PDA

View Full Version : Ne Oluyoruz...



trusty
01-02-2004, 15:20
Isik KANSU'nun 31.01.2004 tarihli Cumhuriyet'te yayinlanan yazisi:


Ne oluyoruz?

TBMM Başkanı Bülent Arınç , almış Abdülmecid 'in torunu Neslişah Osmanoğlu 'nu -kimi gazeteler ona ''sultan'' sıfatı takmışlar.

Neyin sultanıysa?- yanına, birlikte Dolmabahçe'de kütüphane açmışlar...

Aynı günlerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da Abdülhamid 'in torunu Osman Ertuğrul ile ABD'de kahvaltı etmiş...

Yaklaşık 80 yıl önce kanımızla, canımızla yıktığımız köhnemiş bir hanedanın torunlarına resmi düzeyde yapılan bu pohpoh ne anlama gele ki?

Çok bilinen bir olaydır, ama yeri geldi, yinelemekte, anımsatmakta büyük yarar var.

Saltanatın kaldırılması önergesi TBMM'ye Kasım 1922'de gelir.

Anayasa, Dışişleri, Adalet Karma Komisyonu'ndaki kimi üyeler, saltanatın kaldırılmasının dinsel açıdan uygun olup olmadığını tartışmaya açarlar.

Bunun üzerine Atatürk , bir sıranın üzerine çıkıp o ünlü konuşmasını yapar:

''Egemenlik ve saltanat, hiç kimse tarafından hiç kimseye, bilim gereğidir diye, görüşmeyle, tartışmayla verilemez.

Egemenlik, güçle, erkle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk ulusunun egemenliğine el koymuşlardı.

Bu yolsuzluklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk ulusu bu saldırganlara artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini kendi eline almış bulunuyor.

Bu bir oldubittidir. Söz konusu olan, ulusa egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız sorunu değildir. Sorun, olmuş bitmiş bir gerçeği yasa ile saptamaktan başka bir şey değildir.

Bu, kesinlikle yapılacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes sorunu doğal bulursa sanırım ki uygun olur. Yoksa, yine gerçek, yöntemine göre saptanacaktır; ama, belki birtakım kafalar kesilecektir.

Atatürk'ün sözleri gereken etkiyi yapmıştır.

Ankara Milletvekili Hoca Mustafa Efendi , ''Bağışlayınız efendim; biz sorunu başka bakımdan ele almıştık. Açıklamalarınızdan aydınlandık'' demek zorunda kalır.

Başka başka bakımlardan topluma ''mesaj'' verme peşinde olanların hiç akıllarından çıkarmamaları gereken bir anıdır bu...

Lord_Aron
02-02-2004, 23:38
Türkiye' de Mustafa Kemal ATATÜRK' ün bu konuşmasının altına imzasını atacak milyonlarca kişi vardır lakin konuşmanın gereğini yapacak bir tek kişi yok

zaten olsaydı bunlar böyle hareket edemezlerdi.

trusty
15-08-2010, 13:19
İcra'atın İçinden

Bin 178 icra müdürlüğü; banka kredisi, kredi kartı, fatura ve kira borçlarından oluşan milyonlarca icra dosyasını çözmekte gecikince sistem kilitlendi. Adalet Bakanlığı 300 icra memuru almak için düğmeye bastı

15 Ağustos 2010 - 11:19

Küresel krizin etkisiyle patlayan icra ve iflas olayları adliyeleri de zor durumda bıraktı. Mahkemeler, icra davaları nedeniyle bunalırken, icra müdürlükleri de taleplere yetişemiyor. Personel eksiği nedeniyle istek yağmuruna tutulan Adalet Bakanlığı ise 300 icra müdürü ve müdür yardımcısı almak için düğmeye bastı. Açıktan ve naklen atamalar için başvurular 27 Ağustos'a kadar alınacak. 9 Ekim'deki sınavların ardından 300 icra müdürü ve yardımcısı, çeşitli illerde işbaşı yapacak.

Adalet Bakanlığı, icra müdürlüklerinin talebe yetişememesi nedeniyle; Kayseri, Konya, Erzurum, Sakarya gibi illerde nisanda 23 yeni icra müdürlüğü kurmuştu. Ancak, toplamda bin 178'e ulaşan icra müdürlükleri de banka kredilerinden kredi kartlarına, telefon ve elektrik faturalarından kiralara kadar yüz binlerce icra dosyasına yetişemedi. Üstelik yaşanan sıkıntı nedeniyle bazı icra dairelerinin aylar sonrasına gün verdiği belirtiliyor. Ellerinde yüzlerce icra davası bulunan avukatlar da tahsilatta zorlanıyor.

BAKIRKÖY'DE 717 BİN DOSYA

İstanbul Barosu'nun verilerine göre, sadece Bakırköy Adliyesi'nde kurulu toplam 13 icra ve iflas dairesinde, 2009 itibarıyla 390 bin dosya bulunuyor. 2008'den devreden 327 bin 616 dosya da göz önüne alındığında toplam dosya sayısının 717 bin 616'yı bulduğu belirtiliyor. Türkiye genelinde ise toplam icra dosyası 14 milyona yaklaşıyor. İcra müdürlüklerine düşen ortalama dosya 12 bini buluyor. Bu rakam büyük şehirler göz önüne alındığında çok daha yüksek.

BAROLAR ŞİKAYETÇİ, HACZE ÇIKILAMIYOR

İstanbul Barosu'ndan geçtiğimiz aylarda Adalet Bakanlığı'na gönderilen yazıda, 'Yoğunluk nedeniyle hacze çıkılamaz, dosya dahi bulunamaz hale gelmiştir. İcra Müdürlüklerinin iş yükünün artmasına rağmen çalışma koşulları ve fiziki yapı aynı oranda paralel bir artış göstermemiş, aksine bu dairelerin kötü koşulları geriye doğru gitmiştir. Çalışma şartlarının olumsuzluğu ise hizmetin kalitesini düşürmüş olmanın ötesinde hizmet verememe noktasına getirmiştir' uyarısı yer aldı. Personel takviyesi ve fiziki koşulların iyileştirilmesi çağrısının yer aldığı benzer talepler, Türkiye'nin çeşitli illerinden peyder pey Adalet Bakanlığı'na ulaştı.

Hakkı Kurban / AKŞAM

http://www.posta.com.tr/turkiye/HaberDetay/_Icra_atin_Icinden.htm?ArticleID=40013
-------------------------------------

Sadece Bakirkoy'de 717.000 dava..

Teget gecen krizin sonucu...

Ulke capinda 14 Milyon icra davasi ve haciz islemi...

Toplum korkarim uzatmalari oynuyor..

Gelir bolusumunde bozulma had safhada..

Allah sonumuzu hay'r-etsin...

trusty
17-08-2010, 22:20
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun Aydın'daki mitinginde pankart açtıkları gerekçesiyle 4 kişinin gözaltına alındığı ileri sürüldü.

Miting sırasında “Yargısız infaza hayır”, “Recep'im sana hayır diyeceğiz”, “Kılıçdaroğlu gelecek, dertler bitecek” yazılı pankartları taşıdığı gerekçesiyle Galip Ç, Erkan Y, Sedat K ve Tuncay A mitingin ardından emniyet güçleri tarafından gözaltına alındığı ileri sürüldü.

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/15577089.asp?gid=373

----------------------------------

Demokrasi diyorlar bu orta oyununa...:))

AB'ye uye olacaklar.

Bu Vali'lerle, bu emniyetle...

Bu hukucularla..

Bu medya, bu basinla..

Her seyde oldugu gibi yapar gibi yaparak , demokrasicilik oynarken..

AB yer bunlari, evrensel hukuk yer bunlari..

Yola devam, durmak yok..:))

trusty
18-08-2010, 23:33
Arap aklıyla bize akıl vermeye kalkıyorlar ama “alkol” kelimesinin kökeni Arapça.

Kullanmamak lazım.

Hatta, yasaklansın.

Rakı ise, özbeöz Türk.

“Ne malum?” derseniz.

Nerede, ne zaman ve kim tarafından icat edildiği bilinmiyor. Oradan malum. Eğer, biz Türklerden başka bi milletin icadı olsaydı, yazılı tarihi olurdu, şeceresini bilirdik!

Şampanyanın mucidi Fransız keşiş, Dom Perignon, 1638’de dünyaya gelmiş mesela. Evliya Çelebi’nin 1635 tarihli seyahatnamesinde “rakı” geçtiğine göre, şampanyadan eski demek ki.

Yani?

Şampanyayı icat eden Dom Perignon, kundakta ana sütü içerken, biz aslan

sütü içiyorduk!

Başka “aydınlatıcı” veri var mı. Var.

Memleketi “ampul” yönetiyor ama, elektriğin ampulden önce rakıya faydası olmuştu.

Çünkü, elektriğin icadıyla birlikte “buz” üretildi. Buz üretilince, “rakıya niye buz koymuyoruz azizim?” keşfi yapıldı.

Bu tarihi keşif neticesinde, rakının üstüne buz koymak için daha uzun bardağa ihtiyaç oldu. Zahmet edip özel bardak icat etmek zor geldiği için, pratik Türk zekâsı devreye girdi, “limonata bardağı ne güne duruyor muhterem” keşfi yapıldı.

“Asil”dir rakı...

Bakın, 1900’lü yıllardan bir davetiye aktarayım size:

“Muhterem efendim, teşrin’i saninin 21’inci gününe müsadif Cuma akşamı, Hristo’nun Meyhanesi’nde taam eylemek ve hususi bir eğlence tertip ederek vakit geçirmek istiyoruz. Sizi pek seven cümle dostlarımız teşrif edeceklerdir. Binaenaleyh, icabetiniz bizim içün mücib-i şeref olacaktır. Bu lütfu bizden esirgemeyeceğiniz ümidi ile takdim-i ihtiram eyleriz efendim. Pera sahaflarından Şener Efendi.”

Nezakettir, zarafettir.

Adab-ı muaşerettir.

“Milli”dir.

Üstelik, AKP’nin “milli”sidir.

Bu arkadaşların döneminde “milli” oldu.

Rakıyı “milli içki” olarak tescilleyen Türk Patent Enstitüsü Başkanı, o makama, AKP tarafından atandı... Eşi de, AKP milletvekili. Ki o milletvekili, Suudi Arabistan Riyad Eğitim Fakültesi İslami İlimler mezunudur iyi mi...

Dolayısıyla, “rakı balık Ayvalık” gibi, zincirleme reaksiyonla, AKP’nin “milli”sidir!

“Rakı içeceğinize meyve yiyin, kavunun yanına 35’lik salkım açın”
filan gibi gayriciddi yaklaşılamaz ona.

Ciddiyet ister. Fava, pilaki, şakşuka,

memleket “meze”lesidir.

Yurtseverdir. İki tek attın mı “n’olacak bu memleketin hali?” diye endişelenmezdin aksi olsa.

Evrim Teorisi’nin kanıtıdır, fazla kaçırırsan, özüne dönersin, maymun olursun. Bilimdir.

Maymun değilsek bile; ne anlamı var onsuz, rakida’nın cibes’in turpotu’nun, inek miyiz biz? Madem gıcıksın rakıya, niye balık avlıyorsun boşu boşuna? Şerbetle mi yiyeceksin lüferi?

“Fevkalade”dir.

“Aliyül’ala”dır.

1926’da üretime başladığında, rakılarına bu isimleri koymuştu Tekel.

Kadındır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında “Sevim, Elif, Hanım, Denizkızı, Üzümkızı, Jale” isimlerini taşırlardı.

Botoks’tur aynı zamanda. Çirkin kadın yoktur, az rakı vardır, en kaknemi bile bir başka görünür gözüne, içilir, güzelleşilir.

Hayatın anahtarıdır. Büst gibi oturan adamın bile çenesini açar. “çilingir”
sofrası denmesi, ondan.

Kontörsüz muhabbettir. Kahkahadır.

İçki içen, neler yaptığını hatırlamaz; rakı içen hatırlar. Acısıyla tatlısıyla hatıraları kaydeden hard disk’tir çünkü. Tıp bazen çaresizdir. O ilaçtır. Gurbete bile iyi gelir.

Herkesin gençlik hatası olabilir, bira içersin. Sonradan para kazanınca, şarap içmeyi matah zannedersin. Amerika’da kamyon şoförlerinin içtiği viskiye Etiler’de, Reina’da kamyon parası ödersin, ayrı. Kürkçü dükkânıdır.

Döner dolaşır, gelirsin.

Çocuktur. Ağlarsın.

Orhan Gencebay’dır. Entel dantel barlarda dinlemeye utanırsın. Ama hepimiz biliriz ki, ezbere bilirsin. Tatlıses’tir. Realite’dir.

Orhan Veli’dir. “Şiir yazıyorum, şiir yazıp eskiler alıyorum, eskiler verip musikiler alıyorum, bir de rakı şişesinde balık olsam”dır. Şiirdir. Dönülmez akşamın ufkudur aynı zamanda.

Ve, Mustafa Kemal’dir.

Rakı içiyordu diye “sarhoş” demeye getiriyorsan eğer, “sarhoş kafayla kurup yücelttiği memleketi, ayık kafayla niye yönetemiyorsun?” diye sorarlar adama!

Oof, çok uzattım...

Vakit tamam, güneş batmak üzere, bana müsaade, cümleten şerefe.

Halil64
19-08-2010, 16:39
Arap aklıyla bize akıl vermeye kalkıyorlar ama “alkol” kelimesinin kökeni Arapça.

Kullanmamak lazım.

Hatta, yasaklansın.

Rakı ise, özbeöz Türk.

Sevgili Trusty hocam, aslında rakı kelimesi de Arapça bir kelime, Türkçe değil. (İsmet Zeki Eyüboğlu, Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü)

Rakı, Arapçada arak / araki : terleme, damıtma sonucu ortaya çıkan buğu kelimesinden geliyor. Rakı da üzüm suyunun fermente edilmesi ve damıtılmasıyla oluştuğu için arak / araki bizde rakı şekline dönmüş bir kelime.

trusty
22-08-2010, 14:02
Neden Hayir diyorum..

Buyrun, izleyin...

www.dailymotion.com/video/xed1a9_tgb-hayyr-videosu_news

trusty
03-09-2010, 00:12
Ben Hep 17 yasindayim..

Hani şair demiş ya!

“Ben hep 17 yaşındayım,

demir kapının her açılışında,

her ayak sesinde, içime sığmaz yüreğim.

her türlüsünü tattım acının ve ızdırabın,

ben gençliğimin en tutkulu aşkını,

kâğıtlara değil,kalemle değil, tırnaklarımla,hapishane duvarlarına yazdım.

Hani bir de Atilla İlhan demiş ya!

“Boynuna o yeşil fuları sarma çocuk, gece trenlerine binme kaybolursun,sokaklarda mızıka çalma çocuk,vurulursun.”

Toplumsal Sentez’in bu sayısının öncelikli konusu, “12 Eylül kim mağdur, kim galip?” olunca yalnızca bu satırları yazıp konuyu bağlamak da mümkün aslında.

Ama yetmez biliyorum.

Bu yazı 12 Eylül halk oylaması öncesinde, 12 Eylül’ün 30. yılı için yazılıyor.

Muhtemelen siz okuduğunuzda sizin de iciniz sizlayacak.. Sonuç ne olursa olsun biliyorum ki bu halk oylaması bir “12 Eylül hesaplaşması” olmayacak.

Eylül hüzün ayıdır çoğumuza. Eylül, otuz yıldan beri salt bir ay adı olmadı benim takvimimde. Her Eylül’de ben hep 17 yaşımda oldum.

Her eylül, vahşeti, insan vücudunu deli gibi sarsan elektrik akımını, karanlık hücreleri, idam sehpasında düşleri boğulmuş genç ölüleri ve sessizce akan gözyaşlarını getirdi hep aklıma.

Muhtemelen bundan sonra da getirecek. O hüzün mevsiminde yüz binlerce, milyonlarca insanın düşlerine düdük çalarak girdiler postallarıyla! Darmadağın ettiler yıldızlı geceleri.

Yaşamın değişik yanlarında, kuytu köşelerinde asılı kaldı nice hayatlar.

Simdi utanmadan, gozumun icinde baka baka soruyorlar, Evet'mi diye..

Ürünü olduklari rejimin magdurlariymis gibi...

----------------------------

Bu satirlar, Sn.Bulent Aslanhan'a ait..

O gunleri yasayan,o acilari yureginde hissetmis, nice dostlarimla paylasmak icin yazdim buralara..

Hayatimi tesbih yaptim.

Bazen cekiyorum, bazen salliyorum.

Agir geliyor bu kaypaklik, bu yalan..

Gozumun icine baka baka, biz o donemde neler cektik diyor..

Degilmi ?..

Sahtekarligin, duzenbazligin, takiyyenin en cirkin yuzuyle soruyor.

Evet'mi...

trusty
07-09-2010, 20:14
Bir Yargic'in Feryadi...

BOLU Ağır Ceza Hakimi Çetin Canbazoğlu, Facebook’taki kişisel sayfasında ‘Bir hakimin feryadı’ başlıklı yazısında en büyük nimeti olan hür ve özgür iradesi ile vicdani kanaatinin 12 Eylül günü elinden alınmak istendiğini ileri sürdü.

Hakim Canbazoğlu, “Bundan böyle, kolu- kanadı kırılmış ‘bağımlı ve cüce’ bir yargının mensubu olarak siyasi iktidarların ‘robotu’ haline getirilmek isteniyorum” diye yazdı

Referadumda ‘evet’ oyu vermek ve ‘boykot’ etmek isteyenlerden kararlarını bir daha gözden geçirmelerini isteyen Canbazoğlu, “Evetçiler, boykotçular ne olur, mesleğimin biricik güvencesi, varlık sebebi, olmazsa olmazı, bütün gücü, kuvveti, güzelliği, hatta süsü olan ‘hür irademi/vicdanımı’ lütfen ama lütfen elimden almayın, onu bana çok görmeyin, beni birilerinin kulu, kölesi, ırgadı, marabası, kuklası, robotu haline dönüştürmeyin! Ne olur!” diye yalvardı.

http://haber.gazetevatan.com/bir-hakimin-facebooktaki-feryadi/327604/1/Gundem

----------------------------------------

Benim fakulte yillarindan beri cok kurt arkadasim oldu..

Yillar yili hicbir zaman, dostlugumuz bozulmadi, benzer dunya goruslerine sahiptik cunki,

Bazen iclenir dert yanardi..

Bizi yok sayiyorlar..

Gun geldi catti, yol ayrimina..

Aydinlik dusunceyi boganlarin urunu, badem biyikli, kara beyinliler, soruyorlar simdi..

Evet'mi...

Arkadasim, cok uzgun..

Referandumu boykot etmek, Evet'cileri bir sekilde desteklemektir diyor..

Yapmayin..

Bizimle omuz omuza, her turlu demokratik hak ve hukuk mucadelesinde yanimizda olan arkadaslarimizi kaybedecegiz..

Solculari, ulusalcilari, kemalistleri, bu kardes kavgasina dur diyen tum dostlarimizi kaybedecegiz..

Eger bu evet cikarsa, kendi oz-degerlerimize bu kadar aykiri bir safta nasil yer aliriz..

Ozgurluk mucadelemize inanarak nasil devam ederiz..

Bizlere, ta gozumuzun icine baka baka, sattiniz bizi diyecekler..

