View Full Version : Tasavvuf Edebiyatından Seçmeler
Tasavvuf edebiyatı okuyan arkadaşlar, beğendiğimiz yazıları (kısa ve öz olmak kaydıyla) burada paylaşalım, yazdıklarımız hakkındaki görüşlerimizi tartışalım.
Son dönem mutasavvuflarından merhum İskender Naci Şirin Baba'nın bazı sözleri:
(kaynak: halvetisivasi.4t.com)
ALLAH'IN yer yüzündeki gerçek beyti insan olup, o yer bir mümin kulunun kalbidir. O beyti tavaf edenler gönülleri ile akıllarını bir edenlerdir.
Sevgi gözüyle baktığınızda hiçbir çirkin ve kötü göremezsiniz. Ancak nefs gözü devreye girdiğinde çirkin ve kötü başlar.
Dostlarım, bütün kötülükleri içinizden siliniz. İyi şeyler düşününüz, göreceksiniz ki bütün üzüntüleriniz, kederleriniz ve dertleriniz birden kaybolacaktır.
Dostlarım! Her işinize Hz.ALLAH'IN ismini anarak ve onun yüceliğini düşünerek başlayınız. Göreceksiniz onunla başladığınız her şey mutlaka sizlerin lehinize sonuçlanacaktır. O nun sevgisiyle başarılmayacak iş aşılamayacak engel yoktur. Yalnız yücelik ve tükenmeyen güç ona aittir.
Göz yaşı, riya taşımayan gözlerde ALLAH'IN bir rahmetidir. Onu sevdiği gönüllere lütfeder. O dökülüşten korkunuz ve sakınınız. O dökülüşün önünde hiç bir engel bulunmaz.
Riya denilen illet, insan oğlunu hiçliğe esir ederek, ömür sermayesini boşa harcatan bir beladır. Riya, güzeli ve iyiyi öldürmekla kalmadığı gibi, bunlara dönük tüm amelleri de mahvedmeye bir nedendir.
Akıllı insanlar, her gördüğünün arkasına düşmeyen, her çağrıldığı kapıyı yüzsüzce aralamayandır.
Hacı Bektaş Veli'nin İnanç Sistemi:
(kaynak: http://www.ziyababa.org.tr/hacibektasveli/inancsistemi.asp)
Hacı Bektaş Velî’de Allah sevgisi esastır. Allah’ı seven, yaratılmış kulları sever; yaratılmışları bu sevgiden dolayı kucaklar. Bu inancı benimseyen kişi, kendisinin yücelmesi için fedakarlıkta bulunur.
Hacı Bektaş Velî’nin inanç yapısında mutlak bir hoşgörü, samimiyet ve sevgi vardır. İyilik etmek, hüsn-i niyyet sahibi olmak, tevâzu ve edeb içinde olmak, kulun mutlak varlığa karşı başlıca sorumluluklarındandır. Yoksa insan gerçek kimliğini bulamaz, hayvanî davranışlardan kurtulamaz.
Hacı Bektaş Velî’nin en fazla değer verdiği şey; “Fazîlet ve bilgidir”. Fazîletli bir insan tipi oluşturmak için tek bir yol vardır. O da ilimdir. İlmi pek bir üstün değer kabul eden Hacı Bektaş Velî, Makâlât’ında şöyle der:
“Her kim ki ilme yakın olsa, öğrenmelikten mahrum kalmaya.” Elbette ki başta; “Allah ilmi” gelir.
Türk ve Dünya İslâm tarihinde derin ve benzersiz izler bırakan Hünkâr Hacı Bektaş Velî’nin, felsefi düşüncelerinin temelinde Allah ve insan sevgisi vardır.
Hacı Bektaş Velî’nin şu sözleri, felsefesini en iyi ve en güzel bir biçimde açıklamaktadır:
Araştırma açık bir sınavdır.
Eline, diline, beline sahip ol.
Her ne arar isen kendinde ara.
Kadınlarınızı okutunuz.
İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.
Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız.
ALLAH'IN yer yüzündeki gerçek beyti insan olup, o yer bir mümin kulunun kalbidir. O beyti tavaf edenler gönülleri ile akıllarını bir edenlerdir.
Tasavvufî kaynaklardaki bilgilerden, görünüşte şeriat ilmiyle çelişen bilgiler, avamı ilgilendirmez, sadece ehl-i tasavvufu ilgilendirir. Yukarıdaki bilgiler bu türdendir. Şeriat ilmine göre Beytullah bellidir. Tavaf yeri de orasıdır. Ayrıca gerçekte alakası olmasa bile, içerik olarak Fazlullah Hurufî'nin kurduğu bir insana tapma dini olan Hurufîliğin temel felsefesinin bir tür yansıması gibi algılanabileceği için buradaki düşünceye, tasavvufun dışında olanların şeriat bilgisi gözüyle bakmaları ve evet Allah mümin kuluna şah damarından daha yakındır, ama tavaf edilmesi gereken hiçbir kalp yoktur diye düşünmeleri daha uygundur. Saygılarımla...
Muhiddin Arabî'ye ait diye hatırladığım şu söz de benim dikkat çekmeye çalıştığım nazik notaya bir uyarıdır aslında." Bizden olmayan bizim kitaplarımızı okumasın."
ALLAH'IN yer yüzündeki gerçek beyti insan olup, o yer bir mümin kulunun kalbidir. O beyti tavaf edenler gönülleri ile akıllarını bir edenlerdir.
Şeriat ilmine göre Beytullah bellidir. Tavaf yeri de orasıdır.
Konuya çok mantıklı yaklaşmışsınız, tebrik ederim. Ancak yukarıdaki ifadede yer alan "insan gönlünü tavaf etmek" sözü, "Kabe'ye gitme, bir müninin etrafında tavaf et (dön)" anlamında kullanılmamıştır. Gönlü tavaf etmekten maksat, insanların gönlünü hoş tutmak, kalp kırmamaktır.
Bu konuya Yunus Emre çok daha açık ve net bir şekilde değinmiş...:
Yunus Emre der hoca,
İstersen bin var hacca
Hepsinden iyice
Bir gönüle girmektir.
Yani, "Hacca gidişin yalnızca Arap ekonomisine fayda sağlıyorsa, sen gittiğin gibi geleceksen, hiç gitme. Suratı asık olan birinin tebessüm etmesini sağlaman, senin için daha büyük ibadet." demek istemiş bence...
Konuya çok mantıklı yaklaşmışsınız, tebrik ederim. Ancak yukarıdaki ifadede yer alan "insan gönlünü tavaf etmek" sözü, "Kabe'ye gitme, bir müninin etrafında tavaf et (dön)" anlamında kullanılmamıştır. Gönlü tavaf etmekten maksat, insanların gönlünü hoş tutmak, kalp kırmamaktır.
Bu konuya Yunus Emre çok daha açık ve net bir şekilde değinmiş...:
Yunus Emre der hoca,
İstersen bin var hacca
Hepsinden iyice
Bir gönüle girmektir.
Yani, "Hacca gidişin yalnızca Arap ekonomisine fayda sağlıyorsa, sen gittiğin gibi geleceksen, hiç gitme. Suratı asık olan birinin tebessüm etmesini sağlaman, senin için daha büyük ibadet." demek istemiş bence...
Yukarıdaki satırların sahibi Bilge, demekki sözünü ettiğiniz bu anlamı görmemiş sizce. Açıkladığınız iyi oldu. Bu tür bilgilerin nasıl aktarılması gerektiği anlaşılmış oldu. Böylece tasavvuftan behresi olmayanlar da nasiplendiler. Saygılarımla...:)
Doğu ve batı düşünürlerine göre felsefenin tanımı.
(kaynak: http://www.neuroquantology.com/turkish/philosophy.htm)
# Pythagoros “Başlangıcı; ilim sevgisi, ortası; insanın gücü kadarıyla varlıkların mahiyetini bilip tanıması, sonu da ilme uygun bir şekilde konuşup yaşamaktır.”
# Platon “ Görülmesi mümkün olmayanın ilmi”
# Aristo “İlk prensipler ve son sebepler hakkında bilgi”
# Genel tanımı “Evren hakkında tefekküre dair bir bilgi, teemmüllü bir bilgi”, “Mutlak ilim”, “İlimlerin ilmi”, “İlimlerin izahı”
# Descartes(1595-1650)”Felsefe sözünden hikmeti (bilgelik) incelemek anlaşılır. Bilgelikten de, insanın bilebildiği kadar, bütün şeylerin tam bilgisi anlaşılır.”
# Hegel (1770-1830) “Önce genel olarak düşünce tarafından nesnelerin(eşyanın) derin bir şekilde incelenmesidir.”
# İslam filozofları “Felsefe, eşyanın mahiyet ve hakikatını bilmek, varlığın sebebini açıklama gayretidir. İnsanın kendini bilip tanımasıdır.”
# İslam filozofu El-Kindi(öl. M.S. 873) “Felsefe insanın kendisini tanımasıdır. Felsefe sanatların sanatı, hikmetlerin hikmetidir. Felsefe, insanın gücü yettiği sürece külli-edebi şeylerin hakikatlarını, mahiyetlerini ve sebeplerini bilmektir.”
# Farabi (870-950) “Varolmaları bakımından varlıkların bilinmesi…”
# Muyiddin ibn el-Arabi(1165-1240) “Nesnelerin hakikatlerini oldukları gibi bilmek ve onların varoluşları ile hüviyetleri konusunda hüküm vermek suretiyle, insan ruhunun olgunlaşmasıdır.”
minik yatirimci
24-01-2006, 13:15
sahsen herhangi bir dine ya da tanriya inanmamakla birlikte tasavvuf edebiyati cok ilgimi ceker ve severim; boyle bir baslikta da Cuneyd-i Bagdadi'den bahsedilmesi gerek diye dusundum.
cüneyd-i bağdâdî'ye; "ihlâsı kimden öğrendiniz?" diye sorduklarında; "mekke-i mükerremede bulunuyordum. bir berber gördüm. ona; "allah rızâsı için benim saçlarımı düzeltebilir misin?" dedim. berber; "elbette." dedi. o sırada, mevki sâhibi birini traş etmekte idi. hemen traşını bırakıp; "efendi, kalk. bir kimse allah için bir şey istedi mi, bütün işler durur, derhal ona bakılır." dedi. sonra berber koltuğuna beni oturtup traş etti. sonra da bana bir mikdâr altın verip; "ihtiyaçların için lâzım olur, onlara harcarsın!" dedi. ben bu hâle çok hayret edip, elime geçecek ilk parayı kendisine hediye etmeye niyet ettim. az bir zaman sonra bana basra'dan bir kese altın gönderdiler. hemen götürüp o keseyi ona verince sebebini sordu. ben de niyetimi açıkladım. bunun üzerine bana; "sen, allah rızâsı için beni traş et." dedin. ben de o niyetle seni traş ettim. şimdi bunları alırsam, niyetimde bir değişme olmasından korkuyorum." dedi.
cüneyd-i bağdâdî bir gün arkadaşı büyük velî ebû bekir şiblî'yi; "lâ havle velâ kuvvete illâ billah." derken gördü. ona; "bu söz canı sıkılanların kelâmıdır. can sıkıntısı ise kazâya rızâ göstermemekten kaynaklanır." buyurdu.
cüneyd-i bağdâdî'ye; "rızkımızı arıyoruz." dediklerinde; "nerede olduğunu biliyorsanız, orada arayınız?" buyurdu. "allahü teâlâdan istiyoruz." dediklerinde, "eğer sizi unutmuş sanıyorsanız, hatırlatınız!" buyurdu. "tevekkül ediyoruz, bakalım ne gönderecek?" dediklerinde; "imtihan ederek, deneyerek tevekkül etmek, îmânda şüphe bulunmasını gösterir." buyurdu. "o hâlde ne yapalım?" dediklerinde; "emrettiği için çalışmalı, rızk için üzülmemeli, tedbirlerin arkasında koşmamalıdır. rızk için allahü teâlânın verdiği söze güvenmelidir. emrine uyarak çalışanı, rızkına ulaştırır." buyurdu.
cüneyd-i bağdâdî'ye; "hiç ibâdet ve tâat yapmadan karşılıksız olarak allahü teâlânın lütfuna kavuşmak mümkün müdür?" diye sordular. cevâbında; "zâten gelen bütün nîmetler, bütün iyilikler, hep allahü teâlânın lütfudur. bu kadar âciz ve zavallı olan insanların yaptıkları ibâdet ve tâatlerin, o'nun lütfu olan nîmetlere karşılık olması mümkün müdür?" buyurdu.
"belâ ve musîbet, âriflerin kandili, müridlerin uyanıklığı, gâfillerin de helâkıdır."
"kimde şu dört haslet bulunursa, bu hasletler o kimseyi yüksek derecelere kavuşturur. hem allahü teâlânın katında, hem de insanlar yanında kıymeti çok olur. 1. hilm (yumuşaklık ve sabır) sâhibi olmak, 2. ilim sâhibi olmak, 3. cömert olmak, 4. güzel ahlâk sâhibi olmak. yine dört haslet vardır ki, bu hasletler de sâhibini en aşağı derecelere düşürür. allahü teâlâ katında ve insanların yanında sevilmeyen birisi olur. 1. kibir (büyüklenme), 2. ucb (amellerini beğenmek), 3. cimrilik, 4. kötü ahlâk."
minik yatirimci
24-01-2006, 13:34
bayezid, mekke’ye doğru yola çıkmıştı. hacca gidiyordu. hangi şehre varırsa orada manevi büyükleri araştırıyor, “can gözü açık, gönlü uyanık kim var?!..” diye sorup duruyordu. bir yerde gövdesi hilal gibi incelmiş bir ulu ere rastladı. onda erenlerin halini müşahede etti. yanına gidip oturdu. hal hatır soruştular. ihtiyarın hem fakir, hem de çok kalabalık bir ailesi olduğuna tanık oldu. aralarında şöyle devam ettiler:
– ey bayezid! nereye gidiyorsun, gurbet pırtısını nereye dek sürükleyeceksin?
– hacca gidiyorum, kâbe’ye!
– yol harçlığı olarak ne kadar paran var?
– ikiyüz dirhem gümüş. hırkamın eteğinde düğümlü durur.
– bilmez misin ki ey bayezid, allah kâbe’yi gerçi kurdu; ama kurdu kuralı bir kere bile içine girmedi. halbuki şu eve (yani benim şu gönlüme) o ebediyyen diri olan yaradan’dan başka giren olmamıştır.
çocukken bir gün câmi avlusunda oynuyordu. oradan geçmekte olan şakîk-i belhî kendisini görüp; "bu çocuk büyüyünce zamânının en büyük velîsi olacak." buyurdu. yine bir gün hadîs âlimlerinden bir zât onu görünce çok hoşuna gitti. zekâ ve anlayışını ölçmek için sordu: "güzel çocuk, namaz kılmasını güzelce biliyor musun?" bâyezîd-i bistâmî de ona; "evet allah dilerse becerebiliyorum." cevâbını verince; "nasıl?" diye sordu. bâyezîd-i bistâmî de; "buyur yâ rabbî! emrini yerine getirmek üzere tekbir alıyor, kur'ân-ı kerîmi tâne tâne okuyor, tâzim ile rükûya varıyor, tevâzu ile secde ediyor, vedâlaşarak selâm veriyorum." deyince, o zât hayran kalarak; "ey sevgili ve zekî çocuk! sende bu fazîlet ve derin anlayış varken, insanların gelip başını okşamalarına niçin izin veriyorsun?" diye sordu. bâyezîd-i bistâmî de; "onlar beni değil, allahü teâlânın beni süslediği o güzelliği meshediyorlar. bana âid olmayan bir şeye dokunmalarına nasıl engel olabilirim?" cevâbını verdi.
bâyezîd-i bistâmî hocalarından birinin huzûrunda bulunuyordu. hocası; "şu rafdaki kitabı getir." dedi. bâyezîd; "hangi rafdaki kitabı istiyorsunuz efendim?" dedi. hocası; "bunca zamandır buraya gelip gidiyorsun. dershânede oturduğun yerin üstündeki rafı diyorum." deyince, bâyezîd-i bistâmî; "efendim, mübârek sohbetinizi dinlemekteki dikkat ve edebe riâyetten dolayı, şu âna kadar başımı kaldırıp etrafa bakmış değilim." diye cevap verdi. hocası bu söz karşısında "mâdem ki durum böyledir. senin işin tamamdır. şimdi artık bistam'a dönebilirsin ve bizden öğrendiklerini başkalarına öğretebilirsin." buyurdu.
bâyezîd-i bistâmî, kabristanda çok dolaşırdı. bir gece gezerken, gece bekçisi elindeki sopayla vurdu. bâyezîd; "lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm." dedi. bekçi birkaç kere daha vurunca sopa kırıldı. bâyezîd hazretleri eve dönünce talebelerine sopanın fiatını sordu. o kadar parayı bir keseye koyarak, bir mikdar da tatlı ile berâber bir talebesiyle, o bekçiye gönderdi. bir de mektup yazarak bekçiye vermesini söyledi. mektup şöyle idi: "muhterem bekçi efendi, belki beni hırsız sanarak dövdün. kabahat bendedir. gece kabristanda gezmeseydim, dövmezdin. sopanızın kırılmasına da sebeb oldum. gönderdiğim parayla kendine bir sopa al! sopanın kırılma üzüntüsünün kalbinden gitmesi için de, yolladığım tatlıyı ye! allahü teâlânın selâmı üzerine olsun." genç bekçi mektubu okuyunca, gelip özür dileyerek tövbe etti. onunla birlikte birkaç bekçi daha hak yola girdi.
bâyezîd-i bistâmî bir defâsında bir imâmın arkasında namaz kıldı. namazdan sonra, o imâm, bâyezîd'e; "siz bir yerde çalışıp para kazanmıyorsunuz. başkalarından da bir şey istemiyorsunuz. o halde siz, nafakanızı nereden temin ediyorsunuz?" dedi. hazret-i bâyezîd bunu duyunca; "ben hemen namazımı iâde edeyim. zîrâ rızıkları kimin verdiğini bilmeyen birinin arkasında namaz kılmışım, bu ise câiz değildir." buyurdu.
"emrettiği için çalışmalı, rızk için üzülmemeli, tedbirlerin arkasında koşmamalıdır. rızk için allahü teâlânın verdiği söze güvenmelidir. emrine uyarak çalışanı, rızkına ulaştırır." buyurdu.
Tasavvufun özeti bu :)
minik yatirimci
24-01-2006, 17:03
bu aksam zaman bulursam mevlana ve haci bektasi veliden de yazarim bir kac sey :D
Niyazi Mısri'nin bir şiiri:
Derman arardım derdime derdim bana derman imiş
Burhan arardım aslıma aslım bana burhan imiş
Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyu
Ben taşrada arar idim ol can içinde can imiş
Diğer bir şiiri:
İster isen bulasın cananı sen
Gayre bakma sende iste sende bul
Kendi mir'atında gözle anı sen
Gayre bakma sen de iste sen de bul
Zat-ı Hakkı anla zatındır senin
Hem sıfatı hep sıfatındır senin
Sen seni bilmek necatındır senin
Gayre bakma sen de iste sen de bul
(kaynak: http://www.geocities.com/koc_bulent/niyazi9.html )
günümüzde Erkan Oğur-Turgut Alp Bekoğlu-İlkin Deniz üçlüsünün TELVİN trio ile müziğe yansıttıkları felsefe.Öyledir ki kendileri konser broşüründe Telvin'İn kelime anlamını Mevlana'Nın bir sözüyle açıklamaktadırlar ; ''Öyle bir haldeyiz ki başka bir hale kapıdır''
Fırsat bulunduğunda albümlerinin alınması ve konserlerine gidilmesini şiddetle öneririm!
Yazının devamı çok daha güzel, sonuna kadar okumanızı öneririm.
http://www.karakutu.com/modules.php?name=News&file=article&sid=845
Bir gün Hasan Basri, Rabia'yı nehir kıyısında görüp hemen yaklaşır ve seccadesini suyun üzerine sererek 'gel benimle otur ve namaz kıl' der. Rabia Hasan Basri'ye şöyle bir dönerek 'Nedir bu; keramet çarşısında satış yapmak zorunda mısın?' diyerek seccadesini havaya serer ve üzerinde namaz kılmak üzere oturup devam eder: -Senin yaptığını balıklar, benimkini de herhangi bir sinek bile yapabilir. Oysa seninle benim görevlerimiz bunların çok ötesindedir.
Cüneyd Bağdadi bir gün şehir dışında misafirliğe gitmiş. Evsahibi sohbet açmış:
"Efendim, biz Allah rızık verince şükrederiz, vermeyince sabrederiz" demiş.
Cüneyd Bağdadi: "Eyvallah, bizim Bağdat'taki sokak köpekleri de öyle yaparlar" deyince evsahibi şaşırmış. "Ya siz ne yaparsınız" diye sormuş.
C.B.: "Varken dağıtırız, yokken şükrederiz."
Paulo Coelho'nun "Şeytan ve Genç Kadın" adlı kitabından alıntı:
(Kitabı da okumanızı tavsiye ederim.)
Leonardo da Vinci, "Son Akşam Yemeği" isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı. (Da Vinci Şifresi'ne konu olan meşhur tablo)
İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı. Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı.
Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için
atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.
Aradan 3 yıl geçti. "Son Akşam Yemeği" neredeyse tamamlanmıştı ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı. Leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı. Günlerce aradıktan sonra Leonardo, vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı. Leonardo, yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.
Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo, adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu. Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü.
Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi: "Ben bu resmi daha önce gördüm."
"Ne zaman?" diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı.
"Üç yıl önce" dedi adam, "Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti"
Hz. Muhammed'den birkaç güzel söz:
Şu 6 şeyi devamlı yapacağınıza dair bana söz verin; ben de cenete gireceğinize kefil olayım: Konuştuğunda hep doğru söyleyin. Söz verdiğinizde hep sözünüzde durun. Size güvenildiğinde bu güveni sakın istismar etmeyin. Namusunuzu titizlikle koruyun. Gözlerinizi haramdan sakının. Haramın her türlüsünden çekinin.
Biri sana dil uzatır ve sende olmayan bir kusurla seni ayıplarsa, sen sakın onu onda olan kusurla dahi ayıplama. Onu, günahı kendisine, sevabı sana ait olduğu halde terket. Kimseye de asla sövme
Biriniz ayakta iken öfkelenirse otursun. Öfkesi geçerse ne ala. Aksi halde uzanıp yatsın.
Sohbet meclisleri ve toplantı yerleri 3 çeşittir: Zararsız toplantı; Karlı toplantı; Zararlı toplantı.
En üstün ibadet, sıkıntı anında sabırla kurtulmayı beklemektir.
Uğursuzluk düşüncesine kapılarak kendisini, ihtiyacı olan bir işi yapmaktan alı koyan kimse, Allah'a olan inancı zedeler.
Her şeyin bir anahtarı vardır. Cennetin anahtarı da, yoksul ve fakirleri sevmek ve onlarla ilgilenmektir.
Devamlı herkesle kavga ve çekişme halinde olman, günah olarak sana kafidir.
İlim öğrenmeye çalışan, evine dönünceye kadar, Allah yolundadır.
Kim günah işleyip de tövbe eden kimseyi, işlediği o günahtan dolayı kınarsa, kendisi o günahı işlemeden ölmez.
Kul tövbe ettiğinde, Allah onun günahlarını amelleri kaydeden hafaza meleklerine unutturur. Aynı şekilde onun günahı işleyen organlarına da unutturur.Günahı işlediği yerdeki suç, delil ve izlerini de yok eder. Ta ki, Allah'ın huzuruna vardığında günah işlediğine dair, aleyhinde şahitlik edecek hiçbir şey bulunmasın.
İslam temizdir. Öyle ise temizleniniz.Çünkü cennete temiz olandan başkası giremez.
Mevlâna'dan...
“Kul, varlığından mutlak olarak fânî olmadıkça tevhid, onun zatında tahakkuk etmez / Tevhid hulûl değildir, senin yok olmandır; yoksa asılsız lâflarla hiçbir bâtıl hak olmaz.” “Kim, nefsi öldü de kötü huylardan arındıysa Tanrı’ya ulaşır derler. Hâşâ, Tanrı’ya değil, Tanrı yoluna ulaşır; böyle olmazsa zaten o, noksan sıfatlardan münezzeh olan Tanrı’nın yolundan azmış olur.”
Mevlâna bu makamda ehadiyet deryasına garkolmuş bir halde konuşur: “Ne rengim var benim, ne nişanım. Benim de bildiğim sırlar var diyeceksin ama hem o sırlarım ben, hem o sırları saklayanım. Ben bir denizim. Kendi varlığı içinde taşan uçsuz bucaksız.”
“Bugün Ahmed benim
Ama dünkü Ahmed değil
Bugün anka benim
Ama yemle beslenen kuşcağız değil
Tur-i Sînâ’nın gönlüyüm ben
Üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum
Benim sarhoşluğumun sonu yok!"
“Bizim peygamberimizin tariki, yolu, aşk yoludur. Biz aşkzadeyiz, anamız aşktır.”
Biraz uzun ama, herkesin okuması gerekir...
Rivayet olunur ki, Sultan II. Mahmud, tebdil gezdiği bir Ramazan gününde Üsküdar'da mücerred bir kunduracının, boş örse çekiç vurarak her hamlede “Tıkandı da tıkandı” dediğine şahit olmuş. Merak saikiyle içeri girip bunun sebebini sormuş. Adamcık anlatmış:
- Bir gece rüya gördüm. Çeşmeler vardı. Bazılarından şarıl şarıl sular akıyor, bazılarından sızıyor, bir tanesi de tıp tıp damlıyordu. O sırada bir pîr-i nuranî belirdi. Ona bu çeşmeleri sordum. "- Şu şarıl şarıl akanlar, padişahımızın talihidir. Sızanlar devlet erkanından filanca paşaların ve falanca zenginlerin talihleridir. Şu damlayan da senin talihindir." deyip kayboldu. Yerden bir çöp aldım ve benim talihim olan çeşmeye yaklaştım. Çöple biraz kurcalayıp lüleyi açmaya çalıştım. Ah, ellerim kurusaydı! Filvaki çöp kırıldı ve artık eski damlalar da damlamaz oldu. O günden sonra müşterim kesildi, kazancım bitti. İflas ettim, bu hale geldim. Şimdi de talihimden şikayet ile "tıkandı da tıkandı" zikriyle boş örsü dövüyorum.
Padişah kendini aşikar etmez ve saraya dönünce adamın söylediklerini tahkike memur gönderir. Meğer adamcağız herkes tarafından "Tıkandı Baba" diye tanınmakta ve nasipsizliğiyle bilinmekteymiş. O kadar ki çeşmeden su doldurmaya gitse kurnayı bir kurbağa tıkar; bir mal almak için pazara uğrasa, ona sıra gelmeden mal bitermiş. Sultan, mübarek Ramazan ayında bu garibi sevindirmek ister ve bir tepsi baklava yapılmasını, her dilimin altına da bir sarı altın konulmasını emreder. Sonra tepsiyi, bir zengin konağından iftarlık geliyormuş gibi gönderir.
Nasipsizlik bu ya; Tıkandı Baba, bir tepsi baklavayı bir iftarda yiyip bitirmek yerine satıp parasıyla birkaç günler iftar etmeyi düşünerek tepsiyi pazara çıkarmaz mı?
Padişah, durumu öğrenip üzülmüşse de niyetine sadakat ile aynı minval üzere ertesi gün nar gibi kızarmış bir hindi dolması yaptırıp yine içini altın ile doldurarak Tıkandı Baba'ya yollar. Baba'dan baklava tepsisini satın alarak parsayı toplayan uyanık müşteri, bu sefer yine kapıya dayanıp Baba'nın aklını çelmenin yollarını aramaktadır. Der ki:
- Bre Tıkandı Baba! Sen bir garip ademsin. Tek başına bu hindiyi nice yiyeceksin. Gel sen yine bu hindiyi bana sat.
Pazarlık tamam olup hindi de kanatlanınca, padişah bu derece safderunluğa aşırı derecelerde öfkelenip derhal Tıkandı'yı saraya çağırtır. Çavuşlar eşliğinde iftar vaktine yakın, karga tulumba sarayın yolunu tutan Tıkandı Baba telaşlanır. "Bir suç işlemiş olmalıyım, ama ne ola ki!" diye kara düşünceler içinde huzura alındığında neredeyse bayılmak üzeredir. Bu hale padişahın yüreği dayanmaz ve öfkesi merhamete döner. Sultan, olup bitenleri anlattığı zaman Tıkandı Baba hayretler içinde hünkarın ayaklarına kapanıp, dualar, şükürler okumaya başlar.
Padişah ona son bir hak daha tanımayı isteyip doğruca hazine-i hassa odasındaki altın ve mücevher dolu sandıklardan birinin huzura getirilmesini buyurur. Sandık gelir. Sultan Mahmud selamlık dairesinin çini sobasının altını yoklayıp küreği eline alır ve:
-Tut şu küreği! Sandığa daldır. Ne kadar alırsa hepsini sana bağışladım, der.
Tıkandı Baba, makus talihinin böyle bağteten muradına muvafık harekatından fazlasıyla heyecanlanır. Sevinçten titreye titreye küreği sandığa daldırır. Bir müddet iteleyip çalkalar ve itina ile kaldırırsa da kürek ters daldırılmıştır ve sandıktan ancak sap kısmında bir tek kızıl altın ile çıkar. Baba düşüp bayılır. Şair ruhu taşıyan hisli padişah ise seçili bir üslupla o, tarihe geçen sözünü söyler:
- Vermeyince Ma'bud, ne yapsın Mahmud?.
Ebu Computer
02-02-2006, 00:50
ForExit üstad bizim borsadaki durumumuzda aynı böyle hisse alıyoruz düşüyor satıyoruz tavan tavan gidiyor.:aglayan:
Tıkandı.:o
Saygılarla...
:cool:
Ebu Computer
02-02-2006, 00:58
Bir adamcağız kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır.
Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi birşey yapmış
olmak için bunu Hacı Bektas Veli'nin dergahına kurban olarak bağışlamak
ister. O zamanlar dergahlar ayni zamanda asevi islevi görüyordu. Durumu
Hacı Bektas Veli'ye anlatır ve Hacı Bektas Veli helal değildir diye bu
kurbanı geri çevirir. Bunun üzerine adam Mevlevi dergahına gider ve ayni
durumu Mevlana'ya anlatır Mevlana ise bu hediyeyi kabul eder. Adam ayni
şeyi Hacı bektas Veli'ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş
olduğunu söyler ve Mevlana'ya bunun sebebini sorar.
Mevlana söyle der:
- Biz bir karga isek Hacı Bektas Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe
konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul
etmeyebilir.
Adam üşenmez kalkar Hacı Bektas dergahı'na gider ve Hacı Bektas Veli'ye,
Mevlana'nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı
Bektas Veli'ye sorar.
Hacı Bektas da söyle der:
- Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana'nın gönlü okyanus gibidir.
Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü
kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.
Böylesi tevazu ve incelikle birbirlerini yermek yerine yüceltebilmek
hepimize nasip olsun ...
Saygılarla...
:cool:
minik yatirimci
02-02-2006, 18:56
1.cömertlikte ve yardim etmede akarsu gibi ol
2.sefkat ve merhamette günes gibi ol
3.baskalarinin kusurunu örtmede gece gibi ol
4.hiddet ve asabiyette ölü gibi ol
5.tevazu ve alcak gönüllülükte toprak gibi ol
6.hos görürlülükte deniz gibi ol
7.ya oldugun gibi görün , ya da göründügün gibi ol...
aslinda baya bir sey ekleyecektimde bunlarin arkasindan Mevlana ile ilgili bir sey yazmanin gereksiz olduguna kanaat getirdim
Nefsi için nefsi ile mücâdele eden, kerâmete kavuşur. Nefsi ile Allah için mücâdele eden Allahü teâlâya kavuşur.
Beş kimseyle berâber bulunmaktan sakının: Birincisi,yalan söyleyendir. Devamlı ona aldanırsınız. İkincisi ahmak, aklı az olandır. Sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar. Üçüncüsü cimridir. En çok işine yarayacağı zaman seni bırakır. Dördüncüsü kötü kalbli kimse olup, menfaatine kavuşmak için seni harcar. Beşincisi fâsık, yâni açıkça günah işleyendir. Seni bir lokma ekmeğe satar.
Bir mümin kardeşine âit sevmediğin bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısı araştır. Bulamazsan, "Belki benim anlayamadığım bir özür vardır!" de ve kapa.
Müslüman kardeşinizden mânâsını anlayamadığımız bir söz duyarsanız, iyiye yorunuz. En güzel bir şekilde yorumlayınız. Anlayamamaktan dolayı kendinizi ayıplayınız.
Bir kimsenin rızkı daralırsa, istiğfâra devam etsin.
Namaz, her takva sâhibi için yakınlıktır. Hac her güçsüzün cihâdıdır. Bedenin zekâtı oruçtur. Amel etmeden, iş yapmadan karşılık bekleyen, yaysız ok atana benzer.
Ana-babasını üzen, onlara isyân etmiş olur. Musîbet zamânında dizini döven, sevâbından mahrûm olur. Allahü teâlâ, sabrı, musîbet miktarınca indirir.
Takvâdan üstün azık yoktur. Susmaktan güzel şey yoktur. Bilgisizlikten zararlı düşman yoktur. Yalandan büyük hastalık yoktur.
Ey oğlum, insanlara kızmaktan çok sakın, sana da kızarlar. Boş iş ve söze karışmaktan sakın, aşağılanırsın. Laf taşımaktan çok sakın. Çünkü söz taşımak insanların kalbinde düşmanlığı arttırır. İnsanların ayıplarını görme, insanların ayıplarını gören onların hedefi olur."
Cafer-i Sadık (12 imamın 6. sı. D:702, Ö:765)
selçuk efendi
03-02-2006, 18:00
tamamı benzetme ve mecaz dolu olan tasavvuf konusunun, evliyaullah'ın olaanüstü sayılan hallerinin ya da sözlerinin açıklaması zaman geçtikçe yapılabilir haale geliyor... teknoloji geliştikçe, bilim ilerledikçe ve insanlar kendi beyinlerini kendileri bloke etmedii sürece...
bu kopyaladıım yazıda tasavvufun en önemli konularından biri olan nefs, cevize benzetilerek anlatılmış... kimine göre 7, kimine göre 4 ya da 3 mertebesi olan nefis, nefis bi şekilde anlatılmış...
Bu haftaki sohbetimiz de isterseniz “ceviz” hikâyesi olsun!..
Ağaçtan topladığımız cevizde bilirsiniz üst bölümü kaplayan yeşil bir kabuk vardır. O yeşil kabuk, çok acı!. Kına gibi, kinin gibi, sulfata gibi bir tadı vardır!.
Hattâ onun rengi, boyası elden bir müddet çıkmaz! Kara bir leke olarak elde kalır. Ağzına sürersen, zehir gibi bir tadı vardır.
Nefs-i Emmâresine tâbi olan insan da, aynen o cevizin yeşil kabuğu gibidir.
O durumda olan insan çalar, çırpar, adam öldürür, menfaati için yaşar, zevk için kumar oynar, zevki için her şeyini yitirir. Onun için esas olan, sadece tatminidir..
O cevizden yeşil kabuğu alıp çıkartabilirsen, onun altından tahta bir kabuk çıkar. İşte bu tahta kabuk da, insanda Nefs-i Levvâme diye anlatılan ikinci mertebedir. Yani, cevizde ikinci tabaka olan tahta kabuk, insanda ikinci mertebe Nefs-i Levvâmedir.
Nefs-i Levvâme’deki insan kendini bu beden zanneder ve kabul eder.. Bu bedenle devam edeceğini, o bedenle cennete gideceğini umar.
Bu tahta kabuğun, içindekinden nasıl haberi yoksa; levvame düzeyindeki insanın da kendi hakikatından haberi yoktur!.
Bir yerde nefsine uyar, gider yanlışlar yapar. Bir yandan da; “Yahu ben bu yeşil kabuk değilim” diyen ceviz gibi, “Ben bu beden değilim, benim üstelik aklım da var; neden bu yanlışları yapıyorum, hayatımı harcıyorum, bu bedene dönük yaşam içindeyim?.” diye hayıflanır ve ömrü pişmanlıklar içinde geçer, gider...
Eğer dıştaki yeşil kabuktan sonra anlatılan bu tahta kabuğu da kırarsan, işte o zaman tahta kabuğun içindeki cevizi görürsün. Anlarsın ki, bu tahta kabuk atılması gereken bir kabukmuş. Ceviz bu değilmiş!. Cevizle tahta kabuğun hiçbir alâkası yokmuş! Nasıl ki cevizin en üstteki yeşil kabukla alâkası yoksa, tahta kabukla da alâkası yok!
Sen bu tahta kabuktan, cevizi göremezsin. Ama, o cevizi kırar tahta kabuğu çıkartırsan, içinde başka biçimde bir ceviz görürsün.
Dikkat edersek, ceviz içi üstündeki tahta kabuğa hiç benzemez! Yeşil kabuğa da benzemez!.
Bu tahta kabuk, insanın kafatası gibidir. İçindeki ceviz de aynen beyin gibidir.
Nasıl kafatası kemiği ile beyin birbirinden tamamen ayrı ise, işte cevizin tahta kabuğu ile cevizin kendisi birbirinden öylece ayrıdır.
Ama, cevizi kıramamış olanlar, içindeki cevizi bilmez!. Ondan habersizdirler. Tahta kabuğu ceviz zannederler.
Bu tahta kabuk, atılması gereken bölümdür. Veya, ateşte yakarsın!. Yanınca da çok güzel ısı verir. İşte bu tahta kabuk, ateş için yaratılmıştır.
Bir de; “Ehli olmayanlar bu cevize el sürmesinler” diye yaratılmıştır.
Bu tahta kabuğu kıran kişi de denize kavuşmuştur...
İşte bunun gibi levvâme bilinç düzeyindeki adam da;
“Yahu!. Ben bu tahta kabuk değilim. Benim Özümde Allah var...
Benim özümde Allah var olduğu halde ben niye kendimi O’ndan ayrı bir varlık gibi görüp kendimi bu beden kabul ediyorum!..” deyip, kendi hakikatının Allah olduğunun idrâki içinde yaşamına yeni baştan yön vermeye çalışır.
Bu çalışmaları yapar ama, bu cevizin içinde girintili çıkıntılı bölümün dışında, az kalın kahverengi bir kabuk daha vardır. Cevizin kendisi çıktı ortaya ama, kahverengi kabuk daha çıkmadı.
Bu da, insandaki Nefs-i Mülhime’nin kabuğuna tekâbül eder. Cevizin bu kahverengi kabuğu Nefs-i Mülhimedir.
Çünkü, burada ilham alan, “Allah’ta, kendini Allah’tan ayrı gören” ama öbür yandan da "kendi varlığının hakikatinin Allah olduğunu bilen" bir kabuk vardır. Bir ben var, bir O var. “Bendeki O!..” der.
İşte bu, cevizdeki kahve rengi kabuğa tekabül eder.
Eğer “Bendeki O” görüşünden kurtulup, “ben yokum!.. Sadece O vardır!..” diyebilse!.. Yani, cevizin kahverengi kabuğunu da kaldırabilse... Onu da kaplayan ince sarımsı renkte bir kabuk daha çıkar ortaya.
İşte o, Nefs-i Mutmainne'dir...
İşte o zaman kişi kendi öz hakikatını görmüş olur. İmana varır.
Kahverengi kabuk, sarımsı ince kabuk ve cevizin şekli, kıvrımları aynen mevcuttur. Bütün bunlar, esas cevize göre şekil almıştır.
Ceviz çıkınca ortaya, işte o Nefs-i Râdiyedir... (Râziye de denir)
Bu beyaz etli yeri sıkar, ezer, ufalar, döverseniz, bir yağ çıkar ortaya... Cevizin en kıymetli yeri o yağıdır. Cevizi alır bakarsan bu yağı göremezsin. Ezer, ufalar, sıkarsan görünür hale gelir.
İşte bu, Nefs-i Mardiye'dir...
Bu yağın da ihtiva ettiği kuvvet ve kudret de Nefs-i Sâfiye'dir. Senin hakikatin Allah’ın kuvvet ve kudreti...
İşte gördünüz. Ceviz, insanın apaçık, bitkisel yaşamdaki örneğidir. Yedi kat ceviz aynen insandaki bilincin yedi kat mertebesi gibidir.
Kişi, insanları tanımak istiyorsa alsın bu cevize baksın! O zaman kendisini nerede görüyorsa ona göre tedbir alsın!
Kendisini yeşil kabukta mı, tahta kabukta mı, kahverengi kabukta mı görüyor?..
Küre gibi olan cevizi, yarım küre şeklinde ek yerinden keserseniz, kalp gibi bir şekil çıkar ortaya. Tahta kabuğu kırıp atarsanız, beyin gibi bir şekil çıkar ortaya.
Bazıları tahta kabuk içindeki kalpten, beyinden, cevizden bihaber yaşıyorlar.
Allah bize, içimizdeki hakikatı idrak etmeyi ve onu hazmetmeyi ve onun gereğini yaşamayı ve güzelliği de çevremizdekilerle paylaşmayı nasip etsin, kolaylaştırsın!..
Eğer bu gerçekleşmez ise, bu tahta kabuklu halle gideriz. Bu tahta kabuğun içinde bir zaman sonra ceviz kurur, kurtlanır, ezilir, büzülür, kaybolur, heba olur gider...
Ya ceviz taze iken kırılıp, bu kabuk ve kabuklardan kurtulunur.
Veya bu kabuk kırılmaz, içindeki kısım kurtlanır, çürür, kurur, heba olup, toprağın altına atılır...
İnsan, cevize çok benzer.
Onun için Allah bizleri kurtlanmaktan, çürümekten korusun. Cevizin içindeki yağ gibi, yağın kuvvet ve kudretine eriştirsin!. Aksi halde halimiz haraptır. Hüsrandadır...
Allah, cumanızı mübârek etsin... Allah hepimizin muîni olsun..
(Bu yazı Ahmed Hulusi'nin Cuma sohbetleri kitabından alınmıştır ve bütün kitapları internette ücretsizdir, ona göre 'Allah ilminin karşılığı alınmaz'... meraak edenler için: http://ahmedbaki.com/turkce/ ve www.ahmedhulusi.org)
selçuk efendi
05-02-2006, 01:16
Medyatik lisanın da etkisiyle son yıllarda iyice kısırlaştırılan Türkçe’mizde; derinliği olan çoğu kavram, mananın hakkını vermekten uzak kelimelerle katlediliyor. Meczup dendiğinde ilk akla gelen mana; deli!.. Osmanlı Türkçe’sinin zenginliğiyle bakacak olursak meczupla deli arasında hayli fark olduğunu görürüz.
Meczup ve deli kelimelerine dair en anlamlı tanım şu; Akıl adamı terk ederse,‘’deli’’; adam, aklı terk ederse, ‘’meczûb’’ derler!..(1)
Meczup; cazibe kelimesinden de çağrışım yapacağı üzere, belli bir etkiye kapılmış, o tesirle kendinden geçmiş kimse demek!.. Cezbeye tutulmuş, demir tozlarının mıknatısa, pervanenin ateşe kapılışı gibi yoğun bir çekimle Hak Aşkında varlığını yitirmiş insan demek.(2)
Tasavvuf Ehli arasında meczupların hatırı sayılır bir yeri var!.. Kıssalarını okuduğumuz, hayatlarından ibret aldığımız bazı meşhur isimlerin meczup olduğunu biliyor muydunuz? İlahi Aşkın cezbesi ile kayıtlardan kurtulmuş, akışa kendini kaptırmış bir kısım zevat-ı kiram, kendi dönemlerinin ileri gelen şahsiyetlerine, hatta devlet başkanlarına bile örnek haller sergilemiş, manidar sözler sarf etmişler. Onlardan bir kaçı ile tanışalım istiyorum.
O Allah’ın Zatı İle Meşgul: İmam-ı Azam Ebu Hanife(rh.a) Kufe Camiindeki Fıkıh Halkasında öğrencilerine ders veriyor. O esnada kapıdan başını uzatan İbrahim b. Edhem (k.s)“ Esselamu Aleykum Ya İmam” diyerek selam verir.
Dersi kesen İmam-ı Azam, üstü başı pejmürde,garip kılıklı bu adamın selamını ayakta alır ve O gidene kadar yerine oturmaz. İmamın edep ve saygı içinde selam alışı talebelerin gözünden kaçmaz. İçlerinden biri sorar:
-Ya İmam!.. İbrahim bin Edhem meczup,siz ise bir büyük İslam Alimisiniz. Bunca hürmet niye?...
İmam şöyle cevaplar:
-Biz Allah’ın İlmi ile meşgulüz; O ise doğrudan Zatı ile meşgul!
...
İmam, meczup kelimesine böylelikle yeni bir anlam getirir; Allah’ın Zatı ile meşgul olan kişi!...
Birazcık Oturdum Canıma Okudular: Halife Harun Reşid’in halinden ve sözlerinden ilham aldığı meşhur Allah Dostu Behlül Dânâ(k.s) da meczuplar halkasındandır. Bir gün pervasızca saraya girer ve doğruca gidip halifenin tahtına oturur. Zabtiyeler Onu oradan indirmek için epeyce hırpalarlar.
Bu esnada içeri giren Harun Reşid askerlere engel olur. Harun Reşid vaziyeti sorunca güle oynaya saraydan çıkmak üzere olan Behlül şunları söyler:
-Birazcık tahtına oturdum, canıma okudular, dövdüler, hesap sordular. Sen ise yıllardır oturuyorsun, daha da oturacaksın, kalkmaya hiç niyetin yok. Senin hesabın nice olur ey Harun?!.. Seni ahirette çok döverler Ey Harun!...
Kalp İlmini O Bilir: Bağdat’ta zengin bir ailenin oğlu olarak doğan Bişr-i Hafi(k.s), etrafına topladığı arkadaşları ile evinde büyük bir eğlence tertip etmişti. Sokaktan geçen bir adam eve yaklaştı Bişr’in hizmetkarına sordu: ”Bu evin sahibi hür müdür, yoksa kul mudur?” Hizmetçi;
Hürdür efendim deyince adam: ”Kul olmadığı belli…Kul olsa Allah’ın mülkünde böyle pervasızca tepinmez, oyun ve eğlenceye dalarak kendini kaybetmezdi” dedi. Hizmetçi içeri gidip bu sözleri Bişr’e nakledince Bişr yalınayak sokağa fırladı, adama yetişerek söylediklerini tekrarlattı. O an içine düşen ateş ile tövbe etti ve Hakka yöneldi. Tövbe ettiği anda yalınayak olduğu için ömür boyu o anı hatırında tutmak üzere ayakkabısız gezdi. Bu sebeple Ona Hafi (yalınayak) lakabını verdiler.
….
Hanbelî Mezhebinin kurucusu İmam Ahmed bin Hanbel(rh.a), Bişr-i Hâfî'yi çok sever, devamlı yanına giderdi. Talebeleri; "Siz âlimsiniz. Hadîste, Fıkıhta, İctihadda ve bütün ilimlerde eşiniz yoktur. Niye Bişr-i Hâfî gibi birini sık sık ziyâret ediyorsunuz?" dediklerinde; "Evet, dediğiniz ilimleri ondan iyi bilirim. Fakat O, kalp ilimlerini benden iyi bilir." dedi.
* * *
Bir yıl kadar önce, yaşayan bir meczup ile tanışmak kısmet oldu. Zaman zaman gidip gelen aklı ile oradan buradan anlattıklarının satır aralarında çok manalı sözler dinledim. İşte aldığım bazı notlar:
-Allah müslümanı değil, sıfat ve esmaını açığa çıkaranı sever!.. Batılılar ilim ve fende çalışarak Allah’ın İlmini, Sıfatlarını açığa çıkardılar. İnsanlığa hizmet ettiler. Allah, çalışanı, hizmet edeni sever.
-Ben Allah değilim ama, Allah benim!… Şaşırmayın, çözmeye çalışmayın, zaten çözülmüş.
BENİMsediğim için ALLAH BENİM!... Anladınız mı?.. Kim kendini Allah’a verirse Allah da kendini O’na verir!.. Hazineyi, hazine olan alır…
-Allah’ı Bilmekle Allah’ı Bulmak bir değil!... Cereyanı bilirsin. Elektrik mühendisi olup santraller de kurabilirsin. Bu, elektriği bulman, hakikatine varman demek değil. Ne zaman bulur, hakikatine varırsın?Cereyan seni çarpınca!.. Çarpınca cereyanın hakikatini anlarsın!... Hak Aşkına çarpılanlardır Allah’ı Bulanlar!...
-Kendine kadın almak için bir sürü para döktün. Hanımı kolay vermediler sana değil mi? Şimdi Allah’ı istersin. Bir hanım bile çeyiz, düğün, masraf istiyor da Allah kendini sana ucuz mu verir?
Pahası ağırdır Allah’a talip olmanın. Çile, sıkıntı, dertle verir Allah kendini… Anladın mı?!...
-Allah’ı bulmak için kendimi bulmam lazım. Kendimi tanımam için kendime gelmem lazım.
- Allah sende yoksa, sen de yoksun!.. Sen de yoksan, Allah da yok... İKİ DİYE BİR ŞEY YOK!.. İkilik yok, hepsi BİR, hepsi kendisi ZATen…
……………….
Değerli Dostlarım,
İster “Akılları yerinde değil, itibara almaya değmez” diyerek es geçin, ister bazı sözlerinden ilhamlar alın, Meczup Veliler; sıradan kulların anlayamayacağı ilahi cezbeye kapılmış ilginç zatlar.
Onlar üzerine araştırma yaparken Pîr-i Meczubân olarak ÜVEYS EL KARANİ (k.s) nin zikredilmesi bana oldukça ilginç geldi! Rasülullah’ın, hırka-i şerifini verecek kadar önemsediği, ”Rahmanın kokusunu Yemen’den duyuyorum” diyecek ölçüde yücelttiği, sahabesine; ”O geldiğinde duasını almaya bakınız. O kıyamette Beni Rebia ve Mudar kabilelerinin koyunlarının kılları adedince kişiye şefaat edecektir “ dediği Üveys el Karani de meczup ise; ben onların hiçbirine deli yada sıradan insan diyemem!...
Halleri kendilerine özel, durumları Allah İndinde Sırdır. Aslolan elbette cezbeye kapılıp kendini yitirmek değil, cezbeyi yaşayıp dengede tutarak cazibe merkezi bir mümin, nur saçan bir fener, ilim ve hal yansıtan bir gönül eri olmaktır. Üveys El Karani(k.s) başta olmak üzere meczubân, dervişân, arifân, mürşidân, âşıkân vb Gönül Ehline selam olsun…
İlim Okuyanlara da tıpkı İmam-ı Azam ve Hanbel gibi,kalp ehlinden feyizlenmeyi isteyecek farkındalık nasip olsun!..
Mehmet Doğramacı (www.sufizmveinsan.com sitesinden alınmıştır)
Son günlerde dilime dolanan şiir...
Gerçek aşıklara sala denildi
Dertli olan gelsin dermanı buldum
Ah ile vah ile cevlan ederken
Canımın içinde cananı buldum
Akar gözlerimden yaş yerine kan
Zerrece görünmez gözüme cihan
Deryalar nuş edip kanmaz iken can
Aşıklar kandıran ummanı buldum
Aşıklar meydana doğru varırlar
Erenler cem'olmuş verir alırlar
Cümle evliyalar divan dururlar
Cevahir bahşolan dükkanı buldum
Açılmış dükkanlar kurulmuş pazar
Canlar mezad olmuş dellaller gezer
Oturmuş ümmetin beratın yazar
Hakk'a mahbub olan sultanı buldum
Emir Sultan der ne hoş pazar imiş
Aşıklar meydan edip gezer imiş
Cümlenin maksudu ol didar imiş
Hakk'a karşı duran divanı buldum
Emir Sultan
Hasan Sezâî Efendi (1669 - 1738) zamânında, Edirne'de, kötü yola düşmüş bir kadın vardı. Bir zaman bu kadın hâlisâne olarak tövbe edip, eski hâlinden vazgeçti. Sâlih ameller işlemeye başladı. Fakat, uygunsuz kimseler tarafından tedirgin ediliyor, rahat bırakılmıyordu. Bu kadın HasanSezâî'ye gelerek yardım istedi. O da, kadına dergâhta kadınlara mahsus kısımda kalabileceğini bildirince, bir oda tahsis edilip, kadın orada kalmaya, ibâdet ve tâatla meşgûl olmaya başladı.
Bu arada boş durmayan fitneciler, Hasan Sezâî hakkında çirkin iftirâlar yaymaya başladılar. Daha da ileri giderek, bir gece dergâhın kapısına geyik boynuzu astılar. O ise bu hallere sabrediyor kimseye bir şey demiyordu. Geyik boynuzunu dergâhın içine aldırdı. Edirne vilâyeti günlerce bu dedikodularla çalkalandı. Hasan Sezâî Efendi yine sabrediyor, hiç ses çıkarmıyordu.
Bu şâyiânın yayılmasından az zaman sonra, Edirne'de müthiş bir uyuz hastalığı peydah oldu. Hasan Sezâî hakkında her kim iftirâ ve dedikodu etmiş ise ve her kim bu dedikoduları dinleyip kabûl etmiş ise, bu hastalığa yakalandı. Hastalık, bu sözlere adı karışmış olanlara yayılıyor, diğer insanlara bir şey olmuyordu. Hastalığa yakalananların bütün vücûtları yara bere içinde kaldı. Hiçbiri derdine çâre bulamadı.
Affı ve merhameti pekçok olan Hasan Sezâî hazretleri onların bu hastalık sebebiyle şiddetli acı ve sıkıntı çekmelerine dayanamadı. Mübârek kalbi tahammül edemeyip, bir gece kılık kıyâfetini değiştirerek çarşıya çıktı. Kahvelerden birine girdi. Hiç kimse onu tanıyamadı. Uyuz olanlara yaklaşarak; "Sizin derdinizin ilâcı Hasan Sezâî'dedir." deyip oradan ayrıldı. Ertesi gün dergâhın önü ana-baba gününe döndü. Hastalığa tutulan herkes çâre bulmak ümîdiyle dergâha koşuyordu. Hasan Sezâî Efendi, gelenlerden herbirine, onların dergâhın kapısına astıkları geyik boynuzundan kazıyıp, toz hâlinde veriyordu. O tozu yarasına süren herkes Allahü teâlânın izni ile şifâ buldu. Bu arada herkes hatâsını anlayıp, yaptıkları iftirâ ve dedikodulara pişmân oldular, tövbe ettiler. Böyle bir dertten kurtulmuş olmanın verdiği sevinçle, bir sergi açıp üzerine para attılar. Toplanan paralarla dergâhın kapısına bir çeşme yapıldı.
