PDA

View Full Version : Mustafa Kemal ATATURK



Pages : [1] 2 3 4 5 6

bikmisbroker
26-01-2006, 20:29
Ekteki yazi Mail Vasitasi ile bana ulasti, Yoneticilerimizden ricam Bir muddet Hisse net'in en cok okunan "Borsa Genel" bolumunde Ust siralarda "Pinlenerek" tutulmasi ve bir muddet sonra da Hisse net arsivlerindeki yerini almasidir.
Arada sirada da olsa Ulkemizi, Cumhuriyetimizi, ve Mustafa Kemali mizi hatirlamakda fayda var.

Bikmisbroker.

İçimizden Biri ATATÜRK
Araştırmacı Yazar Prof.İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI

Hepimizin bildiği gibi Mustafa Kemal ATATÜRK dünya döneminin liderleri içerisinden 21 nci yüzyıla geçebilen tek liderdir. Üstelik diğer liderler kendi halkları tarafından yok edilmemin acısını yaşamışken, o hala halkının ve dünyanın nabzında en büyük canlılığıyla, sevgisiyle, saygısıyla hala yaşayabilen dünyadaki tek lider.
Önemli olanda sanırım, yaşarken ölmek değil, öldükten sonra da bu kadar uzun süre canlı kalabilmeyi başarmak değil midir?
ATATÜRK’ü biz hep tarihe mal olmuş yönleriyle tanıdık: Asker ATATÜRK ya da devlet adamı ATATÜRK olarak.
Bu verdiğim örnek dünyada tek olan örnektir. Zaten herhalde bir başkasına da rastlamamız mümkün değil. En büyük düşmanı; hani şu ordularını denize döktüğü düşmanı, Yunan başkomutanı Trikopis. Hiçbir zorlama olmadan, hiçbir baskı olmadan her Cumhuriyet bayramı Atina’daki Türk büyükelçiliğine gidiyor Trikopis, ATATÜRK’ün resminin önüne geçiyor ve saygı duruşunda bulunuyor. Böyle bir saygıyı en büyük düşmanında uyandırabilen bir Mustafa Kemal.
Yıl 1938, General McArthur’un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüzyirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der:
“Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal’i görmek için neler vermezdim” dedirten o büyük özlemi ve onu oluşturabilen Mustafa Kemal’i.
Yada, yıl 1938. Bir İran’lı şair bir Tahran gazetesine ölümü üzerine bir şiir yazar. İşte o şiirin iki mısrasını sizlerle paylaşmak istiyorum. Diyorki;
“Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir.” dizelerindeki bu kıskançlığı oluşturabilen Mustafa Kemal.
Yıl 1976, UNESCO üyelerine bir öneriyle gelir. Öneri paketindeki bir cümleyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki ”Bu gün UNESCO’nun üzerinde çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa Kemal’dir.” Öneri nedir ? Öneri ise onun doğumunun yüzüncü yılında, 152 üyesi vardı UNESCO’nun 152 ülkenin devletleri aynı anda kutlasın önerisidir. Birden İsveç delegesi ayağa kalkar ve şöyle söyler:
“Ne yani dünyada bu kadar devlet adamı var hepsinin doğum gününü böyle kutlayacak mıyız?” şeklindeki kinayeli sözlerine, Rus delegesi ayağa fırlar yumruğunu masaya vurur ve 152 ülkenin delegelerine aynen şöyle söyler;
”Genç delege arkadaşım hatırlatmak isterimki ATATÜRK öyle dünyadaki herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayı her ülke her problemimizde çare olarak aramalıyız” sözlerini döktürtebilen bir Mustafa Kemal. Sonra nemi olur? UNESCO tarihinde ilk ve tekdir hiç negatif oy yok, hiç çekimser oy yok 152 ülke şu metne imza atar; hani İsveç delegesi demişti ya “ne yani” diye. O İsveç delegesi bu imzanın atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler;
”Ben ATATÜRK’ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı ben atıyorum” diyecektir.
İşte o muhteşem belge diyorki;

“ ATATÜRK KİMDİR; ATATÜRK ULULARARASI ANLAYIŞ, İŞBİRLİĞİ, BARIŞ YOLUNDA ÇABA GÖSTERMİŞ ÜSTÜN KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ DEVRİMLER GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR İNKİLAPÇI, SÖMÜRGECİLİK VE YAYILMACILIĞA KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ ÖNCÜSÜ, BÜTÜN YAŞAMI BOYUNCA İNSANLAR ARASINDA RENK, DİL, DİN, IRK AYIRIMI GÖSTERMEYEN, EŞİ OLMAYAN DEVLET ADAMI, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCUSU”
Var mı böyle bir metin! Bir filozof derki “bir ülke için kıstas aradığınız zaman o ülkenin en büyük liderini gözden geçirin” şu anda kıstas arayan ülkelere sanıyorum bundan daha iyi bir metin gösteremeyiz. İşte bu metin 152 ülke tarafından imzalanmıştır. Eşi olmayan devlet adamı metni. Peki daha sonra ne olmuştur; 151 ülkede hemen hemen bir yıl boyunca her yerde bu metni görebiliriz, soruyorsunuz bana o bir ülke kim? İşte o ülkenin adını vermeye benim dilim maalesef varmıyor.
Hadi gelin Haiti’ye gidelim. Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı ölür. Bir vasiyet bırakmıştır. Haiti’ye baktım haritada bir kutup kadar uzak ülke. Haiti Cumhurbaşkanı 1996 da öldüğünde vasiyeti açılır. Vasiyetinde mezar taşına yazılması için bir metin bırakmıştır. Haiti Cumhurbaşkanının bugün mezar taşında yazan hitabeyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki “Bütün ömrüm boyunca Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal ATATÜRK’ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm”
Peki yıllar bir şey değiştirir mi? Hayır. 2000 yılında bizim medyanın kaçırdığı bir bilgi var, ABD Başkanı milenyum mesajını veriyor. Mesajın bir yerinde aynen şunları söyler; “Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal ATATÜRK’tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir.” 2000 de ABD Başkanına işte bu gerçeği de ifade ettirebilen bir Mustafa Kemal var. Asker Mustafa Kemal’in, Devlet adamı Mustafa Kemal’in çok dışında bir Mustafa Kemal.
2003 de bir şey değişti mi?, 2004? Hayır. 2004 de bir konferans veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı. Dediki “Ben Norveçliyim ve şu anda Norveç’te çok sık kullandığımız bir deyim var, bu deyimin anlamını anladım” dedi. Hanımefendi “nedir o deyim” dedim. “Norveççe’de “ATATÜRK gibi düşünmek” deyimi var. Çok sık kullanırız bu deyimi” ”nerelerde kullanırsınız” dediğimde “Hani bir problem veririz çöz diye o da tembellik eder çözmez. Deriz ki ona bu problemin mutlaka çözümü var. Birde ATATÜRK gibi düşün”. O gün otelime geldim televizyonu açtım o kadar çok kişiye bir de ATATÜRK gibi düşün dediğimi hatırlıyorumki galiba Norveççe’den çok bizim dilimizin bu deyime fazlasıyla ihtiyacı var diye düşünmeden de edemedim.
Bir İngiliz gazeteci ATATÜRK’le bir röportaj yapar. Röportajını Amerikan Büyük Kütüphanesinden bulup getirttim ve bir yerinde Mustafa Kemal’e şöyle sorar gazeteci; ”Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?” Mustafa Kemal’in cevabı aynen şöyle :
“Şartlarımızı koyarız. Kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Eğer davet gelirse düşünürüz”. Evet, Birleşmiş Milletler sadece Türkiye’yi davet edebilmek için yasasını değiştirir ve ilk davet edilen ülke olur Mustafa Kemal’in ülkesi, Türkiyesi Birleşmiş Milletlere. Sanıyorum ondan feyz alacağımız çok şey var aslında Mustafa Kemal’den. Ama bu arada 2005’de daha yeni iki üç gün önce yabancı gazeteyi okuyorum. Sürmanşet büyük puntolarla şu başlığı atmış “Bu gün Ortadoğu’ya düzinelerle ATATÜRK lazım”. dedim yazara ATATÜRK ‘ü hiç tanımıyor herhalde. Düzineye hiç gerek yok tek bir tanesi de yeterdi aslında.
Örnek vermeye devam edersem inanın konferans böyle biter. Filipinlerden Çin’e kadar o kadar çok örnek varki. Ama gördük 1925’de 1938’de 1996’da 2000’de 2005’de her ülkeden, her cinsten, her statüden insanın özlemle, sevgiyle, saygıyla aradığı ama bizim olan bir Mustafa Kemal’den bahsediyoruz. Bu gün Türkiye’nin en büyük sorunu nedir? dersem cevap olarak kulağıma gelenler şunlar; ekonomi diyorsunuz işsizlik diyorsunuz. Ama bence Türkiye’nin çok önemli bir problemi var o problemi çözersek Türkiye ekonomiyi de çözer Türkiye işsizliği de çözer. Evet Türkiye’de lider yetiştirme sorunu var.
Lider deyince de nedense hep siyasi lider anlıyoruz ben ondan bahsetmiyorum, benim lider dediğim çok kapsamlı bir kavram. Yoksa içersindeki tek bir terimdir siyasi lider veya sosyal lider. Ama lider dediğim zaman ben asrın lideri dünya liderinden bahsediyorum. İşte böyle liderlere ihtiyacımız var. Ben şimdi soracağım size şu anda karşımda pek çok genç arkadaşım oturuyor. Bunlardan bir tanesinin bir kaç dönem sonrasının Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı yada Başbakanı, Maliye Bakanı yada evinin anne babası olmadığını bana iddia edebilir misiniz? Belki sizsiniz, ama bilinizki işte bugün sizlerle paylaşacağım konu asrın lideri, dünya lideri yada lider olmanın küçük sırlarını ATATÜRK’le sizinle paylaşacağım.
İlk sırrımız; ATATÜRK tamam arkadaşım ben topraklarınızı kurtardım askeri bir dehayım deyip yerine çekilmemiş hemen asker elbisesini çıkartıp sivil elbisesini giymiş ve inanırmısınız sınırlarını hangi sınırın lideri ise o sınırların içerisinde ne var ise ama ne var ise taşından toprağına hepsinin ama hepsinin sorumluluğunu omuzlarında hissetmiştir de onun için Mustafa Kemal bugün dünya lideridir. Nasıl mı ?
ATATÜRK’ü ağlarken tarih çok ender tespit etmiştir. 25 yıllık araştırmacıyım, 7 tespitim oldu. İlki Çanakkale’de topçu atışımız başladığı sırada döktüğü gözyaşıdır, bir diğeri ise hepimizin bildiği bir hikaye ama ben yine de anlatacağım. O günün Ankarası kurak, çorak bir köy. Çankaya’dan meclise gelirken yol üzerinde sadece ama sadece bir tek iğde ağacı varmış. ATATÜRK o iğde ağacının önünden geçişlerinde arabasını durdururmuş, inermiş ve o iğde ağacına selam verirmiş. “Aman demişler paşam ne yapıyorsunuz böyle?”, “Eee o demiş yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin, soluduğum havanın bir neferi. En az diğer neferler kadar bunun da selama hakkı var”. Yani “niye şaşırıyorsunuz?” der gibiymiş. Ve bir gün yanında bulunan arkadaşına “İşte bu benim...” derken bide bakıyor ağaç yok ortada hemen iniyor “Ne yaptınız bu ağaca” diyor. “Paşam” diyorlar “yolu genişletmek için mecburduk kestik o ağacı”. “Yahu diyor bitek bana soraydınız bu ağacı kurtaracak bir yolu mutlaka bulurdum” diyor. Daha fazla dayanamıyor, arabasına biniyor, şoförünün ve arkadaşının gözü önünde hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Bir tek iğde ağacı için mi dersiniz? Hayır. Çok zor şartlarda kurtardığı bu topraklarda yetişen bir canlıdır ve lideri olduğu için de bu toprakların da o iğde ağacının da sorumluluğu Mustafa Kemal’in omuzlarındadırda onun için.
Galiba şimdi anlatacağım inanılmaz projeyi de o gün düşünmeye başladı. Hani “Bir daha böyle bir şeyle karşılaşabilirsem nasıl müdahale edebilirim” diye. Çok değil doğa katliamı, en kolay yaptığımız katliam.
Yıl 1930 ATATÜRK Yalova köşküne doğru çıkmakta. Bir de bakar bir bahçıvan koca bir çınar ağacını kesmek üzeredir. “Yahu” der “sen hayatında hiç böyle bir ağaç yetişdirdinmiki? Kesmeye muktedir görüyorsun kendini ve niye ?” der. Bahçıvan derki; “Paşam çınar ağacının kökleri köşkün temelini kaldırdı, yaprakları da köşkün pencerelerine müdahale ediyor. Ya köşkü kaybedeceğiz ya ağacı keseceğiz. Onun için de kusura bakmayın ama biz ağacı kesiyoruz”. Bir an düşünür; “Hayır gerekirse köşkü ağaçtan uzaklaştırırız” der. Derlerki bu gün Mustafa Kemal bir hoş. Ne demek köşkü tutupta ağaçtan uzaklaştırmak? Ama inanırmısınız mühendis değil, mimar değil, ziraatçı değil ama ne yapar biliyormusunuz? İstanbul’daki köprü altındaki tramvay raylarını Yalova’ya taşıtır. Köşkü hiç yıkmadan olduğu gibi tutarak kendisi de kazma kürek temelini kazar ve köşkün altına tramvay raylarını döşeyerek köşkü ağaçtan 4 metre 80 santim kenara çekerek hala Cumhuriyetimiz gibi ayakta durmakta olan çınar ağacının kurtuluşunu temin eder.
Yıl 1930. Dünya çevre lafını ne zaman etmeye başladı? 1980 den sonra. 1980 den önce, 1930 yılında dünyaya somut bir çevre dersi vermektedir Mustafa Kemal aslında. Ama, biraz acı parantezlerim olacak bu konferansımda. İlk acı parantezimi ATATÜRK kimdir belgesiyle açmıştım, ikinci acı parantezim burada olacak. Hadi gelin 5 Mart 1996 ya gidelim yani günümüze yakın bir gün. “ATATÜRK ve Türk kadını” konulu tiyatrolu konferansımı 25 gençle sunuyorum. 25 gençle birlikte prova yaptık, yorulduk, oturduk, televizyonu açtık. ikinci haber olarak 6 dakika müddetle ve 5 kere görüntü zumlanmak üzere önemli bir haber verildi televizyonda. Haberi aynen aktarıyorum, diyordi ki “Amerika da eski bir ünlü bir müzikhal hiç yıkılmadan dünyada ilk kez uygulanan bir yöntemle raylar üzerinde iki metre kenara çekilerek yerine yeni bir binanın yapıldığı” haberiydi. Dünyada ilk kez lafı da beş kere edildi. gençlerden biri kalktı bana ne dedi biliyor musunuz? “Ya öğretmenim biz tarihe pek bir daldık. Bakın el alem neler yapıyor? Teknik, medeniyet biraz da onlara baksak” diyince arşivimde 1930’da ATATÜRK’ün bu işi yaparken çekilmiş resimleri, raylar üzerindeki çekilen resimleri gösterdim kendilerine ve dedim ki ”şu anda ne söyleyeceksiniz bana?”. Bir genç kalktı ne dedi biliyor musunuz? “Ya öğretmenim suç bizde mi? Biz bu konuyu ilk defa sizden duyuyoruz, sizden görüyoruz bu resimleri”. Ama o haberi bugün milyonlarca Türk genci izledi ve oturdular 25 genç, bu haberi veren televizyona bir faks çektiler. Faksta aynen şu yazıyordu “İkinci haber olarak 6 dakika müddetle ama beş kez şu resimleri göstermek suretiyle bu arada da mutlak suretle mesajı iletin dediler “Bu gün 1996, Amerika çekiyor raylar üzerinde iki metre, yerine yeni bir bina yapıyor, 1930 ATATÜRK çekiyor 4 metre 80 santim, bir ağaç kurtarmak için” bu mesajı da çok iyi verin dediler. Yıl 1996 idi. Yıl 2005 hiçbir televizyonda izlediniz mi? İzlemediniz.

bikmisbroker
26-01-2006, 20:30
Ya hocam siz bize bir tek çınar ağacı ve iğde ağacı anlattınız bunlar ATATÜRK’ün hayatında tek tek örnekler olabilir. Hadi gelin Söğütözü’ne gidelim, hani şu Ankara yakınlarındaki, o zaman için 80 tane söğüt ağacının olduğu yere. Söğütözüne ATATÜRK hep dinlenmek için gelirmiş. Bir geldiğinde galiba düşündüğünü sesli olarak aktarmış; “Ah ! burda bi kulübem olsaydı keşke”. “Ya paşam istediğin bir kulübe olsun hemen yaparız şuraya“ demişler. “Buradaki ağaçlara ne olacak peki”. “Paşam burdakiler söğüt ağacı; gönülsüz ağaçtır. Sökeriz başka bir yere dikeriz, mutlaka tutar” demişler. Bir an durur, “Bir tek şartla kabul ederim” der. “Burda yetecek kadar söğüt ağacını kendi ellerimle sökeceğim, kendi ellerimle dikeceğim, önce tuttuklarını göreceğim, sonra kulübe yapımına izin vereceğim”. Yani bugün betonu yeşile tercih eden zihniyete bence en güzel örnek teşkil eder bu. Ne yapar biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK makamını Çankaya’dan Söğütözü’ne taşıtır hasırlar üzerine. Kabullerini orda yapar, imzalarını orda atar, çadırda kalır ama söğüt ağacını söker, kendi elleriyle diker, tuttuklarını görür, ondan sonra bugün çok küçücük ama verdiği mesaj olağanüstü büyük olan bu Söğütözü’ndeki küçük ATATÜRK kulübesinin yapılmasına izin verir.
25 yıllık araştırmacıyım. Benim elimde 130 belge var bizzat çevre hareketine bedenen katıldığına dair. Sade bende 130 belge, kim bilir kaç belge var. Keşke diyorum, keşke bu belgeler, bazı günler bizi okullar da bu kulübeye götürüpte burada anlatılsaydı. sanıyorum bugün betonu yeşile tercih eden hiçbir belediye başkanı yetişmezdi.
İşte bu anlamda sahneye şimdi Tahsin ÇOŞKAN’u davet edelim. Tahsin COŞKAN o zamanın genç bir ziraat mühendisi. “Gel Tahsin seni bir yere götüreceğim fikrini almak istiyorum” diyor. Giderler, gösterdiği yere bakar Tahsin Bey. Bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin olduğu berbat bir arazidir. “Ya paşam hayrola” der. Atatürk, “Buraya bütün masrafı cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum” der. “Ya paşam buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir ya da zamanınızı, neden bu kadar mümbit topraklar varken gelip de burayı tercih ettiniz?” der.
ATATÜRK’ün cevabı ATATÜRK’çedir. Derki ”Ben en zor olanı yapayımda siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız.” Ne bilsin ki en kolayları bile çabuk yıkabildiğimizi ama, bu aradaTahsin ÇOŞKAN “Paşam burda hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın” der. Ama dinleyen kim. Derki “Tahsin buraya ziraatçileri getir ve incele bana resmi bir yazı getir burasıyla ilgili”. Biraz sonra Tahsin COŞKAN çok mutlu, kendi dediği çıktı, üzerinde “Burada hiçbirşey yetişmez“yazılı, altında da ziraatçilerin imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemal’in önüne koyar. ATATÜRK biraz mütebbessim okur bu yazıyı. Kaleme alır, bu kağıdın yanına aynen şunları yazar “BURASI VATAN TOPRAĞIDIR, KADERİNE TERK EDEMEYİZ”. Etmez de. Aynı Sakarya savunması gibi akasya savunmasını ele alır, çam ve köknarı oraya 30 Ağustos olarak tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir gün, lütfen hiç unutmayın, tarihte atladık bu günü, 25 Mayıs 1933. Ne yapar biliyor musunuz? Hani 5 Haziranlarda kutladığımız bir gün var, çevre günü değil mi? Çevre günü ne zaman kutlanmaya başladı? 1980 den sonra. Peki 25 Mayıs 1933, ATATÜRK ne yaptı? İlk Çevre günü kutlamasını yaptı. Hem de bugün okullara soruyorum diyosunuz ki ne yaptınız diye “ya ağaç diktik diyorsunuz ya çöp topladık” öyle falan değil. Bütün Ankara halkını bedava trenlerle buraya getirtiyor, ağaçlar boy vermişler, altında dinlenmektedirler, havuz yapılmıştır, çocuklar yüzmektedirler. Hatta bütün masrafı cebinden ödemiştir ama karı da almamıştır, buraya bir fabrika yaptırmıştır, süt ürünleri üretilmektedir, herkes yamektedir. Herkes çok mutlu ama en mutlusu Mustafa Kemal ATATÜRK.
Nebizade diye bir arkadaşı var, Nebizade’nin kafa çok karışık. “Yahu paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç yetişeceğine inanmadı. Peki sen nasıl anladın burda orman olacağını?” der. “Gel Nebizade gel, şimdi anlatayım sana. Hani Tahsin ÇOŞKAN’ın burda birşey yetişmez dediği günün akşamı tebdili kıyafetle Çankaya’dan kaçtım, burdaki köylülere geldim. Köylüler beni tanımadılar. Köylülere, ağalar dedim burda ağaç yetişip yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz dedim. “Al dediler”, bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek. “Kaz orayı iki gün sonra gel biz sana ne olacağını söyleriz” dediler. Ah o iki gün Çankaya’da nasıl geçti bir Allah bilir bir de ben. İki gün sonra gittim testiyi çıkardım, testinin içinde su bitmişti, köylülere uzattım. Dediler ki bana “ağa testide su kalmamış, toprak su emiyor, bakma bunun üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş burda ne ekersen biçersin”. Ve hani Tahsin COŞKAN’ın o raporu bana getirdiği gün ben çoktan projeye başlamış epey de ilerlemiştim” diyecektir.
Dünya lideri olmak öyle kolay değil biliyor musunuz. Hani ATATÜRK’e kimdi en çok karşı çıkan, evet Tahsin COŞKAN’dı. Onu da ATATÜRK buraya müdür tayin eder. Evet lider olmak hakikaten kolay iş değil. Bu arada biz bu 130 belgeye hiç çalışmamışız. Çalışmadığımızın en acı örneğini Türkiye yaşadı zaten. Neydi o örnek “17 Ağustos depremi”. Evet deprem bir kaderdir ama kader olmanın ötesinde dolgu alan çöktü, dolgu binalar çöktü. Oysa 1930’dan beri bize “lütfen tabiatla oynamayın, tek bir ağaçla bile oynamayın” diye bize örnek olan bir liderimiz varken yaşadık bu acıyı.
Bizler iyi değerlendirmemişiz onun çevre hareketini ama bakın dünya ne güzel değerlendirmiş hareketini. Ben size bu bilgileri vermek için 1919 başladım ve bugüne kadar çıkan bütün gazete ve dergileri tarıyorum. Taramam sırasında 28 Temmuz 1933 günün Cumhuriyet gazetesinde bir haber okudum. İnanılmaz bir haberdi. Hani bir çiçek alıyoruz, kırmızı renkte, hediye götürüyoruz ve adına da “ATATÜRK Çiçeği” diyoruz. O ATATÜRK çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk ama bakın gazeteyi aynen okuyorum. Gazete haberi şu “Chicago özel, geçenlerde Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın laboratuarlarında muhtelif ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni bir çiçek elde edilmiştir Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken yanında duran ama Tarsus Kolejinde ATATÜRK’le tanışmış, ondaki tabiat bilgi ve ilgisine hayran olan bir diğer profesör bu çiçeğe ATATÜRK isminin verilmesini önermiştir. Ve bu öneri dünya nebatat dairesine iletilmiş ve ATATÜRK’ün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda oy birliğiyle kabul edilmiştir”. Yani dünyadaki her ülkede bu çiçek Gazi ATATÜRK adıyla üretiliyor ve satılıyor.
Peki başka bir lider varmı diye araştırdım bir çiçeğe adını veren, başka hiçbir lider yok. Çünkü tabiatıyla bu kadar bütünleşebilen bir lideri dünya tarihi yazmamıştır. Diyorki Mustafa Kemal ”çevre hareketi dışında eğer lider olacaksanız eğer lider olmaya kalkıştıysanız ki içinizde öğrenci arkadaşlar var mutlaka sınıf başkanları vardır eğer sınıf başkanı olacaksan bu bi liderliktir sınırın nedir? sınıftır sınıfın içerisindeki tek bir tebeşir tanesi tek bir sıra tek arkadaşının problemiyle ilgilenemeyeceksen o liderliği kabul etmeyeceksin demektedir Mustafa Kemal.
Peki ikinci sırrımız ne? İkinci Sırrımız; dünya tarihi sadece bir sıfatı Mustafa Kemal’e vermiştir. Başka dünyada hiçbir liderin alamadığı bir sıfattır bu hangi sıfat mı? Ne dersiniz? Evet Başöğretmen diyen var aranızda, hoşgörülü evet biliyorum hepsi gönlünüzden geçen sıfatları ATATÜRK’ün ama soruyorum sizlere bir insan doğumundan ölümüne kadar ya bir askerdir, ya bir devlet adamıdır ya çevrecidir ya tiyatrocudur ya sanatçıdır ya arkeologdur bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen dünyadaki tek lider Mustafa Kemal ATATÜRK olduğu için dünyada “kültür antropoloğu” sıfatı verilebilen tek lider Mustafa Kemal’dir.

“Kültür Antropoloğu” nedir ne değildir uzun uzun başınızı ağrıtmayacağım. Hadi gelin 5 Mayıs 1935, Ahlatlıbel’e gidelim. Ahlatlıbel Ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer biliyorsunuz. Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren Mustafa Kemal, müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal. Ama bugünkülerde olduğu gibi açın, kazın, imza; öyle değil. Nasıl yetişmiş inanın, 25 yıllık araştırmacıyım hiç anlamadım. Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor iki kere gidiyor, Konya‘da Asar kazıları başlıyor başında, birde bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında, toprak alıyor, ölçüyor, biçiyor. “Ya ne yapıyor Mustafa Kemal” diyorlar. Çankaya’ya gidiyor, Çankaya’da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak için alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor bir heyecan bir telaş. Üç gün sonra “gelin diyor Ahlatlıbel’e gidiyoruz”. Hemen geliyor diyorki “arkeologlar toplanın”. Biliyorsunuz başlarında en büyük arkeoloğumuz Zübeyir KOŞAR var. Bu Zübeyir KOŞAR’ın bir e bir anısıdır. Toplanıyor ve diyorki Mustafa Kemal heyecanla; “kazdığınız yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir”. Yabancı arkeologlar “el insaf paşam, anladık iyi askersin iyi devlet adamısın ama yani bu işte bizim işimiz niye karışıyorsun” der gibi aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük yerden. Başlıyorlar Mustafa Kemal’in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu? Bütün bulgular ordan çıkacaktır. İnat uğruna, kendi ceplerinden öder ve kendi dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlamıycaklardır.
,
Bunun üç gün sonrası, ATATÜRK Galip ARCAN’ın yazdığı “Sırat Köprüsü” adlı piyese davetlidir. Davetiyede böyle yazar piyesin başında mutludur biraz sonra sinirlenmeye başlar bir müddet sonra bitince “bana Galip ARCAN’ı çağarın!” der. Galip ARCAN gelince “bu piyesi siz mi yazdınız? “der. “Evet paşam ben yazdım”. ”Hayır, bu bir Bolunun Flor Doranj adlı boldvilin’in aynen çevirisi neden bunu belirtmediniz hakkınızda soruşturma açtırıyorum” diyecektir. Buna benzer pek çok anıyı da okuyunca ne dedim biliyormusunuz. Samimi konuşacağım inanın sizlerle. Dedim ki “a be Atam boldvilin’e varıncaya kadar ne zaman okursun? ne zaman kafanda tutarsın”. Ve o sırada ne yaptım biliyor musunuz? Yirmi yıllık araştırmacıydım, ATATÜRK’le iddiaya girmek gibi, dedim “senin başında durmadığın ilerletmeye çalışmadığın bir alan bulmak benim boynumun borcu olsun”.
O sırada da “Sanat ve ATATÜRK” adlı araştırmamı yapıyorum baktım resimde Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin etkisini kaldırıyor ama karşıma yedinci sanat dalı geldi. Ne? Sinema. dedim “herhalde burda iddiayı kazandım”. Hey hat, baş yönetmen Cezmi AR, başrolde Mustafa Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal’e tabi Cumhurbaşkanı ya diyemiyor şöyle dur böyle dur diye diğer oyunculara şiddetle bağırıyor. Atatürk “Gel Cezmi gel, burda başkomutan sensin. ben bu işi bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı şiddet ve hiddetle bağıracaksın” der. Cezmi AR hayatının son günlerinde “ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla çalışmadım” diyecektir.
Yıl 1937, Münir Hayri EGELİYLE odalarına çekilirler. Çankaya’ da ne mi yaparlar? ATATÜRK bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur; “Ben bir İnkilap Çocuğuyum” dur adı. Kendi yazdığı film senaryosunu Münir Hayri EGELİ çekecektir, ATATÜRK oynayacaktır. Ama yıl 1937 dir, ömrü vefa etmemiştir. Derim ki haydi filmciler bulun bu senaryoyu filme çekin pokemondan çok daha faydalı olacağına ben kesin gözüyle bakıyorum.
Bu arada ATATÜRK’ün her şeyi iyide ben iddiadan vazgeçtim, tamam dedim. Kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı Mustafa Kemal kazandı ama merak ediyorum nasıl yaptı diye. Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider eleştirmeninin sözü geldi elime. Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen diyorki ATATÜRK için “Liderler içerisinde eleştiri acizliği yaşadığım tek lider Mustafa Kemal’dir. Çünkü bütün Rönesans, bütün reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış, bir çağa sıran etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir en büyük radikal Mustafa Kemal’dir” bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük lider eleştirmeni diyor.
Peki, tamam laf iyide diyorsunuzki laflar karın doyurmuyor, Esas sır nerde çok merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara’daki caddelerin ne kadar mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on yılda bunların hepsi peki nasıl? Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz? Onun bir sözünde. Ama bu bence, ve dedimki bu sözü okuyunca keşke şu karga kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine şu sözünü yerleştirselerdi herhalde Türkiye çok farklı biyerde olurdu şu anda. ATATÜRK diyor ki” Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım”. Esas sır bence burada. Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35 yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında dünyada pek çok reformist var ama hiç biri dile dokunabilmeyi cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal’dir. İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize geçecektir Mustafa Kemal.
Okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz? Bildiğimiz gibi bir okuma değil. Sizi 1914 Anafartalar’a götürüyorum. Anafartalar’da savaşın bir dinlenme yerinde çadırınıza gelirsiniz postalları çıkarır rahatça dinlenmek istersiniz. Öyle bir şey yok. Macar Türkoloğu Nemetin, Fransız Türkoloğu Devinin Türkoloji albümleri duruyormuş. Açıyor onları okuyor Mustafa Kemal. Diyorlarki “niye bunları okuma gereği duyuyorsun” verdiği cevaba bakın. onlara diyor ki “Savaştan sonra bu dilin değişme ihtiyacı var onu tespite çalışıyorum”. Yıl 1914, gelelim 1916’ya. Bitlis cephesi komutanı Mustafa Kemal Bitlis cephesinde çökmekte olan bir cepheyi kurtarıyor ve çadırına geliyor, yaveri İzzettin ÇALIŞLAR’ı çağırıyor ve eline bir not veriyor. Notta ne yazıyor biliyor musunuz? “Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınına serbestisini vermek, onu erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılmak”. Yıl 1916, Türk kadının değil adı, değil kimliği, hiçbir şeysi yok. Sokağa çıkma hakkı olmayan bir Türk kadını. Peki sizce tam savaşın en hararetli zamanında neden Türk kadını geldi Mustafa Kemal’in aklına. Ha, Kurtuluş Savaşında gördüğümüz kadın manzarası, değil ATATÜRK’ü, dünyayı şaşırtan bir manzaradır. Ülkelerin savaşları olmuştur ama topyekün savaş örneği ilk defa Kurtuluş Savaşında görülmektedir.
Atatürk bu savaşta Ayşe Hatunu tanımıştır Ayşe Hatunu hepimiz tanıyoruz. Bilmeyen var mı içinizde? Onun yapabildiğini acaba hangi ülkenin kadını yapabilir? yada zamanımızda hangi kadın yapabilir? Benim bir kızım bir oğlum var inanın bu kadar araştırmacıyım düşünüyorum. Biliyorsunuz sekiz aylık kızı kucağında omuzunda mermi ve cepheye cephane götürüyor. Sekiz aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor. Ve bu sırada ölmesi falan problem değil Hatunun, ama düşman eğer onları fark ederse çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek, bütün düşüncesi o Ayşe Hatun’un. Ve bu arada çocuğunu göğsüne yaslar, düşman biraz geç gider, indirdiği zaman kendi elleriyle çocuğunu şehit ettiğini görecektir Ayşe Hatun yada diğer adıyla Tayyibe Hatun. Peki ne yapar? çocuğunu koyar üzerini bayrakla örter ve aynen şunları söylemiştir. Kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu. “Sen yüzlerce binlerce yıl sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldun” (yani şurada oturan bizler için şehit olan) “bu benim içinde senin içinde bir şereftir. Yeterki vatan sağolsun” diyor, omuzuna alıyor cephanesini ve yola koyuluyor. Hanımefendiler içinizde anne olanlar var. Lütfen bir an için düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz, gözünün içine bakıyoruz, tercih yapın sizden sonraki kuşak mı? çocuğunuz mu? İşte bu Ayşe yada diğer adıyla Tayyibe Hatunu tanıdı Mustafa Kemal.

bikmisbroker
26-01-2006, 20:30
Kurtuluş Savaşında Kütahya sırtları, eksi 30, eksi 40. Ve 75-80 yaşlarında bir nine. Gerisini gelin kafile komutanı Mustafa Necati’den dinleyelim. Mustafa Necati neyi görür? Bütün yorgan battaniye ne varsa cephanenin üstüne örtmüş kendisi pazen elbiseyle. Aynen şunları söyler “nine kar sepeliyor hava çok soğuk bari şu yorganı alsan sırtına” dediğinde aldığı cevap ”dokunma ona, o millet malıdır, nem kapmasın. Ben bir ölürüm ama onunla binler doğacak binler. hayır oğlum hayır hiç üşümüyorum, soğuğu hiç duymuyorumki. Düşman bu topraklara girdi gireli benim içim yanıyor içim a oğul” diyen bir nineyi tanıdı Mustafa Kemal.
Albay Hulusi ATAĞ’ın kafilesinde olan genç bir kadınımız hastadır ve cephane taşırken yere düşmüştür, ölmek üzeredir. Hulusi ATAK sorar “bacım bana adını söyle seni tarihe yazdıracağım” dediğinde aldığı cevap “adımı ne yapacaksın a oğul yaz benim adım Anadolu” cevabındaki adımın ne önemi var önemli olan ülkemin adı ve gururu düşünüşü keşke, keşke uygarlık savaşımızda aynı şiddetiyle sürebilseydi bugün. Üzerinde ATATÜRK yazılı kapsülü inanın, inanın hiç mübalağa etmiyorum ilk uzaya fırlatan ülke mutlaka ama mutlaka biz olurduk.
Evet bu savaşta ATATÜRK dünyaya tek geçen Zekiye Hanımı tanıdı. Zekiye Hanım ne yaptı biliyor musunuz? Dünyaya ilk ve tek geçen kadınımızdır. 10 Aralık 1919 öğretmen okulu bahçesine 3000 kadını toplamış, dedim herhalde sıfırları fazla okuyorum. Hayır 3000 kadın, yapımcısı, dinleyicisi, konuşmacısı. Kadın olan dünyada ilk mitingdir bu, onun için dünyaya ilk geçmiştir. Peki Zekiye Hanım nasıl toplamıştır, cep telefonu yok faks yok, hiçbir araç yok. Hadi bunlar oldu farz edelim. Kadının sokağa çıkma hakkı yokken 3000 kadın nasıl organize oldu dersiniz? Evet bunu incelediğimde inanılmaz bir hem hayranlık hem de üzüntü duydum neden biliyor musunuz?
cep telefonunuz var, faksımız var. Pek çok kulübün, pek çok derneğin davetlisi olarak gidiyorum. Hanımlar 50 kişi geldimi aman diyorlar bu gün çok kalabalığız. 3000 kadından bahsediyorum ama projesinin adını da söylemek istiyorum Zekiye Hanımın “MUTFAK PROJESİ”, inanılmaz bir proje. Daha sonra bir yerde tekrar geçecek bu proje.
ATATÜRK Zekiye Hanımı, Nakiye Hanımı tanıdı bu savaşta. ATATÜRK Melek REŞİT’i tanıdı, Atatürtk Şuküfe Nihal’i tanıdı ve ATATÜRK ekmek pişirerek askere götüren ama bu düşmanlar tarafından tespit edilip askerimizin yerini öğrenmek için çok işkence gören ama söylemediği için ekmek pişirdiği fırına atılarak yakılan Nazife Kadını tanıdı bu savaşta. Bu savaşta ATATÜRK Taccülcalala hanımı tanıdı ATATÜRK üsteğmenlerimizi, binbaşı hanımlarımızı tanıdı, bu savaşta Tuğgeneral rütbesi verilmesi öngörülen 8 yaşındaki, evet yanlış duymadınız 8 yaşındaki Nezahat kızımızı tanıdı. İşte Nezahat kızımızın yanında şehit olan bir erimizin cebinden çıkan bir mektubunda annesine şöyle yazmış “anne Nezahatle babasının arasındaki konuşmayı duyaydın benim burada niye olduğumu anlardın” demiş ve bu arada şöyle yazmış” biz Mehmetçik Nezahat’e Türklerin Jan Darkı diyoruz” demiş. Bu bana acı geldi. Ben Jan Darkı ortaokuldan beri tanıyordum ama Nezahat’i ancak bu araştırmam da tanıdım. Bunun acısını da o mektupla birlikte yaşamış oldum. Bu kadınlarımızı ben ATATÜRK ve Türk Kadını konulu konferansımda anlattığım için burada sadece adlarını anmadan geçemeyeceğimi gördüm.
Bu arada ATATÜRK okumuşta yazmaya da vakit bulabilmiş. Evet bizler için bir geometri kitabı yazmış. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin isim babası bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa Kemal’dir. İyiki de yazmış eşkenar üçgen demek için “müselleseyi bilmemne bilmemne...” demek gerekir. İnanın bu kadar şeyi aklımda tutuyorum, bir onu tutamadım. İyiki yazmışsın dedim. Bu arada ATATÜRK her sektöre el attı dedim ya, basın sektörüne de el atıyor ve bir gazete çıkarıyor. Adı “Mimber”, 52 sayı çıkmış gazetesi, ve bu gazeteleri okuduğum zaman bu Mustafa Kemal’in gazetesi dedim. “Sansür” kelimesi ilk defa bu gazetede yer almıştır. Bu arada keşke bütün Türk gençlerimiz bu gazeteleri okuyabilseydi diye düşünmeden de edemedim. Çok moral bulurlardı çünkü.
Bu arada çok güzel şiirler yazmış. İlk şiiri 1908 Şanlı Ordu dergisinde yayınlanmış. Keşke vaktimiz olsa da şiirlerinden de aktarabilseydim. Bu arada nutku yazmış, tiyatro eserleri yazmış, sinema senaryoları yazmış, yazmış yazmış. Peki okumuş yazmışta sadece gününün problemlerine mi çare bulmuş Mustafa Kemal? Sadece gününü mü kurtarmış acaba? Hadi gelin esas önemli olan da bu, buna bir bakalım mı ne dersiniz?
İşte günümüzde 25 yıllık araştırmacılığım sonunda size bir itirafta bulunmak istiyorum, diyorumki ATATÜRK inanın, bugün sanıyorum 7 Şubat 2005, bu günü çok net görmüş, hadi görmekle kalsa iyi, birde bu gün kullanacağımız kadar güncel geçerli ve çözümsel önerileri de yazarak bırakmış bir lider. Söyleyin bana hangi ülkede var böyle bir lider. Diyeceksiniz ki lafı bırak bize somut örnek göster. İşte ilk örneğimiz; dedinizki demin Türkiye’deki sorunları sorduğumda size, dediniz ki önemli olan sorunların bir tanesi de ekonomik sorun. Peki Amerika’nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr.Jhons bize şunu öneriyor, diyorki “ekonomiyle savaşta bir tek ATATÜRK’ü örnek alsın yeter Türkiye”.
ATATÜRK’ün ekonomi ile de ilgili ne görüşleri var acaba, ve bunun üzerine oturdum, Maliye arşivine indim, Maliye arşivini incelememde ATATÜRK’ün ekonomide en önem verdiği şey ne biliyor musunuz? Türk parasının değerini korumak. Peki, 1919’a baktım Türk parası Sterlin karşısında, o zaman dolar yok, Sterlin karşısında 605 kuruş. Ha bir savaş yapıldı, ülke yıkıldı tekrar yapıldı. Peki 1938’de kaç kuruş biliyor musunuz? 19 sene sonra inanılmaz bir şey, 616 kuruş. Buna gerçekten inanmaya imkan yok. Peki dedimki herhalde yanlış okudum banknot artış hacmine baktım, banknot artış hacmi 1919 dan 1938 son dört ayına kadar, son dört ayı ilgilenemiyor sağlığından dolayı, son dört ayına kadar 19 sene sadece %8, bu çok büyük bir başarı. Peki son dört ayda ne oldu diye baktım, gülüyorsunuz tahmin ettiniz mi? %15. 19 senede %8. Bari ölümünü bekleseymişiz, ama işte problem bir takım yerlerde sanıyorum.
Bu arada bir arşiv belgesi daha aktarmak istiyorum size. 5 Aralık 1927 tarih. 5 Aralık 1927’de bir Türk Lirası verdiğimiz zaman 2 dolar alabiliyormuşuz karşılığında. Eğer bizim nesil vazifemizi yapaydık size karşı, bugün 20 milyon liralık banknotu götürecektiniz, karşılığında 40 milyon dolar alacaktınız bizim nesil vazifesini yapaydı. Ama diyorumki lütfen gençler lütfen, ilerde maliye bakanı olabilirsiniz, ilerde başbakan olabilirsiniz, ilerde aile kurabilirsiniz oda bir ekonomik sektördür ve ekonomiye yön vereceksiniz. Bizim yaptığımız, size çektirdiğimiz sıkıntıları çekmemeniz için lütfen ekonomik görüşleriyle ATATÜRK’ü mutlaka incelemenizi tavsiye ediyorum.
Bu arada biliyorsunuz 1929 da çok büyük ama çok büyük bir şey var. Ekonomik kriz var. Bütün dünyayı sarsmış ekonomik kriz. Peki soruyorum size sarsılmayan bir ülke söyleyin. Türkiye tabiki. Peki 1929’da bütün dünya buhran yaşıyor en gelişmiş ülkeler bile. Hadi etkilenmedin de, rakamlara bakın kişi başına düşen milli gelir %51,2 artıyor. Eksilmeye alışmışız da artma kelimesi garip geliyor bize. Enflasyon ne kadar? Eksi 1.2, bunlar resmi rakamlar.
Peki ikinci örnek, günümüze örnek;1996 İngiltere’de bir seçim yapılır. Meclisteki kadın millet vekili sayısı seçimden önce 13, seçimden sonra birden 123 olur. Hiii derler kim yaptı bu başarıyı, Lezli Abdela diye bir hanımefendi. Lezli Abdela’yı tüm ülkeler çağırır, “ya bize de öğret metodunu da bizde kadını fazla sokalım meclise” derler. Lezli Abdela’yı Türkiye de çağırır. Şileye gelir, dolar alır anlatmak için. Ve işte sözlerinin özeti “ingiliz kadını bu başarıyı ATATÜRK’e danıştı”. Yani ben Türkiye ye terciye tere satmaya geldim. Peki Lezli Abdela’nın uyguladığı projenin adını biliyor musunuz? “Mutfak Projesi” peki şöyle yazıyor şurada; “1919 dan beri biz Türk kadını ve ATATÜRK’ün peşindeyiz merak ediyorum iki kadın milletvekilinizde benim peşimde niye acaba” diye de ironi yapmış burada. Bu arada eğer biz bu metodu uygulasaymışız Türkiye’de sanıyorum Türk erkekleri şu anda meclise nasıl girebiliriz diye arayış içinde olacaktı, hiç şüphe yok buna.
Peki bu arada dünyaya o kadar çok ilk hediye etmişizki bunlardan bir tanesi de üniformalı ve rütbeli kadın asker ilk defa bizim ordumuzda, bizden dünya orduları örnek alıyor. Kurtuluş Savaşında rütbe alan kadın askerlerimiz; Binbaşı Ayşe ALTUNTAÇ, Üsteğmen Emine VARDARLI, Üsteğmen Fatma ŞİMŞEK. Ama dünya tarihine tek geçen bir üsteğmenimiz var; 700 erkek 43 kadından oluşan bir müfrezenin reiseliğine bizzat ATATÜRK tarafından atanmış, Üsteğmen Kara Fatma. Evet dünyadaki ilk müfreze reisesi kadın ünvanını taşır Kara Fatma. Ben geçenlerde Erzurum’a davetliyim, Erzurum Üniversitesi rektörümüz davet etti uçakla gittim. İndim uçaktan “off ayağım belim melim” dedim, bir an aklıma geldi, biliyorsunuz Kara Fatma Erzurumlu; Erzurum’u 13 kadınla müdafaa ediyor, atına atlıyor Bursa’ya kadar geliyor, Bursa’nın Kurtuluşuna da tanık oluyor. Ben uçakla zor gittiğim yere, önümde yemeğim, arkamda suyum, sıcacık, ama bu kadının yaptığı! Ha o zaman sanıyorum şu andaki Türk kadını asla ve asla yoruldum demeye hakkı yok, eğer Kara Fatmaları eğer Şerife bacıları tanısaydı.
Evet anlıyorum bu hanımlarımızı tanımadan önce bir şey yaptım zannediyordum. Şu anda hiçbir şey yapmadığıma kaniyim. Bu arada Kara Fatma’nın savaşta yaptıklarını, dedim ya Bursa’ya kadar gelmiş, üç oğlunu şehit vermiş, kızının parmakları İzmit muharebesinde kesilmiş, sadece savaşı anlatmak için bir konferans gerekir Kara Fatma’nın. Ama Tamim gazetesini okuyorum, Tamim gazetesini okurken Kara Fatma’yla yapılmış bir röportajı okudum, inanılmazdı. Gazeteci soruyor diyorki; “çok fakirsin çok çok ihtiyacın var paraya neden üsteğmenlik maaşı sana bağlanan maaşı kızılaya bağışladın” diyor. Verdiği cevap tarihi bir cevap aynen şöyle:
“Ben Kurtuluş Savaşında yaptıklarımı bir menfaat ve çıkar karşılığında yapmadığıma inandığım için en son vatani vazifem olarak maşımı Kızılay’a bağışlıyorum” diyecektir. Bu bana neyi hatırlattı biliyor musunuz? ATATÜRK’e bir gazeteci sorar; “neden mal ve mülkünüzü milletinize bağışladınız” diye. ATATÜRK’ün verdiği cevabı aynen aktarıyorum:
”Mal ve mülk bana ağırlık yapıyor, onları asıl sahibi olan milletime bağışlamaktan ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar asıl zenginlik insanın manevi şahsiyetinde olmalıdır.“ diye cevaplayacaktır. Ne güzel değil mi en son kademeden en tabana kadar, kadınından erkeğine kadar hepsi aynı söylemde ama alışmadığımız gibi aynı eylemdeler ne diyelim sağ olsunlar, varolsunlar.
Dileyelim sizin nesle, genç nesle, hortumcular soyguncular değil, Kara Fatmalar, Mustafa Kemaller örnek olsunlar. Tabi Kara Fatma’nın örnek olabilmesi içinde bir okuma kitabımızda hiç olmazsa bir okuma parçası olarak Kara Fatma’nın olması lazım ki örnek alabilesiniz. Bu arada ATATÜRK’ün şu sözü çok hoşuma gider diyorki; ”Geçmişi ne kadar çok unutursak geleceği korumak o kadar zor olur.” Biz Kara Fatmaları mutlaka hatırlamalıyız sanıyorum.
Bu arada bir kadınımızı daha vermek istiyorum, Melek Hanım. Haçin katliamını hepiniz hatırlıyorsunuz, 535 Türk hunharca katledilmiştir. Hepsi öldüğüne göre nerden biliyorsun hunharca katledildiğini? Şair Melek hanım diye anılırmış Haçin’de. Şahadetinden sonra kolunun altından bir bohça çıkıyor, bohçayı açıyorlar, 18 kıtalık bir destan yazmış. O anda gördüklerini kaleme almış. Mektupçu Hüseyin nasıl vahşetle öldürüldü, komşu kızı Hatice nasıl vahşetle öldürüldü hepsini kaleme aldığı bir destan. Başına ne demiş biliyormusunuz “inşallah okuna”. Ben 45 yaşımda bunu okuyabildim en sonuna da “bizden sonrakiler neler çektiğimizi bileler diye yazıyorum” demiş son iki kıt’ayı sizlere okuyorum
Meydan kazanı kurdular
Tüm bebeklerimizi kaynattılar
Gün görmedik anaları
Süngü ile oynattılar

Kundakları verdiler
Kanlı kundak yu dediler
Bebelerimizi kaynattılar kaynattılar
Kuzu eti diye hepimize zorla yedirdiler
Evet biz burada kolay bulunmuyoruz, bu koltuklarda kolay oturmuyoruz. Evet bakıyorum çok buruldunuz, çok üzüldünüz ama liderlik dedik biraz da gülümseyelim mi?
Lider dedik, ATATÜRK’ün resimlerine bakıyorum hepsi asık suratlı hepsi ciddi. Lider olmak için böyle mi olmak gerekiyor, acaba ATATÜRK hiç mi gülmemiş, hiç mi espri yapmamış? Hadi gelin Antalya’ya gidelim. Antalya yolunda mola verir kulağına bir türkü gelir “Ya bu türküyü çok sevdim bulun getirin bu türküyü söyleyeni” der. küçücük bir çoban gelir. Derki “Sesin çok güzel bana da bir türkü okurmusun”. Başlar çoban “demirciler demir döver tunç olur” diye. bitince ATATÜRK dalmıştır “bis bis” der. Çoban böyle bakar. “Oğlum der bis” der “Çok beğendik tekrarla anlamına gelir”. Hiç nazlanmaz gene aynı türküyü okumaya başlar. ATATÜRK türkü bitince cebinden bir harçlık çıkarır uzatır. Çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini uzatır ATATÜRK’e “bis bis” der. Bu espri ATATÜRK’ün çok hoşuna gittiği için çok ünlü bir sanatçımızın yetişmesi sağlanacaktır.
ATATÜRK’ün hayatta en hoşlanmadığı şey dalkavukluk, ama yemek masasında hiç hoşlanmıyor. Karşısındaki adam da ATATÜRK’e “sen Türklerin şahısın şususun bususun ...”, feci dalkavuk. Yoğurt kasesi adamın önündeymiş diyorki Atatürk;“Şu yoğurt kasesini bana uzatırmısınız”. Adam yoğurt kasesi uzatacak, el insaf ayağa kalkıyor, önünü ilikliyor, tam yoğurt kasesini alacak parmakları içine giriyor. Ah diyorlar adama taktı ATATÜRK, birde zaten sinirlenmiş durumda, birde çok titiz bu konuda, şimdi bir fırtına kopacak. adam perişan, ah paşam vah paşam derken “Ya niye bu kadar üzüldünüz demin yoğurt yiyecektim şimdi cacık yemiş olurum”. Evet, bu espriyle 25 yılın sonunda ATATÜRK’ün müthiş espritüel olduğunu keşfettim ve yeni hazırladığım konferansımın konusu ne biliyormusunuz? “ESPİRİLERİYLE ATATÜRK”. Bugün onu hazırlıyorum, 6-7 ay sonra bitecek inşallah sizlerle buluşacağız. O konferansta çok güleceğiz ama inanın çok da düşüneceğiz.
Bir gazetecide Atatürk’e sorar “size der diktatör diyorlar ne dersiniz”. Atatürk şöyle bir bakar, “Eğer ben diktatör olsaydım hanımefendi bu soruyu sorduktan sonra siz asla canlı kalamazdınız “ diyecektir. Peki diktatör mü Mustafa Kemal bakalım.
İzmir kurtuldu, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara’ya hareket edecekler. Trene binerler kompartımana çekilirler. Ertesi gün kompartımanı çalar yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını yıkamaktadır Atatürk. Yaveri “ya paşam bu ne hal hiç uyumadınız herhalde niye böylesiniz” der. “Ya çocuk kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşunuz. Kolumu yastık yaptım ağrıdı setremi yastık yaptım üşüdüm bende uyumadım kalktım” der. Yaveri; “aman paşam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla battaniye getirirdik” der. Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan söylüyor bunları tarihi bir cevap derki “Geç farkettim hepiniz en az benim kadar yorgundunuz. Hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil milletimin rahat uyuması”. Var mı böyle bir şey! Bu insana diktatör demeye kimin dili varabilir. Ayaklarının altına Yunan bayrağı serildiğinde bayrak bir ulusun onurudur diye basmayıp kaldırtan bir insanın kendi milletinin inancını çiğneyebileceğini düşünmek ancak onuru ve şerefi olmayan kişilerin işi olabilir diye düşünmeden de edemiyorum.
Bu arada içimizde çok değerli öğretim görevlilerimiz ve öğretmen arkadaşlarımız var. Onların için de çok özel bir anısını anlatacağım. İstanbul Üniversitesinin açılış töreni. Çok mütevazı bir salon, tahta iskemleler, ortaya ATATÜRK’ün oturması için kırmızı renkte süslü muhteşem bir koltuk konmuş. Profesörlerle birlikte geliyor, buyurun diyorlar. Bir koltuğa bakıyor dönüyor profesörlere, aynen şunları söylüyor; “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk sadece sizlere layıktır” diyor. En kıdemli profesörü o koltuğa oturtuyor ve kendisi tahta iskemlede programı sonuna kadar izliyor. Evet yani kendince hak etmediği hiçbir koltuğa oturmayan bir Mustafa Kemal’i görüyoruz orada. Dünya lideri olmak sanıyorum bu evet .
Bu arada İstanbul ve Ankara illerinden birisine ATATÜRK adının verilmesi için bir kanun önergesi veriliyor meclise. ya İstanbul’a ATATÜRK diyorduk ya Ankara’ya. Bu önergeyi vereni hemen çağırıyor ve aynen şunları söylüyor ;“Bir ismin dillerde kalması için şehrin temellerine sığınmasına gerek yoktur. Bakın bu şehrin ismi İstanbul ama Fatih Sultan Mehmet’i hemen hatırlıyoruz. Eğer ben bir şey yapabildiysem bunu binaların tepelerine, şehrin temellerine ismimi yazarak değil milletimin kalbine yazarak anılmak isterim” diyecek, hiçbir yere adının verilmesini kabul etmeyecektir. Şimdi bakıyorum da hortumcunun soyguncunun hepsinin adı bitaraflarda şey gibi yazıyor merak ediyorum nasıl oluyor bu diye. Evet, galiba beni bıraktınız, ben 25 yıl kolay değil, beni bırakırsanız sabaha kadar buradayız. En iyisi son iki anı ama onu en iyi anlatan anılarla programıma son vermek istiyorum;
İşte ilki öğrenciler evet sizin için. Bir öğrenci anlatıyor, Mahmut SADİ. Şöyle anlatır Mahmut SADİ. “Yıl 1923. İstanbul Üniversitesinde öğrenci olduğum sıralar. Okul duvarında bir ilan görüyorum. Avrupa’ya talebe yollanacaktır. Allah Allah diyorum, ülke yıkık dökük yıl 1923 Avrupa’ya talebe! Lüks gibi gelen bir şey, ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içerisinde 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına ATATÜRK “Berlin Üniversitesine gitsin” diye yazmış. Zaman geldi. Sirkeci garındayım, ama kafam öyle karışıkki gitsem mi kalsam mı, orda beni unutur mu bunlar, para yollarlar mı, gurbet ellerde ne yaparım? Bir an gitmemeye karar verdim, döndüm. O sırada bir müvezzi ismimi çağırdı “Mahmut SADİ, Mahmut SADİ, bir telgrafın var” telgrafı açtım aynen şunlar yazıyordu ”sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum alevler olarak geri dönmelisiniz”. Var mı böyle bir şey? 11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hesap edebilen bir lider dünya lideri olmasın da ne olsun. Yıl 1923, biz evimizde bir çocuğumuzun huyunu değiştiremiyoruz bir huyunu. Tüm ülkenin huyu değişiyor. Bunla uğraşan bir insan yolladığı 11 öğrenci nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hissedebiliyor. Mahmut Sadi devam ediyor “gel de şimdi gitme, gitte orda çalışma, dönde bu ülke için canını verme”.diyor.
Evet bu gün en büyük şikayeti ne Türkiye’nin? Beyin göçü. En iyi beyinlerimizi kapıp götürüyorlar ama o çocuklarımız arkalarına baka baka gidiyorlar. Peki diyeceksiniz ki engellemek o kadar mı zormuş? Ha o gün 11 öğrenciymiş, telgrafmış. Bu gün milyon öğrenci olsun, e-mail bilgisayar var. Yeterki şu iki cümleyi ifade edebilecek, onların sorumluluğunu alan bir liderleri olsun.
İşte son anım, Nehire NEHİR hanımefendiden; şöyle anlatır “O zamanlar kadınların sanatçı kimliğini yeni yeni kazandığı dönemler. Benim tiyatroda çömezlik dönemim. Muhsin ERTUĞRUL Darül Bedai’ye baş yönetmen olarak atanmış. Çok titiz bir insan. Provadan oyuna her şey saat titizliği ile işliyor, perde bir saniye bile geç açılmıyordu. Provaya geç kalan oyuncu derhal oyundan uzaklaştırılıyordu. Eee tahmin edersinizki bu durumda Muhsin Ertuğrul’unda düşmanı çoktu. Bir gece Dolmabahçe’den ATATÜRK’ün Şehir Tiyatrolarına geleciği haber verildi. Ben de karşılamak için hazırdım. Fakat paşa gecikti. Muhsin Ertuğrul kendisini beklemeden perdeyi saniyesi saniyesine açıp oyunu başlattı. ATATÜRK 4 dakika geç kalmıştı. Etraftaki dalkavuklar ATATÜRK geldiğinde Muhsin ERTUĞRUL’un onu beklemeden perdeyi açtığını ellerini ovuştura ovuştura anlattılar ATATÜRK “Yaaa öylemi Muhsin Ertuğrul’la Görüşürüz” dedi. Herkes Muhsin ERTUĞRUL’un işinin bittiğine inanıyor, ben müdür olacağım sen müdür olacaksın kavgaları bile başlamıştı. ATATÜRK piyesin bitiminde Muhsin ERTUĞRUL’u ayakta karşıladı. Deminkileri de yanına çağırarak aynen şunları söyledi. “Sizi tebrik ederim işinizle ilgili cidiyetiniz ülkenin gelişimini cidiye aldığınızı gösterir biz geç kaldık siz vazifenizi yaptınız eğer birtek benim için perdeyi açmayıp oyunu başlatmasydınız bu dalkavukluktan ileri gitmez ve beni çok üzerdi ben herkezin her sahada işini bu kadar ciddiye almasını istiyorum ülke ancak böyle ilerler efendiler “ demezmi. Etraftakilerin suratları görülmeye değerdi o sırada”. Ama işte liderlik diyorum. Şimdi bir an günümüze geliyorum, hadi bakalım baba iseniz başlatın programı gelmeden. Mümkün mü! Ondan sonra artık beğenin haritadan bir yer, evet ki bu insan bir ülkenin en büyük lideri değil asrın lideri olan bir insan bunu yapıyor.
Evet ATATÜRK ve onunla e ele verenler sayesinde üç tarafı deniz yerin üstünü anlatayım mı? Lütfen pazara gidelim Yabancı ülkelere gittim. portakalı taneyle jelatinlere sarıyorlar, kıymetli madde, karpuzu dilimle yiyorlar, biz kelek çıktımı atıyoruz, bir tane daha açıyoruz var mı böyle bir nimet. Lütfen pazara gidelim, yeşilin her tonu; geçen bir yabancı konuğum var; pazardan geçmek zorunda kaldık dedi ki bana “Türklerin özel bir günü herhalde bu gün”. “Neden” dedim? Eee baktı kadın naylon torba naylon torba yok öyle bir dava, böyle bir nimet nerde, hangi ülkede. Bir tane salatalık, bir tane domates, biz kilolarla. Ve bana ne dedi biliyor musunuz? “Yahu ülkeme dönünce ne isteyeceğim biliyor musun”. “Ne” dedim. “Türkiye’yi isterim de isterim diye tutturacağım” dedi. Bir espriydi ama bir gerçek payı da olduğu su götürmez.
Peki yerin altına geçelim. Krom, brom ,toryum, bor. Tamam güzel ama petrolün zekasına hayranım. neden mi? Burda çıkıyor, burda çıkıyor, burda çıkıyor ama Türkiye’nin sınırını ezberletmişler petrole, bir kilometre girmiyor içeri. Varmı böyle bir petrol, yani altımız petrol dolu aslında. Hadi petrolü de geçelim, uzaydan çekilen fotoğraflara göre bugün petrolden bir derece zengin maden var, uranyum. Bu gün dünyadaki, Türkiye’de değil dünyadaki eni iyi uranyum rezervi bizim Karadeniz dağlarında arzı endam ediyormuş. Hoş o bize bakıyor biz ona bakıyoruz ama Türkiye’nin dış borcunun 19 katı değeri olduğu tespit edilmiş uzaydan çekilen fotoğraflara göre.
Yabancı ülkelere gittiğimde ufacık bir tarihi vesika buluyorlar, üç kere etrafını çeviriyorlar, birde bol para ödüyorsunuz, böööyle bakıyorsunuz. 15 ayrı medeniyeti barındıran 10000 yıllık bir tarih var altımızda.
Romanya devlet bütçesinin üçte birini nasıl kalkındırıyor? Suni termal tesis yapmış adamlar düşünebiliyor musunuz suni. Erzurum’a gittim kaynıyor, Kozaklıya gittim kaynıyor, Bursa’ya gittim kaynıyor, İzmir kaynıyor. Sadece bizim sıcak su kaplıcamız. Hakikisi var çünkü elimizde
Geçen gün Isparta Süleyman Demirel üniversitesi beni davet etti rektörlük, oraya gittim. Beni Darvas diye bir kayak merkezine götürdüler. Kayak merkezinde kayakla kayıyordu herkes Davras’ta. Birbuçuk saat sonra, Antalya Akdeniz üniversitesinde vereceğim konferans için Antalya’ya indim. Millet denizde yüzüyordu. Varmı böyle bir ülke söyleyin bana. Birbuçuk saatlik mesafede. Bursa, Uludağ’a gidiyorsunuz kayak kayıyorlar, 20 dakikada Mudanya’ya gidiyorsunuz denize giriyorlar. Hakikaten yok böyle bir ülke. Dünya yuvarlağını çevirin hepsinin bir araya geldiği bir ülke söyleyin bana, ben bulamadım. Ya güneşi var ya kar-ı var ya denizi var ya dağı var birinden biri mutlaka.
Peki bu kadar özel ve güzel bir ülke bizim elimizdeyken başımız dertten kurtulur mu? Asla. Düşmanımız dünden daha az değil, dünden daha çok. Bütün ülkelerin gözü bizim ülkemizde. Nasıl olmasın ki! Galiba bir tek bizim gözümüz yok şu ülkede.
Bu gün bunun için parçalama ve bölme girişimlerini yüz yıllardır uyguluyorlar. Bir ara siyasi girdiler, sağ-sol diye böldüler, kapışın dediler, yutmadık. Daha sonra etnik böldüler, kürt-Türk dediler, kapışın dediler, yutmadık. Dinimizi kullandılar, kapanan-kapanmayan, laik olan–olmayan, ATATÜRK’çü olan–olmayan diye dörde beşe, tarikatlara bölünün dediler ki kolay alalım, yutmadık. Ekonomiyi kullandılar, zengin-fakir alan-alamayan dediler, gene olmadı. Yani tazı eski tazıydı, habire çulunu değiştirdiler. Oyunun kuralı buydu ama biz bu oyuna hiç gelmedik gelmeye de asla niyetimiz yok.
Yeni ATATÜRK’ler yetişiyor ve gelmekte. İşte bugün bizi kuvvetlendikçe budanan, diğer türlü olduğu sürece de sulanan bir ağaç misali görmek gafletinde olan yada başka bir deyişle ayağa kalkmayacak kadar destekle ama yere düşmeyecek kadar köstekle politikası uygulamaya çalışan tüm ülkelere, iç ve dış düşmanlarımıza karşı en güzel cevabı ne zaman vereceğiz biliyor musunuz? Onu anmayı bırakıp anlamaya başladığımız zaman. Onu yakamızda taşıdığımız kadar fikir ve eylemlerimizde de taşıyabildiğimiz zaman. Onu özlediğimiz kadar özümsediğimiz zaman. Onunla yarışan ama onu aşmış yeni Mustafa Kemalleri yetiştirebildiğimiz zaman vereceğimiz inancıyla. sizlerden Nakiye Hanım, Kara Fatma, Mustafa Kemal gösterdiğin hedefe henüz ulaşamamış olmaktan dolayı özür diliyor ve bu hedefe ulaşana dek sakın bizi affetmeyin diyor ve bir şiirle programıma son veriyorum.

ATATÜRK de et artı kemik artı kandı,
İnsanüstü değildi yani ATATÜRK,
ATATÜRK de herkes gibi kusurları olan,
Küçük büyük ve çirkinde olabilirdi,
Ama güzeldi

ATATÜRK yorgunluk kahvesini bir su başında yudumlamayı,
Serhat türkülerini, Alaturkayı, mesela Safiye Aylayı,
Yemeklerden fasulye pilakisini seven,
Miri kelam bir İstanbul efendisi.

Aşık ve şair, mahcup ve ürkek,
Ama Karadenizli değil Karadeniz kadar canlı,
Adanalı değil ama Adanalı kadar sıcak kanlı,
Ve bir Aydınlı kadar oturaklı ve zeybek.

Velhasıl bizim mayamızdan bizim kumaşımızdandı Mustafa Kemal.
İnsan üstü değildi ATATÜRK,
Tam insandı.

BOZKIR
26-01-2006, 21:05
Sn BaBo

Güzel bir yazı.Ben neye üzülüyorum biliyormusunuz Sn BaBo isimsiz kahramanlara..Kazım Karabekir paşaya...Kitablarını temin edip okumanızı tavsiye ederim.Sanırım bu gün torunu tvde dedesi hakkında bir yayına katılacaktı..Anadoluyu kurtaran bir önder varsa o da Kazım Karabekir paşadır.

Bu vatan hep isimsiz kahramanların ,"Allah devlete millete zeval vermesin" diyen vefakar ve cefakar TÜRK milletiin sayesinde ayaktadır..Gerisinin değeri yok..

Bir gün cesaret bulursam kendimde Canakkaleye,Sarıkamışa ,Yemene şehitlerimizi ziyarete gideceğim

Şehitlerimizin ruhu şad olsun..

Sevgiler saygılar

GozgurS
26-01-2006, 21:11
[QUOTE=BOZKIR]Sn BaBo

Bu vatan hep isimsiz kahramanların ,"Allah devlete millete zeval vermesin" diyen vefakar ve cefakar TÜRK milletiin sayesinde ayaktadır..Gerisinin değeri yok..

Şehitlerimizin ruhu şad olsun..

:tamam: :tamam: :tamam: :tamam: :tamam:

kygnad
26-01-2006, 21:19
keşke bu yazıyı arşive kaldırmasalar..hep burada,en başta dursa..çünkü hissenette en çok okuyucu burada oluyor..en azından hissenetle yeni tanışanlara bu yazı güzel bi ''hoşgeldin'' olur..

Cinnamon
26-01-2006, 21:32
Bu güzel ve anlamlı yazıları paylaştığınız için teşekkürler.

kygnad
26-01-2006, 22:19
http://www.addmanisa.org/nazim.htm

26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLAR
İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR
ve
İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ'E
BAKAN NEFER



Saat 2.30.

Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
ne toprak kokusu vardır.
Gündüz güneşin,
gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için
ve dünya karanlıkta daha bizim,
daha yakın,
daha küçük kaldığı için
ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten
evimize, aşkımıza ve kendimize dair
sesler geldiği için
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını
seyrediyordu Kocatepe'den
dünyanın en yıldızlı karanlığını.
Düşman üç saatlik yerdedir
ve Hıdırlık-tepesi olmasa
Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.
Küzeydoğuda Güzelim-dağları
ve dağlarda tek
tek
ateşler yanıyor.
Ovada Akarçay bir pırıltı halinde
ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var :
Akarçay belki bir akar su,
belki bir ırmak,
belki küçücük bir nehirdir.
Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip
ve kılçıksız yılan balıklarıyla
Yedişehitler kayasının gölgesine girip
çıkar.
Ve kocaman çiçekleri eflâtun
kırmızı
beyaz
ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki
haşhaşların arasından akar.
Ve Afyon önünde
Altıgözler Köprüsü'nün altından
gündoğuya dönerek
ve Konya tren hattına rastlayıp yolda
Büyükçobanlar Köyü'nü solda
ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp
gider.

Düşündü birdenbire kayalardaki adam
kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.
Kim bilir onlar ne kadar büyük,
ne kadar uzundular?
Birçoğunun adını bilmiyordu,
yalnız, Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel
Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken Manisa'da
geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.

Dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
Paşalar : «Üç,» dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.

Saat 3.30.

Halimur - Ayvalı hattı üzerinde
manga mevziindedir.

İzmirli Ali Onbaşı
(kendisi tornacıdır)
karanlıkta gözyordamıyla
sanki onları bir daha görmiyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer :
Sağda birinci nefer
sarışındı.
İkinci esmer.
Üçüncü kekemeydi
fakat bölükte
yoktu onun üstüne şarkı söyliyen.
Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı
tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.
Altıncı,
inanılmıyacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtıyar bir muhacir karısına bıraktığı için
kardeşleri onu mahkemeye verdiler
ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona «Deli Erzurumlu» derdiler.
Yedinci, Mehmet oğlu Osman'dı.
Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı
ve gözünü kırpmadan
daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci,
İbrahim,
korkmıyacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp
birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki :
tavşan korktuğu için kaçmaz
kaçtığı için korkar.

Saat 4.

Ağzıkara - Söğütlüdere mıntıkası.
On ikinci Piyade Fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta.
Eller yakında, makanizmalar üzerinde.
Herkes yerli yerinde.
Tabur imamı
mevzideki biricik silâhsız adam :
ölülerin adamı,
kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru,
durdu boyun büküp
el kavuşturup
sabah namazına.
İçi rahattır.
Cennet, ebedî bir istirahattır.
Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,
meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir
Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı.

Saat 4.45.

Sandıklı civarı.
Köyler.
Sarkık, siyah bıyıklı süvari,
çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.
Çukurova beygiri
kuyruğunu karanlığa vuruyordu :
dizkapaklarında kan,
kantarmasında köpük...
İkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük,
atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
Geride, köylerde bir horoz öttü.
Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
ellerinin tersiyle yüzünü örttü.
Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan
bir başka horoz vardır :
baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
Düşmanlar herhal onu çoktan kesip
çorbasını yapmışlardır...

Saat beşe on var.

Kırk dakka sonra şafak
sökecek.
«Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak».
Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde,
On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti
ve onların genci, uzunu,
Darülmuallimin mezunu
Nurettin Eşfak,
mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak
konuşuyor :
-Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var,
bilmem ki, nasıl anlatsam,
Âkif, inanmış adam,
fakat onun, ben,
inandıklarının hepsine inanmıyorum.
Meselâ, bakın :
«Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.»
Hayır,
gelecek günler için
gökten âyet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz
vaadettik kendimize.
Bir şarkı istiyorum
zaferden sonrasına dair.
«Kim bilir belki yarın...»

Saat beşe beş var.

Dağlar aydınlanıyor.
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı :
Anadolu toprağı uyanıyor.
Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp
ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes mâcereda,
ön safta, en ön sırada,
şahlanıp ölesi geliyordu insanın.

Topçu evvel mülâzımı Hasan'ın
yaşı yirmi birdi.
Kumral başını gökyüzüne çevirdi,
kalktı ayağa.
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
Şimdi bir hamlede o kadar büyük,
öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki
bütün ömrünü ve hâtırasını
ve yedi buçukluk bataryasını
ağlanacak kadar küçük buluyordu.

Yüzbaşı sordu :
- Saat kaç?
- Beş.
- Yarım saat sonra demek...

98956 tüfek
ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün âletleriyle
ve vatan uğrunda,
yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle
Birinci ve İkinci ordular
baskına hazırdılar.

Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde,
beygirinin yanında duran
sarkık, siyah bıyıklı süvari
kısa çizmeleriyle atladı atına.
Nurettin Eşfak
baktı saatına :
- Beş otuz...
Ve başladı topçu ateşiyle
ve fecirle birlikte büyük taarruz...

Sonra.
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
Bunlar :
Karahisar güneyinde 50
ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.

Sonra.
Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik
Aslıhanlar civarında
30 Ağustosa kadar.

Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu.
Esirler arasında General Trikopis :
Alaturka sopa yemiş bir temiz
ve sırmaları kopuk frenk uşağı...

Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı.
Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail,»
Nurettin dedi ki : «Seni biz değil,
buraya gönderenler öldürdü seni...»

Sonra.
Sonra, 31 Ağustos günü
ordularımız İzmir'e doğru yürürken
serseri bir kurşunla vurulan
Deli Erzurumluydu.
Devrildi.
Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
Baktı yukarı,
baktı karşıya.
Gözler hayretle yandılar :
önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
her seferkinden kocamandılar.
Ve bu postallar daha bir hayli zaman
üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
seyredip güneşli gökyüzünü
ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.
Sonra...
Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden
ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden
yüzlerini toprağa döndüler...

Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı.
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız
ulaşmak da istiyordu bir yerlere
ve sadece kahretmiyor
yaratıyordu da.
Ve kılıçların,
nalların,
ellerin
ve gözlerin pırıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü
ve şu türküyü duydu :
«Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim...

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...»>

Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir'e girdik
ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinden gelip
öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber
seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.

Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
câhil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır...


Nazım Hikmet

bikmisbroker
27-01-2006, 01:10
Okurken saat saat yasadim...2.30-5.30.....Allah RAZI olsun O sehitlerden o Gazilerden..

bikmisbroker
27-01-2006, 01:48
ATATÜRK’ün ekonomi ile de ilgili ne görüşleri var acaba, ve bunun üzerine oturdum, Maliye arşivine indim, Maliye arşivini incelememde ATATÜRK’ün ekonomide en önem verdiği şey ne biliyor musunuz? Türk parasının değerini korumak. Peki, 1919’a baktım Türk parası Sterlin karşısında, o zaman dolar yok, Sterlin karşısında 605 kuruş. Ha bir savaş yapıldı, ülke yıkıldı tekrar yapıldı. Peki 1938’de kaç kuruş biliyor musunuz? 19 sene sonra inanılmaz bir şey, 616 kuruş. Buna gerçekten inanmaya imkan yok. Peki dedimki herhalde yanlış okudum banknot artış hacmine baktım, banknot artış hacmi 1919 dan 1938 son dört ayına kadar, son dört ayı ilgilenemiyor sağlığından dolayı, son dört ayına kadar 19 sene sadece %8, bu çok büyük bir başarı. Peki son dört ayda ne oldu diye baktım, gülüyorsunuz tahmin ettiniz mi? %15. 19 senede %8. Bari ölümünü bekleseymişiz...

N28aichi
27-01-2006, 06:51
Gozyaslarimi tutamadim... Layik olamadik atalarimiza...

ZATTARA
27-01-2006, 08:18
..............yaŞasin Mİlletİm..............

kygnad
27-01-2006, 10:18
ben yüce ATATÜRK'ü ve kurtuluş savaşını merhum Nazım HİKMET gibi asil ve yalın anlatan bir şair-yazar olduğuna inanmıyorum..internette ilk defa KUVAY-I MİLLİYE DESTANINI tümüyle veren bir site buldum..her TÜRK gencine-insanına tavsiye ederim;okusunlar..
http://www.addmanisa.org/nazim.htm

kygnad
27-01-2006, 11:23
Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istikbal vardır ki yabancıların nasihatları ile, yabancıların planlarıyla yükselebilsin?

Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. İşte Türkiye'de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür."

Mustafa Kemal 1922
-------------------------------------------------------------------
Büyük olmak için hiç kimseye iltifat etmeyeceksin; hiç kimseyi aldatmayacaksın. Ülke için gerçek amaç ne ise onu görecek, o hedefe yürüyeceksin.

Herkes senin aleyhinde bulunacaktır; herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır, fakat sen buna karşı direneceksin. Önüne sonsuz engeller de yığacaklardır.

Kendini büyük değil, küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra da sana büyük derlerse bunu söyleyenlere güleceksin.

Mustafa Kemal ATATÜRK

kygnad
27-01-2006, 11:25
Vatan Haini - Nazım Hikmet



"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne,
kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,
ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.


28.7.962

Kanarya
27-01-2006, 11:52
ATAtüRK

Sen karimda namus
Kisragimda hilal
Sen mataramda su, torbamda ekmek
Sen mavzerimde fisek
Ben ondokuzuncu fikra
Yetmisbirinci alaydan Mehmet

Ayhan Hunalp

pej
27-01-2006, 12:05
Gözlerimden yaş gelerek okudum.

Koltuğumda yaslanıp böyle bir insanı kafamda canlandırmaya çalıştım,sığmadı.

Etrafındaki o dönemin çok sınırlı eğitim ve kültür ortamında büyük çoğunluğu ortaçağı yaşayan Türkiyesinde o yüksek dehası ile ne yaman çelişkiler,hayal kırıklıkları ve deprasyon yaşadığı da muhakkak.

Sanırım birazda bundan ötürü sürekli sigara ve içki içiyordu.

Türkiye Cumhuriyetinin bir çeşit kuruluş ve işleyiş el kitabı olarak hazırladığı sanırım 2 ciltlik bir eseri var,geçenlerde bir proğramda emekli bir general bahsetti.Danıştay,yargıtay,sayıştay v.s. gibi bu günün çoğu devlet kurumlarını kapsayan,kuruluş amaçı ve yapılanmaları v.s. gibi bilgileri detaylı tarif eden bir eser.

Bugün bile buna benzer bir eseri tek bir insanın düşünüp yazabilmesi buna benzer konuda senelerce ihtisaslaşmamışsa mümkün değil.

pasadena
27-01-2006, 13:26
Vatan Haini - Nazım Hikmet



"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.
Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne,
kapkara haykıran puntolarla,
bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un
66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amirali
Amerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira.
"Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz,
ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.


28.7.962Sn Kygnad,

Nazım Hikmet'in öykündüğü sistem çökeli 15 seneyi geçti.Ve o sistemde insanlar 70 yıldan fazla zaman daha çok karşılıksız çalıştılar,daha çok soğuktan titrediler,daha çok baskı gördüler;velhasılı çok daha fazla suiistimal edildiler.

Başta 'Kurtuluş Savaşı Destanı' olmak üzere belki de modern Türkçe'yi en iyi kullanan şair olduğu konusunda hemfikir olsam da, ben yine de kendisini rahmetli önderimiz Atatürk'le aynı karede değerlendirmekte zorluk çekiyorum.Lütfen kişisel almayınız.Naçizane fikrimdir.Saygılarımla...

PS:Uzun olduğu kadar etkili metin için Sn Bb'ye teşekkürler.

acemi_caylak
27-01-2006, 13:49
Sayın Pasadena,

Bugün daha çok çalışyorlar, bugün daha çok kırılıyorlar ve bugün daha açlar. Her yıl Moskova'da karlar erdikten sonra karların altından 3000 evsizin cesedi çıkıyor. Bunu biliyor muydunuz?
Ve unutmayınki 20 milyon ölü ve 40 milyon yaralı kaybıyla Hitleri durduran bu "açlar ordusu" ydu. Buda benim düşüncem lütfen siz yanlış anlamayın.

Saygılar.

value
27-01-2006, 14:08
Sayın Pasadena,

Bugün daha çok çalışyorlar, bugün daha çok kırılıyorlar ve bugün daha açlar. Her yıl Moskova'da karlar erdikten sonra karların altından 3000 evsizin cesedi çıkıyor. Bunu biliyor muydunuz?
Ve unutmayınki 20 milyon ölü ve 40 milyon yaralı kaybıyla Hitleri durduran bu "açlar ordusu" ydu. Buda benim düşüncem lütfen siz yanlış anlamayın.

Saygılar.
Sahi bu Almanları kim kurtardı 1945 deki can düşmanlarını Ruslar, Fransızlar, İngilizler ve Amerikalıların işgali altında iken, ellerindeki su tabancaları dahi alınmışken ve de Ruslar çok kızgınken.

Nazım Hikmet ise 1925 tarihinde İstiklal mahkemesi tarafından 15 yıl küreğe mahkum edilmişti.Neredeyse bütün ömrü hapiste geçti.:düsün:

Her şey ne kadar karışık...

Red Kit
27-01-2006, 14:14
Efendim Burada konu Atatürk'ün liderliği ve eşsizliğidir. Nazım Hikmet'in şiir veya vatan sevgisi ile Komünizmin ne olduğu değil. Lütfen ilgisiz mesajları buraya yollamayın. Nazım Hikmeti veya Komünizmi tartışmak istiyorsanız ayrı bir başlık açarak tartışabilirsiniz. Emin olun ki o başlıkta Atatürk tartışılmaya başlanırsa aynı tepkiyi gösteririm.

kygnad
27-01-2006, 16:13
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.
=================================================

Sn.REDKİT,
bu açılan ATATÜRK'le ilgili güzel sayfaya fikirlerini sevsekte sevmesekte dünyada en büyük türk şairi olan nazım hikmetin yukarıda ATATÜRK'ün kurtuluş savaşında eşsiz bir şekilde anlattıldığı satırları ve KURTULUŞ SAVAŞINI destanlaştırdığı için aktardım..
burada nazım'ın propagandasını falan yapma gibi bir niyetim yok..
kusura bakmayın;VATAN HAİNİ şiirini buraya eklemem gereksizdi,kabul ediyorum..isterseniz silebilirsiniz..
saygılar..

pasadena
27-01-2006, 16:21
Sayın Pasadena,

Bugün daha çok çalışyorlar, bugün daha çok kırılıyorlar ve bugün daha açlar. Her yıl Moskova'da karlar erdikten sonra karların altından 3000 evsizin cesedi çıkıyor. Bunu biliyor muydunuz?
Ve unutmayınki 20 milyon ölü ve 40 milyon yaralı kaybıyla Hitleri durduran bu "açlar ordusu" ydu. Buda benim düşüncem lütfen siz yanlış anlamayın.

Saygılar.Ne diyeyim,Allah herkesin gönlüne göre versin sevgili arkadaşım:)

bikmisbroker
27-01-2006, 17:34
Efendim Burada konu Atatürk'ün liderliği ve eşsizliğidir.
.................................................. ...........................
.
Sayin Red Kit,
Bir eski bankaci olarak, ve yine eski bir borsaci olarak, ve de meslegim icabi, Mustafa Kemal Ataturkumuzun 1919 yilindan vefat ettigi 1938 yilina kadar Turk Parasinin tedavuldeki miktarini (19 yil icerisinde) %8 oraninda artacak sekilde tuttugunu bilmiyordum?
Savas alanlarindaki, cephelerdeki, devrimlerindeki basarilarinin ustune ekonomide de cok isabetli kararlar aldigini yeni ogrendim.
50 yasinda, yuksek tahsilli bir Turk vatandasi olarak da bu durumdan HiCAP (utanc) duydum. Konu ile ilgili yerinde mudahaleniz icin de ayrica size TESEKKUR ederim.


Gözlerimden yaş gelerek okudum.
Koltuğumda yaslanıp böyle bir insanı kafamda canlandırmaya çalıştım,sığmadı.

Etrafındaki o dönemin çok sınırlı eğitim ve kültür ortamında büyük çoğunluğu ortaçağı yaşayan Türkiyesinde o yüksek dehası ile ne yaman çelişkiler,hayal kırıklıkları ve deprasyon yaşadığı da muhakkak.

Sanırım birazda bundan ötürü sürekli sigara ve içki içiyordu.

Türkiye Cumhuriyetinin bir çeşit kuruluş ve işleyiş el kitabı olarak hazırladığı sanırım 2 ciltlik bir eseri var,geçenlerde bir proğramda emekli bir general bahsetti.Danıştay,yargıtay,sayıştay v.s. gibi bu günün çoğu devlet kurumlarını kapsayan,kuruluş amaçı ve yapılanmaları v.s. gibi bilgileri detaylı tarif eden bir eser.

Bugün bile buna benzer bir eseri tek bir insanın düşünüp yazabilmesi buna benzer konuda senelerce ihtisaslaşmamışsa mümkün değil.

Sayin Pej,

Sizinle hemen hemen ayni duygular icerisinde okudum bu yazilanlari, ve aynen sizin gibi gozumden YAS gelerekten.
Mustafa Kemal Ataturku, Yaptiklarini, icraatlarini anlamak, ogrenmek ve de anlayabilmek icin, 10 Kasimlari, 18 Mart lari beklemememiz lazim!!
Butun DUNYA liderlerinin gerektiginde cekinmeden 21 Yuzyila damgasini vurdugunu soyledikleri ATATURKUMUZU anlamak icin nerede ne yaptigini okumamiz, neden ve nicin sorulari ile yapilanlari irdelememiz gerektigi kanaatindeyim.


ATATÜRK’ün ekonomi ile de ilgili ne görüşleri var acaba, ve bunun üzerine oturdum, Maliye arşivine indim, Maliye arşivini incelememde ATATÜRK’ün ekonomide en önem verdiği şey ne biliyor musunuz? Türk parasının değerini korumak. Peki, 1919’a baktım Türk parası Sterlin karşısında, o zaman dolar yok, Sterlin karşısında 605 kuruş. Ha bir savaş yapıldı, ülke yıkıldı tekrar yapıldı. Peki 1938’de kaç kuruş biliyor musunuz? 19 sene sonra inanılmaz bir şey, 616 kuruş. Buna gerçekten inanmaya imkan yok. Peki dedimki herhalde yanlış okudum banknot artış hacmine baktım, banknot artış hacmi 1919 dan 1938 son dört ayına kadar, son dört ayı ilgilenemiyor sağlığından dolayı, son dört ayına kadar 19 sene sadece %8, bu çok büyük bir başarı. Peki son dört ayda ne oldu diye baktım, gülüyorsunuz tahmin ettiniz mi? %15. 19 senede %8. Bari ölümünü bekleseymişiz...

1960 Yilindan sonra iktidara gelen Liderlerimizin, "Benim Iscim Benim Koylum" nutuklari atarak, KOLTUK ugruna, Tedavuldeki Turk Parasinin miktarini keyfi olarak ayarladiklari yakin donemi hepimiz yasadik, yasiyoruz...
Yukardaki satir aralarindan cikardigim 1919 dan 1938 yilina kadar ekonomik olarak TC devletinin parasini Dunya standartlarinda degerli kilan politikayi, o devirdeki pek cok EKONOMiST'in bile dusunebilecegini zannetmiyorum.

3 Parca halinde buraya tasidigim metin icerisinde her konuda o kadar guzel detaylar verilmiski, her Turk genci okumali, cevresindekilere de okutmalidir.

Kendimizi tanimanin, Ulkemizi tanimanin, Nasil Muassir medeniyetler seviyesine gelebilecegimizi ANLAYIP-UYGULAMANIN yolu, Mustafa Kemal Ataturkumuzu anlamaktan gecer.

radyolog
27-01-2006, 17:42
Mustafa Kemal ATATURK

--------------------------------------------------------------------------------

Ekteki yazi Mail Vasitasi ile bana ulasti, Yoneticilerimizden ricam Bir muddet Hisse net'in en cok okunan "Borsa Genel" bolumunde Ust siralarda "Pinlenerek" tutulmasi ve bir muddet sonra da Hisse net arsivlerindeki yerini almasidir.
Arada sirada da olsa Ulkemizi, Cumhuriyetimizi, ve Mustafa Kemali mizi hatirlamakda fayda var.......

Sn Babo okurken okuduktan sonra ve hala inanın gözlerimden hala yaşlar geliyor Pc başında iken eşim ve oğlum göz yaşlarımı görmesin diye oda kapısını kilitledim (malum erkekler ağlamaz ya..) tek kelime ile sizden Kadiri Mutlak Yaratan razı olsun
Bu yazıyı acaba ''BABALAR GİBİ SATARIM'' diyen mikroskopik beyinler okuyabilir mi ,okusada anlayabilir mi?

Ne dersiniz??

