimeyle hitap etmek istiyorum. Sizi bir anne olarak isimlendirmek istiyorum. Umarım kabul edersiniz, umarım siz de beni kendinize böyle yakın hissedersiniz.
Onun kadar doğurgan ve onun kadar cömert olduğun için sana, TOPRAK ANNE demek istiyorum.
Tüm karanlıkları aydınlatıp, bana yol gösterdiğin için sana, IŞIK ANNE demek istiyorum.
Her üşüdüğümde bedenimi ve hatta içimi ısıttığın için sana, GÜNEŞ ANNE demek istiyorum.
Onun kadar engin ve onun kadar büyük olduğun için sana, DENİZ ANNE demek istiyorum.
Her akşam dualarımda mutlaka yer aldığın için sana, MELEK ANNE demek istiyorum.
Onlar kadar güzel koktuğun ve onlar kadar zarif olduğun için sana, ÇİÇEK ANNE demek istiyorum.
Yüzlerce hastayı iyileştirdiğin onlara adeta can verdiğin için sana, CAN ANNE demek istiyorum.
Onun kadar berrak, onun kadar duru olduğun için sana, SU ANNE demek istiyorum.
Onun kadar uçsuz bucaksız, onun kadar görkemli olduğun için sana, GÖKYÜZÜ ANNE demek istiyorum.
Yeri geldiğinde onun kadar sert ve dayanıklı olduğun için sana, ÇELİK ANNE demek istiyorum.
Yeri geldiğinde ise onun kadar yumuşak ve tatlı olduğun için sana, PAMUK ANNE demek istiyorum.
Her zaman, çağdaşlığın örneği olduğun, Hep Atatürk’ü izlediğin için sana, ÇAĞDAŞ ANNE demek istiyorum.
Ya da bunların hepsini bir yana bırakıp,
Seni onun kadar sevdiğim için başka hiçbir şey eklemeye gerek görmeden sana, ANNE DEMEK İSTİYORUM
SENİ ÇOK ÖZLEDİM ANNE DEMEK İSTİYORUM.
BEDENİN BELKİ ARAMIZDA DEĞİL AMA, DÜŞÜNCELERİN VE ÖĞRETİLERİN HEP YANIMIZDA, YANIBAŞIMIZDA DEMEK İSTİYORUM.
SEN RAHAT UYU ANNE DEMEK İSTİYORUM.
Sevgilerimle,
Oğlun
Asrın Andaç

İkinci Olan Mektup

DENİZLİ, 12.10.2009

Sevgili Türkan Saylan,

Sizi, ilk kez televizyonda mavi-beyaz bandananızla, çiçeklerle bezenmiş bir pencereden mola işareti yaparken gördüm. Sonradan öğrendim ki; başarılı bir yaşama haksız eller uzanmış, sizinle o gün tanıştım.

Ben yanan ışıklarımı gölgelendirecek kadar karanlığı olanlara karşı, kelebek misali bir günlük hürriyet için, binlerce kez kanat çırpmayı göze almak isterim. Don Kişot kadar şövalye ruhlu, küçük gölgeli büyük adam olmak idealimdir. Bunun için; yeni görüşler ve yeni fikirlerin doğamı ve benliğimi aydınlatan ateş böcekleri olduğunu düşünürüm. Sizi tanıyınca; karanlığımdaki ateş böceklerime bir yenisi daha eklendi.

Hayatta iniş çıkışlar olabilir. İnsan denize benzer. Derin yerleri de vardır; sığ yerleri de. Başarmak için bir şeylerden vazgeçmek gerekir. Ancak vazgeçeceğimiz şey asla hayat olmamalıdır. Hayat sizin için gerçekten değerliydi bana göre. Her anını bir yürek gülümsetmek için harcadınız. Kim bilir o yumruğumuz büyüklüğündeki cevahire kaç gülücük sığdırdınız? Hayat size tokat atsa da kaç defa yeniden başladınız inatla, hırsla, çabayla….

