PDA

View Full Version : Mustafa Kemal ATATURK



Pages : 1 2 3 [4] 5 6

ally_mcbeal
13-11-2008, 22:17
ezici çoğunlukla no lar baskın şu an....

hızlı
16-11-2008, 00:27
ADD hakkında soruşturma açıldı 15 Kasım 2008 22:00
Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığı, Atatürk ve Lenin'i yan yana gösteren pankartın açıldığı Kadıköy'deki mitingi düzenleyen ADD için soruşturma başlattı.
Dava açılmasına karar verilirse ADD yöneticileri ve pankartı taşıyan eylemciler, 3 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanacak.

Ergenekon soruşturmasını protesto etmek için 19 Temmuz 2008 tarihinde ADD tarafından düzenlenen mitingde Atatürk ile Lenin'i yan yana gösteren pankart açılması üzerine Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçti. Mitingi düzenleyen ADD ve pankartı açan Halkın Kurtuluş Partisi (HKP) hakkında soruşturma başlatan savcılık, 5816 sayılı "Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkındaki Kanun'a Muhalefet" suçundan dava açmaya hazırlanıyor. Medyada yer alan görüntü ve fotoğraflar ile emniyet güçlerinin elindeki delilleri toplayan savcılığın soruşturması sonunda dava açılmasına karar verilirse; ADD yöneticileri ve pankartı taşıyan eylemciler, 3 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanacak.

Kadıköy İskele Meydanı'nda yaklaşık 2 bin kişinin katıldığı mitingde açılan pankartta, sağ tarafta Atatürk, sol tarafta ise Lenin'in fotoğraflarına yer verilmişti. Pankartın en üst kısmında ise kırmızı renklerle; "Antiemperyalist Birinci Kurtuluş Savaşımızın Önderi ve En Büyük Müttefiki" yazılmıştı.

Bu arada Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, ADD'nin İzmir ve Bursa'da düzenlediği ve aynı pankartın açıldığı mitingler nedeniyle de İzmir ve Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı'na soruşturma açılması yönünde yazı göndermeye hazırlandığı öğrenildi

e-fulya
16-11-2008, 11:04
Atatürk’ün Hatay meselesi sırasında 1937 yılında Fransız elçisi (M. Ponceau) ile Ankara’da yapacağı görüşme öncesinde Sabiha Gökçen’e bir silah vererek, görüşmenin yapılacağı salona girip havaya iki el ateş ederek ’Hatay’ı sattırmayız, satanı affetmeyiz’ demesini öğütlediği...

SABİHA GÖKÇEN SALONU BASIYOR

"Sabiha Gökçen geliyor. Salonu basıyor. Silahını çekiyor, iki el havaya ateş ediyor ve diyor ki, ’Hatay’ı sattırmayız, satanı affetmeyiz’. Korumalar falan şaşkına dönüyor, çünkü hani Sabiha Gökçen’den öyle bir şey beklemiyorlar. Hiç kimsenin haberi yok. Korumalar atlıyor, polis geliyor, tutukluyorlar Sabiha Gökçen’i... Alıyorlar ve karakola götürüyorlar. Ve Atatürk dönüyor yanındaki Fransız elçisine, ’Görüyorsunuz, bu millet beni affetmez’. Müthiş bir sahne bu. Atatürk, iletişim dehası aslında. Hem onun yarattığı etkiyi bir büyükelçinin üzerinde, tahmin edersiniz."

GÖKÇEN 1 GÜN HAPİS YATTI

Bu olayın ardından Atatürk’ün emriyle Gökçen tutuklanmış ve hakim karşısına çıkmıştı. Gökçen, milli hislerinin galeyana geldiğini ve bunun için kimseden emir almadığını söylemiş sorgu sırasında, Atatürk’ün kız kardeşleri Makbule Hanım ile Semiha İnanç da silahlarını havaya boşalttıkları için adliyeye gelmişlerdi. Yasa gereğince, üç kadın 24 saat hapis cezasına çarptırıldı. Mesaj yerine ulaşmış ve Fransa, Türkiye’nin kararlılığını görmüştü.

Televizyon Gazetesi

gizemliduygular
16-11-2008, 18:27
Daha uzun görüntülerini seyrettiğim Ulu Önderimizin konuşmasındaki nezaket, davranışlarındaki centilmenlik, duruşundaki asalete dikkatlerinizi çekmek isterim.

http://www.haberturk.com/haber.asp?id=109092&cat=200&dt=2008/11/16

ÖZDOĞAN77
22-11-2008, 10:34
Hasta yatağında bile gençleri düşünüyor.


-Hayatını egitime adayan cumhuriyetin ilk kadin
öğretmenlerinden 94 yasindaki Refet angın,
''öğretmenler günü''nü hastanede kutlayacak
-refet angın:
-''genclere mesajım, ATATÜR'ü tanısınlar,
anlatsınlar. Atatürk kimdir, ne yapmıstır bunu
iyi bilsinler''
-''ben hayatım boyunca o'nu anlattım. Biraz
iyileşince toplantılara katılıp yine Ataturk'ü
anlatmak istiyorum''


11:24 22/11/08

--aa--

eng1907
23-11-2008, 20:41
Mustafa Kemal Hakkında Bilinmesi Gereken 30 Özel Şey


1."ATA" LAFINI SEVMEZDI
"Ataturk" hitabini ilk kez donemin Turk Dil Kurumu Baskani bir konusmasinda kullanmis, Mustafa Kemal de cok begenerek soyadi olarak almisti.Kendisine Ata" diye hitap edilmesinden hic hoslanmazdi.

2.EN SEVDIGI YEMEK
Manastir Askeri Lisesi yillarindan kalan bir aliskanlikla hayati boyunca en sevdigi yemek kuru fasulye ve pilav olarak kaldi. Tatliya duskun degildi ama cani istediginde cok sevdigi gul recelini tercih ederdi.

3.EN BUYUK HAYALI DUNYA TURUNA CIKMAKTI
Omru yetseydi bir dunya turuna cikip Turk dili ve tarihi uzerindeki calismalarini genisletmek en buyuk hayaliydi.

4.BASUCU KITABI "CALIKUSU" YDU.
Binlerce kitabi vardi.Ama bunlarin arasinda bir tanesini hayati boyunca hatta cephede bile basucundan ayirmadi. Resat Nuri Guntekin'in unlu Calikusu" romanini hep yaninda tasir, her gun rastgele bir yerinden acar, birkac sayfa okurdu.

5.KABUL SALONUNDAKI AT YAVRUSU
Atlardan sonra en sevdigi hayvan kopekti. "Fox" adini verdigi kopegi, Gazi`nin yataginin ayak ucunda uyurdu. Hayvanlara duskunlugu o dereceydi ki bir gun misafirlerinin de gorebilmesi icin yeni dogmus bir tayla annesinin Cankaya Kosku kabul salonuna getirilmesini bile emretmisti.

6.TAM BIR SALON ADAMI
En sevdigi dans valsti. Muzik zevki cesitlilik gosteriyordu.Klasik Bati muzigi disinda Anadolu ezgilerini de severek dinlerdi.

7.GOMLEKLERININ TUMU BEYAZDI
Gomleklerinin hepsi beyazdi. Bu gomlekler ilk yillarda Isvicre`de ozel olarak dikilirken sonra yerli mali kullanma kampanyasina onculuk edebilmek icin Beyoglu`nda bir terziye diktirilmeye baslanmisti.

8.DOLABINDA LACIVERTE YER YOKTU
Takim elbiselerinin tasarimlarini hep kendisi cizerdi.Lacivert takim giymeyi sevmezdi.

9.OLCULERI
Boyu 1.74 idi.Hayatinin son donemlerine kadar 76 olan kilosu hastaliginin ilerlemeye baslamasiyla 46'ya kadar dusmustu. 43 numara siyah rugan ayakkabi giyerdi.

10.RUMELI SIVESI
Ozenli ve temiz bir Turkce konusurdu. Ancak bazi kelimeleri Rumeli sivesiyle telaffuz ederdi.

11.HAZIN BIR HIKAYE
Hayatinda bir donem cok onemli yer tutan Mustafa Kemal`in evlenmesinden sonra hayatina trajik bir sekilde son veren Fikriye Hanim`in mezarinin nerede oldugu bilinmiyor.

12.CUMHURBASKANLIGINDAN SIKILIYORDU.
Hayatinin cogunu gecirdigi savas cephelerinden sonra Cumhurbaskani olarak gecirdigi yillar ona bir tecrit yasantisi gibi geliyor, cok sevdigi halkindan ve sade bir vatandas yasamindan uzaklastigini dusunuyordu.

13.PAPA`NIN TEMSILCISINE ELBISE
Kiyafet Kanunu cercevesinde tum din adamlarinin dini kiyafetleriyle sokaga cikmalari yasaklaninca, Monsenyor Roncalli`ye kendi terzisi Kemal Milasli eliyle bir koleksiyon hazirlatti.

14.KENDISI TIRAS OLMAZDI.
Sabah kahvaltilariyla arasi hic hos degildi.Yataktan kalkar kalkmaz odasindaki divanin uzerine bagdas kurarak oturur, gunun ilk kahvesini sigarasini icerdi.Bir ozelligi de kendi kendine tiras olmamasiydi.

15.DUZEN TAKINTISI VARDI
Evinde ,cevresinde hatta konuk oldugu evlerde bile egri duran esyalari duzeltmeden rahat edemezdi.

16.HOSGORULU LIDER
Koylunun birinin gazete kagidina sardigi tutunu icmeye calisirken eli yanmis,"Alin bunu kendi icsin" diyerek Ataturk`e
kufretmisti.Mahkemeye cikarilacakti. Ataturk olayi dinledikten sonra "Onu mahkemeye vereceginize dogru durust sigara icmesini temin edin" dedi.

17.SIGARA PAZARLIGI
Hastaliginin baslangicinda kendisini muayene eden Dr.Fissinger gunde kac paket sigara ictigini sormus, Ataturk "sekiz" demisti. Doktor bunu gunde bir pakete indirmesi gerektigini soyleyince gulumseyerek cevap vermisti:"Ben zaten bir paket iciyorum. Bundan sonra bunu sizin izninizle yapacagim".

18."BU NASIL HALKCILIK?"
Bir sabah milletvekilleri ile trene binmisti.Konduktorun milletvekillerinden bilet parasi almamasina sasirmis nedenini
sormustu.Trenin milletvekillerine bedava oldugunu ogrenince epey sinirlenmis, "Ne de guzel halkcilik ama" demisti.

19."LAIKLIK ADAM OLMAKTIR!"
Ilk mecliste bir oturum sirasinda uyelerden biri laikligin ne manaya geldigini anlamadigini soyleyince Gazi cok sinirlenmis ve elini
kursuye vurarak bir din bilgini olan uyeye cevap vermisti: "Adam olmak demektir hocam,adam olmak!"

20.KURBANLARI BAGISLARDI
Gittigi yurt gezilerinde kendisi icin kurban edilen hayvanlara bakamaz boyle durumlarda sirtini doner yada kesilmelerini engellerdi.

21.YABANCI DILE MERAKI
Askeri lisede ogrenmeye basladigi Fransizca'yi sonraki yillarda gelistirdi. Zengin bir kelime bilgisi vardi. Konusurken araya
Fransizca sozcukler de eklerdi.

22.FASULYESINE POKER
Kumardan hoslanmaz ama arkadaslariyla fasulyesine poker oynardi.Oyun sonunda kazandiklarini iade ederdi.

23.KAN GORMEYE DAYANAMAZDI
Cephelerde dusmanla gogus goguse savasmis biri olarak en ilginc ozelligi savas meydanlari disinda kan gorunce fenalasmasiydi.

24.KULAKLARI DUYAN TEK KISI.
Fransiz tarihcisi Herriot Ankara`ya geldiginde Gazi`nin kulaklarinin duyuyor olmasina sasirmis anilarinda bunu espirili bir dille anlatmisti: "T.C`de bir tane kulaklari duyan kisi var onu da Cumhurbaskani yapmislar".

25.BIR RICASI BAS ACTIRDI
Bir gun halk arasinda dolasirken carsafli bir kadina rastlamis, "Hafiz Hanim benim hatirim icin basindaki ortuyu acar misin?" diye sormustu. Kadin bas ortusunu acarak , Ataturk`un onunde egildi ve ellerini optu.

26.BILARDO VE YUZME
Sportmen kisiligi vardi. Her gun at biner , yuzmeye gider ve bilardo oynardi.

27.EN BASARILI DERS.
Egitim hayati boyunca en basarili dersi matematikti. Pozitif bilimlere ilgisi hayati boyunca surdu.

28.YAGCILARA GECIT YOK
Yagcila cok kizardi Bir aksam sofrasida kendisine gereksiz sekilde iltifat eden Abdulhak Hamit`e mudahale etti.

29.SON YILBASI GECESI
1937`yi 1938`e byan son yilbasi gecesini Disisleri Bakani Tevfik Rustu Aras ile bas basa gecirmisti. O gece dolabindaki bazi elbiseleri bakana hediye etmisti.

30.KOSKTEKI GUVERCINLIK
Kuslari cok severdi.Cankaya Kosku`nde ozel bir bakicinin ilgilendigi guvercinligi vardi

JAKO
25-11-2008, 21:21
55 günden beri Erzurum'da buluna Mustafa Kemal Paşa'nın da artık Sivas'a hareketi gerekiyordu. Çünkü, Ağustos ayının sonlarına doğru bazı delegeler Sivas'a gelmiş bulunuyorlardı. Kendisinin Sivas'ta beklendiğine dair haberler almaya başlayan Mustafa Kemal ve arkadaşları yola çıkmalıydılar, ama nasıl?
Bu sorunun yanıtını, o günlerin notlarını günü gününe tutan Mazhar Müfit Kansu'nun anılarında bulunuyoruz:

"Akşam yemeğinde Paşa yine Sivas yolculuğuna bahsi intikal ettirerek,
- Hazır mıyız?
- Elimizde çürük çarık üç otomobil var. Karoserleri berbat, körükleri yırtık pırtık. Lambaları da yok, karpit yakacağız. Geceleri yola devam etmek mecburiyetinde kalırsak karpit de yanma. Burada karpit tedarik etmenin de imkanı yok.
- Çürük çarık, lambalı, lambasız gideceğiz. Ancak üç otomobil hepimizi ve eşyamızı nakle kafi mi?
- Tabi kafi, değil,
- Rauf, Süreyya, Hüsrev, Raif Bey'lerle sen, Cevad Abbas ve Muzaffer otomobillere taksim oluruz. Şeyh Fevzi Efendi için de yer ayrılır. Kendisini Erzincan'dan alırız. Recep, Zühtü, Hayati, Memduh ve diğer zabit arkadaşlarla eşyalarımız da arkadan araba ile gelirler.
- Güzel Paşam. Ben de böyle düşünüyordum. Ancak üç dört arabaya ihtiyacımız var. Bugün Belediye Reisi ile görüştüm, ucuza bize araba temin edecek. Fakat 400 lira kadar bir paraya ihtiyacımız olacak. Tabii yol boyunca ve Sivas'ta da paraya ihtiyacımız olacak. Kasamız ise malum.
Kaşlarını çatarak ve dişlerini sıkarak gözlerini masanın üzerinde duran kahve fincanına dikti ve hafif sesle
- Evet, bir de para meselemiz var
O'nun bu anını ve bu halini görüp de üzülmemenin imkanı yoktu. Bir millet mücadelesinin ve bir millet kurtuluşunun yolunda üniformasına ve kesesindeki 800 lirasına kadar maddi her şeyini kaybeden ve bütün zeka, enerji ve mana kudretini büyük idealine hasreden bir adamın artık hiç olmazsa para mevzuu ile ilgili olmamalı, binbir gaile içinde onu düşünmekten azade bulunmalı idi. Onun içindir ki:
- Paşam siz bu mevzuu ile meşgul olmayınız elbette bir tedbir düşüneceğiz.
Diyerek, mevzuu değiştirmek kastıyla"...

Mustafa Kemal Paşa'nın "Evet, bir de para meselemiz var" diye değindiği problem, ne yazık ki, Milli Mücadele'nin başında olduğu kadar, bütün mücadele boyunca temel problem olmakta devam edecektir.

Meselenin nasıl bir çözüm şekline ulaştığını, Müdafaai Hukuk Cemiyeti Erzurum Şubesi Üyesi Cevat Dursunoğlu şöyle anlatmaktadır(114):
"... O gün Mustafa Kemal Paşa'nın yanından gelen Kazım (Dirik), arkadaşlara Paşa'nın yola çıkmasını sağlamak için bizim para temin etmek vaziyetimiz olduğunu hatırlattı... Hiç birimizde de para yoktu. Hepimiz "kutilayemut" (ancak ölmeyecek kadar) yaşayabiliyorduk. Paşaya hiç olmazsa bin lira kadar bir para temin etmeliydik. İlk tedbir olarak çoluk çocuğumuzun ziynet eşyasına başvurmayı hatırladık. Kadınların göz yaşlarına bakmayacaktık. Fakat bunların da boynunda, kolunda ne varsa hepsi muhacirlikte ekmek parası olarak sarfolunmuştu.

"Heyeti FaaLe"azasından emekli binbaşı Süleyman Bey hızır gibi imdadımıza yetişti. Her anlamıyla da kamil bir insan olarak tanıdığımız Süleyman Bey nasıl bir çıkmazda olduğumuzu görerek "Çocuklar, ben bu işin çaresini buldum. Benim tasarruf edilmiş dokuz yüz liram var. Ben altmış yaşını geçmiş bir adamım. Allah'ın rızasından, milletin selametinden başka bir dileğim yok. Bu parayı size veririm. Fakat bu parayı verdiğimizi ne Paşa ne de başka kimse bilmeyecek ileride Müdafaa-i Hukuk'un parası olursa verirsiniz, olmazsa helal olsun. Ben Devletin verdiği emekli aylığı ile geçinir giderim" dedi. Hepimizin gözleri yaşarmıştı. Bu adsız büyük bizi o günkü en büyük kaygımızdan kurtarmıştı. O gün Süleyman Bey parayı getirdi. Yüz lira kadar da aramızda toplayarak bin lira yaptık ve Kazım delaletiyle Paşa'ya ulaştırdık. Kazım dönüşte Paşa'nın çok memnun olduğunu sevinerek anlattı..."

Bu para ile yol hazırlıkları yapılmış; ekmek, peynir ve zeytinden ibaret kumanyalar hazırlanmış, kafile üç otomobil ve üç at arabası ile 29 Ağustos 1919 günü Erzurum'dan Sivas'a doğru yola çıkmıştı.

Ancak ne var ki, daha Erzincan'a gelmeden, yolları ve dağları eşkıyalar tutmuştur. Rum Pontus Çeteleri bir taraftan, Kürt aşiretleri diğer taraftan asker kaçaklarından oluşan çeteler diğer yandan, bu dağları aralarında paylaşmışlar, geçitleri tutmuşlardır.
Yolda, eşkıya ile müsademeden dönen bir jandarma birliğine rastlanır. Birlik Komutanı, yola devamın mümkün olamayacağını, takviye almaya gittiğini, geri dönene kadar beklenilmesini söyler.

Mustafa Kemal sorar:
-"Ne kadar zamanda dönersiniz?"
-"24 saatte"
-"24 dakika bekleyemem."

İşte, lastikleri doldurulmuş, karoseri patlak, hurda halinde 3 otomobilden ve eşyaları taşıyan 3 at arabasından oluşan bu konvoy, öndeki arabada Mustafa Kemal, yanında Rauf Orbay, Hoca Arif Efendi, arkadaki arabada Süreyya yiğit, Hüsrev Gerede, Mazhar Müfit Kansu, üçüncü arabada da Dr. Refik Saydam, Yaver Cevat Abbas, Yaver Muzaffer Kılıç ve Yüzbaşı Osman Tufan ve ağızlarında koro halinde, yol boyu eksilmeyen bir marş:

"Dağ başını duman almış
Gümüş dere durmaz akar
Güneş ufuktan şimdi doğar
Yürüyelim arkadaşlar

e-fulya
29-11-2008, 19:02
Bu yavrumuza böylesine Atatürk sevgisini aşılayan anaokulu öğretmenini ve ailesini tebrik etmek gerek:
http://videogaleri.hurriyet.com.tr/Video.aspx?s=5&vid=2940

karahisarlı
04-12-2008, 08:38
Arkadaşlar dün gece topiği neredeyse sondan başa doğru okudum ,duygulandım ,en önemlisi ümitlerim memleket adına tekrar filizlendi emek veren tüm arkadaşlara teşekkür ediyor hepinizi kutluyorum

JAKO
06-12-2008, 21:21
http://www.resimvadisi.com/data/media/1276/atarz9.gif

BABUTSA
10-12-2008, 15:45
BİR ALINTI AMA YAZANIN ELLERİNE VE YÜREĞİNE SAĞLIK

Sağa sola bakıyorum, gazete, kitap, dergi okuyorum; Atatürk'e saldırı, taşlama, yergi, eleştiriden geçilmiyor; anlıyorum ki Atatürk büyük suç işlemiş.....

Niçin...?
Çünkü dünya görüşünde, evrene bakış felsefesinde ideolojik içeriğinde 'Aydınlanma'yı yeğlemiş; Atatürk, 'Akıl inançtan, bilim dinden bağımsızdır' demiş.

A benim canım Mustafa Kemal'im uygarlığın ışığına neden yüzünü dönersin? İran'a bak, Suudi Arabistan'a bak!... Bırakaydın, bağnazlığın dipsiz kuyusunun batan dolabında dönenseydik. En büyük suçunu "GERÇEK YOL GÖSTERİCİ BİLİMDİR" diyerek işledin.

Atatürk suçlu...
"Vatanın bağrına düşman dayamışsa hançerini" Gazi Paşa görmezlikten geleydi;

"İngiliz muhibbi" olaydı, "Amerikan mandacılığı" na sarılaydı;

"Ya istiklal ya ölüm" deyip ortalığa atılarak pişmiş aşa neden soğuk su kattı?

Atatürk suçlu...
Osmanlı, Sevr Antlaşması'nı kuzu kuzu imzalamışken bizlere Konya Ovası yetmez miydi?

Denizi zaten sevmeyiz, dağların gerisine çekilip bozkırda otururduk.

Eloğlu vatanın minarelerine çan takar,

bizim cami yaptırma dernekleri de Haymana bölgesinde çalışmalarını yoğunlaştırırdı.

Nemize gerek İstiklal Savaşı?

Nemize gerek İzmir, Aydın, Edirne, Çanakkale, İstanbul?

Nemize gerek Lozan, a Mustafa Kemal Paşa?

Atatürk suçlu...
Sevgili Mustafa Kemal, kadın hakları senin neyine?

Bak, şimdilerde genç kızımız başına türban dolarken sana da verip veriştiriyor.

Yurttaşlık Yasası çıkardın, erkek karısını iki sözcükle boşayamıyor;

ama kadın kara çarşafa girip sana beddua ediyor.

Hukuk devrimini neden yaptın Kemal'im?

Atatürk suçlu....
Çünkü cumhuriyeti ilan etti.

Haydi padişah efendimize kıydı, hilafete neden dokundu?

Laik devletten daha büyük günah olur mu şu dar-ı dünyada Gazi Kemal'im?..

Atatürk suçlu...
Osmanlı'nın cengâverliğinden bizi soyutladı;

1923'ten bu güne "Yurtta barış, dünyada barış" diye yaşamak erkekliğimizi öldürmedi mi?

Biz korkak mıyız a Gazi Paşa?

Savaşçılıktan nasıl vazgeçeriz?

Senin en büyük suçun barışçılık değil mi?

Atatürk suçlu....
Çünkü 1923'te kurulan cumhuriyete 1925'te başkaldıran Şeyh Sait 'e (kraliçe notu:torunu dingil mil denen sütü bozuktur) el sürmeyecekti;

hilafetçi Said-i Nursi 'yi başkente buyur edip devletin başına oturtacaktı.

On bir yıl süren savaşlardan sonra temelini attığı devleti,

İngiliz işbirlikçisi şeyhlere, aşiret reislerine, seyyitlere lokma lokma sunarak, parça parça edecekti.

A benim Mustafa Kemal Paşam,

ayaklanmalara karşı neden beyaz teslim bayrağını çekmedin de üstlerine yürüdün?

Atatürk suçlu...
Öyle bir cumhuriyet kurmuş ki, bir türlü yıkılmıyor.

21'inci yüzyıla yaklaşıyoruz, devleti Amerika'ya teslim edemedik, parçalayamadık;

bu yüzden Gazi'ye çok kızıyoruz,

cumhuriyetin harcını sağlam karmış diye öfkeleniyoruz.

Atatürk suçlu...
Yetmiş yıl önce bağımsız bir cumhuriyet kurmuş, bize bırakmış;

yarım yüzyıldan beri laik cumhuriyeti çağdaş demokrasiye yakışır bir düzeye getiremedik;

bu yüzden öfkelendikçe yarım yüzyıl öncesine dönerek Atatürk'e veriştiriyoruz.

Atatürk suçlu...
Çünkü canım Mustafa Kemal, bizim adam olacağımızı sandı, biz cüdam olduk;

başımızı dik tutacağımıza, Ortadoğu'da "süper yabancı devlet" in taşeronluğuna soyunduk;

içimizdeki aşağılık duygusunu Atatürk'ü eleştirerek gidermeye çabalıyoruz.


Alıntı ama kimden alıntı bilmiyorum..
İroni bi tarafa Atatürk suçlu değil elbette ama şanssız bence..
Kıymetini bilip kendisine sıkı sıkı sarılacak zeki bir milletin evladı olacağına bulgur, kömür avantacılarına geldi lider diye.. Dahi olarak adlandırdığım Fidel Castro'nun bile kendi heykelinin dikilmesini yasaklamasına rağmen ülkesine bir Atatürk büstü dikilmesini emrettiğini, yeryüzünde örnek aldığı tek liderin Atatürkümüz olduğunu, Küba'da özellikle Havana'da onlaca Atatürk isimli sokak, cadde, okul vs.. olduğunu ve sadece Fidel değil tüm dünyanın O'na hayran olduğunu bilmeyen cahil milletin kaderi karanlık ve yoksulluktur..
Yaşlı amcanın Livaneliye dediği gibi:
SÜT NEYSE KAYMAK ODUR..

BABUTSA
10-12-2008, 15:47
http://www.ataturktoday.com/


İlginç bir takvim,günlere tıklayın

http://www.ataturkculuk.net/Takvim/2009AtaturkTakvimi.htm

HAŞAT
20-12-2008, 20:38
Atatürk'ün Yaveri anlatıyor,,,

Gazi, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı.
Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.

- Merhaba nine.
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;

- Merhaba dedi.
- Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp;


- Neden sordun ki, dedi. Buraların saabisi misin? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.


- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
Kadın başını salladı.


- Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği, kavruk köylerinden birindeyim. Bizim muhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.


- Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da... Benim iki oğlum gâvur harbinde şehit düştü. Memleketi gâvurdan gurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip muhtara anlatinca, o da bana bilet aliverip saldi Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte agsamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.


- Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı?

Kadının birden yüzü sertleşti.


- Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki.. O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden gurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşiyoz. Sunun bunun gâvur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver.


Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek;
- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanimizdir... Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu.


Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Pasa yani Atatürk işte karsında duruyor.


Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp
Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı;


- Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye
getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;


-'Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin.
( 'Ananı da al git' deyip, bir anlamda vatandaşa küfredenler var artık zamanımızda )
Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.'

BABUTSA
24-12-2008, 20:43
Türkiye

"1930´ların başları.

Gazi Mustafa Kemal´e bir mektup gelir.

Okuduktan sonra birden yüzü değişir.

Olay şudur. İsviçre´de bir park açılır.

Parkın kapısına bir tabela konmuş ve üzerine şunlar yazılmıştır:

´Buraya sadece asiller girebilir´.

Parka bir Türk genci girmek ister.

Bekçiler içeriye sokmazlar.

Genç ısrar eder:

´Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, buraya girmek istiyorum, bana engel olamazsınız´ der.

Tartışma çıkar.

Bekçiler Türk gencini hırpalayarak parktan uzaklaştırırlar.

Bu ağır hakaretleri hazmedemeyen genç, Mustafa Kemal´e mektup yazarak olayı baştan sona anlatır.

İşte Mustafa Kemal´in canını sıkan mektup budur.

Hemen emir verir ve olayın araştırılmasını ister.

Kısa sürede olayın doğru olduğu Mustafa Kemal´e bildirilir.

Bunun üzerine hemen Başbakan İsmet Paşa Çankaya´ya çağrılır.

Mustafa Kemal olayı anlatır ve İsviçre´ye derhal sert bir nota verilmesini emreder.

Sonra İsmet İnönü´ye şöyle der:

´Bununla da yetinmeyelim. Ben İsviçre cumhurbaşkanına bir mektup yazdım onu da gönderelim´.

Mustafa Kemal mektubunda ´Türkiye´den hemen özür dilenmez ve durum düzeltilmezse devletinizle bütün diplomatik ilişkiler kesilecektir´.

Bir hafta sonra yanıt gelir.

İsviçre olay için Türkiye´den özür diler, ayrıca parkın kapısındaki tabelanın da şöyle değiştirildiği bildirilir:

´Buraya sadece asiller ve Türkler girebilir".

Bu yazı Tufan Türenç´in 20 Aralık 2008 tarihli Hürriyet´teki köşesinden alınmıştır.

Okudukça duygulandım, iftihar ettim.

Atatürk Türkiye´si buydu.

Ne İstiklâl Savaşı´ndan önceki zayıf döneminde ne de kurtuluştan sonraki dönemde emperyalizme hiç boyun eğmedi.

Hiçbir lâubalilik, saygısızlık ve küstahlığa göz yummadı.

"Basit meseledir, münferit olaydır" kolaylığına yatarak görmezlikten gelmedi.

Zaten Atatürk "saygısızlığın küçüğü büyüğü yoktur" diyordu.

Ve bu ilkeye hayatı boyunca bağlı kaldı.

Küçük veya büyük hiçbir terbiyesizliği geçiştirmedi.

Mutlaka üzerine gitti.

Milletin haslet ve gururunu hep yükseklerde tuttu.

Musolini maskarasının savaş tehditleri karşısında bile kesin vaziyet aldı.

Ve haddini bildirdi.

İsmet Paşa Roma´ya gidecekti. Atatürk şu talimatı verdi:

"Sen de başbakansın, Musolini de başbakan. Seni Roma garında karşılayacak. Trenden indiğin zaman o kaç adım atarsa sen de o kadar adım atacak, onun ayağına gitmeyeceksin".

Atatürk Türkiye´si buydu.

Şimdi bir de emperyalizm karşısında ezilip büzülen, AB kapılarında horlanan AKP iktidarına bakınız.

Ben bir Türk olarak hicap duymakta ve isyan etmekteyim.

Fuat Veziroğlu

KARADENIZ
28-12-2008, 14:32
"İstanbul Üniversitesi' nde öğrenci olduğum sıralar, okul duvarında bir ilan gördüm:

"Avrupa'ya talebe yollanacaktır. "

Allah Allah, dedim! Ülke yıkık dökük, her yer virane, Lozan yeni imzalanmış, bu durumda Avrupa'ya talebe...

Lüks gibi gelen bir şey...
Ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içinden 11 kişi seçilmişiz.

Benim ismimin yanına Atatürk, "Berlin Üniversitesi' ne gitsin." diye yazmış.

Vakit geldi, Sirkeci Garı 'ndayım; ama kafam çok karışık. Gitsem mi, kalsam mı?

Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı?

Tam gitmemeye karar verdiğim, geri döndüğüm sırada bir müvezzi ismimi çağırdı.
"Mahmut Sadi! Mahmut Sadi! Bir telgrafın var."
"Benim" dedim.
Telgrafi açtım, aynen şunlar yazıyordu:
"Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz. "
İmza
Mustafa Kemal
Okuyunca düşündüklerimden olağanüstü utandım.

"Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme." dedim.
"Düşünün 1923'te o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerde, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi?"
Çok başarılı oldum. Ülkeme alev olarak döndüm.

Önce Istanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü'nü kurdum. Kürsü başkanı oldum.

Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım.

Ben kim miyim?

Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamı Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak'ım."





Türkiye! Atatürk için Allah'a borçlusun,
geriye kalan her şeyi de Atatürk'e...
Daniel Dumoulin

KARADENIZ
29-12-2008, 12:06
İşte Gerçek Bir Devlet Adamı ve Devlet Duruşu



Kırmızı çizgi nasil çizilir.




ATATÜRK'TEN BULGARİSTAN'A GÖZ DAĞI

Başvekil İsmet İnönü davet edildiği
Rusya'dan Bulgaristan yolu ile dönüyordu..

Yine o ara Bulgaristan'la aramız iyi değildi..

Bulgar komitacıları Sofya'daki Türk sefaretini sarmış,

İsmet Paşa'ya suikast yapmak üzere dışarıya çıkmasını bekliyorlardı ...

Bulgar hükümetinin dikkati çekildi..Bulgar hükümeti bililtizam (inadına,bile bile) umursamadı.

Bunun üzerine keyfiyet Ankara'ya bildirildi, ilgililer toplanıp, aralarında müzakere etti..

Bir çare araştırıldı...Tatminkar bir tedbir bulunamadı... Atatürk'e danışmaya karar
verdiler...Atatü rk sordu;

Siz ne düşünüyorsunuz?


" Bulgaristan'ı iktisaden tazyik
edeceğiz..Şiddetle muhtaç olduğu bazı
maddeleri satmamakla tehdit edeceğiz"

Atatürk güldü ve

"Telefonu verin bana" dedi..

Donanmaya emir verdi.. Ertesi sabah Yavuz zırhlısı İzmit'den Varna'ya gitti..Yüzbir pare top
attı..Evlerin camları kırıldı..herkes yataklarından heyacanla fırladı..Bulgar hükümeti telaşlandı..

Amiral Türkiye Başvekili İsmet Paşa'yı almaya geldiğini söyledi...

Bulgar Hükümeti İsmet Paşa'yı Sofya'dan Varna'ya zırhlı trenle, ihtimam ve muhafaza altında getirdi..

Bando ile merasim yaparak Yavuz'a uğurladı..Amiral, kırılan camları ödeyip, Başvekili Türkiye'ye getirdi..

Kaynak (Avni Altıner/ Her yönüyle Atatürk)

MEMORY10
03-01-2009, 22:51
bir tanede ben ekleyeyim.Umarım yoktur.

mustafa kemal atatürk'ün azınlıklar konusunda ismet paşa'ya ettiği sözdür.

"başbakan inönü saat 18.00 sularında florya köşkü'nde atatürk'ü ziyaret etmiş:

- hayırdır ismet... habersiz geldin.

- paşam, azınlıklar meselesi... konuyu meclis'e getireceğiz... ne diyorsunuz?

- ismet bugün geç oldu... yarın sabah erkenden gel, konuşalım.

inönü çıkınca atatürk "bütün görevlileri" toplamış:
- sadece laleler kalsın... bahçedeki diğer bütün çiçekleri sökün, atın... derhal.

ismet paşa sabah gelmiş, bahçenin "halini" görmüş ve "görevlilere" sormuş:
- ne oldu böyle?

- gazi paşa hazretleri emrettiler, söktük.

başbakan inönü, cumhurbaşkanı atatürk'ün odasına girmiş:
- paşam, bahçenin durumu nedir?

mustafa kemal:
- azınlıkları söküp attım ismet.

inönü "anladım" dercesine başını öne eğmiş:

atatürk:
- ismet, ben "ne mutlu türküm diyene"
sözünü boş yere söylemedim... kendini türk hisseden herkes bu vatanın öz evladı... ben hayatta olduğum sürece bu böyle bilinsin... ve sakın azınlıklar ile ilgili bir kanun çıkarılmasın

warworn
17-01-2009, 12:30
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

hayranlıgımı her durum ve şartta belirtigim kişi...........

MEMORY10
17-01-2009, 13:34
Eski Van milletvekili İbrahim Arvas’a göre Atatürk’ün hayatta sevmediği iki zümre vardı: Dönmeler (Sabetaycılar) ve Masonlar. CHP Grubu’na talimat göndererek Masonluğun yasaklanmasını isteyen Atatürk, onu kökü dışarıda olduğu için kapattırmıştır bu rivayete göre. Hatta locaları kapatılmasın diye Masonlar tarafından kendisine Meşrık-ı Azamlık teklif edince küplere binip ‘Cehennem olun gidin Yahudi uşakları. Benim milletim bana kahraman sıfatını verdi; sizin gibi bir cıfıt Yahudiye uşak mı olacağım?’ demiştir.

bayay
18-01-2009, 11:59
Atatürk’ün hastalığı için Fransız doktorlar ne demişti?
http://www.memurlar.net/haber/129486/

madenr
20-01-2009, 21:50
Biz millet olarak çok şanslıyız.Bir Dünya lideri Atatürk`ümüz var.
Atatürk çok şansız,bizim gibi kahramanlarına,sırtını dönen bir milleti var.

warworn
30-01-2009, 17:15
dün bir kez daha anladım ki ne büyük devlet adamı oldugunu......................

erenfb
14-02-2009, 04:41
her geçen gün dahada sevdiğim dahada seveceğim atamız liderimiz birtanemiz..dünya çapında büyük devlet adamı..

tarko
20-02-2009, 17:46
ATATÜRK İDEAL CUMHURİYET KÖYÜ


ATATÜRK'ÜN KÖY PLANI :

İçinde hayvan mezarlığı, asri mezarlık, öğretmen evi,okuma odası, gençler kulübü,sosyal kurumlar,fabrikalar,köy gazinosu,damızlık ahırları olan bir köy düşünün.

Hayvanlar için bile mezarlık olması gerektiğini düşünen bir duyarlı deha,olağan üstü bir insan ve bizim en büyük şansımız ATATÜRK...

Bu planı bulup kamuoyuyla paylaşan Aysel Finnegan bakın neler demiş...

Aşağıda ;





Arkadaşlar

Hani filmlerde seyrederiz, kayıp bir hazine vardır ve uzunca süren bir
serüven ve iz kovalamadan sonra bir gün ortaya çıkar... İşte onun gibi bir
şey yaşadım kısa bir süre önce.

Dr. TAHİR TAMER KUMKALE 'nin ATATÜRK'ÜN EKONOMİ MUCİZESİ adlı kitabının
içinden çıkan bir kroki bana inanılmaz duygular yaşattı.

Ben bu krokiyi görünce adeta şok oldum.
Uzunca bir süre inceledim, tek tek yazıları okudum, inanamadım ! Bu bizim
kurtuluşumuz, işte Türkiye'nin aradığı çıkış yolu bu ! Hazine bulmuş gibi
sevindim Önce hayran kaldım, sonra duygulandım; sonra 72 yıllık kayıp için
kahroldum. Kayıp yıllara ve sorumlularına kızdım, öfkelendim.

Bu kadar güzel bir proje , hem de 1937 yılında tasarlanmış, üstelik Mustafa
Kemal Atatürk tarafından. Ölümünden hemen bir yıl önce biz bırakılan paha
biçilmez bir miras. Bir kurtuluş planı... Neden uygulanmadı ve bu gerçek
neden bizden saklandı ???

Lütfen inceleyin ve tanıdığınız herkese bu değerli bilgiyi aktarın...

Sevgilerimle...

Aysel Finnegan


http://img9.imageshack.us/img9/3496/koykentwq1.jpg (http://imageshack.us)
http://img9.imageshack.us/img9/koykentwq1.jpg/1/w2362.png (http://g.imageshack.us/img9/koykentwq1.jpg/1/)

KARADENIZ
17-03-2009, 10:21
Avustralya dan gelen bir karikatur..... dogru mu yanlis mi bilmiyorum ama 9 yasinda bir cocuk cizmis.........

YORUMSUZ..........................//


http://i39.tinypic.com/343t8ut.jpg

BABUTSA
17-03-2009, 22:15
Atatürk'e dil uzatanlara...
Hıncal Uluç ve Engin Ardıç'ın 'Atatürk' polemiği

Sabah Gazetesi yazarı Engin Ardıç "Atatürk'ün Pasaportu Var Mıydı?" yazısıyla o dönem yapılanları kendi gözünden anlattı. Hıncal Uluç da bu yazı üzerine Engin Ardıç'a ağır bir yazı ile karşılık verdi.


Önce Hıncal Uluç'un Engin Ardıç'a yanıtı

Atatürk'e dil uzatanlara...

Önce biri hafta sonu hiç yüzü kızarmadan saldırdı gene, "Atatürk'ün pasaportu var mıydı" diye.. ..
Ve çizdiği Atatürk portresine bakar mısınız?.. "Vizyonsuz.. Memur zihniyetli biri.."
Utanmazlığın ölçüsüne bakar mısınız?..
Yıkılmış, tükenmiş, bitmiş, işgal edilmiş Osmanlı'nın küllerinden, Avrupa'nın "Hasta Adam" dediği Türkiye'den, modern bir batı cumhuriyeti yaratan adam için çizilen tabloya, aşağılamaya bakar mısınız?..
"Memur zihniyetli, vizyonsuz!.."
Bu korkunç kafaya, bu örümcek düşünceye yanıtı, ayni günün gecesi, Rus Kızıl Ordu Korosu muhteşem bir yanıt verdi, tesadüfe bakın bu defa, TİM'de.. Ben ordayım üç kardeşimle, Öcal Serpil ve Kemal'le..
Salon son koltuğuna kadar tıklım tıklım doluydu ve herkes, Atatürk'ün neler yaptığını anlatan Kızıl Ordu korosuna hem de nasıl coşkuyla eşlik ediyordu..
"Bir hızla kötülüğü geriliği boğarız,
Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız.
Türk'üz bütün başlardan üstün olan başlarız;
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız."
Türk'üz Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi,
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri."
"Karanlığın üstüne güneş gibi doğmak" nedir bilir misin sen, karanlık adam?..
O senin memur zihniyetli, vizyonsuz dediğin adam, o yıllarda yepyeni bir devlet, çağdaş, bir cumhuriyet kuruyordu, bir ulusun kaderini değiştiriyor, dünyaya, hele de Müslüman dünyaya örnek oluyordu, öğretmediler mi sana?..
O vizyonsuz, o "Memur zihniyetli" dediğin adamın dünyadaki itibarını, saygınlığını bilir misin?..
Efendim "Kimse gelip gitmemiş Türkiye'ye Atatürk zamanında.."
İngiltere Kralı gelmiş ama, o sayılmazmış.. Çünkü adamın zaten yetkisi yokmuş..
Birleşik Krallık kralının ülkemize, Atatürk'e gelişini bir formalite sanıyor.. Peki o zaman "Pasaportlu" Abdullah Gül'ün iki günde bir yurt dışına gitmesi, bu ülkede devlet başkanları ağırlaması ne?.. Atatürk'e gelen İran Şahı adam değil de, Gül bugün İran'da ne arıyor peki?..
Adamın, Atatürk'e saldırma gözlerini öyle karartmış ki, ne dediğini bilmiyor, çelişkiler içinde..
İngiltere Kralı, İran Şahı, gelmemeliymiş de, kim gelmeliymiş?..
Hitler, Mussolini, Stalin.. Verdiği örneklere bakar mısınız?.. Hafazanallah.. Bunlardan biri gelmiş olsaydı kazara, bugün kimbilir neler yazardı, düşünebiliyor musunuz?.
İngiliz Kralı yetkisiz.. Peki yetkilisi, hem de azılı Türk düşmanı Lloyd George ne dedi, hem de Birleşik Krallık Millet Meclisinde..
"Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi çağımızda Türk Milleti'ne nasip oldu. Mustafa Kemâl'in dehasına karşı elden ne gelirdi."
Atatürk uçağına atlayıp Yunanistan'a gitmemişmiş.. Venizelos'la kucaklaşmamış.. Ama Venizelos yenildiği düşmanı Atatürk'ü 1934 yılında Nobel Barış Ödülüne aday göstermiş.. Nasıl olmuş bu peki?.. Vizyonsuz, memur zihniyetli, içine kapanık adamdan başkasını bulamamış mı, Yunan Lideri, "Dünya barışına en hizmet eden kişi" diye seçecek?..
Atatürk Mussolini'ye gitmemiş. O da Türkiye'ye gelmemiş.. Ama Atatürk'ün süvarileri İtalya'ya gidip, zamanın en büyük binicilik kupasını, hem de Mussolini'nin adını taşıyanını Türkiye'ye getirmişler.. Bu müthiş spor hamlesinin ne manaya geldiğini bilir misin sen?.. O vizyonsuz, memur zihniyetli adamın, o sıralar nasıl bir Türkiye kurmakla meşgul olduğunu anlayabilir misin, bu örnekten yola çıkıp?.. Aklın erer mi?.
Erer.. Bal gibi erer de işine gelmez söylemek... Sen ve senden yüz bulup hemen ertesi gün Atatürk'e saldıran yamağın da bilir bunları, çok iyi..
Kilitleyin bilgisayarınızı gene de, size yağan e-mailler geri dönsün tamam mı?.. Yüreğiniz o kadar..
Bakın, bugün bu köşede, 20'inci Yüzyılın en önemli adamlarının Atatürk hakkında söylediklerinden bir derleme seçtim sizin için.. Okuyun, iyi okuyun ve iki günde bir saldırdığınız, sövdüğünüz, dalga geçtiğiniz Mustafa Kemal Atatürk'ün nasıl bir devlet adamı, nasıl bir deha, Türkiye için nasıl bir şans olduğunu iyi öğrenin..
Ne yazık ki, sizin için de büyük şans oldu Atatürk!.
O olmasaydı, bugün bu köşelere oturup bu saçmaları bu kadar özgür yazma imkânınız olur muydu?..

Cumartesi günü Sabah'ta yayınlanan Engin Ardıç'ın yazısı;

Atatürk'ün pasaportu var mıydı?

Atatürk'ün yurt dışına hiç çıkmadığını hep biliriz... Bu, büyük bir erdem olarak pazarlanmıştır: Kendisi hiçbir yere gitmeden herkesi ayağına getirmiş!
Herkes dedikleri, İran şahı ve İsveç kralı gibi "kıyıdan köşeden" adamlar, bir de İngiliz kralı Edward tabii... Yanında da Mrs Simpson... Ama o da aşkı uğruna kısa bir süre sonra tacı tahtı bırakacağından, bu gezinin bir yararı olmamış.
Olamazdı da... İngiliz kralı ya da kraliçesi "hüküm sürer ama idare etmez" ... Meclise izinsiz giremediği, seçimlerde oy kullanamadığı gibi, dış politikaya da karışamaz!
Bunun dışında kim gelmiş Türkiye'ye? Hitler mi, Stalin mi, Mussolini mi, Roosevelt mi, Hirohito mu? Hiçbiri.
Keşke İspanyol başkanları Alcala Zamora ya da Manuel Azana gelselerdi de, "asi generallere" karşı İspanyol Cumhuriyeti'ne sahip çıkma onuruna kavuşsaydık yahu...
Ama niçin geleceklerdi? Türkiye önemli bir ülke değildi ki, kendi kabuğuna çekilmiş, yaralarını sarmaya ve Batılılaşma girişimini temele indirmeye çalışan, "dünya sahnesinin önünden çekilmiş" bir ülkeydi... Her türlü Osmanlı mirasını da reddettiği için (borçların bir kısmı hariç!), "beni kendi halime bırakın, karışmayın, bulaşmayın" der gibiydi dünyaya...
Atatürk'ün yurt dışına hiç çıkmamış olması niçin büyük bir başarı olarak değerlendirilmiştir?
"Kendi kabuğuna çekilmek, kendi yağıyla kavrulmak" erdem sayıldığı için!
Bu da memur zihniyeti değilse, memur zihniyeti başka nasıl olur acaba?
Ve de Atatürk'ün bazı Anadolu kasabalarını dolaşmış olması niçin büyük birer olay gibi pazarlanmıştır? Hele İstanbul'a her gelişi niçin "tarihi gün" sayılmıştır?
Yani tasavvur edebiliyor musunuz, Hitler'in Stuttgart'a gelişi bayramı, Mussolini'nin Venedik gezisi şenlikleri, Stalin'in Odessa'yı ziyaretinin bilmemkaçıncı yıldönümü kutlamaları... Var mı böyle bir yağcılık?
Toplum o kadar "donuk", ulaşım o kadar yetersiz durumdaydı ki, bir yerden bir yere gitmek başlıbaşına heyecan verici, serüven gibi bir şeydi o dönemde...
Keşke bu gibi çarçur gezilerle övüneceğimize, "Atatürk'ün uçağa binip Atina'ya gitmesi ve eski düşmanlarını kucaklaması, Atatürk'ün Cenevre'de yaptığı ünlü Milletler Cemiyeti konuşması, Atatürk'ün tarihi Beyaz Saray ziyareti, Atatürk'ün meşhur Moskova gezisi, Atatürk'ün unutulmaz Paris barış görüşmeleri" gibi hatıralar kalsaydı... Ayıp mı olurdu, günah mı?
Belki o zaman cumhurbaşkanlarımızın ya da başbakanlarımızın dış gezileri de memurlarımıza ve memur ruhlularımıza küfür gibi gelmezdi!...
Atatürk hiç yurt dışına çıkmadı dedik, bu hem doğrudur hem yanlış...
Atatürk yurt dışına çıkmadı ama, Mustafa Kemal çıktı!
Libya'ya gitti çarpışmaya ama orası yurt dışı sayılmıyordu... Bunun dışında Sofya'ya, Berlin'e ve batı cephesine de gitti görevli olarak, Viyana üzerinden Karlsbad'a da gitti (Karlovy Vary) sağlık nedenleriyle...
Ama o zamanlar bir "imparatorluk subayıydı" ...
Hani şu nefret kustukları Osmanlı İmparatorluğu vardı ya, onun ordusunda subaydı.
1919 yılında ordudan istifa edene kadar bir Osmanlı subayıydı.
Hadi kim hayır diyecekse desin de alnını karışlayayım!



.................................................. .................................................. .......



Tahsil cehaleti alır,
Eşeklik baki kalır.

Derler ama görünen o ki bazılarının ne cehaleti bitiyor,ne de eşşekliği...Ardıç kuşu için ne desem ki."Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkündür."

tarko
18-03-2009, 09:49
SEFİRE YOLU GÖSTERİN!

Fransada çok meşhur bir sözlük vardır, Larousse. Burda bir kelime var,
"dΩcapiter". Bu kelime 1931 yılındaki sözlükte boynunu vurmak diye
ifade ediliyor. Kelimenin bir başka anlamı daha var. Kazığa oturtmak, yani
sivri bir kazık hazırlamak ve insanları kazığın bir ucu ağzından
çıkacak şekilde üzerine oturtmak. Vahşi bir uygulama. Burada kazığa oturtmak
deyiminin manasını açıklığa kavuşturmak için örnek veriliyor:

"Türkler bugün bile esirlerini kazığa oturturlar."

Atatürk bunu öğrenince Fransız büyükelçisini yemeğe davet ediyor.
Elçi diğer elçilere böbürleniyor, hava atıyor Atatürk tarafından davet
edildiği için. Köşke geliyor, yemekler yeniyor. Atatürk tabii bir
şekilde elçiye bu kelimenin anlamını soruyor. O da bildiği anlamı söylüyor.

Atatürk :

"Kelimenin başka bir anlamı var mı?" diye sorunca büyükelçi:

"Bunu söylemek için sözlüğe bakmam gerekir" diyor.

Atatürk daha önce hazırlamış olduğu ve çalışanlarına
öğütlediği şekilde Larouse' u getirtip büyükelçinin önüne koyduruyor. Elçi daha işin nereye kadar gideceğinin farkında olmadan hevesle okumaya başlıyor.

Ancak kelimenin karşısında kazığa oturtmak konusunda verilen örnek cümleye
gelince ancak yarıya kadar okuyabiliyor ve yarısından sonra yutkunarak
Atatürk' ün yüzüne bakıyor. Atatürk diyor ki:

"Demek ki biz Türkler bugün de esirlerlerimizi kazığa oturtuyoruz öyle
mi, öyle mi sayın sefir? Sözlüğünüze böyle yazmışsınız , bu
doğru mu?

Sefir hemen sözlüğü biraz karıştırıyor ve bir kaçamak noktası
bularak diyor ki:

"Efendim bu sözlük Katolik Kilisesi'nin matbaa- sında basılmış,
bildiğiniz gibi biz laik ülkeyiz, kilisenin yaptıklarının bizim
hükümetimizle bir ilgisi yok. Bizi ilgilendirmez ve biz kiliseye
karışamayız."

Atatürk: "Öyle mi efendim, siz laik bir ülke olduğunuz için demek ki
kiliselere karışamıyor- sunuz. Öyleyse ben de yarından itibaren
İstanbul'daki kiliselerin kapılarına koca birer kilit astırıyorum"
diyor.

Bunu duyan sefir birden ayağa kalkıyor ve:

"Ekselans, protesto ederiz " diyor.

Bunun üzerine Atatürk:

"Hani sizi ilgilendirmiyordu, karışmıyordunuz?"diyor ve ilgililere
dönerek:

"Sefire yolu gösterin" diyerek bir anlamda onu kovuyor.

Sonra ne mi oluyor? Tabi Fransız hükümeti laiklik söylemlerini bir
tarafa bırakıyor, hemen o sözlük toplatılıyor ve yeni baskısında o cümle
çıkarılıyor.


Namık Kemal Zeybek


Atatürk'e yolculuk - Kanal B Televizyonu

gizemliduygular
18-03-2009, 14:04
ASKERLE GÜREŞ

Bir gezisinde, Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü. Çağırdı ve güler yüzle sordu:
- Sen güreş bilir misin?

Yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi. Genç asker her zaman üstün geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fırladı.

Ceketini çıkarıp Mehmet'e ense tuttu:
- Haydi, bir de benimle güreş!

Katıksız ve temiz Anadolu çocuğu Ata'sının yüzüne hayranlıkla baktı:
- "Atam," dedi. "Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarır?"

Gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı.