Artik, kendi yolunuzda bir basina yuruyeceksiniz..

Yapmayin..

Ben arkadaslarimi satmam...

Satamam..

trusty
17-09-2010, 22:10
Sabah koru..

Kapadokya'da bir koyden Urgup'e gidiyorum..

Cember sakalli efendiden bir bey yaklasiyor arabama.

Nereye diyor..

Urgube..

Beni de al diyor.

Seref verirsiniz buyrun diyorum.

Biniyor agir agir..

Yasli.

Basliyoruz sohbete.

Ben, Mehmet Ali'nin babasiyim, Haci Ahmet diyor.

Memnun oldum diyorum, oglunuzu iyi tanirim..

Sohbet sohbeti aciyor..

Islam'dan, Kur'an'dan konusuyoruz.

Bir ara sessizlesip, camdan bakiyor.

Belki 3 dakika sonra donuyor, "gercek muslumanlar bizden uzaklasiyor" diyor.

Dinliyorum..

Konusma uslubumdan, ve Kur'an bigimden cikariyor, Fethullahci olmadigimi.

Sen bizden degilsin ama gercek bir muslumansin demek bu..

Bizden uzaklasiyorlar diyor.

Koy camiinde hafizlik yapiyor, namaz kildiriyor imam koy disindayken.

Gercek takva sahibi, muteddein biri.

Neden bu kisiler yok bizim icimizde diye dusunuyor, besbelli..

Surda iniym diyor..

Duruyorum..

Sessizce iniyor..

Keske diyor, Camiide sen vaaz etsen, son cumle olarak.

Yuruyup gidiyor, dimdik.

Bakiyorum ardinan.

Sabahin korunde Urgup'te..

trusty
02-10-2010, 12:58
Bir buyuk degisim mi olacak.

Eger tum bu kehanetler yanilgi ise neden bunlari hissediyoruz..

DÜNYANIN DEĞİŞİMİ

Dünyanın kalp atışı kabul edilen bir elektromanyetik rezonans vardır. 1954 ten beri bilinip, ölçülen bu değer, bulucusu Alman fizikçi Schumannın adıyla anılan, Schumann Rezonansı olarak, SR simgesiyle anılır ve Dünya yüzeyi ile 55km. lik atmosfer sonrasındaki iyonosfer arasındaki bölgede ölçülmektedir.

Dünyanın bu kalp atışı, Güneşin düzenli 11 yıllık aktivasyon periyotlarına göre periyodik değişimler göstermesine rağmen, zannedilen o ki güneşin düzen dışı büyük patlamalarından doğan bir değişim geçirmektedir (Mayaların dediği gibi 2012 de kıyamet Güneşten gelecek).

Bilim tarafından farkedildi ki bu rezonans, bu kalp atışı dramatik bir biçimde artmakta.

Yıllar yılı 7.8 değerini koruyan ve yıllar içerisinde yükselen bu değer, bugün 12 devir/sn ye ulaşmıştır.

13 devir/sn lik değer zero point olarak anılır ve Dünyanın dönmesi bu değere ulaştığında duracak ve Dünya tersine dönmeye başlayacak.

Ayrıca Dünyanın manyetik alanı da buna ters orantılı olarak azalmakta ! Son 4000 yıldaki değerler neredeyse son 4 yılda yarıya inmiş durumda !...

Burada bir saptama yapalım 1959 yılına dönelim ve Bedri Ruhselman'a gösterilen vizyonda da söylendiği gibi, Dünya ekseninin yönünün değişmesidir.

Ve bir başka spiritüel mesajda şu ifadeler bulunmaktadır;


Yaşanması mutlak olan bu devreye ermenize az bir zaman kaldığı ve ufkun batıdan gelişini mutlulukla karşılamaya hazırlandığınız bu günlerde; yani yakın olan bu ışık günlerinin arifesinde, insan milletinin hazır olmaya ihtiyacı vardır.

Aslında herşey bir vibrasyon yayma olayı olduğundan, en ince ve yüksek frekanslara doğru gelişen yeniçağ yapısı, kaba, düşük frekanslardan rahatsız eden etkiler almaktadır artık.

Ancak, yüksek anlamlı değerlere, frekanslara daha fazla açılındığı için, çevreden gelen ses, renk, koku, manyetik alan frekanslarını daha fark edici, gönül frekanslarına, insan duygularına daha duyarlı, daha yüksek tatminleri arzulayan ve eski kaba tatminlerden artık zevk almayan yeni şuur insanı ortaya çıkmaktadır.

İnsan titreşimsel olarak farklılaşırken, devamlı bir etkileşim içinde olduğu yeryüzü de titreşimsel olarak değişmekte ve manyetik alanı yeni insana, yeni yüksek frekans yaşamına uyumlanmaktadır.

Ve yüksek insanın yeni dünyası ortaya çıkmaktadır. Yeni dünyada artık yer almayacak olan ve bunun insandaki karşılığı endişe, korku olan düşük, alçak frekans tır.

İşte bu oluş döneminde üzerinde en çok çalışılması gereken de, korku ve endişeye odaklı yaşanma-masıdır.


MOTHER SHIPTON (15. YY.DA YAŞAMIŞ ÜNLÜ İNGİLİZ KADIN KAHİN)


Mother Shipton (Şipton Ana) diyorki:


"Uçaklardan, denizaltılardan, uydu haberleşmesinden, AIDS ten ve 20. Yüzyıldaki kadın-erkek davranışlarına kadar herşeyden bahsettikten sonra,

..Ve insanlığa düşünme zamanı verilecek (20. yüzyıla kadar)

*Sonraki yüzyıl (21.yy.) yaklaşmadan işaretler görülmeyecek;(2007-2010 arası dönem yaklaşmadan alametler görülmeyecek deniliyor 2007-2010 arası volkanik patlamalar ve Büyük depremler) dünyanın alt üst olduğu zamanın geleceği hakkında

(ABD_İNGİLTERE_İSRAİL'in depremle yere batacakları hususu ) İnsan korkuyla titreyecek, o yüzyılda (21.yy.) yaşadığı için.


Yedi gün, yedi gece için, insan korkunç bir görüntü seyrediyor!

İnişler, çıkışlar aklın ötesinde, dağlar kükremeye başlayacak, depremler kentleri yutuyor, karalarda tufan, sel suları karalara saldırıyor. İnsanoğlu, çamur ve batağa gömülüyor.

Okyanuslar, kıyıdan yükselecek, eski kıtalar gidecek, yenileri dirilecek, (Atlantis ve Mu kıtaları Atlas okyanusunda ve Büyük okyanusda 2011 den itibaren yer yüzüne çıkacak Avrupa,Afrika ve Asya kıyıları tsunamı dalgaları ile yok olacak.)kızgın canavar göklerden geçecek

Dünyada, çok az sayıda insan kurtuluyor.

İnsan ırkı yeniden başlıyor. Ve dünyada kısa bir süre geçiyor. İnsan unutuyor ve gülüyor, kendisine dönüyor. İnsan hak ettiği kaderi elde ediyor.

trusty
05-10-2010, 11:43
Türk yatırımcısının klasik özelliği, “En spekülatif hisseyi alıp çok para kazanıyım”… Sonra işler tersine dönünce, “Beni yaktılar”…

Türk yatırımcılarının klasik özelliği; “Kısa vadede voleyi vurayım”…

Bu niyetle hareket eden her yatırımcı her zaman en spekülatif hisseleri tercih ediyor. Bu şirketin mali yapısı nedir, öz sermayesi erimiş mi, neden Gözaltı Pazarı’na atılmış? Hiç bu sorulara yanıt aramıyor…

Bir hisse biraz hareketlenince herkes üzerine atlıyor. Sonra sert bir düşüş olunca da “Vay yandım, alın terimi, emeğimi yediler” feryatları yükseliyor. Patronun suçu ne?

Spekülatörler de yatırımcıların psikolojisini çözdüğü için kolayca yem yapabiliyorlar. Sermaye Piyasası Kurulu ne yapsın? Bu yüzden hisselerin A-B-C grubuna ayrılması çok normal, isabetli bir uygulama!

Son günlerdeki spekülatif hareketler yapan hisselerin ait olduğu gruplar tartışamaya açık ama yatırımcı şunu bilmeli ki, riskli kategorilere giren hisselerden alıyorsa parasının büyük bir kısmını kaybetme riskiyle karşı karşıya…

SPK, önceden uyarıyor; hisseleri risk gruplarına göre ayırıyor. Parasını kaybetmekten korkan yatırımcı riskli hisselerden almasın! Alıyorsa da para kaybetme olasılığının yüksek olduğunu bilsin!

Öncelikle aldığınız hissenin patronuna iyi bakın, borsada işlem yapıyor mu? Şaibeli bir isim mi? Şirketin mali yapısı güçlü mü? Beklentisi var mı? Daha onlarca kriter sıralanabilir.

Beklentisi olan, mali yapısı güçlü bir hisseyi aldığınızda fiyatı gerilese bile bir gün mutlaka değerine gelecektir. Ama kumar mantığıyla her spekülatif hareketin peşine koşarsanız o zaman şikayet etmeye hakkınız yok!

Bakkaldan domates alırken gösterilen hassasiyet hisse senedi seçerken gösterilse hiçbir sorun kalmaz.

Son günlerde BORSAGÜNDEM.COM’u mail yağmuruna tutan yatırımcılar “Gözaltı Pazarı’ndaki işlem saatlerinin kısılmasından, sürekli bedelli sermaye artırımı yapan şirketlerin hisselerindeki mağduriyetlerini dile getiriyorlar. Biz de diyoruz ki, yatırım yaparken beklentisi güçlü mali yapısı sağlam A Grubu hisseler içerisinden seçim yapın. Riskli hisselere sürekli bedelli sermaye artırımı yapan şirketlerin hisselerine yatırım yaparsanız başınıza gelecekleri biliyorsunuz… Patronun suçu ne?

http://www.borsagundem.com/haber/oku/manset/32234/suc_patronda_degil_hisseyi_alan_yatirimcida
---------------------

Patronun hic sucu yok yani..

Bakarmisiniz..:)

Sen adamin soymasi icin her turlu sarti hazirla, vatandas kandirilinca da, patronun sucu ne, de..

Bir baska ulke varmidir acaba merak ediyorum..

ayhan53
05-10-2010, 11:55
endişeye mahal yok herşey yolunda durmak yok yola devam

trusty
06-10-2010, 09:53
12 bin hakim ve savcı ile 550 milletvekiline kural ihlali yapsalar da trafik cezası kesilmeyecek. Mahkeme kararı gereğince, binlerce ceza da iptal ediliyor.

09:51 | 06 Ekim 2010

Trafikte 12 bin 550 kişilik ‘’İmtiyazlılar grubu’’ oluştu.

Bundan sonra 12 bin hakim ve savcı ile 550 milletvekiline kural ihlali yapsalar da trafik cezası kesilmeyecek. Mahkeme kararı gereğince, binlerce ceza da iptal edilecek.

Kırmızı ışık ihlali yapan CHP Milletvekili Kemal Anadol’a kesilen ceza Ankara 8. Asliye Hukuk mahkemesince dokunulmazlık gerekçesiyle iptal edilince vekiller için yeni düzenleme yapıldı. Hata yapan vekillere artık ceza kesilmeyecek, tutanak hazırlanacak.

Yargı mensupları ve milletvekillerine bugüne kadar kesilen ve ödenmeyen cezaların da iptal edileceği bildirildi. Düzenlenen ceza tutanaklarına itiraz nedeniyle mahkemelerce aleyhte sonuçlanan kararlardan doğan parasal miktar da, cezayı kesen polisten tahsil edilecek.

http://www.milliyet.com.tr/binlerce-ceza-iptal-ediliyor-/turkiye/sondakika/06.10.2010/1297965/default.htm
------------------

Demokrasi bu iste..

Egemenlerin at oynattigi yer.

Hangi kanundu o, vatandas kanun onunde esittir diyen.

Hukuk devletiymis.

Sevsinler senin gibi hukuk devletini.

orwel1984
06-10-2010, 13:05
http://www.teachwithmovies.org/guides/animal-farm-DVDcover.jpg

Bütün hayvanlar eşittir, bazıları daha da eşittir.

trusty
06-10-2010, 13:36
" Cahil bir toplum, ozgur birakilip kendine secim hakki verilse dahi, hicbir zaman ozgur bir secim yapamaz.

Sadece secim yaptigini zanneder, cahil toplumla secim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabi okuyacagini sormak kadar ahmakliktir.

Boyle bir secimle iktidara gelenler,duzenledikleri tiyatro ile halkin egemenligini calan zalim ve madrabaz hainlerdir."

Friedrich Nietzche

trusty
10-10-2010, 17:19
Ne garip bir dünyada yaşıyoruz.

Twitter’daki, Facebook’taki takipçilerim ve okurlarımın bir bölümü “Neden şikayetçi olmadın?” sorusunu sormaya başladılar. Sanki bana ait bantlarda suç unsuru varmış da, onun ortaya çıkmaması için şikayet etmemişim gibi bir izlenim yaygınlaşıverdi.

Hanefi Avcı’ya yönelik linç kampanyasına ters düştüğümden dolayı olacak, garip garip tepkilerle karşılaşıyorum. Bunlardan biri de, Fatih Altaylı’dan geldi. Aynı şekilde davet edilmiş, bantları dinletilmiş ve o şikayetçi olmuş. Olabilir, kendi bileceği bir iş. Ancak orada durmayıp, adliye çıkışında gazetecilerin sorularını yanıtlarken, bana da bodoslama dalmış. “Mehmet Ali Birand’ın neden şikayetçi olmadığını anlamadım. Şimdi şikayetçi olunmayacak da ne zaman olunacak?” demiş.

“Bana ne, Mehmet Ali’ye sorun” diyeceğine, o da bir komplo havası vermiş. Gereksiz bir polemiğin tohumunu atmış...

Hanefi Avcı bana şantaj yapmadı ki...

Neden şikayetçi olacakmışım ki?
1. Savcılar bana, Hanefi Avcı’nın bu kasetlerle şantaj yapıp yapmadığını sordular. Ben de böyle bir şey olmadığını söyledim. Hanefi Avcı’dan bu nedenle şikayetçi olmadığımı söyledim.

2. Ayrıca bu dinlemelerin Hanefi Avcı tarafından yapılıp yapılmadığını -savcılar dahil kimse bilmiyor. Üstüne üstlük Hanefi Avcı bana dolaylı şekilde yolladığı mektupta, kendisinde böyle kasetlerin bulunmadığına yemin ediyor. Bu durumda bana söyler misiniz lütfen, nereden geldiği dahi bilinmeyen kasetlerden dolayı Hanefi Avcı’yı neden şikayet edeyim?

3. Üstelik bu dinlemelerin kimin tarafından yapıldığını saptamak, yasal olup olmadığını bulmak devletin işi değil midir? Devletin bizi koruması gerekmez mi? Benim veya diğer meslektaşlarımın şikayetleri mi gerekir?

Devlet beni yok etmeye çalıştı, ben bundan şikayetçiyim

İşin doğrusu şudur: 1993-1998 döneminde devletimizin bazı kesimleri beni yok etmeye çalıştı. Özetle şöyle olaylar yaşadım:

-Devletin hangi kurumundan emir aldığını anlayamadım ancak birileri peşime Yeşil adındaki katili taktı. Daha ayrıntılı bilgi isteyenler Mehmet Ağar ile Mehmet Eymür’e sorabilirler.

-Asker kökenli olduklarını iddia eden yasa dışı bir grup beni öldürme kararı aldı. Dönemin MİT Müsteşarı Sönmez Köksal ve o zamanki yardımcısı Şenkal Atasagun’a sorarsanız ayrıntılarıyla anlatırlar. Onların dikkati ve MİT’in sürekli korumasıyla hayatta kalabildiğime inanıyorum.

-TRT davasında, hem olayın hazırlanışında hem de mahkeme sırasında devletin parmağını avukatım olan değerli Prof. Köksal Bayraktar’a sorarsanız anlatabilir.

- Genelkurmay Başkanlığı yalan dolan bir Andıç hazırlattı ve beni kamuoyunun gözünde lekelemek istedi. Askeri mahkemelerde yıllarım geçti. Ancak sonunda yine kendileri yalanlarını kabul ettiler.

-Defalarca mahkemeye verildim, yıllarca yazdıklarımı savunmak zorunda kaldım. Anlayacağınız, ben T.C. Devleti’nin bazı kesimleri tarafından sistematik şekilde “yok edilmeye çalışılmış” bir insanım. Neden biliyor musunuz?

1. Başta Kürt sorunu olmak üzere resmi ideolojileri reddetmem ve liberal yaklaşımımı bozmamam.

2. PKK terörünün sadece silahla çözümlenemeyeceğini yazıp çizmem. (Bugün, eskiden yazdıklarım resmen uygulanıyor.)

3. Fethullah Gülen hareketine karşı çıkmaman, başörtüsünün üniversitelerde serbest kalması gerektiğine inanmam.

Özetlemem gerekirse, bugün ortada kahraman gibi dolaşan bazı meslektaşlarım beni askere ispiyonladıkları, televizyonlarda yalan haberlerle lekelemeye çalıştıkları, siperlerde saklandıkları dönemlerde sesimi kısmadım, korkmadım. Bazıları gibi, askere yaranmaya çalışmadım. Doğru bildiğimi yazdım.

Bütün bu yıllarda da Hanefi Avcı, patronlarından korkmadan destek olan nice devlet bürokratı gibi, manevi destek verdi. Hanefi
Avcı ile birkaç defanın dışında temasım olmamıştır. Geçmişte neler yaptığı, kime ve neye inandığı da umurumda değil. Babamın oğlu hiç değil. Savunmasını da yüklenecek değilim, üstelik böyle bir şeye de ihtiyacı yok.

Benim kafamdaki Avcı, başkaları ne düşünürse düşünsün, sağlam biridir. Yanılabilirim ancak bu benim kendi değerlendirmemdir. Benim asıl şikayetçi olduğum beni dinleten, yok etmeye çalışan devletin içindeki odaklardır.

Bakalım bu bantları kim, nasıl sızdıracak?

Şimdi çok merak ediyorum acaba bu gazetecilere ait bantları kim, nasıl sızdıracak.

Savcılardan hiçbir kuşkum yok.

Bakın göreceksiniz, emniyet içindeki bu garip hesaplaşma uğruna ve sırf Hanefi Avcı’yı vurmak için emniyet teşkilatından bazıları harekete geçeceklerdir. Yakında bu konuşmalar internete düşecektir.

Çok merak ediyorum...

Acaba hâlâ eski hoyrat devlet düzeni mi sürüyor, yoksa devlet artık hepimizin özel hayatını güvence altına almakta kararlı mı?

Bakalım, İçişleri Bakanı Beşir Atalay bu konuda ne oranda duyarlı olacak ve bu çirkinliğin önüne geçebilecek.

Yeter artık, devletten korkmak istemiyoruz...

Devlete güvenmek istiyoruz.

http://www.posta.com.tr/siyaset/YazarHaberDetay/Hanefi_Avci_dan_degil_devletten_sikayetci_oldum.ht m?ArticleID=46198

trusty
15-10-2010, 12:49
Ufo'lar geliyor alli yesilli..:)

13 Ekim günü, New York’un Manhattan bölgesinde saat 13.30'da gökyüzünde, sayıları 10’u geçen parlak-gümüş renkli ve dev

balona benzeyen cisimler belirdi. Panik yaşayan ABD’liler, New York Polis Teşkilatı (NYPD) ve Federal Havacılık İdaresi’ni (FAA)

telefon yağmuruna tutarak gördükleri esrarengiz cisimleri ihbar etti.