Ayrıcalık herkesin fark edebileceği bir şey değildir. Cüzam hastalarının sizin güneşli ufkunuz olacağını hiç düşünmüş müydünüz? Herkese gıpta edilecek bir cesaret gösterdiniz. Hayata beyaz tarafından bakabilmek bir erdemdir bence. Siz sunu başardınız. İnsanlara yaşama sevinci aşılarken, bunun bir denizci düğümü kadar sağlam; ancak bir saç teli kadar ince olan sevgi bağından ibaret olduğunu kanıtladınız.

Kurduğumuz hayallerin; gerçekleşmesi zordur ama imkansız değildir. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile yüzlerce “Kardelen”in solup gitmesine engel oldunuz. Gerçekten büyük bir projeyle senelerdir unutulmuş en kuytu köşelere bile ulaştınız. Sizin sayenizde Türkiye binlerce kalem tutan ele kavuştu.

Benim kahramanım Mustafa Kemal Atatürk’tür. Şu ana kadar hiçbir gözde ben; o kadar derin ve bir o kadar da zengin bir deniz görmedim. Sizin kahramanınız da Atatürk’tü. Hep kendinizi iki şekilde tanıtırdınız : Kemalist ve feminist. Atamızın en büyük ideali ülkemizi çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmaktı. Gençlere vasiyetlerinden biri buydu. Bunu bilmek yeterli değil, gerçekleştirmeye çalışmak önemlidir. İşte siz bunun bilincinde olan bir Atatürk kadınıydınız.

İç güzelliğin her şeyden önemli olduğunu çok küçük yaşlarda fark ettiniz. Hiç aynaya bakmadığınızı biliyorum ve belki de aynanın karşısında bile iki yüzlü olmaya tahammül edemediniz.

İnanın ki; insanlık okulu açılsaydı, siz gerçek bir eğitim savaşçısı olarak bölümü birincilikle bitirirdiniz.

Gerçek mutluluk; yaz yağmuruna benzemez. Umulmadık anda birden bire boşalmaz insanın üstüne. Gerçek mutluluk insanın hayata ve çevresine karşı davranışlarıyla azar azar, birike birike oluşur. Bence siz mutluydunuz. Umudu ve mutluluğu yeşertip çoğaltarak yaşadınız, yaşayacaksınız. Sizde Nazım Hikmet’in şu dizelerini gördüm:

“yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine!”

Sevgilerimi sunuyor, öpüyorum.

Hürriyet İlköğretim Okulu / DENİZLİ
İlayda FİDAN

Üçüncü Olan Mektup

Sayın Türkan Saylan. Van / 23 Ağustos 2009

Sevgili Türkan teyzem. Sana teyzem dedim diye bana kırılma, sen benim değil bütün çocukların teyzesi, ablası, annesi, hatta babaları bile oldun. Hiç kimse senin yaptığın gibi eğitime bu kadar önem veremez, hatta hiç kimse bizleri bu kadar sevemez.

Türkan teyze…Televizyonu açtığımda direk sana yönelik suçlamalar, sorgulamalar, evini aramalar vb. gibi olaylar yüzünden seni televizyon, internet, radyo, yanlış tanıtsa da ben seni eğitim sevdalımız ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı Türkan Saylan olarak tanıdım.O hiç bitmeyen enerjisiyle, sevgisiyle, arkadaşlığıyla, dostluğuyla, yardımlaşma coşkusuyla, kanserle savaşmanla hayatı her ne sebep olursa olsun gülen benim kızıl saçlı Türkan Teyzem olarak kalbime gömdüm.

Her sabah aynanın karşısına geçip kendi kendime bir gün ben de Türkan Saylan olacağım dediğim bile oluyordu.Küçük Kardelenler için açtığın yurt, okul, kreş, burs, Anasınıfı açtın. Kadınların sosyal ve kültürel alanda yanlarında oldun.

“ Ben en çok saate bakarım, aynaya hiç bakmam” sözüne her zaman hayran kaldım. Bu sözün bile senin nasıl biri olduğunu anlatıyor.