Tahsin UZER

Kaynak: Millet Dergisi, 1946

trakyalı
18-03-2009, 22:23
http://mobindir.net/cilgin/?p=1262

BABUTSA
23-03-2009, 09:03
Selcan TAŞÇI
selcantasci@gmail.com
Yazı Tarihi: 23/03/2009



Bir siz anlamadınız

Hem yaşadığı dönemde, hem de günümüzde dünyanın her yanından gazeteciler, devlet adamları, askerler Atatürk’ün dehasına hayranlıklarını dile getirdiler


Samuel Smiles büyük liderler için şöyle diyor: “Büyük bir adamın hayatı, insan enerjisinin dayanıklı bir anıtı olarak kalmaktadır. O insan ölür ve yok olur; ama onun düşünceleri ve davranışları, yaşayan nesiller üzerinden silinmez bir damga olarak kalır. Böylece onun manevi varlığı devamlı olarak hafızalarda yer eder. Düşünce ve iradeye vücut vererek gelecek nesillerin karakterinin oluşumuna yardımcı olur.”
Belçikalı bir yazar Atatürk için şöyle demişti:
“Atatürk’ü Allah’a borçlusunuz. Bugün sahip olduğunuz ne varsa onları da Atatürk’e borçlusunuz.”
Türkiye bunca saldırı ve ihanete rağmen ayakta duruyorsa Atatürk’ün ülkeye kazandırdığı değerlerin sağlam ve dayanıklı olmasındandır. Dünya basını, Atatürk için “20. yüzyılın gerçeğini yaratan lider” tabirini kullanmaktadır.
İngiliz tahtının veliahdı, Atatürk döneminde Türkiye’ye geldiğinde Dolmabahçe sarayında Atatürk’e soruyor: Türkiye bir savaş esnasında ne kadar asker çıkartabilir Ekselans?
Atatürk: Bu, düşmana ve savaşa göre değişir. İcabında kadınlı erkekli bütün millet askerdir... Fakat talim görmüş bir milyon...
İngiliz Prensi bir an düşünüyor: Demek ki savaş çıktığında, Türkler derhal 2 milyon asker çıkartabiliyorlar.
Atatürk şöyle devam ediyor: Hayır! Umumiyetle yetişmiş asker genel nüfusun yüzde 7-8’i olarak hesaplanır.
İngiliz konuk, hayranlıkla Atatürk’e bakıyor ve gülümseyerek sözlerini şöyle tamamlıyor: Ben doğru hesap yaptım Ekselans... Bir milyon ordunuz, bir milyon da şahsen siz. Yekûn benim ifade ettiğim gibi iki milyon.
1938 yılında Atatürk’ün ölümünde Tahran gazetesinde yayımlanan bir yazıda şu ibare vardır: “Allah bir ülkeye yardım etmek isterse başına Mustafa Kemal gibi bir lider getirir.”
2000 yılında ABD Başkanı milenyum mesajında şöyle demiştir: “Milenyum’un hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk’tür. Çünki o yılın değil, asrın lideri olmayı başarmış tek lideridir.”
Amerika’da tanınmış profesörler arasında, ’Dünyanın en büyük dahisi kimdir?’diye bir anket düzenleniyor. Ankette en çok oyu Edison’la, Mustafa Kemal’in aldığı görülüyor.
Ama bugün bu ülkede bazı aydınlar, Atatürk’ün yarattığı imajdan rahatsız oluyorlar, O’nu insani boyuta indirmek maskesi altında, halkımızın baş tacı ettiği Atatürk’ün yaptıklarını anlamsız hale getirmeye çalışıyorlar.
Atatürk ölümünden bir yıl önce sanki bugünleri görmüş ve şöyle demişti: “... Bir zaman gelir, beni unutmak ve unutturmak isteyen gayretler belirebilir... Fikirlerimi inkâr edenler ve beni yerenler çıkabilir. Hatta bunlar benim bildiğim ve inandıklarım arasından bile çıkabilir. Fakat ektiğimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidirler ki bu fikirler Hint’ten ve Mısır’dan döner gelir verimli neticeleri yürekleri doldurur...”
Bütün dünya Atatürk’ü anladı da şu bizdeki bazı aydınlar, Atatürk’ü bir türlü doğru algılayamadılar. Aklın sesi ülkede egemen olduğu sürece Atatürk, bu milletin beyninde ve yüreğinde ilelebet payidar olacaktır.
* Fahri Yakar / Beylikdüzü, İstanbul


++++++


Şişme eşek konuştu
Kendini yazar sanan şişme eşşek diyor ki: “Atatürk vizyonsuzdur.. Memur zihniyetli biridir..”
Azılı Türk düşmanı Lloyd George diyor ki: Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi çağımızda Türk Milleti’ne nasip oldu. Mustafa Kemal’in dehasına karşı elden ne gelirdi.”
Atatürk’e düşmanı bile değer verirken bizim eşşeklerin yazdıklarına bakın...
* Bilge Kacar

e-fulya
29-03-2009, 12:17
ALİ DAYI...

Mümtaz İdil-ODATV
http://www.odatv.com/index.php?id=15413

DrX
02-04-2009, 11:52
Bana gelen bir e mail bu. Kaynak, bilgi, döküman yok..Sadece buraya yapıştırdım. Detay sahibi olanlar varsa ve paylaşırlarsa memnun olurum..


ATATÜRK ve Hz.Muhammed S.A.V. Efendimizin Kabri Şerifi
Peygamberimiz Medine’de oturduğu evde toprağa verildi. Bu mezar bugün dünyanın en büyük camisi olan Mescidi Nebevi’nin içindedir. Arabistan’da mezar adeti yoktur. Ölüler herhangi bir yerde toprağa verilir, üzerine belirleyici bir şey konmaz. Bu nedenle sadece Hazreti Muhammed’in mezar yeri ile ilgili bilgi vardır. O’nun dışındaki İslam büyüklerinin mezarlarının yeri bilinmez. Bir süre önce Hazreti Muhammed’in annesine ait olduğu ileri sürülen bir mezar ortaya çıkarılmıştır. Ancak Suudi yönetimi bu mezarı da ortadan kaldırmış ve yerine otopark yapmıştır.
Suudiler 1926 yılında sınırları içinde tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk’ün müdahalesi olmasa Suudiler, Mescidi Nebevi’nin hemen dibindeki Hazreti Muhammed’in mezarını da tamamen ortadan kaldıracaktı. Nitekim Hazreti Muhammed’le aynı yere defnedildikleri bilinen Sahabe’nin önde gelen isimlerinin mezar yerleri bugün dümdüzdür. Peki bu tarihi olayın belgesi neden “Ortadan yok edildi”?
1981 yılında 12 Eylül askeri yönetimi Atatürk’ün 100. doğum yılı nedeniyle kapsamlı bir program hazırlamış, Prof. Yalçıntaş o dönemde İlim Kurulu’nun başına getirilmişti. Araştırmalar sırasında Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde bu telgraf bulunmuştur. Telgrafta ‘Hazreti Muhammed’in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim’ denmektedir.Belge müsteşara oradan da Bakan İlter Türkmen’e iletildi. Evren Başkanlığı’ndaki Milli Güvenlik Konseyi’nin de haberi oludu. Dönemin Atatürkçü komutanları ve onların emrindeki bürokrasi bu belgenin açıklanmasını istemedi. Sonunda o dönemde yazılan ve şimdi kitapçılarda tek nüshası bile kalmayan bir Atatürk kitabının içine, hiçbir anons yapılmadan konuldu. Telgraf halen Dışişleri bakanlığı arşivindedir.

paneraı
15-04-2009, 00:23
Org. Başbuğ'dan 'Türkiye Halkı' vurgusu

"Atatürk; 'Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran, Türkiye halkına, Türk milleti denir' demişti"

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Türkiye'de bir etnik ayrışmadan söz etmenin mümkün olmadığını belirterek, Atatürk'ün, Türk milletini ''Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran, Türkiye halkına, Türk milleti denir'' şeklinde tanımladığını anımsattı.

DoğuTürk
18-04-2009, 21:47
Atatürk’ün Aklındaki Türk Bayrağı
Atatürk, ay yıldızlı bayrağı, Osmanlı'yı ve Arap dünyasını çağrıştırdığı gerekçesiyle değiştirmeyi düşünmüş ve bunu dönemin başbakanı Celal Bayar'a söylemişti. Yerine düşündüğü, Göktürklerin bayrağıydı: Mavi fon üzerinde profilden görünen yeşil bir kurt...

Atatürk'ün sağlığında yazılan tek biyografisi H.C.Amstrong'a aitti ve "Bozkurt" başlığını taşıyordu. Nazım Hikmet, Kurtuluş Savaşı Destanı'nda Mustafa Kemal'den söz ederken "Sarışın bir kurda benziyordu" diye yazmıştı.
"Kurt", Türklük ile olduğu kadar onunla da özdeşleştirilmiş bir simgeydi adeta...

"Ay yıldız, Osmanlı'nın bayrağı"

10 Kasım belgeseli için Bayar ailesiyle görüşürken, Celal Bey'in damadı Ahmet İhsan Gürsoy çok ilginç bir bilgi verdi. O da bunu bizzat Celal Bayar'dan dinlemişti.

Bilgi şuydu;

Atatürk, kendini tarih araştırmalarına verdiği 30'lu yıllarda Türklerin alfabesinden, giysisinden, müziğinden sonra bayrağını da değiştirmek istemiş, bunu da son başbakanı Celal Bayar'a söylemişti.

Nedeni basit: Cumhurbaşkanlığı forsunu süsleyen 16 Türk imparatorluğunun bayraklarını incelerseniz, şu andaki kırmızı fon üzerine beyaz işlenen ay yıldızlı bayrağın Osmanlı İmparatorluğu'na ait olduğunu görürsünüz.


Atatürk, bu bayrağın hem genç Cumhuriyet'in geçmişten kopuş çabasını engellediği kanısındaydı, hem de üzerindeki ay yıldızın ilk bakışta Arap dünyasını akla getirdiğine inanıyordu. Oysa o, yeni Türk devletine bir ulusal kimlik kazandırma çabasındaydı.

Bu bayrakla o kimliği kanıtlamak mümkün değildi.


Daha 1927'de Türkiye Cumhuriyeti'nin piyasaya çıkardığı 5 ve 10 liralık ilk banknotların üzerine, karlı dağlarda koşturan bir bozkurt resmi konmuştu.
Atatürk 1930'da tarihçilere "Türk tarihinin ana hatları"nı yazdırmaya başladığında da istediği şey, İslam'ın Türk tarihinin sadece bir bölümünü oluşturduğunu, oysa ondan önce de Türkler'e ait pek şanlı bir mazi bulunduğunu kanıtlamaktı.

Bu amaçla okullar için hazırlanan ders kitapları, bir bozkurt önderliğinde Orta Asya'dan çıkan Türkler'in dünyaya nasıl yayıldıklarını gösteren haritalarla doldurulmuştu.

Atatürk, bu yolla halkına bir ulusal gurur ve tarihi özgüven aşılamak niyetindeydi.

Bu eğilim, bütün dillerin Türkçeden türediğini öne süren "Güneş Dil teorisi"ne kadar varacaktı.

Göktürkler

Peki ay yıldızlı bayrak yerine nasıl bir bayrak düşünüyordu?

Ahmet İhsan Gürsoy, bu konuda da son derece ilginç bir ayrıntı veriyor:
"Atatürk, ecdadımız olarak Göktürkleri benimsemiş. Türklüğü öne çıkarmak için onların bayrağını benimsemeyi düşünmüş ve bunu Bayar'a söylemiş."
Yukarıda sözünü ettiğim internet sitesindeki 16 Türk imparatorluğu içinde Göktürk İmparatorluğu'nun bayrağı hemen dikkati çekiyor:
Mavi fon üzerinde yeşil bir kurt profili...



Meydan Larousse, Çin kaynaklarına atfen, bayrağın aslındaki kurt başının altın rengi olduğunu yazıyor.

Aslında Anadolu'da Göktürklere gösterilen bu ilgi yeni değil...
19. yüzyılın sonunda Orhun Yazıtları'nın şifresini çözen Danimarkalı bilgin Wilhelm Thomsen'e Danimarka'daki Türk sefirinin önerisiyle, 29 Aralık 1915'te "Türk kavminin kökenlerini aydınlattığı için" saray tarafından imparatorluk nişanı verilmişti.

İşte şimdi İmparatorluğun ardından kurulan Cumhuriyet de, kendi ulusal kimliğinin kökenlerini o kavmin kalıntıları arasında arıyordu.

"Bayrakları bayrak yapan..."

Peki, sonra bu öneri ne oldu?
Celal Bayar'ın damadı Ahmet İhsan Gürsoy, sonrasına ilişkin bir bilgi hatırlamıyor.

Muhtemelen, Atatürk'ün zihninde parlayıp sönen ve kimi gerçekleşip kimi gerçekleşmeyen yüzlerce projeden biri olarak rafa kaldırıldı.

Ve Cumhuriyet, bu durumdan habersiz nesillerin okuduğu "kırmızı-beyazlı/ ay yıldızlı bayrağım" şiirleriyle kutlanmaya devam etti.



Atatürk'ün müthiş bir Türk milliyetçisi olduğu yeni mi akıllara geldi. Bayrak tartışması mı ortaya atılmak isteniyor yoksa. Ayrıca Ay yıldız İslamiyete mal olan bir imge değildir. Geçmişte Türk Kağanları ay yıldızlı paralar bastırmışlardır. Ay yıldızlı bayraklar İslamiyeti sonradan kabul eden ülkelerde de görülmüştür ve Türk devletleri tarafından başlamıştır. Arap devletlerinde Ay yıldız anlayışı yoktur.
İslamiyetten önceki Ay yıldız desenlere bir kaç örnek resimlerde görülüyor.



"Birgün tüm TÜRK devletleri ile Çin Seddinde buluşacağız."
Mustafa Kemal Atatürk


"Ben Afrika'nın ortasında dünyaya gelmiş ve bu akla da sahip olsaydım Tereddütsüz Türk Milliyetçisi olurdum. Çünkü ben Türk Milletinin de , İslam Alemin de mazlum milletlerinin de kurtuluşunun Türk milliyetçilerinde ,olduğuna "Amentüye iman ettiğim" gibi inanıyorum"
Seyyid Ahmet Arvasi

srdr061
18-04-2009, 22:17
İngiliz kralı VIII. Edward İstanbul'a Atatük'ü ziyarete geldiği zaman,
Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce,
-"Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur,
onu bilen birisini, yahut bir aşçı bulunuz !...dedi.

Ve nihayet bu sofra merasimini bilen bir zattan öğrenerek sofrayı o
şekilde düzene koydular... Akşam kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk'e dönerek:

- "Sizi tebrik eder ve teşekkür ederim. Kendimi İngiltere'de
zannettim" diyerek memnuniyetini bildirdi. Sofraya hep Türk
garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak,
elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de
halılara dağıldı.

Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Fakat Atatürk Kral'a
:
- "Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim!"
dedi. Bütün sofradakiler Atatürk'ün bu sözlerine hayran oldular.
Atatürk garsona da "vazifene devam et" emrini verdi.

e-fulya
22-04-2009, 12:13
11 bölümlük nefis belgeseli izlemek isteyenlere:
http://www.guncelmeydan.com/forum/image-nbspgizlenen-ataturk-vf283.html

BABUTSA
22-04-2009, 16:18
Güncel başlığınada yapıştırdım ama konunun önemine binaen burayada yazıyorum.

Artık insanlarda utanma ,ar,haya,namus artık ne derseniz kalmadı.Bakalım yarın

ne iftiralar atılacak.


M. Kemal haham okuluna gitti
Vakit çirkin yazarı ondan da çirkin..
22 Nisan 2009 / 12:12
m.-kemal-haham-okuluna-gitti

Yaptıkları provokatif haberlerle bilinen Vakit Gazetesi yine bir skandala imza attı. Gazetenin yazarı Abdurrahman Dilipak, Atatürk'ü kaleme aldığı "Mustafa Kemal kimdir?" başlıklı yazısında Mustafa Kemal haham okuluna gitti iddisında bulundu. İşte Dilipak'ın o yazısı:

Gerçek neyse o
En son bu konuda konuşurken Nevzat Yalçıntaş'ı dinledim. Mustafa Kemal'in, Hz. Peygamber'in türbesinin muhafazası için tepkisini gösteren bir belgeden söz ediyordu ve bu olayın onun dine bakışını belgelediğini söylüyordu.. Yalçıntaş Hocanın sözünü ettiği belge neredeyse, kimdeyse açıklanmalı. Bu belge niye açıklanmıyor? Ortaya çıkarsa birilerinin Atatürkçülüğünün ve laiklik yorumunun zarar görmesinden mi korkuluyor? Gerçek neyse o! Gerçek herkes için en iyi olandır..

Nutuk'ta nasıl tahrifatlar yapıldı
En son Nutuk'ta nasıl tahrifatlar yapıldığından söz ediyordu bir arkadaş.. Bir başkası da Mustafa Kemal adına nasıl sözler uydurulup bu sözlerin duvarlara asıldığını anlatıyordu. Bir başkası, Mustafa Kemal heykellerindeki garipliğe, bir başkası resimlerin dilindeki farklı imajlara vurgu yapıyordu. Ben yıllar önce “Bir Başka Açıdan Kemalizm” kitabının kapağına bu dört eğilimi/yorumu/bakış açısını gösteren 4 farklı resim koymuştum..

Mustafa Kemal'in Atatürkçülerin elinden kurtarılması gerekiyor
Sonuç, Mustafa Kemal'in Atatürkçülerin elinden kurtarılması gerekiyor.. Bu konudaki tartışmaları yasaklayan mevzuatın ve anlayışın değiştirilmesi gerekiyor..

Kaç tane Atatürk var kardeşim
Şimdi bir kahvehane düşünün, vatandaş kendi arasında bu konuyu konuşuyor.. Tartışılan, daha doğrusu cevabı aranan soru şu:
-Müslüman mı?
-Evet Balıkesir hutbesini duymadınız mı? Hem ne demiş: Benim dinim.
-Tabii ya, Diyanet'in kitaplarındaki Atatürk hangi Atatürk, Milli Eğitimin ders kitaplarında anlattığı Atatürk hangisi? Ahmet Akgül'ün, Adnan Hocanın, Ahmet Tekin'in Atatürk'ü. Kaç tane Atatürk var bu memlekette kardeşim..

Hıristiyan olması tartışılmış
-Yok canım Hıristiyandı. Arvas'ın hatıratına bakmadınız mı? Orada açık açık resmi dinin Hıristiyan olması tartışılmış.. Din terakkiye manidir denmiş.
-Hadi canım sen de! Mustafa Kemal hiçbir dine inanmıyordu. Baksana biz ilhamımızı gökten almıyoruz diyor. Bilime inanıyordu. Akılcı biri idi. Dinlerin safsata olduğunu düşünüyordu.
-Hayır hayır o dinde reform taraftarı idi..
-Agnostikdi Agnostik..
-O ne kardeşim
-Bilinmezlikçi, bilinmezlikçi..
-Rıza Nur ne diyordu?
-Kardeşim, bir sürü şey söylüyorlar, bazan siyaset icabı, bazan yaşı icabı, bunların hepsi arasında gidip gelmiş olamaz mı?
-Sen bir alemsin kardeşim.. Peki sonunda nerede karar kılmış?
-İlle bir yerde karar kılması mı gerekiyordu?
-Olur mu canım Tekin Alp adı ile yazan Moiz Kohen'in yazdıklarına baksana. Din irtica, dindar mürtecidir. Din fesat ve melanet yuvası idi..
-Peki din dersleri, imam okulları..
-Ya siyaset icabı. Dini kontrol altına alarak tedricen tasfiye etmek asıl maksat.

Allaha inanıyor peygambere inanmıyordu
-Hayır hayır Allah'a inanıyor, ama dine, peygambere inanmıyordu. Deistti Deist.. Bak işte gazetede yazıyor: “Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Tunçay iddiasını bir kez daha yineledi. 'Atatürk tam bir deistti' dedi. Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mete Tunçay, Mustafa Kemal Atatürk'ün deist olduğunu, ateist ya da agnostik olmadığını iddia etti. Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Mete Tunçay, 'Aydınlanma dinin dışında bilime yönelmek olarak kabul edildi. Aydınlanmada pek çok insan dini reddetmekle birlikte tanrıyı reddetmemiş deist olmuş, deist yani yaradancılık.

Atatürk sonuna kadar deistti
'Bu dinde birtakım hurafeler olabilir, ama aslolan bir yaratıcısı olmalı bu alemin' diyorlar. Atatürk'ün de bir deist olduğunu düşünüyorum. Agnostik ya da ateist değildi' diye konuştu. Mete Tuncay daha önce de, “Atatürk Bulgaristan'daki ataşeliği döneminde İslâm ve diğer dinlerle arasındaki mesafeyi tamamen açmıştı. Atatürk sonuna kadar deistti. Dinlerin biraz safsata olduğunu kabul etmekle birlikte bir yaratıcının, Tanrının varlığına inanıyordu” demişti.

“Deist, kelime anlamıyla Tanrı'ya inanan ama dinlere inanmayan manasına geliyor. Deistler genelde doğaüstü olayları (kehanet veyahutta mucizeler), Yaradan'ın dinlerle olan bağını, kutsal metinleri ve ortaya çıkmış tüm dinleri reddederler. Bunun yerine; deistler doğru dini inanışların insan mantığında ve doğal Dünyanın kanunlarında görmeyi tercih ederler. Bu doğrultuda da; varolan tek bir Tanrı'nın ya da üstün varlığı kabul ederler.”

Haham okuluna gitti
-Nereden çıkarıyorsunuz bütün bunları.. O Şemsi Efendi Mektebinde okudu, Şemsi Efendi'nin gerçek adı Şimon Zwi. Şemsi Efendi Mektebi, Türkçe bilmeyen Musevi çocuklarını haham yetiştirmek üzere, Alatini Efendi'nin desteği ile kurulan bir Kabbala okulu idi. Ilgaz Zorlu bunun Tarih ve Toplum Dergisi'nin ilk sayısında “Şemsi Efendi Mektebi hakkında bilinmeyen birkaç nokta” diye yazdı kardeşim..

Komünistti, Mason'du, saf kan bir milliyetçiydi
-Ilgaz'ın uydurmadığını nasıl anlayacağız bu iddiaları..
-Yok canım uyduruyorlar. Bir defa o komünist fikirleri benimsemişti. Arkadaşlarını “yoldaş” diye selamlıyordu. Komünist Partisi'ni bizzat kendisi kurdurdu.
-Olur mu canım! O, saf kan bir milliyetçiydi.. 10. Yıl Albümüne Hitler'in sözlerinin alınması bir tesadüf değil. Kendine “Führer” diye kartvizit bile bastırdı. O, Türk ulusçuluğunun babasıdır. Türk Ocakları, Ziya Gökalp ne oluyor o zaman?..
-Arkadaşlar Atatürk Masondu. Makedonya Locasına bağlı idi. Yanılıyorsunuz!
-Hadi canım sen de!.
-Mason Locasını kapatan kimdi peki?
-Niye kapattı, kapattı da ne oldu?. Meşriki Azamı kendine müşavir yaptı. Mim Kemal Öke. Niye kapattı? Aynı gayeye hizmet edecek iki cemiyete ihtiyaç yoktur, projelerinizi getirin; Halk Fırkası altında icra edin diye..
-Şimdi anlamadım, Atatürk bir dine inanıyor mu idi, dinsiz mi idi? İnanıyorsa, inandığı din hangisi idi?
Sahi bu işten siz bir şey anladınız mı? Tamam vazgeçtim. Bu konuda anlaşamayacağız..

Peki gerçeği saptıran kim
Peki şöyle yapalım: Hükümetin, Genelkurmay'ın, Diyanet'in, CHP'nin, MHP'nin, SP'nin, İP'in, AK Parti'nin Atatürk'ü aynı Atatürk mü, ya da bunların üzerinde anlaşabilecekleri bir Atatürk olabilir mi? Adnan Hocanın Atatürk'ü ile Atatürkçü Düşünce Derneği'nin Atatürk'ünün aynı kişi olması mümkün mü? Kim doğru söylüyor, gerçeği saptıran kim? O zaman neyi tartışıyoruz, neyi konuşuyoruz ki? Hani konuşmaya başlasak, Atatürk'ün nerede, ne zaman doğduğunu da, ne zaman ve nasıl öldüğünü, Samsun'a ne zaman nasıl çıktığını da tartışacağız. Atatürk'ün Türk, Kürt ve ulus devlete bakışı neydi desem, hiç içinden çıkamazsınız, eminim..
Genelkurmay'ın Atatürk'ü ile, Diyanet'in, Erbakan'ın, Adnan Hocanın, Ahmet Tekin'in, Ahmet Akgül'ün anlattığı aynı Atatürk mü? Ecevit'in, MHP'nin, Baykal'ın, Cumhuriyet gazetesinin, ADD'nin, ÇYDD'nin, Tekin Alp'in, Osman Nuri Çerman'ın, Demirel'in anlattığı kişi aynı kişi olabilir mi? Ya da Kenan Evren'in Atatürk'ü bu anlatılanlardan hangisine benziyor.. Nadi, “Ben Atatürkçü Değilim“ derken ya da Atilla İlhan, “Hangi Atatürk” diye sorarken neyi anlatmaya çalışıyorlardı dersiniz? Bu kafa ile o konuda da anlaşamayacağız.

Herkesin Atatürk'ü kendinin olsun
Tamam anlaşıldı, herkesin Atatürk'ü kendinin olsun.. Ama Atatürk adına birileri çıkıp ahkam kesmesin.. Benim Atatürküm senin Atatürk'ünü döver havalarında dolaşmasın..
Peki şimdi siz bu iddialardan sonra zihninizde nasıl bir resim oluştu?
Selâm ve dua ile..




Var bi kuyruk acısı.Zamanla da dinecek gibi değil...

yosun
22-04-2009, 17:11
Güncel başlığınada yapıştırdım ama konunun önemine binaen burayada yazıyorum.

Artık insanlarda utanma ,ar,haya,namus artık ne derseniz kalmadı.Bakalım yarın

ne iftiralar atılacak.

Sayın ranger, bu saydığınız özellikleri zaten hiç bir zaman taşımayanların tavrı ve tarzı bu...
Geçmişte zavallı idiler, şimdi de zavallılar...
Boş verin, geçin. Değmezler!

tarko
05-05-2009, 23:53
Daha evvelden forumda verildimi bilmiyorum, şöyle bir taradım forumu ve rastlamadım, oldukca başarılı bir çalışma...



Anıtkabir sanal alemde

Atatürk'ün hayatını anlatan film henüz çekilemedi ama perdede olmasa da sanal dünyada onun için güzel şeyler yapılıyor.

Anıtkabir'i artık internet ortamında gezmek mümkün. Genelkurmay Başkanlığı tarafından Anıtkabir internet sitesinde oluşturulan Sanal
Müze'de fotoğraflar ve açıklayıcı notlar var.

Burada ayrıca Anıtkabir'in dış mekanları, Atatürk'ün özel eşyaları, Çanakkale panoraması, tonozlu galeriler bölümü ve Atatürk özel kitaplığı bölümleri bulunuyor.

Üstelik site gayet başarılı.

_LİNK_

http://www.tsk.mil.tr/anitkabir/sanal_muze/1.html

paneraı
07-05-2009, 00:07
Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenler bu aşkım malumdur. Bence bir millete şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.


M.Kemal ATATÜRK

eng1907
09-05-2009, 23:04
http://666kb.com/i/b8sg0skp0j1jyrba7.jpg

BOSNA
09-05-2009, 23:25
Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır. ATATÜRK

ÖZDOĞAN77
19-05-2009, 09:27
Torpil Nasıl Yapılır ?

Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus'tadır. Bakan ise Niğdeli
Abidin ÖZMEN'dir.
Bakan, makamında çalışmaktadır. Kapı çalınır.
Bakanın gür sesi:

"Giriniz!" Atatürk'ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla makama
girerler. Konuklara yer gösterir ve zarfı açar. Atatürk'ten gelen bir
mektuptur bu:

"Bay Abidin ÖZMEN, Milli Eğitim Bakanı..."

Abidin ÖZMEN zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur:

"Yaver Bey'le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk
gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz,
bir liseye (parasız yatılı olarak) kaydını yaptırın..."

Bu, Atatürk'ün bir emridir. Kesinlikle yerine
getirilecektir. Bakan ÖZMEN, Orta Öğretim Genel
Müdürünü çağırtır ve şu direktifi verir:
"Yaver Bey'in yanındaki bu iki çocuğun
evrakını alınız ve bu çocukların Haydarpaşa
Lisesi'ne paralı yatılı olarak kaydını
yaptırıp her ikisi için de üçer yıllık paralı yatılı
makbuzlarının veli ve ödeyen hanesine
Atatürk'ün ismini yazdırarak bana getiriniz." der.
Bakanın emri yerine getirilmiştir. Abidin ÖZMEN de
kısa bir mektup yazarak Yaver Bey'le Atatürk'e yollar.

Mektubun içeriği şöyle:

"Muhterem Atatürk, Yaver Bey'le göndermiş
olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım.
Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve
Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için;
bu çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hem
yasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi. Bu
nedenle her iki çocuğunda emirleriniz gereği
Haydarpaşa Lisesi'ne paralı yatılı olarak kayıtlarını
yaptırdım. Çocukların üçer yıllık okul
taksitlerine ait makbuzları ekte takdim ediyorum..."

Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı İsmet
İnönü'ye telefon ederek:

"Bak senin Milli Eğitim Bakanın bana ne
yaptı." diyerek olayı anlatmış.

İnönü, Bakan adına özür dilemiş. Atatürk:

"Yok! demiş özür dileme. Çok memnun oldum.
Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve
doğruyu gösterebilse."
Tarihi değeri olan ve hiçbir yerde yayımlanmayan bu
anının unutulup gitmesine gönlü razı olmayan
bakanın yeğeni yüksek mimar H. Rahmi ÖZMEN, 15.08.1985
günü bu mektubu gazeteci yazar Vahap Okay'a iletir. O da
15.09.1985'te gazetesinde yayımlar.

İşte devlet böyle kurulur, devlet böyle adamlarla yönetilir...
Mustafa Kemal in Bakanları böyleydi.

WaX
19-05-2009, 10:03
ATA mızın bıze armagan ettıgı ve tum dunyaya ders nıtelıgınde olan boylesıne ozel bır bayramı kutlamanın nesesı ıcınde olan bırı olarak

TUM TURKIYE CUMHURIYETININ TURK GENCLERININ KENDINI GENC HISSEDENLERIN BAYRAMINI EN ICTEN SAMIMI DILEKLERIMLE KUTLARIM

trakyalı
19-05-2009, 19:24
Sonsuza kadar bu bayramlarımızı kutlarız inşallah.
Cumhuriyetimizin kuruluşunda ve yaşatılmasında hayatını kaybeden Atatürk ve silah arkadaşlarına ve tüm şehitlerimize Allahtan Rahmet diliyorum.
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE...

JAKO
21-05-2009, 08:07
MUSTAFA KEMAL PAŞA SAMSUN’DA
Mustafa Kemal Paşa 19 Mayıs 1919′da
Samsun’a geldi. Bir süre çalıştıktan sonra
kentin postanesine gitti. Görevli bulunan PTT memuru o günü söyle anlatıyor :

"Hava yağmurlu ve elektrikliydi. O zamanlar paratoner sistemi olmadı­ğı için telleri toprağa vermiştim. Saat gece yarısına yaklaştığı bir anda kapıdaki nöbetçi koşa koşa geldi, bir haber verdi. Mustafa Kemal Paşa geliyor. O sırada, Mustafa Kemal Paşa tek odadan ibaret telgrafhaneye girdi. Ayağa kalktım.
— Buyurun Paşam.
— Derhal Havza ve Amasya ile görüşmem gerekiyor dedi.
— Hava elektrikli, telleri toprağa verdik, sizi görüştüremem!
— Bu, vatanın kurtuluşu ile ilgilidir. Muhakkak görüşeceğim, ya ölürüz, ya vatan kurtulur, dedi.
Ceketin cebinden ipek mendilini çıkarıp maniplenin üzerine koydu. Benim için telleri devreye sokmaktan başka yapacak bir şey kalmamıştı.
— «Sen ölürsen ben de ölürüm» dedi.
Elimi bırakması için söylediğim ısrarlı sözlere aldırmadı, elimi uzun süre bırakmadı. Önce Havza’yı aradım. Derhal cevap geldi. Nöbetçi memur, Kemal Paşa’nın adamlarının emir beklediklerini söyledi. Paşa şifreli bir not verdi, yazdım. Gelen şifreli cevaba elimi bırakmadan baktı. Bir kağıda çabu­cak şifreli bir şeyler yazdı. Havza’ya iletmemi söyledi. Amasya ile de istedi­ği konuşmayı yaptı, sonra;
«Oh çok şükür, şimdi vatan kurtuldu.» Dedi ve maiyetiyle gitti. Birden aptallaşmıştım. Oturduğum yerden kalkamadım. Mustafa Kemal Paşa hayatını ortaya koyan bir kişiydi. Fes kapmaya, mevki elde etmeye gelmiş biri olamazdı. O bir gerçek vatanseverdi, Atatürk’e hayranlığım yağmurlu bir gecede böyle başladı işte…" ptt memuru Ahmet Remzi COŞKUNER

trakyalı
21-05-2009, 19:54
http://i42.tinypic.com/29v1fs1.jpg

trakyalı
21-05-2009, 20:03
http://i40.tinypic.com/2eq3w9u.jpg

trakyalı
21-05-2009, 20:04
http://i40.tinypic.com/bdwax3.jpg

JAKO
07-06-2009, 20:30
Izmir kurtulmus, çok tatli bir yorgunluk, Ankara'ya hareket edecekler...
Trene binerler ve kompartimana çekilirler. Ertesi gün, yaveri, Atatürk'ün
kompartimaninin kapisini çalar. Atatürk, yorgun, bitkin bir halde kravatini
yikamaktadir. Yaveri: 'Pasam bu ne hal, hiç uyumadiniz herhalde; niye
böylesiniz', der. 'Çocuk, kompartimanima yastikla battaniye koymayi
unutmussunuz, kolumu yastik yaptim agridi, setremi yastik yaptim üsüdüm,
uyumadim kalktim', der. Yaveri: 'Aman Pasam! Birimize haber vereydiniz;
hemen size bir yastikla battaniye getirirdik', der. Ve bir ülke kurtarmaktan
dönen komutan tarihi bir cevap verir:'Geç fark ettim, hepiniz en az benim
kadar yorgundunuz, hiç birinize kiyamadim. Önemli olan benim uyumam degil;
milletimin rahat uyumasi'.

ATAMIZ SAYESİNDE NE KADAR RAHAT UYUYORUZ Kİ; HÂLA UYANAMADIK?...

trakyalı
07-06-2009, 21:01
Dünyanın yarısını her zaman ve dünyanın hepsini bir zaman aldatmak mümkündür; fakat bütün dünyayı her zaman aldatmak mümkün değildir! - Kemal Atatürk
Ne günlere kaldık ey gazi hünkar, katır mühürdar oldu, eşek defterdar! - Ziya Paşa
Hızlı Düzenle

BABUTSA
09-06-2009, 11:29
- Yav bırak Mustafa abi yaa, sen mi kurtarıcan memleketi Allah aşkına!

- Ama işgal zırhlıları...

- Boşver şimdi sen işgal zırhlılarını filan... Gün gelir, memleketin malını mülkünü tapusuyla İngiliz’e satar bunlar.

- Yok canım!

- Yeminle söylüyorum, İngiliz vatandaşı bakan bile getirip koyarlarsa şaşma.

- Ama ahval ve şerait...

- Güzel abim yaranamazsın. .. Bak şimdi binicez bu dandik gemiye, taaa Samsun’a gidicez, savaş, boğuş, kendimizi paralayacağız, diyelim becerdik, devrim mevrim, anlata anlata dilinde tüy bitecek, sonra sen kahırdan ölücen, önce biraz ağlıycaklar, sonra gene "Son Osmanlı Padişahı" diye pankart açacaklar, mezarında dönücen.

- Saltanat kalsın diyosun yani...

- Alışmadık kıçta don durmaz abi, egemenlik megemenlik vereceğine, iki çuval kömür ver, daha iyi... Aha buraya yazıyorum, açlıktan nefesleri kokarken padişahlarına saltanat uçakları alırlar, bu gemiyi de jilet yaparlar, söylemedi deme.

- Efkárlandım be...

- Yakma o cigarayı gözünü seveyim, yarın öbür gün belgesel yaparlar, keş gibi gösterirler seni haberin olsun.

- Hal çaresi nedir peki?

- Al padişahın kızını, yırtalım.

- Millet ne olacak?

- Onlar da ulemaya sorsun artık ne olacaklarını, bize ne, kendi düşen ağlamaz.

- Laik olmasınlar mı, birey olmasınlar mı, kendi lisanları olmasın mı, şıhlara şeyhlere mi bırakalım kaderlerini?

- Bak ne güzel söylüyorsun, kader der geçerler, takalım takkemizi bakalım dalgamıza, iş çıkarma başımıza...

- İyi de, yazık olmaz mı?

- Asıl bu yaptığını yaparsan yazık olur... Bazıları sana inanacak, etkilenecek, senin fikirlerini yaşatmaya kalkacak, hayatları kayacak, evleri basılacak, içeri tıkılacaklar, kimine saçını örtmediği için fahişe diyecekler, kimine milletin malını Arap’a satmayın dediği için komünist diyecekler, kimine Ne Mutlu Türküm Diyene dediği için faşist diyecekler, darbeci diyecekler.. . Yorma ahaliyi, kula kulluk edelim, rahat edelim.

- Yok arkadaş, ben bi deniycem.

- E sen bilirsin.

BABUTSA
15-06-2009, 16:20
Tufan TÜRENÇ
tturenc@hurriyet.com.tr


İki bilge insandan anlayana dersler


ATATÜRK’ü diktatör diye karalamak, yaptıklarını küçümsemek, ona iftiralar atmak şimdilerde moda oldu.


Devamı

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11866246.asp?yazarid=39&gid=61

BORA YAŞAR
30-06-2009, 22:16
Bir dosttan gelen elektronik ileti..

Aynen aşağıya alıyorum..

http://img149.imageshack.us/img149/3621/88210057.png (http://img149.imageshack.us/i/88210057.png/)

Kanada 'The Globe and Mail' gazetesinde yayimlanan bir karikatür:

Yobazın sakalına dikkat edin, AKP yazıyor !!!

Antony Jenkins oradan AKP'yi nasıl bu netlikte görebiliyor ve toplumun büyük bir kesimi burnunun dibindeyken göremiyor, hayret .. .

e-fulya
22-07-2009, 10:12
22 Temmuz 2009

Özdemir İNCE





Seni gidi ikinci grup seni!..


DÜNKÜ yazımda, günümüz liberal demokratlarının(!) muhalefet anlayış ve düzeylerinin somut göstergesi olarak 25 Kasım 1922 tarihinde İkinci Grup temsilcileri tarafından verilen milletvekili seçim yasası önergesini işaret etmiştim. Büyük zaferden henüz birkaç ay sonra verilen bu önergeyle ilgili olarak Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı konuşmayı Söylev’den aktaracağım:

DÜŞMAN GİBİ

"Efendim, bu yasa tasarısı özel bir amaç güdüyor ve bu özel amaç doğruca benimle ilgili olduğundan, izin verirseniz, birkaç sözle düşüncemi bildirmek istiyorum. Erzurum milletvekili Necati, Mersin milletvekili Selahattin ve Samsun milletvekili Emin beyefendilerin hazırladıkları yasa tasarısı doğrudan doğruya beni yurttaşlık haklarından yoksun bırakmak amacına yöneliktir. On dördüncü maddede yazılı olan satırları gözden geçirecek olursanız, orada diyor ki: ’Büyük Millet Meclisi’ne üye seçilebilmek için, Türkiye’nin bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak, ya da kendi seçim bölgesinde yerleşmiş olmak gerekir. Göçmen olarak gelenlerden Türk ve Kürtler, bir yere yerleştikleri günden beş yıl geçmiş ise seçilebilirler.’

Ne yazık ki, doğum yerim bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor. İkincisi, herhangi bir seçim bölgesinde beş yıl oturmuş da değilim. Doğduğum yer, bugünkü ulusal sınırlarımız dışında kalmıştır. Ancak bu böyle ise, bunda benim bir etkim ve suçum da yoktur. Bunun nedeni, bütün ülkemizi, ulusumuzu, dağıtıp yok etmek isteyen düşmanların bu işteki başarılarının biraz olsun önlenemeyişidir. Eğer düşmanlar, amaçlarına tam olarak ulaşmış olsalardı, Tanrı korusun, bu tasarıya imza atan bayların doğum yerleri de sınırların dışında kalabilirdi. (?..)

Sanıyorum ki, ondan sonraki çalışmalarımı herkes bilir. Hiçbir yerde, beş yıl oturamayacak kadar çalışmış bulunuyorum. Ben sanıyordum ki, bu hizmetlerimden dolayı ulusumun sevgisini ve yakınlığını kazandım. Belki bütün Müslümanlık dünyasının sevgisini ve yakınlığını kazandım. Bu sevgi ve yakınlıklara karşılık, yurttaşlık haklarından yoksun bırakılacağımı hiç akla getirmezdim. Sanıyorum ve sanıyorum ki, yabancı düşmanlar, canıma kıyarak da beni yurdumdaki işimden ayırmaya çalışacaklardır. Ama hiçbir zaman düşünüp düşleyemezdim ki, Yüce Meclis’te iki üç kişi de olsa, düşmanlar gibi anlayışta bulunabilsin." (Nutuk, Karizma Yayıncılık, S. 507-508)

ZİHİNSEL İFŞA

Erzurum milletvekili Necati, Mersin milletvekili Selahattin ve Samsun milletvekili Emin söz konusu önergeyi İkinci Grup’un üyesi sıfatlarıyla vermişlerdi.

Bayanlar ve baylar, liberal demokratların atalarının tıyneti budur işte!

Verdiklerdi bu önerge, Kurtuluş Savaşı sırasında Millet Meclisi’ndeki bozguncu davranışları İkinci Grup milletvekillerinin zihinsel yapılarını ifşa etmektedir.

FESAT SİYASETİ

Mustafa Kemal’in, ihtiras ve hayalleri tatmin edilemeyen bazı arkadaşları, Padişahlık ve Hilafet’in devamını isteyen tutucular, İslamcılar, ekonomiden ve siyasetten habersiz liberaller, Mustafa Kemal’in kişisel düşmanları İkinci Grup fesadında bir araya geldiler. Bu fesatçıların izlediği siyaset 1923-1946 arasında yeraltına indi; 1950’den itibaren Türkiye siyasetinde etkili oldu. Benim kuşağım "İkinci Grup’tan AKP’ye ve Ergenekon’a" uzanan büyük intikam politikasının tanığı oldu. (Cumartesi günü devam edecek.)
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12121747.asp?yazarid=72&gid=61

pinky
22-07-2009, 10:31
Atatürkçüler!.. Atatürk Cumhuriyetinin
sahipleri.. Laik, çağdaş, batılı, demokrat Türkiye Cumhuriyeti'ne inanan
insanlar..
Eğer bugün susarsanız, bugün sinerseniz, bugün
koparılan gürültüler, toz duman edilen ortamda Atatürk
ve Cumhuriyeti'nden şüphe ederseniz hele, biteriz.
Atatürk biter. Atatürk Cumhuriyeti biter..
Yıllar önce İkinci Cumhuriyet sulandırmasıyla ortaya
çıkıp, aslında Ortadoğu ve Orta Asya'ya göz
dikmiş Amerika'nın ihtiyaç duyduğu tampon, uydu
"Ilımlı İslam" devletine döneriz.
O zaman yeni bir Atatürk de bekleyemeyiz. Çünkü
Atatürkler tarihte kolay yetişmiyor.. En azılı
düşmanı Lloyd George'un dediği gibi, yüzyılda bir
geliyorlar dünyaya.. Geçen yüzyıl bize nasip
olmuştu. İki yüz yıl üst üste şansın bize
dönmesini ummayın..
Bakın, Ortadoğu ve Orta Asya ! siyasetini tamamen bir
Ilımlı İslam Türkiye'ye bağlamış Amerika'nın niyetleri
nasıl açık!..
Ne diyor gayri resmi sözcüleri Newsweek
dergileri..
Türkiye'de iki derin devlet var. Biri temiz.. Onlar
Atatürk Cumhuriyetçisi laikler.. Kimler?.. Ordu.. Yargı..
Üniversiteler. Yani tüm dinamik güçler ve tüm Atatürk
bekçileri.. Bunlara dil uzatamıyor. Ne diyor..
Bir de Kirli derin devlet var.. Temiz derin devlet
varlığını devam ettirebilmek için kirliye muhtaç. Yani
eninde sonunda o da bulaşık.. O da kirli..
..Ve baklayı ağzından çıkarıyor..
"Ey Türk milleti.. Bu derin devletten kurtulmak için
tek yol var önünde.. Mart ayındaki seçimlerde oyunu
AKP'ye ver. Yüzde 47'den daha fazla ver ki, onlar
iyice coşsun, ötekiler iyice pıssınlar.."
Yani, Deniz Baykal'ın göstermelik, Devlet
Bahçeli'nin "Yavru" muhalefetine bile tah!
ammül edemiyorlar, görünüşte.
Aslında Amerika'nın sorunu muhalefet değil. Bir
Kemal Derviş müdahalesiyle işi nasıl başarıp,
darmadağın ettikleri tüm öteki partiler yanında
iktidarı AKP'ye nasıl altın tepside sunduklarını
bilmeyen var mı?.
Amerika'nın sıkıntısı Atatürk'ün ve
ilkelerinin yılmaz bekçisi Ordu.. O orda, öyle dimdik
durdukça, cumhuriyetin laik ilkelerinden ödün vermek,
Ilımlı İslam devleti kurmak mümkün olmayacak..
O zaman hedef ne?..
Ordu!..
Türkiye'nin derin devleti var da Amerika'nın yok
mu?.. Onlar salmazlar mı kendi derin devletlerini Türk
Ordusunun üzerine.. O ordu yıpratılır, o ordunun Türk
halkı nezdindeki başından beri açık ara süren "1
numaralı güvenilen kurum" niteliğine gölge, şüphe
düşürülürse iş kolaylamaz mı?..
Oynanan oyun bu..
Bu ülkede her iktidar, polisi ele geçirebilir.. Ama
Menderes dahil, Ordu'yu ele geçirebilen çıkmadı.
Çıkmaz. O Harpokulu orda durdukça çıkmaz.
Bugün polis ne durumda biliyor musunuz?.
Tar! ikatlar ne kadar sızmışlar haberiniz var mı?.
Bugün Ordu'yu yıpratan her olayın içinde ve
başında polisin olması tesadüf mü?.
Polis, yargının, yani savcıların, mahkemelerin
isteğiyle mi hareket ediyor, yoksa iktidarın emir kulu
mu?.

Polisin o gün nereleri basacağını polisten evvel devlet
televizyonunun bilmesini neye bağlıyorsunuz mesela..
Çok kritik bir Ordu mensubunun evi basılır, güya çok
önemli belgeler ele geçirilirken, savcılara haber
verilmeyişi, polisin eve gelip yalnız başına 3 saat
çalışması ve bilgisayarı yedekleme yapmadan alıp
gitmesi tesadüf mü?.
İçinden çeşitli silahlar çıkan kazı yapılırken,
polisin tüm özel yayın kurumlarına engel olup, sadece
TRT kameramanı eşliğinde çalışması hep masum
tesadüf, ya da talihsizlikler mi?.
Ordu'dan şüpheyi pompalayan satılık kalemler, hem
de bu kadar temel yanlışı yapan polisi niye
eleştirmiyorlar sizce?.
Geçen gün, bulunan silahlarla ilgili, 1965 yılında
askeri okulda bize verdikleri dersi özetledim.! İşgal
altındaki ülkede, işgalcilerle gerilla savaşı yapmak
için, barı şta gömülen, saklanan silahları anlattım.
Bir emekli General dedi ki..

"Yazdıkların doğru.. Bak sana söylüyorum. Bugün
bulunan tüm silah ve cephanenin devlete kayıtlı olduğunu
asker de, polis de biliyor. Asker görev bilinci içinde
sırlarını açıklamaz. Susuyor. Polis bunu biliyor ve
kullanıyor.. Asker hızla yıpranıyor.."
Ergenekon adı altında kopan tüm gürültünün baş
hedefi, Atatürkçüler ve de özellikle Atatürk'ün
ordusu..
İşte onun için diyorum..
Gün susma, sinme, geri adım atma, "Hele bir
bekleyelim" deme günü değil..
Onlar organize.. "Fet" diyorum, yüzlerce
küfür, tehdit maili yağıyor. Bir yerden işaret almış
gibi..
Bütün gazete yöneticileri, bütün köşe yazarları bu
baskının altında..
Atatürk'e söven yazılar son günlerde nasıl azdı,
nasıl yoğunlaştı?..
Çünkü onlara da alkış yağıyor her sövmelerinde,
ayni merkezlerden.. Coşuyorlar.
Atatürk Cumhuriyetçileri..
Atatürk'ün Cumhuriyeti emanet ettiği
gençler..
Korkmayın.. Sinmeyin.. Susmay! ın.. Bilgisayarlar
kilitlensin haykırmanızla..
Atatürk'ün kurumları, onlara sahiplendiğinizi
görsün, hissetsin, yaşasınlar..
Bu ülke bizim.. Bu cumhuriyet bizim.. Atatürk bizim..
Biz yaşadıkça.. Korkmadıkça, sinmedikçe, palavraya
pabuç bırakmadıkça


HINCAL ULUÇ - Sabah

baron11
23-07-2009, 07:46
http://video.eksenim.mynet.com/sserkan_16/Iste-Bir-TURK-SUBAYI-M-KEMAL-ATATURK/297488/

yorumcu68
26-07-2009, 13:44
YENİLSEYDİK SORUMLU BEN OLACAKTIM

Bir aralık konu İstiklâl Savaşı'na geldi. Dikkat ettim, Binbaşılar dahil her komutanın hangi birliğe komuta ettiğini, nerede bulunduğunu, -bir gün önce olmuş gibi- hatırlıyordu. O savaş ki araç, gereç, personel kıtlığı bugün güç tasavvur edilirdi. Tümenlere binbaşılar, Kolordulara yarbaylar komuta ediyordu! Fakat, bu kadro canını dişine takmış bir ekipti. Var olmak ya da olmamak bu savaşın sonucuna bağlıydı. 30 Ağustos bu ruh haletinin eseriydi. Böyle bir dramı, hem yazarı, hem baş aktörünün ağzından dinlemek müstesna bir mutluluktu. O anılar Ata'yı coşturdukça coşturuyordu. Anlatmalarında abartma yoktu. Ama bu anlatış öylesine canlı, öylesine plastikti ki, hepimiz heyecandan heyecana sürükleniyorduk. Anlatışlarını şöyle bağladı:
- İşte büyük zafer böyle ortak bir eserdir. Şerefler de ortaktır.

Bu alçakgönüllülük şaheseriyle konunun kapanacağını tahmin ediyorduk. Bu arada Atatürk bir duraklama yaptı. Sonra içine dönük, adeta kendisiyle konuşur gibi ilave etti:
- Ama yenilseydik sorumluluk ortak olmayacak yalnız bana ait olacaktı.

Bu belagat karşısında gözyaşımı tutamadım. Tarihin, zaferleri kendine maleden, yenilgileri ise maiyetine yükleyen sahte kahramanlarını hatırladım.

Ord. Prof. Sadi IRMAK

Kaynak: Sadi Irmak, Ord Prof. - Atatürk'ten Anılar, 1978




En büyük TÜRK, büyük insan, büyük kahraman kalbimizden hiç bir zaman

silinmeyecek atamızı bu pazar günü bir kez daha analım.

sanal_deli
31-07-2009, 00:08
http://millidusunce.com.tr.tc/pictures/ata1.jpg

Lord_Aron
02-08-2009, 22:24
Atatürkçüler!.. Atatürk Cumhuriyetinin
sahipleri.. Laik, çağdaş, batılı, demokrat Türkiye Cumhuriyeti'ne inanan
insanlar..
Eğer bugün susarsanız, bugün sinerseniz, bugün
koparılan gürültüler, toz duman edilen ortamda Atatürk
ve Cumhuriyeti'nden şüphe ederseniz hele, biteriz.
Atatürk biter. Atatürk Cumhuriyeti biter..
Yıllar önce İkinci Cumhuriyet sulandırmasıyla ortaya
çıkıp, aslında Ortadoğu ve Orta Asya'ya göz
dikmiş Amerika'nın ihtiyaç duyduğu tampon, uydu
"Ilımlı İslam" devletine döneriz.
O zaman yeni bir Atatürk de bekleyemeyiz. Çünkü
Atatürkler tarihte kolay yetişmiyor.. En azılı
düşmanı Lloyd George'un dediği gibi, yüzyılda bir
geliyorlar dünyaya.. Geçen yüzyıl bize nasip
olmuştu. İki yüz yıl üst üste şansın bize
dönmesini ummayın..
Bakın, Ortadoğu ve Orta Asya ! siyasetini tamamen bir
Ilımlı İslam Türkiye'ye bağlamış Amerika'nın niyetleri
nasıl açık!..
Ne diyor gayri resmi sözcüleri Newsweek
dergileri..
Türkiye'de iki derin devlet var. Biri temiz.. Onlar
Atatürk Cumhuriyetçisi laikler.. Kimler?.. Ordu.. Yargı..
Üniversiteler. Yani tüm dinamik güçler ve tüm Atatürk
bekçileri.. Bunlara dil uzatamıyor. Ne diyor..
Bir de Kirli derin devlet var.. Temiz derin devlet
varlığını devam ettirebilmek için kirliye muhtaç. Yani
eninde sonunda o da bulaşık.. O da kirli..
..Ve baklayı ağzından çıkarıyor..
"Ey Türk milleti.. Bu derin devletten kurtulmak için
tek yol var önünde.. Mart ayındaki seçimlerde oyunu
AKP'ye ver. Yüzde 47'den daha fazla ver ki, onlar
iyice coşsun, ötekiler iyice pıssınlar.."
Yani, Deniz Baykal'ın göstermelik, Devlet
Bahçeli'nin "Yavru" muhalefetine bile tah!
ammül edemiyorlar, görünüşte.
Aslında Amerika'nın sorunu muhalefet değil. Bir
Kemal Derviş müdahalesiyle işi nasıl başarıp,
darmadağın ettikleri tüm öteki partiler yanında
iktidarı AKP'ye nasıl altın tepside sunduklarını
bilmeyen var mı?.
Amerika'nın sıkıntısı Atatürk'ün ve
ilkelerinin yılmaz bekçisi Ordu.. O orda, öyle dimdik
durdukça, cumhuriyetin laik ilkelerinden ödün vermek,
Ilımlı İslam devleti kurmak mümkün olmayacak..
O zaman hedef ne?..
Ordu!..
Türkiye'nin derin devleti var da Amerika'nın yok
mu?.. Onlar salmazlar mı kendi derin devletlerini Türk
Ordusunun üzerine.. O ordu yıpratılır, o ordunun Türk
halkı nezdindeki başından beri açık ara süren "1
numaralı güvenilen kurum" niteliğine gölge, şüphe
düşürülürse iş kolaylamaz mı?..
Oynanan oyun bu..
Bu ülkede her iktidar, polisi ele geçirebilir.. Ama
Menderes dahil, Ordu'yu ele geçirebilen çıkmadı.
Çıkmaz. O Harpokulu orda durdukça çıkmaz.
Bugün polis ne durumda biliyor musunuz?.
Tar! ikatlar ne kadar sızmışlar haberiniz var mı?.
Bugün Ordu'yu yıpratan her olayın içinde ve
başında polisin olması tesadüf mü?.
Polis, yargının, yani savcıların, mahkemelerin
isteğiyle mi hareket ediyor, yoksa iktidarın emir kulu
mu?.