ESKİ PİLOTUN KEHANETİ

ABD’li emekli bir pilot, yayımladığı kitabında 13 Ekim’de dünyanın dört bir yanını UFO’ların saracağı kehanetinde bulunmuştu.

ABD’deki sayısız blog ve forumda yayılan kehanete göre, ABD Hava Kuvvetleri’nden emekli pilot Stanley A. Fulham,

yayımladığı “Challenges of Challenge” kitabında, 13 Ekim 2010 tarihinde dünyanın büyük şehirlerinde gökyüzünü UFO’ların

kaplayacağını iddia etti.

Fulham, o gün UFO’ların gökyüzünde sadece kısa bir süreliğine belirdikten sonra aniden ortadan kaybolacaklarını yazdı. Yazara

göre, uzaylılar, insanlığın varlıklarını kabul etmelerinden önce dünyaya bir mesaj yollamak isteyecekti. Bu iddiaya göre uzaylılar,

küresel ısınmaya neden olan zehirli gazların dünyanın atmosferinden temizlenebilmesi için, insanların onların sahip olduğu

teknolojiye ihtiyaç duyduklarını anlamalarını istiyor. Fulham ayrıca, insanlığın 2015 yılına dek uzaylıların varlığını kabul

edeceklerini öne sürüyor.

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/16050040.asp?gid=373

trusty
21-10-2010, 14:27
Sıcak para girişini denetim altına alacak sıcak para çıkış vergisini gündeme getirmenin zamanı geldi diye düşünüyorum

MAHFİ EĞİLMEZ / RADİKAL

980’lere kadar sabit kur rejimi egemendi. Enflasyon TL’nin iç değerini düşürürken dış değerle oynanmaz, karaborsa yaygınlaşınca devalüasyon yapılırdı. 1980’lerde sabit kur rejiminin yerini müdahaleli esnek kur rejimi aldı.

Bu kez TL’nin Merkez Bankası’nın müdahaleleriyle enflasyondan birkaç puan fazla olmak üzere dış değer kaybına uğraması sağlanır oldu. İhracat bu yolla teşvik edilirken ithalat da frenleniyordu. 2001 krizinden sonra dalgalı kur rejimine geçiş yaptık. Merkez Bankası kurdaki aşırı oynaklıklara müdahale ediyor, gerisine karışmıyor. Zaten sermaye hareketlerinin serbestliği müdahalelerin etkinliğini de azaltmış durumda.

CDS primi nasıl belirleniyor The Economist Dergisindeki bir tabloda CDS’lerin (credit default swap) ülkeler itibariyle primleri yer alıyor. CDS, ülke riskine karşı satın alınan bir çeşit sigorta ve o sigortaya karşı ödenen prim gibi düşünülebilir. Diyelim ki elinizde bir ülkenin tahvili var, yani o ülkeden alacaklısınız. Ama bir yandan da kafanızın içinde o ülkenin vadesi geldiğinde bu tahvilde yazılı parayı size ödeyip ödemeyeceği kuşkusu var.

O zaman gidip CDS satın alıyorsunuz ve belirli bir prim ödüyorsunuz. CDS satın aldığınız kurum size o ülkenin tahvilde yazılı olan miktarı ödememesi halinde kendisinin ödeyeceğini taahhüt ediyor. Bir ülkenin riski ne kadar büyükse CDS primi de o kadar yüksek oluyor.
The Economist’te yer alan tabloya göre Türkiye riskinin oranı 158,9 baz puan. Türkiye bu oranla Yunanistan’dan (639,9 puan), Portekiz’den (341,8 puan), İspanya’dan (205,4 puan) ve İtalya’dan (180,2 puan) daha düşük riske sahip görünüyor.

Buna karşılık Türkiye’nin faizi (nominal yüzde 8) bu ekonomilerin verdiğinden çok daha yüksek. Yerli yatırımcı için reel faiz sıfır dolayında ama ülkesinde düşük enflasyon olan yabancı yatırımcı için nominal faiz reel faizle neredeyse eşit durumda. Risk düşük, getiri yüksek olunca Türkiye’ye yoğun biçimde sıcak para giriyor ve sonuçta TL’nin değeri yükseliyor.

Sıcak paraya denetim The Economist’teki bir başka tabloda Big Mac endeksinin son durumu yer alıyor. Endekste Big Mac sandviçinin ABD’deki fiyatı baz alınıyor ve öteki ülkelerdeki satış fiyatı cari kurla dolara çevrilmek suretiyle diğer ülke paralarının dolar karşısında ne kadar aşırı ya da düşük değerli olduğu ölçülüyor.

ABD’de Big Mac 3,71 dolara satılırken, Brezilya’da 5,26 ve Türkiye’de 5,06 dolar karşılığında satılıyor. Yani dolara karşı Brezilya Reali yüzde 42, Türk Lirası yüzde 36 oranında aşırı değerli görünüyor. Big Mac, Çin’de 2,18 dolara satıldığına göre Yuan, dolara karşı yüzde 70 düşük değer taşıyor.

Bu bize Çin’in ihracatının niçin yüksek olduğunu ve bizim ithalatımızın ve cari açığımızın niçin katlanarak arttığını gösteriyor.

Türkiye’nin riskinin düşmesi sıcak para girişini ve TL’nin değerini artırıyor. Bunun bazı yararları var gibi görünse de ihracatın artış hızının kesilmesine ve cari açığın yükselmesine yol açıyor.

Bugüne kadar çözüm hep Merkez Bankası’nda arandı. Buna karşın Merkez Bankası’nın faizi düşürmesi ya da döviz satın alması çözüm getirmedi. Çünkü dinamikler bugün eskisinden farklı. Bu hamleler riskin daha da düşük algılanmasına ve daha çok sıcak para girmesine yol açabiliyor. Yerli ve yabancıya iki farklı faiz uygulayamayacağımıza göre sıcak para girişini denetim altına alacak bir sıcak para çıkış vergisi uygulamasını gündeme getirmemizin zamanı geldi diye düşünüyorum.
Bu durumda yaşanan sorun Merkez Bankası’nın değil hükümetin çözmesi gereken bir aşamada bulunuyor.

http://bigpara.ekolay.net/M3/haber_detay.asp?id=726783#BigPrint
--------------------------------------

Sicak para cikisina vergi filan koymaz bunlar, icerde yolunacak daha cok kaz var.

Bir bardak cay 1.5 TL., dolar olarak 1.10 US dolar.

Bu kadar ihracat fazlasi veren Cin'de bir Big Mac 2.18 dolar.

Bu ulusu bu kadar soymak yetmez, yabanci yandaslarini da getir onlarda opsun guzelce.

OTV, KDV ,Banka charge'lari vs.

Geciir..

Odemeyip te ne yapacak..

Biraz turban murban ic politika, bayram mayram, oranin buranin kurtulusu,

Necip Tur Milleti ayaklari..

Geciir..

trusty
21-10-2010, 18:15
Basra Körfezi'nde sular ısınıyor

ABD, 60 savaş uçağı taşıyan ikinci uçak gemisini de Basra Körfezi’ne konuşlandırıyor.

16:14 | 21 Ekim 2010

Metin Güneş / CNN TÜRK / Londra

ABD ikinci uçak gemisi USS Abraham Lincoln’u Basra Körfezi ve Umman Denizi’nin kuzeyine gönderdi.

Pentagon konuyla ilgili açıklamaya geminin Bahreyn’de bulunan Beşinci Filo karargahına yanaşmasından iki gün sonra yaptı.

Kaynaklar, Washington’un son iki yıl içersinde ilk kez İran karasularının hemen yanı başına aynı anda sadece bir değil, iki uçak gemisi birden konuşlandırmak üzere olduğuna dikkat çekiyorlar.

http://www.milliyet.com.tr/basra-korfezi-nde-sular-isiniyor/dunya/sondakika/21.10.2010/1304452/default.htm
---------------------------------

ABD Iran'a saldirmaz diye dusunenler.

Bunlar, 1'e 10 kazanmayacaklari bir is icin 1 cent harcamaz.

Iki ucak gemisi birden o bolgeye gittiyse bir nedeni olmali.

Yaniliyormuyum..

Cezve
21-10-2010, 19:25
Basra Körfezi'nde sular ısınıyor

ABD, 60 savaş uçağı taşıyan ikinci uçak gemisini de Basra Körfezi’ne konuşlandırıyor.

16:14 | 21 Ekim 2010

Metin Güneş / CNN TÜRK / Londra

ABD ikinci uçak gemisi USS Abraham Lincoln’u Basra Körfezi ve Umman Denizi’nin kuzeyine gönderdi.

Pentagon konuyla ilgili açıklamaya geminin Bahreyn’de bulunan Beşinci Filo karargahına yanaşmasından iki gün sonra yaptı.

Kaynaklar, Washington’un son iki yıl içersinde ilk kez İran karasularının hemen yanı başına aynı anda sadece bir değil, iki uçak gemisi birden konuşlandırmak üzere olduğuna dikkat çekiyorlar.

http://www.milliyet.com.tr/basra-korfezi-nde-sular-isiniyor/dunya/sondakika/21.10.2010/1304452/default.htm
---------------------------------

ABD Iran'a saldirmaz diye dusunenler.

Bunlar, 1'e 10 kazanmayacaklari bir is icin 1 cent harcamaz.

Iki ucak gemisi birden o bolgeye gittiyse bir nedeni olmali.

Yaniliyormuyum..

Ya amaç,'Dünyanın Hakimi/Jandarması benim' diyerek birilerine bir gözdağı vermekse?İllaki savaşmak mı?

trusty
22-10-2010, 13:39
Ya amaç,'Dünyanın Hakimi/Jandarması benim' diyerek birilerine bir gözdağı vermekse?İllaki savaşmak mı?


Gozdagi vererek nukleer tehdidi yok edemiyorlar korkarim.

Israil'in elindeki silah degilmi bu kadar kan ve gozyasini yaratan.

Iran silahi yaparsa mum gibi olacaklar.

Bu islerine gelmiyor.

trusty
23-10-2010, 15:06
1947´den gelen gizem

Roswell olayi.

1952´de Los Angeles´li araştırmacı Ed Sullivan, devletin suskunluğunun ve gizlilik çabalarının sadece çıkara dayandığını açıkladı, Sullivan´a göre devlet askeri ve siyasi güç adına olayları saklıyor ve aldırmazlık havasına giriyordu. Sullivan iki yıl sonra bir açıklama daha yaparak,1954´de Başkan Eisenhover´ın o yılda California´ya gizli bir yolculuk yaparak, uzay aracını ve cesetlerini gördüğünü, hatta canlı olan dünyadışı canlı ile bizzat konuştuğunu anlattı.

Tanık olarak da, 1947´de görevli olan bir grup asskeri gösteriyordu.

Bu tanıklar, uzay aracını ve içindekileri uzun uzun aralarında çelişkiye düşmeden anlatıyorlarlardı. Roswell olayı sonraki yullardan günümüze kadar, zaman zaman anımsandı, iddialar sürdü, yetkililer ses çıkarmadı fakat 1993´de salt Roswell olayını konu eden bir özel bir sinema filmi yapılınca o döneme kadar oluşmayan bir kamuoyu oluştu. Artık, 1990´ların Amerikan toplumu önceki yıllara göre daha sert ve etkindi. Dallas´da bir başkanı öldürmüşler, Watergate´de bir başka başkanı Oval Ofis´den atmışlardı.

Vietnam´ın bir aptallık olduğunu yetkililere itiraf ettirdikten sonra, İrangate ve Nicaragua skandallarını izlemişlerdi. Demek ki, yöneticiler öyle pek doğru, ulaşılmaz ve de dokunulmaz değildiler. Yaptıkları bal gibi hata olabiliyordu. Öyleyse, ne sakladılarsa hesap vermeliydiler, üstüne üslük bir de Bilgi Özgürlüğü Yasası çıkarılmıştı.

İşte kamuoyunun tepkisi bu yöndeydi, amaç hesap sormaktı, konu ister UFO´lar olsun, ister senatör bilmem kimin kirli çamaşırları olsun, farketmezdi. Ve ABD hükümeti bu kez farklı bir açıklama yaparak, araştırma yapıldığını ve sonuçların açıklanacağını belirtti.

Bu arada, olabilir iması da yapıldı. Zaten gerek ABD toplumu, gerekse de dünya Star Wars´ı, E.T.´yi ve Uzay Yolu´nu seyrede seyrede dünyadışı canlıları akraba sanmaya başlamıştı.

Acaba, Roswell tek miydi? Hayır, bir başka UFO kalıntısı 1980´lerde Norveç´de Spitsbergen kıyılarında Norveç askerleri tarafından bulunmuştu. Benzeri bir kalıntıyı Alman ordusu Heligoland´da ele geçirmişti.

23 Mayıs 1955´de Amerikalı gazeteci Dorothy Kilgallen şöyle diyordu: "İngiliz bilimciler ve havacılar menşei bilinmeyen hava araçlarını yıllardır incelemekteler ve ellerinde bir sürü örnek var. Bunların Sovyetler´le de ilişkisi olmadığı kesin olarak anlaşıldı. Uçan Daireler kökeni dünyadışı olan araçlardır."

Devami

http://www.bilinmeyen.com/tuem-zamanlarin-en-cok-konusulan-ufo-kazasi-roswell-dosyasi

trusty
24-10-2010, 10:36
Sorgulamak..

“bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiç bir şey yapılamaz kardeşlerim…”

Rakel DINK.

-----------------------------
Yiğit’le nasıl tanıştınız?
Uyuşturucu içilen yerler vardı. Arabada, köşe bir yerde buluşulur, içilirdi. Yiğit’i çok iyi tanımasam da samimi olmuştuk kısa sürede. Birbirimizin sabıkalarını dolaylı yoldan öğrenmiştik zaten. Yiğit’le o yola çıkmamın sebebi hem birbirimizi anlamamızdı hem de uyuşturucu.

Uyuşturucuya nasıl başladınız?

İlk girdiğim çocuk cezaevinde alışmıştım. Sonra da arkadaş çevresiyle devam etti.

-------------------------------------

Sorgulamak lazim.

Devlet eliyle, muptela yaratan bir baska millet varmidir ?

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/16120225.asp?gid=373

trusty
26-10-2010, 13:10
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Kıbrıslı Rumların mülkiyet davalarında Türkiye'yi 13 milyon euro ile bugüne kadarki en yüksek tazminatı ödemeye mahkum etti. Söz konusu dava, 2009 yılında sonuçlanmış ve Türkiye tazminata mahkum edilmişti.

AİHM'nin internet sitesinde yer alan açıklamada göre, 2009 yılında hükmedilen tazminatın miktarı bugünkü oturumda belirlendi. Karar çerçevesinde Türkiye davacı Rumlara 3 ay içinde 13 milyon 315 bin euro tazminat ödeyecek.

Bu karar, Mahkeme'nin tek bir seferde hükmettiği en büyük ceza olarak kayda geçti.

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/16137123.asp?gid=373
-------------------------------------------

Bu 26 Milyon TL.eder ve bizim cebimizden cikacak.

Uc ay icinde odenecek.

Sizin benim gibi insanlarin,her adimda odedigimiz vergilerden.

trusty
29-10-2010, 21:15
Bugun Cumhuriyet Bayrami.

87 yil olmus.

Ata'miz ve Silah Arkadaslarinin yazdiklari bir destandir Anadolu Ihtilali.

Ulusu icin, canini verenlerin destani.

Bu destan, is'te bu Cumhuriyet'le taclandirildi.

Kutlu olsun.

Ne guzel yazmis Artvin'li.

Dinlerken,gozlerim aglasada,yuregim kanasada, mutluyum ben bugun.

Mutluyum.

Bahçası var barı var
Ayvası var narı var
Atamızdan yadigar
Bizde Atabarı var

Uzun uzun kamışlar
Ucunu boyamışlar
Benim ala gözlümü
Gurbete yollamışlar

Atabarıdır barı
Bahçada gördüm yarı
Sesledim ses vermadi
Ağladı zarı zarı

trusty
01-11-2010, 22:37
Televizyon izlerken birilerine bakıp da "Ya bu adam bu sığlıkla nasıl
buralara kadar gelebilmiş" diye düşündüğünüz oldumu hiç?

Ya da işyerinizde sizinle aynı ya da daha üst aşamada bir görevde olan bazıları, sizde büyük bir şaşkınlık uyandırdı mı?; onlara bakıp "Bu cahillik, kendini bilmezlik nasıl fark edilmez?" diye iç geçirdiniz mi?

Justin Kruger ve David Dunning adlı iki ABD'li bu hissi çok yaşamış olacak ki, iki psikiyatri uzmanı, 10 yıl kadar önce bir teori ortaya attı:

"Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır."

Ve bunun üzerine bir araştırma başlatıldı. Fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı:

Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.
Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.

Bitmedi...

Cornell Üniversitesi'ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik "Nasıl geçti?" sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi...
Soruların yüzde 10'una bile yanıt veremeyenlerin "kendilerine güvenleri" müthişti. Onların "testin yüzde 60'ına doğru yanıt verdiklerini" düşündükleri; hatta "iyi günlerinde olmalarıhalinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları" ortaya çıktı.

Soruların yüzde 90'ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise "en alçakgönüllü" deneklerdi; soruların yüzde 70' ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.

Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve Dunning-Kruger Sendromu'nun metni yazıldı:

"İşinde çok iyi olduğuna" yürekten inanan 'yetersiz' kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür!

Ancak bu 'cahillik ve haddini bilmeme' karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur.

'Eksiler' kariyer açısından 'artıya' dönüşür.

Sonuçta, 'kifayetsiz muhterisler' her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler...

Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında 'fazla alçakgönüllü' davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler...Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler... Muhtemelen üstleri tarafından da 'ihtiras eksikliği' ile suçlanırlar..."

Ne olur fazla mütevazi olmayın!...

"Siz de çevrenize şöyle bir bakın" diyeceğim ama eminim bu satırları okurken bile aklınızdan bir dolu yüz, bir dolu isim geçti...

Bence Dunning ile Kruger'in, bu çalışmalarıyla 2000'de, Nobel yerine Harvard Üniversitesi'nin Ig Nobel'ini alma nedeni "cahil olmamalarıydı".

Gönlümün nobelini bu ikiliye vererek yazımı Bertrand Russel'in bir sözüyle bitiriyorum:

"Dünyanın sorunu,akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır."

Alintidir.
--------------------------

Bilin bakalim bu yazi kimin icin yazildi ?? :))

COCOR
01-11-2010, 23:35
Sevgili Trusty hocam, aslında rakı kelimesi de Arapça bir kelime, Türkçe değil. (İsmet Zeki Eyüboğlu, Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü)

Rakı, Arapçada arak / araki : terleme, damıtma sonucu ortaya çıkan buğu kelimesinden geliyor. Rakı da üzüm suyunun fermente edilmesi ve damıtılmasıyla oluştuğu için arak / araki bizde rakı şekline dönmüş bir kelime.

Doğru tesbit.
Rakı arapça kökenli, Bilenler bilir İbo da derki "bir arak ver, bir meze ver" Araplarında çok olduğu Urfa deyişini kullanır parçada..
Alkol yunanca-latince temelli..