Şimdi sana bir arkadaşımın bana anlattığı olayı anlatmak istiyorum. Bir akşam babam çok hastaydı. Bu hastalık onu son görüşüm, belki de ona son kez baba diyecek tim.Uzun uzun bana baktı. Her bakışında sanki bana bir şeyler demek istiyordu.

Yavaş yavaş kendini topladı ve bir haykırışta “oku oğlum sen büyük adam ol” dedi. Bu babamın son sözleri. Benim hayatta ayaklarımı sert basmama sebep oldu, böylelikle eğitimin öğretimin ne olduğunu öğrendim, hatta Türkan Saylan teyzemi tanıdım. İşte Türkan Teyzem benim gibi başka bir kardelen daha. Şimdi kendi kendime soruyorum. Seni unutmak kolay mı?

Şimdi sonsuz bir yolculuktasın. Bizlerin yanında olmasan bile bizler senin ve ulu önder Atatürk’ün yolundan hiçbir zaman ayrılmayacağız. Sen bu toplumun, ailenin, arkadaşlığın, yediden yetmişe herkesin içinde bir Türkan Saylan bıraktın. Saygılarımla.

Talip Kavak
"Beyin, kalp O'na kan pompalamadığı sürece bir hiçtir."

FNT
01-02-2010, 10:38
Küçük kız,hüzünlü bir yabancıya gülümsedi. Bu gülümseme adamın
kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hava içinde yakın
geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini
hatırladı.Hemen bir not yazdı,yolladı.

Arkadaşı bu teşekkürden o kadar keyiflendi ki,her öğle yemek yediği
lokantada garson kıza yüklü bir bahşiş bıraktı. Garson kız ilk defa
böyle bir bahşiş alıyordu.Aksam eve giderken,kazandığı paranın bir
parçasını her zaman köse basında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı.

Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki...iki gündür boğazından aşağı
lokma geçmemişti. Karnini ilk defa doyurduktan sonra, bir apartman
bodrumundaki tek odasının yolunu ıslık çalarak tuttu. Öyle neşeliydi
ki, bir saçak altında titreyen köpek yavrusunu görünce, kucağına alıverdi

Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sıcak odada
sabaha kadar koşuşturdu.Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar
sardı.Bir yangın başlıyordu.Dumanı koklayan köpek öyle bir havlamaya
başladı ki,önce fakir adam uyandı, sonra bütün apartman halkı...

Anneler,babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp,
ölümden kurtardılar ...

Bütün bunların hepsi,beş kuruşluk bile maliyeti olmayan bir
tebessümün sonucuydu.

MUTLU BİR GÜLÜMSEYiŞiN YERiNi HiÇ BiR TATLI SÖZ TUTAMAZ unutmayın...

ceozbay
06-02-2010, 01:42
'Ama anne onun sizden baska kimsesi yoktu...'


Vietnam savasin en yogun oldugu gunlerde genc asker ailesini arar. Telefonda oglunun sesini duyan anne cok sevinir. Genc delikanli annesine, artik savasta ki gorevini tamamladigini ve en kisa surede eve donecegini soyleyince anne ve babasi cok sevinir.

Telefonu kapatmadan once genc, annesine 'Ama anne benim bir arkadasim var. O'da benimle gelecek' deyince annesi, 'Tabi ki gelsin oglum! Senin arkadaslarinda benim evladim sayilir' der.



Cocuk tekrar, 'Ama anne o arkadasim bundan sonra hep bizimle kalacak' deyince annesi bir an duraklar ve, 'Canim oglum, biz seni cok ozledik. Hele bir gelin buraya. Arkadasinda gelsin. Her seyi konusuruz ve hallederiz' der.



Cocuk bu sefer 'Ama anne o arkadasim savasta iki kolunu ve iki bacagini kaybetti. Ben arkadasima soz verdim. Bundan sonra hep bizde kalacak ve omur boyu O'na bize bakacagiz' deyince annesi, 'Olmaz oglum! Sen hic iki kolu ve iki bacagi olmayan bir insana omur boyu bakmanin ne demek oldugunu dusundun mu?' diye sorar ve devam eder.