Polisin o gün nereleri basacağını polisten evvel devlet
televizyonunun bilmesini neye bağlıyorsunuz mesela..
Çok kritik bir Ordu mensubunun evi basılır, güya çok
önemli belgeler ele geçirilirken, savcılara haber
verilmeyişi, polisin eve gelip yalnız başına 3 saat
çalışması ve bilgisayarı yedekleme yapmadan alıp
gitmesi tesadüf mü?.
İçinden çeşitli silahlar çıkan kazı yapılırken,
polisin tüm özel yayın kurumlarına engel olup, sadece
TRT kameramanı eşliğinde çalışması hep masum
tesadüf, ya da talihsizlikler mi?.
Ordu'dan şüpheyi pompalayan satılık kalemler, hem
de bu kadar temel yanlışı yapan polisi niye
eleştirmiyorlar sizce?.
Geçen gün, bulunan silahlarla ilgili, 1965 yılında
askeri okulda bize verdikleri dersi özetledim.! İşgal
altındaki ülkede, işgalcilerle gerilla savaşı yapmak
için, barı şta gömülen, saklanan silahları anlattım.
Bir emekli General dedi ki..

"Yazdıkların doğru.. Bak sana söylüyorum. Bugün
bulunan tüm silah ve cephanenin devlete kayıtlı olduğunu
asker de, polis de biliyor. Asker görev bilinci içinde
sırlarını açıklamaz. Susuyor. Polis bunu biliyor ve
kullanıyor.. Asker hızla yıpranıyor.."
Ergenekon adı altında kopan tüm gürültünün baş
hedefi, Atatürkçüler ve de özellikle Atatürk'ün
ordusu..
İşte onun için diyorum..
Gün susma, sinme, geri adım atma, "Hele bir
bekleyelim" deme günü değil..
Onlar organize.. "Fet" diyorum, yüzlerce
küfür, tehdit maili yağıyor. Bir yerden işaret almış
gibi..
Bütün gazete yöneticileri, bütün köşe yazarları bu
baskının altında..
Atatürk'e söven yazılar son günlerde nasıl azdı,
nasıl yoğunlaştı?..
Çünkü onlara da alkış yağıyor her sövmelerinde,
ayni merkezlerden.. Coşuyorlar.
Atatürk Cumhuriyetçileri..
Atatürk'ün Cumhuriyeti emanet ettiği
gençler..
Korkmayın.. Sinmeyin.. Susmay! ın.. Bilgisayarlar
kilitlensin haykırmanızla..
Atatürk'ün kurumları, onlara sahiplendiğinizi
görsün, hissetsin, yaşasınlar..
Bu ülke bizim.. Bu cumhuriyet bizim.. Atatürk bizim..
Biz yaşadıkça.. Korkmadıkça, sinmedikçe, palavraya
pabuç bırakmadıkça


HINCAL ULUÇ - Sabah


hıncal efendi hem sabahta yazıp hemde nasıl oluyorda Atatürk çü geçiniyorr

pinky
11-08-2009, 14:16
Türkiye; Atatürk'ü Allah'a borçlusun, geriye kalan her şeyi de Atatürk'e... DANIEL DUMOULIN

[BBL (Banque Bruxelles Lambert) Şube Müdürü-Türk Kültürünü ve Tarihini Yaşatma Derneği Başkanı
BBL Branch Manager - Chairman of the Association to Promote Turkish Culture and History

Biz Önemli Değiliz Bir Şey Önemlidir: Türkiye! Türkiye'yi Sevelim!

Bu satırları, Ankara'daki Atatürk Araştırma Merkezi tarafından yayınlanan ve Atatürk'ün düşüncelerinin derlendiği bir kitabın ilk sayfasına yazmış olmam hem herkesi şaşırttı, hem de sebebi soruldu. Oysa sebebi çok basit; bu satırlar benim en içten düşüncelerimi eksiksiz dile getiriyor.
Zira, şahsi kanımca, hayatta varoluş sebebimiz, hedeflediğimiz ülküye ulaşacağımıza olan inancımızdan başka bir şey değil.

http://hisse.net/forum/blog.php?b=852

e-fulya
15-08-2009, 18:52
Benim Atatürk’üm…

Dr.Beşir DOSTER
http://gercekgundem.com/?c=59717

technician
27-08-2009, 04:30
Bu Mektup İlk Kez Yayınlanıyor
Ermeni haber ajansı Novosti Armenii, Atatürk'ün ABD'li bir amirala gönderdiği belirtilen bir telgrafı yayınladı.
Haberde, "Ajansımızın eline çok özel bir belge geçmiştir. Ajansımız Mustafa Kemal'ın 7 Mart 1920 yılında ABD Deniz Kuvvetleri amiralı Bristol'a gönderdiği telgrafı yayınlamaya karar verdi. Bu belgede Türk lider '(sözde) Ermeni soykırımı denilen' iddiaları yalanlıyor ve tüm bunların Ermeni topluluğun Türkiye'den koparmak amacıyla yapılan bir kurgu olduğunu iddia ediyor." denildi.

Yazıda Atatürk'ün ABD'li amirala gönderdiği mektupta şu ifadeler yer alıyor: "Bizim halkımız topraklarımızın müttefik ordularca işgal edilmesininden zarar görüyor. Biz ise bu zaman içinde Montrö anlaşması sonucunda barışı bekliyorduk. Biz durumun değişeceğini ve barışçı görüşmelerle ilgili adil ve tarafsız kararlar kabul edileceğini bekliyorduk. Fakat kendi çıkarlarını kollayan birileri Anadolu'da 20 bin Ermeninin öldürüldüğüne ilişkin yalan uydurdu. Biz müttefik güç devletlerin ve Amerikan hükümetinin bu tür yalanlara inanmayacaklarını düşünüyorduk. Çünkü onların gizli istihbarat servisleri tüm Anadolu'da faaliyet gösteriyor. Fakat biz ters bir durum görüyoruz."

Ermeni topluluklardan bir kısım kayıplar yaşandığını, ancak bunların bir katliam olmadığını savunan Atatürk şu tespitlerde bulunuyor: "Herkes şunu çok iyi biliyor ki Türkler ile Fransız birlikleri ve Fransızların yanında yer alan Ermeniler arasında Maraş ve Urfa'da çıkan çatışmalarda kayıplar meydana geldi. Bu husus bir katliamın sonucunda değil, çatışmanın doğal sonucunda ortaya çıkan kayıplar sayılıyor. Bu çatışmalar ise yerel halkın Ermenilere karşı direnişleriyle başladı. Ermeni askerlerin Müslümanlara yönelik saldırısı yüzünden direnişler, karşı koymalar başladı."

İşgalci birliklerin Ermenilere silah vererek bu tür olayları tetiklediğini kaydeden Atatürk, ABD'den dünya kamuoyunu aydınlatmasını ve Türk halkına yönelik iğrenç suçlamaları temizlemesini talep ediyor. Mektupta, "Eklemek gerekir ki, eğer işgalcı birlikler insanlara aynı davranışlarda bulunsaydı ve Ermenilere silah vererek onlara bazı görevler vermeseydi, bu çatışmalar çıkmazdı. Biz müttefik ordu birliklerine ve Amerikan hükümetine ricayla tekrar sesleniyoruz: Nefrete ve hırsa dayalı Ermeni katliamıyla ilgili propagandanın gerçek ve asıl yüzünü dünya kamuoyuna aydınlatınız. Ve böylece de Türk halkının adını bu tür alçak ve iğrenç suçlamalardan temizleyiniz."

BABUTSA
25-11-2009, 20:39
Pamukkale Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Necdet Fazıl Ardıç, 10 Kasım’da Atatürk’e hitaben yazıp Anıtkabir’e gönderdiği mektubu okudu. Salonda duygusal anlar yaşandı. Ardıç, mektubunda Atatürk’ün mirasına birlik çıkılmadığına ilginç bir yönelte vurgu yaparken, rektörün mektubu ayakta alkışlandı.









İŞTE O MEKTUP:

Değerli Büyüğümüz, Liderimiz, Sevgili Atamız,
Bugün sen doğalı 128, Cumhuriyet kurulalı 86, seni kaybedeli 71 sene oldu.
Geçen senelerde çok çalıştık, hiç durmadık.
Vatanımız güllük gülistanlık.
Her köşesini demir ağlarla ördük.
Çevremizdeki komşularımızla oluşturduğumuz barış çemberi devam ediyor.
Emperyalist güçler hala bize diş geçiremediler.
Madenlerimizin hepsini bulduk, ekonomimize kazandırdık.
Osmanlı bankasından aldığımız dersle milli bankalarımızı koruyoruz.
Türk sermaye birikimi zorlukla oluştu, fabrikalar kurdu, onların yüzyıllık fırsatçı uluslararası sermaye önünde ezilmemesine dikkat ediyoruz.
Bilim adamlarımızın geliştirdiği yeni ürünlerle dünyanın her yerinde aranan mamulleri üretiyoruz. Bu yüzden işçilerimiz refah içinde ve mutlu.
O çok önem verdiğin eğitim sistemimiz süper, bırak okuma-yazma bilmeyen kalmamasını herkese fırsat eşitliği, kaliteli eğitim, uzmanlaşma en üst düzeyde.
Toplumun eğitim düzeyi yüksek, boş zamanlarında herkesin elinde bir kitap!
Güzel sanatlar ve spor hayatımızın içinde, herkesin ilgilendiği bir uğraşısı var.
Her şehirde tiyatrolarımız, sanat gruplarımız hem halkımızı devamlı eğitiyor, hem de sosyal ortamlar sağlıyorlar. Hele kütüphanelerimizi görmeni isterdik.
Çiftçimiz her zamanki gibi baş tacımız, köyde olmak eğitimsiz olmak anlamına gelmiyor. Kendi tarlalarımızda kendimize yeterli olmak için çok çalışıyoruz.
Milletimizin birliği, ortak dilimiz sayesinde pekişti.
Devletin parası hepimizin ortak varlığı, yokluk günlerini unutmadık, çok titiz bir şekilde harcanıyor.
Borçlarımızın hepsinden kurtulduk, hatta bazı ülkelere boyunduruk altına girmesin özgür kalabilsin diye borç bile verebiliyoruz.
Halkımızın maneviyatı sağlam, istediği gibi ibadetini yapıyor, kimsenin kulu değil, çünkü dininin kurallarını Türkçe öğreniyor, ibadetini Türkçe yapıyor. Bu konuda fırsat olmayınca, onları kandıracak ruhban sınıfı da kalmadı.
Kurduğun tarih kurumları sayesinde, kendi tarihimizi hem materyalist çıkarcı batı bakışından, hem islamik arap emperyalizminden, hem tek yanlı kindar Çin söylemlerinden kurtardık.
Değerli Atam,
Lütfen kızma, seninle eğlendiğimizi düşünme. Senin zaten gerçekleri bildiğini biliyoruz.
Bütün bunları; 71 yıldır atılan o gösterişli, ağlak nutuklardan, samimiyetsiz törenlerden sıkılmışsındır, mektubun girişinde seni birazcık gülümsetebilirmiyiz diye yazdık. Çünkü senden hatıra kalan resimlerdeki o içten tebessüm sana çok yakışıyor.
Doğrusunu istersen, senin gibi liderler artık bu günlerde pek muteber sayılmıyor. Seni bekarlık partilerindeki dansözler gibi pastadan çıkarıyorlar.
Açık konuşmak, düşünmek, yorulmadan çalışmak değer kaybetti.
Artık fikir tartışmaları bile farklılaştı, halkın kimin ne demek istediğini anlamasına imkan yok. Toplum mühendisliği öyle gelişti ki, artık tutarlılığa bile gerek kalmadı. Öyleki fikrin başlığı, sloganı ve içeriği tamamen farklı olabiliyor. Barış isteyerek savaş, birlik isteyerek ayrılık, eşitlik isteyerek sömürü, demokrasi isteyerek baskı kolayca yapılandırılabiliyor.
Ama sen bunların olacağını zaten biliyordun.
Bize nelerle karşılabileceğimizi açıkça söylemiştin.
“Ey Türk Gençliği” diyen sesin hala kulaklarımızda.
Gençken bu hitabeyi her okuyuşumuzda hepimiz içimizden “üzerimize düşeni yaparız elbet” demiştik.
Şu anda kaçımızın hala aynı fikirde olduğunu tahmin etmek biraz zor.
Neyse!
Senin ideallerine inanan, seni putlaştırmamış, her olayı bilimin penceresinden değerlendiren bizler buradayız.
Eskisi kadar çok değiliz.
Senin gösterdiğin yolun değil de, senin yarattığın gücün etrafında toplananların hepsi yolda döküldü.
Kimisi paranın gücüne, kimisi iktidar nimetlerine dayanamadı.
Kimisi dünyada popüler olmayı, ülkesinde onuruyla yaşamaya yeğ tuttu.
Kimisi korktu. Anlık rüşvetleri, çocuklarının geleceğine tercih etti.
Kimisi hümanist kesildi. Tarihin neden tekerrür ettiğini unutup , ülkesine başkasının gözlükleriyle bakmaya başladı.
Kimisi sivil toplum örgütçüsü oldu. Parayla fikir ithalatçılığı yaptı.
Kimisi kendine iktidar alanı açmak için, bugüne kadar bu ülkeyi yüzlerce kere dolandırmış kişilerle işbirliği yapıp, onları idare edebileceğini sandı.
Ama hepsinin vicdanı, 128 yıl önce doğan senin görüşlerinin, günümüzde de hala geçerli olmasını kaldıramadığından, bütün yapılanların senin görüşlerine uygun olduğunu anlatmak için neler uyduruyorlar neler, yaratıcılıkta sınır yok, keşke görebilseydin.
Artık yolumuza onlarsız devam ediyoruz.
Bu anlattıklarımı sakın bir şikayet, veya bir çaresizlik ifadesi olarak düşünme.
Sadece bize gerçekleri görmeyi, ona göre politikalar üretmeyi, kendine ve milletine güvenerek onurlu davranmayı sen öğrettin.
Sen aramızdan ayrıldıktan sonra ulusal hedeflerimize konsantrasyonumuzu kaybettik, birbirimizle uğraştık, küçük kurnazlıklarla vakit kaybettik, düşmanlarımızın ülkemizin planlarına müdahil olmasına izin verdik.
Kişisel çıkarlarını siyaset diye yutturanlarla, milleti için fedakarca çalışanları birbirinden iyi ayıramadık.
Ağaları, şeyhleri, savaş zenginlerini, saltanat meraklılarını, din bezirganlarını yeniden hortlattık. Senin yönetimine diktatörlük diyenlerin, demokrasi diye diye nasıl kendi krallıklarını kurduklarını zamanında farkedemedik.
Ama artık daha tecrübeliyiz. Kolay kolay, gazete haberlerinin, kimin çektiği belli olmayan filmlerin, yalancı kahramanların tuzaklarına düşmüyoruz. Bütün hatalarımıza rağmen uğraşıyoruz, didiniyoruz, anlatıyoruz, uyandırmaya çalışıyoruz.
Bizimle dalga geçiyorlar:
Emperyalizm çağının bittiğini, dünyada bütün ülkelerin barış içinde, uygarlık yolunda yürüdüğünü artık bizi millet yapan, bu vatanda birarada tutan bu fikirleri bırakmamız gerektiğini söylüyorlar.
Üzülmüyoruz, yılmıyoruz, tekrar uğraşıyoruz, tekrar anlatıyoruz.
Biz, daima burada olacağız.

Ama,
seni özledik.
Senin ufkunu özledik.
Yol göstericiliğini,
milletine her zaman güvenmeni,
senin onurunu özledik.
Senin sarı saçını,
mavi gözünü,
dostluğunu özledik.
Vatanın için verdiğin emeği, yaptığın fedakarlığı,
bizleri hep biraraya getirmeye çalışmanı özledik.
Her kelimeni dikkatle seçişini,
kim olursa olsun karşındakine gösterdiğin saygıyı,
sözlere yüklediğin anlamın derinliğini özledik.
Bağımsız karakterini,
barışa hasretini,
gerektiğinde çizmelerini çekip savaşa hazır olma kararlılığını özledik.
Kendi kendini eğitmeni,
okumadan,
bilenlerle tartışmadan karar vermeyişini özledik.
“En hakiki mürşit ilimdir” diyen sesini,
bilim adamlarına verdiğin desteği özledik.
Davet edilmeden hiçbir uluslararası kuruluşa yüz vermeyişini,
dış seyahatlere gitmeden bütün kralların seni ziyarete gelişini,
milletine uşak dedirtmeyen özgüvenini özledik.
Uzak görüşlülüğünü,
çocuklara olan sevgini,
gençliğe güvenini,
geleceğe olan inancını özledik.
“Ne mutlu Türküm diyene” deyişini özledik.
Seni Özledik!

Senin inançlarını, yaptıklarını, her şeye rağmen, üniversitemizde yaşatıyoruz.
Hedeflerimizi hiç değiştirmedik,
Halkımızın refahı,
Vatanımızın bütünlüğü,
Vicdanımızın özgürlüğü,
Birey olmanın özgüveni,
Bilimin ışığı.
Atam, hepimiz, öğrettiklerini, seni, unutmadık.
Sen rahat uyu!
En derin saygılarımızla ve en içten sevgilerimizle!
10 Kasım 2009.

Pamukkale Üniversitesi Öğretim Üyeleri, Elemanları, Öğrencileri ve Memurları adına
Prof.Dr.Fazıl Necdet Ardıç
Rektör

vebacan
21-12-2009, 10:41
Atatürk’ün Yaveri Muzaffer Kılıç anlatıyor;



Bir gün Atatürk'le beraber Abidinpaşa'dan gelip Samanpazarı yoluyla Ulus'a geçiyorduk.
O zamanlar Samanpazarı'nda bulunan üç beş dükkandan birisi Ali Efendi isimli kitapçıya aitti. Kitapçı dükkanının kepenklerinde, nefis bir halı asılmış duruyordu. Harp yıllarının sonu olduğundan hiçbir yerde, hele Ankarada böyle güzel bir şey görmek pek şaşırtıcı olduğu için bu halı Atatürk'ün de dikkatini çekti. Hemen arabayı durdurup indik.
Beraberce dükkana yürüdük. Kitapçı, Ata'yı görünce, buyurun Paşam diyerek heyecanla bir emri olup olmadığını sordu. Paşa da bu halıyı çok güzel bulduklarını ifade ettiler. Kitapçı;
- "Paşam, bu halı bir müşterimin. Paraya ihtiyacı olmuş, satılması için bana bıraktılar. Benimle bir ilgisi yok" dedi.
Atatürk, böyle güzel bir halının çok kıymetli olduğunu, bunu halı sahibinin nereden almış olabileceğini öğrenmek istediler. Kitapçı ezile büzüle;
- "Paşam, emanet koyan isminin söylenmemesini özellikle rica ettiler, müsaade ederseniz ismini söylemeyeyim" dedi.
Bu sefer Atatürk daha çok merak edip;
- "Çocuk, belki halıyı almak isteyeceğiz. Kimin ve kaça olduğunu öğrenmek isteriz" dediler.
Kitapçı;
- "Paşam 40 lira istemişlerdi " deyip yine halı sahibinin ismini vermedi. Atatürk halı sahibini iyice merak edip ısrar edince de, kitapçı istemeyerek ve sıkılarak;
- "Abdülhalim Çelebi Hazretlerinin Paşam " dedi.
Abdülhalim Efendi, Mevlana sülalesinden gelmiş, Konya milletvekili olarak Mecliste görev yapıyordu. Kapısı herkese daima açık, cömert, gayet güzel konuşan, Mevlevi kalpağı ile gezen, akıllı, sevimli, hoş sohbet, özü sözü doğru bir kişiydi.
Atatürk, bu cevabı alınca çok duygulandı ve bana dönerek dükkana 40 lira bırakmamı emretti.
Hemen parayı bıraktım. Kitapçı halıyı koşarak indirip paket yapmaya koyuldu.
Bu arada Atatürk, Abdülhalim Efendi'nin kişiliğinden övgüyle bahsederek;
- "Abdülhalim Efendi, evde halısını satacak kadar parasız kalıyor ama, kapısını kimseye kapamıyor" diyerek onu övdü. Sonra da kitapçıya dönerek;

- "Bana bak, halıyı biz alıyoruz. Fakat halıyı Abdülhalim Efendi'nin evine yollayınız, biz oradan aldırırız. Akşamüzeri de kendilerine bir kahve içmek için geleceğimizi söyleyiniz." dediler. Kitapçı bu davranışa şaşırmış bize bakarken, arabaya binip uzaklaştık.

Aynı akşam Abdülhalim Efendi'nin evine gittik. Kendisi bizi avlu kapısında karşıladı.
Eve girince baktım halı, kapı arkasında paketli olarak duruyordu. Mütevazı evinde minderlere oturuldu, kahveler içildi.
Abdülhalim Efendi;

- "Paşam halıyı almışsınız. Fakat halı evime geri geldi. Müsaade ederseniz, arabanıza koyduralım." dedi.
Atatürk de;
- "Abdülhalim Efendi halı yine bizim olsun. Biz arada sırada sana kahve içmeye geldikçe onun üzerinde kahvemizi içeriz." diyerek halıyı açtırdılar ve odaya serdirdiler.

Kahveler içildi ve sohbet edildi. Giderken Abdülhalim Efendi yine bizi kapıya kadar uğurlayarak;
- "Paşam eğer müsaadeniz olursa halıyı…" derken Atatürk sözünü keserek mütebessim;

- "Abdülhalim Efendi, onu sana emaneten bırakıyoruz. Her gelmemizde onu burada görmek ve üzerinde oturmak isteriz." diyerek veda edip ayrıldılar.

Böylece Atatürk, Abdülhalim Çelebi Efendi'ye, kitapçıya bile belli etmemeye çalışarak ihtiyacı olan yardımı yapmış, fakat halıyı almamışlardı.

Bu ibret verici anı; O büyük asker, devlet adamı ve devrimci liderin, en az bu nitelikleri kadar büyük olan insanlığını anlatmasının yanı sıra, onun, gerçek dindar ve üstelik bir tarikat mensubu olan Çelebiye saygısını göstermesi bakımından da ayrı bir önem taşıyor.
Abdülhalim Efendi, o halıyı Konya Mevlânâ Müzesi kurulunca oraya armağan etmiştir. Görülüyor ki, Abdülhalim Efendi de bu asil davranışı kötüye kullanmamış ve halıyı sahiplenmeyip, layık olduğu yere armağan etmiştir. (1922).

Ayrıca; Herkese açık sofrasını sürdürebilmek için halısını satan bir tarikat ehlinin, dini siyasete alet ederek para, mevki ve güce ulaşan, yurt içinde ve dışında saf ve eğitimsiz vatandaşları sömürerek trilyonluk mal varlıklarının sahibi olup sefa süren, günümüz din ve tarikat bezirganlarından farklılığını da ortaya koyuyor.

Tabii, anlayana ve anlamaktan yana nasibi olanlara !






Alıntı : Atatürkten Hiç Yayınlanmamış Anılar / Prof.Yurdakul Yurdakul

tekas
21-12-2009, 10:59
Bu milletin Ata'sını milletine farklı göstermeye çalışanlara yazıklar olsun.

Bir millet Ata'sını unuttukça kendini unutmuş demektir.

Türk milleti kim olduğunu hatırlatan Atasını unutmayacaktır.

HaYaBuSa
21-12-2009, 17:55
http://img341.imageshack.us/img341/4638/ata148.jpg

ATA'M, DAİMA İZİNDEYİZ


Mustafa Kemal Atatürk (1881-1938)

"Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir."

"İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal... İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o,

ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur.

Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz,

hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!"

1881

Gümrük kolcusu Ali Rıza Bey ile Zübeyde Hanım'ın oğlu olarak Selânik'te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi'ndeki üç katlı pembe evde doğdu.

1893

Mustafa Selanik'teki Askeri Hazırlık Okuluna başlar ve burada öğretmeni tarafından kendisine ikinci ismi "Kemal" verilir.

1895

Mustafa Kemal Manastırdaki Askeri Liseye (Askeri Rüştiye) başlar.

1899

Mustafa Kemal İstanbul'da Harbiye'nin hazırlık sınıfına başlar.

1902

Mustafa Kemal Harbiye'den mezun olur ve buradan sonra Harp Akademisine (Erkan-ı Harbiye) devam eder.

11 Ocak 1905

Mustafa Kemal Harp Akademisinden Kurmay Yüzbaşı olarak mezun olur ve Şam'da bulunan Beşinci Orduda görev almak üzere Şam'a gönderilir.

Ekim 1906

Mustafa Kemal ve arkadaşları Şam'da "Vatan ve Hürriyet" adıyla gizli bir dernek kurarlar.

1907

Askeri rütbesi kolağası olur ve yine aynı yıl içinde görevi Makedonya'daki 3. Orduya tayin edilir ve Selanik'e gönderilir, Cemiyetinin Merkezi Selanik'te İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşir

23 Temmuz 1908

Yukarıdaki gizli ve siyasi faaliyetlerinin sonucu 2. Meşrutiyetin, padişah Abdulhamit'e kabul ve ilan ettirilmesi

13 Nisan 1909

İstibdat taraftarları yeni rejime karşı ayaklanır, Rumeli'den bunları bastırmak için yola çıkan Hareket Ordusunun Kurmay Yüzbaşkanlığına deruhte etmesi ve bu ayaklanmada önemli bastırıcı rol oynar

1911

Trablusgarb savaşına iştirak eder ve oradaki kuvvetlerimizin Kurmaylığını üzerine alır. Bu arada rütbesi binbaşılığa yükseltilir.

13 Eylül 1911

Mustafa Kemal İstanbul'daki Genel Kurmaya tayin edilir.

9 Ocak 1912

Mustafa Kemal Libya'daki Tobruk taarruzunu başarılı bir şekilde yönetir.

24 Ekim 1912

Balkan Savaşının başlaması üzerine İstanbul'a döner ve Bolayır'da toplanmış olan kuvvetlerimizin hareket şubesi müdürlüğüne tayin edilir

25 Kasım 1912

Mustafa Kemal Hareket Başkanı olarak Akdeniz Boğazları özel Kuvvetlerine atanır.

27 Ekim 1913

Mustafa Kemal Sofya'ya Askeri Ataşe olarak atanır.

2 Şubat 1915

Tekirdağ'da kurulması kararlaştırılan yeni bir tümenin komutanlığına tayin edilir. Onun teşkil ettiği ve 19. Tümen adını alan bu tümen Çanakkale savaşlarında parlak başarılar göstermiştir

25 Nisan 1915

İttifak Devletleri Arıburnuna çıkarma yaparlar ve Mustafa Kemal Tümeni ile ilerlemelerini durdurur.

1 Haziran 1915

Çanakkale savaşlarında gösterdiği büyük başarılardan dolayı rütbesi albaylığa yükseltilir

9 Ağustos 1915

Mustafa Kemal Anafartalar Grup Kumandanlığına getirilir.

1 Nisan 1916

Çanakkale savaşları zaferlerimizle bittiğinden Diyarbakır'daki kolordunun komutanlığına tayin edilmiştir. Oraya giderken Tuğgeneralliğe terfi eder.

6-7 Ağustos 1916

Mustafa Kemal Bitlis ve Muş'u düşmandan geri alır. Bu başarısı üzerine 2. Ordu komutanlığına atandı.

31 Ekim 1918

Mustafa Kemal Yıldırım Orduları Grup Kumandanı olur.

30 Nisan 1919

Mustafa Kemal Erzurum'da bulunan Dokuzuncu Orduya geniş yetkilerle Müfettiş olarak atanır.

16 Mayıs 1919

Mustafa Kemal İstanbul'u terkeder. İstanbul'dan 3. Ordu Müfettişliği göreviyle Bandırma vapuruyla gider.

19 Mayıs 1919

Mustafa Kemal Samsun'a ayak basar.

21 Mayıs 1919

Erzurum'daki 15.Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa ile temas eder

23 Mayıs 1919

Ankara'daki 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ile temas eder

28 Mayıs 1919

Türk Milletini işgallere protesto için mitingler yapmaya davet eder

3 Haziran 1919

Doğu vilayetlerinde bir Ermeni Hükümetinin kurulması ve İngiliz himayesi fikirlerine karşı olduğunu beyan eder

21 Haziran 1919

Yurdun bağımsızlığını kurmak için Türk Milletini kendisiyle birlikte çalışmaya davet eden tarihi beyannameyi yayınlar

8 Temmuz 1919

Mustafa Kemal gerek Üçüncü Ordu Müfettişliği görevinden gerekse ordudan istifa eder.

23 Temmuz 1919

Mustafa Kemal Erzurum Kongresi Başkanlığına getirilir. Erzurum Kongresinde millet iradesine dayanan bir millet meclisiyle kuvvetini, gene millet iradesiyle oluşan bir hükümetin kurulması lüzumunu ilk hedef olarak ilan eder.

4 Eylül 1919

Mustafa Kemal Sivas Kongresi Başkanlığına getirilir. Sivas Kongresinde yurdun muhtelif bölgelerinde kurulmuş olan müdafaa cemiyetlerini Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirip bütün millet kuvvetlerini bir elde idare etmek imkanını sağlar.

11 Eylül 1919

Çalışmalarını bitiren Sivas Kongresi delegeleri tarafından seçilen Temsil Heyeti Başkanlığına getirilir

15 Eylül 1919

Temsil Heyeti, Türk Milletinin yetkili makamı olarak ilan edilir

7 Aralık 1920

Temsil Heyeti ile birlikte Ankara'ya yerleşir ve bu şehri milli harekatın merkezi yapar

27 Aralık 1919

Mustafa Kemal İcra Heyeti ile Ankara'ya gelir.

23 Nisan 1920

Mustafa Kemal Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisini açar ve bu meclise başkan seçilir.

11 Mayıs 1920

Mustafa Kemal İstanbul hükümeti tarafından ölüme mahkum edilir.

5 Ağustos 1921

Mustafa Kemal Büyük Millet Meclisi tarafından Başkumandan olarak atanır.

23 Ağustos 1921

Türk birliklerinin Mustafa Kemal tarafından yönetildiği Sakarya savaşı başlar.

19 Eylül 1921

Sakarya Zaferinden altı gün sonra Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal'e Mareşal rütbesi ile Gazi ünvanını verir.

26 Ağustos 1922

Gazi Mustafa Kemal Büyük Taarruzu Kocatepe'den yönetmeye başlar.

30 Ağustos 1922

Gazi Mustafa Kemal Paşa Dumlupınar savaşını kazanır.

1 Eylül 1922

Türk Ordularına "İlk hedefiniz Akdeniz'dir, İleri!" emrini verir

10 Eylül 1922

Gazi Mustafa Kemal İzmir'e girer.

1 Kasım 1922

Büyük Millet Meclisi, Gazi Mustafa Kemal'in Hilafetin kaldırılması Yönündeki önerisini kabul eder.

14 Ocak 1923

Mustafa Kemal'in annesi Zübeyde Hanım İzmir'de vefat eder.

29 Ekim 1923

Türkiye Cumhuriyetinin ilan edilmesi ve Gazi Mustafa Kemal'in ilk Cumhurbaşkanı seçilmesi.

24 Ağustos 1924

Gazi Mustafa Kemal İstanbul Sarayburnu'nda ilk kez şapka giyer.

9 Ağustos 1928

Gazi Mustafa Kemal Sarayburnu'nda yeni Türk Alfabesi ile ilgili konuşma yapar.

3 Mart 1924

Cumhuriyet rejiminin Türkiye'de kökleşip yerleşmesi için şart olan hilafetin kaldırılmasını sağlamıştır. Aynı yıl içerisinde medreseleri kapattırarak milli eğitim alanındaki birliği sağlama yolunu açmıştır. Gene bu suretle laik ve modern esaslara göre eğitim ve öğretim yapan müesseselerin kurulmasına zemin hazırlamıştır.

1 Mayıs 1924

Orta Çağın dini hukuk geleneklerine göre çalışan Şer'iye mahkemelerini kaldırdı

26 Ağustos 1924

Milli sermayeyi çoğaltmak özel teşebbüsleri teşvik ederek kurmak ve Türk bankacılığını geliştirmek amacıyla İş Bankasını kurdu.

5 Mayıs 1925

Memlekette modern çiftçiliği geliştirmek maksadıyla yapılacak teşebbüslere bir örnek olmak üzere kendi parasıyla bir Orman Çiftliğini kurdurdu

1925

Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması ile ilgili kanun kabul edilerek batıl inanç ve taassup yatakları ortadan kaldırıldı

25 Aralık 1925

Medeni kıyafeti getirdi

26 Aralık 1925

Miladi takvim ve modern saat ölçüsünü değiştiren kanun kabul edildi

17 Şubat 1926

Türk Medeni Kanununun kabul edilmesiyle Türk milleti ümmet devrinden çağdaş medeniyete geçirildi

1 Kasım 1928

Çıkarılan bir kanunla Türk Milletinin kolayca okuyup yazmasını temin edecek olan yeni Türk alfabesi kabul edildi.

12 Nisan 1931

Gazi Mustafa Kemal Türk Tarih Kurumunu kurar.

12 Temmuz 1932

Gazi Mustafa Kemal Türk Dil Kurumunu kurar.

29 Ekim 1933

Cumhuriyet'in 10.yıl nutkunu yazar ve okur

16 Haziran 1934

Büyük Millet Meclisi bir yasa geçirerek Gazi Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadını verme kararı alır.

1934

Kasım ayında Türk kadınına siyasi hakları tanıyan yasa çıkarıldı. Avrupa'da baş gösteren siyasi buhran karşısında Balkan Antantının kurulmasında en önemli rolü oynadı.

1936

Montrö Antlaşması ile boğazların tahkiminin sağlanmasını temin etti. Sadabat Paktıyla memleketimiz için gerekli güvenlik tedbirlerinin alınmasında nazım rol oynadı.

4 Temmuz 1938

Türkiye'nin ayrılmaz bir parçası olan Hatay'ın bağımsız bir Türk devleti olmasını sağlamıştı ki bu vatan parçası ölümlerinden sonra Anavatan'a katılmak imkanını bu sayede buldu.

10 Kasım 1938

Atatürk perşembe sabahı saat 9.05'te hayata gözlerini yumdu. Türkiye yasa boğuldu...

19 Kasım 1938

Cenazesi ulusal egemenliğin simgesi olarak kurduğu başkent Ankara’ya getirildi.

21 Kasım 1938

Türkiye’nin her yerinden Ankara’ya koşan halk ulu önderin cenazesini büyük bir törenle Etnoğrafya Müzesi’nde hazırlanan geçici kabrine uğurladı.

10 Kasım 1953

Ölümünün on beşinci yılında da, büyük bir törenle Anıtkabir'e aktarıldı.

ATTİLA HAN
21-12-2009, 18:31
..............AMERİKA ve AVRUPA'nın en büyük çekindikleri noktanın;...
onlarda var olamayan...Bizlerde ise var olan..Hep derin bir yerlerimizde saklı kalan duygularımız..

...Atatürk’ün Conkbayırından;...57’nci Piyade Alayına vermiş olduğu emir;
..............Ben size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum.................

..mermisi kalmayan askerlerinin geri çekildiğini gören,
..Atatürk’ün anlatımı;..
..Düşmandan kaçılmaz, dedim
..Cephanemiz kalmadı, dediler.
..Cephaneniz yoksa süngünüz var,dedim.
..Bu ASKERLERİM süngü takıp yere yatınca,.düşman askerleri de yere yattı..Kazandığımız an,bu andır..
..Atatürk;“57’nci Alay meşhur bir alaydır. Çünkü hepsi şehit olmuştur” der.
---------
Bizlerde bu gün buradayız.....Tüm ulus bu günlerdeyiz..
Atatürk’ün ve silah Arkadaşlarının Türk Ulusu için yaptıkları unutulmamalı.
--
--
LAİKLİK ve MİLLİ BİRLİK

ABD ve AVRUPA'nın gözleri üstümüzde...
Kimbilir kafalarında ne düşünceler var..
--
--

vebacan
24-12-2009, 19:38
Hocaefendilerin çocukları


sorosun çocukları


mustafa kemal'in çocukları



amerikadan (pns) emir alır
washingtondan ve brükselden emir alır
emir almaz, düşünür

yönü doğuya dorudur
yönü paraya doğrudur
yönü muhasır medeniyet seviyesine doğrudur

laiklikten korkar
laikliği bilmez
laikliğe bağlıdır

araplara özenir
avrupalıya özenir
kimseye özenmez kendi insanını sever

fehmi koru, m. Türköne n. ılıcak okur
altan kardeşleri okur
balbay, özdil, coşkun okur

sinsidir
yalakadır
dürüsttür

ümmetçiliğe inanır
küreselleşmeye inanır
ulus devlete inanır

faizsiz bankaları kullanır
yabancı ortaklı bankaları kullanır
kamu bankaları ve yabancı ortağı olmayan bankaları kullanır

tarikatçılık esasdır
karaktersizlik esasdır
liyakat esasdır

türbana dinin temeli olarak bakar
türbana rant kapısı olarak bakar
türbana bireysel özgürlük olarak bakar

cumhuriyetin altını oymaya çalışır
cumhuriyeti satmaya çalışır
cumhuriyeti çocuklarının emaneti olarak görür

demokrasi bir araçdır
demokrasi başı sıkışınca kaçacağı bir limandır
demokrasi bir amaçdır

ab sayesinde kendi kadrolaşmasını ve icraatlarını örter
ab sayesinde toplum değerlerini yerle bir eder
ab sayesinde bireysel özgürlüklerin peşinden koşar

kıbrıs gereksiz bir kara parçasıdır
kıbrıs gereğinde paraya çevrilecek bir maldır
kıbrıs şehit kanları ile sulanmış bir vatan parçasıdır

ikili oynar
ikili, üçlü, beşli, nasıl işine gelirse oynar
söylediğinin ve yaptığının arkasındadır

arapça konuşmaya çalışır
amerikan aksanı ile ingilizce konuşur
öztürkçe konuşur

devrimlerle travmaya uğramıştır
döneklikten başı dönmüş, travmaya uğramıştır
bu ülkeyi parçalamaya çalışanları gördükçe travmaya uğrar

yeşil bayrak peşinde koşar
yeşil dolarlar peşinde koşar
kankırmızı bayrağımız için yaşar



1. SIRADAKİLER: HOCAEFENDİLERİN EVLATLARI
2.SIRADAKİLER:SOROSÇULARIN EVLATLARI
3.SIRADAKİLER:ATATÜRKÜMÜN EVLATLARI

vebacan
24-12-2009, 19:48
“İzmir’e hareket” etmek



“Balıkesir ve Alaşehir düştü, ileri harekete başladılar. Cephe bize yaklaşıyordu. Örgütümüzü harekete geçirmek üzere acele hazırlanması gereğini duydum. Emir ve kumandaları kendi elime alarak yaya ve atlı müfrezeler kurmaya başladım.”

***

“20 Ekim 1920 tarihinde bir emir aldım. Ertuğrul grubu kumandasında Gediz’e saldıracaktı. Ben Gediz in kuzey batısında 61. Tümenin bir Alayı ile bağlantı sağlamak suretiyle yer alacaktım. “Bolşevik”diye adlandırılmış 200 kişilik bir piyade taburu da emrime verilmişti. Böylece kuvvetim Bini aşkın atlı, Bolşevik taburu, ayrıca kendi donattığım atlı makineli tüfek bölüğünden ibaret oluyordu. Saldırı gecesi Gediz’in kuzeyindeki İğdiş köyü tepelerinde bulunan bir Yunan alayının tam gerisine yerleştim. 61 inci Tümenin alayı ile bağlantı kurmak mümkün olmuyordu. İdiz (İğdiş) tepelerine genel bir saldırı başladı. Yunanlılar hiç ummadıkları arkadan gelen ateşimizi yiyince şaşırdılar, cephelerini bırakıp bize döndüler. Başlangıçta önlerinde saldıranlara hâkim durumda iken bize mahkûm oluyorlardı. Düşmanın Gediz’deki ana kuvvetleri ile bağlantısını kestim ve durumu 61 inci Tümene bildirdim. Lehimize dönen bu durumdan faydalanmamızı istiyordum. Yazık ki Tümenden bir ses çıkmıyordu. Ben yine kendi inisiyatifimle düşmanın Gediz - Simav ortasındaki bir taburunu da çevirmek üzere gönderdiğim birlikle onlarında bağlantısını kestim. Simav’daki düşman kuvvetlerinin Demirci yöresine kaçmağa başladıkları haberi geldi. Cephede ateş sesi kesildi.”

Kurtuluş Savaşı tarihimize ışık tutan henüz yayınlanmamış /yakında yayınlanacak/ bir anı defterinden bazı bölümleri aldığım izinle şu an sizlerle paylaşmış bulunuyorum. Anılar bir askerin ağzından dile gelmiş görünüyor. Pekiyi, bu asker kim?

Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa ile gerçekleşen ve Çerkez Ethem olayının milli hükümet lehine seyrini değiştiren bir telefon görüşmesinde bu askeri tanıyalım.

“-Kimsiniz ?

- İsmet

- İnanabilir miyim?

- Evet, siz kimsiniz?

- Doktor Fazıl Doğan

- O... hayrola... neredesiniz?

- Emet telgrafhanesinde tek başınayım. Vatanın selameti için önemli diyeceklerim var”

Bu yürekli askerin asıl mesleğini kendi ağzından; “Emet” anılarından aktararak tanıyalım:

“Eski hanlardan bozma bir yerde bulduğum bir odayı eczane, laboratuar ve muayene kısımlarına ayırarak süsledim ve kapılarını açtım. Halk durmadan geliyordu, durmadan da soruyordu.

- Sahi Doktor Bey bunlar bizim için mi? Burada kalacak mısınız? “

O’ bir tıp doktoruydu. İlkin asker olarak tanıttığımız Dr. Fazıl Doğan Kütahya Gediz’de ne arıyordu sorusu için Ali İhsan Paşa’ya bağlı birliklerin Fırat Vadisi’nden çekilip Nusaybin’e sevki ve askerin terhis edilip eve dönüşlerini izah eden anılardaki satırlara başvuralım:

““Memleketimizin kötü halinden habersiz İstanbul’a çıktık, çıktıktan kısa bir süre sonrada Osmanlı Devletinin geçirmekte olduğu perişanlığı, çöküntüyü büyük bir acı ile gördük ve içimizde duyduk.

Arkadaşlarla konuşmamız sonunda aşağı yukarı şöyle bir karara varır gibi olduk. Mektep sıralarından beri düşündüğümüz köyde çalışma fikrini gerçekleştirecek ve memleketin geçireceği durumlara göre bize düşecek görevi yerine getirecektik.

Bir grup halinde verilen kararın önderleri Dr. Reşit Galip, Dr. Hasan Ferit Cansever, Dr. Mustafa Alp ve Ben’ dik. Kararı verdiğimizden hemen sonra memlekette teşkilat kurmak için çalışan bazı arkadaşları gördüğümde bana “ İzmir’de önemli teşkilat hareketleri olduğunu ve oraya gidip temaslara geçersem memleket için çok daha faydalı bir iş yapmış olacağımı “ söylediler.

Bende bu fikri uygun bularak 1336 senesi Nisan ayının ilk günü İzmir’e hareket ettim.(01Nisan 1920)

”Kuşkusuz onlar, vatanları için her şeyi yapmaya hazırdılar. Bu yurtseverlik duygusu anılarda şöyle dile geliyor:

“Gençliğimizden beri Anadolu köylerinde çalışmak için sarsılmaz bir emelimiz vardı. Bu gaye uğrunda ne geleceğimizi nede parayı düşünüyorduk. Biz köylerde çalışma aşkı ile yanarken, memleketin düşman istilasına uğraması söz konusu değildi. Çalışma yönümüz artık değişmişti. Her şeyden evvel vatanın düştüğü girdaptan kurtulmasına bütün gücümüzle gayret etmeliydik. “

Dr. Fazıl, Dr. Reşit Galip, Dr. Mehmet Ali, Dr. Hasan Ferit, Dr. Mustafa onlar Köycüler Cemiyetinin Köycü Hekimleriydi. Memleket için çalışmak arzusunu böyle hissediyorlardı. Hekimlik icra ederken aynı zamanda köylünün eğitimi, aydınlanması ve kalkınması için çaba göstermek için Anadolu’daydılar. Ancak ülkenin çöküp, dağılma sürecine sokan zihniyet elbette bu arzuyu anlayamazdı.

“ On – on beş sandık eşyayla dört genç doktorun böyle kuş uçmaz kervan geçmez yerlere gitmesi Kütahyalıları epey şaşırttı ve Mutasarrıfı da kuşkulandırdı. Bu davranışımızın manasını bir türlü anlayamıyorlardı. Daha yerlerimize varmazdan evvel, takip ve kontrol edilmek üzere şifrelenmiştik.”

Bu fedakâr yüreklerin görüldüğü gibi şifrelenmeleri; günümüz diliyle fişlenmeleri umurlarında değildi. Onlar için tek şifre vardı:"Önce vatan"

Bu zihniyetin bir diğer parçası da köycü hekimlerin de halkın diliyle ‘ağalar’ diye ifade ettiği dönemin mütegallibesi Anadolu’ya ayak basmış bu ışıklı arzuyu sadece çıkar dengelerinin bozulmaması için söndürme gayreti içinde olacaktılar.

“Burada ağalar Tavşanlı kadar değil ama yine beni kendi başıma bırakmak istemiyorlar, Kütahya da bile benim kadar meşhur bir doktor olmadığı halde böyle körfez bir yere niçin geldiğimi durmadan soruyorlardı. Cevaplarını da gene kendi kendilerine verdiklerini sonradan öğrendim. Meğer ben askerlik şubelerinde para yiyen doktorlardanmışım da gizli bir yere kaçmak yahut İttihat ve Terakki Cemiyetinin üyelerindenmişim de tutulmamak için böyle körfez bir yere gelmişim veya kim bilir ne gibi bir cürüm işlemişim de adı sanı olmayan bir köye kapanmışım”

Her şeye rağmen bu yurtsever hekimlerin kendi fedakârlıklarına güvendikleri kadar bir güvenceleri daha vardı. Bu güvencenin özü de Anadolu’da boş tabak verilmeyişiydi. Geleneklerimizde komşuya bir tabak helva, börek baklava gönderirsiniz ya! İşte o tabak en yoksulun bile doldurduğu bir tabak olarak geri döner. Dönen, birkaç öğününden esirgediği bulgurudur belki…

Köycü hekimlerin halkımıza uzattığı tabakta fedakârlık ve yurt sevgisi vardı. Onların cömertçe doldurdukları tabakların geriye dönüşünü Dr. Fazıl Doğan’ın aktarımındaki şu satırlardan izleyelim.

“Her taraftan silah ve cephane toplamak için harcanan gayret de meyvesini vermeğe başlamıştı. Cephenin beslenmesi için erzak depolayıp yollamak işini ihmal etmiyorduk. Kütahya’daki ağalar bizim yurt savunması için yaptığımız hizmetlere karşı idi. Cemiyetimizin ve etrafımızdakilerin dağılması için durmadan propaganda yapıyorlar ve gizli haberler göndererek üyelerimizi tehdit ediyorlardı. Şükretmek gerekir ki ağalardan daha cahil olan vatansever köylü arkadaşlarım “Biz onların tehditlerine fiilen cevap vermek için daha çok çalışacağız” diye galeyana geldiler. Ulusal dokumuzdaki bu duygu ayrılığının sebebi sadedir. İkinciler benliklerini duyan ve inandıklarını iman haline getiren insanlardır”.

İşte bu son cümledeki ruha sahip halk ile yurtsever aydın arasında kurulan sağlam köprüde atılan adımlar düşmanı bir an evvel kovacak bir zafer koşusuna dönüşerek 9 Eylül’de 1922’de noktalanacaktı.

Köycü hekimlerin fedakârlıkla ağaların ve cehaletin üstünü örttüğü toprağı eşelemesiyle Anadolu insanının yok edilmek istenilen varlığı uyanmış, bir savaşın içinde bir ulus doğmuştu. Ulusun adı “Türkiye Cumhuriyetini kuran halk “olarak “Türk “olacaktı. Yurtları Misakı Milli sınırları.

Dün çizme çekip yurdumuza saldıranlar, bugün yurdu ulussuz bırakıp parça parça teslim almak için çizmesiz, görülmez ordularla bu ruha saldırmaktadırlar. Çünkü bu ruh oldukça asıl işgal hareketi asla gerçekleşmeyecektir. Bu nedenle dört koldan mültimedya hamleleri yapmaktadırlar. En büyük işbirlikçileri ise emperyalizme “taraf” olduklarını açıkça belirtecek nokta ve eylemliliğe girmiştir.

Fakat asıl sorun onların bu hamleleri yapmalarında değil, bu yazıyla anmaya çalıştığımız. Dr. Fazıl Doğan olabilecek miyiz noktasındadır.

İzmir’e hareket edebilecek miyiz?

Gereğinde Harbiyeli?

Gereğinde Mülkiyeli?

Eğer bir tıbbiyeli olarak yürekten bir “ Evet “ diyorsanız Cumhuriyetimizin 86. Yıl dönümü kutlu olsun.

08.10.2009 Antalya



Yener ORUÇ



Anımsatma notu: Dr. Fazıl Bey’in anıları peşinde koşup bu yazıya vesile olanlara aşk olsun. Sizlere burada ulusum ve mensubu olduğum tıbbiye ruhu adına teşekkür ederim. Emet Cevizdere Derneği çalışma ve katkılarıyla Cumhuriyetimizin ve Cevizdere Çarpışmalarının 90. Yıldönümü anısına yayınlanacak bu anılarda daha çok şey bulacağınızı ve Türk Hekimliğinin bu çalışmalara derin katkı borcu olduğunu anımsatarak saygılarımı sunarım.

Gürer Yayıncılıktan çıkan -'Atatürk'ün Fikir Fedaisi' Dr. Reşit Galip - çalışmamda tanımış olduğum Dr.Fazıl Bey hakkında nihayet biraz ayrıntılı bilgi sahibi olmuş bulunuyorum. Köycü hekimlerimizin adları bu yazıda geçen geçmeyen her birine ulaşmak bir borç.

trakyalı
05-01-2010, 11:56
Geç açılıyor, bekleyin ve izleyin...

http://en.tackfilm.se/?id=1262262961934RA85

trusty
05-01-2010, 16:25
..............AMERİKA ve AVRUPA'nın en büyük çekindikleri noktanın;...
onlarda var olamayan...Bizlerde ise var olan..Hep derin bir yerlerimizde saklı kalan duygularımız..

...Atatürk’ün Conkbayırından;...57’nci Piyade Alayına vermiş olduğu emir;
..............Ben size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum.................

..mermisi kalmayan askerlerinin geri çekildiğini gören,
..Atatürk’ün anlatımı;..
..Düşmandan kaçılmaz, dedim
..Cephanemiz kalmadı, dediler.
..Cephaneniz yoksa süngünüz var,dedim.
..Bu ASKERLERİM süngü takıp yere yatınca,.düşman askerleri de yere yattı..Kazandığımız an,bu andır..



Çanakkale Savaşı’nda son erine kadar şehit olan Kahraman 57 nci Alay Sancagimiz, ANZAC'lar ( Australian and New Zelland Army Corps.) tarafindan ele gecirilmis, hâlen Melbourne-Avusturalya müzesinde sergilenmektedir.

Bir onur abidesi olan sancagimizin tanıtım plâketinde şöyle yazmaktadır:

“Bu Alay Sancağı Gelibolu savaş alanından getirtilmiştir, ama esir edilmemiştir. Türk Ordusu’nun geleneklerine göre bir alayın sancağı, alayın son eri ölmeden teslim edilemez. Bu sancak, sonuncu muhafızın da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalına asılı olarak bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşınızda duran bu Türk Alayı Sancağını selâmlamadan geçmeyin”

vebacan
08-01-2010, 11:46
ATATÜRK VE MEDRESELİLER

Erol Mütercimler'in yazısı

Eşek gibi anırma, insan gibi konuş!
…………………………..'ı üç gündür izliyor ve dinliyoruz.
'Ataürk devrimleri toplumda travma yarattı' sözlerine gelen tepkilere karşılık vermeyi sürdürdü. ……………., gazetecilerin soruları üzerine şöyle dedi: ' Devrimler kötü demedim, ama bir gecede tekke ve zaviyeler kapanmadı mı? Şeyhülislamlık sona ermedi mi? Dünyanın her yerinde devrimler böyle yapılıyor. Türkiye'de de bir travmaydı. Bu konuda konuşanlar
eğer bunların tamamını okuduysa ben Meclis'in ortasında eşek gibi anıracağım...Okumadan konuşuyoruz' (Taraf, 25.06.08,s.10)

Özellikle, Kemalist cumhuriyete muhalif olanların kendisine taraf seçtiği gazetesinden alıntı yaptım.
Haklısınız …………………, okumadan konuşuyorsunuz. Bilgi olmadan fikir üretenlerle ne yazık ki aynı safta yer aldınız.