Hoşçakalın sağlıcakla kalın sağlıklı kalın

ayyan
27-01-2006, 18:17
Aktarimlariniz icin tesekkürler. O kadar tarih okuduk(!) .. bunların kıyısından köşesinden bile geçmedik.. şahsen.. ayip bana..

temese
27-01-2006, 18:32
http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=VLYSYHFVVN6NN4J6V2CF

http://www.ideefixe.com/kitap/tanim.asp?sid=OXM9FCCP5B4BUIUFOPEJ

sn babonun affına sığınarak konu ile ilgilenen arkadaşlara iki kitap linki veriyorum

endexcini
27-01-2006, 20:17
sn babo, bu degerli yaziyi bizimle paylastiginiz icin sonsuz tesekkurler.. simdiden arsivimdeki yerini aldi bile.. duygulanarak, dusunerek, huzunlenerek ve ATA ya layik olamamanin vermis oldugu sucluluk duygusuyla okudum..

aslen Yalova li oldugum icin de ayrica huzunlendim, koskun hikayesini okurken. Yalova da herkes bilir «yuruyen koskun» hikayesini.. her baba cocugunu koske goturur ve anlatir ATA nin essizligini..

bizler essiz ATA nin evlatlariyiz, ama uzulerek soylemeliyimki layik olamiyoruz! en kotusu olmak icin hic bir sey yapmiyoruz!.. o yillarin Turkiye si bile simdikinden daha prestijli, daha modern, daha nezih, daha vs... hemde aradan bu kadar yil gecmesine ragmen..

anlatacak, konusacak, hayiflanacak o kadar sey varki, ama neyse...

tekrar tesekkurler

bros
27-01-2006, 22:26
böyle bir yazıyı bizlerle paylaştığın için ne kadar teşekkür etsek az olur
sağolasın babo

BUZZ
27-01-2006, 22:41
Kazım KARABEKİR, Rauf ORBAY, Ali Fuat Cebesoy onlarıda unutmayalım arkadaşlar. Savaş kazanıldıktan sonra ATA ile araları açılmış gibi gözüksede (ki bunun sebepleri iyi bir tez çalışması olur) Milli Mücadelede önemli etkileri olmuştur ve karakter analizi yapıldığında hepsi örnek alınası kişilerdir. Sadece bir katkı yapmak istedim, iyi akşamlar.

de facto
28-01-2006, 00:43
Sn.Babo

Size sonsuz teşekkür ediyorum. Böyle bir zamanda öyle bir başlık açtınızki yine en büyük dersi aldık, sayenizde.

Saygılarımla,

bikmisbroker
28-01-2006, 01:28
Mustafa Kemal Ataturk'u muzun Canakkalede 7 Duvele karsi savasan, "size SAVASMAYI DEGiL OLMEYi EMREDiYORUM" dedigi kahraman Turk ordumuzdan TAM TECHiZATLI askerlerimizden 2 tanesinin resmi..

http://img.photobucket.com/albums/v85/bbroker/BORSAMIZ/GeliboluMehmetcik.jpg

Allah razi olsun bu kahramanlardan!!!

KUTERO
28-01-2006, 12:07
Lutfen Bugunlere Nasil gelindigini Unutmayalim! Unutturmayalim!!..

Allah razi olsun bu kahramanlardan!!!

Bu topiği açtığın için çok sağol BaBo ağabeyimiz.

neuromancer
28-01-2006, 12:30
Sayın BaBo'nun gönderdiği fotoğraf Çanakkale savaşlarından.. Yeri gelmişken hatırlatayım.

Savaşın olduğu bölgeyi gezmesi en az bir gün sürer. Çoluk çocukla beraber mutlaka görmek gerekir. Fotograflar, tanıklıklar, müzeler, haritalar.. Dünya tarihinde çok azdır böylesi, belki de yoktur.

http://www.gallipolidigger.com/index.2.htm

asagir
28-01-2006, 12:32
milli değerlerin ayaklar altına alındığı ve bu değerlere sahip kişilerin adeta yobaz damgası yediği, cumhuriyetin üzerine inşa edildiği ilkelerin modası gemiş ütopya sayıldığı, bu ülkenin kimlere ait olduğunun sorgulandığı, cumhuriyetin aşiret devleti görünümüne büründüğü-büründürüldüğü, terör yandaşlarının aydın sayıldığı, el üstünde tutulduğu, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan ötürü sahip olduğumuz onur-gurur ve güven duygusunu adeta yok etmek için kampanyaların başlatıldığı bu günlerde bu topikteki dostlarımızın görüşleri doğrultusunda düşünen insanlarımızın çoğunlukta olduğu düşüncesi şahsımı ziyadesiyle bahtiyar etmekte ve geleceğe dönük ümitlerimi pekiştirmektedir... sağ olun- var olun...

elinize, emeğinize sağlık...bir Türk("Türkiye Cuhuriyeti vatandaşı" olarak yazacaktım fakat bugünlerde farklı anlamlarda kulanıldığı için "Türk" yazdım) olarak; ülkenin ne şartlarda ve kimler tarafından bugünlere taşındığına dair paylaşımlar için gösterdiğiniz özene teşekkür ediyorum...

saygılar...

baytar657
28-01-2006, 13:13
http://www.kho.edu.tr/atasayfa/buynutuk/


saygılarımla.

pride
28-01-2006, 13:36
bunları hiç bilmiyordum bu benim ayıbım:o , aslında ılkokuldan ıtıbaren ders kıtaplarına koyarak ATATURK u birde boyle anlatmalıyız...

haçin katliamı nerede nezaman kimler tarafıdan yapılmış :o

sagolun sn babo...

bikmisbroker
28-01-2006, 15:23
bunları hiç bilmiyordum bu benim ayıbım:o , aslında ılkokuldan ıtıbaren ders kıtaplarına koyarak ATATURK u birde boyle anlatmalıyız...

haçin katliamı nerede nezaman kimler tarafıdan yapılmış :o

sagolun sn babo...

Sayin Pride,
Buraya tasidigim yazinin icerigindeki ATATURK'u ben de bilmiyordum.
Senin benim Utanmamiz gerekmez, bunlari bu sekli ile bize aktarmayan/aktaramayan egitim sistemimiz UTANSIN!!!

bikmisbroker
28-01-2006, 15:26
Sayın BaBo'nun gönderdiği fotoğraf Çanakkale savaşlarından.. Yeri gelmişken hatırlatayım.

Savaşın olduğu bölgeyi gezmesi en az bir gün sürer. Çoluk çocukla beraber mutlaka görmek gerekir. Fotograflar, tanıklıklar, müzeler, haritalar.. Dünya tarihinde çok azdır böylesi, belki de yoktur.

http://www.gallipolidigger.com/index.2.htm

Sayin neuromancer,

Haklisiniz Canakkale savasindan resimdir..
Esasen Butun FORUMDASLARIMI http://www.gallipoli1915.org/default.asp Linkindeki CANAKKALE hikayesini okumaya DAVET ediyorum..

Bu Yukardaki web adresinde ALTI CiZGiLi HER LiNK DE AYRI BiR HiKAYE VAR.

(Not;Hikaye derken MASAL degil, gercek arastirmaya, UZUN upuzun arastirmaya dayali Tarihi gercekler var..)

rasit
28-01-2006, 21:05
Sayın Babo,
Bizlere tekrar o günleri hatırlattığın için teşekkürler.Eline sağlık. :tamam:

bourbon
28-01-2006, 21:33
Abi ellerine saglik.Insanin gozleri doluyor okurken.

o elbiseleri yirtik sehit vatan evlatlarini Canakkale de ziyaret edin,olum urpertisi geliyor insanin icine.

Tum Hepsinin ruhlari sad olsun....

ASB
28-01-2006, 23:36
:düsün: Turgut Özakman'ın yazdığı 'ŞU ÇILGIN TÜRKLER' kitabını yeni okudum, Özhan Eren'nin ''Sarıkamışa'a Giden Yol'' kitabının yarısındayım,üstüne,Prof.İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI'nın yukarıdaki yazısını okuduktan sonra,hemen aklıma gelen, duygularımı ve düşüncelerimi şöyle özetliyebilirim:
Atatürk ve yakın tarihimiz hakkında bize çok eksik bilgiler verilmiş.Eğer bu bilgiler bütün gerçekliği ile, eski ve yeni nesillere, yeterince verilebilseydi:
-Bugünkü yaşam düzeyimiz (çoğunluğumuzun!) çok daha üst düzeylerde olurdu.
-İnsanlarımız enazından, bazı sosyal, kültürel ve ekonomik varlıklarının kıymetlerini daha iyi bilirlerdi.
-İnsanlar yeteneklerini kendileri ve ülkemiz için daha verimli kullanırlardı.

ıskacı
28-01-2006, 23:37
Ne diyim Allah senden razı olsun
Büyük BB

trusty
29-01-2006, 01:38
Sevgili Babo,

Burada yayinladigin, Araştırmacı Yazar Prof.İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI'nin calismasini, dikkatle okudum..

Cok duygulandim...

Baktim, klavyem agliyor...

Ne yapsin, yuregi dayanmadi...

Bu klavye, klavye olali, bu kadar muhtesem bir lider mi gorduku, aglamasin...?

Biraktim aglasin, doya doya aglasin...

Kalemine saglik....

Gozlerinden degil...

Ellerinden operim...

halo
29-01-2006, 07:03
Bu cephe başka cephe :

"Anadolu Anonim Türk Sigorta Şirketi, Cumhuriyetin ilanından sonra, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün girişimiyle, Türkiye İş Bankası'nın öncülüğünde 1 Nisan 1925'te faaliyete başladı."
(alıntı : www.anadaolusigorta.com.tr)

Sn. babo bir grafik? (isctr de olur. yada bu konuda başka birşey. siz bilirsiniz.)

Desperado
29-01-2006, 07:39
keşke bu yazıyı arşive kaldırmasalar..hep burada,en başta dursa..çünkü hissenette en çok okuyucu burada oluyor..en azından hissenetle yeni tanışanlara bu yazı güzel bi ''hoşgeldin'' olur..

katiliyorum, bence de hep en yukarida pinlenerek kalmasi gereken bir yazi. Bir oylama yapsak eminim ki sonuc bu yonde cikacaktir...

zum
29-01-2006, 09:30
Sn.BABO,
Yazınızı okudum.Çok duygulandım.Muayenehanemde tam karşımda gümüşten bir Atatürkün portresi asılı.Yazınızı okuduktan sonra ona baktıkça
heyecanlandım.Çünkü o olağanüstü bir insan,tanrının bir lütfu bizlere diye düşünüyorum.Ne yazık ki yeni nesillere aktaramıyoruz onu.Kusur bizdelerde.

hakanen
29-01-2006, 13:29
Yıllardır Hisse.Net teyim.Şimdiye kadarki en harika 5 topik içinde bu topik...Babo ellerine sağlık...Bazen tüylerim diken diken olarak okudum.....

kygnad
29-01-2006, 13:48
sn.bikmiştraderin gönderdiği 32 nolu gönderideki iki merhum şehidimizin kıyafet ve siluetleri sanki beynime kazındı,gözlerimin önünden duruşları gitmiyor..

yeter
29-01-2006, 14:33
Sn BaBo

Güzel bir yazı.Ben neye üzülüyorum biliyormusunuz Sn BaBo isimsiz kahramanlara..Kazım Karabekir paşaya...Kitablarını temin edip okumanızı tavsiye ederim.Sanırım bu gün torunu tvde dedesi hakkında bir yayına katılacaktı..Anadoluyu kurtaran bir önder varsa o da Kazım Karabekir paşadır.

Bu vatan hep isimsiz kahramanların ,"Allah devlete millete zeval vermesin" diyen vefakar ve cefakar TÜRK milletiin sayesinde ayaktadır..Gerisinin değeri yok..

Bir gün cesaret bulursam kendimde Canakkaleye,Sarıkamışa ,Yemene şehitlerimizi ziyarete gideceğim

Şehitlerimizin ruhu şad olsun..

Sevgiler saygılar
-------------------------------------------

http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=25443,10,17

Kazım Karabekir Paşa hakkında bilgi sahibi oluşumuz, ortaokul- O zamanlar ayrıydı-yıllarına dayanır. Terzimiz ve arkadaşımız Orhan Esen’in babası Erdek PTT’sinden emekliydi. Nur içinde yatsın, çok konuştuğu kadar, bilgili insandı. Bir gün Kazım olan adının konma öyküsünü anlattı. İstiklal Savaşı’nın Doğu Anadolu Fatihi, Kafkas Orduları Komutanı Kazım Karabekir’in ismini taşıdığını söyledi. 1961 Yılına kadar, sırf Atatürk’le bazı konularda ters düştüğü için aforoz edilen Paşa’ya bu yüzden hep ilgi duyduk. Kurtuluş mücadelemizde müthiş stratejisiyle Rusya ve Ermenilerle yapılan savaşları başarıyla tamamlamıştı. Böylece, yine İsmet İnönü’nün itiraf ettiği gibi ‘O olmasa, biz Batı’da zaferi kazanamazdık’. Çünkü, elindeki asker ve silahları süratle Batı Cephesi’ne gönderip takviye olmuştu. Büyük Mücadele kazanılıp sıra çok partili döneme gelince, ‘Terakki Perver Fırkası’nın kuruluşu Mustafa Kemal ile Kazım Karabekir Paşaların arasını açtı. Yıllar yılı, Erenköy’deki evinde göz hapsinde yaşadı. Çok aydın, yenilikçi bir kafaya sahip insanın ne yobazlığı kaldı ne şeriatçılığı. 27 Mayıs İhtilali’nden sonra vitrinlere çıkma imkanı bulan ‘İstiklal Harbimiz’ adlı eserini okuyanlarından olduk.
İşte bugünkü sınırlarımızı çizen üç-dört isimden biri olan Kazım Karabekir Paşa’nın 58. ölüm tarihini hatırlayan isim sadece Taha Akyol’du. Ulusal Kahraman’ın torunu Yardımcı Doçent Pınar Akkoyunlu ile söyleşi yaptı. ‘Eğrisi Doğrusu’ programında, koca haksızlığın telafi edildiğine tanık olduk. Böylesine değerlerin, kim tarafından olursa olsun, gölgelenmeye çalışılması üzüntü kaynağımız. Hem Paşa’ya hem bizim onunla ilgilenmemizi sağlayan PTT emeklisi Kazım Efendi’ye-Esen-rahmet diliyoruz. Akyol’a da teşekkürlerimizi yolluyoruz...

----------------------------------------------

Bu da Uğur Mumcu nun Kazım Karabekir için yazdığı "Karabekir Anlatıyor "
adlı kitabına dair genel bir yazısı. Bu kitabı da özellikle tavsiye ediyorum. Kazım Karabekir hakkında kim ne biliyor? Hemen hiçkimse fikir sahibi değil. Tarih derslerinde 2 satırla geçiştirilen büyük bir komutan. 30 kadar yakın dönem tarihi ile ilgili eseri var. Aynı zamanda beste bile yapmış. Okuyun şaşıracaksınız. Pek bir okuyan olduğunu sanmıyorum.

Olayın bir de şu yönü var. Japonya /Avrupa gibi okuyan bir toplum olsaydık bu toplum istenildiği gibi yönlendirilemezdi. Bu nedenle bizim az okuyan bir toplum olmamız yöneticilerimizin inanılmaz derecede işlerine gelmekte ve kendi fikirlerini tek doğruymuş gibi enjekte edilmektedir. Okuma alışkalığı olmayan ve bu alışkanlığa sahip olması da istenmeyen muktedir olanların (iktidar olanları kastedmiyorum, yoksa nasıl uyutulacağız) bizleri istedikleri gibi yönetmesi için vazgeçilmez bir yöntemdir bu. Onun içindir ki TV ler abuk sabulk programlarla dolu, gazeteler yanlış yönlendirmeler peşindedir.

İnönü bir köşeye itilen Kazım Karabekir i 1946 da Meclis başkanı yapmış.
Uğur Mumcu nun aşağıdaki kısa yazısı buna örnektir. Tarihle yüzleşmekten korkmuyorsanız Uğur Mumcu nun "Karabekir Anlatıyor " kitabını alır ve okursunuz .


Karabekir Anlatıyor
Uğur Mumcu
um:ag Yayınları / Uğur Mumcu Bütün Yapıtları Dizisi

"Her ihtilal, çatışmalar ve çalkantılar içinde oluşur. Bu çatışma ve çalkantılar, ihtilalcileri karşı karşıya da getirir. Mustafa Kemal ve Karabekir Paşa, Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızı kesin utkuya ulaştıran iki eski dost, iki eski asker ve iki eski ihtilalcidir. (Ama) yolları, hilafetin kaldırılması ve cumhuriyetin ilanıyla birlikte ayrılmıştır. İhtilal, evlatlarını yer! Bu bir değişmez kuraldır. Anadolu İhtilali, Türkiye'de bir yeni dönem açmış, bir çağ değiştirmiştir. Böylesine bir olayda, ihtilalcilerin yollarının ayrılması doğaldır. Doğal olmayan, bu olaylar üzerindeki yasakların şu ya da bu nedenle bu gün bile sürmesi, sürdürülmesidir."
-Uğur Mumcu-

yeter
29-01-2006, 14:50
Yalova daki köşkün taşınması ile ilgili TRT1 de yıllar önce güzel bir belgesel vardı. Bu tür konulara ilgi olmadığı için pek ilgi gördüğünü sanmıyorum. Tarih konularında bilgi eksikliğinden dolayı daha çok kendimizi suçlamamız gerektiğini düşünüyorum. Bugün 70 milyonluk Türkiye de 40 milyon hiç kitap okumuyor.
Son zamanların moda kitabı " Şu Çılgın Türkler" ne için yazıldı biliyor musunuz?
"Şu Tembel Türkler" biraz okusun da milli mücadelede ne sıkıntılar çekmişiz biraz olsun öğrensin diye. Eleştirim kitaba değil. Kitap akıcı ve güzel bir üslubu var. O nedenle de 2 günde bitirdim kitabı.

Normalde 70milyonluk ülkede 10bin baskı zor yapan iyi kitapların yanında bu kitabın 100binlerce baskı yapması 2 şeyi gösteriyor. Bir bu kitabın iyi bir kitap olduğunu, iki okuma özürlü olduğumuzu. Bunu da ben demiyorum. Aşağıda örneği var. Japonya dan Avrupa dan 100 kat geriyiz. "Şu Çılgın Türkler" e gelene kadar ömrü boyunca ders kitabı hariç tek bir kitabı ele almamış, ayda 3-4 milyar kazanmasına rağmen kitaba verilecek parayı çok bulup cimrilik eden üniversite mezunu mühendis olmuş insanlar tanıyorum. Daha ötesi var mı? Hissenet de kitap bölümünde yazan fikir belirtenlere baksanız topu topu 10 kişi yazıyor. Ama iş polemiğe geldi mi (örneğin Ağca, Orhan Pamuk, yok Avrupa da bilmemne kararı protesto edelim vs) mangalda kül bırakmıyoruz.

------------------------------------------
Çelik, konuşmasının büyük kısmında ise, çeşitli kurumlarca Türkiye'de kitap okuma alışkanlığına ilişkin yapılan anket ve benzeri çalışmaların sonuçlarını açıkladı. Çelik, istatistiklerin Türk toplumunun okuma alışkanlığı açısından hiç iç açıcı durumda olmadığını ortaya koyduğunu vurgularken, 70 milyonluk Türkiye'de 40 milyonun hiç kitap okumadığını kaydetti. Türkiye'nin düzenli kitap okuma alışkanlığı açısından da diğer ülkelere göre hazin ve trajik durumda olduğunu kaydeden Çelik, "Düzenli okuma alışkanlığı Japonya'da yüzde 12, ABD'de yüzde 12, İngiltere ve Fransa'da yüzde 11 iken Türkiye'de ise bu oran 10 binde 1 düzeyinde" diye konuştu.Çelik, Maltepe Üniversitesi'nin yaptığı bir araştırmayı ise üniversite gençliği açısından da kitap okuma alışkanlığının gelişmediğini belirlediğini kaydetti. Araştırmada, üniversite öğrencilerine yöneltilen "Boş zamanlarınızda ne yapıyorsunuz?" sorusuna verilen yanıtlar içinde "Kitap okuyorum" yanıtı son sırada yer almıştı. Araştırma öğrencilerin yüzde 43'nün batı klasiklerini, yüzde 20'sinin Türk yazarlarını hiç okumadığını belirledi

bikmisbroker
29-01-2006, 15:32
sn.bikmiştraderin gönderdiği 32 nolu gönderideki iki merhum şehidimizin kıyafet ve siluetleri sanki beynime kazındı,gözlerimin önünden duruşları gitmiyor..

Yillarca Mustafa Kemal Ataturkun Canakkale savaslari sirasinda verdigi emri ANLAYAMADIM, yorumlayamadim..

Ne demekti "Sizlere Savasmayi degil, Olmeyi emrediyorum" Komutu? Bu Nasil bir emirdi??Mustafa Kemal Ataturkun iLK 3 Gonderideki (Yillardir bilmedigimiz ozelliklerini) Ustun Liderlik vasiflarini okuyup ogrendikten sonra, 32 numarali gonderideki DONANIMLI (!) mehmetciklerimizi de gordukten sonra (Ne yazikki) verilen emrin degerini anlayabildim..

Elinde CANINDAN baska verecek birseyi olmayan mehmetcik'e VATAN savunmasi icin (dusmanin daha fazla ilerlemesini engellemek icin) VERiLEBiLECEK en yerinde EMiR oldugunu "Sizlere Savasmayi degil, Olmeyi emrediyorum" ANCAK anlayabilmis olmanin ayibini yasiyorum.

Bize boylesine ogretmediler Mustafa Kemal Ataturk'u, Bize boylesine Anlatmadilar ATA mizi?? NEDEN? NEDEN?

Sadece Cumhuriyetin Kurulus yil donumlerinde, sadece 10 Kasimlarda, 10 dakikaligina hatirlanacak, YARIM gunlugune formalite icabi ANILACAK bir Onder, Bir lider degilmis Mustafa Kemal..

Bu Topicdeki iLK 3 Gonderiyi okudukca BUNUN UTANCINI duyuyorum icimde..

Ne zaman bunlari genclerimize anlatmaya baslayacagiz? Ne zaman VERILEN mucadelenin, VATAN savunmasi icin dokulen KANLARIN degerini yeni nesillere DOGRU DURUST anlatacagiz?

Bizler, bu satirin okuyuculari bu VAZiFEYI yapamazsak Bizden SONRA KiM yapacak? Bu Ulke SINIRLARI icerisinde yasayan her VATANDASIMIZIN ASIL gorevidir, KURTULUS Savasini, hangi sartlarda yapildigini, Mustafa Kemal Ataturkumuzun FiKiR ve dusuncelerini, ve bu ulke icin yaptiklarinin ANLATILMASINI ve ANLASILMASINI saglamak BOYNUMUZUN BORCUDUR..

50 Yasina gelmis ben bile bu konudaki CAHiLLiGiMi farkettiysem, 20 yasindaki 30 yasindaki genclerimizin ne halde olduklarini dusunmek bile istemiyorum.

Saygilarimla,

Bikmisbroker

bikmisbroker
29-01-2006, 17:11
ABD den Milenyum mesaji..


2000 yılında bizim medyanın kaçırdığı bir bilgi var, ABD Başkanı milenyum mesajını veriyor. Mesajın bir yerinde aynen şunları söyler; “Bu milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal ATATÜRK’tür..

bikmisbroker
29-01-2006, 17:18
Turkiyenin Birlesmis Milletlere Kabulu..

Bir İngiliz gazeteci ATATÜRK’le bir röportaj yapar. Röportajını Amerikan Büyük Kütüphanesinden bulup getirttim ve bir yerinde Mustafa Kemal’e şöyle sorar gazeteci;
”Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?”

Mustafa Kemal’in cevabı aynen şöyle :
“Şartlarımızı koyarız. Kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Eğer davet gelirse düşünürüz”.

Evet, Birleşmiş Milletler sadece Türkiye’yi davet edebilmek için yasasını değiştirir ve TURKiYE Birleşmiş Milletlere ilk davet edilen ülke olur...

Türkiye Mustafa Kemal’in ülkesi ....

vural
29-01-2006, 17:19
Değerli arkadaşım,fikirlerinize katılıyorum.Millet fakru-zaruret içerisinde iken kazanılan bir zaferin anlamı çok büyüktür.Kazım KARABEKİR,Fevzi ÇAKMAK paşaların ve isimlerini sıklıkla duymadığımız subay ve askerlerimizin neler yaptıkları meçhul.Bize yıllarca öğretilen iki komutanımız var.Allah hepsine rahmet etsin.Bazılarımız için bizim kurtuluş savaşımız değilde mesele Vietnam'ın savaşı daha önemli.Çok okumalıyız çok.

bikmisbroker
29-01-2006, 17:27
Sene 5 Mart 1996..

“Amerika da eski bir ünlü bir müzikhal hiç yıkılmadan dünyada ilk kez uygulanan bir yöntemle raylar üzerinde iki metre kenara çekilerek yerine yeni bir binanın yapıldığı” haberiydi.

Yıl 1930 ATATÜRK Yalova köşküne doğru çıkmakta. Bir de bakar bir bahçıvan koca bir çınar ağacını kesmek üzeredir. “Yahu” der “sen hayatında hiç böyle bir ağaç yetişdirdinmiki? Kesmeye muktedir görüyorsun kendini ve niye ?” der. Bahçıvan derki; “Paşam çınar ağacının kökleri köşkün temelini kaldırdı, yaprakları da köşkün pencerelerine müdahale ediyor. Ya köşkü kaybedeceğiz ya ağacı keseceğiz. Onun için de kusura bakmayın ama biz ağacı kesiyoruz”. Bir an düşünür; “Hayır gerekirse köşkü ağaçtan uzaklaştırırız” der. Derlerki bu gün Mustafa Kemal bir hoş. Ne demek köşkü tutupta ağaçtan uzaklaştırmak? Ama inanırmısınız mühendis değil, mimar değil, ziraatçı değil ama ne yapar biliyormusunuz? İstanbul’daki köprü altındaki tramvay raylarını Yalova’ya taşıtır. Köşkü hiç yıkmadan olduğu gibi tutarak kendisi de kazma kürek temelini kazar ve köşkün altına tramvay raylarını döşeyerek köşkü ağaçtan 4 metre 80 santim kenara çekerek hala Cumhuriyetimiz gibi ayakta durmakta olan çınar ağacının kurtuluşunu temin eder.

“Bu gün 1996, Amerika çekiyor raylar üzerinde iki metre, yerine yeni bir bina yapıyor, 1930 ATATÜRK çekiyor 4 metre 80 santim, bir ağaç kurtarmak için” bu mesajı da çok iyi verin dediler. Yıl 1996 idi. Yıl 2005 hiçbir televizyonda izlediniz mi?
İzlemediniz.

ZATTARA
29-01-2006, 17:35
Vallla bu yazıyı yazmadan önce çok düşündüm eleştireceğim konudan bazı arkadaşlarım dan yanlış bir tepki görür müyüm diye ama yazıcam...İlk önce sayın babo ya sonsuz minnettarlığımı ve teşekkürlerimi iletirim büyüğüm olması sebebiyle saygıyla ellerinden öperim bu topiği açtığı için.Şimdi gelelim asıl konuya bu topik 26 ocak ta açılmış ve bazı arkadaşlarım buraya güzelce düşüncelerini ve hassasiyetlerini yazmışlar sağolsunlar.ama diğerleri nerede her gün girdikleri ve saçma sapan topiklere zaman ve emek harcadıkları halde üstüne üstlük böyle önemli bir topiğe neden bir kelime bile yazmadıklarını düşünmekteyim..en azından allah rahmet etsin desinler ya bu kadarmı ilgisiz kalınır bu kadarmı vurdum duymaz olunur...hepimiz kardeşiz burada kimseyi suçlamak ve yaralamak istemiyorum tabikide ama üzüldüm gerçekten..(ne alalım kardeşim ne?)veya (portföyünüzde neler var?)adlı topiğe bile daha fazla ilgi var ya ve bunu kahretti...neyse..........

bikmisbroker
29-01-2006, 17:38
25 yıllık araştırmacıyım. Benim elimde 130 belge var bizzat çevre hareketine bedenen katıldığına dair. Sade bende 130 belge, kim bilir kaç belge var. Keşke diyorum, keşke bu belgeler, bazı günler bizi okullar da bu kulübeye götürüpte burada anlatılsaydı. sanıyorum bugün betonu yeşile tercih eden hiçbir belediye başkanı yetişmezdi.

Araştırmacı Yazar Prof.İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI

Tahsin COŞKAN o zamanın genç bir ziraat mühendisi. “Gel Tahsin seni bir yere götüreceğim fikrini almak istiyorum” diyor. Giderler, gösterdiği yere bakar Tahsin Bey. Bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin olduğu berbat bir arazidir. “Ya paşam hayrola” der.

Atatürk, “Buraya bütün masrafı cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum” der. “Ya paşam buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir ya da zamanınızı, neden bu kadar mümbit topraklar varken gelip de burayı tercih ettiniz?” der.

ATATÜRK’ün cevabı ATATÜRK’çedir. Derki ”Ben en zor olanı yapayımda siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız.”

Ne bilsin ki en kolayları bile çabuk yıkabildiğimizi ama, bu aradaTahsin ÇOŞKAN “Paşam burda hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın” der. Ama dinleyen kim. Derki “Tahsin buraya ziraatçileri getir ve incele bana resmi bir yazı getir burasıyla ilgili”. Biraz sonra Tahsin COŞKAN çok mutlu, kendi dediği çıktı, üzerinde “Burada hiçbirşey yetişmez“yazılı, altında da ziraatçilerin imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemal’in önüne koyar. ATATÜRK biraz mütebbessim okur bu yazıyı. Kaleme alır, bu kağıdın yanına aynen şunları yazar “BURASI VATAN TOPRAĞIDIR, KADERİNE TERK EDEMEYİZ”. Etmez de.
Aynı Sakarya savunması gibi akasya savunmasını ele alır, çam ve köknarı oraya 30 Ağustos olarak tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir gün, lütfen hiç unutmayın, tarihte atladık bu günü, 25 Mayıs 1933. Ne yapar biliyor musunuz? Hani 5 Haziranlarda kutladığımız bir gün var, çevre günü değil mi? Çevre günü ne zaman kutlanmaya başladı? 1980 den sonra.
Peki 25 Mayıs 1933, ATATÜRK ne yaptı?
İlk Çevre günü kutlamasını yaptı.

bikmisbroker
29-01-2006, 17:45
Bu arada biz bu 130 belgeye hiç çalışmamışız. Çalışmadığımızın en acı örneğini Türkiye yaşadı zaten.
Neydi o örnek “17 Ağustos depremi”. Evet deprem bir kaderdir ama kader olmanın ötesinde dolgu alan çöktü, dolgu binalar çöktü.

Oysa 1930’dan beri bize “lütfen tabiatla oynamayın, tek bir ağaçla bile oynamayın” diye bize örnek olan bir liderimiz varken yaşadık bu acıyı.

Bizler iyi değerlendirmemişiz onun çevre hareketini ama bakın dünya ne güzel değerlendirmiş hareketini. Ben size bu bilgileri vermek için 1919 başladım ve bugüne kadar çıkan bütün gazete ve dergileri tarıyorum.
Taramam sırasında 28 Temmuz 1933 günün Cumhuriyet gazetesinde bir haber okudum. İnanılmaz bir haberdi. Hani bir çiçek alıyoruz, kırmızı renkte, hediye götürüyoruz ve adına da “ATATÜRK Çiçeği” diyoruz. O ATATÜRK çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk ama bakın gazeteyi aynen okuyorum. Gazete haberi şu “Chicago özel, geçenlerde Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın laboratuarlarında muhtelif ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni bir çiçek elde edilmiştir Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken yanında duran ama Tarsus Kolejinde ATATÜRK’le tanışmış, ondaki tabiat bilgi ve ilgisine hayran olan bir diğer profesör bu çiçeğe ATATÜRK isminin verilmesini önermiştir. Ve bu öneri dünya nebatat dairesine iletilmiş ve ATATÜRK’ün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda oy birliğiyle kabul edilmiştir”. Yani dünyadaki her ülkede bu çiçek Gazi ATATÜRK adıyla üretiliyor ve satılıyor.
Peki başka bir lider varmı diye araştırdım bir çiçeğe adını veren, başka hiçbir lider yok. Çünkü tabiatıyla bu kadar bütünleşebilen bir lideri dünya tarihi yazmamıştır.

Araştırmacı Yazar Prof.İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI

trusty
29-01-2006, 17:49
Yıl, 1783... Avrupa standartlarına göre mütevazı da olsa, yeni bir denizci devlet olan ABD, denizlerde tek basına bayrak gezdirmeye basladı...

Daha 25 Temmuz 1785'te, Atlantik'te Cadiz açıklarında, bu yeni bayragı tasıyan ilk gemi Cezayir açıklarında Osmanlı gemileri tarafından ele geçirildi.

Bu gemi, Boston limanına baglı, Kaptan Isaak Stevens'in idaresindeki Maria idi.

Arkasından, Philadelphia limanına baglı, Kaptan O'Brien'in Dauphin'i ayni akıbete ugradı. 1793 Ekim ve Kasım aylarında 11 ABD gemisi daha Osmanlıların eline geçti...

Kongre, 27 Mart 1794 yılında, Osmanlı denizcilerine karsı koyacak güçte savas¸ gemileri insa edilmesi veya satın alınması için, Baskan George Washington'a 700.000 altına yakın harcama yetkisi verdi.

Osmanlıların olusturdugu deniz tehdidi sayesinde, ABD donanmasının temelleri atılıyordu.

5 Eylül 1795'te ABD bu tehdide karsı bir anlasma yapmayı kabul etti.

Bu anlasmaya göre ABD, Cezayir'deki esirlerin iadesi ve gerek Atlantik'te, gerekse Akdeniz'de ABD sancagı tasıyan hiçbir tekneye dokunulmaması karsılıgında, 642.000 altın ve yılda 12.000 Osmanlı altını (216.000 dolar) ödeyecekti.

Dili Türkçe olan ve 22 maddeden olusan anlasmaya, Baskan George Washington ve Cezayir Beylerbeyi Hasan Dayı imza koydular...

Böylece ABD yıllık vergiye baglanmıs oldu.

Bu, ABD'nin iki asrı askın tarihinde, yabancı bir dille imzalanan tek anlasma oldugu gibi, yabancı bir devlete vergi ödemeyi kabul eden tek Amerikan belgesidir...

ABD tarihinde kendi dilinde olmayan tek uluslararası anlasma Türkçe'dir ve ABD tarihinde vergi vermeyi kabul ettigi tek ülke Osmanlı Imparatorlugudur....

ABD Baskanı George Washington Efendi Osmanlı imparatoru tarafından muhatap görülmemis¸ ve anlasma Cezayir beylerbeyi tarafından imzalanmıstır.

Inanılacak gibi degil, degil mi? Ama inanın 200 yıl önce biz buyduk.
Ispatı mı?

Yale üniversitesinde yayınlanan Türkçe'sinden Ingilizce kopyası için asagıdaki adrese tıklayın....

http://www.yale.edu/lawweb/avalon/diplomacy/barbary/bar1795t <http://www.yale.edu/lawweb/avalon/diplomacy/barbary/bar1795t> .

bikmisbroker
29-01-2006, 17:51
Peki ikinci sırrımız ne?

İkinci Sırrımız; dünya tarihi sadece bir sıfatı Mustafa Kemal’e vermiştir.
Başka dünyada hiçbir liderin alamadığı bir sıfattır bu hangi sıfat mı? Ne dersiniz? Evet Başöğretmen diyen var aranızda, hoşgörülü evet biliyorum hepsi gönlünüzden geçen sıfatları ATATÜRK’ün ama soruyorum sizlere bir insan doğumundan ölümüne kadar ya bir askerdir, ya bir devlet adamıdır ya çevrecidir ya tiyatrocudur ya sanatçıdır ya arkeologdur bir şeydir.

Ama bunların hepsi birden olabilen dünyadaki tek lider Mustafa Kemal ATATÜRK olduğu için dünyada “kültür antropoloğu” sıfatı verilebilen tek lider Mustafa Kemal’dir.

“Kültür Antropoloğu” nedir ne değildir uzun uzun başınızı ağrıtmayacağım. Hadi gelin 5 Mayıs 1935, Ahlatlıbel’e gidelim. Ahlatlıbel Ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer biliyorsunuz.

Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren Mustafa Kemal, müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal. Ama bugünkülerde olduğu gibi açın, kazın, imza; öyle değil. Nasıl yetişmiş inanın, 25 yıllık araştırmacıyım hiç anlamadım.
Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor iki kere gidiyor, Konya‘da Asar kazıları başlıyor başında, birde bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında, toprak alıyor, ölçüyor, biçiyor. “Ya ne yapıyor Mustafa Kemal” diyorlar. Çankaya’ya gidiyor, Çankaya’da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak için alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor bir heyecan bir telaş.

Üç gün sonra “gelin diyor Ahlatlıbel’e gidiyoruz”. Hemen geliyor diyorki “arkeologlar toplanın”. Biliyorsunuz başlarında en büyük arkeoloğumuz Zübeyir KOŞAR var. Bu Zübeyir KOŞAR’ın bir e bir anısıdır.

Toplanıyor ve diyorki Mustafa Kemal heyecanla; “kazdığınız yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir”.

Yabancı arkeologlar “el insaf paşam, anladık iyi askersin iyi devlet adamısın ama yani bu işte bizim işimiz niye karışıyorsun” der gibi aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük yerden.

Başlıyorlar Mustafa Kemal’in gösterdiği yeri kazmaya.

Sonuç mu? Bütün bulgular ordan çıkacaktır.

İnat uğruna, kendi ceplerinden öder ve kendi dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlamıycaklardır.

Araştırmacı Yazar Prof.İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI

trusty
29-01-2006, 17:54
The Avalon Project at Yale Law School
The Barbary Treaties :
Treaty of Peace and Amity, Signed at Algiers September 5, 1795


Art 1 Art 2 Art 3 Art 4 Art 5 Art 6 Art 7 Art 8 Art 9 Art 10 Art 11
Art 12 Art 13 Art 14 Art 15 Art 16 Art 17 Art 18 Art 19 Art 20 Art 21 Art 22

Treaty of Peace and Amity, signed at Algiers September 5, 1795 (21 Safar, A. H. 1210). Original in Turkish. Submitted to the Senate February 15, 1796. Resolution of advice and consent March 2, 1796. Ratified by the United States March 7, 1796. As to the ratification generally, see the notes. Proclaimed March 7, 1796.

ARTICLE 1st
From the date of the Present Treaty there shall subsist a firm and Sincere Peace and Amity between the President and Citizens of the United States of North America and Hassan Bashaw Dey of Algiers his Divan and Subjects the Vessels and Subjects of both Nations reciprocally treating each other with Civility Honor and Respect

ARTICLE YE 2d
All Vessels belonging to the Citizens of the United States of North America Shall be permitted to enter the Different ports of the Regency to trade with our Subjects or any other Persons residing within our Jurisdiction on paying the usual duties at our Custom-House that is paid by all nations at Peace with this Regency observing that all Goods disembarked and not Sold here shall be permitted to be reimbarked without paying any duty whatever either for disembarking or embarking all naval & Military Stores Such as Gun-Powder Lead Iron Plank Sulphur Timber for building far pitch Rosin Turpentine and any other Goods denominated Naval and Military Stores Shall be permitted to be Sold in this Regency without paying any duties whatever at the Custom House of this Regency.

ARTICLE 3d
The Vessels of both Nations shall pass each other without any impediment or Molestation and all Goods monies or Passengers of whatsoever Nation that may be on board of the Vessels belonging to either Party Shall be considered as inviolable and shall be allowed to pass unmolested.

ARTICLE 4th
All Ships of War belonging to this regency on meeting with Merchant Vessels belonging to Citizens of the United States shall be allowed to Visit them with two persons only beside the rowers these two only permitted to go on board said vessel without obtaining express leave from the commander of said Vessel who shall compare the Pass-port and immediately permit said Vessel to proceed on her Voyage unmolested All Ships of War belonging to the United States of North America on meeting with an Algerine Cruiser and Shall have seen her pass port and Certificate from the Consul of the United States of North America resident in this Regency shall be permittd to proceed on her cruise unmolested no Pass-port to be Issued to any Ships but such as are Absolutely the Property of Citizens of the United States and Eighteen Months Shall be the term allowed for furnishing the Ships of the United States with Pass-ports.

ARTICLE 5th
No Commander of any Cruiser belonging to this Regency shall be allowed to take any person of whatever Nation or denomination out of any Vessel belonging to the United States of North America in order to Examine them or under presence of making them confess any thing desired neither shall they inflict any corporal punishment or any way else molest them.

ARTICLE 6th
If any Vessel belonging to the United States of North America shall be Stranded on the Coast of this Regency they shall receive every possible Assistance from the Subjects of this Regency all goods saved from the wreck shall be Permitted to be Reimbarked on board of any other Vessel without Paying any Duties at the Custom House.

ARTICLE 7th
The Algerines are not on any presence whatever to give or Sell any Vessel of War to any Nation at War with the United States of North America or any Vessel capable of cruising to the detriment of the Commerce of the United States.

ARTICLE YE 8th
Any Citizen of the United States of North America having bought any Prize condemned by the Algerines shall not be again captured by the Cruisers of the Regency then at Sea altho they have not a Pass-Port a Certificate from the Consul resident being deemed Sufficient untill such time they can procure such Pass-Port.

ARTICLE YE 9th
If any of the Barbary States at War with the United States of North America shall capture any American Vessel & bring her into any of the Ports of this Regency they shall not be Permitted to sell her but Shall depart the Port on Procuring the Requisite Supplies of Provision.

ARTICLE YE 10th
Any Vessel belonging to the United States of North America, when at War with any other Nation shall be permitted to send their Prizes into the Ports of the Regency have leave to Dispose of them with out Paying any duties on Sale thereof All Vessels wanting Provisions or refreshments Shall be permitted to buy them at Market Price.

ARTICLE YE 11th
All Ships of War belonging to the United States of North America on Anchoring in the Ports of ye Regency shall receive the Usual presents of Provisions & Refreshments Gratis should any of the Slaves of this Regency make their Escape on board said Vessels they shall be immediately returned no excuse shall be made that they have hid themselves amongst the People and cannot be found or any other Equivocation.

ARTICLE YE 12th
No Citizen of ye United States of North America shall be Oblidged to Redeem any Slave against his Will even Should he be his Brother neither shall the owner of A Slave be forced to Sell him against his Will but All Such agreements must be made by Consent of Parties. Should Any American Citizen be taken on board an Enemy-Ship by the Cruisers of this Regency having a Regular pass-port Specifying they are Citizens of the United States they shall be immediately Sett at Liberty. on the Contrary they having no Passport they and their Property shall be considered lawfull Prize as this Regency Know their friends by their Passports.

ARTICLE YE 13th
Should any of the Citizens of the United States of North America Die within the Limits of this Regency the Dey & his Subjects shall not Interfere with the Property of the Deceased but it Shall be under the immediate Direction of the Consul unless otherwise disposed of by will Should their be no Consul, the Effects Shall be deposited in the hands of Some Person worthy of trust untill the Party Shall Appear who has a Right to demand them, when they Shall Render an Account of the Property neither Shall the Dey or Divan Give hinderence in the Execution of any Will that may Appear.

ARTICLE 14th
No Citizen of the United States of North America Shall be oblidged to purchase any Goods against his will but on the contrary shall be allowed to purchase whatever it Pleaseth him. the Consul of the United States of North America or any other Citizen shall not be answerable for debts contracted by any one of their own Nation unless previously they have Given a written Obligation so to do. Shou'd the Dey want to freight any American Vessel that may be in the Regency or Turkey said Vessel not being engaged, in consequence of the friendship subsisting between the two Nations he expects to have the preference given him on his paying the Same freight offered by any other Nation.

ARTICLE YE 15th
Any disputes or Suits at Law that may take Place between the Subjects of the Regency and the Citizens of the United States of North America Shall be decided by the Dey in person and no other, any disputes that may arise between the Citizens of the United States, Shall be decided by the Consul as they are in Such Cases not Subject to the Laws of this Regency.

ARTICLE YE 16th
Should any Citizen of the United States of North America Kill, wound or Strike a Subject of this Regency he Shall be punished in the Same manner as a Turk and not with more Severity should any Citizen of the United States of North America in the above predicament escape Prison the Consul Shall not become answerable for him.

ARTICLE YE 17th
The Consul of the United States of North America Shall have every personal Security given him and his houshold he Shall have Liberty to Exercise his Religion in his own House all Slaves of the Same Religion shall not be impeded in going to Said Consul's House at hours of Prayer the Consul shall have liberty & Personal Security given him to Travil where ever he pleases within the Regency. he Shall have free licence to go on board any Vessel Lying in our Roads when ever he Shall think fitt. the Consul Shall have leave to Appoint his own Drogaman & Broker.

ARTICLE YE 18th
Should a War break out between the two Nations the Consul of the United States of North America and all Citizens of Said States Shall have leave to Embark themselves and property unmolested on board of what Vessel or Vessels they Shall think Proper.

ARTICLE YE 19th
Should the Cruisers of Algiers capture any Vessel having Citizens of the United States of North America on board they having papers to Prove they are Really so they and their property Shall be immediately discharged and Shou'd the Vessels of the United States capture any Vessels of Nations at War with them having Subjects of this Regency on board they shall be treated in like Manner.

ARTICLE YE 20th
On a Vessel of War belonging to the United States of North America Anchoring in our Ports the Consul is to inform the Dey of her arrival and She shall be Saluted with twenty one Guns which she is to return in the Same Quanty or Number and the Dey will Send fresh Provisions on board as is Customary, Gratis.

ARTICLE YE 21st
The Consul of ye United States of North America shall not be required to Pay duty for any thing he brings from a foreign Country for the Use of his House & family.

ARTICLE YE 22d
Should any disturbance take place between the Citizens of ye United States & the Subjects of this Regency or break any Article of this Treaty War shall not be Declared immediately but every thing shall be Searched into regularly. the Party Injured shall be made Repairation.

On the 21st of ye Luna of Safer 1210 corrisponding with the 5th September 1795 Joseph Donaldson Junr on the Part of the United States of North America agreed with Hassan Bashaw Dey of Algiers to keep the Articles Contained in this Treaty Sacred and inviolable which we the Dey & Divan Promise to Observe on Consideration of the United States Paying annually the Value of twelve thousand Algerine Sequins (1) in Maritime Stores Should the United States forward a Larger Quantity the Over-Plus Shall be Paid for in Money by the Dey & Regency any Vessel that may be Captured from the Date of this Treaty of Peace & Amity shall immediately be deliver'd up on her Arrival in Algiers.

Sign'd VIZIR HASSAN BASHAW
JOSEPH DONALDSON Jun

To all to whom these Presents shall come or be made known.

Whereas the Underwritten David Humphreys hath been duly appointed Commissioner Plenipotentiary, by Letters Patent under the Signature of the President and Seal of the United States of America, dated the 30th of March 1795, for negotiating & concluding a Treaty of Peace with the Dey and Governors of Algiers; Whereas by Instructions given to him on the part of the Executive, dated the 28th of March & 4th of April 1795, he hath been farther authorized to employ Joseph Donaldson Junior on an Agency in the said business; whereas by a Writing under his hand and seal, dated the 218$ of May 1795' he did constitute & appoint Joseph Donaldson Junior Agent in the business aforesaid; and the said Joseph Donaldson Junior did, on the 5th of September 1795, agree with Hassan Bashaw Dey of Algiers, to keep the Articles of the preceding Treaty sacred and inviolable.

Now Know ye, that I David Humphreys, Commissioner Plenipotentiary aforesaid, do approve & conclude the said Treaty, and every article and clause therein contained, reserving the same nevertheless for the final Ratification of the President of the United States of America, by and with the advice and consent of the Senate of the said United States.

In testimony whereof I have signed the same with my hand and seal, at the City of Lisbon this 28th of November 1795.

[Seal] DAVID HUMPHREYS.

(1) Or $21,600. Back

Source:
Treaties and Other International Acts of the United States of America.
Edited by Hunter Miller.
Volume 2. Documents 1-40 : 1776-1818.
Washington DC. : Government Printing Office, 1931.



18th Century Page 19th Century Page Barbary Treaty Page
American Diplomacy Page Avalon Home Page





SEARCH The Avalon Project:







Document Information

The Avalon Project : The Barbary Treaties 1786-1816 - Treaty of Peace and Amity, Signed at Algiers September 5, 1795

The document is located at this URL : http://www.yale.edu/lawweb/avalon/diplomacy/barbary/bar1795t.

The document was last corrected for conversion errors or the markup was updated on: 01/29/2006 10:54:47
(Not all browsers display the date correctly.
All documents should carry a date between 10/1996 and the Present.)


Statement of Purpose and Document Inclusion Policy
Search Page Help Desk & FAQ Avalon Home
Document Collections What's New



© 1996-2005 The Avalon Project at Yale Law School.
The Lillian Goldman Law Library in Memory of Sol Goldman.

127 Wall Street
New Haven, Connecticut 06520

vural
29-01-2006, 17:57
Tarihini unutan bir millet,tarihini inkar eden bir devlet ayakta durabilirmi?

bikmisbroker
29-01-2006, 18:01
Liderleri &#231;ok sıkı eleştiren bir eleştirmen diyorki ATAT&#220;RK i&#231;in “Liderler i&#231;erisinde eleştiri acizliği yaşadığım tek lider Mustafa Kemal’dir. &#199;&#252;nk&#252; b&#252;t&#252;n R&#246;nesans, b&#252;t&#252;n reform, b&#252;t&#252;n aydınlanma &#231;ağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış, bir &#231;ağa sıran etkinlikler on yılda başarılmış, bu b&#252;y&#252;k bir mucizedir en b&#252;y&#252;k radikal Mustafa Kemal’dir”
bunu biz demiyoruz d&#252;nyanın en b&#252;y&#252;k lider eleştirmeni diyor.

Peki, tamam laf iyide diyorsunuzki laflar karın doyurmuyor, Esas sır nerde &#231;ok merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın başında harf &#246;ğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara’daki caddelerin ne kadar mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on yılda bunların hepsi peki nasıl? Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz?

ATAT&#220;RK diyor ki” &#199;ocukluğumda elime ge&#231;en iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu g&#252;n yapabildiğim işlerin hi&#231;birini yapamazdım”.

Esas sır bence burada.

&#199;ocukluğunda eline ge&#231;en iki kuruştan birini kitaplara verdiği i&#231;in 35 yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında d&#252;nyada pek &#231;ok reformist var ama hi&#231; biri dile dokunabilmeyi cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal’dir.
İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan gen&#231; olarak tarihimize ge&#231;ecektir Mustafa Kemal.

Okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz?
Bildiğimiz gibi bir okuma değil. Sizi 1914 Anafartalar’a g&#246;t&#252;r&#252;yorum.

Anafartalar’da savaşın bir dinlenme yerinde &#231;adırınıza gelirsiniz postalları &#231;ıkarır rahat&#231;a dinlenmek istersiniz. &#214;yle bir şey yok. Macar T&#252;rkoloğu Nemetin, Fransız T&#252;rkoloğu Devinin T&#252;rkoloji alb&#252;mleri duruyormuş. A&#231;ıyor onları okuyor Mustafa Kemal.

Diyorlarki “niye bunları okuma gereği duyuyorsun” verdiği cevaba bakın. onlara diyor ki “Savaştan sonra bu dilin değişme ihtiyacı var onu tespite &#231;alışıyorum”.

Araştırmacı Yazar Prof.İlknur G&#220;NT&#220;RK&#220;N KALIP&#199;I

kurtul
29-01-2006, 18:46
ge&#231;en g&#252;n bir solukta can d&#252;ndar ın y&#252;kselen bir deniz kitabını okudum...herkese tavsiye ederim arkadaşlar...Atat&#252;rk &#252; insani y&#246;nleriyle, sizi onun d&#252;ş&#252;nce ser&#252;venleriyle tanıştırıyor..mesela beni &#231;ok etkileyen hayal kırıklığı,
erzurum da telgraf başına &#231;ağrılıyor...karşı tarafta saray...acilen istanbul a d&#246;nmesi isteniyor..bir saat boyunca yoğun bi msj trafiği...
&#252;slup giderek sertleşiyor ve nihayet hayatının kararını vererek istifasını bildiriyor..&#231;ocukluğundan beri hayallerini s&#252;sleyen sırmalı &#252;n&#252;formasından istifa ediyor..38 yaşında..........gemileri yakıyor......o sırada anadolu da m&#252;stafi bi general...s&#246;z&#252;n&#252; nasıl dinletecek &#252;nıformasız o buhranlı g&#252;nlerde...
nitekim sabah korktğu başına geliyor.15.kolordu kurmay başkanı kazım bey...odasına bir dosyayla gelip askerlikten istifa ettiğinize g&#246;re vazifem bitti evrakı kime teslim edeyim diyor...
ne b&#252;y&#252;k haylkırıklığında o g&#252;n,,,,,
ertesi g&#252;n kazım karabekir paşa ..kumandamda bulunan b&#252;t&#252;n subaylarla birlikte hepimiz emrinizdeyiz paşam diyor...ve mustafa kemal sendeleyerek kazım karabekirin &#252;zerine atılıyor yanaklarından &#246;p&#252;yor...
og&#252;nlerde sivil elbisesi olmadığından erzurum valisi m&#252;nir bey in elbisesini emaneten giyiyor...............
herkese tavsiye ederim....

tacir
29-01-2006, 21:07
Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen diyorki ATATÜRK için “Liderler içerisinde eleştiri acizliği yaşadığım tek lider Mustafa Kemal’dir. Çünkü bütün Rönesans, bütün reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış, bir çağa sıran etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir en büyük radikal Mustafa Kemal’dir”
bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük lider eleştirmeni diyor.

Peki, tamam laf iyide diyorsunuzki laflar karın doyurmuyor, Esas sır nerde çok merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara’daki caddelerin ne kadar mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on yılda bunların hepsi peki nasıl? Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz?

ATATÜRK diyor ki” Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım”.

Esas sır bence burada.

Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35 yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında dünyada pek çok reformist var ama hiç biri dile dokunabilmeyi cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal’dir.
İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize geçecektir Mustafa Kemal.

Okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz?
Bildiğimiz gibi bir okuma değil. Sizi 1914 Anafartalar’a götürüyorum.

Anafartalar’da savaşın bir dinlenme yerinde çadırınıza gelirsiniz postalları çıkarır rahatça dinlenmek istersiniz. Öyle bir şey yok. Macar Türkoloğu Nemetin, Fransız Türkoloğu Devinin Türkoloji albümleri duruyormuş. Açıyor onları okuyor Mustafa Kemal.

Diyorlarki “niye bunları okuma gereği duyuyorsun” verdiği cevaba bakın. onlara diyor ki “Savaştan sonra bu dilin değişme ihtiyacı var onu tespite çalışıyorum”.

Araştırmacı Yazar Prof.İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI


Sn. Babonun yazısı üzerine şimdi hatırladım, belki biraz da efsane ama Atatürk hayatı boyunca 3999 kitap okumuş. Bu gerçekse ve bu kitapların da çizgi roman olmadığını düşünürsek Mustafa'nın niye önce Mustafa Kemal sonra da Mustafa Kemal Atatürk olduğunu anlayabiliriz. Tabiki sadece okumak bilmek yetmez, anlamak kavramak özümsemek lazım. İyi niyet, ahlak lazım. Çelik gibi irade lazım. Bilimsel kafa lazım. Yurdunu milletini sevmek lazım. Bunları sağlayanlar da yetiştiği ortam, içinde bulunduğu şartlar ve aldığı eğitimdir.

Biz de sürekli gazete-dergi, şirket haberleri, haftalık SPK bülteni ve hepsinden önemlisi hissenet okuyoruz bilmem bunlar sayılır mı?:D Şaka bir yana internet sayesinde herşeyi arayıp bulup okuyoruz ama okuduğumuz en uzun şey 3-5 sayfa oluyor. Bir ona bir ona bakıyor bilgisayar karşısında dağılıp gidiyoruz.
Ben en son hangi kitabı okudum(borsa ve mesleğimle ilgili olanlar dışında) diye düşününce hatırlayamadım bile, kendime çok kızdım:mad:

Kanarya
29-01-2006, 21:11
Mustafa Kemal Ataturk'u muzun Canakkalede 7 Duvele karsi savasan, "size SAVASMAYI DEGiL OLMEYi EMREDiYORUM" dedigi kahraman Turk ordumuzdan TAM TECHiZATLI askerlerimizden 2 tanesinin resmi..
Allah razi olsun bu kahramanlardan!!!

1915 Osmanlı Gençler Cemiyeti

bikmisbroker
29-01-2006, 21:18
1915 Osmanli Gencler Cumhuriyeti Resmini DUZELTTiM..Cok Tesekkur ederim.

http://img.photobucket.com/albums/v85/bbroker/BORSAMIZ/cocuklar.jpg

Kanarya
29-01-2006, 22:27
Bundan tam 78 yil once bir aksam yemegi:

Turkiye tarafindan Turkiye Cumhurbaskani Mustafa Kemal Ataturk ve
Turkiye Basbakani Ismet Inonu, SSCB Tarafindan SSCB'nin Turkiye'deki Buyukelcisi Y.Z.Surits'in katildigi diplomatik bir resepsiyon, Rusya Buyukelçiligi Binasi, 07.11.1927

DenizFeneri
29-01-2006, 22:37
http://www.haberturk.com/foto2/john.jpg



İŞTE ATAT&#220;RK'E VİZE VEREN İNGİLİZ KOMUTAN'IN SES KAYDININ DEŞİFRESİ

Mustafa Kemal Atat&#252;rk'e Samsun’a yaptığı yolculuk sırasında vize veren İngiliz İstihbarat Komutanı John Bennett’in ses kaydı








İngiliz İstihbarat Komuntanı John Bennett’in ses kaydının deşifresi:
Bizden... ruhsatname...ruhsatname...Vize, vize, yani vize, evet... Bozağı ge&#231;mek i&#231;in bir T&#252;rk zabit(subay) o zaman vize lazımdı. Kendisinin ( Mustafa Kemal) Padihahın emin olduğu bir adam olduğunu anladık. Ve Padişah Vahidettin ona &#231;ok g&#252;veniyordu. Yalnız heyet b&#252;y&#252;k olduğu i&#231;in, 3-4 kişi yerine 35 kişi, yani b&#252;y&#252;k zabitan (subaylar), miralay (albay), mirliva (tuğgeneral) filan, bunlar Erkan-ı Harpden (kurmaylar) en m&#252;himler gidiyordu. Yalnız bir m&#252;fettişlik i&#231;in &#231;ok g&#246;rd&#252;m ben... Bunun i&#231;in, mesuliyetimin fevkinde ( sorumluluğumun &#252;st&#252;nde) g&#246;rd&#252;m bunların hepsine vize vermek... Bana, "3-4 kişi gelecek, vize vereceksin" diye bir talimat, emir verildi. 35 kişi ve bunlar hep b&#252;y&#252;k adamlar, levazım falan değildir, m&#252;lazım (teğmen) falan değildir. Ben bunun i&#231;in b&#252;t&#252;n evrakı, b&#252;t&#252;n dosyayı aldım. Biz, bizim orada Harbiye mektebinin orada İngiliz Kumandanlığı vardı. Oraya gittim. Dedim ki, "3-4 kişi yerine 35 kişi gitmek ister. Vizeyi verebilir miyim?" Onlar telefon ettiler. Ve bir cevap geldi ki, "Padişah itimat eder. Siz (vizeleri) veriniz". Onlar bize cevap verdi ki; Mustafa Kemal gitsin ve neki lazımsa yapılsın. Ve ben gittim, bu vizeyi verdim, vizeleri imza ettim. Ve teslim ettim. Ve ben anladım ki; orada bir heyecan var...Anladım ki yani bir şey var... Fakat ben hi&#231; bir şey s&#246;ylemedim. &#199;&#252;nk&#252; benim i&#231;in rahat, benim, mesuliyet bana ait değildi. Ve fakat ben, biraz bizimkilerin anlamadığı bir şey vardı, hissettim. Fakat ben bunları tanımaya başladım. Ve g&#246;rd&#252;m ki, en ileri gelen, en zeki zabitanlar ( subaylar) se&#231;ilmiş idi. Yani bu yalnız bir m&#252;fettişlik i&#231;in (değildi). Tabi hi&#231; kimse, o zaman buradaki milliyet&#231;iler, bir tanzimat, bir ordu olabileceğine hi&#231; kimse inanmazdı, hi&#231; kimse...yalnız bir isyan hali, bir ordu olacak (diye)... Biliyorsunuz ki, Yunanlar daha işgal etmemişlerdi. Ve Mustafa Kemal derhal oraya ge&#231;mişti. Bence biraz acele, o kadar acele etmek yok idi. Yalnız Yunanlar'ın işgal ettiği haberi gelince, bunlar derhal karar verdiler. &#199;&#252;nk&#252; Harbiye Nezareti'nde hazırlık tamam değildi. Ve belki bunun i&#231;in biz 35 vize verdiğimiz halde yalnız 19 kişi gitti. &#199;&#252;nk&#252; hepsi hazır değildi. Ben &#231;ok iyi hatırlıyorum ki; 35 vize verildi. Fakat bu İzmir'in işgali sebebiyle acele gitmişler. Ve kimki hazır değildi, sonra ge&#231;sin denildi.

BOZKIR
30-01-2006, 18:26
http://www.haberturk.com/foto2/john.jpg

İŞTE ATATÜRK'E VİZE VEREN İNGİLİZ KOMUTAN'IN SES KAYDININ DEŞİFRESİ



Geçen hafta içinde yanlış hatırlamıyorsam CNN TÜRK'te Ahmet Hakan ile Osmanlı ailesine yakın bir araştırmacın röpörtaj programı vardı.Araştırmacı Son padişah ile ilgili bir olay anlattı..

Sürgünde iken padişahın torunları bahçede oynuyorlarmış.Kendi aralarında meşhur "Yaşa Mustafa Kemal Paşa..." ile başlayan marşı söylüyorlarmış.Hemen bir dadı koşmuş Gaziyi kötüleyen bir marşı tekrarlayarak "Bunu söyleyin diğerini şah babanız duyarsa kızar" demiş.Çocuklarda yüksek sesle o marşı söylemey başlamışlar.
En üst katta odasında dinlenen son padişah bu marşı duymuş penceresini açmış cocukları yukarı çağırmış."Niye bu marşı söylüyorsunuz" diye sormuş torunlarına..Çocuklar "Dadı söyletti" demişler.Son padişah "Hadi defolun, yırtarım ağzınızı, kimse benim askerime böyle kötü söz söyleyemez" demiş.Çocukları odadan kovmuş..

Kanarya
31-01-2006, 00:26
19 MAYIS 1881 Mustafa'nın Selanik'te doğuşu

1893 Mustafa'nın Selanik Askeri Rüştiyesi'ne yazılması,

1896 Askeri Rüştüye'de Mustafa adlı öğretmeninin kendisine Kemal adını verdiği Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi (Lisesi)'ne geçri.

13 Mart 1899 Mustafa Kemal, İstanbul'da Harbiye (Harp Okulu) piyade sınıfına girdi.

10 Şubat 1902 Mustafa Kemal'in Harp Okulu'nu teğmen rütbesiyle bitirerek Harp Akademisi'ne geçmesi

11 Ocak 1905 Mustafa Kemal'in Kurmay Yüzbaşı olarak Harp Akademisi'nden mezun olması ve merkezi Şam'da bulunan Beşinci Ordu emrine verilmesi

Ekim 1905 Mustafa Kemal'in bazı arkadaşlarıyla birlikte Şam'da gizli "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurması

20 Haziran 1907 Mustafa Kemal'in rütbesinin Kolağasılığına (kıdemli yüzbaşı) yükseltilmesi

13 Ekim 1907 Mustafa Kemal'in Selanik'te III. Ordu'ya atanması

15 - 16 Nisan 1909 Mustafa Kemal'in 31 Mart (13 Nisan) ayaklanması üzerine Hareket Ordusu'nun kurmay başkanı olarak İstanbul'a hareket etmesi

6 Eylül 1909 Mustafa Kemal'in Selanik'te III. Ordu Piyade Subay Talimgâhı Komutanı olması (aynı yıl içinde Kolağası rütbesiyle 38. Piyade Alayı komutanı olmuştur.)

Mayıs 1910 ustafa Kemal'in Mahmut Şevket Paşa'nın kurmay başkanı olarak Arnavutluk harekâtlarında bulunması

17-21 Eylül 1910 Fransa'da yapılan manevralara (Picardie) Türk Ordusu temsilcisi olarak katılması.

13 Eylül 1911 Mustafa Kemal'in İstanbul'a Genelkurmay'a nakledilmesi

27 Kasım 1911 Mustafa Kemal'in Binbaşılığa yükseltilmesi

22 Aralık 1911 Mustafa Kemal'in İtalyan - Osmanlı Trablus savaşında Tobruz Taarruzunu başarıyla idare etmesi

25 Kasım 1912 Mustafa Kemal'in Bahrısefid Boğazı (Çanakkale) Kuvâ-yı Mürettebesi Harekât Şubesi Müdürlüğü'ne atanması

27 Ekim 1913 Mustafa Kemal'in Sofya Ataşemiliteri olması

1 Mart 1914 Mustafa Kemal'in Yarbaylığa yükselmesi

2 Şubat 1915 Mustafa Kemal'in Tekirdağ'da 19. Tümeni kurmaya başlaması (25 Şubat 1915'te tümen kuruluşunu tamamlayarak Maydos'a gelmiştir.)

25 Nisan 1915 İtilaf Devletlerinin Arıburnu'na asker çıkarmaları üzerine Mustafa Kemal'in tümeniyle düşmanı önleyerek durdurması.

1 Haziran 1915 Mustafa Kemal'in Albaylığa yükselmesi

8 - 9 Ağustos 1915 Mustafa Kemal'in Anafartalar Grubu Komutanlığı'na atanması

10 Ağustos 1915 Mustafa Kemal'in bizzat idare ettiği taarruzla Anafartalar cephesinde düşmanı geri atması

17 Ağustos 1915 Mustafa Kemal'in Kireçtepe'de zafer kazanması

21 Ağustos 1915 Mustafa Kemal'in II. Anafartalar Zaferini kazanması

1 Nisan 1916 Mustafa Kemal'in Tümgeneralliğe yükseltilmesi

7-8 Ağustos 1916 Mustafa Kemal'in Bitlis ve Muş'u düşman elinden kurtarması

7 Mart 1917 Mustafa Kemal'in Diyarbakır'daki II. Ordu Komutan Vekilliğine atanması

16 Mart 1917 Mustafa Kemal'in Diyarbakır'daki II. Ordu Komutanlığı'na asil olarak atanması

5 Temmuz 1917 Mustafa Kemal'in Halep'teki VII. Ordu Komutanlığı'na atanması

20 Eylül 1917 Mustafa Kemal'in VII. Ordu Komutanı sıfatıyla memleketin ve ordunun durumunu açıklayan tarihi raporunu göndermesi

15 Ekim 1917 Mustafa Kemal'in VII. Ordu Komutanlığı'ndan ayrılarak İstanbul'a dönmesi

15 Aralık 1917 Mustafa Kemal'in Veliaht Vahdettin ile Almanya'ya gitmesi

16 Aralık 1917 Mustafa Kemal'e "Birinci Rütbeden Kılıçlı Mecidi Nişanı" verilmesi

4 Ocak 1918 Almanya gezisinden dönmesi

7 Ağustos 1918 Mustafa Kemal'in Filistin'de bulunan VII. Ordu Komutanlığı'na ikinci defa tayin edilmesi

26 Ekim 1918 Mustafa Kemal'in komuta ettiği VII. Ordu Birliklerinin düşman taarruzunu Halep'in kuzeyinde bugünkü sınırlarımız üzerinde durdurması

31 Ekim 1918 Mustafa Kemal'in Yıldırım Orduları Grubu Komutanı olması

13 Kasım 1918 Mustafa Kemal'in Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı'nın lağvı üzerine İstanbul'a gitmesi

30 Nisan 1919 Mustafa Kemal'in IX. Ordu Müfettişi olması

16 Mayıs 1919 Mustafa Kemal'in Samsun'a gitmek üzere Bandırma Vapuru ile İstanbul'dan ayrılması

19 Mayıs 1919 Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkması

21-22 Mayıs 1919 Mustafa Kemal'in Amasya'dan yolladığı genelgeyle, Milli Kuvvetleri bir gaye ve bir teşkilat çerçevesinde toplamak amacıyla Sivas Kongresi'ni toplanmaya çağırması

26 Haziran 1919 Amasya'dan Sivas'a hareketi

3 Temmuz 1919 Mustafa Kemal'in Erzurum'a ilk gelişi

8-9 Temmuz 1919 Mustafa Kemal'in resmi görevinden ve askerlikten çekilmesi

23 Temmuz 1919 Erzurum Kongresi'nin toplanması ve Mustafa Kemal'in Erzurum Kongresi'ne başkan seçilmesi

4 Eylül 1919 Sivas Kongresi'nin toplanması ve Mustafa Kemal'in Sivas Kongresi'ne başkan seçilmesi

11 Eylül 1919 Mustafa Kemal'in Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi Başkanlığına seçilmesi

20-22 Ekim 1919 Mustafa Kemal'in İstanbul'dan gelen Bahriye Nâzırı (Bakan) Salih Paşa ile Amasya'da görüşmesi ve Amasya bildirgesinin imzalanması

7 Kasım 1919 Mustafa Kemal'in İstanbul'da toplanması kararlaştırılan Osmanlı Meclisi için Erzurum'dan Milletvekili seçilmesi (Büyük Millet Meclisi'nin birinci dönemi için yapılan seçimde ve ondan sonraki seçimlerde Ankara'dan Milletvekili seçilmiştir.)

27 Aralık 1919 Mustafa Kemal'in Heyet-i Temsiliye üyeleriyle birlikte Ankara'ya gelmesi

16 Mart 1920 İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgali üzerine Mustafa Kemal'in durumu bütün devletler ve Millet Meclisleri nezdinde protesto etmesi ve Ankara'da yeni bir Millet Meclisi girişiminde bulunması

23 Nisan 1920 Mustafa Kemal'in Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açması

24 Nisan 1920 T.B.M.M.'nin Mustafa Kemal'i başkanlığa seçmesi

11 Mayıs 1920 Mustafa Kemal'in İstanbul Hükümetince ölüm cezasına çarptırılması (Bu karar 24 Mayıs 1920'de Padişah tarafından onaylanmıştır)

13 Eylül 1920 Mustafa Kemal tarafından "Halkçılık " programının Büyük Millet Meclisine sunuluşu

5 Aralık 1920 Mustafa Kemal'in İstanbul'dan gelen Osmanlı delegeleri Ahmet İzzet ve Salih Paşa'larla Bilecik İstasyonunda görüşmesi

10 Mayıs 1921 Mustafa Kemal tarafından Büyük Millet Meclisi'nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu'nun kurulması ve kendisinin Grup Başkanlığı'na seçilmesi

13 Haziran 1921 Mustafa Kemal'in Fransız temsilcisi F. Bouillon ile Ankara'da görüşmesi

5 Ağustos 1921 Büyük Millet Meclisi tarafından Mustafa Kemal'e Başkomutanlık görevinin verilmesi

23 Ağustos 1921 Mustafa Kemal'in 22 gün 22 gece süren Sakarya Meydan Savaşı'nı yönetmeye başlaması

13 Eylül 1921 Mustafa Kemal'in Sakarya Zaferi'ni kazanması

19 Eylül 1921 Mustafa Kemal'e Büyük Millet Meclisi tarafından Mareşallik rütbesinin ve Gazi unvanının verilmesi

26 Ağustos 1922 Gazi Mustafa Kemal'in Kocatepe'den Büyük Taarruzu idareye başlaması

30 Ağustos 1922 Gazi Mustafa Kemal'in Dumlupınar'da Başkomutan Meydan Savaşı'nı kazanması

10 Eylül 1922 Gazi Mustafa Kemal'in İzmir'e girişi

1 Kasım 1922 Gazi Mustafa Kemal'in teklifi üzerine Büyük Millet Meclisi'nin saltanatı kaldırılmasına karar verişi

14 Ocak 1923 Gazi Mustafa Kemal'in annesi Zübeyde Hanım'ın İzmir'de ölümü

29 Ocak 1923 Gazi Mustafa Kemal'in İzmir'de Lâtife (Uşaklıgil) Hanım'la evlenmesi (5 Ağustos 1925'te ayrılmışlardır)

17 Şubat 1923 Gazi Mustafa Kemal'in İzmir'de ilk Türkiye İktisat Kongresi'ni açması

13 Ağustos 1923 Gazi Mustafa Kemal'in ikinci kez Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na seçilmesi

11 Eylül 1923 Gazi Mustafa Kemal'in Halk Partisi'ni kurması

29 Ekim 1923 Cumhuriyetin ilanı ve Gazi Mustafa Kemal'in ilk Cumhurbaşkanı seçilmesi

1 Mart 1924 Gazi Mustafa Kemal'in Büyük Millet Meclisi'ni açışı ve Halifeliğin kaldırılması ile öğretimin birleştirilmesi gereğini konuşmasında belirtmesi

23 Ağustos 1925 Gazi Mustafa Kemal'in Kastamonu'da şapka ve kıyafet devrimini başlatması

3 Ekim 1926 İstanbul'da Sarayburnu’nda Mustafa Kemal'in ilk heykelinin dikilmesi

1 Temmuz 1927 Gazi Mustafa Kemal'in Cumhurbaşkanı sıfatıyla ilk defa İstanbul'a gelmesi

15-20 Ekim 1927 Gazi Mustafa Kemal'in CHP İkinci Kurultayı'nda tarihi büyük nutkunu söylemesi

1 Kasım 1927 Gazi Mustafa Kemal'in ikinci kez Cumhurbaşkanlığına seçilmesi

4 Kasım 1927 Gazi Mustafa Kemal'in Ankara Etnografya Müzesi önünde ve Yenişehir'de dikilen heykellerinin açılışı

20 Mayıs 1928 Afgan Kralı Amanullah Han'ın Gazi Mustafa Kemal'i Ankara'da ziyareti

9-10 Ağustos 1928 Gazi Mustafa Kemal'in Sarayburnu’nda Türk harfleri hakkındaki nutkunu söylemesi

12 Nisan 1931 Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Tarih Kurumu'nun kurulması

4 Mayıs 1931 Mustafa Kemal'in üçüncü kez Cumhurbaşkanlığına seçilmesi

12 Haziran 1932 Irak Kralı Emir Faysal'ın Ankara'da Mustafa Kemal'i ziyareti

12 Temmuz 1932 Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Dil Kurumu'nun kurulması

4 Ekim 1933 Yugoslavya Kralı Aleksandre'ın Gazi Mustafa Kemal'i İstanbul'da ziyareti

29 Ekim 1933 Gazi Mustafa Kemal'in Cumhuriyet'in onuncu yıldönümü dolayısıyla tarihi nutkunu söylemesi

16 Haziran 1934 İran Şehinşahı Rıza Pehlevi'nin Gazi Mustafa Kemal'i Ankara'da ziyareti

24 Kasım 1934 Büyük Millet Meclisi'nin Mustafa Kemal'e ATATÜRK soyadını veren yasayı kabul etmesi

1 Mart 1935 Atatürk'ün dördüncü kez Cumhurbaşkanı seçilmesi

4 Eylül 1936 İngiltere Kralı Edward VII'in İstanbul'da Atatürk'ü ziyareti

11 Haziran 1937 Atatürk'ün çiftliklerini devlete ve bir kısım gayrimenkullerini Ankara Belediyesi'ne bağışlaması

30 Mart 1938 Atatürk'ün hastalığı hakkında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nce ilk kez resmi tebliğ yayınlanması

19 Haziran 1938 Romanya Kralı Karol II'nin Atatürk'ü İstanbul'da ziyareti

5 Eylül 1938 Atatürk'ün vasiyetnamesini yazması (Açılış: 28 Kasım 1938)

16 Ekim 1938 Atatürk'ün hastalık durumu hakkında günlük resmi tebliğler yayımına başlanması

10 Kasım 1938 Atatürk'ün SADECE BEDENEN aramızdan ayrılması

21 Kasım 1938 Atatürk'ün cenazesinin Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabre törenle konulması

10 Kasım 1953 Atatürk'ün nâşının Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrinden Anıtkabir'e nakledilmesi

1981 UNESCO'nun aldığı bir kararla Atatürk'ün doğumunun 100. Yılının bütün dünyada "Atatürk Yılı" olarak kutlanması

neuromancer
31-01-2006, 11:34
Bundan tam 78 yil once bir aksam yemegi:

Turkiye tarafindan Turkiye Cumhurbaskani Mustafa Kemal Ataturk ve
Turkiye Basbakani Ismet Inonu, SSCB Tarafindan SSCB'nin Turkiye'deki Buyukelcisi Y.Z.Surits'in katildigi diplomatik bir resepsiyon, Rusya Buyukelçiligi Binasi

Sayın Kanarya bu fotoğrafı ilk kez görüyorum. "Sarı Paşa" çok afili bakıyor. Diğerleriyle karşılaştırın; İsmet biraz munis oturuyor, diğerleri alakasız şekillerde objektife bakmışlar. Kemal'imiz ise feleğin çemberinden süzülüp gelmiş olağanüstü bir "karizma" ile dikmiş gözlerini..

Hafif sinirli gibi, günümüze mi bakıyor nedir?

Sağ kolunu da dayamış ki masaya, bu salonlar bana dar geliyor havası var. :)

Hemen kaydettim. Teşekkürler

Kanarya
31-01-2006, 12:50
Sayın Kanarya bu fotoğrafı ilk kez görüyorum. "Sarı Paşa" çok afili bakıyor. Diğerleriyle karşılaştırın; İsmet biraz munis oturuyor, diğerleri alakasız şekillerde objektife bakmışlar. Kemal'imiz ise feleğin çemberinden süzülüp gelmiş olağanüstü bir "karizma" ile dikmiş gözlerini..

Hafif sinirli gibi, günümüze mi bakıyor nedir?

Sağ kolunu da dayamış ki masaya, bu salonlar bana dar geliyor havası var. :)

Hemen kaydettim. Teşekkürler

Bana sorarsanız, "patron benim, ben ne dersem o olur, kolpalara/yalakalara tahammülüm yok" bakışı o sn. neuromancer. Günümüzün liderlerinde olmayan başlıca ayırt edici özelliklerden bir tanesi.

bikmisbroker
01-02-2006, 02:18
Erkanıharp Yüzbaşısı İsmet Bey (İnönü), bu sebeplerden en önemlisini, Osmanlı ordusunun 1906'daki durumunu şöyle anlatıyor:

"...Bizimkilerden başka bütün alayların topları eski sistemde ve subaylarının 10'da 8'i alaylı... Talim ve terbiye, sadece mektepli yüzbaşıların kabiliyetine kalmış. Asker neredeyse dört yıldır silah altında, ne vakit terhis olacağı belli değil... Terhislerinin gecikmesinin nedeni de birikmiş maaşlarının ödenememesi...

Yazinin devami icin TIKLAYINIZ (http://www.gallipoli1915.org/10yetkin.iscen.Kimi%20tarihcilerin%20niyeti.htm).. .

bikmisbroker
01-02-2006, 02:28
&#214;l&#252; teğmenin Matarasi

bir gece dolaptan &#231;ıkarıp masaya koydum. “Kim bilir neler g&#246;rd&#252;, nerelerden nerelere geldi?” diye d&#252;ş&#252;n&#252;rken, &#231;ok da &#252;mide kapılmadan Internet’te aramaya karar verdim adamımı...

&#214;l&#252; teğmenin Matarasi yazisinin DEVAMI icin TIKLAYINIZ (http://www.gallipoli1915.org/matara.htm)..

Kanarya
01-02-2006, 09:04
Eskiden Anitkabir'de bazi fotograflar cok ilgimi cekmisti.

Kabre yuzunuzu dondugunuzde sag kol tarafinizda kalan binada, Ata'nin ölumunden sonra ki ilginc fotograflar.

Anitkabir'deki en ilginc fotograflardi bunlar.

2 sene önce sene ki ziyaretimde, Ata'nin mekaninin mezarliktan ziyade bir eglence merkezine donusturulme cabasi icerisinde oldugunu farkettim.

Gozlerim o fotograflari aradi. Sorusturdum, gorevlilere ve vazife yapan askerlere sordum. Boyle bir resmin farkinda bile degillerdi. Cunku gorevliler surekli degistiriliyormus. Resimler sanirim kaldirilmisti.

Bu resimler artk Anitkabir'de yok, kimbilir kimin cekmecesinde.

yeter
01-02-2006, 19:46
Aşağıdaki yazı
http://www.pirpirim.net/modules.php?name=Politik_Yazi&op=showcontent&id=44 sitesinden alıntıdır. Sitedeki yazı oldukça uzun olduğu için yazının tamamı verilen siteden görülebilir.

Atatürk, hırslı bir kişiliğe sahipti. O hırslı olmasa idi bugün Türkiye olmazdı. Ancak O'nun hırsı denildiği gibi mal, mülk edinme, zengin olma yönünde değildi. Hırsı; ulusaldı, ülkesine ve ulusuna yönelik idi. Sonraki maddelerde bunun örneklerini de göreceğiz ama burada Atatürk'ün hırsının yönünü, kendi kaleminden verelim:

"...Benim ihtiraslarım var, hem de pek büyükleri. Fakat bu ihtiraslar, yüksek makamlar işgal etmek veya büyük paralar elde etmek gibi maddi emellerin tatminiyle değil. Ben bu ihtirasların gerçekleşmesini vatanıma büyük faydaları dokunacak, bana da liyakatle yapılmış bir vazifenin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün hayatımın ilkesi bu olmuştur. Ona çok genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar da onu korumaktan geri kalmayacağım" (1).
Bir başka mektubunda da şöyle der:

"...Benim bütün hayatımda, bu ana kadar takip ettiğim gaye hiçbir vakit şahsi olmamıştır. Her ne düşünmüş ve her neye teşebbüs etmiş isem daima memleketin, milletin ve ordunun adına ve çıkarına olmuştur. Hiçbir zaman şahsımın sivrilmesini (veya zengin olmasını) ve üste çıkmasını gözönüne almamışımdır" (2).

ATATÜRK'ÜN TAŞINMAZ MALA BAKIŞI

Atatürk, nakit varlığını ve bununla aldıklarının gelirinin tamamını yatırım yaparak değerlendirmiştir. Aldığı topraklarda çiftlikler kurmuş, çiftlik ürünlerini kendisi dahi parayla satın almış, bunların gelirlerini kendi gelirleri içine hiç katmamıştır. Öyleyse bu çiftlikleri neden kurdu denebilir? Gayet basit, kendisi için değil, ülkesi için kurdu. Tarıma dayalı bir ekonomiye sahip olan Anadolu'ya modern tarımı ve hayvancılığı getirmek, Türk köylüsüne örnek ve rehber olmak için kurdu.

1927 yılında çiftliklerinin gelirini C.H.P'ne bıraktı. O dönemde, partinin devlet bütçesinden ödeneği yoktu. Bununla, halka siyasi terbiye versin diye kurduğu partinin üstlendiği görevi yerine getirmesini sağladı. Başka bir deyişle, kişi saltanatının izlerini henüz silememiş Türk insanının demokrasiye yatkınlaşmasını sağladı.
1937 yılında da mal varlığını hazineye bağışladı, yani milletine verdi. Bağışladığı mal varlığının sadece toprak miktarı 154729 dönüm idi.

Atatürk'ün neden taşınmaz mal edindiği, bunları kullanma şeklinden anlaşılıyor. Ayrıca, mallarını hazineye bağışlama başvurusu üzerine BMM'nde yapılan konuşmalar ve sonrasındaki yazışmalar, bu durumun nedenini ve Atatürk'ün mala bakışını belgeler niteliktedir.

Milletvekili Refik Şevket İnce'nin konuşmasından:

"Çok ahlaki ve hakikaten bugün yaşayanlara ve yarın yaşayacaklara verilmiş eşsiz, yeni bir ders karşısında bulunuyoruz.

Bunun hocası Atatürk, talebesi de bugün bizleriz, fakat her zaman bu milletin evlatları olacaktır.
Atatürk; çiftliklerini, fabrikalarını, bizim gibi, bir mülk olarak görmüyor. O, mülkü dahi bizim tanıdığımız gibi şahsiyetimizin muhafazası için bir vasıta değil, milletine icabında fayda vermek için toplanılmış, meydana getirilmiş bir vasıta olarak kullanıyor..."(6)

Milletvekili İnce, bizim aradığımızı ; yani Atatürk'ün mala bakış açısını; çok açık ve kesin şekilde belirtiyor. Atatürk mal edinmek için mal edinmiyor, malı ülkesine hizmet için ediniyor; kendisini düşünerek değil, ülkesinin gereksinimlerini düşünerek çiftlik, fabrika kuruyor. Bunun böyle olduğu; bu işletmelerin gelirinden hiç yararlanmaması, hatta bunların ürünlerini parasını vererek satın alması, gelirlerini 1927'den 1937'ye kadar C.H.P'ye bırakması ve 1937'de de tesislerinin tümünü hazineye bağışlaması ile de anlaşılmaktadır.

Atatürk'ün bağışı üzerine B.M.M.'nde yapılan görüşmede Başbakan ve 13 milletvekili konuşma yapar, sonunda Atatürk'e teşekkür edilmesi kararlaştırılır.

B.M.M. Başkanı Abdülhalik Renda, teşekkür amaçlı gönderdiği telgrafta şöyle der:

"Memleketin zirai kalkınmasına yardım olmak üzere yıllardan beri bizzat uğraşarak yetiştirdiğiniz çiftlikleri ve içinde bulunan fabrika, hayvanlar, aletlerin, makinaların ve diğerlerinin tümünü, ziraatın gelişimi ve ilerlemesi uğrunda Hükümetçe alınmakta olan tedbirlerin başarısını kolaylaştırmak gayesi ile bağışladıkları hakkındaki haber, Kamutay'da (BMM) derin heyecan uyandırmış ve duygularının ve derin teşekkürlerinin yüksek huzurunuza sunulmasına ittifakla karar verilmiştir. Derin saygılarımla arz ederim."(7)

Atatürk'ün bu teşekküre yanıtı çok kısa ve anlamlıdır ve de konumuza açıklık getirir özelliktedir:

"Yapılan bir vazifedir."

Bu yanıt, Atatürk zengin olma hırslısıdır diyenlere bir şamardır.

ATATÜRK'ÜN VASİYETİ

Atatürk vasiyetini 5 Eylül 1938'de yazar. Fakat vasiyetini yazıncaya kadar olan süreç içinde, nakit ve mal varlığına yönelik uygulaması, örnek davranışlar içerir.

1924 yılında sanayi ve özellikle tarım alanında, kurduğu işletmelerle Türkiye'nin ilk büyük özel girişimcisi olarak çalışmaya başlar ve 13 sene süren yoğun çalışması sonucunda, işletmelerini olgunlaştırır, yüksek verimli duruma getirir.

Atatürk'ün Vasiyeti:

"Sahip olduğum bütün para ve hisse senetleri ile Çankaya'daki taşınır ve taşınmaz mallarımı, Halk Partisi'ne aşağıdaki şartlarla terk ve vasiyet ediyorum:

1. Para ve hisse senetleri şimdiki gibi İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.
2. Her seneki nemadan, bana nisbetleri şerefi saklı kaldıkça, yaşadıkları müddetçe, Makbule'ye ayda 1000, Afet'e 800, Sabiha Gökçen'e 600, Ülkü'ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile'ye şimdiki 100'er lira verilecektir.
3. Sabiha Gökçen'e bir evde alınabilecek para verilecektir.
4. Makbule'nin yaşadığı müddetçe Çankaya'da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.
5. İsmet İnönü'nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.
6. Her sene nemadan arta kalan miktar yarı yarıya Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir. (22)

Bu vasiyetin bize gösterdikleri:

Atatürk mirascılarının ihtiyaçlarını karşılayacak miktarı bırakmış, onları muhtaç duruma düşürmemiştir. Kendisi için 1933'te özel kanun çıkarılmış olmasına rağmen O, Medeni Kanun gerekleri doğrultusunda miras bırakmıştır.