'Dusunsene oglum! iki kolu ve iki bacagi olmayan birine bakmak zorunda kaldigimiz zaman tum hayatimiz mahvolacak. Hicbir yere ve hic kimseye gidemeyecegiz. Arkadasina yemeklerini bile biz yedirmek zorunda kalacagiz. Altina pisleyecek biz temizlemek zorunda kalacagiz. Hastalik masraflarini da biz karsilamak zorunda kaliriz. Boyle bir yukun altina ne ben girebilirim ne de baban bunu kabul eder. Arkadasina cok deger vermeni anliyorum. Ancak iki kolu ve iki bacagi olmayan bir insanin bakimini ustlenmemizi bekleme bizden.'



Annesinin verdigi cevabi sessizce dinleyen genc asker 'Ama anne! O'nun sizden baska hic kimsesi yoktu!' diyerek telefonu kapatir.

Oglunun nicin bu kadar israr ettigini ve telefonu neden kapattigini anlamayan anne evladinin eve gelmesini bekler.

iki gun sonra bolge hastanesinden eve telefon gelir. 'Basiniz sagolsun! Oglunuz intihar etmis. Hastaneye gelip cenazenizi alin' denir aileye. Anne buyuk bir uzuntuyle hastaneye gider. Oglunu son kez gormek istedigini soyler. Hastanedeki askeri yetkili kadini morga goturur. Anne tabutta yatan ogluna bakinca gozlerine inanamaz. Oglunun sadece bedeni vardir. iki kolu ve iki bacagini savasta kaybettigini orada bulunan komutan soyleyince, annenin kulaklarinda oglundan duydugu son sozler cinlamaya baslar;



'Ama anne! O'nun sizden baska hic kimsesi yoktu!'


Anne oglunun tabutunun ustune bayilir....



Özlü söz :

Lokman Hekim'e hastasini tedavi ettiren kisi, 'Daha cabuk iyilesmesi icin hastamiza ne yedirelim ne yedirmeyelim? ' diye sorunca, Lokman Hekim su cevabi verir;

'Aci soz yedirmeyin de, ne yedirirseniz yedirin!'

BORA YAŞAR
10-02-2010, 22:19
Bir gün, bir çiftçinin eşeği kuyuya düşer.
Adam ne yapacağını düşünürken, hayvan saatlerce anırır.
En sonunda çiftçi, hayvanın yaşlı olduğunu ve kuyunun da zaten
kapanması gerektiğini düşünür ve eşeği çıkartmaya değmeyeceğine karar
verir. Bütün komşularını yardıma çağırır. Herbiri birer kürek alarak kuyuya toprak atmaya başlarlar. Eşek ne
olduğunu fark edince, önce daha beter bağırmaya başlar. Sonra, herkesin şaşkınlığına, sesini keser.
Birkaç kürek toprak daha attıktan sonra, çiftci kuyuya bakar. Gözlerine inanamaz. Eşek, sırtına düşen her kürek toprakla müthiş bir şey yapmakta, toprağı aşağıya silkeleyerek yukarı çıkmasına basamak hazırlamaktadı r.
Bir süre sonra, komşular toprak atmaya devam edince, herkesin şaşkınlığı altında eşek, kuyunun kenarından dışarı bir adım atıp, koşarak uzaklaşır!

Hayat üzerinize hep toprak atacaktır; her türlü pislik ile.
Kuyudan çıkmanın sırrı, bu pisliği silkeleyip bir adım yükselmektir.

Sıkıntılarımızın herbiri bir adımdır. En derin kuyulardan bile yılmayarak, usanmayarak çıkabiliriz.
Silkelenin ve biraz daha yukarı çıkın.

Mutlulugun 5 basit kuralını unutmayınız:


1. Kalbinizi nefretten arındırın - Affedin.
2. Düşüncelerinizi endişelerinizden arındırın - Çoğu zaten hiç gerçekleşmez.
3. Basit yaşayın ve elinizdekilerin kıymetini bilin.
4. Daha çok verin.
5. Daha az bekleyin.


ve biraz daha yukarı çıkın.