COCOR
01-11-2010, 23:52
Sn. trusty yazılarınızın çoğunu okudum. Güzel yazmışsınız.

Üsteki mesajınızda geçen;

"Ata'miz ve Silah Arkadaslarinin yazdiklari bir destandir Anadolu Ihtilali."

Cümlenizde belki topyekün, sıfırdan bir hareketi kastediyorsanız mümkün ama devletin öncesi sonrası, bulunduğu konum itibariyle ihtilal kelime manası uyumlu durmuyor.

trusty
02-11-2010, 00:11
Arap aklıyla bize akıl vermeye kalkıyorlar ama “alkol” kelimesinin kökeni Arapça.

Kullanmamak lazım.

Hatta, yasaklansın.

Rakı ise, özbeöz Türk.

“Ne malum?” derseniz.

Nerede, ne zaman ve kim tarafından icat edildiği bilinmiyor. Oradan malum. Eğer, biz Türklerden başka bi milletin icadı olsaydı, yazılı tarihi olurdu, şeceresini bilirdik!

Şampanyanın mucidi Fransız keşiş, Dom Perignon, 1638’de dünyaya gelmiş mesela. Evliya Çelebi’nin 1635 tarihli seyahatnamesinde “rakı” geçtiğine göre, şampanyadan eski demek ki.

Yani?

Şampanyayı icat eden Dom Perignon, kundakta ana sütü içerken, biz aslan

sütü içiyorduk!

Başka “aydınlatıcı” veri var mı. Var.

Memleketi “ampul” yönetiyor ama, elektriğin ampulden önce rakıya faydası olmuştu.

Çünkü, elektriğin icadıyla birlikte “buz” üretildi. Buz üretilince, “rakıya niye buz koymuyoruz azizim?” keşfi yapıldı.

Bu tarihi keşif neticesinde, rakının üstüne buz koymak için daha uzun bardağa ihtiyaç oldu. Zahmet edip özel bardak icat etmek zor geldiği için, pratik Türk zekâsı devreye girdi, “limonata bardağı ne güne duruyor muhterem” keşfi yapıldı.

“Asil”dir rakı...

Bakın, 1900’lü yıllardan bir davetiye aktarayım size:

“Muhterem efendim, teşrin’i saninin 21’inci gününe müsadif Cuma akşamı, Hristo’nun Meyhanesi’nde taam eylemek ve hususi bir eğlence tertip ederek vakit geçirmek istiyoruz. Sizi pek seven cümle dostlarımız teşrif edeceklerdir. Binaenaleyh, icabetiniz bizim içün mücib-i şeref olacaktır. Bu lütfu bizden esirgemeyeceğiniz ümidi ile takdim-i ihtiram eyleriz efendim. Pera sahaflarından Şener Efendi.”

Nezakettir, zarafettir.

Adab-ı muaşerettir.

“Milli”dir.

Üstelik, AKP’nin “milli”sidir.

Bu arkadaşların döneminde “milli” oldu.

Rakıyı “milli içki” olarak tescilleyen Türk Patent Enstitüsü Başkanı, o makama, AKP tarafından atandı... Eşi de, AKP milletvekili. Ki o milletvekili, Suudi Arabistan Riyad Eğitim Fakültesi İslami İlimler mezunudur iyi mi...

Dolayısıyla, “rakı balık Ayvalık” gibi, zincirleme reaksiyonla, AKP’nin “milli”sidir!

“Rakı içeceğinize meyve yiyin, kavunun yanına 35’lik salkım açın”
filan gibi gayriciddi yaklaşılamaz ona.

Ciddiyet ister. Fava, pilaki, şakşuka,

memleket “meze”lesidir.

Yurtseverdir. İki tek attın mı “n’olacak bu memleketin hali?” diye endişelenmezdin aksi olsa.

Evrim Teorisi’nin kanıtıdır, fazla kaçırırsan, özüne dönersin, maymun olursun. Bilimdir.

Maymun değilsek bile; ne anlamı var onsuz, rakida’nın cibes’in turpotu’nun, inek miyiz biz? Madem gıcıksın rakıya, niye balık avlıyorsun boşu boşuna? Şerbetle mi yiyeceksin lüferi?

“Fevkalade”dir.

“Aliyül’ala”dır.

1926’da üretime başladığında, rakılarına bu isimleri koymuştu Tekel.

Kadındır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında “Sevim, Elif, Hanım, Denizkızı, Üzümkızı, Jale” isimlerini taşırlardı.

Botoks’tur aynı zamanda. Çirkin kadın yoktur, az rakı vardır, en kaknemi bile bir başka görünür gözüne, içilir, güzelleşilir.

Hayatın anahtarıdır. Büst gibi oturan adamın bile çenesini açar. “çilingir”
sofrası denmesi, ondan.

Kontörsüz muhabbettir. Kahkahadır.

İçki içen, neler yaptığını hatırlamaz; rakı içen hatırlar. Acısıyla tatlısıyla hatıraları kaydeden hard disk’tir çünkü. Tıp bazen çaresizdir. O ilaçtır. Gurbete bile iyi gelir.

Herkesin gençlik hatası olabilir, bira içersin. Sonradan para kazanınca, şarap içmeyi matah zannedersin. Amerika’da kamyon şoförlerinin içtiği viskiye Etiler’de, Reina’da kamyon parası ödersin, ayrı. Kürkçü dükkânıdır.

Döner dolaşır, gelirsin.

Çocuktur. Ağlarsın.

Orhan Gencebay’dır. Entel dantel barlarda dinlemeye utanırsın. Ama hepimiz biliriz ki, ezbere bilirsin. Tatlıses’tir. Realite’dir.

Orhan Veli’dir. “Şiir yazıyorum, şiir yazıp eskiler alıyorum, eskiler verip musikiler alıyorum, bir de rakı şişesinde balık olsam”dır. Şiirdir. Dönülmez akşamın ufkudur aynı zamanda.

Ve, Mustafa Kemal’dir.

Rakı içiyordu diye “sarhoş” demeye getiriyorsan eğer, “sarhoş kafayla kurup yücelttiği memleketi, ayık kafayla niye yönetemiyorsun?” diye sorarlar adama!

Oof, çok uzattım...

Vakit tamam, güneş batmak üzere, bana müsaade, cümleten şerefe.


Doğru tesbit.
Rakı arapça kökenli, Bilenler bilir İbo da derki "bir arak ver, bir meze ver" Araplarında çok olduğu Urfa deyişini kullanır parçada..
Alkol yunanca-latince temelli..

Rakinin Arapca kokenli oldugu yaziyor zaten, arap akliyla bize akil vermeye kalkanlar derken metaforik bir anlatim var ulusalciliktan cok arap milliyetciligi yapanlar hicvediliyor.

Raki ozbeoz turk'tur derken,biraz bizim yasam kulturumuz anlatiliyor.

Rahmetli Baris Manco soylerdi,

Övünmek gibi olmasın dostlar
Kendimi hıyar gibi hissediyorum
Hani ince kıyım doğrasalar beni
Akdeniz cacık olur diyorum. Ve hatta Atlas Okyanusu, ve hatta Hint Okyanusu
ve hatta hatta Büyük Okyanus bile
Cacık olur diyorum
Böyle cacığa rakı mı dayanır?

Anlatim sekilleri bunlar.

Alt tarafi iki cöp pirzola bir 15'lik rakı der, mutavazi bir kazanc yerine, gözü para hirsi bürümüs kisileri anlatirken.

Yasam seklidir rakı.

Saz arkadaslari, cacik, kavun, lufer..

Bize ozgudur.

Bizimdir..:))

trusty
02-11-2010, 00:40
Sn. trusty yazılarınızın çoğunu okudum. Güzel yazmışsınız.

Üsteki mesajınızda geçen;

"Ata'miz ve Silah Arkadaslarinin yazdiklari bir destandir Anadolu Ihtilali."

Cümlenizde belki topyekün, sıfırdan bir hareketi kastediyorsanız mümkün ama devletin öncesi sonrası, bulunduğu konum itibariyle ihtilal kelime manası uyumlu durmuyor.

"Anadolu Ihtilali" okudugum pek cok yazar tarafindan kullanilan bir ifadedir.

Emperyaller ile onun isbirlikcisi, yerli unsurlara karsi bir baskaldiridir.

Kurtulus Savasi, tum ulusun kaniyla, caniyla kazanilmistir.

Teba konumundan, esit hak ve ozgurluklere sahip vatandas konumuna gecisin ihtilalidir, Kurtulus Savasi'miz.

Canakkale Muharebelerine kadar, bir ulus,bir millet bilinci yoktu anadoluda.

Orada yeseriyor,tek millet, tek bayrak,tek vatan bilinci.

260 bin gencecik evladimiz can veriyor, bu topraklar icin.

Dunyada devletler 3 'e ayrilir, Dini Devletler, S.Arabistan, Israil gibi, Milli Devletler, Fransa, Almanya gibi, Siyasi Devletler,Afrika'da, sinirlari cetvel'le cizilen kucuk devletler gibi.

Iste Osmanli'da siyasi bir devletti.

Teba'dan birine, ne milletsin diye soruldugunda, Musluman'im derdi.

Oysaki bu onun diniydi.

Kimse Turk'um demezdi, cunku, Istanbul'daki yonetim, Turk kelimesini, kaba ve koylu anlaminda kullanirdi.

Istanbul'da kullanilan lisan bile Osmanlica'ydi, arapca, farsca,hintce ve turkce kelimeler ile dolu, bir degisik lisan.

Istanbul'a, anadoludan gelen herkez sokulmazdi, Izmit'te gumruk kurulur, kisiler secilirdi.

Iste bu ulusu millet yapan devrimler Ataturk Devrimleridir.

Ve Anadolu Ihtilali, cok yerinde kullanilmistir.

altıncıhismemo
02-11-2010, 01:17
......:)

ATTİLA HAN
07-11-2010, 13:56
............................... İzdiham olur diye destek ekip getirtti

04/11/2010 9:39

İlk mağazasının açılışında izdiham bekleyen H&M, yurtdışından 20 kişilik destek ekip getirirken,
30 kişilik de güvenlik ekibi oluşturdu.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=1027347&Date=04.11.2010&CategoryID=80



.


-----------------------------------------
-----------------------------------------
-----------------------------------------

http://img59.imageshack.us/img59/3466/45384007.jpg
2 bin 300 m2’lik mağazaya 2 bin kişi geldi.


06 Kasım 2010 Cumartesi


.................................. H&M izdiham yarattı


Türkiye'de ilk mağazasını açan ünlü markaya, ziyaretçiler akın etti...




Türk markalarına saygımız büyük. Rekabeti seviyoruz ama bizim en büyük rakibimiz yine kendimiz.


http://bugun.com.tr/haber-detay/126733-h-m-izdiham-yaratti-haberi.aspx


--------------------------------------------
--------------------------------------------
--------------------------------------------



Persson'nun dediği ;

''Türk markalarına saygımız büyük. Rekabeti seviyoruz ama bizim en büyük rakibimiz yine kendimiz''...


Eyy persson!! ; Sevsinler senin duyduğun saygıyı ! Neymiş ? en büyük rakipleri yine kendileriy-miş...

Ama sende haklısın bee persson ...

Neden mi ? Seni böylesine konuşmanı sağlayan o kıtlıktan çıkmışcasına , ürünlerine vahşice saldıranlar
olduktan sonra , daha çok meydan okursun en büyük rakibim yine kendimim diye ...



Evet herkesin Keyif noktası/noktaları olabilir ...

Avrupa’dan bir ürün almak keyfini yaşamak ve bunun adına ;
2 bin 300 m2’lik mağazaya , 2 bin kişi doluşmakta ayrı bir keyif noktası olsa gerek ...

Eğlenin / gülün / istediğiniz gibi yaşayın , özgürsünüz sonuçta ; Ama EZMEK ?? ama EZDİRMEK ??





Persson'nun dediği ; en büyük rakipleri kendileriy-miş !



Ahh diyorum başka birşey demiyorum ..





Küçücük Atölyelerde - evlerde -merdiven altlarında , O kadar güzel ; 'El emeği Göz nuru' ile dikilen
Tasarımlarını yoğun güzel duygular içinde sıfırdan üreten Ablalarımız/Abilerimiz var ...

Olağanüstü güzellikte ürünler meydana getiriyorlar ; Lakin ekmeklerini zar zor kazanıyorlar ...

Neden ? İsimleri yok ! ... Neden ? sahip çıkan yok ! ... Neden ? Çünkü onların adı H&M değil ...

Onların adı ; EMEKÇİ ... EKMEK derdinler EKMEK ...

O güzelim ürünleri satabilmek için mağazalara konsinye bırakılıyor ,
satılan ürünlerin paralarını bir kısım mağazacılardan ; aylarca değil senelerdir alamayanlar var..

Halbuki Türkiye'mizde o kadar arazi var değil mi ?
Fazla değil alt tarafı 1-kilometrelik bir alana bir pazar oluştursa DEVLET'imiz ;
Orayada sadece evinde/küçücük atölyesinde/merdiven altlarında hayata tutunmaya çalışan
Ablalarımızın/Abilerimizin EL işçiliği ve GÖNÜL tasarımı ile
meydana getirdikleri o mükemmel ürünlerini GÖSTEREBİLME imkanı verilse
O zaman görsün bakalım H&M'li Persson , nasıl oluyormuş kalabalık !

Sadece El işçiliği ile yapılan , çok kaliteli ürünlerin sergilendiği 1-kilometrelik alan ile
Bütün dünyada nasıl NAM salınıyormuş görülsün ... En azından HAK'kıyla denenebilir ;
Ama , göstermelik - baştan sağma - işte yaptık mı yaptık mantığıyla değil ...

Çok mu oldu acaba 1-kilometrelik alan ? Şimdi yabancılar bize kızmasın
Eh gönüllerini alırsınız canım ; Kurulan pazarın %67'sine de ortak olurlar ...




Persson'nun dediği ; en büyük rakipleri kendileriy-miş - !




17.5 milyar dolar ciroyla dünyanın en büyük perakendecilerinden olan İsveçli H&M

Vatana, Millete Hayırlı olsun ... H&M'nin 17.5 milyar dolar cirosuda 90'na katlansın !!


Eyy partiler ; üretin projeler üretin projeler ... Halkın arasına karışın , merdiven altlarına inin!
fazla yükseklerde dolaşmayın ... Kuş değilsiniz - ayaklarınız yere bassın ...

O kadar yükseklerde uçuyorsunuz ki ; aşağıdan bağırınca sesimiz sizlere ulaşamıyor galiba ...

Heyyyy!! inin aşağı yeter bu kadar yüksekten uçtuğunuz - YETER ...

üretin projeler üretin projeler
.

trusty
11-11-2010, 17:09
Bir ingilizce forumda, Endonezya'li bir hanim katilimci yazmis.

Kamerun ile ilgili.

Sn.Basbakan Afrika ile vizeleri kaldirdi ya...:)

Belki ilginizi ceker dedim..

( Ingilizce oldugu icin kusura bakmayin,yan gelip yatacaginiza, ogrenseydiniz..:) )


I don't speak about good or bad things because I believe that there's no such things, there is only cultural difference, which some people can accept, some people can't. My article is more like about cultural differences where I found Cameroonian culture is different with mine.

I'm an Indonesian, but my cultural background, if I can say, is much influenced by Western culture from my education background. I studied in Australia and I'm exposed to American popular culture. Anyway, let's begin the article.

1. Many people in Cameroon, not all, expect money in every occasion in return for what they have done for you.

I talk about people in the street (rather than people who work in the 'private' office) and to some extent the 'public officers'. They expect money in almost every occassion for what they have done for you. An extreme example, when I was in the airport filling out a immigration form, and there was a guy offering me a pen, I took the pen and gave it back to him at the second he asked me to pay for the pen that I didn't even buy, it was just a lend for a sec and I had to pay for it! You will find many similar cases, especially when you are an expat and a bit different from the Cameroonian, when you get down from your car and the guard opens the door for you, you should have 500CFA ready to hand it over to him, when there is someone helping you to waive the 'so-called' taxi, when you exchange your bill for small money in a petrol station, etc. I think, this is part of the reality that many people still live under poverty.

2. When you ask someone to eat with you, even though, it's only a casual occassion, you have to prepare money to pay for him/ her.

Let say, you are looking for a friend to have lunch together. In your mind, ok, we will pay by ourselves because it is just a lunch and there's no special occassion, but in fact, when you ask your coworker to go with you, it can mean that you will pay for him/ her. I found it a bit unusual at first. So it's better to make the 'lunch' as something that you both agreed on, no one invites the other.

3. Men are the ones who pay.

This is like an universal rule in Cameroon, no matter how your relationship with the other person, but if you are a man, you pay. It's good to be a woman in Cameroon, but then, sometimes you will be wondering why your male coworkers never invite you to come over for lunch, because in their mind, if they ask you so, they will have to pay. So, make it clear with them that you will pay for yourself and you can go with them without making them worried that thay have to pay for you. And if you are a man, I think, you should be ready to take your wallet out while your female coworker seems that she forgets her wallet :-)

4. Drink for guests who come over your place.

It's necessary for you to serve your guests with drinks,at least, and some finger food. Nevertheless, there is an interesting point here, if you ask someone 'what she/ he wants to drink', it means that you are ready and you are obliged to provide with whatever he/ she wants regardless you have it or not. If you don't want to go out to get the drink he/ she wants, it's better to serve them with whatever you have in your fridge.

5. Love doesn't exist.

It is very hard to understand the concept of relationship in Cameroon. People see marriage as a functional institution, not as something that is based on love. A wife for men is someone who will give him children, and who will take care of the house and the children, and a husband for women is someone who will earn the money for the family. A husband does not need to love his wife and vice versa, as long as the function works well, the marriage goes well. Thus, it does not take long for a couple to announce that they are engaged. I talked to one of my coworker, last week I knew that he was single, and this week, after a long weekend, he told me that he has a fiancee and next week they were going to his family to present her, and I asked, 'Dont you need more time to think over it?', and he said, 'what for?'.

6. Whoever is not black is white.

This sounds interesting. I'm Asian, but they called me 'La Blanche'. In people's mind, there is only black and white, if he is not black, he is white, eventhough he might be an Arab. They lump people together in these two categories.

There are a lot of cultural differences, but I will talk about it later when I come back to Douala and learn more about the people. Nonetheless, despite of these differences, people are generally nice and friendly. Enjoy your cultural experience in Cameroon.

trusty
13-11-2010, 09:52
Yola çıktım Mardin’e düştüm senin derdine


Her sene 21 Kasım’da görkemli törenlerle kutlanan, Mardin’in düşman işgalinden kurtuluş günü, palavra çıktı iyi mi... İşgale mişgale uğramamış.

*

Girdim arşive...

Geçen seneki vaziyet şöyle.

*

Atatürk anıtına çelenk, saygı duruşu, İstiklal Marşı, Mardin Valisi’nin Garnizon Komutanı’nı kabulü, Belediye Başkanı’nın Garnizon Komutanı’na şükran ziyareti, bilahare, Hükümet Konağı önünde resmi geçit, günün anlam ve önemini belirten konuşmalar, şehrimizin aziz şehitlerini rahmetle anıyoruz filan, çocuklara şiir okutmuşlar, kurtuluş günü şerefine yapılan üç bin metre koşusunda dereceye girenlere kupa takdimi, bando, folklor gösterileri... Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan, kurtuluş günü vesilesiyle Mardin Valisi’ne kutlama telgrafı çekmiş... Akşam resepsiyon verilmiş, fotoğrafı var, Mardin Valisi, Garnizon Komutanı, Belediye Başkanı yan yana durmuşlar, göğsünde madalyaları olan gazilerin elini sıkıyorlar.