Atatürk'ün Vasiyeti ile Parti'sine Devrettiği Para ve Hisse Senetleri (24):

• Emekli Hesabı 19.566 lira 80 kuruş
• 4 numaralı şahsi hesap 53.453 lira 18 kuruş
Toplam 73.019 lira 98 kuruş
• 2 numaralı hesap 1.446.872 lira 03 kuruş
• İş Bankası hisse senedi 119.125 lira
• Kurucu hisse senedi 569 lira
• M. Kömürü T.A.Ş. hissesi
Ada yazılı 12.750 lira
Hamiline yazılı 12.250 lira
Kurucu hisse senedi 125 lira
Toplam 25.125 lira
Genel Toplam 1.664.711 lira 01 kuruş

ATATÜRK'ÜN HAZİNEYE BAĞIŞLADIĞI MALLARIN DÖKÜMÜ (25)

ARAZİ

582 dönüm meyva bahçesi

700 dönüm çeşitli ağaç fidanlığı

400 dönüm Amerikan asma çubuğu fidanlığı

220 dönüm bağ

220 dönüm zeytinlik

375 dönüm sebze bahçesi

17 dönüm portakallık

15 dönüm kuşkonmazlık

100 dönüm park ve bahçe

2650 dönüm çayır ve yoncalık

1450 dönüm yeni yetiştirilmiş orman

148.000 dönüm tarıma elverişli tarla, mera

154.729 dönüm TOPLAM

BİNA
Mefruşat ve demirbaşları ile beraber;

45 ikametgah ve daire

7 ağıl

6 mandıra

8 ahır

7 ambar

4 samanlık ve otluk

6 hangar

4 lokanta ve gazino

2 fırın

2 sera

91 bina TOPLAM


FABRİKA- İMALATHANE

1 bira fabrikası, 7.000 hektolitre/yıl kapasiteli

1 malt fabrikası

1 buz fabrikası, 4 ton/gün kapasiteli

1 soda ve gazoz fabrikası, 3.000 şişe/gün kapasiteli

1 tarım aletleri ve demir fabrikası

2 pastorize süt fabrikası

2 yoğurt imalathanesi

1 şarap imalathanesi, 80.000 litre/yıl kapasiteli

1 un değirmeni, 2 taşlı elektrikle çalışır

2 peynir ve yağ imalathanesi

1 çeltik fabrikasının %40 hissesi

2 tavuk çiftliği

5 satış mağazası

HAYVAN VE ARAÇ

13.100 koyun

443 sığır

69 at

2450 tavuk

16 traktör

13 biçer-döğer

5 kamyon

2 otomobil

19 araba

1 deniz motoru

sulama tesisleri



Atatürk'ün hazineye bağışladığı çiftlikler ve büyüklükleri, Atatürk Orman Çiftliği'ndeki "Atatürk ve Çiftlik Müzesi"nde, şöyle belirtilmektedir:

DEKAR
Atatürk Orman Çiftliği 52.000
Aydos Yaylası 50.000
Baltacı Çiftliği - Yalova 11.500
Piloğlu Çiftliği - Tarsus 8.500
Tekir ve Şövalye Çiftlikleri - Silifke 12.000
Karabasamak Çiftliği ve Turunçgil Bahçesi 18.000
TOPLAM 152.000

ATATÜRK'ÜN MÜCEVHERLERİ

Atatürk'ün tuttuğu günlükleri ve notlarını içeren defterlerinden 24'ü eldedir. Bunlardan 8 numaralı defterin etiketinde yeni yazıyla "Mücevherler" açıklaması yer almaktadır.

Atatürk böyle bir defter tuttuğuna göre, deftere yazılarak kayıt altına alınacak sayıda ve değerde mücevhere sahip olduğu kanısı uyanıyor. Bir kanıya varmadan, defterin içinde yer alanlara bakalım. Defteri anlatan kaynaktan aynen aktaralım:

"İlk sayfası kravat iğnelerine ayrılan bu defterde, iğnelerin sayısı verildikten başka,... 'Dahiliye Vekili Şükrü Kaya Bey'e bir saat kösteği verildi' notu vardır. Notun altındaki tarih 5.2.1932'dir.

Defterin 7 sayfası yazılı, diğer kısmı boştur. Yaprakların birer yüzüne yazılmıştır.

Üçüncü sayfada 7 adet, beşinci sayfada 3 adet kol düğmesi; yedinci sayfada 3 adet saat; biri kol, ikisi cep saati; dokuzuncu sayfada 3 adet saat zinciri; onbirinci sayfada 4 adet köstek; onüçüncü ve en son yazılı sayfaya kaydettiği, en son ve en kıymetli mücevheri olarak değerlendirdiği anlaşılan "İstiklal Madalyası'dır"(26).

Mücevherlerinin dökümünün şöyle olduğu anlaşılıyor:

Kravat iğneleri (sayısı verilmemiş)

10 adet kol düğmesi

3 adet saat (biri kol, ikisi cep saati)

3 adet saat zinciri

4 adet köstek

İstiklal Madalyası

İşte Atatürk bu. Kişisel mücevher zenginliği bu kadar. Bunlar Osmanlı döneminde paşalık yapmış, Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuş, 15 yıl Cumhurbaşkanlığı yapmış bir devlet adamının mücevherleridir. Böyle bir insana, nasıl "zengin olma hırslısı idi", denebilir? Nasıl "mal edinme hırslısı idi", denebilir? Bu bilgiye rağmen öyle demek, aklın değil bir kastın işaretidir.

ATATÜRK'ÜN DEVLET PARASINA BAKIŞI-ANEKDOTLAR

Bu konuyu birkaç anekdot ile açıklayalım.

Harcırah Almazdı

Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak anlatıyor:

'Gezilerinde, devletçe kendisine yalnız tren veya vapur gibi araçlar sağlanıyordu.
Diğer masraflar tamamen Atatürk'ün kesesinden çıkıyordu. Yalnız kendisi için değil, maiyeti için dahi, harcırah diye bir şey söz konusu değildi. Oysa misafiri olarak onunla beraber seyahat eden Başbakan ve bakanlarla maiyetleri bütçeden yol masrafı ve yevmiye almakta idiler.'

Ölüm Döşeğinde Bile Rahatı İçin Devleti Masrafa Sokmuyor

Atatürk'ün 1938 yazını çok sıkıntılı geçirir. Hastalığı O'nu yatağa düşürür, ıstırabı çoktur, aynı zamanda havalarda çok sıcak gitmektedir. Savarona yatında dahi sıcaklara dayanamaz, Dolmabahçe'ye nakledilir. Sonrasını H.R. Soyak şöyle anlatıyor:

'Daha geniş ve havadar olması nedeniyle saraydaki odasına kavuşmak, Atatürk'ü ilk anda pek memnun etmişti. Fakat ne yazık ki, bu memnunluğu çok sürmedi. Sıcak, hemde gittikçe şiddetini artırarak devam ediyordu ve doğal olarak bundan duyduğu rahatsızlık da o derecede ağırlaşıyordu.

Çaresizlik içinde yatak odasının pencere ve duvarlarına bahçeden hortumla su sıktırıyor, sıcağın tesirini azaltmaya gayret ediyorduk.

Yatağın karşısındaki duvarda... bir tablo asılı idi. İlkbaharın kır çiçekleri ile bezenmiş yemyeşil bir yamaç üzerinde birkaç kocaman servi ile biri çiçek açmış, diğeri tomurcuklanmış iki meyva ağacını, arka planda bir göl parçasını ve ta uzaklarda heybetli karlı dağları tasvir eden çok güzel, çok canlı bir tablo. Zannedersem, Kafkasya dağlarından bir köşe.

Sıcak ve hastalıktan bunaldıkça uzun uzun bu taployu seyrederdi. Herhalde öyle bir yerde, hasret kaldığı serinlik ve huzura kavuşabileceğini tahayyül ediyordu. Bana bir, iki defa 'Böyle bir yer bulabilsek' de demişti.

Muhakkak, aynı hasret dolu arzuyu başkalarına da söylemişti ki, birisi, kendisine 'Alemdağı'nda çok güzel bir köşk olduğunu söylemiş. Bir gün bana bundan söz etti ve Prof. Nihat Reşat Belger de dahil, ilgililerle beraber yerine gidip köşkü görmemizi emretti.

Hemen ertesi günü, Prof.Belger, İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Muhittin Üstündağ, Başyaver Celal Öner ve daha birkaç arkadaşla beraber, Alemdağ'ına gittik. Vaktiyle Sultan Abdülaziz için yaptırılıp, sonradan Vilayet Milli Emlak Müdürlüğü'ne devredilmiş olan kasrı gördük. Etrafı çam ağaçları ile çevrili ve Kuzey rüzgarlarından korunmalı bir yerde idi. Her tarafından güneş de alıyordu. Profesör yeri pek beğenmişti; fakat bina bakımsızlıktan biraz harap olmuştu; iyice tamir edilmeden oturulamazdı.

Anlatan Kılıç Ali :

"Bir tarihte Atatürk Ege vapuru ile Mersin'e gitmiş. Dönüşte vapur Fethiye'de durmuş. Kasabada halk şenlik yaparken, gemilerden de havai fişekler atılıyormuş. Zafer torpidosunda bulunan Atatürk, donanmanın şenliklerini seyrederken, komutanlardan birisi, Zafer torpidosu komutanına bir torpil atmasını söylemiş.
Torpido komutanı:
--- Hay hay efendim, demiş, yalnız bir torpilin değeri ellibin liradır.
Bunun üzerine Atatürk:
--- Vazgeçin torpil atmaktan, bu millet o kadar zengin değildir.
Ve torpido komutanına dönerek:
--- Sizi tebrik ederim, diye iltifatta bulunmuş"(29).

HİNTLİLERİN YARDIM PARASI

Paranın Miktarı

Milli Mücadele döneminde İngiliz sömürgesi olan Hindistan'da; Hindularla, Hint müslümanları Türk Kurtuluş Savaşı'na büyük ilgi gösterirler. Olaya Hindular, kazanmak istedikleri bağımsızlığa örnek bir hareket olması yönüyle; Hint Müslümanları ise esir edilen Halife'nin kurtarılacağı yönüyle ilgi duyarlar. Türkiye'deki gelişmeleri yakından izlerler, destek olmak için ortak komiteler kurarlar, ortak kongreler düzenlerler. Kongre kararı ile halktan para toplayıp Türkiye'ye gönderirler.

Yardım parasını; Hindular "Ankara'ya yardım fonu"nda, müslümanlar "Hilafet fonu"nda toplarlar (37).

Ve değişik tarihlerde parça parça, "İslamiyetin Kılıcı" ilan ettikleri Mustafa Kemal adına ve şahsına gönderirler.

Gönderilen para tutarı, konuyu ele alan her kaynakta değişiktir. Örnek verelim:

Hintli yazar Sinha, Türk kaynaklarından aktarma yapmakta beşyüz- altıyüzbin Türk lirası demekte (38).
Lord Kinross, yardımının 125 bin İngiliz lirasını bulduğunu öne sürmekte (39).
Kurtuluş Savaşı'nın mali kaynaklarını inceleyen Alptekin Müderrisoğlu, Kinross'dan alıntı ile 125.000 İngiliz lirası (40).
Sabahattin Selek, 300 bin Türk lirası 41).
Can Dündar, 1 milyon Türk lirası (42).
Hasan Rıza Soyak, 500-600 bin Türk lirası arasında (43).
Şerafettin Turan, gelen paranın tutarı hakkında verilen rakamların birbirini tutmadığını belirtmekte. (44).
Durumun açıklığa kavuşturulması gereği kendisini gösteriyor. Özellikle kişiye gönderilen bir para olması yönünden bu önem taşıyor.

Gönderilen paranın toplam tutarı, hangi tarihte ne kadar gönderildiği Cumhurbaşkanlığı Arşivi'nde mevcuttur. Bu Arşiv'den yararlanılarak, Genel Kurmay Harp Tarihi Başkanlığı tarafından hazırlanan, "Türk İstiklal Harbi İdari Faaliyetleri" isimli, 1975 yılında basılmış eserde, yardımın dökümü verilmektedir. Bu değerli eserin gözden kaçtığını, bu nedenle yardım tutarı konusunda karışıklık yaşandığını düşünüyoruz.

Hint Yardımının Dökümü (45):


İngiliz Lirası Türk Lirası Tarihi
26.000 144.400 26 Aralık 1921
6.000 36.300 6 Şubat 1922
4.000 25.320 18 Şubat 1922
5.000 32.300 20 Şubat 1922
10.000 64.600 22 Şubat 1922
5.000 32.300 2 Mart 1922
20.000 131.500 28 Mart 1922
5.000 33.150 18 Nisan 1922
5.000 32.100 2 Mayıs 1922
4.000 26.800 31 Mayıs 1922
6.000 42.120 26 Haziran 1922
5.000 35.500 5 Temmuz 1922
400 2.904 17 Temmuz 1922
5.000 35.900 12 Ağustos 1922
106.400 675.494

Görüldüğü gibi gönderilen para 106 bin İngiliz lirası veya 675 bin Türk lirasıdır. 300 bin veya 1 milyon Türk lirası değildir.

Atatürk'ün Bu Paraya Bakışı

Bu yardım parası Maliye Bakanlığı kayıtlarına ve Hazineye girmemiş, Mustafa Kemal'in emrinde tutulmuş ve Osmanlı Bankası'nda muhafaza edilmiştir.

Atatürk bu paraya çok temkinli davranmış, kullanmada isteksizlik göstermiştir. Büyük Taarruz'a hazırlık döneminde, 200 bin kişiye ulaştırılan ordu ihtiyaçlarının giderilmesi için 15 milyon Türk lirasına (47) ihtiyaç duyulur. Ankara hazinesi boştur. Büyük para sıkıntısı çekilir. Askerin zorunlu ihtiyaçları karşılanamaz. Hatta 14 aydır maaş bile verilemeyen subaylar vardır. Maliye Bakanı sıkıntıyı bir ölçüde giderebilmek için, Osmanlı Bankası Ankara şubesinden tehditle, 1,5 milyon lira almak zorunda kalır (48).

Bu zor duruma rağmen, Atatürk, en son noktaya kadar yardım parasını kullandırmaz. Bunun da sebebi vardır. Atatürk, bu paranın sonradan başa kakılacağını değerlendirir. Çünkü parayı gönderen örgütün ismi "Hindistan Hilafet Komitesi"; Hindistan'da paranın toplandığı iki fondan birinin ismi de "Hilafet Fonu"dur. İleride hilafetin kaldırılması söz konusu olduğunda; ki Atatürk'ün Milli Mücadele başında buna kararlı olduğu bilinir; çatlak sesler çıkabilir. Biz yardımı halifeyi kurtarın diye göndermiştik, denebilir. İşte bu olasılık, Atatürk'ü parayı kullanmada isteksiz yapar.

Gerçekten değerlendirildiği gibi de olur. Daha hilafet kaldırılmadan bile, saltanatla hilafetin ayrılıp saltanatın kaldırılması (1 Kasım 1922) ve arkasından Cumhuriyet'in ilanı üzerine, yani hilafetin yetkisiz hale getirilmesi üzerine, Hint müslümanları adına bir grup, Türk Hükümetine açık bir mektup ve gazetelere yazı yazar.
"Hint müslümanları, Türklere yaptıkları manevi yardımın unutulduğuna teessüf ederler... Müslümanlar arasında hilafet makamı her şeyden yüksektir. Hint müslümanlarının Türk milli hareketini desteklemeleri bu sebeptendir. Dini reislerinin merkezi Türkiye'de olduğu içindir ki Türkiye'nin geleceğini desteklediler..."(49).

Atatürk bu parayı hep toplu tutmuştur. Büyük Taarruz'da zorunluluktan harcanan bir bölümü, zaferden sonra tekrar yerine konmuştur. Bundan da gerektiğinde iade etmenin düşünüldüğü çıkarılabilir

SONUÇ

Atatürk üzerine para ile ilgili iftira ve uydurmalara yanıt verirken, bu güne kadar bilimsel olarak ele alınmamış, Atatürk'ün para yönünü de incelemiş, ortaya koymuş olduk. Bu çalışma ile Atatürk'ün paraya, mala, mülke, zenginliğe bakışını; gelirini, harcamalarını, birikimini, yardım severliğini, dürüstlüğünün para yönünü de görmüş olduk.

Gördük ki Atatürk; zengin olma, mal-mülk edinme hırslısı bir insan değil. Böyle bir hırsı olsa idi;

Milli Mücadele'ye atılmazdı;
Önerilen rüşvetleri reddetmezdi;
Gelirinden yakınlarına, düzenli ve önemli miktarda yardım yapmazdı;
Edindiği mal ve işletmelerin gelirini kendi geliri gibi kabul eder ve kendisi harcar veya kullanırdı;
Edindiği mal ve işletmeleri, kendi malı gibi kabul eder, milletine bağışlamazdı.
Hırsı ulusal değil de kişisel olsaydı Türk'ün Ata'sı olamazdı; Türkler ona "Atatürk" ismini vermezlerdi. Hırsı evrensel değil de kişisel olsaydı Doğu'nun Ata'sı olamazdı; Doğulular, özellikle sömürülen milletler O'na "Ataşark" ismini vermezlerdi.
Atatürk, devletin parasını keyfi şekilde, kendi zevkine harcayan bir Cumhurbaşkanı olsaydı;

Önce Çankaya Köşkü'nün tüm masraflarını, hiç zorunlu olmadığı halde, kendi maaşından karşılamazdı;
Yasal hakkı olmasına rağmen, gezilerinde yolluk-yevmiye almamazlık etmezdi.;
Milli Mücadele'deki hizmetinden dolayı, armağan olarak kendisine verilmek istenen 1 milyon lirayı şiddetle reddetmezdi;
Şerefe atılacak bir top mermisinin bile hesabını yapıp, atılmamasını istemezdi;
Ölüm döşeğinde bile, serin bir yere çok ihtiyaç duymasına rağmen, sadece ek masraf olacak diye, bu isteğinden vazgeçmez, Alemdağ'da bu amaçla bulunan köşkü tamir ettirirdi;
Türk Hava Kurumu hesaplarında açık çıkan 40 parayı (1 kuruş) dert etmezdi;
İzmir Belediyesi'nin Zübeyde Hanım için anıt-mezar yaptırmasını önlemez, mezar masrafını kendisi karşılamak ısrarında olmazdı;
Devlet parasını keyfi ve zevkine harcayan olsaydı, İstanbul'da kaldığı sürelerde gelirinden fazla gideri olduğu için borçlanmaz, bu borcunu Ankara'da para biriktirerek ödeme durumuna düşmezdi.


DİPNOTLAR

(1) Borak, Sadi; Öyküleriyle Atatürk'ün Özel Mektupları, s.68
(2) a.g.e. s.52
(3) Soyak, Hasan Rıza; Atatürk'ten Hatıralar C.II., Yapı ve Kredi Bankası Yayını, 1973, s.683
(4) AFETİNAN, A. Prof. Dr. ; Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk'ün El Yazıları, TTK, 1969, S: 74
(5) Soyak, c.II, s.693-695
(6) a.g.e. s.695
(7) a.g.e. s.696
(8) a.g.e. s. 696
(9) a.g.e.s. 685
(10) a.g.e.s. 685
(11) a.g.e. s.687
(12) a.g.e.s.683
(13) a.g.e.s.691
(14) a.g.e.s.713
(15) Prof. Dr. Uygur Kocabaşoğlu tarafından yazılan "Türkiye İş Bankası Tarihi" isimli basılmamış çalışmadan aktaran Can Dündar, "İşte Atatürk'ün Banka Hesabı", Sabah gazetesi, 26 Ağustos 2000.
(16) a.g.e.s. 691.
(17) a.g.e.s. 683.
(18) Soyak, c.II, s.754
(19) Soyak, c.II, s.688,689 (Telgrafın tam metni ve bağışlananların listesi vardır); Kocatürk, Utkan Prof. Dr. ; Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Ata. Arş. Mrk. Yayını, 1999, s.552
(20) Kocatürk, s.573
(21) Soyak, c.II,s.755
(22) Soyak, c.II. s.757, 758
(23) Soyak, c.II. s.686
(24) Soyak, c.II. s.686
(25) Soyak, s.689, 690
(26) İnan, Ali Mithat; Atatürk'ün Not Defterleri, Ankara,1996, s.55,56
(27) Soyak, c.II, s.691
(28) Soyak, c.II, s.747, 748
(29) Nükte, Fıkra ve Çizgilerle Atatürk; Derleyen Niyazi Ahmet Banoğlu, Yeni Tarih Dünyası Atatürk Özel Sayısı, İstanbul-1954, s.78
(30) Banoğlu, s.78
(31) Gökçen, Sabiha; Atatürk'le Bir Ömür, Altın Kitaplar, İstanbul-1996, s.75,76
(32) Atay, Falih Rıfkı; Çankaya, İstanbul-1984, s.453,454
(33) Nutuk, s.286
(34) Atay, Falih Rıfkı; Çankaya, İstanbul-1984, s.454
(35) Atatürk'ün Anıları, Yay. Haz. İsmet Görgülü, Bilgi Yayınevi, İkinci basım, Ankara-1998,s.49-52.
(36) R.K.Sinha; Mustafa Kemal ve Mahatma Gandi, Milliyet Tarih Dizisi, 1972,s.122
(37) a.g.e.s.122
(38) Lord Kinross; Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, İstanbul-1978, s.457
(39) Müderrisoğlu, Alptekin; Kurtuluş Savaşı Mali Kaynakları c.II., Kastaş Yayını, İstanbul-1988,s. 654
(40) Selek, Sabahattin; Anadolu İhtilali c.I, Kastaş Yayını, İstanbul-1987,s.141
(41) Dündar, Can; İşte Atatürk'ün Banka Hesabı, Sabah Gazetesi, 26 Ağustos 2000
(42) Soyak, c.I, s.250;c.II.s.684
(43) Turan, Şerafettin; Türk Devrim tarihi 2nci Kitap, Bilgi Yayınevi, Ankara-1992, s.154.
(44) Türk İstiklal Harbi VII nci Cilt İdari Faaliyetler, Gnkur Basımevi, Ankara-1975,s.175 (Cumhurbaşkanlığı arşivi A-III-10-a-3 Dos.44,

Kanarya
03-02-2006, 12:10
Ekledigim ilk fotograf 1927’de cekilmis. Daha sonra renklendirilmis.

Ikinci resim, 29 Ekim 1944'te Cumhuriyet bayrami toreninden bir fotograf. 29 Ekim 1944’te National Geographic Dergisinde yayinlanmis.

"Bir asya dili konuşan Bu Türkler kimlerdir? Yüzler ve giyim tarzları onların Avrupalı olduklarını belirtiyor. Onların ataları, Selçuk ve Osmanlı Türkleri, Orta Asyadan geldiler. Küçük Asyanın özgün halkının çoğunu absorbe ettiler. Solda bir İstanbul polisi, sağda bir asker Cumhuriyet Bayramı töreninde düzeni sağlıyorlar. Aralarında eski usül başörtü takmış bir hanım, fakat peçeli veya fesli kimse yok."

kygnad
04-02-2006, 11:24
İzindeyiz Ata'm

Hani "Türk, Öğün, Çalış, Güven" demiştin ya... Biz
ilkinde takılıp kaldık. O yüzden çalışmaya vakit
kalmadı. Kimselere de (kendimiz dahil) güvenmiyoruz.

Seninle övünüyoruz. Adına barajlar, yollar, köprüler
yapıyoruz. Balolar, heykeller, hatalar yapıyoruz.
Klipler, zamlar, işkenceler, darbeler...

Öyle bir kargaşa yarattık ki senin adına darbe
yapanlar, senin adına yönetimde olanları devirip,
senin fikirlerinle açıklıyorlar bunu... Ve de
devrilenler yine senin fikirlerinle savunuyorlar
kendilerini...

Herkes seni bir dönemki görüşlerinle tanımlayıp başka
başka anlatıyor bize... Asker, demokrat, dindar,
ateist, laik, çapkın, milliyetçi... Liste uzayıp
gidiyor, biz tartışıp gidiyoruz.

Hala "İzindeyiz" ve bu izin hiç bitmeyecek gibi
görünüyor.

"İzinde" olduğumuzdan kabrine çok ziyaret yaptık, ama
sana layık bir film yapamadık. 66 yılda... Belki
kimseleri sana benzetemediğimizden, belki parayı
denkleştiremediğimizden...

Adına yaptığımız köprülere akın akın koşuyor
yurtyaşların... İntihar etmek için...

Cumhuriyeti emanet ettiğin gençler, polis copundan
kafalarını kaldıramaz haldeler.

Zorlu savaşlarla kurulan Türkiye Cumhuriyeti
devletinde bugün çetelerin gölgesi var.

Dev posterlerini yaptık ama doğru dürüst bir
belgeselini yapamadık Ata'm...! Arkandan ağlamaktan
gözlerimiz şiştiği için yazılarını, konuşmalarını
doğru dürüst bir kitapta toplayamadık. Adına
kurduğumuz kültür merkezini yangından koruyamadık.
Senin adına iktidara el koyanlar mirasını çiğnedi, ses
çıkartmadık. Kurduğun partiyi kapatıp, arşivini
yaktılar... Alkışladık...

Çünkü biz izindeyiz Ata'm...

Her sabah güne

"Türküm, Doğruyum, Çalışkanım" diye bağıran, geri ve
tembel nesiller yetiştirdik. Sesimiz gür çıkıyor ama
eğitimde başarı oranlarımız yerde sürünüyor.

Köşklerin bakımsızlıktan dökülüyor...

Kocaman resimlerinin asıldığı kamu binaları içinde
memurun aç.

"Beni emanet ediniz" dediğin doktorların biliyorsun
seni "geç teşhisten" erken yolcu ettiler.

Merak etme "İzindeyiz" Ata'm...

O dönemde söylediğin bazı sözler bugün 7 kilit
altında. Din üzerine, düşünce özgürlüğü üzerine
yazdıklarını yazmaya, söylemeye kalkanlar mahkemelerde
sürünüyorlar. O gün yazdıklarını, bugün ağıza
alamayacak haldeyiz.

Seni aşmaktan vazgeçtik, sana ulaşamıyoruz Ata'm...
Heykellerin o kadar büyük, posterlerin öyle kocaman
ki, ardında bir dolu adam kendi pisliğini
gizleyebiliyor. Pislik büyüdükçe heykelleri de
büyütüyorlar.

Şu "İzindekiler"in listesini bir görsen inanamazsın
Ata'm... Kendini tanıyamazsın.

Özlü sözlerini paylaşamıyorlar.

Yılgınlığa düşmememiz için söylediğin "küçük
kıvılcımlar, büyük yangınlar doğurabilir" sözünü
itfaiye kapısına asmışlar.

Bağışla bizi... İzindeyiz Ata'm...!

10 Kasım 2004, Çarşamba

Can Dündar

kygnad
04-02-2006, 11:33
Geçen hafta içinde yanlış hatırlamıyorsam CNN TÜRK'te Ahmet Hakan ile Osmanlı ailesine yakın bir araştırmacın röpörtaj programı vardı.Araştırmacı Son padişah ile ilgili bir olay anlattı..

Sürgünde iken padişahın torunları bahçede oynuyorlarmış.Kendi aralarında meşhur "Yaşa Mustafa Kemal Paşa..." ile başlayan marşı söylüyorlarmış.Hemen bir dadı koşmuş Gaziyi kötüleyen bir marşı tekrarlayarak "Bunu söyleyin diğerini şah babanız duyarsa kızar" demiş.Çocuklarda yüksek sesle o marşı söylemey başlamışlar.
En üst katta odasında dinlenen son padişah bu marşı duymuş penceresini açmış cocukları yukarı çağırmış."Niye bu marşı söylüyorsunuz" diye sormuş torunlarına..Çocuklar "Dadı söyletti" demişler.Son padişah "Hadi defolun, yırtarım ağzınızı, kimse benim askerime böyle kötü söz söyleyemez" demiş.Çocukları odadan kovmuş..
Bütün bunlardan çıkan sonuca bakılırsa, Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gönderilirken kendisine verilen talimat, kimilerinin dediği gibi işgale karşı direnişi örgütlemek ve Millî Mücadele’yi başlatabilmek için gerekli ortamı hazırlamak değildir. Talimata göre Mustafa Kemal Paşa’dan istenen “bölgede huzur ve asayişi” sağlamasıdır. Ayrıca bölgede muhtelif yerlerde bulunan silah ve cephanenin bir an önce toplattırılarak depolarda muhafaza altına alınacaktı. Ancak O, Vahdeddin’in de vurguladığı gibi, talimatın dışında birtakım hareketlerde bulunarak, hükümetin kararlarına karşı çıktı. Bu nedenle görevinden alınarak, “aklı başına getirilmek” istendi. Bu da yetmedi askerlik mesleğinden çıkarıldı, “yakalandığında tekrar yargılanmak kaydıyla” idama mahkûm edildi.

Vahdeddin’in hatıralarında üzerinde fikir yürütmeye değmeyecek, tamamen kendi şahsi görüş ve karalamalarla dolu birçok konu var. Bu iddiaların hemen hepsi belgesiz ve dayanaksız olduğu gibi, bugüne kadar bunları doğrulayacak herhangi bir bilgi veya ipucuna arşivlerde rastlayamadık. Bu konuda hükmü tarih vermiştir, bizim başkaca bir sözümüz yoktur.

Osmanlı Devleti tüm ihtişamıyla yaşamış, devrini tamamlamış ve tarih sahnesinden çekilmiştir. Ne yazık ki bazıları yeniden ve objektif olarak tarihin gerçek boyutlarını araştıracak yerde, bu defa Mustafa Kemal’i yargılıyorlar. Bu arada şu, ya da bu gerekçeyle Vahdettin’in itibarını iade etmeye çabalıyorlar. İşbirlikçi değilmiş de, devleti kurtarmaya çalışmış da vs.

Vahdettin’e “hain” demek, bir başkası için de “kahraman” demek doğru değildir görüşünden yola çıkarsak, literatürde bu kelimelerin anlamı açıktır. O halde memleketini, tebaasını, hanedanını bırakıp ülkeyi terk eden, devletin kurtuluşunu İngilizlere yakın bir politika izlemekte gördüğünü ifade etmekten çekinmeyen birine hangi sıfatı vereceksiniz. Eğer Kurtuluş Savaşı’nda izlediği tutum dolayısıyla “korkak, hain” olmakla suçlanan Vahdeddin aklanabilirse, herhalde bu sıfat başkalarına yakıştırılacaktır.

Nedense sözünü ettiğimiz yazarlar bu dönemden söz ederken, İstanbul 1 numaralı Divân-ı Harb-i Örfinin Kuvâ-yı Millîye yanlıları hakkında almış ve uygulamaya koymuş oldukları idam dahil, yüzlerce hükmü görmezlikten gelmektedirler. Bunlar hakkında çıkarılan İrade-i Seniyyelerin Vahdeddin tarafından tasdik edildiğini ; Anadolu’daki hareketi boğmak için oluşturulan Kuvâ-yı İnzibâtiye alayına padişah tarafından “Mecidî nişanı” bile verildiğini unutmuş görünmektedirler. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları hakkında alınan idam kararları ile “Ma’hûd Fetvâ-yı Şerife” hakkında bile “büyük baskı altındaydı” mazeretiyle kendisini mâsum ve mâzur gösterenleri anlamakta güçlük çekiyoruz.

Bir ölüm kalım, bir var oluş savaşında herkes yerini almalıdır. Hiçbir mazeret böyle bir mücadelenin önüne geçemez. Tarih ne yazıyor ona bakmak gerekir.

http://w3.balikesir.edu.tr/~metinay/vahdeddin.htm

kygnad
04-02-2006, 11:54
Bilindiği gibi o, çeşitli yollardan Türk kadınını çarşaf ve peçe felaketine karşı direnmeye çağırmış, örneğin28 Ağustos 1925 tarihinde İnebolu’da yaptığı bir konuşmasında şöyle demiştir:

“Yolculuğum sırasında köylerde değil, özellikle kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok kalın ve özenle kapatmakta olduklarını gördüm. Özellikle bu sıcak mevsimde bu tarzsın, kendirli için kesinlikle işkence ve sıkıntı yarattığını tahmin ediyorum. Erkek arkadaşlar, kadınlarımız da bizim gibi kavrayışlı ve düşünceli insanlardır. Onlar yüzlerini dünyaya göstersinler ve gözleriyle dünyayı dikkatli görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur...”

İki gün sonra 30 Ağustos’ta yaptığı diğer bir konuşma ile aynı konuya dönmüş ve şöyle demiştir:

“Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bir bez veya bir peştamal veya buna benzer bir şeyler atarak yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın anlamı ve medlülü (kanıtı) nedir? Efendiler, uygar bir millet anası, millet kızı, bu garip şekle... girer mi? Bu hal milleti çok gülünç gösteren bir manzaradır. Derhal düzeltilmesi gerekir.”

Söylemeye gerek yoktur ki türban ve çarşafa yönelik böyle bir konuşmayı desteklemek, çoğu kişiler bakımından koru yaratan bir şeydi. Ve işte onları peşinden sürükleyebilmek için Atatürk şunu bildirir:

“Arkadaşlar, korkmayınız, bu gidiş zorunludur. Bu zorunluluk bizi yüksek ve önemli bir sonuca ulaştırıyor. İsterseniz kurbanlar da verelim... Önemle uyarıyorum ki, bu durumun korunmasında inat ve bağnazlık, hepimizi her han kurbanlık koyun olma istidadından (alışkanlığından)kurtaramaz.”

Atatürk’ün bu konuşmasından üç ay sonra, 30 Kasım 1925 tarihinde TBMM, “Kılık Kıyafet Kanunu”nu geçirir. Ve ite şimdi yok edilmek istenen kanun, bu kanundur. Kadın ve kız öğrencilerimizden bazılarının buna öncülük etmeleri ne kadar üzücü!...

http://www.hakimiyetimilliye.org/modules.php?name=News&file=comments&sid=6640&tid=701&mode=&order=&thold=

27ercan27
04-02-2006, 17:34
bu vatan bizim bizim kalacak

kygnad
04-02-2006, 21:03
ATAT&#220;RK’&#220;N ŞAPKA İNKILABI

Serdar BEKİROĞLU

İn&#246;n&#252; &#220;niversitesi, Sosyal Bilimler Enstit&#252;s&#252; , Tarih Alan &#214;ğretmenliği, Tezsiz Y&#252;ksek Lisans &#214;ğrencisi -MALATYA

&#214;ZET

Şapka İnkılabı, Cumhuriyet d&#246;nemi inkılapları arasında &#246;nemli bir yer teşkil eder. Bu inkılabın ilklerden olması hem halkın nabzını &#246;l&#231;m&#252;ş hem de diğer reformlara zemin hazırlamıştır. Atat&#252;rk, Kastamonu’ya d&#252;zenlediği gezide şapkayla halkın arasına girmiştir. Ardından mecliste de şapka giyilmesi hakkında kanun &#231;ıkarılmıştır.


1 -ŞAPKANIN TARİHİ:

Şapka s&#246;zc&#252;ğ&#252;; Polonezce, czepska (şapka)’dan geliyor. Anadolu T&#252;rk&#231;esi’nde şapka s&#246;zc&#252;ğ&#252; 15.yy.’dan sonra kullanılmaya başlanmış. Şapka; giyilen elbisenin kumaşından, f&#246;tr veya başka bazı malzemelerden, değişik desen bi&#231;imlerde yapılıyor ve kıyafeti tamamlayan bir aksesuar olma &#246;zelliği taşıyor.Şapkanın sosyal hayattaki yerini irdeleyecek olursak ş&#246;yle &#246;zellikleri ortaya &#231;ıkıyor; stat&#252; sembol&#252;, g&#246;r&#252;n&#252;şe otorite,itibar ve g&#252;ven veriyor, kıyafetin veya &#252;niformanın bir par&#231;asını oluşturuyor.



Elde bulunan arkeolojik verilere g&#246;re, şapkayı ilk kullananlar Mısırlılardır. M.&#214;. 3200 yılında Mısır’da erkeklerin başlarında t&#252;yler, kralların ta&#231;ları ya da perukları &#252;zerine ge&#231;irdikleri bezler olduğu biliniyor. M.&#214;. 3000 yıllarında Girit adasında yaşayan “Minos”luların başlarında uzun sivri tepeli şapkaları, Asurluların ise yuvarlak şapkaları vardı.



Daha sonraları, şapkanın stat&#252; sembol&#252; haline geldiğini g&#246;r&#252;yoruz. Eski Yunanistan’da şapkayı yoksullar, eski Roma’da ise tam tersine zenginler giyerdi.



Doğu’ya baktığımızda ise, bu b&#246;lgede yaşayan insanların şapka takmak yerine sa&#231;larını s&#252;slemeyi tercih ettiklerini g&#246;r&#252;yoruz. M.S. 11. ve 13. yy’ dan sonra Ha&#231;lı Seferleri, “Doğu”daki sa&#231; s&#252;sleme k&#252;lt&#252;r&#252;n&#252; batıya taşır. Batılı kadınlar da sa&#231;larını taş ve boncuklarla s&#252;slemeye başlar. (1)



T&#252;rklerin tarihinde ise şapka &#246;nemli bir yere sahiptir ve Orta Asya d&#246;nemine kadar uzanır.Bu şapkalar genelde posttan ve ke&#231;eden yapılmıştır. Kaşgarlı Mahmut’un “ Divan-ı L&#252;gat’it-T&#252;rk” adlı eserinde şapka, “b&#246;rk” kelimesiyle, b&#246;rk ise d&#246;rt t&#252;r&#252;yle kayıtlıdır. (Sukurla&#231;, kızıklığ, kurutma ve kıyma&#231;). Osmanlı Devletinde de 1826’ya kadar b&#246;rk kullanılacaktır. Yeni&#231;eriler tarafından sadece t&#246;renlerde “&#252;sk&#252;f” adıyla giyilecektir. Asker dışında; din, devlet adamları ve padişahlar da ayrı ayrı başlıklarla tanımlanır. En bilinen başlık &#231;eşidi “kavuk” ve “k&#252;lah” tır.



1826’dan hemen sonra, 2. Mahmut’un Yeni&#231;eriliği kaldırması sırasında Akdeniz’de seferde olan Kaptan-ı Derya Koca H&#252;srev Paşa; padişahın Yeni&#231;erilerden hi&#231;bir eser kalmaması konusunda &#231;aba g&#246;sterdiğini işitince, Tunus’ta bir miktar fes alıp tayfalarına giydirdi. İstanbul’a d&#246;nd&#252;ğ&#252;nde askerleriyle padişahın huzuruna başında fesle &#231;ıkınca, bu yenilik padişahın &#231;ok hoşuna gitti ve eski başlıkların yerini fesin almasını emretti.



Tunus’tan, hemen 50 bin adet fes sipariş edildi. Ancak daha sonra hammaddesi y&#252;n olan fesin &#252;retiminin kolaylığı fark edildi ve bir imalathane kuruldu. 1828’de &#231;ıkartılan bir kıyafet nizamnamesiyle de fes resmi başlık oldu. Daha sonra genişleyen Fesh&#226;ne Fabrikası, b&#252;t&#252;n ihtiyacı karşıladığı gibi devletin ilk y&#252;nl&#252; mensucat fabrikası haline geldi. Cezayirli denizcilerin İstanbul’a taşıdığı fesi, bir d&#246;nem T&#252;rk denizcileri ve kadınlar da kullanmıştır. (2)



Osmanlı Devleti zamanında başlığın &#246;zel bir yeri vardı. Saray ve saraydaki y&#252;ksek r&#252;tbeli subaylar 43 &#231;eşit farklı başlık giyerlerdi. Hi&#231; kimse kendine ait olmayan rengi ve şekli kullanamazdı. H&#252;k&#252;met ve devlet g&#246;revlilerine ayrılan başlık sayısı 27 idi. Sadrazamdan, vezir habercisine kadar herkesi şapkalarından tanımak m&#252;mk&#252;nd&#252;.



2-ŞAPKA İNKIL&#194;BI NEDEN YAPILDI ?



Kurumsal değişim ger&#231;ekleştirmiş b&#252;t&#252;n devrimlerin k&#252;lt&#252;rel değişimi de beraberinde getirmiş olması, Atat&#252;rk reformlarının da hareket noktasını oluşturmuştur.Nitekim reformların k&#252;lt&#252;rel alandaki yansımaları, Cumhuriyet &#246;ncesi d&#246;nemde onlara karşı &#231;ıkışın temel nedenlerinden biri olmuştur. (3)



Şapka kanununun, Cumhuriyet d&#246;nemindeki reformlar i&#231;inde ilklerden olması, onun topluma daha sonra yapılacak reformların sembolik bir &#246;nc&#252;s&#252; olduğunu g&#246;stermektedir. Şapka kanunu yoluyla halk, psikolojik olarak değişime hazırlanacaktı. İkincisi olarak muhtemelen şapka kanunu, tepkilerin &#246;l&#231;&#252;s&#252;n&#252; &#246;l&#231;ecek bir barometre işlevi g&#246;recek, bu sayede toplumun reformlara tahamm&#252;l sınırı &#246;l&#231;&#252;lerek , reformların &#231;apı ve d&#252;zeyi tespit edilecekti. &#220;&#231;&#252;nc&#252; olarak kıyafet, kendi başına insan davranışına da etki edebilirdi. Kıyafetin taşıdığı sembol&#252;n anlamı insanın psikolojisine etki ederek onu y&#246;nlendirebilirdi. Geleneksel giysiler, doğu toplumlarının sembol&#252; olarak aynı zamanda batının ve batıcıların bakış a&#231;ısından geri kalmışlığı hatırlatan bir karaktere sahipti. Reformcu devlet adamlarının bakış a&#231;ısından mistisizmle ve kadercilikle &#246;zdeşleşmiş doğu kıyafetleri giyen bir toplumun, o kıyafetleri giydiği s&#252;rece, kendisiyle &#246;zdeşleşen ruh halini terk etmesi m&#252;mk&#252;n olmazdı. Batının ruh halini ve davranış bi&#231;imini benimsemenin yollarından biri, batı insanının psikolojisini temsil eden giysileri giymekti. (4)



Atat&#252;rk Devrimi, “t&#252;mden değişim” i başlattığı i&#231;in, diğer bazı siyasi devrimlerden ayrılır. Sadece iktidarın değişim ya da ekonomik ilişkilerin yeniden d&#252;zenlenmesini hedefleyen devrimlerden ayrımla; hem bunları ve hem de toplumu, hatta toplumdaki bireyin anlamını, ilişkilerini, d&#252;ş&#252;ncesini, davranışını yani kısacası &#246;z&#252;n&#252; değiştirmeyi ama&#231;lamaktadır. (5)



Atat&#252;rk’e g&#246;re şapka; &#231;ağdaş olma, evrensel medeniyete katılma, kafaların i&#231;ini hurafelerden kurtarıp bilimsel d&#252;ş&#252;nceye a&#231;ma yolundaki &#231;abaları destekleyen ve simgeleyen bir adımdı. Atat&#252;rk, y&#252;zyıl &#246;nce halka benimsetilen fesi, T&#252;rkl&#252;k veya İslamlık simgesi olarak g&#246;rmeyecek kadar tarih bilgisine sahipti. (6) Falih Rıfkı Atay da bu konuda şunları s&#246;ylemiştir: “ Mustafa Kemal, bir tatlı su T&#252;rk’&#252; değildi. Fes ve şapkanın medeniyet demek olmadığını elbet biliyordu. Fakat, başlık değiştirmenin din ve iman değiştirmek olmadığını g&#246;stermek istedi”. Orhan Koloğlu da Şapka inkılabının kafanın dışına değil i&#231;ine y&#246;nelik olduğunu ifade etmiştir. ( 7 )



Şapka devriminin temel felsefesini kavrayamamış olanlar, Atat&#252;rk’&#252;n yaptığı kılık- kıyafet devrimine bir “Gardrop Devrimi” demişlerdir. Oysa ki kıyafet devriminden &#246;nce sarık, fes ve pe&#231;e, halk tarafından &#226;deta İsl&#226;miyet’in bir par&#231;ası olarak kabul edilmekte idi.Laik ve uygar bir ulusun kıyafetini, dinsel inan&#231;lara bağlamak ger&#231;ekten yersizdi.” (8)



Atat&#252;rk, kişinin maddi yaşam koşullarını değiştirip d&#252;ş&#252;nce tarzına şekil vermek yanında, “D&#252;ş&#252;nce tarzını” değiştirmek suretiyle onun maddi yaşam koşullarını geliştirmek ve uygarlığa eriştirmek yolunu dener. Atat&#252;rk, T&#252;rk insanının maddi yaşam geleneklerini, devrimler yaparak (&#214;rneğin; şapka devrimi, kıyafet devrimi, harf devrimi v.s. gibi) değiştirmek suretiyle onun d&#252;ş&#252;nce tarzını geliştirmek istedi. (9)



Atat&#252;rk’&#252;n şapka inkılabını yapmasındaki maksadını şu s&#246;zlerinden &#231;ıkarmak m&#252;mk&#252;nd&#252;r: “Baylar ulusumuzun giymekte bulunduğu ve bilgisizliğin, aymazlığın, bağnazlığın, yenilik ve uygarlık d&#252;şmanlığının bir simgesi gibi g&#246;r&#252;nen ‘fes’i atarak onun yerine, b&#252;t&#252;n uygar d&#252;nyanın kullandığı şapkayı giymesi ve b&#246;ylece T&#252;rk ulusunun uygar toplumlardan anlayış y&#246;n&#252;nden de hi&#231;bir ayrılığı olmadığını g&#246;stermesi gerekiyordu.” (10)



Şapka giyilmesi hakkındaki kanunun gerek&#231;esinde de Adliye Enc&#252;meni Mazbatasında bu durum kesin olarak belirtilmiştir. “T&#252;rklerle batı milletleri arasında bir “alamet-i farika” olan mevcut serpuşun değiştirilerek yerine medeni ve modern toplumların m&#252;şterek serpuşu olan şapkanın giyilmesi gerekiyor.”



Atat&#252;rk bu konuda Nutuk’ta der ki: “Fesin kaldırılması zorunluydu. &#199;&#252;nk&#252; fes, kafalarımızın &#252;st&#252;nde; bilgisizliğin bağnazlığın, uygarlık ve her t&#252;rl&#252; ilerleme karşısında duyulan nefretin bir simgesi gibi oturuyordu.” (11)



Kurtuluş Savaşında Mustafa Kemal, sivil giyindiğinde &#231;oğu kez “kalpak” giyerdi. Diğer “Kuvay-ı Milliyeciler’in” de Mustafa Kemal’e uymalarıyla kalpak, Anadolu’dan ve “Ulusal Savaş”tan yana olanların bir t&#252;r simgesi olmuştur. Bununla birlikte, 1. B&#252;y&#252;k Millet Meclisindeki “İkinci Grup” &#252;yeler arasında fes ve sarık da olduk&#231;a yaygındı. (12) Şapka İnkılabının gerek&#231;elerinde birini de bu etken sayabiliriz.



Şapka İnkılabına bir de ulusalcılık a&#231;ısından bakmak gerekiyor. “Ulus devlet” temeli &#252;zerine kurulan T&#252;rkiye Cumhuriyeti’nde “ulusal” başlık bulunmuyordu.



Bu konuyla ilgili Mustafa Kemal 19 Mayıs g&#252;n&#252; Samsun’a vardığında , kendisini karşılayan halk topluluğunu g&#246;zlemleyen bir İngiliz subayı, şu g&#246;zlemleri not etmişti: “Karşılamaya gelen halkın kiminin başında fes, kimininkinde kalpak, kimininkinde sarık, kimi başına bir bez par&#231;ası bağlamış; kiminin sırtında aba, kiminde cepken, kiminde yelek; kimin bacağında şalvar ,kiminde pantolon, kiminde uzun beyaz k&#252;lot; kiminin ayağında &#231;arık, kiminde yemeni, kiminde iskarpin, kiminde potin… Demek ki bunlar hen&#252;z ulus değil!...”



Mustafa Kemal, bir ulus olmanın, dış g&#246;r&#252;n&#252;ş konusunda de &#231;ağdışı baskılardan &#246;zg&#252;rleşmeyi zorunlu kıldığını biliyordu. (13)



Burada asıl sorun ulus-devlet oluşturma &#231;abasıdır. &#199;&#252;nk&#252; bireysel irade, ulusal iradenin temel taşıdır ve ulus devlette; ulusal irade ile bireysel irade arasında ikinci derecede bir otorite kabul edilmez. Farklı dinsel kimliği ifade eden giysiler, toplumun “milli duygu” etrafında birleşmesi y&#246;n&#252;nde bir engel sayılmakta, kaynaşmayı &#246;nlediği kabul edilmektedir. (14) Şapka inkılabıyla ulus-devlet oluşum s&#252;reci tamamlanabilir, oluşturulan ulusal &#252;st kimlik aile toplumdaki b&#252;t&#252;n bireyler, dinsel ayrımlardan arınarak, ulusa ait olma duygusunu yaşayabilir.



Fesin yasaklanması ve yerine şapkanın konmasıyla; gerek değişik din ve mezhepten, gerekse değişik g&#246;r&#252;şten yurttaşlar arasında M&#252;sl&#252;man-M&#252;sl&#252;man olmayan ayrımı yapılması da son buldu. (15) Cumhuriyet reformlarıyla gelen şapka ve kravat, moda unsuru olmanın &#246;tesinde; dinsel, etnik ve toplumsal (kentli-k&#246;yl&#252;) farklılıkları eritip ortadan kaldıran bir nitelik kazanış ve devlete sadakati g&#246;steren bir laiklik &#252;niforması haline gelmiştir. (16)



3- ŞAPKA İNKIL&#194;BI:

Şapka İnkılabı yapılmadan &#246;nce şapka, yer yer kullanılmaya başlanmıştı.Tanzimatla başlayan, Meşrutiyetle artan “Batıcılık” akımının etkisiyle, &#246;zellikle İstanbul Pera’da, Levanterler’in ve gayrı M&#252;slimlerin &#246;nc&#252;l&#252;ğ&#252;nde zaten pantolona, iskarpine, yeleğe, g&#246;mleğe rastlanmaktaydı.Hatta şapka giyen M&#252;sl&#252;man T&#252;rkler vardı. (17) 20.yy’ın başında Osmanlı’nın par&#231;alanmasının son aşamasında propaganda aracı olarak &#246;rneğin Balkanlar tarafında şapkanın fese zaferi ve &#252;st&#252;nl&#252;ğ&#252; g&#252;ndemde tutuluyordu.Oysa arada sırada T&#252;rk, Arap, Hint’li M&#252;sl&#252;manların batıyı ziyaret edenleri, kafalarına şapka ge&#231;irmekte hi&#231;bir sakınca g&#246;rm&#252;yorlardı. 2. D&#252;nya Savaşı sırasında başkumandan vekili Enver Paşa’nın orduda g&#252;neş siperlikli “Enveriye” adı verilen bir başlık getirmesi, değişim yolunda ilgin&#231; bir adımdı. Kurtuluş Savaşı sırasında da Milli M&#252;cadelecilerin, Atat&#252;rk’&#252;n modalaştırdığı yan &#231;evrilmiş kalpak kullanmaları, fesin modasının ge&#231;mekte olduğunun işaretiydi. (18)



Hakkı Kılı&#231;, 1915 yılında yazdığı “Son Cevap” adlı risalesinde, şapka giymenin hi&#231;bir sakıncasının olmadığını belirtmemiştir. 2. Meşrutiyet’in batıcı d&#252;ş&#252;n&#252;rlerinden Abdullah Cevdet ise laikliği, latin harflerini, kadın haklarını a&#231;ık&#231;a savunmuş, Sirkeci’de şapka ile gezmiştir. (19)



M. Kemal’in şapka inkılabından &#231;ok &#246;nceleri (7-8 Temmuz 1919), Erzurum ve Sivas Kongresi arasında Mazhar M&#252;fit ile olan bir m&#252;lakatı; bize, şapka konusunda g&#246;r&#252;şlerini &#231;ok g&#252;zel bir şekilde yansıtır.



Erzurum Kongresi sona erdikten sonra Mustafa Kemal ve arkadaşları her g&#252;n ve her gece bir araya gelerek yapılan &#231;alışmaları değerlendiriyor ve Sivas Kongresine sunulacak belgeleri hazırlıyorlardı.Yine b&#246;yle bir gece Gazi Paşa ile İbrahim S&#252;reyya Yiğit, baş başa vermiş &#231;alışıyorlardı. Paşanın aklına Mazhar M&#252;fit geldi. Emir eri Ali ile haber g&#246;nderip onu da odasına &#231;ağırttı.Bir ara S&#252;reyya bey, Paşaya ş&#246;yle bir soru y&#246;neltti:



“ Paşam, başarıya ulaştıktan sonra da iş bitmiyor. Memleketin sonsuza dek &#231;alışmaya ve devrimler yapmaya ihtiyacı var. Neler yapmayı d&#252;ş&#252;n&#252;yorsunuz ?”



Mustafa Kemal bu soru &#252;zerine Mazhar M&#252;fit’e, gidip odasından not defterini getirmesini s&#246;yledi. Sonra da;



“Şimdi not et bakalım”, dedi. “Ama defterin bu yaprağını kimseye g&#246;stermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir S&#252;reyya, bir sen bileceksin. Şartım bu. &#214;nce tarih koy: 7-8 Temmuz 1919. Sabaha karşı. Şimdi yaz.



Bir: Zaferden sonra h&#252;k&#252;met bi&#231;imi Cumhuriyet olacaktır.

İki: Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken muamele yapılacaktır.

&#220;&#231;: Tesett&#252;r (&#246;rt&#252;nme) kalkacaktır.

D&#246;rt: Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.”

Bunu duyunca Mahzar M&#252;fit’in kalemi elinden d&#252;şt&#252;. Paşa, “Neden durakladın?” diye sordu. “Darılmayın ama Paşam, sizin de hayalperest yanlarınız var”

“Bunu zaman tayin eder, sen yaz.

Beş: Latin harfleri kabul edilecek.”

“Paşam yeter…yeter. Cumhuriyet ilanını başaralım, &#252;st tarafı kolay”

Mazhar M&#252;fit, bundan sonra defterini kapayarak koltuğunun altına aldı ve ayağa kalkarak,

“Paşam sabah oldu”, dedi. “Siz oturacaksanız hoş&#231;a kalın.” (20)



G&#246;r&#252;leceği &#252;zere M. Kemal, şapka devrimini &#231;ok &#246;nceleri kafasında tasarlamış ve bunu ger&#231;ekleştirmek i&#231;in uygun zamanı beklemiştir.



Gazi, bu &#231;eşit devrimlerle entelekt&#252;el J&#246;n T&#252;rkler zamanında yalnız d&#252;ş&#252;nce alanında kalmış olan planlarını ger&#231;ekleştirmişti.



Doğu ve G&#252;neydoğu’daki isyanların bastırılmasından sonra Mustafa Kemal Atat&#252;rk yurdun her tarafından gelen heyetleri kabul ediyordu. Bu heyetlerin bir kısmını Mustafa Kemal, İsmet İn&#246;n&#252;’ye havale ediyordu. Ancak, Kastamonu’dan gelen heyeti haber aldığında, “bu heyetle ben g&#246;r&#252;şeceğim” dedi. Buna şaşıran Saffet Arıkan, anılarında, Atat&#252;rk’&#252;n şapka inkılabını Kastamonu’da ger&#231;ekleştirme kararını ve bunun sebebini kendi s&#246;zleriyle, kısaca ş&#246;yle &#246;zetliyor: “Ni&#231;in Kastamonu’yu se&#231;tiğimi bilmezsin. Dur, anlatayım. B&#252;t&#252;n vilayetler beni tanırlar; ya &#252;niformayla veya fesli, kalpaklı sivil elbiseyle g&#246;rm&#252;şlerdir. Yalnız Kastamonu’ya gidemedim. İlk &#246;nce nasıl g&#246;r&#252;rlerse &#246;yle alışırlar, T&#252;rkiye beni &#246;yle g&#246;r&#252;r, yadırgamazlar. &#220;stelik, bu vilayetin hemen hepsi, asker ocağından ge&#231;mişlerdir., itaatlidirler, m&#252;nistirler. Bunun i&#231;in şapkayı orada giyeceğim” der. (21)



İlk denemeyi kendisi yaptı. Gazi &#231;iftliğinde beyaz bir Panama şapkası giyerek, trakt&#246;r &#252;st&#252;nde resim &#231;ektirdi. M. Kemal Atat&#252;rk, 23 Ağustos 1925 tarihinde sekiz g&#252;n s&#252;recek Kastamonu gezisine başlamış; İnebolu, Devrekani, Taşk&#246;pr&#252;, Seydiler, K&#252;re ve Daday il&#231;elerini ziyaret etmiştir.



Sembolik d&#252;zeyde laikleşmenin bir gereği olarak devreye sokulan şapka devriminin Kastamonu’dan başlatılması da bir plan dahilinde ger&#231;ekleşir. &#199;&#252;nk&#252; eğer d&#252;ş&#252;nd&#252;ğ&#252; olursa; Anadolu’nun bu mutaassıp şehrinde g&#246;r&#252;m&#252;n&#252; halka kabul ettirebilirse, diğer b&#246;lgelerde kabul ettirmek &#231;ok daha kolay olacaktır.Bunun i&#231;in şapka devrimini İzmir’den başlatma tekliflerine, İzmirlilerin şapkaya alışık olduklarını, dolayısıyla orada şapka giymenin pek anlam ifade etmeyeceğini; dikkatlerin daha &#231;ok giysileri ve şapkası &#252;zerinde yoğunlaşacağına inandığı bu Anadolu şehrini se&#231;tiğini belirtir. (22)



Gece b&#252;t&#252;n Kastamonu halkı, fener alayı yaparak Gazi’nin evi &#246;n&#252;ne gelmiş, Gazi de onları &#231;ıkıp selamlamıştır. Ertesi g&#252;n belediye dairesinde Kastamonu halk teşekk&#252;lleri ve kazalardan gelen heyetlerin kabul&#252; sırasında Gazi ile şehir esnafından bir terzi arasında şapka devriminin ilk a&#231;ık s&#246;ylenişi sayılması gereken şu konuşma ge&#231;ti:



Gazi-(terziye elbisesini g&#246;stererek) Bu elbiseler, ucuz ve d&#252;z milletler arası kıyafet mi?

Terzi ve diğer esnaf – Evet milletler arasıdır.

Gazi – İşte g&#246;r&#252;yorsunuz, bu elbiseler ucuzdur, basittir, yerli malıdır.Aynı elbiseler kumaşından bir de kumaş serpuş yaparsınız.

Gazi – (Esnaftan başka birine) Fesini g&#246;sterir misin?

Fesin &#252;st&#252;nde bir sarık vardı, altından da bir takke &#231;ıktı.

Gazi devam etti:

“İşte takke, &#252;zerinde fes, onun &#252;st&#252;nde de ağbani sarık… Bunların hepsinin ayrı ayrı parası yabancılara gidiyor. Bunu s&#246;ylemekten maksadın şudur: Biz her a&#231;ıdan medeni insan olmalıyız. &#199;ok acılar g&#246;rd&#252;k, bunun sebebi d&#252;nyanın durumunu anlayamayışımızdır. Fikrimiz, zihniyetimiz tepeden tırnağa kadar medeni olacaktır. Şunun bunun s&#246;z&#252;ne &#246;nem vermeyeceğiz. B&#252;t&#252;n T&#252;rk ve İslam alemine bakın. Zihniyetlerini fikirlerini medeniyetin emrettiği değişim ve y&#252;kselişe uydurmadıklarından ne b&#252;y&#252;k felaket ve ıstırap i&#231;indedirler.



Bizim de şimdiye kadar geri kalmamız ve en nihayet son felaket &#231;amuruna batışımız bundandır. Beş altı sene i&#231;inde kendimizi kurtarmışsak; bu, idaremizdeki değişimdendir.Artık duramayız, ne olursa olsun ileri gideceğiz; &#231;&#252;nk&#252; mecburuz. Millet a&#231;ık olarak bilmelidir: Medeniyet &#246;yle kuvvetli bir ateştir ki, ona kayıtsız kalanı yakar, mahveder. İ&#231;inde bulunduğumuz ailede layık olduğumuz mevkii bulacak ve onu koruyup s&#252;rd&#252;receğiz. Refah, mutluluk ve insanlık bundadır!”



Gazi Kastamonu’dan İnebolu’ya ge&#231;ti. T&#252;rk ocağında, milli kıyafetin iyileştirilmesi i&#231;in b&#252;t&#252;n memleketi kapsayan bir hitapla daha a&#231;ık, daha kesin s&#246;zlerini s&#246;yledi:



“Efendiler, T&#252;rkiye Cumhuriyetini kuran T&#252;rk halkı medenidir. Tarihte medenidir, ger&#231;ekte medenidir. Fakat ben sizin &#246;z kardeşiniz, arkadaşınız, babanız gibi size diyorum ki T&#252;rkiye Cumhuriyeti halkı fikriyle, zihniyetiyle medeni olduğunu ispat etmek ve g&#246;stermek zorundadır; medeniyim diyen T&#252;rkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla, medeni olduğunu g&#246;stermek zorundadır. Kısacası medeniyim diyen T&#252;rkiye’nin ger&#231;ekten medeni olan halkı baştan aşağı dış vaziyetiyle de medeni ve olgun insanlar olduklarını fiilen g&#246;stermek zorundadırlar.Bu son s&#246;zlerimi a&#231;ık&#231;a ifade etmeliyim ki, b&#252;t&#252;n memleket ve d&#252;nya ne demek istediğimi kolayca alsın.Bu a&#231;ıklamalarımı, bir sualle y&#246;neltmek istiyorum, soruyorum:



“Bizim kıyafetimiz milli midir ? ( Hayır sesleri)

“Bizim kıyafetimiz medeni ve milletlerarası mıdır? ( Hayır, hayır sesleri)

“Size katılıyorum…Tabirimi mazur g&#246;r&#252;n&#252;z, altı kaval &#252;st&#252; şişhane diye ifade olunabilecek bir kıyafet ne millidir ve ne milletlerarasıdır.”

“ O halde kıyafetsiz bir millet hi&#231; olur mu ? Arkadaşlar, b&#246;yle nitelendirilmeye razı mısınız? (Hayır, hayır, asla sesleri) &#199;ok kıymetli bir cevheri &#231;amurla sıvayarak aleme g&#246;stermekte mana var mıdır? ve “bu &#231;amurun i&#231;inde cevher gizlidir fakat anlayamıyorsunuz”? demek isabetli midir? Cevheri g&#246;sterebilmek i&#231;in &#231;amuru atmak gerekli ve doğaldır. Cevherin korunması i&#231;in bir kutu lazımsa, onu altından veya platinden yapmak gerekmez mi? Bu kadar a&#231;ık ger&#231;ek karşısında teredd&#252;t caiz midir? Bizi teredd&#252;de sevk edenler varsa, onların ahmaklığına alıklığına h&#252;kmetmekte hala teredd&#252;t m&#252; edeceğiz?

Arkadaşlar, Turan kıyafetini araştırıp canlandırmaya gerek yoktur. Medeni milletlerarası kıyafet, milletimiz i&#231;in layık bir kıyafettir. Onu giyeceğiz . Ayakta iskarpin veya potin, &#252;st&#252;nde pantolon, yelek, g&#246;mlek, kravat, ceket ve doğal olarak bunların tamamlayıcısı olmak &#252;zere başta “siperi şemsli serpuş”, bunu a&#231;ık s&#246;ylemek isterim, bu başlığın ismine “şapka” denir.



Şapkaya itiraz edenler vardır. Yunan başlığı olan fesi giymek caiz olur da şapkayı giymek neden olmaz? Ve yine onlara ve b&#252;t&#252;n millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve hahamlarının &#246;zel kılığı olan c&#252;ppeyi ne vakit, ne i&#231;in ve nasıl giydiler?”



Gazi, İnebolu’dan tekrar Kastamonu’ya geldi. Bu arada bazı kazaları ziyaret etti. Her yerde yeni devrim ve reform esasları &#252;st&#252;nde fikirleri aydınlattı. Kastamonu’da Halk Fırkası bah&#231;esinde, halktan binlerce insanla tekkelere, zaviyelere, dervişler ve tarikatlara dair konuşurken s&#246;z şapkaya geldi:



“ İnebolu’da ve diğer bazı yerlerde s&#246;yledim. Bug&#252;n&#252;n meselesi gibi g&#246;r&#252;leceğinden burada da bahsetmek isterim. Her milletin olduğu gibi, bizim de milli bir kıyafetimiz varmış, fakat inkar edilemez ki taşıdığımız kıyafet o değildir. Mesela karşımda kalabalığın i&#231;inde bir zat g&#246;r&#252;yorum.(Eliyle işaret ederek) Başında fes, fesin &#252;st&#252;nde bir sarık, sırtında bir mintan, onun &#252;st&#252;nde benim sırtımdaki gibi bir ceket, daha alt tarafını g&#246;remiyorum. Şimdi bu kıyafet nedir? Medeni bir insan bu acayip kıyafete girip d&#252;nyayı kendisine g&#252;ld&#252;r&#252;r m&#252;?



Devlet memurları ve b&#252;t&#252;n millet kıyafetlerini d&#252;zelteceklerdir. Sağlık a&#231;ısından ve her a&#231;ıdan denenmiş medeni kıyafeti giyeceğiz. Bunda teredd&#252;de gerek yoktur. Asırlarca devam eden gafletin acı derslerini tekrarlamaya takat yoktur.”



İşte şapka devriminin ilk uygulama safhası b&#246;yle ge&#231;ti ve bu nutuklar, devrimin ilk beyannameleri kıymetini aldı. (23)

Artık “şapka” s&#246;zc&#252;ğ&#252; ağızdan &#231;ıkmıştı. Haber ajansları, b&#252;t&#252;n bu deme&#231;leri yurdun d&#246;rt bir yanına yaydılar

Gazi, Ankara’ya d&#246;n&#252;ş&#252;nde şehrin dışında , g&#246;revlilerden kurulu bir gurup ve kendi dostları tarafından karşılandı. Hepsinin başında şapka vardı. Yunus Nadi’nin şapkasını beğendi ve yoluna devam etmeden &#246;nce kendisininkiyle değiştirdi. Bu andan sonra, toplumun &#252;st tabakalarında moda &#231;abucak değişti. Şimdi bunun , yasa yoluyla b&#252;t&#252;n millete yayılması gerekiyordu. (24) Konu Millet Meclisine bir kanun teklifi olarak getirildi. 25. 11. 1925 tarihinde TBMM’de “Şapka Kanunu” kabul edildi. Bundan &#246;nce &#231;ıkan bir kararnameyle,din işleriyle g&#246;revli olmayanların dini kıyafet ve işaretle dolaşması yasaklandı. 1 Eyl&#252;l 1925’te Ankara’ya d&#246;nen Mustafa Kemal, 2 Eyl&#252;l 1925’te Bakanlar Kurulunu toplayarak &#252;&#231; &#246;nemli kararname &#231;ıkarttı. Bunlar:

a- Tekke ve zaviyelerin kapatılmasına ilişkin kararname

b- İlmiye sınıfının kılığına ilişkin kararname

c- Devlet memurlarının kılığına ilişkin kararname (25)



Şapka Giyilmesi Hakkında Kanunun maddeleri şunlardır



Kanun no: 671 25. 11. 1925



Madde 1. T&#252;rkiye B&#252;y&#252;k Millet Meclisi &#252;yeleri ile genel ve yerel idare ve b&#252;t&#252;n kurumlara mensup memur ve m&#252;stahdemler , T&#252;rk ulusunun giymiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. T&#252;rkiye halkının da genel başlığı şapka olup, buna aykırı bir alışkanlığın devamını h&#252;k&#252;met engeller.

Madde 2. Bu kanun yayın tarihinden itibaren ge&#231;erlidir.

Madde 3. Bu kanun B&#252;y&#252;k Millet Meclisi ve Bakanlar kurulu tarafından icra edilir. (26)



Meclisten &#231;ıkan yasayla b&#252;t&#252;n erkeklerin şapka giymesi istendi, fes giymek su&#231; oldu. O sırada &#252;lkede yeteri kadar şapka yoktu, binlerce insan ya a&#231;ık başla ya da Avrupalı şapkacıların piyasaya s&#252;rd&#252;ğ&#252; &#231;eşitli başlıkları giyerek dolaşıyordu. Ancak yerli şapka fabrikaları tam randımanla &#231;alışmaya başladıktan sonra herkes şapka bulabildi. Fabrikalar halk i&#231;in kumaştan, kop&#231;alı kasketler yaptı. B&#246;ylece namaz kılarken secdeye yatabiliyorlardı. Ayrıca, kasketi ters giyenler de vardı. Kastamonu terzilerinin hepsi kasket terzisi oldu.



Şapka inkılabının uygulanması ile birlikte başta Atat&#252;rk&#231;&#252; &#246;ğretmenler olmak &#252;zere, pek &#231;ok aydın Kıbrıs T&#252;rk’&#252; de şapka giymeye başlamıştır. Bu arada lise talebeleri de şapka giymek istediklerini ilgililere duyurmuşlardır. (27)



5- ŞAPKAYA KARŞI &#199;IKANLARIN TEPKİLERİ VE GEREK&#199;ELERİ, ATAT&#220;RK’&#220;N BUNLARA CEVABI VE ALINAN &#214;NLEMLER:

Şapkaya tepkiler din &#246;rt&#252;s&#252; altında geldi. Yenilik karşıtları g&#252;l&#252;n&#231; denebilecek iddialar ileri s&#252;rerek, s&#246;zde İslam savunucusu rol&#252; &#252;stlenerek şapkayı Atat&#252;rk’&#252;n , dolayısıyla gen&#231; Cumhuriyetin “dinsizliğini” belgeleyen en &#246;nemli delil olarak ileri s&#252;rd&#252;ler. Şapka inkılabı, 1925 yılından beri Atat&#252;rk inkılaplarına muhalif kitlelerin sembol&#252; haline gelmiş; Atat&#252;rk ve inkılaplarını benimsemeyenler , geleneksel yapının b&#252;t&#252;n dejenere haline rağmen devamından yana olanlar , s&#246;zde din adamaları ve gerici &#231;evreler; hep şapkayı dillerine dolamışlar , şapkayı batılılaşmanın , dolayısıyla Hıristiyan k&#252;lt&#252;r&#252;n&#252;n simgesi olarak değerlendirmişler, şapka giymeyi de İslam’dan &#231;ıkmak, Hıristiyanlaşmak , hatta dinsizleşmek olarak yorumlamışlardı. Oysa ki Atat&#252;rk t&#252;m inkılaplarda olduğu gibi, şapka inkılabında da T&#252;rk toplumuna “&#231;ağdaş olan” ı g&#246;stermek ve iddiaların aksine başa &#246;rt&#252;len şeyin, şapkanın dinle herhangi bir ilgisi bulunmadığı ger&#231;eğini topluma anlatma amacındaydı. Atat&#252;rk şapka inkılabının nedenleri ile ilgili şu s&#246;zleri s&#246;ylemiştir:



“…Şapka giydirdim anlasınlar ki insan, kisve ile din değiştirilmez ve dini,herhangi bir kisveye alet etmez!. Kısa bir zamanda bunu anlayacaklardır. Din ile kisvenin farkının ne olduğunu idrak edeceklerdir. Ben bu hesapları bir “Gardrop” mevzuu &#252;zerinde duracak kadar basit g&#246;rm&#252;ş veyahut &#252;zerinde durarak, onu inkılap kabul etmiş bir insan değilim. Şapka giydikten sonra bu iş ayrı, o iş ayrı diyecekler. Anlayacaklar ki, şapka giymekle kimse dinini değiştirmez”. Atat&#252;rk , “ Din ve şapka arasında bir bağlantı yoktur” dese de inkılap karşıtları, onun gibi d&#252;ş&#252;nm&#252;yor ve halkı inkılaplara karşı &#246;rg&#252;tleyip ayaklandırmanın sloganı yaparak “şapka geldi, din elden gidiyor” yaygarası &#231;ıkardılar. (28)



Halkın şapkaya tepkisinin bir diğer nedeni ise şapkanın bi&#231;iminden kaynaklanıyordu. İslam’da ister sivil ,ister asker kesiminden olsun, baş giysilerinde kenar &#231;ıkıntısı bulunmazdı. Zira bu &#231;ıkıntı,m&#252;mine namaz kılarken alnının yere dokunmasına engel oluyordu. Bir başka s&#246;yleyişle şapka, namaz kılmanın, yani M&#252;sl&#252;man olmanın işareti olarak algılanmaya m&#252;sait bir başlıktı. (29)



Şapka Yasa Tasarısı, B&#252;y&#252;k Millet Meclisince g&#246;r&#252;ş&#252;l&#252;rken, taslağın Anayasaya aykırı olduğunu ileri s&#252;ren Bursa milletvekili Nurettin Paşa’ya zamanın adalet bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) şu yanıtı veriyordu: “ H&#252;rriyetin nasibi, irticanın elinde oyuncak olmak değildir…&#220;lkenin &#231;ıkarlarına olan şeyler hi&#231;bir zaman Anayasaya aykırı olamaz, olmaması belirlenmiştir (mukayyettir).” (30)



Bu kanun elbette ki hemen benimsenmedi . Şapka Kanununun &#231;ıkmasıyla birlikte Erzurum, Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun Trabzon ve G&#252;m&#252;şhane gibi illerde protesto olayları yaşandı. (31)



İstiklal Mahkemeleri, TBMM’nin &#231;ıkardığı laiklikle ilgili iki yasaya karşı y&#252;kselen tepkileri kovuşturmaya başladı. Bunlar; şapka iktisası (giyilmesi) ve tekke ve zaviyelerin seddi ( kapatılası) kanunlarıydı.Yasaya g&#246;re ; şapkadan başka bir başlık giymekte direnmenin cezası &#252;&#231; aya kadar hafif hapis iken , kanunu protesto hareketleri, sistemin meşruluğuna karşı y&#246;nelen idamlık su&#231;lar sayıldı. (32) Şapka, İstiklal Mahkemelerinin en &#246;nemli konusu haline gelir.



Aslında Cumhuriyetin ilanı, hilafetin kaldırılması, şer’iye mahkemelerinin kapatılması, hıyanet-i vataniye yasasına “dinin politikaya alet edilemeyeceği”nin eklenmesi gibi girişimler y&#252;z&#252;nden kabaran tepkiler, şapka olayını bahane edindiler. (33)



Din adına resmi binaların duvarlarına asılan ve halkı , yeşil sancak altında g&#246;sterilerde bulunmaya &#231;ağıran pankartlar, bu davranışı k&#246;r&#252;klemişti. (34) Emniyet kuvvetleri ve mahkemeler, &#246;fkeyi bastırmak i&#231;in var g&#252;&#231;leriyle &#231;alışmaya başlarlar. Şapka aleyhinde olanlar veya her ne gerek&#231;eyle olursa olsun şapka giymeyenler mahkemeye sevk edilir. Bir&#231;ok kimse s&#252;rg&#252;n veya on-onbeş yıla varan hapis cezalarına &#231;arptırılır. Hatta idama kadar varan cezalar verilir. Rize’de 8, Maraş’ta 7, Erzurum’da 4 kişi idam edilir. (35) Bir başka kaynakta da Rize’de 8, Sivas’ta 3, İskilip’te 2, Menemen’de 28, &#231;eşitli yerlerle beraber toplam 78 kişi idam edildiği ge&#231;mektedir. (36)



Mustafa Kemal Atat&#252;rk, şapka inkılabından sonra şu g&#246;r&#252;şleri belirtmiştir:

“Baylar, Takrir-i S&#252;kun Yasasının y&#252;r&#252;rl&#252;kte ve İstiklal mahkemelerinin, &#231;alışmakta bulunduğu s&#252;re i&#231;inde yapılan işleri g&#246;z &#246;n&#252;nde getirecek olursanız, meclisin ve ulusun g&#252;ven ve inancının tam yerinde kullanıldığı kendiliğinden anlaşılır.



Yurtta girişilen b&#252;y&#252;k ayaklanma, cana kıyma eylemleri ortadan kaldırılarak, sağlanan dirlik ve d&#252;zenlik, elbette kamuyu sevindirmiştir.



Baylar; ulusumuzun giymekte bulunduğu ve bilgisizliğin, aymazlığın, bağnazlığın, yenilik ve uygarlık d&#252;şmanlığının simgesi gibi g&#246;r&#252;len “fes”i atarak; onu yerine , b&#252;t&#252;n uygar &#252;lkeler halklarının kullandığı şapkayı giymesi ve b&#246;ylece T&#252;rk ulusunun uygar toplumlardan , anlayış y&#246;n&#252;nden de , hi&#231;bir ayrılığı olmadığını g&#246;stermesi gerekiyordu. Bunu, Takrir-i S&#252;kun Yasasının y&#252;r&#252;rl&#252;kte bulunduğu sırada yaptık. Bu yasa y&#252;r&#252;rl&#252;kte olmasaydı yine yapacaktık. Ama , buna, yasanın y&#252;r&#252;rl&#252;kte oluşu da kolaylık sağladı denirse, bu &#231;ok doğrudur. Ger&#231;ekten, Takrir-i S&#252;kun Yasasının y&#252;r&#252;rl&#252;kte bulunuşu , kimi gericilerin kamuoyunu geniş &#246;l&#231;&#252;de ağulamasına (zehierlemesine) olanak bırakmamıştır. Ger&#231;i bir Bursa milletvekili, b&#252;t&#252;n yasama g&#246;revi boyunca hi&#231;bir zaman k&#252;rs&#252;ye &#231;ıkmamış ve hi&#231;bir zaman mecliste ulus ve Cumhuriyet yararlarını savunmak i&#231;in bir tek s&#246;z bile s&#246;ylememiş olan Bursa milletvekili Nurettin Paşa, yalnızca şapka giyilmesinin, “temel haklara, ulusal egemenliğe ve kişisel dokunulmazlığa aykırı işlem” olduğunu ileri s&#252;rm&#252;ş ve bunun, “halka uygulanmamasını sağlamaya” &#231;alışmıştır. Ama , Nurettin Paşa’nın, ulus k&#252;rs&#252;s&#252;nden alevlendirebildiği bağnazlık ve gericilik duyguları; en sonu birka&#231; yerde ve birka&#231; gericinin, İstiklal Mahkemelerinde hesap vermeleriyle s&#246;nd&#252;.” (37)

kygnad
05-02-2006, 12:51
Atatürk'ün öldüğü 1938 yılının 10 Kasım günü, İstanbul Üniversitesi'nde ders okutan bir Alman profesörü, derse girdiğinde öğrencilerinin üzgün halini görünce, yüreği paramparça olmuş bir halde, üniversite rektörüne telefon ederek:

-Bugün ders vermeyeceğim, ne yapayım dersiniz?

-Sizin memleketinizde büyük bir adam ölünce ne yapılırsa onu yapın.

Rektörün bu sözlerine karşılık profesörün cevabı şu olur:

-Almanya'da hiç bu kadar büyük bir adam ölmedi...

kygnad
05-02-2006, 12:56
Bu ülkede yasayan her insanin bağımsızlığını ve demokrasisini
borçlu olduğu
insan:

ATATÜRK...


Gençliğinde kot pantolon giyememiş.

Sevgilisinin elinden tutup
hasılat rekorları kiran bir sinema filmine gidememiş...
Padişah ona Trablusgarp Cephesi'nde görev verdiğinde, lüks uçak
şirketinin,
first class koltuğunda viskisini yudumlayarak görev yerine gidememiş...

Halkına bağımsızlık fikrini anlatabilmek için kortej
esliğinde
Mercedes'lerle gezememiş Anadolu'yu...
Kurtuluş hareketini başlatmak için 19 Mayıs'ta Samsun'a ayak basan
ayağında
spor ayakkabısı ya da kovboy çizmesi yokmuş...
Kazandığı her savaştan sonra savaş sahasına fırlayıp moral veren
mini etekli
ponpon kızlar da yokmuş...
Tarih kitaplarına bakılırsa, Yunanlıları İzmir'den denize
döktükten sonra
timsah yürüyüşü de yapmamışlar...
Ülkesinde yapacağı devrimleri, unutmamak için not
alacağı bir
cep bilgisayarı olmadığı gibi, kendisine suikast girişiminde
bulunacakları
da cep telefonundan öğrenememiş!
Atatürk için üzülüyorum. Dağ gibi adam, bir radyo programına faks
çekemeden,
İsmet
Pasa için Safiye Ayla'dan bir istek parçası isteyemeden
gitti ..

Lozan Zaferi'nden sonra veya Cumhuriyet'in ilanından sonra
arabaya atlayıp
sabahlara kadar korna çalıp, elinde bayraklarla sokaklarda tur
atamadı.

Evinin balkonuna çıkıp, bir şarjör mermiyi havaya sıkamadı.
Atatürk'e acıyorum...

Sen kalk, dört kadınla evlenebileceğin bir
dönemde dünyaya gel,

sonra değerini bilmeyip tek kadınla evlilik sistemini
getir. Aaaah ah...
Çılgın diskolara gitmek, sabahlara kadar içip, içip rock yapmak,
babasının mersedesini alıp söyle bir Emirgan turu çekmek dururken...
Bunları yapmadı Atatürk...

Keyif çatmadı...
Tüm hayatini ülkesinin kurtuluşuna ve uygarlaşmasına harcadı...

ISTE ONUN IÇIN BÜYÜK ADAMDI ATATÜRK HER FIRSAT ELINDE VARDI. O ISE
SADECE
BU MILLETIN BAGIMSIZLIGINI ISTEDI.

BÜTÜN SUÇU

2 KADEH RAKI IÇMEKTI
O KADAR.....

BİLGEHAN KUTLU UNCU

madenr
05-02-2006, 13:50
Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı;
"Bu günden sonra divanda, dergahta, bargahta, mecliste, meydanda
Türkçe'den başka bir dil konuşulmaya" diye


Hatırlayanınız var mı?
Dolanın yurdun dört bir yanını
Çarşıyı, pazarı, köyü, şehri.
Fermana uyanınız var mı?


Nutkum tutuldu, şaşırdım merak ettim.
Dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere;
Gördüklerine, duyduklarına inananınız var mı?


Tanıtımın demo, sunucunun spiker,
Gösteri adamının showman, radyo sunucusunun disjokey,
Hanım ağanın, first lady olduğuna şaşıranınız var mı?


Dükkanın store, bakkalın market, torbanın poşet,
Mağazanın süper, hiper, gross market,
Ucuzluğun damping olduğuna kananınız var mı?


İlan tahtasının bilboard, sayı tabelasının skorboard,
Bilgi afişinin brifing, bildirgenin deklarasyon,
Merakın, uğraşın hobby olduğuna güleniniz var mı?


Bırakın eli, özün bile seyrak uğradığı
Beldelerin girişinde welcome
Çıkışında good bye okuyanınız var mı?


Korumanın, muhafızın body guard,
Sanat ve meslek pirlerinin duayen,
İtibarın, saygınlığın prestij olduğunu bileniniz var mı?


Sekinin, alanın platform, merkezin center,
Büyüğün mega, küçüğün mikro, sonun final,
Özlemin, hasretin nostalji olduğunu öğreneniniz var mı?


İşhanımızı plaza, bedestenimizi galeria,
Sergi yerlerimizi center room, show room,
Büyük şehirlerimizi mega kent diye gezeniniz var mı?


Yol üstü lokantamızın fast food,
Yemek çeşitlerimizin mönü
Hesabını adisyon diye isteyeniniz var mı?


İki katlı evinizi dubleks, üç katlı komşu evini tripleks
Köşklerimizi villa, eşiğimizi antre,
Bahçe çiçeklerini flora diye koklayanınız var mı?


Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik,
Vurguncunun spekülatör, eşkıyanın mafya,
Desteğe, bilemediğimiz koltuk çıkmaya, sponsorluk diyeniniz var mı?


Mesireyi, kır gezisini piknik,
Bilgisayarı computer, hava yastığını air bag,
Eh peh olasıcılar, oluru, pekalayı, okey diye konuşanınız var mı?


Çarpıcı, önemli haberler, flash haber,
Yaşa, varol sevinçleri, oley oley,
Yıldızları star diye seyredeniniz var mı?


Vırvırık dağının tepesindeki köyde,
Cafe show levhasının altında,
Acının da acısı kahve içeniniz var mı?


Toğrağımızı, bayrağımızı, inancımızı çaldırmayalım derken,
Dilimizin çalındığını, talan edildiğini,
Özün el diline özendiğine içi yananınız var mı?


Masallarımızı tekerlemelerimizi, ata sözlerimizi unuttuk;
Şarkılarımızı, türkülerimizi, ninnilerimizi kaybettik;
Türkçe'miz elden gidiyor, dizini döveniniz var mı?


Karamanoğlu Mehmet Bey'i arıyorum
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı;
Hayal meyal hatırlayıp da,
Sahip çıkanınız var mı?
------------------------------------
Takma adlarınız Lütfen Türkçe olsun.Saygılar.

kygnad
05-02-2006, 13:57
sn.madenr,
ATATÜRK'ün en çok önem verdiği konulardan biride TÜRKÇE idi..
ve onun bu gayretlerine ve bu konuda yaptıklarına toplumca yaptığımız en büyük kötülük ve ihanetler de maalesef bu konuda..
diline sahip çıkamayan bir ulus haline geldik ne yazıkki çarpık özentilerimiz yüzünden..

kasved
14-02-2006, 09:27
Hadi Besleyici 'nin, ''Atamız Atatürk'' adlı kitabında şöyle bir anı bulunuyor:

''Atatürk'e hakaretten sanık bir köylü hakkında kovuşturma yapılıyordu. Dönemin bakanlarından biri durumu Ata'ya bildirdi:

- Mahkemeye veriyoruz, dediler, size küfür etmiş. Atatürk sordu:

- Ben ne yapmışım ona?

Soruşturma evrakını inceleyenler açıkladılar:

- Gazete kâğıdı ile sardığı sigarayı yakarken kâğıt tutuşmuş da ondan!..

Atatürk, Bakan'a şu soruyu yöneltmiş:

- Siz hiç gazete kâğıdı ile sigara içtiniz mi?..

- Hayır...

- Ben Trablus'ta iken içmiştim. Pek berbat şeydir. Köylü gene bana az küfretmiş. Siz bunun için mahkemeye vereceğiniz yerde, ona insan gibi sigara içmeyi sağlayınız.''



Atatürk, 1930'lardaki gezilerinde çiftçi, işçi, sanatkâr, esnaf ile konuşuyor, memleketin sorunlarını saptıyor, Meclis'e getiriyor, milletvekillerinden, bakanlardan hesap soruyor... Noelle Roger 'in, ''Olaylar ve Atatürk'' kitabında, Atatürk'ün tarlasında çift süren bir köylüyle olan diyaloğuna da yer veriliyor:

''- Kolay gele, bereketli ola Ağa.

- Allah razı olsun Bey...

- Hayrola Ağa, öküzün teki ne oldu?

- Devlete borcumuz vardı Bey, icra kapımızı çalınca çaresiz kaldık, koca öküzü satıp borcumuzu ödedik.

Atatürk 'Sağlık olsun Ağa' diyerek konuşmasını kısa kesmiştir. Çiftçinin adı Halil Ağa idi. Atatürk'ün yanında, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Salih Bozok, Kılıç Ali, Hüsrev Gerede , Emir Subayı Resuhi Bey , daha birkaç yakını vardı. Yürüyorlardı. Atatürk düşünceliydi. Salih Bozok'u yanına çağırdı:

- Salih, yarın sabah git, Halil Ağa'yı bul, getir. Kim olduğumu sorarsa, bizim Bey seni bir kahve içmeye çağırıyor de...

Ertesi gün Salih Bozok, Halil Ağa'yı bulmuş Atatürk'ün yanına getirmiştir. Atatürk ayağa kalkarak 'Buyur Halil Ağa' deyip bir sandalye göstermiştir. Zamanın başbakanı İsmet İnönü de salonda bulunuyordu ve olanlardan habersizdi. Atatürk Halil Ağa'ya dönerek:

- Halil Ağa, anlat şu vergi işini bir daha...

Halil Ağa, vergi borcunu, icrayı, satılan öküzünü tekrar anlattı. Atatürk İsmet Paşa ve Şükrü Kaya'ya döndü:

- Arkadaşlar, biz İstiklal Savaşı'nı Halil Ağa'nın öküzünü icra yoluyla satalım diye yapmadık. Bu memlekette adaleti, vatandaşı böyle mi koruyacağız, gerekirse vergi borcu ertelenebilir. Köylünün çift sürdüğü öküzü elinden alınmaz.

Halil Ağa, 'Sen Atatürk Paşamsın galiba, beni bağışla, kusur ettim' diye yalvaracak oldu.

Atatürk 'Sana güle güle Halil Ağa, sen bizim gözümüzü açtın' diye Halil Ağa'yı ayakta uğurlamıştı. Atatürk Türk köylüsünün borcu konusunda çok titiz davranmıştır.''

kaynak: Mehmet FARAÇ-Cumhuriyet

sekman1
24-02-2006, 13:03
İşte g&#252;n&#252;m&#252;zde 25 yıllık araştırmacılığım sonunda size bir itirafta bulunmak istiyorum, diyorum ki ATAT&#220;RK inanın, bug&#252;n sanıyorum 7 Şubat 2005, bug&#252;n&#252; &#231;ok net g&#246;rm&#252;ş, hadi g&#246;rmekle kalsa iyi, birde bu g&#252;n kullanacağımız kadar g&#252;ncel ge&#231;erli ve &#231;&#246;z&#252;msel &#246;nerileri de yazarak bırakmış bir lider. S&#246;yleyin bana hangi &#252;lkede var b&#246;yle bir lider. Diyeceksiniz ki lafı bırak bize somut &#246;rnek g&#246;ster.

İşte ilk &#246;rneğimiz; T&#252;rkiye'deki sorunlarını demin size sorduğumda, dediniz ki &#246;nemli sorunlardan bir tanesi ekonomik sorun. Peki Amerika'nın en &#252;nl&#252; ekonomistlerinden birisi olan Mr. Jhons bize şunu &#246;neriyor, diyor ki " ekonomiyle savaşta bir tek ATAT&#220;RK'&#252; &#246;rnek alsın yeter T&#252;rkiye".