Sayın forumdaşlarım, bugün (9 Şubat 2006) aşure günü. Bu konuda birkaç satır bilgi vermek istedim:
Muharrem ayının onuncu gecesi, Aşure gecesidir. Ertesi günü de Aşure günüdür. Muharrem ayı, Kur'an-ı kerimde, kıymet verilen dört aydan biridir. Bu ayın en kıymetli gecesi de Aşure gecesidir. Allahü teâlâ, birçok duâları Aşure günü kabul etmiştir.
Aşure Günü Olan ve Olacak Olan Önemli Olaylar
# Yerlerin ve göklerin yaratılması,
# Hz. Âdem'in tövbesinin kabûl olması,
# Hz. Nuh'un tufandan kurtulması,
# Hz. Yûnus'un balığın karnından çıkması,
# Hz. İbrahim (a.s.)'in dünyaya gelmesi ve ateşten kurtulması
# Hz. İdris'in göğe çıkarılması,
# Hz. Süleyman (a.s.)'a saltanat verilmesi,
# Hz. Yakub'un oğlu Hz. Yusuf'a kavuşması, Hz. Yusuf'un kuyudan çıkması,
# Hz. Eyyûb'un hastalıktan kurtulması,
# Hz. Musa'nın Kızıldeniz'i geçmesi ve Firavun'un helak olması,
# Hz. İsâ'nın doğumu ve ölümden kurtulup, diri olarak göğe çıkarılması Aşure günü oldu.
# Hz. Musa (a.s.)'nın Firavun'un şerrinden kurtulması
# Hz. Hüseyin (r.a.)'in şehid edilmesi
# Kıyâmetin kopması da Aşûre günü olacaktır.
Hz. Nûh'un gemisinin bugünde tufandan kurtulup Cudi dağının tepesine oturduğunu anlatan söylentilere göre, Gemidekiler o günü kutlamak istemişler ve geminin ambarında arta kalan erzakı karıştırıp bir aş pişirmişler. İşte aşûre pişirme âdeti buradan kalmıştır. Aşûre adlı tatlının menşei de buna dayanır.
Bence, bugünün en önemli olayı, peygamber efendimizin torunu Hz.Hüseyin'in şehit edilmesidir. İslam tarihinde bu olay Kerbela olarak anılır.
Kerbela hakkında bilgi almak isteyenler, şu linkten faydalanabilir:
http://www.ziyababa.org.tr/onikiimam/hzhuseyin2.asp
AŞK....
(kaynak: http://sufizmveinsan.com/aksam/askgazali.html )
"Sevgi" canlı varlığın, haz veren bir nesneye karşı eğilimli olmasıdır. Söz konusu eğilimin güçlenmesi haline aşk denir.
Aşk duygusu, aşığın sevgilisine kul olması ve sahip olduğu her şeyi uğrunda feda etmesine yol açacağı bir dereceye varabilir.
Züleyha'nın Hz. Yusuf'a karşı duyduğu aşkın ne dereceye vardığına bir baksanıza! Kadının bütün servet ve güzelliği bu uğurda gitmiş. Yetmiş deve yükü mücevher ve gerdanlığının var olduğu söylenir, hepsini Hz. Yusuf'un aşkı uğruna harcamış. "Bugün Hz. Yusuf'u gördüm" diyen herkese, eline geçeni zengin edecek değerde bir mücevher vere vere elinde hiçbir şey kalmamış.
Aşırı aşkından dolayı diğer her şey aklından çıktığı için karşılaştığı her şeyi "Yusuf" diye çağırır olmuş, o kadar ki, başını göğe kaldırdığı zaman Hz. Yusuf'un adını yıldızların üzerinde yazılı görürmüş.
Rivayete göre, Züleyha iman edip Hz. Yusuf onunla evlendikten sonra eski aşığı ve yeni kocasından ayrı yasamaya yönelerek kendisini ibadete vermiş, varlığını tamamen Allah'a adamış.
Nihayet bir gün, Hz. Yusuf'a demiş ki, "ben sana Allah'ı tanımadan önce aşık olmuştum, fakat O' nu tanıyınca kendisine karşı duyduğum muhabbet, diğer her şeyin sevgisini gönlümden giderdi. O' nun sevgisine bedel istemiyorum."
Leyla ile Mecnun' un aşk hikayesini herkes duymuştur. Mecnun'a "adın ne?" diye sorarlar, "Leyla" diye cevap verir. Bir gün yine Mecnun’a "Leyla ölmedi mi " derler. "Hayır, Leyla kalbimde yaşıyor ölmedi, Leyla benim" diye karşılık verir.
Yine bir gün Mecnun, Leyla’nın evi önüne gider ve gözlerini gök yüzüne diker. Ona "ey Mecnun, gökyüzüne değil, Leyla’nın odasının duvarına bak, belki onu görürsün" derler. O böyle diyenlere "gölgesi Leyla'nın evine düşen yıldız bana yeter" diye karşılık verir.
Anlatıldığına göre, Hallac-ı Mansur'u seksen gün hapsetmişler, İmam-i Şibli, bir gün ziyaretine gitmiş ve "ey Mansur, Muhabbet nedir" diye sormuş. Mansur "bu soruyu bana bugün değil, yarın sor" demiş. Ertesi gün olunca Mansur'u zindandan çıkarırlar ve üzerinde boynunu vurmak üzere yere yaygı yayarlar, bu sırada İmam-i Şibli çıkagelerek karşısında dikilir. Bu anda Mansur ona seslenir, "ey Şibli! Sevginin başı yangın, sonu ise ölümdür."
Hallac-ı Mansur'un nazarında Allah'tan başka her şeyin batıl olduğuna kesin kanaat gelince ve yalnız Allah'ın hak olduğunu bilince, Hak isminin onun kendi adı olduğunu unutmuş ve “sen kimsin?” sorusuna muhatap olunca "ben Hakk’ım" diye cevap vermiştir.
Anlatıldığına göre gerçek sevgi şu üç davranışta belli olur:
1- Aşık, sevdiğinin sözünü diğerlerinin sözüne tercih eder.
2- Aşık, sevgilisi ile oturup kalkmayı başkaları ile bir arada olmaya tercih eder.
3- Yine aşık, sevgilisinin rızasını kazanmayı, başkalarının hoşnutluğunu elde etmeye tercih eder.
Elbette ki Tasavvufi anlamda, aşık kul; sevgili, âlemlerin Rabbi olan Allah'tır. Aşk, bu hikayelerde de okuduğumuz gibi mecazi aşkla başlayarak yol alan ve Allah'a ulaştıran İlahi Aşk'tır.
selçuk efendi
10-02-2006, 22:01
Kim bildi ef'âlini
Anda gördü zatını
Ol bildi sıfâtını
Sen seni bil, sen seni!
Bayram özünü bildi
Bulan ol kendi oldu,
Bileni anda buldu,
Sen seni bil, sen seni!
Anı gören zâtındır
Sen seni bil, sen seni!
Nura müstağrak oldu,
Sen seni bil, sen seni!
Can içre ara canı,
Sen seni bil, sen seni!
Görünen sıfâtındır,
Gâyri ne hâcetindir?
Kim ki hayrete vardı,
Tevhîdi zâtı buldu;
Bilmek istersen seni
Geç canından bul anı;
HACI BAYRAM VELİ
Peygamber efendimizin en yakın dostu Hz. Ali, Devlet yönetici ve memurlarinin nasil davranmalari gerektigi konusunda su yönetmeligi hazirlamisti.
1. Halka karsi daima içinizde sevgi ve nezaket besleyin. Onlara bir canavar gibi davranmayin ve onlari azarlamayin .
2. Müslüman olsun olmasin herkese ayni davranin. Müslümanlar kardesleriniz, müslüman olmayanlar ise sizin gibi bir insandir.
3. Affetmekten utanmayin. Cezalandirmada acele etmeyin. Emriniz altinda bulunanlarin hatalari karsisinda hemen öfkelenip kendinizi kaybetmeyin .
4. Taraf tutmayin, bazi insanlari kayirmayin. Bu tür davranislar sizi zulme ve despotluga çeker.
5. Memurlarinizi seçerken zalim yöneticilere hizmet etmemis ve devletin suçlarindan ve zulümlerinden sorumlu olmamis bulunmalarina dikkat edin.
6. Dogru, dürüst ve nazik kisileri seçin ve çikar ummadan ve korkmadan aci gerçekleri söyleyebilenleri tercih edin.
7. Atamalarda arastirma yapmayi ihmal etmeyin.
8. Haksiz kazanç ve ahlâksizliklara düsmemeleri için memurlariniza yeterince maas ödeyin.
9. Memurlarinizin hareketlerini kontrol edin ve bunun için güvendiginiz samimi kisileri kullanin.
10. Mektuplar ve müracaatlara bizzat kendiniz cevap verin.
11. Halkin güvenini kazanin ve onlarin iyiligini istediginize kendilerini inandirin .
12. Hiç bir zaman vaadinizden ve sözünüzden dönmeyin.
13. Esnaf ve tüccara dikkat edin; onlara gereken önemi gösterin, fakat ihtikâr, karaborsa ve mal yigmalarina izin vermeyin.
14. El islerine yardim edin; çünkü bu yoksullugu azaltir, hayat standardini artirir.
15. Tarimla ugrasanlar devletin servet kaynagidir ve bir servet gibi korunmalidir.
16. Kutsal görevinizin yoksul, sakat ve yetimlere bakmak oldugunu hiç aklinizdan çikarmayin. Memurlariniz onlari incitmesin, onlara kötü davranmasin. Onlara yardim edin, koruyun ve yardiminiza ihtiyaç duyduklari her zaman huzurunuza çikmalarina engel olmayin .
17. Kan dökmekten kaçinin, islâm'in hükümlerine göre öldürülmesi gerekmeyen kimseleri öldürmeyin.
selçuk efendi
16-02-2006, 22:23
Samanyolu galaksisinin son bulduğu, Doğular ile Batıların birleştiği belirsiz bir yerde devinen dünya büyüklüğünde isimsiz bir gezegen vardı. Buranın yaşayanları ve yaşam biçimleri dünyadakine çok benzerdi… Bu gezegenin üzerinde tek kutsal mabedin bulunduğu şehirde genç bir adam yaşardı.
Okulu sevmediğinden, öğrenciliğe erkenden son vermişti bu genç adam. Özgürce seyahat etmeyi ve öğrenerek yaşamayı seviyordu… Bulunduğu gezegende yetişen mistik şairlerin eserlerini dinleyerek büyümüştü.
Yaşadığı ülkenin insanları dinlerine çok sıkı bağlıydılar ve gezegendeki herkes gibi yukardaki yüce bir yaratıcıya inanırlardı… Genç adam ise yetiştiği çevreye uyum içerisinde görünmesine rağmen, onların önem verdiği değerlere bağlı değildi. Bundan dolayı, gençlik yıllarına geldiğinde yaşadığı topluluğun bireylerinden hayli farklı özellikler kazanmıştı. Yaşamı her zaman taze bir gözle seyreder, doğru bildiği gibi yaşar ve yaşadığı her ana değer verirdi. Girdiği ortama sözleri ve tavırlarıyla huzur getirirdi. Çevresindeki herkesle selamlaşırdı. İnsanları oldukları gibi kabul eder ve kimseyi kırmazdı. Onlara yardımcı olmaktan zevk alır, aynı zamanda değişik fikir ve yaklaşımları ile onları düşünmeye sevkederek te mutlu olurdu…
Önceleri işlek bir çarşıda çalışarak ticareti öğrendi ve işleri iyi gidince pazarda kendine küçük bir dükkan açtı. Burada ipek halı ve altın takı satardı…
Karşısındaki kim olur olsun gösterdiği içtenlik ve ağzından dökülen bilge sözlerden dolayı onunla bir kez karşılaşanlar sık sık yanına gelirler ve güzel sözlerini dinlerlerdi… O konuşunca sevgi dolu gözleri ışıl ışıl parlardı… İnancını soranlara,”benim bilincim, yerleri ve gökleri her an, hep birden vareden sınırsız bilince dönüktür, ben bir tanrıya tapanlardan değilim,” derdi. Bu sözleri inananların kafasını karıştırır, düşünenlerin kafasını çalıştırırdı. Tanrıya tapmamakla neyi kasdettiğini anlamaya çalışırlardı.
Onlara şöyle derdi: “Anlamaya çalışın, ne isimle işaret ederseniz edin, asılda sadece Sınırsızlık vardır. Onun bir yeri yoktur ve O tektir. Onun yanısıra bir de tanrı oluşturmayın! Yoksa aşağılanmış ve kendi başınıza bırakılmış olursunuz!..”
Yeni ve değişik fikirlerini dinleyenler Ona sualler sorarlardı. O da kendisine sorulan her sorunun mutlaka cevabının olduğuna ve düşünerek her cevabı bulabileceğine inanırdı… İnandığı gibi, en basit ve derin cevapları vermekte zorlanmazdı…
Çevresindeki herkes Onu kendine çok yakın bulurdu. Bu öylesine bir yakınlık hissiydi ki, Onunla bir kez tanışıp konuşan, en yakın dostluğu kendiyle kurduğunu düşünürdü… Biraz daha yakından tanımak isteyenlere ise, mizahi bir gülümseme ve gözlerindeki sevgi dolu içtenlikle “Senim Ben, özüne sor da bak!” diye cevap verirdi…
Onunla tanışanlardan çoğu, onun gibi bilge, güzel ahlaklı ve aydın bir insan olmak için Onun yaptıklarının aynını yapmanın gerektiğini düşündüler. Böylece Onun sözettiği evrensel değerleri kendilerinin de yaşayacağını umdular. Ancak şunu farketmiyorlardı: Genç adamın yaşam biçimi, yaşadığı gerçeğin sonucu olarak böyleydi, bunları yaptığı için o gerçeğe eriyor, değildi… Durum böyle olsa da, farkedenler için bu gezegende Onun ardına koyulup, Onu anlamaya çalışmaktan daha değerli bir şey de yoktu…
Gün geçtikçe kendisini ziyarete gelenler artınca, unutulmayan sözlerini yazarak biriktirdi ve hepsini bir kitapta topladı. Kitabına “Son Misafirin Öğütleri” ismini verdi. O günden sonra kendiyle tanışmaya gelen her konuğuna bu kitaplardan birini ikram etti ve o kitaba sahip olanların, görmeseler de genç adamla artık bağları kopmadı…
Kitabın ilk sayfalarında yeralan öğütler şöyleydi:
“Ne ararsan kendinde ara!
Sana ve tüm evrene canlılığını veren güç ve bilince giden yol kendi özünden geçer. O güce ermenin ve Onu yaşamanın anahtarı, inancındır. Unutma ki tüm evrene şeklini veren, inançtan başka birşey değildir…
Kendinde ne varsa, dünyanda onunla birlikte olursun. İç dünyanı anlamadan, dış dünyanı bilemezsin. Senin için mutlu veya mutsuz bir yaşam seçen başka hiçbir şey yoktur.
Nasıl inanırsan, öylesin… Nasılsan, öyle dilersin… Nasıl dilersen, öyle yaşarsın…
Yaşamın, sana isabet eden şeyler değil, o şeylere karşılık senin ne yaşadığındır…Kaderin, seçimlerindir… Seçimlerin ise sana kolay gelendir…
Yüreği, her insanın o gezegendeki kısa yaşamları sona ermeden, kendi farkettiği derinliklere ermesini istiyordu. Bunun için bildiklerini herkesle paylaşmayı arzuluyor ve her fırsatı çevresindekilere birşeyler vermek için değerlendiriyordu…
Ne kadar istese de genç adamın verebilecekleri herkesin kapasitesinceydi. İnsanlara benzetme ve mecazlarla konuşmanın ötesinde fazla yapacak birşeyi yoktu. Onlara “ben sizin gezegeninizde kısa bir süre konaklayan bir misafir gibiyim” derdi. Ancak topluluk hiçbir zaman mecazın nerede bittiğini, hakikatin nerede başladığını bilemedi…
Tanrının olmadığını kabul ettiklerini düşünenler yine de şunları sorgulamaktan kendilerini alamazlardı: Peki ama, Sınırsızlığı nasıl farketmişti bu genç adam? Tanrı yoktu, o halde Sınırsızlık mı ona açıldı, yoksa o mu Sınırsızlığa erdi? Arayarak ve çalışarak mı buldu, yoksa doğuştan mı bu verilmişti?.. Bazıları ise Onun, Sınırsızlık adını verdiği tanrıyla çok özel bir bağı olduğu sonucuna varmışlardı!..
Kendisine sorulduğunda, genç adam, Sınırsızlığı anlamaya çalışanlara şöyle derdi: “Semalarda ve yerde olanların hepsi Onundur. Hepsi Ona boyun eğmektedir. Her nereye bakarsanız, Ondan başkası yoktur ve Sınırsızlığı içinizden ancak bilgi sahibi olanlar hissedebilir.”
Bilge sözleri kalpten kalbe yayıldıkça uzak yerlerden ve başka şehirlerden de insanlar akın akın onunla tanışmaya geldiler. Düşünmeyi seven insanlar genç adamın çevresinden ayrılmaz oldular. Onunlayken herkes adeta herşeyi unutur, düşünceden ibaret bir hal alır ve kendilerini emniyette hissederlerdi. Onun sözleri birer cennet meyvası gibi dizilirdi belleklerine. Hiçbir soruyu cevapsız bırakmazdı. Kimi zaman suskunluğu en güzel cevap olurdu…
Haftalarca genç adamın dükkanı ziyarete gelen konuklarla dolup taştı. Diğer dükkan sahipleri bu durumu kabul etmek istemediler. Kimileri vardı ki genç adamın adının bile anılmasından rahatsız olmaya başladılar…
Bir gün bir grup yaşlı adam, genç adama gelerek sordular: “Biz tanrıya inanıyor ve ona kulluk ediyoruz. Bundan neden zarar görelim?”
Cevap verdi: ”Bilin ki herşeyin var edeni o şey ile birliktedir. Sizi varedeni anlamakla, ötede bir yaratıcıyı kabullenmek farklı şeylerdir. Kendi özünüze dönün. Ötede bir yaratıcı yoktur. Hayata yön veren güç ve bilinç kendi özünüzdedir. Onun dileğidir sizde ortaya çıkan ve şunu bilin ki Onun dileği, sizin seçimlerinizdir.”
Gençlerden oluşan bir başka grup şöyle sordu: “Biz tapınacağımız bir varlık olduğuna inanmıyoruz. Bundan neden zarar görelim?”
Onlara da şu cevabı verdi: “Yemin ederim ki şartlanmalarınız ve bağımlılıklarınız size yolunuzu şaşırtır. Kendinizi bilemiyorsanız, sayısız varlığa tapınmadasınız.”
“Efendimiz!” dedi bir başkası, “Günahtan nasıl arınmalıyız?”
Cevap verdi: “Sınırsızlık her an yeni bir oluştadır. Olanlar Onun dileğidir. Onun oluşlarında iyi ve kötü ayrımı yoktur. Ama siz bu gerçeği hesaba katmamak suretiyle kendi yargılamalarınızla kayıtlı kalırsanız, işte günahı varsayan siz oldunuz!”
“Söyleyin bize o zaman” dediler, “Neden dini emirler var? Neden bir takım şeyler yapmamız isteniyor bizden?”
“Yaşamın anlamını farkediyor musunuz?… Eğer bir ömür baktığınız ve duran gibi gördüğünüz dağların gerçekte sandığınız gibi olmadığını farkederseniz ne yapardınız?… Siz dağların aslında canlı ve bilinçli olduğunu, sizinle dost olduğunu, yaşamlarını dileğiniz doğrultusunda sizinle paylaştıklarını görseydiniz, her isteğinize kulak verdiklerini ve hallerini söylemekte olduklarını işitseydiniz, bu sırla ne yapardınız?…
Peki, herşeyle ayrılmaz bir bütün olduğunuzun tarifi mümkün olmayan güzelliğini görünce, bunu tüm kardeşlerinizle paylaşmak istemez miydiniz?.. Varlığın gerçek yüzünü görmek üzere varolmuşken, bunu farkedemeden boşa geçen bir ömrün pişmanlık ateşiyle yanmalarına seyirci kalır mıydınız?.. Şüphesiz, şu gezegendeki ömürleri sona ermeden, onların da bu güzelliği tadmalarını isterdiniz. Onların bundan mahrum kalmamaları için çırpınan siz olurdunuz… Peki bu güzelliğe ermek isteyen dostlarınıza kendinizi örnek edip, onlara yapmaları gereken önerilerde bulunmaz mıydınız?. Şüphesiz, onlara ağır gelse dahi, duyduğunuz sevgiden dolayı önerilerinizi yapardınız! Ve sizin önerilerinizi onlar emir gibi kabul ederlerse, bunda ne kazanç vardır?..”
Yine sordular, “Herşey Sınırsıza ait ise, Onun adaleti nerede? Neden kimi her istediğine ulaşırken, kimi herşeyden mahrum?”
Cevap verdi, “Tırnağınız size ‘ben niye göz bebeğin olmadım?’ diye sorsa, ne derdiniz?”
“Efendimiz” dedi bir başkası, “Sınırsızlığa ermek için ne yapmalıyız?”
Ona da şu sözleri sıraladı:
“Arayan, aradığını buluncaya kadar, aramayı bırakmasın. Bulunca şaşıracak ve hayran olacak ve her şey üstünde hüküm sürecek..”
Bu sözleri çoğunluğun sıkı sıkıya bağlandığı inançlarına ters geldi. Söyledikleri çevrede duyuldukça, bundan hoşnut olanlar kadar, onu eleştirenlerin sayısı da arttı… Komşuları, Onun artık kendine yeni bir yer bulmasının zamanının geldiğini söylediler. O da onları halleriyle başbaşa bırakarak kısa sürede bu yerden ayrıldı…
Gittiği yerde de çok geçmeden sözleri yayılmış ve yeniden kalabalıklar oluşmaya başlamıştı… Çevresindekilere, onlarla bildiklerini paylaşmanın dışında yapacağı birşey olmadığını belirtiyor ve onları şöyle uyarıyordu:
“Herşey Sınırsızlığa aittir ve her nerede olursanız Sınırsızlık sizinledir. Size açılan bilgiler Sınırsıza aittir. Kendinizde mevcud olanı dışarda aramak sonuçsuz bir uğraştır... Hiçbir kelebeğin kozası dışardan delinmez. Vakti gelen, nasibinde varsa kozasını deler ve kendi sonsuzluğuna kanat çırpar…”
Sözlerini her dinleyen, işittiği her sözde kendine söylenmiş bir anlam bulurdu ve bu anlamları kavradıkça, genç adamın özel olarak kendisine konuştuğunu düşünürdü…
Topluluktan bir kısmı, gezegenlerinde daha önce de benzer erenlerin yaşadığını ve onlara bağlanarak kurtuluşa ereceklerine inanıyorlardı. Bu umutla genç adamın peşini bırakmadılar… Diğer bir kısmı, Onun bir kurtarıcı olarak geldiğini düşündüler. Gezegenlerinde misafir olmasının anlamı bu diyerek etrafından ayrılmadılar!..
Genç adam kalabalığın gün geçtikçe kendisini sıkıştırdığını, daima kendinden birşeyler beklediğini, onlar için yaşamasını, onlar için düşünmesini istediğini farkedince, onlara “artık bildiklerimi size anlatmak işime gelmiyor” dedi ve o ülkeden ayrılıp uzak bir adaya gitmeye karar verdi…
Kimse Ondan ayrılmayı istemiyordu. Ancak, Onun her an kendi varlığının derinliklerine doğru yaptığı yolculuğun kimse farkında değildi…
Ayrıldığı gün kendisini uğurlamaya gelen topluluğa şunları söyledi:
“Dostlarım, bana bildirilen gerçekleri sizinle paylaştım. Ancak, uyanık olun! Hangi bilgi düzeyine ve tecrübeye erişirseniz, erişin, kendi değerlerinizle sınırladığınız yapınıza kulluk etmeyin, o sizin apaçık düşmanınızdır. Bir tanrının olmadığını anladığınızı düşünerek, sonra da benliğinizin O olduğu hayaline düşmeyin. Bilin ki sizden önce nice nesiller buna aldanarak ömürlerini tükettiler. Artık akıllanmalısınız!..
İyi bilin ki bu gezegendeki bağlandığınız değerler aldatıcı ve mağrur edici şeyden başka birşey değildir. Bir oyun, bir geçici zevklenme, bir kendini gösterme, aranızda böbürlenme ve bir çoğalma isteğinden ibarettir…
Dostlarım, tüm insanlar sonsuza kadar yaşayacaksınız. Ölüm yoktur. Ayrılık korkutmasın sizi! Elinizden gelebiliyorsa, sevmeye ve hoşgörmeye bakın! Çünkü ebediyyen, herşeye rağmen sevebildiklerinizle birlikte olacaksınız…
Varlığınızdaki Sınırsızı hatırlayın! Doğrusu, Sınırsızlığı hatırdan çıkarmayarak yaşamına yön verenler üzerinde kayıtlılıkların tasarrufu olmaz. Kayıtlılık ancak onu dost ve rehber edineni aldatır ve yanılgıya düşürmüş olur.”
Ardında şaşkın ve hüzünlü bir topluluk bırakarak oradan ayrıldı. Ama Onun söyledikleri orada olsun olmasın gezegendeki herkesin kulağına erişmişti. Ancak işitenler yine de pek azdı…
Gittiği okyanus ötesindeki adada gece olunca, uzun süreden beri ilk kez yalnızlığıyla başbaşa kaldı ve tüm fakirliğiyle, kendindeki sınırsız zenginliğe yöneldi:
“Ey isimlerle tanımlanamayan Sınırsız varedenim!.. Bana açtığın İlim hazineni herkesle paylaşarak görevimi yerine getirdim ve artık herşeyimle Sana dönüyorum… Ardımda kalan gezegenin gaflet, cehalet ve şiddet dolu olduğunu görüyorum. Hakkıyla değerlendirilemeyen Sınırsız varlığının yukarılardaki bir tanrı gibi algılandığını görüyorum. Mecazlar gerçek sanılıp, gerçeğin kendisi benzetmelerde aranır olmuş. Gönül meyvasının tadı unutulmuş, yaşam kabuktan ibaret kalmış, taklitten başka uğraş kalmamış. Senin katına yükselmek diye tarif edilen hakikat, göğün katlarına çıkmak sanılmış… Senin evini tavaf etmek denen, kutsal beldeye seyahat edip taş duvarın çevresinde dönmek sanılmış… Senden gayrının vücud sahibi olmadığını yaşamak, bedeni aç bırakmak sanılmış… Vererek, herşeyin sana ait olduğunu yaşamak, başkalarına yardımda bulunmak sanılmış… Seni yaşatacak önerilerin, tanrının emirleri gibi pazarlanmaya başlamış… Sana sığınıyorum!.. Açarken bir yandan kendini, gizledin varlığımızdaki Seni. Bildirdiklerimi bildiren Sendin, istediğimi dileyen Sendin, paylaştıklarımı veren Sendin, Senden başka hiçbir şeyim olmadı ve Sana dönüyorum. Tek Sen varsın…”
Onun bu sözleri o gece tüm insanların kulağına erişti… Ancak işitenler yine pek azdı…
Ardında bıraktığı doğduğu kutsal şehirde, çok geçmeden Onun hakkında efsaneler yaratılmaya başlandı… Mucizeler yaratan bir adam olduğundan, son yol gösterici olduğundan ve hatta Onun gezegenlerine inmiş tanrının oğlu olduğundan bahsediliyordu… Bunlar olurken, şehir gün geçtikçe canlılığını ve güzelliğini kaybediyordu… Bir süre sonra, artık ne o eski çarşı, ne de müşteriler yoktu ortalarda…
Uzun bir aradan sonra genç adam doğduğu şehre beklenmedik bir ziyaret yaptı ve dükkanına uğradı. Geldiğini duyan kalabalık tekrar onun dükkanının önüne yığıldılar. Ona bir kez dokunabilmek, hiç değilse bir kez görebilmek için gözyaşları döktüler… Dükkanın bu kadar insanı alması imkansızdı. Ondan yine kendileri için birşeyler istemekten geri duramadılar. Bizim için dua et dediler, bizim için iste… Ona erişmenin Sınırsıza erişmek olduğu düşüncesindeydiler…
Genç adam dükkanın önüne çıkarak biriken kalabalığa seslendi:
“Sınırsız Tek ismiyle işaret edilen, tüm varlığın üstünde, herşeyden aridir. O, varettiği alemlerle tanınmaktan beridir… Bilin ki, Ona ait diye bilinen tüm özellikler, gerçekte sizde bulduğunuz özelliklerdir. Oysa Onu, Onun varettikleriyle bulamazsınız...
Şimdi size soruyorum: Kendinizde varsaydığınız bireysel bilincinizin ötesinde, herşeyi dilediği gibi oluşturan Tek bir güce inanıyor musunuz?.. “
Topluluk sessizce bekledi…
“Tek’in takdiriyle ve dilemesiyle yarattığı olaylar içersinde yaşadığınızı kabul ediyor musunuz?”
Sessizlik devam etti…
“O halde yaşamda yersiz ve yanlış hiçbirşey olamaz!.. Karşılaştıklarınızın sizi üzmesine, sıkmasına izin vermeyin ki gerçeği değerlendirmekten mahrum olmayasınız. Mutsuzluğu feda edin ve mutlu olun… Sizi yakan ateşi söndürecek ve her türlü nimete erdirecek olan, Sınırsız Tek’e inancınızdır..
İnsanları, sorumluluklarınızı üzerine atmak için kral veya put yapmayın! Ben de sizler gibi sıradan bir insanım. Sizi hiç bir fani kendi gerçeğinize erdiremez! Zamana ve yeniliklere ayak uydurun! Zamanın gerekleri öğretici ve öğrenen ikiliğini sona erdirmiştir. Geçmişten duyduğunuz hayali yaşam tarzlarıyla gerçeğe ereceğinizi sanmayın! Bilin ki size değerli gelen her şey hayali tanrınızdan kaynaklanmaktadır…
Size, bildiklerinizi uygulamaya koymayı, taklidi bırakarak gerçekçi olmayı tavsiye ediyorum. Sonsuza dek, sadece bu gezegendeki yaşam sürenizde değerlendirebildiğiniz özelliklerinizle yaşayacağınızı hatırdan çıkarmayın! Dileyin ve dileğinizin gerçekleşmesi için çalışın! Güzellikler sözlerde kalmasın, sizde hayat bulsun…”
Bu sözler o anda tüm gezegene yayılan bir sesleniş gibi duyuldu… O günden sonra kimse Onun düşüncelerinden başka bir gerçek düşünmedi, düşünemezdi… Zira Onun inancı böyleydi ve O’nda dile gelen inanç, varlığa şeklini veren inancın ta kendisiydi…
Ahmed Bâki
21 Haziran 1998
Filibeli Ahmed Hilmi'nin "Amak-ı hayal" adında bir şaheseri var. Çok daha güzel, çok daha faydalı kitaplar okudum ama, hiçbir kitaptan bu kadar zevk almadım. Hayatımın en dalgalı döneminde, bir yazgünü akşamüstü okumaya başladığım bu kitabı gece yarısı bitirmiştim.
Uzun lafın kısası, herkese tavsiye ederim.
Kitapta geçen her paragrafı buraya yazmak isterim aslında; ama öyle bir yeri var ki, ...
Kahramanımızın bir rüyasında, gelmiş geçmiş bütün filozof ve peygamberlerin toplandığı bir salonda, herkes sırayla mutluluğun tarifini yapıyor. Toplantıyı yöneten şahıs, en son söz alıyor ve yaklaşık olarak şöyle diyor:
"Hayatta mutlu olmak istersen, hayatı olduğu gibi kabullenip, daha iyiye götürmek için çalış."
Bu hikayeyi tekrar aklıma getiren; geçenlerde okuduğum güzel bir söz. O da şöyle diyor:
"BUGÜN, HAYATIMIN GERİ KALAN KISMININ İLK GÜNÜ"
Evet, her yeni güne bu sözle başlayan, gün içinde kendini ve yaladığı dünyayı güzelleştirmek için çalışan, yapacak hiçbirşey bulamadığında da "İki günü aynı geçen zarar etmiştir." sözünü hatırlayıp yapabileceği birşeyler olduğunun farkına varan insan, mutlu insandır.
naylon vicdan
21-02-2006, 17:39
bu kaba saba, hoyrat dünyada ve bu dünyanın çılgın "müritlerinin" arasında ne zaman bunalsam tasavvufun ipek kucağına sığınırım.
1) farzları noksansız yerine getirmek, 2) haram kılınan şeylerden kaçınmak, 3) allah için mütevâzî olmak, 4) müslüman kardeşlerine eziyet etmekten sakınmak, 5) iyi ve kötü herkes için hayır isteyen olmak, 6) allahü teâlânın mağfiretini arzulamak, 7) her işte ve her hâlükârda allah rızâsını gözetmek, 8) öfkeyi, gurur ve taşkınlığı, zulüm ve haksızlığı, üzücü ölçüde mücâdeleyi terketmek, 9) kendi kendine nasîhatçı olmak, nefsi terbiyeye çalışmak, 10) ölüme bilerek hazırlanmak."
şu on şey bedeni korur:
1) gözleri haramdan ve lüzumsuz şeylerden korumak, 2) dili zikre alıştırmak ve bunu îtiyâd hâline getirmek, 3) nefis muhâsebesi yapmak, günlük hayâtı bu ölçü içinde sürdürmek, 4) ilim öğrenmek ve öğrenilen ilmi faydalı olacak şekilde kullanmak, 5) edeb ve terbiyeyi her yerde ve herkese karşı muhâfaza etmek, 6) bedeni, dünyânın faydasız işlerinden kurtarıp, dünyâ ve âhiret için faydalı işlerde kullanmak, 7) insanlarla haşır-neşir olmamak, kalbi geliştirmek, düşünceyi berraklaştırmak, zekâyı işletmek için uzlete çekilmek, 8) nefis ile kıyasıya mücâdele etmek, 9) çokça ibâdet etmek, 10) peygamber efendimizin sünnetine uymak.
şu on şey bedenin şerefidir:
1) tevâzu içinde yumuşak huyluluk, 2) hayâ ve edep, 3) ilim, 4) haram ve şüpheli şeylerden kaçınmak, gönül rahatlığı içerisinde ibâdetleri hatâsız yapmaya çalışmak, dünyâ şatafatına değer vermemek, 5) her işte, atılan her adımda allahü teâlâdan korkmak, 6) güzel ahlâk, 7) başa gelen belâ ve musîbetleri yüklenmek, sabrı dayanak yapmak, 8) halk ile iyi geçinme yollarını, idâre etmek çârelerini bilip yürütmek, 9) öfkeye mâni olmak, 10) dilenmeyi terketmek.
şu on şey insanın maddî ve mânevî yapısını tahrib eder:
1) dînine önem vermeyen kimseyle arkadaşlık etmek, 2) hayırlı ve yararlı kişilerden ayrılmak, onlarla dostluk kurmamak, 3) nefsin isteklerine boyun eğip onun peşine takılmak, 4) islâmiyetten uzaklaşmak, 5) dinden olmayan şeyleri din adına uydurup dîne sokan kimselerle oturup kalkmak, 6) dünyâ ve âhiret için yararlı olmayan şeylerle uğraşmak ve bu tür şeyleri arzulamak, 7) halkı kötü zan altında tutmak, 8) üstünlük taslamak, 9) dünyâlıktan yana üzüntüye kapılmak, 10) âhireti düşünmemek.
on şey insan varlığını öldürür:
1) terbiye azlığı, 2) cehâlet çokluğu, 3) halktan nîmet beklemek, 4) şehvet azgınlığı, nefis kudurganlığı, 5) baş olma sevdası, 6) dünyâya lüzumundan fazla meyletmek, 7) allahü teâlâ katında nefis ile dostluk kurmak, 8) çok yemek, 9) çok uyumak, 10) kalabalığa uymak.
on şey insanı aşağılık yapar:
1) öfke ve hiddet, 2) kin ve nefret, 3) büyüklenme, 4) zulüm ve haksızlık, 5) inat yollu mücâdele, 6) cimrilik, 7) başkasına ezâ ve cefâ etmek, 8) mümin kardeşine saygısızlık, 9) kötü huy ve fenâ ahlâk, 10) insaf ölçülerini aşmak.
selçuk efendi
21-02-2006, 18:51
Filibeli Ahmed Hilmi'nin "Amak-ı hayal" adında bir şaheseri var. Çok daha güzel, çok daha faydalı kitaplar okudum ama, hiçbir kitaptan bu kadar zevk almadım. Hayatımın en dalgalı döneminde, bir yazgünü akşamüstü okumaya başladığım bu kitabı gece yarısı bitirmiştim.
Uzun lafın kısası, herkese tavsiye ederim.
Kitapta geçen her paragrafı buraya yazmak isterim aslında; ama öyle bir yeri var ki, ...
Kahramanımızın bir rüyasında, gelmiş geçmiş bütün filozof ve peygamberlerin toplandığı bir salonda, herkes sırayla mutluluğun tarifini yapıyor. Toplantıyı yöneten şahıs, en son söz alıyor ve yaklaşık olarak şöyle diyor:
"Hayatta mutlu olmak istersen, hayatı olduğu gibi kabullenip, daha iyiye götürmek için çalış."
....
aslını koyayım dedim.. kaynak: ekşi sözlük...
"dalmışım... çok büyük bir sarayda, çok küçük bir pencerenin önündeydim. bu pencereden içine binlerce kişiyi alan geniş bir odayı görüyordum. odanın çevresi, benimki gibi küçük küçük pencereler ile doluydu. her birine bir adam oturmuş, bu odayı seyrediyorlar idi. odada, zümrütten, yakuttan yapılmış kürsülere kurulmuş, başları taçlı, çoğuğunun yüzleri peçeli, heybetli ve vakur zatlar bulunmaktaydı.
kürsülerin bir kısmı diğerlerinden daha yüksek ve değerli taşlardan yapılmış olup, bunların ortasında hepsinden daha yüksek boş bir kürsü göze çaprıyordu. bu kürsülerde oturan zatlardan biri ayağa kalkarak:
-beşeriyet gelmiş, bizden bir sual sorucakmış; müsade ederseniz gelsin, dedi.
orada bulunanlar münasip gördüklerini beyan ettikten sonra ilk konuşan zatın emri üzerine beşeriyet odaya kabul edildi.
beşeriyet namındaki bu adam, sefil ve hastalıklı bir zavallı idi. giydiği eski püskü elbiseler, sarı ve bitkin çehresi, mecliste bulunanlar ile tam bir tezat teşkil ediyordu. başkanın vekili bu sefile hitaben:
- ey beşeriyet, otur, rahat et ve sorunu sor! dedi.
beşeriyet oturmadı.
- oturup rahat etmek mi? yazıklar olsun! sanki yüz binlerce senedir oturacak, rahat edecek vakit mi buldum! bir taraftan geçim derdi, bir taraftan vücuduma musallat olan bin türlü hastalık, bende oturup dinlenecek vakit mi bırakıyorlar? bu kadar perişan, bu kadar zavallı iken bile intiharı göze alamıyorum. ben alçağın biriyim! hem de çok... diye feryat etti.
beşeriyet hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. son derece müteessir olan meclistekiler, hazin bir sessizliğe gömülmüş idi. bütün üyeler onun acı ve üzüntüsünü paylaşıyormuş gibiydiler. başkan vekili:
- mesele tahmin ettiğimizden de büyük! çözüme kavuşturulması ise başkanımızın gelmesine bağlı, dedi.
beşeriyet:
- hiç değilse bu kadar sefalete neden maruz kaldığımı, neden intihar etmediğimi bir anlasam...
meclistekilerden biri ayağa kalkarak:
- izin verirseniz, şu zavallıyı teselli etmeye çalışayım, dedi. herkesin rıza göstermesi üzerine şunları söyledi:
ya rab! hayâtta nedir bu lezzet?
hayâta rabt eden bu garip kuvvet!
hayât ki bî-bekâ, pür-derd ü keder.
yine emel o; nedir bu hikmet?
bir an bırakmaz insânı rahat,
bin türlü âlâm, derd-i maîşet,
çocukluğunda ağlar beşikte,
feryadla geçer o vakt-i ismet,
civânlığında bin türlü âmâl,
şeyhûhetinde bin türlü mihnet,
vakt-i ecelde mâzî bir an,
bir an için mi bunca sefâlet?!
hâtifî bir ses verdi cevâbı,
dedi: hayâtta bu zevk ü kıymet,
âkiller için seyr-i bedâyi’,
câhiller için yemekle şehvet.
beşeriyet bir ah etti ve:
- doğru!... doğru!... bana söyleyin! yalvarırım, merhamet edin de bana söyleyin! madem hayattan nefret ediyorum, hiçbir zevk alamıyorum, o halde saadet nedir? lütfen, bunu bana söyleyin! diye yalvardı.
tam o sırada başkan geldi. meseleyi anladı ve oradakilere:
- buyurun, şu dertlinin derdine derman olun, dedi.
mecliste bulunanlardan bazıları söz alıp şöyle dediler:
cenab-ı halil [hz. ibrahim]:
- saadet; çalışmak, kazanmak, kazancını da insanlarla paylaşmaktır.
cenab-ı kelim [hz. musa]:
- saadet, nefsi, arzu, istek ve ihtiras firavun’undan kurtarmaktır.
cenab-ı adem [hz. adem]:
- saadet, şeytana uymamak ve `havva’ya aldanmamaktır.
konfüçyüs:
- saadet, bir tencere pirinç pilavına tüm lezzetleri sığdırmaktır.
eflatun:
- daima yüce ve manevi değerleri düşünmektir.
aristo:
- mantık! işte saadet budur!
zerdüşt:
- saadet, karanlıkta kalmamaktır.
brahma:
- saadet mi? herkesin zannı ne ise, işte onun tam tersidir.
`cenab-ı mesih [hz. isa]:
- saadet, maziyi unutmak, içinde bulunduğumuz ani iyi değerlendirmek, geleceği de düşünmemekle mümkündür.
hz. lokman:
- insanlar bu kelimeyi hasret duyup da elde edemediklerini sözle ifade edebilmek için icat etmişlerdir!
hızır:
- saadet, ihtirasın giremediği gönüllerde, bazen şimşek gibi çıkan bir hayattır!
bu sözler üzerine buddha öfkeyle ayağa fırlayarak:
- ey beşeriyet! saadet, hiçliğin güzel isimlerindendir! nirvana! ey beşeriyet! nirvana! dedi.
beşeriyet kendini kaybedip güçsüz bir halde yere yığıldı.
- oh... hangisi? hangisi? diye mırıldandı.
o zaman başkan ayağa kalkarak:
- ey beşeriyet! saadet, hayatı olduğu gibi kabul edip zorluklara göğüs gererek ıslahı için çaba göstermektedir, dedi.
beşeriyet ayağa kalktı ve:
- fahr-ı alem efendimiz! beşeriyet’in dertlerini anlayan ve bu dertlere merhem olan sadece ve sadece sensin! dedi. "
Bugünden itibaren, fırsat buldukça "Vahdet-i Vucud" edebiyatından seçtiğim yazıları burada paylaşacağım. Doğal olarak, yazıların büyük bölümü Muhyiddin Arabi'den, ve en önemli eseri Fususul Hikem'den alıntı olacak. Eleştirilerinizi bekliyorum. Muhyiddin Arabi'den ilk yazı:
Sınama amaçlı belalar, insanın Allah katındaki mertebesine göre inerler.Peygamber Efendimizin sav. şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Allah bana verdiği belaları başka hiçbir Nebi’ye vermemiştir.”
Bu hadis bir alime sorulmuş ve denilmiş ki:
-Eyyub ve Zekeriyya gibi Nebiler (Selam üzerlerine olsun) çok daha büyük musibetlerle sınanmışlardır. Rasûlullah sav. bu tür belalardan hiç biriyle sınanmamış. O halde Hz. Peygamber sav. in uğradığını belirttiği bu musibet hangisidir?
Bu alim şu cevabı vermiş:
-Hangi bela Rasûlullah sav. in başına gelen beladan daha büyük olabilir? Allah O’nu ; “Kabe kavseyn ev edna” makamına yükseltip vasıtasız konuşarak vahye muhatap ettikten sonra şu aşağı aleme hitap etmesi için indirmesinden daha büyük bela var mı? Hiçbir Nebi, Hz. Rasûlullah’ın sav. uğradığı bu belanın benzeri görülmemiştir.
Bir gün senin ağladığını görmüş. O ve orada bulunup ağladığına tanık olan başkaları , ağlamanın sebebini sormuşlar. Sen şu cevabı vermişsin:
“Otuz seneden beri inandığım bir mesele vardı.Biraz önce karşıma çıkan bir delil sayesinde bu meselenin benim inandığım gibi olmadığını anladım.Bu yüzden ağlıyorum.Şimdi oluşan kanaatimin de önceki gibi olmasından korkuyorum!..”
Bu senin sözündür. Aklın ve fikrin mertebesini bilen bir kimsenin sükunet bulması veya rahat etmesi imkansızdır. Özellikle Allah’ı bilme hususunda. Kişinin Allah’ın mahiyetini gözlemle, ilmi nazarla bilmesi imkansızdır.
M.A.
Bugünden itibaren, fırsat buldukça "Vahdet-i Vucud" edebiyatından seçtiğim yazıları burada paylaşacağım. Doğal olarak, yazıların büyük bölümü Muhyiddin Arabi'den, ve en önemli eseri Fususul Hikem'den alıntı olacak. Eleştirilerinizi bekliyorum. Muhyiddin Arabi'den ilk yazı:
Sınama amaçlı belalar, insanın Allah katındaki mertebesine göre inerler.Peygamber Efendimizin sav. şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Allah bana verdiği belaları başka hiçbir Nebi’ye vermemiştir.”
Bu hadis bir alime sorulmuş ve denilmiş ki:
-Eyyub ve Zekeriyya gibi Nebiler (Selam üzerlerine olsun) çok daha büyük musibetlerle sınanmışlardır. Rasûlullah sav. bu tür belalardan hiç biriyle sınanmamış. O halde Hz. Peygamber sav. in uğradığını belirttiği bu musibet hangisidir?
Bu alim şu cevabı vermiş:
-Hangi bela Rasûlullah sav. in başına gelen beladan daha büyük olabilir? Allah O’nu ; “Kabe kavseyn ev edna” makamına yükseltip vasıtasız konuşarak vahye muhatap ettikten sonra şu aşağı aleme hitap etmesi için indirmesinden daha büyük bela var mı? Hiçbir Nebi, Hz. Rasûlullah’ın sav. uğradığı bu belanın benzeri görülmemiştir.
Yüce Allah'ın Peygamberimizle yapmış olduğu tatbikata "bela" olarak bakmak hatalı olur. Her Peygamber ve Veli de olduğu şekliyle "imtihan" desek daha doğru bir değerlendirme olur. Kaldı ki Peygamberimizdeki imtihanlar Onun "hatmul enbiya " makamı sırrından dolayı daha ileri olmuştur.
Efendimizin "Kabe kavseyn ev edna" dan dünya yüzüne indirilmesi önce biz Ümmet için bir Rahmettir. O "rahmeten lil alemin" değil midir ?
Kaldı ki Efendimizin makam ve tatbikat itibarı ile göklerde veya dünya yüzünde bulunmasının kendisi açısından hiçbir farkı olmaması gerekir. Ondaki HAKK yakınlığı o derece ileriydi ki göklerde de yerde de yine "KENDİSİ" idi. Şefaatini umarız.
selçuk efendi
07-03-2006, 11:17
(Sn. Abdi, Rasülullah'ın lafzında belaa olarak geçen kelimenin yerine imtihan demenin ne gibi bi getirisi var anlamadım... ama Rasülullah'ın kullandıı ya da Kuran'da geçen kelimelerin yerine başka kelimeler kullanmak yanlış olacaktır kanaatimce.. çünkü gördüüm kadarıyla, cümlelerde kullanılan kelimeler bilemeyeceğimiz kadar özenle seçilmiştir.
belaa; bildiim kadarıyla sıkıntı veren şey demektir... bunun yerine deneme, sınama anlamına gelen imtihanı kullanmanın bi manaasını göremiyorum ben... Bu bölüm burda bitti...)
Yanlış hatırlamıyosam şöyle bi hadis vardı:' Allah en büyük belaayı peygamberlere, sonra velilere, sonra müminlere....verir'... bu sözdeki belaa kelimesi yerine akıl kelimesini koysak biraz daha farklı bakabiliriz bu konuya..
* Arapça kelimelerin Türkçe kullanımında "galat" dediğimiz olay vardır.
Yani orjinaldeki anlamın "kayarak" farklı anlaşılması şeklinde.....bela ; Arapça sözlükte "ceza" anlamına gelebilmekte..imtihan ise yetiştirme ya da terakki amaçlı tatbikatlar olarak anlaşılması daha uygun.
Yüce Allah'ın peygamber ve Velilerindeki tatbikatı ceza değil yetiştirme amaçlı tecellilerdir.. Dolayısıyla "imtihan " kelimesi kullanmak daha uygun olur.
Tasavvufta kullanılan Arapça-Farsça orjinli kelimeleri ve terimleri günümüz Türkçesine yalın bir tercüme ile kullanmak mübalağa etmiyorum nerdeyse imkansız gibidir.
Yazdığım yazıda salt tercüme konusundan öte ilim ve bilgi vardır.Fefhem!
...
Kaldı ki Efendimizin makam ve tatbikat itibarı ile göklerde veya dünya yüzünde bulunmasının kendisi açısından hiçbir farkı olmaması gerekir. Ondaki HAKK yakınlığı o derece ileriydi ki göklerde de yerde de yine "KENDİSİ" idi. Şefaatini umarız.
Değerlendirmeniz doğrudur, ancak alıntı yaptığım yazar, Muhyiddin Arabi, "kendisi" değilse bile, "kendisi" ile naz-niyaz makamına ulaşmış, yazdıklarıyla binlerce kişiyi de ulaştırmış bir veli.
Hem, sizin bakış açınızla yazılsaydı, bir başkası da çıkıp "kimden kime neyin imtihanı, Allah sevgilisini mi imtihan ediyor yoksa kendini mi" diyebilirdi.
Saygılar...
*Evet...kendinden kendine...madem ki "La mevcude HU".......tatbikat kendinden kendine..
siz başlıkta yazmışsınız " Vahdeti vücud" yani vücud-u İlahide Tevhid var değil mi?
Madem ki Tevhiddeyiz O halde HAKK'tan gayri bir mevcud olmaması icap eder..bu söz Vücud yönüyledir ..tatbikat ve makamlar yönüyle ise namütenai....
Hz.Mevlana buyurur:
"Ey varlığıyla TEK, tecellileri ile namütenai(sayılamayacak kadar çok) Tanrı !
herkese iyi anlamalar dilerim gönüllerde dolaşan SIR adına niyazımız O'nadır .
selçuk efendi
07-03-2006, 15:11
sn. Abdi, arapça'da cezaa bildiim kadarıyla 'karşılık' anlamında kullanılmaktadır(Türkçemizde halkın kullandıı kötü anlamda diil)... ben gene anlam veremedim, kusuruma bakmayın...
"Vahdeti Vucud" dan ne anladığımız, kişilere ve bakış açılarına göre değişiklik gösterebilir. Hallac-ı Mansur ve Muhyiddin Arabi'den sonra yan kavramlar olan "Vahdet-i Mevcut" ve "Vahdet-i Şuhud" da savunulmuştur. Farklı başlıklar altında anlatılan genellikle aynıdır. Ancak "kepsi kendisi" diyecek kadar basit bir konu olmadığına inanıyorum. Abdülkadir Geylani ve Pir Abdulehad Nuri'den birkaç satır yazarım müsait olduğumda.
Bela ve imtihan konusunda, kavram kargaşasına girmeden, size şöyle basit bir denklem sunuyorum: Bela vermeyeceğiniz kadar yakın olduğunuz birini imtihan eder misiniz?
Saygılar...
selçuk efendi
07-03-2006, 17:33
sn. forexit zaaten hepsi kendisi diyen vahdet-i vücut kavramını diil, panteizm görüşünü dillendiriyodur.. vahdet-i vücutta gözden kaçırılmaması gereken şey: 'Allah alemlerden ganiidir' aayetidir... ama Hallac-ı mansur yannış bişiy mi söylemiştir? hayır... Rasülullah bilinçli bi şekilde 'Beni gören Hakkı görmüştür' demiştir... tabii ki yorumlar çok deyişik... Aziz nesefi(idi gaalibaa)'nin dedii gibi: Varlık tektir ama mertebesi çoktur...
sn. Abdi, arapça'da cezaa bildiim kadarıyla 'karşılık' anlamında kullanılmaktadır(Türkçemizde halkın kullandıı kötü anlamda diil)... ben gene anlam veremedim, kusuruma bakmayın...
Hayır öyle değil:
Arapçadaki "bela" kelimesinde Türkçedeki ceza anlamı vardır.
Ben Arapçadaki ceza kelimesini kullanmadım. Arapçadaki "ceza" kelimesi Türkçede "karşılığı olan" anlamına gelir. Ama bu kelime Türkçede galat olarak ceza anlamında kullanılmaktadır.
Hz. Muhyiddini arabi'den sadır olan Vahdet-i Vücud kelimesi muhakkak ki ilahi emir iledir ve doğrudur. Kişilerin bu kelime-i mühimmeden ne anladığı değil Hakkın muradının doğru olarak anlaşılmasıdır ki bu da İlahi vücudda Tevhid varlığına işaret ve imandır. "La mevcude illa HU" zikri bu sırrı azime işaret eder.
Vahdeti şuhud kelimesi gibi vesair kelimeler Hz. Muhyiddine ait olmayıp birtakım zahir ehlinin teviline dayanır. Tevhit lisanı değil "ikilik" lisanıdır. Malum şuhud için bir şahid bir de meşhud lazım gelir.
Yüce Allah'ın peygamber ve velilerini imtihanı onları yıkmak için değil yapmak içindir. Cümle kullar Hakkın terbiye ve yetiştirmesine muhtaçtır.Niketim Hz.Musa Peygamberin Hz.Hızır ile olan kıssası malumdur gözüm canım.
Vennihaye; Cenabı Peygamber Efemdimiz buyurdular " Beni Rabbim terbiye etti ya ne güzel terbiye etti"
*Panteizm denen fikir İşlam Evliyasına ait olmayıp birtakım müsteşriklerin Hz.Muhyiddin telifatını okuyup ben de anladım kabilinden sözleridir ki ilahi bilgiye asla uymaz.
"Allah alemlerden Ganiidir" anlaşıldığı gibi "Makam" itibarıyladır. Çünkü Allah makamı "tenzih" makamıdır.Yoksa vücüd itibarıyla değil. Hepimiz Hakkın vücudu içindeyiz. O bizi sarmıştır."Varlık tekdir ve mertebesi çoktur" sözü İlahi varlığın TEK ama tecelli ve görünmelerinin çok olduğunu anlatan doğru bir sözdür.