*

Aslına bakarsanız, ordinaryüs tarihçi olmaya gerek yok, Mardin’in kurtuluş günü denilen tarih 1919... Kaba hesap, madalyalı gazilerin 110 yaşında olması lazım...

Adamlar en fazla 60.

*

Kimse uyanmamış.

*

Peki, kim uyanmış?

*

Bir cumhuriyet kızı.

*

İsmi, Aysel Fedai... Kozmik şakacının işine bakın ki, işgal kahramanı “Şanlıurfa”da doğmuş, işgal kahramanı “Gaziantep” Üniversitesi’nden mezun olmuş, uzmanlığı Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi, şu anda Mardin Artuklu Üniversitesi’nde görev yapıyor.

*

Mardin’e geldiğinde görmüş ki, ha bire düşman işgalinden kurtuluş törenleri yapılıyor. E biliyor ki, işgal mişgal yok. E nasıl oluyor? O da bunu merak ediyor. Araştırıyor. Görüyor ki, Mardin’in cumhuriyet tarihiyle ilgili ne kitap var, ne inceleme... Bu mevzuyu, doktorası için tez konusu yapıyor. Ankara’ya gidiyor, Türkiye Cumhuriyeti Arşivi’ne giriyor, Genelkurmay Arşivi’ne başvuruyor, işgal mişgal olmadığını bilimsel olarak belgeleriyle kanıtlıyor.

*

Destansı direniş örgütlenmesi var, hatta soba borularını eğip büküp kaleye koymuşlar, ki, Fransızlar top namlusu sansın; erkeğiyle kadınıyla seferber olmuş Mardin... Ama üç saniye bile işgal yok.

*

Söylese, bi acayip.

Söylemese, olmayacak.

Gitmiş Mardin Belediyesi’ne...

Gerçeği anlatmış.

*

Burasını çok önemsiyorum...

Türkiye’de bu tür durumlar olduğunda, yalan denir, iftira denir, yetkililerimiz her şeyi bilir çünkü, gerçeği söyleyene küfredilir, hele bi de kadınsa, aşağılanır.

*

Mardin’de tam tersi oldu. Dinlediler, incelediler belgeleri, doğru... Destansı direniş var ama, işgal yok... Kurtuluş gününü, onur gününe çevirdiler... Ve, bana göre, başta belediye başkanı Beşir Ayanoğlu, tarihe ve bilime saygı göstererek, gerçekten onurlandırdılar Mardin’i.

*

Küçültmediler... Büyüttüler Mardin’i.

*

Koca koca cumhurbaşkanları, başbakanlar, valiler, komutanlar filan, hikâye... Koca koca profesörler elini bile sürmemiş bugüne kadar... Pırıl pırıl, gencecik bir kız başardı bu işi.

*

Şimdi gelelim, zurnanın zırt dediği yere...

*

Aradım Aysel Fedai’yi, “Kim başlatmış bu kurtuluş günü komedisini?”

*

Böylece “90 senelik yalan ortaya çıktı” diye yazan gazetelerin de salladığı ortaya çıktı... Çünkü, bu palavrayı kimin, ne zaman başlattığı henüz belirsiz... “Cumhuriyet Döneminde Mardin” başlıklı tezini kitap yapacak olan Aysel Fedai, araştırıyor... Onu da bulacak.
Yilmaz OZDIL.
---------------------------------------

Tipik bir Yilmaz OZDIL yazisi.

Sagolsun, guzel yazar.

Iste biz bu anlatilan rezillige Psikolojik Savas diyoruz.

Devletin, topuyla tufegi ile, boy gostererek, kendi ulusuna karsi uyguladigi bir savas.

Bak diyor devlet, askerler nasil rap rap geciyor.

Bak isgal sirasinda direnen madalyali 60 yaslarinda kahraman gazilerimiz.

Isgal olmuyor, saldiri filan yok, ustelik yakinda cereyan eden olaylar olali 110 sene olmus.

Gazilerin en yaslisi 68 yasinda.

ABD filan bize kafa tutamaz, ortadogu batagi biz viz gelir.

Sen bunu konus kahvelerde, dost sohbetlerinde.

Bobregini satisa cikaran koca bir koy halki varmis, Icralik olan kisi sayisi 14 Milyonu asmis, emekcilerimize reva gorulen gunde iki simit parasiymis.

Birak bunlari, bunlar bos isler.

Bak askerlerimiz nasil geciyor.

Rap rap rap.

Aslandir Necip Turk Milleti.

Kaplandir.

Boyle dusun ve yasaki,

Cakallar, siyasiler, yandaslar, generaller mali gotursun..

trusty
17-11-2010, 18:54
Dallama..!

Yuru lan dallama...! diyor,

Yanindaki, guluyor, " abi vallahi yanlis anladin."

Hadi lan, yuru nash..!

Gunluk lisandan bunlar..

Gecen gun, muhtarin agabeyi ile yuruyoruz sahile dogru.

Nesemiz yerinde..

Vatandas, yanimdaki arkadasi saygi ile selamliyor.

Muhtarim nasilsin ?

Yok diyor arkadasim, çin mali, naylon naylon..

Yani ben muhtar degilim, kardesim muhtar demege calisiyor.

Peki nedir bu Dallama ?

Ne demektir.


1.ortalıkta bazen görünmesi gereken ancak yok-olmayı bilmediği durumlarda yok-edilmesi insanlık yararına olacak mahlukat.

2.dallama dersin inat ve ısrarla 'banane, ben yine de dallicam işte' diye cevap verirler..

3.bir yemek turu.. bol bugday ve yag ile yapilir..

4.yapma çiçekçilikte dal biçimi verilmiş çiçeklere, gövdeyi oluşturacak, telden yapılmış tek bir sap üzerinde birleştirerek, salkım görünüşü verme.

5.(bu satirlarin yazari gibi) kufur etmekten hoslanmayan ama okkali bir kufuru hakedenlere de layigini vermek isteyen kisilerin gonul rahatligiyla kullanabilecekleri laf. ozellikle yanar doner, maco elemanlar icin sarfedilmektedir.

6.anlamının y.... başı olduuna dair söylentiler dolaşmakta...dallamanin

7.sallanmamasi gereken sahsiyetler bütünü...

8.bir okay temiz çalismasi...

9.dal ile arı kovanı dürten çocuğu uyarmak amacıyla söylenen söz

10.kesin bir anlamı olmamasına rağmen söylendiğinde ;hitap edilen kişinin formuna , genel olarak norma uygun , kulağı tırmalamayan argo.

11.herhangi guzel bir kizin yanindaki tanimadigimiz herhangi bir erkek. hepsi dallamadir. a-ha su an bunu okurken yaninda guzel bir kiz varsa sen de dallamasin.

12.günde yaklaşık 30 tanesiyle muhattap olduğum oluşum.
bütün dallamalar birleşip parti kursa ortada ne akp kalır chp. bütün oyları silip süpürürler.

13.avrupa yakasındaki G...tlara verilen lakap.

14.sevdigim bir argo soz, niteleme sifati. pek kullanamiyorum gerci, sevinmeli mi bilmiyorum.

guzel bir kullanimi pulp fiction'in turkce dublajinda john travolta tarafindan bruce willis'e yoneltilerek yapilmistir, her zaman hatirlarim.

15.kenan doğulu'nun, bir zamanlar oynadığı bir televizyon dizisinde kullanması sayesinde tanıştığım sözcüktür.

16.hiç tanımadım ama, sanırım dik kulaklı miki bu.

17.ünlü yönetmen massimo dallamano nun isim babası.

18.normal lama'nın kaldırıma tüküreni.

19.dallamanın gerçek anlamını yazayım.. 40 entry boyunca yazılmamış.. dallama; osmanlı zamanında, müslüman olmayan çocukların ve bazı gelişmeye müsait müslüman çocuklarının mermerlere tokat atmak suretiyle büyütüldüğü ve sonraları bu çocukların savaştaki atlılara karşı yaya olarak önde koşulan askerler olan cenagverlere dönüştükleri zamanda onlara verilen isimdir. yani bu çocuklar büyüyüp osmanlı tokadı atmaya başlarlar, öyle ki; savaşta atlıların karşısına çıplak elleriyle çıkarlar ve atın üstündeki düşmana zıplayarak tokadı koyarlar ve düşmanlarının boynunu tek tokat ile kırabilirler.. işte bu çocuklara dallama denilmekte(imiş)..

20.son derece mal olan kimse. mal'lıkta sınır tanımama özelliği öne çıkmış kişi,kimse,kurum,kuruluş.

21.bugün ortalıkta çok fazla gözüken insan güruhu.

22.hatun nefret ederek terketmiş ve başka bir sevgili yapmış kendine buna rağmen halen sülük gibi hatunun peşini bırakmayan yaşayan canlı insan formatı.

23.toplum içinde söylendiği zaman insanı dumur ettiği gibi acayip kıran bir kelime. sakın toplum içinde bir kişiye şaka bile olsa bu kelime ile hitap etmeyin. sonra o kişiyi her gördüğünüzde özür dilemek zorunda kalırsınız. ben yaptım oradan biliyorum.

24.argoda; aptal, enayi anlamına gelen söz.

25.her toplumda yer alan bir turdur.

sebebi nedir bilemiyorum ama bugun sevmedigimiz her toplulugun sevilmeme nedeni bu i..elerdir.
sevmedigimiz her meslegin, her spor dalinin arkasinda bu dallamalar vardir.
bugun amerika'yi sevmiyorsak, gecmiste almanya'yi sevmediysek, yarin fransa'yi sevmeyeceksek sebebi orada vucut bulmus dallamalardir.

yoksa hepimiz guzel insanlariz.

26.dokuzuncu nesil çaylak.

27.''2 temmuzu unutma, unutturma'' yazan iletiye hitaben,

-ehe niye doğumgünün diye mi? ayıp kızım ehihi.

-dallama!

dolu dolu söylenince pek fena oluyo.

28.telsiz görüşmesini mandallamak suretiyle kesen zirzopa telsizde söylenir

----------------------

Bunlar Memleket-i Ali Osman'in, zeki bakisli fertlerinin tanimlamalari.

Gordugunuz gibi hic biri bilmiyor.

Tevaturcu oldugumuzdan, birileri soyluyor digerleri gaza geliyor.

Eskiden de boyleydik biz, biri yanlis anladimi gerisi pesinden gider.

Yoksa Koca Ataturk, " Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir ileri " der de, butun ordu Izmir'e gidermi..

Ne yapacaksin.

Bu bayram gununde, ciddi bir sosyal konuya dokunalim dedik.

Heh heh hee..

trusty
18-11-2010, 13:45
Gecen gun yazdigimiz Sosyal Yazi vardiya,

Orada Dallama'nin tanimi uzerinde karar kilindi.

"Normal Lama'nin kaldirima tukureni.. " en uygun tanim olarak gorulmekle beraber,

http://video.milliyet.com.tr/Heyecanli-damat-internette-rekor-kirdi_1_45539.htm?auto=1

Bu site'de gorulen Dallama'nin aslinda gercek dallama oldugu konusunda bir fikir ayriligi olustu.

Bakalim ulema nasil bir karara varacak, bekleyip gorecegiz..:)

Cezve
18-11-2010, 13:54
Gecen gun yazdigimiz Sosyal Yazi vardiya,

Orada Dallama'nin tanimi uzerinde karar kilindi.

"Normal Lama'nin kaldirima tukureni.. " en uygun tanim olarak gorulmekle beraber,

http://video.milliyet.com.tr/Heyecanli-damat-internette-rekor-kirdi_1_45539.htm?auto=1

Bu site'de gorulen Dallama'nin aslinda gercek dallama oldugu konusunda bir fikir ayriligi olustu.

Bakalim ulema nasil bir karara varacak, bekleyip gorecegiz..:)

En sağlam tanım: 'Burnunu olmadık işe sokup,bir de o işi çözülemeyecek kadar bulandıran.' olmalı.Arkadaşlarımdan buna sayısız örnek verebilirim. :D Her neyse.Size mutlu bayramlar.

Cezve
18-11-2010, 14:03
Ayrıca yazmışken başka bir probleme de,devlet kurumlarının verimli çalışmasına da burada deyineyim.

Şimdi ben nickle yazdığım için,İl ismi hatta okul ismi vereceğim.İl Konya.Olay şu.İl merkezinde MEB kadrolarında 80 kadar atıl/norm kadro fazlası sınıf öğretmeni var.Ama ilçenin kasabasında (Yunak/Sülüklü) 3 tane sınıf öğretmenine ihtiyaç var.Beklenen,merkezden buralara öğretmen gönderilmesi değil mi?Geçici görevle de olsa...Ama hadi erkekseniz,yerini değiştirin bu merkezdeki arkadaşların.

Şİmdi Yunak/Sülüklü personel alacak.6 Aralıkta...Sınıf öğretmeni var mı?Yok...Ama bir Türkçe ve bir tanede Sosyal Bilgiler öğretmeni veriyorlar.Yani birbirinin yan alan yapmış branşlar.Sayısal cı var mı?Yok.

Niye böyle?Ücretliler var yerlerine de ondan.2 yıllık muhasebe,yerel yönetimler mezunu falan.Ama olsun.Ellerinden geleni yapacaklardır de mi?750 lira ve ayda 16 günlük ssk karşılığında çalıştır.Köle eğitim işçisi.

NE OLUYORUZ?

Bakkal yönetir gibi devlet yönetenler yüzünden,sadece oyalanıyoruz ve birbirimizi oyalıyoruz.

Cezve
18-11-2010, 14:05
Ayrıca yazmışken başka bir probleme de,devlet kurumlarının verimli çalışmasına da burada deyineyim.

Şimdi ben nickle yazdığım için,İl ismi hatta okul ismi vereceğim.İl Konya.Olay şu.İl merkezinde MEB kadrolarında 80 kadar atıl/norm kadro fazlası sınıf öğretmeni var.Ama ilçenin kasabasında (Yunak/Sülüklü) 3 tane sınıf öğretmenine ihtiyaç var.Beklenen,merkezden buralara öğretmen gönderilmesi değil mi?Geçici görevle de olsa...Ama hadi erkekseniz,yerini değiştirin bu merkezdeki arkadaşların.

Şİmdi Yunak/Sülüklü personel alacak.6 Aralıkta...Sınıf öğretmeni var mı?Yok...Ama bir Türkçe ve bir tanede Sosyal Bilgiler öğretmeni veriyorlar.Yani birbirinin yan alan yapmış branşlar.Sayısal cı var mı?Yok.

Niye böyle?Ücretliler var yerlerine de ondan.2 yıllık muhasebe,yerel yönetimler mezunu falan.Ama olsun.Ellerinden geleni yapacaklardır de mi?750 lira ve ayda 16 günlük ssk karşılığında çalıştır.Köle eğitim işçisi.

NE OLUYORUZ?

Bakkal yönetir gibi devlet yönetenler yüzünden,sadece oyalanıyoruz ve birbirimizi oyalıyoruz.

BİMER'e de yazacamda,devlet memuruyum,korkuyom sonuçlarından.Rezil olduk bu tür uygulamalar yüzünden.

trusty
20-11-2010, 10:01
Aile korku içinde. Toprak Ailesi’nin kan dökeceğinden emin. Şimdi cezaevinde olan İhsan Doğu için gözyaşı döküyorlar. “Biz mutlu, huzurlu bir aileydik. Topraklar’ın bizim gibi huzurlu, düzgün hayatı yoktu” diyorlar.

Oğlu Halil İbrahim, babasının canavar değil mağdur olduğunu söylüyor, şunları anlatıyor: “Babamız, çocukları için kendisini feda etti. Onları öldürdü ama babamız da yaşarken öldü. Dindardı. Hac parası biriktirebilmek için iki inek aldı. Arkamızdan şeytan hep gülmüş meğer. Psikolojisi bozulunca hayvanları çocuklarına devretti. Gözü işi gücü görmez oldu. Köşesine çekildi.

Oysa 50 yıllık komşuyduk

Babamız, Şeker Fabrikası’nda pancar ekim söküm çavuşuydu. Toprak Ailesi de pancar yetiştirirdi. Babam fabrikaya ürün tesliminde onlara hep yardımcı oldu. Yusuf Toprak (62), esrar ticareti yapıyordu. Kanunsuz işlerinden dolayı karısı Fatma Gıcır’la boşanmıştı. Eşinin yokluğunu aratmamak için fabrikayla ilgili evrakları evine götürüp imzalatırdı. 50 yıllık komşuyduk. Akrabadan öte yakındık.

Yusuf Toprak, 40 yıl önce damadımız Abdullah Uluskan’ın dedesi Mehmet Emin Çalık’ı öldürmüştü, kanlılardı. Düğünümüze, damat tarafı karşı çıktığı halde Toprak Ailesi’ni davet ettik. Babamız, “Kızım Hatice’yi böyle kabul edin. En iyi komşumuz onlar. Kardeş gibiyiz. Düğünümüze gelecekler” dedi. Şimdi hasım olduk. Yusuf Toprak’ın ağabeyi Abdullah Toprak ve oğlu Hasan Toprak, 1999’da tarım ilacından zehirlenerek öldükten sonra Toprak Ailesi’nde Ziya Akın’ın sözü geçmeye başladı. Yusuf Toprak’la Ziya Akın, kayınbiraderdi. Evleri yan yanaydı.

Husumeti Ziya Akın başlattı

Ne zaman Ziya Akın kızının evine gidip gelmeye başladı, komşuluk ilişkimiz bozuldu. Onları üzerimize kışkırttı. Ziya köyde herkesle küstü. Komşularıyla kan davası vardı. 2008’de Topraklar’ın koyun köpeği zehirlendi. Babamızın üstüne atıldı. Yusuf Toprak babamıza pusu kurdu. Başından ve gözünden vurdu. Nörolojik tedavi görecekti, saçmalar yüzünden tomografi cihazına giremedi. Doktorların çıkaramadığı saçmalar, sağlığına zarar veriyordu. Beyninin içinin, işlek cadde gibi gürültülü olduğunu söylüyordu. Sağ gözü görmüyordu, psikolojik tedaviye başladı. Kendisini vuran komşusuna bir şey yapmadı. “Allah’ın huzuruna katil olarak varmamayım. Allah’ım bana yardım et” dedi.

‘Soyumuzu kurutacaktı’

TOPRAK Ailesi’nin hayatta kalan tek çocuğu Mehmet Emin ile son cinayette öldürülen Ziya Akın’ın oğlu Orhan, İhsan Doğu’nun, “Kızımın evinin duvarına işediler, cinsel organlarını gösterdiler” sözlerini yalanladılar. Mehmet Emin Toprak, “O soyumuzu kurutacaktı. Katil bu olayı bir yıl planlamış. Biz bu olayı kan davasına dönüştürmeyeceğiz. Adalete güveniyoruz. Mahkemenin sonucunu bekleyeceğiz” diye konuştu. Öldürülen Ziya Akın’ın oğlu Orhan Akın da, “İhsan Doğu, babamı da korkaklar gibi arkasından vurdu” dedi.