ATAT&#220;RK'&#252;n ekonomi ile de ilgili ne g&#246;r&#252;şleri var acaba! Bunun &#252;zerine oturdum, Maliye arşivine indim, Maliye arşivini incelememde ATAT&#220;RK'&#252;n ekonomide en &#246;nem verdiği şey ne biliyor musunuz? T&#252;rk parasının değerini korumak. Peki, 1919'a baktım T&#252;rk parası Sterlin karşısında, o zaman dolar yok, Sterlin karşısında 605 kuruş. Ha bir savaş yapıldı, &#252;lke yıkıldı tekrar yapıldı. Peki 1938'de ka&#231; kuruş biliyor musunuz? 19 sene sonra inanılmaz bir şey, 616 kuruş. Buna ger&#231;ekten inanmaya imkan yok. Peki dedim ki herhalde yanlış okudum banknot artış hacmine baktım, banknot artış hacmi 1919'dan 1938 son d&#246;rt ayına kadar, son d&#246;rt ayı ilgilenemiyor sağlığından dolayı, son d&#246;rt ayına kadar 19 sene sadece %8, bu &#231;ok b&#252;y&#252;k bir başarı. Peki son d&#246;rt ayda ne oldu diye baktım, g&#252;l&#252;yorsunuz tahmin ettiniz mi? %15. 19 senede %8. Bari &#246;l&#252;m&#252;n&#252; bekleseymişiz, ama işte problem bir takım yerlerde sanıyorum.

Bu arada bir arşiv belgesi daha aktarmak istiyorum size. 5 Aralık 1927 tarih. 5 Aralık 1927'de bir T&#252;rk Lirası verdiğimiz zaman 2 dolar alabiliyormuşuz karşılığında. Eğer bizim nesil size karşı vazifemizi yapsaydık , bug&#252;n 20 milyon liralık banknotu g&#246;t&#252;recektiniz, karşılığında 40 milyon dolar alacaktınız bizim nesil vazifesini yapsaydı. Ama diyorum ki l&#252;tfen gen&#231;ler l&#252;tfen, ilerde maliye bakanı olabilirsiniz, ilerde başbakan olabilirsiniz, ilerde aile kurabilirsiniz o da bir ekonomik sekt&#246;rd&#252;r ve ekonomiye y&#246;n vereceksiniz. Bizim yaptığımız, size &#231;ektirdiğimiz sıkıntıları &#231;ekmemeniz i&#231;in l&#252;tfen ekonomik g&#246;r&#252;şleriyle ATAT&#220;RK'&#252; mutlaka incelemenizi tavsiye ediyorum.

Bu arada biliyorsunuz 1929 da &#231;ok b&#252;y&#252;k ama &#231;ok b&#252;y&#252;k bir şey var. Ekonomik kriz var. B&#252;t&#252;n d&#252;nyayı sarsmış ekonomik kriz. Peki soruyorum size sarsılmayan bir &#252;lke s&#246;yleyin. T&#252;rkiye tab&#238;i ki. Peki 1929'da b&#252;t&#252;n d&#252;nya buhran yaşıyor en gelişmiş &#252;lkeler bile. Hadi etkilenmedin de, rakamlara bakın kişi başına d&#252;şen milli gelir %51,2 artıyor. Eksilmeye alışmışız da artma kelimesi garip geliyor bize. Enflasyon ne kadar? % - 1.2, bunlar resmi rakamlar.

Peki ikinci &#246;rnek, g&#252;n&#252;m&#252;ze &#246;rnek;1996 İngiltere'de bir se&#231;im yapılır. Meclisteki kadın millet vekili sayısı se&#231;imden &#246;nce 13, se&#231;imden sonra birden 123 olur. Hiii derler kim yaptı bu başarıyı, Leslie Abdela diye bir hanımefendi. Leslie Abdela'yı t&#252;m &#252;lkeler &#231;ağırır, "ya bize de &#246;ğret metodunu da bizde kadını fazla sokalım meclise" derler. Leslie Abdela'yı T&#252;rkiye de &#231;ağırır. Şile'ye gelir, dolar alır anlatmak i&#231;in. Ve işte s&#246;zlerinin &#246;zeti " İngiliz kadını bu başarıyı ATAT&#220;RK'e danıştı". Yani ben T&#252;rkiye ye tereciye tere satmaya geldim. Peki Leslie Abdela'nın uyguladığı projenin adını biliyor musunuz? "Mutfak Projesi" peki ş&#246;yle yazıyor şurada; " 1919 dan beri biz T&#252;rk kadını ve ATAT&#220;RK'&#252;n peşindeyiz, merak ediyorum iki kadın milletvekilinizde benim peşimde niye acaba" diye de ironi yapmış burada. Bu arada eğer biz bu metodu uygulasaymışız T&#252;rkiye'de sanıyorum T&#252;rk erkekleri şu anda meclise nasıl girebiliriz diye arayış i&#231;inde olacaktı, hi&#231; ş&#252;phe yok buna.

Peki bu arada d&#252;nyaya o kadar &#231;ok ilk hediye etmişiz ki bunlardan bir tanesi de &#252;niformalı ve r&#252;tbeli kadın asker ilk defa bizim ordumuzda, bizden d&#252;nya orduları &#246;rnek alıyor. Kurtuluş Savaşında r&#252;tbe alan kadın askerlerimiz; Binbaşı Ayşe ALTUNTA&#199;, &#220;steğmen Emine VARDARLI, &#220;steğmen Fatma ŞİMŞEK. Ama d&#252;nya tarihine tek ge&#231;en bir &#252;steğmenimiz var; 700 erkek 43 kadından oluşan bir m&#252;frezenin reiseliğine bizzat ATAT&#220;RK tarafından atanmış, &#220;steğmen Kara Fatma. Evet d&#252;nyadaki ilk m&#252;freze reisesi kadın &#252;nvanını taşır Kara Fatma. Ben ge&#231;enlerde Erzurum'a davetliyim, Erzurum &#220;niversitesi rekt&#246;r&#252;m&#252;z davet etti u&#231;akla gittim. İndim u&#231;aktan "off ayağım belim melim" dedim, bir an aklıma geldi, biliyorsunuz Kara Fatma Erzurumlu; Erzurum'u 13 kadınla m&#252;dafaa ediyor, atına atlıyor Bursa'ya kadar geliyor, Bursa'nın Kurtuluşuna da tanık oluyor. Ben u&#231;akla zor gittiğim yere, &#246;n&#252;mde yemeğim, arkamda suyum, sıcacık, ama bu kadının yaptığı! Ha o zaman sanıyorum şu andaki T&#252;rk kadını asla ve asla yoruldum demeye hakkı yok, eğer Kara Fatmaları, eğer Şerife bacıları tanısaydı.

Evet anlıyorum bu hanımlarımızı tanımadan &#246;nce bir şey yaptım zannediyordum. Şu anda hi&#231;bir şey yapmadığıma kaniyim. Bu arada Kara Fatma'nın savaşta yaptıklarını, dedim ya Bursa'ya kadar gelmiş, &#252;&#231; oğlunu şehit vermiş, kızının parmakları İzmit muharebesinde kesilmiş, sadece savaşı anlatmak i&#231;in bir konferans gerekir Kara Fatma'nın. Ama Tamim gazetesini okuyorum, Tamim gazetesini okurken Kara Fatma'yla yapılmış bir r&#246;portajı okudum, inanılmazdı. Gazeteci soruyor diyorki; " &#231;ok fakirsin &#231;ok &#231;ok ihtiyacın var paraya neden &#252;steğmenlik maaşı sana bağlanan maaşı kızılaya bağışladın" diyor. Verdiği cevap tarihi bir cevap aynen ş&#246;yle:

" Ben Kurtuluş Savaşında yaptıklarımı bir menfaat ve &#231;ıkar karşılığında yapmadığıma inandığım i&#231;in en son vatani vazifem olarak maaşımı Kızılay'a bağışlıyorum" diyecektir. Bu bana neyi hatırlattı biliyor musunuz? ATAT&#220;RK'e bir gazeteci sorar; "Neden mal ve m&#252;lk&#252;n&#252;z&#252; milletinize bağışladınız" diye. ATAT&#220;RK'&#252;n verdiği cevabı aynen aktarıyorum:

" Mal ve m&#252;lk bana ağırlık yapıyor, onları asıl sahibi olan milletime bağışlamaktan ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne &#231;ıkar, asıl zenginlik insanın manevi şahsiyetinde olmalıdır ." diye cevaplayacaktır. Ne g&#252;zel değil mi en son kademeden en tabana kadar, kadınından erkeğine kadar hepsi aynı s&#246;ylemde ama alışmadığımız gibi aynı eylemdeler ne diyelim sağ olsunlar, varolsunlar.

Dileyelim sizin nesle, gen&#231; nesle, hortumcular soyguncular değil, Kara Fatmalar, Mustafa Kemaller &#246;rnek olsunlar. Tabi Kara Fatma'nın &#246;rnek olabilmesi i&#231;inde bir okuma kitabımızda hi&#231; olmazsa bir okuma par&#231;ası olarak Kara Fatma'nın olması lazım ki &#246;rnek alabilesiniz. Bu arada ATAT&#220;RK'&#252;n şu s&#246;z&#252; &#231;ok hoşuma gider diyorki; "Ge&#231;mişi ne kadar &#231;ok unutursak geleceği korumak o kadar zor olur." Biz Kara Fatmaları mutlaka hatırlamalıyız sanıyorum.

Bu arada bir kadınımızı daha vermek istiyorum, Melek Hanım. Ha&#231;in katliamını hepiniz hatırlıyorsunuz, 535 T&#252;rk hunharca katledilmiştir. Hepsi &#246;ld&#252;ğ&#252;ne g&#246;re nerden biliyorsun hunharca katledildiğini? Şair Melek hanım diye anılırmış Ha&#231;in'de. Şahadetinden sonra kolunun altından bir boh&#231;a &#231;ıkıyor, boh&#231;ayı a&#231;ıyorlar, 18 kıtalık bir destan yazmış. O anda g&#246;rd&#252;klerini kaleme almış. Mektup&#231;u H&#252;seyin nasıl vahşetle &#246;ld&#252;r&#252;ld&#252;, komşu kızı Hatice nasıl vahşetle &#246;ld&#252;r&#252;ld&#252; hepsini kaleme aldığı bir destan. Başına ne demiş biliyormusunuz "inşallah okuna". Ben 45 yaşımda bunu okuyabildim en sonuna da "bizden sonrakiler neler &#231;ektiğimizi bileler diye yazıyorum" demiş son iki kıt'ayı sizlere okuyorum

Meydan kazanı kurdular

T&#252;m bebeklerimizi kaynattılar

G&#252;n g&#246;rmedik anaları

S&#252;ng&#252; ile oynattılar

Kundakları verdiler

Kanlı kundak yu dediler

Bebelerimizi kaynattılar kaynattılar

Kuzu eti diye hepimize zorla yedirdiler

Evet biz burada kolay bulunmuyoruz, bu koltuklarda kolay oturmuyoruz. Evet bakıyorum &#231;ok buruldunuz, &#231;ok &#252;z&#252;ld&#252;n&#252;z ama liderlik dedik biraz da g&#252;l&#252;mseyelim mi?

Lider dedik, ATAT&#220;RK'&#252;n resimlerine bakıyorum hepsi asık suratlı hepsi ciddi. Lider olmak i&#231;in b&#246;yle mi olmak gerekiyor, acaba ATAT&#220;RK hi&#231; mi g&#252;lmemiş, hi&#231; mi espri yapmamış? Hadi gelin Antalya'ya gidelim. Antalya yolunda mola verir kulağına bir t&#252;rk&#252; gelir "Ya bu t&#252;rk&#252;y&#252; &#231;ok sevdim bulun getirin bu t&#252;rk&#252;y&#252; s&#246;yleyeni" der. k&#252;&#231;&#252;c&#252;k bir &#231;oban gelir. Derki " Sesin &#231;ok g&#252;zel bana da bir t&#252;rk&#252; okurmusun". Başlar &#231;oban "demirciler demir d&#246;ver tun&#231; olur" diye. bitince ATAT&#220;RK dalmıştır "bis bis" der. &#199;oban b&#246;yle bakar. " Oğlum der bis" der "&#199;ok beğendik tekrarla anlamına gelir ". Hi&#231; nazlanmaz gene aynı t&#252;rk&#252;y&#252; okumaya başlar. ATAT&#220;RK t&#252;rk&#252; bitince cebinden bir har&#231;lık &#231;ıkarır uzatır. &#199;oban hemen alır har&#231;lığı, kuşağına kor, elini uzatır ATAT&#220;RK'e "bis bis" der. Bu espri ATAT&#220;RK'&#252;n &#231;ok hoşuna gittiği i&#231;in &#231;ok &#252;nl&#252; bir sanat&#231;ımızın yetişmesi sağlanacaktır.

ATAT&#220;RK'&#252;n hayatta en hoşlanmadığı şey dalkavukluk, ama yemek masasında hi&#231; hoşlanmıyor. Karşısındaki adam da ATAT&#220;RK'e " sen T&#252;rklerin şahısın şususun bususun...", feci dalkavuk. Yoğurt kasesi adamın &#246;n&#252;ndeymiş diyorki Atat&#252;rk;" Şu yoğurt kasesini bana uzatır mısınız ". Adam yoğurt kasesi uzatacak, el insaf ayağa kalkıyor, &#246;n&#252;n&#252; ilikliyor, tam yoğurt kasesini alacak parmakları i&#231;ine giriyor. " Ah..." diyorlar "...adama taktı ATAT&#220;RK, bir de zaten sinirlenmiş durumda, bir de &#231;ok titiz bu konuda, şimdi bir fırtına kopacak ". adam perişan, ah paşam vah paşam derken " Ya niye bu kadar &#252;z&#252;ld&#252;n&#252;z demin yoğurt yiyecektim şimdi cacık yemiş olurum". Evet, bu espriyle 25 yılın sonunda ATAT&#220;RK'&#252;n m&#252;thiş esprit&#252;el olduğunu keşfettim ve yeni hazırladığım konferansımın konusu ne biliyormusunuz? "ESPİRİLERİYLE ATAT&#220;RK". Bug&#252;n onu hazırlıyorum, 6-7 ay sonra bitecek inşallah sizlerle buluşacağız. O konferansta &#231;ok g&#252;leceğiz ama inanın &#231;ok da d&#252;ş&#252;neceğiz.

Bir gazetecide Atat&#252;rk'e sorar " size de diktat&#246;r diyorlar ne dersiniz ". Atat&#252;rk ş&#246;yle bir bakar, " Eğer ben diktat&#246;r olsaydım hanımefendi bu soruyu sorduktan sonra siz asla canlı kalamazdınız " diyecektir. Peki diktat&#246;r m&#252; Mustafa Kemal bakalım.

İzmir kurtuldu, &#231;ok tatlı bir yorgunluk, Ankara'ya hareket edecekler. Trene binerler kompartımana &#231;ekilirler. Ertesi g&#252;n kompartımanı &#231;alar yaveri, a&#231;ar yorgun, bitkin, kravatını yıkamaktadır Atat&#252;rk. Yaveri "ya paşam bu ne hal hi&#231; uyumadınız herhalde niye b&#246;ylesiniz" der. " Ya &#231;ocuk kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşunuz. Kolumu yastık yaptım ağrıdı setremi yastık yaptım &#252;ş&#252;d&#252;m bende uyumadım kalktım " der. Yaveri; " Aman paşam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla battaniye getirirdik" der. Ve bir &#252;lke kurtarmaktan d&#246;nen komutan s&#246;yl&#252;yor bunları tarihi bir cevap derki " Ge&#231; farkettim hepiniz en az benim kadar yorgundunuz. Hi&#231;birinize kıyamadım. &#214;nemli olan benim uyumam değil milletimin rahat uyuması ". Var mı b&#246;yle bir şey! Bu insana diktat&#246;r demeye kimin dili varabilir. Ayaklarının altına Yunan bayrağı serildiğinde bayrak bir ulusun onurudur diye basmayıp kaldırtan bir insanın kendi milletinin inancını &#231;iğneyebileceğini d&#252;ş&#252;nmek ancak onuru ve şerefi olmayan kişilerin işi olabilir diye d&#252;ş&#252;nmeden de edemiyorum.

Bu arada i&#231;imizde &#231;ok değerli &#246;ğretim g&#246;revlilerimiz ve &#246;ğretmen arkadaşlarımız var. Onların i&#231;in de &#231;ok &#246;zel bir anısını anlatacağım. İstanbul &#220;niversitesinin a&#231;ılış t&#246;reni. &#199;ok m&#252;tevazı bir salon, tahta iskemleler, ortaya ATAT&#220;RK'&#252;n oturması i&#231;in kırmızı renkte s&#252;sl&#252; muhteşem bir koltuk konmuş. Profes&#246;rlerle birlikte geliyor, buyurun diyorlar. Bir koltuğa bakıyor d&#246;n&#252;yor profes&#246;rlere, aynen şunları s&#246;yl&#252;yor; " Sizlerden &#246;ğrenecek o kadar &#231;ok şeyim olduğuna g&#246;re bu koltuk sadece sizlere layıktır" diyor. En kıdemli profes&#246;r&#252; o koltuğa oturtuyor ve kendisi tahta iskemlede programı sonuna kadar izliyor. Evet yani kendince hak etmediği hi&#231;bir koltuğa oturmayan bir Mustafa Kemal'i g&#246;r&#252;yoruz orada. D&#252;nya lideri olmak sanıyorum bu evet .

Bu arada İstanbul ve Ankara illerinden birisine ATAT&#220;RK adının verilmesi i&#231;in bir kanun &#246;nergesi veriliyor meclise. ya İstanbul'a ATAT&#220;RK diyorduk ya Ankara'ya. Bu &#246;nergeyi vereni hemen &#231;ağırıyor ve aynen şunları s&#246;yl&#252;yor ;" Bir ismin dillerde kalması i&#231;in şehrin temellerine sığınmasına gerek yoktur. Bakın bu şehrin ismi İstanbul ama Fatih Sultan Mehmet'i hemen hatırlıyoruz. Eğer ben bir şey yapabildiysem bunu binaların tepelerine, şehrin temellerine ismimi yazarak değil milletimin kalbine yazarak anılmak isterim" diyecek, hi&#231;bir yere adının verilmesini kabul etmeyecektir. Şimdi bakıyorum da hortumcunun soyguncunun hepsinin adı bitaraflarda şey gibi yazıyor merak ediyorum nasıl oluyor bu diye. Evet, galiba beni bıraktınız, ben 25 yıl kolay değil, beni bırakırsanız sabaha kadar buradayız. En iyisi son iki anı ama onu en iyi anlatan anılarla programıma son vermek istiyorum;

İşte ilki &#246;ğrenciler evet sizin i&#231;in. Bir &#246;ğrenci anlatıyor, Mahmut SADİ. Ş&#246;yle anlatır Mahmut SADİ. " Yıl 1923. İstanbul &#220;niversitesinde &#246;ğrenci olduğum sıralar. Okul duvarında bir ilan g&#246;r&#252;yorum. Avrupa'ya talebe yollanacaktır. Allah Allah diyorum, &#252;lke yıkık d&#246;k&#252;k yıl 1923 Avrupa'ya talebe! L&#252;ks gibi gelen bir şey, ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi i&#231;erisinde 11 kişi se&#231;ilmişiz. Benim ismimin yanına ATAT&#220;RK " Berlin &#220;niversitesine gitsin" diye yazmış. Zaman geldi. Sirkeci garındayım, ama kafam &#246;yle karışık ki gitsem mi kalsam mı, orda beni unutur mu bunlar, para yollarlar mı, gurbet ellerde ne yaparım? Bir an gitmemeye karar verdim, d&#246;nd&#252;m. O sırada bir m&#252;vezzi ismimi &#231;ağırdı "Mahmut SADİ, Mahmut SADİ, bir telgrafın var" telgrafı a&#231;tım aynen şunlar yazıyordu " sizleri birer kıvılcım olarak g&#246;nderiyorum alevler olarak geri d&#246;nmelisiniz". Var mı b&#246;yle bir şey? 11 &#246;ğrencinin nerede, ne zaman, ne d&#252;ş&#252;nebileceğini hesap edebilen bir lider d&#252;nya lideri olmasın da ne olsun. Yıl 1923, biz evimizde bir &#231;ocuğumuzun huyunu değiştiremiyoruz bir huyunu. T&#252;m &#252;lkenin huyu değişiyor. Bunla uğraşan bir insan yolladığı 11 &#246;ğrenci nerede, ne zaman, ne d&#252;ş&#252;nebileceğini hissedebiliyor. Mahmut Sadi devam ediyor " gel de şimdi gitme, git de orda &#231;alışma, d&#246;nde bu &#252;lke i&#231;in canını verme ".diyor.

Evet bu g&#252;n en b&#252;y&#252;k şikayeti ne T&#252;rkiye'nin? Beyin g&#246;&#231;&#252;. En iyi beyinlerimizi kapıp g&#246;t&#252;r&#252;yorlar ama o &#231;ocuklarımız arkalarına baka baka gidiyorlar. Peki diyeceksiniz ki engellemek o kadar mı zormuş? Ha o g&#252;n 11 &#246;ğrenciymiş, telgrafmış. Bu g&#252;n milyon &#246;ğrenci olsun, e-mail bilgisayar var. Yeterki şu iki c&#252;mleyi ifade edebilecek, onların sorumluluğunu alan bir liderleri olsun.

İşte son anım, Nehire NEHİR hanımefendiden; ş&#246;yle anlatır " O zamanlar kadınların sanat&#231;ı kimliğini yeni yeni kazandığı d&#246;nemler. Benim tiyatroda &#231;&#246;mezlik d&#246;nemim. Muhsin ERTUĞRUL Dar&#252;l Bedai'ye baş y&#246;netmen olarak atanmış. &#199;ok titiz bir insan. Provadan oyuna her şey saat titizliği ile işliyor, perde bir saniye bile ge&#231; a&#231;ılmıyordu. Provaya ge&#231; kalan oyuncu derhal oyundan uzaklaştırılıyordu. Eee tahmin edersiniz ki bu durumda Muhsin Ertuğrul'unda d&#252;şmanı &#231;oktu. Bir gece Dolmabah&#231;e'den ATAT&#220;RK'&#252;n Şehir Tiyatrolarına geleceği haber verildi. Ben de karşılamak i&#231;in hazırdım. Fakat Paşa gecikti. Muhsin Ertuğrul kendisini beklemeden perdeyi saniyesi saniyesine a&#231;ıp oyunu başlattı. ATAT&#220;RK 4 dakika ge&#231; kalmıştı. Etraftaki dalkavuklar ATAT&#220;RK geldiğinde Muhsin ERTUĞRUL'un onu beklemeden perdeyi a&#231;tığını ellerini ovuştura ovuştura anlattılar ATAT&#220;RK "Yaaa &#246;yle mi Muhsin Ertuğrul'la G&#246;r&#252;ş&#252;r&#252;z" dedi. Herkes Muhsin ERTUĞRUL'un işinin bittiğine inanıyor, ben m&#252;d&#252;r olacağım sen m&#252;d&#252;r olacaksın kavgaları bile başlamıştı. ATAT&#220;RK piyesin bitiminde Muhsin ERTUĞRUL'u ayakta karşıladı. Deminkileri de yanına &#231;ağırarak aynen şunları s&#246;yledi. "Sizi tebrik ederim işinizle ilgili ciddiyetiniz &#252;lkenin gelişimini cidiye aldığınızı g&#246;sterir biz ge&#231; kaldık siz vazifenizi yaptınız eğer bir tek benim i&#231;in perdeyi a&#231;mayıp oyunu başlatmasaydınız bu dalkavukluktan ileri gitmez ve beni &#231;ok &#252;zerdi ben herkesin her sahada işini bu kadar ciddiye almasını istiyorum &#252;lke ancak b&#246;yle ilerler efendiler... (SON)

(Bu metin Araştırmacı Yazar Sayın Prof. İlknur G&#220;NT&#220;RK&#220;N KALIP&#199;I tarafından kaleme alınmıştır.)

kasved
25-02-2006, 11:35
Cumhuriyet 25.02.2006
Atatürk devrimi dünyaya örnek
Prof. Dr. Suna Kili'nin, ''Atatürk Devrimi: Bir Çağdaşlaşma Modeli'' kitabı 9. baskısıyla çıktı. Kitapta Atatürkçü ideolojinin kendine özgülüğüyle kapitalizm ve Marksizmin dışında kaldığının altı çiziliyor
* Prof. Dr. Suna Kili, kitabının yeni baskısında, Sovyetler'in çöküşü, küreselleşme olgusu gibi değişkenleri de göz önünde bulundurarak, Atatürk Devrim Modeli'ni, Cumhuriyet ve Demokrasi ilişkisi bağlamında yeniden değerlendiriyor. Kili kitabında, ''Azınlıklar'', ''Ege'', ''Kıbrıs'', ''sözde soykırım iddiaları'', ''AB - Türkiye'' ilişkilerinden oluşan sorunlar yumağının, Cumhuriyet rejimine karşı saldırı amaçlı olarak kullanıldığını vurguladı.
TARKAN TEMUR

Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Suna Kili 'nin, Mustafa Kemal Atatürk 'ün doğumunun 100. yılı etkinlikleri kapsamında yayıma hazırladığı ve ''Türkiye İş Bankası 1981 Siyasal Bilim Büyük Ödülü'' ne değer görülen ''Atatürk Devrimi: Bir Çağdaşlaşma Modeli'' kitabının 9. baskısı, Türkiye İş Bankası Yayınları'nca yapıldı. Prof. Kili, kitabının yeni baskısında, Sovyetler'in çöküşü, küreselleşme olgusu gibi değişkenleri de göz önünde bulundurarak, Atatürk Devrim Modeli'ni, Cumhuriyet ve Demokrasi ilişkisi bağlamında yeniden değerlendiriyor. Kili, bir çağdaşlaşma modeli olarak Atatürkçü ideolojinin kendine özgülüğüyle kapitalizm ve Marksizmin gelişme modellerinin dışında kaldığı ve ''Kurtuluş Savaşı'' verecek ülkelere bir örnek olduğunun altını çiziyor.


'ULUSAL DEVRİM MODELİ'

Eseriyle ''Ulusal Kalkınma-Çağdaşlaşma'' modelinin hangi nedenlerden ötürü başarı şansının yüksek olduğunu inceleyen Kili, kitabın içeriğinin eklentilerle yenilenmesini ise şöyle açıklıyor:

''İçte ve dışta saldırı hedefi olan, Atatürk'ün 'Ulusal devrim modeli' ve bu modelin düşünsel yönünü oluşturan Atatürkçülüktür. Bu nedenle bu yapıtın incelediği konular devletimizin ve ülkemizin bekası ile ilgilidir ve daha ayrıntılı olarak ele alınmaları gerekmektedir.''

Kitabında, ''Azınlıklar'' , ''Ege'' , ''Kıbrıs'' , ''sözde soykırım iddiaları'' , ''AB-Türkiye'' ilişkilerinden oluşan sorunlar yumağının, Cumhuriyet rejimine karşı saldırı amaçlı olarak kullanıldığını vurgulayan Prof. Kili, ''Tüm bu sorunları yaratan iç ve dış güçlerin, Atatürkçülük ya da Kemalizmi ve Atatürk Devrim Modeli'ni hedef almakta olduğuna'' dikkat çekiyor. Atatürk Devrim Modeli'nin, az gelişmiş ülkeleri ''boyunduruktan kurtaran'' , gerçek bağımsızlığa kavuşturan ve iç ve dış işlerine karıştırılmasını önleyen bir model olduğunun altını çizen Prof. Kili, ''Onun için bu model antiemperyalisttir, insancıldır ve bu model gerçekten tüm insanlığı sardığı, insanı insan olarak gördüğü, insanı meta olarak görmediği için evrenseldir'' diyor.


'DÜNYA SİYASETİNE KATKI YAPTI

''Çağdaşlaşmanın'' tam bağımsızlığın birincil koşulu olduğunu vurgulayan Prof. Kili, siyasal bağımsızlığını elde eden devletlerin en büyük sorununun ''birlik, otorite ve eşitlik'' olduğunun altını çiziyor. Her ülkenin farklı toplumsal, kültürel, tarihsel, geleneksel, dinsel ve ekonomik yapılarının olmasının, bu ülkelerin önderlerini ve yöneticilerini ulusal modeller ve kalkınma yöntemleri bulmaya ittiği tespitinde bulunan Kili, Türkiye Cumhuriyeti'nin dünya siyasetine yaptığı katkıyı ise şöyle açıklıyor:

''Türkiye Cumhuriyeti, özellikle 2'nci Dünya Savaşı sonrası bağımsızlıklarına kavuşarak çağdaşlaşma çabası içerisine giren ülkeler için alternatif bir çağdaşlaşma modeli olmuştur. Atatürkçü ideolojinin en belirgin özelliği ulusal oluşu, toplumun tarihsel, kültürel, toplumsal ve ekonomik koşullarına; yapısına göre oluşturulmuş bulunmasıdır. Dogmacı değil pragmatisttir. Hayalci değil gerçekçidir. Batı'ya dönüktür. Atatürkçü ideoloji Batı'nın siyasal sistemini benimsemiş, fakat Batı toplumundaki sınıf ayrılığı yerine sınıflar arası uyumu yeğlemiş, ülkenin tüm toplumunu 'halk devleti' olarak korumayı amaçlamıştır. Atatürkçü ideoloji, bilimi, bilimin yol göstericiliğini ve aklı benimsemiş, laik bir toplum yaratmayı çağdaş olmanın gereği olarak görmüştür. Atatürkçü ideoloji ve çağdaşlaşma modeli, bu temel nitelikleri ile kapitalizm ve Marksizmin gelişme modelleri dışında hem kendine, ülkenin, Türk toplumunun yapısına ve koşullarına özgü ulusal bir model, hem de kendinden sonra kurtuluş savaşı verecek olan ülkelere bir 'öneri' , bir 'bildiri' , bir 'örnek' olarak ortaya çıkmıştır.''

balaban
03-03-2006, 22:10
Yıl, 1933; mevsim, kış. Yer, Ankara tren istasyonu.
Akşam &#252;st&#252;.
Gazi, yurt gezisine &#231;ıkacak, gar dolup taşıyor onu uğurlamaya gelenlerle.
Gazi trene bineceği sırada bir k&#246;yl&#252; kalabalığı yararak koşa koşa onun yanına ulaşmayı başarıyor, ayaklarına kapanıyor.
Yaverleri, ilgililer k&#246;yl&#252;y&#252; tutup g&#246;t&#252;rmek istiyorlar.
"-Bırakın!..." Kendisi eğilip kaldırıyor k&#246;yl&#252;y&#252;.
"-Nasılsın yurttaşım?"
"-İyiyim Paşam, iyiyim."
"-Senin iyiliğine memnun oldum. Benden ne istiyorsun?"
"-Hayır Paşam, bir şey istemiyorum."
"-Ni&#231;in geldin &#246;yleyse?"
"-Seni g&#246;rd&#252;m, kendimi tutamadım, ayaklarına kapanmak istedim."
"-Yok, sen benden bir şey istiyorsun, s&#246;yle bana yapacağım."
"-Sağlığından başka bir isteğim yok Paşam."
"-Ben biliyorum senin istediğini, sen benimle kucaklaşmak istiyorsun."
K&#246;yl&#252; yoksul, &#252;st&#252; başı d&#246;k&#252;l&#252;yor, &#252;stelik giysileri kirli.
Gazi, sarılıyor k&#246;yl&#252;ye, kucaklıyor onu, bağrına basıyor, yanaklarından &#246;p&#252;yor.
O sırada orada kalabalık arasında bulunan Feridun Cemal Erkin diyecektir ki:
-"Etrafıma baktım, herkes mendili &#231;ıkarmış ağlıyordu."


(...)
O, Cumhuriyet'in 3. yıld&#246;n&#252;m&#252;nde trib&#252;nlerden inip, &#231;evresindeki asker &#231;emberini kaldırtıp, yaverini de uzaklaştırıp halkla birlikte, ellerini iki vatandaşının omuzlarına dayamış y&#252;r&#252;rken duyduğu mutluluğu tatmak isteyecekti hep.
Halk nasıl da kendiliğinden onu incitmemek i&#231;in arada bir boşluk bırakmıştı o g&#252;n.
Epeyi y&#252;r&#252;m&#252;şlerdi &#246;ylece.
"-Artık otomobile binseniz..." demişti birileri.
Onlara d&#246;n&#252;p demişti ki:
"-Sen belki &#246;mr&#252;nde sevmişsindir. Fakat hi&#231; sevildin mi? Bundaki zevk hi&#231;bir şeyde yok. Hele &#226;şığın T&#252;rk milleti olursa!..."
Ve eklemişti:
"-Beni bu zevkten biraz daha ayırmayın..."


(...)
Aradan yıl ge&#231;ecek... Cumhuriyet'in 12. yıld&#246;n&#252;m&#252; i&#231;in d&#246;vizler hazırlanmış:
"Atat&#252;rk bizim en b&#252;y&#252;ğ&#252;m&#252;zd&#252;r",
"Atat&#252;rk bu milletin en y&#252;kseğidir",
"T&#252;rk milleti asırlardan beri bağrından bir Mustafa Kemal &#231;ıkardı" ,,,,,,,,b&#246;yle s&#252;r&#252;p gidiyor.
Atat&#252;rk, bunları tek tek g&#246;zden ge&#231;irmekte ama, hi&#231;birini beğenmeyerek hepsinin &#252;st&#252;n&#252; &#231;izmekte...
Kalemi eline alarak asılacak d&#246;vizi kendi yazacak:

"Atat&#252;rk bizden biridir."

baron11
10-03-2006, 20:02
Erzurum Alacada 10 mart 1918 de Ermeni çeteleri 278 kahramanı katlederek şehit etmişlerdir,7 mart 2006 Batman'da polislerimiz şehit edilmiştir.Polislerimizi şehit eden katillerle 10 mart 1918 deki katliyamı gerçekleştiren katiller arasında hiçbir fark yoktur.TÜRK ulusunun her bireyi bunu unutmayacak unutturmayacaktır.Hepinizin ruhu şad olsun,yattığınız yerde rahat uyuyun.

baron11
11-03-2006, 17:27
Atatatürkçülük,Türkiye'nin gerçeklerinden doğmuş bir düşünce sistemidir.Türk milletinin iradesiyle oluşmuş,tarihi bir gelişmenin ürünüdür.Atatürkçülük,her şeyden önce millete haklarını tanıma ve tanıtmadır;millet egemenliğinin ifadesidir.Atatürkçülük bir kurtuluştur,milletçe bağımsızlığa kavuşmadır.Atatürkçülük,çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmadır,batılılaşmadır;bir diğer anlamda modernleşmedir;hür düşünceyi temsil eder,hürriyet ve demokrasi anlayışıdır.Atatürkçülük,modern bir toplum hayatı yaşama demektir;laik bir düzen kurma ,müsbet bilim zihniyetiyle devleti yönetmedir.Bu iki anlamıyla Atatürkçülük,Türk toplumunun uygun sosyal ve siyasal kurumları kurma ve modern toplum olma demektir.Atatürkçülük ilkelerini''Temel ilkeler''ve''Bütünleyici ilkeler''olmak üzere iki grupta değerlendirmekteyiz.''Temel ilkeler'';Cumhuriyetçilik,Milliyetçilik,Halkçılık, Devletçilik,Laiklik ve İnkılapçılıktır.''Bütünleyici ilkeler''ise;Milli egemenlik,milli bağımsızlık,milli birlik ve beraberlik,''Yurtta sulh ,cihanda sulh'',çağdaşlaşma,bilimsellik ve akılcılık,insan ve insanlık sevgisidir.
ATATÜRK'ÜN KENDİ İFADESİYLE İLKELERİN TANIMI
I.TEMEL İLKELER
1.Cumhuriyetçilik:
Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare,Cumhuriyet idaresidir (1924)Cumhuriyet rejimi demek,demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir(1933)Cumhuriyet,yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir.Cumhuriyet fazilettir.(1925)Bugünkü hükümetimiz,devlet teşkilatımız doğrudan doğruya milletin kendi kendine,kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki,onun adı Cumhuriyet'tir.Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır.Hükümet millet ve millet hükümettir.(1925)
2.Milliyetçilik:
Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkına Türk milleti denir.(1930)
Diyarbakırlı,Vanlı,Erzurumlu,Trakyalı hep bir soyun evlatları ve aynı cevherin damarıdır.(1923)
Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz.Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur.Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa,o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur.(1923)
3.Halkçılık:
İç siyasetimizde ilkemiz olan halkçılık,yani milletin bizzat kendi geleceğine sahip olması esası Anayasamızla tespit edilmiştir.(1921)
Halkçılık,toplum düzenini çalışmaya hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir.(1921)Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil,fakat kişisel ve sosyal hayat için iş bölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek esas prensiplerimizdendir.(1923)
4.Devletçilik:
Devletçiliğin bizce anlamı şudur:kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsi faaliyetlerini esas tutmak,fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak,memleket ekonomisini devletin eline almak.(1936)Prensip olarak,devlet ferdin yerine geçmemelidir.Fakat ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır.(1930)Kesin zaruret olmadıkça piyasalara karışılmaz;bununla beraber,hiçbir piyasa başıboş değildir.(1937)
5.Laiklik:
Laiklik,yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir.Bütün yurttaşların vicdan,ibadet ve din hürriyeti de demektir.(1930)Laiklik,asla dinsizlik olmadığı gibi,sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için,gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir.(1930)Din bir vicdan meselesidir.Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir.Biz dine saygı gösteririz.Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz.Biz sadece din işlerini,millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor,kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz.(1926)
6.İnkılapçılık:
Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görünüşüyle medeni bir toplum haline ulaştırmaktır.(1925)Biz büyük bir inkılap yaptık.Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük.(1925)
II.BÜTÜNLEYİCİ İLKELER:
1.Milli Egemenlik:
Yeni Türkiye devletinin yapısının ruhu milli egemenliktir;milletin kayıtsız şartsız egemenliğidir.Toplumda en yüksek hürriyetin,en yüksek eşitlik ve adaletin sağlanması,istikrarı ve korunması ancak ve ancak tam ve kesin anlamıyla milli egemenliği sağlamış bulunmasıyla devamlılık kazanır.Bundan dolayı hürriyetin de,eşitliğin de,adaletin de dayanak noktası milli egemenliktir.(1923)
2.Milli Bağamsızlık:
Tam bağımsızlık denildiği zaman,elbette siyasi,mali,iktisadi,adli,askeri,kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir.Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet,millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir.(1921)
3.Milli Birlik ve Beraberlik:
Millet ve biz yok,birlik halinde millet var.Biz ve millet ayrı ayrı şeyler değiliz.(1919)Biz milli varlığın temelini,milli şuurda ve milli birlikte görmekteyiz.(1936)Toplu bir milleti istila etmek,daima dağınık bir milleti istila etmek gibi kolay değildir.(1919)
4.Yurtta Sulh(Barış),Cihanda Sulh:
Yurtta sulh,cihanda sulh için çalışıyoruz.(1931)Türkiye Cumhuriyeti'nin en esaslı prensiplerinden biri olan yurtta sulh,cihanda sulh gayesi,insaniyetin ve medeniyetin refah ve terakkisinde en esaslı amil olsa gerektir.(1933)Sulh,milletleri refah ve saadete eriştiren en iyi yoldur.(1938)
5.Çağdaşlaşma:
Milletimizi en kısa yoldan medeniyetin nimetlerine kavuşturmaya,mesut ve müreffeh kılmaya çalışacağız ve bunu yapmaya mecburuz.(1925)Biz batı medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz.Onda iyi olarak gördüklerimizi,kendi bünyemize uygun bulduğumuz için,dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz.(1926)
6.Bilimsellik ve Akılcılık:
a)Bilimsellik:dünyada her şey için,medeniyet için,hayat için,başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir,fendir.(1924)Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale,müspet bilimdir.(1933)
b)Akılcılık:Bizim,akıl,mantık,zekayla hareket etmek en belirgin özelliğimizdir.(1925)Bu dünyada her şey insan kafasından çıkar.(1926)
7.İnsan ve İnsanlık Sevgisi:
İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak insanlıktan uzak ve son derece üzünülecek bir sistemdir.İnsanları mesut edecek yegane vasıta,onları birbirlerine yaklaştırarak,onlara birbirlerini sevdirerek,karşılıklı maddi ve manevi ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir.(1931)Biz kimsenin düşmanı değiliz.Yanlız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız.(1936)


Mustafa Kemal ATATÜRK



Genç,ihtiyar herkes ölür.Ama ATATÜRK'ün bu ulusa aşıladığı kalkınma ve yükselme inancı asla ölmez.

KAYNAK:TÜRKİYE CUMHURİYETİ Kültür Bakanlığı Arşivi.

pinky
23-03-2006, 13:55
http://img211.imageshack.us/img211/7757/atagizlitarih6nw.jpg (http://imageshack.us)

pinky
23-03-2006, 14:04
http://img20.imageshack.us/img20/2027/atagizlitarih29el.jpg (http://imageshack.us)

pinky
23-03-2006, 14:12
Aşağıdaki “Strictly Confidential” (Gizli) damgalı olan belge, A.B.D. Büyükelçisi Charles Sherrill’ten Washington’daki Amerikan Dışişleri Bakanı’na 17 Mart 1933 tarihinde yazılan mektubunun özeti şöyledir:
Sayın Dışişleri Bakanı,
“Dün öğleden sonra Gazi Mustafa Kemal ile yaptığım üç saatlik görüşme esnasında Türkiye’deki din konusunda sohbet ettik.
Türk Cumhuriyet’e Müslüman dini gelişmeleri üzerine epeyce bir çalışmalarım olduğunu anlattım ve bu konudaki kendi düşüncelerini benim yayınlamak istedim kendisiyle ilgili bir biyografi kitabımına yer alma söz konusu olabilir diye düşündüm. Konu üzerine ayrıntılı bir şekilde dağılırken, ifadelerinin hangi kısımlar kamuoyuna ilgilendirdiği hangisi ilgilendirmediğine dair da belirti.
Kendisi altı yedi yaşlarında, annesi bir İmam Hatip Okulu gönderilmesi istemiş. Bu tip okullarda hem yazma, okuma ve matematik ders alır hem Kuran-i Kelime ezberi ders alırdı. Öte yanda, babası normal devlet okuluna kaydolunması tercih etmiş, ki bu okulda dini öğrenimi yoktur. Sonunda babasının dediğini olduğu halde annesi medresenin Açılış Günü’ne göndermiş.
Ertesi günü, babası devlet okuluna götürmüş fakat annesi çok üzülür ve çok ağlamış. Sonunda herkesle uzlaşmak amacıyla, çocuğu, medresedeki hocayı, evine Kuran ders vermek için teklifte bulunur ve dolayısıyla. Bu durumu sadece bir ay sürdüğü halde annesinin gönül razı olmuş. O bir aylık Kuran dersleri hayat boyunca tek dini eğitim olacaktı.
Kendisi milletin sandığı gibi bir agnostik olmadığını savunurken kendi din inançları, evreninin hakimi olan ve herşey yapabilecek bir güçte olan tek bir Allah olduğuna kadar anlattı. Ayrıca, İnsanoğlu, böylesi bir Allah’ına inanması gerektiğine ve üstelik insanların dua ederek Allah’ına rızasını kazanmaları lazımdır. O noktada duraklıyor.
Bundan sonra kendime ait olan dini düşüncelerim hakkında sorduktan sonra on yıl öncesi kendi kurduğu Cumhuriyeti’ndeki Müslüman dininin vaziyeti anlatarak Şeyhulislam’ın, medreselerin, ulema ve onun yönetici olan kadıların, hocaların, çeşitli tekkeleri vs., yürürlüğünden kaldırdığını söyledi. Osmanlı İmparatorluğu’nun engin bir din yapısından yalnızca minarelerden ezan okunan ve namaz yapanlara eşlik eden tek imamlar kaldı.
Kendisine bütün bu dinsel yapıları yok ettikten sonra dini öğrenimi konusunda Türk gençliğe ne bırakıldığını sordum.
Tatminkar olmayan medreselerinin yerine ülke çapında ilk ve orta okul öğretim yepyeni bir sistemiyle değiştirdiğini, mevcut olan üniversitelerinin işlevleri pek dokunmadığını ve ilk ve orta öğretim okullarda din eğitimini Muhammed Peygamber’in destanı ve Kuran’da anlatılan daha iyi yaşamakla ilgili mantıklı ilkelerinin dışında din tarih anlatımlarda Tevrat ve İncil’ler ve Budizm dini kitaplarda belirtilen diğer büyük dinler ile ilgili benzeri bilgilerini ilave ettirdiğini ifade etti.
Bundan sonra, çağdaş Türk dini öğretim ve Amerika’daki kiliselerde Pazar günlerde verilen dini eğitim arasında bir karşılaştırma yaptık. Bizim Pazar günü okullarda verilen din eğitim sisteminin benzeri, Türkiye’de bulunan Halk Evleri’nde Cuma sabahlarda kadınlar tarafından uygulanır mı diye sorduğumda kendisi böylesi bir uygulama pek başarılı olabileceğini pek ihtimal vermedi fakat yinede ilginç bulup değerlendireceğine söyledi.
Bayan öğretmenlerinin bu şekilde memur etmelerine ilginç geldi ki belki de siyasiden uzaklaştırması, erkek hocalarının araya girmesi ya da başka sorun çıkartma ihtimalları azaltmış olur diye nitelenmiş olabilir.
Kuran’ın Arapça’dan Türkçe’ye çevrilmesine destek verdiğine anlatırken, kendisi Sovyetlerinin dinin komple kaldırılmasına ilişkin hemfikir değildir. Belli başlı camileri inşaat ettiklere zamanda asıl amaçları için kullanılması gerektiğini ve bunların devlet tarafından bakılmasından yana olduğuna dair ısrar etti.
Bize verdiği nimetlerine karşın Allah’ımıza sıkça şükretmedikçe kendi ait olan inancı tam olmadığını kendisine anlattığımda şaşkın fakat ilgili bir yüz ifadesi vardı. Bu düşünceye belki de yeni olduğu için, kendisi kesin değerlendireceğine söylerken bu konu üzerinde ilerde benimle tekrar görüşmek istediğine ifade ederken bir yabancı ile din konusunda böylesi açık bir biçiminde daha önce hiç konuşmadığını söyledi.
Saygılarımla,
Amerikan Büyükelçisi Charles Sherrill

To the Honorable Secretary of State, Washington,
Sir:

pinky
23-03-2006, 14:14
During my three-hour interview yesterday afternoon with the President of the Republic, Gazi Mustafa Kemal, and while discussing eight chapters of my biography of him which he is going over with me, there came up the question of religion in Turkey. I remarked that I had given considerable study to the development under the Turkish Republic of the Moslem religion, and would like to know for the purposes of my biography so much as he was willing to tell me – either for publication or not – of his own point of view upon the subject. He went into matter in considerable detail, indicating which portions he thought would be of public interest and which not.
It appears that when he was six or seven years old, his mother wished to send him to a dame school, where the teacher would not only give him lessons in the three Rs, but would also teach him the Koran, which meant learning long Arabic passages by heart. His father, on the other hand, preferred that the boy should go to a law school where no religious instruction was given. Although the father finally prevailed, the boy was duly entered in the dame school by his mother which the attendant ceremonies usual in Thessalonica, where they lived. The next day, the father took the boy to the lay school, where he continued his studies. This made his mother so unhappy that she wept a great deal, so at the boy’s suggestion, the religious instructor at the dame school came to the family home and gave him the Koran instruction which his mother desired. This latter only lasted a month, but at least it satisfied the mother. That was all the religious instruction instruction he ever enjoyed.
He completely denies the generally accepted belief that he is an agnostic, but alleges that his religion only goes so far as to believe in the existence of one God, All-Powerful, the Creator and Ruler of the Universe. He further believes that Mankind needs that belief in such a God. To this, he adds that it is good for Mankind to make appeals to this God in the form of prayers of some sort. He stops there. He then asked in some detail why I was so convinced a Protestant Christian, and I gave him my reasons therefore, which do not belong in this report, except for my general comment that he seemed thoroughly earnest in his questions, all of which showed he had already gives considerable thought to religion.
He then went on to tell me of the condition of the Moslem religion as he found it when he came to power 10 years ago as President of the new Republic he created. He said that he found it necessary to abolish the Sheik-ul-Islam, and also the medresses, (schools where little but the Koran was taught) the religious courts and the Cadis who presided over them, the hodjas and all the priesthood, including the various Dervishes. He said that all that remained of this elaborate priestly structure under the Ottoman Empire were the imams, who, as muezzins, give the calls to prayer from the minarets and lead the prayers within the mosques.
I asked him what, if any, religious instruction remained for the youth of Turkey, after he had swept away so completely all this structure he had just described.

He said that he had replaced the unsatisfactory medresses with a complete primary and secondary educational system throughout the country, all leading up to the already existing University, etc.; that in both the primary and middle schools, religious education was given to the extent of telling the story of Mohammed and of his wise principles of better living which the Koran inculcated, and to that religious history he had caused to be added similar information about that other great religions described in our Old and New Testaments, and also that in the Buddhist religious books.
He and I then made a comparision of this modern Turkish religious instruction with the sort given by the average Sunday school in the United States. When I inquired if such instruction as our Sunday schools gave could be usefully afforded by Friday morning classes under woman in the Halk Evis, or Peoples’ Houses, throughout the country, he seemed very doubtful of success for such an idea, but said that it was a novel one and would resolve his consideration. The thought of women teachers for this purpose evidently appealed to him, for thus would be avoided any possibility of politics or the intervention of male partisans of the hodjas, or any other such troublesome possibilities.
He explained that had pushed the modern translation of the Koran from Arabic into Turkish, but he said that certainly does not agree with the Soviet idea of abolishing all religion. He insists that the principal mosques should be carefully kept by the Government and should be used for the purposes for which they were originally consecrated. He believes in the ethical teachings of all of the three great religions, but more as ethics than as religions.
When I commented that I thought that his own religious belief was incomplete without the addition thereto of frequent expression of gratitude to the one God for the blessings he vouchsafed us, he seemed surprised but interested, and said he would certainly give consideration to that idea, if only because of its novelty to him. He expressed the desire to speak with me further upon this subjectHe was good enough to say at the conclusion of this part of our conversation that he had never before gone so fully into the matter with a foreigner, certainly not in expressing his own personal religious beliefs.
Respectfully yours,

U.S. Ambassador to Turkey, Charles H. Sherill

Kaynak: Ankara’daki Amerikan Bilgi ve Belge Merkezi’nden elde edindi.

* * * * * * * *

! This brought him to speak of why and how he had pushed the modern translation of the Koran from Arabic into Turkish, and this opened quite a new vista upon that subject. He maintains that when the Turkish people come to know the real meaning of some of the Arabic prayers they have long been reciting, they will be disgusted with themselves. He cited one Arabic prayer taken from the Koran, in which Mohammed prays that his uncle and the uncle’s daughter may be consigned to the infernal regions for something they have done. “Imagine a thinking Turk taking any interest or getting any religious inspiration out of reciting such a prayer as that”, he said. The more he developed this line of thought, the more I was forced to the conclusion that he is pushing the use of the Koran in Turkish largely to discredit the Koran with the Turks.
He made the broad and somewhat surprising statement that the Turkish people are really not religious in any way, and alleged that the few who still go to the mosques only do so from habit or because they are attracted to the mosque by the vocal rendering of the prayers. I very respectfully dissented from his conclusions in this regard, and told him of my experience when my wife and myself, on the invitation of two Turkish friends of his, had, on the late afternoon of January 23rd, repaired to the mosque to Hagia Sophia to witness the so-called “Night of Prayer.” I told him how crowded it was with 10,000 worshippers, for one solid hour, gave to the prayers which each one was directly addressing to the God whose existence the Gazi himself acknowledged. My request for an explanation of those numbers, of that devotion, and of that personal absorption only brought from him more statements of his opinion as to the limited part which the Turkish Government should play in affording the youth of Turkey the opportunity to know about religion. It was quite clear by the time he had finished that he does not now believe in going further in that regard then the historical instruction upon the three great religions now being given in the secondary schools and also in the small theological section of the University.
, which rather surprised me, because such intimate friends of his as Yusuf Akçura Bey have constantly warned me that if I talked about religion with him it would surely impair his relations with me – which relations he was kind enough to call “our friendship.”

pinky
23-03-2006, 14:17
Atatürk’ün Bilinmeyen kehaneti!
Amerikalı ünlü MacArthur’a dünyanın geleceğini okumuştu. İşte Ata’nın söyledikleri…
(Bu yazı General MacArthur’un imzasıyla Amerikan Caucasus dergisinin Ağustos 1951 sayısında yayınlanmıştır. General, 2. Dünya Savaşı’nda Japonya’yı teslim almiş, ABD’ye başkan adayı olmuştur)

Yıl 1932. O yıllar Albay olan MacArthur, Türkiye’ye geliyor. Devrin en büyük adamı Atatürk kendisini kabul edince sevinçten uçuyor. Hoş beş, askerlik sohbetlerinden sonra Ata’ya dünyanın geleceğini, neler olabileceğini soruyor.
MacArthur, Ata’ya ilk olarak kaynayan Avrupa’nın geleceğini soruyor. (O yıllarda Mussolini ve faşistler İtalya’da iktidarda. Nazi’ler ve Hitler Almanya’da iktidar peşinde.)
Atatürk’ün yorumu şöyle.
- Mussolini İtalya’ya ekonomik refahı getirdi. Ancak başarın gözünü döndürmeye başladı. Kendini yerli Sezar sayarak fetihlere kalkışırsa yıkılır, çünkü İtalyanlar savaşçı millet değil… (Aynen böyle gerçekleşti 2. Dünya Savaşı’nda, Mussolini savaşa girdi, İtalyanlar dövüşmedi, yıkıldılar, Mussolini’yi öldürüp bacaklarından astılar).
Ata devam ediyor: Almanya’ya gelince, Hitler iki yıla kadar iktidara geçer. 1. Dünya Savaşı’nda gururu kırılmış Almanya, milliyetçi Nazi’ler ile hırs kazanarak sanırım büyük kalkınma gösterecektir. Çünkü bu milletin yapısı büyük kalkınma gösterecektir. Çünkü bu milletin yapısı bunu gerektiriyor. Büyüyen Almanya ise İngiltere ile Fransa’dan ezilen haysiyetinin hesabını sormaya kalkacaktır.
Burada MacArthur “Yani bugünkü yıkık Almanya, 1. Dünya Savaşı’nda kendisini yenen ili ülkeye meydan okuyacak kadar güç kazanabilir mi?” diye soruyor.
Atatürk “Size diyebilirim ki en geç 1940 – 1945 yıllara Almanya, Avrupa’da savaş çıkaracaktır. Bu asıl büyük dünya savaşı olacaktır.”
MacArthur heyecanlanıyor: “Peki, savaşı kim kazanır?”
Atatürk: “Almanya, ilk olarak kaybettiği toprakları isteyecek, Çekoslovakya, Polonya ve Fransa’ya saldıracaktır. Ardından Sovyetlere girecektir. Nazi’lerin ilk hedefi komünizmi yer yüzünden kaldırmak olduğuna gore… Sonra İngiltere ve ardından siz Amerikalı’lar savaşa gireceksiniz. Bu savaşta Almanya yenilir. Çünkü bunların buz çöllerine girmiş Alman ordusu, ardından da onlara saldıran İngiltere ve Amerika’yla başa çıkamaz. Ancak, Amerika ve İngiltere, Ruslar ile birlik olup Almanya’yı yer yüzündan silinmeye kalkarsanız, 1işte o zaman savaştan kazançlı çıkan Rusya olur. Yürür, yürür, taaa Avrupa’nın kalbine kadar girer. Bence çıkacak bir dünya savaşında Almanya yenilmeli, ama ezilmemeli, Rusların karşısında hep bir kalkan olarak tutulmalı.
(Evet, büyük Ata’nın bütün söyledikleri gerçekleşti. Almanlar 2. Dünya Savaşı’nı başlattı. ABD ile İngiltere ezdi; Sovyetler, Avrupa’nın kalbine Berlin’e kadar girip oturdu.)
Şimdi böylesine bir büyük adam bizim Ata’mız olduğu için sevinelim mi, yoksa saçı sakalı karışık, babasını kesen deyyuslar gibi kötüleyelim mi?
Yukarıdaki kehanetleri savaşa giren ülkelerin ünlü yöneticileri bile yapamadı. Eğer yapsalardı dünyadaki bir çok kriz önlenmiş olur, 2. Dünya Savaşı’nda da 55 milyon insane ölmezdi. Bizi insanlığa iade eden, özgür ve uygurca yaşamamızı sağlayan Büyük Ata’ya dil uzatan her kafirin suratına, Ata’nın huzurunda zevkle tükürün.

pinky
23-03-2006, 14:19
Atatürk – MacArthur Astounding Political Prophets

In Turkey, 20 years ago, Atatürk and MacArthur had a significan talk, the gist of which we give below.
General MacArthur, hero of the last war and victory of Japan, visited Turkey in September, 1932. While there, he was afforded the opportunity of making the acquaitance of Atatürk,
Turkey’s gifted war leader and reformer.
The two great soldiers conceived a liking for each other from the moment they met. During a long conversation, conducted in the warm atmosphere of sincerity, the two men, in touching on world subjects, expressed some remarkable thoughts regarding the future, which were full of both hopes and fears. 20 years have gone by since then, crowned with historical events and the sufferings and misfortunes of war, the end of which cannot be seen even today.
Could World War II have been avoided?
Our readers will find from the talk we give below that the answer is “yes.” Simultaneously, it will become clear how the responsible statesmen, who held the fate of the world in their hands, blinded with excessive national egoism and passions, lost the art of seeing ahead and unwittingly became the cause of World War II.
Clemenceau once said that war was so important that its conduct should not be entrusted to the military.
Atatürk and MacArthur, two great soldiers, who in their political prognosis foretold the future with astonishing clarity, could easily have retorted to many of yesterday’s and today’s diplomats, the “Tiger” included, that politics are too important to leave to the diplomats.
To MacArthur’s question about the situation in Europe, Atatürk answered as follows:
“The Versailles Treaty has not removed a single one of the reasons which caused World War I. On the contrary, it has deepened the chasm between the main rivals of yesterday. The victors, steeped in hostile feelings, dictated to the vanquished conditions of peace, without taking into account either the ethnical, geopolitical, or economic peculiarities of the defeated countries. Hence the peace we have today, is better described as an armistice. If you, American gentlemen, had not withdrawn from European affairs and had insisted on the execution of Wilson’s program, we could today have had a lasting peace.”
“It seems to me that the future of Europe depends today, as it did yesterday, on the situation of Germany. The 70-million strong people, disciplined, hardworking and extremely dynamic, will sooner or later try to remedy the Versailles Treaty, if it is led by a political movement capable of exciting its national feelings and passions.”
Atatürk went on to say that Germany was capable of creating within a short space of time an army able to occupy the whole of Europe, excepting England and Russia; that war would break out not later than 1940-45; and that France had lost the quality which goes to the making of a large army and that England could no longer count on her for the defense of her islands.
Concerning Italy, Atatürk said: “Italy has undoubtedly risen to considerable heights under Mussolini and had taken great strides forward. If Mussolini abstains from entering the future war, he will be able to play one of the main roles at the peace conference table, thereby exploiting Italy’s imposing outer façade and greatness. But, I am afraid that Italy’s present chief will not be able to resist the temptation of playing the role of a Caesar and will demonstrate immediately that Italy is far from becoming a military force.”
Atatürk added that America, as in the last war, will not remain neutral and that Germany will lose the war as a result of American intervention. He then spoke words which today sound like an amazing prophecy: “If Europe’s statesmen, casting aside national egoism and differences, do not tackle with all sincerity and determination the solution of fundamental political problem in the interests of all, I am afraid that it will be impossible to avert a new catastrophe. Strictly speaking, the European problem has long passed the stage when it was caused by differences between England, France and Germany. Today, there has appeared in the East, a new power, which threatens civilization, and even the whole of mankind. This terrible power, besides mobilizing all its moral and material resources for world revolution, employs new political methods as yet unknown to Europeans and Americans and is skilled in making very good use of the slightest mistakes and oversights of its enemies.”
“In the war, which will break out in Europe, the first victory will not be either England, France, or Germany, but Bolshevik Russia. As close neighbors to Russia and as a nation which had fought Russia the most, we, Turks, are better placed to watch the events occurring in that country, and see the danger which it is preparing in all its nakedness. The Bolsheviks, who are exploiting the feelings of the awakening peoples of the East and are conniving in their national passions and feelings, and who know how to excite their hatred, have become a power, which threatens not only Europe, but also Asia.”
When Asia, came to be discussed, MacArthur said the following:
“I agree with you completely. The circumstance that European and American statesmen do not see the real danger alarms ne also. We are slipping towards a war from which only an enemy who threatens us all will benefit. I think that the war which breaks out in Europe, will flare up immediately in Asia. More particularly as Japan will wish to exploit for her own purposes in Asia the convenient situation of European war, as diverting the attention of the great powers from Asia, America will, of course, not remain indifferent with elemental speed. Russia will immediately try to extend her influence in Asia. If our diplomats will then turn out to be capable of not paying a heavy price in territorial concessions for Russian aid, well and good. In the contrary case we, in trying to remove one danger, will create in its place another and more terrible peril. Consequently, the war which we shall fight in alliance with Soviet Russia, will not solve any great problems either in Europe or Asia. From the moment when Asia, shich disposes of countless human reserves and serves as market for European and American goods, falls under the influence of Russia, the problem may be regarded as having been settled in Bolshevism’s favor. It is namely because of this that the Russians are deploying great activity in Asia, which often escapes our notice.”
“Today, a considerable part of China is under the control of Communist agents. If American and European statesmen do not accord China due attention and do not support the anti-Communist Chinese, the defeat of the Japanese will lead to the triumph and victory of Communism in China. The same can happen in Manchuria, Korea, India, Indochina, and Burma. Consequently, it seems to me that the fate of the world will be settled, not in Europe, but in Asia.”
After the two remarkable soldiers ended their exchange of views, Atatürk said laughingly: “We seen to have achieved a complete identity of views in our discussion, but let us hope that our verdict on the world situation proves wrong and that the trustees of the world’s fate are on the right road.”
Unfortunately, this wish of Atatürk’s remained unfulfilled. Mankind inevitably drew nearer to World War II, but the deliverer of Turkey was not fated to see his remarkable prophecies justified one after another. Atatürk died shortly before the outbreak of World War II.
Regarding General MacArthur, the events of the past 20 years have also proved the accuracy of his prognosis. His viewpoint on the Korean question, which he had defended with such stubbornness and assurance before the diplomats and statesmen of his own country and those of the whole world, now becomes especially clear to us.
Source: August 1951, The Caucasus magazine

pinky
23-03-2006, 14:26
ATATÜRK VE HAVACILIK SERGİSİ’nin Açılış Konuşması,
Bay ve Bayanlar,
Bu sergiyi açmak için birçok sebeplerim var: Örneğin, Türk Havacılık tarihini, fotoğraf ve belgelerle birlikte Türk Milletine tanıtmak bilinçlendirmek ve çocuklarımıza havacılığı sevdirmektir.
Ama asıl sebebim, size samimi olarak arz etmek isterim ki, dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük liderleri arasında yer alan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümü sonrası, Amerikan hükümetinin gösterdiği tüm ilgisizliğe rağmen, bir Amerikan vatandaşı olarak gerçekten çok geç kalan bir özür borcudur. Gerçekte, biraz sonra ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan dokuz ay önce Atatürk, Amerika’ya hayli ilginç bir mektup yazdı ve dedikleri çok önem taşıyordu,
“Büyük Amerikan Milletine:
Siz zulüm ve despotluğu vatanınızdan kovdunuz. Siz uzun ve kanlı bir mücadele sonunda özgürlük ve bağımsızlığınızı kazanarak halk egemenliğine dayalı, demokratik bir devlet ve güçlü bir uygarlık kurdunuz. Yerkürenin öbür yanında başka bir ulus var ki, o da aynı özgürlük, aynı bağımsızlık ve aynı demokrasi uğruna mücadele ediyor, kan kaybediyor. Bu ülkenin soyluluğuna ve yüceliğine karşı sizi yanıltmak istiyorlar. Bu propagandayı yürütenler ya birtakım cahil tutucular ya da yeni kazandığımız özgürlüğü yok etmeyi ve bizi ondan yoksun bırakmayı amaçlayan gizli ve açık düşmanlarımızın maşalarıdır. Yalanlara ve iftiralara inanmayınız.
Özgürlük ve bağımsızlık uğruna savaşan ve tıpkı sizler gibi dünyada gelişme ve adalet için candan mücadele veren Türk halkına kalbinizi açık tutunuz.
Gazi Mustafa Kemal”
Bu mektup, Amerikan Senatosu’nun 26 Şubat 1923 günlü oturumunda Senatör Mr. Oven’in önerisi üzerine okunarak zapta geçirilmiştir. Bundan dört hafta sonra Mustafa Kemal Paşa, ünlü Amerikan Time Dergisi’nin dördüncü sayısına kapak oldu.
Sekiz yıl sonra, Temmuz 1931 tarihinde, iki Amerikan sivil pilotu, Russell Boardman ve John Polando, ilk defa Amerika’nın dışına bir uçuş yapıp, havada 49 saat kalarak hiç durmaksızın New York – İstanbul arası uzun mesafe uçuş rekorunu gerçekleştirdiler. Sonuç olarak Atatürk, bu hava kahramanlarını muhteşem bir şekilde karşıladı ve bu sayede Türk-Amerikan ilişkileri tarihte en parlak noktaya ulaşmış oldu. O günlerin ne kadar parlak olduğunu buradaki fotoğraflarda göreceksiniz…
Ama yedi sene sonra, Kasım 1938’de Atatürk’ün cenazesi için dünyanın dört bir yanından zırhlı muhriplerle birlikte, yüksek rütbeliler, diplomatlar, askeri bandolar, vs. vs. akın akın geldiler.
Bir belgeyi daha sizinle paylaşmak isterim. Şöyle ki:
Amerikan Dışişleri Bakanlığı, Protokol Dairesi, Muhtıra, Tarih: 18 Kasım 1938. Türkiye Cumhurbaşkanı Atatürk’ün ölümü hakkında.
Ankara’daki Amerikan Büyükelçiliği’ne gönderilen ve Atatürk’ün ölüm haberini içeren bir telgraf ve Washington’daki Türkiye Büyükelçiliği’ne gönderilen sözlü bilgiler üzerine, Cumhurbaşkanı Roosevelt adına, Türkiye Cumhurbaşkanı Vekili Ekselans Abdülhalik Renda’ya bir başsağlığı telgrafı gönderilmiştir. Dışişleri Bakanı Hull, Protokol Dairesi’nce alınan randevu ile, Yakındoğu Dairesi Başkanı ile birlikte, Türkiye Büyükelçiliği’ni ziyaret etmiştir. Cumhurbaşkanı’nın Washington’da bulunmaması nedeniyle, Dışişleri, Cumhurbaşkanı’nın kartvizitini büyükelçiye sunmuştur. Bakanlık Müsteşar Yardımcılarının kartvizitleri de sunulmuştur.
Daha sonra Türkiye Büyükelçiliği’nden alınan bir nota ile, Türkiye Hükümeti’nin Cumhurbaşkanı Atatürk’ün cenaze törenine özel misyonlar ya da delegasyonların katılımından memnunluk duyulacağı bildirmiştir. Beyaz Saray’ın onayı alındıktan sonra, Türkiye’deki Amerikan Büyükelçisi J. Van A. MacMurray, cenaze töreninde Amerikan Cumhurbaşkanı’nı temsil etmekle görevlendirilmiş ve Türkiye Dışişleri Bakanı, bir telgrafla haberdar edilmiştir. Bundan sonra ABD Büyükelçisi’nden alınan bir telgrafta, Amerikan Hükümeti adına cenaze töreninde kullanılmak üzere, 300 dolarlık bir çelenk yaptırılması için büyükelçiliğe yetki verilmesi önerilmiş; ancak ABD Dışişleri Bakanlığı bu bedeli yüksek bulduğundan, büyükelçiye 200 dolar harcama yetkisi vermiştir.”
Adeta Amerika, o 1931 yılında Yalova’daki Boardman-Polando-Atatürk’lü görkemli günlerden ya haberdar olmamıştır, ya da tamamen unutmuştur.
Oysa dünyanın dört bir tarafından gelen devlet adamları ve yüksek rütbeliler, hangi ülkelerden geldiler acaba?
1) Afganistan, 2) Almanya, 3) Arnavutluk, 4) Bulgaristan, 5) Büyük Britanya, 6) Çekoslovakya, 7) Danimarka, 8) Finlandiya, 9) Fransa, 10) Hollanda, 11) İran, 12) İrak, 13) İspanya, 14) İsveç, 15) İtalya, 16) Japonya, 17) Letonya, 18) Macaristan, 19) Milletler Cemiyeti, 20) Mısır, 21) Polonya, 22) Romanya, 23) Sovyetler Birliği, 24) Suriye, 25) Yugoslavya ve 26) Yunanistan.
Benim ülkem, Atatürk’ün cenaze törenine çelenk gönderilmesi için Büyükelçiliğe gönderdiği $300’ı bile çok görürken, Mustafa Kemal, 1936 yılında Eskişehir Tayyare Alayı’nın açılış töreninde büyük bir ileri görüşlülükle bütün dünya milletlerini ilgilendiren şu sözleri söylüyordu:
“Geleceğin en etkili silahı da aracı da hiç kuşkunuz olmasın uçaklardır. Bir gün insanoğlu uçaksız da göklerde yürüyecek, gezegenlere gidecek, belki de aydan bize mesajlar yollayacaktır. Bu mucizenin gerçekleşmesi için 2000 yılını beklemeye gerek kalmayacaktır. Gelişen teknoloji bize daha şimdiden bunu müjdeliyor. Bize düşen görev ise, Batı’dan bu konuda fazla geri kalmamayı temindir.”
Eskişehir Tayyare Alayı – 1936
“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”
Atatürk’ün bu sözü 1931 yılına ait. Tarih kesinlikle araştırılmalı ve karşılık beklenmeden paylaşılmalıdır. Bu görev, tarihi ve tarihi olayları merakla araştıran kişilere, tarihi belgeleri titizlikle koleksiyonlarında saklayanlara, ve bizim bu sergide yaptığımız gibi, zamanı geldiğinde ilgililerin görüşlerine sunanlara düşüyor.
Atatürk ve onun havacılığa olan ilgisi, çok açık olarak herkesçe bilinmesine rağmen, bir takım hadiseleri halen tam olarak açıklanamıyor. Örneğin, tartışmasız ülkenin en girişken havacısı olan Vecihi Hürkuş’un teşebbüsleriyle ilgilenmek için neden 1935 yılına kadar bekledi? Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı’nda ülkesine en çok hizmetlerde bulunan havacı olan Vecihi Bey, 1925 yılının Ocak ayında kendi elleriyle yaptığı “ilk Türk yapımı uçak” olarak bilinen ve yalnızca bir defa uçtuktan sonra Seydiköy İzmir’deki Hava Meydanı komutanıyla ters düştü ve 15 günlük hapis cezası yedikten sonra bir daha o Vecihi K-VI tipi tayyaresi ile uçamadı. Bu olaydan sonra Vecihi, Hava Kuvvetleri’ne istifasını sundu ve daha yeni kurulan Türk Hava Kurumu’na geçmiştir. Üstelik, Gazi’nin yakın dostları, Cevat Abbas (Gürer) ve Fuat (Bulca), Türk Hava Kurumu’nun kurucularındandır. Her ikisinin de, ülkedeki havacılığın gelişmesini çok yakından takıp ettikleri bilinmektedir. Neden beş altı ayrı modelde uçak yaptığı halde 1935 yılına kadar Vecihi’nin lehine müdahale etmedikleri de bilinmiyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nin aldığı ilk dış kaynaklı borç, Amerika’dan 1930 yılında gelen $10.000.000’dır. Keşke bu para, ülkenin sivil havacılık sanayinin gelişmesi için harcanmış olsaydı. Oysa, daha 1928 yılında, Kayseri’de 1925 yılında kurulan TOMTAŞ (Türk Otomobil, Motor ve Tayyare A.Ş.) fabrikası plansızlık ve maaş eşitsizliğinden ötürü kapatıldı. Yani, hem göklerini koruyacak, hem havayollarında nakliyesini yapacak uçakları bu fabrikada üretilecekti. Bu fabrika, Türkiye’nin sivil havacılığının doğuşu için altın bir anahtar idi ve kısacası, kıymeti bilinememiştir.
Atatürk’ün hastalığının ilerleyen yıllarında, başka bir havacılık girişimcisi çıktı İstanbul’dan. Sanayici Nuri Demirağ, Beşiktaş’ın sahilinde ve Dolmabahçe Sarayı’nın arkasında mütevazı bir uçak fabrikası kurdu. Atatürk, Beşiktaş’ın aynı mahallede bulunan Resim ve Heykel Müzesi’nin 1937 yılında düzenlenen açılış törenini onurlandırdı. Fakat, nedense Demirağ’ın fabrikasına ziyarette bulunduğuna dair hiçbir kanıt yoktur.
Ayrıca, kesin araştırılması gereken bir konu ise Atatürk’ün uçup uçmadığıdır. Sözde 1935 yılında bir de Havilland yolcu uçağıyla Yeşilköy-Adalar arasında 15 dakika kadar kısa bir uçuşa iştirak etti, ancak bunu kanıtlayacak herhangi bir belge yoktur ortada.
Bir nokta daha, Türk Tayyare Cemiyeti’nin (THK) kuruluşunda, Gazi Mustafa Kemal Paşa bu sözleri söyledi mi söylemedi mi? “İstikbal göklerdedir, çünkü göklerini korumayan uluslar yarınlarından asla emin olamazlar.” Maalesef, söylediğine dair tasdik edecek bir belge yoktur ortada.
“Geleceğin en etkili silahı da aracı da hiç kuşkunuz olmasın uçaklardır. Bir gün insanoğlu uçaksız da göklerde yürüyecek, gezegenlere gidecek, belki de aydan bize mesajlar yollayacaktır. Bu mucizenin gerçekleşmesi için iki bin yılını beklemeye gerek kalmayacaktır. Gelişen teknoloji bize daha şimdiden bunu müjdeliyor. Bize düşen görev ise, Batı’dan bu konuda fazla geri kalmamaktır.”
Atatürk, bu sözleri 1936 yılında Eskişehir Tayyare Alayı’nda ziyaretini esnasında söylemiştir. 16 Temmuz 1969 tarihinde Vecihi Hürkuş’u kaybettik. Aynı günde Ay’a giden Apollo 11 fırlatıldı. Apollo 11’in motoru tarihin en büyük roketi olan Saturn V idi. Saturn V’in geliştirme projesi üzerine çalışan beş mühendis arasında bir de Türk vardır, İsmail Akbay.
İşte bu sergide NASA’dan emekli ve geçen yıl kaybettiğimiz İsmail Akbay’ı rahmet ile anıyoruz. İki gün önce, 21 Mart tarihi, Sabiha Gökçen’in doğum günüdür, kendisini de rahmetle anmak istiyorum. Bu arada, Gökçen’in, Ermeni, Musevi ya da İtalyan olup olmadığı konusunda açılan polemiği hiç doğru bulmadığımı; ayrıca, son olarak da, Türkiye Büyük Millet Meclis’inde asılı bulunan Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in resminden rahatsızlık duyan milletvekillerinin yarattığı polemiği de hiç doğru bulmadığımı ifade etmek istiyorum ve kınıyorum. Atatürk diyor ki, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk Milleti” denir.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Saygı ve sevgiler sunarım.
Stuart Kline

pinky
23-03-2006, 14:26
ATATÜRK VE HAVACILIK SERGİSİ’nin Açılış Konuşması,
Bay ve Bayanlar,
Bu sergiyi açmak için birçok sebeplerim var: Örneğin, Türk Havacılık tarihini, fotoğraf ve belgelerle birlikte Türk Milletine tanıtmak bilinçlendirmek ve çocuklarımıza havacılığı sevdirmektir.
Ama asıl sebebim, size samimi olarak arz etmek isterim ki, dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük liderleri arasında yer alan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümü sonrası, Amerikan hükümetinin gösterdiği tüm ilgisizliğe rağmen, bir Amerikan vatandaşı olarak gerçekten çok geç kalan bir özür borcudur. Gerçekte, biraz sonra ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan dokuz ay önce Atatürk, Amerika’ya hayli ilginç bir mektup yazdı ve dedikleri çok önem taşıyordu,
“Büyük Amerikan Milletine:
Siz zulüm ve despotluğu vatanınızdan kovdunuz. Siz uzun ve kanlı bir mücadele sonunda özgürlük ve bağımsızlığınızı kazanarak halk egemenliğine dayalı, demokratik bir devlet ve güçlü bir uygarlık kurdunuz. Yerkürenin öbür yanında başka bir ulus var ki, o da aynı özgürlük, aynı bağımsızlık ve aynı demokrasi uğruna mücadele ediyor, kan kaybediyor. Bu ülkenin soyluluğuna ve yüceliğine karşı sizi yanıltmak istiyorlar. Bu propagandayı yürütenler ya birtakım cahil tutucular ya da yeni kazandığımız özgürlüğü yok etmeyi ve bizi ondan yoksun bırakmayı amaçlayan gizli ve açık düşmanlarımızın maşalarıdır. Yalanlara ve iftiralara inanmayınız.
Özgürlük ve bağımsızlık uğruna savaşan ve tıpkı sizler gibi dünyada gelişme ve adalet için candan mücadele veren Türk halkına kalbinizi açık tutunuz.
Gazi Mustafa Kemal”
Bu mektup, Amerikan Senatosu’nun 26 Şubat 1923 günlü oturumunda Senatör Mr. Oven’in önerisi üzerine okunarak zapta geçirilmiştir. Bundan dört hafta sonra Mustafa Kemal Paşa, ünlü Amerikan Time Dergisi’nin dördüncü sayısına kapak oldu.
Sekiz yıl sonra, Temmuz 1931 tarihinde, iki Amerikan sivil pilotu, Russell Boardman ve John Polando, ilk defa Amerika’nın dışına bir uçuş yapıp, havada 49 saat kalarak hiç durmaksızın New York – İstanbul arası uzun mesafe uçuş rekorunu gerçekleştirdiler. Sonuç olarak Atatürk, bu hava kahramanlarını muhteşem bir şekilde karşıladı ve bu sayede Türk-Amerikan ilişkileri tarihte en parlak noktaya ulaşmış oldu. O günlerin ne kadar parlak olduğunu buradaki fotoğraflarda göreceksiniz…
Ama yedi sene sonra, Kasım 1938’de Atatürk’ün cenazesi için dünyanın dört bir yanından zırhlı muhriplerle birlikte, yüksek rütbeliler, diplomatlar, askeri bandolar, vs. vs. akın akın geldiler.
Bir belgeyi daha sizinle paylaşmak isterim. Şöyle ki:
Amerikan Dışişleri Bakanlığı, Protokol Dairesi, Muhtıra, Tarih: 18 Kasım 1938. Türkiye Cumhurbaşkanı Atatürk’ün ölümü hakkında.
Ankara’daki Amerikan Büyükelçiliği’ne gönderilen ve Atatürk’ün ölüm haberini içeren bir telgraf ve Washington’daki Türkiye Büyükelçiliği’ne gönderilen sözlü bilgiler üzerine, Cumhurbaşkanı Roosevelt adına, Türkiye Cumhurbaşkanı Vekili Ekselans Abdülhalik Renda’ya bir başsağlığı telgrafı gönderilmiştir. Dışişleri Bakanı Hull, Protokol Dairesi’nce alınan randevu ile, Yakındoğu Dairesi Başkanı ile birlikte, Türkiye Büyükelçiliği’ni ziyaret etmiştir. Cumhurbaşkanı’nın Washington’da bulunmaması nedeniyle, Dışişleri, Cumhurbaşkanı’nın kartvizitini büyükelçiye sunmuştur. Bakanlık Müsteşar Yardımcılarının kartvizitleri de sunulmuştur.
Daha sonra Türkiye Büyükelçiliği’nden alınan bir nota ile, Türkiye Hükümeti’nin Cumhurbaşkanı Atatürk’ün cenaze törenine özel misyonlar ya da delegasyonların katılımından memnunluk duyulacağı bildirmiştir. Beyaz Saray’ın onayı alındıktan sonra, Türkiye’deki Amerikan Büyükelçisi J. Van A. MacMurray, cenaze töreninde Amerikan Cumhurbaşkanı’nı temsil etmekle görevlendirilmiş ve Türkiye Dışişleri Bakanı, bir telgrafla haberdar edilmiştir. Bundan sonra ABD Büyükelçisi’nden alınan bir telgrafta, Amerikan Hükümeti adına cenaze töreninde kullanılmak üzere, 300 dolarlık bir çelenk yaptırılması için büyükelçiliğe yetki verilmesi önerilmiş; ancak ABD Dışişleri Bakanlığı bu bedeli yüksek bulduğundan, büyükelçiye 200 dolar harcama yetkisi vermiştir.”
Adeta Amerika, o 1931 yılında Yalova’daki Boardman-Polando-Atatürk’lü görkemli günlerden ya haberdar olmamıştır, ya da tamamen unutmuştur.
Oysa dünyanın dört bir tarafından gelen devlet adamları ve yüksek rütbeliler, hangi ülkelerden geldiler acaba?
1) Afganistan, 2) Almanya, 3) Arnavutluk, 4) Bulgaristan, 5) Büyük Britanya, 6) Çekoslovakya, 7) Danimarka, 8) Finlandiya, 9) Fransa, 10) Hollanda, 11) İran, 12) İrak, 13) İspanya, 14) İsveç, 15) İtalya, 16) Japonya, 17) Letonya, 18) Macaristan, 19) Milletler Cemiyeti, 20) Mısır, 21) Polonya, 22) Romanya, 23) Sovyetler Birliği, 24) Suriye, 25) Yugoslavya ve 26) Yunanistan.
Benim ülkem, Atatürk’ün cenaze törenine çelenk gönderilmesi için Büyükelçiliğe gönderdiği $300’ı bile çok görürken, Mustafa Kemal, 1936 yılında Eskişehir Tayyare Alayı’nın açılış töreninde büyük bir ileri görüşlülükle bütün dünya milletlerini ilgilendiren şu sözleri söylüyordu:
“Geleceğin en etkili silahı da aracı da hiç kuşkunuz olmasın uçaklardır. Bir gün insanoğlu uçaksız da göklerde yürüyecek, gezegenlere gidecek, belki de aydan bize mesajlar yollayacaktır. Bu mucizenin gerçekleşmesi için 2000 yılını beklemeye gerek kalmayacaktır. Gelişen teknoloji bize daha şimdiden bunu müjdeliyor. Bize düşen görev ise, Batı’dan bu konuda fazla geri kalmamayı temindir.”
Eskişehir Tayyare Alayı – 1936
“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”
Atatürk’ün bu sözü 1931 yılına ait. Tarih kesinlikle araştırılmalı ve karşılık beklenmeden paylaşılmalıdır. Bu görev, tarihi ve tarihi olayları merakla araştıran kişilere, tarihi belgeleri titizlikle koleksiyonlarında saklayanlara, ve bizim bu sergide yaptığımız gibi, zamanı geldiğinde ilgililerin görüşlerine sunanlara düşüyor.
Atatürk ve onun havacılığa olan ilgisi, çok açık olarak herkesçe bilinmesine rağmen, bir takım hadiseleri halen tam olarak açıklanamıyor. Örneğin, tartışmasız ülkenin en girişken havacısı olan Vecihi Hürkuş’un teşebbüsleriyle ilgilenmek için neden 1935 yılına kadar bekledi? Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı’nda ülkesine en çok hizmetlerde bulunan havacı olan Vecihi Bey, 1925 yılının Ocak ayında kendi elleriyle yaptığı “ilk Türk yapımı uçak” olarak bilinen ve yalnızca bir defa uçtuktan sonra Seydiköy İzmir’deki Hava Meydanı komutanıyla ters düştü ve 15 günlük hapis cezası yedikten sonra bir daha o Vecihi K-VI tipi tayyaresi ile uçamadı. Bu olaydan sonra Vecihi, Hava Kuvvetleri’ne istifasını sundu ve daha yeni kurulan Türk Hava Kurumu’na geçmiştir. Üstelik, Gazi’nin yakın dostları, Cevat Abbas (Gürer) ve Fuat (Bulca), Türk Hava Kurumu’nun kurucularındandır. Her ikisinin de, ülkedeki havacılığın gelişmesini çok yakından takıp ettikleri bilinmektedir. Neden beş altı ayrı modelde uçak yaptığı halde 1935 yılına kadar Vecihi’nin lehine müdahale etmedikleri de bilinmiyor.
Türkiye Cumhuriyeti’nin aldığı ilk dış kaynaklı borç, Amerika’dan 1930 yılında gelen $10.000.000’dır. Keşke bu para, ülkenin sivil havacılık sanayinin gelişmesi için harcanmış olsaydı. Oysa, daha 1928 yılında, Kayseri’de 1925 yılında kurulan TOMTAŞ (Türk Otomobil, Motor ve Tayyare A.Ş.) fabrikası plansızlık ve maaş eşitsizliğinden ötürü kapatıldı. Yani, hem göklerini koruyacak, hem havayollarında nakliyesini yapacak uçakları bu fabrikada üretilecekti. Bu fabrika, Türkiye’nin sivil havacılığının doğuşu için altın bir anahtar idi ve kısacası, kıymeti bilinememiştir.
Atatürk’ün hastalığının ilerleyen yıllarında, başka bir havacılık girişimcisi çıktı İstanbul’dan. Sanayici Nuri Demirağ, Beşiktaş’ın sahilinde ve Dolmabahçe Sarayı’nın arkasında mütevazı bir uçak fabrikası kurdu. Atatürk, Beşiktaş’ın aynı mahallede bulunan Resim ve Heykel Müzesi’nin 1937 yılında düzenlenen açılış törenini onurlandırdı. Fakat, nedense Demirağ’ın fabrikasına ziyarette bulunduğuna dair hiçbir kanıt yoktur.
Ayrıca, kesin araştırılması gereken bir konu ise Atatürk’ün uçup uçmadığıdır. Sözde 1935 yılında bir de Havilland yolcu uçağıyla Yeşilköy-Adalar arasında 15 dakika kadar kısa bir uçuşa iştirak etti, ancak bunu kanıtlayacak herhangi bir belge yoktur ortada.
Bir nokta daha, Türk Tayyare Cemiyeti’nin (THK) kuruluşunda, Gazi Mustafa Kemal Paşa bu sözleri söyledi mi söylemedi mi? “İstikbal göklerdedir, çünkü göklerini korumayan uluslar yarınlarından asla emin olamazlar.” Maalesef, söylediğine dair tasdik edecek bir belge yoktur ortada.
“Geleceğin en etkili silahı da aracı da hiç kuşkunuz olmasın uçaklardır. Bir gün insanoğlu uçaksız da göklerde yürüyecek, gezegenlere gidecek, belki de aydan bize mesajlar yollayacaktır. Bu mucizenin gerçekleşmesi için iki bin yılını beklemeye gerek kalmayacaktır. Gelişen teknoloji bize daha şimdiden bunu müjdeliyor. Bize düşen görev ise, Batı’dan bu konuda fazla geri kalmamaktır.”
Atatürk, bu sözleri 1936 yılında Eskişehir Tayyare Alayı’nda ziyaretini esnasında söylemiştir. 16 Temmuz 1969 tarihinde Vecihi Hürkuş’u kaybettik. Aynı günde Ay’a giden Apollo 11 fırlatıldı. Apollo 11’in motoru tarihin en büyük roketi olan Saturn V idi. Saturn V’in geliştirme projesi üzerine çalışan beş mühendis arasında bir de Türk vardır, İsmail Akbay.
İşte bu sergide NASA’dan emekli ve geçen yıl kaybettiğimiz İsmail Akbay’ı rahmet ile anıyoruz. İki gün önce, 21 Mart tarihi, Sabiha Gökçen’in doğum günüdür, kendisini de rahmetle anmak istiyorum. Bu arada, Gökçen’in, Ermeni, Musevi ya da İtalyan olup olmadığı konusunda açılan polemiği hiç doğru bulmadığımı; ayrıca, son olarak da, Türkiye Büyük Millet Meclis’inde asılı bulunan Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in resminden rahatsızlık duyan milletvekillerinin yarattığı polemiği de hiç doğru bulmadığımı ifade etmek istiyorum ve kınıyorum. Atatürk diyor ki, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk Milleti” denir.
Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Saygı ve sevgiler sunarım.
Stuart Kline

pinky
23-03-2006, 14:29
Tarihçi/Araştırmacı/Çevirmen STUART KLINE’nin ÖZGEÇMİŞİ
GSM : 0532 512 95 80 Ev: 0212 873 86 20
e-mail : stukline@yahoo.com
Beylikdüzü Belediyesi Büyükşehir Uydukent Blok B-24 K:10 D.21
34900 Büyükçekmece, Istanbul
Doğum Tarih: 13/03/63
1989 yılından beri İstanbul’da ikamet ediyor
Emine Serpil Dündar ile evli
1997 doğumlu Jonathon Meriç isimli erkek çocuğu var
Tahsil:
California eyaletinde bulunan Grover Cleveland Lise mezunlu 1978-81.
Valencia California College of the Canyons. 1985-87.
Askerlik:
A.B.D. Donanması 1981 – 1985.
Başarılar:
1) HAVAŞ’ın sponsorluğunda “Türk Havacılık Kronolojisi,” adlı kitabı Türkçe ve İngilizce Dönence Basım ve Yayıncılık tarafından Aralık, 2002 yayınladı. 400’ten fazla fotoğraf ve efemera içeren 560 sayılık eseri okura Türk havacılık tarihi genel bir bakışı sunmaktadır.
2) Yukarıda bahsedilen eserin İngilizce ve Türkçe versiyonların CD-Rom. (Mayıs 2003)
MAKALELER:
1) Popüler Tarih dergisi (Temmuz-Ağustos, 2001 sayısı) ‘Rekortmenler Gazi’nin huzurunda.’
2) Skylife Dergisi (Kasım, 1999 sayısı) ‘The Longest Flight’
3) ICOC (Sonbahar, 1999 sayısı) – ‘The Arsay Collection’

Türkçe’den İngilizce’ye çeviriler;
1) Atatürk’le Çocukluğum – Gülşen Kafkas – ERDEMİR - 2004
1) Lütfi Kırdar International Convention and Exhibition Center - ICEC – Yaz 2001 sayısı.
2) The Gate dergisi İngilizce tercüme ve editörü Temmuz, 2000 – Haziran, 2001 arası (10 sayı)
3) Air Alfa dergisi (Ekim – Kasım, 2000 sayısı)
4) ICOC (İstanbul Ticaret Odası) dergisi (beş sayı)
5) 1995 yılından bu yana Turkish Aviation, Exporter, Expo, Skylife, Olimpiyat Dünyası, Süpermarket ve Investor yayınlar üzerine çalışmaların vardır.
6) Mustafa Kemal ATATÜRK (1998) - İlhan Akşit
7) Lycia, the Land of Light (1999) - İlhan Akşit
8) Paradise Preserved (2000) - İlhan Akşit
9) Mythology and Symbols (2000) - Mehmet Ateş
10) Giresun Valiliği web sayfasının çeviri. (Mart, 2000)
11) 1999 yılı Akbank Faaliyet Raporu (Nisan, 2000) için havacılık tarihle ilgili malzeme temini – Finar Kurumsal İletişim A.Ş.
12) Dönence Basım ve Yayıncılık tarafından yayınlanan The Town Plan of Çatalhöyük,’ - Cevat Ülkekul (1999), Belly Dancing (2000), ve Turkish Anecdotes - Kemal Özdemir.
13) Üniversal Dil Hizmetleri Ltd. ile çevirmenlik yaptı. Teknik çalışmalar arasında Renault (Megane, 12 and 9 models) ve Ford (Explorer) 1997
14) Surfjet Kullanım Kılavuzu Ingilizce’den Türkçe’ye Çukurova Dış Ticaret A.Ş. için çeviri. (1996).
Gelecekteki Projeleri:
1) Russell Boardman ve John Polando tarafından yapılan ilk New York – Istanbul doğrudan uçuş hikayesinin canlandırılmış belgesel hazırlanması. 07/2006
2) Tayyareci Vecihi Hürkuş hayat hikayesi Em. Hv.Bnb. Celal Uzar
(tayyareci.com) ile beraber hazırlayıp Kadıköy’de Tayyareci Vecihi Hürkuş Anıt Parkı’nın kurulması.
3) Beşiktaş’ta Sanayici Nuri Demirağ Anıt Parkı kurulması.
4) Beylikdüzü Migros AVM’nde Havacılık Günleri I (Ocak 2005)
5) Türk Hava Yolları kitabı (Mayıs 2005)

baron11
26-03-2006, 17:08
Osmanlı toplum ve eğitim hayatında önemli bir yere sahip olan tekke ve zaviyeler zamanla yozlaşmış ve toplumsal alanda bölünme ve gruplaşmalara sebep olmuştur.Başlangıçta yanlızca din konularıyla ilgilenen,farklı düşünce sistemleri geliştirerek taraftarlarını çoğaltmaya çalışan tarikatlar,zaman içinde siyasal olaylarda etkili rol oynamaya,çıkarları tehlikeye düştükçe halkı ayaklandırmaya koyulmuşlardı.Bu etkinliklerini Cumhuriyetin İlanından sonra da sürdürmeye kalkışmaları,Menemen Olayı,Şeyh Sait Ayaklanması gibi ayaklanmalara yol açmaları sebebiyle 30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı kanunla tekke ve zaviyelerin kapatılması kabul edilmiş ve birtakım unvanların kullanılması yasaklanmıştır.Kanun,bütün tarikatlarla birlikte,şeyhlik,dervişlik,müritlik,dedelik,seyitl ik,çelebilik,babalık,emirlik,halifelik, falcılık,büyücülük,üfürükçülük,gaipten haber verme ve murada kavuşturmak amacıyla muskacılık gibi,eylem,unvan ve sıfatların kullanılmasını,bunlara ait hizmetlerin yapılmasını ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesini de yasaklamıştır.

baron11
26-03-2006, 17:30
Atatürk,1925 yılı yazında Kastamonu ve İnebolu yöresine yaptığı gezide kıyafet konusunu gündeme getirmiştir.24 Ağustos günü Kastamonu'da başına şapka giymiştir.O günlerde kullanılmakta olan medeni serpuş,şemsisiperli serpuş gibi dolaylı ifadeleri bir kenara bırakarak doğrudan halka hitaben ''Buna şapka derler''ifadesini kullanmıştır.TBMM,25 Kasım 1925'te şapka kanununu kabul etmiştir.Ancak inkılaba muhalif olanlar şapkaya karşı çıkmışlardır.Şapkayı Batının simgesi olarak görmüş,onu giymeyi kafirlik olarak değerlendirmişlerdir.03 Aralık 1934'te hangi dine mensup olursa olsun,din adamlarının mabet ve ayinler dışındaki dini kisve taşımalarının yasaklanmasına dair kanun da kabul edilmiştir.Kıyafet inkılabına yöneltilen eleştirilerin başında;bunun öz ve esasla bir ilgisinin olmadığı,sadece dış görünüş ve biçimle ilgili olduğu,bu nedenle kıyafet değiştirmenin gereksiz olduğu görüşü gelmektedir.Hatta alfabe konusunda olduğu gibi,bu konuda da Japonya örnek olarak gösterilmiştir.Özellikle şu nokta unutulmamalıdır ki,Türkiye kıyafet inkılabıyla milli kıyafetini değil,çağın gerisinde kalmış bir toplum ve devlet düzeninin simgesi haline gelmiş bir kıyafeti terk etmiştir.

baron11
26-03-2006, 18:20
Tarihte kadının toplumsal değerlerinin bilinmediği,anlaşılmadığı ve azımsandığı dönemlerde toplumlar kalkınamamış,sosyal hayat çökmüş ve devletler yıkılmıştır.Bu gerçeği çok iyi bir şekilde yakalayan Atatürk'ün kadın hakları konusunda görüşleri bugün dünya aydınlarının birleştiği ve Birleşmiş Milletler'in yaymaya çalıştığı görüşlere ışık tutmaktadır.Daha 1923 yılında Atatürk'ün ''Şuna inanmak lazımdır ki,dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir.''Sözleri kadın haklarının ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.Tarsus'a bir gezisinde halk,Atatürk'ü karşılamak için toplanmıştı.Kara Adile Çavuş isimli milli kahramanlarımızdan bir kadın ona saygısını göstermek için önünde yere kapandı,Atatürk onu yerden kaldırdı ve gözleri yaşlarla dolu olarak şöyle dedi:''Kahraman Türk kadını sen yerlerde sürünmeye değil,omuzlarımız üstünde göklere kadar yükselmeye layıksın.''Atatürk'ün de belirttiği gibi,Türk kadını,kadınlarımız omuzlar üzerinde yükselmeye layıktır.Atatürk,kadınlarımızın medeni,siyasal ve sosyal haklarına kavuşması gerektiğine inanıyordu.Türk kadınının bu durumunu şu sözü en güzel şekilde ifade eder:''...Dünyada hiçbir milletin kadını,ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım,milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte,Anadolu kadını kadar gayret gösterdim diyemez.''Türk ailesinin kuruluşunu yeniden düzenleyen Türk Medeni Kanunu'nun kabul edilmesiyle,toplumsal ve ekonomik hayatta kadın erkek eşitliği sağlanmıştır.Burada kadınların siyasi haklarından söz edilmemekteydi.Demokrasinin bütün kurum ve kurallarıyla yerleşebilmesi için,kadınlarımıza siyasi haklarında verilmesi gerekiyordu.Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasında görevini fazlasıyla yapmış olan Türk kadını,ülke yönetimine de katılmalıydı.Medeni kanun ile kazanılan haklardan sonra Türk kadınına,yönetimde görev alabilmesini sağlayan siyasi haklar 1930'dan itibaren verilmeye başlandı.Önce 1930'da kadınlara belediye seçimlerine katılma hakkı tanındı.Türk kadını,1933'te muhtarlık seçimlerine katılma hakkına kavuştu.1934'te yapılan anayasa değişikliği ile Avrupa ülkelerinin birçoğundan önce,milletvekili seçme ve seçilme hakkını kazandı.Atatürk Dönemi'nde Türk kadını aile kurma,eğitim yapma ve istediği mesleği seçme hak ve özgürlüğü gibi sosyal haklar kazanmıştır.Böylece,Türk kadını,modern Türk toplumunda layık olduğu yeri tam olarak almıştır.Atatürk konuşmalarında;''Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir.Allah'ın emrettiği şey,erkek ve kadının beraber olarak ilim ve bilgiyi kazanmasıdır.''Sözü ile toplum hayatında kadının önemini belirtmiştir.

akuarist
30-03-2006, 19:03
farkı nasılda belli oluyor...

hexedemical
02-04-2006, 01:12
ATAT&#220;RK&#220;N TABUTUNUN A&#199;ILDIĞI G&#220;N(9 kasım 1953)
Kefen sıyrıldı ve...