Cenabı Peygamberimizin "men reani real Hakka" Hadisi Şerifleri çok meşhurdur ki elHakk doğrudur.
mystified
07-03-2006, 19:57
Mevlana Hazretlerinin Fih-i Mahfih'inden:
Allah(cc.)insanı yaratmak istediği zaman enbüyük meleklerinden birtanesine kendisine yeryüzünden toprak getirmesini emreder.Melek yeryüzüne varır, yeryüzü yaratılacak insanın fenalıklar,günahlar işleyeceğinden haberdar olduğu için gelen meleğe öyle yalvarır ve ağlarki melek dayanamaz geri döne.Allah(cc.)meleğe getirmekle yükümlü olduğu topragı sorar o da yeryüzüyle arasında geçen olayı anlatır.Allah daha sonra ikinci meleğini gönderir.O da aynı şekilde döner.Allah(cc) bu sefer üçüncü meleğini gönderir.3. melek yeryüzüne vardığın da yeryüzünün yalvarışlarını dinlemez bir avuç toprağı çeker alır.Allah'ın katına vardığında yüce Allah - Madem insan için toprağı sen getirdin insanların canınıda sen alacaksın der-Melek:-Nasıl olur Yarabbi bütün insanlar bana düşman olurlar beni lanetlerler der.Allah da- Ben onlara ölüm için musibetler,hastalıklar sebepler vereceğim der.Ve ogünden beri de Azrail insanların canını almaya memur kılınır
mystified
07-03-2006, 20:02
yine Mihfi Mahfih den:
Niye insan musikiye ihtiyaç duyar?
Allah(cc.) Hz.Adem'i topraktan yaratıp ruh üfledikten sonra yanına bir melek sokularak kulağına Allah ismini öyle güzel söylerki insanoğlu ogünden beri bu sesi arar
selçuk efendi
07-03-2006, 20:06
bir de gözden kaçmaması gereken birşey tasavvuf ve din(tam olarak diyemezsek de) çoonlukla mecazdır... mecazlarda boolmayıp somutta ne anlama geldiini anlamak gerek diye düşünüyorum... gücümüzün yeteceei var, yetmeyeceei var; o da ayrı:)
mystified
07-03-2006, 20:21
Bedir savaşından sonra elde edilen ganimetlerden birtaneside büyük bir hurma bahçesiymiş.Efendimiz Hazreleri(SAV) Sahabeden birini bu bahçeye geceleri kimse girmesin diye bekçi olarak tayin eder.Gece olur sabaha karşı Sahabe hurma bahçesine hırpani kılıklı yaşlı birinin hurma çaldığını görür ve yakalar.Adama :-seni Efendimiz Hazretlerine teslim edeceğim hurma çaldın -der yaşlı adam aç ve evinde kendişini bekleyen küçük çocukları olduğunu söyler Sahabe nin yüreği dayanmaz yaşlı adamı bırakır.Olayı Efendimiz Hazretlerine anlatır Kendileri birşey demez.Aynı adam ikinci ve üçüncü gecede gelir üçüncüsünde dayanamaz yaşlı adamı Efendimiz Hazretlerinin yanına götürmeye karalıdır.Yaşlı adam Sahabeye.-Sana bir nasihat versem beni bırakırmısın der.O da peki der,yaşlı adam:Şeytanın sana yanaşmasını istemiyorsan Ayet el Kürsi yi oku der.Sabah olur Efendimizin yanına varır Sahabe birşey demeden Efendimz Hazretleri :Seni üçgecedir ziyaret eden şeytanın ta kendisidir senden onun ağzından en hoşlanmadığı şeyi duydun der.
yine bir hadise göre Efendimiz Hazretleri(SAV) şöyle buyurmuştur:
-Herşeyin bir zirvesi vardır.Kur'an ın zirvesi Bakara Süresi,Bakata Süresinin zirveside Ayet el Kürsi dir-
selçuk efendi
07-03-2006, 20:29
evet, ayrıca deccal'in şerrinden korunmak için de sürekli okumak ve anlamını da özümsemek gerekir... çok uzak olmadıı için de acele etmekte fayda var...
*Tasavvuf kelimesi Ulemayı zahiriyenin icadı ile kullanılan bir kelimedir. İlahi ilim ve bilgiden nasip alan gönüller "maneviyat" ya daha ileri "hakikat" andan da ileri "hakikatül hakayık" kelimelerini kullanmışlardır.
"Allah yakınlığı" mecaz olmayıp hakikatin ta kendisidir. Evliya menkibeleri okumakla değil Hakkın yetiştirmesi ve tatbikatı ile anlaşılır. Bu da nasip meselesidir.
Cenabı Peygamberimizin "men arefe nefsihi fekad arefe rabbehu" yani "Nefsini bilen Rabbini bildi" ilahi beyanları malumdur gözüm canım.
Kim ki nefsini ilahi terbiye ve tatbikat ile bildi ,anladı, idrak etti,Nefsin Hakka ait olduğunu, nefisten de Hakkın göründüğünü ,Hakktan gayri bir nefsin olmadığını idrak etmiş oldu.
Bu derin yazılar niçin forumlarda yazılır çizilir diye bir soru akla gelebilirse şöyle cevap verilir:
Nihayete birşey kalmamıştır.Nihayetten murat "kıyameti kübra" olsa gerektir. Ahir zaman Peygamberi Efendimizin ilahi beyanları bir bir gerçekleşmektedir. Dünya hayatının şu son günlerinde İlahi ilim ve bilgiden kimi haberdar edebilirsek bir gönül aydınlatabilirsek ne mutlu kabilinden yazılıp çizilmektedir.
Herkese iyi anlamalar dilerim.
selçuk efendi
08-03-2006, 10:58
Hikâye, günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce yaşadığı kabul edilen ünlü Lao Tzu zamanında eski Çin’de geçer:
Köyün birinde çok fakir yaşlı bir adam varmış. Ancak adamın öyle dillere destan güzel bir beyaz atı varmış ki krallar bile onu kıskanırmış. Krallar at için ihtiyara hazineler teklif edermiş ama adam atı satmaya yanaşmazmış. Her seferinde “Bu at, bir at değil benim için. Bir dost. İnsan dostunu satar mı!” dermiş hep.
Derken bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Bütün köylü ihtiyarin başına toplanmış. “Seni ihtiyar bunak! Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Çok yazık!Eğer satmış olsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler.”
İhtiyar, “karar vermek için acele etmeyin” demiş. “Sadece 'At kayıp' deyin. Çünkü gerçek bu! Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç! Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.”
Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Zaten onu hep biraz kaçık buluyorlarmış. Ama aradan onbeş gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki oniki vahşi atı peşine takıp getirmiş.
Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler. “Babalık” demişler. “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için.”
“Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu! Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç! Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz tüm kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?”
Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama içlerinden “Bu herif sahiden gerzek,” diye geçirmişler.
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul simdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.
“Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler.
İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. “O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu! Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru! Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.”
Birkaç hafta sonra, ülke savaşa girmiş ve düşman kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarin kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş.
Köylüler, gene ihtiyara gelmişler. “Gene haklı olduğun kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması talihsizlik değil, şansmış meğer.”
“Siz erken karar vermeye ve yargılamaya devam edin” demiş, ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”
selçuk efendi
08-03-2006, 11:01
hazır ayet-el kürsii'den ve deccal'den bahsetmişken, bu konuyla ilgili yazılmış hisse.net aailesiyle paylaşmak istediim bi yazı var:
Eğer, Hazreti Muhammed aleyhisselâm'ın bahsetmiş olduğu, bu nesil kıyâmetinin küçük alâmetleri tamamlanmış ve sıra büyüklerine gelmiş ise...
Eğer, asırlarca evvel bahsedilen ve İbrahim Hakkı’nın “Marifetname”sinde söz ettiği 26 bin senelik dünya dengelerinin değişme süreci bu yüzyılda tamamlanacak ise...
Eğer, hicri tarihle her yüzyılın başında gelen “müceddid”, bu defa “son müceddid” olarak 1401-1410 yılları arasında gelmiş ve lâkabı “el Mehdi” ise... Ancak, belirtildiği üzere Mekke’de bir hac döneminde açığa çıktıktan sonra tanınacaksa...
Bilelim ki...
"Mehdi"nin aşikâr olması öncesi nasıl "mehdiyet devri ilmi" yeryüzünde açığa çıkmakta ise, daha önce de belirttiğim üzere, "Deccal'ın zahir oluşu öncesi "deccaliyet devri uygulamaları" da aynı şekilde günümüzde dünya üzerinde yaşanmaktadır. Artık sıra kişiliklerin âşikâr olmasına gelmektedir.
Haber verildiği üzere “cinler yeryüzünde istisnasız tüm insanlara görünecek” uzaylı bir tür kimliği ile bir zaman sonra; ve Rasûlullah aleyhisselâmın haber verdiği, “Mesih DECCAL” lâkaplı insanlığın TANRI(!)sı olduğunu iddia edecek yalancı TANRI (Mesih) ortaya çıkacaktır!. Ardından da Hazreti İSA aleyhisselâm hadislerde belirtilen şekilde açığa çıkacaktır.
“Gökten taş yağacak” diye işaret edilen meteor yağmuru; “doğuda batıda ve ortada meydana gelecek üç yer batması”; depremlerin büyüklüklerinin ve sayılarının artması gibi olaylar ertesinde bir şekilde açığa çıkacak olan “cin”ler ne şekilde Deccal’ın ordusu işlevi görecekler bunu yaşayanlar görecek eğer nasiplerinde varsa...
Şimdi burada kısa bir açıklama yapmak istiyorum...
“Cin” kelimesi “insan gözünün göremediği varlıklar” anlamında kullanılmıştır genel olarak. Bu genel manası ile de “insan gözünün tespit edemediği tüm bilinçli varlıklar” bu kapsamda kabul edilmiştir. İster Dünya üzerinde yaşayanlar olsun, ister Güneş sistemi içinde veya ötesinde olsun!. Abdülkerim Ceyli “İnsan-ı Kâmil” adlı eserinde 7 katmandaki 7 farklı tür “cin”den söz eder. Bunların bir türünden birini Rasûlullah yakalamış, sonra da serbest bırakmıştı. Konumuz bu olmadığı için detaylarına girmeyeceğim. Dileyen araştırsın bunu!.
Bir zamanlar, dünya düz bir tepsi, Güneş, Ay ve tüm yıldızlar dünya çevresinde dönmekteler; diye düşünen kişiler gibi....
Hâlâ, dünya üzerindeki et-kemik bedenli insan adı verilmiş bilinçli varlıklar dışında başka bilinçli varlıklar olamayacağını iddia eden aydınsılar maalesef çoğunlukta...
Oysa...
Dünyanın düz bir tepsi olduğunu iddia etmek ne kadar yanlış ise; Güneş sistemindeki tek bilinçli varlığın insan olduğunu iddia etmek te o kadar yanlıştır!. Hele galakside!.
İnsanoğlunun, sadece santimetrenin onbinde 4'ü ile 7'si arası dalga boylarını değerlendirebilmesinden dolayı sadece bu spektrum aralığındakilerin var kabul edilmesi artık yüzyıl öncesine ait çağdışı bir kabuldür!.
Bugün bilim, bırakın 5 duyuyu, beynin 32 duyusu olduğunu iddia etmeye başlamıştır son yapılan araştırmalar sonucunda...
Bizim 1972'de yazdığımız üzere, beynin, yalnızca gözden gelen dalga boylarını değil bunun çok daha ötesindeki değişik dalga boylarını değerlendirdiği, belirtilmektedir.
Evet... Bugün, bir şekilde, insanlığın genelde göremediği bilinçli varlıklar aramızda dolaştıkları gibi; belki de birkaç yıl sonra başka bir sistemden gelerek dünya üzerinde açığa çıkacak değişik tür bilinçli varlıklar “Mesih DECCAL” ordusu olarak insanları yanlış hedeflere yönlendirmeye çalışacaklardır.
İnsanların bu “Mesih Deccal” ve ordusuna karşı tek savunma mekanizması DUA ve “LA İLAHE İLLALLAH” gerçeğini hatırlamaları olacaktır!.
Hazreti Muhammed aleyhisselâmın “LA İLAHE” mesajını anlamış olanlar, kesinlikle hiçbir varlığın, ne tür özellik ve kuvvetlere sahip olursa olsun, TANRI olmasının mümkün olmadığını, “tanrılık kavramının geçersizliğini” bilerek, bu varlıklara tâbi olmayacaklardır.
Deccal, Müslümanlar dışındakilere İsa’yı yollayan “baba” olarak kendini tanıtırken: Müslümanlara da kendini “HAK” olarak tanıtacak ve “Varlığımda tapındığınız haktan başka bir şey yoktur. Ben Hakkım. Burada size zahir oluyorum. Bana secde etmeyen hakkı inkâr etmiş olur” gibi fikirlerle ortaya çıkarak onları kendine tâbi kılmaya çalışacaktır!.
Oysa kesinlikle bildirilmiştir ki “TANRI YOKTUR! TANRI’lık KAVRAMI” geçersizdir!... Hak, her zerre de aynı ölçüde zâhirdir!. Yalnızca bir birimin, kendisinin Hak olduğunu iddia ederek başkalarını kendine secde ettirmeye kalkışması, akı kara, karayı ak göstermek yani deccaliyettir; bâtıldır; kandırmacadır!.
Milyarlarca galaksiyi kapsayan evren içre evrenler, “ALLAH” ismiyle işaret edilen tarafından ilmiyle ve ilminden, ilminde vücut bulmuşlardır!.
Her insan ve her varlık için “Allah”a giden yol, kendi dışına değil; KENDİ ÖZÜNE HAKİKATINA DOĞRUDUR!.
Dışarıda, ötede bir tanrı düşünen, ancak kendi zannındakine, hayâlindekine yönelmektedir!.
Tüm İslâm tasavvufunu yaşayan hakikat ehli, hep, âlemlerin iç içe boyutlar şeklinde varolduğundan söz eder ki, bu da kişinin, hakikatindeki TEK önünde varlığının hiçliğini hissetmesiyle son bulur!.
“Panteizm”, birimlerin varlığından ve evrenin bütünselliğinden söz ederken; tasavvuf mutlak TEK (AHAD) indinde tüm birimlerin varlığının olmayışından söz eder. Tasavvuf ehli, hakikate ermek için kişinin “ego”-“ben”inin olmayışı gerçeğini idrak etmesini anlatır.
Zira, Dünyada oldugu gibi Cehennemin en büyük azabı da, insanın özündeki "Allah"tan perdeli kalması sonucudur. Yani tard edilmişliktir!
Çağdaş bilimin erdiği holografik evren tezi dahi “string”ler veya dalga sistemi içinde varlığın yaratıcı Kudret önünde önce TEK’liğini ve nihayet yokluğunu anlatır. ”TEKİN SEYRİ” kitabını okuyun bu konunun açıklaması olarak lutfen.
İşte bütün bu gerçekler dolayısıyla, yeryüzünde tüm insanlara görünecek olan “cin”ler ismiyle anlatılmış dünyalı ya da uzaylı türler ile; onların desteğiyle sayısız olağan üstünlükleri ortaya koyacak olan Deccal’ın asla TANRI olmasından söz edilemez.
Belki geçmişte o türlerin yeryüzündeki insanlara kendilerini tanrı olarak tanıtmaları; tarihe, çeşitli değişik anlatımlarla "tanrıların dünyayı ziyareti" olarak nakledilmiş olabilir... Ama bu nakiller, asla Tanrı veya tanrıların yeryüzüne gelmesi veya insanı yaratması demek değildir!.
İnsanların üzerindeki çeşitli sıkıntı ve yanlış yönelimler, hırs ve bencil atılımlar, şeytanî düşünce ve duygular kendi yapılarından kaynaklandığı gibi, dışarıdan kendilerine ulaşan dalgalardan da olabilir.
İşte bu tür etkilere karşı insanın yapabileceği en verimli ve isabetli çalışma, DUA mekanizmasını harekete geçirmektir.
DUA, kişinin “Allah” ismiyle işaret edilene yönelerek, O’nun kuvvet ve kudretiyle isteklerini gerçekleştirme işlevidir!.
Burada dikkat edilmesi ve çok iyi anlaşılması gereken çok ince bir sır nüktesi vardır.
Arkamdan belki biri hatırlayıp, bir hayır duası eden çıkar umuduyla sizlerle bu hususu paylaşmaya çalışayım... Belki, anlatabilirim ne demek istediğimi...
“SALÂT (Namaz) Niçin” başlıklı yazımda “FATİHA’SIZ NAMAZ niçin olmaz” konusunda kısmen işaret ettiğim üzere....
Kişi korunmak istediğinde...
Dışarıya değil, içinden özündekine yönelir gerçekte!...
Hakikatinden bilincine olan akışta, çeşitli boyutlar-âlemler-mertebeler hâlinde, Ahadiyyetten, Â’ma mertebesinden, Vahidiyetten Rahmaniyetten, Arştan, Rububiyetten, Ubudiyete, yani bilinç (nefs) mertebesine kadar tüm mertebeler kişinin özünde mevcuttur!.
Tıpkı bedende hücreler boyutunun, hücrelerin içinde genler boyutunun, onun özünde proteinlerin, onun özünde moleküllerin, onun özünde atomların, onun özünde dalgaların, stringlerin olması gibi... Ve dahi her boyutun kendi özelliğine göre şuuru olması gibi... Algılayanın kapasitesine göre tespit ettiği mertebeler veya âlemler veya boyutlar diyebileceğimiz şekilde...
İşte kişi, korunma amacıyla bir duayı okurken, kendi hakikatinde bulunan “Allah” ismiyle işaret edilene ait bir mertebenin kuvvet ve kudretine sığınarak, onu harekete geçirerek kendisinde o kuvveyi açığa çıkartmakta; böylece de, korunmak istediği varlığa karşı beyninden yaydığı dalgalarla bir korunma kalkanı oluşturmaktadır.
Meselâ “Âyetelkürsi”yi okurken, tanrı olmadığından, hakikatin olanın Hay ve Kayyum oluşundan; beynin uyuklama bölümüne karşın hakikatindeki o mertebenin asla gafleti yani uyku ya da uyuklaması olmadığından, o mertebenin (kürsî) kişinin semâvât yani tüm bilinç (nefs mertebelerin) ve arz (bedenin) üzerinde tasarrufu olduğunu düşünerek, “ALLAH”ın varlığındaki kuvvet ve kudretini açığa çıkartmayı niyaz ediyorsun!...
Ya da büyülere, cinlere, hasetçilere karşı korunma kalkanını oluşturmak için “DUA VE ZİKİR” kitabımızda önerdiğimiz “korunma duaları” ile, “FELAK” ve “NAS” sûrelerindeki duayı “euzü birabbil felak....”, “euzü birabbin nas.....” diye okumaya başladığında, kendi hakikatindeki, varlığını meydana getiren esma mertebesinin rububiyet kuvvetine sığınarak, onun seni korumasını talep ediyor; bu anlamda beyninden yaydığın dalgalarla, sana yönlendirilen menfi dalgalardan kendini korumaya çalışıyorsun... Ne anlatmak istediğimi anlamaya çalışın lütfen!.
Artık bu konuda, bundan daha fazlasını açıklamak bizim için mümkün değildir.
Rab-Rububiyet konusunu ve insanın nasıl Allah isimleri bileşimi olduğu açıklamasını “İNSAN ve SIRLARI” kitabından okuyabilir arzu edenler.
İşte tüm korunma duaları, bu mekanizmanın işleyişi bilinerek, ona göre gereken yönelimle yapılırsa muhakkak ki çok daha tesirli olur yaşamımızda. Hatta, Kur’ân-ı Kerîm bu anlayışla okunursa, kişiye neler açılır artık bilemem!.
“Allah” ismi ile işaret edilene, yani var sandığın varlığını, varlığıyla var edene iman; asla, ötende, varsayılan TANRI kavramına iman değildir bu yüzden!.
Hazreti Muhammed aleyhisselâmın açıkladığı “ALLAH”, gerçeğini anlamak, daha farkında olmadığımız sayısız hazinelerimizin anahtarıdır, meraklılar ve sorgulayanlar için.
İş ki, Hazreti Muhammed aleyhisselâmı değerlendirebilmek bize kolaylaştırılmış olsun!.
İnsanlık için her türlü kurtuluşun yolu Hazreti Muhammed aleyhisselâmı değerlendirebilmekten, onun bildirdiklerini “OKU”yabilmekten geçer!.
Ehli hakikat elbette anlattıklarımızın çok daha fevkini bilir...
selçuk efendi
08-03-2006, 11:27
son bir yazı da ilginizi çekeceeini düşündüüm gelecek ve aahir zamanla ilgili...
Arkadaşlar bugün sizlere 30 küsur sene önce 90 yaşlarında birinden dinlediğim masal(?)dan bölümler nakledeceğim... Dinleyenlere eğlence...
Bir gün bir zât ile oturmuş konuşuyordum bundan 30 küsur yıl önce...
Sordum, gençlik hayalleri içinde...
-Dedem, kıyâmete ne kadar var?... diye...
-Hulûsi, kıyâmeti hiç birimiz görmeyiz!... Ama kıyâmetten önce pek çok olay var ki, onların bir kısmını siz göreceksiniz!... dedi...
Merak ettim, sordum...
-Dedem onlar ne ola ki?...
-Bak, Hulûsi, eğer Mehdi'nin çıktığını duyarsan, sürünerek bile olsa, hemen yanına koş!... O Mekke'de açığa çıkınca, pek çok kişi onu inkâr edecek!... Ama sen onun yanında olmaya bak!... O açığa çıkmadan önce, Evliyaullahın çok büyük bir kısmına bile gizli kalacak!...
Ama bundan mühimi, o çıkmadan önce pek çok önemli olay cereyan edecek!...
-Hayrola dedem neler var ondan önce?...
-Önce 3. dünya savaşı çıkacak; ve Avrupa’da taş üstüne taş kalmayacak!...
-Dedem Türkiye’de perişan olmaz mı o zaman?...
-Türkiye pek o savaşa girmiş sayılmaz... Çünkü o savaştan önce Avrupa Türkiye'yi dışlayacak ve atacak!...
-Ama biz NATO'dayız?...
-Nato’dan da çekilir o zaman Türkiye herhalde!... Çok üzülecekler Avrupa bizi dışladı diye o zaman bazıları; ama bunun ne büyük rahmet olduğunu geride kalanlar anlayacak... O zaman Ruslar 6 ay süreyle İstanbul'u işgal edecekler!...
-Dedem biz bir şey yapamayacak mıyız?... Ruslar nasıl işgal eder İstanbul'u?..
-Muhyiddini Arabi’nin kitabında gördüm ben, Rusların 6 ay Istanbul'da kalacaklarını ve bu sürenin sonunda İstanbul'u terk edeceklerini...
-Dedem Avrupa bizi niye dışlasın ki?...
-Müslüman olduğumuz için!... Elhamdulillah müslüman insanlar başımızda olacaklar!...
-Dedem Avrupa’nın bizi dışlaması 3. Dünya savaşının habercisi mi yani?...
-Evet ama ondan önce de bazı olaylar var...
-Ne onlar?...
-Türkiye‘de idare öyle bozulacak ki, yeniden bir (ben kendi ta’birimi kullanıyorum burada) yapılanma olacak, zorlu bir ameliyattan sonra!...
Bu arada Yunanistan’la da bir savaş olacak... O savaşta Yunanistan haksız olup, çok şeylerini kaybedecek!...
-Peki dedem, dedim, ben... Amerika ne olacak?... Biz oradan da mı kopacağız?...
-Hayır, Avrupa bizi attığı zaman, o bize destek verecek!... Ruslar, Avrupa’da taş üstüne taş bırakmayacaklar!...
Suriye bize düşmanlık ederken, Yahudiler dostluk gösterecekler!. Suriye Hatay’ı isterken Yahudiler Şam’a kadar gelecekler...Bu Mehdi çıkana kadar devam edecek!...
-Peki dedem, o harpler sonrasında insanlık ne halde olur?...
-Perişan... Ellerinde, dinlerinden başka bir şey kalmayacak!...
Mehdi’nin çıkışından sonradır ki Deccal çıkacak... Sonra İsa Aleyhisselâm’ın nüzülü var... Ondan sonra da Çinli'lerin Türkiye'ye kadar ve Orta Doğuyu istilâsı... Yecüc Mecüc diye bahsedilen kavimler Çinli’ler ile Ruslar'dır!...
-Dedem, dedim... Bunlar ne zaman olur?...
-Hepsinin başı Avrupa’nın Türkiye’yi aralarından atmasıdır!... Ondan sonra dökülen tesbih taneleri gibi olaylar birbirini takip eder!...
-Dedem, o günde bizler ne yaparız?...
-Hulûsi, korkunun ecele faydası yoktur!... Allah ne takdir etmiş ise onu yaşayacağız... Takdir ezelde olmuş bitmiş!...
Evliyaullah bunların olup bittiğini görmüş... Herkes kaderini yaşayacak!...
Sen elinden geldiği kadarıyla sağlıklı olup, ibadetini yap, âhıretine hazırlanmaya bak... Mehdi’nin çıktığını duyarsan, sürünerek bile olsa ona katıl!... İsa Aleyhisselâm’ da O'nun yanına gelecek!...
İstanbul'da iken Deccal çıkacak!... ve sonra da İsa Aleyhisselam inecek!..
Allah bunu hazmetmeyi hepimize kolaylaştırsın Hulûsi...
Evet... Size bir Pazar masalı(?) anlattım!...
Dedem dediğim, Rahmetli Seyyid Hacı Osman Akfırat (Beykozlu) efendinin bana anlattığı masal(?)dan bazı bölümler... Olabildiğince kafa karıştırmayacak bir biçimde!...
Rasûlullah Aleyhisselâm’ın bir uyarısında da Hakiki Deccal’dan önce otuza yakın sahte Deccal’ın çıkacağından, sözediliyordu...
** Kitaplarda bahsedilen Hz.İsanın gökten Şamda Akminareli camiye inmesi, kendisi için savaş atları beslenmesi, Deccal denilen insan -hayvan benzeri bir düşmanla savaşması Mehdi ile buluşması...vesair haberler hakkında birkaç söz:
Takdir edilir ki Cenabı Peygamberimizden nakledildiği haber verilen benzeri sözler "emevi uydurmalarıdır"
Cenabı Peygamberimiz zamanında Şam İslam beldesi değil Roma şehri idi. Orada değil Akminareli camii bulmak minare dahi icad edilmemiş hatta minare(mi'zene) kelimesi Arapçada kullanılmamış idi.
İlk Minare Emevi saltanatı devrinde Mısırda yapılmıştır. Minare kelimesi de ezan okunan yer anlamında türetilmiştir.
Şam şehri Hz.Ömer devrinde feth olunmuş ve Emevi saltanatı devrinde başşehir olarak kullanılmıştır.
Tetkik edilirse görülecektir ki "ahad haber " şeklinde tevatüren gelmiş bu ve benzeri haberler "emevi saltanatının" meşruiyyetine yönelik Hadis uydurma faaliyetleri içindedir.
Son peygamber Hz.Muhammed(S:A:S) Efendimizdir.Kendisinden sonra Peygamber olarak bir kişinin görünmesi yeryüzünde Nebilik yapması şeriat getirmesi.. gibi haberler İlahi ilme ve nizama uymamaktadır.
selçuk efendi
08-03-2006, 12:39
efendim, bırakalım bekleyenler akminareli camisi'nde beklesin... ama kaynak olarak kütüb-i sitte denen altı kitap ve Kuran-ı ele alıyorsak, mehdi meselesi bildiim kadarıyla haktır... nebilik yapması, şeriat getirmesi de mümkün deyildir Kuran'da yazılı olan Rasülullah'ın hatemünnebi olması dolayısıyla... Kuran'da ve arapça'da peygamberlik(farsça) kavramı diil, rasüllük ve nebilik kavramları vardır bildiim kadarıyla...
bir de eklemem gereken birşey vardı onu unutmuşum: bu bahsedilen deccal-mehdi meselesi gerçek hayatta(afak) vukuu bulacaaı gibi insanın iç dünyaasında(enfüs) da karşısına çıkacak şeylerdir...
selçuk efendi
08-03-2006, 21:23
Stres ve bir kısım hastalıklarınızın yakışından kurtulmanız için "Rabb-ül âlemîn"e iman etmeniz zorunludur!
“Rabb-ül âlemîn”’i tanımak ve O’na iman etmek, cehennemden kurtulmak için zorunludur!.
Niye?...
Kendini tanı; derler…
Rabbini tanı; derler de…
Şimdi nereden çıktı, “Rabb-ül âlemîn”i tanımak?
Rabbimi tanıyınca “Rabb-ül âlemîn”i tanımış olmuyor muyum?
Rabbini tanımak ile “Rabb-ül âlemîn”i tanımak arasında çok önemli bir fark vardır..
Rabbini tanıyan, şayet, “Rabb-ül âlemîn”i tanımamış ise, hâli Firavun’un hâli olur!.
“Rabb-ül âlemîn”i tanımışsa “Tatmine ulaşmış bilinç cennetimi yaşa” hitabına nâil olur!.
Gelin bu konuyu biraz daha açalım…
İnsan, iman ile cennete girer!.
Neye iman?
“Rabb-ül âlemîn”e iman!.
“B”sırrıyla “ALLAH” adıyla işaret edilene iman konusunun üzerinde bir hayli durmuştuk.. Şimdi de gelin “Rabb-ül âlemîn”e iman nedir nasıl olur bunun üzerinde duralım…
Bu konu da çok önemli bir konu… Zira, cennetin kapısı “Rabb-ül âlemîn”e iman edenlere açılır ancak!.
Nefsini bilmenin yolu “B” sırrının fark ve deşifre edilmesinden geçer… Böylece nefsinin hakikatini bilen Rabbini bilmiş olur… Bu işin birinci basamağıdır. “Seyri Enfüsî” de denir buna… Bununla kişi “mülhime nefs” diye tanımlanmış bulunan hakikatini fark etme açıklığına kavuşur.
Çokları sanır ki, burası işin sonudur!.. Heyhat!... Oysa burası işin daha ilk basamağıdır!.
Bu basamağa çıkan kendini Hak, her yaptığını yerli yerinde bilir. Eğer hakkıyla nefis arınmasından yani bilincini birimsellik ve birimsellikten kaynaklanan fikir ve duygulardan arındırmamışsa, tam bir firavunluk hâli yaşar!.
Eğer bu idrâke erişen kişi buradan sonra “seyri afâki”yi tamamlayamazsa asla yanması bitmez!. CehennemiNden çıkamaz!.
Yanmasının, cehennemiNden çıkamamasının sebebi, “seyri afâki”nin tamamlanmamış olmasıdır!.
“Seyri âfâki”nin tamamlanmamış olmasının sonucu “Rabb-ül âlemîn”e imanın olmayışıdır!.
“Rabb-ül âlemîn”’e iman ne demektir?
Kişi “B” sırrını anlamış olarak, varlığının, Hak’kka ait, Hak’kın varlığı olduğunu idrak etmiştir; ama buna karşın “Rabb-ül âlemîn”den PERDELİ olduğu için, karşısındakilerde, çevresindekilerde, algıladıklarında “Rabb-ül âlemîn”’in tasarruf ve tahakkümünden PERDELİ olarak, onların kendi isteğine tâbi olarak yaşamasını; kendi gibi olmalarını istemektedir!.
Kısacası, onların, rablerinin kulu olmaktan çıkıp, kendi rabbinin kulu olmasını istemektedir!. Oysa karşısındaki kendi yaratılış programına göre yaşayarak kulluğunu yerine getirecektir; onun, kendi gibi olması imkânsızdır!.
Hastalıkların çok önemli bir kısmının sebebi strestir!... Stres ise “Rabb-ül âlemîn”den perdeliliğin sonucu olarak yaşanan bir hâldir!.
“Rabb-ül âlemîn”, her birimi dilediği bir işlevi ortaya koyması için yaratmıştır ki, bu onun fıtrî kulluğudur!. Bunu yerine getirmemesi de kesinlikle düşünülemez!.
Her birim hangi işlev için var olmuşsa mutlaka onu yerine getirmek suretiyle kulluğunu ifâ edecektir!. Ancak o işlevin sonucu yanmayı yaşamak olabilir; ya da o işlevin sonucu, huzur ve mutluluk olabilir!.
Petrol yanmak içindir; bal yenmek için!. Her biri özel işlevleri için vardır; bir diğeri olmaz!
Gübre böceğinin mutluluğu gübrede yaşamaktır; Arının mutluluğu güllerde dolaşmakta!.
Siz…
Gübre böceğini güllerde yaşatıp, arıyı gübreye batırırsanız, “Rabb-ül âlemîn”i tanımıyorsunuz demektir!.
Yaratılmış her birim “Rabb-ül âlemîn”i tanıyacak diye bir kural yoktur!.
Karşınızdakinin Rabbinin, onu yaratmaktaki muradını anlamamışsanız işlevine bakarak; bu defa, onu, kendi rabbinizin istediği gibi olmaya, yaşamaya zorlarsınız!. Böylece ona zulmetmiş, zâlimlerden olmuş olursunuz!
İşte böylece de cehenneminizin ateşini tutuşturdunuz!.
İşte böylece de, cehennem ateşinden bir ateş olan, hastalıkların kapısından içeri girdiniz!..
Çünkü, gerçekleşmesi asla mümkün olmayacak bu isteğinizde ısrar sonucu, üzülmeye veya kızmaya başlayacak; bu konuda aşırı gidince de yanacak, hastalanacaksınız aşırı stresten!.
Oysa…
Fark etseniz, bilseniz, idrâk etseniz, hazmetseniz bu gerçeği; hastalığınıza, yanmanıza sebep olan olayın ateşi sönecek ve cehenneminizden azat olacaksınız!.
Fark edin artık “Rabb-ül âlemîn” olmadığınızı ve asla olamayacağınızı!.
Allah sizi ateşe atmaz, siz “Rabb-ül âlemîn”i inkâr suretiyle kendinizi yakmaya başlarsınız!.
“Rabb-ül âlemîn” demek başka şeydir; “Rabb-ül âlemîn”e iman etmek başka şeydir; “Rabb-ül âlemîn”i seyretmek başka şeydir!.
Ashabı yemin, “Rabb-ül âlemîn”, der… Yanması bitmemiştir!
Mukarrebûn, “Rabb-ül âlemîn”’i seyreder! Cennette!.
Kesinlikle kavrayalım ki, “Rabb-ül âlemîn” her birimi, kendine özgü bir işlevle yaratmıştır!.
Kimseyi kendi işlevinizi yerine getirmesi için zorlamayınız ki yanmayasınız, hasta olmayasınız!.
Hastalıkların pek çoğunun kökeninde üzüntü, stres ve elbette “Rabb-ül âlemîn”i inkâr yatar!... Sonuç, kişinin, cehennemiNde yanmasıdır!.
Nebîlerin dahi, kendi eşlerine ya da evlatlarına faydası olmadığını; yani yaratılış işlevlerini değiştiremediğini “OKU”yabilmişseniz Kurân’ı Kerîmde; siz de, bu yüzden cehennemiNizde yanmaktan kendinizi azat ediniz!.
Şurası kesindir ki…
Hiç kimse, “Rabb-ül âlemîn”in belli bir işlevle yaratmış olduğu yapıyı değiştirmeye muktedir değildir!.
Kurân-ı Kerîm, geçmişin hikâyeleri kitabı değil; “SÜNNETULLAH”ı, kâh olaylara dayalı, kâh da işaret, mecaz yollu anlatan bir kitaptır “OKU”masını bilene!.
Buna göre…
Her insan, Rabbinin, yani kendini meydana getiren Allah isimlerinin işaret ettiği manâların, açığa çıkma mahalli olarak yaratılmıştır!. Bu işlevi yerine getirmeme gibi de bir şansı yoktur!.
Siz, var oluş programınıza uymayan programlarla beraber olmama şansınızı kullanabilirsiniz!...
Ama asla, karşınızdakinin programını değiştirtme gibi bir yanlış yola girmeyiniz!. Zirâ bunu yaparsanız, o yanlış yolun sonucunda varacağınız yer cehenneminiz olacaktır!. Çünkü, hiçbir yaratılmışta, karşısındakinin programını değiştirme kuvvesi yoktur!.
Siz, ancak hakkı tavsiye edebilirsiniz; ama asla zorlama hak ve yetkiniz yoktur!. Bunu denerseniz, sonuç hüsrandır; bu yüzden kaybettiklerinizin değerini anladığınız süreçte de, iş işten geçmiş ve uğradığınız zararı telâfi imkanınız kalmamıştır!.
“Rabb-ül âlemîn”’e (her bir âlemin-birimin belli bir programla var edenine), imân edene ise, ne bir korku vardır ne bir hüzün; artık o, tatmin olmuş bir bilinç hâli ile cennet yaşamına davet edilir, razı olmuş olarak!.
CehennemiNden kurtulmak, nefsini tanımaktan değil, “Rabb-ül âlemîn”’e iman etmekten geçer… Bunu çok iyi anlayalım…
selçuk efendi
08-03-2006, 21:36
IX. asırda Bağdat; Bizans, İran ve Hint medeniyetlerinin kaynaştığı bir mozaik görünümündedir. Aynı zamanda, sosyal çalkantıların, isyanların fikir çatışmalarının da beşiğidir. Dönüşüm, her alanda kendini hissettirir.
Bu ortamda, Bağdat Okulu adını alan mistik bir hareket öne geçer ve asırlarca etkisini sürdürecek düşünce sisteminin temelleri atılır. Diğer tasavvuf okullarından çok farklıdır. En belirgin vasfı da, Allah ve insan meselesini ele alırken, delillere değil, tecrübeye ile amellere ağırlık verilmesidir. Ana konu Tevhid 'dir, o yüzden mensuplarına Tevhid Erbabı denir.
Sembolik ifadeler ve sufinin tasavvufi durumu üzerindeki tartışmalarla da yüzlerce yıl devam edecek fikri oluşumun tohumları atılır.
İşte, Cüneyd-i Bağdadi, Nuri ve Şibli gibi isimlerin yanında, bu okulun en önemli temsilcisi olarak karşımıza çıkar.
Bağdat 'ta doğup yetişen İbn Muhammed Ebu'l Al- Cüneyd Kasım'ın soyu, İran 'da çok eski bir kasaba olan Nehavend'den gelir. Yakın kuşak dedelerinin Irak'a ticaret nedeniyle gelen tüccarlar olduğu, kendisinin de İpek tüccarı anlamına gelen "hazzaz" lakabıyla anıldığı bilinmektedir.
Dayısı, aynı zamanda da yetiştiricisi Seri de baharat ve tuz ticareti yapmaktadır.
Küçük yaşlarından itibaren ilim çevrelerinin içindedir Cüneyd...
İmam şafii 'nin öğrencisi olan Ebu Sevr'den fıkıh dersleri alır, Hasan ibn Arefe'den ve başkalarından Hadis dinler, şeri ilimlerde iyice yetiştikten sonra tasavvufa yönelip dayısı Serî as Sakatî 'nin , Haris al- Muhasibî'nin, ve Ebu Hamza al- Muhasibî'nin sohbetlerine katılır.
Tasavvufla ilk teması, Seri'nin meclisinde olur. Şükür üzerine sohbet eden topluluğun önünde oyun oynadığı sırada birden bire Seri ona;
- Ey, çocuk, Şükür nedir diye sorar
O da,
- "Allah'ın nimetleriyle Allah 'a isyan etmemektir." diye cevap verince,
Seri,
"Korkarım ki, senin Allah 'tan nasibin dilin olacaktır." der.
Bağdat okulunun kurucu sayılan Seri'nin öğretim yöntemi, Sokrat'a benzetilmektedir. O da diyalog yoluyla, tasavvuf üzerine düşüncelerini dile getirmiş, tartışmalar ve soru-cevap yöntemiyle çevresindekilerin gerekli sonucu bulmalarına yardımcı olmuştur.
Yeğeni ile arasındaki ilişki de Sokrates ile Eflatun'un ilişkisi gibidir. Herhangi bir yazılı eser bırakmamış, sözlerinin çoğu Cüneyd yoluyla bizlere ulaşmıştır.
Seri as- Sakatî'nin metoduyla yetişip olgunlaşan ve daha yirmi yaşındayken Ebu Sevr'in ders halkasında fetvalar vermeye başlayan Cüneyd-i Bağdadi'nin devrinin otoritelerinden ders almasının yanı sıra, yaşça kendisinden büyüklerde bile görülmeyen bir zekâ ve ilmî sorulara doğru cevaplar verme yeteneği, kısa zamanda ilerlemesine vesile olmuştur.
Bir gün, dönemin en önemli fıkıh alimlerinden İbn- u Surayc'ın kendisine sorduğu bir soruya birden fazla cevap verince,
İbn-u Surayc,
"Ey, Eba'l Kasım! Ben bu söylediğin cevaplardan üçü hariç, diğerlerini bilmiyordum, bunları bana tekrar et." der.
O da bu defa, başka cevaplar verir. İbn-u Surayc,
"Vallahi, bunları daha önce işitmemiştim, tekrar et" diye ısrar edince, yine farklı farklı cümleler dökülür ağzından...
Surayc'ın,
Bunları da daha önce duymamıştım, bari söyle de yazayım "teklifini:
"Eğer bunları ben söyleseydim, yazdırırdım." diye cevaplar.
Böylece, diline gelenlerin, kitaplardan ezberlenmiş bilgiler değil; Allah'ın Keremiyle dökülen sözler olduğunu bildirir.
O ilimi nereden aldığını soranlara da "Kırk yıl Allah 'ın huzurunda oturmamdan " yanıtını verir.
"Allah 'ın yeryüzüne çıkarıp insanların öğrenmesini mümkün kıldığı hiçbir ilim yoktur ki, Allah benim için de o ilimden bir pay ayırmış olmasın!" diyen Cüneyd, mükemmel bir kelam ilmi almasına rağmen, katı bir kelamcı olmamıştır.
Yaratıcıyı insanlara özgü sıfatlardan ve eksikliklerden tenzih etme konusunda tartışan bazı kelamcılara hitaben şunları söyler:
" Kendisinde kusur olması mümkün olmayanı, kusurdan tenzih etmek, kusurdur."
Diğer fırkaların görüşlerini sorularıyla çürüten ve bu gayeyle kitap hazırlayan İbn-u Kullab, aynı niyetle ona da bir adam gönderir ve düşüncelerini sordurtur.
Cüneyd de;
"Bizim yolumuz, ebedi olanı zamanda olandan ayırmak, kardeşlerden ve yerimizden yurdumuzdan kaçmak; olmuş ve olacak her şeyi unutmaktır." karşılığını verince,
Kullab,
"Bu öyle bir şeydir ki, biz onunla başa çıkamayız" der ve daha sonra bizzat sorduğu sorularına aldığı şaşırtıcı yanıtlar karşısında, Ebu'l Kasım Bağdadi 'nin ilimdeki üstünlüğünü itiraf eder.
Tasavvufu bizzat yaşamak, yaşadığını da sistemli bir şekilde ifade etmek yoluyla ameli ve nazari tasavvuf yolunu açan Bağdadi'nin yerleştirdiği prensipler günümüze kadar gelen birçok hareketi derinden etkilemektedir.
O, bilgisini ameliyle tamamlayarak, tasavvufun kâl değil, hâl ilmi olduğunu bilfiil gösterir.
Denebilir ki, onu tanımadan ve anlamadan tasavvufu algılamak imkânsızdır.
Tasavvuf üzerine yaptığı şu tanımlar meşhurdur:
"Tasavvuf, hiçbir bağ olmadan tamamiyle Allah ile olmandır."
"Tasavvuf Hakk'ın seni senden öldürmesi ve seni kendisiyle diriltmesidir."
Allah'tan başka her şeyin ortadan kalktığı, kendisi dahil bütün eşyanın Kadim varlık karşısında yok olduğu şeklinde açıkladığı Tevhid anlayışını çok derinlere götürmüş, insanın ancak Tevhid hâlinin getirdiği sarhoşluktan (sekr) sonraki sahv (uyanıklık) hâline geçmekle tam kemâline erişeceğini söyleyerek birçok taşkınlığın önüne geçmiştir.".
Bunun tam tersini kabul eden, yani sekri, sahv'dan daha üstün bulan Beyazıd-ı Bistami için:
"Ebu Yezid, hâlinin büyüklüğüne ve işaretinin yüceliğine rağmen, başlangıç hâlinden çıkamamıştır. Ondan kemâle ve nihayete delâlet edecek hiçbir söz işitmedim" der. Ama yine de ruhi yüceliğini takdir ederek "Onun bizim aramızdaki durumu Cebrail'in diğer melekler arasındaki durumu gibidir" ifadesini kullanır.
Halk arasında çok sevilen ve popüler bir zat olan Ebu Yezid, tasavvufi bir teolojik sistem meydana getirmemiş, dini yaşayışı ve sezgisi ona, kendi duyular alemini, Allah'ın Vahdaniyeti şeklinde göstermiştir. Zira "en yüksek hâlinde bu dünya Uluhiyet kazanır; halbuki Cüneyd'in en yüksek hâlinde fâni dünya yok olmaktadır..."
Uyanıklığın cemiyete dönüp irşâd vazifesi için gerekli olduğunu düşünen Cüneyd, kendini öğretime ve eserlerine vermiş, birçok da talebe yetiştirmiştir. Bunların arasında, Curayri, Şibli, Hallac-ı Mansur, Ebû Saîd el Arabi, Ca'fer al-Huldi gibi önemli şahsiyetleri sayabiliriz.
Yazılı öğretimden çok, sözlü olanı tercih ettiğinden yazıları da dağınık risaleler halindedir, aynı zamanda derin fikirlerinin avam arasında yayılmasından hoşlanmadığı için, fazla eser vermekten kaçınmıştır.
Söylediği sözler, yaptığı tasavvufi tefsirler, klasik tasavvuf kitaplarında toplanmıştır. Kendisine atfedilen çok sayıda eserden bugün elimizde kalan, sadece Rasail ( mektuplar) dir. Bu mektuplar, İslam tasavvufu terminolojisinin gelişmesindeki seyri göstermesi bakımından da önemlidir.
Genellikle yazılarında kapalı bir uslup kullanması, fikrinin kelimelerle ifade edilemeyecek bir özellik taşımasındandır. Ayrıca,okuyucunun durumunu da göz önüne aldığı için ihtiyatı elden bırakmaz,
"Lisanını zaptet, zamanının insanlarını iyi bil ve onlara bildiklerini söyle; bilmediklerini,anlamayacakları şeyleri söyleme. Zira bilmediğine düşman olmayan çok azdır" diyerek bunu başkalarına da tavsiye eder.
İtidal ve sadeliği hayatının her alanında sezilebilir. Ne yaşamdan kaçıp koyu bir zühde dalmış, ne de hayli yüklü olan servetinin yoluna engel olmasına izin vermiştir. Bazı sufilerin taşkın hallerine de sıcak bakmamış, ehli olmayanların eline sırların geçmesine razı olmamıştır.
Bütün dikkâtine,ılımlı davranışlarına rağmen,"küfür, dinsizlik ve zındıklık"la suçlanan Bağdat Okulunun diğer mensupları gibi, birçok defa suçlanır, karalanır, iftiralara uğrar, hatta tutuklanır...
Bu da bilmediğine düşman olanların her devirde hiç değişmeden, görevlerini yerine getirdiğini gösteriyor.
Ne var ki, onlar tarihin karanlığına gömülüp unutulurken, fikir semamızın yıldızları kendiliğinden ışık vermeye devam ediyor.
Ne mutlu o ışıktan bir zerre alanlara ...
Ahmet F. Yüksel
& Güliz Ok
* Hakk tatbikat yaparsa.....Evliyaullah telifatı okumakla olmuyor.....illa fela !
Beyit:
Bürün yahut yut Kur'anı amma iş biter sanma
Mülakatı reisül mürşidini kamilin ister
Kimseyi panteizmle suçlamam. Çünkü panteizmin temelinde "doğa ana" kavramını "doğa tanrı" ya çevirme niyeti var. O niyette olan biri de tasavvuf forumuna yazı yazmaz.
Ancak, Muhyiddin Arabi'nin şu sözleri bana çok şey ifade ediyor:
"Müheymin meleklerinin sayısı tüm yaratılmışlardan fazladır, tek görevleri Allah'ı zikretmektir. Onlar, Hazret-i Adem'in yaratıldığından da habersizdir."
Bu sözü, geçenlerde "Hakk'ın rızası heryerde" diyen bir arkadaşıma söyledim. "Adem'in yaratıldığı an, senaryo bitti. Bundan sonrası şenlik."
İkilik yok, ama O'nun zatı bizim ifade edebileceğimiz her türlü teklikten daha üstündür. Öyle yücedir ki, o yüceliği idrak noktasında var demek de, yok demek de edepsizliktir.
selçuk efendi
08-03-2006, 21:49
taarikatın kapısı yoktur derler... bunun yanında şeyhin terbiyesini altında olmak demek olan taarikat kaldı mı ki? şindiki taarikatlar ya iy ahlak dernekleri, ya cinlere tapan yalancı şeyhlerin evleri... ara ki bulasın.. hadi buldun diyelim, kapsıs ne tarafta acep?
Nefsini terbiye eden Tanrı'ya ulaşır derler... Haşa! Terbiyesini tamamlayan, ancak O'nun yoluna ulaşır.
Hz. Mevlana
taarikatın kapısı yoktur derler... bunun yanında şeyhin terbiyesini altında olmak demek olan taarikat kaldı mı ki? şindiki taarikatlar ya iy ahlak dernekleri, ya cinlere tapan yalancı şeyhlerin evleri... ara ki bulasın.. hadi buldun diyelim, kapsıs ne tarafta acep?
"Bizim uğrumuzda mücahede edeni, yollarımızda ilerletip gerçeğe erdiririz." el-Ayet
selçuk efendi
08-03-2006, 22:01
Kimseyi panteizmle suçlamam. Çünkü panteizmin temelinde "doğa ana" kavramını "doğa tanrı" ya çevirme niyeti var. O niyette olan biri de tasavvuf forumuna yazı yazmaz.
Ancak, Muhyiddin Arabi'nin şu sözleri bana çok şey ifade ediyor:
"Müheymin meleklerinin sayısı tüm yaratılmışlardan fazladır, tek görevleri Allah'ı zikretmektir. Onlar, Hazret-i Adem'in yaratıldığından da habersizdir."
Bu sözü, geçenlerde "Hakk'ın rızası heryerde" diyen bir arkadaşıma söyledim. "Adem'in yaratıldığı an, senaryo bitti. Bundan sonrası şenlik."
İkilik yok, ama O'nun zatı bizim ifade edebileceğimiz her türlü teklikten daha üstündür. Öyle yücedir ki, o yüceliği idrak noktasında var demek de, yok demek de edepsizliktir.
dooru dersin forexit, fikrimce panteizm görüşü yarım kalmış bir görüş... ancak bir basamak... iimanımızın gereeidir ki haktır diyemeyiz... bahsettiim aayet bunu iptaal eder...
neden islam diini son dindir diye düşünen oldu mu acabaa? ben bir gün şunu duydum ve burdan paylaşmak isterim:
Hz. musa tenzih görüşünün ağır bastıı bir din bildirmiştir... Hz. İsa ise teşbih görüşünün... Rasülullah'ın bildirdii ise ikisinin birleşimi... fevki de vardır tabii bunun sebebinin... onu da bilenler anlatsın...
Nefsini terbiye eden Tanrı'ya ulaşır derler... Haşa! Terbiyesini tamamlayan, ancak O'nun yoluna ulaşır.
Hz. Mevlana
"Kendini arıtan kişi mutlaka umduğuna ermiş, kurtuluşa ve mutluluğa kavuşmuştur." el-Ayet
Abdülkâdir Geylanî Hazretleri - Risâletü’l Gavsiyyede buyurur:
*Biz mekânın mekânıyız. Bize mekân yoktur. Ve biz insanın sırrıyız, insan da bizim sırrımızdır. İnsan yoktur, biz varız ve biz, insanın gayrı değiliz.
*İnsan bizim sırrımızdır, biz de insanın sırrıyız
*İnsanın yemesi, içmesi, bir iş işlemesi, bir şeye yönelmesi ve bir şeyden uzaklaşması gibi bütün durumlarında biz gizliyiz, onu eyleme iten ve yatıştıran biziz. İnsanda ne belirirse bizim nefsimizdir, bizden ayrı ve gayrı değildir. Ve biz de onun gayrı değiliz
selçuk efendi
08-03-2006, 22:09
Sn. abdi, bu topiin amacı anladıım kadarıyla(çünkü topii açan sn. forexit'tir) tasavvuf alanında bu konuda hiçbir bilgisi ya da kaynağı olmayan insanlarla bulabildiklerimizi ve paylaşabileceklerimizi paylaşmak.. en azından ben öyle düşünüyorum... dooru diyorsun, tatbiikat olmadıkça okumakla bişiy olmaz... ilimden amaç ameldir.. kitap yüklü eşek olmamak... ve fakat amacı bu olan bu topikte ne yapmamızı istiyorsunuz anlamadım.. en iysi, isterseniz, söyliyceemizi doorudan söylesek de insanları zanna sevketmesek?
*Doğru bilgi hayattır.
Ben sadece doğru bilgi vermek isteyen bir kulum.
Yazdıklarım ilim ve irfan deryasındandır.
Rahatsızlık verdiysem özür dilerim.
Kullardan bir kul abdi.
selçuk efendi
08-03-2006, 22:28
* Hakk tatbikat yaparsa.....Evliyaullah telifatı okumakla olmuyor.....illa fela !
Beyit:
Bürün yahut yut Kur'anı amma iş biter sanma
Mülakatı reisül mürşidini kamilin ister
ben özür dilerim, siz bunu yazmadan önce ben bikaç parça aktarmıştım.. gereksiz yere üzerime alındım heralde... siz de heralde yazdıınız yönde uyarmak istediniz okuyanları... bu konuda herkez ne biliyosa buyursun döksün.. ben faydalanmaya çalışıyorum yeni kelimeler de öörenerek:)
selçuk efendi
08-03-2006, 22:33
*Doğru bilgi hayattır.
Ben sadece doğru bilgi vermek isteyen bir kulum.
Yazdıklarım ilim ve irfan deryasındandır.
Rahatsızlık verdiysem özür dilerim.
Kullardan bir kul abdi.
saaolun... dooruyu istişaareyle bulmaya ya da öörenmeye çalışıcaz inşallah... benim de amacım, bu konuda bildiklerimi, okuduklarımı paylaşmak ki daa da çooalsın... bi nevii zekat... inşallah bildiiyle aamil olanlardan, şükredenlerden de olabilirsek...
selçuk efendi
09-03-2006, 15:43
MUHAMMED (a.s.) FARKI
İsmi, “ALLAH" olan bize Hazreti Muhammed aleyhisselâm tarafından bildirilmiştir!. Çünkü O, bir peygamber değil, “RASULULLAH” idi!.
Farkı neydi kendisinden önceki rasûl’lerden?
Meselâ İbrahim aleyhisselâm da, Musa alehisselâm da, İsa aleyhisselâm da “rasûlullah” idi...