Eğer Türk devrim tarihini okumuş olsaydınız, şimdi 'eşek gibi anırırım' demek zorunda kalmayacaktınız. Müsaadenizle yanlışlarınızı ben düzelteyim.

Ben kim miyim?
Laik Kemalist cumhuriyetin 30 yıllık öğretmeniyim ve 10 yıldan fazladır da üniversilerde ' Türk Devrim Tarihi' dersi de
okutmaktayım! Yani söz söyleme hakkım var!

İçinize sindiremediğiniz Kemalist devrimler bir gecede olmadı.Hepsinin planı projesi vardı ve uzun yıllara dayanan düşüncenin ürünüydü. Bu nedenle sizin sandığınız gibi, halkın üzerinde travma yaratmadı. Ancak, doğrusunuz bazılarında yarattı.

Kimlerde mi? Halife padişahta ve onun çevresindeki İngiliz işbirlikçisi hainlerde.
Başka kimlerde? Dini kazanç kapısı yapanlarda.
Başka kimlerde? Laikliği içine sindiremeyenlerde.

Daha Erzurum Kongresi günlerinde (Temmuz 1919). Mazhar Müfit Kansu'ya 'yaz çocuk' der. Ve not defterine, savaştan sonra cumhuriyeti kuracağız diye başlar, sırasıyla tüm devrimleri alt alta dizer. Mazhar Müfit de ona inanmaz! Ama yıllar sonra ' kaçıncı maddedeyiz çocuk!' dendiğinde ayıkır. Mahcubiyetten kıpkırmızı olur. Çünkü onda utanma duygusu vardır.

Başka bir öyküyü Sovyet Elçisi Aralov'dan dinleyin; belki, o zaman, kimlerin travma geçirdiğine siz de ayıkırsınız.

'Daha taarruzdan önce yanında bulunduğum sırada Mustafa Kemal Paşa: Kadınların kurtuluşu için bir savaş açacağını, ilk öğretimi geniş ölçüde yayacağını, millî ekonomiyi, sanayii, köy ekonomisini, kültürü geliştireceğini söylemişti...' (S.İ.Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Hatıraları, çev. Hasan Ali Ediz, s.225-226)

:yes:Yine Aralov'un anılarıyla sürdürüyorum, asıl travmatik kısmı burası... Gazi 2 Nisan 1922 tarihide yanında Sovyet Elçisi Aralov ile birlikte Konya'dadır.

'O gece iki medreseyi ziyaret ettik. Kanlı, canlı hemen hepsi de gencecik mollalar medresenin avlusunda dizilmişlerdi. Bunların
yanında, geniş cüppeli, beyaz sarıklı hocalar da yer almıştı. Hepsi de yerlere kadar eğilerek Mustafa Kemal Paşa'yı selamladılar. Bunların içinden biri, bunların başı ve en nüfuzlusu, Mustafa Kemal Paşa'dan, Medrese sayısını artırmasını rica etti. Bu zat, ayrıca, medrese öğrencilerinin askere alınmamalarını da istirham etti.

Hoca konuşurken Mustafa Kemal'in kendini tuttuğu belli oluyordu. Ama, medrese öğrencilerinin askere alınmamaları söz konusu olunca,artık kendini tutamadı ve yüksek sesle, sertçe:

' Ne o, dedi. Yoksa sizin için medrese, Yunanlıları mağlup etmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı değerlidir? Millet kan içinde yüzerken, halkın en iyi çocukları cephelerde döğüşür, yurt için canlarını feda ederken, siz burada genç, sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz!..'

Mustafa Kemal konuşurken gözleri daha korkunç bir hal alıyordu: 'Bu asalakların askere alınmaları için hemen yarın emir vereceğim!' Hocalar sindiler, ama yüzleri öfkeden kıpkırmızı kesildi, yabancıların yanında hükûmet başkanı onları paylamıştı.
Mustafa Kemal Paşa bize dönerek:
'Hadi gidelim, dedi, artık burada bizim için yapılacak bir şey kalmadı. Ve şöyle, isteksizce bir selam vererek oradan ayrıldı.'
Mustafa Kemal Paşa otomobilde uzun bir süre yatışmadı:

'Savaş sona erince onlarla daha ciddi konuşacağım! Herşeyden önce onları malî dayanaklarından, vakıflardan, yoksun edeceğim. Yurt topraklarının büyük bir parçası, neredeyse üçte ikisi, belki daha çoğu vakıftır. Bu topraklar mollaların yaşam kaynaklarıdır. Bunların çoğu köylülerin elinden alınmış topraklardır. Buna son vereceğiz. Bir de utanmadan hükümetten yardım istiyorlar.'

Mustafa Kemal, Anadolu topraklarında, şimdi gördüğümüz dinç, sağlam delikanlıları askerden kaçıran 17 bin medrese bulunduğunu söyledi. Bu tam bir kolordu demekti. Medrese öğrencilerinin şimdiye kadar niçin askere alınmadıklarını sormam üzerine, Mustafa Kemal, bunların askere alınmaları için gerekli emrin verilmiş olduğunu söyledi. Bu devrimci adım, subaylar arasında büyük bir sevinç yaratmış ve bu olay, son günlerin en çok üzerinde durulan bir konusu haline gelmişti.'
(S.İ.Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Hatıraları, çev. Hasan Ali Ediz, s.104-106) :yes:

Travma geçirenler, birinci meclisin muhalifleridir. İskilipli Atıf Hoca ile bugünkü laiklik düşmanlarıdır. Travma geçirenler, kadının
çarşaftan, peçe arkasından kurtuluşunu içini sindiremeyenlerdir. Menemen'de Kubilay'ın başını kesen Nakşi şeyhi müridleridir.
Başka kimdir? Mustafa Kemal'i idama mahkum eden Şeyhulislam'dır!

İnsanlık tarihinin en önemli komutan ve devlet kurucularından olan Mustafa Kemal'i, ötekilerden ayıran en önemli niteliği aslında
devrimciliğidir. İhtilalden devrime evriliş, hem kararlılık hem de olağanüstü cesaret ister. Bu büyük dahî de bu iki nitelİğinİ
birleştiğini görmekteyiz.

Türkiye Cumhuriyeti'ni öteki cumhuriyet örneklerinden ayıran temel özellik, 'egemenliğin bireye verilmesi, kuldan
vatandaş, ümmetten millet yratılması; bunun da laik düşünce sistemi üzerine oturtulmasıdır.' Yani aklın egemen kılınmasıdır.

Sosyal yaşantıyı düzenleyen devrimler laiklik eksenine oturtulmuştur. Kılıç Ali'nin anılarında okursunuz; Gazi'nin, Meclis kürsüsünden bir milletvekilinin laikliğin tanımını isterken, alaycı üslupla sorduğu soruya verdiği yanıtı belleklerden çıkarmamak gerekiyor: 'Adam olmak, demektir, hocam, adam olmak!'

Gazi Mustafa Kemal, kendisinden sonraki meclisler gibi, kararları halkın önünden kaçırarak, gece yarıları almadı. ……………….. burada yanıldı! Herkes bilgi sahibi olsun, hiç kimse eşek gibi anırmasın. İnsan gibi konuşsun!...

Nigar ÖZAFACAN

vebacan
08-01-2010, 11:57
ATATÜRK İLE İLGİLİ BİLİNMEYENLER

*Atatürk`ün dünyada `başöğretmen` sıfatlı tek lider olduğunu

*Bir geometri kitabı yazdığını. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve
48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim babasını bu yazdığı kitapla bizzat
Mustafa Kemal olduğunu

*Bir röportajda "Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?" diye
sorulur, Atatürk: "Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz
üye olmak için. Davet gelirse düşünürüz". BM yasasını değiştirir ve ilk davet
edilen ülke biz oluruz

*Yıl 1938, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi.
Birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla kişiye döner ve aynen
şöyle der: "Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek
için neler vermezdim"

*Yıl 2000, ABD Başkanı`nın milenyum mesajından bir alıntı : "Bugün milenyumun
hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk' tür. Çünkü o yılın
değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir"

*Yıl 1938, Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiir`den alıntı
: "Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına
Mustafa Kemal gibi lider getirir"

*Norveççe`de `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim olduğunu

*Kurtuluş Savaşında rütbe alan bir çok kadın askerlerimiz var. Ama dünya
tarihine geçen tek bir üsteğmenimiz var; 700 erkek, 43 kadından oluşan bir
müfrezenin reiseliğine bizzat Atatürk tarafından atanmış Üstteğmen Kara Fatma

*`Atatürk çiçeği`nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi
profesörlerinden doktor Kirk Landın`in koyduğunu ve bu çiçeğin tüm dünyada bu
isimle üretilip satıldığını

*Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet
bayramında Atina'daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne
geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu


*`Mimber` adında bir gazete çıkarttığını ve 52 sayı yayımlanan gazetede ilk
defa sansür kelimesi geçtiğini

*Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı vasiyetinde mezar taşına yazılmasını istediği
metni bırakmıştır. Diyor ki: "Bütün ömrüm boyunca Türkiye'nin lideri Mustafa
Kemal Atatürk'ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm"

*Yıl 2005, Amerika'nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un
önerisi "Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk' ü örnek alsın yeter"

pinky
08-01-2010, 12:12
ATATÜRK İLE İLGİLİ BİLİNMEYENLER

*Yıl 2005, Amerika'nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un
önerisi "Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk' ü örnek alsın yeter"

:yes: :bravo:

trusty
08-01-2010, 15:05
Mustafa Kemal, Anadolu topraklarında, şimdi gördüğümüz dinç, sağlam delikanlıları askerden kaçıran 17 bin medrese bulunduğunu söyledi. Bu tam bir kolordu demekti. Medrese öğrencilerinin şimdiye kadar niçin askere alınmadıklarını sormam üzerine, Mustafa Kemal, bunların askere alınmaları için gerekli emrin verilmiş olduğunu söyledi.

Simdi 150.000 cami, bundan cok daha fazla kuran kursu var ve sayliari %47,

Belki iclerinden pek azi muteddein.

Cogunlugu sahte.

Bir yerde yazmistik, turk insani para gibidir, isiga tutun bakin, icinde Ataturk yoksa sahtedir, diye.

IMAN
08-01-2010, 15:14
ATATÜRK İLE İLGİLİ BİLİNMEYENLER

*Atatürk`ün dünyada `başöğretmen` sıfatlı tek lider olduğunu

*Bir geometri kitabı yazdığını. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve
48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim babasını bu yazdığı kitapla bizzat
Mustafa Kemal olduğunu

*Bir röportajda "Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?" diye
sorulur, Atatürk: "Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz
üye olmak için. Davet gelirse düşünürüz". BM yasasını değiştirir ve ilk davet
edilen ülke biz oluruz

*Yıl 1938, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi.
Birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla kişiye döner ve aynen
şöyle der: "Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek
için neler vermezdim"

*Yıl 2000, ABD Başkanı`nın milenyum mesajından bir alıntı : "Bugün milenyumun
hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk' tür. Çünkü o yılın
değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir"

*Yıl 1938, Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiir`den alıntı
: "Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına
Mustafa Kemal gibi lider getirir"

*Norveççe`de `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim olduğunu

*Kurtuluş Savaşında rütbe alan bir çok kadın askerlerimiz var. Ama dünya
tarihine geçen tek bir üsteğmenimiz var; 700 erkek, 43 kadından oluşan bir
müfrezenin reiseliğine bizzat Atatürk tarafından atanmış Üstteğmen Kara Fatma

*`Atatürk çiçeği`nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi
profesörlerinden doktor Kirk Landın`in koyduğunu ve bu çiçeğin tüm dünyada bu
isimle üretilip satıldığını

*Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet
bayramında Atina'daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne
geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu


*`Mimber` adında bir gazete çıkarttığını ve 52 sayı yayımlanan gazetede ilk
defa sansür kelimesi geçtiğini

*Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı vasiyetinde mezar taşına yazılmasını istediği
metni bırakmıştır. Diyor ki: "Bütün ömrüm boyunca Türkiye'nin lideri Mustafa
Kemal Atatürk'ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm"

*Yıl 2005, Amerika'nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un
önerisi "Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk' ü örnek alsın yeter"

Dünya liderleri hayran bir de bizim liderlere bak...

trusty
08-01-2010, 15:15
Mersin'de işsiz kalan genç adam ağlayan fotoğraflarıyla basında yer almıştı.

Engelli genci tesselli eden AK Partili yönetici ise onun yerine işe başladı

Milliyet Gazetesi.


Iste bunlardaki Iman..

trusty
08-01-2010, 15:25
Mersin'de işsiz kalan genç adam ağlayan fotoğraflarıyla basında yer almıştı.

Engelli genci tesselli eden AK Partili yönetici ise onun yerine işe başladı

Milliyet Gazetesi.


Iste bunlardaki Iman..



Eger bu haber dogruysa, ve dunya basininda yer alirsa, bakin nasil o sakat genci yeniden is'e alacaklar.

Utanmalari yoktur. Kivirip dururlar simdi.

vebacan
23-01-2010, 01:10
Cumhuriyetimiz;
İnsanlarımızı servet sahibi yaptı,
mevki makam,
ev araba sahibi yaptı
İman sahibi yaptı ; ama akıl sahibi birer BİREY yapamadı... ( KİŞİNİN DİNDEN NASİBİ AKILDAN NASİBİ KADARDIR - HADİS-İ ŞERİF )
Birileri Kuytu köşelerde ordumuz ve cumhuriyetimiz aleyhine kurgulamalar yapar
Birileri de ekranlarda kibirli kibirli konuşur , sanki bütün bunları başkaları tasarlamış gibi...
Milletin aklıyla alay ediyorlar..
Bakalım nereye kadar...
Ah ATATÜRK'üm nelerle uğraşıyoruz, efendiliğimiz kalmadı,dünyaya da bedel değiliz artık......

vebacan
23-01-2010, 22:29
Aşağıdaki maddeleri gözüne soktuğum üniversite Tarih mezunu bana Atatürkten sonra tarikatların ihtiyaçtan doğduğunu iddia etti.Şiddetle bir grubun taraftarı, onların gazetelerini okuyup ayrıca propagandasını da yapıyor.Ona birilerine hizmet ederek ne elde etmeyi umuyorsun , bu şekilde öbür dünyanı mı kurtaracağını düşünüyorsun? dedim.Eğer kendin için bir iyilik yapmak istiorsan önce KURANI KERİMİ'in Türkçesini oku,düşün, anla sonra da Allah rızası için namaz kıl dedim.En azından dindar olursun DİNCİ değil.YAZIK, DİNDARLIĞI DEĞİL KOLAY OLAN DİNCİLİĞİ SEÇİYORLAR AKILLI SANDIĞIMIZ İNSANLAR...




Atatürk'ün laiklik ile ilgili sözleri


1...Türkiye Cumhuriyetinde, her yetişkin dinini seçmekte hür olduğu gibi, belirli bir dinin merasimi de serbesttir. Yani, ibadet hürriyeti vardır. Tabiatiyle ibadetler, güvenlik ve genel adaba aykırı olamaz; siyasi gösteri şeklinde de yapılamaz. Geçmişte çok görülmüş olan bu gibi durumlara artık Türkiye Cumhuriyeti asla katlanamaz.

2....Bir de, Türkiye Cumhuriyeti dahilinde, tüm tekkeler ve zaviyeler ve türbeler kanunla kapatılmıştır. Tarikatlar kaldırılmıştır. Şeyhlik, dervişlik, çelebilik, halifelik, falcılık, büyücülük, türbedarlık vesaire yasaktır. Çünkü bunlar gericiliğin kaynakları ve cehaletin damgalarıdır. Türk milleti, böyle müesseselere ve onların mensuplarına katlanamazdı ve katlanmadı. 1930

3...Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sade din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.

4...Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir. 1930

5...Din ve mezhep herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiç kimse hiçbir kimseyi, ne bir din, ne de bir mezhebi kabul etmeye zorlayabilir. Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz. 1930

6...Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, İlerleme ve canlığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış doğu kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olamaz.

7...Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler. İğrenç kimselerdir. İşte bu duruma karsıyız ve buna müsaade etmiyoruz. 1930

8...Bunun gibi bağlı bulunmakla inanmış ve mutlu olduğumuz İslam dinini, yüzyıllardan beri alışılmış olduğu üzere, bir politika aracı durumundan kurtarmak ve yükseltmek gerektiği gerçeğini görüyoruz. Kutsal ve tanrısal olan inanç ve vicdanlarımızı karışık ve türlü renkte bulunan ve her türlü çıkarlar ve tutkuların alanı olan siyasetten ve siyasetin bütün öğelerinden bir an önce kesinlikle kurtarmak, milletin dünya ve ahiret mutluluğunun emrettiği bir zorunluluktur. Ancak böylece İslam dininin yüceliği gerçekleşir. 1924

9...Vatandaşları içinde çeşitli dinlere mensup unsurlar bulunan ve her din mensubu hakkında adil ve tarafsız tutum ve davranışta bulunmaya ve mahkemelerinde vatandaşları ve yabancılar hakkında eşit adalet uygulamakla vazifeli olan bir hükümet, fikir ve vicdan hürriyetlerine uymaya mecburdur. 1927

10...Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar. 1924

vebacan
23-01-2010, 22:37
ATATÜRK'ÜM AŞAĞIDAKİ SÖZLERİNE UYAN MÜKEMMEL İNSANLARIMIZ MEVCUT !.....



Bizi yanlış yola sevkeden soysuzlar bilirsiniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşler, sâf ve temiz halkımızı hep din kuralları sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz... Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harabeden fenalıklar hep din örtüsü altındaki küfür ve kötülükten gelmiştir.
1923

Tarih, hakikatleri tahrif eden bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. Bu küçük harbte bile askerî dehâsı kadar siyasî görüşüyle de yükselen bir insanı, cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim tarih çalışmamıza katılamazlar. Muhammed bu harb sonunda çevresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak, galip düşmanı takibe kalkışmamış olsaydı, bugün yeryüzünde müslümanlık diye bir varlık görülemezdi.
1923

Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum. Şuura aykırı, ilerlemeye mâni hiçbir şey ihtiva etmiyor.
1923

Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, islâmın menfaatine uygunsa kimseye sormayın. O şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı mükemmel olmazdı, son din olmazdı.
1923

Bizim dinimiz, milletimize değersiz, miskin ve aşağı olmayı tavsiye etmez. Aksine Allah da, Peygamber de insanların ve milletlerin değer ve şerefini muhafaza etmelerini emrediyor.
1923

Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla alâkası olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler zamanın yeniliklerine uymayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı, İslâmların kâfirlere esir olmasını istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca olmak sarıkla değil, beyinledir.
1923

Din vardır ve lâzımdır. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi; fakat bina, uzun asırlardır ihmale uğramış. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı takviye etmek lüzumu hissedilmemiş. Aksine olarak birçok yabancı unsur -tefsirler, hurafeler- binayı daha fazla hırpalamış. Bugün bu binaya dokunulamaz, tamir de edilemez. Ancak zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üstünde yeni bir bina kurmak lüzumu hasıl olacaktır.
1922

Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamağa çalışıyor; kaste ve fiile dayanan taassupkâr hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.
1922

İnsanlık birinci devirde tıpkı bir çocuk gibi, tıpkı bir genç gibi yakından ve maddaî vasıtalarla kendisiyle meşgul olunmayı gerektirir. Allah, kullarının lâzım olan olgunlaşma noktasına erişinceye kadar içlerinden vasıtalarla dahi kullariyle meşgul olmayı tanrılık özelliğinin gereklerinden saymıştır. Onlara Hazreti Âdem Aleyhisselâmdan itibaren bilinen ve bilinmeyen sayısız denecek kadar çok nebiler, peygamberler ve elçiler göndermiştir. Fakat Peygamberimiz vasıtasiyle en son dinî, medenî gerçekleri verdikten sonra artık insanlıkla aracı ile temasta bulunmağa lüzum görmemiştir. İnsanlığın kavrayış derecesi, aydınlanma ve olgunlaşması sayesinde her kulun doğrudan doğruya tanrısal düşüncelerle temas kabiliyetine eriştiğini kabul buyurmuştur ve bu sebepledir ki, Cenabı Peygamber, peygamberlerin sonuncusu olmuştur ve kitabı, en eksiksiz kitaptır.
1922

HZ. Muhammed'i bana, cezbeye tutulmuş sönük bir derviş gibi tanıttırmak gayretine kapılan bu gibi cahil adamlar, onun yüksek şahsiyetini ve başarılarını asla kavrayamamışlardır. Anlamaktan da çok uzak görünüyorlar. Cezbeye tutulmuş bir derviş, Uhud Muharebesinde en büyük bir komutanın yapabileceği bir plânı nasıl düşünür ve tatbik edebilir?
1923

trakyalı
25-01-2010, 21:59
19 Mayıs 1919


-Yav bırak Mustafa abi yaa, sen mi kurtarıcan memleketi Allah aşkına!

- Ama işgal zırhlıları...

- Boşver şimdi sen işgal zırhlılarını filan.... Gün gelir, memleketin malını mülkünü tapusuyla İngiliz'e satar bunlar.

- Yok canım!

- Yeminle söylüyorum, İngiliz vatandaşı bakan bile getirip koyarlarsa şaşma.

- Ama ahval ve şerait...

- Güzel abim yaranamazsın. .. Bak şimdi binicez bu dandik gemiye, taaa Samsun'a gidicez, savaş, boğuş, kendimizi paralayacağız, diyelim becerdik, devrim mevrim, anlata anlata dilinde tüy bitecek, sonra sen kahırdan ölücen, önce biraz ağlıycaklar , sonra gene "Son Osmanlı Padişahı" diye pankart açacaklar, mezarında dönücen.

- Saltanat kalsın diyosun yani...

- Alışmadık kıçta don durmaz abi, egemenlik megemenlik vereceğine, iki çuval kömür ver, daha iyi... Aha buraya yazıyorum, açlıktan nefesleri kokarken padişahlarına saltanat uçakları alırlar, bu gemiyi de jilet yaparlar, söylemedi deme.

- Efkarlandım be...

- Yakma o cigarayı gözünü seveyim, yarın öbür gün belgesel yaparlar, keş gibi gösterirler seni haberin olsun.

- Hal çaresi nedir peki?

- Al padişahın kızını, yırtalım.

- Millet ne olacak?

- Onlar da ulemaya sorsun artık ne olacaklarını, bize ne, kendi düşen ağlamaz.

- Laik olmasınlar mı, birey olmasınlar mı , kendi lisanları olmasın mı, şıhlara şeyhlere mi bırakalım kaderlerini?

- Bak ne güzel söylüyorsun, kader der geçerler,
iş çıkarma başımıza...
takalım takkemizi bakalım dalgamıza,

- İyi de, yazık olmaz mı?

- Asıl bu yaptığını yaparsan yazık olur... Bazıları sana inanacak,
etkilenecek,
senin fikirlerini yaşatmaya kalkacak,
hayatları kayacak,
evleri basılacak,
içeri tıkılacaklar,
kimine saçını örtmediği için fahişe diyecekler, kimine milletin malını Arap'a satmayın dediği için komünist diyecekler,
kimine Ne Mutlu Türküm Diyene dediği için faşist diyecekler,
darbeci diyecekler.. .
Yorma ahaliyi,
kula kulluk edelim, rahat edelim.

- Yok arkadaş, ben bi deniycem.

- E sen bilirsin abi..

trakyalı
22-02-2010, 20:24
http://i49.tinypic.com/2njj2vk.jpg


Kurtuluş Savaşı, dünyadaki en meşru, en haklı ve en kutsal savaşlardan biri. Kazanılan zafer üzerine bugüne kadar çok söz edildi.

Kurtuluş Savaşı eskilerde mi kaldı?.. Bu ülkenin verdiği bağımsızlık kavgasını konu alan bir eser yüzlerce baskı yapıyor ve 400.000'den fazla insan tarafından gözyaşları arasında okunuyorsa sorunun cevabı çok net: "Hayır!" Kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla; gücünü Anadolu topraklarından alan bir ulusun "İsimsiz kahramanlar" albümünden insan manzaraları.. Kurtuluş Savaşının ilk günlerinde doğru dürüst ne kılıçları, ne de mızrakları vardı. Eksiklikleri giderildiğinde Yunanlılar için en korkulan güç oldular. Büyük Taarruz'da, Süvari Kolordusu sel gibi akarak düşmanın kaçış yollarını kesecekti... Anadolu yanan gözleriyle duruyordu bu dünyanın üzerinde. İzmir, Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar; 1919'un Mayıs ortalarından Haziran ortalarına kadar düşmüştü. Adana, Antep, Urfa, Maraş dövüşüyordu... Murat Nehri, Canik Dağları ve Fırat, Yeşilırmak, Kızılırmak, Gültepe, Tilbeşar Ovası İngilizlerle boğuşuyordu. Aksu ile Köprüsü, Karagöl ile Söğüt Gölü, belki de ilk kez görüyordu İtalyan'ı. Çukurova, Seyhan ve Ceyhan Fransızlara bakıyordu.


Nazım Hikmet, Kurtuluş Savaşı üzerine yazılmış en güzel esere, "Kuvva-i Milliye" destanına

"Ateşi ve ihaneti gördük"

diye başlar,

"Dayandık"
diye sürdürür:

"Dayandık her yanda,
dayandık İzmir'de, Aydın'da,
Adana'da dayandık.
Dayandık, Urfa'da, Maraş'ta, Antep'te..."

20. yüzyılın ilk yıllarından beri bir kavgadan ötekine sürüklenen ülke, müttefikleriyle birlikte Büyük Savaş'tan yenik çıkmıştı. Bu topraklarda yaşayan hemen her ailede ya bir gazi vardı ya da bir şehit. Umutlar tükenmiş, bezginlik ve çaresizlik artmış, teslimiyetçilik dalga dalga yayılmıştı.
İşte böyle bir ortamda, bir "Çılgın Türk"ün önderliğinde, "Çılgın Türkler" ortaya çıktı ve yedi düvele karşı kavgayı başlattı. Bu kavga, Anadolu'nun tek vücut, tek yürek olan insanların hayranlık duyulacak destanlarıyla kazanıldı.

trakyalı
22-02-2010, 20:25
http://i48.tinypic.com/bg1vmx.jpg

Kadınlar, bizim kadınlarımız...

Kurtuluş Savaşı'ndaki "Çılgın Türkler"in birbirlerinden farkı yok. Ancak; anamız, avradımız, bacımız ve de yârimiz olan kadınların o akıl almaz, o çılgınca fedakârlıkları olmasaydı, bu savaş nasıl kazanılırdı? Bu, günümüzde bile kimsenin kolayca cevaplayamayacağı bir soru. Savaş galipleri arasında çıkar çatışması başlamış, geleceğe dönük planlar müttefikleri yol ayrımına getirmişti. Çukurova, Antep, Urfa ve Maraş'ta "Çılgın Türkler"den umulmayan bir direniş gören Fransa, Ankara hükümeti ile anlaşma yolları aramaya girmiş, Fransız temsilcisi Franklin Bouillon, Ankara yollarına düşmüştü. O günlerde, Türk ordusunun silah ve cephane ihtiyacı İnebolu üzerinden karşılanıyordu. Özellikle İstanbul'da, işgal güçlerinin denetimindeki depolardan çeşitli yollarla kaçırılan silahlar ve cephaneler, küçüklü büyüklü teknelerle İnebolu'ya getiriliyor, buradan da "İstiklal Yolu" üzerinden cepheye götürülüyordu. Hangi araçla mı? Kağnılarla tabii. Başka araç yoktu ki!

"... Genç adam 'uğurlar olsun anam' diye seslendi. Kolbaşı 'Sağ ol oğul' dedi, elindeki sopayla öküzleri dürttü. Kağnılar, tekerlekleri inleyerek kımıldayıp yürüdüler. Kağnıcıların hepsi kadındı. Yalnız üçüncü kağnıyı 12 yaşında bir erkek çocuğu götürüyordu. Kadınlardan biri hamileydi. Yedinci kağnının yanında yürüyen sırım gibi genç kadının ayakları çıplaktı. Bazı kadınlar, bebelerini torbalayıp sırtlarına bağlamışlardı. Konvoyu uğurlayan genç subaylardan birisi 'Ne mübarek kadınlar bunlar' dedi."
Öyleydiler...
http://i47.tinypic.com/28lxc3o.jpg

trakyalı
22-02-2010, 20:27
http://i45.tinypic.com/zkkar6.jpg

Kağnı kamyonu yener mi?

Onlar, Franklin Bouillon'un Ankara yollarında gördüğü konvoylardan yalnızca birisiydi ve Fransız temsilcisi müthiş etkilenmişti. Şerefine verilen akşam yemeğinde, "kağnıcı kadınlar"ı anlata anlata bitiremiyordu. Sofrada geleceğe dair konuşuluyordu. Mustafa Kemal, girdikleri kavgayı kısaca özetledi F. Bouillon'a:

"Mösyö Bouillon, milli yeminimizin özü tam bağımsızlıktır. Yani; siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kısaca her hususta bağımsızlık! Türk milleti kanını tam bağımsızlığı sağlamak için akıtıyor."

Yemek bitip Mustafa Kemal odadan çıktığında, Bouillon, Birinci Meclis'in Hariciye vekili Yusuf Kemal Bey'e (Tengirşenk) hayretle sordu:

"Yoksa siz aklınızdan kapitülasyonları kaldırmayı mı geçiriyorsunuz?"
"Evet Mösyö. Milli Mücadele toprak için yapılmıyor. Biz İstiklal için mücadele ediyoruz.
Büyük Millet Meclisi kapitülasyonların kalktığını görmeden kılıcını kınına koymaz..."

Fransız diplomat gülmeye başlamıştı:

"Ah dostum! Azminizi ve sabrınızı temsil eden kağnı kollarını büyük bir hayranlıkla izledim. Ama gerçekçi olun ve bizimle uzlaşmaya bakın. Çünkü kağnı kamyonu yenemez!"

Franklin Bouillon,
30 Ağustos 1922'de Dumlupınar Meydan Savaşı'nın bu kağnıların taşıdığı silah ve cephanelerle kazanılacağını nereden bilebilirdi ki...

http://i47.tinypic.com/2qbfwxz.jpg

trakyalı
22-02-2010, 20:29
http://i46.tinypic.com/mjlbah.jpg

"Şu bir liramı al kızım!"

Halide Edip (Adıvar), cepheyi görmek üzere trene bindi. Kompartımanda İstanbul'dan kaçıp gelen, İstanbul'un tanınmış ailelerinden birisinin kızı ile genç bir subay vardı. Sohbet sürerken, Halide Edip, genç subayın dizindeki yamayı eliyle örtmeye çalıştığını fark edince gülümsedi;

"Lütfen dizinizi örtmeye çalışmayın. Utanmayın da. O yama, bizim için İngilizlerin dizbağı nişanından çok daha değerli. Ordumuz, heybetini yoksulluğundan alıyor..."

Kütahya Eskişehir Cephesi'nde ölümüne savaşıldığı günlerde, Ankara Öğretmen Okulu'nun konferans salonunda, kadınlar Halide Edip’i dinlemek için toplanmışlardı. Ön sıralarda sıkma başlı, uzun mantolu, iskarpinli İstanbullular. Arkalarda rengârenk çarşaflı, potinli, mest lastik giymiş, yüzleri açık Ankaralılar. Halide Edip, çok tutumlu olduklarını duyduğu Ankaralı kadınların orduya yardım etmelerini sağlamak için bir konuşma yapacaktı;

"Bir hafta önce Eskişehir'deydim. Uçakları gördüm. Kanatlar ve gövde, özel keten kumaşla kaplanırmış. Bizimkiler kaput beziyle kaplıyorlar. Özel yapıştırıcı olmadığından kaput bezi, nal mıhı veya zamkla tutturuluyor. Bezin gerginliğini sağlamak için emayit kullanılırmış.
Bizimkiler, bezi kaynatılmış patates kabuğu ve paça suyuna tutkal, kola karıştırarak yaptıkları pelteyle kaplıyorlar. Ve pilotlar, gözlerini bile kırpmadan bu uçaklara binip havalanıyorlar. Kardeşlerim! Sizleri, milletin şerefini ve namusunu canından aziz bilen bu genç ve yoksul orduya yardıma çağırıyorum!"

Salonda çıt çıkmıyordu. Sonra, Ankaralı kadınlar hareketlendiler, sıraya girdiler. Masanın üstü kısa sürede para, altın bilezik ve yüzüklerle dolmuştu. Tam bu sırada, beyaz başörtülü, gözleri görmediği anlaşılan yaşlı bir kadının seslendiği duyuldu:

"Ne olur bana Halide Hanım'ı bulun!"

Yaşlı hanım, hemen yanına koşan Halide Edip'in yüzünü okşamaya başladı:

"Çamaşırcılık yaparak geçiniyorum kızım. Bunu zor günüm için saklamıştım. Ama sözlerinden anladım ki, ordumuz benden daha zordaymış. Al bunu kızım!"

Görmeyen gözleriyle Halide Edip'e gururla bakan kadının derisi çatlamış avucunda 1 lira vardı.
Halide Onbaşı, gözlerinden yaş fışkırırken sarıldı yaşlı hanıma;

"Ah anam ah! Bir kere daha iman ettim. Kurtulacağız.. ."

İşte onlar dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş fedakârlıklarıyla bizim kadınlarımızdı.
http://i46.tinypic.com/2cscj8k.jpg

trakyalı
22-02-2010, 20:35
"Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!"

http://i49.tinypic.com/20hpzl1.jpg

Mehmet Akif in Çanakkale Şehitleri için yazdığı şiirdeki bu mısra, aslında bu vatan için gözünü kırpmadan ölüme giden tüm "Mehmetler" için yazılmıştı... En acemisinden yedek subayına, teğmeninden albayına şehit olan tüm Mehmetlerin amacı; Anadolu topraklarını arsızca işgal eden, kadın erkek, çoluk çocuk gözetmeksizin hoyratça davranan düşmanı geldiği yere göndermekti. 15 Mayıs 1919... İzmir limanına demirleyen Yunan savaş gemilerinden karaya asker çıkmaya başlamıştı. İzmir Askerlik Şubesi başkanı Miralay Süleyman Fethi, gelişmeleri makamında endişeyle izliyordu. Sabah evinden ayrılırken, eşi Edibe Hanım, kötü bir şey olacağını hissetmiş gibi, o gün işe gitmemesini söylemiş, ancak Miralay Süleyman Fethi’nin cevabı kısa olmuştu;

"Ben askerim! İşime böyle bir günde gitmezsem, başka ne zaman gideceğim!"

Edibe Hanım'ın korktuğu başına gelecekti. İzmir'i işgal eden Yunanlılar, Fethi Bey'i savaş esiri olarak tutuklayıp, Pasaport'ta, rıhtım boyunda esir diye getirdikleri başka Türk subaylarının da bulunduğu sıraya kattılar. Özel kıyafetli efzun askerlerinin başındaki Yunan subayı sıradakilere seslendi:

"Kimin önünde durursam, o kollarını iki yanda kaldırıp indirecek ve 'Zito Venizelos!' diye bağıracak. Karşı gelen süngülenecek."

Venizelos, o tarihteki Yunan başbakanı idi. Subay, Türk askerlerinden başbakanı kutsamalarını istiyordu. Bir tek Miralay Süleyman Fethi direndi. Bağırıp duran Yunan subayının karşısında kayadan oyulmuş bir heykel gibi duruyordu. Subay, ummadığı bu direniş karşısında öyle kızmıştı ki, birden elini uzatıp Fethi Bey'in omuzlarındaki apoletlerini sökmek istedi. Fethi Bey, Yunan subayının elini şiddetle itti.

"Onları sen takmadın ki sen sökesin!"

diye bağırdı ve ilk süngü yarasını aldı. Efzun eri, süngüyü onun göğsüne sokmuştu... Yirmi iki kez önünde durdu, isteğini yineledi Yunanlı subay ve yirmi iki kez süngülendi Miralay Süleyman Fethi. Artık ayakta durmaya direnci kalmayan, kendi kanından oluşan gölcüğe yığılıp kalan kahraman asker, İzmir'deki Fransız Konsolosluğu aracılığıyla kaldırıldığı hastanede, sabaha karşı şehit oldu. İşgalciler, ertesi gün, tüm İzmir'in katıldığı cenaze törenine müdahale etme cesaretini gösteremediler. İzmir'deki Mevlevi tekkesinin mezarlığına gömüldü. Bu kahraman subay, bugün çok yalın yapılan mezarında, üzerinde kabartma bir kılıç ile bir kalpak resmi yontulu taşın altında, huzur içinde yatıyor.
http://i46.tinypic.com/v489k4.jpg

trakyalı
22-02-2010, 20:37
"Bölükten geri Kalan budur komutanım!"

Porsuk Çayı'nın kuzey kıyısındaki bir patikada 40 kişi yürüyordu. Çoğunun ayağı çıplak, bazılarının ayakları çuvalla, çaputlarla sarılıydı. Aralarındaki yaralılara arkadaşları destek olmaya çalışıyorlardı. Bunlar,10-25 Temmuz 1921 arasındaki Kütahya-Eskişehir savaşlarında yarılan cepheden kopan askerlerdi. Düşe kalka, dövüşe dövüşe birliklerini bulmak için cephe gerisine ulaşmaya çalışıyorlardı. Aniden ortaya çıkan bir süvari birliği, grubu çevirdi. Asker kaçaklarının peşinde olan süvari yüzbaşısının sesi çok sertti:

http://i50.tinypic.com/330w6ir.jpg

"Hangi birliktensiniz? "
"4. tümen, 55. Alay, 3. Tabur 1. Bölük'teniz komutanım."
"Bölüğün geri kalanı nerede?"
"Geri kalan biziz komutanım!"
"Nereye gidiyorsunuz?"
"Duyduk ki ordu Sakarya ötesine çekiliyormuş. Alayımızı aramaya gidiyoruz."

Yüzbaşı sevindi. Bunlar, silahlarının şerefini sonuna kadar korumaya kararlı sahici askerlerdi:

"Şu tepenin ardında suyu bol küçük bir köy var. Orada dinlenin. Sonra doğuya yürüyüp Sakarya'yı aşın.
Ama birliği köye bu haliyle sokmayın. Halkı üzmeyin. Anladın mı asker?"
"Evet komutanım. Köye belimiz kırılmamış" gibi gireceğiz. Baş üstüne!"

Süvariler dörtnala uzaklaşırken çavuş birliğe döndü:

"Duydunuz. Halka teftiş vereceğiz. Ona göre. Sıraya girin, çabuk olun, çabuuuk. Hazır ol! Arş!"

Perişan Mehmetçikler ayaklarını sürüyerek yürümeye koyuldular. Çavuş birden dellendi;

"Bu ne biçim yürüyüş? Başınızı kaldırın, canlı yürüyün. Haydi hep beraber...
Annem beni yetiştirdi, bu ellere yolladı
Al sancağı teslim etti, Allaha ısmarladı..."

Çavuşun başlattığı, yavaş yavaş tüm Mehmetçiklerin katıldığı bir marş yükselmeye başladı bozkırın ortasında. Sanki çıplak ayaklı, yaralı ve bir muharebeyi kaybetmiş olanlar onlar değildi. Çınarlı köyüne sefil ve bitkin görünüşlerine hiç uymayan bir çalımla girdiler. Süvari yüzbaşısının gözü arkada kalmayacaktı...
http://i47.tinypic.com/2dcfzhz.jpg

trakyalı
22-02-2010, 20:39
Cepheyi tuttular değil mi?

Kurtuluş Savaşı'nın kırılma noktalarından biri, Kütahya-Eskişehir muharebeleriydi. 14 Temmuz 1921 günü Yunanlılar 180 top ve 40.000 kişiyle yüklendiler Türk hatlarına. Karşı koymaya çalışan kuvvet ise, 113 top ve parça parça cepheye ulaştırılmaya çalışılan 30.000 askerdi. Türk ordusu zamanla yarışıyordu. Her iki ordu da kazanmak için tüm gücüyle savaşıyordu. Süngü hücumları arka arkaya tazeleniyordu. Öyle ki, bir tepe bir saat içinde tam 11 kez el değiştirmişti. 4. Tümen komutanı Yarbay Nazım, başta Mustafa Kemal olmak üzere hem tüm komutanların, hem de emrindeki askerlerin gözbebeğiydi. Mehmetçik, onun bir emriyle gözünü bile kırpmadan çıkıyordu siperlerden. 4. Tümen, Yunanlıları durdurmak için en güvenilen birlikti ve komutanlar Yarbay Nazım'dan çok şey bekliyorlardı.

15 Temmuz sabahı gün doğarken, Yarbay Nazım ve karargâh subayları atlanıp Yumurçal mevzilerini denetlemeye çıktılar. Az ileride bir tepe vardı ve tepede Türk ordusundan kimse yoktu. Yunanlılar bu tepeyi ele geçirirlerse cephenin yarılması kaçınılmazdı. At inildi, komutan ve karargâhı tepeye doğru yürürken Yarbay Nazım, süvari takım komutanına emir veriyordu:
"Takımınla hemen tepeyi tut. Düşman taarruz ederse, alaydan birlik yetişene kadar ne pahasına olursa olsun tepeyi tut. Şimdi ben..."
Bitiremedi cümlesini. Sabaha karşı gelip tepeye mevzilenen Yunanlıların açtığı makineli tüfek ateşi biçti bu çok sevilen komutanı ve karargâh subaylarını. Emir çavuşu Eyüp, göğsünün sol tarafındaki kan lekesi giderek artan komutanını kucaklayıp at bindi ve cephe gerisine götürmeye başladı. Yarbay Nazım'ın ünlü beyaz atı dörtnala peşlerinden geliyordu.

http://i47.tinypic.com/5zmu6x.jpg

trakyalı
22-02-2010, 20:40
Eskişehir hastanesi... Çok hafif soluk alan komutanın başında Eyüp Çavuş ve subaylar bekleşiyordu ümitle. Yarbay Nazım fısıldadı:

"Tepeyi tuttular değil mi?"
"Tuttular komutanım..."
"Arkadaşlar iyi mi?"
''Hepsi iyi. Çok iyiler komutanım."
"Asıl siz iyi olun, iyi dayanın çocuğum..."

Başı Eyüp Çavuş'un dizine dayalı yatan Nazım Bey'in son sözleriydi bunlar...
Çankaya'daki çalışma odasının kapısı usulca aralandı, Fikriye Hanım bir hayalet gibi içeri süzüldü. Masadaki haritanın üzerinden başını kaldıran Mustafa Kemal, genç kadına sorgulayan gözlerle baktı.
Kötü haber tez ulaşmıştı. Salih Bey (Bozok) söylemeye cesaret edemiyordu. Başı öne eğikti. Mustafa Kemal

"Ne var? Ne oldu?"

diye sordu. Yılgın bir sesle

"Fevzi Paşa telefon etti. 4. Tümen karargâh kadrosu felakete uğramış!" diye cevapladı.
"Ne demek o?"
"Kurmay başkanı Binbaşı Şerafettin yaralı olarak esir düşmüş. Çoğu da şehit olmuş efendim!"
"Nazım?"

Salih Bozok ağlamaya başladı. Mustafa Kemal donup kalmıştı. Yarbay Nazım, çok sevdiği, çok kıymetli bir komutanıydı.

"Gel biraz yürüyelim Salih!"

dedi... Ölümü çok yakından tanıyan iki subay, ağaçların altında yürümeye başladılar. İkisinin de ağzını bıçak açmıyordu...
http://i47.tinypic.com/33jia1u.jpg

trakyalı
22-02-2010, 20:42
“Türk millî hareketi düşmanı kesin yenecektir!"

20. yüzyıla girerken Fransa'nın en etkili gazetelerinden "Le Temps"in ünlü bir çalışanı vardı: Georges Gaulis.
1896'da eşi Berthe ile birlikte İstanbul'a gelmişti. Osmanlı İmparatorluğu konusunda en iyi, en tarafsız haberleri yapan gazeteci olarak tanınıyordu.
1912'deki Balkan Savaşı'nı da izleyen Gaulis, yakalandığı hastalıktan kurtulamayıp öldü ve Feriköy'deki Katolik Mezarlığı'na gömüldü.
Nöbeti, Türk dostlarının Berta diye çağırdıkları, karısı Berthe devraldı.
Berthe Georges Gaulis, Birinci Dünya Savaşı'nda zorunlu olarak İstanbul'dan ayrılmıştı. Berthe, Kurtuluş Savaşı'nın başladığı günlerde, 21 Eylül 1919'da, çok sevdiği İstanbul'a tekrar geldi. Fransa'ya döner dönmez yazdığı kitapta, o günlerin Türkiye'sini ve Kurtuluş Savaşı'nı anlattı:

"1921 Nisanı, Türklerin geri aldıkları Bilecik, bir felaket ve acılar diyarı. Koku dayanılmayacak kadar fazla. Henüz dumanı tüten bu taş yığınları altında, kim bilir ne kadar insan cesedi gömülü. Buradaki tahribatın büyüklüğü korkunç. Bilecik ve Küplü'de büyük facialar olmuş. Buraların ahalisinden sağ kalanlar, büyük bir bunalım ve heyecan içinde. Tecavüze uğramamış genç bir kız veya kadın kalmamış. Bilecik dünden kalma bir Pompei adeta. Her yer kül, is ve kurum içinde... Sık sık dinamitin tahribatını gösteren taş yığınlarına rastlıyoruz. Biraz ötede, kızını kurtarmak isterken, kafasına taşla vurularak öldürülmüş bir ihtiyarın mezarı. Yapılan toptan imha işleminden her şehir ve kasaba payına düşeni almış. Bazen bir bahçe, çiçek açmış birkaç ağaç, bir meydan, bir çeşme, yapılanları hatırlatmaya yetiyor. Saatlerce bu harabeleri gezdik.
Her Yunan taarruzu, Anadolu halkına çok acı bir ders olmuş. Düşmanın yaptıkları karşısında vatanseverlik duyguları uyanarak şahlanmış, 'Ölürsem hiç olmazsa ailem ve vatandaşlarım İçin öleyim' diyerek mücadeleye katılmışlar. Bu günlerde, İnegöl'deki Türkler kasabalarına gelen Yunan askerlerine baltalarla karşı koymuşlar ve onlar da çareyi kaçmakta bulmuşlar..."

Berthe Gaulis, kitabının önsözünde de şunları yazmıştı;

"Ankara'dan 10 Mayıs 1921 'de, Türk milliyetçiliği konusundaki bu kısa incelememin basımevini boyladığı sıralarda ayrıldım. 1921 yılının Ağustos ayı sonlarında, Anadolu'daki savaş en sert ve acımasız bir biçimde sürüyordu...
Türk millî hareketi düşmanı kesin yenecektir. Çünkü o hareket yüksek bir ideale dayanıyor;
çünkü bu hareketi yönetenler kendi şahsî çıkarlarını unutmuşlardır; çünkü onlarda büyük bir ruh ve iman var..."
http://i46.tinypic.com/2gsfh1v.jpg

trakyalı
22-02-2010, 20:43
“Hadi bre çorbacı, karavanaya yetişelim!"

İşgalcilerden İnsanlık dışı, askerlik dışı bu kadar baskı gören Anadolu çocuğu, yine efendiliğini bozmamış, bir "Çılgın Türk" olarak onurlu davranmayı elden bırakmamıştı. Halide Edip, Ruşen Eşref Ünaydın ve Binbaşı Kemal, Adala'ya (Manisa'da bir ilçe) yetişmeye çalışıyorlardı. Altı ayda bile geçilemez denilen Yunan hatları yarılmıştı. 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Savaşı kazanılmış, Yunan ordusunun büyük bölümü imha edilmiş, başta Trikopis, çok sayıda komutan, subay ve asker esir alınmıştı. Binbaşı Kemal şoföre bağırdı:

"Dur!"

Binbaşının dikkatini, esir bir Yunan subayını cephe gerisine götüren asker çekmişti. Mehmetçik yayan, esir subay eşek üzerinde gidiyorlardı. Mehmetçik Binbaşı Kemal'i selamlarken, Yunanlı subay eşekten inmişti.

"Kim bu?"
"Esir komutanım!"
"Nereye götürüyorsun?"
"Geriye. Alay karargâhına!"
"Ulan sen bunun seyisi misin, hizmet eri misin? Hayvana sen bin, o yürüsün!"
"Hiç olur mu komutanım? O şimdi ocağından kopmuş bir gurbet adamı. Misafir ve bana emanet."

Binbaşı, titreyen sesine hâkim olmaya çalışarak şoföre bağırırken gözlerinden yaşlar akıyordu:

"Yürü oğlum, gidelim."

Araba uzaklaşana kadar selam duran Mehmetçik, Yunan subayına eşeğe binmesi için işaret ederken söyleniyordu:

"Hadi bre çorbacı. Akşam karavanasına yetişelim. Aç kalma."

Ölümün, gencecik insanları hiç duraksamadan verdiği bir emirle ölüme göndermenin ne olduğunu, onun gibi hiç kimse bilemezdi.
Yıllar önce, bir ağustos sabahı gün doğmak üzereydi.
"O", siperler boyunca yürürken, son emrini verdi:

"Elimdeki kırbaca bakın. Kırbacı kaldırdığımda hazır olun.
Kırbacı aşağı indirdiğimde hücuma kalkılacak. Asker...! Sana ölmeyi emrediyorum! "

Kırbaç kalktı, kırbaç indi... Mehmetçik süngü hücumuna kalktı.
Artık sadece tek bir ses duyuluyordu...

Allah, Allah, Allah, Allah.

9-10 Ağustos 1915 sabahında gün batmadan süngü hücumuna kalkan Mehmetçik, Anafartalar'da düşmanı bitirmişti.
Mehmetçik'ten ölmesini isteyen komutan, Anafartalar Grup Komutanlığı'na 67 saat önce atanan Yarbay Mustafa Kemal'di.

Arkadaşlarıyla birlikte 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktığında, generaldi Mustafa Kemal. Sonra üniformasını çıkardı.
Yıllardır savaşan, gencecik evlatlarını şehit veren; yorgun, bitkin, yılgın ve ümitsiz, ama sonsuz dirençli insanların yaşadığı topraklarda, Anadolu topraklarında, kimsenin kolay kolay göze alamayacağı bir kalkışmayı başlattı. Tek güvencesi, çöken imparatorluğun tüm kahrını çekmesine karşılık, pek de kıymeti bilinmeyen Anadolu insanıydı. Askere yolcu ettiği son oğlunu birliğine teslim ederken;

"Bizim köyün mezarlığına elli yıldır delikanlı gömülmedi oğul. Vatan sağ olsun da hepimiz ölelim ne çıkar?"

diyen Söğüt'ün Akgünlü köyünden Mehmet oğlu Hüseyin'in anası gibi insanlardı güvendiği.

Bandırma Vapuru'ndan Samsun'a ayak basan ilk 18 kişiyle başlayan "Tam Bağımsız Anadolu" hareketine, zaman içinde tüm Anadolu halkı katıldı. Genciyle, yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle ve yorgunluklarım, yılgınlıklarını, bıkkınlıklarını, ümitsizlerini artlarında bırakarak kavgaya girdiler.

"Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
Çok sözler edildi onlara dair ve onlar için, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur, denildi.”

Mustafa Kemal, Samsun'a gitmeden önce, Bekir Ağa Bölüğü'nde tutuklu bulunan Fethi Bey'i görmeye gittiğinde,
'"Ne biz bu durumda kalacağız, ne de ülkeyi bu durumda bırakacağız." derken,
işte bu "zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayanlara” güvenmişti.
Anadolu'nun bağımsızlığı kavgasına girenlerden bazılarının yolları, sonraki yıllarda Mustafa Kemal'le ayrılmış bile olsa, onlar "Çılgın Türkler"di. Çılgın olmasalar, boyunlarında idam fermanı varken, hangi akla hizmet bir ulusun kurtuluş kavgasını başlatabilirlerdi?
http://i45.tinypic.com/wbtfsg.jpg

trakyalı
22-02-2010, 20:46
http://i45.tinypic.com/zwj7o3.jpg
"Kuvva-i Millîye adı altında çıkarttıkları karışıklık"

24 Mayıs 1920 tarihinde, Padişah Vahdettİn'in onayladığı, Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın imzaladığı bir İradei Seniyye (Padişah Buyruğu) yayınlandı:

"Kuvva-i Milliye adı altında çıkarttıkları karışıklık ve Anayasa'ya aykırı olarak halktan para toplamak, askere almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek kentleri yıkmaya kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların düzenleyicisi ve kışkırtıcısı oldukları iddiasıyla haklarında dava açılan, Üçüncü Ordu Müfettişiliği'nden uzaklaştırılıp askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal Efendi, eski 27. Fırka komutanı emekli Miralay Kara Vasıf Bey, eski 20. Kolordu komutanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile eski Washington elçisi ve Ankara milletvekili Salacaktı Alfred Rüstem ve eski sağlık müdürü İstanbullu Dr. Adnan Bey ile Üniversite Batı Edebiyatı eski öğretmeni İstanbullu Halide Edip Hanım'ın; açıklaması 11 Mayıs 1920 tarih ve 20 sayılı hüküm tutanağında yazılı olduğu üzere; Mülkiye Ceza Yasası'nın 45. maddesinin 1. fıkrasının yollamasıyla, 55. maddenin 4. fıkrası ve 56. maddesi uyarınca sahip oldukları askeri ve sivil rütbe ve nişanlarla her türlü resmi unvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına, bu durumda kaçak bulunmaları nedeniyle mallarına el konulmasına dair İstanbul Birinci Sıkıyönetim Savaş Divanı'nca arkasında verilen hüküm ve karar ele geçirildiklerinde yeniden yargılanmak koşuluyla onaylanmıştır. Bu buyruğu yürütmeye Savaş Bakanı görevlidir."
http://i50.tinypic.com/2u92zk4.jpg

trakyalı
22-02-2010, 20:47
Ve bir şafak vakti...