&#214;zel sol&#252;syonla ıslatılmış pamuk kitlesi kaldırılınca
Ata'nın
y&#252;z&#252; ortaya &#231;ıktı. Derisi kahverengi bir hal almış, ama hatları
bozulmamıştı.Sanki uyuyordu...

8 Kasım 1953 Pazar gecesi saat 23.00'da Prof. Dr. Kamile
Şevki
Mutlu'nun ev telefonu &#231;aldı. Prof. Mutlu, Ankara Tıp Fak&#252;ltesi
Histoloji ve Ambriyoloji K&#252;rs&#252;s&#252; Başkanı'ydı.Patalogdu. Arayan
ise
Ankara Valisi Kemal Ayg&#252;n'd&#252;...
Ayg&#252;n, "Hocam" dedi, "10 Kasım g&#252;n&#252; Atamızın naaşını
Anıtkabir'e taşıyacağız. Bunun i&#231;in bir komite kurduk. Naaşı
geleneklere uygun olarak toprağa defnedeceğiz. Ancak bozulmadan
korunduğunu belgelemek i&#231;in muayene etmenizi rica
ediyoruz."Prof. Mutlu
&#246;nce reddetti. Mutlu, o sırada 40 derece ateşle yatıyordu.
Hastalığını
gerek&#231;e g&#246;stererek bu g&#246;revi bir başka meslektaşının yapmasını
rica
etti.Ancak Vali Ayg&#252;n ısrarcıydı: "Ben sizi sarar sarmalar
g&#246;t&#252;r&#252;r&#252;m,
bu tarihi bir g&#246;rev" dedi. Mutlu kabul etti ve 9 Kasım sabahı
Etnografya M&#252;zesi'ne gitti. Başbakan Adnan Menderes oradaydı.
Meclis
Başkanı Refik Koraltan ve eski başkan Abd&#252;lhalik Renda
da...Mutlu,
g&#246;revden affını istemekle ne b&#252;y&#252;k hata ettiğini o zaman anladı.
Ger&#231;ekten
tarihi bir tanıklıktı bu...
Ata'nın g&#252;l ağacından tabutu, 4 Kasım g&#252;n&#252;, ge&#231;ici
kabrinden
&#231;ıkarılıp m&#252;zenin hol&#252;ndeki mermer katafalka konulmuştu. Bir
hafta
boyunca sırayla &#246;ğrenciler, subaylar ve generaller katafalk
başında
n&#246;bet tutmuştu. Nihayet tabutun a&#231;ılma g&#252;n&#252; gelip de komite
&#252;yeleri
tamam olunca Prof. Kamile Mutlu "Başlayın" talimatını verdi.
Bunun
&#252;zerine tabutun vidaları s&#246;k&#252;ld&#252;. Tahta tabutun i&#231;inde madeni
bir
sanduka bulunuyordu. Bu sandukada gaz birikmiş olma ihtimali
d&#252;ş&#252;n&#252;lerek &#246;nce bir burgu ile delik a&#231;ıldı. Gaz ya da koku
&#231;ıkmadı.Sanduka
talaş doluydu.
Sandukanın i&#231;i, muhafaza sol&#252;syonu ile ıslatılmış tahta talaşı
doluydu.
Bu talaş, naaşın ayak y&#246;n&#252;ne doğru toplandı. Talaşın arasında,
ağzı
kapalı ve i&#231;i sıvı dolu bir şişe bulundu. Bu,cesedi muhafaza
i&#231;in
kullanılan sol&#252;syondan bir numuneydi. &#220;zerinde terkibi
yazılıydı.Ata'nın naaşı beyaz kefene sarılmış, sonra kahverengi
bir
muşambayla kaplanmıştı.Sargıları a&#231;maya başladılar. Herkes
nefesini
tutmuştu. &#199;&#252;nk&#252;, "Naaş &#231;&#252;r&#252;y&#252;p bozulmuş, &#231;ıkan gazlar tabutu
patlatmış,
n&#246;bet&#231;i er, kokudan bayılmış" diye bir s&#252;r&#252; s&#246;ylenti
geziniyordu. Ve 15
yıl sonra ilk kez Ata'nın y&#252;z&#252;n&#252; g&#246;receklerdi.Kefenin sargıları
aralanınca Prof. Kamile Şevki Mutlu, orada bulunanların
yardımıyla
katafalka &#231;ıktı ve Atat&#252;rk'&#252;n y&#252;z&#252;ne baktı. Ata'nın derisi
kahverengi
bir hal almış, ama y&#252;z hatları bozulmamıştı. Menderes sapsarı
olmuştu
Prof. Mutlu, g&#246;rd&#252;ğ&#252; tabloyu daha sonra ş&#246;yle
anlatacaktı:"Y&#252;z&#252;n&#252; &#246;rten
ıslak pamuk kitlesi kaldırılınca Ata'nın heykel gibi duran y&#252;z&#252;
ile
karşılaştım. Uzun sarı sa&#231;larından ince bir tutam, sol g&#246;z
kapağının
&#252;zerine d&#252;şm&#252;şt&#252;. Atat&#252;rk, Dolmabah&#231;e Sarayı'ndaki yatağında
uyuyor
gibiydi."
Prof. Mutlu, kenarda bekleyen komite &#252;yelerini tabutun
başına
&#231;ağırdı. Onlar da tek tek tabutun i&#231;ine baktılar.En başta
Başbakan
Adnan Menderes vardı. Koyu renk takım elbisesi i&#231;indeki Menderes
de
yanındakilerin yardımıyla katafalka &#231;ıktı,&#252;rkek bir şekilde
aşağı,
tabuta doğru baktı. O an ne olduğunu Prof. Kamile Mutlu'dan
aktaralım: "Menderes &#231;ok heyecanlandı.Rengi sapsarı oldu. Bir de
baktım
ki, m&#252;zenin kapısına doğru gidiyor. Atat&#252;rk'&#252;n y&#252;z&#252;ne bakmadı.
Tahmin
ediyorum, kendinde o kuvveti bulamadı. En sona Abd&#252;lhalik Renda
kalmıştı. O da Ata'yla karşı karşıya gelir gelmez tabutun yanına
yığılıverdi.
Salondaki herkes Atat&#252;rk'&#252; tek tek g&#246;rd&#252;kten sonra naaş,
tekrar
sol&#252;syonla ıslatıldı. Ata'nın başı pamuklarla &#246;rt&#252;ld&#252; ve v&#252;cudu
beyaz
kefenle sarıldı. Bu sırada bir komiser,orada g&#246;revli adli tıp
do&#231;enti Dr.
Cahit &#214;zen'in yanına yaklaşıp avucunda taşıdığı bir k&#226;ğıdı
g&#246;sterdi ve
ş&#246;yle dedi:"Bu k&#226;ğıdı,Atat&#252;rk'&#252;n hemşiresi Makbule Hanım
g&#246;nderdi.Kefenin i&#231;ine Atat&#252;rk'&#252;n g&#246;ğs&#252; &#252;st&#252;nekonmasını
istiyor."Do&#231;.
&#214;zen, k&#226;ğıda bir g&#246;z attı. Eski T&#252;rk&#231;e bir şeyler yazılıydı.
"B&#246;yle bir
k&#226;ğıdı Atat&#252;rk kabul etmez. Bize kızar, darılır" dedi.Komiser
k&#226;ğıdı
katlayıp cebine koydu ve uzaklaştı. B&#252;t&#252;n işlemler bittikten
sonra
salonda bulunanlar naaşın iki yanından ge&#231;ip hep bir ağızdan
besmele
&#231;ektiler ve cesedi yeni tabuta yerleştirdiler. Bu tabut da 15
yıl
i&#231;inde yattığı b&#252;y&#252;k g&#252;l ağacı tabutun i&#231;ine konuldu. &#220;zeri
bayrakla
&#246;rt&#252;ld&#252;kten sonra kapağı kapatıldı.
Ve 10 Kasım sabahı, Ata'nın naaşı 15 yıl &#246;nce onu
Dolmabah&#231;e'den Ankara'ya taşıyan top arabasına yerleştirilip son
durağı
olacak Anıtkabir'e taşındı. Artık ebediyen orada kalacaktı...
Atat&#252;rk'&#252;n tabutu, Menderes'in huzurunda a&#231;ılmıştı
Ata'nın 15 yıl Etnografya M&#252;zesi'nde bekletilen naaşı,12
askerin
omuzları &#252;zerinde oradan alınmış ve 136 asteğmenin &#231;ektiği bir
top
arabası ve matem marşı eşliğinde Anıtkabir'e taşınmıştı.Radyodan
naklen
yayımlanan o g&#246;rkemli t&#246;ren, en az 15 yıl &#246;nceki kadar
h&#252;z&#252;nl&#252;d&#252;r.Ancak
o t&#246;renden hemen &#246;nce yaşananlar, tarih&#231;ilerin pek ilgisini
&#231;ekmemiştir. Bilindiği gibi, Anıtkabir yapılana dek, Atat&#252;rk'&#252;n
naaşının korunabilmesi i&#231;in "tahnit" denilen bir işlem
yapılmıştı.
G&#252;lhane Patolojik Anatomi profes&#246;r&#252; Dr. L&#252;tfi Aksu tarafından
ger&#231;ekleştirilen bu işlem sırasında naaşa, şırıngayla &#246;zel bir
form&#252;l
enjekte edilmiş ve &#252;zerine form&#252;llerin yapıştırıldığı iki k&#252;&#231;&#252;k
ila&#231;
şişesi, Ata'nın koltuk altlarına yerleştirilmişti. Bu işlem
sayesinde
Ata'nın naaşı da -diyelim bug&#252;n Lenin'in mozolesinde olduğu gibi
-
&#246;ld&#252;ğ&#252; g&#252;nk&#252; haliyle korunabilirdi. Ancak İslam dini, &#246;l&#252;n&#252;n
defnini
şart koştuğundan,ge&#231;ici tahnitin bozulması şarttı.
Nakilden &#246;nce, bu işlem i&#231;in bir komite kuruldu. O
komite,t&#246;renden bir g&#252;n &#246;nce, Başbakan Adnan Menderes'in
huzurunda
Atat&#252;rk'&#252;n tabutunun a&#231;ılmasını kararlaştırdı.Tabut a&#231;ılınca
tahnit
bozulacak ve ceset &#231;&#252;r&#252;meye başlayacaktı.Bir başka deyişle
Atat&#252;rk'&#252;n
(mumyalanmış gibi) korunmuş naaşını son g&#246;renler, o t&#246;rene
katılanlar
olacaktı. Atat&#252;rk'le ilgili belgesel &#231;alışmaları sırasında o
t&#246;rene
katılanların bir kısmıyla konuşmuştuk.Bu yazıda yer alan
bilgilerin bir
kısmı o tanıklıklara, &#246;nemli bir b&#246;l&#252;m&#252; ise değerli Atat&#252;rk
araştırmacısı Prof. Dr. Utkan Kocat&#252;rk'&#252;n, Prof.Dr. Kamile Şevki
Mutlu
ile yaptığı sohbetten aktardıklarına dayanıyor.
Ata'nın yarım asır &#246;nceki son yolculuğu, sanırım bu
ayrıntılarla
daha da ilgin&#231; bir boyut kazanıyor.

Atat&#252;rk'&#252; son g&#246;renler anlatıyor:

'Y&#252;z&#252;nde iki g&#252;nl&#252;k sakal vardı'

Osman Ersoy ve Halide İntepe, 10 Kasım 1953'te
Etnografya
M&#252;zesi'nde asistan olarak &#231;alışıyorlardı. O y&#252;zden 50 yıl &#246;nceki
o
t&#246;reni ve tabutun i&#231;indeki Atat&#252;rk'&#252; son kez g&#246;rme fırsatı
buldular.
İzlenimlerini ş&#246;yle anlattılar:
• OSMAN ERSOY: "Sağlığında g&#246;rmemiştim Atat&#252;rk'&#252;... Korkun&#231;
heyecanlıydım. Biz &#231;alışanlar, asistanlar, memurlar sıra ile
katafalka
&#231;ıktık. Olduk&#231;a sararmış ve k&#252;&#231;&#252;lm&#252;ş bir &#231;ehre... 1 - 2 g&#252;nl&#252;k
sakalı
vardı. Kaşları fevkalade iyi şekilde fark ediliyordu."

' G&#246;zleri aralıktı'

• HALİDE İNTEPE: "Tabut kapanmadan en son gittim baktım.
Başı yana
doğru eğikti. Y&#252;z&#252; hi&#231; bozulmamıştı. Azıcık sakalları &#231;ıkmıştı.
Hani
insan hasret giderek &#246;l&#252;rse, g&#246;zleri aralık kalırmış ya, &#246;yle
aralıktı
g&#246;zleri... Ama bir &#246;l&#252; y&#252;z&#252; yoktu. Uyuyor gibiydi."


Alıntıdır<

yeter
07-04-2006, 20:22
Meşrutiyetin ilanı üzerine hürriyeti sağlamakta az veya çok gayret göstermiş olan subaylar, kendilerini birden bire politika içine yuvarlanmış buldular. Üst ve ast arasında orduyu ayakta tutan geleneksel saygı ve disiplin de çok azalmıştı. Bir gün, çok genç bir ittihattçı teğmenin, ömrünü savaş meydanlarında geçirmiş bir tümen kumandanından bahsederken:
-- adam yüzüme dik dik baktı. Fakat ben selam vermek bile istemedim. Dediğini yakın bir arkadaşım anlattı. Ne ittihat ve terakki cemiyeti subaylara ve ne de subaylar, cemiyet'e söz geçirmez oldular. Genel merkez insiyatifi kaybetti. Çünkü daha önce de anlattığım gibi ne bir programı ne de o programı uygulayacak lideri vardı. Talat (paşa) bir gün bize:
-- vallahi, ben de şaşırdım, kaldım. Suyun durulmasını bekliyoruz demişti. Olaylardan en ziyade, müteessir olan mustafa kemal'di. İhtilalden önce yaptığı uyarmaların hiç bir etki yaratmamış olduğunu görmüş, teesürü büsbütün artmıştı.
Diyor du ki:
-- ordu muhakkak ve derhal siyasetten çekilmelidir. Aksi takdirde, bir kudret olmak vasfını kaybedecektir. Bu ise memleket için bir felaket olacaktır.

Cebesoy, ali fuat; sınıf arkadaşım atatürk,
2. Baskı, istanbul 1981, s. 134 - 135
http://www.cagdastoplum.org/yayinda/anekdot/6-2.htm

yeter
07-04-2006, 20:25
İdealist

Erkanıharbiye mektebini bitirir bitirmez, staj bahanesiyle şam'da v. Ordu merkezine sürülmüştü.
O sırada, mensup olduğu süvari alayı, havran'da patlak veren bir isyanı bastırmaya sevkedilirken, mustafa kemal, şam'da alıkonmak istenmişti.
Bu hareket, çok ağırına gitti. Kıtasıyle berabe sevkini istemek için, alay kumandanına müracat etti. Alay kumandanı:
-- siz bu alayda stajyersiniz! Kumanda ettiğiniz bölüğün asıl kumandanı vazifesi başına geçmiştir. Harekata o gidecektri. Zaten siz erkanıharp zabitisiniz. Böylece çetin işlere gelemezsiniz. Biz, sizi istirahat edin diye şam'da bıraktık. Merak etmeyin, maaşınız verilecektir.
Deyince büsbütün sinirlenmiş. Fırka kumandanından da bir şey çıkmayacağını düşünerek, ordu kumandanı müşür hakkı paşa'ya başvurmak teşebbüsünde bulunmuş, fakat onun tarafından da kabul edilmediğini görünce, arkadaşı müfit'le beraber, atlarına binerek, habersizce, havran'a gitmişler, harekata iştirak ederek yararlıklar göstermişler.
Şam'a dönüşlerinde, karşılaştığı muameleyi bir türlü af ve hazmedemeyen mustafa kemal, bir gün çarşıda dolaşırken, tesadüfen girdiği bir dükkanda, tanıştığı -- bu dükkan sahibi -- tüccardan, -- bilahare çorum mebusu olan -- doktor mustafa cantekin ile ahbaplığı ilerletince, doktorun kendisine:
-- ihtilal yapmak lazım!.. Bu idareden başka türlü kurtulunmaz. Ben tıbbıye'nin son sınıfındayken bu emeli takip ettiğim için hapise tıkıldım, sonra , işte böyle sürüldüm. Benim kafamda brçok arkadaşlar var. Behemehal ihtilal yapmak lazım. Bu yolda ölmekten bile çekinmem!.. Deyince, mustafa kemal'in verdiği cevap:
-- hayır, mesele ölmekle bitmez!... Asıl, ölmeden evvel, idealimizi yaratmak, tahakkuk ettirmek ve yerleştirmek şattır!..
Olmuştu. Bu 1905 sensinde oluyordu. Ve o gece, orada, mustafa kemal, üç kafadar arkadaşıyla inkilap yolundaki ilk adımını atarak, (vatan ve hürriyet) cemiyetini kurmuştu.
Banoğlu, age, s: 72-73
http://www.cagdastoplum.org/yayinda/anekdot/6-2.htm

yeter
07-04-2006, 20:27
Atatürk ve kin

Atatürk' ün asla kini yoktur. Bir kimseye nekadar kızarsa kızsın, bir süre sonra affeder, onları unutur, birdaha tekrar edilmesini ile arzu etmezdi. Bu yüzden civarındakilerden birçokları zaman zaman gözden düşer, sonra yeniden affedilir, yeniden eski mevkiini alırdı. Fakat, asla göz yummadığı şey, bir kimsenin ekmeğiyle oynanmasıydı.
Yeni harflerin en büyük taassupla takip edildiği bir devirde bir seyehati esnasında bir hükümet bürosuna girdi. Açtığı bir defterde ir deste eski harflerle yazılmış notlar ve kağıtlar buldu. Defterin sahibi yaşlı bir memurdu.

Atatürk, hayatında ender rastlanan bir hiddetle memurdan başladı. Amirde bitirdi, hepsini kovdu. Dışarı çıkarken de:
Bunlar mikroptur, efendim! Milli bünyenin iyiliği namına temizlemeli!.. Diye bağırdı.
Akşam oldu. Vilayet konağında bir ziyafet vardı. Bir aralık söz yine yeni harflere geldi. Atatürk, valiye sordu:
--bugünkü yobazlara ne yaptın?
Vali:
--görevlerine son verdim, paşam. Esasen ücretli hizmetlilerdi.
Atatürk durakladı. Sonra usulca:
--o olmadı işte!.. Dedi. Bu adam kabahatli, muhakkak!.. Fakat, çoluğu çocuğunun suçu ne?. . Onları aç bırakmaya hakkımız yok. Onu görevine usulca iade at!.. Biz adamları cezalandırmayız, ama ekmekle oynamak doğru değildir!..
Banoğlu, age, s: 354
http://www.cagdastoplum.org/yayinda/anekdot/6-2.htm

yeter
07-04-2006, 20:28
Baskın, zafer için birinci anahtardır

Olay, harp okulu'nda geçmiştir:
Öğretmen cümlesini henüz bitirmemişti ki, kapı birdenbire açılarak atatürk yanlarında yaverleri olduğu halde sınıfa giriyor.
Öğretmen:
--kalk!.. Diye bağırıyor.
Bütün öğrenci çelik yaydan fırlayan ok gibi ayağa kalkıyor. Atatürk yavaş yavaş kürsü tarafına giderek oturmalarını emrediyor. Öğretmen, kendisini taktim ettikten sonra anlattığı dersin konusunu kısaca izah ediyor.
Atatürk, gelişi güzel bir öğrencinin yanına oturuyor ve öğretmenin dersine devam etmesini istiyor.
On dakikalık bir zaman geçiyor. Sınıfın tavanında birnevi alıcı ve verici tertibat bulunan ve doğrudan doğruya okul komutanı odasıyla irtibatlandırılmış bir çeşit radyo işlemeye başlıyor. (öğrenci arasında ona espiyon adı verilmiştir. ) gürültüler arasında okul komunatının sesi duyuluyor:
--o kısımda hangi öğretmen var;?. .
Öğretmen hemen cevap veriyor:
--harp tarihi öğretmeni kurmay bnb... ... ... ... ... . .
--atatürk sınıflara girdiği zaman tekmil verilecek ve anlatılacak ders kısaca kendisine izah edilecektir.
--atatürk şuan da sınıfta bulunmaktadır komutanım!..
Öğretmen cevap verince makina kapanıyor. Bu olaya atatürk hiç sesinği çıkarmıyor, öğretmende anlatmasına devam ediyor.
Lakin bütün öğrenciler hayretler içerisindedir. Nasıl olmuştu da atatürk için bu kadar tertibat alan okul komutanının o'nun geldiğinden haberi olmamıştı?. . Biraz sonra okul komutanı da yavaşça sınıfa giriyor, kaıp yanında ayakta duruyor. Korku ve heycandan sapsarı olmuştur. Atatürk'ün geldiğimden nasıl haberim olmadı, nereden ve nasıl geldi? Der gibi bir öğretmene, bir de öğrencilere şaşkın şaşkın bakıyor.
Atatürk ağır ağır oturduğu sıradan kalkıyor ve kürsüye geliyor:
--arakadaşlar, diyor. Afyon taarruzunu baskın ile nasıl kazandığımızı öğretmeniniz size detaylarıyla anlattı. Yunanlılar altı ayda geçilmesi imkansız dedikleri mevzilerini altı saatten daha kısa bir sürede yarmaya muaaffak oluşumuzun sırrı bundan başka bir şey değildir... Şu anda sizin yanınıza gelişimde bir baskın sonucudur. Bunun etkisini sizlere bırakıyorum. Yalnız şunu unutmayınız ki: "baskın zafer için birinci anahtardır. "
Banoğlu, age, s:489
http://www.cagdastoplum.org/yayinda/anekdot/6-2.htm

yeter
07-04-2006, 20:29
Atatürk'ün en sevinçli dakikaları

Rahmetli tahsin uzer'in anılarından:
Atatürk, trabzon'da bütün mallarını millete bağışladığı gündü:
--hayatımın, hatırlayabildiğim en sevinçli dakikalarını yaşıyoruz! Dedi.
Gözlerini salonun içinde dolaştırarak ekledi:
--yıllarca önceden düşündüğüm bu işi, trabzon'da tamamalamak mukaddermiş!...
Banoğlu, age, s:567

yeter
07-04-2006, 20:36
YANINA ALDIĞI İLK ER

O, Samsun'a çıktığı zaman, üstü başı yırtık, postalları patlamış, silahsız bir er gördü. Yüzünün rengi bakıra dönmüş, yağlan eriyip kemik ve sinir kalmış bu Türk askeri ağlıyordu. O'na sordu:
- Asker ağlamaz arkadaş, sen ne ağlıyorsun?
Er irkildi, başını kaldırdı. Bu sesi tanıyordu ve bu yüz ona yabancı değildi. Hemen doğruldu ve Anafartalar'daki Komutanını çelik yay gibi selamladı.
- Söyle niçin ağlıyorsun?
İç Anadolu'nun yanık yürekli çocuğu içini çekti:
- Düşman memleketi bastı, hükümet beni terhis etti. Silahımızı elimizden aldı. Toprağıma giren düşmanı ne ile öldüreceğim? Kemal Atatürk, er'in omzuna elini koydu:
- Üzülme çocuğum, dedi. Gel benimle!
Ve Samsun deposunda giydirilip silahlandırarak yanına aldığı ilk er bu Mehmetçik oldu.

Burhan Cahit MORKAYA

yeter
07-04-2006, 20:43
ABDÜLHAMİD

1937 yılında idi. Yaz aylarından biri. Doğrudan doğruya kendi kontrolündeki bir gazetede "Makedonya" adlı bir eserim tefrika ediliyordu. Bir akşam üstü Başyaver Celâl (Üner) Bey beni telefonla aradı. Dolmabahçe Sarayı'na davet edildim. Ve Saraya gidince de, hemen hiç bekletilmeden, üst kata çıkarıldım. Bir kapı açıldı, kendimi Büyük Adamın karşısında buldum. Saygılarımı bildirince, belli bir iki nezaket cümlesi ile beni okşadı. Sonra:
- Yazını okuyorum, dedi. Hürriyetin ilân edildiği zaman küçük bir çocuk olman lâzım. Fakat kutlarım, o günleri iyi canlandırıyorsun. Yalnız Abdülhamid'i hiç sevmediğin belli.

Biraz durdu. Elindeki bir renkli kalemi, önünde açık duran kalın ciltli bir Fransızca kitaba dikine vurarak düşünür gibi oldu. Ben susuyordum. Bu hal bir iki dakika devam etti. Sonra birdenbire şu sözler çıktı ağzından:
- Sevme Abdülhamid'i! Yine de sevme! Fakat sakın anısına hakaret edeyim deme. Senin kuşağın biraz daha ölçülü kararlar vermeye alışmalı. Bak çocuk! Kişisel kanımı kısaca söyleyeyim: Tecrübe göstermiştir ki, toprakları üstünde yaşayan insanların çoğunun durumu kuşkulu ve sınırları yalnız düşmanlarla çevrili bir büyük devlette, Abdülhamid'in yönetimi büyük hoşgörüdür. Hele bu yönetim on dokuzuncu yüzyılın son yıllarında uygulanmış olursa...

Bunun üzerine ayrılmama müsaade buyurmuşlardı. Saygılarımı tekrarlayarak huzurundan uzaklaştım.

Nizamettin Nazif TEPEDELENLİOĞLU

Kaynak: Hürriyet Gazetesi, 31.07.1958

yeter
07-04-2006, 20:46
GENELGEYLE DEVRİM OLMAZ

1924 yılının ilkbaharıydı. Erzurum ve Pasinler'de depremde birçok köyün evleri yıkılmıştı. Zarar gören halkla görüşmek için Pasinler'e gelen Atatürk, halkın içinden ihtiyar bir köylüyü çağırdı:
- Depremden çok zarar gördün mü, baba? diye sordu. Atatürk ihtiyarın şüphesini görünce, tekrar sordu:
- Hükümet sana kaç lira verse, zararını karşılayabilirsin? İhtiyar, Kürt şivesiyle:
- Valle Padişah bilir! dedi
Atatürk gülümsedi. Yumuşak bir sesle:
- Baba, Padişah yok; onları siz kaldırmadınız mı? Söyle bakalım zararın ne?
İhtiyar tekrar etti:
- Padişah bilir!...

Bu cevap karşısında kaşları çatılan Atatürk, Kaymakam'a döndü:
- Siz daha devrimi yaymamışsınız! dedi
Bu sırada görevini başarmış insanlara özgü bir ağırbaşlılıkla ortaya atılan tahrirat katibi:
- Köylere genelge yolladık Paşam, dedi. Atatürk'ün fırtınalı yüzü, daha çok karıştı:
- Oğlum, dedi, genelgeyle devrim olamaz!..."

Ahmet Hidayet Reel

hexedemical
13-04-2006, 03:22
biliyormudunuz..
Atat&#252;rk`&#252;n d&#252;nyada `baş&#246;ğretmen` sıfatlı tek lider olduğunu


Bir geometri kitabı yazdığını. &#220;&#231;gen, a&#231;ı, dikd&#246;rtgen gibi ve
48 tane geometri teriminin (T&#252;rk&#231;e) isim babasını bu yazdığı kitapla bizzat
Mustafa Kemal olduğunu


Bir r&#246;portajda "Birleşmiş Milletlere &#252;ye olmayı d&#252;ş&#252;n&#252;yor musunuz?" diye
sorulur, Atat&#252;rk: "Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz m&#252;racaat etmeyiz
&#252;ye olmak i&#231;in. Davet gelirse d&#252;ş&#252;n&#252;r&#252;z". BM yasasını değiştirir ve ilk davet
edilen &#252;lke biz oluruz


Yıl 1938, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı d&#246;nemi.
Birden &#231;ok sıkılır ve yanında duran y&#252;z yirmiden fazla kişiye d&#246;ner ve aynen
ş&#246;yle der: "Şu anda hi&#231;birinizi değil, b&#252;y&#252;k istidadı ile Mustafa Kemal'i g&#246;rmek
i&#231;in neler vermezdim"


Yıl 2000, ABD Başkanı`nın milenyum mesajından bir alıntı : "Bug&#252;n milenyumun
hi&#231; ş&#252;phe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atat&#252;rk' t&#252;r. &#199;&#252;nk&#252; o yılın
değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir"


Yıl 1938, Ata`nın &#246;l&#252;m&#252;nde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiir`den alıntı
: "Allah bir &#252;lkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına
Mustafa Kemal gibi lider getirir"

Norve&#231;&#231;e`de `Atat&#252;rk gibi olmak` diye bir deyim olduğunu

Kurtuluş Savaşında r&#252;tbe alan bir &#231;ok kadın askerlerimiz var. Ama d&#252;nya
tarihine ge&#231;en tek bir &#252;steğmenimiz var; 700 erkek, 43 kadından oluşan bir
m&#252;frezenin reiseliğine bizzat Atat&#252;rk tarafından atanmış &#220;stteğmen Kara Fatma

`Atat&#252;rk &#231;i&#231;eği`nin adını, &#231;i&#231;eği bulan Wanderbit &#220;niversitesi
profes&#246;rlerinden doktor Kirk Landın`in koyduğunu ve bu &#231;i&#231;eğin t&#252;m d&#252;nyada bu
isimle &#252;retilip satıldığını

Yunan başkomutanı Trikopis`in, hi&#231;bir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet
bayramında Atina'daki T&#252;rk b&#252;y&#252;kel&#231;iliğine giderek, Atat&#252;rk`&#252;n resminin &#246;n&#252;ne
ge&#231;tiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu


`Mimber` adında bir gazete &#231;ıkarttığını ve 52 sayı yayımlanan gazetede ilk
defa sans&#252;r kelimesi ge&#231;tiğini

Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı vasiyetinde mezar taşına yazılmasını istediği
metni bırakmıştır. Diyor ki: "B&#252;t&#252;n &#246;mr&#252;m boyunca T&#252;rkiye'nin lideri Mustafa
Kemal Atat&#252;rk'&#252; anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu &#246;ld&#252;m"

Yıl 2005, Amerika'nın en &#252;nl&#252; ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un
&#246;nerisi "T&#252;rkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atat&#252;rk' &#252; &#246;rnek alsın yeter"



ATAMIZ.... bunu başka kim yapardı ki!!!!!
İzmir kurtuldu, &#231;ok tatlı bir yorgunluk, Ankara'ya hareket edecekler.
Trene binerler kompartımana &#231;ekilirler.
Ertesi g&#252;n kompartımanı &#231;alar, yaveri a&#231;ar.
Yorgun, bitkin, kravatını yıkamaktadır Atat&#252;rk.
Yaveri: -"ya paşam bu ne hal hi&#231; uyumadınız herhalde niye b&#246;ylesiniz" der. -"
Ya &#231;ocuklar kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşunuz.
Kolumu yastık yaptım ağrıdı, setremi yastık yaptım &#252;ş&#252;d&#252;m, bende uyumadım kalktım" der.
Yaveri; "Aman paşam !
Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla battaniye getirirdik" der.
Ve bir &#252;lke kurtarmaktan d&#246;nen komutan s&#246;yl&#252;yor bunları.
> Tarihi bir cevap derki:
-"Ge&#231; farkettim hepiniz en az benim kadar yorgundunuz.
Hi&#231;birinize kıyamadım.
&#214;nemli olan benim uyumam değil milletimin rahat uyuması

bonzai
13-04-2006, 22:52
:confused: Bu yazıyı "Hindistan Başbakanının ATATÜRK' e verdiği hediye " topiğinde yazdım ve buraya da yazıyorum çünkü hem raytingi yüksek hem de "sabit".

O halının ATA' nın ölümünden önce dokunup ATA' ya hediye edildiğini aklım almıyor. Bu resim internette yoğun bir şekilde dolaşıyor. Sanırım haberdar olmaya kalmamıştır
Bence mutlaka Devlet tarafından o da yapmazsa Atatürkçü Düşünce Derneği tarafından araştırılması gereken bir konu.
Eğer gerçekten öyle ise, günümüz hem din hem de bilim anlayışlarını gözden geçirmek ve bilinenden başka gerçeklerinde var olduğuna inanmak gerekiyor.
Yok öyle değilde 10.kasım.1938 den sonra yapılmış ise, böyle bir safsatanın söylenti olarak yayılmasının önüne geçmek gerekir.
Atatürk' le ilgili gerçeklere aykırı safsataların yayılması Atatürkçü düşünceye ancak zarar verir.
Bu konuda daha geniş bilgisi olanların bizi aydınlatmalarını diliyorum.
Saygılarımla

hexedemical
14-04-2006, 04:12
ATAMIZIN İSLAMİYETE BAKIŞI

http://www.harunyahya.org/kitap/dindar_ataturk/res/011.jpg
Atat&#252;rk'e g&#246;re, Osmanlı İmparatorluğu'nun &#231;&#246;k&#252;ş&#252;n&#252; hazırlayan &#246;nemli sebeplerden birisi İslamiyet'ten uzaklaşmaktı:

'T&#252;rkler' diyor Atat&#252;rk, 'İslam oldukları halde, bozulmaya, yoksulluğa, gerilemeye maruz kaldılar; ge&#231;mişin batıl alışkanlık ve inan&#231;larıyla İslamiyet'i karıştırdıkları ve bu suretle ger&#231;ek İslamiyet'ten uzaklaştıkları i&#231;in, kendilerini d&#252;şmanlarının esiri yaptılar. Ger&#231;ek İslam'ın &#231;ok y&#252;ce, &#231;ok kıymetli ger&#231;eklerini olduğu gibi almamakta inat&#231;ı bulundular. İşte gerilememizin belli başlı sebeplerini bu nokta teşkil ediyor... 4

Evet, T&#252;rk insanının yaşadığı din ger&#231;ek İslam'dan uzak, hurafeler ve batıl inan&#231;lar &#252;zerine kurulu bir dindi. Bu din, T&#252;rkiye'yi karanlığa g&#246;t&#252;r&#252;yordu. Bu gidişi durdurmanın tek &#231;aresi vardı: Ger&#231;ek İslam'ın halka anlatılması... Yani hurafeleri, batıl inan&#231;ları i&#231;inde barındırmayan, Atat&#252;rk'&#252;n, 'akla, fenne, ilme uygun...'5 dediği, dinin &#246;z&#252;n&#252; teşkil eden Kuran'ın anlatılması gerekiyordu. Atat&#252;rk bu ama&#231;la şunları s&#246;yl&#252;yordu:

T&#252;rkler, dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun i&#231;in Kuran, T&#252;rk&#231;e olmalıdır. 6


T&#252;rk Kuran'ın arkasında koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, i&#231;inde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım; arkasında koştuğu Kitap'ta neler olduğunu T&#252;rk anlasın. 7

Atat&#252;rk, Kuran'a olan bağlılığını onu 'Kitab-ı Ekmel' yani (En M&#252;kemmel Kitap)8 diye tanımlayarak dile getiriyordu. Dolmabah&#231;e Sarayı ve &#199;ankaya K&#246;şk&#252;'ne hafızları &#231;ağırtarak sık sık Kuran okutmuş, ayetler &#252;zerinde incelemelerde bulunmuş ve hafızlarla meal ve tefsir konularında fikir alış verişinde bulunmuştu.

http://www.harunyahya.org/kitap/dindar_ataturk/res/013.jpg

Atat&#252;rk, dinimizin akıl ve mantığa uygun olduğunu da aşağıdaki s&#246;zleriyle belirtmiştir:

Bilhassa bizim dinimiz i&#231;in herkesin elinde bir &#246;l&#231;&#252; vardır. Bu &#246;l&#231;&#252; ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, İslam'ın menfaatine uygunsa kimseye sormayın. O şey dinidir. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı m&#252;kemmel olmazdı, son din olmazdı. 10

İslam Dini hakkında bu kadar g&#252;zel fikirlere sahip olan ve her ortamda bu d&#252;ş&#252;ncelerini dile getiren Atat&#252;rk, a&#231;ıktır ki Allah'tan korkan, Allah'ın emirlerini elinden geldiği kadar yerine getirmeye &#231;alışan bir M&#252;sl&#252;mandı.
http://www.harunyahya.org/kitap/dindar_ataturk/res/015.jpg

Atat&#252;rk; Peygamber Efendimizi &#231;ok iyi tanımış, onun &#252;st&#252;n &#246;zelliklerini &#231;eşitli vesilelerle anlatmıştır:

O, Allah'ın birinci ve en b&#252;y&#252;k kuludur. O'nun izinde bug&#252;n milyonlarca insan y&#252;r&#252;yor. Benim, senin adın silinir; fakat sonuca kadar O, &#246;l&#252;ms&#252;zd&#252;r. 11


Tarih, hakikatleri tahrif eden bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. Bu k&#252;&#231;&#252;k harbte bile asker&#238; deh&#226;sı kadar siyas&#238; g&#246;r&#252;ş&#252;yle de y&#252;kselen bir insanı, cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim tarih &#231;alışmamıza katılamazlar. Hz. Muhammed (sav) bu harb sonunda &#231;evresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak, galip d&#252;şmanı takibe kalkışmamış olsaydı, bug&#252;n yery&#252;z&#252;nde M&#252;sl&#252;manlık diye bir varlık g&#246;r&#252;lemezdi. 12

'O'nun hak peygamber olduğundan ş&#252;phe edenler, şu haritaya baksınlar ve Bedir destanını okusunlar.

Hz. Muhammed (sav)'in bir avu&#231; imanlı M&#252;sl&#252;manla mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir'de kazandığı zafer, fani insanların karı değildir; O'nun peygamber olduğunun en kuvvetli işareti işte bu savaştır. 13
http://www.harunyahya.org/kitap/dindar_ataturk/res/015a.jpg
Atat&#252;rk'&#252;n Hz. Muhammed (sav)'e duyulacak sevgiyi tarif ettiği s&#246;zleri ise ş&#246;yledir:

B&#252;y&#252;k bir inkılap yapan Hazreti Muhammed (sav)'e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir.14


İslam Dininin son ve m&#252;kemmel din, Peygamberimiz (sav)'in de son peygamber olduğunu her fırsatta vurgulayan Atat&#252;rk, ulusuna da dindar olmayı, dinini &#246;ğrenmeyi &#246;ğ&#252;tlemiştir.




[I]Evet, T&#252;rk insanının yaşadığı din ger&#231;ek İslam'dan uzak, hurafeler ve batıl inan&#231;lar &#252;zerine kurulu bir dindi. Bu din, T&#252;rkiye'yi karanlığa g&#246;t&#252;r&#252;yordu. Bu gidişi durdurmanın tek &#231;aresi vardı: Ger&#231;ek İslam'ın halka anlatılması... Yani hurafeleri, batıl inan&#231;ları i&#231;inde barındırmayan, Atat&#252;rk'&#252;n, 'akla, fenne, ilme uygun...'5 dediği, dinin &#246;z&#252;n&#252; teşkil eden Kuran'ın anlatılması gerekiyordu. Atat&#252;rk bu ama&#231;la şunları s&#246;yl&#252;yordu: T&#252;rkler, dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun i&#231;in Kuran, T&#252;rk&#231;e olmalıdır. 6


T&#252;rk Kuran'ın arkasında koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor, i&#231;inde neler var bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım; arkasında koştuğu Kitap'ta neler olduğunu T&#252;rk anlasın. 7
O, Allah'ın birinci ve en b&#252;y&#252;k kuludur. O'nun izinde bug&#252;n milyonlarca insan y&#252;r&#252;yor. Benim, senin adın silinir; fakat sonuca kadar O, &#246;l&#252;ms&#252;zd&#252;r. 11

Tarih, hakikatleri tahrif eden bir sanat değil, belirten bir ilim olmalıdır. Bu k&#252;&#231;&#252;k harbte bile asker&#238; deh&#226;sı kadar siyas&#238; g&#246;r&#252;ş&#252;yle de y&#252;kselen bir insanı, cezbeli bir derviş gibi tasvire yeltenen cahil serseriler, bizim tarih &#231;alışmamıza katılamazlar. Hz. Muhammed (sav) bu harb sonunda &#231;evresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı olmasına bakmayarak, galip d&#252;şmanı takibe kalkışmamış olsaydı, bug&#252;n yery&#252;z&#252;nde M&#252;sl&#252;manlık diye bir varlık g&#246;r&#252;lemezdi. 12

'O'nun hak peygamber olduğundan ş&#252;phe edenler, şu haritaya baksınlar ve Bedir destanını okusunlar.

B&#252;y&#252;k bir inkılap yapan Hazreti Muhammed (sav)'e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir.14

KAYNAKLAR
3 Atat&#252;rk SD; II, s. 66-67
4 Sadi Borak, Atat&#252;rk ve Din, s. 36-37 ( R&#246;nesans,Aralık 1991, s. 61)
5 İzmir, 3 Şubat 1923, Atat&#252;rk Diyor ki, Varlık Yayınları, s. 46
6 Osman Ergin, T&#252;rk Maarif Tarihi 1-5, 1977 (A. G&#252;rtaş, s. 41)
7 Osman Ergin, T&#252;rk Maarif Tarihi 1-5, İstanbul 1977 (A. G&#252;rtaş, s. 41)
8 Prof. Enver Ziya Karal, Atat&#252;rk'ten D&#252;ş&#252;nceler, İş Bankası Yayınları,1969 (A. G&#252;rtaş, s. 39)
9 Atat&#252;rk'&#252;n S&#246;ylev ve Deme&#231;leri, 1959, c. 2, s. 86 (Atat&#252;rk'&#252;n D&#252;ş&#252;nce Yapısı, G.T&#252;fek&#231;i, s. 117)"
10 Atat&#252;rk'&#252;n S.D. II, 1923, s. 127
11 Dr. Utkan Kocat&#252;rk, Atat&#252;rk'&#252;n Fikir ve D&#252;ş&#252;nceleri (Atat&#252;rk ve Din Eğitimi, A. G&#252;rtaş, s. 26)
12 Şemsettin G&#252;naltay, &#220;lk&#252; Dergisi, Cilt: 9, Sayı: 100, 1945, s. 3
13 Hakikati Tasvir, "Ş. G&#252;naltay'ın Anıları"( A. G&#252;rtaş, s. 26)
14 Şemsettin G&#252;naltay, &#220;lk&#252; Dergisi, sayı 100, s. 4

baron11
14-04-2006, 21:24
http://img137.imageshack.us/img137/9094/x1pmo15miiw1viqkgg7ru6ixep1l3q.jpg

Cellux
19-04-2006, 23:54
43718


Türk Milleti!

Kurtuluş Savaşına başladığımızın onbeşinci yılındayız. Bugün
Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır.

Kutlu olsun!

Bu anda, büyük Türk milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne
kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.

Yurttaşlarım!

Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli, Türk
kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir.

Bundaki muvaffakiyeti, Türk Milletinin ve onun değerli ordusunun bir
ve beraber olarak, azimkarane yürümesine borçluyuz.

Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz, Çünkü, daha çok ve daha
büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.

Yurdumuzu, dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine
çıkaracağız. Milletimizi, en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip
kılacağiz. Milli kültürümüzü, muasir medeniyet seviyesinin üstüne
çıkaracağız.

Bunun için, bizce zaman ölçüsü, geçmis asırların gevşetici zihniyetine
göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir.
Geçen zamana nispetle daha çok çalışacağız, daha az zamanda daha
büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem
yoktur.

Çünkü,Türk milletinin karakteri yüksektir; Türk milleti
çalışkandır;Türk milleti zekidir. Çünkü, Türk milleti milli birlik ve
beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin,
yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında
tuttuğu meşale, müspet ilimdir.

Şunu da ehemmiyetle tebaruz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti
olanTürk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda
yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini,
yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara
sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve
tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür.

Türk milletine çok yakışan bu ülkü, onu, bütün beşeriyette, hakiki
huzurun temini yolunda, kendine düşen medeni vazifeyi yapmakta
muvaffak kılacaktır.

Büyük Türk milleti!

On beş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi
işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiç birinde milletimin hakkımdaki
itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadim.

Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir
bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu,
bütün medeni alem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla
şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük
medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafi ile, atının yüksek medeniyet
ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktir.

Türk milleti!

Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha
büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden
dilerim.

Ne mutlu Türküm diyene!


Ankara, 29 Ekim 1933

Cellux
20-04-2006, 14:49
43787


Ataturk
Mümin Sekman'ın "HER ŞEY SENİNLE BAŞLAR / KİŞİSEL KURTULUŞ SAVAŞINIZI
BAŞLATIN" başlıklı kitabından:
"Hayatı Çaresizliklerle Dolu Bir Adamın Öyküsüdür!"
7 yaşındayken babasını kaybetti ve yetim kaldı. Yalnız ve içine
kapanık biri olarak yaşamaya, oradan oraya sürüklenmeye başladı.
8 yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı. Zamanını tarlalarda
kargaları kovalamakla geçirdi.
10 yaşında yüzü kanlar içinde kalacak şekilde, yeni okulundaki
hocasından dayak yedi. Ailesi onu okuldan aldı. Sinirden ve korkudan
üç gün evinden çıkamadı.
17 yaşında hayalindeki okulun istediği bölümü için gerekli not
ortalamasını tutturamadı.
24 yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay tek başına bir
hücrede hapis yattı.
25 yaşında sürgüne gönderildi.
27 yaşında kendisinden bir yaş büyük meslektaşı, kendisinin de üyesi
bulunduğu derneğin çalışmaları ile kahraman ilan edilirken, kendisi
hiç önemsenmiyordu. Doğduğu şehrin merkezinde rakibi törenlerle
karşılanırken, o kalabalık arasında yalnız başına olanları izliyordu.
30 yaşında kendisi başka şehirleri düşman elinden kurtarmaya
çalışırken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti.
30 yaşında amiri, onu kendisinden uzaklaştırmak için başka göreve
atanmasını sağladı. Yeni görevinde fiilen işsiz bırakıldı. Aylarca boş
kaldı.
37 yaşında böbrek hastalığından Viyana'da 2 ay hasta ve yalnız halde yattı.
37 yaşında komutan olarak yeni atandığı ordu dağıtıldı.
38 yaşında Savunma Bakanı tarafından görevinden atıldı.
38 yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi bile
yoktu ve başkasından bir redingot ödünç aldı. Ayrıca cebinde sadece 80
lirası vardı.
38 yaşında kendisi için tutuklama kararı çıkarıldı.
38 yaşında en yakın beş arkadaşından üçü, onun Kongre temsil heyetine
üye olmaması için oy kullandı.
39 yaşında idam cezasına çarptırıldı
Sonra ne mi oldu?
42 yaşında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu!
İÇİMİZDEN BİRİ?!
Okuduğunuz öykü efsanevi lider Mustafa Kemal Atatürk'e aittir.
Şimdi düşünün, sizin başarılı olmanızı engelleyen ama Atatürk'ün
karşısına çıkmamış bir engel var mı?
Başarınızın önündeki engel ne?
Paranız mı yok?
Atatürk'ün de yoktu!
Sağlığınız mı bozuk?
Atatürk'ün de bozuktu!
Çevrenizde sizi çekemeyenler mi var?
Atatürk'ün de vardı!
Bazı yakın arkadaşlarınız sizi arkadan mı vurdu?
Atatürk'ü de vurdular!
Aileniz çok zengin değil miydi?
Atatürk'ünki de değildi!
Amirleriniz hakkınızı mı yiyor?
Atatürk'ünkini de yemişlerdi!
Sizden daha beceriksiz ama hırslı insanlar, sizden daha hızlı yükselip
size amirlik mi yapıyor? Atatürk'ün de başına gelmişti!
Geçmişte bazı denemelerinizde başarısız mı oldunuz?
Atatürk de olmuştu!
Hakkınızda idam fermanı çıktığı için mi başarılı olamıyorsunuz?
Atatürk'ün de başına gelmişti!
Gündelik hayatta karşılaştığımız küçük ya da büyük kişisel sorunlar
büyük başarıların önünde engel değildir.
Atatürk kişisel kurtuluş savaşı ile ülkeyi kurtarma savaşını birlikte
götürebilmişti.
Ona, "Para yok" dediler, "Bulunur" dedi, "Düşman çok" dediler, "Yenilir" dedi.
Ve sonunda tüm dedikleri oldu!
Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi'nde niçin, "Vazifeye atılmak için içinde
bulunduğun şartların imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin," dediğini
sanırım daha iyi anladınız.
Atatürk büyük yaşamak için yapılması gerekenleri de özetlemiş:
"Büyüklük odur ki, hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi
aldatmayacaksın, memleket için gerçek ülkü neyse onu görecek, o hedefe
yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, herkes seni
yolundan çevirmeye çalışacaktır. İşte sen burada direneceksin. Önünde
sonsuz engeller yığılacaktır. Kendini büyük değil küçük, araçsız, hiç
telakki edecek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak o engelleri
aşacaksın. Ondan sonra sana büyüksün derlerse, bunu diyenlere de
güleceksin."

baron11
27-04-2006, 12:31
(Araştırmacı Yazar İlknur Güntürkün Kalıpçı`nın `İçimizden Biri
Atatürk` adlı yazısından alıntıdır)

Atatürk`ün dünyada `başöğretmen` sıfatlı tek lider olduğunu

Bir geometri kitabı yazdığını. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48
tane geometri teriminin (Türkçe) isim babasını bu yazdığı kitapla
bizzat Mustafa Kemal olduğunu

Bir röportajda "Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor
musunuz?" diye sorulur, Atatürk: "Şartlarımızı koyarız, kabullerine
bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Davet gelirse
düşünürüz". BM yasasını değiştirir ve ilk davet edilen ülke biz
oluruz

Yıl 1938, General McArthur' un en zor, en problemli, en buhranlı
dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla
kişiye döner ve aynen şöyle der: "Şu anda hiçbirinizi değil, büyük
istidadı ile Mustafa Kemal 'i görmek için neler vermezdim"


Yıl 2000, ABD Başkanı`nın milenyum mesajından bir
alıntı : "Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı
Mustafa Kemal Atatürk' tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri
olabilmeyi başarmış tek liderdir"

Yıl 1938, Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir
şiir`den alıntı : "Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun
elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir"

Norveççe`de `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim olduğunu

Kurtuluş Savaşında rütbe alan bir çok kadın askerlerimiz var.
Ama dünya tarihine geçen tek bir üsteğmenimiz var; 700 erkek, 43
kadından oluşan bir müfrezenin reiseliğine bizzat Atatürk tarafından
atanmış Üstteğmen Fatma

Atatürk çiçeği`nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi
profesörlerinden doktor Kirk Landın`in koyduğunu ve bu çiçeğin tüm
dünyada bu isimle üretilip satıldığını

Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan
her Cumhuriyet bayramında Atina 'daki Türk büyükelçiliğine giderek,
Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu

`Mimber` adında bir gazete çıkarttığını ve 52 sayı yayımlanan
gazetede ilk defa sansür kelimesi geçtiğini


Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı vasiyetinde mezar taşına
yazılmasını istediği metni bırakmıştır. Diyor ki: "Bütün ömrüm
boyunca Türkiye 'nin lideri Mustafa Kemal Atatürk' ü anlamış ve
uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm" (El oğlu anlamış mezarına yazdırıyor, biz hala düşünüyoruz!!!)


Yıl 2005, Amerika'nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr.
Johns`un önerisi "Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk ' ü
örnek alsın yeter"

"Milletimi şimdiye kadar söylediğim sözlerle ve hareketlerimle
aldatmamış olmakla gurur duyuyorum." M.Kemal ATATATÜRK

neuromancer
28-04-2006, 09:45
Güzel bir albüm olmuş. Türkçesi de olsaydı keşke.

http://www.fatherofturks.com/AtaENGLISH_files/frame.htm

bikmisbroker
28-04-2006, 15:17
DUN..

KOVAN
Mart 1921 - İnönü Ovası
İnsanın iflahını kesen buz gibi bozkır ayazında Ethem Çavuş'un sırtı üşüyor, avuçları ise kızgın mermi kovanlarına çıplak elle dokunduğu için alev alev yanıyordu. Top atışı on sekiz saattir durmaksızın sürüyordu ve bunca süreden sonra elleri neredeyse duyarsızlaşmıştı.
Sabit, artmayan, ıstırap verici sayılmayacak basit bir sızlama gibiydi sadece. Oysa her iki avucu da tamamen su toplamış, kabarmıştı. Mart ayazında esen poyraz, İnönü ovasından kalkan tozu düşmana doğru süpürüyor, süvariler düşman hatlarına doğru, poyrazdan da hızlı hücum ediyorlardı. At kişnemeleri, top gümbürtüleri, insan çığlıkları, tüfek sesleri, süngü ve kılıç şakırtıları birbirine karışmış, Ethem Çavuş'un yarı sağır kulaklarında değişmez, bitimsiz bir savaş uğultusu haline gelmişti. Her ses o tek sesin minik bir harmoniği, o polifonik ezginin bir anda işitilip kaybolan notaları gibiydi. Ethem Çavuş, 75 mm'lik topu durmaksızın dolduruyor, her seferinde besmele çekip keşif kolundan bildirilen menzillere kıyamet yağdırıyordu.
Artık otomatik hale gelmiş hareketlerle sandıktan mermi alıyor, topa sürüyor, ateşliyor, boş kovanı çıkarıp ayaklarının dibindeki başka bir sandığa atıyordu. O anda eline bir somun ekmek verseler, onu bile topun mermi yatağına sürebilirdi.
Sandıkta kalan sondan üçüncü mermiyi aldığında bir an duraksadı.
Merminin üzerine bir çaput sarılıydı. Hareketini yavaşlatan bu saçmalığa söverek çaputu sökerken avucuna kalem büyüklüğünde demir bir çubuk düştü. Çaputun ve çubuğun anlamını çözmeye çalışırken sarı metalden mermi kovanına kazınarak yazılmış yazıya gözü ilişti.
Okumaya vakti yoktu. Mermiyi topa sürüp ateşledi. Demir çubuğu cebine,
boş kovanını ise bu sefer sandığa değil yere attı. Taarruza ara verdiğinde merakını uyandıran yazıyı okumak istiyordu. Birkaç dakika sonra soğumuş olan kovanı kaybolmaması için yerden alıp mintanının yakasından içeri attı.
Akşam ezanı vaktinde çarpışma durulmuş, mevzileri ileri, düşman hatlarına doğru ilerletme emri gelmişti. Batarya komutanı, Ethem Çavuşa istirahat verdi. Yarım saatlik istirahatta erler top arabasını çekerlerken o da yemeğini yiyecek, namazını kılacaktı. İlk iş olarak boş kovanı çıkarıp üzerindeki yazıyı okudu.
Kovanın üzerinde "Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 26 Rebiyülahir 1339* İnönü" yazıyordu. Birinci İnönü savaşının en kızgın günlerinden birinde düşülmüş not ve mermiyle gelen demir çubuk, İmalat-ı Harbiye atölyelerinde çalışanların bir mesaj istediğini gösteriyordu. Boşalan kovanlar Ankara'daki atölyelere yollanır, oradan tekrar doldurulup cepheye dönerdi.
Üç saat sonra gecenin iyice çökmesiyle savaş tamamen durulmuş, birlikler yeni mevzilerine yerleşmişti. Ethem Çavuş, cebindeki demir çubuğu çıkarıp bir köşeye oturdu. Ucu sivriltilmiş çubuk, bakır ustalarının 'kalem' dedikleri, metal üzerine desen oymaya yarayan keskin bir aletti. Eline yumruk büyüklüğünde bir taş alarak hafif tıklamalarla kendi mesajını kovana kazıdı.
"Aksekili Ethem Çavuş 8.Alay 3. Tabur 1.Batarya 20 Recep 1339** İnönü" Beş gün sonra Ankara Atölye'nin bir köşesinde cepheden gelen sandıkları açan kalfa, tezgâhlardan birinde harıl harıl çalışmakta olan ustaya seslendi.
Sesinde, eşi doğum yapmış bir adama bebeğini müjdeleyen ebenin heyecanı vardı. "Kâmil Usta! Müjdemi isterim! Senin yavru cepheden dönmüş!" Tüm personel kalfanın ne söylemek istediğini anlamıştı.
Kısa bir süre için işler durdu. Hepsi sandıkların olduğu kısma koşturarak kovanın üstündeki yazıyı okumak için toplandılar. Tabii ki bu şeref Kâmil Ustaya aitti. Yüksek sesle Ethem Çavuşun notunu okudu.
Atölyede bir bayram havası esmişti. Tüm çalışanlar, Kâmil Ustayı yeni baba olmuş biriymiş gibi kutluyor, hayır dualar ediyorlardı.
Ustalar, iş tezgâhlarından birinin başında toplandılar. Kâmil Usta kova nın ağzının eğilen yerlerini düzeltip özenle kapsülünü yeniledi.
İçine barutunu doldurduktan sonra yeni bir çekirdeği kovanın ağzına oturttu. Mermi hazır olunca, Ethem Çavuşun kovanın içinde geri yolladığı çelik kalemi yeni bir çaputla merminin üzerine sardı.
Kundaklanmış mermiyi şefkatle tutarak yeni doldurulan bir sandığa yatırdı. Çalışanlar hep bir ağızdan "Allah kavuştursun" diyip işlerinin başına döndüler. Kâmil Usta, halen açık duran sandığa yatırdığı mermiye hüzünle akıp "Selametle git aslanım. Allah muvaffak etsin. Çok bekletme bizi" dedi.
Kovan, Birinci İnönü savaşı sıralarında üzerindeki ilk notla Kâmil Ustanın eline geçtiğinde bu fikir doğmuştu. Karahisarlı Seyfi Çavuşun başlattığı bu geleneğin süreceğinden emin değildi; ama denemeye değerdi. Nitekim Aksekili Ethem Çavuş umutlarını boşa çıkarmamıştı.
Cephede patlayan her merminin kovanı buradaki ustaların elinden geçtiğine göre bir aksilik olmazsa yeniden görüşeceklerdi.
Eylül 1922 - Ankara
Bir buçuk yıl içinde kovan sekiz kere daha atölyeye uğradı.
Üzerindeki mesajların sayısı da sekize ulaşmıştı. Mesaj yazanların sekizi de başka alay ve taburlardan farklı kişilerdi. Kovan her keresinde atölyedekilere daha büyük bir coşku yaşatıyor, istiklâl savaşının her zorlu durağından Ankara'ya barut, kan ve zafer kokusu taşıyordu.
Türk ordusunun İzmir'e girdiği gün Ankara'da bayram havası eserken kovan yeniden gelmiş, ama bu sefer tüm atölyeyi yasa boğmuştu.
Kovanın içinde, çelik kalemin yanı sıra bir mektup ile bir tane de bakır künye vardı. Kovanın üzerine kazınmış dokuzuncu notta;
"Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 12 Muharrem 1341 Banaz" yazılıydı. Atölyedekiler mektubu açıp okumaya koyuldular;
"Bismillahirrahmanirrahim. Selamün aleyküm gayretperver ustalar.
Allah'a şükürler olsun ki mendebur düşman kaçıyor. Muzaffer Türk ordusu beş gündür durup dinlenmeksizin kâfiri kovalıyor. Güzel İzmir'e, kalplerimizdeki imânımız kadar yakınız artık. İki gün evvel Banaz'daki muharebede bataryamın çavuşlarından Seyfi, kalleş düşmanın kurşunuyla şahadete ermiştir. Cenazesini sıhhiyecilere teslim etmeden önce mintanının içinde bu kovanı buldum. Malumunuzdur ki vefat eden neferin künyesi ailesine yollanır. Lâkin beş gün önce Karahisar'ı ele geçirdiğimizde, Seyfi Çavuşun ailesinin düşman tarafından
katledildiğini öğrendik. Bu kahraman Türk evladı kederini yüreğine gömüp anacığını, babacığını defnedemeden düşmanın peşine düştü. Üç gün sonra kendisi de hakkın rahmetine kavuştu. Kovandaki yazılardan anladığım üzere bu topçu neferlerin bir ailesi de sizler olmuşsunuz.
Bu sebeple Seyfi Çavuşun künyesini sizlere yolluyorum.
Başınız sağ olsun. Hayır dualarınızı bizlerden, Fatihalarınızı aziz şehitlerimizden esirgemeyiniz. Hakkın rahmeti üzerinize olsun.
Yüzbaşı Muhsin Talat. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 14 Muharrem 1341 Salihli"
Mektup bittiğinde tüm personel ağlıyordu. Atölyeye bir ölüm sessizliği çökmüştü. Hiç tanımadıkları halde iki satır yazıyla kardeş oldukları Seyfi Çavuşun ardından Fatiha okuyup amin dediler.
Amin, işin bahanesiydi. Ellerini yüzlerine sürüp çevrelerine belli etmeden gözlerini silmekti dertleri. Oysa her biri bir diğerinin de ağladığını biliyordu. Dışarıdan gelen neşe dolu marş sesleri bile kederlerini dağıtamıyordu.

Izmir'in dağlarında çiçekler açar
Altın gümüş orda sırmalar saçar
Bozulmuş düşmanlar sel gibi kaçar
Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa
Adın yazılacak mücevher taşa.
Kâmil usta yutkunarak tezgâhının başına oturdu. Kovanı yeniledi ama bu
sefer, minik iki perçinle Seyfi Çavuşun künyesini kovanın dibine çaktı. Yine her zamanki merasimle mermiyi kundaklayıp sandığa yatırdı.
Oysa o mermi bir daha düşman mevzilerine gönderilmeyecekti.
Ocak 1923 - Ankara
Savaşın bitmesinin ardından Ankara'daki mühimmat depolarında sayım ve
temizlik yapılıyordu. Sandıklar tek tek açılıyor, mermiler sayılıp yeniden sandıklanıyor, kayda geçirilip daha tertipli bir cephaneliğe gönderiliyordu. Teğmen Hamdi Vâsıf, Kâmil ustanın hazırlayıp kundakladığı mermiyi buldu. Böyle bir anının -belki de yıllarca- sandıkların içinde kalmasına gönlü elvermedi. Ciddi bir suç işliyor olmayı göze alıp mermiyi evine götürdü. Niyeti, ömrünün sonuna
kadar mermiyi bir anı olarak saklamaktı. Öyle de oldu; ama mermi bir
kez daha kullanıldıktan sonra Hamdi Vâsıf'ın evinde, camekânlı konsolun içindeki yerini alacaktı. Üstelik teğmen, bir tesadüf eseri merminin hikâyesini öğrenecek, bu hikâyeyi hatıratında yazacaktı.
29 Ekim 1923 - Ankara
Teğmen Hamdi Vâsıf Ankara kalesine çıkan dik sokakları koşarak tırmanıyordu. Soğuğa rağmen kan ter içinde kalmıştı. Surlara ulaşınca 75 mm'lik toplardan birinin yanına koştu. Yarım saat önce 20:30 sıralarında meclisten, cumhuriyetin ilan edildiği duyurulmuştu. 101 pare top atışıyla cumhuriyet kutlanıyordu ve Seyfi Çavuş'un mermi si bu şöleni kaçırmamalıydı. Yetmiş, belki de sekseninci atışta topçuların yanına ulaşabilmişti. Yüzbaşı Muhsin Talat'ın yanına giderek sert bir asker selamı verdi.
"Hamdi Vâsıf Edirne! Bir maruzatım var komutanım" Yüzbaşı sorar gözlerle genç subaya bakıyordu.
"Evet teğmenim? Sizi dinliyorum"
Teğmen, üniformasının içinden mermiyi çıkarıp yüzbaşıya uzattı.
"Yüzbirinci pareyi en çok bu mermi hak ediyor komutanım.
Müsaadenizle bu şerefi ondan esirgemeyelim"
Yüzbaşı Muhsin Talat gözlerine inanamamıştı. Sevinç gözyaşlarını tutamadı. Hamdi Vâsıf'a defalarca teşekkür ediyor, çevresindeki askerlere mermiyi sökebileceği bir iki alet getirmelerini emrediyordu.
O kadar heyecanlanmıştı ki neredeyse aralarındaki rütbe farkına bakmaksızın genç teğmenin ellerini öpecekti.
Mermiyi alıp çekirdeğini dikkatlice yerinden çıkardı. Kovanın tepesine bir bez parçası tepip iyice sıkıştırdı. Subay şapkasını çıkarıp surun üzerine koydu. Mermiyi şapkanın içine yatırdı. Toplar atışlara devam ediyordu. 82, 83, ...97, 98, 99...
On dakika kadar sonra, atışları sayan çavuş "Yüzüncüyü attık komutanım" diyince, Muhsin Talat, kovanı topun yatağına kendi elleriyle sürerek ateş emrini verdi. Subayların kılıçlarını çekerek selamladığı o son top sesi Ankara'nın her duvarından yankıyıp dört yıllık istiklâl savaşının tüm hikâyesini anlatmıştı sanki. Rütbe ve mevkilerine bakmaksızın topun başındaki tüm askerler kucaklaşarak birbirlerini kutladı. Son olarak Yüzbaşı Muhsin Talat ile Teğmen Hamdi Vâsıf sarıldılar. Kovan ayaklarının dibindeydi. Yüzbaşı eğilip saygıyla kovanı yerden aldı. Avuçlarının yanmasına aldırmadı bile.
Hamdi Vâsıf, yüzbaşının kovanı biliyor olmasına şaşırmıştı. Muhsin Talat, sorar gözlerle kendisine bakan genç subaya ötedeki, üzeri son baharın son kır çiçekleriyle ve iki küçük Türk bayrağıyla süslenmiş masayı işaret etti.
"Gelin teğmenim. Bizim çocuklar çay demlemiş. Çay içip sohbet edelim.
Size kovanın hikâyesini bildiğim kadarıyla anlatayım ve sizin hikâyenizi dinleyeyim" Dört gün sonra kovan, Millet Bahçesinde bir tahta masanın üzerindeydi ve çevresinde üç adam oturmuş sohbet ediyorlardı.
Yüzbaşı Muhsin Talat, Teğmen Hamdi Vâsıf ve Kâmil Usta. O gün aralarında bir karar aldılar. Kovanı her yıl cumhuriyet bayramında değiş tokuş etmek üzere nöbetleşe saklayacaklardı. Kovanın nihai sahibi, içlerinde en son ölen kişi olacaktı. 1936 yılında Kâmil ustanın ve 1942 yılında Muhsin Talat'ın vefat etmesiyle kovan Hamdi Vâsıf Gazikovan'a kaldı.
1934'deki soyadı kanununda bu üç adam da "Gazikovan" soyadını almışlar, kovanın aracılığıyla isim kardeşi olmuşlardı. Aralarındaki ülkü kardeşliği ise zaten yadsınamazdı. "Kovan" sözcüğü insanlarda Kovalayan" anlamını çağrıştırıyordu. Bu yüzden üç adam da soyadlarının anlamını sorana sormayana, hikâyeyi heves ve gururla anlatıyorlardı.

Temmuz-2005 İstanbul

Gazikovan ailesinin evi "Alooo! İyidir kanki yaa nolsun! Siz ne ayardasınız? Bizim valide sultan akşam akşam iş çıkardı başıma... Taşınıyoruz ya; bodrumdaki öteberiyi toplayacakmışım. Bir sürü ıvır zıvır var. Bir hurdacı
çağıralım dedim dinletemedim.... Ya ! Gelirim gelmesine de annem yaratık gibi dikilmiş başıma hareket çekiyor... Tamam baba. Araşırız. Baaay!"
Evin 20 yaşındaki oğlu Sertan telefonu kapatıp annesine ters bir bakış
fırlattı; "Ne var yaa? Ne kaynaşıp duruyon?"
"Doğru konuş yırtarım ağzını. Bodrumu toplamadan hiçbir yere gidemezsin"
"Tamam yaa! Toplayacağız işte"
"Hadi sallanma"
Sertan karanlık ve nem kokan bodrumun ışığını yakıp ayaklarının dibinde yığılı karton kolilere sıkı bir tekme savurdu. Nereden başlayacağını bilmez bir halde kolilere bakarken bir tanesini sinirle tepetaklak etti. Koliden dökülenlerin en üstünde sedef kakmalı ahşap bir kutu gözüne çarptı. Kutuyu açıp içindeki kovanı çıkardı. Bir süre üstündeki Osmanlıca yazıları inceledikten sonra kutudaki meşin kaplı defteri eline aldı. Mürekkepli kalemle muntazam bir yazıyla
doldurulmuş defteri okumaya koyuldu. Neyse ki defterdeki yazılar Latin
alfabesiyle yazılmıştı;
"Evlatlarım, torunlarım! Bu kovan şanlı bir tarihin tezahürüdür. Üzerinde
yazanları yeni alfabemizle bir arka sayfaya not ettim. Bu defterdeki hikâye ve kovan, sizlere intikal ettirdiğim en kıymetli mirâsımdır. Sakın ola ki yitirmeyin ve satmayın. Kıymet bilmezlerin himâyesine vermeyin. Gerekli hürmeti ondan esirgemeyin. Evinizde, vatan kadar kutsal yegâne varlık varsa o da bu emanetimdir. Hakkın rahmeti ve inâyeti üzerlerinize olsun. Babanız, dedeniz, Emekli Albay Hamdi Vâsıf Gazikovan. 29 Ekim 1953"
Hamdi Vâsıf ve eşinin 1956 yılında bir deniz kazasında ölmelerinin üzerine eşyaları, acılı aileye yardım etmek isteyen konu komşu tarafından toparlanıp oğulları Şerif ve kızları Hamiyet'in evlerine götürülmüştü. İşe yarar eşyalar iki evde kullanılırken, kutuların çoğu yıllar boyu hiç açılmamış, bodrum katlarda neredeyse çürümeye terk edilmişti. Babasının kovan hakkındaki hikâyesini defalarca dinlemiş olan Şerif Bey, bir yığın eşyanın arasından kovanı bulup çıkarmaya üşenmiş, her aklına geldiğinde bir sonraki sefere ertelemişti. Lâkin
kovan gün yüzüne çıkamadan Şerif bey de Hakkın rahmetine kavuştu.
Ardında, hikâyeyi önemsemeyecek kadar az bilen iki evlat bırakarak.
Hamdi Vâsıf'ın bu en değerli mirasına elli yıl sonra ilk dokunan, torununun çocuğu Sertan oldu.

VE BUGUN..
Genç adam loş ışıkta defterin sayfalarını hızlı hızlı çevirerek her sayfadan birkaç cümle okudu. Defterde yazılanlar çok da ilgisini çekmemişti. O sırada çalan cep telefonunu yanıtladı; "Alooo! .....Hadi yaa! Mega fikir!................Tamam moruk. Geliyorum. Bekleyin. Kızlardan kimler var?................Uff!
Kadroya bak! Pelin'e dokunanı yakarım bilmiş olun"
Elindeki kovanla defteri duvarın dibine doğru fırlatıp bir küfür savurdu "Ulan başlarım kovanınadaaaa, defterine deee!" . Söve saya merdivenleri çıktı. Annesinin bağırtılarını kulak arkası ederek kapıyı çarpıp kendini sokağa attı. Alemlere akmaya gidiyordu.
Bir hafta sonra hamallar Gazikovan ailesinin eşyalarını Sarıyer'deki yeni evlerine indirirken, Maltepe belediyesinin temizlik işçileri ise boş evin önündeki karton kutuları çöp arabasına yüklüyorlardı.
Aracın hidrolik presi tıslayarak kutuları hazneye sıkıştırırken yükselen çatırtılar, bir milletin kadir bilmezliğine yakılmış ağıt gibiydi. Çatırdayan, kovanın sedef kakmalı tabutu değildi tabii ki.
Cumhuriyetin yitirilen ruhuydu. Mustafa Kemal'in tüm kötülükleri, cehaleti, geriliği ve aczi içine hapsedip kilitli bir şekilde milletine emanet ettiği Pandora kutusuydu. Çeyrek asır süren bir diriliş efsanesinin, yarım asır daha sonra gördüğü muameleye isyanıydı. Ve hatta, Sertan'ın yaşındayken şehit olan Karahisarlı Seyfi Çavuş'un kemikleriydi.

Biz nerde HATA YAPTIK??

baron11
30-04-2006, 12:57
http://img135.imageshack.us/img135/3427/ataturk8zs.jpg

Siz beni hala anlayamadınız
Ve anlamayacaksınız çaglarca da...
Hep tutturmus "yıl 1919" Mayıs'ın 19'u diyorsunuz
Ve eskimiş sözlerle beni övüyor, övüyorsunuz.
Mustafa Kemal'i anlamak bu degil,
Mustafa Kemal ülkusü sadece söz değil.

Bırakın o altın yaprağı artık,
Bırakın rahat etsin anılarda sehitler,
Siz bana, neler yaptınız ondan haber verin;
Hakkından gelebildiniz mi, yokluğun, sefaletin?
Mustafa Kemal'i anlamak yerinde saymak değil.
Mustafa Kemal'in ülkusu sadece söz değil.

Bana muştular getirin bir daha
Uygar uluslara esit yeni buluşlardan,
Kuru söz değil, iş istiyorum sizden anladınızmı?
Uzaya Türk adını Atatürk kapsulüyle yazdınızmı?
Mustafa Kemal'i anlamak avunmak degil,
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.

Hala o acıklı ağıtlar dudaklarınızda,
Hala oturmus on kasımlarda bana ağlıyorsunuz.
Uyanin artık diyorum, uyanın, uyanın!
Uluslar fethine çıkıyor uzak dünyaların,
Mustafa Kemal'i anlamak göz boyamak değil,
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.

Beni seviyorsanız eğer ve anlıyorsanız;
Laboratuvarlarda sabahlayın, kahvelerde değil,
Bilim ağartsın saçlarınızı, kitaplar
Ancak böyle aydınlanır o sonsuz karanlıklar.
Mustafa Kemal'i anlamak ağlamak değil,
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.

Demokrasiyi getirmiştim size, özgürlüğü,
Görüyorum ki hala aynı yerdesiniz, hiç ilerlememiş,
Birbirinize duşmüşsünüz halka eğilmek dururken,
Hani köylerde ısık, hani bolluk, hani kaygısız gülen.
Mustafa Kemal'i anlamak itismek değil,
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.

Arayi kapatmaızı istiyorum uygar uluslarla;
Bilime, sanata varılmaz rezil dalkavuklarla,
Bu vatan, bu canım vatan sizden calısmak ister,
Paydos övünmeye, paydos avunmaya, yeter yeter!
Mustafa Kemal'i anlamak aldatmak değil,
Mustafa Kemal ülküsü sadece söz değil.

Halim Yağcıoğlu

pinky
03-05-2006, 08:49
Ödül töreninde Ali Poyrazoğlu bir konuşma yaptı.
Seyircilere şöyle diyordu büyük usta:

"Bankacılar paranın sahte olup olmadığını anlamak için,
parayı ışığa doğru tutup içerisinde ATATÜRK filigranı
var mı yok mu diye bakarlar.
Siz de bir adamın ne mal olduğunu anlamak için,
onu ışığa tutun; bakın bakalım içerisinde ATATÜRK
var mı, yok mu. İçerisinde ATATÜRK olmayan
adamlara iltifat etmeyiniz. Cumhuriyet'e sahip çıkınız."

baron11
04-05-2006, 11:55
Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir."
"İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal... İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!"


Mustafa Kemal Atatürk (1881-1938)


1881
Gümrük kolcusu Ali Rıza Bey ile Zübeyde Hanım'ın oğlu olarak Selânik'te Kocakasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi'ndeki üç katlı pembe evde doğdu.




1893
Mustafa Selanik'teki Askeri Hazırlık Okuluna başlar ve burada öğretmeni tarafından kendisine ikinci ismi "Kemal" verilir.




1895
Mustafa Kemal Manastırdaki Askeri Liseye (Askeri Rüştiye) başlar.



1899
Mustafa Kemal İstanbul'da Harbiye'nin hazırlık sınıfına başlar.



1902
Mustafa Kemal Harbiye'den mezun olur ve buradan sonra Harp Akademisine (Erkan-ı Harbiye) devam eder.



11 Ocak 1905
Mustafa Kemal Harp Akademisinden Kurmay Yüzbaşı olarak mezun olur ve Şam'da bulunan Beşinci Orduda görev almak üzere Şam'a gönderilir.



Ekim 1906
Mustafa Kemal ve arkadaşları Şam'da "Vatan ve Hürriyet" adıyla gizli bir dernek kurarlar.



1907
Askeri rütbesi kolağası olur ve yine aynı yıl içinde görevi Makedonya'daki 3. Orduya tayin edilir ve Selanik'e gönderilir, Cemiyetinin Merkezi Selanik'te İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşir



23 Temmuz 1908
Yukarıdaki gizli ve siyasi faaliyetlerinin sonucu 2. Meşrutiyetin, padişah Abdulhamit'e kabul ve ilan ettirilmesi



13 Nisan 1909
İstibdat taraftarları yeni rejime karşı ayaklanır, Rumeli'den bunları bastırmak için yola çıkan Hareket Ordusunun Kurmay Yüzbaşkanlığına deruhte etmesi ve bu ayaklanmada önemli bastırıcı rol oynar




1911
Trablusgarb savaşına iştirak eder ve oradaki kuvvetlerimizin Kurmaylığını üzerine alır. Bu arada rütbesi binbaşılığa yükseltilir.




13 Eylül 1911
Mustafa Kemal İstanbul'daki Genel Kurmaya tayin edilir.



9 Ocak 1912
Mustafa Kemal Libya'daki Tobruk taarruzunu başarılı bir şekilde yönetir.



24 Ekim 1912
Balkan Savaşının başlaması üzerine İstanbul'a döner ve Bolayır'da toplanmış olan kuvvetlerimizin hareket şubesi müdürlüğüne tayin edilir



25 Kasım 1912
Mustafa Kemal Hareket Başkanı olarak Akdeniz Boğazları özel Kuvvetlerine atanır.



27 Ekim 1913
Mustafa Kemal Sofya'ya Askeri Ataşe olarak atanır



27 Ekim 1913
Mustafa Kemal Sofya'ya Askeri Ataşe olarak atanır


25 Nisan 1915
İttifak Devletleri Arıburnuna çıkarma yaparlar ve Mustafa Kemal Tümeni ile ilerlemelerini durdurur.



1 Haziran 1915
Çanakkale savaşlarında gösterdiği büyük başarılardan dolayı rütbesi albaylığa yükseltilir



9 Ağustos 1915
Mustafa Kemal Anafartalar Grup Kumandanlığına getirilir.




1 Nisan 1916
Çanakkale savaşları zaferlerimizle bittiğinden Diyarbakır'daki kolordunun komutanlığına tayin edilmiştir. Oraya giderken Tuğgeneralliğe terfi eder.



6-7 Ağustos 1916
Mustafa Kemal Bitlis ve Muş'u düşmandan geri alır. Bu başarısı üzerine 2. Ordu komutanlığına atandı.



31 Ekim 1918
Mustafa Kemal Yıldırım Orduları Grup Kumandanı olur.



30 Nisan 1919
Mustafa Kemal Erzurum'da bulunan Dokuzuncu Orduya geniş yetkilerle Müfettiş olarak atanır.




16 Mayıs 1919
Mustafa Kemal İstanbul'u terkeder. İstanbul'dan 3. Ordu Müfettişliği göreviyle Bandırma vapuruyla gider.




19 Mayıs 1919
Mustafa Kemal Samsun'a ayak basar.



21 Mayıs 1919
Erzurum'daki 15.Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa ile temas eder




23 Mayıs 1919
Ankara'daki 20. Kolordu Komutanı Ali Fuat Paşa ile temas eder




28 Mayıs 1919
Türk Milletini işgallere protesto için mitingler yapmaya davet eder



3 Haziran 1919
Doğu vilayetlerinde bir Ermeni Hükümetinin kurulması ve İngiliz himayesi fikirlerine karşı olduğunu beyan eder



21 Haziran 1919
Yurdun bağımsızlığını kurmak için Türk Milletini kendisiyle birlikte çalışmaya davet eden tarihi beyannameyi yayınlar



8 Temmuz 1919
Mustafa Kemal gerek Üçüncü Ordu Müfettişliği görevinden gerekse ordudan istifa eder.




23 Temmuz 1919
Mustafa Kemal Erzurum Kongresi Başkanlığına getirilir. Erzurum Kongresinde millet iradesine dayanan bir millet meclisiyle kuvvetini, gene millet iradesiyle oluşan bir hükümetin kurulması lüzumunu ilk hedef olarak ilan eder.