Hazreti Muhammed aleyhisselâmı tasdik etmek niçin zorunlu?
Diğer rasûlleri tasdik edip, kabullenip; Hazreti Muhammed’i ve bildirdiklerini kabul etmemek niçin insana her şeyi kaybettirir?
Hazreti Muhammed aleyhisselâm, “HANİF” lik kavramını getiren İbrahim aleyhisselâmdan; tenzih yönlü açıklamalar yapan Musa aleyhisselâmdan, teşbih ağırlıklı anlatımla görevini yapan İsa aleyhisselâmdan çok farklı bir işlevle; teşbih ve tenzihi cem etmiş tevhidi açığa çıkarmış ALLAH kulu ve Rasûlü ve son Nebi’dir!.
Çünkü O, hepsinden farklı ve ayrıcalıklı olarak “SÜNNETULLAH”ı “OKU”muş; buna dayalı olarak insan için gerekli olan her şeyi, kâh vahiy olan âyetlerle, kâh da hadîs denilen açıklamalarıyla insanlığa bildirmiştir!.
“Hadislerle işimiz yok bize yalnızca Kurân yeter” diyenler ne Kurân’ı anlamışlardır; ne ismi “ALLAH” olan hakkındaki işaretleri değerlendirebilmişlerdir; ne de “rasûl”lük veya “nebî”liğin işlevinin ne olduğunu fark etmişlerdir!.
Onlar hâlâ, yukarılarda uzayda bir yerde büyük bir tanrı hayal etmekte; onun yolladığı kanatlı meleklerle buyruk alan bir postacı peygamber düşünmekte; ve dahi bu postacının bize ilettiği buyruknameye inanmaktadırlar!!!
Hazreti Muhammed aleyhisselâm ve işlevi hakkında hiçbir fikir sahibi değillerdir!.
Hazreti Muhammed aleyhisselâmın evrensel ve tüm insanlığı kapsayan muhteşem “SÜNNETULLAH” açıklamalarını onlar hiç fark edememektedirler.
Androitmişçesine Kurân tekrarlamak veya sadece fiziki namaz kılmak onlar için yeterli tapınmaktır tanrıya!...
Bu yüzden de neler kaybettiklerinin asla farkında olmadan bu dünyadan geçip gideceklerdir!. İşte bu gerçeklerden farkındasızlık, onlar için en büyük karşılıktır, cezâdır!.
Ey Rasûlü inkâr eden, “bana kuran yeter, hadislerle işim yok” diyen nankör; sil bakayım hafızandaki, Rasullullah’tan sana ulaşanların hepsini; bakalım ne konuşabileceksin Kurân veya hadîs veya bunlara dayanan ilimler hakkında?!.
Kendisini aydınlatan ve ona bilmediklerini öğreten; ismi “Allah” olanı tanıtan ve “sünnetullah”ı bildirene yapılan nankörlük; bunun karşılığını, ebediyen o gerçeklerin müşahade ve yaşamına karşı perdelilikle alır!. Bu da dışardan bir tanrının veya varlığın cezalandırması şeklinde değil; Özündekinin, kendisine, elleriyle yaptıklarının karşılığını vermesi şeklinde gelişir!. Bu durum, “sünnetullah” gereği beyindeki bir kilitlenmenin sonucudur. Her kişi, inkâr ettiğine karşı kendini otomatik olarak kilitler!. “Sünnetullah” konusuna bir başka yazıda açıklık getireceğiz inşallah.
Rasûlullah aleyhisselâmı, postacı peygamber olarak değerlendiren nankörler, yolun en başından, kendi zanlarına sapmış oldukları için, daha sonraki aşamaları zaten değerlendirme imkânı ile karşılaşamazlar.
Hazreti Muhammed aleyhisselâm asla değişmeyen veya dönüşmeyen “SÜNNETULLAH”ı “OKU”muş olarak; risâletinin gereği “Fatiha” okunan ve Fatiha’sız asla geçerliliği olmayan salât’ı teklif ederken; Nübüvvetinin işlevi olarak da, salât öncesinde abdest almayı uygulamıştır!
Zirâ, risâlet, ismi “ALLAH” olanı anlayıp hissetmeye dönük bir işlevdir ve bu işlev sonsuza dek devam edecek olan bir yaşantının elde edilmesiyle alâkalıdır. Abdest ise, bedenin bu işleve hizmetiyle ilgili ve dünya yaşantısıyla sınırlı bir uygulamadır.
Bu aralar bazıları, “salât”daki besmele ve Fatiha okunuşuyla yaşayabilenin mi’râcı olan hissedişi, tutup yoga ile veya Hint felsefesinin Nirvana’ya ulaşması ile kıyaslamakta ve hatta aynı şey olduklarını iddia etmekteler.
Oysa birbiriyle hiç alâkası olmayan iki olaydan söz edilmekte!
Niye böyle...
Neden böyle olduğu konusuna daha sonra döneceğim.
Hazreti Muhammed aleyhisselâm son nebî’dir çünkü “sünnetullah”ın insanlığı ilgilendiren tüm özelliklerini bütün detayları ile anlatmıştır. “Sünnetullah” konusu tahmin edemeyeceğiniz kadar önemli bir konudur. Zirâ “sünnetullah”ın ne olduğunu fark edemeyen kendi kozasından asla çıkamaz; kozasında, hayâl dünyasında yaşamaya devam eder. Buna insanların uykuda olması, yani rüya görmesi diye yaklaşılmıştır. Rüyaların ne kadarının gerçekçi olduğunu bir düşünün!.
Açıklandığı devir şartları itibariyle, zorunlu olarak mecazlar işaretler kullanılmıştır; ancak bugün artık belli bir bilim ve kültür altyapısı olanlar, Hazreti Muhammed aleyhisselâmı eskisinden çok daha farklı anlayabilmekte ve değerlendirmektedirler.
Önce şu mutlak gerçeği fark ve kabul edelim:
İsmi “ALLAH” olarak bize bildirilen ve tanıtılan, neyse, O’dur!.
Kul da, kuldur!.
Kul’un varlığı ve varlığı altındaki her şey, ismi “ALLAH” olana ait olsa dahi, o yine de sadece bir “abd”dır ve asla “ALLAH” değildir!.
Hazreti Muhammed dahi, tüm muhteşem ilmi kişiliğiyle ve kendisinde açığa çıkan ismi “ALLAH” olana ait özelliklerle varoluşuna rağmen bir “abd”dır, yani KULdur ve ebeden bu böyledir!.
Şimdi gelelim olayın neden ve nasıl böyle oluşuna...
“Zerre küllün aynasıdır” işaret ve uyarısını yapan Rasûlullah aleyhisselâm, vurguladığı bu gerçekle “kul”luğun da en büyük açıklamasını yapmaktadır.
“Abd” nedir?
“Abd”, ismi “ALLAH”, olanın dilediklerini yerine getirmek durumunda olandır.
Burada konuyu anlatabilmek için, hem incir misâlini vereyim hem de holografik gerçeklik misâlini...
İncir bir meyve, ama içindeki her çekirdek dahi gelişmesi hâlinde bir incir!... İncir, nasıl teklik içindeki çokluğu, bu çoklukla birlikte her birinin tekilliğini sembolize eden bir meyve ise bu yüzden “İncir” Sûresi gelmiş ise...
Holografik gerçeklik sonucu, evrende tüm boyutları ile var olan her şey, evrendeki her bir zerrede de aynı şekilde mevcut ise...
İsmi “ALLAH” olan da, aynı şekilde, her bir zerrede, Zâtıyla, sıfatlarıyla, esmasıyla, arşıyla, kürsîsi ile, 7 kat semâvât ve 7 kat arzıyla mevcuttur!.
Bu her insanda böyle olduğu gibi, tüm boyutlardaki tüm canlılarda da böyledir!.
Evrende her birim kendi boyut ve yapısının bilinç ve şuuruna sahiptir. Ama bir diğer boyut varlığının bunu algılaması yapısal şartlar sebebiyle mümkün olmaz!.
Her birim kendi yapısındaki bu mertebeler dolayısıyla da kendi özünde oluşacak bir yükseliş veya sıçrama ile Rabb’ine, Melîk’ine ve İlâh’ına ulaşma şansına sahiptir!. Ki bunu artezyen kazmaya benzetebiliriz. Veya “uruç” da diyebiliriz.
Bazı birimlerde ise, kaynağın ve hatta gayzerin fışkırması gibi özden gelen = tenezzül eden bir şekilde ilim açığa çıkar!.
Velâyet uruç yolludur bilinen anlamıyla. Gerçekte velâyetin üst mertebesi olan Risâlet ise irsal yolludur. Velâyetin üst kademesi olan, “El VELΔ isminin işaret ettiği anlamın açığa çıkışıyla meydana gelen Risâlet, kişide Rasûllük olarak değerlendirilir.
Rasûller, risâlet adının işaret ettiği mahiyet itibariyle birbirlerinden farksızdırlar; fakat irsâl olunan ilmin kaynağı olan sıfatlar yönünden farklıdırlar!.
Kimi Kudret sıfatından irsâl olmuştur, kimi İlim, kimi Hayat!
Neyse konuyu fazla genişletmek yerine ana noktamıza dönelim.
Hazreti Muhammed aleyhisselâm kendisinde açığa çıkan sıfatlara, isim özelliklerine, “sünnetullah” marifetine rağmen asla “ALLAH” değil, “ABD”dır!.
Evrende var olan tüm yaratılmışlar yani “zerre”ler de böyledir!.
Zerre küllün aynasıdır; ama asla zerre kül değildir, kül kendisinde var olmuş olsa dahi!...
Kül, yani hologramik gerçekliğe esas olan ana yapıya, “İşte “Allah” adıyla işaret edilendir!” diyenler burada büyük bir yanılgıya düşerler ve gerçekten saparlar!.
Burada onları uyaracak olan levhada şu gerçek yazılıdır:
“İsmi “ALLAH” olan, ZÂT, tecezzî (cüzlere ayrılma) kabul etmez!”
Burada “İhlâs” Sûresinin anlamını iyi düşünmek gerekir. Ahadiyyet ve Samediyyet sonucu olarak kendisinin varlığından başka bir şey düşünülemez; ve dahi bu mertebede tekillikten dahi bahis açılamaz!.
“ K “ olayı diyerek, “ALLAH” isimli kitabımızda anlattığım konuyu iyi incelerseniz görürsünüz ki, İlmi ilahîde bir noktadan açığa çıkan açı içindeki, 11 boyutlu evren, paralel evrenler veya bizim deyişimizle evren içre evrenler hologramın konusu olan “KÜL”dür!. Ve zerre de bu küllün aynasıdır!.
“Hayâl içinde hayâl içinde hayâl” diye eski hakikat ehlinin tarif ettiği konu budur işte!... Nokta, bir hayâldir ismi “Allah” olan indinde!. O noktanın açılımı olan, açı içindeki kül bir hayâldir... Küllün yansıdığı her zerre diye tanımlanan, her bir ayna dahi ayrı bir hayâldir!.
İşte bu yüzdendir ki, zerrede varlığı hologramik gerçeklik dolayısıyla var olan “kül” dahi, “ALLAH” adıyla işaret edilen olmayıp; yalnızca, bir “NOKTA” olarak, O’nun ilminde var olan “ilmî sûret”tir!.
Yani, 11 boyutlu evren, ya da paralel evrenler topluluğu, her zerrede, tıpkı incirin, sayısız çekirdeğinin her birinde varoluşu gibi, her birimde varolsa dahi, bundan öte bir şey değildir!. O da gerçekte “ALLAH”a “abd”lık etmededir!.
Bu anlattıklarımla birşeyler paylaşmayı sağlayabildiysem... Bilelim ki, tasavvuf heveslilerinin önce, “ben sen o Hak!” kabullerinden; ve dahi her şeyi, Hak oldukları için kendilerine mubah kabullenmelerinden çok çok ötededir gerçekler!.
Konuyu açmaktaki amacım, tasavvuf konusu ile yeni ilgilenenlere "nedir, ne değildir" ile ilgili fikir vermek, ama daha da önemlisi, bu deryaya dalanların farklı yorumlarını öğrenip aklımızı zorlamaktı. Sn. selçuk efendi ve sn. abdi nin de katılımıyla bu konu başlığı altında son birkaç gündür öyle bir muhabbet döndü ki, kafası çalışan biri bu yazıları baştan sona okuduğunda hakikate doğru önemli ve geniş bir adım atmış olacaktır. Keşke bu seviyedeki muhabbetleri televizyondaki kukla hocalar da yapabilse.
Allah sizden razı olsun.
Saygılar...
selçuk efendi
09-03-2006, 15:57
Vahdet ve Kesret Gerçeği
“ALLAH” adıyla işaret edilenin dilemesi ve programlamasıyla oluşmuş bir sistem içinde yer alan bizler, algılama kapasitemizin sınırları içinde, kozamızda yaşarken; bir yandan da haddimizi bilemeyip, sanki evrenin hükümdarı gibi evrene ve yaşama dönük değerlendirmelerimizi sürdürmekteyiz!..
Evrenin gerçek boyutlarına, bir açıklamasında “yedi kat semânın her biri bir diğeri içinde çöldeki yüzük gibi kalır” diyerek işaret eden Allah Rasûlü’nün bildirdiği Din’den bîhaber; 1400 küsur yıl öncenin bedevisi bakışıyla, geçen süreç şartlarının getirdiği sınırlı anlayış yorumları ve dahi araya karışmış safsatalarla meczolmuş Müslümanlık anlayışı ile 2002’lerde yaşamımızı düzenlemekteyiz!..
“Mirâc”ı, at veya füzeyle uzayda seyahat, sonucunda da gökteki bir tanrı huzuruna çıkmak; ve dahi gökteki tanrıyla buluşup ondan buyruklar almak ve hatta onunla pazarlık etmek; diye anlayan kafa yapısı; Allah indindeki tek DİN hakkında, ilkel anlayışıyla sınırlı kişisel hükümler vererek, dünya ve âhretimizi düzenlemeye kalkmakta; biz de bütün bunları kerâmetmişçesine kabullenmekteyiz!.. Bu ilkel anlayışla âdeta kabile dinine dönüştürülmüş Müslümanlık anlayışından, kıyâmete kadar geçerli evrensel gerçekleri vurgulayan İslâm Dini anlayışına ne zaman nasıl yükseleceğiz?
Kim bu gidişe “DUR” diyecek?
Hâlâ gelmeyecek mi bizi İslâm Dini’nin gerçeğine yöneltecek, akıl ve mantık dışı safsatalarla iç içe geçerek melezleşmiş Müslümanlıktan kurtaracak bir aydınlatıcı...
Düşünebilen beyinlerde sorular çok... Ne çare ki, geçmişin safsatalarından arınmış, mantıksal bütünlük içinde gerçekleri ve sistemi dillendiren kişi yok!..
Cahil, bilmediğini bilmemekte!.. Aydınsı, bin türlü çelişkili fikirler içinde, sistemli ve mantıksal bütünlük içindeki bakıştan ve konunun ruhundan ne kadar yabancı olduğunu fark edememekte!..
İlim, mukallitlerin dilinde olmuş kilim; ayaklara düşmüş, paspas edilmekte!..
Meded Ya Rabbül âlemin!..
Allah Rasûlü Muhammed Mustafa (a.s.) hiç bir puta ve Tanrı’ya inanmayan hanîf iken, vahiy ile, tüm varlıkların aslı, hakikati, özü ve zâhiri olan; ancak tüm bu anlamlarla da kayıtlanmaktan beri, Orijini müşahede edip; bundan sonra da insanları putlardan arındırmaya çalışmış 1400 küsur yıl önce...
Anlatmaya çalışmış ki, dışa yönelik tapınılacak hiçbir varlık yoktur!.. Yalnızca her birim kendi özü ve hakikati olan “Allah” adıyla isimlenmişe biçimsel-mekânsal olmayan anlamda ulaşma imkânına sahiptir!..
Mirâc yolu, “salât”ın yaşanmasıyla, birimin özüne dönük olarak, tüm inananlara açıktır!.. Göklerde ise ulaşılacak bir hedef veya tanrı asla mevcut değildir!.. Keza, dıştaki bir varlığa yönelik herhangi bir ibadet de asla söz konusu değildir!..
İbadet adı verilen tüm çalışmalar, kişinin, kendisine Fâtır’ın bahşetmiş olduğu ve kolaylaştırdığı yoldan, fıtratı kadarıyla hakikatinin muradını gerçekleştirmek içindir.
Tasavvuf erenleri, tasavvuftaki yolculuğu, “başladığı noktaya gelen daireyi tamamlamaktır” diye târif etmişlerdir.
Bireysellik ve birimsellik noktasından hareket eden düşünce yolcuları, aşama aşama “eşyâ(şey ler)nın hakikatine ilerleyerek, her şeyin TEK’ten varolduğunu müşahede ederler. Bu boyutta, basîretleriyle tespit ederler ki, hakikatleri itibariyle, çokluk yani kesret mevcut olmayıp, varlık TEK’ten ibarettir. Ne kendileri ne de çeşitli boyutlar ve evrenler hiç varolmamıştır!.. Böylece yarım daire tamamlanmış, “fenâfillah” gerçekleşmiş olur... Bunun biraz ötesi de vardır ki, onu burada dillendirmenin gereği yoktur.
2. yarım dairenin yolculuğu kolaylaştırılmış olanlar ise burada kalmayıp, fıtratları gereği olarak seyirlerinde devam ederler... Bu defa TEK’in İlim sıfatının, “Mürid” ismiyle işaret edilen İrade sıfatı aracılığıyla Kudrete dönüşerek, kesrete ait ilmî sûretleri meydana getirdiğini; bu ilmî sûretleri hâvi mücerred melekin, kendisinden açığa çıkma mahalli olan “RUH” adlı müşahhas meleğe dönüştüğünü, bundan meydana gelen hamelei arş denen müşahhas meleklerin varlığını, ve boyut boyut bunlardan meydana gelen diğer müşahhas melâikenin varlıklarıyla evren içre nice evrenlerin ve sâir varlıkların oluşumunu müşahede ederler. Nelerden nelerin nasıl meydana geldiğini, hangi müşahhas melek(kuvve)lerin hangi kuvveler-varlıklar şeklinde açığa çıktığını seyrederler. Seyredenin, gerçekte kim olduğunun bilincinde, varlıksız olarak!..
Tahkik ehli(hakikatına ermiş-taklitçi değil) olan bu zevât Rabbine yakîn(yakın-uzak değil) elde etmiş olarak artık bilirler ki, Allah Rasûlünün 1400 küsur yıl önce bildirdikleri, eksiksiz fazlasız aynen Allah Sisteminin (sünnetullah) sonucudur!.. Kim bunu müşahede ve idrak edemese de, taklit yollu uygulasa, gene yararını görür; tahkike eremediği için kaybettikleri kazandıklarından çok çok daha fazla olsa dahi!.. Kim bu sistemin gereklerine karşı çıkarsa, o da, eksik kalan ibadet adı verilmiş çalışmalarının kendisinde oluşturacağı eksiklikler dolayısıyla, sistemin dişlileri arasına düşerek kendi kendini cezalandırmış olur!..
Yaratılmış her boyutta, o boyutun kanun ve kuralları geçerlidir!.. Hakikati ne olursa olsun!
Kişinin hakikatinin TEK’e dayanması, onun yaşadığı boyutun şartlarından azade kalmasını sağlamaz!.. Atomlardan meydana gelen tahta yanar, ama atomları, tahtanın yandığı ateşte yanmaz!.. Cahil mukallitin dediği üzere, “benim aslım HAK’tır, Hak cehennemde yanmaz”; mantıksızlığına ancak kendi gibi anlayışı kıt olanlar inanır!..
Bugün yanan, yarın da yanar! Bugün azap çeken, yarın da azap çeker!.. Bugün neysen, yarın da osun!.. Bunu iyi anlamak gerektir.
Hz. Muhammed aleyhisselâmın söylediklerini, ne gerekçeyle olursa olsun, arka plana atıp, seni onun bildirdiği yaşam biçiminden uzaklaştırmaya çalışanlar, bil ki, seni sadece, vehimleriyle, evham ve aldanış dünyasına ve bunun sonuçlarına sürüklemektedirler!..
Bal kavanozu yalanmakla balın nimetlerine erilmez!.. Eczane sahibi olsan, raftaki bir ilacı kullanmadıkça hastalığından kurtulamazsın!..
Yaşamda kudret hâkimdir!.. Allah’ın kudret Sıfatı vardır; acz sıfatı yoktur!.. Sistemde her an ilmi veya fiilî kudret, âcize galebe çalıp onu bir şekilde imha etmektedir!..
Allah, insanı yeryüzünde halife olarak meydana getirmiş ve onu kendi esmâ ve sıfatlarıyla bezemiştir!..
Sen, yaptığın ibadet adı verilen çalışmalarla, gök tanrısını övüp ululaştırmayacak; varlığına bahşedilmiş kuvveleri kendinde açığa çıkaracaksın!.. Böylece bir takım yeni kuvveler elde etmiş olarak başka bir boyutta o boyutun canlıları arasında yerini alacaksın. Eğer bu kuvveleri bu çalışmaları yapmayarak elde etmemişsen, bu defa da o boyutun canlıları arasında oyuncak olacaksın, bunun sonuçlarına katlanacaksın!.. İşte İbadetin amacı budur!..
Evren içre evrenleri sayısız boyutlar içinde yaratmış “ALLAH” adıyla işaret edilenin, senin ibadetine ihtiyacı yoktur!.. Kesinlikle bil ki, ne yapacaksan hep, kendi orijinini tanımak, varlığına bahşedilmiş özellikleri ve kuvveleri açığa çıkarıp sonuçlarını yaşamak için yapacaksın!..
Mehdî, kurtarıcı bekleyerek, yaşadığın anları boşa geçirme gafletine düşme dostum!.. Mehdî’n hakikatinde mevcuttur!.. Arıya bile vahyeden Allah sana da özünden her an vahyetmektedir; lâkin veri tabanın bu vahyi sana fark ettirmemektedir!..
Hz. Muhammed aleyhisselâmdan bu yana geçen süreç içinde gelmiş çeşitli mertebelerde kalmış kişilerin o mertebelere dayanarak söylediği şeyler, seni asla Allah Rasûlünün bildirdiklerini uygulamaktan ala koymasın!..
İslâm Dini’ni hakkıyla anlayıp gereğini yaşamak için tek örnek Zât Hz. Muhammed Mustafa adıyla bilinen Allah Rasûlüdür!..
Ne mutlu O’nu anlayıp, O’nun düşüncelerini idrâk edip, O’nun evrensel sistem gereği uygulamalarını örnek alarak yaşamını buna göre düzenlemek suretiyle, sonsuz mutluluğa erenlere...
selçuk efendi
09-03-2006, 16:11
Püf Noktası
Püf noktası nedir; ismi “ALLAH” olanı, “İslâm” dini tanımlamasıyla anlatılan evrensel sistemi ve de “ben kimim, neyim” sorularının cevaplarını anlamanın?..
Niçin bu konularda sapmalar meydana geliyor?
Niçin bir yerlerde takılıp, konunun tam resmini göremiyoruz?
Niçin Kur’ân-ı Kerîm’i hakkıyla değerlendirip, olayı bütün açıklığıyla seyredemiyoruz?
Elbette bunlar düşünebilen beyinlerin sorunu!.. Düşünmeden, yalnızca söylenenleri taklit ederek yaşayanlar için böyle bir sorun yok!.
Hazreti Muhammed aleyhisselâmın bildirdiklerinin hakkıyla anlaşılması, Kur’ân-ı Kerîm’de belirtilenlerin değerlendirilebilmesi için öncelikle şu iki gerçeği çok iyi fark etmek zorundayız:
1. Anlatılan sistemin evrensel boyutu,
2. Anlatılan sistemdeki kişinin yaşam boyutu.
Bu konuları derin düşünme, hissetme ve yaşama uğraşı olan Tasavvuf çalışmalarında, iki seyirden söz edilir:
1. Seyri Âfâkî (evrensel gerçekleri fark etmek),
2. Seyri Enfüsî (kişisel gerçekleri fark etmek).
Bu iki “seyir”den birincisi, ismi “ALLAH” olanın, ilminde yarattığı evrensel sistem ve düzenin tanınması sürecidir; ki buna “seyri âfâki” denir. İkincisi ise, kişinin kendi hakikatini (nefsini) tanıması çalışmalarıdır.
Kur’ân-ı Kerîm, pek çok âyetinde, hem "seyri âfâkî", hem de "seyri enfüsî" yönünden fark edilmesi gerekli gerçekleri açıklar, vurgular!.
Şayet kişi, o âyetleri yalnızca bir yönü ile değerlendirirse, konunun diğer yanından mahrum kalarak, o yönde bir düşünsel sapma içine girer!.
Neden bu böyle olur?
Çünkü bir yanlış algılama sonucu olarak, Kur’ân, Evrensel Sistem (sünnetullah) ve bunu yaratanı açıklayan kitap olmak yerine, “yukarıdaki bir tanrının buyruk kitabı” kabul edilmiştir!. Oysa, tüm gelmiş geçmiş hakikat ehli bunun böyle olmadığını anlatmaya ve yaşatmaya çalışmışlardır.
Hazreti Muhammed Mustafa’nın bahsedip bize fark ettirmeye çalıştığı gerçeklik, tanrı ve tanrılık kavramının olmayışı gerçeğinin yanı sıra; ismi “ALLAH” olanın ne olduğudur!. Kur’ân-ı Kerîm bunu açıklar ve anlatır!.
Evet...
Evrenin zâtı, Kayyum olanın Zâtı ile kâimdir!.
Ama evren, tanrı değildir!
İnsanın zâtı, Kayyum olanın Zâtı ile kâimdir!
Ama insan, tanrı değildir!
Evren, ismi “ALLAH” olanın, bildirilen kadarıyla isim ve sıfatlarının özellikleriyle varolmuştur ve sonsuza dek bu böyledir!
İnsan, ismi “ALLAH” olanın, bildirilen kadarıyla isim ve sıfatlarının özellikleriyle varolmuştur ve sonsuza dek bu böyledir!
Evren “Hay”dır (diridir-canlıdır); çünkü Allah “HAYY”dır!
İnsan “Hay”dır (diridir-canlıdır); çünkü Allah “HAYY”dır!
Evren şuurludur; çünkü Allah Âlim’dir!
İnsan şuurludur; çünkü Allah Âlim’dir!
İlim sıfatının açığa çıkışı şuur adını alır!
Evren ismi ve resmi ardında, “Ulûhiyet”inin gereği olarak “Vahidiyeti” ile aşikâr olup, “Rahmaniyeti” ile her an yeni bir yaratışını ve oluşumu sürdüren, dilediğini var kılan “Rabb-ül âlemiyn” vardır!
İnsan ismi ve resmi ardında, “Ulûhiyet”inin gereği olarak “Vahidiyeti” ile aşikâr olup, “Rahmaniyeti” ile her an yeni bir yaratışını ve oluşumu sürdüren, dilediğini var kılan “Rabb-ül âlemiyn” vardır!
İşte bu şekilde evrende açığa çıkan her mertebe, aynıyla ve mikrosu ile insanda da mevcuttur; ki bu yüzden insan, kendini tanıyabildiği ölçüde, evreni tanıyabilir...
Uluhiyet hakikati, insanın zâtını yaratırken, kendine ayna kılmış; Vahidiyeti ile onu “Vahid” yapmış; Rahmaniyeti ile her an ondan yaratışta bulunmuş; Rububiyeti ile insanın tüm fiillerinin Hâlik’i olmuştur!.
Evrende vardır, “Arş”, “Kürsî”, yedi kat semâ ve yedi kat yer!
İnsanda vardır, “Arş”, “Kürsî”, yedi kat semâ ve yedi kat yer!
Evren vardır, tüm melekler ile!
İnsan vardır, tüm melekler ile!
Ve “hakikat” sonrasında dördüncü basamakta “marifetullah” ihsan edilmiş olanlar, bu mecâzların, sistem içinde neye işâret ettiklerini çok iyi “OKUR”lar!.. Bilirler, Arş’tan murat nedir, Kürsî neye işaret eder; melekler sistemin hangi kuvveleridir!
“Her ne ararsan kendinde ara” işareti bu yüzdendir!. Kendini tanırsan mikro âlem olarak, evreni de tanırsın makro âlem olarak!.
Ve böylece bilirsin âlemlerin RABB’ı kimdir, nedir!.
Seyri enfüsi, insanda “nefsini bilme” diye anlatılan olaydır.
İşte bu gerçekliği öğrenmeye başlayan seyri enfüsî düşünce yolcuları, bir anlayış durağında, “kendini HAK olarak görmeye” başlar. Bunun ötesinde de “ben Hakkım, dilediğimi yaparım her şey bana mubah” noktasına saplanır. Buna “Mülhime nefs bilinci” (hakikatine dair ilham alan bilinç) veya Mülhime Girdabı denir. Bunu aşamayıp, “Mutmainne bilince” ulaşamazsa, bir süre sonra Emmare bilinci ağır basarak, Mülhime bilgisi ile de firavunlaşarak, herkesi ve her şeyi yanlış, kendini mükemmel görüp, o hâl üzere bu dünyadan ayrılır!.
“Bu yolda nîce başlar kesilir; hiç soran olmaz!” ile buradaki kayıplara işaret edilir!
Evet, insan, kendi hakikatini meydana getiren tüm bu gerçeklikler yanı sıra, elleriyle yaptıklarından da sorumludur!. Yani, her an, daha önce yaptıklarının sonuçlarını kaçınılmaz bir şekilde yaşamak durumundadır!. Vurgulayalım ki, kendinden ne düşünce veya fiîl açığa çıkmışsa, onun sonuçlarını da yaşamak mecburiyetindedir!.
Bir diğer deyişle, bugününüz, dününüzün sonucudur!
Bu anlattıklarımız eğer anlaşıldı ise şimdi gelelim konunun püf noktasına...
Hazreti Ebû Bekr’in en mükemmel şekilde vurguladığı üzere, “ALLAHI İDRAK, İDRAK EDİLEMEYECEĞİNİ İDRAKTIR” gerçeğini hiç gözden kaçırmamak kaydıyla, anlamaya çalışalım bu püf noktasını...
Kur’ân-ı Kerim’de “Allah” ismine bağlı olarak anlatılan olayları, daima, hem evrensel boyut itibariyle, evrenin özünde hakikatinde bilinci içinde; hem de insan ismiyle işaret edilenin varlığında ve hakikatinde olarak düşünmek gerekir!.
Gerek “Âyet'el Kûrsî”, gerek “Kul Euzü”ler ve gerekse “huvallahulleziy...” diye başlayan tüm tanımlamalar, hem evren boyutlarıyla aşikâr olanı, hem de insan ismi altında açığa çıkanın, çıkış mertebelerindeki özelliklerini anlatmaktadır. Bu durumda ehli anlar sığınılan “Rab” nerededir, nedir; sığınılan “Melîk” nedir; sığınılası “İlâhin nâs” neresidir!.
Bir diğer ifade şekliyle, Allah isimleri, hem evrensel boyutta, hem de insanın varlığındaki Rububiyet mertebesinde bulunan özelliklerdir.
İşte bu yüzdendir ki, Kur’ân’ı anlamak için okumaya başladığımızda, Allah’a ait diye anlatılan tüm özelliklerin hakikatimizi meydana getirdiğini fark etmek, gelecekte karşılaşacağımız sonsuz olayların dahi bu özellikler kapsamında karşımıza çıkacağını bilmek zorundayız!.
Özet...
Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak için dikkat etmemiz gereken öncelik, O’nun ötedeki bir tanrıdan gelen ferman olmadığını fark etmektir!. Bundan sonra yapılacak iş ise, o yüce Kitabın, “Allah” ismiyle, evrenin ve insanın hakikatindeki özelliklerden ve “sünnetullah”tan söz ettiğini idrak ederek, olgunluğa giden yolda yürümeye başlamaktır..
Kesinlikle bilinmesi ve göz ardı edilmemesi zorunlu gerçek de şudur ki, ismi “ALLAH” olan, evren içre evrenleri ve insanı, ilminde kendi isimlerinin işaret ettiği özelliklerle yaratmış olandır!.
Ne insanın, ne de evrenin “tanrısallığından” asla söz edilemez!
Zaten bugüne kadar hiçbir şuur sahibi de “ALLAH” olduğunu iddia etmemiştir!.
not: Hallac-ı mansur'un 'ene'l Hak' demesi ile karıştırılmaya... Hak başka bir kavramdır, Allah başka... kelimeleri birbirinin yerine kullanmamaya çalışın... söyleneni aslına uygun olarak aktarmak çok önemli bi konudur... aktaranın anlamadıı incelii aktarılan belki daa iy anlayacaktır...
AŞIK PAŞA'dan güzel bir şiir...
(kaynak: antoloji.com)
...................................
Söz söyleten dilimde sen,
Hükmeyliyen içimde sen,
Alıveren elimde sen
Cümle işim önden sona.
Şöyle yakın olmuş iken,
Görmez seni bu can u ten
Kim geçiser bu perdeden,
Kim mani olur hükmüne?
Aşık sana tuttu yüzün
Unuttu cümle kendözün
Cümle sana söyler sözün
Söz söyleten sensin yine.
selçuk efendi
11-03-2006, 12:46
Modern Bilimin Açığa Çıkardığı Gerçek
Tüm bu keşiflerden, bilimin nasıl bir gerçeğe vardığını 1999 yılında yayınlanan “Evrenin Ruhu - Kuantum Fiziğine Göre Ruhun Kanıtı -- Bir Fizikçinin Ruh, Can, Madde ve Nefse Bakışı” isimli kitabında Fizikçi Profesör Fred Alan Wolf şu sözlerle ifade ediyor:
"Sizin şu anda “ben” derken kasdettiğinizle, her bir varlığın “ben” derken kasdettiği aynı şeydir…
Çok sayıda algılayıcı olmasına rağmen, Evrende tek bir akıl, ya da tek bir bilinç vardır. Evrenin herhangi bir yerinde birbirinden bağımsız iki ayrı akıl mevcut olamaz… Dolayısıyla, “nefs” diye bilinen, yani normalde “ben” derken kasdettiğiniz bir hayaldir, yanılsamadır; ancak, evrensel TEK olan gerçektir…
Evrende TEK BİR AKILdan başka birşey olamaz!"
Birçok okuyucu için çok yeni bulgularmış gibi gelebilir bu açıklamalar. Oysa bakın bundan çeyrek asır önce 1974 yılında bir başka Kuantum Fiziği araştırmacısı Firitjof Capra neler yazmış:
"Kuantum kuramı, içinde yaşadığımız dünyayı birbirinden ayrı, bağımsız çok küçük ögelere ayıramayacağımızı göstermiştir...
Modern Fizik, evrensel hakikati ya da evrensel düzeni dinamik, birbirine bağlı ve ayrı parçalara ayrıştırılamayan ve bölünemeyen bir bütünlük olarak görmektedir. Ayrıca bu bütünlük ile ona bakan, gözlemleyen, araştıran gözlemci arasında da bir ayrılık yoktur, bir birliktelik, bütünlük vardır... İşte bu anlayış çerçevesinde, zaman ve uzayın geleneksel alışılmış anlamları, evrende birbirinden ayrı, bağımsız nesnelerin varolduğu görüşü ve bilinen sebep-sonuç ilişkisi gibi kavramlar geçerliliklerini tamamen yitirmektedirler..."
Peki insanın bu düzende yeri ne? Onu da şöyle açıklıyor:
"Ben ve dünya ayrımı, yani gören ile görünen arasındaki ayrım, atomaltı dünyaya inildiğinde geçersiz kalmaktadır. Atom Fiziği, işin içine insanın kendisini de koymadan doğa, evren hakkında konuşamayacağımızı açık ve net bir biçimde göstermiştir. Çünkü tüm evren, her zerresine kadar aynı bütünlüğün ve tekliğin ifadesidir.
...Birbirinden ayrı görme ve sınıflandırma, zihnimizin bir soyutlamasından başka birşey değildir. Yani, birbirinden ayrı ve bağımsız 'nesne' ve 'olaylar'dan oluşan evrensel bir gerçeklik tasarımına inanmak, yalnızca bir hayalden ibarettir.
...Bilinçliliği evreni kapsamakta olan bir insan için evren, kendi 'bedeni' olur, bu arada fiziksel bedeni de 'evrensel aklın' belirişi şekline dönüşür. Kendi içsel görüntüsü en yüce gerçekliğin bir ifadesi olur, kendi sözü de sonsuz hakikatin ve kudretin bir yansıması haline gelir..."
Evrenin hakikati yanısıra, bilmem, o "sevgili peygamberim" diye nağmelerle kendisini andığımızı, övdüğümüzü veyahut ta 'canım, o da bizim gibi bir beşer, sadece seçilmiş' diyerek anladığımızı zanneden, ama ne getirdiğinden, ne getirişinden, ne seslenişinden, ne de açıkladığı sistemden habersiz yaşamlarımızı tükettiğimiz "Allah Rasûlü" hakkında yeni şeyler düşünmeye vesile olur mu bu tesbitler...
selçuk efendi
11-03-2006, 12:48
İmam Gazali'nin, Mişkatül Envar (Nurlar Feneri) ismli eserinden birkaç paragraf:
"... İşte ârifler buradan mecâz çukurundan hakikatın zirvesine yükselir, mî'râclarını tamamlar, açık bir müşahede ile görürler ki, varlıkta ALLAH'tan BAŞKA BİR ŞEY YOK!...
İşte bu kaynak AHAD olan ALLAH'tır, O'nun ortağı yoktur!.. Bütün diğer nurlar O'ndan istiâre'dir!.. Hakikî olan yalnız O'nun nurudur... Hepsi O'nun nurundandır. Belki HEPSİ O'DUR!..
Doğrusu, var olan O'dur... Gayrın varlığı, ancak mecâz yoluyladır.....
...
O'ndan başka O yok, sözü seçkinlerin tevhididir... ve sahibini TEK birliğe götürür, sırf BİR'liğe götürür!..
Mahlûkatın mi'râcının son noktası FERDANİYET memleketidir. Çünki, bunun ötesinde daha bir merdiven yoktur. Zirâ, yüksek, ancak çoklukta düşünülebilir....
Kesret kalkınca BİR'lik gerçekleşir; izâfet (görelik) bâtıl olur; işaret kalkar... Artık, yüksek, alçak, inen- çıkan kalmaz; terakkî muhâl olur, urûc muhâl olur. A'lânın ötesinde ulüvv (yükseklik) yoktur.
Vahdet ile beraber kesret yoktur!..
Kesretin kalkmasıyla urûc da kalkar!.
Bunu bilen bilir, bilmeyen inkâr eder...
Bu ilim, ancak ALLAH'I BİLENLERE verilmiş olan hususî mahiyetteki gizli bir ilimdir...
Onlar, bunu açıkladıkları zaman, ALLAH'a karşı mağrur olanlardan başkası inkâra kalkmaz. "
Evet! Bu açıklamalar ancak beş duyu dünyası ile kayıtlı, kendi gaybına iman etmenin ne olduğunu ve varlığını her an meydana getiren AHAD olan ALLAH ile ötedeki bir tanrının farkını anlayamayan zahir ehli tarafından çeşitli sebepler öne sürülerek inkâr edilebilir... Kendilerini etten-kemikten bir beden, ALLAH'ı da herşeyin ötesinde, ötelerin de ötesindeki bir tanrı gibi kabul etmekten başka çareleri yoktur, istidat ve kabiliyetleri ona elverir sadece...
selçuk efendi
11-03-2006, 12:51
“Evren Eşittir Tanrı” Değildir
Gavs-ı Azam Abdülkadir Geylani Hazretlerinin "Gavsiye" isimli eserinden bir beytin açıklamasına yer vererek, kafalarda oluşabilecek "evren eşittir Allah mı?" sorusunun cevabını da anmış olalım:
Genel anlamıyla evren dendiğinde anlaşılan şey uçsuz bucaksız bir mekândır... İş böyle olunca, ALLAH'ın sınırsızlığı ve tekliği açıklanınca da, konuları zahir yönüyle ele alanlar, bu hakikati, kendi kapasitesinin sınırlılığı sebebiyle panteizmin öne sürdüğü şekilde, evren=tanrı olarak yorumlar...
Oysa bakın bu yanılgıya Abdülkadir Geylani hazretleri nasıl açıklık getiriyor:
"Sonra sordum Rabbıma; dedim ki:
-Hiç mekânın olur mu?..
Dedi ki;
-Ya Gavs-ı Azam, ben mekânın mekânıyım!... Benim mekânım olmaz!.. Ben insanın sırrıyım!.."
Yani, mekân (fiziksel evren) denen şey hakikatte ALLAH ismi ile işaret edilenin varlığından ve varlığında vardır ve O'nunla kaimdir... ALLAH ismiyle işaret edilen, mekân, evren diye gözlenen varlığın varedicisi, Hakikatidir... Evren, "ALLAH" ismiyle işaret edilenin varlığından ve O'nun varlığında, O'nun özellikleri ile vardır. Evrenin kendi başına bağımsız bir varlığı yoktur! Evrenin ve evrendeki herşeyin aslı, orjini, varedicisi ALLAH'tır... İnsan, beş duyusu algılama sınırlarının kısıtlılığı sebebiyle ortada duran evren, mekân diye birşeyi kabul eder. Oysa, gözüyle görebildiğinin aslını, özünü basiretiyle, bilinciyle değerlendirebilse, o zaman görecektir ki, mekân diye birşey varolmamıştır; sadece ALLAH ismiyle işaret edilendir varolan ve insan da ALLAH'ın varlığıyla, O'nun varlığından meydana geldiği için, o Hakikat insanın sırrıdır... İnsan kelimesiyle tanımlanan varlığın özü ve aslı da ALLAH ismi ile işaret edilen hakikatten başka birşey değildir...
selçuk efendi
11-03-2006, 13:01
“Nur” İle “Ego”nun Söyleşisi (Doktor Wayne W. Dyer'ın bir hikaayesinden Ahmed Baki tarafından uyarlanmıştır...)
Henüz ana rahminde, dünyaya gelmeyi bekleyen bir çift bebeğin halini zihninizde canlandırmaya çalışın... Bu bebeklerin isimlerinin “Nur” ve “Ego” olduğunu düşünelim. Ana rahminde bunların arasında şöyle bir konuşma geçiyor:
Nur, Egoya şöyle diyor: “Ego, senin için bunu kabul etmenin zor olacağını biliyorum ama söylemek istiyorum. Ben buradaki yaşamımızın sona ermesiyle herşeyin sona ermeyeceğine ve “doğumdan sonra yaşam” olduğuna inanıyorum.”
Ego hemen karşılık verir: “Amma saçmaladın! Buradan sonra ne yaşamı? Öyle bir yaşama gidip-gelen mi var! Sen hiç etrafına bakmıyorsun galiba! Yaşam bu işte, herşey burada! Ne varsa, zaten çevrende hepsini görüyorsun. Niye durmadan bu gördüğünün ötesinde birşeyler olması gerektiğini düşünüyorsun ki? Kendini niye böyle düşünmek zorunda hissediyorsun ki! Biraz gerçekçi ol, bu dünyayı ve yaşamı olduğu gibi kabul etmeye çalış! Aklın varsa, burada rahatına bak ve bu “doğumdan-sonra-yaşam” hayallerini de kafandan at gitsin.”
Nur, çaresiz susar ve bir süre sessizce bekler! Ama içinden gelen seslenişe karşı uzun süre duyarsız kalamaz ve yeni birşeyler söylemekten kendini alamaz:
“Ego, seni çıldırtmasın ama şimdi söyleyeceğim bir şey daha var. Ben ayrıca, bizim bir Annemiz olduğuna da inanıyorum.”
“Anne mi?” diye alaycı bir kahkaha atar Ego.
“Böyle saçmalıkları nereden çıkarıyorsun sen? Anne ha! Hiç gördüğümüz var mı bu anneyi? Bu gördüğünün ötesinde neden birşeyler aradığını anlamıyorum! Gerçekleri olduğu gibi kabul etsene!
Şimdi bir de “Anne” fikri çıktı başımıza!
Bak, burada sen ve ben ikimiz varız sadece. Bir gerçek arıyorsan, işte o gerçek burası! Akıllı ol, şu kordona iyi tutun ve karnını iyi doyurmaya bak! Uslu uslu köşende dur, böyle abuk-sabuk şeyler çıkarıp durma! Ben sana garanti veriyorum, anne-manne diye birşey yoktur!”
Nur, istemese de Egoyla konuşmaya bir son verir. Ne fayda, bir süre sonra içinden gelen ses yine onu rahat bırakmaz.
Bu kez adeta yalvarırcasına bir kez daha şansını denemek ister ve konuşmaya başlar:
“Ego, lütfen şu söyleyeceklerimi karşı koymadan dinle!
İkimizin de devamlı yaşadığı şu kasılma ve baskılar var ya, bazen bizi bir o yana bir buyana iten, durmadan yerimizi ve halimizi değiştiren zorluklar, hissettiğimiz bu hareketler! Sanırım, biz büyüdükçe bunlar doğal olarak gerçekleşiyor ve inanıyorum ki bu zorluklar bizim harika bir “aydınlığa” çıkacağımızın işareti ve bizi oraya hazırlıyorlar. Muhtemelen çok yakında o aydınlığın nasıl birşey olduğunu kendi gözlerimizle göreceğiz!”
“Senin tamamen kafayı oynattığına şimdi emin oldum!” der Ego. “Yahu senin hayatın boyunca gördüğün tek şey bu karanlık dünya! Aydınlık diye birşeyi nerede gördün? Böyle bir şeyi nereden hayal ediyorsun? Bu yaşadığın zorluklar ve mücadeleler, hayatın gerçekleri. Sen etten-kemikten ibaret, herşeyden ayrı, tek başına bir canlısın! Bu da senin yaşam yolculuğun. Karanlık, baskılar ve zorlanmalar yaşam demektir. Yaşam bir mücadeledir, yaşadığın sürece hayatta kalmak için mücadele etmek zorundasın! Lütfen şimdi kordonuna iyi tutun da, uslu uslu karnını doyurmaya bak bir kenarda.”
Nur, çaresiz köşesine çekilir ve sessizce bekler. Ama sonunda yine karşı koyamaz içinden gelen seslenişe:
“Ego, sana son bir şey daha söyleyeceğim ve ondan sonra da artık seni asla rahatsız etmeyeceğim.”
“Söyle bakalım!” der Ego, alaylı bir gülümsemeyle...
“Bu baskı ve zorluklar bizi sadece o olağanüstü aydınlığa çıkmaya hazırlamıyor! Aynı zamanda o aydınlığa erdiğimizde, eminim Annemizi yüzyüze bizzat görüyor olacağız ve onu görebilmek buradaki hiçbirşeye benzemeyen bir heyecan ve haz verecek bana. Şimdiye kadar gördüklerimizin ve yaşadıklarımızın çok ötesinde birşey bu!”
Ego gülümsemeye devame eder:
“Senden tamamen ümidi kestim Nur! Sen tam bir kaçıksın!“
selçuk efendi
11-03-2006, 13:03
Manevi Öğreticiler
Bilelim ki...
İnsanlık tarihi boyunca çevresini DİN İLMİ'yle, maneviyat konusunda aydınlatmış, insanların bilinçlenmesi yolunda imamlık yapmış nebi, rasûl, veli, aziz gibi isimlerle anılan öğreticilerin tamamı maneviyat ehlidir. Dünyada elde edecekleri kazançlara değil; fiziksel dünyanın zevkleri ve kaygılarına değil; toplumların dünyadaki yönetimi ve idaresine değil; hepsi de insanın özündeki beş duyu ötesi boyutlara ve özdeki tekliğe yönelmişler, hakikati özde bulmanın ve bu manevi güçleri edinmenin ilmini bir ücret talep etmeden karşılıksız paylaşmışlardır; içinde bulundukları şartlarda kabul görebilen ve toplumların anlayabildiği dilde... Maneviyat ehli, kendi hakikatini yaşamayı ve keşfettiği gerçekleri talipleriyle paylaşmayı bir yana bırakıp ta, dünya şartlarıyla kayıtlı, fizik dünyaya ait, tamamen dünyada bırakıp gidilecek şeylere yönelik bir uğraş içerisinde asla olmamışlardır.
selçuk efendi
11-03-2006, 13:11
Sana âlem görünen,
Hakikatte Allah'tır;
Allah birdir vallahi,
Sanma ki birkaç ola
Dost iline girmeyen,
Varını dosta vermeyen
Hakk'ı burada görmeyen,
Yarın göresi değil
Gaybî Sunullah
selçuk efendi
Neden İslam Dini son dindir? Diye düşünenler oldumu? Diyorsunuz.
Tefekkür ve tezekkür ettik araştırdık tek Din İslam 'ın ilk ve son din olduğu gerçeğine ulaştık.Nasıl mı?
Kur’ân tek din olduğunu söylüyor.
1.)Ali-imran 19 -Allah katında din İslamdır.
2.)Şura 13 -Dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldık
Allah indinde tek din Adem AS ile Peygamber Ef.SAV arasında ne kadar nebi gelmiş ise aynı dini yaşamışlardır.Hepsi İslam’dır.
İslam,Teslim demektir.
Adem A.S.dan Kıyamete kadar yaşanacak olan din Hanif Dini ( Arapca adı İslam Dini) özelliği 28 basamakta 7 safha ve 4 teslimi içerir.
1- Allah’a ruhu ölmeden evvel ulaştırmayı dilemek (3. basamak)
2- Mürşide ulaşıp tâbî olmak (14. basamak)
3- Ruhu Allah’a ulaştırmak (21. basamak)
4- Vechi (fizik vücudu) Allah’a teslim etmek (25. basamak)
5- Nefsi Allah’a teslim etmek (27. basamak)
6- İrşada ulaşmak (28. basamağın 4. kademesi)
7- İradeyi Allah’a teslim etmek (28. basamağın 5. kademesi)
Sahabe bunun ıspatı dır.Kim dilerse Allah’da o kişiyi bu safalardan geçirir.Örnek verdiğiniz Allah dostları arasında yerini alır.
selçuk efendi
11-03-2006, 14:21
bu ve bundan sonraki bikaç gönderimde, din hakkında toplumumuzda yannış bilinen ve sistemi bütünüyle anlamada yardımcı olabilecek bikaç konuda delilleriyle birlikte düşüncemi (başka yazılardan alıntılarla birlikte) nakletmek istiyorum...
bu fikir aklıma geldiinde, öncelikle düşündüm.. çünkü hassas bir konu din meselesi... toplumumuzun durumu da belli.. araştırma, düşünme ve özellikle okuma konularında çok zayıf... dolayısıyla yeni ve farklı görüşleri hazmetmek insanlarımız için biraz zor gelebilir...
bir ööretmen olarak gözlemimdir ki, çocuklarımızın internet kafeleri kullanmasının amacı kendileri için faydalı olanı deyil, eylenceli olanın peşine düşmek, kendilerince güzel vakit geçirmek... insanımızın internet kullanımına baktıımızda da porno, oyun ve kumar içeriklerinin öne çıktıı gözükmekte...
forumumuzun amacı bilgi paylaşımı, konunun önemi de belirgin... ben sevdiim bu foruma üye olanların veyaa olmayanların(gördüüm kadarıyla üye olmayanlar da bu konuya bakıyor) bildiklerimden faydalanmasını istiyorum... tabii ki, din konusunda isteyen inanır, istemeyen inanmaz.. bu konuda 'dinde zorlama yoktur' ve 'sen sadece tebliğ et, hidayete erdirici değilsin' aayetini göz önünden ayırmamaya dikkat ederim(bu konuyu da ayrı olarak bi gönderide işlemek istiyorum...)...
söylediklerimin yanlış olduunu düşünen ve deliilini sunabilecek olan varsa, kabuulümdür, baştan söyliyim... yannız, günümüzde tvden de gördüümüz şekliyle bi tartışma yaratmak isteyen arkadaşlar, kendilerini denetleyerek iitirazlarını yazarlarsa, ancak bu şekilde yazdıklarının bi faydası olabilecektir... tartışmalarda kendini haklı çıkarmak için verilen çabalar, demogojiler birşey ööretmek amacından uzaklaşmıştır... kısaca; amacımız faydalanılması için bişeyler çiziktirmektir... ben-sen kavgası deyildir...
söylediklerimizin ötesini de bilenler lütfen çekinmesinler... yazdıklarımın eksikliini veyaa yanlışlıını bilip de düzeltmeyenlerin vebaali boyunlarınadır, haberiniz olsun...:)
selçuk efendi
11-03-2006, 14:44
Hint felsefesinin “TENASUH”, yani, ölümü tadıp biyolojik beden yaşamından ruh beden yaşamına geçtikten bir süre sonra yeniden bir biyolojik bedene girerek dünyaya geri dönebileceeini ifaade eden görüştür...
Hattaa, günümüzde baazı müteşaabih(belli bir ilim dercesine ulaşmışlarca yorumlanması gereken, benzetmeli, mecazlı, kapalı) aayetlere dayandırılarak mümkün olabilir diye düşünenler de vardır...
Reenkarnasyon, yani yeniden bedenlenmek suretiyle ayrıldığımız bu dünyaya geri gelme görüşünü, ancak İSLAM’ın açıkladığı yaşam SİSTEMİNİ ve İSLAM’ın “ALLAH” kavramını; ve bu kavramın doğal sonuçlarını fark ve idrak edemiyen; “TANRI” kavramından yola çıkarak olaya yüzeysel yaklaşan kişiler kabul edebilir!..
Şunu öncelikle bilelim ki; İnsanların ruhları yukarıdaki bir tanrı tarafından, geçmişte herhangi bir zamanda ve herhangi bir yerde toplu olarak yaratılmış da; sonra da peyderpey dünyaya gönderilmekte değillerdir!.. Ne, yukarıda herhangi bir yerde oturmakta olan tanrı vardır; ne de yukarıdan dünyaya gelme sırası bekleyen insan ruhları!.. Bu sebebledir ki, ruhun dışarıdan gelip bir bedene girmesi asla sözkonusu değildir...
Her RUH, sadece kendi bedeninin beyni tarafından oluşturulur ve yüklenilir.. Bu sebebledir ki, artık o ruhun yeniden dünyaya geri gelip, bir biyolojik bedene girerek yaşamına devam etmesi kesinlikle sözkonusu değildir.. Yaşamda sürekli ileriye gidiş sözkonusudur; asla geri dönüş yoktur..
Bu sebebledir ki KUR’ÂN, ölümden sonra her ne şekilde olursa olsun dünyaya geri gelmenin mümkün olmadığını pek çok ayette vurgulamış; Hazreti Muhammed de bu konuda açıklamalar yapmıştır... İşin sır yönüne vakıf olan İslam velileri ve mutasavvıfları dahi bu yolda düşüncelerini açıklıyarak “İnsan ruhunun beden yaratılmadan önce varolmadığını, bedenin varoluşundan sonra ruhun meydana geldiğini” açıklamışlardır..