Cezve
12-02-2010, 23:30
En iyi Buğday

Her yıl yapılan 'en iyi buğday' yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı. Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi:

-Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor, dedi.

-Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda,

-Neden olmasın, dedi çiftçi.

-Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu nedenle, komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir. Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.

tdogan
17-02-2010, 14:23
Biz KADINLARI hiç sevmedik!


Saçlarını sevdik hele bir de sarışınsa daha çok sevdik...
Ağızlarını sevdik hele bir de şehvetli ve dolgun ise daha çok sevdik...
Göğüslerini sevdik...
Bacaklarını sevdik hele bir de sütun gibiyse bayıldık...
Kalçalarını sevdik...
Gerçekten güzel vücutlu ve "çıtırsa" daha çok sevdik...

Yolda, arabada, televizyonda, internette onlara hep "baktık"...
Her yerlerine iyice ve dikkatle! Baktık...
Pekiyi görememiş olacağız ki bir daha baktık...
Bir daha ve bir daha...

Kadınların her yerlerine baktık ama GÖZLERİNE
ya hiç bakmadık ya da baktığımızda çok GEÇ olmuştu...
Biz kadınlara çok dokunduk! Onlar istese de istemese de dokunduk...
Son yıllarda dini motiflerden güç bulanlarımız oldu..

Eh yozlaşan toplum ve geç gelen adalet olunca da
13-14 yaşındaki ÇOCUKLARA bile dokunmaya başladık!
SAPIK damgası yemeyi göze alanlar bile şaşırdı çünkü
SAPIK diye haykıran ne kadar azdı! Kimimiz "araştırmacı"
oldu icraata geçemedi! Onlar CD ve DVD ler ile idare etti!
Hatta SAPIKLARA tepki bile gösterdi...
ya onlar ne yaptı?
Gerçek dünyada namuslu olanlar sanal dünyada bu çocukları aradı...
Aradı. .ve hep buldu!

Kadınlara "dokunmada" dünya sıralamasında üst yerlere geldik...
2009 itibariyle rakamlar oldukça "umut verici".
% 40 ını SÜREKLİ DÖVDÜK...
%45 ine DUYGUSAL ŞİDDET uyguladık (küfür, hakaret, küçük düşürme)...
%16 sına ZORLA SAHİP OLDUK...
ve olmaya devam ediyoruz...
Tüm bunlara maruz kalan HER 3 kadından biri İNTİHARA kalkıştı ama biz hiç
oralı olmadık...(bize ne değil mi? Fener ya da CimBom maç kaybedince çok
üzüldük ama kadınlar söz konusu olunca pek oralı olmadık)
% 9 una daha MASUM BİRER ÇOCUKKEN bile dokunduk...
Ama hep SUSTULAR... çünkü konuşsalar kimse inanmazdı..."
kim bilir neler yaptın ki sana tacizde ya da tecavüzde bulundu
AMCAN ya da KOMŞUN" bu da sana DERS olsun... ama bu
DERS o kadar acıdır ki biz ERKEKLER bilemeyiz...
Bizlere sorduklarında %25 imiz "bazı durumlarda
KADIN DÖVÜLÜR" demeyi doğal bir şey gibi dile getirdik...
İSLAMİ ÖĞRETİ yalanları ile KADINLARI ve KIZLARI bizlerin
KÖLESİ yapmaya başladık ve bu çabalar sonuçlarını vermeye başladı...
Artık kadınlar o bildiğiniz kadınlar değil! % 51 i erkekler ile tartışmayı
bile
"saygısızlık" sanıyor artık...%36 sı kendisi para kazansa bile parasını
nasıl harcayacağına karar veremeyeceğine inanmış... ya da inanmak zorunda
kalmış..
.% 52 si "erkek kadından sorumludur" diyecek kadar kadınlığını unutmuş...
ya da unutturulmuş. ..% 49 u "erkek ne zaman isterse bana sahip olabilir
benim itiraz hakkım olamaz" diyecek konuma gelmiş ya da getirilmiş...