4 Eylül 1919
Mustafa Kemal Sivas Kongresi Başkanlığına getirilir. Sivas Kongresinde yurdun muhtelif bölgelerinde kurulmuş olan müdafaa cemiyetlerini Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirip bütün millet kuvvetlerini bir elde idare etmek imkanını sağlar.




11 Eylül 1919
Çalışmalarını bitiren Sivas Kongresi delegeleri tarafından seçilen Temsil Heyeti Başkanlığına getirilir




15 Eylül 1919
Temsil Heyeti, Türk Milletinin yetkili makamı olarak ilan edilir




7 Aralık 1920
Temsil Heyeti ile birlikte Ankara'ya yerleşir ve bu şehri milli harekatın merkezi yapar



27 Aralık 1919
Mustafa Kemal İcra Heyeti ile Ankara'ya gelir.




23 Nisan 1920
Mustafa Kemal Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisini açar ve bu meclise başkan seçilir.




11 Mayıs 1920
Mustafa Kemal İstanbul hükümeti tarafından ölüme mahkum edilir.



5 Ağustos 1921
Mustafa Kemal Büyük Millet Meclisi tarafından Başkumandan olarak atanır.



23 Ağustos 1921
Türk birliklerinin Mustafa Kemal tarafından yönetildiği Sakarya savaşı başlar.



19 Eylül 1921
Sakarya Zaferinden altı gün sonra Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal'e Mareşal rütbesi ile Gazi ünvanını verir.




26 Ağustos 1922
Gazi Mustafa Kemal Büyük Taarruzu Kocatepe'den yönetmeye başlar.




30 Ağustos 1922
Gazi Mustafa Kemal Paşa Dumlupınar savaşını kazanır.




1 Eylül 1922
Türk Ordularına "İlk hedefiniz Akdeniz'dir, İleri!" emrini verir




10 Eylül 1922
Gazi Mustafa Kemal İzmir'e girer.



1 Kasım 1922
Büyük Millet Meclisi, Gazi Mustafa Kemal'in Hilafetin kaldırılması Yönündeki önerisini kabul eder.




14 Ocak 1923
Mustafa Kemal'in annesi Zübeyde Hanım İzmir'de vefat eder.



29 Ekim 1923
Türkiye Cumhuriyetinin ilan edilmesi ve Gazi Mustafa Kemal'in ilk Cumhurbaşkanı seçilmesi.


3 Mart 1924
Cumhuriyet rejiminin Türkiye'de kökleşip yerleşmesi için şart olan hilafetin kaldırılmasını sağlamıştır. Aynı yıl içerisinde medreseleri kapattırarak milli eğitim alanındaki birliği sağlama yolunu açmıştır. Gene bu suretle laik ve modern esaslara göre eğitim ve öğretim yapan müesseselerin kurulmasına zemin hazırlamıştır.


1 Mayıs 1924
Orta Çağın dini hukuk geleneklerine göre çalışan Şer'iye mahkemelerini kaldırdı


.
24 Ağustos 1924
Gazi Mustafa Kemal İstanbul Sarayburnu'nda ilk kez şapka giyer



9 Ağustos 1928
Gazi Mustafa Kemal Sarayburnu'nda yeni Türk Alfabesi ile ilgili konuşma yapar.


26 Ağustos 1924
Milli sermayeyi çoğaltmak özel teşebbüsleri teşvik ederek kurmak ve Türk bankacılığını geliştirmek amacıyla İş Bankasını kurdu.



5 Mayıs 1925
Memlekette modern çiftçiliği geliştirmek maksadıyla yapılacak teşebbüslere bir örnek olmak üzere kendi parasıyla bir Orman Çiftliğini kurdurdu



1925
Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması ile ilgili kanun kabul edilerek batıl inanç ve taassup yatakları ortadan kaldırıldı



25 Aralık 1925
Medeni kıyafeti getirdi




26 Aralık 1925
Miladi takvim ve modern saat ölçüsünü değiştiren kanun kabul edildi



17 Şubat 1926
Türk Medeni Kanununun kabul edilmesiyle Türk milleti ümmet devrinden çağdaş medeniyete geçirildi



1 Kasım 1928
Çıkarılan bir kanunla Türk Milletinin kolayca okuyup yazmasını temin edecek olan yeni Türk alfabesi kabul edildi.



12 Nisan 1931
Gazi Mustafa Kemal Türk Tarih Kurumunu kurar.



12 Temmuz 1932
Gazi Mustafa Kemal Türk Dil Kurumunu kurar.



29 Ekim 1933
Cumhuriyet'in 10.yıl nutkunu yazar ve okur



16 Haziran 1934
Büyük Millet Meclisi bir yasa geçirerek Gazi Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadını verme kararı alır.



1934
Kasım ayında Türk kadınına siyasi hakları tanıyan yasa çıkarıldı. Avrupa'da baş gösteren siyasi buhran karşısında Balkan Antantının kurulmasında en önemli rolü oynadı.



1936
Montrö Antlaşması ile boğazların tahkiminin sağlanmasını temin etti. Sadabat Paktıyla memleketimiz için gerekli güvenlik tedbirlerinin alınmasında nazım rol oynadı.



4 Temmuz 1938
Türkiye'nin ayrılmaz bir parçası olan Hatay'ın bağımsız bir Türk devleti olmasını sağlamıştı ki bu vatan parçası ölümlerinden sonra Anavatan'a katılmak imkanını bu sayede buldu.



10 Kasım 1938
Atatürk perşembe sabahı saat 9.05'te hayata gözlerini yumdu. Türkiye yasa boğuldu...



19 Kasım 1938
Cenazesi ulusal egemenliğin simgesi olarak kurduğu başkent Ankara’ya getirildi.



21 Kasım 1938
Türkiye’nin her yerinden Ankara’ya koşan halk ulu önderin cenazesini büyük bir törenle Etnoğrafya Müzesi’nde hazırlanan geçici kabrine uğurladı.



10 Kasım 1953
Ölümünün on beşinci yılında da, büyük bir törenle Anıtkabir'e aktarıldı.

anadolu
07-05-2006, 13:02
Latife Hanım'ın Atat&#252;rk'&#252; canından bezdiren davranışlarını herkes yazmıştır. Atat&#252;rk'e herkesin ortasında "Kemal" diye hitap etmesi, &#231;ok i&#231;memesi i&#231;in y&#252;ksek sesle uyarılarda bulunması, Atat&#252;rk'&#252;n yakın &#231;evresini k&#252;&#231;&#252;k g&#246;rd&#252;ğ&#252;n&#252; belli etmesi, bu &#231;iftin ayrıldığı 1926'dan beri her &#231;evrede konuşulur ve tekrarlanır. Nitekim bardağı taşırıp Atat&#252;rk'&#252; boşanma kararına g&#246;t&#252;ren bir son damla da, 1926'nın sıcak bir ağustos gecesinde olmuştur. &#199;ankaya'daki K&#246;şk'e gece d&#246;nen Mustafa Kemal, kapı &#246;n&#252;ndeki n&#246;bet&#231;i erler ve subaylarla i&#231;tenlik ve samimiyetle sohbet ederken, onu saatlerdir bekleyen Latife Hanım, balkondan olanca sesiyle bağırmıştır:
-Kemal... Mahalle arkadaşların yetmiyormuş gibi şimdi n&#246;bet&#231;ilerle mi ahbaplık ediyorsun? Yeter artık, hemen gel buraya.
Bu son olay &#252;zerine Mustafa Kemal Paşa ertesi g&#252;n K&#246;şk'&#252; terk etmiş, Bakanlar Kurulu'na talimat vererek boşanma kararını &#231;ıkartmış ve Latife Hanım'ı g&#246;rmemek i&#231;in kendisi Yozgat'a giderken, onun İzmir'e geri g&#246;nderilmesi i&#231;in gereken emirleri vermiştir. Latife Hanım'ın yarattığı bu t&#252;r olaylar yazının başında s&#246;ylediğimiz gibi pek &#231;oktur ve hemen her kaynakta bunlar anlatılmıştır. Daha da &#246;tesi Latife Hanım'ın bu t&#252;r davranışları, yabancı &#252;lke diplomatlarının kendi &#252;lkelerine g&#246;nderdikleri şifreli telgraflara kadar girmiştir. Bunlarda Latife Hanım'la, eşi T&#252;rkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal'in herkesin &#246;n&#252;nde sert ağız dalaşları yaptıkları nakledilmiştir.

SAĞLIK SORUNLARI
Biz T&#252;rkler i&#231;in tarihi bir şahsiyet ve kurtarıcı olan Atat&#252;rk'e bir kadının "Kemal" diye seslenmesi, herkesin ortasında onu k&#252;&#231;&#252;k d&#252;ş&#252;recek bi&#231;imde azarlaması, Atat&#252;rk'&#252;n yakın &#231;evresini aşağılaması, tabii ki kabul edilecek davranışlar değil. Ancak neticede bizim i&#231;in "Atat&#252;rk" olan bu kişi, Fransa ve İngiltere'de hukuk eğitimi alan, &#231;ok varlıklı Uşşakizadeler'in kızı 24-25 yaşındaki taze gelin Latife'nin, yeni evlendiği "koca"sıydı. &#220;stelik sağlığına &#246;zen g&#246;sterilmesi, i&#231;ki ve sigaradan uzak tutulması gereken, cephelerin, 40'lı yaşların ve yorgun yılların y&#252;k&#252;n&#252; bedeninde taşıyan bir kocaydı Mustafa Kemal. &#214;rneğin 1923 Kasım'ının ilk haftasında, Atat&#252;rk, &#246;ğle yemeği sırasında sofrada bir kriz ge&#231;irmiş ve Dr. Refik Saydam ona morfin yapmak zorunda kalmıştı. İki g&#252;n sonra daha hafif bir kalp sıkıntısı daha ge&#231;irdi. İstanbul'dan getirtilen Dr. Neşet &#214;mer, krizlerin nedeninin "&#231;ok &#231;alışmaktan ve yorulmaktan ileri gelen asabi bir hal" olduğu teşhisini koydu.. Dinlenme tavsiye etti, alkol, sigara ve kahvenin azaltılmasını &#246;ğ&#252;tledi. Unutmayalım ki, hen&#252;z orta yaşın en verimli &#231;ağındayken, 57 yaşında hayata g&#246;zlerini yuman Atat&#252;rk ilk krizi 1923 Kasım'ında ge&#231;irmiş, &#246;l&#252;m&#252;ne neden olacak hastalığın belirtileri olan burun kanaması ve kaşıntılar, 1928 Ocak'ında ortaya &#231;ıkmıştır.

anadolu
07-05-2006, 13:28
Ölüm Allah'ın emri

Zübeyde Hanım'ın İzmir günleri ve Latife Hanım'la ilişkilerini, Nezihe Araz anlatıyor:
- Olayları her zaman akıl gücüyle yorumlayan Zübeyde Hanım, Latife Hanım'ın Mustafa'sına aşık olmaktan daha çok, ülkenin kurtarıcısına gönül kaptırdığı kararına varmıştı... Oysa o, sevgili oğluyla süregelen uzun ve cefalı ilişkisini başka bir kadınla paylaşmaya asla eğilimli değildi.





Nezihe Araz anlatmaya devam ediyor:
- (Zübeyde Hanım) kendine hizmet edenlere bazı bazı (Latife'yi kastederek) "hiçbir güzelliği yok, çok kısa boylu" gibi olumsuz fikirlerini açıklıyordu.




Bir gün Latife Hanım, annesi Adviye Hanım, konukları Seher Hanım salonda konuşmaktadırlar.
Fuat Bey'in (Bulca) eşi, Latife Hanım'a şunları söylemektedir:
- Latifeciğim, sen onun (Atatürk'ün) annesinin gözüne girmeye bak... Annesi diretirse bu iş olmaz.
Zübeyde Hanım o anda salonun kapısındadır. Konuşmaları duyar. Ama hiç renk vermez.
Ama o sırada İzmir'de olan ve çok güvendiği "Atatürk'ün emir çavuşu Ali'ye" sorar:
- Sence bu kadın Mustafam'ı mutlu edebilir mi?




Atatürk uzun süreli bir gezi için Ankara'dan trene biner.
Sabaha karşı emir çavuşunu çağırır:
- Bir haber var mı?
- Telgraf geldi... Ama şifre henüz çözülmedi.
- Annemin öldüğünü biliyorum... Bir rüya gördüm... Yeşil tarlalarda annemle dolaşıyordum... Birden bir fırtına çıktı... Anamı alıp, götürdü.
Telgraf deşifre edilir. Zübeyde Hanım 15 Ocak 1923 akşamı vefat etmiştir.
Annesinin ölüm haberini bir tren kompartımanında alan Atatürk'ün gözyaşları, telgrafın üzerine damlar.




Atatürk'ün sınıf arkadaşı, Kurtuluş Savaşı'nda Batı Cephesi Kurmay Başkanı Orgeneral Asım Gündüz, Zübeyde Hanım'ın ölümü sırasında İzmir'dedir.
Asım Gündüz anlatıyor...
Zübeyde Hanım son saatlerini Latife Hanım'ın yanında geçirir.
Vasiyetini yazdırır. Latife Hanım, ölüm haberini önce İzmir Valisi'ne bildirir. Latife Hanım ilk gece 33 hafız çağırır, sabaha kadar hatim duası yaptırır. Hatim duası 3 gün sürer.
Latife Hanım, cenaze alayına da katılmak ister. Fakat ailesi ve din adamları "kadın cenazeye katılmaz" diye engel olurlar.
O da faytona binerek cenazeyi takip eder. Mezarda sadaka dağıtır. Kırkında mevlit okutur. 52'sinde aşure yapar, fakir fukaraya verir, hatimler indirtir.

anadolu
07-05-2006, 14:04
"Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım" kitabında pek çok "ayrıntı" var. Sadece "iki ayrıntıdan" bahsedelim. Birincisi Zübeyde Hanım'ın vasiyeti. Sanki "bıraktığı mirasın hesabını verir gibi." "Şeffaf bir servet beyanını" andırıyor. Zübeyde Hanım, mirasını 3'e bölmüş.
Birinci öncelik: "...... Fakir fukara... Yahudi'den dönme Hayriye Hanım'a 10 lira... Manevi evladım yerindeki Ayşe'ye çeyiz parası 100 lira... Yetim Abdürrahim'e 20 lira... Her zaman akacak bir çeşme için 475 lira......"
İkinci öncelik: "...Kızım Makbule'ye..."
Üçüncü sırada ise:
"Mustafa Kemal Paşa'ya..."
Öteki ayrıntı... Atatürk'ün Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak anlatıyor:
- Atatürk, annesi için tahminime göre Latife Hanımefendi tarafından yaptırılan mezarın fotoğrafını görmüş ve beğenmemişti.
Zira... Mezar taşında "TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'nin saygıdeğer anneleri Zübeyde Hanımefendi'nin......" diye başlayan uzun bir yazı vardır.
Ata'nın, Genel Sekreter'e talimatı:
- İlk fırsatta İzmir'e git... Bu kitabeyi kaldır... Dağdan 2 büyük taş getirt... Birini öylece koydur... Diğerini mezarın baş tarafına diktir... Taşın bir yerini biraz düzelttir... Ve şunu yazsınlar: Atatürk'ün anası Zübeyde burada gömülüdür.





Bir "anne" ki... Cenazesinin kalkması "kimseye yük olmasın diye" 450 lira ayırıyor. Ve bir "oğul" ki... İzmir Belediye Meclisi'nin "Annenize görkemli bir mezar yapacağız" diye hazırladığı projeyi elinin tersiyle itiyor...
Nur içinde yatsınlar.
http://www.sabah.com.tr/2005/01/24/yaz27-50-114.html

baron11
07-05-2006, 18:03
ATATÜRK'ÜN 125'İNCİ DOĞUM YILDÖNÜMÜ

YÜCE HARBİYELİM MARŞI
Sen ki yüceler yücesi bir ulustansın
Bayrağımız için akan en asil kansın
Kalkansın dostuna,düşman için volkansın
Harbiyelim sen yücesin,ne mutlu sana

Tacıdır başının'şeref,vazife,vatan'
Sevgi ve dürüstlük senin kalbinde yatan
Bir canın var senin,olsun ülkene kurban
Harbiyelim sen yücesin,ne mutlu sana

Ellerinde meş'alesi Ulu Ata'nın
Her biri bir kalesidir yüce vatanın
İsmidir savaşta şehit olup yatanın
Harbiyelim sen yücesin,ne mutlu sana

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar BÜYÜKANIT

Sözleri Paşa'mıza ait olan bu marş,Atatürk'ün 125'inci doğum yıldönümü nedeniyle Paşamızdan Atatürk'e armağandır.

yosun
08-05-2006, 08:43
ATATÜRK'ÜN 125'İNCİ DOĞUM YILDÖNÜMÜ

YÜCE HARBİYELİM MARŞI
Sen ki yüceler yücesi bir ulustansın
Bayrağımız için akan en asil kansın
Kalkansın dostuna,düşman için volkansın
Harbiyelim sen yücesin,ne mutlu sana

Tacıdır başının'şeref,vazife,vatan'
Sevgi ve dürüstlük senin kalbinde yatan
Bir canın var senin,olsun ülkene kurban
Harbiyelim sen yücesin,ne mutlu sana

Ellerinde meş'alesi Ulu Ata'nın
Her biri bir kalesidir yüce vatanın
İsmidir savaşta şehit olup yatanın
Harbiyelim sen yücesin,ne mutlu sana

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar BÜYÜKANIT

Sözleri Paşa'mıza ait olan bu marş,Atatürk'ün 125'inci doğum yıldönümü nedeniyle Paşamızdan Atatürk'e armağandır.

Sayın Org. Büyükanıt'ı kutluyorum. Paşam kaleminiz de, yüreğiniz de dert görmesin.

baron11
10-05-2006, 23:12
MUSTAFA KEMAL'İN ASKERLERİ
O, Türklüğün sessiz onurudur, gururudur, cesaretidir. O, Türk Ulusu'nun temsil ettigi tüm değerlerin simgesidir. O, başlıbaşına bir Türkiye'dir. Ve O'nun yazgısı, gerçekte Türkiye'nin yazgısıdır... Ama kaç kişi bilir O'nu ve kaç kişi hatırlar?!. Kaç kişi özgürlüğümüzü, bağımsızlığımızı, hatta aldığımız her nefesi borçlu olduğumuz adsız kahramanlardan biri olarak kendisini yâdeder?!. Cumhurbaşkanı mı, Başbakan mı, TBMM Başkanı mı, Anayasa Mahkemesi Başkanı mı, Yargıtay Başkanı mı ya da bu ülkeyi yöneten bürokrat ve politikacılar mı?!.


Eğer bir gün yolunuz Sandıklı-Afyon arasına düşerse, lütfen O'nu ziyaret ediniz. Marmaris, Bodrum, Kuşadası, Antalya, Fethiye gibi hemen çoğunluğumuzun yılda en az bir kez tatil için geçtiği yol üzerindedir O. Her gün onbinlerce aracın geçtiği yolda, herkes bakar da O'nu görmez. Daha doğrusu görmezlikten geliriz o küçücük tabelayı!.. Belli belirsiz şu ibareyi okursunuz: "Albay Reşat Bey-Çiğiltepe Şehitliği 10 km."!..


10 Kilometrelik yolu ancak yarım saatte alırsınız. Aslında yol bile denemez; taşlar, çukurlar ve tozlar arasında tepeleri tırmanırsınız. Yol ayrımında bir tabela daha görürsünüz; en az Türkiye'yi yönetenler kadar kararmış kalpli avcıların nişangahı haline geldiği için bir tek kelimeyi bile okuyamazsınız. Yolu rastgele sağdan takip etmişseniz, bir süre daha güç bela ilerledikten sonra O'na ve O'nunla birlikte bu vatan için, bugünlerimiz ve yarınlarımız için canını veren kahramanlarımızın yattığı şehitliğe ulaşırsınız... Tek duyduğunuz, bölgenin en yüksek ve stratejik tepesindeki şiddetli rüzgârın uğultusudur. Başka ne bir ses ve ne bir nefes. Eğer bu ülkeyi seviyorsanız, Cumhuriyetin erdemlerine inanıyorsanız, Türklük bilincine sahipseniz, Albay Reşat Bey ve diğer şehitlerimizi elbetteki duyamaz ama tüm benliğinizde iliklerinize kadar hissedersiniz!.. Onların sizin ziyaretinize de, dualarınıza da ihtiyaçları yoktur; çünkü erişebilecekleri en üst mertebeye zaten ulaşmışlardır. Belki birkaç damla gözyaşı ve kalpten gelen minnet ve teşekkür!.. İsteseniz de başka bir şey veremezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey, Onları hissetmektir. Bir de çevrede duyarsız insanlarımızın bıraktıkları çöpleri toplayabilir; tozlanmış mezar taşlarını, Reşat Beyin büstünü ve kitabeleri sevgiyle silebilirsiniz. Hepsi o kadar!..


ALBAY REŞAT BEY KIMDIR?


1879'da İstanbul'da doğan Reşat Bey, 1896'da Harp Okulu'nu bitirdikten sonra, Türk Ordusu'nun farklı komuta kademelerinde görev yapmış; Trablusgarp ve Balkan Savaşları'na katılmıştır. Askeri Mahkeme üyeliği de yapan ve Birinci Dünya Savaşı'nda Çanakkale Cephesi'nde olağanüstü kahramanlığı ile dikkatleri çektikten sonra getirildiği 17. Alay Komutanlığı görevindeyken Muş'un Rus işgalinden kurtarılmasında da önemli rol oynayan Reşat Bey, XVI Kolordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa'nın takdirlerini kazanmıştır. Ünlü Ziya Paşa'nın oğlu olan Reşat Bey, daha sonra 53. Tümen Komutanlığı'na getirilerek Suriye Cephesi'nde görevlendirilmiştir. 1918'de İngilizlere esir düşen Reşat Bey, daha sonra esaretten kurtulur kurtulmaz Aralık 1919'da Milli Mücadele'ye katılmak üzere İnebolu'dan "İstiklal Yolu" üzerinden Ankara'ya geçmiştir. Reşat Bey, Mustafa Kemal Paşa tarafından 11. Kafkas Tümeni (sonradan 21. Tümen) Komutanlığı'na getirilmiştir. Yarbay rütbesi ile İnönü ve Sakarya muharebelerine de iştirak eden ve olağanüstü performans gösteren Reşat Beye, son olarak 57. Alay Komutanlığı görevi verilmiş; bizzat Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarafından, Büyük Taaruzun ikinci gününde, muharebenin ve de ülkenin-ulusun kaderini etkileyecek en kritik mevkide yeralan -Sincanlı Ovasından Dumlupınar'a kadar tüm yolların önündeki en stratejik engel olan- Çiğiltepe'yi düşmandan temizlemesi emredilmiştir (1). Ne var ki, bu tepenin onemini çok iyi bilen Yunan Başkomutanı Trikopis ise, en zinde kuvvetlerini, üstün ateş gücüyle bu tepeye yığmış; tahkimatı tamamlamıştır.


İşte, gerisini resmi kayıtlardan izleyelim:


"... 27 Ağustos 1922 sabahı 57. Alay bu tepeyi kuşatmış, saat 10.30'da Mustafa Kemal telefonda komutana;


*Reşat Bey, bu önemli tepeyi ne zaman alacaksiniz?


*Komutanım, yarım saat sonra alacağız.


*Başarilar diliyorum.


10.45 Mustafa Kemal: - Düşmanin halen direndigini görüyorum. Gözümüz o tepede, çok önemli.


*Komutanım tepeye düşman bir tümen yığmış direniyorlar. Ama alacağız komutanım, mutlaka alacağız.


11.00 Mustafa Kemal: - Reşat Beyi istiyorum.


*Komutanım Reşat Bey size bir mesaj bırakarak intihar etti. Okuyorum, komutanım.


*Yarım saat zarfında bu tepeyi almak için söz verdiğim halde sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam komutanım.


Mustafa Kemal'in gözlerinden yaşlar boşanir: -Allah rahmet eylesin, Reşat Bey büyük bir vatanseverdir.


11.45 Başkomutanin telefonu çalar: - Çigiltepe alinmiştir komutanim. Yüzlerce ölüsünü birakan düşman Sincanli Ovasina dogru kaçmaktadir, arzederim".


İlgili resmi kayıt burada biter. Sonrasını Başkomutan Mustafa Kemal Paşa şöyle ifade eder:


"Türk Askerine,


Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz, daha sağlam bir askere rastgelinmemiştir. Her zaferin mayası sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir. Burada şehit olan kahraman evlâtlarımızı minnetle anıyorum, ruhları şâd olsun. Başkomutan Mustafa Kemal".





Şimdi, yukaridaki en büyük Türkün Atatürk'ün yüreginden kopan bu sözler, Albay Reşat Bey Şehitligi'ndeki mermer bir kitabeye nakşedilmiştir. Başinizi biraz çevirirsiniz, sira sira şehitlerimizin kabir taşlarini okursunuz: "Sivas-Hasan oğlu Hüsnü-23 yaşında", "Tunceli-Ahmet oğlu Mevlût- 20 yaşında", "Konya-Ruşen oğlu Haşim 21 yaşında", Mersin-Hasan oğlu Ömer 24 yaşında", "Afyon-Mehmetoğlu Musa 18 yaşında" ve diğerleri (2)... Acısını duyarsınız, hayatlarının baharında, komutanları Reşat Beyin onurlu intiharından sonra gözlerini kırpmadan ölüme doğru koşan gencecik yiğitler!.. Bizler ve bizden sonra gelecekler için en değerli varlıklarından, canlarından vazgeçmiş Türk oğlu Türkler!.. Sonra ana kitabede şu satırları okursunuz ve duyduğunuz acı, sonsuz bir Türk olma onuruna ve gururuna bırakır yerini:


"Bu vatan toprağın kara bağrında


Sıradağlar gibi duranlarındır.


Bir tarih boyunca onun uğrunda,


Kendini tarihe verenlerindir.





İleri atılıp sellercesine,


Göğsünden vurulup tam ercesine,


Bir gül bahçesine girercesine,


Şu kara topraga girenlerindir."

NAZBEG
22-05-2006, 18:36
Sn. Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer' den:

"T&#252;rkiye Devleti, laik, demokratik bir Cumhuriyet' tir. Laikliği
&#231;eşitli bi&#231;imlerde yorumlayarak, i&#231;ini boşaltıp demokrasiyi, dolayısıyla
devlet rejimini yıkmaya kimsenin g&#252;c&#252; yetmeyecektir."
---------------

Bazi seyler vardirki tartisilmasi bile suctur. Milli ogelerimizi milli beraberligimizi olusturan herseyi tartismayi red ediyorum.....

Kanarya
24-05-2006, 16:06
Ayazpasa'daki baba evinde, ust kati alt kata baglayan o gorkemli merdivenin basinda, Latife Hanim ve onu ziyarete gelmis genc bir kiz duruyordu. Kirmizi hali kapli merdivenin en ust basamaginda, oymali trabzan basini tutmus olan ev sahibi yorgun, huzunlu, dusunceli, genc misafirleriyle vedalasiyor ve bu hanim, buyuk bir ictenlikle ve saygiyla Latife Hanim'in elini opuyor, Hanimefendi nedense bu eli uzun bir sure birakmiyor ve sonra:

- Beni mutlu ettin. Tesekkur ederim. Iyi ki geldin, diyordu.

- Rica ederim efendim. Asil ben size tesekkurler borcluyum. Yarin Ankara'ya gidiyorum. Bana bir emriniz olabilir mi Ankara'da efendim?

Latife Hanimi bu soru uzun uzun dusunduruyor. Herhangi bir cevap vermeden genc kizin gozlerine, gozlerinden daha da cok o sicak yuregine bakiyor.

- Ankara'ya oyle mi? Kimbilir ne kadar degisti koca Ankara. O sehri, oyle merak ediyorum ki, diyor. Evet. Demek ki bana "bir istedigin var mi" diyorsun. Pekala. Iste sana bir sir; daha dogrusu bir emanet. Yillardan beri gerceklestirmek istedigim bir sey vardi; cesaret edip kimseye soyleyemedigim.

- Emredin efendim. Ben size hizmete hazirim, biliyorsunuz.

Ikiside cok heyecanliydi nedense. Latife Hanim gulumsemeye calisiyordu:

- Estagfurullah. Sadece bir rica.. Ankara'da.. Bir cicekciden, bir tek kirmizi gul al lutfen. Ama bir tek. Onu AnitKabir'e gotur ve Mustafa Kemal'in mubarek kabrinde, yere birak. Ayak ucuna. Kimden geldigini o anlar, ama sen yine de, "Bunu Latife gonderdi" diye soyle! Bu iyiligi bana yapabilir misin?

- Nasil yapamam.. Elbette, elbette, efendim. Emredersiniz.

-Hayir. Gercekten, sadece rica ediyorum, lutfen.

***

O sabah, saatlerin henuz dokuzu gosterdigi bir sirada bu genc hanim AnirKabir merdivenlerini cikiyordu usul susul. Elinde taze ve kipkirmizi bir gulle. Heyecanli oldugu, hatta biraz da korktugu, elindekini kimseye gostermek istemedigi, arkadan bakildigi zaman bile urkek yuruyusunden belli oluyordu. Merdivenleri ciktiginda alanda yogun bir resmi kalabalik gormus, o sebepsiz korkusu biraz daha artmisti. Kalabaligin icinden zorla gecen gorevliler, iceriye celenkleri tasiyordu. Onlar isini bitirirken koyu renk elbiseliler icindeki resmi ziyaretciler giris kapisindan akarcasina giriyordu, buyuk bir sessizlik icinde. Genc bir kiz bir an sebebi cok da belli olmayan bir panige kaptirdi kendini ve:

"Eyvah, beni dunyada iceri almazlar" diye dusundu uzulerek. Durdu, sezdirmeden saga sola bakindi, yuksek rutbeli bir subay gordu yanibasinda. Genc kiza heyecanini anlayan bir ifadeyle bakiyordu. Icguduleri, farkinda olmadan onu kalabaligin icine ittiriverdi. Yuksek rutbeli subay simdi onunla birlikteydi. Subay'a:

- Icerde.. kim var efendim, diye sordugu zaman kendi sesinden bile urktu genc kiz. Ama subay hala ona gulumsuyordu. Usulca fisildadi:

- Devlet Baskanimiz.

Subay bunu haber verdikten sonra aceleyle yurudu. Kalabalik genc kizi iceri itmeye devam etti. Nedense geri donmeyi dusunuyor, ama artik bunun imkansiz oldugunu da biliyordu. O anda yaninda, ta yani basinda Latife Hanim'in huzunlu sesini duydu:

- Lutfen! Lutfen!

Bu sesle, bir anda sebepsiz korkusu bitmisti kizin.

- Tabii efendim, diye fisildadi, guclu guclu. Size soz verdim. Beni kimse yolumdan cevirmeyecek diye de bagladi dusuncesini. Basini diklestirdi, yurudu, protokol kalabaligi ile birlikte Ataturk'e en yakin olan noktaya kadar gelebildi. Dunyanin en dogal isini yapiyormus gibi, herkesten ayrildi, elindeki gulu Ataturk'un huzuruna birakti:

- Bunu size Latife Hanim gonderdi efendim, dedi.

Sonra geri geri cekilen genc kiz, kalabaligin icine karisti. Kimse ona engel olmamisti. Saygi durusu tamamlanip Devlet Baskani ve ardindakiler disari cikmaya baslayinca o da bir ruyanin sonuna ulasmis gibi kalabaligi izledi.

***

O gece, kaldigi otel odasinki yatakta donenip duruyor, uyuyamiyordu. Bir ara dogruldu, isigi acti, saatine bakti ve hayretle:

- Dort, daha cok erken ama, dedi.

Simdi yatakta oturuyordu. Dizlerini karnina dogru cekip basini dizlerine dayadi, kollariyla dizlerini sardi ve icinden konustu usul usul:

- Acaba sana ne yaptilar kirmizi gul? Yuzlerde celenk geldi ustune. Ezilip kaldin mi? Yoksa biri seni firlatip atti mi, atabildi mi? Atamiz seni kabul etti mi kirmizi gul?

Belli ki sen, ona bir mesaj getirmistin.O yalniz, mutsuz, pisman kadindan. Yoksa benimle seni ne diye AnitKabre yollayacakti. Uzun uzun dusundukten sonra bir karara vardi:

- En iyisi yarin gider ona bakarim, dedi. Gormeden olmaz. Gorur, ne oldugunu anlar, haberi oyle gotururum Latife Hanimefendiye.

Yastiklari duzeltti. Artik kaygusu bitmisti. Icinden bir ses durmadan yineliyordu:

- Kirmizi gul. Bir tek kirmizi gul. Bir tek. Ama anlamli, gorkemli, sicak. Gulumsedi ve uyudu.

***
AnitKabir'den iceri girerken yine sabahin erken saatiydi. Hemen hic kimse yoktu ortalikta. Kapinin onunde, bir gun once gelen butun celenkler sira sira dizilmis, acikta duruyordu. Genc kadin, esikte bir an durdu, celenklere bakti. AnitKabir'de, gece icerde cicek birakmadiklarini, hepsini acik havaya cikardiklarini bilmiyordu. Icini cekti:

- Koca celenkleri bile disari cikarmislarsa, bir tek kirmizi gul ne oldu kimbilir? diye dusundu.

Hizli hizli yurudu, iceri girdi, bir gun onceki yere kadar gitti. Kirmizi gul kondugu yerde, ayni guzellikte taze, capcanli duruyordu. Genc kadin, gozlerinden akan tane tane yaslarla:

- Tesekkur ederim Atam, dedi. Cok tesekkur ederim. Cok.. Onu kabul ettin demek ki.

Eliyle gozunden akan yasi sildi. Artik Istanbul'a goturecek guzel bir haberi oldugunu biliyordu.

Bu genc hanimin adi Jale Tulga'ydi.

(MUSTAFA KEMAL'LE 1000 GUN - NEZIHE ARAZ)

baron11
25-05-2006, 10:28
ATATÜRK DİYORKİ:

Türk Milleti bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı varolmalarının yegane koşulu olarak kabul etmiş cesur insanların torunlarıdır. Bu millet hiçbir zaman hür olmadan yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.

baron11
25-05-2006, 10:58
MUSTAFA KEMAL'İN ASKERLERİ

Kurtuluş Savaşı'nda cepheye kağnıyla mermi taşırken donarak şehit düşen Şerife Bacı'nın hatırasına..
Herkes birşeyler yapıyordu, herkes inanmıştı Kimisi çete olup savaşıyor,kimisi erkek kıyafeti giyerek cephede düşmana mermi atıyordu.Gerekirse gözünü kırpmadan ihanet eden evladını alnının ortasından vuruyordu.Milli mücadeleye en büyük desteği verenler onlardı;
Kahraman Türk Kadını

Gözüm Sakarya'da, Dumlupınar'da, kulağım İnebolu'daGazi Mustafa Kemal,savaşın kazanılması için İnebolu'da ki cephanenin Ankara üzerinden cepheye geçmesi gerektiğini biliyordu.
Bir dönem İnebolu-Ankara yolunun adının İstiklâl Yolu olarak adlandırılması için imza kampanyaları düzenlenmesi de bu yüzdendir.Bu önemine baktığımızda Kastamonu'nun erkeği cephede süngü süngüye ölüm kalım savaşı verirken arkasında bıraktığı eşi, bacısı, anası da imece usulüile İnebolu'dan cephaneyi Ankara'ya taşıyordu.Kastamonu-Seydilerli Şerife Bacı da bu analardan sadece birisidir.
1921 Aralık ayında Şerife Bacı da diğerleri gibi İnebolu'dan aldığı cephaneyi Kastamonu'ya taşımaktadır.Hava buz gibi,sürekli yağan kar,kağnıların yarısı yolda kalmıştır. Kağnısına koşulu öküzler çelimsiz kendisi ve bebeği aç inatla yola devam eder.
Sırtında çocuğu kağnıda cephane vardır.cephanenin üstünü samanla örtmüştür.Çocuğunu otların içine bırakır üstündeki battaniyeyi de örter üstüne.Hemcephanenin hem de çocuğunun Onların ıslanmaması,donmaması gerekir.Bu şekilde Kastamonu Kışlası önüne kadar gelmiştir.İnebolu limanından aldığıcephane yerine ulaşmıştır.
Sabah olduğunda çocuk sesi ile kağnının olduğu yere gelen askerler Şerife bacının donarak şehit olmuş bedeni ile karşılaşırlar.Çocuğu ve cephanekurtulmuştur ilerde vatanda kurtulacaktır ama Şerife Bacı şehit olmuştur.Şerife bacı ve diğerleri… Türk kadınının kahramanlıklarının sembolü olmuşlardır.Bu vatan onlar sayesinde kurtulmuştur.

Emperyalizme karşı savaşın nasıl kazanılacağını dünyaya öğretenler kadınlarımızdır.


8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ

İlk kez 1910 yılında Uluslar arası sosyalist kadınlar toplantısında kutlanma kararı alındı Ancak ilk yıllarda belirli bir tarih saptanamamasınedeniyle değişik tarihlerde kutlanıyordu. 1921 yılında yapılan 3. Uluslar arası sosyalist kadınlar toplantısında Moskova da 8 Mart olarak kutlanılmasına karar verildi.Dünya kadınlar günü 1960'lı yıllarda ABD tarafından da kutlanmaya başlanmasıyla dahada önem kazandı.1977 yılında Birleşmiş Milletler 8Mart'ı dünyakadınlar günü olarak kabul etti.
Neden 8 Mart sorusuna gelince..
Bugün dünyaya insan hakları ve demokrasi adı altında pervasızca saldıran ABD'de tekstil işçisi kadınlar çalışma şartlarının daha iyi hale getirilmesiiçin greve giderler.Grevi bastırmak amacıyla çıkan olaylarda 111 kadın işçi katledilir.Tarih 8 Mart 1857 dir.
Emperyalizm ve vahşi kapitalizme verilen mücadele o her zaman onurludur.Ancak yeryüzünde hiçbir mücadele vatan'ın bağımsızlığı için verilen mücadeleden ve bu uğurda şehit olmaktan daha kutsal değildir.,
Ayrıca gelinen sürece bakıldığında Emperyalizm (dolayısı ile vahşi kapitalizm) bu tür önemli günleri de bir tüketim alışkanlığı olarak algılanmasınave mücadelenin unutularak coşkulu sevinçlerle kutlanmasına yol açmıştır.O dönemlerde verilen mücadele bazı kesimlerce de bugün ' hak ve özgürlük 'arayışı içerisinde neredeyse teröre ve bölücülüğe destek verir hale gelmiştir.Her yıl 8 mart tarihinde meydana gelen olayları hatırlayınız lütfen.
Emperyalizm denilen sömürü düzeninin en büyük özelliği temel değerleri unutturarak kendi menfaatleri için öncelikle bu değerlerin içini boşaltma ,sonra yeni halini kanıksatma daha sonrada sömürmektir.Sağlıklı düşünme metodolojisinden uzaklaşan toplumlar önce bireyselliğe dönüştürülmekte, sonra da hızla yeniden tüketim toplumu haline getirilmektedir.O halde bir zamanlar bu mücadeleyi kazanmış bir ülkenin evlatları olarak yapmamız gereken ' bizi biz yapan değerlerimize öncelik vermek ve bunlarasahip çıkmaktır'.Bu nedenle;
Hep birlikte çıkaracağımız ses ve oluşturacağımız kamuoyu ile her yıl Şerife Bacı vesilesi ile tüm kahraman Türk kadını ve şehit anaları için her yıl, Aralık ayında tespit edilecek bir günü ANADOLU KADINLARI GÜNÜ olarak ülkece kutlamalı diye düşünmekteyim.
Nene Hatun, Halide Onbaşı(H.Edip Adıvar), Nezahat Onbaşı, Erzurumlu Kara Fatma (Fatma Seher Erdem), Halime Çavuş, Hafız Selman İzbeli, GördesliMakbule Hanım, Çete Emir Ayşe, Tayyar Rahmiye, Tarsuslu Kara Fatma, Kılavuz Hatice ve daha binlercesi,bu Vatan toprakları üzerinde yaşayan Türk Milleti sizlere minnettardır.

Kanarya
28-05-2006, 13:15
...............

AVCI06
02-06-2006, 19:49
Bankacılar paranın sahte olup olmadığını anlamak için parayı ışığa doğru tutup içerisinde Atatürk filigranı varmı,yokmu diye bakarlar.
Sizde bir adamın ne mal olduğunu anlamak için onu ışığa tutun.Bakın bakalım içerisinde Atatürk varmı,yokmu.
İçerisinde ATATÜRK olmayan adamlara iltifat etmeyiniz.
Cumhuriyet e sahip çıkınız...:tamam:

slazenger
04-06-2006, 20:08
Hava Tuğğeneral Mustafa FIRAT diyor ki "Türk Silahlı Kuvvetleri'ndeki halihazırdaki fiili durum, bu ifadenin tam tersi ve Türk Ordusu'nu ebedi önderi Büyük ATATÜRK'ün kemiklerini sızlatacak mahiyettedir."

Bir TUğgeneral'in anlattıkları; (http://eu.ibsresearch.com/news_display.asp?upsale_id=1326)

Ben Eskişehir'de görev yapan 1 yıllık bir generalim. General olana kadar beslediğim ideallerle, general olduktan sonra karşılaştığım tablo, yaşadığım ve gözlediğim olaylar beni tam bir hayal kırıklığına uğrattı. Bir nebze olsun bu yanlışlıkların düzelmesi ümidiyle ve vicdanen bu mektubu yazmaya ihtiyaç hissetim. Faturasının ağır olacağını bile bile…

Ulu önder ATATÜRK, yukarıda da ifade edildiği gibi "Komutanlar ahlaken ve ilmen astlarından üstün olmalıdırlar." demek suretiyle komutanlara sahip olmaları gereken vasıflar için çok ideal bir çerçeve çizmiştir. Ancak, Türk Silahlı Kuvvetleri'ndeki halihazırdaki fiili durum, bu ifadenin tam tersi ve Türk Ordusu'nu ebedi önderi Büyük ATATÜRK'ün kemiklerini sızlatacak mahiyettedir.

3 Mart 1924 tarihinde kaldırılan saltanatın, ilerleyen zaman içerisinde generallere, rütbeleriyle orantılı olarak paylaştırıldığı, özellikle Türk Silahlı Kuvvetlerde görev yapmış ve yapmakta olan insanlar tarafından bilinmektedir. Sokaktaki bir astsubay çavuş ya da teğmene ve hatta bir onbaşıya dahi sorsanız size en yakın generaliyle ilgili sayısız yolsuzluk ve keyfilikleri bir bir sıralayacaktır. Ben de bu çerçevede sizlere bazı örnekler sıralayacağım. İşte bunlardan birkaçı;

Hava Kuvvetleri Envanterindeki CN-235 CASA Uçaklarının Kullanımı:

Bilindiği gibi Hava Kuvvetlerindeki faal uçucular uçuş-eğitim yılı sonunda (her yıl Ağustos ayı sonunda) uçuş tasarılarını doldurdukları takdirde her yıl Eylül ayında yaklaşık 3.000 ABD Doları tutarında uçuş tazminatı almaktadırlar. Ama bu iş son yıllarda çığırından çıkmış durumdadır. Komutanlar bu tazminatı almak için T-41 ve CASA uçaklarında kısmen uçup, tamamen uçmuş gözükerek ya da hiç uçmadıkları halde tamamen uçmuş gözükerek bu parayı almaktadırlar. Almaya hak kazanmakdıkları halde…

Komutanların bu kapsamda yaptıkları uçuşlar da havada seyahat şeklinde gerçekleştiği için harekata hiçbir katkısı yoktur. Komutanlar yaklaşık 3.000 dolar tutan bu uçuş tazminatını alabilmek için herbiri uçuş saati 10.000 dolar tutan gereksiz uçuşlarla devleti trilyonlarca lira zarara sokmaktadırlar.

CASA uçaklarının kullanımıyla ilgili keyfilik bu kadarla da kalmıyor. Bu uçaklar; komutanlar için şehirlerarası çiçek, köpek (çiftleştirmek için), valiz, İzmir'den balık, unutulan bir komutan şapkasının ve komutanlara ait özel eşyaların nakli, Hava Kuvvetleri Eski Komutanlarından Orgeneral Ahmet ÇÖREKÇİ'nin torunlarının Etimesgut'tan İzmir'e (Gümüldür Hava Kuvvetleri Kampı'na) götürülmeleri, komutanların düğün ve nişan gibi törenlere iştirakleri esnasında bu uçakların özel araç gibi (Hoş, bu insanlar özel araçlarını dahi bu denli hoyratça kullanmazlar) kullanılması, General eşlerinin ve çocuklarının şehirlerarası ulaşımı maksadıyla da sürekli kullanılmaktadır. Bu yazılanlar, yapılan keyfilikler için devede kulak dahi değil. Yazılanların sıhhat derecesini öğrenmek istiyorsanız, vicdan sahibi birkaç nakliye/ulaştırma uçağı pilotuyla konuştuğunuzda bu uçakların adeta bisiklet gibi hoyratça kullanıldığını öğreneceksiniz. Hepsi de "GÖREV" ya da "UÇUŞ TASARISI" kisvesi adı altında.

Üslerdeki Pilotların Yıllık Uçuş Saatleri ile Uçak Uçuş Kayıtlarını Birbirinden Farklı Olması:

Bu kapsamda herhangi bir üste görev yapan ya da uçan pilotların yıllık uçuş saatlerinin toplamı ile o üsteki uçakların yıllık uçuş saatlerinin toplamının aynı olması gerekmektedir. Yani "Üs'teki Toplam Uçuş Saati=Üste Uçan Pilotların Toplam Uçuş Saati" olması gerekmektedir. Kural bu iken, bu durum devlet aleyhine bozulmaktadır. Şöyle ki; 2 saat uçan pilot , kendisine 4 saat uçuş yazarak uçuş saatini şişirmektedir. Bu durumun doğal sonucıu olarak, uçaklar gerçek zamanından evvel bakıma alınmakta ve uçağa ait değiştirilecek yedek parçalar da zamanından evvel değiştirilmektedir. Hava Kuvvetlerine ait tüm üslerdeki pilot ve uçuş kayıtları incelendiği takdirde görülecek tablo, bu ifadeleri teyit etmenin de ötesinde çok daha vahim olacaktır.

Kantin Gelirlerinin Kullanımı: Bilindiği gibi kantin gelirlerinin esas amacı; birliğe tahsisli ödenek yetmediği takdirde erlerin ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Ancak uygulamada bu kurala hiç de riayet edilmemekte, aksine kantin gelirleri komutanlara tahsisli "Hediyeleşme Faslı" olarak kullanılmaktadır. "Balık-rakı, Müfettişin hakkı" sloganıyla, gelen ve karşılanan MSB Müfettişleri de yapılan usulsüzlük ve yolsuzlukları ibra edip sandıkları mühürleyerek arşive göndermektedirler.

Hv:k:k.lığında yıllardır "Kooperatif" anlayışıyla hizmet veren HAKİK'ler kapatılmış ve Kantin'e dönüştürülmüştür. HAKİK'lerin kapatılması sonucu kantin gelirleri artırılmak suretiyle, Komutanların keyfi harcama yapma imkanları da artırılmıştır.

Makama Tahsisli Araçların Kullanımı:

Generallere hizmet için tahsis edilen makam araçları, generaller izine giderken de kullanılmaktadır. Yakıt ihtiyaçları kendilerine verilen benzin çekleriyle karşılanmaktadır. Hatta otoban ve köprü geçiş paraları da birlik çay ocakları gelirlerinden karşılanmaktadır.

Bütün general eşlerine beyaz renkli ve sivil plakali araçlar, vatani hizmetlerini yapmak üzere asker ocagina gelen sivil kiyafetli erlerle (şoförlerle) birlikte tahsis edilmektedir. General eşleri, kuaföre, çaylara, konken partilerine ve canlarinin istedigi her yere bu araçlarla gitmektedirler. Yürürlükte olan Kanuna göre, Komutan eşlerinin böyle bir haklari yoktur.

Komutan Konutlarına Alınan Eşyalar ve Konutların Tadilatı:

Bilindiği gibi her General için makama tahsisli konut mevcuttur. Ayrıca generaller aynı görev yerinde ya da aynı garnizonda genellikle 2 yıldan fazla görev yapmamaktadırlar. Her general, makamına tahsis edilmiş olan konuta taşındığında, o konutta yerdeki seramik ya da parkeden tuvaletteki klozet taşına kadar herşey silbaştan yenilenmektedir. Örneğin 1997-1999 yııları arasında 2 nci Tak.Hv.Kv.K. olarak Diyarbakır'da görev yapan Hv.Korg. Yaşar MÜJDECİ'nin, konutu için İngiltere'den klozet taşı getirttiği o dönemde Diyarbakır'da görev yapan herkes tarafından bilinen bir konudur. Yine aynı dönemde Diyarbakır'da görev yapan Korg. MÜJDECİ'nin evinde 7 adet klima mevcut iken, subay ve astsubay misafirhaneleri saunadan farksız şekilde personele hizmet etmektedir. Generaller makama (kendilerine) tahsisli konuta taşindiginda evdeki beyaz eşyalarin tamami da birlige tahsisli ödeneklerle yenilenmektedir. Ne gariptir ki bu tip konutlardaki beyaz eşyalar her 2 yilda bir eskimektedir!

Hatta Gnkur.Bşk. Org. KIVRIKOGLU sadece generallerin iştirak etmilş oldugu 3 yıl önceki bir brifingte gernerallere hitaben "Arkadaşlar! Komutanlar, üst makamlardan izin almadan kendilerine konut yaptirmakta ya da komutan konutlari sürekli ve büyük masraflarla tadilat görmekte, komutan konutlarindaki beyaz eşyalar da dahil olmak üzere adeta her şey 1-2 yillik periyotlarla yenilenmektedir. Böyle rezalet olmaz. Bu işe derhal son verilecek." demiştir. Böylesine onurlu bir çıkış herhangi bir şekilde TSK camiasına yayıldıgında, TSK camiası öylesine heyecanlanmıştı ki… Ama aradan geçen zaman içerisinde bu çıkışın kuru-sıkı bir çıkış olmaktan öte gitmedigi ve pratikte de bir yansımasının olmadıgı görüldü.

Komutan Konutlarına Birlik Levazım Amirliklerinden Malzeme Verilmesi:

Komutan/General konutlarında kullanılmakta olan ve yaklaşık 20 kalem tutan her türlü temizlik malzemesi (sabun, deterjan, şampuan, saç kremi, çamaşır suyu v.s.) komutanların talebine istinaden birlik levazım amirlikleri tarafından birliğe tahsisli ödeneklerden ve usulsüz olarak karşılanmaktadır.

Makama ve Konuta Tahsisli Telefon ve Cep Telefonlarının Kullanımı:

Gnkur.Bşk. Org. KIVRIKOGLU sadece generallerin iştirak etmilş oldugu 3 yil önceki bir brifingte yine gernerallere hitaben "Arkadaşlar! Herhangi bir genarali cep telefonundan aradigimda cevap veren kişi olarak ilgili general arkadaşin çocugu karşima çıkmaktadir. Bu örneklerin sık sık tekrar etmesi üzerine bu konuda inceleme yaptırdıgımda general arkadaşlara, makama tahsisli olmak üzere verilen bu telefonlarin kendilerinden farkli şehirlerde ikamet etmekte olan çocukları tarafindan kullanilmakta oldugunu ögrendim. Böyle rezalet olmaz. Bu işe derhal son veriecek." demiştir.

Gnkur.Bşk.ligi tarafindan general cep telefonlarina 6 ay için tahsis edilen ödenekler genellikle 2 ay zarfinda tüketilmekte ve mütekip aylardaki cep telefonu faturalari birlik kantinleri vasitasiyla ödenmektedir. Bu şekilde de Gnkur.Bşk.liginin konuya ilişkin emri de delinmektedir.
Generaller için makama tahsisli konutlarda buluna telefonlar da konut sakinleri tarafından şehirlerarası ve milletlerarası görüşmlere için hoyratça kullanılmaktadır. Bu telefon görüşmelerine ait gelen faturalar da birliğe tahsisli ödeneklerden karşılanmaktadır.

Tasarruf Tedbirlerini Delme Yöntemleri:

Birlik, Karargah ve Kurumlara "Savunma Malzemesi Alımı" maksadıyla tahsis edilen öde-nekler komutan emirleri doğrultusunda amaç dışı ve keyfi şekillerde kullanılmaktadır. Bu ödenekler; klima, televizyon, halı, general eşlerine sivil plakalı araç alımı ve komutanlar için birlik içinde komutan köşkü yapılması gibi maksatlarla da kullanılmaktadır.

Komutan Tabildotlarının (Diğer Personelin Aksine) Fiyatlarının Ucuz ve Porsiyonlarının da Bol Olması:

Genelkurmay Tabildotundan başlamak üzere tüm tabildotlarda komutan/general porsiyonlari büyük, fiyatlari da ucuz olmasına karşın, bu durum personel için tamamen aksi bir durum arz etmektedir. Komutan/Generaller, Orduevi ve diğer sosyal tesislerde lüks ve pahalı yiyecekler yemelerine rağmen (kalkan balığı, havyar, viski v.b. gibi) bunların ücreti olarak sembolik rakamlar ödemektedirler. Bu tesislerde görev yapan personel Komutanlara es kaza gerçek fatura gönderdikleri takdirde de çok kısa bir süre içerisinde görev yerleri değişmektedir.

Çoğu Komutanların Etik (Ahlaki) Kaygı İçerisinde Olmamaları:

Hava Kuvvetleri eski Komutanlarından Orgeneral Ahmet ÇÖREKÇİ ve Orgeneral İlhan KILIÇ'ın mal varlıkları oldukça dikkat çekicidir. Hatta İlhan KILIÇ'ın oğlu İstanbul'daki Maydanoz Showland'in ortağıdır. Bu çocuk, buraya ortak olacak parayı ne zaman ve nereden kazanmıştır?

Generallerin inşaat halindeki özel konut ya da yazlıkları, büyük ölçüde birliklerle iş yapan sivil müteaahitlerin parasız katkılarıyla tamamlanmaktadir. Birliklerden ihale alan bu müteahhitlere, komutanlar tarafindan ihalelerde saglanan kolayliga karşin, ilgili müteaahitler tarafindan da komutanlarin ev-yazlik inşaatlarina parasiz destek saglanmaktadir. Generallerin/Komutanlarin birlik personelini ve imkanlarini da bu maksatla kullandiklari personelin ağzına sakız olan konulardan sadece biridir. Örnegin; Hv.Korg.Özkan ÖKTÜ'nün Gümüldür/IZMIR'deki yazlik inşaatında aylarca çalışan asker ve sivil işçileri taşıyan askeri aracın devrilmesi sonucu 1 sivil işçinin vefat ettigi Hava Kuvvetllerindeki herkes ama herkes tarafindan bilinmektedir.

11 nci Hava Ana Ulaştırma Ana Üs K.lıgında VIP Yolu İhdas Edilmesi:

11 nci Hava Ulaştirma Ana Üs K.ligindaki personel tarafindan kullanılmakta olan ana giriş, Üs Komutanının emriyle "VIP Yolu" olarak düzenlenmiştir. Personel için de birliğin arka tarafından yeni bir yol yapılmıştır. VIP Yolu olarak düzenlenen bu yol, tüm üs personeli tarafindan "Saltanat Yolu" olarak adlandirilmiştir.

Hava İkmal Bakım Merkezleri Ahşap Atölyelerinin Bazı Komutanlar Tarafından Mobilya Atölyesi Olarak Kullanılması:

Bilindiği gibi Hava Kuvvetlerinde Ankara, Eskişehir ve Kayseri'de konuşlu olmak üzere toplam 3 adet Hava İkmal Bakım Merkezi bulunmaktadır. Bunların herbirinde de Ahşap Atelyesi bulunmaktadır. Bu atelyelerde, Generallerin evlerine ve bilhassa da yazlıklarına mobilya yapılmaktadır.

Anadolu Üniversitesine Bağlı Sivil Havacılık Yüksek Okulu'nun, Hava Kuvvetlerindeki Generallerinin Çocuklarına Hizmet Eden Bir Eğitim Kurumuna Dönüşmesi:

Birçok generalin oğlu gibi benim oğlum da bu okuldan "Pilot" olarak mezun olmuştur. Bu zamana kadar bu okula giren ve bu okuldan pilot olarak mezun olan öğrencilerin babalarının meslekleri ve rütbeleri incelendiği takdirde durum tüm açıklığıyla anlaşılacaktır.

Komutanların Çocuklarının Askerlik Yaptıkları Yerler ve Hangi Koşullarda Askerlik Yaptıkları:

Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde askerlik yapan herhangi bir general çocuğu var mıdır? Ben bu zamana kadar duymadım. Diğer bölgelerde askerlik yapan general çocukları da genellikle "El bebek, Gül bebek" anlayışı içerisinde izin ve istirahat ağırlıklı olarak askerliklerini tamamlamaktadırlar.

bütün generaller açıklasınlar çocuklarının askerlik yaptıkları yerleri.
Kartal Vakfı:

1998 yılında kurulan Kartal Vakfı'na, istekli ya da isteksiz Hava Kuvvetlerindeki tüm personelin üye olmaları sağlanmıştır. Hv.K.K.lığının emriyle tüm personel bu vakfa otomatik olarak üye yapılmış ve maaşlarından da aidat kesilmeye başlanmıştır. Bu uygulamanın personel nezdinde rahatsızlık yaratması üzerine Vakıf'tan ayrılmak isteyenler için de; bir yandan bu vakfa üye olmak istemediklerine ilişkin dilekçe vermeleri deklere edilirken, öte yandan da bu konuda dilekçe verecek personelinin durumunun tayin, yurtdışı kurs, yurdışı sürekli görev seçimi ile yazlık kamplara ve moral eğitim merkezlerine yapılacak tahsisler esnasında dikkate alınacağı dolaylı yollardan tehditvari bir üslupla personele intikal etirilerek vakfın üyeliğinden çıkmak isteyenler sindirilmiştir. Halihazırda, "Kartal Vakfı Aidatı" adı altında pek çok personelden haraç toplanmaya devam edilmektedir.

İncirlik'te Görev Yapan Tanker Uçaklarından 1 Adedinin VİP Uçağı Olarak Kullanılması:
İncirlik/ADANA'da konuşlu bulunan 11 nci Tanker Üs K.lığı envanterinde bulunan Havadan Yakıt İkmali yapan ve TANKER Uçağı olarak adlandırılan uçaklardan 1 adedi, Generallerin ve ailelerinin ABD'ye yapacakları "Non-Stop Seyahatler" için VİP uçağına dönüştürülmüştür. Sözkonusu Tanker Uçağı, 2 yıldan beri bu maksatla kullanılmaktadır. Bu proje, 2 nci HİBM.K.lığı (Hv.Tümg.Seyfettin SEYMEN) sorumluluğunda gerçekleştiril-miştir. Bu milletin vergileriyle milyonlarca dolara alınan bu uçağın, Komutanların zevkleri ve keyfi için adeta bir seyahat aracına dönüştürülmesini vicdan sahiplerinin takdirlerine havale ediyorum.

1997-1999 yıllarında Hava Kuvvetleri Komutanı olan Hv.Org.İlhan KILIÇ, 1999 yılında, pilotaj eğitimi görmüş olduğu Kanada'daki devre gecesine bu uçakla gitmiştir.
Yurdışı Toplantı ve Göreve Gidişlerdeki Savurganlık:
Yurtdışı toplantı ve kısa süreli görevlerde de büyük bir savurganlık ve keyfilik yaşanmaktadır. Kimi personel, Komutanlarının himayeleri bu okula giren ve bu okuldan pilot olarak mezun olan öğrencilerin babalarının meslekleri ve rütbeleri incelendiği takdirde durum tüm açıklık edeceği toplantıya 5-6 kişi gönderilmekte ya da 1-2 günlük bir görev süresi 3-4 gün daha uzatılmaktadır.

Sosyal Tesislerdeki Personel İstihdamı:

Kantin, kuru temizleme, orduevi, lokal, misafirhane, komutan konutu, tabildot gibi sosyal tesislerde yüzlerce personel istihdam edilmektedir. Buralarda görev yapan subay ve astsubaylar Harp Okulunda ve Astsubay Okullarında bu işlerle uğraşmak için mi öğrenim görmüşlerdir? Hayır. Bu yerlerde görev yapan personelin bir kısmı, meslek hayatının büyük bir kısmını sosyal tesislerde hizmet etmek suretiyle geçirmektedir. Sosyal tesislerde 15-20 yıl görev yapmış nice personel vardır. Ayrıca sosyal tesilerde görev yapan personelin mal varlıkları ya da yaşam standartları çok kısa bir süre içerisinde akılalmaz bir şekilde artmaktadır. Bu tesislerden faydalanan generallere sunulan hizmete karşın kendileri tarafından verilen ücretlerin oldukça sembolik olduğu ya da Garnizon Komutanlarının bu tesisleri şahsi mutfakları ve şahsi tesisleri gibi kullandıkları gün ışığı gibi bilinen bir gerçek iken, bu tesislerde görev yapan personelin komutanlarından daha fazla dürüst olmalarını beklemek herhalde büyük bir haksızlık olur. Kaldı ki, buralarda görev yapan personelin seçiminde de komutanların arzu, istek ve beklentilerine hitap etmek öncelikli seçim kriteri olarak dikkate alınmaktadır. Böylesi yerlerde görev yapan personel, tayin olduğunda da gittiği garnizonda da yine sosyal tesislerde görev yapmaktadırlar. Ne de olsa böylesi personel, yemeyi ve yedirmeyi çok iyi bilmektedirler. Bu da bir deneyim ve ihtisas işidir.

"Çevre Düzenlemesi" Adı Altında "Lale Devri"ni anımsatan bir savurganlık Sergilenmesi:

Birliklerde "Çevre Düzenlemesi" adı altında onmilyarlarca lira tutan inşaatlar, komutan köşkleri yapımı ile çiçek tohumu, kara ve kırmızı lahana satınalınması surtiyle büyük bir savurganlık sergilenmektedir.

Hak Sahibi Olmayan Kimi Komutan Yakınlarının, Başta GATA Olmak Üzere Askeri Hastanelerde Tedavi ve Muayene Edilmeleri:

Bilhassa tedavisi masraflı olan kimi General yakınlarının, icabında sahte sağlık fişi dahi tanzim edilmek suretiyle, GATA başta olmak üzere askeri hastanelerde tedavi edildikleri herkesin malumudur. Zaten GATA Hastanesi, yakın bir geçmişte ilaç yolsuzluğu ve Genel Cerrahi Ana Bilim Dalında yaşanmış olan rezaletle kamouoyunun gündemine gelmişti. Askeri doktorlar, Generallerin usulsüz işlerini yapmak suretiyle, kendi usulsüzlüklerini de örtbas etmektedirler. Al gülüm, ver gülüm. Alan razı, veren razı.

Bu Ülke Çok Ağır Bir Deprem Geçirmemiş Ekonomik Kriz Olmamış Gibi Hareket Edilmesi:

Gnkur.Bşk.ligi Karargahi başta olmak üzere tüm Kuvvet K.liklarinda trilyonlarca liralari bulan tadilat ve büro modernizasyonlari yapilmaktadirlar. Bu ülke 1999 yili içerisinde dünyanin en büyük depremlerinden birini yaşamadi mi acaba? Komutanlar ülke gerçeklerinden bu denli nasil habersiz olabilirler? Bu komutanla Mozambik Ordusu'ndan mi ithal edilmişler acaba? Hava Kuvvetleri Komutanliginda, şu anda, tüm odalarda büro modernizasyonu yapilmakta ve tüm tuvaletler de yenilenmektedir. Acaba ihtiyaç var miydi?

Emekli Generallerin Arpalıklarda İstihdam Edilmesi:

Emekli generaller artık arpalığa dönüştürülmüş olan HAVELSAN, TAI, TEI, Türk Hava Kurumu, Türkkuşu, YÖK, Kamu Bankaları ve benzeri kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilmektedir. Bu insanlar hangi ihtisas ve deneyimleriyle buralarda istihdam edilmektedir? Varsa mantıklı bir cevabınız lütfen açıklayın.

Sonuç:

Bir kurumdaki temiz yönetimin gerçekleşmesinde en önemli etken, o kurumdaki kilit yöneticilerin her yönden ÖRNEK olmasidir. Bir kurumdaki tepe yöneticiler ÖRNEK olma vasiflarini kaybetmişlerse, o kurum işlevini kaybetmiş demektir. Türk Silahli Kuvvetlerindeki tepe yönetimin de ne denli kirlenmiş oldugunu bir nebze de olsa yukaridaki ifadelerimle dile getirmeye çaliştim. Durum ve gidişat hiç ama hiç umut vermiyor.

TSK, adeta bünyesinde bulunan 350-400 generale hizmet eden bir kuruma dönüştü.

İnsanların ne dediği değil, ne yaptığı önemlidir. Personel de artık komutanların ne dediğini değil, ne yaptığını önemsiyor. Komutanlar, maalesef örnek olma vasıflarını çoktan yitirmiş durumdadırlar. Bu nedenle TSK personeli, artık komutanlarına inanmamaktadır.

Her fırsatta Türk Milletinin bağrından çıktığı gururla ifade edilen TSK sayemizde ne hale geldi? Bunları anlatmaya ve yazmaya sayfalar yetmez. Yeter artık! Bu talana ve kepazeliğe artık bir son verilsin. Türk Silahlı Kuvvetlerinin ihtiyaçları şeffaf bir şekilde tartışılsın ve Sayıştayın mali denetimine alınsın. Aksi halde bu talanın duracağı yok.

Yukarıdaki örneklerle Hv.K.K.lığında yaşanan saltanat, talan, keyfi yönetim ve gayrı ahlakiliklere yönelik birkaç örnek vermeye çalıştım. Bu yazılanlardan hareketle K.K.K.lığı, Dz.K.K.lığı ve J.Gn.K.lığındaki komutanların zemzemle yıkanmış olduklarını düşünmemek gerekir. Eminim ki oralardaki durum da Hv.K.K.lığından pek de farklı değildir. Sonuç olarak biz birbirimize benzeriz.

Yukarıdaki tablo incelendiği takdirde, Generallerin, Kopenhag Kriterleri'ne sürekli karşı çıkmalarına herhalde şaşmamak gerekir.

VİCDAN SAHİBİ ASKER VE SİVİL ERKANA SESLENİYORUM. TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ ELDEN GİDİYOR.

Mustafa FIRAT Hava Tuğğeneral

yeter
05-06-2006, 21:58
Latife Hanım, Mustafa Kemal'in başına gelmiş bir kaza değildi

Sefa KAPLAN

Geçtiğimiz yıl, Mustafa Kemal Atatürk'ün eski eşi Latife Hanım'ın 30. ölüm yıldönümüydü ve bütün yıl Latife Hanım tartışmalarıyla geçti. Ancak tartışılan, Latife Hanım'ın ölümünün yankıları filan değil, önce bir banka kasasına, arkasından Türk Tarih Kurumu'na (TTK) emanet edilen evrak-ı metrûkesi'nin akibetiydi.

Üzerinden 30 yıl geçtiği için, mahkeme tarafından bu belgelerin üzerine konulan yasak kalkmıştı ve belgeleri okuyan birkaç kişiden biri olan Prof. Dr. Reşat Kaynar'ın ifadesiyle söz konusu belgeler, "Cumhuriyet tarihinin yeniden gözden geçirilmesini gerektirecek" önemdeydi. Zaten kıyamet de bundan kopmuştu. Bazıları, muhtemelen Mustafa Kemal'in hatırasının rencide edilebileceği endişesiyle, bu belgelerin kamuya açılmasına şiddetle direniyordu. Bazıları da, Latife Hanım'ın Atatürk'ten ayrıldıktan sonra tek kelime bile konuşmadığını hatırlatarak, böyle bir endişenin yersizliğini dile getiriyordu. Netice itibariyle Latife Hanım'dan kalan belgeler TTK'nın deposunda kaderine terk edildi bir kez daha. Peki ama Latife Hanım hakikaten ürkülecek birisi miydi, çok sevdiği Mustafa Kemal'in aleyhine bir şeyler söyler miydi? Bugüne kadar bize anlatılan Latife Hanım portresi, bu konuda pekfazla ipucu vermiyordu ne yazık ki. Mustafa Kemal'e hayatı zindan eden, mendebur, hoyrat ve hatta despot bir Latife Hanım imgesi çizilmişti zihinlerimize. Gazeteci İpek Çalışlar'ın yerli ve yabancı kaynakları tarayarak yaptığı araştırma, durumun hiç de bize anlatıldığı gibi olmadığını koyuyor ortaya. Okudukça şaşırıyor, resmi tarihimizin bizden butür hakikatleri neden gizlediğine hayıflanmadan edemi-yorsunuz.

Bilinenden veya anlatılandan çok farklı bir Latife Hanım portresi çiziyorsunuz. Çizdiğiniz portrede Latife Hanım, mağrur ve feminist bir kadın olarak görülüyor. Kadın haklarının gelişmesi için bir politikacı gibi çalışıyor. Sizi böyle bir Latife Hanım portresine götüren ipuçları neler oldu?

- Mustafa Kemal Paşa'ya, "Milletvekili olmak istiyorum" diyen bir Latife Hanım'la karşılaşınca "vay canına!" dedim. Biz kadınlar bugün Millet Meclisi'nde yüzde 4.4'le temsil edilirken, bu kadın 83 yıl önce milletvekili olmak istemiş, üstelik de kadınlar daha siyasi haklarını elde etmemişken. Latife Hanım'ın dile getirdiği bu talep beni kışkırttı. Latife Hanım'ın sır kutusunu açacak anahtarı bulmuştum. Onunla ilgili olumsuz yaklaşımları terazinin bir kefesine koydum. Bir yana da bu sözü. Latife Hanım ağır bastı. Bulmacanın eksik parçası ortaya çıkmıştı. Benden önce de gazeteci arkadaşlarım Latife Hanım'ın yaşamının karanlık noktalarını deşmeye çalışmışlardı. Ama benim kafamda bir tez vardı; bu tez kadın haklarını savunan bir Latife Hanım'dı. Onun önemli bir kadın olduğunu fark etmiştim. Dönemi okumaya, Latife Hanım'a ait satırları biriktirmeye başladım.

Hangi kaynaklardan ve nasıl?

- Bir gazeteci için en iyi kaynak nedir? Tabii ki gazeteler. Eski Türkçe kursuna gitmiştim. Eski yazı gazeteleri taramak o kadar kolay değilmiş. Dostlarımdan yardım aldım. Bu arada dünya basınına yöneldim. Amerikan ve İngiliz basınına internet ortamında kolaylıkla ulaşılabileceğimi fark ettim. Önüme haberler birer ikişer düşmeye başlayınca heyecandan ölecektim. Latife Hanım dünya basını tarafından büyük bir dikkatle izlenmiş, kadın hakları savunucusu ve sufrajet sıfatlarıyla anılmıştı. Şaşırtıcıydı. 2005 yılı başında Latife Hanım'ın belgeleri açılsın mı açılmasın mı tartışması başladığında ben araştırmamı yarılamıştım.

LATİFE HANIM'A SALDIRMAK OLAĞAN

"Latife Hanım, Mustafa Kemal'in başına gelmiş bir kaza değildi" diyorsunuz. "Bir kaza" gibi yansıtılmasının sebebi ne sizce?

- Türkiye tarihinde Latife Hanım kadar ağır saldırıya uğramış bir başka kadın acaba var mı? Atatürk'ün heykellerine saldıranlara meczup deniyor ya da suçlu diye hapse atılıyor, ama onun bir dönem en yakınında bulunmuş, yaşamını paylaşmış Latife Hanım'a saldırmak neredeyse olağan kabul ediliyor. Latife Hanım, Mustafa Kemal Paşa ile evliyken yıldız muamelesi görmüş. Onun meziyetlerini anlata anlata bitiremeyen insanlar, yıllar içinde 180 derece dönmüşler ve haşin, kocasına eziyet eden, şımarık, döşemeye topuk vuran bir kadından söz etmeye başlamışlar. Latife Hanım, muhakemesi mükemmel, birikimi sağlam, her konuda fikri olan bir kadın. Sekiz dil biliyor, hukuk okumuş, dünyayı tanıyor. Mustafa Kemal Paşa'dan korkularından Latife Hanım'a tahammül edenler, yıllar geçtikçe eteklerindeki taşları dökmüşler, onu Mustafa Kemal Paşa'nın başına gelmiş bir kaza gibi göstermeyi başarmışlar.

Feminist bir kimlik sergileyen Latife Hanım, Falih Rıfkı Atay'ın ifadesiyle, "Kadın anlayışında pek Garplı olmayan" Mustafa Kemal'i rahatsız etmiş olabilir mi?

- Feminist bir kadın yanındaki erkeği muhakkak rahatsız eder. Bu bir eşitlik kavgası çünkü. Çankaya'da yürütülen bir eşitlik kavgası tabii ki huzursuzluk çıkartır. Boşanmalarının ardından, "Latife Hanım'ın feminist tavırları mı acaba kocasını rahatsız etti" sorusu dünya basını tarafından sorulmuş. Ama ben Mustafa Kemal Paşa'nın, Latife Hanım'ın feminist tavırlarından başından beri keyif ve ilham aldığını düşünüyorum. Mesela, milletvekili olmak isteğine olumlu bakmıyor ama, "Bak Latife, sana da oy vermişler" diyerek ikili bir tutum sergiliyor. Latife Hanım'ın feminist tavırlarından esas rahatsız olanlar, daha ziyade diğer erkekler.

EVLİ KALSA ATATÜRK DAHA UZUN YAŞARDI

Latife Hanım, Mustafa Kemal'le ve Mustafa Kemal'in yakın çevresiyle zaman zaman iktidar mücadelesine mi giriyor? Boşanmalarının ardından geçmişe yönelik tarihin "yeniden" yazılmasının sebebi bu mu?

- Latife Hanım'ın Mustafa Kemal'in yakın çevresiyle bir iktidar mücadelesine girdiği yorumu doğru. Çankaya'da yaşıyor. İktidarın merkezinde. Yanlış bildiğine itiraz ediyor, doğru bulduğunu savunuyor. Mustafa Kemal evlilik süresince gizli belgelerini ona saklatmış. Yani herkesin içini dışını biliyor. Boşanınca sanırım bu yüzden tehlikeli bir kadın olarak algılanıyor. Ya konuşursa korkusuyla onu önemsiz kılmaya, sözünü değersiz kılmaya çalışıyorlar. Latife Hanım ise herkesin bu korkusuyla sanki eğleniyor. Tenezzül edip kimse aleyhinde bir şey söylemiyor. Gazeteci kabul etmiyor.

Eğer boşanmasalardı, Mustafa Kemal'in daha düzenli bir hayatının olacağına, içki, sigara ve kahve konusunda Latife Hanım'ın "yasakları"nın işe yaracağına dair kanaatler var. Siz bu kanaatleri paylaşıyor musunuz?

- Sigara ve kahveden ziyade gece sofrasıydı sanırım yıpratıcı olan. Latife Hanım'ın yasakları Mustafa Kemal'i bunaltmış. Zaten pek de işe yaramamış. Ancak Latife Hanım evde düzenli bir yaşam kurulmasını sağlıyor. Çankaya'yı protokol kurallarıyla yönetilen bir cumhurbaşkanlığı köşküne çeviriyor. Onun Çankaya'dan gitmesi bir anlamda Mustafa Kemal'in düzeninin bozulması, sağlıksız bir yaşamın egemen olması anlamına geliyor. Çok erken aramızdan ayrılan Atatürk, belki de Latife Hanım'la birlikte daha uzun yaşardı. Herkes bu konuda birleşiyor.

MODERN EVLİLİK ALATURKA BOŞANMA

Boşanmalarının ardından, Mustafa Kemal'in engelleme çabalarına rağmen, yakın çevrenin Latife Hanım hakkında karalama kampanyası başlatmasının ve bunda da başarılı olmasının arkasında ne yatıyor sizce?

- Latife Hanım, her şeye hakim olan tavırlarıyla ortadan kaybolunca Çankaya sofrasına katılanlar bir oh çekmiş olmalılar. Ancak seslerini çıkarmaya başlamak için yıllarca beklemişler. Boşanmalarının ardından Latife Hanım'a bence uzun süre saygısızlık edilmemiş. Karalama kampanyası 1950'lerde başlıyor. Latife Hanım, 1925 yılında sahneden çekilmiş bir kadın. Geçmiş günlerdeki pırıltısı unutulup gittiği için bu karalama kampanyası ikna edici oluyor. Ancak tuhaf olan şu: Latife Hanım bir türlü unutulmuyor. Yeniden çizilen karakteri ile aramızda yaşamaya devam ediyor. Yani önemli birisi olduğu gerçeği değiştirilememiş. Halbuki bu topu topu iki buçuk yıllık bir evlilik. Ondan sonra Latife Hanım görünmez bir kadın olmuş.

Mustafa Kemal ile Latife Hanım, o döneme göre hayli modern bir evlilik yapıyorlar ama boşanma şeri kurallara göre oluyor. Yani Mustafa Kemal, "Boşadım" diyor ve bu yetiyor.

- Ablası Vecihe Hanım'ın deyişiyle "alaturka bir boşanma." Harıl harıl Medeni Kanun çevrisi yapılıyor, gazetelerde haberleri yayımlanıyor ama Mustafa Kemal eski usul boşanıyor. Anlaşılan çok öfkelenmiş, imajını pek düşünmüyor. Halbuki, dünya basını epey çalkalanmış. Medeni Kanun henüz çıkmadığı için biçim olarak kanuna aykırı bir durum yok. Yalnız yine de unutmayalım, boşanma bildirisinde karşılıklı ayrılmaya karar verdiklerinden söz ediliyor. Yani tek taraflı bir boşanma gibi algılanmaması için çaba harcamış Mustafa Kemal.

TOPAL OSMAN ÇANKAYA'YI KUŞATINCA LATİFE HANIM, MUSTAFA KEMAL'İN KILIĞINA GİRDİ

Beklenen oldu. Topal Osman çetesi Çankaya'yı kuşattı. Latife'nin kız kardeşi Vecihe de oradaydı. Vecihe İlmen yıllar sonra bir dost meclisinde o gün yaşadıklarını anlatmıştı. Bu anlatım Topal Osman olayının bilinmeyen bir yönünü gün ışığına çıkartıyor:

"Milli Mücadele'nin lideri tehdit altındaydı. Kısa bir tartışma yaşandı. Önemli olan Mustafa Kemal Paşa'nın yaşamıydı. Ona bir şey olursa zaten hiçbiri hayatta kalamazdı. Dışarıdakilerle pazarlık başladı. Adet olduğu üzere, 'Kadınlar ve çocuklar önden çıksın' dediler. Plan şuydu: Mustafa Kemal Paşa kılık değiştirerek kadınlar ve çocuklarla birlikte dışarı çıkacaktı. Fakat evin içinde de birilerinin kalması gerekiyordu. Latife muhafızlarla birlikte evde kalmaktan yanaydı. 'Ben onları oyalarım' diyordu. Mustafa Kemal Paşa önce şiddetle itiraz etti. Ancak Latife'nin inadını bilirdi. Vecihe bir çarşaf buldu getirdi. Mustafa Kemal çarşafı giydi, baldızı Vecihe ve hizmetkár kadınlarla birlikte dışarı çıktı.

Latife de bu arada onun kalpağını kafasına takmıştı. Erlerden birine, 'Mutfaktaki portakal sandıklarını getir' dedi. Sandıkları pencerelerin önüne dizdiler. Evde ışıklar yanıyor ve bahçeden bakıldığında içerdekiler fark ediliyordu. Boyunun kısalığı dışarıdan fark edilmemeliydi. Latife, portakal sandıkları üzerinde bir ileri bir geri yürüyor, dışarıdan gelen habercilerle iletilen mesajları evde Mustafa Kemal varmış gibi alıp cevap veriyordu. Ölüm tehdidi altında çeteyi oyalamayı sürdürüyordu. O sırada Mustafa Kemal, Topal Osman'a karşı yürütülecek harekátı planlıyordu. Sonunda Topal Osman'ın adamları eve kurşun yağdırmaya başladılar. Ardından eve girdiler. Mustafa Kemal'in gittiğini anlayınca çılgına dönüp ne buldularsa parçaladılar. Onların aradığı Mustafa Kemal'di. Ama ellerinden kaçırmışlardı. O sırada Topal Osman çetesi muhafız taburu tarafından sarıldı. Latife'ye zarar vermeye zamanları kalmamıştı."

TARİH KİTAPLARINDA OLMAYAN SUİKASTTA LATİFE YARALANIYOR

Güle oynaya gittikleri İzmir'de Latife ile Mustafa Kemal ölümün eşiğinden döndüler. Resmi tarihe ve dönem anılarına yansımayan bir suikast girişimiyle yüz yüze kaldılar. Dünya basınının "el bombasıyla Türkiye cumhurbaşkanına suikast girişimi" olarak sunduğu ilk haber, 7 Ocak'ta Kanada'da da Toronto Daily Star'ın üçüncü sayfasında çıktı. Haber, "Mustafa Kemal'e isabet etmeyen bomba karısını yaraladı" başlığıyla verilmişti. 8 Ocak tarihli New York Times gazetesinin birinci sayfasında "Mustafa Kemal Paşa kurtuldu, atılan bombayla karısı yaralandı" haberi yer aldı. 8 Ocak tarihli Chicago Tribun'e göre saldırgan Mustafa Kemal ile Latife'nin kaldığı eve gitmiş, Paşa'yla görüşmek istemişti. Kimliği bilinmeyen adamı önce Bayan Kemal kabul etmiş, adam eşini görmek için ısrar edince cumhurbaşkanı gelmiş ve adam ona bomba atmıştı.

CENAZESİ DE YALNIZDI

Latife Hanım 13 Temmuz günü (1975) Teşvikiye Camii'nden uğurlandı. Cenaze için devlet töreni yapılmadı. İstanbul Valisi Namık Kemal Şentürk'ü aile İzmir'den tanıyordu. Şentürk yetkisini kullanarak kara, hava ve deniz birliklerinden oluşan bir şeref kıtası gelmesini sağladı. Son dakikada bir bayrak olmadığı fark edildi. Cenazeye katılanlardan Gültekin Ağaoğlu, "Tabut üzerine bir Türk bayrağı bile konmamıştı. Ablalarımla birlikte ısrar ettik, bir bayrak bulunup üstüne örtülmesini sağladık" diyor. Gerçekten de son dakikada bulunan bir bayrak Latife Hanım'ın naaşının üzerine örtüldü. Anlaşıldığı kadarıyla bayrağın örtülmesi için çaba gösterenlerden biri de Vali Şentürk'tü.

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=4520371&tarih=2006-06-04

pinky
15-06-2006, 09:00
http://www.atesanit.com/images/katalog/katalog/katalog7.html

buzzy
15-06-2006, 09:14
http://www.atesanit.com/images/katalog/katalog/katalog7.html
gerçekten harika bir site elinize sağlık..

leon
30-06-2006, 16:04
- Arkadaşlar, y&#252;zyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki, O b&#252;y&#252;k dahi &#231;ağımızda T&#252;rk Ulusu'na nasip oldu. Mustafa Kemal'in dehasına karşı elden ne gelirdi?

(İngiltere Başbakanı bu konuşmasından sonra istifa etmiştir.)

İngiltere Başbakanı Lloyd George



- Mustafa Kemal hakkındaki bilgiyi O'nu &#231;ok iyi tanıyan birisinden edindim. SSCB'nin Amerikaca tanınması konusunda Sovyet Rusya Dışişleri Bakanı Litvinof ile g&#246;r&#252;ş&#252;rken, kendisine, onun fikrince b&#252;t&#252;n Avrupa'nın en değerli ve ilgi &#231;ekici devlet adamının kim olduğunu sordum. Bana verdiği cevapta Avrupa'nın en b&#252;y&#252;k devlet adamının bug&#252;n Avrupa'da yaşamadığını, Boğazların gerisinde, Ankara'da yaşadığını, Bunun T&#252;rkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal olduğunu s&#246;yledi.

ABD Başbakanı Franklin D. Roosevelt



- &#214;yle bir an d&#252;ş&#252;n&#252;n ki, Batı d&#252;nyamızda r&#246;nesans, reform, XII. y&#252;zyıl sonunda bilimsel k&#252;lt&#252;rel ihtilali, Fransız ihtilali ve end&#252;striyel ihtilallerin hepsi bir insan hayatının i&#231;ine yığılmış olsun ve bunlar kanunla zorunlu kılınsın.

İşte Atat&#252;rk, 1920-1930 arasında, bu kadar kısa bir s&#252;re i&#231;inde ve hi&#231;bir &#252;lkede uygulanamamış en ihtilalci bir programı ger&#231;ekleştirdi. (1963)

İngiliz Tarih&#231;i Prof. Arnold J. Toynbee

leon
30-06-2006, 16:04
"Bu memleket, d&#252;nyanın beklemediği, asla &#252;mit etmediği bir m&#252;stesna mevcudiyetin y&#252;ksek tecellisine, y&#252;ksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin senelik, en aşaği bir T&#252;rk beşiğidir. Besik tabiatın r&#252;zgarlarıyla sallandı. Beşiğin i&#231;indeki &#231;ocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı. O &#231;ocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela, korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı onların oğlu oldu. Bir g&#252;n o tabiat &#231;ocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, g&#252;neş oldu; T&#252;rk oldu. T&#252;rk budur. Yıldırımdır. Kasırgadır, d&#252;nyayı aydınlatan g&#252;neştir. "

Mustafa Kemal Atat&#252;rk

baron11
05-07-2006, 13:37
Atatürk'ün saati kayıp
http://img151.imageshack.us/img151/3296/ataturk5bx.jpg

Çanakkale Savaşları sırasında, 5. Osmanlı Ordusu Komutanı Mareşal Otto Liman Von Sanders'in Atatürk'e hediye ettiği saatin kayıp olduğu ortaya çıktı. Bugüne kadar Anıtkabir Müzesi'nde olduğu düşünülen altın saatin müze envanteri içinde yer almadığı Genelkurmay Başkanlığı Anıtkabir Komutanlığı tarafından da doğrulandı.

Konuyu araştıran Çanakkale Savaş Alanları Yerel Tarih Araştırmacısı Cemalettin Yıldız ve Savaş Alanları Gezi Kılavuzu Halis Tonka, Kültür Bakanlığı'nın 1988 yılında Conkbayırı Tepesi'ne yaptırdığı anıtın yanına "Liman Von Sanders'in 10 Ağustos 1915 gecesi Mustafa Kemal Atatürk'e hediye ettiği altın saat şu anda Anıtkabir Müzesi'ndedir" notundan yola çıkarak araştırma yaptıklarını ancak saatin Anıtkabir'de bulunmadığını tespit ettiklerini söylediler.

ANITKABİR'DE YOK
Atatürk'e hediye edilen altın saatin mutlaka ortaya çıkartılması gerektiğini belirten Çanakkale Savaş Alanları Yerel Tarih Araştırmacısı Cemalettin Yıldız, "Anıtkabir'e yaptığım ziyarette, altın saati aradım. Oradaki bir görevli, böyle bir saatin müzelerinde olmadığını söyledi. Bizim amacımız bağcıyı dövmek değil, üzüm yemektir. Altın saat ortaya çıkartılana kadar çalışmalarımız sürecek" diye konuştu.

MANEVİ DEĞERİ BÜYÜK
Mustafa Kemal Atatürk, 10 Ağustos 1915 tarihinde Conkbayırı'ndaki savaşa bizzat katıldı. Savaş sırasında Mustafa Kemal'in yakınına düşen bir top şarapneli, göğsünün üzerinde bulunan saati parçaladı. Atatürk, gösterdiği başarıdan dolayı tebrik etmek için kendisini çağıran Alman Maraşal Von Sanders'in yanına gitiğinde, hayatını kurtaran saati Sanders'e hediye etti.

5. Osmanlı Ordusu Komutanı Mareşal Otto Liman Von Sanders de Mustafa Kemal'in jestine karşılık olarak cebindeki aile armalı altın saati kendisine takdim etti. Yakın zamana kadar, Anıtkabir Müzesi'nde olduğu tahmin edilen bu saatin, müzede olmadığı da kesinleşti.