Nitekim, yaklaşık 900 sene önce yaşamış olan en büyük İslam alim ve mutasavvıflarından İmam Gazali, ruhların bedenlerden önce yaratılmış olduğu yolundaki safsatayı red için “Ravzatüt Talibin” isimli kitabında şöyle der:
“Allahu teala ruhları cesedlerden ikibin yıl önce yarattı” sözüne gelince buradaki “ruhlardan” maksad “melaikenin ruhları”dır..
Cesedlerden maksad da, arş, kürsi, semalar, yıldızlar topluluğu; hava su, yeryüzü gibi alemlerin cesedi, bünyesidir..
“Ben yaratılışça peygamberlerin ilkiyim” sözüne gelince, buradaki “yaratılışça” [HALK] kelimesi “TAKDİR” manasınadır.. “İCAD” yani yaratıp vücutlandırma manasına değildir..
Çünkü Rasulullah aleyhisselam ANNELERİ TARAFINDAN DÜNYAYA GETİRİLMELERİNDEN ÖNCE MEVCUT VE YARATILMIŞ DEĞİLDİ.
Fakat gayeler ve kemaller, takdir hususunda önce, varlık hususunda sonradır. Zira Allah teala ilahi meseleleri, olayları kendi ilmine uygun olarak önce lehvi mahfuzda takdir eder, şekillendirir.
Buraya kadar, şayet varlığın iki şeklini de anladıysan; Rasulullah’ın varlığının, Adem'in varlığından önce; yani gözle görülen varlık değil de, ilk takdir edilen varlık olarak “önce” olduğunu anlamış olursun."
Şindi de bu konuda asgarii inancı belirleyen aayet ve hadiise bakalım:
“HERBİRİNE ÖLÜM ERDİĞİNDE; RABBİM BENİ GERİ DÖNDÜR DÜNYA YAŞAMINA DA, YAPMADIKLARIMI YAPAYIM; DERLER..
BU KESİNLİKLE MÜMKÜN DEĞİLDİR!. BA’S (tüm insanların biraraya gelmesi) GÜNÜNE KADAR BERZAHTADIRLAR” [Sure: 23 ayet: 99/100]
Rasulullah “ÖLDÜKTEN SONRA GERİ DÖNDÜRÜLECEK YOKTUR” buyurmuştur.[HAK DİNİ c: 6, s: 4197]
hatırladıım kadarıyla şu anlama yakın bir hadiis de mevcut ama kaynak veremiyorum: Öldükten sonra herkes pişman olur... kötü amel edenler, keşke iyi ameller yapsaydım diye.. iyi amel işleyenler, keşke daha fazla yapsaydım diye'...
selçuk efendi
11-03-2006, 15:12
"Ruhlar ezelde bir yerde yaratıldı da, peyder pey dünyaya mı gönderiliyor".. "DİN" bunu mu diyor..?
Kesinlikle hayır!..
Ruhlar geçmişte ezelde yaratılmış da, şimdi teker teker dünyaya bedenlere gönderilmiyorlar!.. Aksine, her ruh, ana rahminde 120. günde, o ceninin özünden gelen Allah kudretinin melekî güç olarak açığa çıkarttığı tesirle, o varlığın beyni tarafından üretiliyor!.
A`râf Sûresinin 172. âyetinde şöyle bir açıklama vardır:
"Rabbin, âdemoğlullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutmuştu;
-Ben, sizin rabbiniz değil miyim (elestü birabbiküm) diye...
-Evet, şahidiz (kalû belâ) dediler!.. Kıyamet günü, biz bundan habersizdik, demeyesiniz!.."
Âyetin esas vurgulamak istediği gerçeğin farkedilememesi yüzünden, bu âyetin anlamı saptırılarak; tamamen ilgisiz yorumlar ortaya atılmış; bunlar çeşitli asılsız hikâyelerle bezenmiş; ve nihayet bugünkü asılsız genel kabule gelinmiştir!.
Özetleyelim bugünkü yanlış ve asılsız genel kabulü;
"Allah, dünyaya gelecek ne kadar insan varsa, başka bir mekânda onların toplu halde ruhlarını yaratmış; ve orada onlara sormuş; ben sizin rabbiniz değil miyim? İnsanların ruhları da, güya orada cevap vermişler; evet sen bizim rabbimizsin", diyerek...
Sonra o ruhlar, oradan, teker teker dünyaya gelip, ana rahimlerinde oluşan bedenlere giriyorlar; ve sonra da çıkıp tekrar o âleme gidiyorlar...
Ve hatta bazı derin ve kapsamlı düşünce ve bilgi sahibi olmayan kişilere göre, tekâmül için tekrar dünyaya geliyorlar!.. Buna da yeniden dünyaya gelerek bir bedene girme anlamına "reenkarnasyon" diyorlar!."
Bu yanlış anlayışa dayalı olarak, "elest bezmi" isimli bir hikâye daha uyduruluyor... Güya, o ruhlar âleminde tanışıp ülfet edenler, burada da tanışırmış; sevişenler burada da sevişirmiş; orada birbirinden hoşlanmayanlar, burada da birbirinden hoşlanmazlarmış!.
Önce işin aslını özetliyelim, sonra da delillerimizi sıralayalım..
Âyetin işaret ettiği anlam şudur Allahûâlem;
"Allah insanı İslâm fıtratı üzere yaratmıştır" hükmü üzere, her insan, henüz menideki sperm halinde iken, babasının geninden İslam fıtratının programını alarak dünyaya gelir, daha sonraki aşamalardan geçerek!.
"Onların bellerinden zürriyetlerini alır" ifadesi, genetik olarak intikal eden İslâm fıtratının bilgisinin sperm halindeki varlığına işaret eder ve vurgular!.
Yani, sperm hâlindeyken insan, -BELLERİNDEN ZÜRRİYET ALINDIĞINDA-, fıtrat olarak rabbini bilme yetisine sahip kılınmıştır..
Esasen, genetik olarak bu programla yüklenmiş olan cenin, ana rahminde 120. günde, özünden boyutsal bir şekilde gelen melekî etki ile, "RUH" adı verilen ve beyin tarafından üretilen dalgalardan oluşan, ölümötesi boyut bedenini üretmeğe başlar!... Ve ona, yani "ruh"a, tüm zihinsel fonksiyonların hâsılası, dalgalar(wave) şeklinde yüklenir!. Yani, başka bir yerden gelip bedene giren bilinçli bir "ruh" olayı kesinlikle geçerli değildir!.
Dünyadan öncesi yaşamda, bir yerlerdeki ruhlar âlemine dayanak gösterilmek istenen âyeti dikkatle düşünürsek, burada "Ademoğullarının BELLERİNDEN" sözedildiğini farkederiz.. "BEL" olayı ruh boyutuna değil; içinde yeralmakta olduğumuz dünya boyutuna ait bir şeydir. "Bel suyu" menidir, spermin dünyasıdır!
Bu çok büyük yanlış anlamanın temelinde, “EZEL” kelimesinin “BOYUTSALLIK ifade eden mânâda anlaşılmayıp, sanki mekânsal bir geçmiş olarak değerlendirilmesi yatmaktadır!..
Bu konuda geniş bilgi, Elmalılı Hamdi Yazır`ın Kur`ân tefsirinin 4. cildinin 2324. sayfasında bu yazdıklarımızın doğruluğunu teyid eden bilgileri bulabilirsiniz.. Sayın Süleyman Ateş`in Yüce Kur`ân ‘ın çağdaş tefsiri'nin 3.cilt 412. sayfasına da bakabilirsiniz..
İmam Gazali, Ravzatüt Tâlibin isimli eserinde bu konuyla ilgili şöyle der: "...Çünkü Rasûlullah Efendimiz’in ruhu da, anneleri tarafından dünyaya getirilmelerinden önce mevcut ve yaratılmış değildi"!.
Ruh dışarıdan gelip bedene giren bir şey değilse; çıktıktan sonra da yeniden başka bir bedene girmesi söz konusu olabilir mi?..
selçuk efendi
11-03-2006, 15:21
İslâm inancına göre kişinin muhatabı Allah`tır; Rasûlullah`tır!.. Bunların dışında inancını kimseye ispatlama mecburiyeti yoktur!.
Kişi inanır veya inanmaz, bunun sonuçlarını da ölüm ötesi yaşamda görür!.. Çünkü bu dünya zorlama değil, "TEKLİF" dünyasıdır!..
Kimsenin başkalarını herhangi bir konuda inanmaya zorlama hakkı yoktur!..
Nitekim aşağıdaki âyette bu konuya açıklık getirilmiştir:
"DİN iÇİNDE ZORLAMA YOKTUR!." (2-256)
Ne var ki KUR`ÂN-I KERİM’İN bu açık hükmünü ifade eden âyet birçok müslüman olduğunu ifade eden kişi tarafından benimsenmemekte; çeşitli mantık oyunlarıyla insanlara zorla-baskıyla İslâm önerileri uygulattırılmak istenmektedir..
Yani, insanlar, inanmadıkları şeyi yapmağa zorlanarak, "münâfık-ikiyüzlü" hâle getirilmektedirler!.
Oysa, yaşadığımız dünya "TEKLİF-ÖNERİ" dünyasıdır; "İMAN EDEN" imanının gereğini "iman"ı kadarıyla yapar; "iman"ı olmayan da dilediği gibi yaşar ve ölüm ötesinde de bunun sonuçlarına katlanır!.
"CEZA", yani yapılan veya yapılmayanın karşılığı ölüm ötesinde ALLAH sistemi içinde alınacaktır!.
Burada bir nebze değinmek istediğim bir husus da şu;
İnsanların önemli bir kısmında "NEFS"inden ileri gelen bir biçimde, çevresindekilere hükmetme; önde olma; baş olma; insanları gütme duyguları vardır!.. Oysa bu kişilerin çoğu, yaptıkları çalışmalarla kendilerini çevrelerine kabul ettirebilecekleri bir mevkiye gelememişlerdir!..
İşte bu durumda, kendi yetersizliklerini kapatmak için, dini kullanıp; "Allah adına", "Peygamber adına", "Kur`ân adına" diyerek; bir kisveye, etikete bürünüp, insanlara zorla yön vermeye çalışırlar!..
Eğer, bu kişiler psikoanalitik incelemeye tabi tutulursa; görülecektir ki, çoğunlukla bu kavramları kendi psikosomatik hallerini tatmin için ortaya koymakta; böylece de kendilerindeki küçüklük, geri kalmışlık duygusunu tatmin etmektedirler!.
Orta çağın engizisyonlarını kuranlar; ve o engizisyonları günümüze taşımaya çalışanlar, herkesi cehenneme postalayanlar hep bu tür kişilikler ile onlara körü körüne, düşünmeden tabi olanlardır!.
Oysa, KUR`ÂN hükmüne göre,"DİN İÇİNDE iKRAH YOKTUR!".
"İKRAH"ın anlamı "ZORLAMA"dır!..
İkrah yani zorlamanın dinde olmayışını; insanları bu konuda zorlamanın tamamiyle din dışı bir davranış olduğunu bakın değerli müfessir Hamdi Yazır ünlü tafsirinde nasıl açıklıyor:
-"Dinin mevzûu ef`ali ıztırariye (zorlama) değil; ef`ali ihtiyariyedir (kişinin kendi dileğiyle).. Bunun için ef`ali ihtiyâriden birisi olan ikrah, dinde menhidir.
Belki âlemde ikrah bulunabilir amma dinde, dinin hükmünde, dinin dairesinde olmaz veya olmamalıdıdır. Dinin şanı ikrah etmek değil, belki ikrahtan korumaktır.
Binaenaleyh dini İslâm’ın bihakkın hakim olduğu yerde ikrah (zorlama) bulunmaz ve bulunmamalıdır.. Şu halde Din, ikrah ediniz demez, ikrah meşru ve muteber olmaz.
İkrah ile vaki olan amelde dinin va`dettiği sevap bulunmaz; rıza ve hüsni niyyet bulunmayınca hiç bir amel ibadet olmaz!.
Ameller niyete göre değerlenir!.. Metalibi diniyyenin hepsi ikrahsız, hüsni niyyet ve rıza ile yapılmalıdır..
İkrah (zorlama) ile itikat mümkün değil; ikrah ile kılınan namaz, namaz değil; oruç keza; hacc keza ilah...
Bundan başka, bir kimsenin diğerine tecavüz edip de herhangi bir işi ikrah ile yaptırması da câiz değildir; hasılı, hükmi İslâm altında herkes vazifesini bilihtiyar yapmalı,iKRAHSIZ YAŞAMALIDIR!." (c:1;s:860-861).....
sevdiklerimizi uyarmayacak mıyız? tabii ki uyarıcaz... ama amacımız onların faydalı şeyleri bilmesi ve uygulaması ise bunun amaca ulaştırır bir şekilde olması gerekmektedir ve bunu da nasıl yapmamız gerektiini düşünmemiz gerekir... eer din önerileri içinde yapılması kişiye faydalı şeyleri, samiimiyetsiz, içinden gelir bir şekilde diil de zorlamayla yaparsa insan, içi-dışı bir olmamak haalidir ki bu din terminolojisinde münafıklık olarak adlandırılmıştır... bu da, rasülulah uyarısınca kaafirlikten daa kötü bir şekilde karşılıklandırılacaktır...
inanmayan insanları daavet nasıl olacaktır peki? bu konuda hidayete(doğru yola) ulaştıranın Allah olduunu unutmadan, saadece tebliğ vazifesini yerine getirmemiz yeterlidir... eer bahsettiimiz konuya yakınlık duymuyor, ilgilenmiyorsa, bizim görevimiz orada bitmiştir.. sormadıkça da cevap vermemiz boştur ve hattaa zararlıdır diyebilirim...
selçuk efendi
11-03-2006, 16:02
Para karşılığı okunan, "mevlid" adı verilen törenler tamamiyle sonradan icâd olup, ibadet’le hiç ilgisi yoktur!
İslâm Dininde "mevlid" diye bir ibadet mevcut değildir!
"Mevlid", Hz. Rasûlullah Efendimiz Aleyhisselâm’ın âhırete intikâlinden yüzlerce yıl sonra, O`nu övme amacıyla yazılmış bir şiir olup; bu şiirin gazel havasında okunmasının da ibadet olması, elbette kesinlikle sözkonusu değildir!
Ayrıca kesinlikle bilelim ki, para karşılığı yapılan hiç bir çalışmanın “İslâm Dini”nde yeri yoktur!
Parayla, ne "Kur`ân" okutturabilirsiniz; ne "hatim" indirtebilirsiniz; ne de ölmüş kişilerin “namaz” veya “oruc” borçlarını ödetebilirsiniz!
Kesinlikle bilelim ki, Kur`ân ve Rasûlullah açıklamaları kökenli “İslâm Dini”nde belirtilen ibadetler arasında, ne "mevlid"; ne de ölünün namaz - oruç borçlarını kapatmak için yapılan "ıskat ve devir" törenlerine yer vardır!
Bunları yapıyorsanız, kesinlikle biliniz ki, sadece kendinizi tatmin ediyor; bu arada bazı kişilerin de bu bahaneyle geçimine yardım ediyorsunuz!
Mevlîd okumayı ibadet sanıp, "kandil"(!) gecelerini kutlayan; müslüman olmanın ilk şartı olarak kadının başını örtmesini bilen; namaz ya da orucun göktürklerin gökteki tanrısını hoşnud etmek için teklif edildiğini sanan dar anlayışılı kişilerin "müslüman"lığına, "İslam Dini" diye bakar ve değerlendirirler!
Mevlid`in Süleyman çelebi`nin şiiri olup, Kur`ân-ı Kerîm’in teklif ettiği ibadetlerle hiç bir ilgisi olmadığını anlamazlar! Ölülere mum dikip kandil yakmanın "Din"le hiç bir ilgisi olmadığını; yalnızca, Mi`râc, Berâat, Kadir gibi gecelerin değerli saatler ihtiva ettiğini farketmezler.. Şeker ve Kurban bayramlarının olmadığını, FITR ve Hac bayramlarının yaşandığını duymamışlardır bile! Kur`ân-ı Kerîmde teklif edilen namaz, oruç, hac gibi çalışmaların, gökteki tanrının hoşnutluğu için değil; kendi geleceklerini kurtarmaları için önerildiği hiç anlamamışlardır!
Ölen kişinin arkasından yapılacak en iyi hayır olarak Hz.Rasûlullah bir açıklamasında şöyle diyor;
"Sevdiğiniz ölmüş kişinin arkasından eğer 1000 defa Kul huvallhû yani İHLÂS sûresini okursanız o kişinin ruhunu azaptan kurtarmış olursunuz.". Yani siz o sevdiğiniz kişi için 1000 tane İhlâs okuyup onun ruhuna yollayacaksınız Bunun dışında yapılan o devir hatmi adı verilen kişinin öldüğü gece evinde toplanılarak hocalara para verilerek yapılan işlerin hiçbirinin dinde yeri yoktur.
Diyanet işleri Başkanı da bu devir hatmi denen olayın dinde yeri olmadığını resmen açıklamıştır..
40.gece, 52.gece gibi şeyler tamamen uydurmadır! Yok "burun düşmesi gecesidir.., vs.dir.." derler…Tamamen hurafedir...
Bilgisizliğiniz yüzünden birtakım insanları zengin edersiniz, geçimine vesile olursunuz… Ana amaç Kurân’ı OKUMAK, yani ANLAMAKTIR!.....
"Buharî"deki bir hâdise göre, "karşısındakine Kur'ân okumasını öğreten kişinin, hediye olarak Allah yolunda savaşta kullanmak üzere bir yay almasına Hz. Rasûlullah karşı çıkmış ve alınırsa bu yayın kıyamette ateşten bir yay olarak alan kişinin boynuna geçeceği" belirtilmiştir.
selçuk efendi
11-03-2006, 16:15
Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; sevdirin, nefret ettirmeyin"
şeklindeki Rasûlullah uyarısına rağmen, insanları "İslâm Dini"nden uzaklaştırmak için ne gerekliyse yapılıyor!. Hatta, denebilir kiinsanlar ile "İslâm Dini" arasındaki en büyük engel müslümanlardır!. Kur'ân-ı Kerim’in 23 yılda nâzil olduğu unutulup; yeni doğmuş çocuğa çok yararlıdır diye biftek yedirilmeye kalkışılmakta; böylece pek çoğunun yitirilmesine yol açılmaktadır!. Hele camilerdeki, kurslardaki anlatımlarla ürkütülüp, korkutulup kaçırılanların haddi hesabı yoktur!.
Herkes kendi anlayışına uymuyan müslümanı "kâfir" diye damgalayıp; böylece kendini tatmin ediyor!. Hatta, "katli vacip" diyerek öldürmeye bile çalışıyor... Oysa bu konuda Allah Rasûlü’nün hükmü çok açık:
-Birisine kâfir derse kişi, eğer muhatabı da imanlı biri ise kendisi "kâfir" olur!
Gel gör ki bugün Afganistanda ve daha birçok yerde müslümanlar birbirlerini "kâfir" ilân ederek, öldürüp duruyorlar!.
-Birbirine kılıç çekerse iki kişi, ölen de öldüren de cehennemdedir!.
uyarısına rağmen!..
Türban takmayan veya kravat bağlayanları "kâfir" ilân edenlerin ise haddi hesabı yok!.. En büyük şaklabanlık ve aldatmaca da, siyasi ya da ekonomik beklentileri olanların, kendilerini desteklemeyenleri "kâfir" ilân etmeleri!..
"İslam Dini"ne ve Allah Rasûlü’ne göre... Aklı başında yani anlamını tasdik ederek "Lâ ilâhe illallah diyen cennete girecektir"!...
"İstisnası olmaksızın herkes cehennem denilen ortama girecek"; "daha sonra da herkes dünyadaki çalışmalarının karşılığını alacak"; "oradakilerden bir kısmı cehennemden çıkarak cennete gideceklerdir"... Bunların detayları Kur'ân-ı Kerim’de çok açık bir şekilde anlatılmaktadır...
Dolayısıyla insanları, bunu yaparsan cehenneme gidersin, diye ikide birde tehdit etmek doğru bir şey değildir.. Zaten herkesin "güzergâhı üzerindedir cehennem".. Önemli olan yapılan çalışmalarla (ibadetlerle) oradan en az zararla geçmektir!.
Kişilerin teklif edilen çalışmalardan bir kısmını yapamamaları ne onları dinden çıkartıp "kâfir" yapar; ne de bize onları küçük görme hakkını verir.. Aksine, Fâili Hakiki'yi görememekten dolayı kendi imanımızı tehlikeye atarız!.
Burada çok önemli bir husus vardır. Kur'ân-ı Kerîm’deki insanlara yapılan TEKLİF bir paket değildir!.. Yani, herkes, Kur'ân 'da teklif edilen şıklardan yapabildiği kadarını yapar!.. Yaptığı kadarının karşılığını alır; yapmadıklarının da sonuçlarına katlanır!. Bizim kimseyi yargılama hakkımız yoktur, hüküm Allah'ındır!.
Farkedelim ki, insanlar için en gerekli ve önemli şey "Allah" ve "İslâm Dini" hakkındaki bilgidir!..
selçuk efendi
11-03-2006, 16:32
Gerek DUA ve gerekse ZİKİR, insan beynindeki kullanılır kapasitenin artarak, kendisindeki Allah tarafından bahşedilmiş olan özellik ve kuvvetlerin açığa çıkması için yapılan çalışmalardır!.. Kişi, aynı zamanda, bu çalışmalar ile ölümötesi bedenini de inşâ etmektedir..
Sen, Allah`ın ilminde, O`nun güzel isimlerinin özellikleriyle yaratıldığın için, Allah isimlerinin işaret ettiği mânâlar, özellik olarak senin beyninde açığa çıkmaktadır. Allah`ın güzel isimlerini beyninde tekrarladığın zaman, bu isimlerin özelliklerinin beyninde daha da gelişmesini sağlamış olursun..
Allah`ın "İRADE" sıfatının adı olan "Mürîd" ismini, meselâ her gün diyelim ki üçbin defa civarında tekrarladığın zaman; bir kaç ay içinde irade kuvvetinin arttığını görürsün!..irade zayıflığı yüzünden gerçekleştiremediğin pek çok şeyi, kendini zorlamadan başardığını farkedersin hayretle!.
Buna ilâve olarak, Allah`ın "Kuddûs" ismini de her gün bu sayı civarında tekrar eder ve yanısıra "Kuddûs-üt tâhiru min külle sûin" duasını da üçyüz veya beşyüz defa tekrarlarsan; kendini hiç zorlamadan sigara veya uyuşturucu ya da alkol alışkanlığından kurtuluverirsin!..
Acaba öyle mi?...
Deneyen görür! Sadece üç-beş ay buna devam edin, yeter!. İsterseniz inanmadan!.
Çünkü, zikir olayı tamamiyle teknik bir olaydır; sonuçlarının oluşması inanca bağlı değildir!. Biz bunun sayısız örneklerini gördük..
Bu önerdiğimiz zikri, bize inanmayarak, sırf denemek için uygulamaya başlayan; bir yandan meyhanede içkisini yudumlarken, bir yanda da bu zikirlere devam eden nice kişi o alışkanlıklarından çok kolaylıkla kurtuldular..
Zikir, beyinde belirli anlamlar taşıyan kelimeleri tekrar etme çalışmasıdır.. Zaman ve mekânla, inançla kayıtlı değildir!..
Zikrin, yani kelimelerin beyindeki tekrarının, beyinde yeni hücre bloklarını devreye sokma çalışmaları olduğunu tasdik eden ilk bilimsel makale ise 1993 yılı aralık ayında Dünyanın en ünlü bilim dergisi olan "Scientific Amerikan"da John Horgan imzasıyla yayınlandı... Uzun yıllar yapılan yoğun laboratuvar çalışmaları sonucu açıklanıyordu bu makalede.. Sonuç; her yeni öğrenilen ve tekrarlanan kelimeler, beyinde o zamana kadar boş-âtıl duran hücre guruplarını devreye sokarak beynin çalışan kapasitesini arttırıyordu!..
Siz, Allah`ın belirli isimlerini beyninizde, bir süre, belirli bir düzen içinde tekrar ettiğiniz zaman, otomatikman beyninizde o anlam doğrultusunda bir kapasite oluşuyor; böylece kişiliğinizi o anlam istikametinde geliştiriyorsunuz!
İster inançlı olun, ister inançsız, bu hiç farketmiyor!.. Çünkü bu Allah`ın Sistem ve Düzeni!..
SİSTEMİN ve düzenin işleyişinin sizin inançlarınızla hiç alâkası yok!.
Bu konunun anlaşılamayışının en büyük sebebi, Allah'ın güzel isimlerinin işaret ettiği manalardan oluşmuş bir formül olduğunuzun farkında olmayıp; ibadeti ötenizdeki bir tanrıyla ilişkiler zannedişiniz !..
Oysa, Ahmed Yesevî`den Yunus Emre`ye, Abdulkadir Geylânî`den İmam Gazalî`ye, Hacı Bektaş Velî`den Erzurumlu İbrahim Hakkı`ya, Mevlâna`ya kadar her gerçeğe ermiş zât, Allah`ın insanın "Hakikat"ında olduğuna dikkati çekmiş; ötendeki tanrıya değil, özündeki Allah`a yönelip O`nu keşfetmeye çalışmanın zorunlu olduğu gerçeği üzerinde durmuşlardır..
Nitekim, zikirden amaç da ötendeki bir tanrıyı hoşnud etmek değil; beyin kapasiteni ve buna bağlı olarak anlayış ve idrak kapasiteni arttırarak, özündeki Allah`ı tanımak; o güzel isimlerin anlamlarının sende kuvvetli olarak açığa çıkmasını sağlı***** "hilâfet sırrını" yaşamaktır!..
Not: dikkat edilmesi gereken husus şudur: her kelime tekraar edilebilir ama her kelimenin ya da duaanın frekansı farklıdır... zikir olayına bir tür kendi frekansını ayarlamak denilebilir... normalde de bi frekansı vardır her yaratılmışın... zikirle sende zayıf kalan özellii güçlendirme durumu vardır... peki, zikir olarak hangi kelimeler kullanılmalıdır? bu konuda birçok eser vardır faydalanılabilecek... internetten araştırabilirsiniz... bilgim daahilinde olan şu uyarıyı da yapayım: özellikle yoga yapanların 'om' kelimesi zikrini yaptıkları bilinir... bu kelime bildiim kadarıyla insanı rahatlattıı gibi cinlerle baalantı kurmasını da kolaylaştırmaktadır... fakat insan ve cinler, bir arada bulunmaması gereken iki farklı yapıdır... dolayısıyla her kelimeyi deyil, işin ehli tarafından verilen kelimeleri ya da duaaları takrarlamak laazımdır...
selçuk efendi
11-03-2006, 17:40
şu ana kadar edindiim bilgilere göre; beden olarak cinler ateş (Kuran'da geçen taabirle 'semum'- bi nevii radyasyon), insanlar ise toprak (balçık - su ve minerallerden maamul hücreler) yapılıdırlar... İnsan türü, Allah'ın halifesi olarak mevcut olmadan önce yeryüzü cinlerin hüküm alanıydı... insanın yaratılması takdir edildii zaman, Kuran'da anlatıldıı şekilde meleklerin(kuvvelerin) ona secde(yüceliini idraak etmesi veyaa taabii olması) istendi... cinlerden olan İblis ise (iblis melek deyil, cindir ayete göre) guruura kapılmış, büyüklenmiş ve insanın üstünlüünü kabuul etmemiş ve bize olan düşmanlıı kökleşmiştir ve kıyaamete kadar devaam edecektir... insanlar farkında olsun ya da olmasın, çoomuzu hükmü altına almıştır ve alacaktır... (ey cin topluluğu, insanların ekseriyetini hükmünüz altına aldınız(6/128))... Cinlerden müslüman olanı da var, inkaar edeni de... eer cin müslüman ise zaaten insanlarla uuraşmaz, onlardan uzak durur.. kötü bir cinse insanlara musallat olan; gerek fikir yoluyla, gerekse ufo görüntüsü vererek insanı katetmesi gereken yoldan alıkoymaya, yanlış düşüncelere sevketmeye, kabuslarla ya da başka yollarla korkutmaya çalışır... eskiden, teknoloji bu kadar gelişmeden önce mezarlıklar çevresinde insanları korkutarak eylenirlermiş, şindi ufo görüntüleriyle... özellikle akaşa yayınlarından çıkan, başka gezegenlerdeki medeniyetlerden söz eden, yakında dünyaaya geleceklerini bildiren, insanları medyum (araç - aracı) olarak kullanarak bu tarz kitapları yazdıranlar hep cinlerdir... ruhlarla görüştüklerini sananlar da aldanırlar, karşılarına çıkanlar hep cindir... yalan söylemeyi çok severler... bizden farklı bi boyutta daa hızlı yaşadıkları için göreceli olarak bizden kat kat fazla yaşarlar... o yüzden geçmişten dooru olarak haber vermeleri mümkündür ama yalan söylemeyi çok sevdikleri için ayırdetmesi çok güç olur..
buraya kadar verdiim bilgiler ışıında, cinlerle insanların faydalı bir birliktelik kurmasının mümkün olmadıını anlatabilmişimdir umarım... Kuran'dan ve hadislerden yazdıklarımın daha fazlasını öörenmeniz mümkün...
cinlerin bize etkilerinden ve yanlış düşüncelere sevk etmesinden nasıl korunuruz:
1- haklarında bilgi saahibi olarak
2- rasülullah'ın bizzat tavsiye ettii 'kul euzü' ile başlayan Nas ve Felak ve Ayet'el Kürsi olarak bilinen dualarla... bir de Hz. Eyüb'ün duaası da olan aşaadaki 4 aayet de günde 40 ilaa 100 defaa olarak:
Rabbî enniy messeniyeş şeytânu binusbin ve azâba; Rabbi eûzü bike min hemezâtiş şeyâtıyni ve eûzü bike rabbî en yahdurun. Ve hifzan min külli şeytânin marid.
(Sad: 41- Müminun: 97-98- Saffat: 7)
selçuk efendi
11-03-2006, 17:49
ek bilgi olarak:
edindiim bilgi ve gözlemlere göre, insanları hüküm altına almada baazı önemli noktalar var... özellikle din konusunda ya da kendileri hakkında bilgisiz insanları hedef alıyolar... hüküm altına almaları ise genellikle bilinç ve iraade olarak insanın zayıf olduğu anlar... meselaa, aaır bi ameliyat sonrası... siz de rastlamışsınızdır... böyle bi olay sonrasında, baazı kişilerin huylarının kötü yönde deyiştiine şaahit olmuşsunuzdur( bu huylara örnek verecek olursak: kibirlenme, herşeyi kendisinin bildiini belirten davranışlar, insanlara hükmetmeye çalışma).. bu şekilde bi yakınınız varsa, mümkünse yanındayken bu duaları okumanızı tavsiye ederim.. en güzeli insanın kendisinin okumasıdır, tabii ki. özellikle tasavvufla uuraşanların da yanlış fikirlere sapmamaları için; Takva(korunma) saahibi olmaları için ilim ile birlikte bunların yapılması gereklidir diye düşünüyorum...
selçuk efendi
11-03-2006, 18:00
Arapça'daki «GIYBET» kelimesini Türkçe'ye çevirmek gerekirse, aşağı yukarı bunun Türkçe'deki en yakın karşılığı «DEDİKODU»dur!.. Nedir dedikodunun sınırları?.. Niye suçtur?.. Niye Rasûlullah aleyhi's-selâm bu mevzûda bu kadar şiddetli konuşmuş da şöyle buyurmuştur:
- GIYBET ZİNADAN OTUZ ALTI DEFA DAHA ŞİDDETLİDİR.
Câbir ve Ebû Said radıyallahu anh naklediyor
«Rasûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
- Gıybetten sakınınız!.. Zirâ gıybet zinâdan daha şiddetlidir!.. Çünki zinâ eden kimse tevbe eder, Allah da affeder. Fakat gıybet eden, gıybeti yapılan affedinceye kadar, affedilmez!.. (Gazalî-İhya)
Ve Kur'ân-ı Kerîm'de niçin son derece tiksindirici bir misâl kullanılmıştır dedikodu için. Şöyle ki:
«EY İMAN EDENLER, ZANNIN BİR ÇOĞUNDAN KAÇININ!. ÇÜNKİ, BAZI ZANLAR SUÇTUR!...
BİRBİRİNİZİN KUSURUNU ARAŞTIRMAYIN!..
KİMİNİZ DE KİMİNİZİN DEDİKODUSUNU YAPMASIN.
SİZDEN HERHANGİ BİRİNİZ ÖLÜ KARDEŞİNİN ETİNİ YEMEKTEN HOŞLANIR MI? İŞTE BUNDAN TİKSİNDİNİZ!..» (Hucurât-12)
Hazreti Aişe radıyallahu anha anlatıyor:
«Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem'e:
-Safiyye'nin şu kusurları, boyunun kısa olması sana yeter!..
dedim. Rasûlü Ekrem:
-Öyle bir söz konuştun ki, denize atılsa, denizi bulandırır ve kokuturdu!.. buyurdu.
Resûlü Ekrem'e gene bir insandan bahsetmiştim. Bana şöyle dedi:
-Bana dünyalıktan bir çok şey verilse de, kimseyi kötülükle anmayı sevmem!.. (Ebû Davud, Tırmızî)
Ebû Hureyre radıyallahu anh naklediyor:
Rasûlullah salla'llâhu aleyhi ve sellem'e sordular:
-Gıybet nedir biliyor musunuz?..
Ashab cevapladı:
-Kardeşini, hoşuna gitmeyen şeyle anmandır!..
Birisi sordu:
-Dediğim şeyler kardeşimde varsa, ne buyurursun?..
Rasûlullâh:
-Söylediğin şayet onda varsa, onu gıybet etmiş bulunursun!.. Ve eğer onda yoksa ona iftira etmiş olursun!.. (Müslim)
Amribn-ül As radıyallahu anh'dan nakledilmiştir:
Resûlullâh salla'llâhu aleyhi ve sellem ölü bir katırın yanından geçerken ashabından bazılarına şöyle buyurmuştur:
-Kişinin karnını doyuruncaya kadar şu (leşden) yemesi, elbette müslüman bir kişinin etini yemesinden (dedikodusunu yapmasından) daha hayırlıdır.» (ibni Hibbân)
Evet, Kur'ân ifadesi ile, deyişi ile, kişinin dedikodusunu yapmak, ölü kardeşinin etini yemek kadar «tiksindirici» bir fiildir!..
selçuk efendi
11-03-2006, 18:05
bu arada, buraya aktardıım yazılardan çoonluu www.ahmedhulusi.org - www.ahmedbaki.com - www.sufizmveinsan.com 'dan alıntıdır... bu sitelerde şöyle bi ibaare bulunduu için bunu yazmak durumundaydım:
"Eserlerimizin Telif Hakkı Yoktur
Sitemizdeki tüm bilgiler, “ALLAH” ismiyle işaret edilenin hakikatinin ne olduğunun öğrenilmesi ve “DİN” denilen yaşam sisteminin bu vizyonla değerlendirilebilmesi için, tüm insanlarla karşılıksız paylaşılmak üzere hazırlanmıştır.
Tüm yayınlarımızı ücretsiz okuyabilir, dinleyebilir, PC'nize indirebilir, YAZAR ve KAYNAK BELİRTMEK ve ORİJİNALİNE SADIK KALMAK ŞARTIYLA her yoldan çevrenizle paylaşabilirsiniz."
selçuk efendi
11-03-2006, 22:01
Kimi insanın yapısında “Zahir” isminin manası ağırlıklıdır, algılama ve değerlendirmeleri dışa dönüktür! Kiminde ise “Batın” isminin; dolayısıyla, algılama ve değerlendirmeleri içe, öze dönüktür.
Akıl zahire tatbik edilince, idrake ve yaşama maddeye yönelik değerlendirmeler yön verir. Akıl, batına tatbik edilince, idrak ve yaşamda maneviyat yönü ağır basar.
Zahirden giden yol “ötelerde” aratır, Batından giden ise “öz”ünde ve “gayb”ında buldurur...
Hakikati ötede bulacağı yanılgısı yüzünden, insanoğlu kendinde mevcut olanı hep ötelerde arayarak, ömrünü zanlarla ve hayallerle tüketir...
Kur’an-ı Kerim’de Adem ve İblis kıssalarıyla anlatılan sensin; onlarla ötelerden bir tarih dersi verilmiyor, bir “insanlık” dersi veriliyor. Anla!
Şeytanlığı tanıyıp, uzak durasın, Ademiyete yönelip selâmet bulasın diye...
Şeytanlık, her şeyi sırf zahiriyle, kendine görünen yanıyla yargılar! İnsanlık ise gördüğünün ardına geçebilmeyi gerektirir.
Şeytanlığın yolu “mukayese”den başlar! Kendini haklı ve üstün görmek için önce “mukayese” gerekir. Bunun için, kendiyle karşısındakini mukayese eder, karşılaştırır, hükme varır!
“Beni ışınsal yapıda varettin, onu ise maddi bir bedenle” diyen ve bu mukayesesi dolayısıyla yanmaya başlayan İblise bak! Kıyasladı, hükme vardı ve tuttuğu yolda yanıldı... Bu bakışı yüzünden, Sistemi anlayamadı, yerini bilemedi, sonrasında da, başkasını suçlamaya kalkıştı; “beni azdıran sendin” diyip O’nu(!) “tanrılaştırmaktan” kurtulamadı!
İnsanlık (Adem) ise, zor olanı tercih etti; başkasını suçlamadı, sadece “nefsime zulmeden benim” diye tövbe etti!
İblis “ikilikten” ve “ayrımdan” yanadır; bunun için de önce kendini(!) karşısındakiyle(!) mukayese eder, ki suçlasın, kınasın! Böylece de bireysellikten ve bencillikten başka bir şeyi artmaz! Adem ise “birlikten” yanadır, bakışı özüne dönüktür, halinden dolayı başkasını suçlamaz, kınamaz, ne ararsa kendinde arar!
Bunlardan ibret al, nefsine zulmedenlerden olma! Şeytanlığın seni yakmasını istemiyorsan, tutkularından vazgeç, “karşılaştırma” ve “mukayeseyle” hükme varıp, “kendini haklı çıkarma” çabasından uzak dur! Yanıyorsan, kendine bak, hatanı gör, dışarıya dönüp başkasıyla uğraşma! Yanmana sebep olanın senin bakışın olduğunu anlayıp, kendi hatanı düzelt!
Bizler, karşımızdakini eleştirmek, yargılamak, değerlendirmek veya hakkında taktirde bulunmak için varolmadık! Hakikatimizi bilip, anlayıp, gereğini yaşayabilmek için varolduk!
Bil ki, bakışın dışa dönük olduğu sürece, özüne sırt çevirme ve özünden uzaklaşma tehlikesiyle yüz yüzesin! İlacın, hemen tövbe edip, doğru yöne yönelmektir!.. Yok eğer bakışın özüne dönükse ve huzurdaysan, o vakit de şükret; kendine hiç pay çıkarma, çünkü bil ki özüne döndüren, Tevvab olan Allah’tır...
selçuk efendi
11-03-2006, 22:24
“Leyse lil’insani illa ma se’a”: Yoktur insan için, yaptığının dışında birşey. (53:39)
“İnsan için yaptığının karşılığından(!) başka birşey yoktur” değil! “Yaptığının dışında birşey yoktur”; sadece yaptığıdır olan!
“Karşılık”, insanın bakış açısına, şartlanmasına göre mecazi bir anlatımdır… Gerçekte yapana ulaşan, yaptığının karşılığı değil, YAPTIĞININ TA KENDİSİDİR!... Ancak o anda bu gerçeğin farkında olmasa bile, izlediği yolda, bu haliyle yüzleşeceği bir olay ile er veya geç mutlaka karşılaşır ki, bu da, “yaptığının karşılığını” buldu diye yorumlanır...
“Aksaçlı Bilge”, vaktiyle şöyle demişti:
“Kime ne yaparsanız yapın, hakikatte onu evvelâ misliyle kendinize yapmaktasınız!
Sizden çıkanla karşınızdakine bir misli tesir ulaşıyorsa, sizden çıkışıyla o tesir size yüzlerce misliyle ulaşmıştır. Şunu düşünün! Bir ışığın şiddeti ve tesiri çıktığı kaynağa yakın yerde mi daha büyüktür, yoksa karşısında vurduğu, yansıdığı yerde mi? Elbette, kaynağında en tesirlidir! Aynı şekilde sizden çıkan her fiil ve her düşünce de evvelâ tesirini en yüksek düzeyde, misliyle sizde oluşturur, sonra da çok çok daha düşük düzeylerde karşınızdakinde!...”
Bunu anlamaya çalışırsak, sistemin nasıl işlediğini ve şu gerçeğini farkederiz!
Bizden çıkan her düşünce ve davranışın tesirini, gerçekte aslıyla kendi içimizde yaşamaktayız! Belki ondan sonra da, bununla mukayese edilemeyecek kadar misliyle az bir düzeyde de o tesir karşımıza projekte olur!.. Meselâ, kızgınlık evvelâ sahibini misliyle yakar, sonra tesiri çok daha az düzeylerde karşısındakine ulaşır! Yine aynı şekilde, sevenin sevgisinin hasılası, evvela sahibine misliyle, sonra karşısındakine daha az düzeyde erişir! Nankörlük eden evvelâ misliyle nimete kendi kapısını kapatır, sonra da belki çevresini mahrum eder. Cömertçe paylaşan, veren, karşısındakine yaşattığı, vesile olduğu bolluğu evvela misliyle kendine yaşatır! İşte bu düzene işaretle de, bu dünya “etme - bulma dünyası” denmiştir.
Kendinize ne yaşatmak istiyorsanız, ürettiğiniz o olur!
Ortaya koyduğunuz ne ise, kendi yaşadığınız ve haliniz de odur!
Kime ne yaparsanız, önce aslıyla ve misliyle onu kendinize yaptığınızı bilin; ve dilediğinizi yapın!… Ve hayali bir yana bırakıp, sizden çıkana bakın, halinizi anlayın!
“İnsan için yaptığının dışında birşey yoktur.”
*Hakk dostu der ki:
"Din tamam olunca doğar muhabbet"
yani Allah bilgisi tamam olunca Allaha olan "Aşkı ilahi" belirir.
Allah bilgisi ise Doğru bilgi ile mümkündür.
Hakkın tasdiği olmayan bilgi Hakka göre doğru bilgi sayılmaz.
Tarih boyunca eline kalem alan din hakkında yazmış çizmiş. Herkes kendi makam ve derecesine göre konuşmuş.
Acep bunlardan hangileri doğrudur? Muhakkak ki Allaha göre doğrulmuş olan gönüllerin sözleri doğrudur.
O halde şu ilticayı yapmak gerekir " Ya rabbi bana Senin Makbul tuttuğun ve kabul ettiğin bilgiyi ver. Sıratal mustakim üzerinde yürüttüğün kullarından eyle."
Muhakkak ki Din maneviyattır ve gönüllerde YAŞANIR..
Ahir zaman tuzaklarla doludur. Hakka iltica etmek lazım ki doğru bilgiyi bulalım.
Allah, hepimizi hidayete erdirdiği kullarından eylesin. Amin.
selçuk efendi
12-03-2006, 11:39
Aamin efendim, bu kadar uzun mahrum bırakmayın bizi kendinizden sn. Abdi... muhakkak ki, isimleri geçmişten bugüne kadar gelmiş olan çok deerli zatların din ilminden söylediklerini deerlendirmemiz gerek.. bunun yanında, dikkat edilmesi gereken husus diini çok yönlü tefekkür etmek gerektii... İslaam'ın, Kuran'ın ve Rasülullah'ın evrensel ve zamaanüstü olmasının anlamı budur bence...'duaa, müüminin silahıdır' rasülullah uyarısını da unutmadan hayaatımıza, düşüncelerimize yön vermeliyiz...
Genel konu olarak rotayı "Vahdet-i vucud" a çevirmiştim ki, bazı arkadaşlarımızın çeşitli "otorite"lerden alıntı yapmaları sonucu, "intisab, mürşid, tarikat" gibi konulara değinme gereği duydum.
Tasavvuf, "hiçbir görece kavramın kalmadığı yerde parlayan gerçeğin ilmi"dir bence... Yani, tasavvuf başlığı altında bahsedilen konular, diğer maddi ve manevi bilgiler ölçüsünde ele alınırsa çıkmaza girilir. Tasavvuf kapısına gelen kişi, tüm bildiklerini dışarıda bırakmadan içeri giremez. Bu ilk kural.
Tasavvuf biliminin kurucusu, peygamber efendimiz Hz. Muhammed'dir. Bu bilimi üniversiteleştiren de, peygamber efendimizin en yakın dostu olan Hz. Ali'dir. Bu nedenle, tasavvufun ikinci kuralı, bu iki yüce şahsiyete edepte kusur etmemektir.
SİZE TASAVVUF İLE İLGİLİ BİRŞEYLER ANLATAN HERKESİN DİLİNDE BU EDEBİ ARAYIN. PEYGAMBERDEN VEYA HZ. ALİ'DEN DAHA ÜSTÜN OLDUĞUNU İDDİA EDEN, PEYGAMBER EFENDİMİZE NAMAZ KILDIRDIĞINI SÖYLEYEN BAZI MANYAKLARLA KARŞILAŞABİLİRSİNİZ. YALNIZCA ALLAH'TAN HİDAYET DİLEYİN. BAŞKA HİÇBİR ŞEKİLDE MUHATAB OLMAYIN.
Selçuk efendi arkadaşımız, Ahmed Hulusi isimli ilim adamından bolca alıntı yapmış. Pekiyi, kimdir bu Hulusi?
Hayat hikayesini yazmayacağım, beni çok da ilgilendirmez zaten.
Anlattığı şeyler...
"Tasavvufun özünü anlamak, bunu yaparken de bir mürşide bağlanmamak, tasavvufu yattığım yerden kitap okuyarak öğrenmek istiyorum." diyenler için islam ve insan konulu birkaç kitabını öncelikle önerebilirim. Hiçbir sapkınlığa yer vermeden, hiçkimseye edepsizlik etmeden, tasavvufun özünü anlatmaya çalışan bir yazar Ahmed Hulusi. İnternet üzerinden sunduğu ücretsiz kitaplar, tasavvuf ile ilgilenenler için çok değerli bilgi kaynakları.
İslam, insan, dua ve zikir konulu kitaplarını okuyun, hiçbir karşılık istemeden yaptığı çalışmalar için "Allah razı olsun" deyin.
...ancak...
Cin, cennet ve cehennem, astroloji, genetik kalıtım, metafizik, parapsikoloji gibi konularla ilgili çalışmalarının bir kısmını tasvip etmiyorum. Yalnızca tefekkür (konsantre düşünce) ile ulaştığı sonuçları inanç esası haline getirmiş. Vardığı sonuçlar doğru da olabilir, yanlış da. Yazdıklarına yine saygı duyuyorum, ama en büyük islam alimleri bile ciltlerce kitap yazdıktan sonra "Doğrusunu ancak Allah bilir" deme tevazusunu gösteriyorken, Ahmed Hulusi'nin kendinden fazlasıyla emin tavrı, tasavvuf yolcusuna pek yakışmıyor. Bu nedenle her yazdığına eyvallah diyebileceğim bir yazar değil.
selçuk efendi
12-03-2006, 20:08
http://ahmedhulusi.org/turkce/onemlikonular/ahkimdir.htm
meraak eden varsa, burdan kendisinin yazdıı özgeçmişi okuyabilir... alışılmışın dışında, sorgulayarak, bugüne kadar sorgusuz kabuul edilmiş şeylere aykırı ve diini bilimle bütünselleştirmeye yönelik olarak diini gelecek nesillere anlatmaya çalıştıı doorudur...
diier deerli zatların kitaplarını da okuyunca(muhyiddin-i arabi,imam gazali, abdulkadir geylani, abdülkerim ciyli,vs...) gerçekte çok da aykırı yazmadıını görüyosunuz... aynı şeyi savunduklarına ben şaahidimdir... ifaade tarzları belki deyişik olabilir, o da çağ farkından, üslup farkından ve özellikle artık baazı şeylerin teknoloji ve bilimin saayesinde iimandan öte iikan noktasına geçebilmiş olmasındandır diye düşünüyorum...
Aslında, isim veyaa link vermeden, insanların ismi deyil fikri deerlendirmelerini istememden dolayıdır ki alıntıladıım bölümlerin altına şahıs isimleri yazmadım.. fakat 6-7 mesaj önce alıntıladıım yazıyı görünce kaynak belirtmek zorunda kaldım...
Sn. forexit, kitaplarını 2-3 kere okumuş birisi olarak karşı çıkacaaım bikaç cümleniz var:
1- özellikle insanların okuyunca yadırgadıı, alışık olmadıı hususlarda der ki 'hemen inkaar etmeyin, sorgulamadan inkaar ederseniz o kanaldan size gelecek bilgiye kendinizi kendi elinizle kapatmış olursunuz.. hemen kabul de etmeyin, araştırın... en azından demek bu şekilde de düşünen varmış deyin'...
2- o tevaazuya ben birçok yerde rasladım...
3- mürşid konusunda, benim görüş alanım içinde gerçek tarikat ehli ortadan kalkmıştır der... çoonlukla mevcut olan taarikatlar ya iyi ahlak derneğidir(sırların idraak edilmesini saalamaktan uzaktır), ya da sahte şeyhler vardır başında der...
4- özellikle üstünde durduu konulardan biri de iiman ve tasavvuf bilgisinin, bunları yaşamayı getirmiyeceei, gerekli olan çalışmaların yapılması sonucunda haasılasının alınabileceeidir...
gözünüzden kaçmış olabilir diye yazma gereei duydum... bu konuyu da uzatmak istemiyorum çünkü mevzumuz kişiler diil asıl konumuz olan tasavvuf, dolayısıyla da islam dinii olmalıdır diye düşünüyorum...
* 1923 yılında Hakka intikal etmiş ve İstanbul Beşiktaşta medfun bulunan Ulul Azim Evliyadan Hz. Süreyya'dan bir nazım:
*Menzili fakre eriştim dediğim oldu benim
Sohbeti Hakka giriştim dediğim oldu benim
Nazar ettim bana ben kendimi bildim ki neyim
Yaradanımla biliştim dediğim oldu benim
Dirilikte diledikçe bana tabidi memat
Benim emrimde idi çünki o sultani hayat
Her iki halet elimde bir oyuncaktı benim
Ne desem ola demiştim dediğim oldu benim
Zahiren sureti insanda göründüm durdum
Fakat ol evvelü ahir ü Kerim işte benim
Neye ben ol demiş olsam deyemezdi olmam
Sırrı canımla seviştiğim dediğim oldu benim
Sureti zahire bakma ki ben insan değilim
Kim demiş olsa hatadır bana ben an değilim
Bana bak ceşmi basiretle beni anlayasın
Yarle tenhada buluştum dediğim oldu benim
Sırrı tevhide vukufu olan anlar sözümü
Kalb gözün maliki canlarda görürler özümü
Bana benden olacak zahir o sırrul esrar
Ehadiyyetle karıştım dediğim oldu benim
Zaira sanma ki biz fatiha bekler dileriz
Dileki Hakk ne ise çünki rızadadeleriz
Bizi duçarı telaş eyliyemez hiç birşey
Rabbi Hassımla görüştüm dediğim oldu benim
Biz hayat ehli iken ölmüş olanlardan idik
Hasreti yâr ile simasi solanlardan idik
Meyli dareyni Sureyya içimizden attık
Canımıterke alıştım dediğim oldu benim
Bizler öldük de defin eylediler sanma sakın
Lâyemutuz bize zair gözün aç öyle baknn
Buracık kalıbımız hanesi biz seyyarız
Çeşmi canana eriştim dediğim oldu benim
(Kabir taşından alıntıdır)
* Velayet makamları üç kısımdır.
Evveli "Efali velilerdir" .Hakkın efalinde fena bulmuşlardır. Göçtüklerinde cesetleri toprakta çürür amma ruhları serbesttir. Umumi velilerin çoğunluğu bu makamdadır.
Sıfati velilerdir. Hakkın sıfatlarında fena bulmuşlardır. Hakka göçtüklerinde cesetleri toprakta çürümez ve ruhları serbesttirler.Büyük evliyaların çoğunluğu bu makamdadır.
Nihayeti "Zati Velilerdir" Hakka intikallerinde ruh maal ceset beraber hareket ederler. Çünkü Hakkın Zatında fena bulmuşlardır. Ruh maal ceset serbesttirler. Bu nevi Veliler yediyi geçmezler.
Efali ve sıfati velilerden nakledilen sözler hakkında tashih icap edebilir. Çünkü herkes kendi makamından söylemiştir.
Ancak Zati Veli böyle değildir. Sözleri "kelam-ı nefsi" dir. Hakk kelamıdır.
Niketim Hz. Süreyya buyurur:
"Zate mensubuz tasarruf ehliyiz birleşmişiz
Sureta ölmüş fakat manen dirilmişleriz
Aşinayi sır Süreyya fehmeder ancak sözüm
Mahveder olmaz bizi hâk hâke biz fermanberiz"
Evladı Süreyya’ya hazer etdil uzatma
Azade kalam dersen eğer seyfi celâlden
Her kande görürsen atılıp destini bus et
Bir şemme alam dersen o hurşidi kemâlden
Hazer et :Sakın,sesini çıkarma
Azade kalmak :Uzak kalmak
Seyfi celâl :Celal kılıcı
Her kande :Her nerde
Dest :El
Bus et :Öp
Şemme :Koku
Hurşidi kemâl :Kemâl güneşi
"Ruhlar ezelde bir yerde yaratıldı da, peyder pey dünyaya mı gönderiliyor".. "DİN" bunu mu diyor..?
Kesinlikle hayır!..
diyorsunuz
Sayın selçuk efendi Yaratılış konusundaki Kuran 'ın anlatımı sizin yazdıklarınız veya alıntılarınızla örtüşmemektedir.
Şöyle ki;
İNSANIN YARATILIŞI
Allah'u Teâlâ insanı kainatın en üstün varlığı olarak kendi katında yarattı, Kur' an-ı Kerim'inde buyuruyor ki;
38/SAD-71:
Hani o zaman ki Rabbin meleklere ben balçıktan (tiyn'den) bir insan yaratacağım dedi.
32/SECDE-7:
İnsanı yaratmaya çamurdan (tiyn'den) başlamıştır.
15/HICR-26: Biz insanı şekillenmiş kuru balçıktan yarattık. (salsalinden)
Görülüyor ki insan "indi ilâhi"'de, tiyn veya salsalin adı verilen bir balçıktan yaratılmıştır. Önce Allah'u Zülcelal Hz. ona şekil verdi sonra o'nu insan olarak dizayn etti. İnsana balçıktan ilk şekil verilmesiyle, insan hüviyetinde dizaynı arasında çok uzun zaman geçti. En sonunda bütün uzuvlarıyla dizayn edilen insan, kendisine nefs ve ruh verilerek canlandırıldı. Hem de yeryüzünün halifesi olarak canlandırılıdı. İnsan yeryüzünün halifesi, hükümdarı olarak yaratıldı. Ve bütün meleklere ve cinlere Âdem AS.a secde etmesi emredildi. Aşağıdaki âyeti kerimeler bu konulara ışık tutmaktadır.