Topraklar’ın diğer adı belâ

TOPRAK Ailesi’nin suç kaydı hayli kabarık. Yusuf Toprak, cinayet, uyuşturucu kullanıp satmaktan sabıkalı. İşsiz üç oğluna, köyde “bela” deniyor. İkizlerinden Mehmet Emin köy meydanında şarjör boşalttığı halde kimse karakola haber vermedi. Damadı Hasan Hüseyin Böğüt, İhsan Doğu’nun kayınbiraderi Ahmet Bayın’ı darp ettiğinde yine kimse “görmedi.”

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/16331725.asp?gid=373

trusty
22-11-2010, 23:24
‘Paralarınızı çekin, bankaları çökertin!’önerisini ortaya attı.

Gazete Cantona’ya, yoksullar için ev kampanyaları yapan Abbé Pierre Vakfı’ndaki çalışmalarını soruyor, sohbet Fransa’daki eylemlere bağlanıyor. Cantona, ‘devrim yolunda’ yapılması gerekeni şöyle anlatıyor: “Bunca yoksulluk varken mutlu olabileceğimizi sanmıyorum.

Ama yapacak birşeyler var. Bugünlerde sokaklarda olmak ne anlama geliyor? Protesto etmek mi? Kendinizi kandırmayın.

Bu işe yaramaz. Devrimi başlatmak için ellerimize silah almıyoruz, bugünlerde devrim yapmak gerçekten kolay.

Sistem bankaların gücü üzerine kurulu, bankaların çökertilmesi gerekir.”

Ünlü futbolcu gösteri yapan üç milyon insanın paralarını bankalardan çekmeleri halinde, sistemin çökeceğini söylüyor: “Üç milyon, 10 milyon insan... Ve bankalar çöker, gerçek bir tehdit de yok.

Bu gerçek devrim. Zor değil, sokaklara çıkmak ve otomobilinizle kilometrelerce yol gitmek yerine yakınınızdaki bankaya gidin, paranızı çekin. Çok sayıda insan bunu yaparsa sistem çöker. Silahsız, kansız...” Mülakatın yer aldığı video YouTube’da popüler kayıtlardan biri oldu bile. (Radikal)

http://haber.gazetevatan.com/paralarinizi-cekin-bankalari-cokertin/342048/2/Ekonomi
--------------------------

Yakinda AB ulkeleri, " Paralarinizi bankalardan cekin..!" anlaminda yazilari yasaklayabilir.

Hatta bunu muktesabat denilen sartlar icinde de sokabilir.

Tum siyasilerin, halkin parasi ile devletten gecinen asalaklarin, bolusumde adaleti bozan cakallarin tumu Bankalar duzeninden nemalanir.

Beyin ozurlu olanlar da, aman hesabimda para gorunsun, belki kredim artar diye dusunur. Cunku bankalar,kara listelerle, ve bu kara listeleri inanilmaz hizda kendi aralarinda bir ag gibi kurarak,kredibil olmayi bile bir deger haline getirirler.

Bu bos deger pesinde olan saflar da, tutar parasini bankada, daha fazla insani vursunlar diye.

Gercekten, yurumek, bagirmak, pankart asmak, alkislamak gibi protesto yontemleri, bu kan iciciler icin sadece kozmatiktir.

Eger gunumuz insanligi, bizleri, kendi paramizla bogup, intihar asamasina getiren bu orgutlenmis lobicilik ustasi, haracci kartellere anlamli bir cevap vermek isterlerse, tum parasini bankalardan cekmeli.

Ucuk gibi gorunsede,muazzam etkili bir yontem bu.

Insallah gerceklesir.

Bizim koyun surusu yapamaz boyle bir eylem, ama avrupali yaparsa, onun pesinden gider,genlerine islemis asagilik kompleksi yuzunden.

Tarihin her doneminde oldugu gibi.

trusty
28-11-2010, 23:08
Bizim ülkemizde de bu tür askeri darbeler yapıldı mı?

Ne yazık ki ‘soğuk savaş' döneminde ülkemiz için geçerli olmayan komünizm tehlikesi ve gereğinden fazla abartılan Sovyetler Birliği tehdidi gerekçe yaratılarak ABD'nin teşvik ve desteği ile askeri darbeler yapılmış ve Türk Silahlı Kuvvetleri kullanılmıştır.

Soğuk savaştan sonra ne değişti? Emperyalizmin soğuk savaş sonrası ülkemiz ve bulunduğumuz bölge için biçtiği elbiseyi, geçmişin tecrübesi ve kullanılmışlığın deneyimi ile Türk Silahlı Kuvvetleri giymek istemedi.

Bu nedenle itibarsızlaştırma ve etkinliğini sona erdirme operasyonu başlatıldı.

Bunun da amacı TSK'nın Cumhuriyet'in kırmızı çizgilerine sahibiyet konusundaki etkinliğini sona erdirebilmekti.

Operasyonların arkasındaki ilk tetiğe basıcı, planlayıcı güç dış dinamikler olmasına rağmen, nihai icracılar bizim kardeşlerimizdir.

Aralarında satılmışlar, çıkarcılar, geçmişte travma geçirenler, rövanşistler ve ihanet şebekeleri olmasına rağmen bir çoğu da ülkenin çıkarını o yönde gördüğü için kandırılmış vatanseverlerdir.”

Emekli Tuğamiral Türker Ertürk, “Ülkemizdeki devrimin veya darbenin renkli bir adı var mı? Niye bu kadar uzun sürdü?” diye sorduktan sonra şu yanıtı yazdı:

“Bilmiyorum planlayıcıları bir ad koymuş mudur ama; ‘Gülsuyu’ olabilir. Niye mi uzun sürdü? Türkiye, Gürcistan ve Ukrayna değil.

Tarihi, geçmişi, deneyimleri, birikimleri, nüfusu, büyüklüğü ve bugüne kadar yıpratılmasına, aşağılanmasına, moralinin kısmen bozulmasına rağmen, kuruluş felsefesine yürekten bağlı kurumları ve örgütlü olmasa da bazen birbiriyle çatışsa da hala kahramanca direnen iyi eğitimli ve öğretimli yurttaş kitlesi olmasıdır.”

http://haber.gazetevatan.com/turkiyedeki-devrimin-adi--gulsuyu-devrimi-olabilir/343207/1/Gundem
----------------------------

Goruyormusunuz TSK kandirilmis...(!)

12 Mart'ta, 12 Eylul'de, 28 Subat'ta hep kandirildi bunlar.

Kandirilmis birileri, kendi vatandasina karsi copu, dipcigi bu kadar can siperane kullanabilirmi ??

Rövanşist diyor amiral Anarşist der gibi.Bunlar 1402'likler olmali.

Secimle gelmis bir vekile " yagli kaziga oturturum " diyebilecek kadar arsizlasanlar http://haber.gazetevatan.com/Haber/336156/1/Gundem.

Hep kullanildilar bunlar.

Simdi koro halinde hukukcu kesildiler, hukukun ustunlugu ilkesi dillerinden dusmuyor.

Dunyada esi benzeri olmayan Askeri Yuksek Idare Mahkemesi'ni savunuyorlar.

Insan, ister istemez merak ediyor, kulaklarina cop sokulan onbinler iskence gorurken, nerdeydiniz ?

Hukuk simdimi akliniza geldi.

Atalarimiz bosuna dememis, " Dinsizin hakkindan imansiz gelir" diye..

trusty
29-11-2010, 11:18
Koğuşa bir alev topu atıldı. Kaçışırken yumuşak bir şeye bastım. Gülseren ve Şennur’un derileri dökülüyordu.

Düşündükçe ruhumda tersine işleyen uçurumlar açan, hayal etmeye çalıştıkça en kanlı şiddet filmlerini bile karartacak olan Bayrampaşa faciası işte bu sözlerle anlaşılabilir ancak.

“İnsanın damla damla derisini döken” o baskın. Çaresizliğin üzerine dökülen şiddet.

Şiddete mahkum bir masum!

Ama acı bu kadardan ibaret değildir.

Daha da köklüdür. İçeridedir.

Hacer’i yakan pervasızlık, ölçüsüzlük, vurdumduymazlık çok daha derindedir.

Ve en beteri. Hâlâ gözlerimizin önünde sürmektedir...

Nasıl mı?

Mevcut yasaya göre cezaevlerinin dış güvenliği jandarma tarafından sağlanmaktadır.

Ve gerektiğinde müdahale jandarma tarafından yapılıyor.

Şimdi dikkat.

Bayrampaşa faciasına neden olan jandarma timi nereden getirtiliyor.

Elazığ Jandarma Komando Özel Harekat Bölüğü’nden.

O birlik Elazığ şehrinde trafik polisliği yapmıyordu elbette. Dağlardaydı. Ve çatışmalarda kan döküyordu. Ölüme ayarlı bir görev yapıyordu. Öldürüyordu yani.

Savaştan geliyordu Bayrampaşa’ya.

İşte dağlardan, ölümden, gelen o kanlı psikolojideki askeri soktular Bayrampaşa’ya...

Facianın temelinde bu “ölüm birliği”nin oraya sokulması vardır.

Çılgınlık, şiddet ve dehşet buradadır işte.

Sistemin derisinin döküldüğü yer tam burasıdır.

VE ŞİMDİ YİNE DİKKAT!

Elazığ’dan ölüm birliğinin sevk edilmesi gösteriyor ki;

Savunmasız mahkumların yakıldığı Bayrampaşa olayı; emir komuta zinciri içinde yapılmış bir katliamdır.

Şimdi gelelim bugüne kadar uzanan köklerine.

Bayrampaşa acı bir ders oluyor. Ve bu faciadan yıllar sonra göreve gelen Hükümet bir kanun tasarısı hazırlıyor. AB standartlarına göre hazırlanan bu tasarı, cezaevlerindeki güvenliği jandarmadan alıyor. Ve tasarı 14 Aralık 2007’de Meclis’e sunuluyor.

Şimdi durum nedir biliyor musunuz?

2011 yılına geliyoruz. Ama tasarı hâlâ Meclis’ten geçmiyor.

Jandarma cezaevlerinin kapısında, tasarı da Meclis’te bekliyor.

Yani Bayrampaşa dersi Meclis’te kalıyor.

Peki tasarıyı Meclis’e kim sunuyor?

O zamanki Adalet Bakanı..

O kim?

Şimdiki Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin...

Yani TBMM başkanı kendi yasasını bile Meclis’ten 3 yılda geçiremiyor.

Peki ya şimdi benzeri bir olay yaşanırsa.

“İçeride düşman var” diye oraya sokulan jandarma erlerini bakalım kim suçlayacak?

3 yıldır yasayı çıkartamayan Meclis mi?

Hükümet mi? Muhalefet mi?

Yoksa her şeyi unutan biz gündelik medya mı?

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/16400970.asp?yazarid=174&gid=61&hid=16401069

trusty
17-12-2010, 12:43
Merkez Bankası gösterge faizi yüzde 7.0’den 6.5’e indirdi. Ne için bunu yaptı?

Sıcak para girişini frenlemek, dolar fiyatını 1.50 TL’nin üzerine çıkarmak için yaptı.

Sadece faizin yarın puan indirilmesi sonucu sıcak para girişi frenlenemez. Çünkü döviz getirerek net yüzde 7-8 döviz faizi alanların faizindeki 0.5 puanlık azalma, faizin cazibesini yok etmez. Faizi indirebiliyor muyuz yüzde 3, yüzde 4’e... İşte o zaman sıcak para girişini frenler. Ama Türkiye’de faizin (şimdilik) o kadar aşağıya çekilmesine imkân yok.

Gelelim faiz indiriminin kuyruğuna takılacak olan bankaların kanuni karşılık oranlarını yükseltme arayışına.

Kanuni karşılık oranı artırılınca (1) Bankalar topladıkları 100 lira mevduatın daha çok payını Merkez Bankası’na devretmek mecburiyetinde kalır. Böylece kredi olarak kullanabilecekleri imkânları daralır. (2) Müşteriden topladıkları 100 liranın tamamı için faiz öderken, Merkez Bankası’na bu paranın bir bölümünü faiz almadan yatırdıkları için, kaynağın maliyeti artar.

Merkez Bankası kanuni karşılık oranını neden artırıyor? Kredi genişlemesinin sınırlandırılması isteniyor. Böylece tüketimdeki artış durdurulacak. İnsanlar daha az tüketince, daha az ithalat yapılacak. Dış ticaret açığı küçülecek. Dış ticaret açığı küçülünce de cari açıkta (döviz açığında) büyüme engellenecek.

Sadece kanuni karşılık oranlarının yükseltilmesi tüketimi sınırlamada etkili olamaz. Bankaların kârlılığını biraz azaltır. Kredi faizini biraz artırır. O kadar.

Bütün bunlardan sonra dolar fiyatı 1.50 TL’nin üzerine çıkar mı? Dolar fiyatını ucuzlatan, sermaye hareketleri ile ihtiyaçtan fazla döviz girişidir.

2010 yılının ocak-ekim döneminde dış ticaret açığımız 55.1 milyar idi. Bu büyük açığın etkisinde cari açık (döviz açığı) 35.7 milyar dolar olarak gerçekleşti. Bu döviz açığını kapatmak için bizim sermaye hareketi ile ülkemize en az sıcak para-soğuk para bu kadar dövizin girmesi gerekiyordu. Fakat buna karşı sadece 4.5 milyar doları soğuk para olmak üzere 46.5 milyar dolar döviz girişi oldu. Çıkarınız bundan 35.7 milyar dolarlık döviz açığını.

Kalan 10.8 milyar dolar piyasada kaldı. Bu fazlalık dolar fiyatını ucuzlattı. Ucuzlatıyor.

Sonuç: Sıcak paranın azı yarar (çünkü şimdiki yapıda mahkûmuz) çoğu zarar... Bütün mesele çoğunun nasıl frenleneceğinde.

Dolar fiyatı ne olur? Açık rakamından fazla giriş sürdükçe dolar fiyatı 1.50’lerde dolanır. Fazlalık eksiye döner ise dolar fiyatı yükselmeye başlar.



GÜNGÖR URAS / MİLLİYET

trusty
17-01-2011, 17:19
Sn.Başbakan, Taraf Genel Yayın Yönetmeni tarafından kaleme alınan 'Erdoğan ve Kof Kabadayılık' başlıklı köşe yazısı için 50 bin TL'lik dava açtı ve Ahmet Altan için suç duyurusunda bulundu.

http://haber.gazetevatan.com/erdogandan-ahmet-altana-dava/353332/1/Gundem

Is'te o yazi;
---------------------------------
ERDOĞAN VE KOF KABADAYILIK

"İnsan, küçük kurnazlıklara kapılıp yanlış yollara saptığında sonunda işte böyle otobana ters yönden girmiş Temel’e döner.
Trafiğin en kalabalık saatinde otobana ters tarafından giren Temel radyoda bir anons duymuş.
– Bir deli otobana ters yönden girdi, bütün sürücüler dikkat etsin.
Temel, akın akın üstüne gelen binlerce arabaya bakıp söylenmiş.
– Hangi bir deli, binlerce deli ters yönde gidiyor.
Seçimlerde MHP’yi barajın altına iteceğim diye her gün biraz daha MHP’lileşen, tutuculaşan, yasakçılığa, heykel yıkmaya, dizi durdurmaya heveslenen, Sayıştay Kanunu için askerlerle gizli anlaşmalar yapan, Kürtlerin hakkını inkâr eden Başbakan Erdoğan, kendisini uyaran, yeniden ilerici, atılımcı, hakşinas, demokrat kişiliğine kavuşmasını isteyen herkesin “ters yöne” girdiğine inanıyor.
Ve onlarla polemik yapmak istiyor.


MHP’lileşmeyi aklı başında, tutarlı bir biçimde savunamayacağı, “kardeşim benim kendi iktidar hesaplarım, kişisel geleceğimle ilgili planlarım var” diye açıkça da söyleyemeyeceği için her cümlesinde kendisiyle çelişiyor.
Devletten para tırtıklamak isteyen medyayla kavga etmeye alıştığı için öyle aklına her geleni söyleyerek polemik yapabileceğini sanıyor.
Kendi kişisel hesabı olan adam, kişisel hesabı olmayan adamlarla polemik yapamaz, yapmaya kalktığında da yüzüne gözüne bulaştırır.
Sen lafa, “örf ve âdetlerimizden, manevi değerlerimizden” gireceksin sonra ilk sıkıştığın yerde kavgaya “baba”yı, “aile”yi karıştıracaksın.
Bu mu senin manevi değerlerin?


Bırak bizim örfümüzü, geleneğimizi, manevi değerlerimizi, Mafya’da bile yoktur kavgaya aileyi karıştırmak.
Başbakan gibi kavga etmek istiyorsan başbakana yakışır bir olgunlukla, delikanlı gibi kavga etmek istiyorsan delikanlıya yakışan bir raconla kavga edeceksin.

Kendi ailene saygısızlık edildiğinde televizyonlarda yakınacaksın sonra kendinden menkul “estetik bilirkişiliğini” haklı gösterebilmek için kavga ettiğin adamın “babasını”, “ailesini” işe karıştıracaksın.

Bu mu senin adamlığın, bu mu senin delikanlılığın?


Kavgaya girmek istiyorsan, kavga ettiğin adam kadar dürüst olacaksın, samimi olacaksın.

Sen, “estetik” değerlere çok hürmetkâr olduğun için o heykeli “ucube” ilan edip yıkılmasını istedin, öyle mi?

Nerede “estetik” olmayan bir heykel, nerede estetik olmayan bir yapı görsen karşı çıkarsın, demek ki.

Samimi bir adamsan, dürüst bir adamsan, tutarlı bir adamsan öyle yapman gerekir.

Sen bu ülkenin her meydanına dikilen Atatürk heykelini, her mahallesine yapılan camiyi estetik değerlere uygun mu buluyorsun?
Bu ülkedeki bütün camiler dinin görkemine yakışır camiler mi?

Sen bugüne dek bir tek Atatürk heykelini, bir tek camiyi “estetik” değerleri nedeniyle eleştirip yıkılmasını isteyebildin mi?

Senin cesaretin, senin yüreğin bir Atatürk heykeline “estetik olmadığı” için karşı çıkmaya yeter mi?

Bu ülkedeki bütün heykeller güzel de bir tek o sahipsiz heykeltıraşın yaptığı heykel mi çirkin?

Gücün ona yetiyor, onu yıkıyorsun, hiç utanmadan sahipsiz bir sanatçının üstünden paye toplamaya çalışıyorsun.

Güçsüze babalanmak kolay.

Ama kabadayılık öyle olmuyor, delikanlılık öyle olmuyor.

Yiğit adam, önce güçlüye kafa tutar.

Sen Yunan Başbakanı’yla görüşürken Yunan Adaları üstünde uçak uçurup bütün ilişkileri ve barış ümitlerini perişan eden orduya karşı niye ağzını açamadın?

Çok mu “estetikti” yaptıkları?

Niye Sayıştay Yasası çıkarılırken orduyla gizlice anlaşıp, halkın paralarının nerelere harcandığını halktan sakladın?

Niye halkının emanetine hıyanet ettin?

Çünkü seçim yaklaşıyor, sen MHP’lileşerek MHP’den oy tırtıklamayı, orduyla iyi geçinmeyi, “ezenlerin” yanında saf tutup “ezen biri olmanın” rantını yemeyi istiyorsun bu seçimde.