Haber Oktay Mehmet
Kaynak: Yeni Şafak

slazenger
07-07-2006, 05:35
http://www.jewwatch.com (http://www.jewwatch.com) adlı site M.K.Atatürk'e Jewish Leaders Folder'da yer vermiş.
Hangi belgeye ve bilgiye dayanarak ve hangi nedenle böyle birşey yapabiliyor bu site anlayabilmiş değilim ???

http://www.jewwatch.com/jew-leaders-folder.html

minervax
14-07-2006, 23:25
Merhaba,
Herşeyden &#246;nce M.Kemal ge&#231;en y&#252;zyılımızın yetiştirdiği en b&#252;y&#252;k liderlerden biridir. Jew ler bunu yaptıysa bizim de bunu kullsamalıyız o ayrı hani d&#252;nyayı onlar y&#246;netiyorya...........
M.Kemal bir devrimcidir. M.Kemal neredeyse yoktan bir ulus yaratandır. M.Kemal bizim yegane birleştirici &#246;ğelerimizden biridir.
O tam bir pragmatik ve rasyonalistti. Sanırım onu bu şekilde takip etmeliyiz. Kesinlikle bir ideolg değidi.
Saygılarımla.

baron11
16-07-2006, 18:51
ATATÜRK'ÜN DOĞUŞU

Mustafa Kemal Atatürk, 1881 yılında Selanik'te doğdu. Babası Ali Rıza Efendi Selanik'in yerlilerindendir; önceleri gümrük memurluğu yapmış, daha sonra kereste ticaretiyle iştigal etmiştir. Annesi Zübeyde Hanım, Selanik yakınlarındaki Langaza kasabasındandır ve eski bir Türk ailesine mensuptur. Mustafa Kemal Atatürk'ün gerek anne gerekse babasının soyu, Rumeli'nin fethinden sonra bu topraklara Anadolu'dan göç eden Yörük veya Türkmenlerden gelmektedir. 1870'de evlenen Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım'ın altı çocukları olmuştur. Mustafa ailenin dördüncü çocuğudur; Fatma, Ahmet, Ömer ve Naciye adlı kardeşleri küçük yaşlarda salgın hastalıklar nedeniyle vefat etmişlerdir. 1893 yılında Ali Rıza Efendi'nin ölümünün ardından Mustafa'nın yetiştirilmesini Zübeyde Hanım tek başına üstlenmiştir.
http://img472.imageshack.us/img472/6791/ataturkveannenk2.jpg
Annesi Zübeyde Hanım ve Mustafa Kemal

Mustafa Kemal ilk öğrenimine Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde başladı; ancak daha sonra çağdaş bir eğitim programı uygulayan Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti ve ilkokul eğitimini bu okulda tamamladı. Ne var ki babasının 12 yaşındayken vefat etmesi, eğitim hayatına kısa bir süre ara vermesine neden oldu. Zira Zübeyde Hanım, onu da yanına alarak, subaşı olan kardeşi Hüseyin Efendi'nin görev yaptığı Selanik yakınlarındaki Rapla Çiftliği'ne yerleşti. Dolayısıyla Mustafa Kemal'in öğrenimi çiftlik hayatı nedeniyle bir müddet aksadı. Bir müddet sonra Selanik'te ikamet eden halasının yanına taşındı ve öğrenimini sürdürdü.


Devam edecek

baron11
16-07-2006, 19:01
ÖĞRENİM HAYATI

Mustafa Kemal, Şemsi Efendi Mektebi'nden mezun olduktan sonra Selanik Mülkiye Rüştiyesi'ne devam etti. 1894 yılının Temmuz-Ağustos aylarında kendi kararı ile Askeri Rüştiye'ye başladı. Okul döneminde Selanik'te, yaz aylarında ise çiftliğe giderek dayısı Hüseyin Efendi'nin yanında kalıyordu. Öğretmenleri Mustafa Kemal'in zeki ve yetenekli bir genç olduğunu hemen fark ettiler ve ona büyük bir sevgi ve ilgi gösterdiler.
http://img395.imageshack.us/img395/2271/ogrenimhayati01ei6.jpg
Genç Mustafa'nın, "Kemal" ismini alması ise, adı geçen okulda gerçekleşti. Matematik öğretmeni Yüzbaşı Mustafa Efendi, yetenekleri ve zekası ile dikkat çeken Mustafa'yı sınıftaki diğer Mustafalardan ayırt etmek için, öğrencisinin adının sonuna "Kemal" ismini ekledi. Böylece genç öğrenci tüm dünyanın tanıdığı yeni ismiyle anılmaya başlandı: Mustafa Kemal.

Mustafa Kemal, Selanik Askeri Rüştiyesi'ni bitirdikten sonra 1896'da Manastır Askeri İdadisi'ne girdi. Burada Ömer Naci ve Ali Fethi (Okyar) ile arkadaş oldu. Mustafa Kemal, hem askerlik eğitimine devam ediyor hem de Fransızca dersleri alarak yabancı dil eğitimine büyük önem veriyordu.

Mustafa Kemal, Manastır Askeri İdadisi'ni başarı ile bitirerek, 13 Mart 1899 tarihinde İstanbul'da Harp Okulu'na girdi. Üç yılda Harbiye öğrenimini tamamlayıp 10 Şubat 1902'de bu okulu teğmen rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine Harp Akademisinde devam etti. 1903 yılında Üsteğmen oldu. 11 Ocak 1905 tarihinde de kurmay yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisi'nden mezun oldu.

Burada şu gerçeğin üzerinde özellikle durmak gerekir: Mustafa Kemal söz konusu okullarda üstün kişiliği ve seciyesiyle herkesin sevgisini, saygısını kazanmıştır. Harbiye ve Harp Akademisi'nde okuduğu sırada, Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu durumla yakından ilgilenmiş ve ülkenin zorlukların üstesinden gelebilmesi için çözüm önerileri üretmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun ali menfaatleri açısından bir an önce yapılması gerektiğine inandığı düzenlemeleri büyük bir içtenlikle savunmuştur. Dahası, görüş ve düşüncelerini her ortamda dile getirmekten çekinmemiştir. 5 Şubat 1905 tarihinde Şam'a atanması ise, askeri hayatında yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.

Devam edecek

Kuzeyli
21-07-2006, 22:34
İzİndeyİz

Kuzeyli
22-07-2006, 12:51
İzİndeyİz

baron11
22-07-2006, 13:28
ASKERLİK HAYATI

Şam'da yer alan 5. Ordu'daki görevi, Mustafa Kemal'e İmparatorluk sınırları içindeki aksaklıkları, hem devlet yönetimindeki hem de ordudaki hata ve eksiklikleri daha yakından görmesini sağladı. Bu zor durumdan kurtuluş ve çıkış yolları aramaya başladı. 1906 yılının Ekim Ayı'nda bazı arkadaşlarıyla gizli olarak Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurdu; cemiyetin Beyrut, Yafa ve Kudüs'te örgütlenmesini gerçekleştirdi. Daha sonra Selanik'e giderek, burada Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'nin bir şubesini açtı ve tekrar Şam'a döndü.

Mustafa Kemal 20 Haziran 1907 tarihinde Kolağası, yani günümüzdeki adıyla kıdemli yüzbaşı oldu. 13 Ekim'de ise merkezi Manastır'da bulunan 3. Ordu Karargahı'na atandı ve bu ordunun Selanik'teki bölümünde göreve başladı. Ayrıca 22 Haziran 1908'de, 3. Ordu Karargahı'ndaki görevine ek olarak Üsküp-Selanik demiryolu müfettişliği de kendisine verildi.

Mustafa Kemal o günlerde Rumeli'de önemli bir faaliyet gösteren İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katıldı. Bu cemiyetin o sıradaki başlıca hedefleri, 1876 Anayasası'nın tekrar yürürlüğe konmasını ve kapalı durumdaki Meclis-i Mebusan'ın yeniden toplanmasını sağlamaktı.
http://img332.imageshack.us/img332/3707/askerlik01dk7.jpg
Subay arkadaşları ile birlikte (Beyrut 15 temmuz, 1907)
Nitekim Sultan Abdülhamit'in onayıyla 23 Temmuz 1908 tarihinde ilan edilen II. Meşrutiyet'te İttihat ve Terakki büyük bir rol oynadı.

Kişiliğinde tamamen özgürlükçü bir yapıya sahip olan Mustafa Kemal, Meşrutiyet'in ilanını olumlu, ancak yetersiz bir gelişme olarak değerlendiriyordu. Hürriyetin tam anlamıyla gelmesiyle ülkenin daha hızlı ilerleyeceği ve kalkınacağını savunuyor, yönetimin gerçek sahiplerine, yani millete verilmesini istiyordu. İşte bu noktada onun, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile önemli bir fikir ayrılığı ortaya çıktı. Çünkü İttihat ve Terakki Cemiyeti II. Meşrutiyet'in ilanını yeterli buluyor, Mustafa Kemal'in inkılapçı düşüncelerini kabul etmek istemiyordu. Bu şartlarda bile O, cemiyete gerekli uyarıları yapmaktan çekinmedi.
http://img123.imageshack.us/img123/1259/askerlik02gw7.jpg
Hareket Ordusu subayları ile birlikte (Selanik, 1909)
13 Nisan 1909 tarihinde İstanbul'da, 31 Mart Vakası olarak bilinen büyük bir ayaklanma patlak verdi. Mustafa Kemal, işte bu olumsuz gelişme üzerine Rumeli'de kurulan Hareket Ordusu'nun Kurmay Başkanlığına getirildi ve bu orduyla birlikte 19 Nisan 1909'da İstanbul'a geldi. Hareket Ordusu'nun İstanbul'a gelişinin ardından yapılan açıklamayı kaleme aldı ve söz konusu isyanın bastırılmasında etkili oldu. Ordunun kontrolü tamamen ele geçirmesinden sonra Sultan Abdülhamit tahttan indirildi ve yerine Sultan Reşat geçirildi. Mustafa Kemal, 16 Mayıs 1909'da tekrar Selanik'teki görevinin başına geri döndü.
http://img225.imageshack.us/img225/7411/askerlik03lc0.jpg
Picardi (Picardie) Manevraların´da (Fransa, 1910)
Mustafa Kemal'in Selanik'e dönüşü İttihat Terakki Cemiyeti ile olan görüş ayrılığını daha da ön plana çıkarır. 22 Eylül 1909'da İttihat Terakki Kongresi'nde ordunun siyasete karışması ve bunun doğuracağı muhtemel olumsuz sonuçlar üzerine bir konuşma yapar. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin izlediği siyasetin yanlış olduğuna ve ülke yararına olmadığına kanaat getirir. Tüm vaktini ordudaki görevine ayırır.

Mustafa Kemal Selanik'teki görevini sürdürdüğü dönemde, Eylül 1910'da gözlemci sıfatıyla Fransa'daki Pikardi Manevraları'na gönderildi. Daha önce önemini fark ederek aldığı Fransızca eğitimi kendisine büyük kolaylık sağlamıştı. 1911'in Mart ayında ise, Arnavutluk'ta çıkan isyanı bastırmak üzere oluşturulan Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın komutasındaki birlikte yer aldı.

3. Ordu Karargahı'nın ardından sırasıyla 5. Kolordu Karargahı ve 38. Piyade Alayı'nda görev aldı. Aslında bu görevler ile bazı çevreler Onu yıpratmak, şevk ve heyecanını kırmak istiyorlardı.
http://img130.imageshack.us/img130/8522/askerlik04et3.jpg
Kızılay Heyeti ile birlikte (Derne, 1912)
Diğer bir deyişle, hedeflenen, Mustafa Kemal'in yükselmesini engellemekti. Fakat O, bütün görevlerinde olduğu gibi, burada da başarılı oldu; çalışma arkadaşlarının ve kumandanlarının takdirlerini topladı.

Vatan sathında yapmış olduğu görevler Mustafa Kemal'in yenilikçi ve inkılapçı düşüncelerini olgunlaştırmış ve etrafında birçok genç subayın toplanmasını sağlamıştı. Fakat bu yeni yapılanma Osmanlı Devleti'nin kimi kesimleri tarafından tehlikeli görülüyordu.

Nitekim onun, 27 Eylül 1911 tarihinde İstanbul'da bulunan Genelkurmay Başkanlığına tayin edilmesi, bu çarpık bakış açısının bir sonucu oldu. 1908 Meşrutiyeti'nden sonra bazı Osmanlı birliklerinin buradan ayrılması ve askeri gücün zayıflamasını fırsat bilen İtalyanlar, 1911'in son aylarında Trablusgarp'a saldırdılar. Mustafa Kemal bu gelişmenin ardından Tobruk ve Derne Bölgeleri'nde gönüllü mahalli kuvvetlerin başına, sonra Derne Komutanlığına atandı. 27 Kasım 1911 tarihinde Binbaşılığa terfi etmesi de söz konusu dönem içinde gerçekleşti.

Mustafa Kemal'in önderliğindeki Türk birliklerinin ve yerli halkın kahramanca karşı koyması nedeniyle İtalyanlar ancak kıyıda tutunabilmişlerdi. Fakat bu sırada Balkanlar'da başlayan karışıklık nedeniyle buradaki mücadele sona erdi ve 15 Ekim 1912 tarihinde Uşi Barışı imzalandı. Bunun sonucunda Osmanlı Devleti Afrika'daki son topraklarını da kaybetmiş oldu.
http://img123.imageshack.us/img123/5947/askerlik05vt1.jpg
Bedevi Kuvvetleri ile birlikte (Derne, 1912)
1912 yılının Ekim ayında Balkan Harbi'nin başlaması üzerine Mustafa Kemal, 24 Ekim 1912'de Trablusgarp'tan ayrılarak İstanbul'a geldi. 21 Kasım 1912'de Gelibolu'da bulunan Bahr-i Sefid (Akdeniz) Boğazı Kuvay-ı Mürettebesi Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürlüğüne atandı. Bu sırada Selanik düşmüş, Bulgar Ordusu Babaeski-Lüleburgaz Savaşı'nı kazanarak Çatalca'ya kadar gelmişti.
http://img133.imageshack.us/img133/9674/askerlik06cg3.jpg
Derne Komutanı
Kurmay Yüzbaşı (1912)
Osmanlı adeta Avrupa'dan itilip Asya'ya sürülmek isteniyordu. İttihatçıların yönetimindeki Osmanlı Hükümeti, 30 Mayıs 1913'de Midye-Enez hattını kabul etmek zorunda kalmıştı. Osmanlı mirasını paylaşmada anlaşamayan Balkanlılar Bulgaristan'a karşı savaşa tutuşmuşlardı.

Bu sırada Türk Ordusu hemen harekete geçti. Mustafa Kemal ise Bolayır Kolordusu Kurmay Başkanlığına getirildi; Dimetoka ve Edirne'nin düşmandan geri alınmasında oldukça emeği geçti.

http://img225.imageshack.us/img225/184/askerlik07rf2.jpg
Askeri Ateşe iken yapılan
kostümlü baloda (Sofya, 1914)
Balkan Harbi'nin neticelenmesinden sonra 27 Ekim 1913 tarihinde Sofya Ataşemiliterliğine atandı; aynı zamanda Belgrad ve Çetine Askeri Ataşeliği görevini de üstlendi. 1915 yılının Ocak ayına kadar süren bu görevi sırasında yarbaylığa terfi etti.

Devam edecek...

yosun
25-07-2006, 00:15
LİDER DEDİĞİN

Her şeyden önce kim olduğunu bilmeli ve kendine güvenmelidir.



http://img127.imageshack.us/img127/5224/kimoldugunu0wm.jpg


Ben diktatör değilim. Benim kuvvetim olduğumu söylüyorlar. Evet bu doğrudur. Benim isteyip de yapamayacağım bir şey yoktur. Çünkü ben zoraki ve insafsızca hareket etmesini bilmem. Ben kalpleri kırarak değil kazanarak hükmetmek isterim.

Mustafa Kemal ATATÜRK

yosun
25-07-2006, 00:17
LİDER DEDİĞİN

Her kim olursa olsun insanlara değer vermeli


http://img134.imageshack.us/img134/5863/insanadeger1hf.jpg


Millete efendilik yoktur. Ona hizmet etmek vardır. Bu millete hizmet eden onun efendisi olur.

Mustafa Kemal ATATÜRK

yosun
25-07-2006, 00:19
ve mütevazi olmalıdır ...


http://img232.imageshack.us/img232/370/mutevazi6uc.jpg


Bu ulusu ben değil içimizdeki ruh, damarımızdaki kan kurtarmıştır.

Mustafa Kemal ATATÜRK

yosun
28-07-2006, 22:58
Lider dediğin

Önde yürüyen değil, yol gösteren olmalıdır.


http://www.akdeniz.edu.tr/egitim/anaindex/liderres/ata4.jpg


Sizler, yani yeni Türkiye'nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz... Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

Mustafa Kemal ATATÜRK


Lider Dediğin

Yeri geldi mi sıradan bir asker

http://www.akdeniz.edu.tr/egitim/anaindex/liderres/ata5.jpg


Yeri geldi mi Başkomutan olmalıdır...

http://www.akdeniz.edu.tr/egitim/anaindex/liderres/ata6.jpg


Memleketin ellide biri değil, her tarafı tahrip edilse, her tarafı ateşler içinde bırakılsa, biz bu toprakların üstünde bir tepeye çıkacağız ve oradan savunma ile meşgul olacağız

Mustafa Kemal ATATÜRK

yosun
29-07-2006, 22:59
Lider dediğin

Fedakar olmalıdır.

http://www.tubesk.org/lider-07.jpg

Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere, Türk Milletine canımı vereceğim.

Mustafa Kemal ATATÜRK



Lider dediğin

ilkelerine ve sözlerine bağlı olmalıdır.

http://www.tubesk.org/lider-08.jpg

Ben toprak büyütme meraklısı değilim. Barış bozma alışkanlığım yoktur. Ancak sözleşmeye dayanan hakkimizin isteyicisiyim. Onu almazsam edemem. Büyük meclisin kürsüsünden milletime söz verdim. Hatay'ı alacağım. Milletim benim dediğime inanır. Sözümü yerine getirmezsem milletimin huzuruna çıkamam. Yerimde kalamam. Ben şimdiye kadar yenilmedim, yenilmem. Yenilirsem bir dakika yaşayamam...

Mustafa Kemal ATATÜRK

yosun
29-07-2006, 23:04
Lider dediğin

Güvenilir ve samimi olmalıdır. Kalbinde ne varsa dilinden de o dökülmelidir.

http://www.tubesk.org/lider-09.jpg

Ben düşündüklerimi, sevdiklerime olduğu gibi söylerim. Aynı zamanda lüzumlu olmayan bir sözü kalbimde taşımak iktidarında olmayan bir adamım. Çünkü ben bir halk adamıyım. Ben düşündüklerimi daima halkın huzurunda söylemeliyim. Yanlışım varsa, halk beni tekzip eder. Fakat şimdiye kadar bu açık konuşmada halkın beni tekzip ettiğini görmedim.

Mustafa Kemal ATATÜRK



Lider dediğin

Konuşmayı ve

http://www.tubesk.org/lider-10.jpg


dinlemeyi bilmelidir.


http://www.tubesk.org/lider-11.jpg


Lider dediğin

Sorumluluk almayı bilmeli


http://www.tubesk.org/lider-12.jpg


Mesuliyet yükü her şeyden, ölümden de ağırdır.

Mustafa Kemal ATATÜRK

pinky
30-07-2006, 11:33
http://www.youtube.com/watch?v=cobJChvrXmU

varjan
03-08-2006, 12:46
Kral Edward İstanbul’a geldiği zaman, yatından bir motora binerek Dolmabahçe Sarayı’na yanaştı.
Atatürk de rıhtımda O’nu bekliyordu. Deniz dalgalı idi ve kralın bindiği motor inip çıkıyordu.
Kral rıhtıma çıkmak istediği bir sırada eli yere değdi ve tozlandı.
O sırada Atatürk de Kral’ı rıhtıma almak üzere elini uzatmış bulunuyordu.

Bunu gören kral bir mendille elini silmek istediği bir anda Atatürk:

-Vatanımın toprağı temizdir, o, elinizi kirletmez! diyerek, Kral’ı elinden tutup rıhtıma çıkarıverdi.

varjan
03-08-2006, 12:49
İngiliz kralı VIII. Edward İstanbul’a Atatürk’ü ziyarete geldiği zaman, Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce:

-“Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur, onu bilen birisini yahut bir aşçı bulunuz!...” dedi.
Ve nihayet bu sofra merasimini bilen bir zattan öğrenerek sofrayı o şekilde düzene koydular... Akşam kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk'e dönerek:

-“Sizi tebrik eder ve teşekkür ederim. Kendimi İngiltere’de zannettim" diyerek memnuniyetini bildirdi.
Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Fakat

Atatürk Kral'a eğilerek:
-“Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim!” dedi.

Bütün sofradakiler Atatürk'ün zekasına hayran oldular. Atatürk garsona da “vazifene devam et” emrini verdi.

varjan
03-08-2006, 13:00
İtalya'nın Akdeniz illerimize göz diktiği sıralardaydı. İtalyan Büyükelçisi, Atatürk'ün huzurunda, Mussolini'nin bazı iddialarını söylemek cesaretini göstermişti.
Atatürk bir süre dinledikten sonra: "Birkaç dakika sonra konuşalım." diyerek öbür odaya geçmiş, döndüğünde “Savaş alanlarında harikalar yaratan Başkomutan” olarak subay giysilerini giymiş bulunuyordu.
"Şimdi istediğiniz gibi konuşabiliriz sayın büyükelçi!" dedi. Büyükelçi neye uğradığını şaşırmıştı.

varjan
03-08-2006, 13:08
30 Ağustos sabahı, Mustafa Kemal savaş alanında dolaşıyordu. Çevre binlerce düşman cesedi ve birbiri üzerine yığılmış yüzlerce topçu hayvanı, terk edilmiş silah, top ve cephane doluydu. Atatürk şöyle söylendi : “Bu görünüm insanlığı utandırabilir. Ancak meşru savunmamız için buna zorunlu olduk. Türkler, başka ulusların yurdunda böyle bir harekete girişmezler." Arta kalanların arasında yırtılmış, orada bırakılmış bir de Yunan bayrağı gören Başkomutan eliyle bayrağın kaldırılmasını imleyerek (işaret ederek) “Bir ulusun bağımsızlık belgisidir (alametidir). Düşman da olsa saygılı olmak gerektir. Kaldırıp topun üzerine koyunuz." dedi.

baron11
05-08-2006, 11:34
Ata'nın sesinden 10. Yıl Nutku...


http://www.youtube.com/watch?v=zbZVvHHedss

yosun
11-08-2006, 00:34
LİDER DEDİĞİN

ATATÜRK GİBİ OLMALI!



Büyüklük odur ki kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın. Memleket için gerçek ülkü ne ise onu görecek ve o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, seni yoldan çevirmeye çalışacaktır. İşte sen burada direneceksin. Önünde sonsuz engeller yığılacaktır. Kendini büyük değil, küçük, araçsız hiç telakki edecek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacak, ondan sonra
sana büyüksün derlerse bunu diyenlere güleceksin.

Mustafa Kemal ATATÜRK



Oldu mu VATAN


http://img73.imageshack.us/img73/2250/image0376is.jpg


Öldü mü EFSANE olmalıdır !


http://img227.imageshack.us/img227/5083/image0384ce.jpg


Beni görmek demek ille de yüzümü görmek değildir.
Benim düşüncelerimi, benim duygularımı anlıyorsanız bu yeter.

Mustafa Kemal ATATÜRK



http://img148.imageshack.us/img148/9050/logo25fd.gif

baron11
11-08-2006, 10:58
ATATÜRK BEYAZPERDEDE

Gözler bu filme çevrildi

Kenan İmirzalıoğlu ile Cansu Dere'nin başrol oynadıkları 'Son Osmanlı- Yandım Ali', Yeşilçam'da 40 yıl önce büyük ilgi gören tarihi film akımını başlatmaya hazırlanıyor.

Birinci Dünya Savaşı'nın son günlerinde Osmanlı Devleti'nin iç yapısına ve İstanbul'un işgaline ışık tutacak olan 'Son Osmanlı-Yandım Ali'nin çekimleri sürüyor. En can alıcı sahnelerinden birinin; Yandım Ali ile Mustafa Kemal Paşa'nın karşılaşması olacağı söylenen proje; Türk Sineması'nda dönem filmleri devrini yeniden başlatmaya aday görünüyor. Yaklaşık 40 yıl önce çekilen 'Bir Millet Uyanıyor', 'Allahaısmarladık', 'Vurun Kahpeye' ve 'İngiliz Kemal' gibi yakın tarihi ele alan filmleri bir akım haline getirmesi beklenen 'Son Osmanlı'nın yapımcısı Mehmet Soyarslan, "Bu filmler milli birliğimize büyük katkı sağlayacak" diyor.

Atatürk'ün 37 yaşındaki halinin beyazperdeye yansıyacağı 'Son Osmanlı-Yandım Ali', Suat Yalaz'ın aynı adlı çizgi romanından sinemaya uyarlandı. Okulların tatil olacağı şubatta vizyona girmesi planlanan ve şimdilerde çekimleri devam eden filmi Mustafa Şevki Doğan yönetiyor. Mehmet Soyarslan'ın yapımcılığını üstlendiği projenin senaryosu ise Baykut Badem ve Suat Yalaz'a ait.

ÇEKİMLER SÜRÜYOR

'Son Osmanlı-Yandım Ali'nin çekimleri geçtiğimiz hafta Tarabya'daki Alman Konsolosloğu misafirhanesinde başladı ve şimdilerde Bahçeşehir'deki Orman Fakültesi'nde devam ediyor. Kenan İmirzalıoğlu filmde; 'Yandım Ali'yi canlandırırken Cansu Dere onun bir türlü kavuşamadığı sevgilisi Defne rolünde. Filmin bir diğer başrol oyuncusu ise Defne'nin kocası Dimitri rolündeki John Baker. Baker, tiyatro yazarı ve çevirmenlik yapıyor. Son olarak Ayşe Kulin'in romanlarını tiyatro oyununa dönüştürmenin çalışmalarıyla ilgileniyor.

baron11
11-08-2006, 22:24
Mustafa Kemal'in Sofya'da yarbay olarak bulunduğu dönem, aslında I. Dünya Savaşı'nın arifesiydi. Mustafa Kemal, gelişen olayları dikkatle gözlemliyor ve Osmanlı İmparatorluğu'nun izlemesi gereken stratejiyi Harbiye Nezareti'ne (Milli Savunma Bakanlığına) özenle bildiriyordu. Onun yakında patlak vermesi kuvvetle muhtemel kanlı savaş hakkındaki düşünceleri açıktı: "Katılma zorunlu hale gelmedikçe Osmanlı Devleti bu büyük savaşın dışında kalmalıydı." Çünkü Atatürk ileriyi görebilme özelliği ile Osmanlı'nın bu savaşı kaldıramayacağını anlamıştı.

http://img128.imageshack.us/img128/1466/1dunyasavasi01mv0.jpg

Diğer taraftan Osmanlı İmparatorluğu'nun o dönemdeki yöneticileri, Mustafa Kemal'in değerli görüşlerini göz önüne alacak kadar anlayışlı değillerdi. Bu kişiler arasında Alman taraftarlığı "moda" haline gelmişti.

Oldu-bittilerin birbirini izlediği bu dönemde İngiltere ve Rusya'ya savaş açan Almanlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun kendi yanlarında savaşa girmesini istiyorlardı. Bu sırada iki Alman savaş gemisi Karadeniz'e çıkarak Rusya'nın Sivastopol, Odesa ve bazı Rus limanlarına saldırdı. Enver Paşa ve Almanların ortak geliştirdikleri senaryo "başarıyla" uygulanıyordu.

Atatürk'ün itirazlarına rağmen olaylar çok hızlı bir şekilde gelişti ve 29 Ekim 1914'te Osmanlı Devleti İttifak Devletleri'nin yanında savaşa girdi.

Mustafa Kemal 20 Ocak 1915'de, Tekirdağ'da kurulacak olan 19. Tümen Komutanlığına tayin edildi. O da vakit kaybetmeden yeni görev yerine ulaşarak tümenini kurdu.

http://img116.imageshack.us/img116/4841/1dunyasavasi02kp9.jpg

Bu tümen, daha sonra 25 Şubat 1915'te Tekirdağ'dan Maydos'a (Eceabat) kaydırıldı. Ayrıca 9. Tümen'in 2. Piyade Alayı ve bazı topçu birlikleri de emrine verildi.

Atatürk böylece büyük savaşın başında Maydos Mıntıkası Kumandanı olarak hizmet etmeye başladı.

İngiliz donanması 18 Mart 1915 günü Çanakkale Boğazı'nı geçmeye çalıştı; ama kıyıdaki Türk topçusunun etkili savunması sayesinde başarılı olamadı ve ağır kayıplar verdi. Düşman birlikleri Çanakkale Boğazı'nı geçemeyince taktik değiştirdiler ve Gelibolu Yarımadası'na çıkarma yapmaya karar verdiler.

Bu sırada Gelibolu'da, Alman Generali Otto Liman von Sanders'in komutanlığında 5. Ordu oluşturuldu. Mustafa Kemal ise, General von Sanders'in savunma planı çerçevesinde, tümeniyle birlikte 18 Nisan 1915 günü Bigalı'ya geçti.

http://img126.imageshack.us/img126/9552/1dunyasavasi03ea3.jpg

Devam edecek...

baron11
11-08-2006, 22:46
ÇANAKKALE GEÇİLMEZ!

Düşman birlikleri Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinde ilk çıkarma hareketini başlattıklarında tarih, 25 Nisan 1915'i gösteriyordu. Ancak Mustafa Kemal'in komutasındaki vatansever kahraman askerlerin karşılarına çıkacaklarını bilmiyorlardı. Daha doğrusu ne ile karşı karşıya geleceklerini tam olarak hesap etmemişlerdi. Mustafa Kemal, çıkarma başlar başlamaz kuvvetlerini Bigalı'dan Conkbayırı'na sevk etti. Karaya çıkan İngiliz kuvvetlerine karşı Mustafa Kemal'in önderliğindeki 19. Tümen kuvvetleri kahramanca mücadele ettiler ve onları geri püskürttüler. Elbette bu zafer, Mustafa Kemal'in üstün liderlik ve yöneticilik özelliklerinin de açık bir göstergesidir. Büyük Komutan, ordusunu gerçekleşeceğine kesin olarak inandığı zafer için yüreklendirmiş ve onlara şu emri vermişti:

http://img162.imageshack.us/img162/5145/canakkalesavasi01kx2.jpg

Çanakkale Deniz Savaşı´nı
anlatan bir tablo (Tahsin Bey)


"Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!"


Verdikleri ağır kayıplara rağmen, düşman kuvvetleri kolay kolay pes etmemekte kararlıydı. 26 ve 27 Nisan 1915 günleri de İngilizlerin çıkarma girişimlerine sahne oldu. Ancak bunlar kahraman Türk askerinin başarılı savunmasıyla durduruldu. Çanakkale Cephesi'nde elde edilen zaferler sonucunda, Mustafa Kemal 1 Haziran 1915'de Albaylığa terfi etti.

http://img183.imageshack.us/img183/2721/canakkalesavasi02or5.jpg

18 Mart 1915 Çanakkale Deniz
Savaşla`rında
215 okkalık (275 kg)
top mermisini sırtında
taşıyan er Seyit.

Düşman kuvvetleri Ağustos ayının başında daha da güçlü olarak saldırıya başladılar. Mustafa Kemal'in yönlendirdiği Türk askerinin kahramanca müdafaası neticesinde bu taarruz da durduruldu. Ancak İngilizler, 6 Ağustos akşamı Çanakkale'nin güney kıyılarına asker çıkarmaya başladılar. Böylece Anafartalar Bölgesi'nde tehlikeli bir durum oluştu.

Söz konusu durumu iyi analiz eden Liman von Sanders, yerinde bir müdahalede bulunarak Anafartalar Grubu Komutanlığına Albay Mustafa Kemal'i atadı. Komutayı derhal ele alan Mustafa Kemal ve yiğit askerleri ilerleyen İngiliz kuvvetlerinin üzerine atıldılar ve düşmanları durdurdular. Askerimizin kahramanca çarpışmaları sonucunda Anafartalar kısa sürede düşman askerinden arındırıldı.

http://img214.imageshack.us/img214/6519/canakkalesavasi03vr7.jpg

Anafartalar Grubu
Komutanı iken muharebe arkadaşarı ile

Bu muharebeler sırasında askerleriyle yan yana ateş hattında bulunan Mustafa Kemal'e isabet eden bir mermi cebindeki saate çarpmış; bu sayede büyük komutan ölümle sonuçlanabilecek bir tehlikeden kurtulmuştur. Bundan sonra O, "Anafartalar Kahramanı" olarak anılmaya başlanmıştır.

Başarıları ve cesareti, ününün her yerde duyulmasını sağlamıştır.

Sonuç olarak, Çanakkale'yi geçemeyen ve umduklarını bulamayan düşman kuvvetleri 1915 yılının sonunda geri çekildiler. Bu zafer, İstanbul'un düşmanlar tarafından işgal edilme tehlikesini ve İngilizlerin Boğazlar kanalıyla Rusya ile bağlantı kurma imkanını ortadan kaldırmıştır.

http://img151.imageshack.us/img151/2199/canakkalesavasi04ov6.jpg

Çanakkale´de savaşan 3. Kolordu erkanı

Burada üzerinde durulması gereken bir nokta ise, düşmanların asker sayısı, silah, cephane ve teknoloji bakımından Türklerden daha üstün olmalarıdır.

İşte bu gerçek dikkate alındığında, Çanakkale'de yazılan destanın arkasında Türk askerinin olağanüstü kahramanlığı ve Mustafa Kemal'in örnek komutanlığının bulunduğu daha iyi anlaşılır.

Devam edecek....

trakyalı
12-08-2006, 10:20
Atat&#252;rk'&#252;n ileriyi g&#246;r&#252;ş&#252;.(75.Yılda &#231;ıkan bir dergiden taradım)

51041

trakyalı
12-08-2006, 10:39
Yüzyılın Atası...
51042

tent
15-08-2006, 14:03
atat&#252;rk resimleri
http://www.atesanit.com/images/katalog/katalog/katalog.html

Sarı
16-08-2006, 22:52
http://img173.imageshack.us/img173/9120/showletterma2.jpg

baron11
26-08-2006, 20:59
Buharalı Mehmetçikler

Kurtuluş Savaşı’nda Türkistan’dan gelen, Türkiye için canını veren gönüllüler vardı. Sayıları çok değildi ama anlamı büyüktü bu desteğin. Ayrıca tarihe “Rus altınları” olarak geçen altınlar da aslında Buhara’dan gelmişti. Ve Sakarya Zaferi sonrası yine Buhara’dan gönderilen üç kılıç ve el yazması Kur’an-ı Kerim, Ankara’ya büyük moral veriyordu. Gelen heyet ise “İzmir” diyordu.

Bugünkü Özbekistan’ın Margilan şehrine bağlı Kumtepe köyünden kalkıp hac vazifesi için Hicaz yollarına düşer. Anadolu’ya geldiğinde Balkan Harbi’nin patlak verdiğini öğrenir. Bunun üzerine hac yolculuğunu yarıda keserek bir grup arkadaşıyla gönüllü olarak Osmanlı ordusuna katılır. Önce Balkan, sonra da Birinci Dünya Savaşı’nda yer alır, canla başla savaşır. 1918’de savaşın bitmesiyle birlikte, gerçekleştiremediği hac vazifesini yerine getirir. Geri dönüşte tekrar Anadolu topraklarına uğrar. Ancak geldiği Çukurova, Fransız işgali altındadır. Bu sefer Kuva-i Milliye’ye girerek milli mücadele saflarına katılır. 2. Kavaklıhan Savaşı’nda eline geçirdiği makineli tüfekle Fransız birliklerini durdurarak savaşın seyrini değiştirir. Bu yenilginin ardından Fransızların Tarsus yakınlarındaki Ballıca köyünde sivil halka karşı giriştikleri kıyımı önlemek için başlatılan taarruzda sağ bileğinden aldığı yara sonucu 29 Mayıs 1920 tarihinde şehit düşer.

Orta Asya’dan kalkıp gelerek Türkiye için şehit düşen bu kahraman, Milli Mücadele’nin sembolü Türkistanlı Hacı Yoldaş’tır. Şimdi Tarsus şehir mezarlığında yatmakta olan Hacı Yoldaş ve diğer Türkistanlı arkadaşlarının adına Tarsus şehir mezarlığının girişine dikilmiş bir anıt bulunmaktadır.

O ve onun gibi çok sayıda Türkistanlı, Milli Mücadele’de Türk ordusu saflarında yer almış, hiçbir karşılık beklemeden bağımsızlık mücadelesine kanıyla canıyla destek vermişti.

TRT Televizyonu, Cumhuriyet’in kuruluşu yılı dolayısıyla hazırladığı yeni bir belgeselle Milli Mücadele’nin bu farklı bir cephesini, bilinmeyen Türkistanlı kahramanlarını mercek altına alıyor. “Kurtuluş Savaşı’nda Türkistanlılar” isimli belgesel, iki yıl önce yayımlanan ve büyük ilgi gören 13 bölümlük “Milli Mücadele-Son Tanıklar” belgeselinin yapım ve yönetimini üstlenen Abdulhamit Avşar’ın imzasını taşıyor. Üç bölümden oluşan belgesel, Türkiye-Türkistan ilişkilerini geçmişten Kurtuluş Mücadelesi’ne kadar bütün yönleriyle ele alıyor.

“Kurtuluş Savaşı’ndaki Türkistanlılar” belgeseli düşüncesinin, “Son Tanıklar” belgeselinin çekimleri sırasında ortaya çıktığını belirten Abdulhamit Avşar, “Genel merkezi Adana’da bulunan Kuvva-i Milliye Mücahit ve Gazileri Derneği’nin arşivlerini incelerken ilginç bir husus dikkatimizi çekti. Üyelerin bazılarının doğum yerlerinin karşısında ‘Türkistan’ yazıyordu. Bu bizim çıkış noktamız oldu. Araştırmalarımız derinleştikçe hiç ummadığımız büyüklükte bir tablo ortaya çıktı. Dönemin Türkiye-Türkistan ilişkileri yalnızca gönüllülerin Çukurova Kuvva-i Milliye hareketlerinde yer almaları ile sınırlı kalmıyor, siyasi ve diplomatik ilişkilerden ekonomi ve eğitim sahasına kadar uzanıyordu. Bunun üzerine konuyla ilgili bir belgesel yapmaya karar verdik.” diyor. Avşar ve ekibi belgesel için araştırma ve çekimler dahil yaklaşık 2,5 senelik bir çalışma yapmış. Kuvva-i Milliyecilerin yakınları tespit edilip 47 kişi ile yüz yüze görüşülmüş. Ayrıca konunun uzmanı 15’e yakın akademisyen ve yerel tarih araştırmacısının bilgilerine başvurulmuş. Birçok kişi ve kuruluşun arşivlerinden istifade edilmiş, TBMM tutanakları ve dönemin gazeteleri taranmış. Bu çalışmayla Milli Mücadele’nin farklı bir cephesine küçük bir pencere açmaya çalıştıklarını belirten Abdulhamit Avşar, “Elbette bunlar Anadolu insanının fedakarlıkları ve mücadelesi ile karşılaştırıldığında sembolik sayılabilecek destekler. Fakat, Türkiye Türklerinin en zor zamanlarında yapılan bu desteklerin kardeşlik hislerinin büyüklüğü ve derinliğini göstermesi açısından özel bir önem taşıyor.” diyor.

Evet kimisi hacca giderken, kimisi öğrenci olarak gelmiş Türkiye’ye. Ama hepsi de ülkelerine geri dönmeyip Türkiye’nin bağımsızlığı için savaşmış, gazi ya da şehit olmuşlar.

Türkistan’ın Milli Mücadele’ye verdiği destek, gönüllü mücahitlerle sınırlı değil tabii ki. Ne yazık ki, tarihe Rus yardımı olarak geçen fakat gerçekte Buhara Cumhuriyeti’nin gönderdiği 100 milyon altın ruble tutarındaki yardım vardır. Zor zamanda gelen bu yardım, Ankara Hükümeti için büyük moral ve güç kaynağı olur. Moskova’ya giden Türk heyetinin maddi yardım talebine Lenin olumsuz cevap verince devreye Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Bey (Kocaoğlu) girer, Buhara’ya döner dönmez de yardım teklifini Meclis’e sunar. Buhara Meclisi teklifi tereddütsüz onaylayarak Timur Hazinesi’nden 100 milyon ruble değerindeki altının Türkiye’ye yollanmasına karar verir. O dönem için oldukça yüklü bir miktar olan yardım, Taşkent’ten vagonlara yüklenerek Moskova aracılığıyla gönderilir. Moskova, bu yardımların ancak 11 milyon altınlık kısmını 1920-1922 yılları arasında parça parça teslim eder. Geri kalan kısmı ise kendi hazinesine aktarır. Bu destek sebebiyle Atatürk, Buhara Cumhuriyeti’nin 1922’de Ruslar tarafından işgal edilmesi üzerine Türkiye’ye yerleşen Buhara Cumhurbaşkanı Osman Kocaoğlu’na sıcak ilgi gösterir, ölünceye kadar milletvekili maaşı bağlatır.

İzmir Fatih’ine Buhara kılıcı

Buhara, Anadolu’daki mücadeleye gönülden destek verirken bir yandan kendisi de Rus tehdidi altındadır. O yüzden Türkistan topraklarında da mücadele başlamıştır. Bu sefer de Ankara devreye girer ve milletvekili İsmail Soysallıoğlu, Özbek tekkesi Şeyhi Ata Bey ve birkaç kişiden oluşan bir heyeti “vezaif-i mahsusa” ile, yani özel bir görevle gayr-i resmi olarak Buhara’ya gönderir. Bu heyetin gayretleriyle orada “Milli Türkistan Birliği” adıyla bir teşkilat oluşturulur.

Bu heyetin gidişinden sonra Buhara’dan Ankara’ya bir heyet gelir. Maksat, Sakarya Zaferini kazanan Türk ordusunu tebrik etmek, destek mesajlarını iletmektir. Türkistanlı heyet, getirdiği mesajın yanısıra, üç kılıç ve “fevkalade ince bir suretle tezhip edilmiş” el yazması bir Kur’an-ı Kerim getirir. Kılıçlardan biri Atatürk’e, diğeri İnönü’ye, üçüncüsü ise İzmir’e girecek komutanadır. Yani Buhara halkı da “İzmir” demektedir. Bu, orduya ve Meclis’e büyük moral verir.

Mustafa Kemal Paşa, bizzat mecliste bu yardımı ve hediyeleri öven bir konuşma yapar ve şöyle der: “Dindaş ve karındaş Buhara halkının arzusunu yerine getirmek, bu Kitab-ı Mukaddes’i millete, seyf-i azizi (kutsal kılıcı) de İzmir fatihine teslim edeceğim. Allah’ın inayeti ile İnönü ve Sakarya muzafferiyetlerini kazanan milli ordumuz, İnşallah pek yakında bu kılıncı da kazanmış olacaktır.” 26 Ağustos 1922 günü başlayan Büyük Taarruzla birlikte Türk ordusu, 9 Eylül sabahı İzmir’e girer. Yunan bayrağını indirip Türk bayrağını göndere çeken askerlerin başında ise Yüzbaşı Şerafettin Bey vardır. Kılıcın sahibi o olur. Ama ne garip bir tecellidir ki, İzmir’i hedef gösteren Buhara, kısa bir süre sonra 68 yıl devam edecek Rus işgaline uğrar.

Zafer haftası başladı tüm Türk Ulusuma kutlu olsun.

tent
30-08-2006, 22:39
Mustafa BALBAY

Atat&#252;rk En &#199;ok... Okudu! (http://www.heddam.com/yazar.asp?MakaleKimlik=999)

Atat&#252;rk'&#252;n yaşamını kaleme alan farklı yazarların ortak hayranlıklarından biri, O'nun kitaplarla olan dostluğudur...

Babadağlı
10-09-2006, 16:42
http://img201.imageshack.us/img201/1369/1ct1.jpg (http://imageshack.us)
http://img242.imageshack.us/img242/5066/2bm9.jpg (http://imageshack.us)
http://img157.imageshack.us/img157/6030/3yo4.jpg (http://imageshack.us)
http://img178.imageshack.us/img178/5598/4uc0.jpg (http://imageshack.us)
http://img178.imageshack.us/img178/4747/5wy0.jpg (http://imageshack.us)
http://img140.imageshack.us/img140/8182/6bo0.jpg (http://imageshack.us)
http://img157.imageshack.us/img157/1730/7fl7.jpg (http://imageshack.us)
http://img140.imageshack.us/img140/3462/9lp5.jpg (http://imageshack.us)
http://img157.imageshack.us/img157/4504/8zy3.jpg (http://imageshack.us)

Babadağlı
10-09-2006, 17:18
http://img135.imageshack.us/img135/3360/10rx8.jpg (http://imageshack.us)
http://img137.imageshack.us/img137/5216/11gp0.jpg (http://imageshack.us)
http://img137.imageshack.us/img137/9335/12nh9.jpg (http://imageshack.us)
http://img135.imageshack.us/img135/1684/13pi5.jpg (http://imageshack.us)
http://img244.imageshack.us/img244/6171/14dj5.jpg (http://imageshack.us)
http://img137.imageshack.us/img137/6799/15ar1.jpg (http://imageshack.us)
http://img135.imageshack.us/img135/1912/16nl2.jpg (http://imageshack.us)

pinky
11-09-2006, 08:47
http://img165.imageshack.us/img165/6141/tapuox9.jpg (http://img165.imageshack.us/my.php?image=tapuox9.jpg)

baron11
14-09-2006, 22:04
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK İMZALI TEK ŞİİR

Gafil, hangi üç asır, hangi asır,

Tuna ezelden Türk diyarıdır.

Bilinen tarih söylememiş bunu,

Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,

Dinleyin sesini doğan tarihin,

Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak.

Yaşanan tarihi gömüp doğru tarihe gidin.

Asya'nın ortasında Oğuz oğulları,

Avrupa' nın Alpler' inde Oğuz torunları,

Doğudan çıkan biz, batıda yine biz;

Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz.

Hep insanlar kendini bilseler,

Bilinir o zaman ki hep biriz.

Türk sadece bir milletin adı değil

Türk bütün adamların birliğidir.

Ey birbirine diş bileyen yığınlar!

Ey yığın yığın insan gafletleri!

Yırtılsın gökteki gafletten perde,

Hakikat nerede?


http://img217.imageshack.us/img217/88/imzaau6.jpg

özgün
20-09-2006, 10:48
ATATÜRK'ün cenaze fotoğrafları:aglayan:

özgün
20-09-2006, 10:50
.................

özgün
20-09-2006, 12:08
.........................

özgün
20-09-2006, 12:09
kalabalıklar

sardes
28-09-2006, 21:00
http://www.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/ataturk.htm

Bug&#252;n meclis erken a&#231;ıldı.
saygılarımla,

pinky
29-09-2006, 14:02
Anıtkabir... 25-09-06

http://img223.imageshack.us/img223/762/dscn8278vb0.jpg

ATAM İzindeyiz

balaban
29-09-2006, 23:40
Adres, numara 248, Kordon...
Naim Palas... İkinci kat...
Cumbada oturuyor Mustafa Kemal.
Sevmez fazla yemeği.
Leblebi var yine önünde...
Garson titriyor. Çünkü çocuk, Rum.
Sesleniyor Gazi, şefkatli bir ses tonuyla...
-"Vre Dimitri" diyor, -"gel bakayım."
Çocuk, -"buyur pasam" diyor, ş'lere dili dönmeyen, kırık dökük
Türkçesi'yle.
-"Sizin Kosti" diyor... İşgal sırasında İzmir'e gelen Yunan Kralı
Konstantin'i kastederek...

-Sizin Kosti, geldi mi buraya?
-Geldi pasam...
-Oturdu mu bu masaya?
-Oturdu pasam.
-Güneş batarken rakı içti mi?
-İçmedi pasam.
-E o zaman sormadın mı çocuk, ne halt etmeye almış İzmir'i ?...

baron11
30-09-2006, 09:51
Atatürk'ün vasiyeti yerine geldi

Türkiye İş Bankası hisselerinden Türk Tarih Kurumu payına düşen 101 milyon YTL, CHP’nin talimatıyla kurumun hesabına yatırıldı. CHP, Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları’na yapılan ödemeleri "Bu iki kurum 12 Eylül’de kapatıldı. Yeni kurulanlar ayrı tüzel kişilik" diyerek durdurmuştu.

http://img148.imageshack.us/img148/9999/40zj1.jpg

TÜRK Tarih Kurumu (TTK), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ile yürüttüğü hukuk mücadelesi sonucunda Atatürk’ün vasiyetiyle Türkiye İş Bankası hisselerinden kurumun payına düşen ana para ve nemayı aldı. İş Bankası’nda bloke edilmiş halde duran 2000, 2003, 2004 ve 2005 yıllarını kapsayan 101 milyon 456.708 YTL, kurumun hesabına yatırıldı.

ATAĞA KALKACAKLAR

TTK Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu, bu durumda mahkemenin düştüğünü hatırlatarak, sorunun böyle çözülmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Halaçoğu, TBMM’de bekleyen TTK’ye ilişkin yasanın çıkmasından sonra büyük bir hamle içine gireceklerini ifade ederek, "İlk planda 40’ı yurtiçinden, 40’ı da yurtdışından olmak üzere 80 öğrenciye doktora bursu vermeyi amaçlıyoruz. Böylece yerli ve yabancı araştırmacılar için önemli bir fon sağlamış olacağız. Bunları yeni projeler izleyecek. TTK’nda uluslararası pek çok dilin temsil edildiği masalar kurmak istiyoruz" dedi.

Bu arada Atatürk’ün vasiyetinde hisselerin nemalarından pay alacağı belirtilen Türk Dil Kurumu ile bloke paranın ödenmesi görüşmeleri sürüyor.

ATATÜRK’ÜN VASİYETİ

Atatürk’ün 5 Eylül 1938 tarihli vasiyetnamesinde İş Bankası hisselerinin yüzde 28.2’si CHP’ye bırakıldı. Vasiyete göre CHP bu hisselerin sahibi ama, gelirinin sahibi değil. O gelirlerin kimlere nasıl ödeneceği ise vasiyetnameyle Atatürk tarafından saptanmıştı. Şahıslara yapılan ödemelerden kalan nema, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu arasında paylaştırılacaktı.

Ancak TTK ve TDK’nın durumları için, 1982 Anayasası’nda yeni bir madde düzenlendi. Bu iki kurum, dernek statüsünde iken, birer kamu kurumu haline getirildi. Sonra bir de yasa çıkarıldı. Kurumların yöneticileri yeniden belirlendi. 2000 yılından sonra CHP yönetimi, "Bu kurumlar 12 Eylül’de kapatılmış ve ilgili yasa da değiştirilmiştir. Yerine kurulan kurumlar da ayrı birer tüzel kişiliktir" iddiasını ortaya koymuştu. Yeni kurumlara yapılan ödemeleri de o vakte kadar durduruldu. Ancak Yargıtay aşamasında bu görüş reddedildi. Atatürk hisselerinin nema ödemelerinin yeni kurumlara yapılması gerektiği kabul edildi.

Kaynak: www.hurriyet.com.tr

buzzy
02-10-2006, 00:00
Atamızın 2500 resmi birarada..
http://img417.imageshack.us/img417/3121/atatrk25006melo9.jpg

rush
05-10-2006, 13:39
http://img143.imageshack.us/img143/5634/atatrkoa4.jpg (http://imageshack.us)

yosun
05-10-2006, 22:43
Koltuk Sevdası

Ata, yanındaki valinin kulağına eğilip sorar; Kimdir bu? Vali yanıt verir; Efendim kendisi şıh'tır. Yörede çok hatırlısı vardır. Atatürk Şıh'ı yanına çağırır ve; "Bak baba, imanın ölçüsü sakalın boyunda değildir. Şunu rica etsem de en azından Peygamber efendimizinki gibi kısaltsan" der ve eliyle de boyun altı hizasını gösterir.
Şıh; "Emrin olur Paşam" diyerek yerine çekilir. Aradan zaman geçer, bir akşam Atatürk Amasya'daki Şıh'ı hatırlar ve Valiyi telefonla arayıp durumu sorar.Vali nasıl söyleyeceğini bilememekle birlikte, Şıh'ın sakal boyunda en küçük bir
kısalma bile olmadığını aksine kimselere el sürdürmediğini anlatır.

Atatürk telefonu kapatır,kağıdı kalemi eline alır ve az sonra nazırını çağırıp, yazdığı yazıyı Amasya Valiliği'ne tebliğ etmesini ister. Ertesi gün Amasya'dan bir haber gelir ki Şıh Efendi Ata'yı görmek üzere Ankara'ya yola çıkmış... Şıh gelir Ata'nın karşısına çıkar. Sakal tamamen kesilmiş, sinekkaydı bir tıraş olunmuş, saçlar kısaltılmış, kılık kıyafet baştan sona değiştirilmiş, bambaşka görünüme bürünülmüştür. Atatürk'ün mesai arkadaşları bu değişimi anlayamaz ve Ata'ya sorarlar; "Aman Paşam, o Şıh ki sakalına el dahi sürdürmezdi, siz ne ettiniz de kökünden kesmesini sağladınız?

Ata gülümser, sonra da yanındakilere dönüp; "Dün akşam Amasya Valiliği'ne bir yazı gönderdim ve Şıh'ı Afyon'a vali atadığımı bildirdim" der. Ardından da yeni bir yazı hazırlayıp nazırına bu yazıyı da Şıh'a vermesini söyler.

Şöyle yazmaktadır; "İnancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim. Valilik meselene gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen yarın başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir. Seni böyle bir ikileme mahkum bırakmayalım. "

yosun
07-10-2006, 22:59
ATATÜRK


Ey! Kara günlerimizde ardına düştüğümüz
Yüce sevgisiyle dolup taştığımız ey!
Ey! Omuz omuza cepheleşip
Cephe cephe bayraklaştığımız ey!

Ey! Bizi bize katan
Canevlerimizde yatan insan
Ey!...İnsan vatan...
Ey!...Vatan insan...

Şöyle baksan öz akardı gözünden
Söz verdin mi dönüş yoktu sözünden
Taşan şelale sendin Manavgat'ın başından
Destanını yazardı Eskişehir taşından.
Kütahya'da çiniler gözlerini işlerdi
Konya bozkırlarında iraden genişlerdi.
Niğde,Kars,Adıyaman,Sivas,Yozgat,Denizli
Vatanın her köşesi bakışlarından izli.
Seninle boy atardı Polatlı'da başaklar
Vatanın her köşesi senden bir anı saklar.
Güneştin ya;
her sabah bir yöreye doğardın
Kar olur lapa lapa Toroslar'a yağardın.
Nemrut,Munzur,Binboğa,Palandöken,Uludağ
Nevşehir'de üzümdün,asma asma ve bağ bağ
Antalya'da portakal,Zonguldak'ta kömürdün
Bakırdın Ergani'de,Karabük'te demirdin
Bir elin Edirne'de, diğer elin Van'daydı
Kahraman Erzurum'da, yiğit Erzincan'daydı.

Ey! Kara günlerimizde ardına düştüğümüz
Yüce sevgisiyle dolup taştığımız ey!...
Ey! Omuz omuza mavzerleşip
Cephe cephe toplandığımız ey!...

Altın çerçevelerde küskün durma, gülümse!
İnan el uzatamaz eserlerine kimse.
Artık yumuşat biraz çatılmış kaşlarını
ATATÜRKÇÜLER tuttu yine yol başlarını.


Halil SOYUER

yosun
07-10-2006, 23:25
ATATÜRK'TEN DÜŞÜNCELER

A

ADALET

«Adalet gücü bağımsız olmayan bir milletin, devlet halinde varlığı kabul olunmaz.»
1920.

«Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz.» Kuralı adlî politikamızın temelidir.
1922.

ADLİYE

« En yeni kanunlarla donanmış olan adliyemizin basireti ve adaleti uygulamak için gösterdiği dikkat milletin huzur ve nizamını korumağa kâfi ve muktedirdir.»

01.11.1929, T.B.M.M. 3. Dönem 3.Toplanma Yılını Açarken.


« Adliyemizin emin olduğumuz yüksek gücü sayesindedir ki, Cumhuriyet, kaçınılmaz gelişimi takip edebilecek ve türlü şekil ve türdeki tecavüzlere karşı vatandaşın hukukunu ve memleketin düzenini koruyabilecektir.»

01. 11. 1930 T.B.M..M. 3. Dönem 4. Toplanma Yılını Açarken.


«…Adliye politikamızda takip edilecek gaye, evvela halkı yormaksızın süratle, isabetle, emniyetle adaleti dağıtmaktır. İkinci olarak toplumumuzun bütün dünya ile teması doğal ve zorunludur; bunun için adaletimizin seviyesini bütün medeni toplumların derecesinde bulundurmak mecburiyetindeyiz. Bu hususları sağlamak için mevcut kanun ve usüllerimizi bu bakış açılarına göre yenilemekteyiz ve yenileyeceğiz…»

01. 03. 1922, T.B.M.M., 3. Toplanma Yılını Açarken.

AHLAK

«…Hiç bir millet yoktur ki, ahlâk esaslarına dayanmadan ilerlesin …»

24. 12. 1919., Kırşehir Gençler Derneğindeki Hitabe.

«…Tehdit esasına dayanan ahlâk, bir fazilet olmadıktan başka güvene de lâyık değildir.…»

25. 08. 1924, Muallimler Birliği Kongresi Üyelerine.

AİLE HAYATI

«…Medeniyetin esası, gelişme ve gücün temeli aile hayatındadır. Bu hayatta fenalık, muhakkak sosyal, ekonomik, siyasal güçsüzlüğe sebep olur. Aileyi teşkil eden kadın ve erkek unsurların doğal haklarına sahip olmaları, aile görevlerini başaracak güçte olmaları gereklidir.»

30. 08. 1924, Dumlupınar’da Konuşma.

« Efendiler, sosyal hayatın kökeni, aile hayatıdır. Aile, açıklamaya gerek yoktur ki, kadın ve erkekten oluşur…»

28. 08. 1925, İnebolu’da Bir Konuşma.

ALLAH

«… Tanrı birdir, büyüktür…»

01. 11. 1922, T.B.M.M.

«… Biliriz ki, Allah dünya üzerinde yarattığı bu kadar nimetleri, bu kadar güzellikleri insanlar istifade etsin, varlık içinde yaşasınlar diye yaratmıştır. Ve âzami derecede faydalanabilmek için de, bugün kâinattan esirgediği zekâyı, aklı insanlara vermiştir..»

17. 02. 1923, İzmir İktisat Kongresini Açış Söylevi.

yosun
07-10-2006, 23:37
ANAYASA

«… Anayasa, milletin tamamıyla arzularını ve meclisin mahiyetini ve gerçek şeklini gösterir bir kanundur…»

21. 02. 1921, T.B.M.M.

«… Anayasa da, Osmanlı İmparatorluğunun, Osmanlı Devletinin öldüğünü idrak ve ifade ve onun yerine yeni Türkiye Devleti’nin geçtiğini ilân eyleyen ve bu devletin hayatının da kayıtsız sartsız hakimiyetin milletin elinde kalmasıyla mümkün olduğunu ifade eden bir kanundur…»

17. 02. 1923, İzmir İktisat Kongresi Açış Söylevi.

«…Anayasanın asıl ruhu ise kitaplara geçmesinden evvel milletin dimağında ve vicdanında toplanmış olmasıyla ve ancak bunun ifadesi olmak üzere kurduğu meclise verdiği gerçek görev ile senelerden beri hükümlerini fiilen uyguluyor olmasıyla ve en nihayet kanun şeklinde dünyanın gözleri önüne konmasıyla gerçekleşmiştir…»

16. 01. 1923, İstanbul Gazete Temsilcilerine Hitap.


ANNE

« Büyük başarılar, değerli anaların yetiştirdikleri seçkin çocukların yardımıyla meydana gelir. »

1923.

« Kadının en büyük vazifesi analıktır. İlk terbiye verilen yer ana kucağı olduğu düşünülürse bu görevin önemi gerektiği gibi anlaşılır….»

31. 01. 1923, İzmir’de Halk ile Konuşma.

AŞAR VERGİSİ

«…Memleketin başında ortaçağın en insafsız belâsı olarak hâlâ musallat duran aşarın kaldırılmasını yüce meclise teklif edebilecek bir ekonomik seviyeye Cumhuriyet idaresinin bir senede ulaşmış olması, cidden memnuniyet vericidir.»

01. 11. 1924, T.B.M.M. 2.Dönem 2.Toplanma Yılını Açarken.

«…Köylümüz ve ziraatimiz üzerindeki aşar kâbusunun ortadan kaldırılması ile meydana gelen rahatlık, milletin daha çok üretmek, daha rahat olmak için çalışmak arzularını teşekkür edilecek bir derecede arttırmıştır.»

01. 11. 1925, T.B.M.M. 2. Dönem 2. Toplanma Yılını Açarken.


AYDIN

«…Aydın sınıfı ile halkın anlayış ve hedefi arasında doğal bir uygunluk olması lazımdır. Yani aydın sınıfın halka telkin edeceği fikirler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalıdır…»

20.03.1923, Konya Gençleriyle Konuşma.

«…Aydınlarımız, milletimi en mutlu yapayım der. Başka milletler nasıl olmuşsa onu da aynen öyle yapalım der. Ama düşünmeliyiz ki, böyle bir teori hiç bir devirde muvaffak olmuş değildir. Bir millet için saadet olan bir şey diğer millet için felaket olabilir. Aynı sebep ve şartlar birini mutlu ettiği halde diğerlerini bedbaht edebilir. Onun için millete gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü ilminden, keşiflerinden, gelişmelerinden istifade edelim, ama unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz.»

20.03.1923, Konya Gençleriyle Konuşma.

«… Aydınlarımız içinde çok iyi düşünenler vardır. Fakat genellikle şu hatamız vardır ki, araştırma ve çalışmamıza zemin olarak çok vakit kendi memleketimizi, kendi tarihimizi, kendi geleneklerimizi, kendi özelliklerimizi ve ihtiyaçlarımızı almalıyız. Aydınlarımız belki bütün dünyayı, bütün diğer milletleri tanır, ama kendimizi bilmeyiz.»

20.03.1923, Konya Gençleriyle Konuşma.

yosun
08-10-2006, 11:46
BAĞIMSIZLIK


« Tam bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür.»

(1922)


« Biz barış istiyoruz dediğimiz zaman, tam bağımsızlık istediğimizi herkesin anlaması gerekir.»

(1923)


BARIŞ

« Türk Barış şartları, Misak-ı Millî’nin ilân edildiği gün olan 28 Ocak 1920 tarihinden beri bütün cihanca malûmdur. Bu şartlar şu suretle özetlenebilir: Türkiye’nin millî hudutları içinde siyasî ve iktisadî tam istiklâlinin tasdiki Fransa ile imzalanan 20 Aralık itilâfı Türkiye’nin, istiklâline hürmet edildikçe barışsever ve uyuşmacı olduğunu ispat eder.»

11.01.1922, Entransigeant Muhabirine Demeç.


«…Memleketimizin zulmen uğradığı tahribatı imar ve senelerden beri türlü türlü engeller altında baskı uygulanan ekonomi hayatımızın meşru gelişimini temin ve fen ve irfan içinde çalışkan bir hayata kavuşturmak barış şartlarımızdır.»

24.10.1922, United Press Muhabiri ile Demeç.


«…Büyük Millet Meclisi samimi olarak barış istiyor. Cidden barış istediğimizi herkes anlayabilir. Çünkü memleketimizi imar edebilmek için barışa muhtacız.»

22.12.1922, Morning Post Muhabirine Demeç.


«…Barışı kanla değil, mürekkeple imza etmek istiyorduk.»

23.01.1923, Morning Post Yazarı Grace Ellison’a Demeç.


«Evvelâ, barışsever olduğumuz için barışı arzu ediyoruz. İkinci olarak, devamlı muharebeler dolayısıyla memleket barışa tanzim ve imara çok muhtaçtır. Fakat barış olmayacak olursa yine mücadeleye devam edecek ve mutlaka memleket için lüzumlu olan neticeyi elde edeceğiz…»

16.01.1923, Arifiye’de Konuşma.


« Gerçekte barış bizim için ne kadar faydalı ise, muhataplarımız için de o kadar faydalı ve lazımdır. Çünkü bundan sonra memleketimizin imar ve ihyası için çalışmak istiyoruz. Onların da bu lüzumu idrak etmemelerine imkân yoktur…»

22.01.1923, Bursa Şark Sinemasında Halka Konuşma

yosun
08-10-2006, 11:48
BASIN

«Basın, milletin müşterek sesidir. Bir milleti aydınlatma ve uyarmada, bir millete muhtaç olduğu fikrî gıdayı vermekte, özet olarak bir milletin mutluluk hedefi olan müşterek istikamette yürümesini teminde başlı başına bir kuvvet, bir okul, bir rehberdir.»

(1922)

«Türkiye basını milletin gerçek ses ve iradesinin doğduğu yer olan cumhuriyetin etrafında çelikten bir kale meydana getirecektir. Bir fikir kalesi, zihniyet kalesi. Basın mensuplarından bunu istemek, cumhuriyetin hakkıdır....»

05.02.1924, İzmir’de Gazetecilerle.


«...Cumhuriyet devrinin kendi anlayış ve ahlâkını taşıyan basınını yine ancak Cumhuriyetin kendisi yetiştirir. Bir taraftan geçmiş devir gazetelerinin ve adamlarının düzeltilmesi mümkün olmayanları milletin nazarında belirlenirken, öte taraftan Cumhuriyet basınının temiz ve feyizli sahası genişleyip yükselmektedir. Büyük ve soylu milletimizin yeni çalışma ve medeniyet hayatını kolaylaştırıp teşvik edecek işte ancak bu anlayıştaki basın olacaktır.»

2. Dönem 3. Toplanma Yılını Açarken, 1.Kasım.1925.

BAŞKAN

« …Başkan olan kimsenin milletin ülküsüne göre hareket etmesi ve milletin ruhiyatına vakıf olduktan sonra, o milletin isteğine göre hareket etmesi gerekir…»

30. 11. 1929, Vossiche Zeitung Muhabirine Demeç.

yosun
08-10-2006, 11:52
BATILILAŞMAK

«…Türklerin asırlardan beri takip ettiği hareket, devamlı bir istikameti korudu. Biz daima doğudan batıya doğru yürüdük. Eğer bu son senelerde yolumuzu değiştirdikse, itiraf etmelisiniz ki, bu bizim hatamız değildir. Bizi siz mecbur ettiniz. Bu değişiklik gelip geçici ve istemeksizin oldu.

Takdir etmelisiniz ki, doğuda ikâmetgâh seçimine mecbur olduğumuz için, ırkımızın beşiği ile alâkadar olması nedeniyle mümkün olduğu kadar yakın batıda bir ikametgâh seçtik. Fakat vücutlarımız doğuda ise fikirlerimiz batıya doğru yönelik kalmıştır.»

29.10.1923, Fransız Muhabiri Maurice Pernot’ya Demeç.

«Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün çalışmamız Türkiye’de çağdaş, doyayısıyla batılı bir hükümet meydana getirmektir. Medenîyete girmek arzu edip de, batıya yönelmemiş millet hangisidir?... »

29.10.1923, Fransız Muhabiri Pernot’ya Demeç.

BAYRAK

« Bayrak bir milletin bağımsızlık alâmetidir. Düşmanın da olsa hürmet etmek lazımdır.»

(1922)

BOLŞEVIK

«…Biz onlarla bir dostluk anlaşması imzaladık Başlıca şartlarden biri şu ki, Ruslar memleketimizde propaganda ve kışkırtmalar yapamayacaklar, çünkü Sovyet teşkilâtıyla bizim teşkilâtımız arasında esaslı farklılıklar vardır.»

Ağustos 1921, Associated Press Muhabirine Demeç.

«Türkiye’de Bolşeviklik olmayacaktır. Çünkü Türk hükûmetinin ilk gayesi, halka hürriyet ve mutluluk vermek, askerlerimize olduğu kadar, sivil halkımıza da iyi bakmaktır…»

21.06.1935, Gladys Baker’e Verilen Demeç.

BÜYÜK ZAFER

«30 Ağustosta sevk ve idare ettiğim muharebe, Türk milletinin yanımda bulunduğu halde, idare ettiğim ilk ve son muharebedir. Bir insan kendini, milletle beraber hissettiği zaman, ne kadar kuvvetli buluyor bilir misiniz? Bunu tarif zordur. Eğer ben, açıklamakta zayıf kalırsam beni hoş görünüz.»

30. 08. 1928, Basın Mümessillerine Demeç.

tdogan
10-10-2006, 15:33
" S&#214;z Konusu Vatansa Gerİsİ Teferuattir "
M. Kemal Atat&#220;rk

tdogan
10-10-2006, 21:11
Atat&#252;rk devrimini okuyorlar

Mao Zetung &#246;nderliğinde kom&#252;nist devrimi ger&#231;ekleştiren &#199;in Halk Cumhuriyeti &#246;ğrencilerine Atat&#252;rk'&#252; ve devrimlerini &#246;ğretiyor. D&#252;nya
Yakın &#199;ağ Tarihi kitabının i&#231; kapağında Atat&#252;rk'&#252;n maraşal &#252;niformalı fotoğrafı yer alıyor, harf devrimi fotoğrafla anlatılıyor.

&#199;İN'de okutulan D&#252;nya Yakın &#199;ağ Tarihi kitabının i&#231; kapağında mareşal &#252;niformalı Atat&#252;rk fotoğrafı, Sovyet Devrimi'nin &#246;nderi
Vladimir İli&#231; Ulyanov Lenin ve Hindistan'da İngiliz s&#246;m&#252;rgeciliğine karşı m&#252;cadelenin &#246;nderi Mahatma Gandi ile birlikte yer alıyor. Kitabın 12 ve
13'&#252;nc&#252; sayfalarında da T&#252;rkiye haritası yanında, Atat&#252;rk'&#252;n kara tahta başında yeni T&#252;rk harflerini &#246;ğreten fotoğrafı var.

YURTSEVER KEMAL

Kitabın &#199;in'deki ortaokullarda sekizinci sınıfın ikinci d&#246;neminde okutulduğu belirtilen a&#231;ıklamada , kitapta Kemalist Devrim'i anlatan
b&#246;l&#252;m ş&#246;yle &#246;zetlenmiş:

"Osmanlı Sultanlığı, 1920'de Sevr Anlaşması'nı imzaladı ve İngiltere, Fransa ve İtalya'nın T&#252;rkiye'yi işgalini kabul etti.
Yurtsever Mustafa Kemal, işgale karşı kurtuluş savaşını başlatarak ayrı bir h&#252;k&#252;met kurdu. Savaş, İngiltere'nin desteklediği sultanın
yenilgisiyle sonu&#231;landı. 1923'te yapılan Lozan Anlaşması'yla T&#252;rkiye'nin yeni sınırları denizler dahil &#231;izildi. Yabancı devletlerin T&#252;rkiye
&#252;zerindeki ayrıcalıklarına son verildi. T&#252;rkiye Cumhuriyeti bağımsız bir devlet olarak kuruldu. B&#246;ylece 600 yıllık Osmanlı tarihi son buldu ve
T&#252;rkiye'nin &#246;n&#252;nde yeni bir sayfa a&#231;ıldı."

B&#246;yle verdiler

&#199;in ders kitabının kapağında bir astronot fotoğrafı var. İ&#231; sayfaların birinde ise Mustafa Kemal Atat&#252;rk'&#252;, kara tahta başında
bizzat yeni alfabeyi halka anlatırken g&#246;steren &#252;nl&#252; fotoğrafı yer alıyor.

İ&#231; kapakta 3 b&#252;y&#252;k lider

D&#252;nya Yakın &#199;ağı Tarihi adlı &#199;in ders kitabının i&#231; kapağında Sovyetler Birliği'nin kurucusu Vladimir İli&#231; Ulyanov Lenin,
Hindistan'ın İngilizlere karşı m&#252;cadelesinin efsanevi lideri Mahatma Gandi ve d&#252;nyanın emparyalist devlerini denize d&#246;ken T&#252;rk devriminin ulu
&#246;nderi Mustafa Kemal Atat&#252;rk birlikte yer aldılar.

yosun
10-10-2006, 23:26
CAMİ

«…Efendiler, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lazım geldiğini düşünmek yani meşveret için yapılmıştır…»

07. 02. 1923, Balıkesir’de Halkla Konuşma.

CEHALET

«…Milleti kendi benliğine sahip yapmayan, milleti asırlarca kendi hakkında gafil bulunduran hep bu cehalettir. Hükümdarların, şunun, bunun, milleti esir gibi, köle gibi kullanmaları, bütün vatanı kendi özel mülkleri gibi düşünmeleri, hep milletin bu bilgisizliğinden istifade edilmek sayesinde idi. Gerçek kurtuluşu istiyorsak, herşeyden evvel, bütün kuvvetimiz, bütün süratimizle bu cehaleti ortadan kaldırmaya mecburuz…»

21. 03. 1923, Konya, Lise Öğr. ve Öğrencileri ile Konuşma.


«Biz cahil dediğimiz vakit, mutlaka mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğim ilim, hakikatı bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okuma bilmeyenlerden de hakikatı gören hakiki âlimler çıkar.»

18. 03. 1923, Tarsus’ta Çiftçilerle Konuşması.


CUMHURİYET

« Yeni Türkiye Anayasasının ilk maddelelerini size tekrar edeceğim: Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir . Yürütme kudreti, yasama yetkisi milletin tek ve gerçek temsilcisi olan mecliste toplanmıştır. Bu iki kelimeyi bir kelimede anlatmak mümkündür: Cumhuriyet…»

27.09.1923, Neue Freie Preese Muhabirine Verdiği Demeç.

« Cumhuriyet, fikir hürriyeti taraftarıdır. Samimi ve yasal olmak şartı ile her fikre hürmet ederiz. Her kanaat bizce muhteremdir. Yalnız muhaliflerimizin insaflı olması lazımdır.»

04. 12. 1923, Tercüman-ı Hakikat Başmuharririne Demeç.


« Bütün dünya bilsin ki, benim için yandaşlık vardır ; Cumhuriyet yandaşlığı, düşünsel ve toplumsal devrim yandaşlığı. Bu noktada yeni Türkiye topluluğunda, bir bireyi bunun dışında düşünmek istemiyorum. »

(1924)


« Cumhuriyet, ahlâki erdeme dayalı bir idaredir. Cumhuriyet erdemdir. Sultanlık korku ve tehdide dayalı bir idaredir. Cumhuriyet erdemli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya, tehdide dayalı olduğu için korkak, alçak, sefil, rezil insanlar yetiştirir. Aralarındaki fark bundan ibarettir.»

14. 10. 1925, İzmir Kız Öğretmen Okulunda Bir Konuşma.

«…Temeli büyük Tük milletinin ve onun kahraman evlatlardan meydana gelen büyük ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda kurulmuş olan cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan mülhem prensiplerimizin bir vücudun izalesi ile helaldar olabileceği zehabında bulunanlar, çok zayıf dimağlı bedbahtlardır. »

19.06.1926, Anadolu Ajansına Demeç.

« Demokrasi ilkesinin en çağdaş ve en akılcı uygulamasını sağlayan yönetim şekli Cumhuriyettir.»

(1930)

«Cumhuriyet, yeni ve sağlam esaslarıyla, Türk Milletini emin ve sağlam istikbâl yoluna koyduğu kadar, asıl fikirlerde ve ruhlarda yarattığı güvenlik itibariyla, büsbütün yeni bir hayatın müjdeleyicisi olmuştur.»

01. 11. 1936, 5. Dönem 2. Toplanma Yılını Açarken.

yosun
10-10-2006, 23:29
ÇALIŞMAK


« İlk işimiz milleti çalışkan yapmaktır. »

Ocak 1923, Gazetecilere Yaptığı Konuşma.

« Hiçbir şeye ihtiyacımız yok, yalnız bir şeye ihtiyacımız vardır ; çalışkan olmak. Sosyal hastalıklarımızı araştırırsak asıl olarak bundan başka, bundan mühim bir hastalık keşfedemeyiz. O halde ilk işimiz bu hastalığı esaslı surette tedavi etmektir. Milleti çalışkan yapmaktır. Servet ve onun doğal sonucu olan refah ve saadet yalnız ve ancak çalışkan insanların hakkıdır. »

16. 01. 1923 , İstanbul Gazete Temsilcilerine.

« Çalışmak vakti gelmiş, artık çalışmak lazım…
Bilhassa gençler çalışmalıdır. »

11. 04. 1923, Vatan Muhabirine Verilen Demeç.

« Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın gereklerine göre bilim ve teknik ve her türlü uygar buluşlardan azamî derecede istifade etmek zorunludur. »

(1923)

« ...Gece gündüz zaten çalışıyorsunuz ; çalışınız, hakikati bütün cihana tanıtalım… »

30. 08. 1925, Daday’da Bir Konuşma.

« Kendiniz için değil millet için elbirliğiyle çalışınız . Çalışmaların en yükseği budur.

(1935)

Anduril
12-10-2006, 20:27
Tekrar tekrar okuyunuz ve hatırlayınız l&#252;tfen:

GEN&#199;LİĞE HİTABE

Ey T&#252;rk gen&#231;liği ! Birinci vazifen, T&#252;rk istikl&#226;lini, T&#252;rk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve m&#252;dafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yeg&#226;ne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahil&#238; ve harici bedhahların olacaktır. Bir g&#252;n, istikl&#226;l ve Cumhuriyet'i m&#252;dafaa mecburiyetine d&#252;şersen, vazifeye atılmak i&#231;in, i&#231;inde bulunacağın vaziyetin imk&#226;n ve şer&#226;itini d&#252;ş&#252;nmeyeceksin! Bu imk&#226;n ve şer&#226;it, &#231;ok nam&#252;sait bir mahiyette tezah&#252;r edebilir. İstikl&#226;l ve Cumhuriyetine kastedecek d&#252;şmanlar, b&#252;t&#252;n d&#252;nyada emsali g&#246;r&#252;lmemiş bir galibiyetin m&#252;messili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın b&#252;t&#252;n kaleleri zaptedilmiş, b&#252;t&#252;n tersanelerine girilmiş, b&#252;t&#252;n orduları dağıtılmış ve memleketin her k&#246;şesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. B&#252;t&#252;n bu şer&#226;itten daha el&#238;m ve daha vahim olmak &#252;zere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dal&#226;let ve hatt&#226; hıyanet i&#231;inde bulunabilirler. Hatt&#226; bu iktidar sahipleri, şahs&#238; menfaatlerini, m&#252;stevl&#238;lerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr &#252; zaruret i&#231;inde harap ve b&#238;tap d&#252;şm&#252;ş olabilir.
Ey T&#252;rk istikbalinin evl&#226;dı! İşte, bu ahval ve şer&#226;it i&#231;inde dahi vazifen, T&#252;rk istikl&#226;l ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhta&#231; olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Gazi Mustafa Kem&#226;l ATAT&#220;RK
20 Ekim 1927

dealer(sezgin)
14-10-2006, 16:02
Bir devlet ki, vatandaşlarına koyduğu
bir vergiyi yabancılara koyamaz; bir
devlet ki gümrükleri için resim işlemleri
ve diğer işlemleri yapma hakkından yasaklanır,
bir devlet ki yabancılar üzerinde yargı yetkisinden
yoksundur, o devlete bağımsız denemez.

Mustafa Kemâl Atatürk


anlayana beyler anlayana. belkide anlamak istemiyorlardır.

dealer(sezgin)
16-10-2006, 22:17
evet bugun bır kere daha geriye dönuk haberleri inceledim. bu söz günü ne güzel anlatmış.

Bir devlet ki, vatandaşlarına koyduğu
bir vergiyi yabancılara koyamaz; bir
devlet ki gümrükleri için resim işlemleri
ve diğer işlemleri yapma hakkından yasaklanır,
bir devlet ki yabancılar üzerinde yargı yetkisinden
yoksundur, o devlete bağımsız denemez.

Mustafa Kemâl Atatürk


anlayana beyler anlayana. belkide anlamak istemiyorlardır.

pride
20-10-2006, 20:08
HANGİ HARİTA GER&#199;EK OLACAK
?


vecihi







ABD’li Emekli Albay Ralph Peters aşağıdaki haritayı &#231;izmiş ve bu harita ABD Silahlı Kuvvetler Dergisinde yayınlanmış.


İsrailoğulları Kutsal Kitapları Tevrat’tan ilham alarak Vadedilmiş topraklar peşinde, ermeni &#246;rg&#252;t&#252; pe-kaka’yı kullanıyor.


SURİYE hala Hatay’ı sınırları i&#231;erisinde g&#246;steren haritalar yayınlan.




Atat&#252;rk'&#252;n Lozan Antlaşmasından dokuz yıl sonra (1933) General Mac Arthur'a s&#246;ylediği "Allah nasip eder, &#246;mr&#252;m vefa ederse Musul, Kerk&#252;k ve Adaları geri alacağım. Sel&#226;nik de d&#226;hil Batı Trakya’yı T&#220;RKİYE hudutları i&#231;erisine katacağım”,s&#246;zlerini hatırlatıyor, biz ATAT&#220;RK &#231;ocukları, sevgili m&#252;ttefiklerimize T&#220;RKLERLE uğraşmamasını tavsiye ediyoruz.

trakyalı
20-10-2006, 20:27
HANGİ HARİTA GERÇEK OLACAK
?


vecihi







ABD’li Emekli Albay Ralph Peters aşağıdaki haritayı çizmiş ve bu harita ABD Silahlı Kuvvetler Dergisinde yayınlanmış.


İsrailoğulları Kutsal Kitapları Tevrat’tan ilham alarak Vadedilmiş topraklar peşinde, ermeni örgütü pe-kaka’yı kullanıyor.


SURİYE hala Hatay’ı sınırları içerisinde gösteren haritalar yayınlan.




Atatürk'ün Lozan Antlaşmasından dokuz yıl sonra (1933) General Mac Arthur'a söylediği "Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım. Selânik de dâhil Batı Trakya’yı TÜRKİYE hudutları içerisine katacağım”,sözlerini hatırlatıyor, biz ATATÜRK çocukları, sevgili müttefiklerimize TÜRKLERLE uğraşmamasını tavsiye ediyoruz.

Beşiktaşın renkleri ilk kurulduğunda KIRMIZI-BEYAZ mış.
Adalar Yunanistana verilince bu guzide kulübümüz mateme bürünmüş ve adalar alınana kadar renklerini SİYAH-BEYAZ yapmışlar.
Herhalde bu gidişle KIRMIZI-BEYAZ olamayacaklar.
Dua edelim başka topraklarımızı kaptırıp da bütün takımlarımızın renklerine SİYAH girmesin.
Bayramınız mübarek olsun.

dealer(sezgin)
28-10-2006, 09:11
Erdoğan’a mektup g&#246;nderen Blair, İngiliz i&#231;ki şirketlerine kesilen cezanın iptali i&#231;in Danıştay’a m&#252;dahale etmesini istedi, &#252;st&#252; kapalı tehdit etti

orda &#231;uval başkayerde dayak. ne bu be?

Atam ne g&#252;zel &#246;zetlemiş. nasıl işaret etmiş.


Bir devlet ki, vatandaşlarına koyduğu
bir vergiyi yabancılara koyamaz; bir
devlet ki g&#252;mr&#252;kleri i&#231;in resim işlemleri
ve diğer işlemleri yapma hakkından yasaklanır,
bir devlet ki yabancılar &#252;zerinde yargı yetkisinden
yoksundur, o devlete bağımsız denemez.

Mustafa Kem&#226;l Atat&#252;rk


anlayana beyler anlayana. belkide anlamak istemiyorlardır.

kılıç07
29-10-2006, 23:30
Dünyanın her tarafında öğretmenler insan topluluğunun en fedakar ve muhterem unsurlarıdır.

Atatürk

ARMAND
30-10-2006, 02:05
lutfen assagıdakı linki tıklayın...

http://www.youtube.com/watch?v=zLAbNHlboGw&eurl=

yeter
30-10-2006, 19:23
Atatürk'e ilişkin olarak 2 önemli çarpıtma yapılıyor.
Biri Batılılaşma konusunda...
Diğeri din konusunda...

İlki, Atatürk'ün hedef olarak Avrupa'yı göstermediği iddiasına dayanıyor.
İkincisi, -dünkü Vakit gazetesinde bir örneğini gördüğümüz gibi- ısrarla Atatürk'ü dua ederken, sarıklı mebuslarla ya da peçe içindeki Latife Hanım'la gösterip cumhuriyetin temelinde bir din motifi arıyor.
Bu 2 konuda 2 belge hatırlatacağım.
***
İlk belge, 29 Ekim günü Mustafa Kemal Paşa'nın Fransız yazarı Maurice Pernot'ya verdiği demeç... Paşa, o gün Revue Des Deux Mondes için Meclis Başkanı sıfatıyla verdiği son demecinde şöyle diyor:
"Osmanlı İmparatorluğu, Batı'ya karşı elde ettiğimiz başarılardan çok gururlanarak kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün düşüşe başlamıştır. Bu bir hataydı. Bunu tekrar etmeyeceğiz. Bizim vücutlarımız Doğu'da ise de düşüncelerimiz Batı'ya dönüktür. Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün çalışmalarımız Türkiye'de çağdaş, bu sebeple Batılı bir hükümet oluşturmaktır. Uygarlığa girmek arzu edip de Batı'ya yönelmemiş millet hangisidir?"***

Din meselesine gelince...
İlk Meclis'in dualarla açıldığı ve cumhuriyete oy veren milletvekilleri arasında 100 kadar din adamı olduğu doğru... Ancak böyledir diye cumhuriyetin kökeninde ve Atatürk'ün düşünce evreninde din motifleri aramak nafile uğraş.
Afet İnan cumhuriyetin ilanından 6 yıl sonra Yurt Bilgisi dersleri vermeye başlamıştı. Okutacağı kitabı Kemal Paşa'ya gösterdi. Gazi beğenmedi. Yeni bir Medeni Bilgiler kitabı yazdırdı.
Kitap, 1931'de Afet İnan imzasıyla çıktı; ortaokul ve liselerde okutuldu. İşte Kemal Paşa'nın el yazısıyla kaleme aldığı o notların "Millet" bölümünden satırlar:
***
"Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra bu din Arapların (..) Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. (..)
"Türk milleti birçok asırlar, (..) bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur'an'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü. (..)
"Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah'la mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. (..)
"... din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. (..) Artık Türk, cenneti değil, (..) son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra..."
***
Yeterince açık değil mi?
Nasıl oluyor da din konusundaki görüşleri bu kadar net olan bir lider hâlâ yanlış yorumlanıyor?
Yukarıdaki satırların çoğu, Türk Tarih Kurumu tarafından 1969 ve 1988'de basılan "Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk'ün El Yazıları" kitabında yer almıyor da ondan...
İnanması zor; ama kendi kurduğu kurum, Atatürk'ün notlarını sansür ederek yayımladı.
"Medeni Bilgiler"i geçenlerde yeniden basan Örgün Yayınevi, Türk Tarih Kurumu'ndan bir özürle yeni baskı beklediklerini yazmış.
Atatürk'ün okullarda okutulsun diye kaleme aldığı kitabının bile sansür edildiği bir ülkede yaşıyoruz.
Düşünce özgürlüğü mü dediniz?

can.dundar@e-kolay.net

http://www.milliyet.com.tr/2006/10/30/yazar/dundar.html

ENGINEER68
03-11-2006, 10:29
Cumhuriyet rejiminin henuz on yasinda oldugu gunlerdeki Turkiye ile
83 yasindaki Cumhuriyet Turkiyesi'nin farki :



Alman fizikci Albert Einstein'in Mektubunda belirlenmistir



Dunyanin gelmis gecmis en buyuk d&#225;hilerinden olan Alman fizikci Albert Einstein, 17 Eylul 1933'te Ankara'ya, basbakanliga gonderdigi ve

"Sadik hizmetk&#225;riniz olmaktan seref duyuyorum" sozlerinin yeraldigi mektubunda, Hitler'in iktidara gelmesinden sonra Almanya'da calismalarina imk&#225;n kalmayan degisik meslek gruplarindan 40 bilim adami icin,

Turkiye'den is talebinde bulunuyor.



Einstein'in ricasi Ataturk tarafindan kabul edilmis ve bu bilim adamlarinin tamami Turkiye'ye gelerek Universite Reformu'nda gorev almislardi.

Almanya'da 1932 sonbaharinda yapilan genel secimleri, Adolf Hitler'in Nasyonal Sosyalist Partisi, yani Naziler kazandi ve Hitler, 1933'un 30 Ocak gunu basbakanliga getirildi. Naziler'in hedeflerinden biri,Yahudiler' in, oncelikle de Almanya'daki Yahudiler'in koklerinin kazinmasiydi. O tarihten birkac sene once baslamis olan Yahudi karsiti hareketler Naziler'in iktidari

elde etmelerinden sonra daha da artti ve cok sayida Yahudi, Almanya'yi terketti.



Ayrilma hazirligi yapan Yahudiler arasinda dunyanin onde gelen bilim adamlari da vardi ve Albert Einstein da onlardan biriydi.

Berlin Universitesi' nde hocalik yapan ama kisa bir muddet sonra artik ders veremeyecegini farkeden Einstein, 1933 ilkbaharinda Almanya'dan

ayrildi, Fransa'ya gecti ve Paris'teki "College de France"da hocalik etmeye basladi. Bu sirada, Nazi tehdidi altinda bulunan Museviler'in himayesi maksadiyla "Yahudi Nufusu Koruma Gruplari Birligi" ismini tasiyan ve kisa adi "OSE" olan bir kurum olusturulmustu.



Birligin merkezi Paris'te idi ve seref baskanligina da Albert Einstein getirilmisti. Albert Einstein, 1933'un 17 Eylul'unde Ankara'ya iste bu sifatla, yani "OSE'nin seref baskani" olarak bir mektup gonderdi.

Einstein, "Turkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu Baskanligi"na, yani Basbakanliga hitaben son derece nazik bir dille yazdigi mektubunda Almanya'daki bazi kanunlar dolayisiyla cok sayida Alman bilim adaminin mesleklerini icra edemez h&#225;le geldiklerini soyluyordu.