2/BAKARA-30:
Hani o zaman ki, Rabbin meleklere "Ben yeryüzünde bir halife kılacağım" dedi.
15/HICR-29: .
Onu nefsle dizayn edip ve Ruhumdan O'na üfürdüğüm zaman ona secde edin.
32/SECDE-9:
Daha sonra onun nefsini dizayn etmiş, ona kendi ruhundan üfürmüştür.
Görülüyor ki İnsanın Fizik vücudu İndi ilahide ve İndi ilahinin şekillenebilen kuru bir balçığından halkedilmiş,yaratılmıştır.
Fizik vücut halk edildikten sonra nefsi sevva edilmiştir.7 kademede
Nefis sevva edildikten sonra da Allah'u Teâlâ kendi ruhundan üfürmüştür.
İnsan 1.)Fizik vücud 2.)Nefs 3.)Ruh olarak iç içine üç vücudun sahibidir.Fizik vücut nefse ve ruha dünya hayatı için bir mekandır.
Ruh Allah'ın emrindendir. Emr aleminin malıdır.19 hasletin sahibidir.
Nefs berzah alemine aittir.19 afeti bünyesinde barındırır.
yaradılış konusunda anlaşılamayan bir husus varsa paylaşalım ki bundan sonra elest bezmi ile ilgili açıklamalarınızla da ilgili söyleyeceklerimiz olacak inşallah.
selam,sevgi ve saygılar.
Genel konu olarak rotayı "Vahdet-i vucud" a çevirmiştim ki, bazı arkadaşlarımızın çeşitli "otorite"lerden alıntı yapmaları sonucu, "intisab, mürşid, tarikat" gibi konulara değinme gereği duydum.
Tasavvuf, "hiçbir görece kavramın kalmadığı yerde parlayan gerçeğin ilmi"dir bence... Yani, tasavvuf başlığı altında bahsedilen konular, diğer maddi ve manevi bilgiler ölçüsünde ele alınırsa çıkmaza girilir. Tasavvuf kapısına gelen kişi, tüm bildiklerini dışarıda bırakmadan içeri giremez. Bu ilk kural.
Tasavvuf biliminin kurucusu, peygamber efendimiz Hz. Muhammed'dir. Bu bilimi üniversiteleştiren de, peygamber efendimizin en yakın dostu olan Hz. Ali'dir. Bu nedenle, tasavvufun ikinci kuralı, bu iki yüce şahsiyete edepte kusur etmemektir.
SİZE TASAVVUF İLE İLGİLİ BİRŞEYLER ANLATAN HERKESİN DİLİNDE BU EDEBİ ARAYIN. PEYGAMBERDEN VEYA HZ. ALİ'DEN DAHA ÜSTÜN OLDUĞUNU İDDİA EDEN, PEYGAMBER EFENDİMİZE NAMAZ KILDIRDIĞINI SÖYLEYEN BAZI MANYAKLARLA KARŞILAŞABİLİRSİNİZ. YALNIZCA ALLAH'TAN HİDAYET DİLEYİN. BAŞKA HİÇBİR ŞEKİLDE MUHATAB OLMAYIN.
Tasavvuf yolunu, Hz. Muhammed (s.a.v.) dört büyük halifeye de öğretmiştir. Bunlardan Hz. Ömer ve Hz. Osman öğrendiklerini öğrenci edinerek öğretmedikleri için (yani mürit edinmemişler) silsileleri yoktur. Hz. Ebubekir ve Hz. Ali öğrendiklerini öğrenci edinerek öğrettikleri için, bu ikisinin silsilesi vardır. Bugün Nakşî tarikatı (bütün kol ve türevleriyle) Hz. Ebubekir'e dayanır. Kadirî tarikat da (bütün kol ve türevleriyle) Hz. Ali'ye dayanır. Saygılarımla...
selçuk efendi
13-03-2006, 00:40
diyorsunuz
Sayın selçuk efendi Yaratılış konusundaki Kuran 'ın anlatımı sizin yazdıklarınız veya alıntılarınızla örtüşmemektedir.
Şöyle ki;
İNSANIN YARATILIŞI
Allah'u Teâlâ insanı kainatın en üstün varlığı olarak kendi katında yarattı
canım sakin, neye iitiraz ettiinizi tam olarak anlayamasam da anladıım kadarıyla cevap vereyim:
alıntı yaptıınız gönderimde ruhların önceden yaratılmasının söz konusu olmadıı, sperm ve yumurtanın birleşiminden 120 gün sonra(hadiste yer alan ifaadeden) o bedene ruh üfürüldüü hakkında bilgi var... öne sürdüünüz görüş Hz. Adem dünyaada diil, ind-i ilaahide yaratıldı diyosanız; aayet açık: 2-30- Bir zamanlar Rabb'in meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. (Melekler): "A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz" dediler. (Rabb'in): "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi.
Adem Aleyhisselâm yeryüzünde yaratılmıştı!...
"Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım"
âyeti de, O`nun yeryüzünde varoluşunun apaçık ispatıdır!..
Bizler gibi bir madde bedeni mevcuttu!... Bu sebeple de bulunduğu yere "yeryüzü cenneti" denmekteydi!.
Ancak yeryüzünde yaşamasına rağmen, bizim bugün elde edemediğimiz pek çok isteklerini gerçekleştirebiliyordu... çünkü henüz 2-35- Dedik ki: "Ey Âdem, sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yeyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz." diye anlatılan olay gerçekleşmemişti... Canım sakin, eer burda senin anladıın Hz. Adem ve eşinin yaşadıı cennet mekan olarak farklı bir yerdedir ve sonradan yeryüzüne indirildi diyosan, burda aramızda saadece bakış açısı farkımız vardır derim... anlattıımız şey farklı deyildir...
Konuyu anlamada belki yardımcı olabilir diye aşşaaya da bi alıntı koydum:
"BİZ YERYÜZÜNDE İNSANI HALİFE OLARAK MEYDANA GETİRDİK."
derken insanın halifeliğini "yeryüzü" ile sınırlıyor!. Yeryüzünde halife!.. Burada bir sınırlama var!.
Fakat, "Kesinlikle Allah indinde Din İslâm"dır derken, orada bir sınırlama bir kayıt yok... Yani, dünyada veya falanca galakside demiyor!..
Nerede?...
Dünyada da!. Dünyanın içinde bulunduğu güneş sisteminde de!. Diğer galaksilerde de!.
Kâinatın tamamında yani bütün bu evrenin tüm yapısında, her zerrede, her noktada bütün varlıklar Allah`a teslimdirler!. Burada kesin olarak işte bunu vurguluyor!.
selçuk efendi
13-03-2006, 01:54
Nice değerli zatlar gelmiş geçmiş dünya üzerinden. Her biri belirli ilimleri, sırları açmışlar insanlara. Bununla birlikte biz diyoruz ki, Allah Rasûlü ile aranıza asla kimseyi koymayın!..
Bu sözü kabul ediyoruz fakat nedenini pek az düşünüyoruz! Çoğu zaman da, gelmiş geçmiş büyük zatları değerlendirmenin yanında bu sözün yerini ve anlamını kavrayamıyoruz. O halde, nedir bu sözle verilmek istenen?
Allah Rasûlü, özündeki Allah'ı dile getiren, dillendiren demektir. Allah ismiyle işaret edilenin ne olduğunu ve işleyen sünnetullahı açıklayan, kemaliyle dile getiren O'dur.
Ondan sonra gelenler ise, her kim olursa olsun, Allah Rasûlü'nden aldıklarıyla kendi ulaşabildikleri mertebelerinin gereğini ve bulundukları bilinç düzeyinin açılımını dile getirmişlerdir; sözleriyle, uygulamalarıyla, yaşantılarıyla... Ortaya koydukları şeyler, bulundukları mertebelere dayanarak dile getirebildikleri şeylerdir.
Bize lazım olan, bizim uygulamamız gereken ise, herhangi bir düzeyde son bulan bir anlayışın önerdikleri veya uyguladıkları değil, Allah ismi ile işaret edilenin bilinciyle ortaya konan ve önerilenlerdir. Dolayısıyla, Allah indindeki Din'i hakkıyla anlayıp gereğini yaşamak için tek örnek zat Allah Rasûlü'dür!
İlim, Çin'de bile olsa alırız, istifade ederiz. Ancak, öğrendiklerimizin hiçbirisi bizi Allah Rasûlü'nün bildirdiklerini uygulamaktan alıkoymaz, koymamalıdır. Dolayısıyla, Allah Rasûlü ile aranıza kimseyi koymayın sözünde işin sırrı şu cümlede gizli:
Hazreti Muhammed aleyhisselâmdan bu yana geçen süreç içinde gelmiş çeşitli mertebelerde kalmış kişilerin o mertebelere dayanarak söylediği şeyler, sizi asla Allah Rasûlü'nün bildirdiklerini uygulamaktan alıkoymasın!
selçuk efendi
13-03-2006, 02:02
Din, "iman" esası üzerine kurulmuştur!..
Tasavvuftaki bütün gerçek tarikatlar da, Rasûlullah`a teslimiyet esasına dayalı olarak, gelen kişiye yardımcı olabilirler. Eğer Rasûlullah`ın bildirdiklerine teslim olabilirsen, sana yardımcı olabiliriz, derler!.
Mutlak teslimiyetin, söz konusu olmadığı yer ve hâl ve ortam, tarikat değil "iyi ahlâk derneği" çalışmalarıdır!..
Onun için teslimiyet şarttır!. Rasûlullah`a teslimiyet olmadığı sürece, yetiştirici yardımcı olamaz. Çünkü herşeyi akılla izah etmesi mümkün değildir..
1. ve 2. aşama yani tabiat ve şartlanmaları terk bâbında her ne kadar olayı akılla izah mümkünse de; nefsi yani vehmi (varsayılan) benliği terkin, misâli ve benzeri yoktur!... Misâl ve benzeri olmayan konuda akıl hükmünü yitirir!. Zira akıl daima örneğini gördüğü veya kavradığı şeyleri birbirine bağlayarak bir netice çıkarır.
Nebi ve Rasûller ise özünden gelen bir şekilde, vahiy yoluyla bu hakikata vakıftır. Onların bu iş için aklı kullanmağa ihtiyacı yoktur.
Nebi ve Rasûlde mutlak hakikatı kabul babında iman da olmaz, akıl da olmaz!... Çünkü vahiy gücü var!. Vahiy gücünün olduğu yerde vahyi kabullenmek için akli delillere veya imana yer yoktur!..
Esasen iman da sonuçta hedefe varıldığında terkedilen bir şeydir!.. "İman" araçtır; amaç değil!.. Bunu çok iyi kavramak gerektir!
Hedefe varmak için, yolda gerekli olan araçtır "İMAN"!.. Yolcunun, ihtiyaç duyduğu bir haldir...
Nasıl, akıl seni bir noktaya kadar götürür; ve sonuçta da belli bir hedefe erdirirse; aklın durduğu yerde de iman başlarsa; iman da, sana belli bir aşamayı yaptırıp, belli bir hakikatı gösterinceye kadardır!.
O hakikatı gördükten sonra, artık o hakikata karşı imana da gerek kalmaz!.
İman, aklının eremediğini kabul etmektir; inanmaktır. Gördüğün bir şeye artık iman olmaz!..
İman görmediğini kabullenmektir, inanmaktır!. Gözünün önünde olan; görmekte olduğun bir şeye artık "iman" diye bir kavram kalmaz.
İşte o noktaya geldiğin zaman "iman" terkedilir!.. Ne olur...?
İşte o zamanki hâlin adına "İKAN" demişler!.
"İman" biter... "İkan" başlar!.
"İKAN" basiretinin görüşü ve tasdikidir!.. Yani, gördüğünün gereğini yaşamaktır.
Hazreti Ali`nin şu sözü "yakîn" hâli olan "ikan"ın apaçık târifidir...
"Gözümdeki perde kalksa da yakînim artmaz!"...
Yani, gerçeğe öylesine vakıfım ki, gözümle görmem buna bir ilave sağlamaz..işte bu "yakîn" haline "İKAN" denir..
Önce akılla gidiyorsun... Sonra, akıl imana dönüyor, teslimiyete giriyor...
Teslimiyette, imanın gereğini yaşıyorsun... Görmediğin halde, o şeyi kabul edip onun gereğini yaşıyorsun..
Bunun neticesine geldiğin zaman orada "iman"ı da terk ediyorsun!. Niye...? Çünkü yaptığın çalışmalar sonucunda iman ettiğin şeyi görür hale geliyorsun...işte bunu yaşadığın zamanki halin adı "ikan"dır.
Kur’ân 'da Bakara sûresinin hemen başında "İKAN SAHİPLERİ" der.
Ne var ki insanların pek azı "İKAN" sahibidir!..
Apaçık ortada iken ALLAH âyetleri, yani işaretleri alâmetleri, bunları göremezler ve "İKAN"a eremezler!
"İNSANLAR ÂYETLERİMİZE İKAN SAHİBİ OLAMADILAR" (27-82)
Konu imanla başlar, ikana döner; şayet o kişinin istidadı elveriyorsa!.
İşte o hakikat müşahedesine erenler, o hakikatı yaşayanlardır.
Ondan sonra "ikan" ehlinin yaşamı "mârifet"tir... Oradaki yaşam "mârifeti billah"tır.
selçuk efendi
13-03-2006, 02:13
Şayet bir birimde, kendini aşikâr etmeyi murad etmişse... Veya bir birimde kendi ef`âl mertebesinin -yani fiillerinin ortaya çıkışının- ötesinde, belli bir takım mânâları görebilmeyi; bu mânâları ortaya çıkaran vasıflara sahip benliği hissedip yaşayabilmeyi; ve nihayet kendi Zât`ını farketmeyi takdir etmiş ise...
Ki bu ancak ve ancak, TEK`in TAKDİRİ ile gerçekleşir...
İşte o takdirde, Tek`in takdiri üzere, o birim yaşam gayesi olarak yalnızca Tek`e ermeyi hedef alır.
Evvela düşüncede, sonra fiîlde TEK`e ermek uğruna sahip olduğunu sandığı her şeyden yüz çevirebilir.
Şartlanmalarını, şartlanmaların getirdiği değer yargılarını, bu değer yargılarından doğan duygularını terkeder... Ki zaten isteyerek terketmese de ergeç sonunda terkedecektir!. Dünyada terkedemediğini, Cehennem ortamında terkedecektir!.
Bunları terkettiği gibi, bedenden soyutlanmayı da hedef alır. İçki, sigara vb. gibi birtakım alışkanlıkları terketmenin ötesinde yeme, içme, uyuma, bedenin zevklerine aşırı düşkün olma gibi bağlantılardan da soyutlanmak sûretiyle bilinç boyutunda kendini tanımayı hedef alan çalışmalara başlar. "Lâf"ıyla kalmaz!
Bunun neticesinde, bunlardan beri olarak, bilinç boyutunda kendi hakikatını bulduktan sonra, varlıkta, mevcûdatta Tek bir ilim sahibi Zât`ın olduğu düşüncesi içinde, vehmi benliğinin zâtının "yok"luğunu farkeder!. Ve, böylece "hakiki ben"liğe erişir.
Ancak, bütün bunları gerçekleştirebilmesi için, bu kemâl ile yaşayan birini bulması şarttır.
Çünkü, belli şartlanmalar veya tabiatın istekleri veya vehmi benlik mevcutken, onun kendi kendine bunu aşabilmesi mümkün değildir. -ki, bu olayı "AKIL ve İMAN" isimli kitapta izah ettik.-
İşte o kişi, Tek`in takdiri üzere buna ulaşacak ise, kendindeki tüm şartlanmalara dayalı değer yargılarını terkettirebilecek birini bulur; ki, O kişi daha önceden bunlardan arınmıştır.
Zira, yüzmeyi, yüzmesini bilen öğretir!. Hayatında deniz görmemiş adam eğer, "yüzüyorum ve öğretiyorum" derse; koyver yüzmeye devam etsin!.
Dağın başındaki deniz görmemiş çobandan yüzme öğrenilmez!.
Evet, o kemâl ehli zâttan bu ilmi iyi idrâk edebilirsek, hitâbın nereden ve kimden geldiğini görebilirsek, arınmanın şeklini, yolunu yordamını, mâhiyetini anlıyabilirsek; ve tüm bunların sonucunda da yeterli çalışmayı hakkıyla yapabilirsek varlığımızı Tek`e teslim ederiz!... İslâm olduğumuzu farkederiz!. Ve, "Abdullah" yani "Allah`ın kulu" olarak O`nun mânâları bizim aynamızda, O`nun tarafından seyredilir.
Yalnız, bilelim ki, arınmanın pahası herşeyinden geçmektir. Sahib olduğun şeylerden geçemeyeceksen hiç bu işe soyunma! Elbette bunun getireceği acılar, ıstıraplar, sıkıntılar, çileler, kesindir...
Bunun sınavı yukarıdan yazılı kağıtta test usulü gelmeyecek; malına, etiketine, en yakınlarının başına gelecek çeşitli olaylar şeklinde gelişecektir!.
Önce, "varım" deyip, sonra olaylarla karşılaşınca da ağlayıp, başına geleni karşındakinden bilip, "ben bu oyunda yokum" demek, hiç bir kaybını geri getirmez!. Üstelik, suçladığın insanların durumuna kendin düşmeden de bu dünyadan ayrılmazsın!. "Kişi ayıpladığı hâl başına gelmeden ölmez" buyuruyor Rasûlullah Aleyhisselâm...
Evet, bu ilme inandım ve elde etmek istiyorum, diyorsan, cennete girmen için geçmek zorunda olduğun cehennem ateşinin yakmasına hazır olmalısın!. Çünkü ancak yanarak arınabilirsin..
Görmedin mi altının ateşte yanarak "saf"laştırıldığını?... Hâlâ mı ders almıyorsun bundan?
"Allah onların malları ve canları karşılığında Cenneti verdi"
diyor, Âyet-i Kerime...
Malları ve canları... iki kelime; mal ve can!...
Bu iki kelimeyi geniş mânâda ele alalım!...
Hem, her türlü bedeni zevkler içinde yaşayacağız... Hem “benlik deccali”nin tüm kapasitesi ile saltanatının sürmesini isteyeceğiz!...
Ondan sonra da Tek`e, havadan ermiş olacağız!... Bunu beklemeyin!... Çünkü, bu bir gerçekleşmesi muhâl olan sükûtu hayâl!.
Şeytan, insana olmayacak şeyleri düşündürtür ve hiç paha ödemeden bu hayâllerin hakikat olacağı zannını verir. Bunlar, ancak ve ancak, zandır...
Eğer başınızı, şöyle bir geçmişe çevirirseniz, ne kadar Allah`a ermiş kişi varsa, hepsi de bu, "erme"nin pahası olan arınmadan, terklerden geçmiştir...
Ancak ve ancak terkedebildiklerin kadar erebilirsin!...
Zaten, malını mülkünü, paranı pulunu, karını kocanı, çoluğunu çocuğun elinden alacak, bunu biliyoruz!. O, zorunlu olarak senden almadan, sen, gönül rızası ile bunlardan arın, onları gönlünden çıkar ki O`na erebilesin!...
Aslında bu olaylar herkesin başında dikkat edersen... Sen tasavvufta olduğun için bir takım sınav mâhiyetinde olaylarla karşılaştığını sanıyorsun; oysa aynı olaylar hiç tasavvufla ilgisi olmayan insanların da başına geliyor!. Onlarla bu olaylar yüzünden yanıyor! Aradaki fark, sen hiç olmazsa neden yandığının farkındasın; onlarsa nedenini bilmeden yanıyorlar!.
Ama, Cennet`e gitmek için bu şart değil!..
Allah`a ermek için bu bilinç şart!...
Sen diyorsan ki, "bana Cennet yeter"... O, zaten senin 120. gününde, ana rahminde "saidlik-şakîlik" hükmü dediğimiz olayla belli olmuş!..
"Saîd"lik hükmüyle bunun anlayışı sana kolaylaştırlmış ise, zaten saadet ehlinin amelini senden ortaya koydurtacak; ve bunun neticesi olarak da seni Cennetine sokacak.
Yok eğer, "şâkî" isen...
"Allah mülkün sahibidir ve Âdil`dir, dilediğini yapar!... O`na yaptığından soru sorulmaz!."
Allah`tan bağımsız kim var ki yaptığından O`na soru sorsun?!. Sen, bak kendine!...
"İstediğim Hak`dır benim!." diyorsan; bunun pahasını ödeyeceksin dostum!.
selçuk efendi
13-03-2006, 02:22
"Mülhime", ilham alan anlamınadır. Yani bu düzeye gelen kişi kendisinin üstünde olan çeşitli mertebelerden gelen ilhamları almağa başlar; arınması, nefsini tezkiye etmesi nispetinde. Bu sebeple de ilhamın geldiği mertebenin özelliğine göre hâller yaşamaya başlar!..
Kâh, Mutmainne’den ilham alır, kâh Râziye’den, kâh Mardiyye'den!.. ve bu ilhamlar onda yaşandığı süreç içinde, o kendini sanki o mertebeleri yaşıyormuş, o mertebelerin ehliymiş gibi hisseder. Oysa gerçekte "mülhime" nefs durumunun tabiî neticelerini yaşamaktadır!..
Buranın en büyük özelliği, kişinin kendisini, zaman zaman bir vücûd sahibi birim olarak görmesine rağmen, zaman zaman da varlığın TEK'liğini algılama ve hissetme yönünden "ÖZÜNDEKİ" Hak'kı müşahede etmesi; ve bu yüzden de "Ben Hak'kım" diyebilmesidir.
Şayet tahkik neticesinde kendisinden bu ifade çıkıyorsa, elbette ki bu hâlinden dolayı suçlanamaz...Mâzurdur!.
Ancak buralardan geçmiş, bu mertebenin inceliklerini iyi bilen bir aydınlatıcısı var ise ve kendisi de o kişiye gerçekten inanıp teslim olmuş ise, burada meydana gelecek yanılgılardan ve ayak kaymalarından dolayı kolayca kurtularak bir yukarı mertebeye terakki edebilir.
Tevhid-i Ef'âl, Tevhid-i Esmâ, Tevhid-i Sıfat ve Tevhid-i Zât ve bunların neticesi olarak Fenâ-i Ef'âl, Fenâ-i Esmâ, Fenâ-i Sıfat ve Fenâ-i Zât bu makamda yerini bulur ve neticede Fenâfillah başlar!.
Bu seyir tasavvufta bir diğer tanımlama ile iki türlü sıralama şeklinde anlatılır;
1-Şerîat - tarîkat - mârifet - Hakîkat.
2-Şerîat - tarîkat - hakîkat - Mârifet.
Bu iki sıralamada dikkat edilirse mârifet ile hakikatın yer değişmesi söz konusudur.
Gerçekte ise bu iki sıralama birbirinden ayrı değildir.
Şöyle ki;
Şerîat - tarîkat - mârifet - Hakîkat - Mârifeti billah!..
Hakikatın öncesinde gelen, "mârifet" mülhime’de "ilâhî ikram" yollu kulda hâsıl olan mârifeti ilâhî’dir. Özellikle "Rufaî" sistemi’nde hâsıl olur ve yaşanır.
Hakikatten sonra, Mardiyye'de bütün kemâliyle hâsıl olan mârifet ise "Mârifetibillah"tır ki, sanki birincisiyle aralarında sadece bir isim benzerliği vardır... Bu mârifetin yeryüzündeki zuhur mahallinin 7'ler, 4'ler, 3'ler ve "Müferridun" gibi çok sayılı sınırı vardır.
selçuk efendi
13-03-2006, 02:47
(maadem ki konumuz tasavvuf ve nefs, bakalım kaç mertebede ele alınmış nefs:)
İslâm Dîni’ne imân etmiş bir kişinin ilerlemesi nasıl oluyor?..
Bu ilerlemeyi, tekâmülü, Allah’a ulaştıran basamakları bazıları yedi mertebeye ayırıyor, bazıları 3 mertebeye ayırıyor, bazıları 4 mertebeye ayırıyor. Bu ayırım çeşitli kişilerde çeşitli tasniflere tâbî tutulmuş.
Baştan alalım...
Yediye ayıranlar: Emmare, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiye ve Sâfiye olarak ayırmışlar.
Dörde ayıranlar: Emmare, Levvâme, Mülhime ve Mutmainne olarak ayırmışlar.
Üçe ayıranlar: Levvâme, Mülhime, Mutmainne demişler; Emmareyi zaten hiç saymamışlar!..
Emmarenin sayılmamasının nedeni:
Emmare; emredenden geliyor, emredici nefs. Emmare, emredici nefs demektir! Herkeste, her insanda, her hayvanda zaten bu emretme hâli söz konusu. Dolayısıyla bütün canlılarda bu hâl söz konusu olduğu için, bunu bir sınıf, bir derece, bir mertebe olarak ele almamışlar hiç.
Ve Levvâmeden başlamışlar bir kısmı.
Levvâme, “levm” kökünden geliyor. Kendi kendine levm eden yâni kendisinin, Allah’ın kulu olduğunu, Allah’a kulluk etmek için bu dünyada var olduğunu; fakat bu kulluğunu hakkıyla yerine getirememesinden dolayı da pişmanlığa düşme hâlini yaşayana, nedamet içinde olana, târif sadedinde “levvâme nefs” denmiş. Kendi kendini yaptığı eksik, noksan tabiatına uyma hâlleri, dolayısıyla kötüleyen nefs, mânâsınadır.
Eğer bu daha ileri bir noktaya giderse, bu kişi belli çalışmalar yapar, bu belli çalışmalarının sonunda belli hakikatları idrâk etme durumuna geçer; belli ilhamlar alırsa. Bu aldığı ilhamlar neticesinde, kendisinin müstakil bir varlık olmayıp, kendi varlığı ile kâim bir varlık olmayıp; Allah’ın varlığı ile kendi varlığının kâim olduğunu; kendi benliğinin, ilâhi isimlerin bileşimi olarak meydana geldiğini; kendi varlığının netice olarak "Hak’kın varlığına dayandığını, "Hak’kın varlığı olduğunu; "ben" diye bir şeyin olmadığını idrâk ederse, o zaman bu nefs, "mülhime nefs’tir" deniyor......
(Burada mülhime girdabı denen 'Hak dilediğini yapar, yaptıklarından mesul değildir' durumuna girilebilir ve şeriat kurallarını ihlale başlanabilir... akıldan çıkarılmaması gereken nokta, nasıl evliya mertebesi ne olursa olsun ibadetlerini hiç bırakmamışsa, kişi de bırakmayacaktır... esasında, daha önce bu yoldan geçmiş olan bir yol gösterici (şeyh)e ihtiyaç en çok burada olur bildiğim kadarıyla...)
Allah’ın ahlakıyla ahlâklanmaya başladığı andan itibaren "mutmainne nefs" olur. Yâni Allah’ın varlığına itmînan hâsıl olmuş, Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmaya başlamıştır.
Bundan sonraki Râdiye, Mardiye, Sâfiye denilen haller, bu itminanın sonucu olan hallerdir. Ayrı ayrı nefs hâlleri değildir, ayrı nefs idrâki değildir, diyor bazı ehlullah.
“Levvame”deki benliğini anlayış farklı, “Mülhime”deki farklı ve “Mülhime”ye göre “Mutmainne” farklı; ama “Mutmainne”den sonrakinde artık temelde fark yok.
Allah ahlâkıyla ahlâklanma, durumu söz konusu.
Ama Allah ahlâkıyla ne derecede ahlâklanabilirse, o derecede genişleme sözkonusu!.. Allah’ı o ölçüde tanıyabilme söz konusu!..
Tasavvuf bütünüyle "vahdet" sırrına yönelme işidir!.. Kişilikten, benlikten kendini bir birim olarak kabullenme hâlinden kurtulup, vahdet deryasına garkolmadan Allah bilinmez!..
selçuk efendi
13-03-2006, 02:53
Mânevî görevliler diye bilinen "Ricâl-i Gayb" iki guruptur:
A - Karar organı
B - İcrâ organı
Karar organı "Dîvan" ya da "Dîvan-ı Kebîr" gibi isimler ile anılır.
İki tür toplantısı vardır. Aylık toplantılar. Ki her arabî ayın 14'ünü 15'ine bağlayan gece, çeşitli yerlerde yapılır.
Yıllık toplantısı, ki bu da senede bir defa, Efendimiz Aleyhis-selâm’ın Rasûllük görevini almadan evvel inzivâya çekildiği Hıra Dağı'nda olur.
Bu "Dîvan-ı Kebîr"e katılanların büyük kısmı ölümötesi yaşama intikâl etmiş büyük evliyâullahtan, üçte bir kadarı da şu anda dünya üzerinde bilfiil görevli yüksek derecelilerden teşekkül eder. Toplam 66 kişilik Dîvan ehline dünya üzerinden, zamanın "Gavs"ı, "Kutb-ül İrşâd" ve "Kutb-ül Aktâb" olan iki yardımcısı, dört unsur üzerinde tasarrufu olan dört kutub, yedilerin tamamı "Gavs"ın tasarruf dairesi dışında olan "Müferridun" nâmıyla bilinen 11 kişi katılır.
Varlık üzerinde, ilâhî ilim gereği alınması gerekli tedbirler hakkında kararlar alınır ve bu kararlar icrâ organına nakledilir.
"Divân-ı Kebîr’in" tabîi başkanı Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemdir. Onun gelmediği toplantılarda ise, şâyet var ise o devrin "İnsan-ı Kâmil"i, yoksa zamanın "Gavs"ı başkanlık görevini îfa eder.
"İnsan-ı Kâmil" her asırda bulunmaz. "Gavs" ise her asırda vardır ve kıyâmete kadar sürekli, bir kişi, o görevi îfa eder.
"İnsan-ı Kâmil" rütbesi, en üsttür ve birkaç asırda bir o rütbeye nâil kılınmış kişi gelir yeryüzüne.
"Müceddid-i zaman" yüzyılda bir gelir. Dinin, o günün insanlarının anlayışına göre yenilenmesi görevini îfa eder. O da divân ehlindendir. Son müceddid de "Mehdî" lâkabıyla bilinen Zât-ı kirâmdır. Aynı zamanda "İnsan-ı Kâmil"dir, Mehdî!..
Gavs, hem Rasûlullah Aleyhis-selâm katılmadığı zamanlarda divân başkanlığı yapar, hem de icrâ organının başıdır.
Kutb-ül İrşâd tamamıyla, çeşitli burçlardan, bilinen ve bilinmeyen sayısız yıldızlardan gelen tesirler üzerinde görev yaparak, bunlardaki sayısız mânâların gereğinin yeryüzünde mevcut insanlar ve cinler üzerinde açığa çıkması hususunda çalışır.
Kutb-ül Aktâb ise, Gavs'tan çıkan emirleri çeşitli ilgili mercilere dağıtır. Dîvan’a katılan Cin'lerin evliyâsı dahi emirleri Kutb-ül Aktâb'dan alırlar.
İcra Organı ise bir tür Ricâli Gayb ordusudur.
Dîvan'ın kararlarının tatbikiyle görevlidirler.
Bu ordunun Başkumandanı "Gavs"ı zamandır. Tâbiri câiz ise genelkurmay başkanı durumunda olan "Kutb-ül Aktâb"dır!.. Sonra 4’ler gelir. Sonra tasarruf sahibi olan 7'ler gelir. Sonra 12'ler gelir. Sonra 40'lar gelir. Sonra 300'ler diye bilinen 313 kişi vardır. Sonra 1200'ler gelir ve daha sonra da yöresel kutuplar iş görürler.
Bu evliyâullah'ın çok azı, yani "Dîvan ehli” olanlar ile "icrâ" organından birkaçı "fetih" sahibidir. Geri kalan bir miktar "keşif" ehlidir. Büyük çoğunluğu da bilinçdışı olarak bu görevleri îfa ederler.
Geçmiş evliyâullah arasında Abdülkâdir Geylânî, "Gavs"iyet görevliyle birlikte "İNSAN-I KÂMİL"lik görevini de kendisinde cem etmiş olduğundan, "Gavs-ı Â’zâm" lâkabıyla bilinir.
İkinci "İNSAN-I KÂMİL" Abdülkerim Ceylî ya da diğer ifade şekliyle Geylânî ise, çok eserler yazmıştır hakikat bahsinde ve mârifetullah bahsinde; ki bunların içinde en çok bilineni "Geçmişin ve geleceğin ilmini kendinde toplamış olan İnsan-ı Kâmil" adıyla kaleme aldığıdır. Bizde kısaca "İnsan-ı Kâmil" diye bilinir.
"Fetih" ehli olan görevliler dünya üzerinde tüm cereyan eden işlere vâkıftırlar. "Keşif" ehli ise sadece görev alanı ile sınırlıdırlar.
Her bir görev düzeyindeki veli, ancak kendi düzeyinde olanı ve altındakini bilir.
Üst grubu ise, sadece onunla temasta olan alt grubun başkanı bilir.
Bir de "Dîvan"a katılanlar, kendi üstlerindekileri bu vesile ile bilirler!.. Bunların arasında Endonezya'lı, Arab, Pakistan'lı, Afganistan'lı, Türkiye'li ve daha başka isimli topluluklardan zevât mevcuttur.
naylon vicdan
13-03-2006, 11:04
Edebi, edepsizlerden öğren!
Bu sözün deruni manasını özümseyenlere anlatılan ne çok şey var...
Ancak, elifi görse mertek sanacak bir yeni coca-cola nesli tüm ihtişamıyla ekranlarda arz-ı endam eylemekte...
Bu, var oluşlarını renkli kartonlara yazarak elde eden "makina" gençliğinden umut kırıntıları dermeye çalışan "gece kuşu" beyin çabalarını derin bir acıyla seyrediyorum.
Tasavvufu sadece ve sadece "şeriatçıların" tekeline bırakan bir snob aydın tavrının yanı sıra, geleneğine saygı ve sevgi duymayan kifayetsiz iktidar sahipleri de bu rengahenk, ulvi kültürün ruhuna el fatiha çekmiştir...
Şimdiki tabula rasa beyinli gençlikten maalesef bir umudum yoktur! Gencecik insanları sallandırmaktan ötürü en ufak bir vicdan sızısı duymayan bir amatör ressama haddini bildiremeyen, hadi had bildirmekten vazgeçtim, vicdanını sorgulatacak manevi mahkemeye çıkartamayan sözde gençlik, ki özü itibarıyla "sol"a en yatkın dinamiktir, Balkan Naci'den bihaber, Ebru'nun dillere Destan aşkından ise enforme manyağı olmuştur!
Sap ile samanın, it ile at izinin birbirine karıştığı bu bilinçli dezenformasyon çağında, bizi bu sanal alemden kurtaracak, insanlığımızı duyumsattıracak, hayata ve insana dair derin, sıkı ilişkileri yeniden inşa edecek/ettirecek, hayata Yaradan'ın gözüyle yeniden bakmamızı sağlayacak, Ene'l Hak'ka bihakkın vakıf olabilmemizi sağlayacak yegane güç pırıl pırıl, duru, temiz, naif ama o ölçüde de heybetli tasavvuf kültürüdür.
Cüneyd-i Bağdadi, Hallac-ı Mansur, Beyazıd-ı Bistami, Mevlana, Hacı Bektaş...
Bu, gönlüne kainatı sığdıran yüce insanlardan; bugünün ruhlarına, beyinlerine globalizmin sıkı sıkıya bireycilik prensibiyle techiz edilmiş guruları tarafından tecavüz edilen gençlerin öğreneceği çok ama çok şey var...
Yazılı ve görsel medya kanallarının kanalizasyon kanalına döndürüldüğü günümüz dünyasında tertemiz nefes almak istiyorsak, bu "deli divane" insanların dünyasına davet etmeliyiz kaldırdıkları kartonlarla var olduklarını sanan, chat yapmanın kaypaklığında ruhunu en sıradan içgüdülerinin emrine veren biçare gençlere...
Yaşasın tasavvuf!
semerkandi
13-03-2006, 12:43
http://img228.imageshack.us/img228/9453/lokmanhekim1je.jpg
saygılarımla
vardım ilim meclisine eyledim talep
ilim gerilerde kaldı illa edep
Tasavvuf kültüründe edebin önde olduğunu bu sözü söyleyen Allah dostu ne güzel izzah etmiş.
Başkalarının ne yaptığı önemli değil.Önemli olan bizim ne yaptığımız.Tasavvuf erbabına yakışan bir üslup ile bildiklerimizi,yaşadıklarımızı paylaşmaya ne dersiniz?Zan hiç bir zaman hakikatin yerini tutmaz.Ola ki eksik bildiğimiz bazı konular vardır.Paylaştıkça eksiğimizi tamamlarız.Zan ve hakaret içermeden saygı ve sevgi üreten, forum kuralları içinde bir paylaşım zemini oluşturalım ki cazibe merkezi olarak birçok hisse net müdaviminin vazgeçilmez uğrak yeri olsun.
selam sevgi ve saygılarımla.
selçuk efendi
13-03-2006, 13:48
vardım ilim meclisine eyledim talep
ilim gerilerde kaldı illa edep
Tasavvuf kültüründe edebin önde olduğunu bu sözü söyleyen Allah dostu ne güzel izzah etmiş.
Başkalarının ne yaptığı önemli değil.Önemli olan bizim ne yaptığımız.Tasavvuf erbabına yakışan bir üslup ile bildiklerimizi,yaşadıklarımızı paylaşmaya ne dersiniz?Zan hiç bir zaman hakikatin yerini tutmaz.Ola ki eksik bildiğimiz bazı konular vardır.Paylaştıkça eksiğimizi tamamlarız.Zan ve hakaret içermeden saygı ve sevgi üreten, forum kuralları içinde bir paylaşım zemini oluşturalım ki cazibe merkezi olarak birçok hisse net müdaviminin vazgeçilmez uğrak yeri olsun.
selam sevgi ve saygılarımla.
gönülden katılıyorum:):):) Allah, kolaylaştırsın...
Kelam ettikçe kendimle bana divane derlermiş
Menem yoksa deyenler mi şunun tarifi pek müşkül
Dilimle kisvelenmiş sözlere efsane derlermiş
Sukutumdan konuşmaz mı sanır alem beni heyhat
Kemâl ehli diye şan vermeyen sultana derlermiş
Hitabı evliyaullahı bilmezler muhatıb kim
Sırrı anlamak vabestedir irfana derlermiş
Derunim neşesin anlar mı sırdır arifin gayri
Görenler zahirim mağmum bana gamhane derlermiş
Tasavvur etme ki bir an huzurdan infikâkim var
Huzur ehli için gitme sakın bir yana derlermiş
Ehemmiyyet verir olmaz hayata aşıkı billah
Lika nuruyle yanmışlar düşer mi cana derlermiş
Safayı derdi aşka kim ki duçar olsa ol anda
Dönermiş eşki çeşmanı hemen al kana derlermiş
Ne denlü küfr ile alûde olmuş olsa bir kâfir
Süreyya bir nazar etse gelir imana derlermiş
Ne gam ey dil muhayyersin meyanı her dü alemde
Beka billahı geçmiş can erer canana derlermiş
Menem :Benim
Muhatıp :Hitap eden,birine söz söyleyen
Vabeste :Bağlı
Derun :Gönül
Mağmum :Gamlı
Infikâk :Çözülme,birşeyin yerinden
ayrılması
Likâ nuru :Hakk’ın Cemal nuru
Safayı derdi aşk :Aşk derdinin gönül şenliği
Duçar :Tutulmuş
Eşki çeşman :Gözlerin yaşı
Alûd(e) :Bulaşmış
Meyan :Meydan
Her dü alemde :Dünya ve ahirette
Beka billah :Hakk ile ebediyyet kazanmış
Canan :Sevgili(Allah)
naylon vicdan
14-03-2006, 09:17
Sağ ü solu gözler idim
Dost yüzünü görsem deyu
Ben taşrada arar idim,
Ol can içinden canan imiş.
Savm-u salat-ı hac ile
Sanma biter zahid işin,
İnsan-ı kamil olmaya
Lazım olan irfan imiş.
Nerden gelir yolun senin
Ya nereye varır menzilin,
Nerden gelip gittiğini
Anlamayan hayvan imiş.
İşit Niyazi'nin sözün
Bir nesne örtmez hak yüzün
Hak’tan ayan bir nesne yok,
Gözsüzlere pinhan imiş.
NİYAZİ MISRİ
naylon vicdan
14-03-2006, 09:33
-BİLGİ-
Niyazi Mısrî büyük tasavvuf üstatlarından biridir. Anadolu'da
Soğanlı adında küçük bir kasabada doğmuştur.
Mısırlı olarak anılmasının sebebi tahsilini Mısır'da yapmış olmasından dolayıdır.
Sonradan, İkinci Sultan Ahmet devrinde İstanbula gelmiş, bir müddet kalıp Bursa'ya gitmiş, orada yerleşmiştir. Sonra, Kaba Sofu Vâni Efendi adlı biri tarafından Midilli'ye sürülmüştür.
Affa uğradıktan sonra da İstanbul'a gelen Niyazi Efendi, tekrar Bursa'ya sürülmüştür.
Orada 1105 hicrî yılında Allah'ın rahmetine kavuşmuştur.
Niyazi, genç yaşta Halveti tarikatına (Deneyci trompetçi Jon Hassell'ın da Halveti-Cerrahi musikısine ilgi duyduğunu not olarak eklemek gerek) girerek
bu tarikatın ileri gelen şeyhlerinden biri olmuştur.
Şiirleri, öz Türkçe'nin o devirdeki en güzel örneklerini teşkil eder.
naylon vicdan
14-03-2006, 10:34
Barak Baba, 1257’de Tokat’ın Çat köyünde doğmuştur. Burası Babai hareketinin merkezidir. Barak Baba böylesi bir düşünsel-siyasal birikimin tam merkezinde olan biridir. Bu durum onun düşünsel ve siyasal kimliğinin oluşmasında belirleyici olur.
Prof. Köprülü’ye göre Barak Baba, “Moğol Şamanlığı’nın sufiliğe etkisinin güzel bir örneği”dir. İlk dönemlerinde Baba İlyas’ın halifelerinden Aybek Baba’ın en iyi müritlerindendir. Sonraları, özellikle olgunluk döneminde aynı çığırdan olan Hacı Bektaş’ın halifelerinden Sarı Saltuk’un müridi olur ve bu bağlılığını sürdürür. Onun Sarı Saltuk’a bağlanması Kırım’a yerleştikten sonra olur.
“Vilayetname” Barak Baba’yı Hacı Bektaş’ın halifeleri arasından gösterir. Hacı Bektaş’ın; “Bir halifem de Barak Baba’dır. O gerçek bir erdir. Ona söyleyin, Karesiye varsın, Balıkesri’ye gidip orasını yurt edinsin” dediği belirtilir.Bu durum Barak Baba’nın Bektaşilik geleneği içerisinde yer aldığının, Bektaşilik Tarikatı’nın bir üyesi olduğunun kanıtıdır.
Aynı gelenek içerisinde yer alan Yunus Emre de bir şiirinde ondan söz eder ve piri Taptuk Emre’nin yakını olduğunu belirtir. Yunus’un dizelerinde bu bağıntı şöyle kurulur:
Yunus’a Tapduk’dan oldı hem Barak’tan Saltık’a
Bu nasip çün cuş kıldı ben nice pinhan olam
Şaman-Sufi karışımı bir tutum sergiler. Saçı, sakalı tıraşlı, uzun bıyıklı, belden yukarısı çıplak, el ve ayak bilekleri demirden halkalı, başında boynuzlu bir maskeyle dolaşmakta, çalgı çalmaktadır. Bu durumuyla “zavallıları eğlendirmek istediğini” belirtmektedir. Onun bu tavırları, Sünni inanç ilkelerine pek uymamaktadır. Eski Yunan’ın Kinik filozoflarını andıran bir yaşam felsefesi ve davranışı vardır. “Haydari Kalenderi’lerinden”dir. Amasya’da halkı “Al-i aba sevgisi”ne çağırmıştır. Öte dünyaya inanmamakta, ruh göçüne inanmaktadır. Tanrı’nın Hz. Ali’nin kişiliğinden ortaya çıktığına ve sonradan Sultan Hudabende’yle birleştiğine inanmaktadır. Farzların özünün “Ali sevgisi” olduğunu savunmaktadır. Güzelleri Tanrı olarak görüp, secde etmektedir. Mala-mülke değer vermez, kendisine verilen paraları herkesle paylaşmaktadır.
Tarihler çoğu kez genel adlandırmalardan bulunarak Barak Baba’yı “Şii” olarak nitelendirirler.Oysa ruh göçü, Ali ruhunun başkalarından ortaya çıkması gibi inançlara Şiilik ve Caferilik oldukça karşıdır. Kaldı ki, Sarı Saltuk’un müritlerinden olması da onu Şii olmaktan alıkor. Oysa o, bu düşünceleriyle daha sonraki yıllarda Azerbaycan’da ortaya çıkacak olan Fazlullah’ın Hurufiliğinin ve Ali İlahiliğin temellerini atar.
Münecimbaşı, Yazıcıoğlu, el-Birzali ve İbni Aybek es-Safedi gibi eski yazarlar Barak Baba’nın Selçuklu prensi olduğunu yazarlar. B. Noyan ile C. Öztelli de bu kaynakların görüşünü benimseyerek onu bir Selçuklu prensi olarak görürler. Sava göre, Barak Baba Bizans’a sığınan Selçuklu sultanı II. İzzettin Keykavus’un iki oğlundan biridir. Çocuklar orada Hıristiyanlaşmışlardır. İkinci oğulu, Patrik oğul edinmiştir. Sarı Saltuk’un Patrik’le ilişkisi iyidir. Çocuğu Patrikten alarak Müslüman olarak yetiştirir ve kendine mürit edinir. Adını “Barak” kor. Sarı Saltuk’un ölümünden sonra Barak Anadolu’ya geçer.
Tarihsel olay doğrudur. Yalnız, Barak Baba’nın II. İ. Keykavus’un oğlu olduğu kuşkuludur. Kaynaklar söylenceden öteye gitmiyorlar. Eğer sav doğruysa Barak Baba, Türkmenler’in “Barak” aşiretinden olmaması gerekir. Çünkü Selçuklu hanedan üyeleri Oğuzlar’ın Kınık boyundadırlar. O zaman Barak Baba ile Urfa, Gaziantep dolaylarında yaşayan Barak aşireti arasından bir bağ olmaması gerekir. Bu bağ, sonradan kurulmuş olmalıdır. Görüldüğü kadarıyla Kıpçakca’dan “Köpek” anlamına gelen “Barak” adını da ona şeyhi Sarı Saltuk vermiştir. Barak aşiretinden olduğu için bu adı vermiş olmalıdır. Asıl adı bu değildir. Bu ad onun Kalenderice ve Kinik yaşam felsefesine oldukça uymaktadır. Bu ad ona bu iki niteliğinden ötürü takılmış olmalıdır. Bana, onun Barak aşiretinden oluşu daha doğru gelmektedir. İbni Hacer onun Tokatlı bir katibin çocuğu olduğunu yazar. Bu bilgiyi Prof. Z. V. Togan da mantıksal bulur. Zaten Tokat doğumlu olması da onun İ. Keykavus’un oğlu olmadığını kanıtlar. Keykavus’un oğlu olsaydı Konya doğumlu olması gerekirdi. Ayrıca Urfa ve Antep Barakları’nın dedeleri Tokat’tan gelmektedirler ve bu Baraklar’dan oldukça saygı görmektedirler. Baraklar’ın bir bölümünü Selçuklular Tokat ve Yozgat dolaylarına yerleştirmişlerdir. Barak Baba, buralara yerleştirilen Baraklar’dan olmalıdır. Her iki yöredeki Baraklar arasındaki ilişki dedeler yoluyla kurulmuştur. Bilindiği gibi Alevi-Türkmenliğin tüm özelliklerini taşıyan Baraklar Kanuni dönemine ait eski kayıtlarda Bayat boyunun bir oymağı olarak gözükür. Kimi araştırmalara göreyse Baraklar, XV. yüzyılda Yeni- İl’in Dulkadırlı koluna bağlı Barak adlı bir Cerid obasıdır.
Barak Baba, Kırım’da Moğol Hanlığı’nın hizmetine girmiştir. Gazan Han (1295-1304) ve oğlu Olcaytu Hudabende (1304-1317)’nin saygısını görmüştür. Saray ve Tatar halkı tarafından sevilip sayılmaktadır. Halkın, Alevi İslamı benimsemesini sağlamıştır. Onun saray ve halk tarafından benimsenmesinde, Moğol Şamanlığına benzer bir inanç görünümü sergilemesinin rolü olmuştur. Oniki İmamcı Şiiliğin Moğol yönetimince benimsenmesi, resmi mezhep olarak alınması ve ülkede hutbelerin Oniki İmam adına okutulması Barak Baba sayesinde olmuştur. Halk arasında da “Moğollar’ın şeyhi”, “Tatar şeyhi” ve “Barak Suvar” olarak adlandırılmaktadır.
Barak Baba, sarayda oldukça saygındır. Elçi kurullarında o da görevlendirilmektedir. 1306 yılında Memlüklü sultanıyla görüşmek için bir dervişler topluluğuyla Şam’a gönderilmiştir. Şeri İslama uymayan tutumu oldukça tepki çekmiştir. Bir yıl sonra da Geylan emiri Kutlu Şah’a elçi olarak gönderilmiştir. Geylan emiri şeyh ve Müslüman olmasına karşın Barak Baba’nın Sünni İslam dışı tutumuna aşırı tepki göstermiş, “Müslüman biri olarak Müslüman olamayanlara yardımcı olmaması gerektiği gerekçesiyle” 1307 yılında öldürtmüştür. Olcaytu Hudabende bu olay üzerine Gelanlılar’ı asker göndererek cezalandırmış ve şeyhinin ölüsünü Azerbaycan’daki Sultaniye kentine getirtmiş ve orada gömerek kendisine bir türbe yaptırmıştır. Dervişlerine vakıflar ayırmış ve zaviyeler yaptırmıştır.
Barak Baba’nın geniş bir müritler topluluğu oluşmuştur. Genel Alevi-Bektaşilik çerçevesinde kalan bu topluluk kendisinden sonra da sürmüştür. Onun bu bağlılar topluluğuna “Baraklılar (Barağiyun/Barakıyyun) ” denmiştir. Cahit Öztelli bu adın verilişini Barak Baba’ya olan tarikat ilişkisine değil de, Baba’nın Barak aşiretinden olmasına bağlar. Oysa durum tam da böyle değildir. Güneydoğu Anadolu’daki Alevi Barak aşiretinin dedelerinin Tokat’tan gitmesi aşiret Baraklılar’la tarikat ilişkisi sonucu oluşan Baraklılar’ın zamanla bütünleştiği, kaynaştığı ve aynı adı taşıdıkları anlaşılmaktadır. Baraklar’ın tarikat nitelikli varlıklarına XIV. yüzyıl ortalarında rastlanır. Gölpınarlı 1351 tarihini taşıyan mezar taşlarından bu izlenimi edinir. Baraklılar Timur döneminde de (1370-1405) İran’da varlıklarını önemli biçimde sürdürürler.
Barak Baba’nın on sayfalık şathiye biçiminde “Kelimat-ı Barak Baba” adını taşıyan Çağatayca bir risalesi vardır. Kitap, masal edebiyatına kaynak olacak bir gereçler yığınıdır. Farsça bir açıklaması vardır. Kitap, 1449’da İlyas adlı birince Türkçe’ye çevrilerek yazılmıştır. Kitabın bilinen bu en eski nüshası Amasya Kütüphanesi’ndedir.
Ali ÖZ
naylon vicdan
14-03-2006, 10:36
Hacı Bektaş Veli ile Ahmed Yesevi'nin konuşmalarından oluşan Kitab-ül Fevaid'den:
"Eğer ilerlemek istiyorsan herkesin önüne atılma!
Merhem ve mum gibi ol, diken olma
Hiç kimseden sana fenalık gelmesin istersen
Fena sözlü, fena düşünceli ve fena huylu olma.
***
Ey ki sen daima tevbecisin
Ne vakit bu tevbeden
Tevbe edeceksin onu söyle?
***
İnsanın cemali, sözünün güzelliğidir. Ve kemâli, işlerinin doğruluğundadır. Yani insanın ziyneti ve güzelliği, sözlerinin iyiliğindedir. Kemali de işinin dürüstlüğündedir.
***
Dört şey büyüklüğe delildir:
İlmi aziz tutmak, haramdan sakınmak, devlet büyüklerine saygı göstermek, hak yolunda gidenlerle durup oturmak.
***
Dört şey her şeyin en yazığıdır:
Güneşe karşı yanan ışık; görmeyen göze karşı güzel yüz; çorak toprağa karşı güzel yağmur; Karnı toka karşı hoş bir yemek; Ve ahmaka karşı hak söz.