Kimisinin boynunda idam fermanı vardı, kimisinin ayağı çıplaktı.
Kimisi yorganı bebesinin değil top mermilerinin üzerine örtmüştü, kimisi son nefesinde "Ölene kadar cepheyi tutun" emri vermişti.
Anadolu'nun bahtı Onlar,

“bir şafak vakti karanlığın kenarından ağır ellerini toprağa basıp doğruldukları zaman..."

değişti. "O" ve bize bugünleri veren tüm "Çılgın Türkler"i yüreğimizden gelen saygı ve sevgiyle anıyoruz.
İyi ki çılgındılar...
http://i46.tinypic.com/2a9e061.jpg
Kurtuluş Savaşı'na giden dikenli yollarda

Gözlüğünün arkasından gülen gözlerle bakıyordu.
Ancak, iş "Çılgın Türkler"e geldiğinde değişiyordu bakışları Turgut Özakman'ın.
Bir başka parlıyordu o gözler ve bir başka tonla cevaplıyordu sorularımızı.
Tutkuluydu "Çılgın Türkler"e, heyecanlanıyordu anlatırken ve nasıl bir hayranlık duyduğu sesine yanşıyordu.
Biz Focus ekibi için, çok güzel bir sohbetti.

-1919'da Samsun'dan yola çıkanlar, bağımsızlık yolunda ilerlerken çok engelle karşılaştılar.
Neydi bu engeller?
"Vatan kavgası görmemiş ki Anadolu halkı, hele hele Ege! İşgal nedir bilmiyor ki...
Fazla bir kötülük görmüyorsa, bir dostluk dahi kurabiliyor. İster istemez kaçınılmaz bir birliktelik olabiliyor.
Korkutucu olan o değil. Yunan ordusuyla işbirliği yapan var. Yunan ordusu çekilirken milliyetçilerle birlikte olmamak için onların peşine takılıp Yunanistan'a kaçan birçok insanımız var. Yunanlılara kılavuzluk yapan Müslüman Türkler var. Bunun oranı o zamana göre korkutucu değil, ama mide bulandırıyor tabii...
Adam millet, vatan eğitimi almamış. Bilinçli değil. 600 yıl kulu olduğu padişah var savaşmasını istemeyen. Ankaralı Mustafa Kemal'in askerlerine karşı durmanızı İstiyorsa ve şeyhülislam bunların öldürülmeleri için fetva veriyorsa...
Bu uğurda ölenlerin şehit, yaralananların gazi olacağı söyleniyorsa, İngiliz altını dağıtılıyorsa, yani cahillik sömürülüyorsa, bu insanlar isyan ederler. Bolu, Yozgat, Konya isyanları... Bir avuç insan. Ama, o zaman biz o kadar güçsüzüz, askerimiz o kadar az ki! Günler, aylar sürüyor bazılarını ortadan kaldırmak. Olay o!"

Bir gerçeğe daha dikkat çekiyor Özakman:

"Zaman içinde de olsa, kadını erkeği, genci ihtiyarı el vermeseydi, 150 bin kişilik bir ordu nasıl kazanırdı savaşı? 150 bin kişilik orduyu, en az 150 binlik ikmal ordusu destekler. 300 bin kişi eder. Bu sadece Batı Cephesi'nde. Bunun doğusu, kuzeyi, güneyi var. Bu da 400 bin kişi demek. Halk desteklemiyorsa, 400 bin kişilik bir ordu kurulamaz. Bu yüzden, halk başlangıçta karşısında olmasa bile, yanında da değildi. Doğal bu. Korku! Erkek kalmamış! Askerleri şehit olmuş orada kalmış; sağ kalanı ya eşkıya olmuş dağa çıkmış, ya da henüz esir, geri dönmemiş... Ne beklenebilir ki?"
Anadolu insanına dil uzatanlara, bilmeden konuşanlara çok kızgın Turgut Özakman:
"Yunan gelmiş İzmir'e çıkmış, binlerce insanı öldürmüş. Sakarya'nın kenarındaki çaresiz, elektriksiz, yolsuz, öğretmensiz köy bunu duymamıştır bile. Onun için Türk halkına yöneltilen benzer birtakım iddiaları okuduğum zaman içim cız ediyor. Yani Yunanlı İzmir'e çıktığı gün Anadolu ayaklanacak, herkes silahlanacak... Yahu zaten o gün biterdi iş. Yani böyle bir millet var mı? Fransızlar İkinci Dünya Savaşı'nda Paris elden gittikten sonra, yavaş yavaş düşünmeye başladılar karşı koymak için. Yunan İzmir'e çıktıktan sonra, Denizli müftüsü, 'Size fetva veriyorum. Silahı olmayan hiç olmazsa yerden üç taş alıp düşmana atsın!' diyor"

Ulusal bilincin bir başka fikir adamı, şair, edebiyatçı, gazeteci ve senarist Attila İlhan’ın cenaze töreninin ardından oturmuştuk Turgut Özakman ile sohbete. Atilla İlhan'dan esinlendik ve sorduk "Hangi batı?" diye:
"Batının bize dönük, tüm dünyaya dönük bilim ve sanatla ilgili temiz bir yüzü var. Bir de sömürgeci, emperyalist, kandırıcı, pis bir yüzü var. Yalnız güzel yüzüne mağlup olup da, pis yüzünü hazmetmemize imkân yok. Türkiye, batının bu pis yüzünü çok yakından gördü. Ya kendi yaptı bu pisliği ya da birilerini paralı asker olarak tuttu, onlara yaptırdı. Onun için biz, emperyalizmin ne olduğunu bilmeyenlere ders verebilecek bir ülkeyiz. Ama Türkiye'de de ne yazık ki emperyalizm, bir sol terimdir diye söylenmez oldu."

Kaynak: Focus Aralık 2005 sayısından alınmıştır. Bazı resimler yazıya eklenmiştir.

trakyalı
22-02-2010, 21:01
http://i50.tinypic.com/vgq0df.jpg

Raif
23-02-2010, 22:22
Mustafa Kemal ATATÜRK ve Recep Tayyip Erdoğan arasındaki farklar neler arkadaşlar?

http://img63.imageshack.us/img63/8603/atatrkiletayyiparasnda3.jpg

baron11
06-04-2010, 22:51
http://en.tackfilm.se/?id=1262262961934RA85&q=low

trakyalı
19-05-2010, 13:44
İşte lider...

http://www.facebook.com/video/video.php?v=107253559316672&ref=nf

electrician
19-05-2010, 19:59
Mustafa Kemal ATATÜRK ve Recep Tayyip Erdoğan arasındaki farklar neler arkadaşlar?

http://img63.imageshack.us/img63/8603/atatrkiletayyiparasnda3.jpg


ya arkadaş şimdi butta çatal bıçakla yenilmez ki racona ters,ha ayakta ve başkalarının yanında uygun vaziyet değil...

e-fulya
23-05-2010, 22:08
ATATÜRK O NİŞANI NASIL REDDETTİ

http://www.odatv.com/n.php?n=ataturk-o-nisani-nasil-reddetti-2305101200

Yahudilerden üstün cesaret ödülü almakla böbürlenen ve müslümanlığıyla öğünen (!) Başbakanlara ithaf olunur..

keyness
02-09-2010, 21:45
* 1-Che Guevara, 1967 yılında Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantası...ndan; “Atatürk’ün Büyük NUTKU’nun” çıktığını...”

* 2- Fidel Castro nun:12 Mayıs 1961 tarihinde Havana'da görevli genç Türkiye diplomatı Bilal Şimşir'den ABD NİN BİLGİSİ OLMAMASI şartıyla "Atatürk'ün Büyük Nutuk Kitabını" istediğini... Ve: "Devrimci M.Kemal ATATÜRK varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar?" dediğini,

* 3- 1935'teki Uzun Yürüyüş öncesinde Şankay Meydanı'nda toplanan binlerce Çinliye seslenen Mao'nun ilk sözlerinin : "Ben, Çin'in Atatürk'üyüm. ."olduğunu,

* 4- Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina'daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu,

5- 1938'de, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı döneminde,danışman, senatör ve bakanlarından oluşan yüz yirmiden fazla kişiye; "Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim" dediğini,

* 6- 1938'de Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiirde;"Allah bir ülkeye yardım etmek isterse, onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir" denildiğini veee..

* 7- 2006'da ise AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasının istendiğini ...

JAKO
02-09-2010, 21:53
Bizim köye altın aramaya geldiler, küp yeri gördük, biz define aradık bir tas altın bulduk hikayeleri, yurtlarından sürgün edilmiş, vatan değiştirmek zorunda kalmışlık hikayelerini, tarihin bu yönünü akla getirmeli. Vatan kıymeti bilen, Atasının da kıymetini bilir.

keyness
02-09-2010, 22:12
http://video.mynet.com/igal.pirlanti/BU-REKLAM-YAYINLANMADI-MUTLAKA-IZLEYIN/941159/

FİRAVUN_DAVUT
02-09-2010, 22:35
...




Atatürkçülük kaybedilmeden; Atatürkçülüğün değeri; hakkı-hakkına anlaşılamaz...

T.C'nin yaşadığı ama hala gelemediği noktada bir mim!





Hadi Rastgele...

keyness
07-09-2010, 19:38
http://www.dailymotion.com/video/xegkp9_ataturk-e-kar-olanlar-siz-ne-yaptnz_music

erkay1
07-09-2010, 19:56
mesele ölmekte deil ölmeden önce idaellerimizi gercekleştirmektedir
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK


idealimiz kurdugun cumhuriyeti her nesebeb olursa olsun sonsuza dek yaşatmaktır bizler anamızdan babamızdan bu amaçı yaşat mak ve var etmeyi ögrendik ve devam ettik bizlerde yetiştirecegimiz evlatlarımızı atanın bize emanetleriyle büyütecegiz ve bu cumhuriyeti onlara emanet edecegiz

KARADENIZ
09-11-2010, 21:30
iki yil onceydi bunu yazdigimda.. Ve HALA HIC BIR SEY DEGISMEDI...
NE ORDAN .. NE BIZDEN.......................... ////





ATAM....
Senin ve vatanin dusmanlari seni unutturmak icin ellerinden geleni yapiyorlar... her seyleriyle...
ama ASLA SENI SOKUP ATMAYACAKLAR....
AND OLSUN KI
bu Vatan satilmislara, hainlere ve emparyalistlere mezar olacak...



http://i38.tinypic.com/33u7oxz.jpg

neon06
09-11-2010, 22:22
http://i54.tinypic.com/np00tg.jpg
ATAM...
Koymuş olduğun ilkelere sahip çıkarak bize gösterdiğin hedeflere hiç durmadan yürüyeceğimize manevi huzurunda söz veriyoruz...
Yüce Rabbim sonsuz rahmet eylesin, mekanın cennet olsun!

emrek83
09-11-2010, 22:39
‎1881 - 193∞

emrek83
09-11-2010, 22:41
http://img10.imageshack.us/img10/2459/11032174253894100540117.jpg (http://img10.imageshack.us/i/11032174253894100540117.jpg/)

emrek83
09-11-2010, 22:43
http://img714.imageshack.us/img714/1841/ataturk8.jpg (http://img714.imageshack.us/i/ataturk8.jpg/)

emrek83
09-11-2010, 22:44
http://img577.imageshack.us/img577/6229/imagescama15yt.jpg (http://img577.imageshack.us/i/imagescama15yt.jpg/)

TUNABEN10
09-11-2010, 22:56
AĞLAYALIM ATATÜRK'E

Ağlayalım Atatürk'e
Bütün dünya kan ağladı
Süleyman olmuştu mülke
Geldi ecel, can ağladı

Doğu batı cenup şimal
Aman tanrı bu nasıl hal
Atatürk'e erdi zeval
Memur mebusan ağladı

Atatürk'ün eserleri
Söyleyecek bundan geri
Bütün dünyanın her yeri
Ah çekti, vatan ağladı

Fabrikalar icat etti
Atalığın ispat etti
Varlığın Türke terketti
Döndü çarh devran ağladı

Bu ne kuvvet, bu ne kudret
Var idi bunda bir hikmet
Bütün Türkler İnön'İsmet
Gözlerimiz kan ağladı

Tren hattı tayyareler
Tükler giydi hep kareler
Semerkantla Buharalar
İşitti her yan ağladı

Siz sağ olun Türk gençleri
Çalışanlar kalmaz geri
Mareşalin askerleri
Ordular tümen ağladı

Zannetme ağlayan gülmez
Aslan yatağı boş kalmaz
Yalnız gidenler gelmez
Her gelen insan ağladı

Uzatma Veysel bu sözü
Dayanmaz herkesin özü
Koruyalım yurdumuzu
Dost değil, düşman ağladı

Aşık Veysel

STAH
10-11-2010, 13:24
http://666kb.com/i/bo9jl4hzq7j7j5awf.jpg

10.KASIM.1938

EBEDİYETE İNTİKALİNİN 72 YILINDA SENİ ÖZLEMLE ANARKEN,


http://666kb.com/i/bo9jo5rxv6gmkz2wf.jpg

10.KASIM.2007

BU RESMİN ÇEKİLİŞİNİN 3 .CÜ YILINI BÜYÜK BİR ÜZÜNTÜ VE İÇ EZİKLİĞİ İLE YAŞIYORUZ..

NEREDEEEEN...NEREYE GELMİŞİK..

BU SEBEPTEN,''' GÖZÜN ARKADA KALMASIN''CÜMLESİNİ YAZAMIYACAĞIM..

KUSURA BAKMA MUSTAFA KEMAL İM..

ÖZDOĞAN77
10-11-2010, 17:51
http://i1011.hizliresim.com/2010/11/10/4775.bmp

trakyalı
10-11-2010, 19:09
Offf offf ne yazacağımı bilemedim.
Ama bugünler böyle gitmez, Türkler zora gelmedikçe harekete geçmez.

BORA YAŞAR
10-11-2010, 22:55
http://i55.tinypic.com/mmd860.jpg

Basit bir yanlışlık mı?

Dil sürçmesi mi?

Kötü Türkçe diyelim geçelim..

Şöyle olsa kabul eder mi idik?

"Ölümünün 70. yılında Atatürk'ü şükranla anıyoruz"..


AK Partililer çok daha dikkatli olmalılar..

Koskoca afişi çocuklara yazdırmak iş değil..


Deyip bırakalım..

BORA YAŞAR
10-11-2010, 23:53
2. Dünya Savaşında Avrupa'da savaşan ABD li generallerden Patton, savaş sırasında İngiltere'de yaptığı bir konuşmada İngiliz halkına "Bizler aynı dilin ayırdığı iki ulusuz" diye gülüşmelere neden olmuştu..

Bugün Cumhurbaşkanı Gül, "Atatürk hepimizin müştereğidir" gibi bir laf etti.

Şu forumda birçok kişiyi fikirleri ile tanıyorum..

10 Kasımda bir güzel laf bile edemiyorlar. İçlerinden gelmiyor biliyorum.

Ben Gül'e katılmıyorum..

Zaten inançla söylediğine de inanmıyorum..

Onlar Atatürkü bir resim bir heykel, ya da Anıtkabirde uslu uslu yatması gereken bir tarihi şahsiyet olarak algılıyorlar.

Böylesi işlerine geliyor.

Yurtdışı gezilerinde de iyi bir kartvizit ATATÜRK.

"Hamili kart bizdendir.." kabilinden..

Oysa ATATÜRK eylem demek. ATATÜRK onların katlanamadıkları ilke ve devrimler demek

İşin bu kısmında ise Pattonvari bir yaklaşımla birşey söylemek gerekirse gerçek şu:

"Bizler aynı ülkede yaşayan ATATÜRK'ün ayırdığı insanlarız"...

STAH
11-11-2010, 13:22
İşin bu kısmında ise Pattonvari bir yaklaşımla birşey söylemek gerekirse gerçek şu:

"Bizler aynı ülkede yaşayan ATATÜRK'ün ayırdığı insanlarız"...

oysa MUSTAFA KEMAL;''NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE'''felsefesi ile, bir millet,bir ulus yaratmak amacıyla yola çıkan ve sağlığında bu felsefesini,gerçek hayata uygulayabilen bir liderdi..

geldiğimiz duruma bakıyorum da;

'''NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE'''cümlesini,'''İLKELLİK'''olarak niteledikten sonra ANIT KABİRE e gidip şeref defterine;

'''İZİNDEYİZ''yazıp altına imza atan devlet adamlarının yönettiği bir ülke olmuşuk..

bu arada;

bu topiği açan BIKMIŞBROKER arkadaşımıza ve topiği sabitleyen saygıdeğer forum yönetimine teşekkür ederim..

mancurya
11-11-2010, 13:29
.................

................

"Bizler aynı ülkede yaşayan ATATÜRK'ün ayırdığı insanlarız"...

Yazılarınızı zevkle okuyorum...

Ve yazınız düşsün diye bakıyorum..

Nacizane dikkatinizi çekmek isterim ,

Son cümle Yanlış anlaşılabilinir...

Saygılarımla...

BORA YAŞAR
11-11-2010, 14:05
Yazılarınızı zevkle okuyorum...

Ve yazınız düşsün diye bakıyorum..

Nacizane dikkatinizi çekmek isterim ,

Son cümle Yanlış anlaşılabilinir...

Saygılarımla...

Ben de yazılarınızı zevkle okuyorum..

Yazımla tüm demek istediğim, yazımın teması, ana fikri, yazma nedenim o tek cümle..

Nesi yanlış anlaşılıyorsa sorun açıklayayım..

Yazıların düşmesi, silinmesi, yasaklanması ile birşey yok olmuyor.

Bugün bu ülkede gerçek savaş, adına ne derseniz deyin, Atatürk'ün yarattığı ilke ve devrimleri seven ve kollayanlarla, onlardan nefret edip ortadan kaldırmaya çalışanların arasındaki savaş bence..

Bu konuda diyeceğiniz birşey var mı?

mancurya
11-11-2010, 15:58
Ben de yazılarınızı zevkle okuyorum..

Yazımla tüm demek istediğim, yazımın teması, ana fikri, yazma nedenim o tek cümle..

Nesi yanlış anlaşılıyorsa sorun açıklayayım..

Yazıların düşmesi, silinmesi, yasaklanması ile birşey yok olmuyor.

Bugün bu ülkede gerçek savaş, adına ne derseniz deyin, Atatürk'ün yarattığı ilke ve devrimleri seven ve kollayanlarla, onlardan nefret edip ortadan kaldırmaya çalışanların arasındaki savaş bence..

Bu konuda diyeceğiniz birşey var mı?

Algı meselesi...

Konuya hangi açıdan bakılırsa ne hikmetse ,oda doğru söylüyor demek geliyor içimden...

Hani bir fıkra varya o misal..

Başkalarıda böyle bir mücadelenin olmadığını , kendilerine göre değerlendirmelerde bulunuyorlar...

Ne diyelim sonu bari hayırlı olsun...Histerilere dönüşmeden...

*************

Yanlış anlama mevzusuna gelince...;

Sadece şunu söyliyeyim ben doğru anladım...

onu yanlış anlıyanlar düşünsün...

Yazınında üzerinde bir değişiklik değilde...

Açıklamanın biraz daha geniş tutulması içindi cümlem...

*******************

ayrıca girişdeki bilgilendirme için çok sağol ,izninle litaritürüme ekledim...

BORA YAŞAR
11-11-2010, 16:24
Yazılarınızı zevkle okuyorum...

Ve yazınız düşsün diye bakıyorum..

Nacizane dikkatinizi çekmek isterim ,

Son cümle Yanlış anlaşılabilinir...

Saygılarımla...

Şİmdi ne oldu ben anlamadım..

Son cümlem ve açıklamamdan sonra yazdıklarınız bence net değil..

Ben ne dediysem o..

Başkalarının ne algıladığını değil benim yazdığımı sordunuz kanımca..

Ben elimden geldiği kadar net cevapladım..

Şimdi...

Siz ne diyorsunuz?

Yani "Bugün bu ülkede gerçek savaş, adına ne derseniz deyin, Atatürk'ün yarattığı ilke ve devrimleri seven ve kollayanlarla, onlardan nefret edip ortadan kaldırmaya çalışanların arasındaki savaş bence..

Bu konuda diyeceğiniz birşey var mı?

Hala bekliyorum..Çünki ben ilk itirazınızdan sonra yazdıklarıma yanıt alamadım..

Yazım düşsün mü? Kalsın mı?


Hamiş: Patton anekdotunun dağarcığınızda bulunmasına bir itirazım yok.:)

mancurya
11-11-2010, 19:41
Yazı niye düşsünki...?..Tabiki kalsın...

Sizin bir iddanız var ,olup biteni tanımlamayla ilgili...

Bu kadar komplike bir durumu sizce tanımlamaya yetebilir....

Ama başkalarına yetmiyebilir...

Ben sizin yazınızada itiraz etmedim farkındaysanız...

Sadece 3. şahısları işaret ederek biraz daha açabilirmisiniz dedim...

Sonuçda verdiğiniz cümle , referans aldığınız örnekle üst üste konulursa anlatmak istediğinizle uyuşmayabilir...

Sonuçda düz mantıkla irdeleyen olabilir...

Örnek 2 ulusun,milletin ayrılması....kasteden bir örnek...

Vardığınız sonuçdaki ayrım ise temel ama farklı bir durum...

Şimdi birisi bunu anlamadan , örnekden yola çıkarak ...

''Vay efendim işte ...........2........ulus......'' (malum hassas durum)..Derse hiç şaşırmam...

Ben bunu anlatmaya çalıştım ,ama bir türlü izah edemedim....

O kadar samimi ve motivesinizki , internet ortamında yazılanlar farklı algılanabiliniyor..bunuda göremiyebilirsiniz...

Yada ben başka bir konuda fazla mı hassasım bilmiyorum...

Neyse başlığı çokda kirletmiyeyim....

Saygılarımla....

BORA YAŞAR
11-11-2010, 20:05
"Bizler aynı dilin ayırdığı iki ulusuz" Bu Pattonun lafı..

Benim dediğim ise: "Bizler aynı ülkede yaşayan ATATÜRK'ün ayırdığı insanlarız"...

Kendi lafımı ise şu anlamada ettim: "Bugün bu ülkede gerçek savaş, adına ne derseniz deyin, Atatürk'ün yarattığı ilke ve devrimleri seven ve kollayanlarla, onlardan nefret edip ortadan kaldırmaya çalışanların arasındaki savaş bence.."

Ortada karıştırılıcak bir durum yok..

Patton iki ulustan (İngiliz ve ABD li) bahsediyor..

Konumuz Atatürk..Ben de insanlarımızı Atatürk'ün yaptıklarını sevenler ve sevmeyenler diye ayırıyorum..

Beni tanıyanlar bilir. Burada zaten yersiz ama bu ülkede iki ulus iddiam olmadı, olamaz, olmayacak..


Yeterince açık kanımca..

Nokta.:)

STAH
25-11-2010, 20:35
ATATÜRK DİYOR Kİ;

''Dünyada her millet icraatina tahammül ettigi hükümetin mesuliyetine ortak sayılır."

"Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan ve halkını esir eden, içerideki cephenin suskunluğudur."

STAH
26-11-2010, 21:28
http://666kb.com/i/boq8khypgr89lusu7.jpg

'''Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.'''

STAH
26-11-2010, 21:54
http://666kb.com/i/boq965rdalrk2781r.jpg

Benim üzüntüm, bu adamla tanışmak hususundaki şiddetli arzumun gerçekleşmesine artık imkan kalmamış olmasıdır.

"Sovyet Rusya Hariciye Nazırı Litvinof ile görüşürken kendisine onun fikrince bütün Avrupa' nın en kıymetli ve en ziyade dikkate değer devlet adamının kim olduğunu sordum. Bana Avrupa' nın en kıymetli devlet adamının Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal olduğunu söyledi. "

Franklin D. ROOSEVELT
A.B.D Başkanı

STAH
26-11-2010, 22:04
http://666kb.com/i/boq9ie9l7f9yj5rpb.jpg

”Dağ başındaki haydutlar diye isimlendirdiğiniz kahraman Mustafa Kemal ve Onun tüm askerleri burada olsalardı teker teker hepsinin heykellerini dikerdik. Böylesine kahraman bir antlaşma imzalamaktan gurur duyuyorum. ” (1921)

Aristide Briand
Fransa Başbakanı

STAH
26-11-2010, 22:13
http://666kb.com/i/boq9qefwm3603toxr.jpg

Atatürk bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk halkına ilham veren liderliğini, modern dünyanın ileri görüşlü anlayışını ve bir askeri lider olarak kudret ve yüksek cesaretini hatırlatmaktadır.

Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye' nin doğması, yeni Türkiye' nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan etmesi ve o zamandan beri koruması, Atatürk' ün, Türk halkının işidir.

Şüphesiz ki, Türkiye' de giriştiği derin ve geniş inkilaplar kadar bir kitlenin kendisine olan güvenini daha başarı ile gösteren bir örnek yoktur.

John F. KENNEDY (A.B.D. Başkanı)

STAH
26-11-2010, 22:21
http://666kb.com/i/boq9x8j8fk0o02hrz.jpg

”Atatürk, yalnız Türk Milleti’nin değil, özgürlüğü uğruna savaşan bütün milletlerin önderiydi.

O’nun direktifleri altında siz bağımsızlığınıza kavuştunuz. Biz de o yoldan yürüyerek özgürlüğümüze kavuştuk.”

Sucheta KRIPALANI
Hint Parlamento Heyeti Başkanı

STAH
27-11-2010, 12:59
http://666kb.com/i/boqw4w09f0jhym1dr.jpg


Atatürk bir sabah florya’dan dolmabahçe sarayına dönüyor. Yeşilköy istasyonunun önünden geçerken birdenbire otomobili durduruyor ve başyaver’e:

- Sorunuz, tren var mı?


diye emir veriyor..

O sırada tren hemen hareket etmek üzeredir, hep birlikte otomobilden inip yanindakilerle trene biniyor.

Karar ani verildigi ve tatbik edildigi için bu trene biniş hemen kimsenin nazarı dikkatini çekmiyor.

Bir müddet sonra, her şeyden habersiz olan kondüktör Ata’nın bulundugu kompartımana geliyor. Kafileyi görünce çekilmek istiyor.

Ata hemen sesleniyor;

- vazifeni yap! (yanindakileri göstererek) bu efendilere niçin bilet sormuyorsun?

Yanındakiler cevap verirler;

- Pasam biz mebusuz. Tren bileti almayiz. Parasız seyehat ederiz.

Ata hayretle:

- bu imtiyazi hiç beğenmedim, der... Çok ayip ve acayip bir kaide... Çok güzel halkçılık!!!..

STAH
27-11-2010, 13:26
http://666kb.com/i/boqwvdii8ul3f6zy7.jpg



Atatürk, Mudanya yolu ile Bursa’ya gidiyordu. Kalabalık bir halk kitlesi iskelede etrafının çevirmis bulunmakta idi.

Bir kadının , elinde bir kağıtla Atatürk’e yaklaştığı görüldü. İhtiyar ,zayıf bir kadındı.. Ata’nın yolunu keserek titrek bir sesle:

- beni tanıdın mı oğul..? Dedi. Ben sizin Selanik’te komsunuzdum. Bir oğlum var; devlet demiryollarina girmek istiyor. Siz onu alsınlar dediniz. Fakat müdür dinlemedi. Oğlumu yine ise almamış...ne olur bir kere de siz söyleseniz.

Atatürk’ün çelik bakışlı gözleri samimiyetle parladı... Elleriyle genis jestler yaparak ve yüksek sesle :

- oğlunu almadılar mi? Dedi. Ben tavsiye ettiğim halde mi almadılar..? Ne kadar iyi olmuş... Çok iyi yapmışlar... Işte Cumhuriyet böyle anlaşılacak..

Kadın kalabalığın içinde kaybolmuştu. Ve Atatürk adeta vecd (çosku) dolu bir sesle:

- işte Cumhuriyetten beklediğimiz netice... Diyordu.

e-fulya
26-12-2010, 19:30
20 YÜZYILIN EN BÜYÜK DEVRİMCİSİ

ATATÜRK, 20. yüzyılın en büyük devrimcisidir.

O, daha genç bir kurmay subayken, 1904’yılında not defterlerinden birine "Maddeyi anlamalı, evvela sosyalist olmalı" diye bir not düşmüştür.

O,

Trablusgarp’ta, İtalyan emperyalizmine karşı,

Çanakkale'de İngiliz emperyalizmine karşı,

Muş ve Bitlis'te Rus emperyalizmine karşı,

Suriye-Filistin'de İngiliz emperyalizmine karşı,

Sakarya ve Dumlupınar'da İngiliz destekli Yunan emperyalizmine karşı

savaşmış;

Ve bütün bu savaşlardan zaferle çıkmıştır.



Trablusgarp’ta “Gerilla savaşı” veren Mustafa Kemal (solda)

O dünya tarihinde yenilmeyen "tek" antiemperyalist özgürlük savaşçısıdır.
O, sadece "emperyalizmi" dize getirmekle kalmamış, "yarı bağımlı", bir "ümmet" imparatorluğundan "tam bağımsız", "çağdaş" bir "ulus devlet” yaratacak devrimleri de gerçekleştirmiştir.

TÜM DEVRİMCİ RUHLARIN ATEŞİ

Atatürk’ün devrimci ruhu, Doğu'dan Batı'ya, bütün antiemperyalist mücadelelerin "ateşi" olmuştur.
Afganistan'da Amanuallah Han,

Hindistan'da Muhammed Ali, Gandi ve Nehru

İran'da Şah Rıza Pehlevi,

Mısır'da Nasır,

Küba'da Castro ve Che,

Çin'de Mao

Ve daha niceleri.... Dünyanın önde gelen bütün "devrimci ruhları”, onun ateşiyle "kıvılcım" almıştır.

“Tarihçilerin kutbu” olarak bilinen yaşayan en büyük Türk tarihçisi Prof Dr. Halil İnalcık, Atatürk’ün antiemperyalist mücadelesinin “bütün dünyayı” nasıl derinden etkilediğini şöyle ifade etmiştir:

“Mustafa Kemal’in emperyalistlere karşı zaferi Batı’yı sarsıyordu. Avrupa’nın sömürge halinde getirdiği Hindistan ve Çin bu kahramanın mücadelesini günü gününe izliyorlardı. Harpten yeni çıkmış İngiliz halkı, Yunan’ın yardımına gitmek için asker olmayı kabul etmedi. (1922). Yunan yalnız kaldı. İngiliz Hükümeti, Büyük Savaşta olduğu gibi Hintlilerden, Hintli Müslümanlardan bir ordu yapıp Mustafa Kemal’e karşı Yunanlıların yardımına gelmek istedi. Fakat Hintli Nehru ve Gandi, o zaman Mustafa Kemal’in Anadolu’daki savaşını heyecanla izliyorlar, bağımsızlıkları için bir savaş öncesi gibi algılıyorlardı. İngiltere’ye asker vermemek için ‘non cooperation’ hareketini başlattılar. Eğer Gandi ve Nehru bu hareketi başlatmasalardı İngiltere Yunan’ın yanına gelecekti, o zaman işler çok daha başka olabilirdi. Mustafa Kemal, kendi vizyonuyla Asya’yı fethetmişti. Hindistan’ı bağımsızlığa götüren Gandi’nin kahramanı Mustafa Kemal’di. Çin o tarihte kapitülasyonlarla Batı’nın bir sömürgesi haline geldi. Çin kapitülasyonları Batı’nın yüzüne atma cesaretini ancak Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra başardı. O günlerin gazetelerini okursanız göreceksiniz, Avrupa’nın bir kölesi haline getirilen ülkeler, Endonezya, Çin, Hindistan, Orta Asya Mustafa Kemal’den cesaret aldılar. Afganistan’da Amanuallah Han, İran’da Şah Rıza Pehlevi Gazi Mustafa Kemal’i örnek aldılar…”

Görüldüğü gibi Gandi’nin de ilham kaynağı Mustafa Kemal Atatürk’tür.
CHE’NİN ÇANTASINDAN ÇIKAN NUTUK

Che Guevara, 1967 yılında Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde, çantasından; “Atatürk’ün Büyük NUTUK’u” çıkmıştır.

Gelin şimdi, "Türkiye'den binlerce kilometre uzakta öldürülen CHE'nin çantasında Atatürk'ün Nutuk'unun ne işi var" sorusuna yanıt verelim:

Dünya Barış Konseyi Dönem Başkanı Nazım Hikmet, ölümünden 2 yıl önce, 12 Mayıs 1961 yılında Fidel Castro’ya “Barış Ödülü” vermek üzere Havana’ya gitmiştir. Yanında son sevgilisi Vera da vardır. Havana'da Fidel Castro ile özel bir görüşme yapan Nazım Hikmet daha sonra Moskova’ya dönmüştür. Nazım Hikmet, Castro’ya Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Türk Kurtuluş Savaşı’nı anlatmıştır. Bu görüşmenin ardından Sosyalist Küba Cumhurbaşkanı Fidel Castro, Havana’da görevli genç Türk Diplomatı Bilal Şimşir’i makamına çağırtarak, ondan bir istekte bulunmuştur. Görüşme sırasında Fidel Castro, Bilal Şimşir’e: “Sayın Diplomat, bu isteğimden kesinlikle Amerikalıların haberi olmamalı“ diyerek "isteğinin gizli tutulmasını" istemiştir. Peki, Castro’nun ABD müttefiki ve NATO üyesi bir ülkenin diplomatından, "Amerikalıların haberi olmasın" diyerek "gizli tutmak isteği" şey neydi? Fidel Castro, Bilal Şimşir’den Atatürk’ün İngilizce ya da İspanyolca “Büyük Nutuk” kitabını istemiştir. Genç Diplomat Bilal Şimşir, izinli olarak Ankara’ya geldiğinde Milli Kütüphane’de uzun araştırmalar sonunda bulduğu İngilizce Nutuk’u yanına alarak Küba’ya gitmiş ve Havana’da yine bir özel görüşme sırasında Fidel Castro’ya bu emanetini teslim etmiştir. Bu olaydan, ne Türkiye’nin ve ne de Amerika’nın haberi olmamıştır Ta ki Büyükelçi Bilal Şimşir yıllar sonra emekli olup anılarını yazana dek... Fidel Castro Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'nı ve devrimlerini anlattığı Nutuk'u okuduktan sonra Atatürk'e büyük bir sevgi ve saygı duymaya başlamıştır. Nutuk'u özümseyerek okuyan Castro, dünyadaki ilk antiemperyalist savaşın önderi Mustafa Kemal Atatürk'ten ve onun "utkuya eriştiren" 1919 Ruhu’ndan esinlenmiştir.

Castro, Nutuk'u okuduktan sonra dava arkadaşı, yoldaşı Che Guevara'ya vermiştir. Şimdi Nutuk'u okuma sırası Çhe'dedir...
Sevgilisine Nazım’dan en güzel aşk şiirleri okuyan ve mektuplar yazan Küba Devrimi'nin öncülerinden Fidel Castro’nun yoldaşı Arjantinli devrimci doktor Che Guevara, Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantasından; “GRAN DISCURSO - Revolucionario Kemal Atatürk” (Atatürk’ün Büyük Nutuk’u), Nazım Hikmet’in “Kuvayı Milliye Destanı“ ve “Amo en ti lo imposible” adlı, 1961 Havana basımı Şiir Antolojisi kitabı çıkmıştır.

Bugün Santa Clara şehrinde bulunan Devrim Treni ve Che Müzesi’nde bir Nazım Hikmet kitabı da bulunmaktadır. Bu bilgiler, Küba ve Havana’ya giderek bölgede araştırmalar yapan Dursun Özden ve Bilal Şimşir’in anlatılarına dayalıdır. Che’nin çantasından çıkanlar arasında Nutuk olmadığını iddia edenler de vardır. Ama mesele Che’nin çantasından Nutuk’un çıkıp çıkmadığı değil, Che’nin Mustafa Kemal Atatürk ve Türk Kurtuluş Savaşı’ndan esinlenip esinlenmediğidir. Bunu anlamak için de Che’nin fikir kaynaklarına inmek gerekmektedir.

CHE’NİN AKIL HOCASI ATATÜRK HAYRANIYDI

Che, “devrim düşleri” görmeden önce Arjantinli bir gezgindi. Che, Boenos Aires Tıp Fakültesi’nde öğrenciyken, arkadaşı Alberto Granada ile birlikte tek silindirli 500 cc’lik Norton marka bir motosikletle Şili üzerinden Peru’ya geldiklerinde birkaç günlüğüne Dr. Hugo Pasce’nin evinde konuk olmuşlardı. İşte o evin kütüphanesindeki bir kitap Che’nin hayatını değiştirecektir. Che’yi “silahlı devrime” yönelten bu kitap, Jose Carlos Mariategu’nin, “Siete ensayos de interpretacion de la realided Peruana” (Peru Gerçeğinde 7 Yorum) adlı eseridir.

Che’yi derinden etkileyen bu Jose Carlos Mariategu, kelimenin tam anlamıyla bir Atatürk hayranıydı.

Latin Amerika’da Türk Kurtuluş Savaşı’nı, Türk devrimini ve Atatürk’ü en iyi ve en erken anlayanlardan biri oydu.

Türk Kurtuluş Savaşı bittiğinde Arjantin, Uruguay ve Peru gibi İngiliz etkisindeki Latin Amerika “imparatorlukları” Türk zaferine, “tüm dünyaya yayılacak bir salgın” gibi bakmışlar, Türk zaferinden büyük üzüntü duymuşlardı:

Örneğin, Peru gazetesi El Comercio, Atatürk’ü Cengiz Hana’a benzettiği bir analiz yazısında, “Cengiz Han veya Kemal, değişen sadece isimler. Aynı ırk, aynı yöntemler. Fakat Avrupa Türklerin katliamları karşısında sessiz kalıyor ve katillerin lideriyle masa başına oturmayı düşünüyor. Bize Türklerin bir daha Avrupalıların şerefiyle oynayamayacakları ve Asya dağlarının ötesindeki sınırlara atılacakları sözünü vermişlerdi. Aslan yürekli Richard’ın, Kızıl Sakal Frederic’in ve Philippe Aguste’nin torunları şimdi kollarını kavuşturmuş, Osmanlı ile barış yapıyor. Avrupa’yı asırlık düşmana karşı böyle dağınık görmek, bugün insanı gerçekten üzüyor.” demiştir.

Her şeye rağmen Latin Amerika ülkelerinde Türk Kurtuluş Savaşı’nı daha “soğuk kanlı” ve daha “gerçekçi” değerlendiren gazeteler de vardı.

Örneğin, Montevideo’da yayınlanan El Dia gazetesi, 1 Eylül 1922’de, “Türklerin zaferi tam bir İngiliz yenilgisidir. Arap dünyasındaki İngiliz planlarına en güçlü ve en akıllı darbedir.” yorumunu yapmıştır.

Arjantin’in La Nacion gazetesi ise, 18 Eylül 1922’de, “Türklerin zaferi sadece Yunanlıların değil aynı zamanda Asya ve Afrika halklarının gözünde tüm Avrupa medeniyetinin yenilgisidir.” yorumuna yer vermiştir.

İşte emperyalizm kıskacındaki Latin Amerika ülkelerinin Türk Kurtuluş Savaşı ve Atatürk’ü anlamaya çalıştıkları o günlerde, Perulu yazar Mariategui, “Türk Devrimi ve İslam” adlı makalesinde, Türk devriminin ve Atatürk’ün “ezilen ülkeler” için adeta bir “kurtuluş reçetesi” olduğunu belirtmiştir.

Atatürk devrimini “mükemmel bir örnek” diye tanımlayan Maritegui, İtalyan Musolini ve Latin Amerika diktatörlerine karşı Atatürk’ü “ilerici lider tipi” olarak adlandırmıştır.

Mariategui, özellikle Kemalist Devrim’in “hızı” üzerinde durmuştur. Şu cümleler ona aittir:

“Türkiye şimdiye kadar görülmemiş, muazzam dönüşümlere sahne oluyor. Beş yıl gibi bir sürede ülke, kurumlarını, izleyeceği yolları ve düşünce tarzını radikal bir biçimde değiştirdi.”

Mariategui, ayrıca, Türkiye’nin beş yıl içinde çağdaş bir toplum haline geldiğini, ulusal birliğe kavuştuğunu ve Batı medeniyetiyle bütünleştiğini anlatmıştır. Üstelik bunun, yabancıların baskısıyla değil, kendiliğinden, içten gelen bir dürtüyle gerçekleştiğini belirtmiştir.

Mariategui’ya göre, Türk Devrimi’nin başarısının altında Türk Kurtuluş Savaşı ve Kemalist Devrim’în kararlılığı yatmaktadır.

Mariategui, Türk Kurtuluş Savaşı’nı “Davut’un Golyat’a karşı kazandığı zafere” benzetmiştir. Yenik ve parçalanmış “hasta adam” yeniden ayağa kalkmış ve dönemin en büyük emperyalistlerine karşı meydan okumuştu. Böylece insanlık tarihinde Japonya’dan sonra (1905-Rus-Japon Savaşı) bir başka ezilen, “barbar” olarak adlandırılan bir halk, Avrupalı güçlere dur demişti.

Ona göre, Türklerin bu zaferi Latin Amerika ülkeleri için de çok önemliydi.

Mariategui, 1924 yılında genç cumhuriyetin düşmanının “emperyalist Avrupa” olduğunu da belirtmişti: Hilafetin kaldırılmasını “Türkiye’deki en önemli kurumun yok olması” diye adlandıran İngiliz The Times gazetesinin başlığına gülümseyerek, “Doğu’nun gerçek düşmanı Batı’dır. Çünkü Batı, Doğu’nun Batılılaşmasını, kendi ideolojisinin ve kendi kurumlarının Doğu’da yayılmasını istemiyor” demiştir.

İşte, Türk Kurtuluş Savaşı’ndan, Türk Devrimi’nden ve Atatürk’ten çok fazla etkilenen ve Atatürk’ü “emperyalizme baş eğdiren Doğu’nun kahramanı” olarak gören bu Mariategui, devrimci Che’yi en fazla etkileyen yazardır. Özetle, Che’nin “akıl hocası” Maritegui, bir Atatürk hayranıdır. Che’nin Türk Kurtuluş Savaşı’ndan ve Atatürk’ten etkilenmesini sağlayan da o dur.

Che’nin akıl hocası Mariategui’nin “bir Atatürk hayranı” olması ve Che’nin çantasından çıkan “Nutuk” ve “Kuvayı Milliye Destanı”, Arjantinli devrimci Che Guevera’nın “özgürlük”, “bağımsızlık” ve “devrim” mücadelesinde, ilk antiemperyalist zaferin lideri Mustafa Kemal Atatürk’ten ve onun önderliğindeki Türk Kurtuluş Savaşı’ndan etkilendiğini kanıtlamaktadır.
KENDİNİZE BAŞKA ESİN KAYNAĞI ARAMAYIN



1997’de Habitat Toplantısı için İstanbul’a gelen Castro, yaptığı konuşmada:“Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptıklarını ben asla başaramazdım. Asıl devrimci Atatürk.... Bu kadar büyük bir devrim yaptım, ama Kemal Atatürk’ün yaptıklarını başaramazdım... Sakın kendinize başka esin kaynağı aramayın.” demiştir.
Fidel Castro’nun 70. Yaş günü anısına düzenlenen, Uluslararası Edebiyat Yarışması‘nda ödül almak üzere Küba’ya giden ve 12 Aralık 1996’de Castro ile ödül töreni sonrası görüşme imkanı bulan Dursun Özden “...Türkiye’de solcu, ilerici ve devrimci gençler; Che Guevara ve Fidel Castro’ya tapıyorlar, sizleri tek ve mutlak önder olarak kabul ediyorlar. Sizin şarkılarınızı, marşlarınızı ve kitaplarınızı dillerinden ve ellerinden düşürmüyorlar...” diyerek sürdürdüğü sorusunu tamamlamadan; Castro kibarca Dursun Özden’in sözünü keserek şunları söylemiştir: “Övgün için teşekkür ederim. Atatürk’ün ülkesinden genç bir Türk Şairi Dursun Özden’i konuk etmekten çok mutluyum. Ama söyledikleriniz yanlış... Devrimci Kemal Atatürk varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar... Atatürk, 1919’da Anadolu’dan düşmanları kovmak için Bandırma Gemisi’yle Samsun’a çıktı. Ve anti-emperyalist bir savaş verdi ve zafere erişti. Biz, Atatürk’ün bu devrimci savaşından etkilendik-esinlendik ve tam 40 yıl sonra, 1959’da Granma Gemisi’yle Havana’ya çıktık. Ülkemizden emperyalistleri ve işbirlikçisi Faşist Batista rejimini yıkmak için. Biz de zafere eriştik. Bizim ve tüm mazlum halkların esin kaynağıdır Devrimci Kemal Atatürk... Sağdan sola doğru yazılan Arap harfli ALFABE’yi bırakıp, soldan sağa doğru yazılan Latin harfli ABECE’ye geçilen Harf Devrimi başta olmak üzere, bir dizi Çağdaş ve Aydınlanmacı Cumhuriyet Devrimlerini bu kadar kısa sürede biz asla başaramazdık. Atatürk sosyalist olsa da aynı şeyleri yapardı. Kendinize başka esin kaynağı aramayın... Büyük bir deha ve komutan olan Kemal Atatürk’ün kıymetini bilin ve kendinize başka önder, yol ve yordam aramayınız...” demiş. “1995 yılında Habitat 2 Toplantısı nedeniyle görme fırsatı bulduğum; bir dünya cenneti olan uygarlıklar harikası, güzel ve büyüleyici İstanbul’u çok özlüyorum...” diyerek sözlerini bitirmiştir.

Castro, Küba’nın en önemli parklarından birine de Atatürk büstü koymuştur. Küba’nın başkenti Havana Linea Caddesi 13/K parkında bulunan Atatürk büstü, 26 Temmuz 2007’de Havana Karnavalı sırasında Avrupa ülkelerinden gelen “Kürt kökenli” gençler tarafından parçalanarak yerinden sökülmüştür.
Havana’daki Türkiye Büyükelçisi Şanıvar Kızılderi, yeni büstün Habana Vieja’da bir meydana dikileceğini söylemiştir.



BEN ÇİN’İN ATATÜRK’ÜYÜM

Mao, 1935’teki ‘Uzun Yürüyüş ’öncesinde Şangay Meydanı’nda toplanan binlerce Çinliye:: “Ben, Çin’in Atatürk’üyüm.” diye seslenmiştir.
Ve 1948’den bugüne, 1,5 milyar nüfuslu Çin Halk Cumhuriyeti’nin okullarında 8 ve 9. sınıflarda okutulan “Yakınçağ Tarihi” ders kitaplarının kapağında bir Atatürk resmi yer almaktadır ve içinde Atatürk ve Cumhuriyet Devrimleri anlatılmaktadır.
Çin, Atatürk’ü ve devrimleri gençlerine öğretirken, KKTC’de Annan Planı gereği, “Yakınçağ Tarihi” ders kitaplarından, “Atatürk ve Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı” bölümleri çıkarılıp yerine, Kuzey Kıbrıs’ta bulunan kilise ve manastırların tarihçeleri ve resimleri konulmuştur.

AB’nin, Türkiye’deki “İnkılap Tarihi” derslerinden ve Atatürk’ten rahatsız olduğu herkesin malumudur.

VENEZUELLA’DAN NORVEÇ’E

Bugün, Venezuella'nın antiemperyalist lideri Hugo Chavez, Venezuella'da "Atatürk'ün Sosyal Fabrika Projesi'ni" uygulamaya koymuştur. Gazeteci Yazar Banu Avar, Venezuella gezisinde “Atatürk modeli fabrikalarla” karşılaştığında çok şaşırmıştır.

Chavez’in Yeni Anayasa’sında, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1924 ve 1961 anayasalarından alınan 65 madde yer almaktadır.

Ve bugün bir Norveçli, içinden çıkılmaz bir durumla karşı karşıya geldiğinde, Norveç diline yerleşmiş olan "Atatürk gibi düşünmek" deyimini anımsamaktadır.
EN BÜYÜK HALKÇI: MUSTAFA KEMAL

Halkla birlikte bir Kurtuluş Savaşı yürütmesi, Halk ordusuyla emperyalizmi dize getirmesi,

Bir ölüm kalım savaşında "ille de meclis" diyerek halkın temsilcilerinden oluşan TBMM'yi açması,

I. TBMM'de "Halkçılık Programını" kabul etmesi,

Halkı "koyun sürüsü" olarak gören "saltanat sistemini" yıkıp, Cumhuriyeti ilan ederek, "egemenliği kayıtsız şartsız halka vermesi".

Halkı, yaşadığı çağdan koparıp Ortaçağ’a bağlayan geri kalmış kurumlara son vermesi, "akıl ve bilimin" önünü açarak çağdaş uygarlığı hedef göstermesi,

Fakir bir halkı en çabuk biçimde kalkındıracak bir ekonomik program yürütmesi,

Ezilen kadına, yeniden "kadınlık onurunu" kazandırması,

Ve HALKÇILIK ilkesiyle Devletin temeline "halkı, halkın refah ve mutluluğunu" yerleştirmesi;

Atatürk’ü Türk tarihindeki en büyük sosyalist olarak adlandırmamıza yeter de artar bile... Ama O, klasik bir SOSYALİST değildi, o bütün ideolojilerden olduğu gibi Sosyalizm’den de beslenmiş ve kendi ideolojisi olan KEMALİZM içine “Türk sosyalizmi” olarak adlandırılabilecek HALKÇILIK ilkesini yerleştirmişti....




Sinan Meydan
Odatv.com

http://www.odatv.com/n.php?n=che-gueveranin-cantasindan-nutuk-cikmisti--2612101200

e-fulya
28-12-2010, 10:28
ATATÜRK HACIBEKTAŞ'A NEDEN GİTTİ?

http://www.odatv.com/n.php?n=ataturk-hacibektasa-neden-gitti-2712101200

pinky
29-12-2010, 21:58
Babası öldü.
Yetim büyüdü.
Üvey evlat oldu.
Tutuklandı.
Hapse atıldı.
Sürüldü.
İşsiz kaldı.
Şöyle yazıyordu o sıkıntılı günlerde kaleme aldığı günlüğüne;
'Harcamalarım
fazla değil, zira gelirim hep az.'
Hastalandı, böbreklerinden.
Vuruldu, göğsünden.
Mesleğinden atıldı.
İdama çarptırıldı.
Kardeşleri öldü.
Çocuğu olmadı.
Boşandı.
Karaciğeri iflas etti.

Evet...

Mustafa Kemal Atatürk bu...

Evladı olmayan bir yetimin, duygularını anlatın...
Anlatın ki, o yetimin, evlatlarımıza bıraktığı hediyenin kıymetini
anlasın evlatlarımız.

Cumhuriyet, çocuklara anlatıldığı gibi, folklorik bir müsamere coşkusundan
ibaret değil çünkü...
Anlatın ki, kökeninde barınan derin hüznü kavrasınlar.

İşte liste yukarıda.
Kısacık ömründe bir insanın başına ne felaket gelebilirse gelmiş...
Bunu anlatın...
Direnen, teslim olmayan ruhu anlatın ..

Korkmasınlar engellerden.
Korkmasınlar yalnız kalmaktan.
Korkmasınlar işsizlikten...
Korkmasınlar parasızlıktan.
Korkmasınlar alçaklardan.
Korkmasınlar doğrulardan.

Yürek dediğin...
Sadece organ değil
Bunu anlayın !!!

Bir Anı ...

İzmir kurtulmuş, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara'ya hareket edecekler...
Trene binerler ve kompartımana çekilirler. Ertesi gün, yaveri, Atatürk'ün
kompartımanının kapısını çalar. Atatürk, yorgun, bitkin bir halde kravatını
yıkamaktadır. Yaveri; 'Paşam bu ne hal, hiç uyumadınız herhalde, niye
böylesiniz?' der. 'Çocuk, kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı
unutmuşsunuz. Kolumu yastık yaptım ağrıdı. Setremi yastık
yaptım üşüdüm. Uyumadım kalktım' der. Yaveri; 'Aman paşam! Birimize
haber verseydiniz. Hemen size bir yastıkla battaniye getirirdik' der
ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan tarihi bir cevap verir; 'Geç
fark ettim. Hepiniz en az benim kadar yorgundunuz, hiçbirinize
kıyamadım. Önemli olan benim uyumam degil, milletimin rahat uyumasi
..'

ATAMIZ SAYESİNDE ÖYLE RAHAT UYUYORUZ Kİ;
HALA UYANAMADIK !!!

TUNABEN10
29-12-2010, 22:35
İnsanın çalışarak kaderini değiştirebileceğini, bağımsızlık düşüncesini yaşadığı dönemde yeni insan anlayışını topluma anlatmaya çalışan, hürriyet sözcüğünü ilke kez edebiyatımızda kullanan, N.Kemal ve dönemin bazı edebiyatçıları M.Kemal' in fikirlerinin olgunlamasına yol açmıştır.

Vatan şairimiz Namık Kemal umutsuzluğa düşmeyecek azimli bir yapıya sahiptir; vatan toprağını bir ana gibi kutsal saymıştır... ancak...
İstiklal Savaşı yıllarında meclis kürsüsünde okunan, vatanı 'KARA BAHTLI BİR ANAYA BENZETEN' Namık Kemal’in

"Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini? "

(mader: ana)

dizelerine,
"Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur elbet kurtaracak bahtı kara maderini!"