Kabul edelim biz kadınları KULLANMAYI çok sevdik...
evde, işte, siyasette, okulda kısacası her yerde...Parti kongrelerinde sözde
liderler konuşurken arka fonda 3-4 kadın vardı hep...Onlardan VİTRİN
yaptık...İMAJ yaptık..
başörtülü, normal türbanlı, modern türbanlı ve türbansız....Parti
çalışmalarında kapı kapı dolaşanlar hep KADINLARDI.. koşturan ve çabalayan
hep KADINLARDI.. .
Miting olduğu zaman onları ön sıralara toplayıp KARANFİLLER attık üzerlerine
ve iki lafın birinde anam, bacım edebiyatı yaptık....ama "ANANI DA AL GİT"
demek bize daha çok yakıştı! "Cennet anaların ayakları altında"
diye diye büyütüldük... ama ANALARI hep ayaklarımız altında ÇİĞNEDİK...
EZDİK. ..TEPİKLEDİK...14 şubat sevgililer günü ya da Anneler Gününde bir kaç
saat ara verdik!
Ama sonra yine ezmeye devam ettik... İş verirken bile onları hep düşündük!
İş yerinde gözümüz gönlümüz açılsın ya da malum niyetler ile BAYAN ELEMAN
ARANIYOR ilanı vermeyi çok sevdik...2009 Türkiyesinde KADIN olmanın ne kadar
zor olduğunu biz erkekler bilemeyiz...
Çünkü artık KONUŞMUYORLAR. ...KONUŞAMIYORLAR...
KONUŞTURULMUYORLAR... islam dinini sömüren ve kullanan KARANLIK ZİHNİYET
kendi kadınlarını yetiştiriyor. ..susan, itaat eden ve kaybolmuş
kadınlar...kızlar. ..hatta çocuklar..
Arada VİZYON ya da İMAJ için ortaya "sürülen" kadınlara bakmayın siz..onlar
da biliyor "kullanıldıklarını" ama artık düzen kurulmuş...

Bu ülkenin kurucusu ATATÜRK 1930 lu yıllarda
Türk kadınına dünyadaki birçok çağdaş ülkeden önceden hak ettiği HAKLARI
verdiğinde umutlanmıştık. .Çünkü o ATATÜRKTÜ...
Kurtuluş Savaşında bebeğinin kundağında mermi taşıyan anayı ya da cephede
erkeği ile göğüs göğüse savaşan bacısını unutmadı... İhanet etmedi...
Ama BİZ ihanet ettik! Türkiye Nereye Gidiyor? Diye soruyor herkes
birbirine...

Cevap ne kadar da açık değil mi? Türkiye hızla ve şevkle KARANLIĞA
gidiyor...
Hatta KOŞUYOR...
Çünkü YARATILMIŞLARIN YARISI olan KADIN YOK OLUYOR!
Benim anam, bacım, sevgilim, kızım YOK OLUYOR.

Kadını YOK OLAN ülkenin gideceği yol bellidir...
KARANLIK ve ONURSUZ bir gelecek....Bu işi PLANLI yürütenler İSLAMİ motifler
ya da örnekler ile KADININ İKİNCİ SINIF KONUMA
gelmesini doğal karşılamamızı bekliyorlar. ..Bu işe
KURANI KERİMİ ortak koşmaları ne acı...
mesela miras hukuku...erkek çocuğa 2 pay..kız çocuğa 1 pay...
ya da kadının erkeğe İTAAT etmesini empoze eden garip ayet ya da sureler...
belli ki burada büyük bir istismar var...
Çünkü tüm alemi yaratan ALLAHIN kendi yarattığını aşağılaması söz konusu
bile olamaz...
Kuran'ı kendi amaçları için yorumlayanlar KADINI ikinci plana atmayı çok
seviyor olabilir ama Biz hiç sevmedik...
Şunu o kalın kafanıza sokun....