***
Hakka ki bizim sema'mız oyuncak değildir
İlahi bir sırdır mecâzi değildir
O kimse ki semâ'ı bir oyun sanar
O cifedir (Pisliktir) namazı kılınır şey hiç değildir."
selçuk efendi
14-03-2006, 16:58
(Yunus Emre(k.s.)'nin haalaa oldukça anlaşılabilir şiirlerine ve derin maanaaları bu basitlikte dile getirebilen yeteneeine saygı duymamak mümkün deyil... onun yazdıklarından da eklemek gerek... )
Bir kez gönül yıktınısa
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil
Bir gönülü yaptın ise
Er eteğin tuttun ise
Bir kez hayır ettin ise
Binde bir ise az değil
Yol odur ki doğru vara
Göz odur ki Hak'kı göre
Er odur alçakta dura
Yüceden bakan göz değil
Erden sana nazar ola
İçin dışın pür nur ola
Beli kurtulmuştan ola
Şol kişi kim gammaz değil
Yunus bu sözleri çatar
Sanki balı yağa katar
Halka matahların satar
Yükü gevherdir tuz değil
selçuk efendi
14-03-2006, 16:59
İlim ilim bilmektir(ilmek ilmektir de olabilir diye düşünüyorum)
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır
Okumaktan murat ne
Kişi Hak'kı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emektir
Okudum bildim deme
Çok taat kıldım deme
Eğer Hak bilmez isen
Abes yere yelmektir
Dört kitabın ma'nisi
Bellidir bir elifte
Sen elifi bilmezsin
Bu nice okumaktır
Yiğirmi dokuz hece
Okursun uçtan uca
Sen elif dersin hoca
Ma'nisi ne demektir
Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir
selçuk efendi
14-03-2006, 17:13
Ben dert ile ah ederdim
Derdim bana derman imis
Ister idim hasret ile
Dost yanimda pinhan imis
Nerde deyi fikrederdim
Goge bakip sukrederdim
Dost benim gonlum evinde
Tenim icinde can imis
Sanirdim kendim ayriyim
Dost ayridir, ben gayriyim
Beni bu hayale salan
Bu sifat-i hayvan imis
Insan sifati, kendi Hak
Insan durur Hak, dogru bak
Bu insanin suretine
Cumle alem hayran imis
Her kim o insani bile
Hayvan ise insan ola
Cumle yaratilmis kula
Insan dahi sultan imis
Tevhit imis cumle alem
Tevhidi bilendir adem
Bu tevhidi inkar eden
Oz canina dusman imis
Insan olan buldu Hakk'i
Meclis onun, odur saki
Hemen bu bicare YUNUS
Ask ile bil ayan imiş
selçuk efendi
14-03-2006, 20:19
(İbrahim Hakkı Erzurumi(k.s)'nin meşhur şiiri:
Hak şerleri hayreyler
Zannetme ki gayreyler
Arif anı seyreyler
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Allah'a tevekkül kıl
Ismarla ve rahat bul
Sen sabrile razı ol
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Hakkın olicak işler
Boştur gam-ü teşvişler
Ol hikmetini işler
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Dilden gamı dur eyle
Rabb'inle huzur eyle
Tefviz-i umur eyle
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Hiç kimseye hor bakma
İncitme gönül yıkma
Sen nefsine yan çıkma
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Naçar kalıcak yerde
Nagah açılır perde
Derman erişir derde
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Anlarsan eğer halkı
Haktır kalemin hakkı
Öğren edeb-ü hulku
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler.
selçuk efendi
16-03-2006, 07:15
Dün gece yar hanesinde
yastığım bir taş idi
Altım çamur üstüm yağmur
yine göynüm hoş idi
aman aman aman aman
ben yandım seni bilmem
bir dağ ne kadar yüce olsa
bir kenarı yol olur
buna bayram günü derler
dostla düşman bir olur
aman aman aman aman
ben yandım seni bilmem
Erzurum-Raci Alkır-Nida Tüfekçi
Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Aleyhissalâtu vesselâm'a: "Ey Allah'ın Resulü dedik, senin yanında iken kalplerimiz maneviyatta rikkate gelip inceliyor, dünyaya karşı alâkamız kesiliyor ve ahireti sanki görmüş gibi oluyoruz. Yanınızdan ayrılınca ailemizle ünsiyet edip çocuklarımızı kokladık mı, önceki halimizi inkar ediyoruz, bunun sebebi nedir?"
Aleyhissalâtu vesselâm şu cevabı verdi:
"Eğer siz, ayrıldıktan sonra da yanımdaki halinizi devam ettirseydiniz, melekler sizi evlerinizde ziyaret eder, yollarda sizinle müsafahada bulunurdu. Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi toptan yokeder, günah işleyip istiğfar edecek yeni bir mahluk yaratır ve onları mağfiret ederdi." [Tirmizî, Cennet 2, (2528); İbnu Mace, Siyam 48, (1752).]
Enes radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’in Rabbinden rivâyet ettiği bir hadîs–i kudsîde Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Kul(um) bana bir karış yaklaştığı zaman, ben ona bir arşın yaklaşırım; o bana bir arşın yaklaşınca ben ona bir kulaç yaklaşırım; o bana yürüyerek geldiği zaman, ben ona koşarak varırım.”
Buhârî, Tevhîd : Müslim, Zikir : Tevbe ; Tirmizî, Daavât ; İbni Mâce, Edeb
selçuk efendi
18-03-2006, 09:47
Rİcalullah : Üçler-Yedİler-Kırklar
"
(...)
Gayb Ricalin gördüm selam ettiler bana... Edeb içinde divan durdular. Kulağıma Fethiye salâtın okudular... Kırklar sonra söylediler bana...
Üçler, Yediler sonra Dörtler buz gibi su ikram ettiler bana...
(...)
Kırklar sofrasında bulundum... Bunlardan üç kişi ile halen haftada bir gece buluşurum... "Kırklardan mısın?" diye bana sorma... Ben o üç ile dört yaparım...
Hiç ile Kırk oluruz... Üç kişi bir de ben, bir de hiç bir taife teşkil ederiz. Gezeriz... Hem Kırk'ız, hem Dörd'üz hem Hiç'iz biz...
Bulunduğumuz yerde Kırk oluruz biz...
Çünki biz Kırk'larız da ondan...
Elini tutmak istediğimizde şükrün mukabili değil de Bahane ararız biz... Birinde bahane bulduğumuzda ben ile üç kişi ve Hiç görünürüz...
Elini tuttuğumuzu içimize alırız heman Kırk oluruz ve İki görünürüz... Ondan sonra ister görünür ister görünmeyiz biz...
Biz her yerdeyiz, her yer bizdedir...
Gündüz cismani, gece ruhani işlerimizle meşgulüz biz...
Bizi görürler... Bulamazlar... Zira gaflet ve şüphe bulutlarıyla örtülüyüzdür... Bin bir renkte görünmeğe mecburuz...
Vazifemiz çok ağırdır... Âfatları bahane ile biz önleriz... Biz yer yüzünde bahane arayıcısıyız... Biz bahane ile Kırk kişi olduk...
Bizi bazen Veli, bazen meczup, bazen zındık görürler... Bu hal bizim sükun ve huzurumuzu bozmamak için Allah'ın bir vergisidir...
Bu kadar çeşit içinde sebat edip şüpheyi silen elinde bahane bulunan bizden faide görür... Bizden faide gören şükrün tadını bilir...
(...)
Kendi kendine itimad eden, şüpheleri kıran bahane aramağa başlar... Bahane habersiz yakalanır... Saklanır, günü geldiğinde senden o bahaneyi sorarlar, o zaman el tutulur... Bizim duamız bize yaramaz başkasına yarar... Çünki Biz Allah için dua ederiz nefsimiz için değil... Kıymet de buradadır...
Onüç senedir Kırklardanım... Kırkların Yedinci, en genciyim...
Türkiye'de üç kişi vardır Kırklardan... Üç Suriye, Üç Mısır, Dört Irak, Yedi Medine, Altı Mekke, iki İspanya, iki Hindistan, Bir Kafkasya, Bir Salamon adaları, Bir Cava, Bir Çin, Bir Güney Afrika, Bir Güney Amerika, Dört tanesinin de yeri söylenemez... Bunların yerleri icabında derhal değişir.
Hali hazıra göre söylüyoruz...
(...)
Kırklar da görünür dünya ile, görünmez ruhani alemi yekdiğerine rapteden köprü gibidirler... Yekdiğerleriyle Kırklar izni ilahi ile kendi telsizleriyle her an konuşabilirler... Yekdiğerlerini her an görebilirler...
Mekan, Lâmekanı setreden bir perdedir.... Perdeyi kaldırdığın zaman mesafeler yok olur...
Çok tuhaf söylüyoruz; cidden tuhaftır... Bu kelime gafletin ta kendisidir. Size tuhaftır, fakat asıl hakikat budur...
(...)
Kendi kendine sual: "-Bu da Kırklardan olduğunu söylüyor doğru mu? Yok canım..."
Cevap: Kırkları sen boynuzlu, kuyruklu veya başka türlü mü zannediyorsun?... O da kul.. Amma Kul...
Şüphe yolundan çıkmayana birşey vermezler...
Şüphe; inanmanın zelzelesidir. Hepsini yıkar yerle bir eder...
Kırkları kaçırdın elinden. Allah'a ısmarladık...
(...)
Hakikati herkes anlarsa dünyada kul kalmaz... Dünyada o kadar Veli'ye ihtiyaç yok...
Sen yine bildiğine devam et... Bizim sözlerimiz başka mıntıkanın lakırdılarıdır.
(...)
10.11.1955
---------------------------
ÖNEMLİ NOT : Tasavvufa yöneltilen en önemli eleştirilerden birisi tarih boyunca çeşitli tasavvufi eserlerde ve sufi menkıbelerinde yer almış olan Rical-i Gayb hiyerarşisine ilişkindir. Tarihin uzak sahifelerinde kalmış rivayetlerin ötesinde son yüzyılın son çeyreğinde dünyadan göçmüş olan bir veli olan Dr. Münir DERMAN'ın Ricalü'l Gayb hakkındaki bu anlatımı hiçbir yoruma izah hissettirmeyecek kadar açıklıkla bu konunun inceliklerine ışık tutmaktadır. Dr. Münir DERMAN'ın anlattıklarına inanıp inanmamak kendilerinin de "Sen yine bildiğine devam et... Bizim sözlerimiz başka mıntıkanın lakırdılarıdır. " sözlerinde belirttiği gibi okura kalmıştır.
selçuk efendi
18-03-2006, 10:07
(Baazı gördüüyle yetinen, baatından ve maaneviyattan nasipsiz edepsizlerin şeyh-ül ekfer(küfür - kafirlerin şeyhi) dedikleri o büyük zat, Muhyiddin-i Arabi hakkında):
On ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Endülüs'te ve Şam taraflarında yaşamış büyük velîlerden. İsmi, Ebû Bekir Muhammed bin Ali olup, künyesi Ebû Abdullah'tır. İbn-i Arabî ve Şeyh-i Ekber diye meşhûr olmuştur. Âilesi meşhûr Tayy kabîlesine mensuptur. Cömertliğiyle meşhûr Adiy bin Hâtem'in kardeşi Abdullah bin Hâtem'in neslindendir. 1165 (H.560) senesinde Endülüs'teki Mürsiyye kasabasında doğdu. 1240 (H.638) senesinde Şam'da vefât etti. Kabri Şam'da olup sevenleri tarafından ziyâret edilmektedir.
Küçük yaşında ilim tahsîl etmeye başlayan Muhyiddîn-i Arabî, sekiz yaşındayken babasıyla birlikte İşbiliyye'ye gitti. Pekçok âlimin ilim meclislerinde bulunup, ilim öğrendi. Keskin zekâsı, kuvvetli hâfızası ile dikkatleri çekti.
Muhyiddîn-i Arabî pekçok ilimleri tahsîl etti. Filozof İbn-i Rüşd'le görüştü. 1194 (H.590) senesinde Endülüs'ten ayrılarak Tunus'a, 1195'de Fas'a gitti. Karşılaştığı birçok âlimle sohbet edip, ilim meclislerinde bulundu. 1199 senesinde tekrar Endülüs'e dönüp Kurtuba'ya geldi. 1201 senesinde tekrar Endülüs'ten ayrılıp doğuya gitmek üzere Tunus'a geçti. Hacca giderken Mısır'a uğradı. Oradan Mekke-i mükerremeye giderek hac farîzasını yerine getirdi. İki yıl kadar Mekke'de kalıp, Medîne-i münevvereye geldi ve sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyâret etti.
Endülüs'te, Fas'ta, Tunus'ta, Mısır ve Mekke-i mükerremede kaldığı zamanlarda hadîs ilmini ve diğer ilimlerden bir kısmını; İbn-i Asâkir ve Ebü'l-Ferec ibn-il-Cevzî, İbn-i Sekîne, İbn-i Ülvan, Câbir bin Ebû Eyyûb gibi büyük âlimlerden öğrendi. Gittiği yerlerde büyük âlimler ile görüşüp, onlardan ilim öğrenmek sûretiyle, fen ve din ilimlerinde en iyi şekilde yetişti.
Tefsîr, hadîs, fıkıh, kırâat gibi pekçok ilimlerde büyük âlim oldu. Tasavvufta, Ebû Midyen Magribî, Cemâleddîn Yûnus bin Yahyâ, Ebû Abdullah Temim, Ebü'l-Hasan ve Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin rûhâniyetinden feyz aldı, yüksek derecelere kavuşup, meşhûr oldu. Mekke'de bulunduğu sırada Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserini yazdı.
Gavs-ül-a'zam Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretleri, bir gün en önde gelen talebelerinden Cemâleddîn Yûnus bin Yahyâ'yı yanına çağırarak; "Benden sonra, benim künyem olan Muhyiddîn isminde, Allahü teâlânın çok sevdiği evliyâsından bir kimse gelecektir. Bu hırkamı ona teslim edersin." buyurdu. Yûnus bin Yahyâ, uzun yıllar sonra talebesi olan Muhyiddîn-iArabî'ye, hocasının vasiyeti olan o hırkayı teslim etti. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, zamânında, ilminden ve feyzinden istifâde etmek için kendisine mürâcaat edilen belli başlı büyük âlimlerden oldu.
Şam, Irak, Cezîre ve Anadolu taraflarına seyâhat etti. Konya'ya gelip, Selçuklu Sultanı tarafından çok ikrâm ve hürmet gördü. Sultanlardan kendisine birçok tahsisat tâyin olunduğu ve hediyeler gönderildiği halde, hepsini fakirlere dağıtırdı. Sofiyye-i âliyyeden ve kelâm âlimlerinden olan Sadreddîn-i Konevî'nin hocası ve üvey babası oldu.
Hocasının üstâdı olan Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin hırkasını üvey oğlu ve talebesi olan Sadreddîn-i Konevî'ye giydirdi.
Konya'da bir müddet kaldıktan sonra Haleb'e giden Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, 1215 senesinde tekrar Konya'ya döndü. Aynı sene içinde Sivas'a, oradan da Malatya'ya gitti. 1230 senesinde Şam'a giderek oraya yerleşti.
Büyük âlimler, Muhyiddîn-i Arâbî'nin hâl, makam ve ilim bakımından pek yüksek olduğunu kabûl ettiler. Evliyânın büyüklerinden Ebû Medyen Magribî ona; "Âriflerin Sultânı" demişdir. Şeyh Safiyyüddîn bin Ebû Mensûr onun hakkında; "O, şeyhdir, imâmdır. Hem de tam kâmil ve hakîkatı bulanlardandır. Onu üstün irfan sâhiplerinin başında saymak lâzımdır. Öyle açık gönül âlemi vardı ki, özüne erip, bulduğu her şeyi oradan geçirir ve bulurdu. Keşf âlemi açık ve aydınlıktı. Kavuştuğu hâllere gelince, ancak "Hârika" diye vasıflandırmak mümkündür. En tatlı feyizler onun gönlüne akardı. Hak âlemine yaklaştıran merdivenlerin en üst basamağında onun da yeri vardı. Bilhassa velâyet ahkâmına dâir tasavvuf deryâsında pek uzun kulaçlar atardı. O ummânın da süratli bir yüzücüsü idi. Ve nihâyet o, bu yolda vaz geçilmez bir zât idi. Böyle kabûl edip, onun şânını bu şekilde yüceltmek ona lâyıktır." derdi.
Talebelerinden Sadreddîn-i Konevî şöyle anlatmıştır: "Hocam İbn-i Arâbî, geçmiş peygamberlerin ve velîlerin ruhlarından istediği ile rüyâsında veya uyanık iken görüşürdü."
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri şöyle anlatır:
"Bir gün Tunus Limanında idim. Vakit geceydi. Kıyıya yanaşmış gemilerden birisinin güvertesine çıktım. Etrâfı seyretmeye başladım. Denizin üzerinde ay doğmuş, fevkalâde güzel bir manzara teşkil ediyordu. Bu manzarayı, cenâb-ı Hakk'ın her şeyi ne kadar güzel ve yerli yerinde yarattığını tefekkür ederken dalmıştım. Birden ürperdim. Uzaktan, uzun boylu, beyaz sakallı bir kimsenin suyun üzerinde yürüyerek geldiğini gördüm. Nihâyet yanıma geldi. Selâm verip bâzı şeyler söyledi. Bu arada ayaklarına dikkatle baktım, ıslak değildi. Konuşmamız bittikten sonra, uzakta bir tepe üzerindeki Menare şehrine doğru yürüdü. Her adımında uzun bir mesâfe katediyordu. Hem yürüyor, hem de Allahü teâlânın ismini zikrediyordu. O kadar güzel, kalbe işleyen bir zikri vardı ki, kendimden geçmiştim. Ertesi gün şehirde bir kimse yanıma yaklaşarak selâm verdi ve; "Gece gemide Hızır aleyhisselâm ile neler konuştunuz? O neler sordu, sen ne cevap verdin?" dedi. Böylece gece gemiye gelenin Hızır aleyhisselâm olduğunu anladım. Daha sonra Hızır aleyhisselâm ile zaman zaman görüşüp sohbet ettik, ondan edeb öğrendim.
"Bir defâsında deniz yolu ile uzak memleketlere seyahate çıkmıştım. Gemimiz bir şehirde mola verdi. Vakit öğle üzeriydi. Namaz kılmak için harâb olmuş bir mescide gittim. Oraya gayr-i müslim bir kimse de gelmiş etrâfı seyrediyordu. Onunla biraz konuştuk. Peygamberlerden meydana gelen mûcizelerle, evliyâdan hâsıl olan kerâmetlere inanmıyordu. Biz konuşurken, mescide birkaç seyyah geldi. Namaza durdular. İçlerinden biri, yerdeki seccâdeyi alıp, havaya doğru kaldırıp yere paralel durdurdu. Sonra üzerine çıkıp namazını kıldı. Dikkatlice baktığımda, onun Hızır aleyhisselâm olduğunu anladım. Namazdan sonra bana dönerek; "Bunu, şu münkir kimse için yaptım" dedi. Mûcize ve kerâmete inanmıyan o gayr-i müslim, bu sözleri işitince insâf edip müslüman oldu."
Zenginlerden biri, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerine kıymetli bir ev bağışlamıştı. İbn-i Arabî hazretleri bu evde oturuyordu. Bir gün bir fakir gelip dedi ki: "Allah rızâsı için bana bir şey ver." Muhyiddîn-i Arabî hazretleri de buyurdu ki: "Bu evden başka bir şeyim yoktur. Al onu sana vereyim. Senin olsun." Böyle söyleyip, evi o fakire verip terketti.
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, İmâm-ı Gazâlî'ye muhabbet ve bağlılığından, Şam'da Gazâliyye Medresesinde çok oturur, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin eserlerini okurdu. Bir gün müderris derse gelmedi. Muhyiddîn-i Arabî orada idi. Fakîhler kendisine; "Efendim, bugün bize dersi siz veriniz." deyip ısrâr ettiler. O da; "Ben Mâlikî mezhebindenim. Mâdem ki çok ısrâr ediyorsunuz akşamki dersinizi söyleyiniz" buyurdu. İmâm-ı Gazâlî'nin fıkha dâir Vesît kitabından bir yer gösterdiler. Muhyiddîn-i Arabî onlara ders verdi, uzun uzun îzâh ve açıklamalar yaptı.
Bir kimse, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin büyüklüğüne inanmaz, ona buğzederdi. Her namazının sonunda da, ona on defâ lânet etmeyi kendisine büyük bir vazife kabûl ederdi. Aradan aylar geçti, adam öldü. Cenâzesinde Muhyiddîn-i Arabî de bulundu. Cenâzenin affedilmesi için cenâb-ı Hakk'a yalvardı. Definden sonra arkadaşlarından biri, Muhyiddîn-i Arabî'yi evine dâvet etti. O evde bir müddet murâkabe hâlinde bekledi. Bu arada yemekler gelmiş, soğumuştu. Ancak saatler sonra murâkabeden gülümseyerek ayrıldı ve yemeğin başına gelip buyurdu ki: "Bana her gün namazlarının sonunda on defâ lânet okuyan bu kimse, af ve magfiret edilinceye kadar Allahü teâlâya hiçbir şey yememek ve içmemek üzere ahdetmiştim. Onun için bu hâlde bekledim. Yetmiş bin Kelime-i tevhîd okuyarak rûhuna bağışladım. Elhamdülillah, Rabbim dileğimi kabûl buyurdu. Artık yemek yiyebilirim."
Muhibbüddîn-i Taberî, vâlidesinden şu hâdiseyi rivâyet etti: "Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, bir gün Kâbe-i muazzamada, Kâbe'nin mânâsı hakkında bir vâz veriyordu. İçimden onun söylediklerini inkâr ettim. O gece, mânevî mânâda Kâbe'nin Muhyiddîn-i Arabî'nin etrâfında dönerek, onu tavaf ettiğini gördüm."
Şihâbüddîn Sühreverdî ile Muhyiddîn ibni Arabî yolda karşılaştılar. Bir saat kadar sonra bir şey konuşmadan ayrıldılar. Daha sonra Sühreverdî'ye denildi ki: "İbn-i Arabî hakkında ne dersin?" buyurdu ki: "Hakîkatler deryâsı, kutb-ul aktab ve gavs'dır."
İbn-i Arabî'ye Sühreverdî'den sorulunca buyurdu ki: "Baştan ayağa kadar sünnet-i seniyye ile doludur."
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri velîlik yolundaki yüksek derecesini ifâde ederek buyurdu ki:
"Allahü teâlâ bana öyle nîmetler ihsân etti, bildirdi ki, istersem kıyâmete kadar gelecek bütün velîleri, kutubları, isim ve nesebleriyle bildirebilirim. Fakat bâzıları inkâr ederler de, mânevî kazançlarından kaybederler diye korkuyorum."
Muhyiddîn-i Arabî hazretleri kendisinden yüzlerce sene sonra ortaya çıkacak olan telgrafın çalışma tekniğini bildirdi.Edison'u (1847-1931) dahi "Üstâdım" demek mecbûriyetinde bıraktı. Fâtih SultanMehmed Hanın İstanbul'u fethedeceğini, Yavuz SultanSelîm Hanın Şam'a geleceğini keşf yoluyla haber verdi.
Şeceret-ün-Nu'mâniyye fî Devlet-il-Osmâniyye isimli eserinde; "Sin, Şın'a gelince, Muhyiddîn'in kabri meydana çıkar." buyurdu. Muhyiddîn-i Arabî hazretleri, Şam'da, kalbi para sevgisiyle dolu bir grup kimseye; "Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır." dedi. Orada bulunanlar bu sözü anlayamadılar. 1240 (H.638) Rabî'ul-âhir ayının 28. Cumâ günü, yetmiş sekiz yaşında iken Şam'da fânî dünyâdan âhirete irtihâl etti. Sâlihiyye'de defnolundu. Şam halkı, onun büyüklüğünü anlayamadıkları için kabrinin üzerine çöp döktüler. Osmanlı SultânıYavuz Selîm Hân Şam'a geldiğinde; "Sin, Şın'a gelince, Muhyiddîn'in kabri meydana çıkar." sözünün ne demek olduğunu anladı. Kabrini araştırıp buldurdu. Çöpleri temizleterek, kabrin üzerine güzel bir türbe, yanına bir câmi ve imâret yaptırdı. Ayrıca Muhyiddîn-i Arâbî'nin vefâtından önce ayağını yere vurarak, "Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır" buyurduğu yeri tesbit ettirip, orayı kazdırdı. Orada küp içinde altın çıktı. Bundan, "Siz, Allahü teâlâya değil de, paraya tapıyorsunuz" demek istediği anlaşıldı.
İbn-i Arabî'nin birçok eseri vardır. Füsûs-i Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye adlı eserlerinin bâzı meseleleri lafz ve mânâ bakımından mâlûm olup, emr-i ilâhîye ve şer'i Nebevî'ye uygun, bâzı meseleleri ise, zâhir ehlinin idrâkinden hafîdir (gizlidir). Bunu ancak ehl-i keşf ve bâtın (gönül ehilleri) bilirler. Meram olan mânâyı anlayamayan kimsenin, bu makamda susması gerekir. Zîrâ Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki: "Hakkında bilgi sâhibi olmadığın bir şeyin ardınca gitme, çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur" (İsrâ sûresi: 36). Allahü teâlâ doğru yola götürendir."
ALLAH EMREDERSE ATEŞ YAKMAZ
Bir gün sohbetine inkârcı bir felsefeci gelmişti. Bu felsefeci, Peygamberlerin mûcizelerini inkâr ediyor, filozof olduğu için her şeyi felsefe ile çözmeye kalkışıyordu. Soğuk bir kış günüydü. Ortada, içinde ateş bulunan büyük bir mangal vardı. Filozof dedi ki: "Avâmdan insanlar, İbrâhim aleyhisselâmın ateşe atıldığı ve yanmadığı kanâatindedirler. Bu nasıl olur? Zîrâ ateş herşeyi yakar kavurur. Çünkü yakma özelliği vardır." Devâm edip bir takım sözler söyleyince, Muhyiddîn-i Arabî hazretleri; "Allahü teâlâ, Enbiyâ sûresinin 69. âyet-i kerîmesinde meâlen: "Biz de: Ey ateş İbrâhim'e karşı serin ve selâmet ol! dedik" buyurmaktadır." dedi. Ortada bulunan mangalı alıp, içindeki ateşi filozofun eteğine döktü ve eliyle iyice karıştırdı. Bu hâli gören filozof donup kalmıştı. Ateşin, elbisesini ve Muhyiddîn-iArabî hazretlerinin elini yakmadığını ve tekrar mangala doldurduğunu görünce iyice şaşırmıştı. Ateşi tekrar mangalı doldurup, filozofa; "Yaklaş ve ellerini ateşe sok!" deyince, filozof ellerini uzatır uzatmaz, ateşin tesirinden hemen geri çekti. Muhyiddîn-i Arabî bunun üzerine; "Ateşin yakıp yakmaması, Allahü teâlânın dilemesiyledir." buyurdu. Filozof onun bu kerâmetini görünce, Kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu.
selçuk efendi
18-03-2006, 10:14
(yukarda daha kısası ve biraz da saadeleştirilmiş haali vardı, herşeyin aslı makbuldür deyip tekrar gönderiyorum...)
TEFVİZNAME
"Hak, şerleri hayr eyler,
Zannetme ki gayr eyler,
Ârif ânı seyr eyler,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Sen Hakk'a tevekkül kıl
Tefvîz et ve râhat bul,
Sabr eyle ve râzı ol,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Kalbin ana bend eyle,
Tedbîrini terk eyle,
Takdîrini derk eyle,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Hallâk u Rahîm oldur,
Rezzâk u Kerîm oldur,
Fa'âl ü Hakîm oldur,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Bil kâdî-yi'l hâcâtı,
Kıl ana münâcâtı,
Terk eyle mürâdâtı,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Bir iş üstüne düşme,
Olduysa inâd etme,
Haktandır o, red etme,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Haktandır bütün işler,
Boştur gam u teşvişler,
Ol, hikmetini işler,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Hep işleri fâyıktır,
Birbirine lâyıktır,
N'eylerse, muvâfıktır,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Dilden gamı dûr eyle,
Rabbinle huzûr eyle,
Tefvîz-i umûr eyle,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Sen adli zulüm sanma,
Teslim ol nâra yanma,
Sabr et, sakın usanma,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Deme şu niçin şöyle,
Bir nicedir ol öyle,
Bak sonuna, sabr eyle,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Hiç kimseye hor bakma,
İncitme, gönül yıkma,
Sen nefsine yan çıkma,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Mü'min işi, reng olmaz,
Âkıl huyu ceng olmaz,
Ârif dili teng olmaz,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Hoş sabr-ı cemîlimdir,
Takdîri kefîlimdir,
Allah ki vekîlimdir,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Her dilde O'nun adı,
Her canda O'nun yâdı,
Her kuladır imdâdı,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Nâçâr kalacak yerde,
Nagâh açar, ol perde,
Derman eder ol derde,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Her kuluna her ânda,
Geh kahr u geh ihsânda,
Her anda, o bir şânda,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Geh mu'tî ü geh mânî',
Geh darr ü gehi nâfî',
Geh hâfid ü geh râfî'
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Geh abdin eder ârif,
Geh emîn ü geh hâif,
Her kalbi odur sârif,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Geh kalbini boş eyler,
Geh hulkunu hoş eyler,
Geh aşkına tûş eyler,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Az ye, az uyu, az iç,
Ten mezbelesinden geç,
Dil gülşenine gel göç,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Bu nâs ile yorulma,
Nefsinle dahı kalma,
Kalbinden ırak olma,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Geçmişle geri kalma,
Müstakbele hem dalma,
Hâl ile dahî olma,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Her dem onu zikreyle,
Zeyrekliği koy şöyle,
Hayrân-ı Hak ol, söyle,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Gel hayrete dal bir yol,
Kendin unut O'nu bul,
Koy gafleti hâzır ol,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Her sözde nasîhat var,
Her nesnede zîynet var,
Her işte ganîmet var,
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Bil elsine-i halkı,
Aklâm-ı Hak ey Hakkî
Öğren edeb ü hulku
Mevlâ görelim n'eyler,
N'eylerse, güzel eyler...
Vallahi güzel etmiş,
Billahi güzel etmiş,
Tallahi güzel etmiş,
Allah görelim n'etmiş,
Netmişse güzel etmiş...
selçuk efendi
18-03-2006, 20:18
Bir adamcağız kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır.
Nedense sonra, yaptıklarından pişmanlık duyar ve hiç değilse iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaşi Veli'nin dergâhına götürüp kurban niyetine bağışlamak ister. O zamanlar dergâhlar aynı zamanda aşevi işlevi de görüyordur.
Durumu Hacı Bektaşi Veli'ye anlatır, Sultan “helal değildir” diye bu kurbanı geri çevirir.
Bunun üzerine adam, Mevlevi dergâhına gidip durumunu bu kez de Mevlana'ya aktarır. Mevlana ise hediyeyi kabul eder.
Adam, aynı şeyi Hacı Bektaşi Veli'ye de bildirdiğini ama onun bunu kabul etmediğini söyleyerek Mevlana 'ya bunun sebebini sorar.
Gönüller Sultanı Mevlana söyle der:
- Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden, senin bu hediyeni biz kabul ederiz; ama o kabul etmeyebilir.
Adam üşenmez, kalkar Hacı Bektaş dergâhına gider ve Hacı Bektaşi Veli'ye, Mevlana'nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de ona sorar.
Sultan da şöyle der:
"Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana'nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir, ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu yüzden o senin hediyeni kabul etmiştir."
selçuk efendi
19-03-2006, 22:08
tasavvuftan gaaye Allah'a yakiin elde etmek ve olabildiince tanımaksa; buyrun biraz da bu konuda bikaç uyarı okuyalım:
DİN’de REFORM OLMAZ!.. Olması gereken, DİN’İ “ANLAMADA” REFORM’dur!
YUKARIDAKİ HAYALİ TANRI (!) ile yerdeki “kulları” ilişkisine dayalı HAYALİ DİN için Reform öngörülebilir ve bunun için meselâ mabedlerdeki halıların değişmesi gibi konular(!) tartışılabilir!!!...
“ALLAH” İNDİNDEKİ DİN, yani Hazreti Muhammed’in (aleyhisselâm) bildirdiği ve Kur’an ‘da açıklanan İSLÂM ise, EVRENDE her an yürürlükte olan SİSTEM ve DÜZEN’in adıdır. IK’RA hitabı ile OKUnan (KUR’AN) bu SİSTEM ve DÜZEN’dir.
Günümüzün Modern Bilim verileri ışığında Hazreti MUHAMMED’in AÇIKLADIĞI “ALLAH” ismiyle işaret edilen mânânın ve bu esasa dayalı olarak EVRENDE işleyen SİSTEM ve DÜZEN’in farkedilmesi en büyük REFORM’dur...
DİN’İN DOĞRU DEĞERLENDİRİLMESİ, “DİN”in esası olan “ALLAH” kavramının ne olduğunu farkedebilmek ve bu bilgi ışığında “DİN”İ YANLIŞ ALGILAMAK’tan kurtulmakla başlar! Bundan başkası, yanılgılarla ve dedikoduyla uğraştan ibarettir.
Aydın birey, yanılgılarla uğraşan değil, asıl olanı araştıran ve öğrenendir! Varlığın hakikatine işaret eden “ALLAH” isminin mânâsı ALLAH Rasûlü’nün açıkladığı şekilde anlaşılmayıp ötedeki bir “tanrı” varsayımına etiketlendiği sürece, yerel örf ve adetlerle harmanlanarak kafalarda yaratılan göresel dinler, varsayım TANRI(!) ADINA verilen fetvalarla(!) “havanda su dövme” metoduyla REFORME edilmeye devam edecektir! Bu bağlamda, halıların rengi de, minarelerin yüksekliği de tartışılsa, OKU’NAN “ALLAH” SİSTEM ve DÜZENİ, yani KUR’AN’ın hükümleri değişmez biçimde ebediyyen işlemeye ve bu sistemde herkes yaptıklarının karşılığına erişmeye devam edecektir!
ANLASA DA, ANLAMASA DA!..
selçuk efendi
19-03-2006, 22:10
Eğer “ALLAH” ismiyle işaret edilenin ne olduğunu bilmezseniz, doğal olarak “İSLÂM”ı Dünyadaki çeşitli tek tanrılı DİNLERDEN biri gibi sanırsınız! Bunun da doğal sonucu olarak, değişen günün şartlarında “İSLÂM’DA REFORM”dan lâf edebilirsiniz!…
Ancak, eğer “ALLAH” ismiyle işaret edilenin ne olduğunu OKUR ve ÖĞRENİRSENİZ, o zaman “ALLAH İNDİNDE DİN” ne demek, bunun mânâsı da yavaş yavaş açılmaya başlar. Ve o zaman görürsünüz ki “ALLAH indindeki DİN” olarak tarif edilenin, insanların kafalarında yarattıkları ve uyguladıkları tanrısal inanç biçimleriyle hiç alâkası yoktur…
“İSLÂM”, AHAD olan ve ALLAH ismiyle işaret edilenin varlığı ve kudretiyle, ilminde varolan ve O’nun hükmünün yürürlükte olduğu, değişmez “EVRENSEL SİSTEM ve DÜZENİN” adıdır.
“İSLÂM’da REFORM” demek, “EVRENDE YÜRÜRLÜKTE olan ALLAH SİSTEM ve DÜZENİ”nde yeni bir formasyondan, yeniden şekil vermekten bahsetmek olur ki, hiç bir aklı başında basiret sahibi, böyle bir ifadeyi ağzına almaz! Akıldan nasiplenmiş olan, ALLAH’ın FORME ettiği, VARETTİĞİ SİSTEM olan “DİN’İN”, evrenin sonsuzluğunda bir hiç mesabesindeki dünyalılar tarafından REFORMASYONUNU konu etmez!
Olması gereken, İSLÂM’I “ANLAMADA” REFORM’dur!
İSLÂM’I ANLAYABİLMEK için de herşeyden önce, Hazreti Muhammed aleyhisselâm’a yöneltilen “ALLAH NEDİR?” sorusuna cevap olarak vahyolunan, İHLAS suresindeki tarifiyle “ALLAH” ismiyle işaret edilenin ne oduğunu OKUMAK ve ÖĞRENMEK gerekir ki; bu mânâ anlaşılamadığı sürece, DİN’in MECAZLARINI hakikat zannetmekten dolayı, kafamızdaki tanrılar ve onlara dayalı dinlerle uğraşımız hiç ama hiç bitmez!
İSLÂM’I ANLAMADA ÇAĞDAŞ BAKIŞIN GEREKTİRDİĞİ REFORM BAŞLAMIŞ VE YERİNE GELMİŞTİR…
Modern Bilimler ışığında DİN’İ değerlendirmek isteyen samimiyet sahipleri için yapılması gereken iş, önderlik sevdasını bırakıp, yeniye açık, sorgulayan ve eğitilebilir bir bilinçle OKUYARAK ve ÖĞRENEREK bu reformu kendi zihinlerinde yaşamaya başlamalarıdır…
Şunu akıldan hiçbir zaman çıkarmamalıyız ki, İSLÂM’ın hükümleri, insanların, geriye dönüşü olmayan ve sonsuz EBEDİ SAADETLERİ’ni dünyada iken kazanmaları için bildirilmiştir; yoksa bir takım toplulukların, ebedi yaşam yanında birkaç saniye kadar bile değer ifade etmeyecek DÜNYA SALTANATLARI için değil…
selçuk efendi
20-03-2006, 10:45
KENDİNİ TANI
Siz, namaz ile "Mi`râc"a çıkarsınız; "Esselâmü aleyke eyyühen nebiyyü" diyen "Zât", size değil, "mertebe-i nübüvvete" demiş olur bunu!.. Eğer kaldırırsanız kendinizi aradan, ortaya çıkar sizin bâtınınızı oluşturan mertebe-i nübüvvet.
Zira halografik esasa dayalı olarak evren varolduğu içindir ki, evrende var olan her mertebe ve boyut ve katman, her zerrede mevcuttur!.
Nitekim bu yeni farkedilen gerçeği 1400 küsur yıl önce Muhammed Mustafa Aleyhisselâm şu cümleyle vurgulamıştır:
-ZERRE, TÜMÜN AYNASIDIR !.
Bu da bir mûcize-i Rasûlullah`tır!.
Daha derinine inmek istemiyorum...
Bu işin daha böyle bir takım "sır" noktaları da mevcut!.
Merak eden bu konuları araştırsın. Buralarda ne gibi işaretler, ne gibi yücelikler, ne gibi gizli sırlar var, onları bulsun, öğrensin!...
Özellikle "Halografik" yapının ne olduğu iyi anlaşılırsa, tasavvufun hangi bilimsel temele dayandığı daha iyi kavranılır..
Bunları yaşamadan giden, önceden giden milyarlarla birimler gibi geçer gider!...
Hazinenin üstünde, aç bi’l-aç ömrünü tüketir, geçer gider nice ve nîceleri gibi!. Oysa, oturduğunuz koltuğun altında, dünyanın bütün değerlerine değişilmeyecek bir hazine yatıyor!.
Yani, sizin "Ben" dediğiniz bu varlığın derinliklerinde, Kozmik Bilincin tüm ilmi ve sırları mecvcut!...
Fakat siz önce, KENDİNİZİ TANIYIN!.
Varlığınızdaki Evrensel Şuur`dan habersiz olarak; kendinizi et -kemik, aynada gördüğünüz suret sanarak bu dünyadan geçip gidiyorsunuz.
Oysa, evreni meydana getiren o müthiş, muazzam güç sizin her zerrenizde, bütün özellikleri ile mevcut!.
Ne çare ki!... Geçici zevkleri seçmek suretiyle onlardan mahrum bir halde günlerimizi geçiriyoruz...
Evet!...
Hazreti Rasûlullah, "Mi`râc"da "Kâ`be Kavseyn" denen, beşeriyetin tümüyle yok olma durumunda, âdeta bir yayın iki ucu, hatta daha da ötesi, "Ev ednâ" tâbiriyle ifade edilen makamda, "Rabbi"yle karşılaştı..
"Kâ`be Kavseyn, ev ednâ" denen bu makamda, Hazreti Rasûlullah, tüm varlığının eriyip gittiğini, varlıktaki Mutlak Tek Varlığın, Hakk`ın varlığı olduğunu müşahede etti...
Ve bu müşahedenin, bu yaşantının, bu hissedişin ötesinde, gecelediği Ebu Tâlib`in kardeşinin evi olan Ümmü Hani`nin evinden sabahleyin çıkarken;
-Beni gören Hak'kı görmüştür!.
sözleriyle bir gerçeği ifade etmek istedi..
Öyleyse, Hazreti Rasûlullah`a nasip olan bu "Mi`râc"; eğer namaza, beşeriyetten arınmak sûretiyle, şuur boyutunda, tefekkürün derinlikleri ile girilirse, kişiye de nasip olan bir "Mi`râc" olur ki; o "Mi`râc"ın neticesinde, teşehütte`de, "Ettahiyyatü"`yü okur...
Rabbıyla karşı karşıyadır!...
Rabbi, enfüsüyle - âfâkıyla ona;
"Es selâmü aleyke eyyühen nebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtuh" der.
bunun sonucunda da bize şunu demek düşer:
"Şehâdet ederim ki, tanrı yoktur sadece Allah var; ve Muhammed O`nun Rasûlü`
dür !..."
"ALLAH" ile "AKIL ve İMÂN" kitaplarında tafsilatlı bir biçimde açıkladığımız üzere, söylediğinin farkında olmadan "Eşhedü en lâ ilâhe illallah", demekle, "şehâdet edilmiş" olmaz!..
"Haydi.. aşk ile şevk ile bir daha..." demekle de, "Eşhedü en lâ ilâhe illallah" denmiş olmaz!...
Bu kelimelerin, cümlelerin mânâsını anlamak; idrak etmek; ve ondan donra da idrak ettiğini ifâde sadedinde, bu kelimeleri dile dökmek gerekir!..
Aksi takdirde, mânâsı anlaşılmadan, idrak edilmeden, bir papağanın veya bir teyp bandının tekrarı gibi tekrardan öteye gitmez, bu kelimeleri söylemek...
selçuk efendi
20-03-2006, 15:03
Adam tarlasını kazarken toprağın altında naylona sarılı bir şey bulmuş... Hemen açmış... Başlığında kendi lisanıyla, “BUNU okuyan hazineyi bulur!” yazılıymış...
Ancak yazının alt tarafı ise okuyamadığı bir lisanmış..
Hemen yazıyı almış köyün imamına koşmuş... Köyün imamı ona göre büyük adam; belki de zamanın gavsı ya da müceddidi!.
İmam efendi Kurân kursunu bitirmiş... Kurân okumasını biliyor...
Hemen almış kağıdı eline ve bakar bakmaz konuşmuş:
"Bunu “okuyan hazineyi bulur!” yazıyor... Altında da Arapça bir dua var!... Hemen bunu çoğaltalım!.. Ve herkes okusun!" demiş...
Mübarek elleriyle, bulunan yazıdakileri kopyalamışlar ve tüm köy halkına dağıtmışlar!..
Herkes okumaya başlamış imam efendinin kendi dillerinin harfleriyle yazdığı onbeş satırlık yazıyı... Aradan bir zaman geçmiş...
Derken biri köy kahvesinde demiş:
"—Efendiler bu böyle günde bir kere okunmakla olmayacak sabah akşam okuyalım şunu... Elbette bir kerameti vardır!"
Birkaç gün daha geçmiş, günde kırk defa okumaya karar vermişler!.
Derken günde yüz defa!..
Bazıları bakmış, "hazine bulunmuyor" demişler:
"Bu safsata!.. Bizi umutlandırmak için böyle bir masal uydurmuş birisi!."
Kimi de inançla ve ısrarla devam etmiş okumaya..
Aradan aylar geçmiş ama ne çare ki hazineyi bulan yok!..
Derken günün birinde bir gezgin uğramış köye... Camide yatsıyı kıldıktan sonra bakmış bir dua yapıyor insanlar birlikte, hiç duyulmamış o güne kadar öyle birşey!
Demiş camiden çıkarken imama, "bana da öğretsenize bunu"...
Hemen yazılısını vermiş ona da imam...
Adamı misafir etmişler misafirhanede...
El etek çekilip insanlar uyuduktan sonra adam kalkmış mumu yakmış kağıttaki Arapça dua(!)yı okumaya başlamış!!!
Misafirhaneden çıkmış elinde mum ve kâğıt, köyün ortasındaki ulu çınarın altına gelmiş... Gene kâğıttaki duayı okumuş; çınardan köyün kuzey çıkışındaki dere boyuna doğru yürümüş.. Sonra Arapça dua(!)yı okumuş gene, dere yatağından uzanan salkım söğütün yanına varmış. Dua(!)da yazılı olduğu üzere söğüt ağacının yanından yüzünü köye dönüp yirmibir adım atmış ve oradaki koca kayanın dibini kazmaya başlamış...
Bulmuş orada bir tahta kutu ve içinde çil çil altınlar!. Alıp yoluna devam etmiş!.
Köylünün her gün okuduğu dua(!) doğruyu yazıyormuş meğer inanmayanların aksine!
“OKU”muş duayı köylülerin okumasından farklı olarak; anlamış anlamını yazılanların ve gereğini de uygulayarak; hazineyi bulmuş!.
Köylülerse hâlâ devam ediyormuş sabah akşam anlamını bilmedikleri imam efendinin kendi lisanlarında yazıp ellerine verdiği Arapça duayı okumaya!!!
Okuyorlar...
Tıpkı imamın köylüsü gibi okuyorlar gün be gün okumak olsun diye... Yahut okumaya çalışıyorlar... Ya da okuyamıyorlar...
Not: yapılan tüm zikir ve duaların anlamı bilinmese bile, inanılmadan okunsa bile kişiye yarar verecektir. Çünkü bu bir mekanizmanın işletiliş şeklidir ve inançla ve yukarıdaki veya ötendeki tanrı ile alâkası yoktur sonuç vermesinin!. ama hedefler, ilim doorultusunda belirlenir... zikir ve dua ile benzini doldurursun ama bi yere gitmeyeceksen benzini doldurup arabana, dualarda işaaret edilen halleri yaşamadıktan sonra asıl amaca ulaşamamışsın demektir...
selçuk efendi
20-03-2006, 21:36
Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak istiyor muyuz?...
Kur’ân-ı Kerîm’i doğru anlamak ve değerlendirebilmek istiyorsak, öncelikle orada kullanılan kelimeleri olduğu gibi almak ve ilgili yerlerde oradaki orijinal kelimeleri kullanmak mecburiyetindeyiz.
Kur’ân tefsir veya meâllerini okurken, öncelikle şuna dikkat ediniz lûtfen... Eğer bir Kur’ân meâlinde “Allah” kelimesinin geçtiği yerde “TANRI” kelimesi kullanılmışsa; “Rasûl” veya “Nebî” kelimesi orijinalinde mevcutken bu “peygamber” diye tercüme edilmişse; kesinlikle biliniz ki, bu meâl sizi Kur’ân ‘da işaret edilen hakikatlara ve sırlara erdirecek bir çeviri değildir!...
Böyle bir meâl ile asla, Hz. Muhammed Mustafa Aleyhisselâm'ın bizlere verdiği mesajı anlamamız mümkün olmayacaktır... O çeviriyi yapan, O kitaptan daha bir şey anlamamıştır ki, bize çevirisinden hayır gelsin!.
Çeşitli yayınlarımızda “Tanrı” kelimesinin anlamının, “Allah” kelimesinin işaret ettiği anlam ile hiç bir ilgisi olmadığını; bu “tanrı” kelimesinin insanlara “göktanrı” dinini çağrıştırdığını açıklamaya çalışmıştık...
Bu gün de “PEYGAMBER” kelimesini Kur’ân çevirilerinde kullanmanın yanlışlığına dikkati çekmek istiyorum...
Bilmeliyiz ki, Kur’ân ‘da kullanılan her kelime, çok özel bir seçimle ve çok kapsamlı ve derinlikli anlamlar ihtiva etmesi dolayısıyla kullanılmıştır...
“Peygamber” kelimesi İranlıların konuştuğu Farsça kökenli bir kelimedir; Perslerin “tanrı” anlayışıyla beraber kullanageldikleri çok eski bir kelimedir... Bu kelime Farsça’da, Kur’ân ‘da geçen hem “Nebî” hem de “Rasûl” kelimeleri yerine kullanılmaktadır. Dilimizde de böyle kullanılmaktadır.
“Tanrının elçisi” = ”Peygamber” anlamında olarak kullanılan bir kelimedir bu kelime.
Uzaydaki bir Tanrı’nın ya da Tanrısal gücün elçisi = postacısı anlamına “Peygamber”!!!...
Oysa...
“ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”, algılayabildiğimiz ya da algılayamadığımız her birimin varlığını, orijinini oluşturuyor Esmâ ve Sıfatlarıyla; Zâtına sınır getirmek de muhal!...
Bu demektir ki;
Kim “Allah”a ermişse, âfâktan=dıştan değil; varlığından, özünden, derûnundan, hakikatinden ermiş; bilmiştir ki, ismiyle işaret edilen varlığı ismi-resmi bir hayâl; varlığı “yok”tan ibarettir; yalnızca var olan, “ALLAH Adıyla İşaret Edilen”dir!.
Öyle ise, anlamamız gerekir ki, “ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”, tüm boyutlarda Esmâ ve sıfatlarıyla açığa çıkan; yanısıra da bunlardan münezzeh ve “Ganî” olan, olarak “Nebî”, “Rasûl” ve “Veli”nin hakikatıdır...
Bu isimlerle vasıflarına işaret edilenler de, kendi varlıklarında, boyutsal olarak eriştikleri mertebenin hakikatını dillendirmektedirler. Yâni bunlar, ötedekinin postacısı değil; hakikatlarindekinin dilleridir!.
Gerek “Nebî” ve gerekse “Rasûl”, “ALLAH Adıyla İşaret Edilen”in Esmâsından “EL VELΔ isminin zuhûru olan “Velâyet” kemâlâtının mazharı olarak bu mertebeye kavuşmuşlardır.
Dünya yaşamında “Nübüvvet” ve “Risâlet” işlevini yerine getiren bu zevât, bu kemâlâtlarını “VELΔ isminin mânâsından alırlar ve ölümötesi âhiret yaşamlarında da “Velâyet” kapsamında olan “Risâlet” mertebesiyle yaşamlarına devam ederler...
“ALLAH Adıyla İşaret Edilen”in “Nebî” ismi yoktur; buna karşılık “El Velî” ismi Bâkidir!.
“Nübüvvet” dünya yaşamı için geçerli olan bir işlevdir.
“Risâlet” hem dünya hem ölümötesi yaşam için geçerli olan bir işlevdir.
Her “Nebî”, her “Rasûl” ve her “Velî” varlığını “Velâyet” hakikatından alır.
Her “Nebî” zâhiri itibariyle “Nebi”, bâtını itibariyle “Velî”dir.
Geçmişteki her “Rasûl”, zâhiri itibâriyle “Nebî” olabilir veya olmayabilir; bâtını itibâriyle “Veli”dir.
Her “Velî” varlığını ve kemâlâtını “Velâyet”inden alır...
“Nübüvvet” görevi dünya yaşamıyla ilgili bir görevdir ve “Nebi”nin âhıret yaşamına intikâliyle son bulur... Esasen “Nübüvvet”, “Hatemin Nebi” olan Muhammed Mustafa ile son bulmuştur; ondan sonra kıyâmete kadar başka “Nebî” gelmez. "Nübüvvet" işlevi bitmiştir!.
“Nebî”lerin bazıları aynı zamanda “Rasûl”dür... “Risâlet” işlevi olan “Rasül”lük ise kıyâmete kadar geçerli bir görevdir.
“Nebi”lik geçicidir; “Rasûl”lük” ise asâletendir ve dünyadan ayrılmakla son bulmaz, zira kendini tanımanın sonu yoktur ve dolayısıyla bu işlev sonsuz devam eder “Rasûl”ler için... Bu yüzdendir ki bizler, İslâm Dini’ni kabul ve tasdik anlamında ifade ettiğimiz “Kelime-i Şehâdet”te Hazreti Muhammed Aleyhisselâm'ın “Rasûl” oluşuna şehâdet ederiz; ki bu onun sonsuz işleviyle ilgilidir. Bu yüzden “Abduhû”dan sonra “Nebîyyihû” değil, “Rasûluhû” deriz..
“Risâlet” ve “Nübüvvet”, “Velâyet”in içindeki üst sınıftır... Tıpkı “askeriye” genel tanımı içinde “generaller” sınıfı gibi...
“Nübüvvet”, içinde yaşanılan topluma, onlara âhiret saâdetini kazandıracak olan asgarî, en alt sınır olan yaşam şartlarını bildirmek ve o insanları bu şartlara göre yaşamaya davet etmek işlevidir.
Nübüvvet gereği konulan kurallar geri dönülmez, asgarî, taban sınırlardır. İlerisi ise açık ve sınırsızdır. Burası çok önemlidir ve iyi anlaşılmalıdır.
“Risâlet”, içinde yaşanılan topluma, kendi hakikatlerini bildirmek ve bunun gereğini yaşayabilmeleri için gerekli olan çalışmaları ve yaşam biçimini tebliğ ederek, onlara bu yolda yol göstermektir.
“Ulül-âzm” ise hem “Nübüvvet” hem de “Risâlet” işlevini deruhte eden Zâtlara verilen isimdir.
“Velâyet”, Hakikâtini bilmek ve gereğini yaşamaktır.
Toplumla ilgili hangi işlevler “Nübüvvet” kapsamında ise, o işlevlere işaret edilirken Kur’ân-ı Kerim'de, “Nebî” kelimesi kullanılmıştır.
Toplumla ilgili yani dışa dönük olarak hangi kemâlâtın yaşanmasına dikkat çekilmek istenmişse, orada “Rasûl” kelimesi kullanılmıştır...
"Allah"a ermek ve gereğini yaşamak için nelerden sözedilmiş ise bu işleve işâret sadedinde "Rasûl"lükten ve "Rasûl"den bahsedilmiştir.
Bireyin yaşamıyla ilgili olarak hangi kemâlâtın yaşanmasına dikkat çekilmek istenmişse, orada da “Velî” kelimesi kullanılmıştır.
Yani “Velâyet” hakikâtine dayalı bir şekilde, dışa dönük görev alan yüksek kemâlât sahibi zevâtın bu durumuna “Nübüvvet” ve “Risâlet” adları verilerek, onlar, genel olarak içe yani kendilerine dönük kemâlâtı yaşayan “Velî”lerden ayrı bir sınıfta anlatılmışlardır.
Eğer bu tanımlamalar istikâmetinde yeniden okunursa ilgili Âyetler, çok daha değişik boyutlarda mânâlar karşımıza çıkar...
Öte yandan...
Bir diğer tanımlama ile, şeriat getiren “Velî”lere “Nebî”; şeriat getirmeyip, insanları hakikatlarının gereğini yaşamaya davet edenlere “Rasûl”, böyle bir davet görevi almamışlara da “Velî” denilmiştir...
“Velâyet” babadan oğula geçen saltanat değil; kişinin Hakikatı olan “ALLAH Adıyla İşaret Edilen”i yaşamasının sonucudur.
“Velâyet” kemâlâtının dayandığı hakikatın, bir “Nebî” veya “Rasûl”de tenezzülât hükmüyle açığa çıkan ilmine “vahiy”, velâyet kemâlâtının uruç hükmüyle bir “Velî”de açığa çıkışına da “ilham” denilir.
“Peygamber” kelimesi kullanıldığında bütün bu işaret ettiğimiz gerçekler örtüldüğü gibi; bunların sonucu olan pek çok sırlar daha ehlinden saklanmış olmaktadır...
Kur’ân-ı Kerim’in Türkçesiyle ibadet olmaz!.
Kur’ân-ı Kerim’in Türkçeye çevirisi olmaz!.
Kur’ân-ı Kerim anlaşılmak ve gereği yaşanmak için geldiği için de herkes anladığı kadarıyla, “Benim anlayabildiğim kadarıyla “Kur’ân” başlığı altında anladıklarını açıklar.... Buna kim ne isim verirse versin...
“Tanrı”lar “ulu” olabilir...
“Allah” ise “ekber”dir!.
Bizim keşfimizin bildirdiği hakikât budur... Gerçeğini Allah bilir!.
Ves Selâm...
selçuk efendi
20-03-2006, 21:55
Kur’an-ı Kerim’de işaret edilen sırlara ve gerçeklere erebilmek istiyorsak, onun her bir yerinde geçen değişik kelimelere, kullanılış gayesine göre hakkettiği dikkati ve değeri vermek zorundayız!