Diyerek, umutsızluğa düşmeyen yapısını, azmini ve kararlılığını göstermiştir.

e-fulya
31-12-2010, 09:57
Bu yazımda yine, Atatürk’e önyargılı gözlerle bakan “sahte solcuları” biraz daha kızdıracak daha başka bir gerçeğin altını çizmek istiyorum. Küba lideri Castro ve Che’nin Atatürk’ün bağımsızlık ruhundan, antiemperyalist önderliğinden etkilendiklerini gördükten sonra, şimdi de günümüzün Venezulla lideri Hugo Chavez’in Atatürk devrimlerinden etkilendiği gerçeğini kamuoyuyla paylaşacağım.

Hiç korkmayın, bizim sahte solcular hemen yarın Hugo Chavez’i arar, bunlar doğru mu diye sorar, ertesi gün de “Chavez Atatürk’ten etkilenmedi!” diye yazı yazar, öbür gün de televizyonlarda boy gösterirler. Ama onlara tavsiyem Banu Avar’ı aramalarıdır. Ulaşmaları çok daha kolay olur!..

BANU AVAR’I ŞAŞIRTAN GERÇEK

Sevgili arkadaşım, değerli dostum gazeteci-yazar Banu Avar, bilindiği gibi sadece Türkiye’nin en önemli aydınlarından biri değil, aynı zamanda dünyayı da en iyi tanıyan gazetecilerden biridir. Kendisi, Orta Asya’dan Kuzey Afrika’ya, Orta Doğu’dan Latin Amerika’ya dünyanın birçok ülkesini gezen çağdaş bir gezgindir…

Banu Avar’ın gittiği ülkelerden biri de Venezuella’dır. Avar’ın Venezuella’da gördüğü bir tablo ise, “sahte solcularımızı” çok kızdıracak, hatta günlerce kara kara düşündürecek türdendir… Çünkü Banu Avar’ın gördükleri, Venezuella’nın antiemperyalist lideri H. Chavez’in de Atatürk’ten, Atatürk devrimlerinden etkilendiğini kanıtlamaktadır.

Şimdi Banu Avar’a kulak verelim:

"Şehri göreceğimiz tepeye doğru tırmanırken, Kemal Atatürk tabelasını geçince şaşırdım ki, tepeye geldik. Genç kız rehber heyecanla ‘şu fabrikayı görüyor musun? yanında nikah salonu, şu sağlık ocağı, şu okul onun arkasındaki de bizim ev.’ ‘Eeee ,dememe kalmadı’ Rehber ‘Biz buna ATATÜRK modeli’ diyoruz’ diye yapıştırdı.”

Venezuella’da bu gördükleri ve duydukları üzerine duygulanan Banu Avar: "Venezuella tepesinde tüylerim diken diken, gururum tavan yapmıştı..." diyerek anlatmıştır heyecanını…

Peki ama, Türkiye’den binlerce kilometre uzaktaki Venezuella’da “Atatürk Modeli” diye adlandırılan bir fabrikanın ne işi vardı?

“Atatürk Modeli Fabrika” da nedir?

Türkiye’de bu fabrikadan var mıdır?

İşte bütün bu soruların cevaplarını verebilmek için şimdi hep birlikte Nazilli’ye uzanalım!

CUMHURİYETİN DEV PROJESİ: NAZİLLİ SÜMERBANK BASMA FABRİKASI

Venezuella’daki “Atatürk Modeli Fabrika’ya” esin kaynağı olan fabrika, 1937’de Atatürk tarafından açılan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’dır. Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, Atatürk’ün kafasındaki “Sosyal Fabrika Projesi’nin” ilk uygulaması olması bakımından çok önemlidir. Atatürk’ün kafasındaki fabrika, sadece üretim yapılan bir mekan değil, aynı zamanda “ar-ge” çalışmalarının yapıldığı bir labratuvar, eğitim verilen bir okul, her türlü sanat ve spor imkanlarına sahip bir kültür kompleksi, kısacası adeta dört dörtlük bir “yaşam alanı”, bir kampüstür. Atatürk, işçilerin yüksek standartlarda, her türlü imkandan yararlandıkları bu “sosyal fabrikaları” Anadolu’nun her yanına yapmayı planlıyordu. Ama bu projesini yaygınlaştırmaya ömrü yetmeyecekti.

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, genç Cumhuriyetin Birinci Beş Yıllık Kalkınma Palanı’nın ilk önemli eseridir. Sümerbank’ın kurduğu ilk Türk basma fabrikasıdır. Devlet eliyle kurulan ilk basma fabrikasıdır.

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, genç Cumhuriyetin Birinci Beş Yıllık Kalkınma Palanı’nın ilk önemli eseridir. Sümerbank’ın kurduğu ilk Türk basma fabrikasıdır. Devlet eliyle kurulan ilk basma fabrikasıdır.

Fabrika, Türk-Sovyet ortak yapımıdır. Makineler ve teçhizatların çoğu Sovyetler Birliği’nden narenciye karşılığında alınmıştır. Fabrika kuruluşundaki işçi açığını kapatmak için 120 Sovyet montör ve mühendisi istihdam etmiştir.

Fabrikanın temelleri 25 Ağustos 1935’te atılmış, yapımı 18 ayda tamamlanmış ve 9 Ekim 1937’de açılmıştır. Bina ve makineler dahil, 8 milyon liraya mal olmuştur.

Fabrikanın, 28 bin iğ ve 800 otomatik tezgah ile çalışmaya başlaması ve 2.400.000 kilo iplik işlemesi planlanmıştır. Bununla 20 milyon metre basma imal edilecektir.

Fabrika 15 bin ton kömür yakacaktır.

Fabrika her gün en fazla 2400 işçi çalıştıracak ve ücret olarak senede 1 milyon lira ödeyecektir.

Fabrika, beş kısımdan oluşmuştur: Dokuma bölümü, Basma bölümü, Desen bölümü, Gravür bölümü ve Baskı kısmı…Basma, Desen, Gravür bölümünden geçen kumaşlar, Dokuma bölümünde, yarısı elektronik olmak üzere 768 tezgahta dokunacaktır. Günlük dokuma, 62.000 ile 64.000 metre arasındadır. Baskı bölümünde ise 4 baskı makinesi vardır. Burada farklı renk ve desenlerde günlük ortalama 85.000 metre basma yapılacaktır.

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, sosyalist ülkeler de dahil, dünyada görülmemiş bir “sosyal” niteliğe sahiptir. Evet, fabrika kurulurken Sovyet modeli esas alınmıştır, ama genç cumhuriyetin genç mühendisleri Türk devrimine has, çok özgün bir eser ortaya çıkarmayı başarmışlardır. Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, 1930’ların dünyasında bir benzerine daha rastlanmayacak kadar özgün bir “sosyo-kültürel” ekonomi projesidir.

İşte Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın şaşırtan özellikleri:

1. Fabrika, balolar, danslar ve partiler düzenlemiştir: 1930’ların ortalarına kadar kadınlı erkekli hiçbir toplantıya katılmamış halk, fabrikanın organize ettiği balolar, danslar ve partilerle sosyalleşmiş, özellikle kadın ön plana çıkmaya başlamıştır.

2. Fabrikada sinema salonu vardır: 1937 yılında 12 bin kişinin yaşadığı bir kentte, bu fabrika bünyesinde 700 kişilik bir sinema salonu açılmıştır. İki defa memurlara, iki defa işçilere ve iki defa da ustalara olmak üzere haftada toplam altı defa film gösterilmiştir

3. Fabrika Halkevi kurmuştur: Fabrika “Sümer Halkevi” adıyla bir halkevi kurarak halkı her konuda bilinçlendirmeye çalışmıştır. Bir fabrika bünyesinde açılan ilk ve tek halkevi Sümer Halkevi’dir. Halkevinin şubelerinde çalışanların büyük çoğunluğu fabrika işçisidir. Halkevinin, hazırladığı oyunları sergilemesi için fabrika içinde bir sahnesi vardır. Sümer Halkevi biçki-dikiş kurslarında her yıl birçok genç kız meslek sahibi olmuştur. Halkevi civar köylere geziler düzenlemiş, köylülerin sorunlarıyla ilgilenmiş, köylere ilaç ve sağlık elemanı göndererek hastaların tedavisini sağlamıştır.

4. Fabrikanın korosu vardır: Fabrika çalışanları arasında bir müzik grubu oluşturulmuştur. Klasik müzik seslendiren grup Nazilli, Aydın ve Denizli’de konserler vererek “çok sesli” müziğin Anadolu’da tanınmasını sağlamıştır. Fabrikada yemek aralarında dünya klasiklerinden eserler okuyan bu koro (grup), işçilerin Beethoven zevke ulaşmalarını sağlamıştır. Fabrikada, çalmayı bilen işçilerin kullanımlarına açık bir de piyano vardır.

5. Fabrikanın hamamı vardır: Fabrika bünyesinde kurulan bir hamam, hem işçilere hem de Nazilli halkına hizmet vermiştir.

6. Fabrikanın Ressamları vardır: Fabrika bünyesindeki desinatörler belli zamanlarda fabrika dışına çıkarak Nazilli ve çevresinin güzel resimlerini yapmışlardır. Fabrika ressamlarının yaptığı bu tablolar açık arttırmalarda satılmıştır. Resim heykel sergileri de düzenleyen fabrika Nazilli’de güzel sanatların gelişmesini sağlamıştır.

7. Fabrikanın spor kulübü vardır: Fabrikanın bünyesinde kurulan lacivert-beyaz renkli Sümer Spor, futbol, basketbol, atletizm, voleybol, bisiklet, güreş, yüzme, boks branşlarında faaliyet göstermiştir. Fabrika bünyesindeki Sümer Spor futbol Sahası Türkiye’nin ilk “alttan ısıtmalı” futbol sahalarından biridir. Ayrıca yine fabrika bünyesinde, basketbol, voleybol sahaları, güreş minderleri, boks ringi, tenis kortu ve paten pisti vardır. Nazilli’de toplumsal kaynaşmayı güçlendiren “paten eğlenceleri” ve” bisiklet yarışları” Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın mirasıdır.

8. Fabrika halka bedava basma dağıtmıştır: Bir sosyal fabrika olarak tasarlanan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, altı ayda bir halka “ıskarta basma” dağıtmıştır.

9. Fabrikada işçi hakları üst düzeydedir: Çok sayıda işçiyi barındıran fabrika işçi haklarına da çok önem ermiştir. İşçi ve Memur Biriktirme Sandıkları, İşçi Ölüm ve Hasatlık Yardım Sandıkları oluşturulmuş, fabrika içinde işçi sağlığını koruyacak 40 yataklı bir hastane, bir eczane bir de labratuvar kurulmuştur. Nazilli’nin kabusu haline gelen sıtma hastalığı fabrikanın sağlık ekibi tarafından kurutulmuştur. İşçilere mesleki eğitim verilen fabrikada ayrıca işçiler için beş sınıflı bir okuma-yazma kursu, daha doğrusu bir küçük okul vardır. Sümer İlköğretim Okulu adlı bu işçi okulunun 980 öğrenciye sahiptir. Ayrıca bir işçi radyosu ve işçi çocukları için 26 yatak ve 40 mevcutlu bir kreş kurulmuştur. İşçiler ve memurlar, fabrikanın hemen önünde özel olarak inşa edilen 264 dairelik ve 1000 kişilik lojmanlarda çok uygun bir ücretle kalırken, bekar işçiler için 350 kişilik bir “Bekar İşçi Pavyonu” vardır. Lojmanda kalamayan işçi ve memurları şehirden fabrikaya taşımak için düzenli seferler yapan GIDI GIDI adı verilen mini bir tren kullanılmıştır. Fabrika işçilerinin yiyecek ve giyeceklerini temin etmek için fabrika bünyesinde bir kooperatif vardır. Fabrikanın, işçilere hizmet veren güzel ve temiz bir fırını, işçi yemekhanesi, memur kantini ve bir de hamamı vardır.

10. Fabrikanın ar-ge bölümü vardır: Daha fabrika açılmadan fabrikada kullanılacak kaliteli pamukların çevrede yetiştirilmesi için 200 adet modern tohum ekme makinesi satın alınmıştır. Yine pamuk işinde kullanılmak üzere birçok modern tarım aleti ve makinesi bölgeye getirilerek çiftçilere dağıtılmış ve bunları nasıl kullanacakları öğretilmiştir. Fabrika içinde mekanik odası, fizik labratuvarı, tarım labratuvarı gibi ar-ge bölümlerinde, fabrikada yapılacak üretimin kalitesini arttırmak için çalışmalar yapılmıştır.

11. Fabrikanın atölyesi vardır: Fabrikanın büyük bir atölyesi vardır. Bu atölyenin demirhanesi, marangozhanesi, dökümhanesi, kaynak ve teneke işleri yapan bir kısmı vardı. Diğer fabrikaların ahşap parça ihtiyacı olan makine vurucu kolları burada yapılırdı.

12. Fabrikanın elektrik ve su santralleri vardır: Fabrika, bir dönem hem kendi elektrik ihtiyacını hem de Nazilli kentinin elektrik ihtiyacını kendi bünyesindeki bir elektrik santraliyle sağlamıştır. Dört kazan ve üç türbinli olan bu santral, 2500 kw gücündedir. Fabrikanın su ihtiyacını karşılamak için bir de su santrali vardır.

İşte Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası… İşte Atatürk’ün “Sosyal Fabrika Projesi”nin ilk uygulaması… İşte genç cumhuriyetin, halkına, insanına, işçisine bakışı…

ATATÜRK NAZİLLİ SÜMERBANK BASMA FABRİKASI’NDA

Türkiye’de devlet eliyle kurulan bu ilk basma fabrikasını 9 Ekim 1937’de bizzat Atatürk açmıştır. Atatürk, Ege manevraları için bölgede bulunan ordu komutanlarıyla ve yöneticilerle birlikte açılışa gelmiştir. Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, İkinci Ordu Müfettişi Orgeneral İzzetin Çalışlar, Genelkurmay Asbaşkanı Asım Gündüz, Jandarma Genelkomutanı Naci İldeniz gibi komutanlar ve Trakya Umum Müfettişi General Kazım Dirik ile İzmir Valisi Güleç, Başvekil Vekili Celal Bayar, İsmet İnönü, Afet İnan, Kütahya Milletvekili Recep Peker, Ziraat Vekili Şakir Kesebir, Dahiliye Vekili ve CHP Genel Sekreteri Şükrü Kaya, Nafia Vekili Ali Çetinkaya, Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras, Milli Müdafaa Vekili Kazım Özalp, Maliye Vekili Fuat Ağralı, Kültür Vekili Saffet Arıkan, Gümrük ve İnhisarlar Vekili Ali Rana, Orman Umum Muhafaza Komutanı Korgeneral Seyfi gibi nerdeyse devletin bütün askeri ve sivil erkanı tam kadro Atatürk’le birlikte Nazilli’dedir.




Atatürk’ün açılışını yaptığını ilk ve son fabrika olan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın açılışına verilen önem, asker-sivil neredeyse bütün devlet erkanın açılışa katılmasından da bellidir.

Nazilli Basma Fabrikası istasyonunda fabrika yetkililerince karşılanan Atatürk’ün ilerlediği istasyondan fabrika müdüriyet binasına kadar parke döşenmiş yolun her iki yanında halk düzenli bir şekilde sıralanmıştır. Sıraya geçmiş küçük kızlar ellerinde pamuk dallarıyla misafirlerini karşılamışlar ve bunları Atatürk’e hediye etmişlerdir. Fabrika binası ve meydanlar bayraklarla süslenmiştir. Atatürk, yanındakilerle birlikte fabrikaya geldiğinde, mahşeri kalabalık tarafından Halkevi Orkestrası eşliğinde büyük sevinç ve tezahüratla karşılanmıştır. Atatürk halkın bu coşkulu karşılamasına fabrikanın girişindeki müdüriyet binasının balkonundan halkı selamlayarak cevap vermiştir.

Açılışta yapılan konuşmalardan sonra Atatürk, fabrikanın yönetim dairesinden çıkarak iplik dokuma ve halı makinelerinin bulunduğu binaların kapısı önüne gelmiştir. Fabrikanın elektrik santralinin önünde elektrikle aydınlanan bir büstünü gören Atatürk, bir süre bu büstü inceledikten sonra “güzel” diyerek fabrika müdürüne iltifatta bulunmuş ve daha sonra açılışı yapmıştır. Atatürk’ün fabrikayı açmasıyla birlikte 480 makine bir anda çalışmaya başlayarak ilk pamuğu işlemiştir. Tören boyunca bir uçak filosu fabrika üzerinde uçuşlar yapmıştır

Atatürk’ün açtığı Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, çok kısa bir sürede Nazilli’nin çehresini değiştirmiştir, Daha önce göç veren Nazilli kısa zaman içinde göç alan bir kent haline gelmiştir. Genç cumhuriyetin çağdaşlaşma projesi kapsamında en erken ve en köklü şekilde aydınlanan kentlerden biri, belki de birincisi Nazilli olmuştur. Nazilli’nin “çağdaşlaşmasında” Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın yeri çok büyüktür.

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU’NUN İZLENİMLERİ

7 Ekim 1953’te Nazilli’ye gelen şair ve ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nazilli’deki değişimi şöyle gözlemlemiştir:

“…Altı saat içinde altı lunapark geçtik… Bir de ne görelim şehir baştan aşağı neon ışıkları içinde. Nazilli dediğin nedir ki, Anadolu’da küçük bir kaza değil mi? Gecenin on ikisinde ışık, elektrik ışığı içinde yüzen bir Anadolu kasabasını görmek insanı nasıl sevindirmez… Nazilli’nin iki yakasını bir araya getiren bir ışık fermuarı taa Basma Fabrikası’na kadar uzanmış. Sarı yerine hafif yeşilimtırak bir ışık. Bu ışığın altında yürüdük. Gayet nazik bir memur, belediye memuru mu polis mi pek anlayamadım, küçük bir çocuğa seslendi; ‘Bu misafiri Gıdı Gıdı’ya kadar götür…’ dedi. Evvele bir mahalle, bir semt adı sandım. Sonra bir şoför, bir arabacı olabilir dedim.Gıdı Gıdı dedikleri bir küçük, bir maskara dekovil tren imiş. Belli saatlerde işçileri fabrikaya taşırmış… Bir kedim olsa ismini muhakkak Gıdı Gıdı koyardım… Birkaç adım ötede aynı ışıklarla donanmış birkaç otel sıralanmış. Burası kaza değil vilayet merkezi diyorum. Burasını bu hale fabrika soktu diyorlar.

Dükkan önünde bir otobüs duruyor, içinden birçok işçi çıkıyor çoğu kadın. Birkaç erkek var. Fabrika’dan dönüyorlarmış. Gece Postası. Pek yorgun görünmüyorlar, ama kına gecesinden de dönmedikleri belli. Telaşsız adımlarla sokaklara dalıyorlar. Çoğu siyah gömlek üstüne beyaz bir başörtüsü sallandırmış. Geniş yollar, ışıklı yollar, ışıklı oteller, gece yarısı açık dükkanlar, dizi dizi okaliptüs ağaçları.

Kışın kapıya dayandığı bu günlerde Pazar yerindeki sebze çeşidi insanı şaşırtıyor… Eski evlerin dışardan çok kalender göründüğüne bakmayın içleri cennet gibi. Derli toplu tertemiz. Nazilli’de bisiklet bolluğu göze çarpıyor. Motosikletler ve takma motorlu bisikletler de var. Bisikletlerin çoğu Basma Fabrikası’nda çalışan işçilerin olmalı. Fabrikanın bir bisiklet garajı var. Yol dümdüz olduğu için işçiler bisikleti benimsemişler.

Fabrikanın Nazilli’ye bağışladığı nimetlerden birisi de bu olmalı. Ne yalan söyleyeyim, sinemada görsem reklamdır derdim. Bana Anadolu’da bir kaza merkezinde işine bisikletle giden beş yüz işçi gördüm deseler kolay kolay aklım yatmazdı.

Fabrikayı gezdikçe işçiler sağlanan imkanları, kolaylıkları gördükçe şaşırdım kaldım. Sıcak, lezzetli, kuvvetli bir yemek. Boyalarla uğraşanlara süt ve yoğurt, işçiler mahsusu hastane, kreş, kantin, alabildiğince geniş bir bahçe, Kantinin üstünde bir havuz. Havuzun içinde bir heykeltıraşın elinden çıktığını zannettiğim bronz bir heykel, bir kadın heykeli. İşçilerden birisi yapmış. Fabrikada bronz döktürmüş. Aman Allah’ım! Akademide bronza değil alçıya bile dökmek nasip olmaz. Bir de gazoz tezgahı kurmuşlar. Geliri, işçilerin spor kulübüne veriliyor. Futbol takımları var. Denizli’de yaptığı maçlarda kimseden geri kalmamış.

İstanbul’da eşine az rastlanır bir boyda bir tiyatro salonu var. Geçenlerde ‘Soygun’u oynamışlar. Şehirde böyle bir salon olmadığı için bazı düğünler burada yapılırmış. Balolarda eksik değil. Benim tarihime üst üste iki tane düştü. Fabrika kuruluşunun 16. yılı iki balo ile kutlandı. Birisinde, fabrika işçileriyle aileleri, ötekinde şehirden gelen davetliler vardı. Birisinde yerli oyunlar oynandı, türküler söylendi. Ötekinde bol bol dans edildi. Her ikisi de geç vakte kadar uzadı.

Fabrika ailesinin toplantısında hiç görmediğim bir oyun oynandı. Bir tarafta Köroğlu türküsü söyleniyor, ortada iki kişi bu havaya uygun adımlarla bir koyun yüzüyorlar. Koyun dediğim de yere upuzun yatmış, kaskatı kesilmiş bir genç. Sıra koyun yüzmeye geliyor. Adamcağızı parçalamadan bir güzel şişiriyorlar. Seninki gayet güzel ölü taklidi yaparken biçarenin parçalarından içeriye bir bardak da bira dökmezler mi! O zamana kadar oyunun bütün kısımlarına büyük ustalıkla katlanan genç, yıldırım hızıyla doğruluyor. Bu kötü şakanın hesabını soruyor. Meğer oyun içinde bir başka oyun varmış.

Fabrikanın sanatçısı olan bir genç mikrofon başında hiç de bayat olmayan esprileri döktürüyor. Fabrikanın bülbüllerini birer birer, mikrofon başında şakımaya davet ediyor! Nazlanmadan geliyorlar. Kimi gazel söylüyor, kimi en ön moda caz havalarından birini… Kimi Köroğlu’na girişiyor. Kimi harmandalına. Sonra her sene bu gece çıkarılan Gıdı Gıdı balo gazetesi dağıtılıyor. İçerisinde gene fabrikalı çocuklardan birisinin yaptığı karikatürler var…”

İşte Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu şaşırtan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası gerçeği… Genç cumhuriyetin en devrimci adımlarından biri… Üretime, istihdama, yatırıma önem veren, kendi halkına güvenen, kendini ve dünyayı bilen çağdaş bireyler yetiştirmek isteyen genç cumhuriyetin mucize eserlerinden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası…

ZİHNİYET FARKI

Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası hakkında çok önemli bir makalesi olan, Yard. Doç. Dr. Günver Güneş’in şu değerlendirmesine katılmamak mümkün müdür:

“Fabrika birçok işlevinin yanında Cumhuriyetin temel kavramlarını halka tanıtan bir köprü olmuştur. Sümerbank bir fabrika olmasının ötesinde bir okul, bir eğitim kurumu, Cumhuriyet öğretilerinin yaşama geçirildiği bir alan olmuştur. Dünya üzerindeki herhangi bir şehirde kurulan bir fabrika, elbette o şehir üzerinde birtakım değişiklikler yapmıştır, Ama hiçbirisinin Nazilli Basma Fabrikası’nın Nazilli üzerinde yarattığı sosyal, kültürel, ekonomik değişimler kadar büyük sonuçlar yaratması mümkün değildir. Çalışanlara her türlü imkanı devlet eliyle verip onları ekonomik refaha kavuşturan bu fabrika, çalışanlarına yemek aralarında dünya klasiklerinden eserler okutup Beethoven dinletecek zevke ulaştırabildiyse, işte bu sözü edilen fabrikanın ne kadar değişik bir felsefeyle yola çıktığının ve bulunduğu yerin halkına neler kazandırdığının açık bir göstergesidir.”

1950’li yılların başında tıpkı yine cumhuriyetin dev eseri Köy Enstitüleri gibi bu fabrikalar da ışık saçmaktadır Anadolu’ya…

Düşünsenize, bu fabrikalardan Anadolu’nun her yanına dikildiğini; Edirne’ye, Manisa’ya, Konya’ya, Tunceli’ye, Diyarbakır’a… Türkiye ne duruma gelirdi! Bugün yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasal sıkıntılar yaşanır mıydı? En basitinden Türkiye’yi maddi ve manevi bakımdan her geçen gün biraz daha zora sokan “terör belası” olur muydu? Olsa bile bu boyutta olur muydu?

Türkiye’nin bu gün yaşadığı “ekonomik” ve “sosyo-kültürel” sorunların baş sorumlusu Atatürk’ün ve genç cumhuriyetin kurduğu Köy Enstitüleri, Sosyal Fabrika, Halkevleri, Uçak sanayi, Demiryolu gibi “dev projeleri” ABD istekleri doğrultusuna bir kenara bırakan Atatürk sonrası iktidarlardır.

1950’lerden sonra sürekli kan kaybeden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, son darbeyi 14 Kasım 2002’de yemiştir. Cumhuriyetin dev projelerinden Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası, Özelleştirme İdaresi’nce bedelsiz olarak Adnan Menderes Üniversitesi’ne devredilmiştir. Fabrika çalışanları da “gözyaşları” içinde Bursa’ya nakledilmiştir. Kapısına kilit vurulan fabrikanın, üniversitenin kullanımı dışındaki büyük bir bölümü, içindeki tarihi dokuma makineleri, araç ve gereçleriyle çürümeye terk edilmiştir. Dünyanın başka bir yerinde olsa en kötüsü “müze” olarak kullanılacak ve milyonlarca turist çekecek bu dev eser, Cumhuriyetin bu dev projesi, bugün Nazilli’de hayvan ahırından bile kötü bir durumda kaderine terk edilmiştir.

Gerçi bugün, işçilerini sosyal haklardan mahrum eden, hatta işçilerini tekme tokat dövdüren bir hükümetin, Cumhuriyetin “sembol” eseri, Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’na daha iyi davranmasını beklemek de doğrusu safdillik olur…

Eee, bizim “sahte solcular”ın kıymetini bilemediği Atatürk’e ve onun dev projelerine gerçek sosyalistler nasıl da sahip çıkıyorlar.

Ne diyebilirim ki! Atatürk Türkiyesi’nin bir ferdi olarak, içim acıyarak “yazık, ama çok yazık…” demekten başka ne diyebilirim ki!

Bu yazımı, Türkiye’nin gerçek Solcularıyla birlikte Tekel ve Kardemir İşçilerine ithaf ediyorum…

Sinan Meydan

http://www.odatv.com/n.php?n=-hugo-chavez-de-ataturk-den-etkilenmisti-3012101200

celikbilek
05-01-2011, 14:46
TRT Haber'e konuk olan Prof. Dr. Cemil Koçak'tan çok tartışılacak açıklamalar.. 05 Ocak TRT Haber kanalından, Rıdvan Memi'nin hazırlayıp sunduğu Kozmik Oda programının konuğu olan Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemil Koçak, gündeme damga vuracak ve çok tartışılacak açıklamalar yaptı.

'MODERNİZASYON PROJESİ TÜRKİYE'DE NASIL UYGULANACAK'

Cemil Koçak: "Anlaşılıyor ki Ankara'ya geldiği zaman tam o dönemde yeni sürecin başlangıcı ve o yeni süreç öncesindeki tartışmalar ve çatışmalar olduğu noktayı hemen fark etmiş olmalı. Birinci Meclis'te biliyorsunuz iki farklı büyük grup var ve bu iki grubun birbiriyle olan siyasi ve ideolojik mücadelesi söz konusu. Ve bu iki grup arasındaki önemli farklardan bir tanesi yeni Türkiye'nin nasıl formüle edilmesi gerektiği konusu. Modernizasyon projesi yeni Türkiye'de uygulanacak ama ne kadar nasıl uygulanacak.

ZAMAN SAİD NURSİ'Yİ HAKLI ÇIKARTTI

Rıdvan Memi: Tabiri caizse Said-i Nursi bunu sezmiş ve bir ön almak mı istiyor?

Cemil Koçak: Evet. Benim mektuptan algıladığım bu. Bir çatışma var hangi tarafın daha ağır basacağı belli değil. Atatürk'le yapmış olduğu konuşmadan herhalde o grubun daha ağır basabileceğini sezmiş, endişe etmiş olmalı ki, o grubun da kendi düşüncelerinin yanında saf tutmalarını sağlamak üzere bazı tavsiyelerde bulunuyor"'Zaman, Atatürk'e 1922'te mektup yazan Said-i Nursi'yi kısmen haklı çıkarttı'

'MECLİS DİNİ TÖRENLE AÇILDI'
Rıdvan Memi: Zaman,mektubunda bir anlamda bu durumu zımnen işaret eden Said-i Nursi'yi haklı mı çıkartıyor?

Cemil Koçak: 'Evet, ama kısmen. Said-i Nursi ve bütün muhaliflerin söyledikleri bir anlamda doğru çıkıyor. Bu şekilde yapılan bir devrimden toplumun alacakları kalıcı olmayabilir.Bu görülüyor'Kurtuluş savaşı dini bir savaştı, 'İslam mücadelesi' olarak yapıldı'

Cemil Koçak: "Kurtuluş savaşının temel ideolojik sloganlarının hemen hemen hepsi İslami sloganlardır. O yüzden zaten meclisin açılışı Cuma gününe rastlamıştır dini törenle açılmıştır. Şu kadarını söyleyeyim dini töreninin anlamını vurgulamak bakımından hiçbir Osmanlı meclisi dini törenle açılmamıştır. Türk milliyetçiliği üzerinden mücadele vermeye kalkarsanız sizin arkanızdan gelecek olanlar çok sınırlı olur. Ve bu mücadele daha başlamadan biter o yüzden bir İslami mücadele üzerinden örgütlemeniz lazım onun için biraz önce saydığınız bütün isimler bu mücadele önemli yer tutuyorlar.( Nakşibendi şeyhi Fevzi Efendi, Halvetiyye şeyhleri Abdullah Sabri Aytaç, Yahya Galib Kargı Bey, Nakşi Özbekler Tekkesi şeyhi Mehmed Ata Efendi, Bir Kadiriye Dergahı olan Hatuniyye Tekkesi şeyhi Sadedin Ceylan Efendi,Nakşi Şeyhi Şerafeddin Dağıstani, Hacı Bektaş Veli Dergahının Nakşi şeyhi Hacı Hasan Efendi..) Savaşa katılanların hepsi bir din savaşına katıldığını "gavurlara" karşı bir İslam mücadelesine katıldığını bilerek katılıyorlar.

'SİLAH ARKADAŞLARINI MUHALEFETE İTTİ'
Rıdvan Memi: Bu ortak payda olmasa belki olmayacak ?

Cemil Koçak: Olmayacak ayrıca birçok İslam unsurunun mücadeleye katılmasının sağlayan şey de İslam'ın kendisi. 'İzmir'in kurtuluşu sonrasında 'İslam' ortak paydasına ihtiyaç kalmadı

'Rıdvan Memi: Mete Tunçay bu durumun 9 eylüle kadar devam ettiğini söylüyor, şu anekdotu aktarıyor, 'İzmir'in kurtuluşundan sonra maiyeti Mustafa Kemal'e Hacı Bayram'a gidelim ve şükür duası edelim diyorlar, Atatürk benim böyle bir borcum yok diyor.' O nokta itibariyle Atatürk'ün "İslam tutkalına" ihtiyacı kalmadı mı?

Cemil Koçak: Evet, yavaş yavaş o süreçten ayrılık başlıyor. Said-i Nursi'nin 10 madde halinde mektubunda yapılmasını istediği işler ve tavsiyeleri okuduğu zaman Atatürk muhtemelen Said-i Nursi ile hiçbir şekilde politik olarak bir ilerleme sağlayamayacağını anlamıştır, muhtemelen bunu da okuduğu zaman...'Atatürk'ün seküler yaklaşımı silah arkadaşlarını muhalefete itti'

'HALİDE EDİP KARŞI ÇIKIYOR'

Cemil Koçak: "Atatürk'ün dine genel yaklaşımını ortaya koyan pek çok cümlesi var, fakat esas itibariyle olan şey şu, Atatürk'ün gideceği yolu, yazdığı mektup dolayısıyla sadece Said-i Nursi değil silah arkadaşları da fark ediyorlar, muhalefete geçmelerinin esas nedeni de bu sezgileri ve anlayışlarıdır. Karabekir Paşa, Cebesoy Paşa, Refet Bele Paşa, Halide Edip ve eşi. Milli mücadelenin önde gelen isimleri bu duruma karşı çıkıyorlar."'Diyanet İşleri Başkanlığı rejime muhalefet edecekleri denetim için kuruldu'

Cemil Koçak: "Hilafetin kaldırılması, şeriye vekaletinin kaldırılması bu büyük parçanın nereye oturtulacağı meselesi Diyanet İşleri Başkanlığı formülü altında çözüme kavuşuyor.

DİNİ DENETİM ALTINA ALMAK

Rıdvan Memi: Fakat din dışı bir yapılanma öngörüyorsa Atatürk niye din işlerini örgütlemeyi planlıyor ?

Cemil Koçak: Çünkü ya bunu tamamen tavsife edeceksiniz Rusya'da Bolşeviklerin yaptığı gibi. Din ve dini olan her şeyi bir kenara atacaksınız bu kadar radikalizm burada görünmüyor. O halde yapmanız gereken ikinci olasılık bunu denetim altına alacaksınız, eğer dinsel cemaatleri ve dini rejime karşı bir tehdit olarak görüyorsanız bütün bunu devletin ve rejimin denetimi altına alabilmektir. Diyanet işleri başkanlığı formülü bunu mükemmel bir şekilde çözecek bir formül.

Cemil Koçak: 'İttihat ve terakkinin entelektüellerinde özellikle İslam'ın gelişmeye mani bir din olduğu konusunda fikirler belirmeye başlıyor bu tabi Osmanlı toplumu açısından çok yeni ve çok sarsıcı bir yenilik. Bunun üzerine İslami akımlarda İslam gelişmeye mani değildir adı altında broşürler yayınlamaya başlıyorlar. İkisinin de baktığı manzara çok farklı. Diyorlar ki bütün Müslüman toplumlara bakın hepsi o kadar geri kalmışlar ki İngilizlilerin Fransızların ya da başkasının kölesi haline girmek zorunda kalmışlar bunun nedenine biz baktığımız zaman İslam'ı görüyoruz diyorlar.

ATATÜRK'ÜN ESAS FİKRİ

Rıdvan Memi: Atatürk de bu düşüncede mi?

Cemil Koçak: Evet. Bu neslin, esas fikri bu, İslamiyet gelişmeye manidir. O halde toplumun İslami meselelerden dolayı sınırlandırılması daraltılması doğru değildir"

Rıdvan Memi: Atatürk bir ulus inşa ederken İslamiyet'i esas alan ama odağına Türklüğü yerleştirmeyi istediği bir din reformunu mu amaçlıyordu ?

Cemil Koçak: Formülasyonu bu şekilde özetlemek mümkündür, bir Türk ulusu yaratacaksınız belirli bir coğrafyada, 19. yüzyıl boyunca bu sınırların etrafından göç etmiş insanlar var. Farklı etnik özelliklere sahip, farklı diller konuşuyorlar farklı kültürlere sahipler. Bu grupları birleştirecek yegane unsur İslam. Tek ortak noktaları Müslüman olmaları. Önce herkes Müslüman olacak. Arkasından bu Müslüman olmuş toplumlar kendilerini Türk milletinin bir parçası olarak benimseyecekler. Hepsinin toplamından bir Türk milleti ortaya çıkacak. Burada asıl önemlisi dinin yerini alabilecek bir Türk milliyetçiliği, Türklük duygusu oluşturmak istedi. İslamiyet'in yerine geçecek bir milliyetçilik üzerinden, ulus düşüncesi. Milliyetçilik, İslam unsurlarının üstüne oturuyor. Bunlar birbiriyle kolay örtüşebilecek ideolojik mevzular da değil aslında"

Bir profun bu kadar dusuncesızce sacmalıycağı gunleride gordukya. Umarım okulların onunde hocanın heykellerini gormeyiz.
Atatürk, nasıl olurda müslüman bir topluma dinini unutturmak gibi bir düşüncede olur. Oysa ki eger son 10 yılda insanların ne kadar paraya taptıgını o dönemle kıyaslarsanız aslında o donemın ne kadar masum oldugunu gorebilirsiniz.
Ülke nerye sürükleniyor, yüzlerce adamı hunharca infaz edenler kahraman oluyor, Teröristler affediliyor, ama üç kuruş fazla maaş alıyoruz diye her şeye göz yumuyoruz.
PARA İNSANLARIN ALLAH ı olmamalı.

TUNABEN10
08-01-2011, 13:52
Yakup Kadri Karaosmanoğlu'ndan,

''Bir mayıs sonu ya da haziran başı idi. Bağımsız fakat bütün kalbi ile İttifak devlerinin zaferini kutlayan bir Avrupa şehrinde, başım eğik, gözlerim yaşlı dolaşıyordum.Yüreğimde derin bir uçurum, kafam bir cehennemdir. Gün geçmiyor ki bir mağazada, bir lokantada Türk olduğum anlaşılınca acı bir alay edilme veya ağır bir hareketle karşılaşmayayım. Lakabımız ''makak'tı (bir çeşit şempanze maymunu türü)Gönül verdiğimi genç kızlar Türklüğümüzü sezince bizden iğrenip kaçıyordu. İşte o şehrin bu cehhennem atmosferi içinde, birgün,yılgın çekingen dolaşırken, gözlerim ansızın, bir gazete satıcısının sergisinde, bir sürü gazete adı ve başlıkları arasında, iri harflerle dizilmiş şu satırlara ilişiverdi:

''Bir Türk generali itilaf kuvvetlerine karşı yeniden harbe hazırlanıyor.''Titreyerek gazeteyi aldım. Yürürken, okuyorum; ''Mustafa Kemal Paşa isminde bir Türk generali.''

(Yakup Kadri Karaosmanoğlu,Atatürk 1971 sy24,25)

hansoylu
11-01-2011, 22:39
Çizgi romana Atatürk'e hakaretten suç duyurusu

CHP Manisa milletvekili Şahin Mengü, "Genç Mustafa" adlı çizgi romanda, "Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret edildiği ve sövüldüğü" iddiasıyla, eseri kaleme alan Yalın Alpay ve çizimleri yapan Barış Keşoğlu hakkında, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

Suç duyurusu dilekçesinde, Kasım 2010 tarihinde yayınlanan, Yalın Alpay tarafından kaleme alınan, Barış Keşoğlu tarafından çizimi gerçekleştirilen "Genç Mustafa" isimli bir çizgi romanda, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatının resmedilerek anlatıldığı anımsatıldı.

Dilekçede, çizgi romanda, 1905 yılında Osmanlı İmparatorluğu döneminde sarayda çavuşluk yapan bir görevlinin kendi ağzından anlatımına yer verilerek, saraya tutuklu olarak getirilen subay Mustafa Kemal’in sorguya alınması ve sonrasında ellerinin bağlanarak bir paşa tarafından yumruklanarak dövülmesi, yerde yatarken yüzünün tekmelenmesi ağzından burnundan kanlar dökülmesi, paşa önünde elleri bağlanmış yerde çömelmiş vaziyette bulunan Mustafa Kemal’in sopa ile dövülerek ağzından kanlar fışkırmasının resmedildiği aktarıldı.

Yine kitapta elleri bağlı olan Mustafa Kemal’in yüzüne aynı paşa tarafından yumruk atılması ve Mustafa Kemal’in yere düşerek duvara dayalı başından darbe almış ve burnu kanar vaziyette dövülmesinin resmedildiği anımsatılan dilekçede, "Ülkemizin kurucusu Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk hiçbir resmi belgeye ve veriye dayanmayan tamamen kurgu/senaryo şeklindeki çizimlerle; Osmanlı sarayında yumrukla, sopayla dayak yiyen, işkence gören, kafası yerde tekmelenen bir aciz, zavallı konumunda resmedilerek küçük düşürülmüş ve aşağılanmıştır" denildi.

Dilekçede, şunlar kaydedildi: "Bir askeri lider olarak kudret ve yüksek cesareti ile çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan Kurtuluş Savaşı’nı başlatan, yedi düvele karşı verdiği mücadele ile bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak, Türkiye’nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan eden, modern dünyanın ileri görüşlü anlayışını kabul ederek, ilke ve devrimleriyle çağdaş ve yüce bir eser olan Türkiye Cumhuriyeti’ni meydana getiren Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk; söz konusu çizgi romanın okuyucusu olan çocuklara, gençlere ve tüm kamuoyuna hiçbir tarihsel gerçekliğe dayanmadan ’padişahın canına kastetmekle suçlanan, acizlik ve çaresizlik içerisinde Osmanlı sarayında dayak yiyen, ayak altında tekmelenen, sopayla dövülen, işkenceden bitap düşmüş bir tutuklu’ biçiminde tanıtılarak ve resmedilerek aşağılanmış, manevi şahsiyeti açıkça küçük düşürülmüştür." Suç duyurusu dilekçesine, kitabın önsözünde; yazarı Yalın Alpay tarafından "...Osmanlı İmparatorluğu’ndan kopup da, Atatürk ile bir şekilde hesaplaşmaya girmeyen hiçbir millet yoktur. En şiddetli hesaplaşmalar ise doğal olarak kurucusu olduğu Türkiye’de gerçekleşmektedir. Bununla birlikte, güncel yaşamımızda hemen hemen her noktada referans olarak aldığımız bu liderin yaşamı ve düşünceleri hakkında aslında pek çok noktadan habersiziz. Bu kitap Atatürk’ü bugünden tekrar bir algılama çabasıdır" şeklinde yer verilen ifadelerle de söz konusu çizgi romanın, Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili bir hesaplaşma ürünü olduğunun ve Mustafa Kemal Atatürk’ü bugüne kadar algılanandan farklı bir biçimde algılatma amacı taşıdığının, bu saikle yayınlandığının açık bir biçimde ortaya konulduğu belirtildi.

Dilekçede, Alpay ve Keşoğlu’nun, 5816 sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanunu’nun 1. ve 2. maddeleri uyarınca; "Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret ve sövme" iddiasıyla cezalandırılmaları talep edildi

e-fulya
24-01-2011, 18:45
Yamada Paşa...

Milli Saraylar Daire Başkanlığı’nın 6 ayda bir yayımladığı “Milli Saraylar” adlı dergide yer alan Tahsin Toğral imzalı yazıyı okuyoruz:

19. yüzyıl sonuna doğru Osmanlı - Japon ilişkileri gelişirken 2. Abdülhamit dostluğun nişanesi olarak Ertuğrul Fırkateyni’ni Japonya’ya gönderir. Fırkateyn dönüş yolunda fırtınaya yakalanıp batar. İki ülkenin dostluğuna acılar katar.

Torajiro Yamada adlı bir çay hocası, bu olay üzerine Japonya’da yardım kampanyası düzenliyor. Topladığı 5000 yen tutarındaki parayı kazazede yakınlarına vermek üzere 1892 yılında İstanbul’a getiriyor. Padişah Abdülhamit, Yamada’ya büyük ilgi gösteriyor. Yamada ülkemizi seviyor. Birkaç haftalığına geldiği Türkiye’de tam 22 yıl kalıyor. İstiklal Caddesi’nde Nakamura adlı Japonya’dan ithal ürünler satan bir mağaza açıyor. Sarayın müdavimi oluyor. Müslüman olup Abdülhalil Yamada Paşa unvanını alıyor. Abdülhamit onun Türkçe dersi almasını sağlıyor. Yamada’nın da Türk subaylarına Japonca dersi vermesini istiyor. 7 subay Yamada’dan Japonca dersi alıyor.
1914 yılında Birinci Dünya Savaşı patlayınca Yamada Paşa ülkesine dönüyor... Türkiye’yi ancak 17 yıl sonra, 1931 yılında Türk - Japon Dostluk Derneği Başkanı olarak ziyaret ediyor. Cumhurbaşkanı Atatürk, Yamada’yı:
“Sensei” yani “hocam” diye karşılıyor, “Hatırlar mısınız” diye ekliyor, “Sizden Japonca dersi alan öğrencilerden biriydim...”
Bir de fotoğraf var bu yazıya iliştirilmiş... Resimde Mustafa Kemal ve Japonca dersi alan diğer genç subaylar Yamada ile birlikte görünüyor...

MELİH AŞIK'ın yazısından:
http://www.gercekgundem.com/?c=65558

pinky
22-02-2011, 14:25
ANITKABiR ÖZEL DEFTERi

Anıtkabir özel defteri, elektronik ortamda tüm vatandaşlara açılmış.

Bağlantı aşağıda, kayıt yaptırıp deftere yazı da yazabiliyorsunuz.

Ayrıca ANITKABİR 'i üç boyutlu olarak gezebilirsiniz...

http://www.anitkabirozeldefteri.com/

pinky
27-02-2011, 16:45
Beni inkâr edeceksiniz. hatta bühtanla yadedeceksiniz. Hint'e, Yemen'e ve Misir'a giden fikirlerim, orada filizlenerek gelip sizi boğacaktir.

Mareşal Gazi Mustafa Kemal

JAKO
15-03-2011, 12:18
bunları biliyor musunuz=
1-Che Guevara, 1967 yılında Bolivya’da yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantasından; “Atatürk’ün ...Büyük NUTKU’nun” çıktığını...”

* 2- Fidel Castro nun: 12 Mayıs 1961 tarihinde Havana'da görevli genç Türkiye diplomatı Bilal Şimşir'den ABD NİN BİLGİSİ OLMAMASI şartıyla "Atatürk'ün Büyük Nutuk Kitabını" istediğini... Ve: " Devrimci M.Kemal ATATÜRK varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar?" dediğini,

* 3- 1935'teki Uzun Yürüyüş öncesinde Şankay Meydanı'nda toplanan binlerce Çinliye seslenen Mao'nun ilk sözlerinin : "Ben, Çin'in Atatürk'üyüm. ." olduğunu,

* 4- Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina'daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu,

5- 1938'de, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı döneminde, danışman, senatör ve bakanlarından oluşan yüz yirmiden fazla kişiye; "Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim" dediğini,

* 6- 1938'de Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiirde; "Allah bir ülkeye yardım etmek isterse, onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir" denildiğini

veee..

* 7- 2006' da ise AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasının istendiğini ...

muratserdar
15-03-2011, 14:01
ilk 2 sahifeyi bitirdim
tüylerim diken,diken oldu,gözlerim yaşardı
özellikle bu satırlara hak vermemek mümkün mü?
Albay Hulusi ATAĞ’ın kafilesinde olan genç bir kadınımız hastadır ve cephane taşırken yere düşmüştür, ölmek üzeredir. Hulusi ATAK sorar “bacım bana adını söyle seni tarihe yazdıracağım” dediğinde aldığı cevap “adımı ne yapacaksın a oğul yaz benim adım Anadolu” cevabındaki adımın ne önemi var önemli olan ülkemin adı ve gururu düşünüşü keşke, keşke uygarlık savaşımızda aynı şiddetiyle sürebilseydi bugün. Üzerinde ATATÜRK yazılı kapsülü inanın, inanın hiç mübalağa etmiyorum ilk uzaya fırlatan ülke mutlaka ama mutlaka biz olurduk.

sanırım bütün sahifeleri de okuyacağım...

pinky
12-04-2011, 13:33
Historic film of Reza Shah found in Istanbul after 76 years

The first video in which Reza Shah the great talk with Kamal Ataturk ,
filmed in 1934 found accidentally in a fruit shop in Istanbul after 76 years.

Cok degerli bir kaynak ve Ataturk'un sesi cok net.

Ataturk & Riza Sah Pehlevi
(76 yıl önce çekilmiş, hic bilinmiyen eski bir film.)


http://www.lenziran.com/2010/10/29/first-talking-clip-of-reza-shah-found-aft

KARADENIZ
09-11-2011, 09:47
Sevgili Babo tarafindan zamaninda " gundem" bolumunde acilan bu baslik bolumun kapanmasi ile kaybolmus, aklima geldi nerede diye..

Aslinda itiraf etmeliyim, durduk yere de gelmedi aklima , az once haberlere bakarken "Van Golunde 5,5 lik deprem" haberini gorunce aklima geldi..

Aha dedim , deprem . Acaba dedim yine iptal olur mu ki Anma torenleri "firsat bu firsat" diye..

Forumun kapali kapilari ardinda kalmamali bu baslik...

KARADENIZ
09-11-2011, 10:03
2007 den beri bu yaziyi geciyorum.. Sanirim kelimesini degistirmeden ..
Cunku degistirmemi gerektirecek hic bir sey olmuyor..



iki yil onceydi bunu yazdigimda.. Ve HALA HIC BIR SEY DEGISMEDI...
NE ORDAN .. NE BIZDEN.......................... ////





ATAM....
Senin ve vatanin dusmanlari seni unutturmak icin ellerinden geleni yapiyorlar... her seyleriyle...
ama ASLA SENI SOKUP ATMAYACAKLAR....
AND OLSUN KI
bu Vatan satilmislara, hainlere ve emparyalistlere mezar olacak...



http://i38.tinypic.com/33u7oxz.jpg

KONYALIYIZ
09-11-2011, 13:19
ATATÜRK vatanın yılmaz rehberi,
ATATÜRK Türklüğün ölmez önderi.
ATATÜRK milletin en son lideri,
ATATÜRK dünyada gurur kaynağım.

ATATÜRK 'Ne mutlu Türküm' diyendir,
ATATÜRK düşmana dersini verendir.
ATATÜRK ilimdir, Atatürk fendir,
ATATÜRK tekniktir, irfan kaynağım.

vippol35
09-11-2011, 14:04
Allah rahmet eylesin.(Atatürk olmasaydı şimdi bu güzel memleket kimbilir kimlerdeydi??Namazımızı kıldığımız camiler ne haldeydi..............)

DENİZ
09-11-2011, 14:27
Oscar WildeMain menuSkip to contentSon YazıYazar Hakkında.ATATÜRK’ü ANLATAN BİR MEKTUP….
“Kind words can be short and easy to speak, but their echoes are truly endless. 
(Nazik, iyi yürekli sözler kısa ve söylemesi kolay olabilir. Lakin bunların yankısı gerçekten sonsuzdur).”
Mother Teresa of Calcutta
[Rahibe Teresa ( Gonca Boyacı)]

Sir Percy Lyham Loraine

Kasım 1933 ten Mayıs 1939 a kadar İngilterenin Ankara Büyükelçiliği görevinde bulunan Sir Percy Lyham Loraine, 12inci Baronet (1880 – 1961), Mustafa Kemal ile bridge oynayıp, geceler boyunca söyleşi olanağı bulmuştur. Böylece Atatürke karşı oluşan hayranlığını Sir Percy’nin biografi yazarı Gordon Waterfield de etrafıyla anlatmaktadır.

Şu günlerde içerden, dışardan yoğun biçimde Atatürkü yerme kampanyaları yürütülmektedir. Bunun nedeni açıktır. Hedef Türk milletinin milliyetçiliği ile bağımsızlık düşüncelerinin yok edilmesidir. Dıştaki yayılımcıların (emperyalistlerin) hedefi budur. İçerden de onlara yardım edenler, ne yazık ki çıkmaktadır.

Bu puslu ortamda, Sir Percy Lorain’in kendi hükümetine gizli kaydıyla gönderdiği, Atatürk hakkındaki içten anlatımları içeren mektubu bir kez daha okumanın yararlı olacağını düşündük. Çünkü bu mektup tarafsız bir Avrupalının anlatımlarını içeriyor.

Atatürk’ün ölümünden 15 gün sonra dönemin İngiltere Büyükelçisi Percy Loraine’ in Londra’ya özel bir kuryeyle gönderdiği, üzerine ” 40 Yıl Boyunca Açıklanmayacak” damgası vurulan mektup şöyle :

“g i z l i

Telgraf no: 608
İ
İngiltere Büyükelçiliği

Ankara, 25 Kasım 1938



Aziz Lordum,



Size mösyö Kemal Atatürk’ün ölümünü bildiren 194 sayılı telgrafı çok derin üzüntüler içinde sunmuştum.
Bu belgeye ek olarak, büyükelçiliğimiz müsteşarı tarafından hazırlanan ve Kemal Atatürk’ün geçmişteki
kariyerini içeren belgeyi sizlere sunma onuru yanında, bu yazımda, Atatürk’ün yaptığı işleri övmekten çok, onun
kişiliği ve bu ülke insanına ne ifade ettiği konusuna değinmeye çalışacağım. Hiç şüphesiz toplum bilimciler ve
tarihçiler onun çalışma hayatı ve yaptıklarıyla ilgilenip ayrıntılı bir çalışma yapacaklardır. Ancak bunların çok azı,
Atatürk’ün gerçek kimliğini öğrenmeden hazırlanacaktır ki; onu tanımadan yapılacak değerlendirmeler kuşkusuz
yanlış olacak ve yanlış yönlendirmelere neden olacaktır.



Bu bilginin toplanmasında, ben belki de ayrıcalıklı bir konuma sahiptim. Her ne kadar, rahmetli
cumhurbaşkanı ile çok nadir karşılaşmış olsam da, bu görüşmeler diğer diplomatik temsilciliklerinkine nazaran
daha sık ve daha uzun olmuştur. Bütün bunlar bir yana, görevimin ilk günlerinden itibaren Atatürk beni bir dost
gibi görmüş, benimle görüşmekten memnun olmuş, görüşme fırsatı doğduğunda bundan hoşnut kalmış,
karşılıklı konuşmalarımız esnasında ilgi ve dikkati asla azalmamıştır. Galiba, onun yeteneklerini ortaya çıkartan
becerikli yaklaşımlarım vardı, bu yüzden olsa gerek görüştüğümüz konu hakkındaki fikirlerine ya da o konu ile
ilgili sunduğu sonuca karşı çıktığımda benim bu tavrıma direnmezdi. dolayısıyla, kendi özel kimliğini bana, diğer
yabancılara gösterdiğinden daha fazla gösterdiğine inanıyorum.