KADIN=ERKEK. ...
ERKEK=KADIN dır...
Bazı konularda kadın bazı konularda erkek ÜSTÜN olabilir...
Ama tüm bu zayıf ve üstün yönleri bir arada düşündüğünüzde tek bir gerçek
var;
KADIN=ERKEK. ...
ERKEK=KADIN. ...
Bu GERÇEĞİ kabul etmemek bize her zaman kaybettirecek ve kaybettiriyor. .

8 MART KADINLAR GÜNÜYMÜŞ ! KADINI olmayan ülkenin kadınlar günü olmaz...
Kutlanmaz. Burada yazılanlar size ters geldi ise vah benim ülkeme...
Çünkü "sizler" sayesinde sonumuz gelecek.
KADIN benim diğer yarım ve benim diğer yarımdan vaz geçmeye niyetim yok...
Türkiye Ne zaman kurtulur? *

*
Ülkenin üniter, ulus ve LAİK devlet yapısına inanan ve SAHİP
çıkan 550 milletvekilinin YARISI ÇAĞDAŞ TÜRK kadını olduğu zaman bu ülke
KURTULUR. Yani 550 vekilin yarısının KADIN olmasını isteyen MİLLİ İRADE..
seçmen. .oy kullanan..sen ve ben. Buna karşı çıkanlar o
KALIN KAFALARINA soksunlar bu gerçeği.
Türk Kadını benim diğer yarımdır ve ben TAM olmak istiyorum...
Çünkü onlara İHANET EDEMEM... Tüm bunlara yürekten inanmıyorsanız lütfen
"sözde" sevdiğim kadın dediğiniz kadına
"SENİ SEVİYORUM" demeyin...
Çünkü çok komik ve acınası oluyorsunuz. ...
LÜTFEN artık kadınların GÖZLERİNE ve BEYİNLERİNE bakmaya başlayın...
Türk Kadını ve erkeğinin daha aydınlık günlerde yaşaması dileklerim ile arz
ederim. *
*Dr. Eray AYBAR

yağmur
20-02-2010, 15:21
AVUCUNUZU AÇMAYI DENEDİNİZ Mİ?
Doç .Dr. Erol ERÇAĞ

Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır. Bir
Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır.
Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir
yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı
büyüklüktedir. Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun tatlının
kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar, ama yiyecek
elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır.

Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde
maymun çılgına döner, ama kaçamaz. Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir
şey yoktur. Onu sadece, kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması
gereken tek şey, elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü
o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

Bizleri de tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve
zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Yapmamız gereken; elimizi açıp
benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla hür
olmaktır!

Bu örnekle benzeştirirsek; ben, sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyin
bizim için birer tuzak olduğunu fark etmediğimizi düşünüyorum:

- Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep
telefonlarına sahip olmak,

- Ortalama 15 m2´sini kullandığımız ama kullandığımız alandan 10-20 kat
büyük evlere sahip olmak,

- Belki bir kez giydikten sonra çok uzun sure dolabımızın bir köşesinde
unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak,

- Okumadığımız kitaplara sahip olmak,

- Asla kadranın gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en süratli arabaya sahip
olmak,

- Bize günde 3-5 kez zamanı, başkalarına sürekli zenginliğimizi gösteren kol
saatlerine sahip olmak,

- Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak; tabiri
caizse yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakın bir yazlık,
bir dinlence evine sahip olmak,

- Vaktimize, nakdimize, aklımıza, çenemize zarar verse bile bir futbol
takımı taraftarlığına sahip olmak,

- Oturmadığımız koltuk takımları, izlemediğimiz dev ekran televizyonlar;
kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha nelere sahip olmak... Ya da sahip
olduğumuzu sanmak...

O maymun gibi; avucumuzda tuttuğumuz sürece (faydalanamasak bile) sahip
olduğumuzu sanmıyor muyuz? Ve ancak parmaklarımızı gevşetip bunlardan
vazgeçtiğimiz zaman gerçekten özgür olup tüm yeteneklerimizi kullanabilir
hale gelmeyecek miyiz?

Aslında biz bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmişiz. Ah bunu
bir anlayabilsek. ..