Bilim adamlarinin calisabilecekleri bir ulke aradiklarini da anlatan Einstein,

40 kisilik bir uzman listesi hazirladiklarini yaziyor, bu kisilerin hicbir karsilik beklemediklerini anlatiyor ve Turk Hukumeti'nin sozkonusu bilim adamlarini kabul etmesi halinde sadece insani bir faaliyette bulunmus olmakla kalmayacagini, Turkiye'nin bu kabulden buyuk kazanc saglayacagini da ifade ediyordu.

Einstein, simdi Basbakanliga bagli olan "Cumhuriyet Arsivi"nde muhafaza edilen 17 Eylul 1933 tarihli mektubunu yazdigi sirada, basbakanlik makaminda Ysmet Bey (Ynonu) vardi. Belgenin uzerinde yeralan ve Ysmet Ynonu'nun elyazisiyla olan nottan anlasildigina gore, Ynonu, 9 Ekim gunu mektubu "Maarif Vek&#225;leti'ne", yani Milli Egitim Bakanligi'na havale etti.

Milli Egitim Bakani, o tarihte Resid Galip Bey idi. Albert Einstein'in mektubunun alt kisminda ve yan tarafinda elyazisiyla uc madde halinde

yazilmis bazi notlar bulunuyor. Resit Galip Bey'e ait bu notlarda gecen

"Teklif, mevzuat-i kanuniyemizle ...degildir" , "Bunlari bugunku ser&#225;ite (sartlara) gore kabule imk&#225;n yoktur" seklindeki ifadelerden, teklifin bakanlik tarafindan ilk asamada kabul edilmedigi anlasiliyor.

Ancak, Turkiye'nin bu tarihten hemen sonra 40'tan fazla Alman bilim adamini davet edip universitelerde gorevlendirmesi ve Universite Reformu'nun da bu sirada yapilmasi, Milli Egitim'in karsi ciktigi teklifin kabulunde cok daha yuksek bir makamin, yani bizzat Reisicumhur Mustafa Kemal'in devreye girmesinin etkili oldugunu dusunduruyor.



Bu konudaki bir diger kanit da, Princeton Universitesi' nde 1949 yilinda Einstein ile gorusen Ystanbul Teknik Universitesi' nin emekli hocalarindan Prof. Dr. Munir Ulgur'un gectigimiz hafta Cumhuriyet Gazetesi'nin Bilim Teknoloji Dergisi'ne yaptigi aciklama.



Prof.Munir Ulgur, aciklamasinda Einstein'in

gorusme sirasinda Ataturk'u kastederek :

"Dunyanin en buyuk liderine sahipsiniz.

1933'teki universite reformunuz sirasinda beni de

ulkenize davet etmisti" dedigini naklediyor.



Bu ifadeler, Alman bilim adamlarinin Turkiye'ye

dogrudan dogruya Ataturk'un talimatiyla gelmis

olduklarini gostermektedir.

Albert Einstein'in 73 seneden buyana arsivimizde

durmasina ragmen kimselerin farketmedigi

bu mektubunu bulma serefi, dostum Mesut Ylgim'a ait.

Uzun seneler devam eden profesyonel yoneticilik

faaliyetinden sonra emeklilik gunlerini arastirmacilikla

geciren Mesut Bey,

simdi Hitler'den kacarak Ystanbul'a

gelen profesorlerden olan maliyeci Fritz Neumark'in

Turkiye gunlerini anlattigi "Bogazici'ne Siginanlar"

isimli eserini Almanca'dan Turkce'ye cevirmekle mesgul.

Mesut Ylgim, Einstein'in mektubunu daha once de yayinlanan

ama az sayida basilan bu hatiralardan hareketle,

genis bir arastirma yapmaya basladigi sirada bulmus.


iste, Cumhuriyet rejiminin henuz on yasinda

oldugu gunlerdeki Turkiye ile 83 yasindaki Cumhuriyet

Turkiyesi'nin arasindaki fark...



ilki, Einstein'in dostlari icin is talebinde bulundugu,

buyuk gelecek vaadeden genc bir devlet;



Digeri ise gundemini sadece kadinlara mahsus parklarin,

cuppeli namazlarin yahut kadin eli sikmanin gunah olup

olmadiginin tartisilir h&#225;le getirildigi bir ulke...

Einstein, Ataturk'un davetini bir Turk bilim adamina aciklamisti

ALBERT Einstein ile gorusen az sayidaki Turk bilim

adamlarindan biri, Ystanbul Teknik Universitesi' nin

elektrik-elektronik bolumunun emekli hocalarindan

olan Prof. Dr. Munir Ulgur idi.

Profesor Ulgur, Einstein ile 1949 yilinda,

Birlesik Amerika'daki Princeton Universitesi' nde biraraya

gelmisti.

Prof. Munir Ulgur, Cumhuriyet Gazetesi'nin

Bilim Teknoloji Dergisi'ne gectigimiz gunlerde

verdigi mul&#225;katta, Einstein'in 1933 yilindaki Universite

Reformu sirasinda Ataturk tarafindan Turkiye'ye

davet edildigini soyledigini anlatmisti.



Einstein, bundan 57 sene onceki gorusme sirasinda

Ulgur'e "Biliyor musunuz, dunyanin en buyuk liderine

sahipsiniz" demis ve daveti kabul etmemesinin sebebini de

"Ymk&#225;nlar cok fazla oldugu icin burayi tercih ettim"

sozleriyle aciklamisti.

Mektup s&#246;yle :


'Ben, sadik hizmetk&#225;riniz

Prof. Albert Einstein'

"Eksel&#225;nslari,

'OSE' Dunya Birligi'nin seref baskani olarak,

Almanya'dan 40 profesorle doktorun bilimsel ve

tibbi calismalarina Turkiye'de devam etmelerine

musaade vermeniz icin basvuruda bulunmayi

ekselanslarindan rica ediyorum. Sozu edilen kisiler,

Almanya'da halen yururlukte olan yasalar

nedeniyle mesleklerini icra edememektedirler.

Cogu genis tecrube, bilgi ve ilmi liyakat sahibi

bulunan bu kisiler, yeni bir ulkede yasadiklari

takdirde son derece faydali olacaklarini ispat edebilirler.

Ekselanslarindan ulkenizde yerlesmeleri ve calismalarina

devam etmeleri icin izin vermeniz konusunda basvuruda

bulundugumuz tecrube sahibi uzman ve seckin

akademisyen olan bu 40 kisi, birligimize yapilan

cok sayida basvuru arasindan secilmislerdir.

Bu ilim adamlari, bir yil muddetle,

hukumetinizin talimatlari dogrultusunda

kurumlarinizin herhangi birinde bir yil boyunca

hicbir karsilik beklemeden calismayi arzu etmektedirler.

Bu basvuruya destek vermek maksadiyla,

hukumetinizin talebi kabul etmesi

halinde sadece yuksek seviyede bir insani faaliyette

bulunmus olmakla kalmayacagi, bunun ulkenize de

ayrica kazanc getirecegi umidimi ifade etme

curetini buluyorum.

Ekselanslarinin sadik hizmetkari olmaktan seref duyan,

Prof. Albert Einstein"

yosun
04-11-2006, 22:50
BİR ASKERİN MEZARINA

Şurada, kabrin üzerinde konulmuş bir,
Beyaz taş var, onun altında bayraklar
Temevvüç ederken, kelleler uçuşurken...
Celâdeti tâbân olurken aldığı cerîhai mevt
İle bu âlemi hîçîye vedâ etmiş bir
Asker yatıyor...
Onun hâbı istirahate çekildiği şu
Makberin üzerine rüfekası eşki teessür döktüler.
Kadınlar dümü rizi mâtem oldular. İhtiyarlar
Nâle eylediler, çocuklar ağladılar.
Şu söğüt ağacının nim setreylediği senin
Mezarın üzerine bir zırh başlık ile kılıç hak,
Olunmuştur. İşte orası o kahramanı muhteremin
Câyi istirahatidir. Ne mutlu ki, hâki pâye vatan
Ona nâilini intizar olmuş! ...

MUSTAFA KEMAL

(Harbiye talebesi iken yazmıştır)

tdogan
07-11-2006, 23:09
Beş yıl boyunca ilkokul &#246;ğrencim olan 13 yaşındaki İlayda &#199;AMLI,
2006 -2007 &#214;ğretim yılında Kadık&#246;y İl&#231;esi &#246;ğrencileri arasında d&#252;zenlenen ATAT&#220;RK konulu şiir yarışmasında, aşağıdaki şiiriyle
birincilik &#246;d&#252;l&#252;n&#252; kazanmıştır.
Beğeneceğinizi umarak, şiiri size de yolluyorum.

Ayşe AYAN

O &#199;ER&#199;EVE

Hen&#252;z beş yaşındaydım
Annem başını kaldır da bak dediğinde o &#231;er&#231;eveye
Kim bu kızım biliyor musun dediğinde
Kim anne dedim bu g&#252;zel g&#246;zl&#252; adam kim?
Annem ATAN dedi ATAN yavrum.

On &#252;&#231; yaşındayım, işte tekrar bakıyorum o &#231;er&#231;eveye
G&#246;zleri yine g&#252;zel tam i&#231;ime kazıdığım gibi
Ama başka bir şey var i&#231;inde bu kez
Şimdiye g&#246;remediğim bir şeyler, yeni &#231;&#246;zd&#252;m ATAMI
Nasıl da sığdırmışlar onu o &#231;er&#231;eveye

Zaman nasıl da ge&#231;iyor bu &#231;er&#231;evenin altında
Neler &#246;ğrendim ona baka baka
Nasıl T&#252;rk oldum, nasıl Cumhuriyet oldum
Nasıl onun yolunda idealist gen&#231; oldum.
Ben b&#252;y&#252;d&#252;k&#231;e bu &#231;er&#231;eve de b&#252;y&#252;yor karşımda

Anladım artık iş &#231;er&#231;evede değil
Atamın g&#246;zlerinde, bakışında, duruşunda
Atam her d&#246;rt duvar &#252;zerinde her yerden bize bakıyor
Hi&#231; durmadan y&#252;r&#252;yelim diye izinde
Ben &#246;lmedim, ben buradayım diyor bizlere.

Sığamazsın sen ATAM o &#231;er&#231;eveye
Sana her bakışımda g&#246;zlerimde kalıyorsun
Seni her asışta duvara y&#252;reğimde yanıyorsun
Seni her anışta kalbimde atıyorsun
O &#231;er&#231;eve sayesinde ATAM sen i&#231;imde yaşıyorsun.

25.10.2006
İLAYDA G&#220;LS&#220;M &#199;AMLI
MODA İLK&#214;ĞRETİM OKULU
7/B SINIFI - 348

tdogan
08-11-2006, 22:38
BİR T&#220;RK GENCİNİN ATA'YA HİTABESİ

Sevgili Atam!
Sana bu hitabeyi 33 yaşına girmiş, Gelecek g&#252;zel g&#252;nlerden &#231;oktan umut
kesmiş,
Temel eğitimini tamamlamış, Ve ancak şimdilerde seni tanıyabilmeye
başlayan,
T&#252;rk istikbalinin evlatlarından biri olarak yazıyorum.

Seni ilk g&#246;rd&#252;ğ&#252;m g&#252;n&#252; d&#252;n gibi hatırlarım.
İlkokul birdim. Miniciktim.
Elimde beslenme &#231;antam, &#246;nl&#252;ğ&#252;m&#252;n cebinde annemin sevgisi,
sınıfımda bilim &#246;ğrenecektim.
Karatahtanın d&#246;rt parmak &#252;zerine ortalanmış &#231;er&#231;evenin i&#231;inden bana
bakıyordun.
Bakışların keskindi.
ABC'den sonra ilk &#246;ğrendiğimdin; Gazi Mustafa Kemal'din.
&#199;ocuktum...
Bana, bize, t&#252;m d&#252;nya &#231;ocuklarına bayram armağan etmiştin.
Armağanını, uygun adım
sol-sağ-sol
Sol-sağ-sol Kutladık...
Ka&#231;ımızın ayağı su toplamıştı, ka&#231;ımız bayılmıştık...
Biz bayramlarda ağlayan &#231;ocuklardık.
(Ne zaman salıncakta sallanan fotografını g&#246;rsem, ge&#231;en 23Nisan'lara
yanarım.)
Ortaokul ve lisede hep seni anlattılar bana...
D&#252;nyaya ancak y&#252;z yılda bir gelen dahiydin...
Şahin bakışların vardı, h&#252;rriyete aşıktın...
En azılı d&#252;şmanlarına karşı bile merhametliydin,
Ama savaş meydanlarında karşında kimse duramazdı.
Aslandın, kaplandın, kartaldın, panterdin...
&#214;zg&#252;r geleceklere a&#231;ılan pencereydin.

S&#246;z&#252;n &#246;z&#252; benim sevgili atam;
Kodumu oturtan milli eğiticiler b&#246;yle anlatmışlardı.
Beni milli bir şekilde eğitenler,
Failat&#252;n, failat&#252;n, failat&#252;n, fail&#252;n &#246;l&#231;&#252; sistemini,
Niagara Şelalesi'nin y&#252;kseklik ve debisini,
Yes, it is a pensil demesini,
Deli İbrahim'in k&#252;pesini,
Bir bir kafama yerleştirdiler de;
Bana senin insan y&#246;n&#252;n&#252; anlatmadılar.
Sigara tiryakisi olduğunu, Raki i&#231;tiğini,
Aşık olduğunu, Evlendiğini, Boşandığını,
Kim bilir ka&#231; geceler
Savaş meydanlarında cesetlere bakıp,I&#231;in i&#231;in ağladığını,
&#214;zlemlerini, hasretlerini,
Geleceği kazanmaya dair fikirlerini,
Anlatmadılar.
Bana, bize, t&#252;m d&#252;nya gen&#231;lerine
Bayram armağan etmiştin.
Armağanını, uygun adım
sol-sağ-sol
sol-sağ-sol Kutladık...

Ka&#231;ımızın ayağı su toplamıştı.
Ka&#231;ımız kı&#231;ına yediği sopa y&#252;z&#252;nden altına işemişti.
Biz bayramlarda bunalan gen&#231;lerdik.
( Ne zaman baloda smokinli fotoğrafını g&#246;rsem, ge&#231;en 19 Mayıs'lara
yanarım.)
Bir yandan;
Heykellerini diktik,
Dağa-taşa sil&#252;etlerini &#231;izdik,
Her kitaba, her yazıya
Mutlaka senden alıntılar yerleştirdik.
Bir yandan;
Her işin kolayına ka&#231;tık,
Ticarette kazık attık,
&#220;retim yerine kopyaladık,
Bilimadamlarını sindirdik,
Aydınları yargıladık,
Yoktan yere nice vatan hainleri &#252;rettik,
&#199;oktan yere nice ama&#231;sız gen&#231;ler yetistirdik.
Zeki, &#231;evik ve aynı zamanda d&#252;zenciydik.
Eğitimi siyasete kurban verdik,
Ekonomiyi siyasete kurban verdik,
Aydınlık olması gereken gelecekleri
Siyasete kurban verdik.
Varlığımız siyasi emellere armağan oldu...
Benim biricik Atam;
Biz Demokles'in kılıcını sapından değil
Keskin yanından tutmayı marifet bildik.
S&#246;z&#252;n &#246;z&#252; sevgili Atam
Senin ruhunu gıdım gıdım i&#231;tik,
T&#252;kettik...
T&#252;kettik...
T&#252;kettik...
Dedemden babama, babamdan bana
Politikacı tabiriyle "enkaz devralmış" bulunmaktayız.
Bu gidişle biz, &#231;ocuklarımıza devredecek
Enkaz bile bulamayacağız...
T&#252;rk't&#252;k, doğruyduk, &#231;alışkanlığımız ş&#252;pheli;
Birinci vazifemiz; T&#252;rk istiklalini ve T&#252;rk Cumhuriyeti'ni
Ilelebet muhafaza ve m&#252;dafaa etmek,
&#220;lk&#252;m&#252;z; Y&#252;kselmek, ileri gitmekti...
Uzun bir yoldu...
Yorucu ve yıpratıcıydı...
Adidas'larımız eskidi,
McDonalds'ta mola verdik.
Belki de "Bir T&#252;rk d&#252;nyaya bedeldir" deyişini
Biz "Her T&#252;rk d&#252;nyaya bedeldir"anladığımız i&#231;in
emanetini, 1 milyon beş y&#252;z seksen bin kat
k&#252;&#231;&#252;ltmeyi becerdik...
Verdiğin en &#246;nemli g&#246;rev:
Bu ahval ve şeriat i&#231;inde dahi vazifem
T&#252;rk istiklalini ve cumhuriyetini
İlelebet muhafaza ve m&#252;dafaa etmektir, bilirim.
Muhta&#231; olduğum kudretin,
Sana g&#252;venimde mevcut olduğunu belirtir,
ellerinden hasretle &#246;perim...
baştan sonuna kadar okuyanlara teşekk&#252;rler
sizler ger&#231;ek bir Atat&#252;rk&#231;&#252;s&#252;n&#252;z bence
okuyanlar : } bu işareti yapsın
: }



YER: T&#220;RKİYE
YIL: 1938
SAAT: 09.05
ATAT&#220;RK &#214;L&#220;YOR
ARADAN ONLARCA YIL GE&#199;İYOR ATAT&#220;RK TEKRAR D&#220;NYAYA GELİYOR
YIL: 2006
ATAT&#220;RK TEKRAR D&#220;NYAYA GELİYOR... DOĞRU MECLİSE GİDİYOR,
MEMLEKET NASIL
Y&#214;NETİLİYOR G&#214;RMEK İ&#199;İN,
MECLİS KAPISINDA CUMHURBAŞKANI, BAŞBAKAN, DEVLET BAKANLARI
KARŞILIYORLAR.
SALONDA EN &#214;NE OTURTUYORLAR VE O G&#220;NK&#220; &#220;LKE SORULARI
TARTIŞILIYOR... OTURUM
BİTİYOR, ATAT&#220;RK &#220; MECLİS LOKANTASINA G&#214;T&#220;R&#220;YORLAR, YEMEKTEN
SONRA OTELE G&#214;T&#220;R&#220;P YATIRIYORLAR....

ERTESİ SABAH OTELDEN ALMAYA GİDİYORLAR, ATAT&#220;RK &#220;N ODASI
BOMBOŞ..!! VE MASANIN &#220;ZERİNDE BİR KAĞIDA YAZILMIŞ ŞU S&#214;ZLER VAR:
"EFENDİLER... BEN İSTANBULA GİDİYORUM, ORDAN BİR VAPURA BİNİP
TEKRAR SAMSUNA &#199;IKACAĞIM.
&#199;&#220;NK&#220;, BU &#220;LKENİN BİR KURTULUŞ SAVAŞINA DAHA İHTİYACI VAR..."
BU KADAR ANLAMLI BİRŞEY DAHA YOKTUR SANIRIM, &#220;LKEMİZİN SON DURUMUNU ANLATMAK İ&#199;İN...

Şimdi, diğer sa&#231;ma salak mailler yerine bu t&#252;r mailleri forwardlamak daha
&#246;nemli değil mi?
bu maili birilerine forward lamazsan kimse sana kızmayacak, kimse seni
arayıp
k&#252;fretmeyecek, bir dileğin ger&#231;ekleşmeyecek yada msn iconu maviye
d&#246;n&#252;şmeyecek, sadece ger&#231;ekleri, i&#231;inde bulunduğumuz durumu
&#246;ğreneceksin... Ve &#252;lkemizin ne t&#252;r bir durum i&#231;inde olduğunu...

*...BURCU AYVAZOĞLU...*

tent
08-11-2006, 23:13
Atatürk'e ilişkin olarak 2 önemli çarpıtma yapılıyor.
Biri Batılılaşma konusunda...
Diğeri din konusunda...

***
İlk belge, 29 Ekim günü Mustafa Kemal Paşa'nın Fransız yazarı Maurice Pernot'ya verdiği demeç... Paşa, o gün Revue Des Deux Mondes için Meclis Başkanı sıfatıyla verdiği son demecinde şöyle diyor:
***
http://www.milliyet.com.tr/2006/10/30/yazar/dundar.html
can dündar da kendi çapında bu çarpıtmaya katkıda bulunuyor. yılını söylemiyor... :mad:

29 ekim 1923'te cumhuriyet ilan edildikten hemen sonra, aynı oturumda, mustafa kemal cumhurbaşkanı seçiliyor. bu durumda meclis başkanı olarak son röportajını bir 29 ekim günü vermesi müthiş bir rastlantı. ya 1922 yılında verdi bu röportajı ve bir tam yıl boyunca hiçbir gazeteci ile görüşmedi, bu yüzden meclis başkanı olarak son röportajı oldu. ya da 28 ekim akşamı "yarın cumhuriyeti ilan ediyoruz" dedikten sonra, 29 ekim günü meclis cumhuriyetin ilanını oylamak için toplanmadan önce ya da sırasında, ama kesinkes cumhurbaşkanı seçilmeden önce verdi bu röportajı.

acaba hangisi?:)

yeter
08-11-2006, 23:37
can dündar da kendi çapında bu çarpıtmaya katkıda bulunuyor. yılını söylemiyor... :mad:

29 ekim 1923'te cumhuriyet ilan edildikten hemen sonra, aynı oturumda, mustafa kemal cumhurbaşkanı seçiliyor. bu durumda meclis başkanı olarak son röportajını bir 29 ekim günü vermesi müthiş bir rastlantı. ya 1922 yılında verdi bu röportajı ve bir tam yıl boyunca hiçbir gazeteci ile görüşmedi, bu yüzden meclis başkanı olarak son röportajı oldu. ya da 28 ekim akşamı "yarın cumhuriyeti ilan ediyoruz" dedikten sonra, 29 ekim günü meclis cumhuriyetin ilanını oylamak için toplanmadan önce ya da sırasında, ama kesinkes cumhurbaşkanı seçilmeden önce verdi bu röportajı.

acaba hangisi?:)

Yorumu Yazan: CAN DÜNDAR
Tarih: 02 Aralık 2003, Salı

Yorum

MİLLİYET, AYRINTILI HABER, 29 EKİM 2002

Cumhuriyet'in ilanına birkaç saat kala Atatürk Fransız yazar Maurice Pernot'ya şöyle diyor-du:
Avrupa'dan kopmayacağız

Cumhuriyet'i ilan edeceği gün Maurice Pernot'yu kabul eden Mustafa Kemal Paşa, "Vücutlarımız Doğu'da ise de düşüncelerimiz Batı'ya dönüktür" dedi...

29 Ekim 1923 günü bir pazartesiydi… Mustafa Kemal Paşa o gün öğleden sonra Anka-ra’daki Fransız yazar Maurice Pernot’yu kabul etti.
Birazdan cumhuriyet ilan edilecekti. Gazi’nin Cumhurbaşkanı olmasına birkaç saat kala verdiği o son demeç bugün için de önemlidir. Çünkü dikkatle okunduğunda, içinde “lider”in, yeni rejim hakkında Batı dünyasına verdiği bir mesaj vardır:

“Bağlar Kopmamalı”

“Osmanlı İmparatorluğu, Batı’ya karşı elde ettiğimiz başarılardan çok gururlanarak, kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün, düşüşe başlamıştır. Bu, bir hataydı. Bunu tekrar etmeyeceğiz. Bizim vücutlarımız Doğu’da ise de düşüncelerimiz Batı’ya dönük kalmıştır.”
Bu demecin ardından yapılan Anayasa değişikliği oylamasında Türkiye devletinin yöne-tim biçiminin “cumhuriyet” olduğu maddesi, oybirliğiyle kabul edilmiştir.

http://www.imge.com.tr/yayinevi/product_reviews_info.php?products_id=4818&reviews_id=57&osCsid=5b5so5uh43qsd0vcuo4h8smfm4

yeter
08-11-2006, 23:57
29 Ekim 1923 g&#252;n&#252; bir pazartesiydi… Mustafa Kemal Paşa o g&#252;n &#246;ğleden sonra Anka-ra’daki Fransız yazar Maurice Pernot’yu kabul etti.


29 Ekim 1923 - 20:30 da "CUMHURİYET" ilan edilmiş ve T&#252;rkiye'nin ilk Cumhurbaşkanı se&#231;ilmiştir
http://www.ataturkiye.com/text/kronoloji.html

Demekki 29 Ekim 1923 saat 20:30 a dek Atat&#252;rk meclis başkanı ve cumhuriyetin ilanı ile de cumhurbaşkanı olmuştur. Dolaysıyla Fransız yazarla yaptığı r&#246;portaj da 29 ekim &#246;ğleden sonra olduğu i&#231;in bu son r&#246;portajı da meclis başkanı sıfatıyla yapmış olduğu son derece a&#231;ıktır.

Yukarıda Can D&#252;ndar a ait başka bir yazıda bu r&#246;portajın yapıldığı tarihi de yazmış. Demekki burada bahsettiğiniz m&#252;thiş bir rastlantı olmuş!! Burada neyin rastlantı olduğunu da anlamış değilim. Can D&#252;ndar tarihi yazmamakla ne gibi &#231;arpıtma yapmış anlayamadım. 29 ekim g&#252;n&#252; r&#246;portaj yapılamaz bir diye bir kural mı var? Ayrıca tarihi yazması ya da yazmaması neyi değiştirecek?

tent
09-11-2006, 00:01
Ayrıca tarihi yazması ya da yazmaması neyi değiştirecek?
&#231;arpıtmalara karşı &#231;ıkıyorsa, kanıtını net olarak vermesi gerekir.

DiSappeAr
09-11-2006, 00:19
Atatürk'e ilişkin olarak 2 önemli çarpıtma yapılıyor.
Biri Batılılaşma konusunda...
Diğeri din konusunda...

İlki, Atatürk'ün hedef olarak Avrupa'yı göstermediği iddiasına dayanıyor.
İkincisi, -dünkü Vakit gazetesinde bir örneğini gördüğümüz gibi- ısrarla Atatürk'ü dua ederken, sarıklı mebuslarla ya da peçe içindeki Latife Hanım'la gösterip cumhuriyetin temelinde bir din motifi arıyor.
Bu 2 konuda 2 belge hatırlatacağım.
***
İlk belge, 29 Ekim günü Mustafa Kemal Paşa'nın Fransız yazarı Maurice Pernot'ya verdiği demeç... Paşa, o gün Revue Des Deux Mondes için Meclis Başkanı sıfatıyla verdiği son demecinde şöyle diyor:
"Osmanlı İmparatorluğu, Batı'ya karşı elde ettiğimiz başarılardan çok gururlanarak kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün düşüşe başlamıştır. Bu bir hataydı. Bunu tekrar etmeyeceğiz. Bizim vücutlarımız Doğu'da ise de düşüncelerimiz Batı'ya dönüktür. Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün çalışmalarımız Türkiye'de çağdaş, bu sebeple Batılı bir hükümet oluşturmaktır. Uygarlığa girmek arzu edip de Batı'ya yönelmemiş millet hangisidir?"***

Din meselesine gelince...
İlk Meclis'in dualarla açıldığı ve cumhuriyete oy veren milletvekilleri arasında 100 kadar din adamı olduğu doğru... Ancak böyledir diye cumhuriyetin kökeninde ve Atatürk'ün düşünce evreninde din motifleri aramak nafile uğraş.
Afet İnan cumhuriyetin ilanından 6 yıl sonra Yurt Bilgisi dersleri vermeye başlamıştı. Okutacağı kitabı Kemal Paşa'ya gösterdi. Gazi beğenmedi. Yeni bir Medeni Bilgiler kitabı yazdırdı.
Kitap, 1931'de Afet İnan imzasıyla çıktı; ortaokul ve liselerde okutuldu. İşte Kemal Paşa'nın el yazısıyla kaleme aldığı o notların "Millet" bölümünden satırlar:
***
"Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra bu din Arapların (..) Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. (..)
"Türk milleti birçok asırlar, (..) bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur'an'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü. (..)
"Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah'la mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. (..)
"... din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. (..) Artık Türk, cenneti değil, (..) son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra..."
***
Yeterince açık değil mi?
Nasıl oluyor da din konusundaki görüşleri bu kadar net olan bir lider hâlâ yanlış yorumlanıyor?
Yukarıdaki satırların çoğu, Türk Tarih Kurumu tarafından 1969 ve 1988'de basılan "Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk'ün El Yazıları" kitabında yer almıyor da ondan...
İnanması zor; ama kendi kurduğu kurum, Atatürk'ün notlarını sansür ederek yayımladı.
"Medeni Bilgiler"i geçenlerde yeniden basan Örgün Yayınevi, Türk Tarih Kurumu'ndan bir özürle yeni baskı beklediklerini yazmış.
Atatürk'ün okullarda okutulsun diye kaleme aldığı kitabının bile sansür edildiği bir ülkede yaşıyoruz.
Düşünce özgürlüğü mü dediniz?

can.dundar@e-kolay.net

http://www.milliyet.com.tr/2006/10/30/yazar/dundar.html


Atatürk'ün El Yazıları - Din ve İslamiyet Hakkında Notları


ORIJINAL EL YAZILARI : (buyutmek icin mouse ile acilan linkteki belgenin uzerine gelip soldan hafif saga dogru yavasca gidin,bekleyin, sag altta kare isareti cikacak,ona basinca buyuyor,bilmeyenler icin yazdim.)

Kitap Kapagi : http://img473.imageshack.us/img473/9031/medeni11vk.jpg




Syf. 351 http://img473.imageshack.us/img473/1521/mb3518tj.jpg

Syf. 352 http://img473.imageshack.us/img473/3074/mb3523nb.jpg

Syf. 364 http://img473.imageshack.us/img473/6668/mb3640tb.jpg

Syf. 365 http://img473.imageshack.us/img473/1456/mb3651nv.jpg

Syf. 366 http://img473.imageshack.us/img473/8836/mb3666dq.jpg

Syf. 367 http://img473.imageshack.us/img473/7074/mb3670mp.jpg

Syf. 368 http://img473.imageshack.us/img473/3498/mb3686rl.jpg

Syf. 369 http://img473.imageshack.us/img473/6743/mb3699nt.jpg

Syf. 370 http://img473.imageshack.us/img473/8199/mb3706jq.jpg

Syf. 371 http://img473.imageshack.us/img473/233/mb3718es.jpg

Syf. 372 http://img473.imageshack.us/img473/1182/mb3723lq.jpg

Syf. 373 http://img473.imageshack.us/img473/1677/mb3735lf.jpg

Syf. 450 http://img473.imageshack.us/img473/9373/mb4509di.jpg

Syf. 451 http://img473.imageshack.us/img473/565/mb4516cy.jpg

Syf. 507 http://img473.imageshack.us/img473/6803/mb5077mp.jpg

Syf. 508 http://img473.imageshack.us/img473/9278/mb5086te.jpg

Syf. 509 http://img473.imageshack.us/img473/8837/mb5094ar.jpg

Syf. 510 http://img473.imageshack.us/img473/984/mb5102cp.jpg

Syf. 511 http://img473.imageshack.us/img473/9050/mb5113qu.jpg

Syf. 512 http://img473.imageshack.us/img473/2664/mb5120qx.jpg

Syf. 513 http://img473.imageshack.us/img473/9120/mb5139ag.jpg

Syf. 514 http://img473.imageshack.us/img473/1748/mb5141pj.jpg

Syf. 515 http://img473.imageshack.us/img473/2236/mb5150dz.jpg

hexedemical
09-11-2006, 18:49
Atat&#252;rk arap milliyet&#231;iliğinden nefret etmiştir.
bunda ne kadar haklı olduğu şu g&#252;n bile belli.
erbakanın aşağıdaki haberi herşeyi a&#231;ıklıyor.
http://www.haberturk.com/haber.asp?id=5250&cat=110&dt=2006/11/09

DiSappeAr
09-11-2006, 19:36
Radikal, 7.9.2006

Atat&#252;rk dindar değildi, ateistliği tartışılıyor

Eski ABD B&#252;y&#252;kel&#231;isi Charles Sherrill’in 1933 yılında, Cumhurbaşkanı’yken Atat&#252;rk’le dine bakışı &#252;zerine yaptığı s&#246;yleşi tarih&#231;iler, aydınlar ve siyaset&#231;iler arasında tartışma yarattı. Araştırmacı Rıfat N. Bali’nin ABD arşivlerinde bulup Toplumsal Tarih dergisi’nde yazdığı ve d&#252;n Radikal’in manşetten duyurduğu s&#246;yleşide Atat&#252;rk, ‘agnostik olmadığını, tektanrıya inandığını’ s&#246;yl&#252;yor, T&#252;rk halkının da dindar olmadığını, alışkanlıktan camiye gittiğini belirtiyordu.

Ankara &#220;niversitesi Siyasal Bilgiler Fak&#252;ltesi &#246;ğretim &#252;yesi Prof. Dr. Baskın Oran: Sherrill’in yazdığı bana &#231;ok makul geldi. Mustafa Kemal konusunda aynı tahminleri y&#252;r&#252;t&#252;yorum. Deisttir (tanrıya inanan, dini reddeden). Tanrıcıdır fakat dinle pek iştigal etmemiştir. Bunun bir uzantısı olarak Fransız devriminin o &#231;ok radikal antiklerikalizminin (ruhbaniliğe karşıtlık) etkisi altındadır. Bu aleyhtarlığı belirgindir. Sherrill’in izlenimini paylaşıyorum. Ancak Mustafa Kemal’e desteği şu veya bu bi&#231;imde azaltacak her bilgi saklandı. Bu bilgilerin a&#231;ık&#231;a sans&#252;r edildiğini sanmıyorum. &#199;&#252;nk&#252; korku ve saygı i&#231; i&#231;e ge&#231;mişti. Ancak Mustafa Kemal, &#231;oğu asker ya da asker k&#246;kenli gibi, meşruiyet&#231;idir. Meşruiyet aramaya, bulamazsa da meşruiyet g&#246;stermeye &#231;alışır.

Sabancı &#220;niversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fak&#252;ltesi &#246;ğretim &#252;yesi Do&#231;. Dr. Halil Berktay: Musafa Kemal bir J&#246;n T&#252;rk ve o nesil i&#231;inde, Abdullah Cevdet gibi, aynı d&#252;ş&#252;nceye sahip başkaları da var. Pozitif bilimlere &#231;ok inanan, dini inanışları iskonto eden bir nesil bu. Hepsi ateist değil. Enver Paşa belirgin bi&#231;imde dindar &#246;rneğin.

Ama yetişme tarzları ve 19. y&#252;zyıl sonlarının d&#252;ş&#252;nme sistemi &#231;ere&#231;evesinde pozitif bilimciliği y&#252;celten ve dini iskonto eden bir yerde duruyorlar. Bazıları i&#231;in ateizm, bazıları i&#231;in de deizm denk d&#252;ş&#252;yor. Kafasında ve ruhunda İslami inanış ve ibadet pratiklerini g&#246;steren bir bilgi yok.

Hayatı, siyasal pratiği, &#231;eşitli uygulamaları en azıdan İslam k&#246;kenli kurumlarına karşı radikal bir tavır alışı var. Genel bir tanrı inancının insanlığa yararı olduğunu s&#246;ylemekle beraber İslami kurum ve geleneklere karşı ortadan kaldırıcı politikalarını savunur. Ruşeni’nin kitabında ge&#231;en ‘Din yok, millet var’ ifadesinin yanına ‘&#199;ok doğru, bravo’ ifadesini d&#252;şm&#252;şt&#252;r. Kolektif ibadet eylemine, camide namaz kıldığına da rastlamıyoruz. Varsa bile resmi uygulama tarafından silinmiş durumda. Ateist olduğunu s&#246;ylemiyorum. Ama dindar biri değil. Sonu&#231; olarak, ‘Hayatta en hakiki m&#252;rşit ilimdir’ s&#246;z&#252; dine alternatif olarak ve ona karşı s&#246;ylenmiştir.

İş&#231;i Partisi Genel Başkanı Doğu Perin&#231;ek: Atat&#252;rk hi&#231;bir g&#246;r&#252;ş&#252;n&#252; gizlememiş, el yazısıyla yazmıştır. 1930’ların lise 1, 2, 3 ve 4. sınıf tarih kitaplarında, el yazısıyla not tutmuş, din hakkındaki g&#246;r&#252;şlerinin kitapta yer almasını istemiştir. Medeni bilgileri kitabında da var bunlar. &#214;zetle şunları s&#246;yler: ‘Allah fikri, Mısır’da belli toplumsal s&#252;re&#231;lerde ortaya &#231;ıktı. Kabilelerin allahları vardı. En son biri h&#226;kim olunca kendi allahını kabul ettirdi ve siyasi s&#252;re&#231;lerde allah fikri doğdu. Hazreti Muhammet, devrimciydi fakat Kuran, vahiy yoluyla gelmedi, kendi fikirlerinin &#252;r&#252;n&#252;yd&#252;.’

Sherrill’in raporunda ge&#231;en, ‘Tiksinirler’ ifadesini kullanacağını sanmıyorum. Bu bir &#231;evirmen hatası olabilir. &#199;&#252;nk&#252; Atat&#252;rk ile Sherrill terc&#252;man aracığıyla g&#246;r&#252;ş&#252;yorlar. Rapordaki, Atat&#252;rk’&#252;n ‘inandığı’ y&#246;n&#252;nde bilgiler hatalı. &#199;&#252;nk&#252; ders kitaplarında, doğanın &#252;st&#252;nde hi&#231;bir varlık olmadığını yazıyor. Rapordaki, dinin sosyolojik bir olgu olduğu g&#246;r&#252;ş&#252; ise doğrudur.

Yazar Erdoğan Aydın: Mustafa Kemal’in ‘ateist’ olduğunu d&#252;ş&#252;n&#252;yorum. 1930’lu yıllarda &#231;ıkan tarih dersi kitaplarında, Hazreti Muhammet i&#231;in ‘D&#246;neminin &#246;nder kişiliğidir ve İslam’ı d&#252;zenlemiştir, Arap peygamberidir’ denir. Kendisi bir y&#246;netici olarak, her t&#252;rl&#252; dini ve şeriat&#231;ı yorumu tasfiyeye uğraşırken, dini sosyal kontrol mekanizması olarak korudu. Kişisel hayatında dine ait en k&#252;&#231;&#252;k bir &#246;ğe bulunamaz. Kurtuluş Savaşı’nda ve sonrasında İslami basın&#231;la karşı karşıyaydı. Kendi yoldaşları bile dindardı. Cumhuriyet’in organize edildiği s&#252;re&#231;te, dindar olmadığı halde, onu dine sahip &#231;ıkar gibi g&#246;sterirler. ‘Bizim dinimiz en ileri dindir’ ifadesi buradan gelir. Burjuva demokratik reformların etkisini kırmayacak bir Mustafa Kemal imajı yaratıldı.

Yazar Ayşe H&#252;r: Biyografisini yazacağını d&#252;ş&#252;nd&#252;ğ&#252; adama b&#246;yle bir imaj &#231;izdiğini sanmıyorum. Aslında Mustafa Kemal din konusundaki g&#246;r&#252;şlerini, İzmir Konferansı’nda aktarır. Kendisi Fransız sosyologlarından etkilenmiştir. Dini modernleşmenin &#246;n&#252;ndeki en b&#252;y&#252;k engellerden biri olarak g&#246;r&#252;yor.

Radikal, 7.9.2006

BABUTSA
10-11-2006, 07:34
10 Kasım'da &#246;lmedi. 19 Mayıs'ta doğdu!..

Sevgili C&#252;neyt Ağabey'den bir mektup aldım.. Tam da bug&#252;n i&#231;in yazılmış.. Sunuyorum..


Sevgili Hıncal,
H&#252;z&#252;nl&#252; bir toplumuz. Şarkılarımız, filmlerimiz acı sahneler ve sonlarla dolu. D&#252;nyanın her &#252;lkesinde, devleti kuran liderlerin doğum g&#252;n&#252; kutlanırken, biz yıllarca Mustafa Kemal'i &#246;l&#252;m yıld&#246;n&#252;mlerinde yaşlı g&#246;zlerle onu anmaya &#231;abaladık.
Bu yıl Mustafa Kemal'in doğumunun 125'inci yılı.. Ne kadar s&#246;n&#252;k ge&#231;ti, g&#246;r&#252;yoruz.. Sanki 100'&#252;nc&#252; yıld&#246;n&#252;m&#252; yakışan kutlamalarla mı ge&#231;mişti ki.
Hatırlarsın, Ankara'da birlikte &#231;alıştığımız yıllarda ben Cumhurbaşkanı Sunay'ın fahri danışmanıydım. Afet İnan'ın bir kitabında, Mustafa Kemal'in kendi ağzından doğum tarihi olarak 19 Mayıs 1881 tarihini duyduğunu okumuştum. Seninle konuştuk ve konuyu Sunay'a a&#231;ma kararı aldık. Sunay, hemen emir verdi, Cumhurbaşkanlığı arşivlerinde belgeleri bulduk.
Zamanın İngiltere Kralı 8. Edward Mustafa Kemal'e bir doğum g&#252;n&#252; mesajı &#231;ekmek istemiş, bunun &#252;zerine İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Atat&#252;rk'&#252;n ne zaman doğduğunu T&#252;rk dışişlerine sormuştu.
Birinci belge bizim dışişlerinden &#199;ankaya'ya yazılan bir mektuptu. Mektubu alan Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri durumu Mustafa Kemal'e anlatmış ve kendisinden aldığı talimatla cevabı, el yazısı ile belgenin altına d&#252;şm&#252;şt&#252;.
"R.C. (Reisi Cumhur) Atat&#252;rk'&#252;n 19 mayıs 1881'de doğmuş olduklarını arzederim."
Sonra bu el yazı notu, resmi yazı haline &#231;evrilip Dışişleri Bakanlığı'na yollanmıştı. (İkinci belge)
Bu belgeleri g&#246;r&#252;nce ne kadar sevindiğimizi hatırlayacaksın. O yıllara kadar, Mustafa Kemal'in doğum tarihi kesin olarak bilinmediğinden dolayı her kafadan bir ses &#231;ıkıyordu. Konuyu Sunay'a a&#231;tım.. Ve Cumhurbaşkanı'nın her 19 Mayıs'ta gen&#231;liğe hitap eden nutkunda bu belgeleri a&#231;ıklanmasını ve 19 Mayıs tarihinin, Atat&#252;rk'&#252;n resmi doğum g&#252;n&#252; olarak ilan edilmesinin doğru olabileceğini s&#246;yledim.
Sunay, 19 Mayıs 1971 g&#252;n&#252; yayınlanacak nutkunun bu kısmını benim yazmamı istedi. Bu arada beklenmedik bir olay oldu. Bir s&#252;re &#246;nce, o zamanlar H&#252;rriyet'in başında olan Nezih Demirkent'e bu konuyu laf arasında a&#231;mıştım. Nezih benden habersiz ve belgeleri g&#246;rmeden bu haberi H&#252;rriyet'te yayınladı. Bunun &#252;zerine Sunay bu konuyu kendi nutku i&#231;inde tekrarlamak istemedi.
Bu olaylardan tam 15 yıl sonra başında bulunduğun Erkek&#231;e Dergisi'nde konunun &#252;zerine gittin. Pek &#231;ok yazar ve d&#252;ş&#252;n&#252;rden Atat&#252;rk'&#252;n matemle değil, coşku ile anılması g&#246;r&#252;şleri aldın. Sonunda 10 Kasımı matem g&#252;n&#252; olmaktan &#231;ıkarttın. Ama doğum g&#252;n&#252;n&#252;n anılması konusundaki gayretlerimiz sonuca ulaşmadı bir t&#252;rl&#252;..
"Atat&#252;rk 10 Kasım'da &#246;lmedi. 19 Mayıs'ta doğdu" anlayışına ne zaman geleceğiz bilemiyorum!..
G&#246;zlerinden &#246;perim.
C&#252;neyt Kory&#252;rek.

H.Ulu&#231;

BABUTSA
10-11-2006, 07:43
Mevzumuz AB... Bugün de 10 Kasım... Mustafa Kemal'i rahmetle anarken, şu sözlerini de anmakta fayda görüyorum... Demiş ki, taaa 1922'de Meclis'te... "Türkiye'yi yok etmeye girişenler, Türkiye'yi ıslah etmek, uygarlaştırmak gibi bahanelerle Türkiye'nin iç hayatına sızmışlardır. Bunun etkisi altında kalarak, milletin, en çok da yöneticilerin zihinleri bozulmuştur. Durumu düzeltmek, insan olmak için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine uygun yürütmek gibi düşünceler ortaya çıkmıştır. Oysa... Hangi istiklal vardır ki, yabancıların nasihatlarıyla, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olayı kaydetmemiştir."

Y.Özdil

BABUTSA
10-11-2006, 08:05
Emin ÇÖLAŞAN ecolasan@hurriyet.com.tr

Atatürk’ün muhalifi itiraf ediyor


SEVGİLİ okuyucularım, bugün büyük Atatürk’ün 68. ölüm yıldönümü. Allah rahmet eylesin, nurlar içinde yatsın. Bugün size "Atatürk’ün en büyük karşıtlarından birinin", onun ölümünden sonra yazdıklarını kendi kitabından aktaracağım. Bunlar bir anlamda itiraf, vicdan muhasebesi.

Elimde rahmetli Zekeriya Sertel’in kitabı: "Hatırladıklarım." 1977 yılında Gözlem Yayınları tarafından yayınlanmış.

Sertel, Atatürk döneminde yaşayan bir solcu. Sovyetler Birliği’ne yakın. Eşi Sabiha Sertel’le birlikte ilkelerinden ödün vermeyen namuslu bir adam. Bazıları tarafından "tehlikeli komünist" olarak tanımlanan ailenin başına epeyce de işler açılmıştı. Kendisinin de yazdığı gibi, Atatürk karşıtı idi. O doğrultuda mücadele vermişti.

Şimdi sözü Zekeriya Sertel’e, Atatürk’ün ölümünden yıllar sonra yazdıklarına bırakıyorum:

"Atatürk’ün ölümü geniş halk yığınları arasında derin bir keder yaratmıştı. Memleketin yüreği durmuştu. Halkın Atatürk’ü ne kadar çok sevdiği şimdi daha iyi belli oluyordu.

Cenazesinin kaldırılacağı gün bütün şehir (İstanbul) halkı erkenden sokaklara dökülmüştü. Dolmabahçe’den Sultanahmet’e giden yol daha sabahtan Atatürk’e son saygı ödevini yapmak isteyen insanlarla dolmuştu.

Eşimle ben cenaze alayını daha iyi görebilmek için Yeni Cami minarelerinden birinin birinci şerefesine çıkmıştık. Karaköy’e kadar her yer insanla doluydu...

Top arabasında Atatürk’ün tabutu, arkasından tekbir sesleri, matem havası çalan askeri muzika, gençler, öğrenciler ve bir karabulut halinde halk yığınları. Aşağıdan ilahi sesleri ve hıçkırıklar yükseliyordu. Bütün millet ağlıyordu.

Bu güzel fakat hazin manzarayı seyrederken Atatürk’ün son 15 yıllık hayatı bir sinema filmi gibi gözlerimin önünden geçti. O vakit vicdanımla bir hesaplaşma yapma gereğini duydum.

Sağlığında biz bu adama karşı hürriyet ve demokrasi savaşı yapmıştık. Onu, demokrasi ve hürriyet getirmediği için adeta suçlu sayıyorduk! Onun hareketlerini diktatörce buluyorduk! Çünkü o vakit ormanın içindeydik. Ağaçları görüyorduk ama ormanı bütün büyüklüğü ile göremiyorduk.

Şimdi, geçenleri daha aydın görebiliyordum.

Atatürk memleketin sosyal, siyasal ve ekonomik hayatında büyük devrimler yapmıştı. Halifeliği ve padişahlığı yıkmış, yerine bir cumhuriyet rejimi getirmişti. Halkın sosyal hayatında ve geleneklerinde birçok esaslı değişiklik yapmıştı. Birbiri ardından gerçekleştirdiği devrimler o zaman birçok hoşnutsuzluklar yaratmıştı.

Halife ve padişahtan yana olanlar ona cephe almıştı. İttihatçılar ona karşı suikast düzenlemişti. (1926 yılında İzmir suikastı. E.Ç.) Şapka ve yazı devrimleri, tekkelerin kaldırılması, birçok kötü geleneklerin yıkılması bazı kimseleri tedirgin etmişti. Emperyalistler de (Bugünkü bazı AB ülkeleri. E.Ç.) memleket içinde isyanlar çıkarmıştı. İstanbul’da bütün halifeci, padişahçı, gerici basın Atatürk’e karşı yaylım ateşi açmıştı.

Bütün bu koşullar içinde hürriyet ve demokrasi gelişebilir miydi?

Tersine, devrim düşmanlarına karşı az çok sert davranmak gerekir. Atatürk de iç ve dış düşmanlara karşı ihtiyatlı ve tedbirli bulunmak ihtiyacındaydı. Böyle olmakla beraber Hitler ve Mussolini biçiminde bir diktatörlüğe gitmedi. Kişi yönetiminden çok Meclis egemenliğine, yani halk egemenliğine önem verdi. Bütün koşullar onun Doğulu bir diktatör olmasına elverişliydi. Fakat asker olmasına rağmen yumuşak, sevimli ve akıllı bir otorite kurdu. Bu otorite korkuya değil, sevgiye dayanıyordu. Ona bu kuvveti veren, halkın kendisine sevgiyle bağlı olmasıydı.

Onun için bizim istediğimiz kadar değilse de, yine de günün koşullarının elverdiği ölçüde hür bir rejim kurdu. Biz eleştirilerimizi özgürce yapabildik. Názım Hikmet en devrimci şiirlerini onun döneminde yazdı.

Zaten büyük adamlar ancak ölümlerinden sonra anlaşılır. Atatürk de bütün ölçüleriyle şimdi anlaşılmaya başlanmıştır.

Onun için Atatürk dün de büyüktü, bugün de büyüktür, yarın da büyük kalacaktır..."

Atatürk’ün ölümünden sonra onun büyüklüğünü yazan "düşmanlarından" biri de Refik Halit Karay’dır. Karay’ın kitabından yaptığım alıntıları 23 Nisan 2006 tarihli yazımda size aktarmıştım. Hain Vahdettin zamanında Milli Mücadele’ye karşı çıkan, Atatürk ve silah arkadaşlarını "düşman" olarak gören, Milli Mücadele sonrasında "hain" kimliği ile yurtdışına sürgün edilen, fakat kitabında Atatürk’ten "cüceleşmeyen tek dev" diye söz eden Karay’ın itirafları da ilginçtir. Gündem yoğun olmasaydı, o yazımı sizlere yarın bir kez daha iletecektim.

Zekeriya Sertel ve Refik Halit Karay her açıdan zıt olan iki kişi. Biri solcu-komünist, öteki sağcı-padişahçı. Ama Atatürk’ün ölümünden yıllar sonra yazdıkları kitaplarda bir konuda birleşiyorlar:

O’nun büyüklüğü. Darısı bugünkülerin başına!

Büyük Atatürk’e ölüm yıldönümünde bir kez daha Allah’tan rahmet diliyorum. Nur içinde yatsın.

varjan
10-11-2006, 08:07
Saat 09:05 ATAMIZI Saygıyla Anıyoruz...

http://img228.imageshack.us/img228/2639/turkbayrakjb0.jpg

BABUTSA
10-11-2006, 08:17
Özdemir İNCE oince@hurriyet.com.tr

Genç Mustafa Kemal


KAYNAK Yayınları’nın yayınladığı "Atatürk’ün Bütün Eserleri", yirminci cilde kadar geldi. Ciltler tamamlandığı zaman ortaya görkemli bir "yapıt" çıkacak.

Bugün, genç Mustafa Kemal’in ruh ve düşünce dünyasını biraz tanıyabilmek için "Atatürk’ün Bütün Eserleri"nden alıntılar yapacağım:

* * *

"Akla uygunluğun başlangıçta gözle görülene üstün olması, bununla beraber akla uygunluğu gözle görülenle terbiye esası.

Evvela Socialiste olmalı, maddeyi anlamalı." (12 Ocak 1904)

(Cilt 1. Sayfa: 15)

Mustafa Kemal 23 yaşında 2. numaralı not defterine bunları yazmış, 1903-1904 yıllarında.

* * *

"Bugün bütçemin hesabına baktım. Masrafları gelirin pek ziyade üstünde buldum. Şimdiye kadar para çantama girip çıkan parayı hesap etmek aklıma gelmemişti. Fakat bu hesapsızlığın vahim neticesi olmak üzere pek büyük ıstıraplar altında manen, maddeten ezildim. Şimdi sarf olunan paranın harcama süresini ve yerini gösteren defterime baktığım zaman hareketimdeki düzensizlik gözüme çarpıyor. Her zaman bu defterin gözden geçirilmesiyle hissedilen pişmanlıklar, ihtimal hareket tarzını düzeltmeye yardım eder. Fakat henüz bunun tesirini idrak etmiyorum. Sebebi, masrafların fazlalığından ziyade gelirin azlığıdır." (21 Mart 1904)

(Cilt 1. Sayfa: 21)

* * *

"Napolyon; yıldırımlardan oluşan bir rahimden dünya sahasına düşmüş bir dáhidir. Hayatı top tüfek sesleriyle yankılanan bir sima... Kanlı derelerde cereyan sahnesi olmuş bir zemin, talih bulutlarına bürünmüş ufuklar arasında bir gemiydi. Lakin heyhat! Dünyada en az devam eden, saadettir. Bu parlak cihanın parlak güneşi olan o koca kumandanın, çevresindeki denizin kara dalgalarının müthiş darbeleri altında inleyen bir kara parçasında nefesini tükettiğini görmek ne matemi bir haldir." (21 Mart 1904)

(Cilt 1. Sayfa: 22)

* * *

"Fakat zannediyorum, artık bugün kadınları büyük babalarımızın müthiş bakışları altında sinmiş olduğu gibi bulunduramayacağız.

Kısacası, netice: Bu kadın meselesinde cesur olalım. Vesveseyi bırakalım... Açılsınlar, onların dimağlarını ciddi bilim ve fenle süsleyelim. İffeti, fenni sağlıklı olarak açıklayalım. Şeref ve haysiyet sahibi olmalarına birinci derecede önem verelim. Sonra şahsi ilişkilere gelince, tabiat ve ahlakımıza uygun karı arayalım ve onunla evlenme şartlarımızı açık ve kesin kararlaştıralım. Ona, uymakta kusur edince, onun gereğini yapalım. Kadın da böyle hareket etsin!.." (6 Temmuz 1918)

(Cilt 2. Sayfa: 190)

* * *

Genç Mustafa Kemal, bir yandan insanın ve toplumların kaderleriyle ilgili kitaplar okurken bir yandan da denizaltının donanmadaki geleceği üzerine düşünüyor. Derken, kadınlarımızın geleceği donanmamızın geleceğine ekleniyor. Tam anlamıyla bir yüksek fırın yaşamı..

BABUTSA
10-11-2006, 08:23
Siret'in suret'i


Atatürk'ün son saatleri... Tüm tedavilere rağmen günden güne eriyen Atatürk, 8 Kasım 1938 günü şiddetli bir rahatsızlık daha geçirdi.
Atatürk, bu sırada Hasan Rıza Bey'e (bakarak) "Saat kaç?" diye birkaç kez sormuş, Hasan Rıza Bey, her soruşunda "Saat 7 efendimiz" diyerek cevap vermişti.
Bu sırada kendisine haber verilen Neşet Ömer Bey de gelmişti. Adravaya ile Atatürk'e gereken tedavileri yapıyorlar ve bazı önlemler alıyorlardı.
Neşet Ömer Bey bir ara "Dilinizi göreyim efendim" diye seslendi.
Atatürk, dilini yarıya kadar çıkardı. Neşet Ömer Bey, "Biraz daha uzatınız efendim" diye seslenince, Atatürk, Neşet Ömer Bey'e bakarak, "vealeykümüsselam" diyerek gözlerini kapattı.
Atatürk son kez komaya girmişti.
9-10 Kasım gecesini rahatsız geçiren Atatürk, artık derin bir uykuda gibi yatıyor ve ölümü bekliyordu.
10 Kasım 1938 günü saat 8 gibi bir ara gırtlağından "Hı Hı Hı" sesleri çıkarmıştı.
Saat 9'u 5 geçe gözlerini son kez açarak etrafına baktı ve hemen kapattı.
Büyük Önder Atatürk ölmüştü. (*)
..........................
Çağın en büyük değişimlerine imza atan bir dev için nasıl da sade bir veda...
Sadece tek kelime:
"Vealeykümüsselam..."
Hepsi o kadar...
Mustafa Kemal, işgal altındaki Osmanlı topraklarında genç Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuştu. İlk bağımsızlık meşalesini yakmıştı.
Bu meşale, yerküredeki mazlum milletleri, sömürgeleri aydınlattı. Onlara örnek oldu.
Onlar da Avrupa'nın sömürgeci devletlerine karşı ayaklandılar, bağımsızlık savaşları vererek özgür birer devlet haline geldiler.
..........................
Mustafa Kemal Atatürk, bir savaş dehası, büyük devlet adamı, devrim lideri olarak anlatılır.
Ve yaptıkları ile tanınır.
Ya bütün bu görüntülerin içindeki cevher?.. Onu, Atatürk'ün kültür birikiminde buluyoruz.
Atatürk'ün okuduğu kitaplar konulu tezde yaklaşık 18 bin ciltten söz edilir.
200 bin dolaylarında satırın altı çizilmiştir.
Kenarlarına 10 binlerce not düşülmüştür.
Tarihten antropolojiye, siyasetten sosyolojiye, müzikten giyim ve görüntüye, psikolojiye uzanan 18 bin cilt...
Savaşın sahra çadırlarında bile süren okuma tutkusu...
Hasan Rıza Soyak, birkaç gün süren İstanbul gezisinden dönüşte Çankaya Köşkü'ne gelir, "Ata'nın günlerdir odasına kapandığını ve sürekli kitap okuduğunu" öğrenir.
Atatürk'ün odasına girer.
Gerçekten Atatürk'ün elinde bir kitap vardır. Ancak gözleri kıpkırmızıdır ve yaşarmıştır.
Hasan Rıza Soyak'a "Hiç uyumadan okuyorum. Tek şikâyetim gözlerim yanıyor, yaşarıyor. Onun da çaresini buldum. 1 buçuk metre tülbent kestirdim. Gözlerimden yaşlar aktıkça işte bununla siliyorum" der ve elindeki tülbent şeridi gösterir.
.........................
Yapıtları "suret"tir. "Siret"inin dışa yansımasıdır.
Çankaya Köşkü'ndeki her suret'te, bu siret olsa keşke... (**)
.........................
(*) T.C. İstanbul Valiliği, 125. Doğum Yıldönümü'nde Mustafa Kemal Atatürk
(**) Siret'in (iç dünya) suret'e (görüntüye) taşınması... (Doğan Hızlan - Hürriyet-9 Kasım 2006)

g.civaoglu@milliyet.com.tr

BABUTSA
10-11-2006, 08:31
Atatürk de bir insandı...


HER devrimin başlangıçta tabulaştırdığı, erişilmez zirvelere oturttuğu liderleri vardır, lider bunu istese de istemese de, devrimin koşulları bunu gerektirir; "Atatürk de bunlardan biriydi"...
Lakin bazı liderler bu görüntüden çabuk kurtulur, içinden çıktıkları toplumun gereklerini yaparlar, halktan ve insanlardan kopmadıklarını gösterirler, bir başka deyimle, asıllarına dönerler.
Çetin Yetkin'in Atatürk'ün bir sözünden esinlenerek hazırladığı derleme bunu gösterir.
İnsanlar güler, eğlenir, çalışır, üzülür, geçmişini anar ve ağlar.
***
SABİHA Gökçen anlatır:
"Ve Atatürk ağlıyordu... Mavi gözlerinden bir sıralı yaş, o çetin yüzünü yalayarak aşağı süzülüyordu."
Atatürk ertesi gün Sabiha Gökçen'e şöyle der:
"Unutma, Mustafa Kemal'ler de insandır ve onlar da zaman zaman şu veya bu nedenle ağlamak isterler."
***
TÜTÜNÜ kâğıda sararak sigara yakıp içmeyi hatırlar mısınız? Biz yetiştik, ama sarmadık.
Adamın biri kahvede sigara sarıp içmeye çalışırken keyfi burnundan gelir. Tekel sigara kâğıdı satışını yasaklamış, açık tütün de satmıyor, adam tiryaki, kaçak tütün var da kâğıt yok, mecburen tütünü gazete kağıdına sarıyor öyle içiyor, o da berbat bir şey, kokusu dayanılır gibi değil!
Olanca hırsıyla, sigarayı yere atıp küfrü basıyor.
Kime olacak? Memleketi bu hale düşüren, kendisine keyifle sigara tüttürmeyenlere, başta Cumhurbaşkanı Atatürk'e, hükümete...
***
MUHBİR çok, hemen ihbar ediyorlar, zabıtlar tutuluyor, lakin yasa gereği, dava açılması için, Cumhurbaşkanı'nın muvafakat vermesi gerek. Adalet Bakanı elindeki dosyayla Çankaya'ya çıkıyor, Atatürk dosyayı okuyor, Bakan'a dönüyor:
"Sen hiç gazete kâğıdına sarılmış sigara içtin mi?"
"Hayır efendim!"
"Ben içtim, o kadar berbat bir şeydir ki! Adam haklı, ben de olsam öyle yapardım, soruşturmaya gerek yok, salın gitsin!"
***
ÇANKAYA'da sofrada Ali Canip Yöntem lafın nereye gideceğini düşünmeden bir şiir okuyor:
"Her zulmü, kahrı boğmaya bir parça kan yeter
Ey şark uyan yeter, yeter ey şark uyan yeter"
Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, şiirin yanlış anlaşılmasını önlemek için müdahale eder:
"Paşam, bu şiir yirmi beş yıl önce yazılmıştır."
Atatürk karşılık verir:
"Ne demek istiyorsunuz beyefendi, bugün yazılmış olsa ne çıkar?"
***
DÖNELİM yazının başına; hani Atatürk bir gece önce ağlamış, ertesi gün Sabiha Gökçen'e, "Mustafa Kemal'ler de ağlar!" demişti...
Neydi Atatürk'ü ağlatan?
Florya Köşkü'nde Selahattin Pınar'ın okuduğu "Gel gitme kadın" şarkısı, özellikle de "Karşında esirim bana düşman gibi bakma!" dizesi...
Peki, Mustafa Kemal'i ağlatan bu şarkı mıdır, gerisinde ne vardır?
Sabiha Gökçen'e onu da anlatır:
"Tüm insanlarını seviyorum memleketimin... Kadınlarını, erkeklerini. Bazı şarkılar bana bu insanlardan bir gün kopacağımı hatırlatıyor, onlardan uzak düşeceğimi... Bir gün onlarla olamayacağımı... İşte o zaman, şarkının sözleri ne olursa olsun içime bir ateş düşüyor... Ve sonradan gözyaşı olarak akıp gidiyor... Unutma Mustafa Kemal'ler de insandır ve onlar da zaman zaman şu ya da bu nedenle ağlamak isterler.."
Atatürk de bir insandı.

h.pulur@milliyet.com.tr

akuarist
10-11-2006, 08:49
İzindeyiz... (d&#252;nya tarihinin en karizmatik lideridir bana g&#246;re)

http://img292.imageshack.us/img292/2900/onuaniyorveariyoruzbyataturkgencligioc3.jpg (http://imageshack.us)

trakyalı
10-11-2006, 21:18
Melih Aşık'ın bir yazısı sizlerle paylaşmak istedim....

Kimdi bu adam?


7 yaşındayken babasını kaybetti ve yetim kaldı. 8 yaşında okuldan alındı ve k&#246;yde yaşadı...
10 yaşında y&#252;z&#252; kanlar i&#231;inde kalacak şekilde, yeni okulundaki hocasından dayak yedi. Ailesi onu okuldan aldı.
17 yaşında hayalindeki okulun istediği b&#246;l&#252;m&#252; i&#231;in gerekli not ortalamasını tutturamadı.
24 yaşında tutuklandı, g&#252;nlerce sorguya &#231;ekildi ve 2 ay tek başına bir h&#252;crede hapis yattı.
25 yaşında s&#252;rg&#252;ne g&#246;nderildi...
27 yaşında kendisinden bir yaş b&#252;y&#252;k meslektaşı kendisinin de &#252;yesi bulduğu derneğin &#231;alışmalarıyla kahraman ilan edilirken, kendisi hi&#231; &#246;nemsenmiyordu.
30 yaşında kendisi başka şehirleri d&#252;şman elinden kurtarmaya &#231;alışırken, doğduğu şehir d&#252;şmanların eline ge&#231;ti.
30 yaşında amiri, onu kendisinden uzaklaştırmak i&#231;in başka g&#246;reve atanmasını sağladı. Yeni g&#246;revinde fiilen işsiz bırakıldı. Aylarca boş kaldı.
37 yaşında b&#246;brek hastalığından Viyana'da 2 ay hasta ve yalnız halde yattı.
37 yaşında komutan olarak yeni atandığı ordu, dağıtıldı.
38 yaşında Savunma Bakanı tarafından g&#246;revinden atıldı.
38 yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi bile yoktu ve başkasından bir redingot &#246;d&#252;n&#231; aldı. Ayrıca cebinde sadece 80 lirası vardı. 38 yaşında kendisi i&#231;in tutuklama kararı &#231;ıkarıldı.
39 yaşında idam cezasına &#231;arptırıldı.
Sonra ne mi oldu? 42 yaşında T&#252;rkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu!
Bu &#246;yk&#252; efsanevi lider Mustafa Kemal Atat&#252;rk'e aittir.
M&#252;min Sekman, bu &#246;yk&#252;y&#252;, insanoğlunun azmine &#246;rnek olarak yazmış. Diyor ki:
- Başarınızın &#246;n&#252;ndeki engel ne? Paranız mı yok? Atat&#252;rk'&#252;n de yoktu! Sağlığınız mı bozuk? Atat&#252;rk'&#252;n de bozuktu! &#199;evrenizde sizi &#231;ekemeyenler mi var? Atat&#252;rk'&#252;n de vardı! Bazı yakın arkadaşlarınız sizi arkadan mı vurdu? Atat&#252;rk'&#252;n de başına geldi! Aileniz &#231;ok zengin değil miydi? Atat&#252;rk'&#252;nki de değildi! Amirleriniz hakkınızı mı yiyor? Atat&#252;rk'&#252;nkini de yemişlerdi! vs..vs...vs..
&#214;zeti: &#199;aresizlikten yakınmayın.. &#199;are sizsiniz..

ganesh
11-11-2006, 07:02
allahtan umut kesilmez, sn. ganesh. bizdeki gibi %1500'e izin verdikleri zaman onlar da globalleşecekler(!)


ilk bölüm güzel bir açıklama. mehmet akif'in istiklal marşı için "allah bir daha yazdırmak zorunda bırakmasın" demişti. ikinci bölüm için de benzer bir şey söylenebilir sanıyorum.

Efendim

İfade gücüm eksik kalmış olabilir, özür dilerim

Bu arada konu tekrar açılmışken aklıma Atatürk'ün en sevdiğim fotoğrafı geldi. Sanırım 1916'da doğu cephesinde çekilmiş... Karların üzerinde bir kolunu başının altına almış yerde yatarken üzerini kürküyle örttüğü kare... Belkide benzer deneyimleri Tendürek Dağı ve civarında yaşadığım için bu fotoğrafa baktığımda kendimi ona daha yakın hissederim... Her insan, düşünür, öğrenir, çalışır, azmederse kendi çalışma alanında, kendi çevresinde, kendi yaşamında devrim yaratabilir... O zaman toplum, ülke ve dünya da kurtulmuş demektir.

Teşekkür ederim

Sevgiler

tent
12-11-2006, 16:52
Bu arada konu tekrar açılmışken aklıma Atatürk'ün en sevdiğim fotoğrafı geldi. Sanırım 1916'da doğu cephesinde çekilmiş... Karların üzerinde bir kolunu başının altına almış yerde yatarken üzerini kürküyle örttüğü kare...
sözünü ettiğiniz fotoğraf sakarya meydan savaşı sırasında çekilmişti.

ganesh
13-11-2006, 00:05
sözünü ettiğiniz fotoğraf sakarya meydan savaşı sırasında çekilmişti.

Sn. Tent

Gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederim. Benim yaşlı hafızama güven olmaz tabii... 1916 Bitlis / Muş bölgesinde Rus Harbinden diye kalmış aklımda...Ancak mesajınızı okuyunca bir araştırayım dedim. Anıtkabir resmi internet sitesinde bu fotoğrafın altında şu ibare var: "Mustafa Kemal, Dikmen Sırtlarında dinlenirken...12 Şubat 1921"

Sakarya Meydan Savaşı sırasında bu kadar kar yağmamış olsa gerek...

Tekrar teşekkür ederim

Sevgiler

^^_USTURA_^^
13-11-2006, 00:20
ATAT&#220;RK &#252;n o b&#252;y&#252;k emeklerini hakkını nasıl &#246;deyecegiz .1953 yılı Anıtkabire defnedilişi sırasında &#231;ekilen belgeseli izledim agladım yine. D&#252;ş&#252;n&#252;nki 15 yıl ge&#231;miş &#246;l&#252;m&#252;n&#252;n &#252;zerinden tabutu ge&#231;iyor insanların &#246;n&#252;nden hıckıra hıckıra aglıyor herkes. 53 sene gecmiş ben aglıyorum hala herkes aglıyor..&#199;ok b&#252;y&#252;k insan dı..Degerini bilmeyenlere yazıklar olsun

özgün
15-11-2006, 10:47
http://www.ataturktoday.com/

çok güzel hazırlanmış bir takvim. tarihlere tıklayın. yapanın ellerine sağlık:tamam:

KripTo
19-11-2006, 20:38
Günümüzün Durumunu 70 Yıl Önce Anlatan Bir Söz...

http://img114.imageshack.us/img114/6586/kemalistdevrimciatam2nn9.jpg

KripTo
19-11-2006, 20:39
G&#252;nlerden birg&#252;n italyan B&#252;y&#252;kel&#231;isi Ata ile g&#246;r&#252;şmek ister ve huzura kabul edilir. O zamanın muhtelif ekonomik-siyasi konuları hakkında konuşulduktan sonra, b&#252;y&#252;kel&#231;i "Ekselans, d&#252;n Roma ile yapmış oldugum bir g&#246;r&#252;şmede h&#252;k&#252;metimizin Hatay'ı almak istediği kararını size iletmem s&#246;ylendi" der.
Odada buz gibi bir hava eser. Ata, b&#252;y&#252;kel&#231;iye birşeyler daha ikram eder ve iki dakikalığına odadan ayrılır. D&#246;nd&#252;ğ&#252;nde ayağında &#231;izmeleri, &#252;zerinde mareşal &#252;niforması, belinde tabancası vardır. Doğruca masasına gider, manyetolu telefondan Mareşal Fevzi &#199;akmak'ın bağlanmasını ister ve &#199;akmak'a: " Paşa, İtalyan dostlarımız Hatay'a gelmek istiyorlarmış. Hazır mıyız" der. Fevzi &#199;akmak durmu anlar ve "Biz hazırız Paşam" diye yanıtlar...Ata b&#252;y&#252;kel&#231;iye d&#246;ner ve: "Biz hazırmışız. H&#252;k&#252;metinize s&#246;yleyin, isterlerse gelip Hatay'ı alabilirler" der.......

JoNaThAn
20-11-2006, 22:59
Bursa Nutku
Şubat 1933'te Bursa Ulucami'de toplanan 100 kadar irticacı camilerde T&#252;rk&#231;e ezan okunmasına karşı bir ayaklanma girişiminde bulunurlar. Ayaklanma kısa s&#252;rede bastırılır. Atat&#252;rk Bursa'ya gider. &#199;ekirge yolu &#252;zerinde bulunan bir k&#246;şkte akşam yemeği yenildiği sırasında bir kişi Atat&#252;rk’e ayaklanmayla ilgili olarak ş&#246;yle diyecek olur: "Bursa gen&#231;liği olayı hemen bastıracaktı, fakat zabıta ve adliyeye olan g&#252;veninden &#246;t&#252;r&#252;..." Atat&#252;rk hemen konuşmakta olan kişinin s&#246;z&#252;n&#252; keser ve aşağıdaki konuşmayı yapar:

T&#252;rk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bek&#231;isidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten &#231;ok inanmıştır. Y&#246;netim bi&#231;imini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları g&#252;&#231;s&#252;z d&#252;ş&#252;recek en k&#252;&#231;&#252;k ya da en b&#252;y&#252;k bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu &#252;lkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet &#246;rg&#252;t&#252; vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl su&#231;luları bırakıp, su&#231;lu diye onu yakalayacaktır. Gen&#231;, "Polis hen&#252;z devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye d&#252;ş&#252;necek, ama hi&#231; bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine d&#252;ş&#252;necek, "demek adalet &#246;rg&#252;t&#252;n&#252; de d&#252;zeltmek, y&#246;netim bi&#231;imine g&#246;re d&#252;zenlemek gerek"

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı &#231;ıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve su&#231;suz olduğu i&#231;in salıverilmesine &#231;alışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "ben inan&#231; ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri d&#252;zeltmek de benim g&#246;revimdir."

İşte benim anladığım T&#252;rk Genci ve T&#252;rk Gen&#231;liği!

Mustafa Kemal Atat&#252;rk
Bursa, 5 Şubat 1933

DiReFuL
21-11-2006, 10:19
53904

Beyler bayanlar işte size gerçek bir karizma... Bu masada 32 kral ve 62 cumhurbaşkanı olduğunu bir de ben söyliyim :)

ARMAND
21-11-2006, 18:07
http://img208.imageshack.us/img208/7044/ckale06bn6pj8.jpg (http://img208.imageshack.us/my.php?image=ckale06bn6pj8.jpg)

alvardar
23-11-2006, 12:06
Geçen sayfada Bursa Nutku diye yazılan yazıya inanmayanlardanım. Bence o yazı Atatürkçülük ile çelişiyor.

rush
23-11-2006, 12:21
Daha &#246;nce verilmiştir belki ama tekrar etmede fayda var, g&#252;zel &#231;alışma

http://www.ataturktoday.com/

ÖZDOĞAN77
23-11-2006, 12:47
http://img165.imageshack.us/img165/2691/ataturkbf6zw1.jpg

ÖZDOĞAN77
23-11-2006, 12:49
http://img165.imageshack.us/img165/9692/mustafakemaluk6.jpg

ÖZDOĞAN77
23-11-2006, 12:50
http://img93.imageshack.us/img93/2401/atatrkvebayrakby0.gif

ÖZDOĞAN77
23-11-2006, 12:51
http://img93.imageshack.us/img93/1903/atam2nm3.gif

ÖZDOĞAN77
23-11-2006, 12:53
http://img137.imageshack.us/img137/3263/1221ayyildizbt5.gif

ÖZDOĞAN77
23-11-2006, 13:21
Sadece takvimden herhangi bir gune tiklamaniz yeterli...

Muthis bir emek ve calisma..

http://www.ataturktoday.com/

pinky
23-11-2006, 16:20
'Benim üzüntüm, bu adamla tanışmak hususundaki şiddetli arzumun gerçekleşmesine artık imkân kalmamış olmasıdır. Sovyet Rusya Hariciye Nazırı Litvinof ile görüşürken kendisine onun fikrince bütün Avrupa'nın en kıymetli ve en ziyade dikkate değer devlet adamının kim olduğunu sordum. Bana Avrupa'nın en kıymetli devlet adamının Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal olduğunu söyledi.'

Franklin D. ROOSEVELT
ABD Başkanı

BABUTSA
23-11-2006, 22:52
İngiltere B&#252;y&#252;kel&#231;isi’nin Atat&#252;rk hakkındaki mektubu


T&#252;rkiye Cumhuriyeti'nin Kurucusu Mustafa Kemal Atat&#252;rk'&#252;n &#246;l&#252;m&#252;nden
15 g&#252;n sonra d&#246;nemin Ingiltere B&#252;y&#252;kel&#231;isi Percy Loraine'in
Londra'ya &#246;zel bir kuryeyle g&#246;nderdigi ve &#252;zerine "40 Yil Boyunca
A&#231;iklanmayacak" damgasi vurulan mektubun tam metnidir.

G I Z L I
Telgraf No: 608
Ingiltere B&#252;y&#252;kel&#231;iligi, Ankara, 25 Kasim 1938
Aziz Lordum,
1.Size M&#246;sy&#246; Kemal Atat&#252;rk'&#252;n &#246;l&#252;m&#252;n&#252; bildiren 194 sayili telgrafi
&#231;ok derin &#252;z&#252;nt&#252;ler i&#231;inde sunmustum.
2. Bu belgeye ek olarak, B&#252;y&#252;kel&#231;iliğimiz M&#252;steşarı tarafından
hazırlanan ve Kemal Atat&#252;rk'&#252;n ge&#231;misteki kariyerini i&#231;eren belgeyi
sizlere sunma onuru yanında, bu yazımda, Atat&#252;rk'&#252;n yaptığı işleri
&#246;vmekten &#231;ok, onun kişiliği ve bu &#252;lke insanına ne ifade ettiği
konusuna değinmeye &#231;alışacağım. Hi&#231; ş&#252;phesiz toplum bilimciler ve
tarih&#231;iler onun &#231;alısma hayatı ve yaptıklarıyla ilgilenip ayrıntılı
bir &#231;alışma yapacaklardır. Ancak bunların bir&#231;oğu, Atat&#252;rk'&#252;n ger&#231;ek
kimliğini &#246;ğrenmeden hazırlanacaktır ki; onu tanımadan yapılacak
değerlendirmeler kuşkusuz yanlış olacak ve yanlış y&#246;nlendirmelere
neden olacaktır.
3. Bu bilginin toplanmasında, ben belki de ayrıcalıklı bir konuma
sahiptim. Her ne kadar, rahmetli Cumhurbaskanı ile &#231;ok nadir
karşılaşmış olsam da, bu g&#246;r&#252;şmeler diğer diplomatik
temsilciliklerinkine nazaran daha sık ve daha uzun olmuştur. B&#252;t&#252;n
bunlar bir yana, g&#246;revimin ilk g&#252;nlerinden itibaren Atat&#252;rk beni bir
dost gibi g&#246;rm&#252;ş, benimle g&#246;r&#252;şmekten memnun olmuş, g&#246;r&#252;şme fırsatı
doğduğunda bundan hoşnut kalmiş, karsılıklı konuşmalarımız esnasında
ilgi ve dikkati asla azalmamıştır. Galiba, onun yeteneklerini ortaya
&#231;ıkartan becerikli yaklaşımlarım vardı, bu y&#252;zden olsa gerek
g&#246;r&#252;şt&#252;ğ&#252;m&#252;z konu hakkındaki fikirlerine ya da o konu ile ilgili
sunduğu sonuca karşı &#231;ıktığımda benim bu tavrıma direnmezdi.
Dolayısıyla, kendi &#246;zel kimliğini bana, diğer yabancılara
g&#246;sterdiğinden daha fazla g&#246;sterdiğine inanıyorum.
4. Doğrudan edinilen tecr&#252;belerimi sağlayan kişisel g&#246;r&#252;şmelerimiz
dışında, onu &#231;ok yakın dostlarından ve hatta aramızdaki dostluğu
g&#246;rd&#252;kten sonra benimle onun hakkında konuşmaya hi&#231; &#231;ekinmeyen
Kabine'deki bazı Bakanlardan da bir&#231;ok kez dinleme fırsatım oldu.
5. Atat&#252;rk'&#252;n m&#252;stesna ve takdire şayan bir şahsiyet olduğunu
s&#246;ylemek pek bir şey ifade etmeyebilir. Ancak ger&#231;ekten m&#252;stesna ve
takdire şayan bir kişiydi, neden bu niteliklere sahip bir şahsiyet
olduğunu a&#231;ıklamaya &#231;alısmalıyım.
6. Sanırım bunu temelde "&#231;ift karakterlilik" olarak a&#231;ıklayabiliriz.
Bu &#252;lkede nefret uyandıran ve yasaklanan H.C.Armstrong'un Grey Wolf
(Bozkurt) adlı kitabını okuyan &#231;oğu insan, &#231;ok yetenekli; inat&#231;i bir
enerjiye sahip, ancak insafsız, itici tavırları olan, serkeş
miza&#231;lı, gem vurulmamış zevkleri, ahlak dışı ihtirasları olan;
dahası, dostluğu tanımayan bir adamın portresiyle karşılaşmaktadır.
Bu tesbiti doğrular g&#246;r&#252;necek kanıtları toplamak hi&#231; de zor
olmayacaktır; ancak şahsen ben, bir insanin bu şekilde tanıtılmasını
tamamıyla yanıltıcı buluyorum. G&#246;zle g&#246;r&#252;len bir dizi kural dışılığı
sadece ayrı karakterlilikle anlatabileceğime inanıyorum. Sadece şu
veya bu savaşı kazanarak, şu veya bu kanunu &#231;ıkararak, harf devrimi
yaparak ya da fes giyilmesini yasaklamak veya &#252;lkeyi laik kılarak
değil, y&#252;zyıllarca acı &#231;ekmiş, ruh karartıcı y&#246;netimler yaşamış bir
ırkın dehasına g&#252;venerek, sadece artık k&#246;lelik &#231;ekilmemesi
gerektiğine inandığı i&#231;in &#231;ok sayıda kuvveti harekete ge&#231;irip, bir
insanın b&#252;y&#252;kl&#252;ğ&#252;n&#252;n ve sıra dışı g&#246;r&#252;ş&#252;n&#252;n kanıtı sadece iyiliği
ile &#246;l&#231;&#252;lebilir on beş yıl gibi kısa bir s&#252;rede bu insan bir &#231;ok iyi
şey yapmıştır. Gerisi ayrıntıdan ibarettir; sadece dedikoducu
zihniyetin &#252;zerinde duracağı ancak bir tarih&#231;inin gerektiği kadarını
vereceği ayrıntılar.
7. Atat&#252;rk'&#252;n dinamik enerjisi &#252;zerinde durmama gerek yok, bu
enerjinin dayanılmaz g&#252;c&#252;, T&#252;rk ırkının tarihinde şimdiden &#246;nemli
bir sayfa olarak yer almıştır. Ancak ben, pek bilinmeyen bir başka
&#246;zelliğine değinmek istiyorum: Bu da; Atat&#252;rk'&#252;n doğuştan gelen,
belki de farkında olmadan tıpkı s&#252;t&#252;n kaymağını hemen ayıran aletler
gibi, faydasızı faydalıdan ayırma yeteneğiydi.
8. Atat&#252;rk'&#252;n t&#252;m karakterinde veya en azından mevcut şeklinde, bazı
&#231;elişkilerle karşılaşılmaktadır. İddia edilen acımasızlığı, onu
tanıyanların &#231;ok iyi bildiği gibi, vatandaşlarına duyduğu sevgiyle
uyuşmamaktadır. Tensel g&#252;nahlar ve ge&#231;ici ilişkilere duydugu
varsayılan zevklere karşın, toplumda kadının rol&#252; kavramı, halk
devrimlerinde en &#231;arpıcı savunmayı ortaya koyduğu kadın hakları ve
&#246;nemi ile bağdaşmamaktadır. Zira bir iki sene i&#231;inde &#231;okeşliliği
yasal olarak ortadan kaldırmış ve istedikleri takdirde harem
kadınlarına bile devletin liberal mevkilerinin a&#231;ik olduğunu ortaya
koymuştur. (Kimi zaman toplum i&#231;inde de olsa) &#246;zel hayatını
tanımlayan ve g&#246;z ardı edilmiş resmiyeti, giyiminin kusursuzluğu,
olağan&#252;st&#252; tavırları ve resmi g&#246;revlerdeki asaleti ile garip bir
&#231;eliski yaratmaktadır. Sadece bir ka&#231; b&#252;y&#252;k adam daha rahat ve daha
g&#252;venli hissetmenizi sağlayabilir; sanirim yok denecek kadar azı da
gerektiğinde sizi bu kadar rahatsız hissettirebilir.
9. Atat&#252;rk, Batı'da "yes-men" ve uzun s&#252;redir T&#252;rkiye'de "evet&#231;i"
olarak bilinen tarzdan hoşlanmıyor, bu t&#252;r insanlari aşağılıyordu.
Ahmak ve dalkavuklara tahamm&#252;l&#252; yoktu. Aslında belki de en &#231;ok
s&#246;m&#252;r&#252;c&#252;leri sevmez, a&#231;g&#246;zl&#252;leri hor g&#246;r&#252;rd&#252;. Bir insanin onun i&#231;in
&#231;alışıyor olması fikrine hoş bakmazdı. Kendisi zaten &#252;lkesi, ırkı ve
insanlari i&#231;in yaşıyor, onlar i&#231;in d&#252;ş&#252;n&#252;p, onlar i&#231;in &#231;alışıyordu.
Diğerleri bu şekilde davranmıyorsa, g&#246;revlerini yerine
getiremedikleri kanaatına varıyordu.
10. Korkarım gelecek nesillere Atat&#252;rk bir diktat&#246;r olarak
aktarılacak. Bunun yanlış olacağı kanısındayım. Hem savaşta, hem
barışta evet o b&#252;y&#252;k bir liderdi -ancak ger&#231;ek bir diktat&#246;r değildi.
Ne yazık ki ben, şimdiye kadar onu anlatabilecek diktat&#246;r kelimesine
ait bir tanımımız olduğuna inanmıyorum. Ancak Hitler ve
Mussolini'nin tersine, devlette idari veya y&#246;netim fonksiyonu
bulunmuyordu; af yetkisi yoktu; mahkemelere emir yetkisi yoktu;
diplomatik misyon temsilcilerini reddetme hakkına sahip değildi.
B&#252;t&#252;n bu hususlara teknik g&#246;zle bakıp bir kenara iter ve t&#252;m devlet
meselelerinde onun isteklerinin hakim olduğu konusunda ısrar
edebilirsiniz. Doğru, ancak daha &#231;ok o konudan sorumlu kişilerin
onayının hakimiyeti şeklinde karşımıza &#231;ıkıyordu. Olayların gidişi,
Atat&#252;rk'&#252;n g&#246;r&#252;ş a&#231;ısının doğruluğunu, verdiği h&#252;k&#252;mlerin zekice
olduğunu ve hata yapmadığını g&#246;stermiştir. Dolayısıyla sık&#231;a
fikirlerine başvurulması ve memnuniyetle bu fikirlerin uygulanmasını
g&#246;rmek pek de şaşırtıcı değil. Ancak onu Mussolini, Hitler veya
Primo de Rivera gibi diktat&#246;rlerden ayıran belki de en b&#252;y&#252;k
&#246;zellik, başından beri isteyerek ve &#231;ok emek sarf ederek, kendini
yaşatacak bir sistem kurmaya &#231;alısmasıdır. Atat&#252;rk'ten sonraki
cumhurbaşkanı se&#231;iminin sessizce hallolması ve &#246;l&#252;m&#252;nden sonra
kurduğu rejimin sakınce s&#252;rmesi bir kriterse, evet başarılı olmuştur.
11. Atat&#252;rk'&#252;n idrak g&#252;c&#252;nde esrarengiz bir y&#246;n vardı; k&#252;&#231;&#252;k şeylere
&#246;nem vermeyiş veya sinsi olamayışında &#252;st&#252;n bir y&#246;n bulunuyordu;
konsantrasyon g&#252;c&#252; olağan&#252;st&#252;yd&#252;; sefkat ve ilgi bekleyen
bilin&#231;altının etkileyici yanı belki de şuurlu amacının buz gibi
dimdikliğinin bir başka par&#231;asıydı.
12. M&#252;sl&#252;man olarak doğmuş, ancak din karşıtı bir kişi olmuştu,
doğruluğu sevmiş, g&#252;nahtan nefret etmişti; işini iyi bilen, istidat
sahibi bir askerdi, savaştan nefret ederdi. Bağımsızlığı elde ettiği
andan itibaren barışın peşinde koşmuş ve bariş ortamını sağlamayı
başarmıştı. T&#252;rkiye'nin kaderini elleri arasına aldığından beri,
Kemalist Cumhuriyetin dostluk elini uzatmadığı ve aralarında Osmanlı
Imparatorluğu'nun d&#252;şmanlarının da bulunduğu tek bir komşusu dahi
yoktur. Uzatılan dostluk eli &#231;oğunlukla tutulmuş ve sarf edilen
&#231;abalar sonunda &#252;lkelerarası s&#252;rt&#252;şme azaltılarak, doğunun bu
b&#246;lgesinde daha geniş kapsamlı barış, dikkat &#231;ekici bir bi&#231;imde
sağlanmıştır.
13. Kemal Atat&#252;rk yapılması gerektiğine inandığı şeyleri korkusuzca
yerine getirmekten asla vazge&#231;memişti. Hastalığının şiddetlendiği
anlarda &#246;l&#252;me &#231;ok yakınlaşmış olsa bile, korku asla ne y&#252;reğine ne
beynine yerleşmeyi başaramamıştı.
O, T&#252;rk Milleti'ne hizmet ederken &#246;ld&#252;. &#214;l&#252;m bile b&#252;y&#252;k zaferini
ondan &#231;almayı başaramamıştır.
İnsanlara hayatlarını, onur ve şereflerini ve insanca yaşama yolunu
vermiş, belki de t&#252;m bunlardan daha &#246;nemlisi bu haklarına sahip
&#231;ıkmalarını sağlayacak bağımsızlığı tattırmıştır.
Lordum, en derin saygılarımla, sizin en sadık ve en m&#252;tevazi
hizmetkarınız olduğumu bildirmekten seref duyarım.
Percy Loraine
G İ Z L İ