Doğrudan edinilen tecrübelerimi sağlayan kişisel görüşmelerimiz dışında, onu çok yakın dostlarından ve hatta
aramızdaki dostluğu gördükten sonra benimle onun hakkında konuşmaya hiç çekinmeyen kabine’deki bazı
bakanlardan da birçok kez dinleme fırsatım oldu.



Atatürk’ün müstesna ve takdire şayan bir şahsiyet olduğunu söylemek pek bir şey ifade etmeyebilir. ancak
gerçekten müstesna ve takdire şayan bir kişiydi, neden bu niteliklere sahip bir şahsiyet olduğunu açıklamaya
çalışmalıyım.



Sanırım bunu temelde “çift karakterlilik” olarak açıklayabiliriz. Bu ülkede nefret uyandıran ve yasaklanan
H.C.Armstrong’un Grey Wolf (Bozkurt) adlı kitabını okuyan çoğu insan, çok yetenekli; inatçı bir enerjiye sahip,
ancak insafsız, itici tavırları olan, serkeş mizaçlı, gem vurulmamış zevkleri, ahlak dışı ihtirasları olan; dahası,
dostluğu tanımayan bir adamın portresiyle karşılaşmaktadır. Bu tesbiti doğrular görünecek kanıtları toplamak hiç
de zor olmayacaktır; ancak şahsen ben, bir insanın bu şekilde tanıtılmasını tamamıyla yanıltıcı buluyorum.
Gözle görülen bir dizi kural dışılığı sadece ayrı karakterlilikle anlatabileceğime inanıyorum. sadece şu veya bu
savaşı kazanarak, şu veya bu kanunu çıkararak, harf devrimi yaparak ya da fes giyilmesini yasaklamak veya
ülkeyi laik kılarak değil, yüzyıllarca acı çekmiş, ruh karartıcı yönetimler yaşamış bir ırkın dehasına güvenerek,
sadece artık kölelik çekilmemesi gerektiğine inandığı için çok sayıda kuvveti harekete geçirip, -bir insanın
büyüklüğünün ve sıra dışı görüşünün kanıtı sadece iyiliği ile ölçülebilir- on beş yıl gibi kısa bir sürede bu insan
bir çok iyi şey yapmıştır. Gerisi ayrıntıdan ibarettir; sadece dedikoducu zihniyetin üzerinde duracağı ancak bir
tarihçinin gerektiği kadarını vereceği ayrıntılar.



Atatürk’ün dinamik enerjisi üzerinde durmama gerek yok, bu enerjinin dayanılmaz gücü, Türk ırkının tarihinde
şimdiden önemli bir sayfa olarak yer almıştır. Ancak ben, pek bilinmeyen bir başka özelliğine değinmek
istiyorum: Bu da; atatürk’ün doğuştan gelen, belki de farkında olmadan tıpkı sütün kaymağını hemen ayıran
aletler gibi, faydasızı faydalıdan ayırma yeteneğiydi.



Atatürk’ün tüm karakterinde veya en azından mevcut şeklinde, bazı çelişkilerle karşılaşılmaktadır. İddia edilen
acımasızlığı, onu tanıyanların çok iyi bildiği gibi, vatandaşlarına duyduğu sevgiyle uyuşmamaktadır. Tensel
günahlar ve geçici ilişkilere duyduğu varsayılan zevklere karşın, toplumda kadının rolü kavramı, halk
devrimlerinde en çarpıcı savunmayı ortaya koyduğu kadın hakları ve önemi ile bağdaşmamaktadır. Zira bir iki
sene içinde çok-eşliliği yasal olarak ortadan kaldırmış ve istedikleri takdirde harem kadınlarına bile devletin
liberal mevkilerinin açık olduğunu ortaya koymuştur. (kimi zaman toplum içinde de olsa) Özel hayatını
tanımlayan ve göz ardı edilmiş resmiyeti, giyiminin kusursuzluğu, olağanüstü tavırları ve resmi görevlerdeki
asaleti ile garip bir çelişki yaratmaktadır. Sadece bir kaç büyük adam daha rahat ve daha güvenli hissetmenizi
sağlayabilir; sanırım yok denecek kadar azı da gerektiğinde sizi bu kadar rahatsız hissettirebilir.



Atatürk, batı’da “yes-men ” ve uzun süredir türkiye’de “evetçi” olarak bilinen tarzdan hoşlanmıyor, bu tür
insanları aşağılıyordu. Ahmak ve dalkavuklara tahammülü yoktu. Aslında belki de en çok sömürücüleri sevmez,
açgözlüleri hor görürdü. Bir insanın onun için çalışıyor olması fikrine hoş bakmazdı. kendisi zaten ülkesi, ırkı ve
insanları için yaşıyor, onlar için düşünüp, onlar için çalışıyordu. Diğerleri bu şekilde davranmıyorsa, görevlerini
yerine getiremedikleri kanaatına varıyordu.



Korkarım gelecek nesillere Atatürk bir diktatör olarak aktarılacak. Bunun yanlış olacağı kanısındayım. Hem
savaşta, hem barışta evet o büyük bir liderdi -ancak gerçek bir diktatör değildi . Ne yazık ki ben, şimdiye kadar
onu anlatabilecek diktatör kelimesine ait bir tanımımız olduğuna inanmıyorum. Ancak Hitler ve Mussolini’nin
tersine, devlette idari veya yönetim fonksiyonu bulunmuyordu; af yetkisi yoktu; mahkemelere emir yetkisi yoktu;
diplomatik misyon temsilcilerini reddetme hakkına sahip değildi. Bütün bu hususlara teknik gözle bakıp bir
kenara iter ve tüm devlet meselelerinde onun isteklerinin hakim olduğu konusunda ısrar edebilirsiniz. Doğru,
ancak daha çok o konudan sorumlu kişilerin onayının hakimiyeti şeklinde karşımıza çıkıyordu. Olayların gidişi,
Atatürk’ün görüş açısının doğruluğunu, verdiği hükümlerin zekice olduğunu ve hata yapmadığını göstermiştir.
Dolayısıyla sıkça fikirlerine başvurulması ve memnuniyetle bu fikirlerin uygulanmasını görmek pek de şaşırtıcı
değil. Ancak onu Mussolini, Hitler veya Primo de Rivera gibi diktatörlerden ayıran belki de en büyük özellik,
başından beri isteyerek ve çok emek sarf ederek, kendini yaşatacak bir sistem kurmaya çalışmasıdır.
Atatürk’ten sonraki cumhurbaşkanı seçiminin sessizce hallolması ve ölümünden sonra kurduğu rejimin sakince
sürmesi bir kriterse, evet başarılı olmuştur.



Atatürk’ün idrak gücünde esrarengiz bir yön vardı; küçük şeylere önem vermeyiş veya sinsi olamayışında
üstün bir yön bulunuyordu; konsantrasyon gücü olağanüstüydü; şefkat ve ilgi bekleyen bilinçaltının etkileyici
yanı belki de şuurlu amacının buz gibi dimdikliğinin bir başka parçasıydı.



Müslüman olarak doğmuş, ancak laikliği savunan bir kişi olmuştu, doğruluğu sevmiş, günahtan nefret etmişti; işini
iyi bilen, istidak sahibi bir askerdi, savaştan nefret ederdi. bağımsızlığı elde ettiği andan itibaren barışın peşinde
koşmuş ve barış ortamını sağlamayı başarmıştı. Türkiye’nin kaderini elleri arasına aldığından beri, kemalist
cumhuriyet’in dostluk elini uzatmadığı ve aralarında Osmanlı İmparatorluğu’nun düşmanlarının da bulunduğu
tek bir komşusu dahi yoktur. Uzatılan dostluk eli çoğunlukla tutulmuş ve sarf edilen çabalar sonunda
ülkelerarası sürtüşme azaltılarak, doğunun bu bölgesinde daha geniş kapsamlı barış, dikkat çekici bir biçimde
sağlanmıştır.



Kemal Atatürk yapılması gerektiğine inandığı şeyleri korkusuzca yerine getirmekten asla vazgeçmemişti.
Hastalığının şiddetlendiği anlarda ölüme çok yakınlaşmış olsa bile, korku asla ne yüreğine ne beynine
yerleşmeyi başaramamıştı.



O, Türk milleti’ne hizmet ederken öldü. Ölüm bile büyük zaferini ondan çalmayı başaramamıştır.
İnsanlara hayatlarını, onur ve şereflerini ve insanca yaşama yolunu vermiş, belki de tüm bunlardan daha
önemlisi bu haklarına sahip çıkmalarını sağlayacak bağımsızlığı tattırmıştır.


Lordum, en derin saygılarımla, sizin en sadık ve en mütevazı hizmetkarınız olduğumu bildirmekten şeref
duyarım.



Percy Loraine

g i z l i”

Alkharismus
09-11-2011, 18:16
Düşmanların elinden
Bizi kurtaran sensin.
Bu toprağı yeniden
Özenle kuran sensin.

Ünümüzü dünyaya
Mertçe duyuran sensin.
Gündüz gün, gece aya
Benzer kahraman sensin.

Adını büyük, küçük
Anıyoruz her zaman,
Adı büyük Atatürk
Anlı şanlı kahraman.

Nabzımızda atansın
Ey ! ölmeyen atamız.
Gönlümüzde yatansın
Seni unutamayız.

Mehmet Necati ÖNGAY

DENİZ
10-11-2011, 07:09
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK 'ü sevgi,saygı ve büyük bir özlem ile anıyoruz.......

Koray 3448
10-11-2011, 07:51
http://666kb.com/i/bwms86gw1uh45zzxp.jpg


ATATÜRKÜN VASİYETNAMESİNİ YAZMAYA KARAR VERİŞİ VE BU SÜREÇTE GELİŞEN OLAYLAR ;


Atatürk'ün vasiyetnamesini nasıl düzenlendiğini, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak şöyle anlatmıştı;

"1938 senesi sonbaharı, Dolmabahçe Sarayı'ndayız. Bir sabah Atatürk'ün yatak odasına girdim. Büyük adam, yatağında başı biraz yüksekte arka üstü yatıyordu. Salonu solgun bir güneş kaplamıştı. Yüzü fildişi rengindeydi. Çehresi her gün biraz daha zayıflayıp uzuyor, o gök mavisi gözleri irileşiyordu.

Ben yatağının ayak ucuna doğru, gösterdiği yere oturdum. Her zaman ki suallerini tekrarladı:

"Ne haber?"

O günlerde Avrupa'da siyasi hava çok bozulmuştu. Atatürk umumi endişelere ve bir takım tehlikeli belirtilere rağmen, Almanların henüz, İtalyanların ise hiç hazırlanmamış olduklarını ileri sürerek müsterih bulunuyor. O sene harp olmayacağını, ihtilafların behemahal bir pamuk ipliğine bağlanacağını, harbi ancak 1939 senesinde veya ondan sonraki senelerde beklemek lazım geldiğini söylüyorlardı.

Son yirmi dört saat zarfında günlük meselelere dair gelen haberleri hülasa ettim. Görüşünü teyid eder mahiyette olan bu haberleri alaka ile dinliyor, ara sıra bazı şeyler soruyor ve kısa cümlelerle mütalaalar beyan ediyordu. Böyle olmakla beraber düşünceli ve heyecanlı olduğu belliydi.

Sözlerimi bitirince sağ kolunu bana doğru uzattı. Doktorlar, kati lüzum olmadıkça kuvvet sarfetmesini yasakladıkları için hareketlerinde yardım ediyorduk. Elini tuttum, doğruldu, yatağının içinde bağdaş kurdu. Birkaç dakika denize ve karşı sahile baktı. Belliydi ki heyecanını yenmeye çalışıyordu. Gözlerini bana çevirdiği zaman, uzun kirpiklerinin ıslandığını farkettim. Bütün hastalığı boyunca yanımda gösterdiği yegane zaaf (eğer bu ulvi sükunete zaaf demek uygunsa) buydu. Sonra önüne baktı ve ağır ağır konuşmaya başladı.

"Bu yolda konuşmak benim içinde, senin için de, ağır bir şey ama başka çaremiz yoktur. Konuşmaya mecburuz çocuk. Hani seninle ara sıra bir işimizden bahsederdik. Hatta bunun içinde kanun çıkarılmıştı: Şu vasiyetname meselesi. Bugün yarın o işi bitirmeliyiz. Nasıl olsa bir gün karnımdan su alınacaktır. Ne olur ne olmaz. Bağırsaklardan biri delinebilir, başka bir arıza olabilir. Herhalde ihtiyatlı olmalı."



ATATÜRK'ÜN VASİYETİNİ NOTERE VERİŞİ

"Atatürk, 6 Ekim 1938 'de Noter'in getirilmesini istemişti. Noter İsmail Kunter Bey, Prof. Neşet Ömer Bey ve ben, yatak odasının altındaki bir odada huzuruna girebilme emrini bekliyorduk. Bu daveti alınca hep beraber üst kata çıktık ve yatak odalarına girdik.

Vaziyeti şöyleydi; yataktan çıkmış, ipek bir pijama ve yine kırmızı ipek bir rob döşambr giymiş, boynuna koyu vişne renginde ipek bir eşarp bağlamıştı. Denize bakan pencerelerin önüne koydurduğu bir şezlongun üzerine oturmuş sigara içiyordu.
Bizi görünce hafifçe kımıldandı: "Buyrunuz.." dedi.

Tam karşısına koydurduğu sandalyelerde üçümüze de yer gösterdi. Hatırımda kaldığına göre Noter İsmail Kunter Bey ile, yeni çıkmış olan Noter Kanunu ve İstanbul'daki noterler üzerine görüştü. Getirilen kahvelerin içilmesini bekledi. Sonra önündeki sigara masasının koyduğu kapalı zarfı aldı:

" Bu benim vasiyetnamemdir. İcap ettiği zaman muamelesini yaparsınız..." diyerek zarfı notere verdi.



ATATÜRK'ÜN VASİYETNAMESİ'NİN TAM METNİ

Malik olduğum bütün nutuk ve hisse senetleriyle Çankaya'daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi'ne atideki şartlara, terk ve vasiyet ediyorum:

1. Nukut ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.

2. Her seneki gibi nemadan, nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe, Makbule'ye ayda bin, Afet'e 800, Sabiha Gökçen'e 600, Ülkü'ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile'ye şimdiki yüzer lira verilecektir.

3. Sabiha Gökçen'e bir ev de alınabilecek, ayrıca para verilecektir.

4. Makbule'nin yaşadığı müddetçe Çankaya'da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.

5. İsmet İnönü'nün Çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.

6. Her sene nemedan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir.

K.Atatürk



İLK MUAYENE

Atatürk 1937 yılının ilk aylarından bu yana çeşitli rahatsızlıklar duymaya başlamıştı. Burnu kanıyor, vücudu kaşınıyor ve kabarıyordu. Yüzü solmuş, sinir dengesi bozulmuştu. Kendini iştahsız ve halsiz hissediyordu.

Hasta olan arkadaşlarına kızan, doktor muayenesini sevmeyen Atatürk, fırsat buldukça çok güvendiği Neşet Ömer Bey (İrdelp)'e kendini muayene ettirmeye ve sağlık durumu hakkında bilgi almaya başlamıştı. Ancak ilk muayene sonunda, kalbinde, karaciğerinde, böbreğinde bir şey bulunamamıştı. Buna rağmen Atatürk'ün renginde ve yüzündeki çizgilerde bariz değişiklikler başlamıştı.



İLK TEŞHİS

Doktorlar Atatürk'e kaplıca tavsiye etmişlerdi. Atatürk kür tedavisi için ani bir kararla Yalova'ya gitmeye karar verdi.

Prof. Dr. Nihat Reşat Belger anlatıyor;

"1937 senesinde, Yalova kaplıcalarının hekimiydim. O sıralarda, Atatürk de birkaç aydan beri Yalova'da istirahat buyuruyordu. Bir gün beni çağırttı. Bir müddetten beri kaşıntıdan şikayetçi olduğunu söyledi." Müsaade ederseniz sizi önce bir muayene edeyim."dedim ve ettim. Muayenemde, bilhassa bacaklarında kaşıntıdan mütevellit tırnak izleri müşahade ettim. Palpasyonda (elle muayenede) karaciğerin, kosta (kaburga kemiği) kenarını üç parmak kadar geçmiş olduğunu ve sertleştiğini tespit ettim. Muayene sırasında hiç konuşmadık. Kendisine muayenenin bittiğini bildirdiğim zaman, Atatürk kaşıntının sebebinin ne olduğunu sordu.

"Efendim, bu kaşıntı kanaatimce yemekle, daha doğrusu içmekle ilgilidir." dedim.
Atatürk önce inanmak istemedi. Beni imtihan etmek istercesine, "Buna kati olarak emin misiniz?" dedi.

"Evet efendim karaciğeriniz normale nazaran büyük ve sert . Kaşıntının sebebi budur."dedim.

Prof Dr. Nihat Reşat Belger'den sonra, Atatürk'ü İstanbul'dan gelen Prof. Dr. Neşet Ömer'de muayene etti. İki doktorun müşterek teşhisi aynı idi. Atatürk, Yalova'da rejime alındı. Tedaviden bir süre sonra iyileşme sezilmeye başlamıştı. Fakat Atatürk Bursa'ya oradan Mudanya'ya geçti. Mudanya'dan Ege Vapuru ile İstanbul'a hareket etti. Atatürk Şubat ayı başında Dolmabahçe Saray'ında idi. Park Oteldeki davetten geç saat saraya dönen Atatürk, ertesi gün şiddetli öksürük ve göğüs ağrısı ile uyandı. Prof. Dr. Nihat Reşat Belger, Dolmabahçe sarayındaki muayenesinde Atatürk'e zatürre teşhisi koydu.



DOKTORLARI

Atatürk kendisine yabancı doktor getirilmesini ısrarlı ricalardan sonra kabul etmiş, bu arada sağlığını devamlı kontrol altında tutabilmek için ülkenin tanınmış hekimlerinden iki ekip oluşturulmuştu. Sürekli ve danışman doktorlar.

• Prof. Dr. Neşet Ömer İRDELP
• Prof. Dr. Nihat Reşat BELGER
• Opr. Dr. Mim Kemal ÖKE
• Prof. Dr. Mustafa Hayrullah DİKER
• Prof. Dr. Akil Muhtar ÖZDEN
• Prof. Dr. Süreyya Hidayet SERTER
• Dr. Asım ARAR
• Prof. Dr. Abravaya MARMARALI
• Dr. Mehmet Kamil BERK



BEN HASTAYIM ÇOCUK

Zatürre'den kurtulur kurtulmaz Atatürk, İsmet İnönü ile birlikte 27 Şubat 1938'de Ankara'ya geldi.

Celal Bayar Anlatıyor:

"Balkan Antantının Ankara toplantısı günleri idi. Yugoslav Başbakanı Dr. Stoyadiniçle görüşüyordum. Şükrü Kaya yaklaştı :

"Sağlık Bakanlığı müsteşarı Dr. Asım derhal görüşmek istiyor."dedi. Mevzuun, Atatürk'ün sağlığı ile ilgili olduğunu hemen anladım. Çünkü meslek ve şahsiyetine güvendiğim Dr. Asım Arar hükümet namına, Ata'nın müdavi tabipleriyle daima temasta idi. Bana endişelerini açıkladı:

"Burnundan kan geldiğini söylediler. Bu hastalığın yeni merhalesidir. Dışardan mütehassıs getirilmesi tavsiyemi tekraren arzediyorum." dedi.

Atatürk'ün gerek görmediği tavsiyeyi bu sefer ısrarla rica ve kabul ettirmek kararıyla Çankaya'ya gittim. Beni beklemiyordu. Arzumu sükunetle dinledikten sonra:
"Ortada Hatay meselesi var. Hastalığımın dışarıda duyulmasını istemem. Neşet Ömer'le konuş. Burada zaten tıp kongresi var. Bizim doktorlar konsültasyon yapsınlar." cevabını verdi.

Doktorlar geldiler. Muayeneden sonra alkol ve sigara almaması, mutlak dinlenmesi gibi şart, fakat bir anda hepsinin birden yerine getirilmesi güç tavsiyelerini tekrar ettiler.
Atatürk hekimlerin ortak kararını dinledikten sonra :
"Zannederim haklıdırlar" dedi.

Ben sağlığının ülke için asıl şart olduğunu ve bu temel mevzuun yanında Hatay üzerinde menfi tesir yapma dahil, hiçbir ihtimalin düşünülmeyeceğini ısrarla tekrarladım. Derin teessürümü mümkün olduğunca saklama gayretime rağmen, benliğime hakim acının elbette ki farkında idi. Yavaş bir ses tonu ile:

"ÇOCUK..NE YAPACAKSAN YAP, BEN HASTAYIM" dedi.
Her şeyini, memleketi için hizmet saydığı emeklerine cömertçe feda etmiş Atatürk, ilk defa hastayım diyordu.



KUMANDAN BENİM

Atatürk, Celal Bayar'ın ısrarı üzerine Fransız doktor Fissenger'in getirilmesini kabul etmişti ve 28 Mart 1938 günü Fissenger Ankara'ya geldi.

Fransız Prof.Dr.Fissenger, Atatürk'ü muayene etti, başta Prof. Neşet Ömer ve diğer doktorlardan bilgiler aldıktan sonra Atatürk'e;

"Ben sizi iyi edeceğim. Fakat benden evvel siz kendi kendinizi iyi edeceksiniz;
Şüphesiz ki siz, büyük bir kumandansınız. Büyük zaferlerin sahibisiniz. Fakat bu işin kumandanı benim. Bana yardım edeceksiniz."

Üslubu ve mantık Atatürk'ün hoşuna gitmişti.

"Peki dedi, kabul."

Atatürk'ün olumlu yaklaşımı üzerine Prof. Fissenger, Atatürk'ün günlük hayatını, bir tablo halinde çizdi. Ağzına tek damla alkol almayacak, şezlonga uzanarak istirahat edecekti. Yemesi içmesi, düzenlenmiş listeye göre olacaktı. Prof. Dr. Fissenger Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğine Atatürk'ün sağlığı ile ilgili bir rapor sundu. Bu raporda Atatürk'ün ciddi bir rahatsızlığı olmadığı, bir buçuk aylık bir istirahata ihtiyacı olduğu belirtiliyordu.



GÜNEY GEZİSİ

O günlerde Hatay Sorunu had safhadaydı. Kendisini iyi hissettiğini söyleyen Atatürk, Hatay meselesini istediği şekilde sonuçlandırmak için önce Mersin'e oradan Adana'ya sınıra kadar uzanmaya karar verdi. Doktorları önce bu isteğe şiddetle karşı çıktıysalar da, muayeneden sonra "gidebilir" dediler.

Atatürk, Hatay konusundaki kararlılığını, Mersin'e hareketinden iki gün önce Celal Bayar'a şöyle bildirmişti.:

"Benim, kırk asırlık Türk yurdu, Hatay esir kalamaz dediğimi unutmuş olanlar olabilir. Ama ben unutmadım, unutamam, sen de unutamazsın."

20 Mayıs 1938'de Mersin'e doğru yola çıktı. Mersin'den Tarsus'a oradan Adana'ya geçti. Hatay konusunun en kritik döneminde, sağlığı üzerindeki olumsuz düşüncelerin neticeyi etkileyeceği düşüncesiyle, sınıra kadar otomobiliyle giderek askeri birlikleri denetledi, resmi geçitlerde sürekli ayakta bekledi. Sağlıklı olduğunu hissettirmek için her şeyi denedi.

24 Mayıs 1938'de Adana'dan ayrıldı.



SAVARONA

Atatürk yurt gezisinden geldikten sonra çok yorulmuştu karnındaki şişlikte giderek artıyordu. Florya'dan Dolmabahçe'ye dönerken küçük bir de kriz atlatmıştı.

31 Mayıs 1938'de Atatürk'ün sabırsızlıkla beklediği Savarona Yatı gelmiş Dolmabahçe önünde demirlemişti. 1 Haziran 1938'de Atatürk,

Savarona'ya geçti.
İtina ile giyinmiş olan Atatürk önce her yeri gezdi, ayrıntılarla meşgul oldu bu da onu yordu.

Deniz havasının kendisine iyi geleceğini hissediyor ve orda şifa bulacağını düşünüyordu.

Ama Savarona'daki tedaviden de müspet sonuç alınamamıştı. Bedeni sürekli güç kaybediyor, karnındaki şişlik giderek artıyordu. Dr. Fissenger tekrar davet edildi. 25 Temmuz akşamı Atatürk fenalaşmıştı. Atatürk yatı terkederek saraya çıkmayı düşündü. Saraydaki odalarının daha serin olabileceğini ve orada daha rahat edebileceğini düşünüyordu.



KARNINDAN SU ALINMASI

Profesör Fissenger 4. kez İstanbul'a gelmişti. Fissenger saraya gelir gelmez Atatürk'ü baştan aşağıya tekrar muayene etti. Atatürk artık ıstıraba dayanamıyor; karnında toplanan suyun verdiği sıkıntıdan kurtulabilmek için bir an evvel alınmasını istiyordu. Hastalık artık iyice ilerlemiş son ve en tehlikeli dönemine girmişti. Birinci ponksiyon 7 Eylül 1938'de Profesör Fissenger ve Profesör Neşet Ömer İrdelp nezaretinde, Operatör Mim Kemal Öke tarafından yapıldı.
Kılıç Ali Anlatıyor:

"Ponksiyondan sonra derhal odalarına girdim. Gördüğüm manzara şuydu.
Atatürk adeta birdenbire zayıflamış, çok zayıflamıştı. İki kolunu başının altına alarak arka üstü yatıyorlardı. Karnını büyük bir sargı ile sarmışlardı. Odadan içeriye girer girmez yanlarına koştum.

" Geçmiş olsun paşam!" diyerek başının altına aldığı kollarının pazusunu öptüm. Bana doktorların duyamayacağı kadar yavaş bir sesle ;

"Çıkan suyu gördün mü? Bu kadar bir su kabı insanın karnının üstüne konsa nasıl tahammül eder ? Bak ben ne haldeyim, nasıl tahammül etmişim ?"

"Geçmiş olsun Paşam, bunların hepsi geçecek." dedim ve gözyaşlarımı kendilerine göstermeden ve teessürümü hissettirmemek için bir fırsat bularak doktorların arkasından sıyrılıp hemen odadan dışarı çıktım."

Atatürk'ün artık tam bir istirahate ihtiyacı vardı. Fazla konuşmaması ve yanlarında konuşulup kendilerinin yorulmaması lazımdı. Bu konuya doktorları büyük önem veriyorlardı.



İLK KOMA

Profesör Fissenger'in fikrinin alınmasından sonra, doktorlar ikinci ponksiyon'un gününü tespit için toplandılar. Operatör Doktor Mim Kemal Öke, 21 Eylül günü Atatürk'ün karnında biriken suyu tekrar aldı. 26-27 Eylül günü Atatürk ilk kez komaya girdi. Komayı atlatan Atatürk Ankara'ya gitmek istiyordu. Ancak doktorlar Atatürk'ün Ankara'ya gitmesine izin vermiyorlardı. Atatürk isyan edercesine "Ankara'ya gidelim. Ne olacaksam orada olayım " diyor, doktorların izin vermemelerinin sebepleri açıklanınca hiddetleniyordu.

Atatürk "Beni bir an evvel Ankara'ya götürün yapılacak mühim işler var", demiş, ne yazık ki yapacakları, düşündükleri ne ise yapamamıştı.

Yapılan tüm tedavilere rağmen Atatürk günden güne kötüleşiyor, karın bölgesinde su toplanmaya devam ediyordu. Viyana'dan Eppinger, Almanya'dan Bergmann adında iki profesör gelmişti. Bunların koydukları teşhis ve tedavi aynı idi "siroz". Atatürk 16 Ekim 1938'de ağır bir komaya daha girdi ve 20 Ekim gününe kadar komada kaldı.



SON SAATLER

Tüm tedavilere rağmen günden güne eriyen Atatürk, 8 Kasım 1938 günü şiddetli bir rahatsızlık daha geçirdi. Saat altı buçuk gibi gelen bu rahatsızlıkta Atatürk'ün midesi bulanmış ve kusmaya çalışmıştı.

Sürekli istifra etmeye çalışan Atatürk, bu sırada Hasan Rıza Beye (Soyak) bakarak "Saat kaç?" diye birkaç kez sormuş, Hasan Rıza Bey her soruşunda "Saat 7 efendimiz" diyerek cevap vermişti.

Bu sırada kendisine haber verilen Neşet Ömer Bey de gelmişti. Abravaya ile Atatürk'e gereken tedavileri yapıyorlar ve bazı önlemler alıyorlardı. Neşet Ömer Bey bir ara "Dilinizi göreyim efendim." diye seslendi. Atatürk dilini yarıya kadar dışarı çıkardı. Neşet Ömer Bey "Biraz daha uzatınız efendim." diye seslenince, Atatürk, Neşet Ömer Bey'e bakarak ;

- "Vealeykümüsselam" diyerek gözlerini kapattı. Atatürk son kez komaya girmişti.
9-10 Kasım gecesini rahatsız geçiren Atatürk artık derin bir uykuda gibi yatıyor ve ölümü bekliyordu. 10 Kasım 1938 günü saat 8 gibi bir ara gırtlağından Hı Hı Hı sesleri çıkarmıştı.

Saat dokuzu beş geçe gözlerini son kez açarak, etrafına baktı ve hemen kapattı.
Büyük Önder Atatürk ölmüştü.



HAYATINDAKİ BAZI SONLAR

• Anlamlı son sözü, "Saat kaç" olmuştu.

• Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp'e, son söz olarak "Vealeykümüsselam " dedi.

• Koma içinde manası anlaşılamayan ve devamlı olarak tekrarladığı söz "aman dil...aman dil..."di.

• Son aldığı gıda, 8 Kasım 1938 Salı günü, saat 18.35'de dört kaşık elma suyu oldu.

• Son yemek istediği sebze, enginardı.

• Son verilen ilaç, ölüm halinden kırk dakika önce, saat 8.25'de, 1/8 aubaine'di.

• Hekimler ölüm raporunu imzalarken, son olarak elini öpen ve gözlerini kapayan Prof. Dr. Mim Kemal Öke idi ...


Birde gizli vasiyeti vardır sevgili Atamızın, türlü dalaverelerle açıklanmayan ...


Bugün 10 Kasım ...

Atamızı saygı ile anıyoruz ...

Sadece senede bir kez anmakla kalmayıp, davranışlarımıza yaptığımız işlere ve çevremizdekilere onun görüşleri ile yön veriyoruz ...

kozalak_1
10-11-2011, 08:04
Sebepsiz bir sevgiydi yüreğinde ve biz sevginin çocukaları; tohumsuz serpildik topraklara, ışıl ışıl parlayan Anadolu oldu gözlerinde ve aydınlık bir "Türkiye!"
Sebebimiz rahat uyusun diye.
Atam, ruhun şad olsun.

MERT4633
10-11-2011, 08:09
https://fbcdn-sphotos-a.akamaihd.net/hphotos-ak-snc7/381615_219280871474968_116741501728906_553300_8940 83281_n.jpg]

uguraltun
10-11-2011, 08:35
Atamızı saygıyla ve şükranla anıyorum.

emrek83
10-11-2011, 08:47
Ölümünün 73.yılında her geçen yıldan daha fazla özlem,saygı ve sevgi ile anıyorum...1881 - 193∞

futbolcu
10-11-2011, 08:47
Şükran ve özlemle anıyor, hergün daha çok arıyorum.

YILDIRIMM
10-11-2011, 09:21
ATA'mızı saygı ve şükranla anıyorum...

hi_dutengin
10-11-2011, 09:51
ATA'mizi sevgi saygi ve sukranla aniyorum...Ata'm bu ulke ve halk sana hic olmadigi kadar ihtiyac duyuyor suan, 15-20 yil daha fazla yasayabilseydin suan hersey cok daha farkli olabilirdi...Seni cok ozluyorum...Nur icinde yat...

compass
10-11-2011, 09:54
Allah taksiratını affetsin. yaptıkları için teşekkür ederiz. ama bu popülizm neden onun için bir hatim? ya da mevlit okutmaz kocatepede? neden sadece camilerde imam efendilere hutbelerde zorla dua ettirilir ATA için? neden onun çocuğuyuz diyenler bir fatiha okunmasına davet etmezler? hiç anlamam. sanırım bu konuda da cami cemaatine düşüyor görev..

uptrend
10-11-2011, 11:16
Tüm kaygıyla izlediğimiz olup bitenlere karşı İZİNDEYİZ.

Atatürk Türkiye'sini kimse yıkamayacak.

güneyli07
10-11-2011, 14:14
Cumhuriyeti ve özgürlüğümüzü borçlu olduğumuz Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını Saygı, sevgi, minnet ve özlemle anıyoruz.

Histanbul
10-11-2011, 14:25
Atatürk'ün naaşının Ankara'ya getiriliş fotoğrafları

http://a1111.hizliresim.com/r/b/fw0v.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

http://a1111.hizliresim.com/r/b/fw2n.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

http://a1111.hizliresim.com/r/b/fw2w.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

http://a1111.hizliresim.com/r/b/fw35.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

http://a1111.hizliresim.com/r/b/fw3j.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

http://a1111.hizliresim.com/r/b/fw3s.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

http://a1111.hizliresim.com/r/b/fw45.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Allah Sana Rahmet Eylesin Atam, kurduğun devleti ve birleştirdiğin milleti de her daim özgür, bağımsız ve güçlü kılsın.

emperador
10-11-2011, 14:58
Büyük komutandı, büyük liderdi, büyük ögretmendi. Bu kişiyi anmayacağızda kimi anacagız? Birde tv lerde utanmadan yok Atatürk şöyleydi böyleydi diyenleri duyunca sinirlenmemek elde değil. Son zamanlarda bir kadın var gazetecemi ne halttı? Che ye laf attı sonra Atatürk' e. Tamam sevemeyebilirsiniz ama saygı duyulması lazım. Yaptıklarının bilinmesi lazım. O zamanki koşullarda kaç kişi onun yaptıklarını yapardı? Hala onun yaptırdıklarını yiyor ve yedi bu iktidarlar.

yağmur
10-11-2011, 15:07
İşte ATATÜRK ve modern TÜRKİYE...

http://a1111.hizliresim.com/r/b/fx4q.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

pardon
10-11-2011, 16:30
saygı,sevgi ve hiç bitmeyecek bir özlemle anıyoruz...

AkÇoRa
10-11-2011, 17:09
http://www.youtube.com/watch?feature=player_detailpage&v=Rj9xOZIL6kc

AkÇoRa
10-11-2011, 17:16
http://www.youtube.com/watch?feature=player_detailpage&v=s78HRJlgeE8

AkÇoRa
10-11-2011, 17:18
http://www.youtube.com/watch?feature=player_detailpage&v=yXCcvWU_JQE

MERT4633
10-11-2011, 17:22
http://www.youtube.com/watch?v=h2xEu0mqT1A&t=14s

MERT4633
10-11-2011, 17:30
http://www.youtube.com/watch?v=OC-0NRJVvnk

MERT4633
10-11-2011, 17:31
http://www.youtube.com/watch?v=ew_rBzJbcdw

MERT4633
10-11-2011, 17:34
http://www.youtube.com/watch?v=-Til4t2Aprw

AkÇoRa
10-11-2011, 17:49
http://www.youtube.com/watch?v=HVkickwd-vI&feature=player_detailpage

Filozof16
10-11-2011, 18:00
devrimlerinin bekçisiyiz....

MERT4633
10-11-2011, 18:01
http://www.youtube.com/watch?v=uFg3EAdr7DA

uguraltun
11-11-2011, 00:07
Atam sizi unutmak mümkünmü....

TUNABEN10
11-11-2011, 09:36
Yakup Kadri Karaosmanoğlu'ndan,

''Bir mayıs sonu ya da haziran başı idi. Bağımsız fakat bütün kalbi ile İttifak devlerinin zaferini kutlayan bir Avrupa şehrinde, başım eğik, gözlerim yaşlı dolaşıyordum.Yüreğimde derin bir uçurum, kafam bir cehennemdir. Gün geçmiyor ki bir mağazada, bir lokantada Türk olduğum anlaşılınca acı bir alay edilme veya ağır bir hareketle karşılaşmayayım. Lakabımız ''makak'tı (bir çeşit şempanze maymunu türü)Gönül verdiğimi genç kızlar Türklüğümüzü sezince bizden iğrenip kaçıyordu. İşte o şehrin bu cehhennem atmosferi içinde, birgün,yılgın çekingen dolaşırken, gözlerim ansızın, bir gazete satıcısının sergisinde, bir sürü gazete adı ve başlıkları arasında, iri harflerle dizilmiş şu satırlara ilişiverdi:

''Bir Türk generali itilaf kuvvetlerine karşı yeniden harbe hazırlanıyor.''Titreyerek gazeteyi aldım. Yürürken, okuyorum; ''Mustafa Kemal Paşa isminde bir Türk generali.''

(Yakup Kadri Karaosmanoğlu,Atatürk 1971 sy24,25)

TUNABEN10
11-11-2011, 09:50
Arap dünyasında yaşanılanları görüp, Mustafa Kemal in ülkemiz adına neler kazandırdığını görmeyen gözlerde görüp anlamaya başlamış olmalı.

O vatanseverdi,
Devletçiydi,
Milletine değer verirdi,
İnsanının insan gibi yaşaması için demokrasiye inanırdı,
Halka hizmetin hakka hizmet olduğunu bilirdi,
Bir milletin hem siyasette hem ekonomide bağısız olması gerektiğine inanır, boyun eğmezdi.

Daha ne olsun yazacak o kadar çok şey var ki...
İyiki vardın M. Kemal Atatürk.

Dünyada yaşanılanlar, seni yine haklı çıkardı.
Ne mutlu bize bazı ulusların günümüzde almaya çalıştıkları hakları bize yıllar önce sen hediye ettin.........

Nur içinde yat ATAM.

MERT4633
11-11-2011, 15:07
http://www.youtube.com/watch?v=jdz8OMGcu7U

MERT4633
14-11-2011, 18:10
http://www.youtube.com/watch?v=U4PULO_o8Mw

ayhan53
17-11-2011, 10:42
Padişah açılımı
Gazeteler yazdı...
Türkiye Büyük Millet Meclisi, tarihinde ilk kez bir padişah için, Sultan 1’inci Abdülmecid’in ölümünün 150’nci yıldönümü vesilesiyle anma töreni düzenliyor. Padişah tuğralı davetiyeler, milletvekillerine gönderildi. Anma töreni 17 Kasım’da Dolmabahçe Sarayı’nda yapılacak.

*

Kendini Atatürkçü zanneden gaz’teciler derhal gaza geldi haliyle... Vay efendim, Cumhuriyet’in yaş gününü kutlamıyorlarmış da, Abdülmecid’in ölüm yıldönümüne tören yapıyorlarmış filan.

*

Padişah Abdülmecid denilen o arkadaş...
Öleli kaç sene oldu?
Evet, 150 sene oldu.

*

Peki, hangi gün öldü?
26 Haziran.
Hangi gün doğdu?
25 Nisan.
Tahta hangi gün çıktı?
1 Temmuz.

*

E hani 17 Kasım?

*

Hep söylerim, yurtsever’in salağı hain’den fazla zarar verir yurda... Güya cumhuriyetçi tipler Abdülmecid ismine sazan gibi atladı ama “17 Kasım”ın Abdülmecit’le falan alakası yoktur.

*

17 Kasım...
Mustafa Kemal için idam fermanı yazan Vahdettin’in Türkiye’den defolup gittiği gündür!

*

“Dersaadet işgal orduları başkumandanı General Harrington cenaplarına... İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden, İngiltere devlet-i fahimanesine (yüce devletine) iltica ve bir an evvel naklimi taleb ederim efendim” diye dilekçe yazıp, hiç utanmadan, “halife-i müslimin” diye imzalayan Vahdettin’in, İngiliz işgal zırhlısının ambarına fare gibi saklanarak kaçtığı gündür!

*

Alenen...
Vahdettin’i anıyorlar.

*

Hazır, alayınız Dolmabahçe Sarayı’nda toplaşmışken... Mustafa Kemal’in son nefesini verdiği odada yapın bari töreninizi de, tam olsun.

yağmur
17-11-2011, 14:07
Padişah açılımı
Gazeteler yazdı...
Türkiye Büyük Millet Meclisi, tarihinde ilk kez bir padişah için, Sultan 1’inci Abdülmecid’in ölümünün 150’nci yıldönümü vesilesiyle anma töreni düzenliyor. Padişah tuğralı davetiyeler, milletvekillerine gönderildi. Anma töreni 17 Kasım’da Dolmabahçe Sarayı’nda yapılacak.

*

Kendini Atatürkçü zanneden gaz’teciler derhal gaza geldi haliyle... Vay efendim, Cumhuriyet’in yaş gününü kutlamıyorlarmış da, Abdülmecid’in ölüm yıldönümüne tören yapıyorlarmış filan.

*

Padişah Abdülmecid denilen o arkadaş...
Öleli kaç sene oldu?
Evet, 150 sene oldu.

*

Peki, hangi gün öldü?
26 Haziran.
Hangi gün doğdu?
25 Nisan.
Tahta hangi gün çıktı?
1 Temmuz.

*

E hani 17 Kasım?

*

Hep söylerim, yurtsever’in salağı hain’den fazla zarar verir yurda... Güya cumhuriyetçi tipler Abdülmecid ismine sazan gibi atladı ama “17 Kasım”ın Abdülmecit’le falan alakası yoktur.

*

17 Kasım...
Mustafa Kemal için idam fermanı yazan Vahdettin’in Türkiye’den defolup gittiği gündür!

*

“Dersaadet işgal orduları başkumandanı General Harrington cenaplarına... İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden, İngiltere devlet-i fahimanesine (yüce devletine) iltica ve bir an evvel naklimi taleb ederim efendim” diye dilekçe yazıp, hiç utanmadan, “halife-i müslimin” diye imzalayan Vahdettin’in, İngiliz işgal zırhlısının ambarına fare gibi saklanarak kaçtığı gündür!

*

Alenen...
Vahdettin’i anıyorlar.

*

Hazır, alayınız Dolmabahçe Sarayı’nda toplaşmışken... Mustafa Kemal’in son nefesini verdiği odada yapın bari töreninizi de, tam olsun.


Biliyorsunuz, ılık suya atılan kurbağa dışarı sıçramaz, su kaynamaya başladığında refleksini kaybetmiş olur.
AKP iktidarı da halkın refleksini böyle böyle ölçüyor. Arkadan neler geleceğini de yaşayıp görürüz...

MERT4633
04-12-2011, 16:42
http://www.youtube.com/watch?v=iuMrsshOAOQ

MERT4633
04-12-2011, 16:45
http://www.youtube.com/watch?v=fq34ZIZsIDE

bruglione
17-12-2011, 20:20
Sizler, yani yeni Türkiye'nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz... Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

bruglione
17-12-2011, 20:21
Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.

bruglione
17-12-2011, 20:22
Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz.

bruglione
17-12-2011, 20:23
Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenler bu aşkım malumdur. Bence bir millete şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.

bruglione
17-12-2011, 20:23
Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar.

bruglione
17-12-2011, 20:24
Gerçi bize milliyetçi derler. Ama, biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir.

bruglione
17-12-2011, 20:24
Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre sahip olmak, seçtiği bir dinin icaplarını yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz.

bruglione
17-12-2011, 20:26
Anaların bugünkü evlatlarına vereceği terbiye eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anaları için gerekli vasıfları taşıyan evlat yetiştirmek, evlatlarını bugünkü hayat için faal bir uzuv haline koymak pek çok yüksek vasıflar taşımalarına bağlıdır. Onun için kadınlarımız, hattâ erkeklerimizden çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar; eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa.

JAKO
18-12-2011, 13:08
https://fbcdn-sphotos-a.akamaihd.net/hphotos-ak-ash4/384792_10150486001598905_552448904_8503964_8265983 33_n.jpg

e-fulya
18-12-2011, 21:39
Atatürk'ün sesinden 'Çalın Davulları' türküsü.

VİDEO

http://www.gercekgundem.com/?p=424497

selim pusat
19-12-2011, 01:43
http://www.youtube.com/watch?v=q9EkewZea3k

selim pusat
19-12-2011, 01:45
Bir fırtına tuttu bizi Ata'm...

http://www.youtube.com/watch?v=0hOYIiXKmkI

bruglione
19-12-2011, 23:22
"Atatürk bu yüzyılın büyük insanlarından birinin tarihi başarılarını, Türk halkına ilham veren liderliğini, modern dünyanın ileri görüşlü anlayışını ve bir askeri lider olarak kudret ve yüksek cesaretini hatırlatmaktadır. Çöküntü halinde bulunan bir imparatorluktan özgür Türkiye'nin doğması, yeni Türkiye'nin özgürlük ve bağımsızlığını şerefli bir şekilde ilan etmesi ve o zamandan beri koruması, Atatürk'ün Türk halkının işidir. Şüphesiz ki, Türkiye'de giriştiği derin ve geniş inkılaplar kadar bir kitlenin kendisine olan güvenini daha başarı ile gösteren bir örnek yoktur."

John F. KENNEDY (A.B.D. Başkanı, 10 Kasım 1963)

bruglione
19-12-2011, 23:24
"Atatürk’ün inkılapları neslimizin fevkalade olayıdır." Daily Telegraph

"Atatürk, Türkiye’yi hesaba katılması icap eden, kuvvetli bir memleket haline getirdi." Daily Express

"Savaş sonrasının en ileri gelen devlet adamlarından biri. Kendi başına bir klas oluşturuyordu ve hemen her açıdan tekti." The Fortnightly

"O’nun idaresi altında Türkiye, Avrupa’nın kıymetli bir üyesi oldu." London Times

"Avrupa, savaştan sonra belirmiş az sayıdaki yapıcı devlet adamlarından birini kaybetti." Spectator

"Çağımızda hiçbir isim Atatürk'ün adı kadar büyük saygı yaratmamıştır." Observer

"İngiltere önce, cesur ve asil bir düşman, sonra da sadık bir dost olarak tanıdığı büyük adamı selamlamaktadır." Sunday Times

"O, benzeri olmayan bir devlet adamı idi. Diktatörlerin tahammül edemediği serbest bir nizamla, başaramadığı ve başaramayacağı işler yapmıştır. Tarihte böyle adamlar devirlerine kendi adlarını vermişlerdir." Word Price

"O, Türkiye'nin önceki kuşaklarından hiçbirine nasip olmayan özgürlük ve güven dolu bir hayat sağladı. Başarıları, Türkiye'nin Avrupa devleti olmasını sağladı, yakın doğunun tarihini değiştirdi."
Times Gazetesi

MERT4633
20-12-2011, 08:21
http://www.youtube.com/watch?v=vEWMqKS_5mo

umutabi
23-12-2011, 14:22
Atatürkün büyüklüğünü tartışmak inanın çok saçma. Onun tarihteki yerini ne yazık ki bugün başımızda bulunan yobaz yönetim anlamaya bile tahammül edemiyor. Halbuki biraz akıl nizam olsa bugün kendisini başbakanlık mevkiinde görebilen dünün Kasımpaşa çulsuzu bu seviyeye onun sayesinde gelebilmiş oduğunu anlardı. Yoksa eski saltanat yönetiminde değil veziri azam (bugünkü başbakan) sarayda soğan başı bile olmaya hak kazanamayacağına eminim. Eğer gerçekten kendini bilen insanlar ise ve gerçekten allaha iman etmişlerse bence tüm dualarında Atatürkü eksik etmezler. Neyse ben her iki koşuldada kendilerinin kendi deyişleriyle takiye yaptıklarına inandığımdan böyle bir erdem sahibi olamayacaklarını biliyorum. Ama şu anda bu kişileri Türkiyenin başına musallat edenler bir bir Türkiye cumhuriyetinden öclerini alıyorlar. Zamanında Atatürk ve silah arkadaşlarına Türkiyenin o günkü zor şartlarında bile kabul ettiremedikleri mondoros antlaşmasını bugün madde madde Türkiyenin acz politikası içersinde uygulatabiliyorlar. Utanmadan Dersim ayaklanmasını dile alıp o günkü şartlara bile bakmadan Atatürke dil uzatan içimizdeki hainler sonunda Ermeni soykırımınıda Türk ulusuna kabul ettireceklerine emin olabilirsiniz. Bugün başarıyı sadece üç kuruş cebine çalışmadan daha fazla para girmek olarak gören %51 çoğunluk bunun hesabınıda kaybettikleri namus larıyla ödeyeceklerine hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Şimdi kendini yüce Türkiye cumhuriyeti vadandaşı olarak benimsemiş ve gerekirse bu uğurda şehit olmaya bile adayan vatandaşların gözünü açma zamanıdır. Her vatandaş etnik kimliği ne olursa olsun bu vatanda yaşamaktan mutluluk duyuyorsa titreyip kendine gelmeli ve başımızdaki musallattan bir an önce kurtulmak için tüm demokratik haklarını kullanarak çalışmalıdır. Yoksa bugün Fransa yarın Almanya öteki gün bilmem hangi ülke Türkiyeden tarihin acısını çıkartmaya devam edecektir.

pinky
23-12-2011, 23:46
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünden 15 gün sonra dönemin İngiltere Büyükelçisi Percy Loraine'in Londra'ya özel Bir kuryeyle gönderdiği ve üzerine "40 Yıl Boyunca Açıklanmayacak" damgası vurulan mektubun tam metnidir.


G İ Z L İ

Telgraf No: 608 İngiltere Büyükelçiliği Ankara, 25 Kasım 1938

Aziz Lordum,

1. Size Mösyö Kemal Atatürk'ün ölümünü bildiren 194 sayılı telgrafı çok derin üzüntüler içinde sunmuştum.

2. Bu belgeye ek olarak, Büyükelçiliğimiz Müsteşar tarafından hazırlanan ve Kemal Atatürk'ün geçmişteki kariyerini içeren belgeyi sizlere sunma onuru yanında, bu yazımda, Atatürk'ün yaptığı işleri övmekten çok, onun kişiliği ve bu ülke insanına ne ifade ettiği konusuna değinmeye çalışacağım.

Hiç şüphesiz toplumbilimciler ve tarihçiler onun çalışma hayatı ve yaptıklarıyla ilgilenip ayrıntılı bir çalışma yapacaklardır. Ancak bunların çok azı, Atatürk'ün gerçek kimliğini öğrenmeden hazırlanacaktır ki onu tanımadan yapılacak değerlendirmeler kuşkusuz yanlış olacak ve yanlış yönlendirmelere neden olacaktır.

3. Bu bilginin toplanmasında, ben belki de ayrıcalıklı bir konuma sahiptim. Her ne kadar, rahmetli Cumhurbaşkanı ile çok nadir karşılaşmış olsam da bu görüşmeler diğer diplomatik temsilciliklerinkine nazaran daha sık ve daha uzun olmuştur. Bütün bunlar bir yana, görevimin ilk günlerinden itibaren Atatürk beni bir dost gibi görmüş, benimle görüşmekten memnun olmuş, görüşme fırsatı doğduğunda bundan hoşnut kalmış, karşılıklı konuşmalarımız esnasında ilgi ve dikkati asla azalmamıştır.

Galiba onun yeteneklerini ortaya çıkartan becerikli yaklaşımlarım vardı, bu yüzden olsa gerek görüştüğümüz konu hakkındaki fikirlerine ya da o konuyla ilgili sunduğu sonuca karşı çıktığımda benim bu tavrıma direnmezdi. Dolayısıyla, kendi özel kimliğini bana, diğer yabancılara gösterdiğinden daha fazla gösterdiğine inanıyorum.

4. Doğrudan edinilen tecrübelerimi sağlayan kişisel görüşmelerimiz dışında, onu çok yakın dostlarından ve hatta aramızdaki dostluğu gördükten sonra benimle onun hakkında konuşmaya hiç çekinmeyen Kabine'deki bazı Bakanlardan da birçok kez dinleme fırsatım oldu.

5. Atatürk'ün müstesna ve takdire şayan bir şahsiyet olduğunu Söylemek pek bir şey ifade etmeyebilir. Ancak gerçekten müstesna ve takdire şayan bir kişiydi, neden bu niteliklere sahip bir şahsiyet olduğunu açıklamaya çalışmalıyım.

6. Sanırım bunu temelde "çift karakterlilik" olarak açıklayabiliriz. Bu ülkede nefret uyandıran ve yasaklanan H.C.Armstrong 'un Grey Wolf (Bozkurt) adlı kitabını okuyan çoğu insan, çok yetenekli; inatçı bir enerjiye sahip ancak insafsız, itici tavırları olan, serkeş mizaçlı, gem vurulmamış zevkleri, ahlak dışı ihtirasları olan; dahası, dostluğu tanımayan bir adamın portresiyle karşılaşmaktadır.

Bu tesbiti doğrular görünecek kanıtları toplamak hiç de zor olmayacaktır ancak şahsen ben, bir insanın bu şekilde tanıtılmasını tamamıyla yanıltıcı buluyorum. Gözle görülen bir dizi kural dışılığı sadece ayrı karakterlilikle anlatabileceğime inanıyorum.

Sadece şu veya bu savaşı kazanarak, şu veya bu kanunu çıkararak, harf devrimi yaparak ya da fes giyilmesini yasaklamak veya ülkeyi laik kılarak değil yüzyıllarca acı çekmiş, ruh karartıcı yönetimler yaşamış bir ırkın dehasına güvenerek, sadece artık kölelik çekilmemesi gerektiğine inandığı için çok sayıda kuvveti harekete geçirip -bir insanın büyüklüğünün ve sıra dışı görüşünün kanıtı sadece iyiliği ile ölçülebilir- on beş yıl gibi kısa bir sürede bu insan bir çok iyi şey yapmıştır.