İnsanlar seni dürüstsün, cesursun, hakşinassın diye sevdiler, AKP’yi Türkiye’yi daha özgür, daha ileri bir ülke yapacak diye desteklediler.

Şimdi sen o AKP’yi MHP’nin sularına sürükleyip, orduyla anlaşıp, generallerin paralarını halkından saklayıp, sana inananları kandırmaya uğraşıyor, bunu saklayabilmek içinde heykelle, diziyle, “Sarıkamış şehitleri” edebiyatıyla göz boyamaya çabalıyorsun.

Bu halkı herkes kandırdı bir de sen kandır.

Bakalım ordunun karşısında sus pus kesilen, heykeltıraşlara karşı coşan kof kabadayılığınla ne kadar kandıracaksın.

Biz senin eski yiğitliğini ve dürüstlüğünü özleyeceğiz.

Ama hiç unutma, gittikçe “ezilenlerden” uzaklaşan bu politikanla, gün gelecek sen de kendini özleyeceksin."
----------------------------
Konu mahkemeye intikal ettigi icin bize yorum yapmak yakismaz.

Ancak, bu yazinin, "Niye Sayıştay Yasası çıkarılırken orduyla gizlice anlaşıp, halkın paralarının nerelere harcandığını halktan sakladın?" cumlesi cok manidar.

Bu konu yakinda cok gundeme gelecek gibi geliyor..

trusty
15-03-2011, 00:00
Indigo Cocuklar..

Son gunlerde okudugum bir kaynakta, 1994'ten sonra dogan cocuklarin Indigo Cocuklar oldugu iddialari var.

Bu cocuklarin ozellikleri, bir onceki yasamlarini hatirliyor olmalari.

Bu iddia ABD'de bir suredir ciddi sekilde arastiriliyor.

-----------------------------

Indigo children is a pseudoscientific[1] label given to children who are claimed to possess special, unusual and/or supernatural traits or abilities.

The idea is based on New Age concepts developed in the 1970s by Nancy Ann Tappe. The concept of indigo children gained popular interest with the publication of a series of books in the late 1990s and the release of several films in the following decade.

A variety of books, conferences and related materials have been created surrounding belief in the idea of indigo children and their nature and abilities. These beliefs range from their being the next stage in human evolution or possessing paranormal abilities such as telepathy to the belief that they are simply more empathic and creative than their peers.

Although there are no scientific studies to give credibility to the existence of any indigo children, or their traits, the phenomenon appeals to some parents whose children have been diagnosed with learning disabilities and parents seeking to believe that their children are special.

This is viewed by skeptics as a way for parents to avoid proper (and generally pharmaceutical) pediatric treatment or a psychiatric diagnosis which implies imperfection.

The list of traits used to describe the children has also been criticized for being vague enough to be applied to almost anyone, a form of the Forer effect.

http://en.wikipedia.org/wiki/Indigo_children




--------------------------------------------

trusty
26-03-2011, 16:24
Men dakka dukka..

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/17355331.asp

Okumak lazim...

trusty
15-04-2011, 08:04
Sn.Vali,

Bu polisleri bulmak icin cok ugrastinmi ?

Egitim verirken, bir insan yasaminin, bir arac'tan cok daha onemli oldugunu ogretmen lazim.

Hele o bir insan, milyonlarin kalbinde taht kuran bir SANATCI ise...

Secimlere iki ay var, benim bildigim Sn.Basbakan bunun hesabini sorar, sorarki allah yaratti demez, haberiniz olsun...

------------------------------------------------------

Trafik polisi itti, 5 dakika sonra kalbi durdu!..

Trafik polisiyle tartışan Peker Açıkalın, kalp krizi geçirdi. Açıkalın elektroşokla hayata döndürülürken, olaya tanık olan okul müdürü “Polisler anlayışla davranmadı, olayda büyük ihmal var” dedi. Mucize eseri hayata dönen Açıkalın’ın durumu ciddi...

Tiyatro ve sinema sanatçısı Peker Açıkalın bir trafik polisiyle tartışması sonucu kalp krizi geçirdi. Elektroşokla hayata döndürülen Açıkalın’ın sağlık durumu ciddiyetini koruyor.

Olaya şahit olan Özel Modafen İlköğretim okulu müdürü Mehmet Durak VATAN’a konuştu:

“Peker Bey 4. sınıfta okuyan kızı Şeker’le yarın (bugün) Fransa’ya okul gezisine gidecekti. Bununla ilgili bilgi almak için okula geldi. Kızı Şeker gezi var diye okula gelmemişti. Okulun bahçesinde Peker Bey’le sohbet ediyorduk. Milletvekili adaylığından, okul gezisinin detaylarına kadar her şeyi konuşuyorduk. Tam o sırada bir trafik polisinin okulun kapısının önünde duran bir velinin aracını çekmek için işlem başlattığını duyduk. Peker Bey hemen koşarak dışarıya çıktı ve orta boylu, 28 yaşlarında olan trafik polisinin yanına gitti. Biz de onların yanına doğru yöneldik.”

‘Eliyle itti, bayıldı’

“Polisin Peker Bey’e ‘Artislik yapma’ gibi sözler söylediğini duydum. Bir bağrış çağrış oldu ve kısa süre sonra o polisin Peker Bey’i eliyle ittiğini gördüm. Peker Bey eliyle kalbini tutarak okulun bahçesine doğru koştu ve ‘Mehmet Amca ben kötüyüm, hemen ambulans çağırın’ dedikten sonra yere yığıldı. Bu onun oradaki son sözleriydi, sonra bayıldı. Onun kalp rahatsızlığını bildiğim için hemen mesleği eczacılık olan bir veliyi çağırdım. Peker Bey’i hemen yere yatırdı. Bu sırada iki tane çekici arabası gelmişti, okul yolunda bir trafik oluştu. Polisin yanına gittim; “Oğlum hemen ambulans çağırın, rica ediyorum adam içeride ölüyor, bak sonra çok üzülürsün, trafiği aç” dedim. O da bana “Şurada amirim duruyor onunla konuşun, iş hallolur” dedi. Gösterdiği sivil giyimli kişinin yanına gittim “Amirim içeride adam ölüyor” deyince o da bana “Ben amir falan değilim” diye karşılık verdi.

“Polise yalvardık”

O polis bir de asayişe haber vermiş, burada ‘karışılık var’ diye. Ambulansı bizim sekreter çağırdı ama çekici yüzünden yola giremedi. Herkes, yaşlı başlı insanlar o polise yalvardık “Ne olur çekiciyi şuradan al da yola ambulans girsin” diye. Ama o arabayı çekmeye devam ediyordu. Polise “Oğlum ben tecrübeliyim yapma adama bir şey olursa başına bela alırsın” dedim. Adını, soyadını, numarasını soruyorum bana ‘Trafik polisiyim’ diye cevap veriyordu. Eczacı hanım Peker Bey’in nabzının çok yavaş attığını söyleyip ‘adam gidiyor’ deyince Peker Bey’i benim özel arabama karga tulumba bindirdik. Ben 65 yaşındayım ilk kez bir insanı (Peker Açıkalın) o halde gördüm. Çok kötüydü.”

http://www18.gazetevatan.com/fotogaleri/resim.asp?kat=18743

Halil64
15-04-2011, 08:13
Adam can çekişirken de böyle yapılmazki ! :(

Maltioglu
21-04-2011, 11:11
neler oluyor bize ?

Maltioglu
21-04-2011, 11:22
neler olmuyor ki ..
1994 te Sultanbeyli de aşiret olarak 250 dönüm yer kapattıklarını ve bunun nasıl yapıldığını anlatan kişi bugün adaletli bir partiden 1. sıra milletvekil adayı.Haberlere bakarsak devletin haksız olarak işgal edilen arazilerini seçim sonunda çıkaracakları 2 B kanunu ile işgalcilere dağıtılacağı nerdeyse partilerin hepsi tarafından beyan ediliyor. Ben vatandaş olarak işgalcilerin işgal ettiği arazilerin ellerinden alınması ve hazine adına tekrar tescil edilmesini beklerdim.Cumhuriyetçisi, miliyetçisi,mukaddesatçısı,adaletçisi,demokratı hepsi birlik olmuş aynı şeyi söylüyor seçim öncesi,
yiyin beyler, götürün malı yeterki oyunuzu bana verin ,ben sizlere özel kanun çıkaracağım.

Maltioglu
21-04-2011, 16:06
demokratik hak kullananlar bankaya molotofkokteyl atmış ; Bankadaki hamile bayan...
Ben bu insanlarla aynı bayrağa saygı duyamam,aynı toprağa yüz süremem, bunlar Türkiye Cumhuriyeti nin düşmanı, eğer bunlar müslümansa ben bunlarla aynı camiye girmem, aynı mezarlığa gömülmem.
Baba; sakınan,koruyan,himaye edendir- ancak baba eğitir ,öğretir,yetiştirir vatandaşını vatanperver olarak büyütür.Baba çocuğunun suç işlemesine, devletine karşı gelmesine imkan vermez,devlete,vatandaşına saygılı olmayı öğretir bir baba.
Bu çocuklar demokratik hak aramıyor.Biz o..nun-bu..nun çocuğuyuz diye ortaya çıkmışlar,tutuklandıklarında da ne aydınlar çıkıyor bu çocuklara bu ceza verilir mi diye.
Bu millet her türlü rezlliğe alıştı yeter Tayyip bey artık kendine gel

trusty
24-04-2011, 05:59
Doktorların çığlığı...

Süleyman DEMİRKAN 24 Nisan 2011.

Üç doktorun ölümüyle sarsılan Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden “Yardıma ihtiyacımız var çığlığı” yükseldi.

İlaç kullanarak yaşanan ölümleri, “yardım çığlığı” olarak nitelendiren doktorlarin ölüm yaşı ortalamasının düşük, boşanma oranlarının yüksek olduğunu söylediler. Doktorlar mesai arkadaşlarının ölümünün ardından yaşadıklarını şöyle anlattı:

EMNİYET mensupları, bunalıma girdiklerinde nasıl beylik silahlarıyla intihar ediyorsa, bizim beylik silahımız da ilaçlarımız.

Bunalımlı zamanlarda diyoruz. Genelde bu ilaçların kullanımının yaygınlığını ortaya koymak çok güç. Çünkü bu ilacı kullananları dışarıdan hasta olarak başvurduğunda tanımak daha kolay ama kendi içimizdekini anlamak zor.

İlaç anestezik bir ilaç, ameliyat öncesi hastayı uyutmak amacıyla kullanılır. İllegal bir ilaç değil, Uyumakla, içinde bulunduğunuz durumdan hemen kurtulup, sorunu öteleyebilirsiniz. Öteleyebilmek bile sonrasında, en azından keyif verici bir durum oluşturabilir.

Alkol de bilinç düzeyi yüksek insanlar tarafından kullanılıyor. Alkole bir birayla başlanıyor, zincir, büyük rakıya kadar gidebiliyor. Bu da öyle. Az bir dozla başlayan, daha sonra, o doz kesmediği için artıyor.

Aynı etkiyi yarattığını düşünüyorsunuz ama artık ölümcül doza yakınsınızdır. O an aynı dozu vurduğunuzda sizi öldürmeyebilir ama başka metobolizmal nedenlerle ölümü getirebilir.

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/17623339.asp?gid=381

trusty
24-04-2011, 08:17
Sus ve soyun..!

2008’den bu yana gişede başarılı olan 100 Hollywood filmi arasında yapılan bir araştırma dev hasılatın formülünü çözdü. Çıkan sonuçlara göre kadınların az konuştuğu ve daha çok ten gösterdiği filmler kâr ediyor.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetayV3&ArticleID=1047170&Date=24.04.2011&CategoryID=138

trusty
24-04-2011, 08:26
Köpeğe havlamak ifade özgürlüğüne girermi ??

24.04.2011 ABD'NİN Ohio eyaletinde 25 yaşındaki Ryan James Stephens sarhoşken polis köpeğine havlayınca, eyalet kanunlarına göre ceza aldı.

Ancak daha sonra cezaya itiraz edip kanunun değişmesini talep eden Stephens, polis köpeğine havlamanın yasaklanmasının ifade özgürlüğüne darbe olduğunu iddia etti.

Olay 3 Nisan günü meydana geldi. Bir polis memuru, Stephens'ın havlayarak köpeği kızdırdığını fark etti. Yerel yasaya göre polis köpeğini kızdırmak yasak olduğu için Stephens'a ceza yazdı.

http://www.sabah.com.tr/Dunya/2011/04/24/kopege-havlamak-ifade-ozgurlugu-mu
---------------------------

Gidinin deyyusu, Sen de baska kopege havla..!

Ehi ehi...:)

Halil64
25-04-2011, 18:40
Sus ve soyun..!

2008’den bu yana gişede başarılı olan 100 Hollywood filmi arasında yapılan bir araştırma dev hasılatın formülünü çözdü. Çıkan sonuçlara göre kadınların az konuştuğu ve daha çok ten gösterdiği filmler kâr ediyor.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetayV3&ArticleID=1047170&Date=24.04.2011&CategoryID=138
Belli mi değil üstad :) en çok tutulan filmlerde genellikle birkaç açık sahne oluyor.
Açık derken tv'lerde yayınlanamayacak kadar açık yani...

trusty
06-05-2011, 06:30
Neden böyle olduk..

2.nci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru 1945 yılında Sovyetler Birliği lideri Stalin'in Türkiye'den Kars, Artvin ve Ardahan'ı istemesi üzerine, İnönü ABD'den askeri yardım istemişti.

Bu yardımı vermeye hazır olduğunu belirten ABD, karşılığında Türkiye'de serbest seçimlere dayanan "demokrasi" düzeninin yerleştirilmesini ve "5 yıllık kalkınma planları" ve "Köy Enstitüleri"leri gibi Sovyet sistemine benzer uygulamaların kaldırılmasını talep etmişti.

1946 yılında hükümetin yaklaşan seçimleri yitirme kaygısıyla CHP içinden muhalif milletvekillerinin başını çektiği örgütlü muhalefetin kampanyasıyla, (kız-erkek bir arada eğitimle islami aile değerlerinden uzak komünist gençler yetiştirildiği propagandalarıyla) müfredatında ve yapılanmasında kuruluş amaçlarından uzaklaşan değişiklikler yapıldı.

300 kadarı kadın olmak üzere toplam 15 binin üzerinde aydın köy öğretmeni mezunu veren bu okullar "işleyerek eğitim" ilkesinden uzaklaştırılıp, ezberci eğitimin hakim olduğu öğretmen okullarına dönüştürüldü ve nihayet 1954'te kapatıldılar.

Yerlerini bugün sayıları 500 ün üzerinde olan (çoğunlukla 1980 Evren darbesinden sonra açılan) imam-hatip okulları (1900 başlarındaki Medresetü-l Eyimmeti vel Hutaba) aldı..

İmam-hatip okullarının mezun sayısı ise şimdi 1,5 milyon civarındadır. Köy enstitü mezunlarının 100 katı !

http://www.dailymotion.com/video/x8wxu9_koy-enstituleri_news

trusty
25-05-2011, 19:48
Al sana hukuk..!

Danıştay 6. Daire Başkanı Habibe Ünal imzasıyla mahkemeye gönderilen ve davalı vekilinin tepki gösterdiği yazıda, şu ifadeler yer aldı:

“İlgili yazıdaki talebinizin rica olarak değil, arz olarak ifade edilmesi resmi yazışma kuralları gereği olduğundan bunda böyle mahkememizle yapılacak yazışmalarda gereken özenin gösterilmesi ve belirtilen şekilde yazılacak yazınıza ayrıca cevap verileceği hususunu rica ederim.”

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/17875580.asp?gid=381
--------------------------

Bir yargic digerine rica etmis, arz etmeliymis..

Vatandas bekliyor, kimin umurunda.

merlin
26-05-2011, 10:26
Al sana hukuk..!

Danıştay 6. Daire Başkanı Habibe Ünal imzasıyla mahkemeye gönderilen ve davalı vekilinin tepki gösterdiği yazıda, şu ifadeler yer aldı:

“İlgili yazıdaki talebinizin rica olarak değil, arz olarak ifade edilmesi resmi yazışma kuralları gereği olduğundan bunda böyle mahkememizle yapılacak yazışmalarda gereken özenin gösterilmesi ve belirtilen şekilde yazılacak yazınıza ayrıca cevap verileceği hususunu rica ederim.”

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/17875580.asp?gid=381
--------------------------

Bir yargic digerine rica etmis, arz etmeliymis..

Vatandas bekliyor, kimin umurunda.

Bir de buna bakalım efendim :D

12 Eylül’de tutuklanıp işkence sonucu akıl sağlığını yitiren Ankaralı eski bir avukat, eyleme destek verdiği için tutuklandı. “Cezai ehliyeti yok, neden tutukladnız” diyen avukatı hakimden “İçerde tedavi olsun diye...” yanıtını aldı.
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/17880056.asp?gid=381




Bir delinin cezai ehliyeti yoktur, deli adam öldürse 1 sene akıl hastanesine tıkılır.Hepsi bu.Ama eyleme katıldı mı içeri tıkılır .


Sayn Trusty size bir iki istatistik kabataslak.

Türkiye de açılan davaların %60 ı beraatle sonuçlanıyor.
Mahkumiyetle sonuçlanan dosyların %70 ini Yargıtay bozuyor.
Türk mahkemelerinin verdiği kararların %75 i Yargıtayca bozuluyor.

Yani, yerel mahkeme kararlarının isabet derecesi sıfır.
İngiltere'de açılan davaların %98 i mahkumiyetle sonuçlanıyor.
Mahkeme kararının temyiz makamınca bozulma oranı ise %10 lar seviyesinde. :D
Bunlar da bizdeki gibi basit hata değil, yorum farkından kaynaklanıyor.



Komedi burada başlıyor. İnsan Hakları Mahkemesine gidebilmeniz için Yargıtay yolunun da kesinleşmesi gerek. Ama bu da ilginç, insan hakları mahkemesinde görülen davalarda Türkiye sabıkalı ülke konumunda. Mahkeme defalarca çıldırma noktasına geldi :D
Ve Türkiye aşırı yüksek cezalar ödedi .
Düşünün, yerel mahkemede 3 hakim, Yargıtay'da 5 hakim, sonra genel kurulda 15 hakimin elinden geçen dosya...Ama o da hukuka aykırı ! :D



Ve çok ama çok komik. Senelerdir haklı olarak eleştirilen askeri mahkemelerin insan hakları mahkemesinde hukuka aykırı bulunma oranı çok çok düşük. Hatta neredeyse Avrupa Birliği ülkeleriyle eşdeğer seviyede düşük :he:

trusty
27-07-2011, 08:37
'Türk devletinin avukatlığını yaptığım için pişmanım'

26/07/2011 19:22


Yıllar boyu Strasbourg Mahkemeleri'nde Türkiye lehine davalara bakan eski anayasa hukukçusu Prof. Dr. Bakır Çağlar dün yaşama veda etti. Çağlar'ın anısına, 19 Temmuz 1999'da Neşe Düzel'in kendisi ile yaptığı röportajı yayınlıyoruz.

Sizin ilginç bir göreviniz vardı. Siz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde Türk devletinin avukatlığını yapıyordunuz.