İslâm Dini’ndeki bu inceliği anlayıp kabul eden kişi, kulaktan dolma bilgilerle DİN’e yaklaşarak, Kur’an’ın getirdiği yenilikleri yok sayıp, hâlâ tarih öncesinden kalma yukardaki “tanrı”dan ve onun yerdeki “peygamber”inden söz etmez!
Kur’an’da açıklanan ve “ALLAH” ismiyle işaret edilen Hakikat, yukardaki bir TANRI olmadığı gibi;
Ne “RASÛL” kelimesiyle işaret edilen, ne de “NEBİ” kelimesiyle işaret edilen, yukarıdan(!) haber getiren bir “PEYGAMBER“ veya kehanette bulunan anlamına bir PROPHET değildir.
“Canım ne farkeder? Ha Nebi, ha Rasûl, ha peygamber!” gibi lâflar edenler, kelime ve isimlerin değil, içerik ve kavramın önemli olduğunu kavrayamamış, Kur’an’ın orijinalliğini farkedememiş, bilgi ezberleyip, nakletmeyi “alim”lik zanneden şaşkınlar ve mukallitler olabilir ancak.
Ayrı, ayrı “Rasûl” ve “Nebi” kelimeleri yerine, her yerde topyekün “peygamber” tanımlamasını kullanmak, herşeyden önce, Kur’an’daki bu iki kelimenin işaret ettiği farklılığı yok saymak ve dolayısıyla değişik iki kavramla işaret edilen farklı gerçeklerin idrakinden yoksun kalmaktır.. Kur’an’da verilmek isteneni görememenin sonucu ise, Kur’an’ı ve DİN’i doğru değerlendirememektir..
Ayrıca, haber getirenin “postacılık” işlevine işaret eden “peygamber” kelimesi veya “peygamberlik” işlevi, asla Kur`an-ı Kerim’de kullanılan bir tanımlama değildir!
Kur’an’da, topluma dönük olarak, “nübüvvet” kapsamında yeralan işlevleri yerine getirene işaret edilirken “NEBİ”; “risalet” kapsamında yeralan işlevleri yerine getirene de “RASÛL” kelimesi ile işaret edilerek anlam ve işlev bakımından birbirinden farklı iki kavram kullanılmıştır!.
Nübüvvet dünya yaşamıyla ilgili ve Nebinin ahırete intikaliyle son bulan işlevdir. Oysa Risalet kıyamete kadar geçerlidir. Allah “Rasûl”ü ve “Nebi”si Muhammed Mustafa aleyhisselâm’ın kulluğuna ve sonsuz işlevi olan risaletine işaretledir ki, kelime-i şehadette “Eşhedüenne Muhammeden Abduhu ve Rasûluhu” deriz; “ve Nebiyyuhu” değil!
“İçeriklerine” ve dayandıkları “Hakikate” binaen, bu isim ve vasıfların orijinalinin dışında karşılıkları yoktur ve çevirilerde aynen muhafaza edilmeleri gereklidir.
Kur’an Meallerinde, bu kelimelere ve kavramlara sadık kalmak yerine başka yollara sapmak, insanları Kur’an’ın orijinal mesajından, işaret ettiği sırlar ve gerçeklerden perdeleyerek, altından kalkılamayacak bir vebale girmek olur ki bu duruma hiçbir inanan düşmek istemez...
selçuk efendi
20-03-2006, 21:59
Hemen hepimizin küçük yaşlardan duyduğu şu klişe ifade güçlü bir şekilde beyinlerimizde yer etmiştir:
"ALLAH`ın senin ibadetlerine ihtiyacı yoktur!. Her ne yaparsan kendin için yapmak zorundasın!.."
Şu çok basit ifade, gerçekte, çok muazzam bir gerçeğin; "İslam Dini"nin açıkladığı Allah`ın yaratış SİSTEM ve DÜZENİNİN, en basite indirgenerek anlayışımıza yansıtılmak isteniş formülüdür!.. Ne var ki, maâlesef biz bu gerçeği hiç bir zaman farketmemişizdir!.
Allah`ın bizim ibadetimize ihtiyacı yoksa, niçin ibadet etmeliyiz?...ibadete neden ihtiyacımız var?.. Niçin namaz, oruç, hac ve diğerleri?...
İnanın, bütün insanlar için, en âcil olarak farkedilmesi zorunlu konu budur!.
Biz, yanlış bir bilgilenme sonucu olarak, sanıyoruz ki bütün bu çalışmaları, yukarıda ötelerde bir yerde oturmakta olan TANRI`nın gönlünü hoş edip, onun rızasını kazanıp, bizi cennnetine sokması, ya da kafası kızıp cehennemine atmaması için yapmalıyız!!!.
Oysa, ne ötelerde bir yerde oturup, bizi sınayan ve sonunda da hoşuna gitmezsek cehennemine atacak olan Tanrı var; ne de kandırabilirsek cennetine sokacak ilâh!.
Düşünün ki İslam adına ilk bize öğretilen şey Kelime-i TEVHİD`dir; ve üzücüdür ki onun gerçek anlamının dahi farkında değiliz!.
"Lâ ilâhe illallah" sözünü "Allah`tan başka tapılacak tanrı yoktur" diye derinliğine ve sonuçları düşünülmeden çevrildiği için, "Allah`ın tapılacak tek tanrı" olduğunu varsayıyoruz..
Oysa Kelime-i Tevhid`in gerçek anlamı şudur:
"Tanrı yoktur sadece Allah vardır"!.
Yani, Hz. Muhammed Aleyhisselâm biz şu gerçeği farkettirmeye çalışmıştır:
Tapınılacak ve birşeyler umulacak bir tanrı kavramı geçerli değildir; sadece Allah vardır!.
İşte gelmiş geçmiş bütün tasavvuf ehli kişiler, bu gerçekten yola çıkarak o yüce mertebelere ermişlerdir. Mevlâna Celâleddin`den Hacı Bektaş Velî`ye,imam Caferi Sâdık`tan Abdülkâdir Geylanî`ye kadar!..
Hakikat erenleri, Allah`ı ötelerinde bir tanrı sanma gafletinden kurtulmuşlar; her şeyin Allah`ın takdiriyle kendi esmâsından meydana gelmiş olduğunu farketmişler; yaradılmışa sevgi ve hizmetin Yaratana olduğunu hissederek yaşamışlardır!. Halka hizmetin Hakka hizmet olması da bu mânâ yönündendir.
Allah, her şeyi, takdiriyle, kendi esmâsından yarattığına göre; yaşadığımız âlemdeki tüm doğa düzeni ve kanunlar gerçekte “Allah düzeni ve sistemi”dir!.
Öyle ise farketmeliyiz ki, ne kadar içinde yaşadığımız sistemi ve düzeni anlayabilirsek, o oranda Allah nizâmını tanımış oluruz.
Allah, ezelde, içinde yaşamakta olduğumuz bu sistemi ve düzeni yaratmış, şartlarını oluşturmuş; bundan sonra da bize Nebi ve Rasûlleri aracılığı ile neler yaparsak nelerle karşılaşacağımız hakkında bilgi eriştirmiştir!.
Bizim için bugün iki yol vardır önümüzde, gelecekte pişmanlık duymamak için;
1.Allah Rasûlü’nün neler getirdiğini, niye bunları getirdiğini çok iyi anlayarak yaşamımıza buna göre yön vermek... Ya da...
2.Allah Rasûlü’nün dediklerinin hikmetini hiç anlamadan, körü körüne, uygulayarak kendimizi yarına hazırlamak.
Evet, farketmeliyiz ki, "İslâm Dini"nde ibadet adı verilen çalışmalar, ötedeki bir tanrıya yaranmak amacıyla teklif edilmemiş olup; tamamiyle Allah'ın yaratmış olduğu bu sistemin işleyişi dolayısıyla öngörülmüş çalışmalardır..
Alınan gıdalar nasıl vücudun ihtiyacını karşılama amacına dönükse, bir tanrının hoşuna gitmek gayesine yönelik değilse; tesbitlerimize göre ibadet adı verilen çalışmalar da aynı şekilde, beyin kapasitesinin gelişmesi, ruhun güçlenmesi ve kişinin ölümötesi yaşama hazırlanması amacına dönüktür!. Ya bu çalışmalarla kendinizi ölümötesi yaşam koşullarına hazırlarsınız; ya da ne gerekçeyle olursa olsun bunu ihmal eder, sonuçlarına katlanırsınız!
"TANRI ve tanrılık anlayışının geçersiz olduğunu farketmek inanın ki yaşamımızın en önemli gerçeğidir!.
selçuk efendi
20-03-2006, 22:18
aslında kuran'ı ya da rasülullah'ın sözlerini tamamiyle anlamak, saadece çevirinin düzgün olmasına da baalı diil... çevirinin düzgün olması, anlamak için asgarii taban... onun ötesinde, tam olarak idraak edebilmek noktasında ne, nasıl anlatılmaya çalışılmış, bunu da farketmeye çalışmak gerekiyor... Kuran'ın bir çok yerinde geçen 'biz size misaller verdik', 'hala düşünmeyecek misiniz?' aayetlerini de göz önünde bulundurarak gerçekte kuranca'yı anlamak laazım diye düşünüyorum... bunu da en güzel Rasülullah'ın yaşamına bakarak farkedebiliriz...
aslında kuran'ı ya da rasülullah'ın sözlerini tamamiyle anlamak, saadece çevirinin düzgün olmasına da baalı diil... çevirinin düzgün olması, anlamak için asgarii taban... onun ötesinde, tam olarak idraak edebilmek noktasında ne, nasıl anlatılmaya çalışılmış, bunu da farketmeye çalışmak gerekiyor... Kuran'ın bir çok yerinde geçen 'biz size misaller verdik', 'hala düşünmeyecek misiniz?' aayetlerini de göz önünde bulundurarak gerçekte kuranca'yı anlamak laazım diye düşünüyorum... bunu da en güzel Rasülullah'ın yaşamına bakarak farkedebiliriz...
Sayın arkadaşım,
Çok güzel açıklamalar var. Bir çogunu okudum ve anladığım kadarı ile bunları bir yerlerden alıp yazıyorsun ya da kopyalıyorsun.
Ama en son yukarda ki mesajın sana ait, çünkü kopyaladıklarınla senin yazdığın arasında dünyalar kadar fark var. Çünkü kişi bir önderi, bir yol göstericisi olmadan, ne kur an ı, ne de hadis i şerifleri, kendi kendine analaymaz anlarsa da genelde yanlış anlar. Kur an ı Kerimi türkçesini elbette okumayız ama okuduğumuzu kendimize göre yorumlamamız imkansız. Bazı tespitleri çok iyi yapmakta yarar var.
sevgi ve saygı ile
KENDİNİ TANI
Siz, namaz ile "Mi`râc"a çıkarsınız; "Esselâmü aleyke eyyühen nebiyyü" diyen "Zât", size değil, "mertebe-i nübüvvete" demiş olur bunu!.. Eğer kaldırırsanız kendinizi aradan, ortaya çıkar sizin bâtınınızı oluşturan mertebe-i nübüvvet.
Zira halografik esasa dayalı olarak evren varolduğu içindir ki, evrende var olan her mertebe ve boyut ve katman, her zerrede mevcuttur!.
Nitekim bu yeni farkedilen gerçeği 1400 küsur yıl önce Muhammed Mustafa Aleyhisselâm şu cümleyle vurgulamıştır:
-ZERRE, TÜMÜN AYNASIDIR !.
Bu da bir mûcize-i Rasûlullah`tır!.
Daha derinine inmek istemiyorum...
Bu işin daha böyle bir takım "sır" noktaları da mevcut!.
Merak eden bu konuları araştırsın. Buralarda ne gibi işaretler, ne gibi yücelikler, ne gibi gizli sırlar var, onları bulsun, öğrensin!...
Özellikle "Halografik" yapının ne olduğu iyi anlaşılırsa, tasavvufun hangi bilimsel temele dayandığı daha iyi kavranılır..
Bunları yaşamadan giden, önceden giden milyarlarla birimler gibi geçer gider!...
Hazinenin üstünde, aç bi’l-aç ömrünü tüketir, geçer gider nice ve nîceleri gibi!. Oysa, oturduğunuz koltuğun altında, dünyanın bütün değerlerine değişilmeyecek bir hazine yatıyor!.
Yani, sizin "Ben" dediğiniz bu varlığın derinliklerinde, Kozmik Bilincin tüm ilmi ve sırları mecvcut!...
Fakat siz önce, KENDİNİZİ TANIYIN!.
Varlığınızdaki Evrensel Şuur`dan habersiz olarak; kendinizi et -kemik, aynada gördüğünüz suret sanarak bu dünyadan geçip gidiyorsunuz.
Oysa, evreni meydana getiren o müthiş, muazzam güç sizin her zerrenizde, bütün özellikleri ile mevcut!.
Ne çare ki!... Geçici zevkleri seçmek suretiyle onlardan mahrum bir halde günlerimizi geçiriyoruz...
Evet!...
Hazreti Rasûlullah, "Mi`râc"da "Kâ`be Kavseyn" denen, beşeriyetin tümüyle yok olma durumunda, âdeta bir yayın iki ucu, hatta daha da ötesi, "Ev ednâ" tâbiriyle ifade edilen makamda, "Rabbi"yle karşılaştı..
"Kâ`be Kavseyn, ev ednâ" denen bu makamda, Hazreti Rasûlullah, tüm varlığının eriyip gittiğini, varlıktaki Mutlak Tek Varlığın, Hakk`ın varlığı olduğunu müşahede etti...
Ve bu müşahedenin, bu yaşantının, bu hissedişin ötesinde, gecelediği Ebu Tâlib`in kardeşinin evi olan Ümmü Hani`nin evinden sabahleyin çıkarken;
-Beni gören Hak'kı görmüştür!.
sözleriyle bir gerçeği ifade etmek istedi..
Öyleyse, Hazreti Rasûlullah`a nasip olan bu "Mi`râc"; eğer namaza, beşeriyetten arınmak sûretiyle, şuur boyutunda, tefekkürün derinlikleri ile girilirse, kişiye de nasip olan bir "Mi`râc" olur ki; o "Mi`râc"ın neticesinde, teşehütte`de, "Ettahiyyatü"`yü okur...
Rabbıyla karşı karşıyadır!...
Rabbi, enfüsüyle - âfâkıyla ona;
"Es selâmü aleyke eyyühen nebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtuh" der.
bunun sonucunda da bize şunu demek düşer:
"Şehâdet ederim ki, tanrı yoktur sadece Allah var; ve Muhammed O`nun Rasûlü`
dür !..."
"ALLAH" ile "AKIL ve İMÂN" kitaplarında tafsilatlı bir biçimde açıkladığımız üzere, söylediğinin farkında olmadan "Eşhedü en lâ ilâhe illallah", demekle, "şehâdet edilmiş" olmaz!..
"Haydi.. aşk ile şevk ile bir daha..." demekle de, "Eşhedü en lâ ilâhe illallah" denmiş olmaz!...
Bu kelimelerin, cümlelerin mânâsını anlamak; idrak etmek; ve ondan donra da idrak ettiğini ifâde sadedinde, bu kelimeleri dile dökmek gerekir!..
Aksi takdirde, mânâsı anlaşılmadan, idrak edilmeden, bir papağanın veya bir teyp bandının tekrarı gibi tekrardan öteye gitmez, bu kelimeleri söylemek...
Yukarda yazılanların hiç bir dayanagı yoktur. Sanırım bu alıntılarını yaptığın kişi bir kitap yazmış ve milletin aklını karıştırmaktan başkada bir amaç gütmemiş.
Sayın arkadaşım, sen çok iyi niyetle bunalrı alıp buraya kopyalamışsın ama bu anlattığın konular hakkın da bilgisi olmayan insanlar için yarardan çok zarar verir. İstersen bu alıntılardan vazgeç ama yine de sen bilirsin
selçuk efendi
21-03-2006, 06:41
Sn. Kutlu, bu alıntıların kafa karıştıracaanı ben de biliyorum... çünkü kolaylıkla anlaşılacak şeyler diil ve karşı çıkmanı da doğal karşılıyorum çünkü etraafından böyle şeyler duyman biraz zor... bize düşen ilmi deerlendirmek ama senin bildiklerinle çatışıyorsa veya bu kesinlikle, rasülullah'ın bize öörettiklerine ters ya da şu aayete göre geçersiz dersen; biz de senden faydalanmış oluruz...
dayanaaını söylersen, kendimizi düzeltmeye çalışalım...
Sn. kutlu, sanırım saadece bu sayfadakileri okudunuz.. tasavvufta diinin halka görünen yüzüyle ilgili insanların pek çok şaşaıracaaı şey vardır... ve bunlar çok da bilinen şeyler deyildir.. dolayısıyla, insanların bi nebze bunları duyması, tefekkür dünyaasına bunları da katmalarını istememden dolayı ben bunları buraya alıntılıyor veyaa yazıyorum...
sevgiler.. Allah, yardımcımız olsun...
alıntı ::"ALLAH" ile "AKIL ve İMÂN" kitaplarında tafsilatlı bir biçimde açıkladığımız üzere, söylediğinin farkında olmadan "Eşhedü en lâ ilâhe illallah", demekle, "şehâdet edilmiş" olmaz!..
"Haydi.. aşk ile şevk ile bir daha..." demekle de, "Eşhedü en lâ ilâhe illallah" denmiş olmaz!...
Bu kelimelerin, cümlelerin mânâsını anlamak; idrak etmek; ve ondan donra da idrak ettiğini ifâde sadedinde, bu kelimeleri dile dökmek gerekir!..
Aksi takdirde, mânâsı anlaşılmadan, idrak edilmeden, bir papağanın veya bir teyp bandının tekrarı gibi tekrardan öteye gitmez, bu kelimeleri söylemek..."
bir kaç söz:
Makam odur ki her makamı göre ve anlaya:
Her kişi kendi makamına göre doğrudur. Kelime-i Şehadeti yukarıdaki şekliyle söyleyen de DOĞRUDUR kurtulmuştur.Kendi makamında doğrudur.Kendi idrakinde doğrudur.
Cenabı Peygamberimiz "Rahmeten lil alemin" dir. Madem ki muhabbet ile söylenmiştir. Elbette kabuldür. "Ene şefaati Rasulullah"
Tasavvuf ve felsefe
Sual: Tasavvuf ehlinin felsefi fikirleri var mı?
CEVAP
Tasavvuf ehli, felsefeye bulaşmadı. (Kur’an-ı kerimi tam anlayabilmek ve hakiki müslüman olmak için Peygamber efendimizin yalnız emir ve yasaklarına değil, ahlakına ve her hâline uymalıdır) derlerdi.
Tasavvuf ehlinin yollarının esası şunlardır:
1) Fakirlik: Her işte, her şeyde Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmektir.
2) Zühd ve takva: Her işte İslamiyet’e uymaktır. Dinin bütün ahkamına tamamen uyarak çalışmak, iyilik yapmak ve boş zamanlarını ibadet ile geçirmektir.
3) Tefekkür, sükut ve zikir: Hep Allahü teâlânın varlığını, nimetlerini düşünmek, lüzumsuz konuşmamak, hiç kimse ile münakaşa etmemek ve daima Allahü teâlânın ismini zikretmektir.
4) Hâl ve makâm: Kalbe gelen nurlarda, kalbin, ruhun temizlenme derecesini anlamak, kendini ve haddini bilmektir.
En meşhur ve ilk tasavvuf ehli Hasan-ı Basri hazretleridir. Bu zat, öyle büyük bir din âlimidir ki, büyük bir imam [müctehid] idi. Kuvvetli seciyesi, derin ilmi ile meşhurdur. Vaazlarında herkesin gönlüne Allah korkusu telkin etmeye çalışmıştır. Kendisinden birçok hadis-i şerif rivayet edilen büyük bir hadis âlimidir.
Mutezile felsefesinin kurucusu (Vâsıl bin Atâ), bu zatın talebesi iken, sonradan onun dersinden ayrıldı. Mutezil, ayrılan demektir. Mutezile’ye Kaderiyye de denir. Çünkü bunlar, kaderi inkâr edip, (Kul kendi yaptıklarının yaratıcısıdır. Allah hiçbir zaman fenalık yaratmaz) derler.
Tasavvufun gayesi, insanı Marifet-i ilahiyye’ye kavuşturmak, yani Allahü teâlânın sıfatlarını tanıtmaktır. Onun zatını, yani kendisini tanımak mümkün değildir. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), (Allahü teâlânın zatını düşünmeyiniz. Onun nimetlerini düşününüz) buyurdu. Yani, Onun kendisinin nasıl olduğunu değil, sıfatlarını ve insanlara verdiği nimetleri düşünmelidir. Bir defasında da, (Allahü teâlânın nasıl olduğunu düşündüğün zaman, hatırına her ne gelirse, bunların hiçbiri, Allah değildir) buyurdu.
İnsan aklının kapasitesi, sahası sınırlıdır. Bu sınırın dışında olanları anlayamaz. Bunları düşünürse, yanılır. İnsan aklı, insan düşüncesi, din bilgilerindeki incelikleri, hikmetleri anlayamaz. Bunun için, din bilgilerine felsefe karıştıranlar, dinimizin gösterdiği doğru yoldan ayrılır, bid’at ehli veya kâfir olur.
İslam felsefesi diye bir şey yoktur. Ehl-i sünnet âlimleri, (İslam bilgilerinin ölçüsü, insan aklı, insanın düşüncesi değil, muhkem olan [manaları açık olan] âyet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerdir) buyuruyorlar.
Tasavvufun esası, insanın kendini (aczini, zavallılığını) tanımasıdır. Tasavvuf, sırf Allah sevgisi, yüce [ulvi] aşk esası üzerine kurulmuştur. Buna da ancak, Muhammed aleyhisselama uymakla kavuşulabilir. Kur’an-ı kerimde beyan buyurulduğu gibi, Allahü teâlâ, insanın kalbine tecelli eder. Fakat, bu tecelli yalnız Allahü teâlânın sıfatlarının tecellisidir. Akıl ile alakası yoktur. Tasavvuf ehli, Allahü teâlânın tecellisini kalbinde duyar. Onun için tasavvuf ehline ölüm bir felaket değil, güzel ve tatlı bir şeydir.
Tasavvuf ehlinden Mevlana Celaleddin-i Rumi, ölüme, Şeb-i arus = Düğün gecesi adını vermiştir. Tasavvufta, keder ve ümitsizlik yoktur. Yalnız sevgi ve tecelliler vardır. Hz.Mevlana, (Gel, gel, her kim olursan ol gel, müşrik, mecusi, puta tapan da olsan gel! Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir. Tevbeni yüz defa bozmuş olsan da, gel) diyor. [Bu, gel de öyle kal demek değildir. Müslüman değilsen müslüman ol, günahkâr isen tevbe et, önceki halinden dolayı ümitsiz olma, Allahü teâlâ tevbe edilip bir daha yapılmayan her günahı affeder demektir.] Bu sözler, başka zatlara da nispet edilmektedir.
Tasavvuf ehli arasında, imam-ı Rabbani, Cüneyd-i Bağdadi, Seyyid Abdülkadir-i Geylani, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Seyyid Abdülhakim Arvasi gibi büyük veliler, Sultan Veled, Yunus Emre, Mevlana Halid-i Bağdadi gibi Hak aşıkları vardır.
Vahdet-i vücud, tasavvufun gayesi değildir. Gayeye götüren yolculuklarda, kalbde hasıl olan ve akıl ile, fikir ile, madde ile ilgisi olmayan bilgilerdir. Bunlar kalbde bulunmaz, kalbde görünür. Onun için, vahdet-i vücud yerine Vahdet-i şühud demelidir. Kalb, temizlenince, ayna gibi olur. Kalbde görünenler, Allahü teâlânın zatı da, sıfatları da değildir. Sıfatlarının suretleridir. Allahü teâlâ kendi, görme, işitme, bilme gibi sıfatlarının suretlerini, benzerlerini, insanlara vermiştir. Verdikleri Onunkiler gibi değildir. Onun görmesi, ezelidir, ebedidir. Her zaman, her şeyi görür. Vasıtasız, âletsiz devamlı görür. İnsanın görmesi böyle değildir. İnsanın görmesi, o görmenin sureti, zıllidir. Görmesinin zılli gözde, işitmesinin zılli kulakta tecelli ettiği gibi, sevmesi, bilmesi ve başka birçok sıfatlarının zılleri de, insanın kalbinde tecelli eder, hasıl olur.
Gözün görebilmesi için, hasta, bozuk olmaması gerektiği gibi, kalbin de, bu tecelliye kavuşabilmesi için, hasta olmaması gerekir. Kalbin hasta olması, günahlar ile kararmasıdır. Günahlardan kaçıp ibadet ederek kalbi temizlemelidir.
İlk önce lazım olan
Sual: Yeni Müslüman olan bir yabancı arkadaş var. Buna ilk önce neyi öğretmeliyiz?
CEVAP
İlk önce imanı, yani Allahü teâlâyı, Onun sıfatlarını, Resulullah efendimizin Allah’ın Peygamberi olduğunu, Amentü’de bildirilen altı esası, sonra da İslam’ın beş şartını öğretip namaz kılmasını sağlamalıdır. Çünkü bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Kitab ehli olan bir kavme görevle gidince, önce, La ilahe illallah Muhammedün Resulullah demeye davet et. Bunu kabul ederlerse, günde beş vakit namazın farz olduğunu bildir. Bunu da kabul ederlerse, Allah’ın Müslümanların zenginlerinden alınıp fakirlerine verilen zekatı farz kıldığını söyle.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud]
Bu hadis-i şerifte ilk önce, Allah’a imanla birlikte Resulünü de tasdik bildirilmiştir. Resulullahı tasdik etmeyen mümin ve Müslüman olamaz
[QUOTE=selçuk efendi]Sn. Kutlu, bu alıntıların kafa karıştıracaanı ben de biliyorum... çünkü kolaylıkla anlaşılacak şeyler diil ve karşı çıkmanı da doğal karşılıyorum çünkü etraafından böyle şeyler duyman biraz zor...
"çünkü etraafından böyle şeyler duyman biraz zor..." çok şükür ki etrafım da böyle şeyler söyleyen kimseler yok. Çünkü bunların bir çogu fitne çıkarır.
selçuk efendi
21-03-2006, 10:56
anlaşılmadıı zaman fitne de çıkarabilir... rasülullah, islam'ı açıkladıı zaman fitne çıkacak, kabiilemin arasında sevilmeyen kişi olacaaım diye açıklamamış olsaydı ne olurdu haalimiz?...
Sn. kutlu, tasavvuf anlayış gerektirir... en azından, anlayamıyosan inkaar etmeyip ne demek istenmiş? adam bunu, bundan nasıl çıkarmış diye düşünüp baalantıları düşünmek bizim için faydalı olacaktır... Muhyiddin-i Arabii bir gün bir topluluua 'sizin taptıınız benim ayaklarımın altındadır.' demiştir.. eer ordaki topluluun çoou gibi 'sizin Allah'ınız ayaklarımın altındadır' dedi zannedersek, kaybeden Muhyiddin-i Arabi diil, biz oluruz...
ha şunu kabul ediyorum: tasavvuf herkezin işi deyildir.. incelik ister... anlayamadıysak, inkaar etmek niye? inkaar etmek basitliktir... anlamadıın şeyi, bırak, böyle de düşünülebiliyomuş de, geç...tasavvuf, hutbede imamın anlatacaaı iş de deyildir... zaahiri anlamak kolaydır.. farzı, sünneti öörenirsin. uygulayabildiin kadar karşılıını da alırsın... tasavvuf derindedir...
şindi Sn. Kutlu, karşı çıktıınız şeyi tam olarak anlayabilirsem, belki yardım edebilirim bilgim, gücüm yettiince... bekliyorum...
anlaşılmadıı zaman fitne de çıkarabilir... rasülullah, islam'ı açıkladıı zaman fitne çıkacak, kabiilemin arasında sevilmeyen kişi olacaaım diye açıklamamış olsaydı ne olurdu haalimiz?...
Sn. kutlu, tasavvuf anlayış gerektirir... en azından, anlayamıyosan inkaar etmeyip ne demek istenmiş? adam bunu, bundan nasıl çıkarmış diye düşünüp baalantıları düşünmek bizim için faydalı olacaktır... Muhyiddin-i Arabii bir gün bir topluluua 'sizin taptıınız benim ayaklarımın altındadır.' demiştir.. eer ordaki topluluun çoou gibi 'sizin Allah'ınız ayaklarımın altındadır' dedi zannedersek, kaybeden Muhyiddin-i Arabi diil, biz oluruz...
ha şunu kabul ediyorum: tasavvuf herkezin işi deyildir.. incelik ister... anlayamadıysak, inkaar etmek niye? inkaar etmek basitliktir... anlamadıın şeyi, bırak, böyle de düşünülebiliyomuş de, geç...tasavvuf, hutbede imamın anlatacaaı iş de deyildir... zaahiri anlamak kolaydır.. farzı, sünneti öörenirsin. uygulayabildiin kadar karşılıını da alırsın... tasavvuf derindedir...
şindi Sn. Kutlu, karşı çıktıınız şeyi tam olarak anlayabilirsem, belki yardım edebilirim bilgim, gücüm yettiince... bekliyorum...
Sayın selcuk efendi,
Daha benim neye karşı çıktığımı anlamamışsın, o kadar da ifade etmemize ragmen.
Alıntı yaptığın kişinin sözlerini nasıl anladığını gerçekten çok merak ediyorum. Sıradan bir müslümanın işi değildir tasavvuf. Şimdi ki zamanın alim geçinenleri değil de, o çoookk eskilerden bu kadar eserleri ögretileri kalmış alimler der ki, bir müslümana günlük yaşantısını yöneteceği kadar dinini ögrenmesi yeterlidir. Bunu da suya kanmış bir insana üsteleyerek su içirmenin ne kadar zararlı olacağından yola çıkarak izah etmişlerdir.
Şimdi kalkıpta yok efendimben burada tasavvuf hakkında bilgi veriyorum dersen, ben senin yukarlarda alıntı yaptığın kişinin ifadelerinin büyük bölümünün felsefeden ibaret olduğundan başka bişey olmadığını elbette söylerim.
Anlamadığım şeyi inkar etmek niye diyorsun, ee bırakalıp meydanı isteyen istediğini söylesin. sonra da sanki bunları söyleyenin sözleri tartışılmaz eleştirilmez bir zat gibi, acaba burada ne demek istedi diye düşünüp duralım. hocam bunlar faydadan ziya de zarar verir."tasavvuf, hutbede imamın anlatacaaı iş de deyildir" diyorsun eee sen ne diye burada anlatmaya çabalıyorsun. bu da senin açıkça çelişkin. Çok iyi niyetlisin ama niyetinin iyi olması sonucunun da iyi olmasını saglamaz.
sevgi ve saygı ile
selçuk efendi
21-03-2006, 15:11
Sn. kutlu, elimden geldiince cevap vermeye çalışayım... tabii ki, kızmadan.. nefsime paaye vermeden...
1- tasavvufla felsefeyi birbirinden ayırdedelim önce: "Tasavvuf dinin temelindeki düşünsel tabandır!. Dolayısıyla biz bu olaya daha geniş kapsamlı olarak "Din ve Felsefe" diye yaklaşalım isterseniz..
Din ile felsefe arasındaki en önemli fark şudur:
Felsefe, görülenden yola çıkarak, varlığın , yaşamın, yaşam içinde insanın yerinin ve davranış kökeninin tesbit edilebilmesi çalışmalarını yapar.. Bilgiye, görgüye, kültüre, ilme dayanır yani zahirde mevcut beş duyuyla algılanan donelere dayanır.
Din ise görülmeyenden yola çıkarak, görülmeyenin verilerine dayanarak görülenlerin deşifre edilmesi sistemine dayanır. Zira dini vahiy esasına dayanarak bildiren peygamberdir.
Allah Rasûlü normal göz ile, beş duyu ile algılanamayan bir biçimde algıladıklarını esas alarak, onlara dayalı bir biçimde görülenleri deşifre edip değerlendirme sistemini getirmiştir. Bu ikisi arasında uçurum vardır; çünkü gördüklerin, göremediklerin yanında nedir?.. bir hiç!. Sonsuzda bir hiç!."
2- "sıradan bir müslümanın işi deyildir tasavvuf": ben de aynı şeyi söylüyorum.. karşı çıktıın şey, tasavvufu; dolayısıyla diini anlatmamsa konumuzun başlıı tasavvuf... herangi bi topikte anlatmıyorum ki... yerinde anlatıyorum...
3- dediin dooru... herhangi bir müslümana yapılması gerekenleri yapmak yeterlidir.. günlük yaşantısını yöneteceii kadar diinini öörenmesi yeterlidir... belki eskiden olsa, son cümledeki düşüncene katılabilirim... dediine katılmamı engelleyense şu: 'siz hiç akıl etmez misiniz? düşünmez misiniz? haalaa tefekkür etmeyecek misiniz?' mealine gelen aayetler ve 'hikmet müminin yitiidir.. nerede bulursa alır' anlamına gelen hadisler... ve günümüz koşulları... artık insanların bağışıklık kazandıı ve karşılaşınca burun kıvırdıı; diinin klasik anlatımı, düşünebilen, sorgulayan insanlara yetmez... belki anadolu'nun ücraa bi şehrinde yetebilir ama avrupa'daki, amerika'daki, Türkiye'deki bilgili, tefekkür edebilen adama yetmez... eer niyeti de haalisse bu adamın, hakiikatin peşindeyse o çay bardaaındaki su o adamın susuzluunu gidermez...
4- ilk bakışta, bu iki ilme asgarii düzeyde bilgi saahibi deyilsek felsefe ve tasavvufu birbirine karıştırabiliriz.. dayanak noktası, birinde iiman; yaani, Kuran ve hadislerdir... diierinde görülenden yola çıkılır...
5- fikrimce, rasülullah dışında hiçbir kimsenin sözü tartışılmaz, eleştirilmez, sorgulanmaz deyildir... ama senin hataan, deliilini ortaya sermemendir, sn . kutlu.
6- alıntılayıp karşı çıktıın yazıda "Yukarda yazılanların hiç bir dayanagı yoktur. Sanırım bu alıntılarını yaptığın kişi bir kitap yazmış ve milletin aklını karıştırmaktan başkada bir amaç gütmemiş.
Sayın arkadaşım, sen çok iyi niyetle bunalrı alıp buraya kopyalamışsın ama bu anlattığın konular hakkın da bilgisi olmayan insanlar için yarardan çok zarar verir. İstersen bu alıntılardan vazgeç ama yine de sen bilirsin" demişsin... işte bu yazıda karşı çıktıın nedir, onu anlamış deyilim... 'namaz müminin miracıdır' hadisi yoktur ya da uydurmadır mı diyosun? orda söylenen şeyler ilk defa bu kişiden çıkmıyor ki.. tasavvuf ehlinin, hem de yüksek dereceli zevat diye bilinen kişilerin eserlerine bi bak.. aynısını orda da göreceksin...
7 ve son: bana bildiim kadarıyla herkese zaahirde yapılması söylenenler ve verilen bilgiler yeterlidir dersen; ben seni suçlamam.. yolun doorudur, mübaarek olsun derim.. «Cennet ehlinin çoğunluğunu BÜHL kimseler teşkil eder» hadiisinin kapsamına girenler, saadece söylenenlere iiman etmiştir ve gerekli çalışmaları yapmıştır... ama 21. yüzyılda, her yönden diine saldırı olduu bu zamanda, bildiimi, dooru olduunu düşündüüm bilgilerimi ulaşabildiklerimle paylaşmıyacaksam, ben ne işe yararım? ... doorudur, ben imam deyilim ama konunun ismi de tasavvuf olduuna göre, buraya gelecek olan da bu konuya ilgi duyanlardır diye düşünüyorum... fakat çoonluk derse ki, bu bilgiler yarardan çok zarar getiriyor; o zaman şu ana kadar paylaştıklarımla iktifaa eder, susarım...
niyetimin iy olduunu düşünmüşsün, saaolasın... ben de senin için aynı şeyi düşünüyorum... hüsn-ü zan(güzel varsayım - düşünce) İslam'da önemli bi ameldir...
şindi senden ricaam; deliilinle karşı çıktıın şeyi açıklaman ve burada hepimizin faydalanacaaı birşeyler paylaşman... Allah, rahmetiyle muamele etsin hepimize...
#146 Bugün, 09:11
abdi
Forum Katılımı :
Duhül: Sep 2004
İkamet: istanbul
Gönderi: 424
--------------------------------------------------------------------------------
alıntı ::"ALLAH" ile "AKIL ve İMÂN" kitaplarında tafsilatlı bir biçimde açıkladığımız üzere, söylediğinin farkında olmadan "Eşhedü en lâ ilâhe illallah", demekle, "şehâdet edilmiş" olmaz!..
"Haydi.. aşk ile şevk ile bir daha..." demekle de, "Eşhedü en lâ ilâhe illallah" denmiş olmaz!...
Bu kelimelerin, cümlelerin mânâsını anlamak; idrak etmek; ve ondan donra da idrak ettiğini ifâde sadedinde, bu kelimeleri dile dökmek gerekir!..
Aksi takdirde, mânâsı anlaşılmadan, idrak edilmeden, bir papağanın veya bir teyp bandının tekrarı gibi tekrardan öteye gitmez, bu kelimeleri söylemek..."
Bu tespiti yapan kişi neye dayanmış, hangi ayete, hangi hadise.Eminim ki aşağıda yazılı olan hadis i şerife dayanmamıştır.
Kitab ehli olan bir kavme görevle gidince, önce, La ilahe illallah Muhammedün Resulullah demeye davet et. Bunu kabul ederlerse, günde beş vakit namazın farz olduğunu bildir. Bunu da kabul ederlerse, Allah’ın Müslümanların zenginlerinden alınıp fakirlerine verilen zekatı farz kıldığını söyle.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud]
Bu konuyu bir açıklığa kavuşturalım.
Tasavvufun gayesi, insanı Marifet-i ilahiyye’ye kavuşturmak, yani Allahü teâlânın sıfatlarını tanıtmaktır. Onun zatını, yani kendisini tanımak mümkün değildir. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), (Allahü teâlânın zatını düşünmeyiniz. Onun nimetlerini düşününüz) buyurdu. Yani, Onun kendisinin nasıl olduğunu değil, sıfatlarını ve insanlara verdiği nimetleri düşünmelidir. Bir defasında da, (Allahü teâlânın nasıl olduğunu düşündüğün zaman, hatırına her ne gelirse, bunların hiçbiri, Allah değildir) buyurdu.
İnsan aklının kapasitesi, sahası sınırlıdır. Bu sınırın dışında olanları anlayamaz. Bunları düşünürse, yanılır. İnsan aklı, insan düşüncesi, din bilgilerindeki incelikleri, hikmetleri anlayamaz. Bunun için, din bilgilerine felsefe karıştıranlar, dinimizin gösterdiği doğru yoldan ayrılır, bid’at ehli veya kâfir olur.
__İslam felsefesi diye bir şey yoktur. Ehl-i sünnet âlimleri, (İslam bilgilerinin ölçüsü, insan aklı, insanın düşüncesi değil, muhkem olan [manaları açık olan] âyet-i kerimeler ve hadis-i şeriflerdir) buyuruyorlar.
Tasavvufun esası, insanın kendini (aczini, zavallılığını) tanımasıdır. Tasavvuf, sırf Allah sevgisi, yüce [ulvi] aşk esası üzerine kurulmuştur. Buna da ancak, Muhammed aleyhisselama uymakla kavuşulabilir. Kur’an-ı kerimde beyan buyurulduğu gibi, Allahü teâlâ, insanın kalbine tecelli eder. Fakat, bu tecelli yalnız Allahü teâlânın sıfatlarının tecellisidir. Akıl ile alakası yoktur. Tasavvuf ehli, Allahü teâlânın tecellisini kalbinde duyar. Onun için tasavvuf ehline ölüm bir felaket değil, güzel ve tatlı bir şeydir.
selçuk efendi
21-03-2006, 16:08
hemen efenim anlayabildiim kadarıyla: bu hadiste eer kitab ehli olan bir kavme gidilmesi söz konusuysa yazdıınız gibi, bozulmuş ve rasüllullah'ın gelmesiyle hükmü kalkmış olan, yine de içinde doorulukların da bulunması mümkün olan, yaani hiçbişeyden haberi olmayan deyil, bişeyleri bilen kavme aslın bildirilmesi husuusu vardır... diyor ki hadiste 'bunu kabul ederlerse'... acabaa kabul edilecek olan nedir? söz müdür saadece? sözün içerii deyil midir? anlamadıın şeyi nasıl kabul edersin... maanaasını bilmen gerekmez mi? eer o sözü tekraar etmekse, bütün dünyaa söylesin herkez cennetlik... bunu, aklın kabul etmesi mümkün mü? bakın, sn. kutlu anlaşamadıımız yer konuya bakış açımız... siz kelimelerin kabuunu alıp baştacı ediyosunuz... bense denmek isteneni, bu sözle ne anlatılmak istenmiş onun araştırması içindeyim.. konunun tam misaali deyilse de şöyle bir örnek vereyim: yolda 'saatiniz var mı?' diye sorana saatin kaç olduu söylenir varsa... amaç odur... eer saadece 'var' der, bırakıp gidersen adamın ihtiyacını anlamamışsın demektir...
bakın, bir örnek daha vereyim: gene bir hadis 'içinde resim bulunan bir eve melekler girmez'... bu sözü, kuru kelimesiyle alırsan, ölmek istemeyen adam evinin her tarafını resimle donatsın, azrail adıyla bilinen melek giremesin anlamını çıkarabilirsin...
ihlas suuresi 'Kul: huvallahü ehad' diye başlar... 'de ki: o Allah ehad'dır'... ehad ne bilmezsen, sen şimdi görevini yerine getirdin öyle mi? sen tekraar et, anlamını farketmesen de olur... bi kavanoz balın var, yemezsen içindeki balı sana bi faydası olur mu?
benim burada yapmaya çalıştıım iş, çekişmek diil... birbirimizden faydalanılacak şekilde bilgi paylaşımı.. burdan elimden gelen bu...
benim anladıım budur dersen, mübaarek olsun derim sn. kutlu...
"Daha derinine inmek istemiyorum...
Bu işin daha böyle bir takım "sır" noktaları da mevcut!.
Merak eden bu konuları araştırsın. Buralarda ne gibi işaretler, ne gibi yücelikler, ne gibi gizli sırlar var, onları bulsun, öğrensin!...
Özellikle "Halografik" yapının ne olduğu iyi anlaşılırsa, tasavvufun hangi bilimsel temele dayandığı daha iyi kavranılır..
Bunları yaşamadan giden, önceden giden milyarlarla birimler gibi geçer gider!...
Hazinenin üstünde, aç bi’l-aç ömrünü tüketir, geçer gider nice ve nîceleri gibi!. Oysa, oturduğunuz koltuğun altında, dünyanın bütün değerlerine değişilmeyecek bir hazine yatıyor!.
Yani, sizin "Ben" dediğiniz bu varlığın derinliklerinde, Kozmik Bilincin tüm ilmi ve sırları mecvcut!...
Fakat siz önce, KENDİNİZİ TANIYIN!.
Varlığınızdaki Evrensel Şuur`dan habersiz olarak; kendinizi et -kemik, aynada gördüğünüz suret sanarak bu dünyadan geçip gidiyorsunuz.
Oysa, evreni meydana getiren o müthiş, muazzam güç sizin her zerrenizde, bütün özellikleri ile mevcut!."
Sayın selcuk efendi, tasavvufu hangi bilime ne diye dayandırıyor, ne bilimi?
Sanırım tasavvuf diye bir çok şeyi bilimden çıkarımlarla açıklamaya gayret ediyor.
Amacım kesinlikle tartışmak değil, ama ben yaptığın alıntılarda topluma yararlı birşey görmedim. İstersen yazmaya devam ed.
Hakkını helal ed
saygı ve sevgi ile.
ALLAH a emanet olun.
selçuk efendi
21-03-2006, 16:30
herşey akılla iizah edilemez demişsiniz.. aklın maanaası şudur: elindeki verileri birbirine baalamak(ilişkilendirmek) suuretiyle sonuç çıkaran, muhakeme eden... aklı olmayanın iimanı yoktur... iiman eden de gene aklıyla etmek zorundadır.. meselaa: insan, şu an düşünebilir ki bundan 200 yıl önce televizyon dalgaları, radyo dalgaları diye bişey bilinmiyordu.. bunlar gaybdı(bilinmeyen, görülmeyen)... fakat şu an biliyoruz ki, varlar... bilimin keşfetmesi sonucu, şu an bunları biliyoruz ama bilimde son diye bişey yoktur... Rasülullah da demiş ki, ölümden sonra hayat bitmiyor.. devaam ediyor ve orda, bizim için faydalı olacak çalışmaları bu dünyaada yapmazsan seni muazzam sıkıntılar bekliyor.. şu an, sana zaahir olmayan şeye yolu kapatmaman laazım.. inkaar etmeden önce, bi düşünmen laazım... dün inkaar ettiin, olamaz dediin baazı şeyleri bugün kabuul etmek zorunda kaldıı oluyor insanın... işte bunları düşünürse, herşeyin farkında olmam mümkün deyil diyebilirse ve aklına yatarsa, o zaman iiman eder Rasül'ün bildirdiine.. gene iiman için de akıl gereklidir... iiman etmek ne demektir: inanmak.. inanmak neye olur? bilmediine, şaahit olmadıına, apaçık görmediine... kapasitesi yeterli olan tam iimandan sonra gene aklı yanına alsın.. rasülullah Hz. Ali'ye: 'herkes bir yolla Allah'a yakin elde eder... sen de aklınla yakin elde et' demiştir... herşeyi aklınla anlayabilirsin demiyorum, dikkat edin... ama hiçbirşey de akılla anlaşılamaz deyildir...
herşey akılla iizah edilemez demişsiniz..evet dedik
herşey dedik, buradan bazı şeyler, akılla izah edilebilir anlamı çıkar.
selçuk efendi
21-03-2006, 16:50
estaafurullah, hakkım helaldir benim herkeze... Allah, hepimizin hataalarını baaşlasın... rahmetiyle muamele etsin...
bu konuda da bilgi vereyim hemen.. efenim, 20 yy.da baazı beyinler yaşamın aslı ne diye araştırmaya başlamışlar.. evrenin işleyişi, insan beyninin çalışma şekli nasıl meraak etmişler? holografik model diye bir teori öne sürülmüş... ve bakıyosunuz burdan çıkan sonuçlar, rasülullah'ın 1400 sene önce söyledikleriyle çakışıyor.. yaani, aynı şeyi söylüyor... 'Zerre, küllün aynasıdır.'.. işte bu teori de aynısını söylüyor... burdan bizim elde edeceemiz nedir? derseniz... filin orasını burasını tutup da fil hortumdur, fil büyük bir yaprak gibidir diyenlerin durumuna düşmemek, fili bütün olarak görmeye çalışmaktır... Allah'ın inaayetiyle rasüllullah'ın söyledii şeyler bir bir ortaya çıkıyor... yaani, havadan hiçbişey olmuyor.. herşey, Allah'ın hikmetiyle ve hakim isminin gereei ile ortaya çıkıyor... eskiden anlaşılmaz olan şeyler, açıklanamaz olan şeyler artık bugün açıklanabilir oluyor... ilimden nasiibi olanlar da artık, diini daha kolay tebliğ edebiliyor...
anlaşılması gereken şey şu: kuran'da ve hadislerde bildirilenlerin hepsi, bi hikmete dayalıdır.. keyfii hükümler deyildir... ve kimseyi memnun etmek için deyil, gene insanın kendi içindir... isteyen deerlendirir, istemeyen deerlendirmez... bana iimanım yeter, araştırmam, ne niyedir sorgulamam dersen ilerde öyle birşey karşına çıkar ki iimanın zayıflar... işte o zaman, o ilim seni kurtarabilir Allah'ın izniyle.... kısaca: İslam'ı bir bütün olarak deerlendirmek gerek...
sevgilerimle sn. kutlu...
Allah ın hidayet ettiği kurtuluşa ermiştir.
Allah bizleri adaletiyle değil, rahmetiyle hesaba çektiği kullardan eylesin
selçuk efendi
21-03-2006, 17:06
amennaa ve saddaknaa... umalım ki Allah, o kulların arasında kılmış olsun bizi ...
selçuk efendi
21-03-2006, 19:22
FAYTONCU
Adam otomobiliyle mola vermiş kasabanın girişindeki faytoncunun önünde...
Selam vermiş faytoncuya... Fayton imalatçısı güleryüzle karşılamış onu elindeki işi bırakmadan... Bir yandan da yabancının geldiği beyaz otomobiline bakmış yan gözle... Sonra burun kıvırıp konuşmuş...
“Bak bey, bu şeytan arabaları tehlikelidir!. Siz şehirliler pek meraklısınız ama bunlar başınıza iş açar!. Hızlıdır benim faytonlardan ama sonra devriliverir maazALLAH!. Bizim faytonlar salıncak yaylıdır, rahattır... Oturağını yumuşak yaparım ben... Tekerlekleri de böyüktür benim faytonun bir dönüşte epey yol kat eder!. Burdan kalktın mı soluksuz şehre kadar gidersin de bana mısın demez!. Benzinim bitti derdi de yoktur!. Üstündeki tente hem yağmurdan korur, hem de güneşten. İstersen açarsın tentesini üstü açık da gidersin etrafını seyrede seyrede... Dizginleri özel deridendir. Hem sağlamdır hem ellerini acıtmaz... Hemi bunlar çift beygirlidir... Git gidebildiğin kadar... Hem bu faytonlar çok bilimseldir. Tekerleğin çapını hesap etmek, dengesini hesap etmek, ne kadar yüksek olması gerektiğini hesap etmek hep bilim işidir!. Biz bilimsel çalışırız. Biz inanmışız bu işe ama biliminden de asla geri kalmayız faytonculuğun!.”
Onlar böyle konuşurken yabancıyı gören kasabalılar da toplanmış çevrelerine; kafa sallayarak tasdik ediyorlarmış faytoncuyu...
Faytoncu onlardan aldığı bu destekle daha da methetmeye başlamış faytonunu... Faytonun rahat huzurlu bir sürüşü olduğunu... Kasabalıların çevredeki köylere faytonla zevkle gidip geldiğini; faytonun arkasındaki dolapta eşyaların taşındığını... Kısacası faytonun ne kadar fazileti varsa hepsini sıralamış...
Kasabalılar da bu bilgiç fayton imalatçısını zevkle kendilerinden geçerek adeta huşu içinde dinlemişler, keyiflenmişler... Övünmüşler içlerinden böyle bilgiç faytoncuları olduğu için...
Ama hoşgörülü ve sevgi dolu oldukları için de beyaz metal yığını arabasıyla gelen yabancıyı kırmamışlar. Ayran ikram etmişler...
Yabancı sessizce seyretmiş kasabalıları...
Sessizce dinlemiş kasabanın bilgiç fayton imalatçısını...
“Haklısın efendi”, demiş fayton imalatçısına... “Çok güzel işler başarıyorsun... ALLAH gücünü kuvvetini arttırsın... Ne güzel; sen mutlu, hemşerilerin mutlu... Huzur afiyetle yaşayın...” demiş...
Sonra kalkmış yerinden... Yürüyüp beyaz arabasına binmiş...
16 saniyede hard top tepesini açmış otonun... Vites koluna parmağını dokundurup arabayı çalıştırmış. “Navigation” ekranından arabanın arkasına takılan çoluk çocuk olup olmadığını kontrol etmiş. Sonra da arabanın içinden el sallayıp, “ALLAH’a ısmarladık” demiş kasabalılara...
7 vitesli 493 beygirli, 2000 devirde 516 tork arabasının gazına basıp sessizce gözden kaybolmuş 5–6 saniye içinde!...
Kasabalılar cin görmüş gibi bakan gözlerle arkasında tozunu gördükleri arabanın gidişini şaşkın seyretmişler...
Faytoncu, hâlâ faziletinden ve güzelliğinden söz etmedeymiş kasabalılara sanki o yabancı hiç oraya gelmemiş gibi...
Kasabalılar da zevk ve hayranlıkla dinliyorlarmış faytoncuyu, uğrayan yabancıyı hiç görmemişçesine...
İşte size yine bir hikaye anlatarak gönlünüzü hoş ettim sanırım...
Ha bir de şu geldi aklıma... Hani İslâm Dini’ni beğenmeyip Budizm ve diğer bu tür inançlar peşinde koşanlardan söz etmiştim geçen konuşmalarımdan birinde... Tasavvufun hası Budizm'deymiş falan... İnsan nirvanaya ulaşacakmış kendi içinden “Ommmmmmm” diyerek...
Canlarım benim!.. Ortadaki Müslümanlığa bakıp, “İslâm” budur sanan aydınsı canlar! Ya Budizmde çare arıyorlar ya da Hristiyanlıkta İsa’ya tapınma yolunu seçiyorlar ... Tanrının oğlu gelip onları uzay gemisine bindirip babasının yanına götürecek ya!.
Ama ne yapsınlar?.. Düşünün bir... İnsaf edin...
İslâm Dini diye, uzayda yukarıda bir yere oturtulmuş tanrılı, “yukarıda ALLAH var” anlayışı, iki kefeli terazide tartılacak günahlar, sevaplar; buyruğuna karşı çıkanı Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi giyinmeyeni, sakal bırakmayanı “sünnete uymadı diye” cehenneme atacak din anlayışı... 1400 senede onyüzbin tane fetva ile oluşmuş bir şeriat anlayışı!..
Ne yapsın bu adamlar bir yerlere kapağı atmayıp da!.
Bütün bu toz bulutu ardında parlayan İslâm güneşi nasıl görülebilsin!.
İnsanların benim gibi kırk küsur senesini bu işin hakikatını bulmaya hasredecek şartları yok ki!.
Oysa, hangi anlayışta olursa olsun kıyamete kadar gelecek bütün insanlara hitap edecek kapsamda bir Kurân ve Din güneşi insanlığın üstünde parlamakta!.
Güneş istediği kadar güneş olsun, bulutlar göğü kapladı mı, güneşi göremez olursunuz ufkunuz da tepeniz de kararır! Hatta öyle olur ki önünüzü bile göremez olursunuz!. Tek çare o kapkara bulutlu yöreden, açık bulutsuz yörelere gitmektir...
Rasûlullah güneşi, bağnaz, derinliksiz, şekilci, militarist kafalı dindarlık bulutlarıyla örtülünce de, insanlar o anlayış yöresinden uzaklaşmak için nereye kaçacaklarını bilemiyorlar yıllardır... Kimi budizme, kimi hristiyanlığa hoşgörü ve sevgisi yüzünden!.
Oysa insanlar bir görebilseler Rasûlullah güneşini...
“Kolaylaştırın zorlaştırmayın, sevdirin nefret ettirmeyin” diyen o sevgi abidesini... Hayatını insanların geleceklerinin kurtulmasına adayan o muhteşem insanı bir görebilseniz...
“Yukarıda tanrı yok, boş yere olmayan şeye tapınıp dışardakinden bir şey beklemeyin. ALLAH adı