Gerisi ayrıntıdan ibarettir; sadece dedikoducu zihniyetin üzerinde duracağı ancak bir tarihçinin gerektiği kadarını vereceği ayrıntılar.

7. Atatürk'ün dinamik enerjisi üzerinde durmama gerek yok. Bu enerjinin dayanılmaz gücü, Türk ırkının tarihinde şimdiden önemli bir sayfa olarak yer almıştır. Ancak ben, pek bilinmeyen bir başka özelliğine değinmek istiyorum: Bu da Atatürk'ün doğuştan gelen, belki de farkında olmadan tıpkı sütün kaymağını hemen ayıran aletler gibi, faydasızı faydalıdan ayırma yeteneğiydi.

8. Atatürk'ün bütün kişiliğinde veya en azından mevcut şeklinde, bazı çelişkilerle karşılaşılmaktadır. İddia edilen acımasızlığı, onu tanıyanların çok iyi bildiği gibi, vatandaşlarına duyduğu sevgiyle uyuşmamaktadır. Tensel günahlar ve geçici ilişkilere duyduğu varsayılan zevklere karşın toplumda kadının rolü kavramı, halk devrimlerinde en çarpıcı savunmayı ortaya koyduğu kadın hakları ve önemiyle bağdaşmamaktadır.

Zira bir iki sene içinde çokeşliliği yasal olarak ortadan kaldırmış ve istedikleri takdirde harem kadınlarına bile devletin liberal mevkilerinin açık olduğunu ortaya koymuştur. (Kimi zaman toplum içinde de olsa) Özel hayatını tanımlayan ve göz ardı edilmiş resmiyeti, giyiminin kusursuzluğu, olağanüstü tavırları ve resmi görevlerdeki asaleti ile garip bir çelişki yaratmaktadır. Sadece birkaç büyük adam daha rahat ve daha güvenli hissetmenizi sağlayabilir; sanırım yok denecek kadar azı da gerektiğinde sizi bu kadar rahatsız hissettirebilir.

9. Atatürk, Batı'da "yes-men" ve uzun süredir Türkiye'de "evet efendimci" olarak bilinen tarzdan hoşlanmıyor, bu tür insanları aşağılıyordu. Ahmak ve dalkavuklara tahammülü yoktu. Aslında belki de en çok sömürücüleri sevmez, açgözlüleri hor görürdü. Bir insanın onun için çalışıyor olması fikrine hoş bakmazdı. Kendisi zaten ülkesi, ırkı ve insanları için yaşıyor, onlar için düşünüp onlar için çalışıyordu. Diğerleri bu şekilde davranmıyorsa görevlerini yerine getiremedikleri kanısına varıyordu.

10. Korkarım gelecek nesillere Atatürk bir diktatör olarak aktarılacak.Bunun yanlış olacağı kanısındayım.Hem savaşta, hem barışta evet o büyük bir liderdi ancak gerçek bir diktatör değildi. Ne yazık ki ben, şimdiye kadar onu anlatabilecek diktatör kelimesine ait bir tanımımız olduğuna inanmıyorum. Ancak Hitler ve Mussolini'nin tersine, devlette idari veya yönetim fonksiyonu bulunmuyordu; af yetkisi yoktu; mahkemelere emir yetkisi yoktu; diplomatik misyon temsilcilerini reddetme hakkına sahip değildi.

Bütün bu hususlara teknik gözle bakıp bir kenara iter ve bütün devlet meselelerinde onun isteklerinin hakim olduğu konusunda ısrar edebilirsiniz. Doğru ancak daha çok o konudan sorumlu kişilerin onayının hakimiyeti şeklinde karşımıza çıkıyordu.

Olayların gidişi, Atatürk'ün görüş açısının doğruluğunu, verdiği hükümlerin zekice olduğunu ve hata yapmadığını göstermiştir. Dolayısıyla sıkça fikirlerine başvurulması ve memnuniyetle bu fikirlerin uygulanmasını görmek pek de şaşırtıcı değil. Ancak onu Mussolini, Hitler veya Primo de Rivera gibi diktatörlerden ayıran belki de en büyük özellik, başından beri isteyerek ve çok emek sarf ederek, kendini yaşatacak bir sistem kurmaya çalışmasıdır.

Atatürk'ten sonraki Cumhurbaşkanı seçiminin sessizce hallolması ve ölümünden sonra kurduğu rejimin sakince sürmesi bir kriterse evet başarılı olmuştur.

11. Atatürk'ün idrak gücünde esrarengiz bir yön vardı; küçük şeylere önem vermeyiş veya sinsi olamayışında üstün bir yön bulunuyordu; konsantrasyon gücü olağanüstüydü; şefkat ve ilgi bekleyen bilinçaltının etkileyici yanı belki de şuurlu amacının buz gibi dimdikliğinin bir başka parçasıydı.

12. Müslüman olarak doğmuş, ancak yobazlık karşıtı bir kişi olmuştu,doğruluğu sevmiş, günahtan nefret etmişti; işini iyi bilen, istidat sahibi bir askerdi, savaştan nefret ederdi. Bağımsızlığı elde ettiği andan itibaren barışın peşinde koşmuş ve barış ortamını sağlamayı başarmıştı.

Türkiye'nin kaderini elleri arasına aldığından beri, Kemalist Cumhuriyet'in dostluk elini uzatmadığı ve aralarında Osmanlı Imparatorluğu'nun düşmanlarının da bulunduğu tek bir komşusu dahi yoktur. Uzatılan dostluk eli çoğunlukla tutulmuş ve sarf edilen çabalar sonunda ülkelerarası sürtüşme azaltılarak, doğunun bu bölgesinde daha geniş kapsamlı barış,dikkat çekici bir biçimde sağlanmıştır.

13. Kemal Atatürk yapılması gerektiğine inandığı şeyleri korkusuzca yerine getirmekten asla vazgeçmemişti. Hastalığının şiddetlendiği anlarda ölüme çok yakınlaşmış olsa bile, korku asla ne yüreğine ne beynine yerleşmeyi başaramamıştı. O, Türk Milleti'ne hizmet ederken öldü. Ölüm bile büyük zaferini ondan çalmayı başaramamıştır. İnsanlara hayatlarını, onur ve şereflerini ve insanca yaşama yolunu vermiş, belki de bütün bunlardan daha önemlisi bu haklarına sahip çıkmalarını sağlayacak bağımsızlığı tattırmıştır.

Lordum, en derin saygılarımla, sizin en sadık ve en mütevazı hizmetkarınız olduğumu bildirmekten şeref duyarım.

Percy Lorainea

bruglione
24-12-2011, 15:56
http://video.haberturk.com/haber/video/ataturkun-omuzuna-seftali-suyu-damlatinca/56730

Atatürk'ün omuzuna şeftali suyu damlatınca
Atatürk'ün bir videosu internette tıklanma rekorları kırıyor...

ikiondokuz
24-12-2011, 18:42
o linkte bir şey çıkmadı. youtube da buldum

http://www.youtube.com/watch?v=2olxAeBYttI

şive, sesin tonu ve özellikle r harflerinin telaffuzu sanki başkası gibi geldi.
devamındaki ise sofrada yapılan konuşması, tv de de izlemiştim.


Atatürk'ün sesinden 'Çalın Davulları' türküsü.

VİDEO

http://www.gercekgundem.com/?p=424497

expertadvisor
24-12-2011, 18:45
www.isteataturk.com

JAKO
24-12-2011, 18:55
http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/resimler/1324674440.jpg

wo1
25-12-2011, 15:11
http://img16.imageshack.us/img16/8994/38189231990258136308412.jpg

JAKO
27-12-2011, 22:54
http://www.resmiyet.net/images/3875212623.jpg

yağmur
29-12-2011, 08:38
Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. Fakat sen buna karşı direneceksin. Önüne sonsuz engeller de yığacaklardır. Kendini büyük değil, küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra da sana büyük derlerse, bunu söyleyenlere güleceksin.

M. Kemal Atatürk

e-fulya
04-01-2012, 19:29
Atatürk'ü hiç böyle görmedik

Atatürk'ü daha çok heykellerde, ciddi duran fotoğraflarda görenler açısından, 1920'li yılların karikatürleri oldukça ilginçtir. Kiminde kafese konulamayan bir kartal, kiminde rakibini ringten atan bir boksör! Bir mizah dergisinde rakibini top gibi dışarı atıyor, başkasında gericiliğin üzerinden silindirle geçiyor. Bu karikatürler aynı zamanda tarihi birer belge. Atatürk’ü hiç alışık olmadığımız bir şekilde görmemizin ötesinde, dönemin daha iyi anlaşılması için önemli ayrıntılar içeriyor.


37 adet karikatürü görmek istiyorsanız:

http://www.ulusalkanal.com.tr/ataturku-hic-boyle-gormedik-resimleri,18.html

JAKO
07-01-2012, 05:55
https://fbcdn-sphotos-a.akamaihd.net/hphotos-ak-ash4/405439_10150528825223905_552448904_8680119_2353270 97_n.jpg

hi_dutengin
07-01-2012, 08:54
Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. Fakat sen buna karşı direneceksin. Önüne sonsuz engeller de yığacaklardır. Kendini büyük değil, küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra da sana büyük derlerse, bunu söyleyenlere güleceksin.

M. Kemal Atatürk
ATA'm a ait en sevdigim yazilardan biridir bu...bu yaziyi kucuk bir kagit parcasina yazip cebimde tasirdim gencligimde ve zor zamanlarimda okurdum ve bana her defasinda guc ve cesaret verirdi ve hala veriyor...Saygilar ATA'm sonsuza dek yolundan gitmeye ant ictim...

ümiter
07-01-2012, 16:31
Biz cahil dediğimiz zaman, mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim, hakikati bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okumak bilmeyenlerden de hakikati gören gerçek alimler çıkabilir.

ATATÜRK

YILDIRIMMM
08-01-2012, 09:17
Çalışkanlığı, zekası, kibarlığı, dürüstlüğü, hiç kimseden çekinmeden herşeyi herkezi yüzüne karşı söylemesi en büyük özellikleriydi.
Alnı geniş, kaşları çok gür ve kalkık, dudakları ince, saçları altın sarısı, gözleri masmavi, omuzları geniş, elleri ince ve zarifti.
Kendine koruma önlemi aldırmaz ve buna çok kızardı. Önemli memleket meselelerini geceleri ve yemek esnasında görüşür, hangi konu görüşülecekse o konuya vakıf kişileri çağırırdı.

Koray 3448
10-01-2012, 12:08
"Arkadaşlar, İngilizler ve yardımcıları milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermişlerdir.
Milletler bağımsızlıklarını hiç kimseye, hiçbir millet diğer millete hürriyet ve bağımsızlık vermez. Milletlerde tabiaten yaratılıştan mevcut olan bu hak, milletlerce kuvvede mücadele ile mahfuz bulundurulur.
Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet mahkûm ve esir vaziyettedir.
Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp olunur. Dünyada hayat için, insanca yaşamak için, bağımsızlık lazımdır. Bağımsızlık sahibi olmak için kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini isbat etmek icap eder.
Kuvvet ordudur."

"İngilizler milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek tabii olarak evvela onu ordudan mahrum etmek çabalarına giriştiler. Mütareke şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar. Askerlik izzeti nefsini yok etmeye çalıştılar. Ordumuzu tamamen lağvederek milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin izzeti nefsine, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla, milleti alçaklığa boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar."

"Herhalde ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lazımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller ve müşkülat kalmaz. Bu hakikat karşısında ve içinde bulunduğumuz vaziyete göre, subaylar heyetimize düşen vazifenin mahiyeti ve ehemmiyeti kendiliğinden meydana çıkar."

"Ordu ise arkadaşlar, ancak subaylar heyeti sayesinde vücut bulur. Ordunun ruhu subaylardır. Bu halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenen ordumuzu tamir edecek ve canlandıracak ve ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir."

"Şahsi ve özel hayatları itibariyle de subaylar fedakârlar sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler."

"Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürür, aşağılar ve hor görür. Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzeti nefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardı: Şerefini korumak. Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği şerefi ayaklar altına almaktır. Dolayısıyla subay için "ya istiklâl ya ölüm" vardır.
Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz. Bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız."


Mustafa Kemal Atatürk "Subaylara Seslenişi / Afyon 10 Ağustos 1920"

neon06
15-01-2012, 20:34
http://www.youtube.com/watch?v=-nyMA-k-m8M

emrek83
15-01-2012, 21:08
Anıtkabir'in bilinmeyenleri


Türk milletinin kalbinin attığı yer olan Anıtkabir bilinen siluetinin yanı sıra bilinmeyen bir çok gerçeği de yıllardır derinliklerinde saklıyor. Yapımı 9 yılda tamamlanan yaklaşık 150 bin ton ağırlığındaki Anıtkabir heykellerinden süslemelerine kulelerinden kabartmalarına kadar pek çok özel anlamlarla yüklü...

Anıtkabir Komutanlığı’ndan alınan bilgiye göre yapımına 9 Ekim 1944’de başlanan ve 1 Eylül 1953’de tamamlanan Anıtkabir’in yerini ilk olarak Aydın Milletvekili Mithat Aydın önerdi. Ata’nın kabrinin yapımıyla ilgili komisyon Etnografya Müzesi TBMM’nin arkasındaki tepe (Kabatepe) Ankara Kalesi Altındağ ve Gazi Orman Çiftliği seçeneklerini eleyerek tam Çankaya’da karar kılacağı sırada Aydın Milletvekili Mithat Aydın daha sonra “Anıttepe” olarak adlandırılacak olan Rasattepe’yi önerdi. Komisyon üyelerinin de burayı gördükten sonra Aydın’a hak vermeleri üzerine Anıtkabir’in Rasattepe’ye yapılması kararlaştırıldı. Türk milletine gömüleceği yer konusunda bir vasiyette bulunmayan Atatürk’ün yıllar önce bir gezi sırasında Rasattepe’yi gezerken ağzından dökülen “Bu tepe ne güzel bir anıt yeri...” sözleri de bugün için çok anlamlı...

Anıtkabir için 1941’de açılan yarışmaya İkinci Dünya Savaşı’nın en çetin günleri yaşanmasına rağmen Türkiye Almanya İtalya Avusturya İsviçre Fransa ve Çekoslovakya’dan toplam 49 proje katıldı. Ancak en çok beğenilen üç proje arasında Prof. Emin Onat ile Doç. Orhan Arda’nın “25” numaralı projesi kabul edildi.

VATAN TOPRAĞINDA YATIYOR
750 bin metrekarelik bir alan üzerinde aslanlı yol tören meydanı mozole ve on kuleden oluşan Anıtkabir 907 metre yüksekte yer alıyor. Ata’nın kabri 40 tonluk yekpare mermerden yapılan sembolik lahdin yaklaşık 7 metre altındaki mezar odasında bulunuyor Türk milletinin kalbine gömdüğü Atatürk Selçuklu-Osmanlı kümbet mimarisine göre yapılmış sekizgen şeklindeki mezar odasında “vatan toprağında” yatıyor.

Ölümünden 15 yıl sonra Etnografya Müzesi’ndeki geçici istirahatgahından Anıtkabir’e nakledilen Ata’nın naaş'ı tahnit işlemi çözülerek Suriye’deki Caber Kalesi Kore’deki Türk şehitliği Selanik’teki doğduğu evin bahçesi KKTC ve illerden getirilen toprakların harmanlandığı “vatan toprağına” İslami usullere göre kefenlenerek ve yüzü kıbleye bakacak şekilde defnedildi. Ata’nın kabrinin yer aldığı mezar odasına Genelkurmay Başkanı’nın izniyle girilebiliyor.

ASLANLARIN SIRRI
Türk milleti için kutsal değerlerle kuşatılan Anıtkabir’deki her mimari unsur ayrı bir mana taşıyor. Ata’nın kabrine ulaşan 262 metrelik Aslanlı yolun sağ ve solunda bulunan 24 aslan “24 Oğuz boyunu” temsil ediyor. Türk kültüründe güç sembolü olduğu için seçilen aslan figürlerinin çift olması milletin “birlik ve bütünlüğünü” vurgularken aslanların kedi gibi yatar pozisyonda olması ise bu büyük gücün “barışseverliğini” sembolize ediyor. Ziyaretçilerin de kabrin manevi atmosferine ayak uydurmaya yönlendirildiği Aslanlı yolda taşlar Ata’nın huzuruna çıkanların “başlarının öne eğik” olması için 5 santimlik çim boşluğu bırakılarak döşenmiş.

Depreme karşı dayanıklı kılmak için tıpkı bir geminin su altındaki kısmı gibi toprağın içine yerleştirilen Anıtkabir’de mozolenin iç duvar ve zemini en nadide mermerlerle kaplanırken tavanları renkli ve altın varaklı İtalyan mozaikleriyle süslenmiş. Milli değerleri temsil eden isimler verilen ve Selçuklu çadır mimarisinin özelliklerini yansıtan bir mimariyle yapılan 10 kule Anıtkabir’in siluetine ayrı bir değer katıyor.

BAYRAK DİREĞİ ABD’DEN GELDİ
Anıtkabir’in diğer unsurlarında olduğu gibi bayrak direği de çok özel... Anıtkabir’in 335 metre uzunluğundaki bayrak direğini 1946 yılında Nazmi Cemal adlı bir Türk vatandaşı ABD’den gönderdi. 4 metresi kaidenin altında gömülü bulunan direğin 295 metresi görülebiliyor.

MÜZEDEKİ ESERLER
Anıtkabir’deki Atatürk Müzesi de Ata’nın doldurulmuş köpeği Foks’tan tıraş takımlarına bastonlarından aldığı çok özel hediyelere kadar özel hayatını yansıtan pek çok nadide parçaya ev sahipliği yapıyor. Ata’nın anne ve babasının fotoğrafları Türkiye Cumhuriyeti’nin verdiği eski yazı ve Latin harfleriyle basılmış iki nüfus cüzdanı Göğsünde taşımayı en çok sevdiği madalyalardan biri olan 1917’de Sultan 5. Mehmet Reşat’ın verdiği altın imtiyaz madalyası Sovyet Mareşali Voroshilov ve İran Şahı Pehlevi’nin hediye ettiği değerli taşlarla süslü kılıçlar ve ince bir zevkin ürünü olan saatleri dikkat çekici parçalar arasında... Atatürk’ün hem baston hem de tüfek olarak kullanılabilen özel silahı manevi kızları Sabiha Gökçen ve Afet İnan’a hediye ettiği çok özel tabancaların da sergilendiği müzede manevi kızı Rukiye Erkin’e hediye ettiği ancak bir mercek yardımıyla okunabilen metal mahfazası içinde mini bir Kuran dikkati çekiyor.

ETİYOPYA KRALI’NIN İLGİNÇ ÇELENGİ
Milletvekili mazbataları ve 1927 yılında yaklaşık 5 günde okuduğu Nutuk’un orijinal metninin de yer aldığı müzede Etiyopya Kralı Haile Selasiye’nin 1967 yılında Anıtkabir ziyaretinde mozoleye bıraktığı iki büyük gül dalıyla sembolize edilen gümüş çelenk de en ilginç parçalardan birisi... Anıtkabir’deki Atatürk Müzesi’nde ayrıca okumaya büyük önem veren Atatürk’ün özel kitaplığında bulunan Türk ve İslam tarihi dil edebiyat sosyal bilimler bilim ve teknik konularındaki Türkçe Osmanlıca Fransızca İngilizce Almanca Rusça Arapça Farsça Slav dillerindeki toplam 3 bin 118 kitap da sergileniyor.

setiturhan
17-01-2012, 19:10
Cumhuriyetin kazanımlarına ve Atatürke salyaları akarak saldıranlara Neyzen Tevfik'in yanıtı
92619

descarte
18-01-2012, 03:17
Kardeşlerim ATATÜRK çok bir büyük Lider ,ülkemizi Düşman İşgalinden Kurtaran yöneten kişi İman gücüyle Ülkemiz insanların çabasıyla Ülkemiz Kuruldu Binlerce şükürler olsun Vatan toprağında 1 damla emeği olanlara Allahrazı olsun....

Aklımı kurcalayan BİR VİDEO İZLETTİLER ARKADAŞLAR (bu arkdaşım toplu sohbetlere takılan biri) HEMEN ARAŞTIRDIM ÇOK YANILTIYORLAR::::::

İlk önce ATATÜRKÜN SÖZLERİNİ dİNLEYİN.

http://www.youtube.com/watch?v=xi04uFpdfPw

descarte
18-01-2012, 03:17
BUda SAYIN HOCAMIZ ADNAN OKTARIN YORUMU AÇIK VE NET:


http://www.youtube.com/watch?v=MUfGwrjC_As

Koray 3448
18-01-2012, 13:16
Kardeşlerim ATATÜRK çok bir büyük Lider ,ülkemizi Düşman İşgalinden Kurtaran yöneten kişi İman gücüyle Ülkemiz insanların çabasıyla Ülkemiz Kuruldu Binlerce şükürler olsun Vatan toprağında 1 damla emeği olanlara Allahrazı olsun....

Aklımı kurcalayan BİR VİDEO İZLETTİLER ARKADAŞLAR (bu arkdaşım toplu sohbetlere takılan biri) HEMEN ARAŞTIRDIM ÇOK YANILTIYORLAR::::::

İlk önce ATATÜRKÜN SÖZLERİNİ dİNLEYİN.

Kurcalamasın Sn. Descarte konuşmanın tamamını dinlemek lazım, hernekadar sevmesemde maşşallahcının dedikleri daha mantıklı ...
Ama öncesinde Atamızın yaptığı konuşmanın metnini dinlemek/okumak gerekir diye düşünüyorum ...

Bu arada İngiliz oyunlarına gelmemek lazım, Türklere iki Mustafayı biraraya getirtmemek amaç ...

yağmur
19-01-2012, 21:25
Atatürk,ün Bursa nutku

Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!

Mustafa Kemal Atatürk
Bursa, 5 Şubat 1933

YILDIRIMMM
20-01-2012, 17:07
BİR ASKERİN MEZARINA

Şurada, kabrin üzerinde konulmuş bir,
Beyaz taş var, onun altında bayraklar
Temevvüç ederken, kelleler uçuşurken...
Celâdeti tâbân olurken aldığı cerîhai mevt
İle bu âlemi hîçîye vedâ etmiş bir
Asker yatıyor...
Onun hâbı istirahate çekildiği şu
Makberin üzerine rüfekası eşki teessür döktüler.
Kadınlar dümü rizi mâtem oldular. İhtiyarlar
Nâle eylediler, çocuklar ağladılar.
Şu söğüt ağacının nim setreylediği senin
Mezarın üzerine bir zırh başlık ile kılıç hak,
Olunmuştur. İşte orası o kahramanı muhteremin
Câyi istirahatidir. Ne mutlu ki, hâki pâye vatan
Ona nâilini intizar olmuş!...


MUSTAFA KEMAL

Koray 3448
21-01-2012, 12:36
Atatürk,ün Bursa nutku
Bursa, 5 Şubat 1933

Konuşmayı yapmasına sebep olayın öncesi ;

Şubat 1933'te Bursa Ulucami'de toplanan 100 kadar irticacı camilerde Türkçe ezan okunmasına karşı bir ayaklanma girişiminde bulunurlar. Ayaklanma kısa sürede bastırılır.

Atatürk Bursa'ya gider, Çekirge yolu üzerinde bulunan bir köşkte akşam yemeği yenildiği sırada bir kişi Atatürk’e ayaklanmayla ilgili olarak şöyle diyecek olur ; "Bursa gençliği olayı hemen bastıracaktı, fakat zabıta ve adliyeye olan güveninden ötürü..."

Atatürk hemen konuşmakta olan kişinin sözünü keser ve Bursa Nutku olarak bilinen konuşmasını yapar ;

Koray 3448
21-01-2012, 12:44
http://666kb.com/i/c0kok82bkauikpllv.jpg

Yüzlerdeki Hayranlık

ümiter
24-01-2012, 12:11
....Atatürkçülük ne demektir? Atatürkçülük, kısaca ulusal bağımsızlık ve ulusal onur demektir.Atatürkçülük, özetle antiemperyalist bir Kurtuluş Savaşı'nı başlatan ve sürdüren bir eylem ve öğretidir....

Temelinde bağımsızlık harcı yatan Cumhuriyetimiz, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra emperyalistlerin ahtapot kollarında teslim edilmiştir. Öyle bir teslimiyettir ki, yer altı zenginliklerimiz çokuluslu şirketlerin emrindedir; öyle bir teslimiyettir ki, petrol, maden ve yabancı sermaye yasaları yabancı uzmanlarca hazırlanmıştır; öyle bir teslimiyettir ki, ülke topraklarının bir bölümü üs adı altında başka devletin genelkurmayına armağan edilmiştir; öyle bir teslimiyettir ki, ordumuzun silahları, araç ve gereçleri okyanus ötesi ülkelerin buyruklarına bağlanmıştır.

uğur mumcu..

SNOWDROP
24-01-2012, 12:46
Bir tane de ben ekleyeyim...Mehmet Dumlu Hocamdan ruhu şad olsun...

Mustafa Kemal, yapısı itibariyle şecaat ve metanet sahibi bir kişiliğe sahipti. Bunun böyle oluşunu da teğmen rütbesini taktığı andan itibaren birçok savaşların içine girip hepsinden muzaffer olarak çıkmasıyla göstermiştir.

Yine Atatürk'le ilgili ancak bugüne kadar hiç duyulmamış bir hadiseyi Azizim Hoca Mustafa Efendi (k.s.)'den dinledim:

Atatürk, Bandırma vapuruyla Samsun'a çıkıp Kuvâ-i Milliyye hareketlerin başlattığı zaman Erzurum ve Sivas arasında Atatürk'ü taşıyan araba arıza yapar Arkadaşları, arabanın arızasını gidermeye çalışırlar. Bu arada Mustafa Kemal, yolun kenarında bir ileri, bir geri yürümeye başlar. Aynı zamanda düşüncelidir. Bu esnada yolun üzerinde Atatürk'e doğru merkep üzerinde başı sarıklı bir köy imamının gelmekte olduğu görülür.

Hoca Efendi yaklaşarak Atatürk'e selâm verir. Atatürk:

-Aleyküm selâm hocam, diyerek mukabele eder.

Mustafa Kemal Paşa, Hoca Efendi'ye:

-Hocam, yolculuk ne tarafa? diye sorar.

Hoca Efendi, parmağını uzatarak 3-5 km. ilerideki ağaçları göstererek bir köyü işaret eder:

-Beyim! İşte şu karşıdaki köye gidiyorum, der.

Mustafa Kemal Paşa:

-Hayrola hocam! O köyde ne işin var? diye sorduğunda hoca:

-Beyim, o köyün imamı, benim ve bu civardaki imamların hocasıdır. Benim gibi birçoğumuzu yetiştirmiştir. Dün üç beş köyü, kendi köyünde toplayıp, aşlar kaynatıp hatimler okuyup, dualar edileceğini haber saldı. Bu yapılacak duaya katılmak için yola çıktım, der.

Atatürk:

-Hocam, nedir duanızın sebebi? Sünnet, düğün falan mı var? diye sorduğunda, Hoca Efendi:

-Hayır beyim! Sünnet, düğün falan yok. Hâdise şudur : Allah, bu milletin başına bir Mustafa Kemal Paşa vermiş, milletin önüne düşmüş, kurtuluş hareketlerini başlatmış. Onun muvaffakiyeti için hatimler okuyup dualar etmeye gidiyorum, der.

Mustafa Kemal:

-Hocam, Allah dualarınızı kabul buyursun. Masum çocukları da duanın içine katın. Masumların içinde bulunduğu dua ind-i ilâhîde kabul olunur, der.

Bu konuşmanın üzerine Atatürk, hocayı biraz daha konuşturmak ister ve şöyle devam eder:

Hocam, maşallah bindiğin merkebe iyi bakmışsın. Hayvan besili, der.

Hoca:

-Beyim, dil bilmez hayvan. Yemine, samanına dikkat etmezsek Allah sorar, diye cevap verir

Atatürk tekrar sorar:

-Hocam, sen hiç hayvanlarla, kuşlarla yani böyle canlılarla ilgili kitaplar okudun mu?

Hoca:

-Beyim ben okumadım, fakat şimdi gittiğim o karşıdaki köyün hocasından bu mevzularla ilgili çok sohbet dinledim. Başınızı ağrıtmazsam anlatayım, der.

.......

-Beyim muhabbet güzel, ama ben yoluma devam edeyim. Hatim ve dualarımızı yapalım. Zira köyüme geri dönmem lâzım, diye ayrılır. Hoca Efendi, üç beş metre gider sonra geriye döner. Atatürk'e yaklaşarak:

-Beyim güzel dilleştik. Ancak sizi tanısaydık. Kim olduğunuzu bilseydik, deyince Atatürk hocanın yanına yaklaşır. Sağ elini merkebin üzerindeki hocanın omuzuna koyar. Derin bir nefes alır.

-Hocam hocam! İşte o dua etmeye gittiğin Mustafa Kemal benim, der. Bunu duyan Hoca Efendi, merkebinden iner. Atatürk' le sarmaş dolaş olurlar ve her ikisi de ağlar. Sonra hoca yoluna devam eder.

ugurg
24-01-2012, 13:08
Buraya yazılacak çok şey var yazsam 100 sayfa olur.....
kısa vede öz;SENİ ÇOK SEVİYORUZ,MUSTAFA KEMAL ATATÜRK SENİ UNUTMAMAK VEDE SENİN ESERLERİNİ YAPTIKLARINI HATIRLATMAK BİZİM ÖMÜR BOYU BOYUNUMUZUN BORÇUDUR,,,,

SAYGILAR,,,

YILDIRIMMM
24-01-2012, 18:51
Uğur Mumcu ve Gaffar Okkan'ı anıyoruz Bugün, gazeteci Uğur Mumcu'nun 17'nci, Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan'ın ise 11'nci ölüm yıldönümü. Mumcu ve Okkan için, anma töreni yapıldı.

descarte
26-01-2012, 23:38
Konuşmayı yapmasına sebep olayın öncesi ;

Şubat 1933'te Bursa Ulucami'de toplanan 100 kadar irticacı camilerde Türkçe ezan okunmasına karşı bir ayaklanma girişiminde bulunurlar. Ayaklanma kısa sürede bastırılır.

Atatürk Bursa'ya gider, Çekirge yolu üzerinde bulunan bir köşkte akşam yemeği yenildiği sırada bir kişi Atatürk’e ayaklanmayla ilgili olarak şöyle diyecek olur ; "Bursa gençliği olayı hemen bastıracaktı, fakat zabıta ve adliyeye olan güveninden ötürü..."

Atatürk hemen konuşmakta olan kişinin sözünü keser ve Bursa Nutku olarak bilinen konuşmasını yapar ;

Beni Yanlış anlamayın , Peki Ulu Önderimiz ATATÜRK neden Ezanı Türkçe okutmuş Sebebini bilmiyorum.

Shades
27-01-2012, 00:26
Anlayalim diye

Koray 3448
27-01-2012, 14:16
Beni Yanlış anlamayın , Peki Ulu Önderimiz ATATÜRK neden Ezanı Türkçe okutmuş Sebebini bilmiyorum.

Ne dendiğini anlamak için ...

Camilerimiz hem ibadet hemde öğrenim yeridir/olmalıdır ...

Çok sık verilen ve konunun özünü anlatan bir örnek vardır ...

Camide hocanın Kurandan ne okuduğu anlamadan duygulanarak ağlayanlar olur, oysa okunan "vergilendirme" ile ilgili suredir ...

Okunanın içeriği önemlidir, bunları öğrenmekse daha önemli ...

Ben İstanbulluyum ve anadoluda çalışıyorum, bırakın 1930'ları 2012 yılında normal bir olayda bile Türkçe anlatılanı anlayamayan/öğrenemeyenler var ...

Bunları yaşadıkça Atamızın dehasına hayran kalmamak mümkün değil ...

Emrahve
27-01-2012, 15:29
Ne dendiğini anlamak için ...

Camilerimiz hem ibadet hemde öğrenim yeridir/olmalıdır ...

Çok sık verilen ve konunun özünü anlatan bir örnek vardır ...

Camide hocanın Kurandan ne okuduğu anlamadan duygulanarak ağlayanlar olur, oysa okunan "vergilendirme" ile ilgili suredir ...

Okunanın içeriği önemlidir, bunları öğrenmekse daha önemli ...

Ben İstanbulluyum ve anadoluda çalışıyorum, bırakın 1930'ları 2012 yılında normal bir olayda bile Türkçe anlatılanı anlayamayan/öğrenemeyenler var ...

Bunları yaşadıkça Atamızın dehasına hayran kalmamak mümkün değil ...

Sayın Koray3448,
Ezan ın Türkçe okutulmasını bende doğru bulmuyorum.
Ayrıca Ezan neden okunur ?
Namaza cağırmak amacıyla.
Peki Namaz da söylenen sözler Arapça iken,
Ezanın da Arapça olmasında bir sakınca yok.
Dünyanın her yerinde aynı dille söyleniyor.


Ayrıca merak edenlere o zamanlar okunan Türkçe Ezan,


Tanrı uludur, Tanrı uludur, Tanrı uludur, Tanrı uludur
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’dan başka yoktur tapacak
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’dan başka yoktur tapacak
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’nın elçisidir Muhammed
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’nın elçisidir Muhammed
Haydin namaza, haydin namaza
Haydin felaha, haydin felaha
(Namaz uykudan hayırlıdır, Namaz uykudan hayırlıdır)
Tanrı uludur, Tanrı uludur
Tanrı’dan başka yoktur tapacak.

Allahın 99 ismi vardır ama icinde TANRI diye bir ismi yoktur.
Gercekci olalım.

Koray 3448
27-01-2012, 16:10
Sayın Koray3448,
Ezan ın Türkçe okutulmasını bende doğru bulmuyorum.
Ayrıca Ezan neden okunur ?
Namaza cağırmak amacıyla.
Peki Namaz da söylenen sözler Arapça iken,
Ezanın da Arapça olmasında bir sakınca yok.
Dünyanın her yerinde aynı dille söyleniyor.


Ayrıca merak edenlere o zamanlar okunan Türkçe Ezan,


Tanrı uludur, Tanrı uludur, Tanrı uludur, Tanrı uludur
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’dan başka yoktur tapacak
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’dan başka yoktur tapacak
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’nın elçisidir Muhammed
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’nın elçisidir Muhammed
Haydin namaza, haydin namaza
Haydin felaha, haydin felaha
(Namaz uykudan hayırlıdır, Namaz uykudan hayırlıdır)
Tanrı uludur, Tanrı uludur
Tanrı’dan başka yoktur tapacak.

Allahın 99 ismi vardır ama icinde TANRI diye bir ismi yoktur.
Gercekci olalım.

Ezandan çok hocanın okuduğu Kuran surelerini kastetmiştim ...

Benim için ezan namaz vakti için "çağrı" herhangi bir şey öğrenmek için önemli değil ayrıca oradaki "Tanrı" kelimesinede takılmıyorum ...

Ezanda en önemlisi "makam" dili benim için farketmiyor ...

ihsan724
29-01-2012, 15:06
Merhaba arkadaşlar ezan ve arapça okunması le ilgili yazılarınızı okudum.Düşüncelerinizi samimi bir şekilde dile getirmişsiniz.Fakat bizim düşündüklerimizden başka arapça okunmasının daha derin hikmetleride olabilir.Bunların öğrenilmesi ile hakikatler ortaya çıkar , mesele çözülmüş olur.

ihsan724
29-01-2012, 15:12
İmam Gazzalî der ki: "Ezan sesini işittiğin zaman, kıyamet günündeki davetin dehşetini düşün. Ezana süratle icabet için, bâtın ve zâhirin ile hazırlan. Çünkü ezana süratle icabet edenler, o büyük günde lûtuf ve mülayemetle davet edilirler. Kendi kendine düşün: Eğer ezan sesini rağbet ve sevinçle karşılıyorsan, o hüküm gününde, kulaklarına çınlayacak olan müjde ve kurtuluş nidasıdır. Bunun içindir ki Peygamber Efendimiz "Erihnâ yâ, Bilâl! (Ezan ve namaz ile bizi rahatlandır, yâ Bilâl)" buyurmuştur.Kâinatın yaratılışının, biz insanların ve bütün mahlukatın var oluşumuzun gayesi, tevhidin ilanıdır. Yani Allah'ın Rububiyyetini göstermesine mukabil, ubudiyyetimizi izhar etmekle cevap vermektir. Ezan, işte bu izhardır, bu cevaptır ki, cevapların en güzeli olarak vahyin telkini ile bize hediye edilmiştir.

ihsan724
29-01-2012, 16:25
detaylı bilgi için bakınız
http://www.nurnet.org/ezan-neden-orijinalinden-baska-bir-dilde-okunamaz/

ümiter
29-01-2012, 17:35
Sayın Koray3448,
Ezan ın Türkçe okutulmasını bende doğru bulmuyorum.
Ayrıca Ezan neden okunur ?
Namaza cağırmak amacıyla.
Peki Namaz da söylenen sözler Arapça iken,
Ezanın da Arapça olmasında bir sakınca yok.
Dünyanın her yerinde aynı dille söyleniyor.


Ayrıca merak edenlere o zamanlar okunan Türkçe Ezan,


Tanrı uludur, Tanrı uludur, Tanrı uludur, Tanrı uludur
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’dan başka yoktur tapacak
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’dan başka yoktur tapacak
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’nın elçisidir Muhammed
Şüphesiz bilirim, bildiririm: Tanrı’nın elçisidir Muhammed
Haydin namaza, haydin namaza
Haydin felaha, haydin felaha
(Namaz uykudan hayırlıdır, Namaz uykudan hayırlıdır)
Tanrı uludur, Tanrı uludur
Tanrı’dan başka yoktur tapacak.

Allahın 99 ismi vardır ama icinde TANRI diye bir ismi yoktur.
Gercekci olalım.

Haşa Allah Türkçe bilmiyormu ?kalplardekini bilmiyor mu? ibadet konusunda eğer müslüman ülkeler kendi dillerinde doğru yapılmış bir çeviri ile ibadet edebilselerdi ..dünyada hristyanlıktan daha yaygın bir İslam dini olurdu bence..

Emrahve
30-01-2012, 13:13
Haşa Allah Türkçe bilmiyormu ?kalplardekini bilmiyor mu? ibadet konusunda eğer müslüman ülkeler kendi dillerinde doğru yapılmış bir çeviri ile ibadet edebilselerdi ..dünyada hristyanlıktan daha yaygın bir İslam dini olurdu bence..

Şimdi sizin söylediğiniz ile bu konu cok farklı.
Din belli şeyleri emretmiştir. Dua ve ezanın bir tek okunuşu var.
Fakat şöyle de birşey var. Sen gece uyurken, Bismillahirrahmanirrahim diye başladın duana, üstüne Türkçe olarak Allahım bana verdiğin rızıklara şükürlersen olsun vb. şekilde dua ettin. Böyle dua elbette olur, illa arapça edeceksin diye birşey yok. Fakat Fatiha ve diğer duaları arapca okuman gerekiyor. Neyse bu konular cok derin konular ve bende cok cok bilgi sahibi biri değilim. Olurda yanlış birşey söylerim, dinden cıkarım Allah korusun.

Ayrıca, bu konuyu konuşma yeri değil burası.

utkuran
02-02-2012, 00:10
"... fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ..."

aminoasit
02-02-2012, 00:25
başlık 2006'da açılmış...
Sağolasın Sn Babo...

şimdi (27 Ocak - bugün) tartışılanlara baktım...

sonra başa döndüm... :

arkadaş vaktinde eklemiş de "okumak, anlamak" başka bir mevzu herhalde...

eline sağlık...

"Saat 2.30.

Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
ne toprak kokusu vardır.
Gündüz güneşin,
gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için
ve dünya karanlıkta daha bizim,
daha yakın,
daha küçük kaldığı için
ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten
evimize, aşkımıza ve kendimize dair
sesler geldiği için
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını
seyrediyordu Kocatepe'den
dünyanın en yıldızlı karanlığını. "

.

merlin
02-02-2012, 09:41
İnönü 'ye vuruyor gözüküp Atatürk'e saldırmayı sürdürenler.....
Diyorum ki sürekli dillerine doladıkları Dersim olayları.
Aynı kesim mesela kendi rezaletleri olan İstanbul'daki Rum ve Yahudilerin mallarının yağmalanmasını neden hiç dillendirmezler ?
Neden mesela Maraş, Sivas , Çorum olaylarını yalnızca provakasyon olarak nitelerler ? Ve kimin provake ettiğini neden ortaya dökmezler ?

Ya da düşünüyorum. Özellikle 1980 sonrası Amerika ile göbek bağı kuranlar , çok eleştirdirdikleri Atatürk döneminde bu ülkeyi yönetselerdi ne olurdu ?

*Türkiye 2. dünya savaşına girerdi.
*Amerika 1 milyon askeri Japon savaşına taşırdı , hepsi ölürdü.
*Hitler'in panzerleri Edirne'den 1 saatte İstanbul'a inerdi. 2 milyon Türk ölürdü.
*Amerika 500 000 Türk askerini Kuzey Afrika'ya dikerdi. Hepsi ölürdü. Yemen Türküsünden sonra Kahire türküsü de soylerdik şimdi.
*Aynı Amerika zayıflayan bünyede bir Kürt devleti kurmaktan çekinmezdi.

Olmaz mıydı ?
Soyle bir çevremize bakalım. Amerikanın menfaati neredeyse biz 30 senedir oradayız. Irak , Suriye, Libya .....


Bu ülke savaştan önce Almanlar ve İngilizlerce hem tehdit edildi, hem de kendisine çok büyük şeyler vaad edildi. Almanlar ''ordunuzu modernize edelim, size onbinlerce top ve tank verelim , gemi verelim '' dedi.
İngilizler savaşa girin, gerisine karışmayın , girmezseniz fena olur dedi.
Ruslar aynı zamanda Kars ve Artvin'i istedi. Boğazları istedi.
Ama ikide bir çamur attığınız adamlar hepsine direndi. Türkiye 1 Türkün burnu kanamadan savaştan çıktı. Tüm dünyada 100 milyon insan öldü. Bir tek Türk ölmedi.
O çamur attığınız devlet, Almanlar kendi halkından olan Yahudileri doğrarken binlercesine kucak açtı. Tüm dünyadaki Musevi halkı buna hayranlık duyuyor halen.
O beğenmediğiniz adamların Arap ülkeleri ve İSlam coğrafyasındaki itibarı büyüktü. Cezayir'de Fransızlarla çarpışanların esin kaynağı Atatürk'tü. Pakistan'da bir kahramandı Atatürk. AFganlar onu örnek alıyordu. İran onu örnek alıyordu. O çamur attığınız kadro tüm ortadoğuyu etkiledi.

Siz ne yaptınız ? ''Din kardeşiniz İrana karşı füze kalkanı kurdunuz. Suriye yi parçalamak için uğraşıyorsunuz. Mısır da devlete karşı ayaklananları desteklediniz. 30 senelik dost Mübarek i sırtından hançerleyerek. Libya'da müteahhitlere kapılarını açanlara da aynı tarifeyi uyguladınız''

Ama varsa yoksa Dersim.
Dersim acıdır. Hem de çok. Kimse de günahsız değil.
Ama konu Dersim filan da değil. Şimdi Dersim diyenler , 70 sene önce zafer nidaları atıyordu insanlar öldürüldükçe.
Konu Atatürk.
İstiklal marşı batıyor, gençliğe hitabe batıyor, ANıtkabir batıyor, okullardaki Atatürk köşesi batıyor, Atatürk heykelleri batıyor, resimleri batıyor.

Dindar bir nesil yetiştireceğiz diye açıkça konusanlar 50 senedir kafir dedikleri Amerika'nın truva atı olmaktan çekinmiyor.

COCOR
02-02-2012, 20:23
Ezan ın Türkçe okunmasına gerekçe anlayalım denmiş ama...

Ezan kelimeleri halen günümüzde kullanılan kelimeler... Kolay anlaşılır... Uzun cümleler değildir.

Tüm kelimeler, Muhammed, resül, ilah, salah, felah... diğer kelimeler, belki bilinmeyebilir ama çat pat çıkarılır, enne, hayye eşhedü... bu kelimeler anlaşılmayabilir.. Günde en az 3 vakit söylenen kelimeler yabancı sayılmaz...

Bu yüzden Türkçe okunması gerekmez... Zaten doğru da değildir.

Diğer taraftan... Kur'an- Kerim in anlaşılması için mutlaka meali-türkçesi-tefsiri de okunmalıdır. Belki daha fazla okunmalıdır.

Merhum Mehmet Akif in şiirinde demek istediğini belki pek çok kişi bilir, hatırlar...

"Lâfzı muhkem, yalnız anlaşılan Kur’ân’ın:
Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz ma’nânın:

Ya açar bakarız nazm-ı celilin yaprağına
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne mezarlara okunmak, ne fal bakmak için"

Yani anlamalı mutlaka...

Shades
02-02-2012, 21:35
İnönü 'ye vuruyor gözüküp Atatürk'e saldırmayı sürdürenler.....
Diyorum ki sürekli dillerine doladıkları Dersim olayları.
Aynı kesim mesela kendi rezaletleri olan İstanbul'daki Rum ve Yahudilerin mallarının yağmalanmasını neden hiç dillendirmezler ?
Neden mesela Maraş, Sivas , Çorum olaylarını yalnızca provakasyon olarak nitelerler ? Ve kimin provake ettiğini neden ortaya dökmezler ?

Ya da düşünüyorum. Özellikle 1980 sonrası Amerika ile göbek bağı kuranlar , çok eleştirdirdikleri Atatürk döneminde bu ülkeyi yönetselerdi ne olurdu ?

*Türkiye 2. dünya savaşına girerdi.
*Amerika 1 milyon askeri Japon savaşına taşırdı , hepsi ölürdü.
*Hitler'in panzerleri Edirne'den 1 saatte İstanbul'a inerdi. 2 milyon Türk ölürdü.
*Amerika 500 000 Türk askerini Kuzey Afrika'ya dikerdi. Hepsi ölürdü. Yemen Türküsünden sonra Kahire türküsü de soylerdik şimdi.
*Aynı Amerika zayıflayan bünyede bir Kürt devleti kurmaktan çekinmezdi.

Olmaz mıydı ?
Soyle bir çevremize bakalım. Amerikanın menfaati neredeyse biz 30 senedir oradayız. Irak , Suriye, Libya .....


Bu ülke savaştan önce Almanlar ve İngilizlerce hem tehdit edildi, hem de kendisine çok büyük şeyler vaad edildi. Almanlar ''ordunuzu modernize edelim, size onbinlerce top ve tank verelim , gemi verelim '' dedi.
İngilizler savaşa girin, gerisine karışmayın , girmezseniz fena olur dedi.
Ruslar aynı zamanda Kars ve Artvin'i istedi. Boğazları istedi.
Ama ikide bir çamur attığınız adamlar hepsine direndi. Türkiye 1 Türkün burnu kanamadan savaştan çıktı. Tüm dünyada 100 milyon insan öldü. Bir tek Türk ölmedi.
O çamur attığınız devlet, Almanlar kendi halkından olan Yahudileri doğrarken binlercesine kucak açtı. Tüm dünyadaki Musevi halkı buna hayranlık duyuyor halen.
O beğenmediğiniz adamların Arap ülkeleri ve İSlam coğrafyasındaki itibarı büyüktü. Cezayir'de Fransızlarla çarpışanların esin kaynağı Atatürk'tü. Pakistan'da bir kahramandı Atatürk. AFganlar onu örnek alıyordu. İran onu örnek alıyordu. O çamur attığınız kadro tüm ortadoğuyu etkiledi.

Siz ne yaptınız ? ''Din kardeşiniz İrana karşı füze kalkanı kurdunuz. Suriye yi parçalamak için uğraşıyorsunuz. Mısır da devlete karşı ayaklananları desteklediniz. 30 senelik dost Mübarek i sırtından hançerleyerek. Libya'da müteahhitlere kapılarını açanlara da aynı tarifeyi uyguladınız''

Ama varsa yoksa Dersim.
Dersim acıdır. Hem de çok. Kimse de günahsız değil.
Ama konu Dersim filan da değil. Şimdi Dersim diyenler , 70 sene önce zafer nidaları atıyordu insanlar öldürüldükçe.
Konu Atatürk.
İstiklal marşı batıyor, gençliğe hitabe batıyor, ANıtkabir batıyor, okullardaki Atatürk köşesi batıyor, Atatürk heykelleri batıyor, resimleri batıyor.

Dindar bir nesil yetiştireceğiz diye açıkça konusanlar 50 senedir kafir dedikleri Amerika'nın truva atı olmaktan çekinmiyor.

Helal olsun eline saglik!

aminoasit
02-02-2012, 23:41
...Dindar bir nesil yetiştireceğiz diye açıkça konusanlar 50 senedir kafir dedikleri Amerika'nın truva atı olmaktan çekinmiyor.

malum,
anlayabilmenin yarısı ( :) ),
anlayabilmekten geçer...

evet, cümle absürd farkındayım... :he:

benim sorum tek:

şu an memleketimin dış politikası ile,
ABD'nin ortadoğu-kuzey Afrika politikası arasındaki ilişki, varsa çelişki nedir... ?

sıraya koyalım...

Mısır...

Tunus... Libya

ve diğerleri...

ve 'kör göze parmak':

"Esad kardeşim !!!"i hatırlayan var mı?


:he:

Sizi gidi, sizi.... :oley:


güldüğüme bakmayın;
birgün 'sizin de selanız okunacak'...


o kadar "hak"tan dem vuranları,
'Suudi' ailesi konusunda da söz etmeye davet ediyorum...

görelim;

olay Sermaye mi,
yoksa inanç mı?

.
.

pinky
04-02-2012, 18:15
Araştırmacı gazeteci, yazarımız Işın Erşen bugüne kadar toplumdan bir sır gibi
saklanan, Atatürk’ün parasıyla yaptırdığı camiinin sırrını bugünkü yazısında
açıklıyor..

http://img59.imageshack.us/img59/4170/tokyocamii.jpg (http://img59.imageshack.us/i/tokyocamii.jpg/)

Yobazların, dinsiz, din düşmanı olarak çamur atmaya kalktıkları Gazi Mustafa
Kemal Atatürk, kendi cebinden verdiği paralarla cami yaptırdı. Japon Kralı
Tokyo’ya cami yapılmasını istedi, bir diplomatı Ankara’ya yolladı. Atatürk,
Büyükelçi Torijori Yamada ‘ya ne cevap verdi ve Mustafa Kemal neden kendi
cebinden para vererek Tokyo’ya cami yaptırıldı? Bilinen ancak hep üstü
kapatılan, hiç konu edilmemiş tarihi bir gerçek.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün
aramızdan ayrılıp ebedi âleme göçüşünün 73. yılında, halktan bir sır gibi saklanan tarihi bir
gerçeği gündeme getiriyoruz.
Işın Erşen, Atatürk’ün ölüm yıldönümü nedeniyle bugünkü yazısında bazı çevrelerce
iyi bilinen ancak gizlenen Atatürk’ün 80 yıl önce kendi cebinden verdiği paralarla Tokyo’da
yaptırdığı camiinin gerçek hikâyesini allattı.

Bazı çevrelerce Atatürk’ün din düşmanı, hatta dinsiz olarak gösterilmek istemesine
çok üzüldüğünü ifade eden gazetemiz köşe yazarı Işın Erşen; “1980’li yılların başında
kardeşim ve eşi, Japonya’da Tokyo’da diplomat olarak görev yapıyorlardı. Annem, kardeşimin
yanına Tokyo’ya gitti. Annem, bir süre sonra döndüğünde Japonya anılarını anlatırken,
Ertuğrul faciasının yaşandığı 18 Eylül günü Oshima’da yapılan anma törenine kardeşimle
birlikte katıldığını ve kendisine de üzerinde Japonca Ertuğrul faciasının anısına yazılı bir tabak
verildiğini, aradan bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen Japonların bunu unutmadığı ve
Türklere büyük saygı duyduğunu anlatmıştı.”
Işın Erşen, annesinin Japonya seyahatinden sonra Tokyo Camiinden de bahsettiğini
belirterek olayı şöyle anlattı:
Anacığım, uzun süredir hasret kaldığı oğlunun yanında, birlikte geçirdikleri günleri
bize ballandıra ballandıra anlatırken, ben de bir gazeteci olarak acaba değişik bir şey
yakalayabilir miyim düşüncesiyle dikkatle dinliyordum. Kardeşimin, annemi Tokyo Camiine
götürdüğünü duyduğumda hayretler içinde kalarak “Tokyo’da cami de mi varmış?” diye
sormuştum. Anacığım, “Hem de Atatürk yaptırmış” dediğinde hayretler içinde kalmıştım.
Bu konuyu zaman içinde araştırdım ve bazı bulgular elde ettim.
1931 yılında Türkiye’ye gelip Atatürk’ü ziyaret eden Japon Elçisi Torijori Yamada,
yaptığı görüşmede, Atatürk’e Tokyo’ya bir cami yaptırması konusunda Japon Kralının ricasını
iletir.

Atatürk’ün harp Akademisinde okurken kısa süre Japonca dersleri verdiği için O’nun
“Hocam” diye karşıladığı Torijori Yamada’ya Atatürk “borç harç içindeyiz, devlet parasıyla
cami yaptıramam, ancak bu camiyi ben kendi paramla yaptırırım” der.
Atatürk Yamada’ya verdiği sözü tutmuş ve Tokyo Camii’ni yaptırmıştır. Cami 1938
yılında tamamlanmıştır.

Atamızın ebediyete intikalinin ve Tokyo camiinin ibadete açılışının 73. yıldönümü
nedeniyle bunu yazıma konu ederek toplumu bilgilendirmek istedim.
Şeriatçı, tarikatçı, yobazların, din düşmanı, kafir, dinsiz olarak tanıtmak istedikleri
Atatürk, yalnız Tokyo’ya camii “Tokyo Jamii Mosque “yaptırmakla kalmamış, Fransa’daki,
Paris Camii de (La MosquÈe de Paris) Atatürk’ün yardımlarıyla tamamlanmıştır.