Türk devletinin avukatlığını yapmadım ben. Türkiyelilerin avukatlığını yaptım. 'Türkiye'nin hükümeti insan haklarını ihlal etmez' gibi bir saplantım olmadı benim. Strasbourg'da görev yaptığım süre içinde insan hakları ihlalleri olduğuna inandığımda her zaman dostça bir çözüme gittim.

Bu göreve nasıl başlamıştınız? Kim size iş teklif etmişti?

"Strasbourg'da Türkiye aleyhine açılan davaları savunur musun" diye beni Dışişleri Bakanlığı'ndan aradılar. Yedi sene önceydi, iki nedenden ötürü görevi kabul ettim. Birincisi adaydı. Gireceğim ilk davalar Kıbrıs davalarıydı çünkü. İkincisi ise Strasbourg'da Güneydoğu'yla ilgili görülen davalarla, "Türkiye'nin iç hukukunu Strasbourg hukukuyla uyumlu hale sokmasını sağlayabilirim ve bu Türkiyeliler için insan hakları açısından bir kazanım olur" diye düşünmüştüm. Ama şimdi görüyorsunuz ki, bütün bunlar Öcalan davasının ertesinde zamansız bir şekilde yavaş yavaş gündeme geldi. İki yıl önce Strasbourg'da görülen İncal davasına ben girmiştim. Bu davada DGM'ler yargılanmış ve mahkûm olmuştu. Bu mahkemelerin yapısını o zaman değiştirmek gerekirdi. Ben bunun için çok uğraştım. Ama Öcalan davasına gelinceye dek bu yapılmadı. Çünkü Öcalan endeksli düşünülüyor burada. Ama DGM'lerde şu anda yargılanan ve geçmişte yargılanmış olan insanlar ne olacak düşünülmüyor.

Strasbourg'da DGM'lerle ilgili dörtyüz kadar dava var. Türkiye bunların hepsini kaybedecek. Son dakikada DGM'nin yapısını değiştirmek orada mahkûm olmayı engellemez. Onlar çok önce başvurmuşlardı. Ayrıca şu anda DGM'lerde görülmekte olan on bin civarında davayla da ilgili bir sorun var. Çünkü davanın görüldüğü bir sırada, siz askeri yargıcı çekip yerine sivil yargıç sokuyorsunuz. Bunu, Öcalan davası da dahil, Strasbourg'un kabul etmesi mümkün değil. Bu değişiklik işin başında yapılmalıydı. Bu kozmetik bir tedavi, işe yaramaz.

Türkiye kaybedeceği davalar için ne kadar tazminat ödeyecek sizce? Eski bir adalet bakanı trilyondan söz etmişti.

Kimse tespit edemez bunu. Çünkü Strasbourg Mahkemesi, benim çalıştığım dönemde bu tip tazminatları gerçekten bir mağdurun mağduriyetini gidermek için belli, makul bir miktarda tespit ederdi. Şimdi bu değişti. Tazminatı artık bir daha o ülkede insan hakları ihlali olmasın diye caydırıcı bir unsur olarak kullanıyor.


Türkiye tahmininden çok daha fazla tazminat ödeyecek anlamına mı geliyor bu?

Yüzlerle, binlerle çarpın. Türkiye bunu kaldıramaz. Strasbourg Mahkemesi eskiden yaşlı Avrupa'nın yaşlı yargıçlarından kurulu bir mahkemeydi. Onları tanıdım, 80-90 yaşlarındaydılar, belli bir hukuk kültürleri vardı. Geçmişleri gereği bir kavgaları yoktu. Sonra merkezi ve Doğu Avrupa'nın genç yeni dervişleri geldi. Şimdi 41 yargıç var orada ve çoğu çok genç. Kıta Avrupası hukukuna çok yabancılar. Duvar yıkılmadan önce devlet marksizmiyle bir şekilde işbirliği yapmış insanlar bunlar. Şimdi günah çıkartmak için oradalar. Onun için bu davalar nasıl gelişecek diye önceden düşünmek mümkün değil.

Peki size gelirsek, sizin daha önce devletle ilişkiniz var mıydı?

Hayır devletle hiç ilişkim olmadı.


Ne kadar süre yaptınız bu işi?

Beş buçuk, altı yıl.


Türkiye adına kaç davaya girdiniz?

200 civarında davanın hepsine ben girdim. Ama bazıları toplu davalardı. Şimdi bana kaç tanesini kaybettiniz diyeceksiniz değil mi?

Evet.

Bazı arkadaşlarım "O kadar çok dava kaybetmeye başladın ki, çekilmek zorundaydın" diyorlar. Size kesin rakam vereyim mi? Ben dava kaybetmedim.

Türkiye bugüne kadar mağdurlara yüklü bir tazminat ödedi. Davayı kim kaybetti sizce?

Benim önerimle dostça bir çözüme gidildi.


Dostça çözüm Türkiye'nin davayı kaybettiği manasına gelmiyor mu gene de?

Evet ama dosya kapanır ve karar verilmez. Türkiye mahkûm olmaz.

Türkiye dava sonucunda mahkûm olmayacağını düşünseydi dostça çözüme gider miydi, tazminat öder miydi?

Mahkûm olacağınız bir davada dostça çözüme gidersiniz ve dosyayı rafa kaldırırsınız. Dostça çözümden başka çözüm var mı ki Tabii ki o insanların mağduriyetinin giderilmesi gerekir. Onun için "Ben devleti hiç savunmadım" diyorum size, o insanları savundum. Mağdurdular o insanlar.

O insanları savunan kendi avukatları vardı. Bu siz değildiniz.

Anlamakta güçlük çekeceğiniz bir şey söyleyeyim size. O insanların avukatlarının hepsi daha sonra benim dostum oldular.

Siz, bu görevi kabul ederken, Türk devletinin haklı olduğunu mu düşünüyordunuz?

Bu görevi ben Kıbrıs davalarına girmek için kabul ettim. "Strasbourg'da Türkiye aleyhine açılan Kıbrıs davalarına Türkiye girsin mi, girmesin mi?' tartışması beni tahrik etti. Türkiye'nin görüşü, G. Kıbrıs'ı tanımadığı için bu davalara katılmamak yönündeydi. Ben katılması gerektiği düşüncesindeydim. İnsan Hakları Mahkemesi'nde Kıbrıs'ı temsil eden bir Rum yargıç var. Diğer davalarda o mahkemede yargılamayı kabul ediyorsunuz ama Kıbrıs olunca çekiliyorsunuz. Bu hukuk mantığına aykırı. İki tane Kıbrıs davası kazandım ben orada. Ama Türkiye'nin Kıbrıs'ta haklı olduğunu da hiçbir zaman savunmadım. Kıbrıs'ta çok yanlış yapıldı. Benim babam Kıbrıslı. İlkokuldan beri Kıbrıs'a giderim. Lawrence Durrell'in adada tanık olduklarına ben de tanık oldum. Bir romanında Durrell 'catsiapis' der. 'Otur ve paylaş' demektir bu. Zeytini, üzümü ve tekneyi paylaşmaktır. Benim yaşadığım dünyada orada bir catsiapis vardı. Sonra farklı bir politikayla, Helenizm ve Türkizm diye iki akım orada canlandırıldı. Helenizm de, Türkizm de benim adama yabancıdır. Ben Rum Türk ayırımı yapmıyorum. Ben bir 'Kıbrıs kimliği'nin olduğunu düşünüyorum.

Strasbourg Mahkemesi'ne Kıbrıs'tan sonra Güneydoğu davalarının peşi sıra geleceğini biliyordunuz. Devletin uygulamalarının ya da masumiyetinin savunulmusı için Strasbourg'da değil miydiniz siz?

Devleti savunma diye bir işim yok benim. Beni ilgilendiren insanlardı ve o insanlar mağdurdular. Hem bakın, bu iş görüldüğü kadar basit değil. Şırnak'ta bir davaya gittim. Sabahın üçü, bir panzer devriye geziyor. Bir yer mayınına basıyor panzer. Orada görevlendirilmiş üç tane polisten iki tanesi gidiyor. Üçüncüsü yaralı. Tepkisi ne oluyor biliyor musunuz? Yukarıya çıkıyor, makinalıyı kullanıyor tabii. O olayda bir sürü insan öldü. Bir başka olayda bir yarbayı dinliyoruz. Güneydoğu'da görev yapmış, sonra Batı'da görevlendirilmiş. Güneydoğu'dayken kızı ufakmış. PKK, saldırı başlattığında önce santralı devre dışı bırakıp,elektrikleri kesermiş. Yarbay'ın küçük kızı da yatağın altına saklanırmış. Şimdi büyümüş, on sekiz yaşında. Batı'da elektrik kesildiği zaman gene yatağın altına giriyor. Bu durumda devlet, insan ayırımı yapabilir misiniz? Biz insancıl bir devleti, hukuk devletini yaratamadık. Bir türlü devlet 'biz' olamadık. Bu olayların sorumlusu hepimiziz. Benim duygusallığımı ve düşünce sistemimi en çok zorlayan davalar Güneydoğu davalarıydı.


Nasıl zorladı bunlar sizi?

Güneydoğu davaları, köy boşaltma, köy yakma, insanlık dışı aşağılatıcı muamele, yargısız infaz gibi davalardı. Ben uzun süre Fransa'da eğitim yapmış, İstanbul'da oturan, Kıbrıs'ı seven ve Strasbourg'u yadırgamayan biriyim. Ama günün birinde tanık dinlemek için Strasbourglu yargıçlarla birlikte Güneydoğu'ya gittim. Ankara'nın ötesine geçmemiş biri olarak büyük bir kültür şoku yaşadım. Şırnak'a gittim ve hayatım ikiye bölündü benim. Amerikalıların bir 'Vietnam sendromu' var ya, bir insanın hayatının öncesi ve sonrası diye ikiye bölünmesi demektir bu, o sendromu ben de yaşıyorum ve hâlâ kurtulamadım. Ruhsal olarak sakatlandım. Şırnak'tan döndüğümde ben artık aynı insan değildim.


Ne gördünüz orada?

Gerçeği gördüm. Türkiye'nin dörtte birinde farklı bir hayatın yaşandığını gördüm. Orada insanlıklarının dahi farkına varamayan insanlar var. Bugün orada 20 yaşına gelmiş gençlerin hiçbiri 'olağan hali' henüz yaşamadı. Hepsi doğduğundan beri 'o hali' yaşıyor. Böyle bir ortamdan yurttaş yaratabilir misiniz? Sakatlanmış insanlar onlar. Ben Güneydoğu'ya gittiğimde bir spagetti western mekânında yaşadığımı anladım. Oysa o güne dek John Ford'un westernlerinde yaşayan biriydim. Bilirsiniz, western filmlerinde iki farklı ekol vardır. Birincisi klasik western, yani John Ford ekolü.
İkincisi spagetti western, Sergio Leone ekolü. John Ford'un filmlerinde kovboy barın hemen üst katındaki odasından aşağıya iner ve çarpan kapıdan çıkıp dışarı bakar. Gün doğmaya başlamıştır, "Ne güzel bir hava" der. Sergio Leone'nin kovboyu da odadan alt kata bara iner, çarpan kapıyı açar ve dışarı çıkar. Ve, beyninin ortasına bir kurşun yer. Ben de kafası delik dolaşan bir insanım artık.


Peki görevinizden nasıl istifa ettiniz? İ

ki nedeni var. Birincisi, salt profesyonel bir hukukçu kaygısı. Hiçbir profesyonel hukukçu dava kaybetmekten hoşlanmaz. Ben Strasbourg'a dava kaybetme sanatını öğrenmek için gitmedim. Silahların eşitliği denen bir şey vardır. Benim önümde silah eşitliğini sağlayacak hiçbir şey yoktu. Türk iç mevzuatı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi uygulamasına uymuyordu.


Muhatabınız kimdi devletin içinde, kiminle görüşüyordunuz?

Benim muhatabım anayasal ve yasal muhataplarımdır. Dışişleri, Adalet ve İçişleri bakanlığıdır bunlar.


Peki şikâyetleriniz neydi?

Duyarsızlıktı. Ben Türkiye'nin insan hakları konusunda bir kazanım sağlamasını istedim. Hiçbir kazanım sağlanamadı. Demokratikleşme paketleri çıktı, çıkacak, hiçbir şey çıkmadı. Türkiye'nin politikası, sorunları erteleme politikasıdır. Bakın ben Kıbrıs davalarında da ters düştüm Denktaş'la. Herkes iki davayı nasıl kazandığıma çok şaşmıştı. Biliyorsunuz, Rumların bu kayıp kişilerle ilgili bugüne kadar süren bir açıklama talepleri var. Ama en kritik safhada Denktaş, üstelik bir Rum televizyonuna, kayıp kişilerle ilgili bir açıklama yaptı. "Kıbrıs'ta kayıp kişiler yoktur, mücahitler onların hepsini öldürdü o günün koşullarında" dedi. Yani "O günün duygusallığını anlamak lazım. Biz onların hepsini yok ettik" dedi. Komisyonda kazandığım davayı, bu açıklamadan üç gün sonra mahkemede kaybettim. Çözümsüzlük politikası yapan insanlar var. Buna Başbakan Ecevit de dahil.


Peki istifayı ilk ne zaman düşündünüz?

Strasbourg'da bir olaya tanık oldum. PKK'lı militanların olay çıkartmalarından çekinildiği için, 600 metre ötedeki mahkemeye gitmek için zırhlı araca binmem gerekiyordu. Zırhlı araca binmedim. Yürüdüm. Baktım, Almanya'dan protesto etmeye gelmiş Kürt kökenli Türkler bir duvarın dibine çömelmişler. Ellerinde domates ekmek, onu yiyorlardı. Domates ekmek. İşte
o zaman yanlış yaptığımı anladım. Domates ekmek yiyen insanların bizim insanımız olması gerekirdi. Ben onlara nasıl karşı çıkardım?

Türk devletinin avukatlığını yaparken nasıl bir değişimden geçtiniz?

Değişmeyen hiçbir şey kalmadı. Üstelik bu bir değişim değil, travma bu. Değişim yumuşaktır, benimki radikal oldu, ben bir dönüşümden geçtim.
Özellikle işkenceyle ilgili davalar sırasında devletin avukatlığını yaparken ne hissediyordunuz?


Bu iş duygularınızı da etkiledi mi?

Her şeyi değiştirdi. Artık oturup paylaşmanın, 'catsiapis'in mümkün olmadığını düşünüyorum Türkiye'de. 'Catsiapis' bir uzlaşma, birlikte yaşama demektir. Burada ise bir kavga başladığı kesin. Yükselen bir radikal milliyetçilik ve dinselcilik var. Bunlarla 'catsiapis' olmaz. Tabii ben de artık tarafım. Milliyetçi ve dinsel kimliği üzerine kapanmayan evrenselci bir fert adına çalışıyorum ve hâlâ imkânsızı istiyorum. 68'de Paris'te doktora yapıyordum.
Olaylar çıktı. Sorbonne'un duvarlarına bir yazı yazıldı. 'Gerçekçi ol, imkansızı iste.' Ben de gerçekçi oldum ve imkânsızı istedim. Türkiye'de insan haklarının biraz daha iyileştirilmesine katkıda bulunmak istedim ama olmadı. Türkiye'nin kirli denizlerinden ben oltama balık geleceğini sanmıştım. Birkaç plastik parça geldi.
Sizi birçok açık oturumda seyrediyoruz. Genellikle Türk devletinin uygulamalarını eleştiriyorsunuz. Türk devletinin avukatlığından eleştirmenliğine uzun bir yol katettiniz.


Size devletten tepkiler geliyor mu?

Geliyor tabii. Çok fazla konuştuğum söyleniyor. Suskun kalmam isteniyor. Ama niye susayım? Benim tek silahım konuşmak. Ben bir insan, bir fert olarak yaşamak istiyorum burada.

Halktan tepkiler geliyor mu peki?
Herkes gelip teşekkür ediyor bana. Elinizi sıkabilir miyiz diye soruyorlar.

Türk devletinin avukatlığını yaptığınız için pişman mısınız?

Bu çok zor bir soru. Evet, pişmanım.

Eğer hayatınızı bir daha yaşamanız mümkün olsaydı, yeniden Türk devletinin avukatlığı görevini üstlenir miydiniz?

Kesinlikle hayır. Ben basit, ufak, ahşap bir teknede balıkçı olurdum. Bir dahaki seçimlerde Kıbrıs'ta siyasete gireceğim ve bağımsız aday olacağım ve adada balık da tutacağım.


Bakır Çağlar
KİMDİR? Saint Joseph ve İstanbul Hukuk'un ardından Fransa'da Sorbonne'da iki doktora yapan Prof. Bakır Çağlar, Türkiye'nin en iyi hukukçularından. Bir ara Anayasa Mahkemesi'nin hukuk danışmanı olan Prof. Çağlar,
alltı yıl da Strasbourg'da Türk devleti aleyhine açılan davaların avukatlığını yürüttü. Bu görevinden kavgalı bir şekilde ayrılan
Prof. Çağlar, bugün devleti hukuki açıdan en keskin eleştirenlerden.
Prof. Çağlar İstanbul Siyasal'da anayasa ve insan hakları dersleri veriyor.


NEDEN? Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde geçenlerde birçok davada yeniden mahkûm oldu. Her davayı kaybetmesi, Türkiye'deki hukukun yapısı konusunda ciddi kuşkular yaratıyor ve 'Neden Türkiye'nin hukuku evrensel hukukla bu kadar çatışıyor' sorusunun sorulmasına yol açıyor. Strasbourg'da altı yıl Türk devletinin avukatlığını yapan Prof. Bakır Çağlar'la Türk devletini dünyada savunmaya çalışmanın zorluklarını ve bir insana nelere mal olabileceğini konuştuk.

Bakır Çağlar'ın cenazesi 28 Temmuz Perşembe günü öğle namazından sonra Karacaahmet Şakirin Camii’nden kaldırılacak.

trusty
27-07-2011, 11:57
Bodrum Bodrum..

Yılmaz ÖZDİL 24.07.2011


Burası da Aspat değil şekerim, aman Bitez Yalısı’ndayım. Bodrum’da... Yediğim içtiğim bana kalsın, gördüklerimi anlatayım.

Havaalanı terminali, dolmuş durağı ebatlarında... Metrekareye 150 kişi düşüyor, nefes alamıyorsun. Her uçak, en az bir saat rötar yapıyor. Yolcu karşılarken arabanı otoparka bırakıyorsun, fiyatlar makul! Çıkışta arabanı tekrar satın alıyorsun, köküne kadar geçiriyorlar. Yok eğer gideceğin yere taksiyle gideceksen,
zaten bi araba parası ödüyorsun.

Allah’ın denizini dubalardan
şeritlerle çevirmişler, bildiğin balık
çiftliği gibi, kapısına ızbanbut yarmalar koymuşlar, ki, donla yüzen şambrelli
kekolar girmesin... Biiç deniyor.

Samimi bi ortam. Arka şezlongdaki kadının ayağı kulağına giriyor, senin bacakların önündeki adamın omuzlarında... Kıç kıça oturuluyor. Günde 18 bikini değiştiren tikiler, kıçının kılları ağarmış amcalara aşkito, totişko diye sesleniyor. Amcalar da birbirine kankito filan.

Biraz deniz, biraz huzur arıyorsun... Bangır bangır “tatlım fırfır aklım, çıkmadı kırkım” gibi bi şeyler çalıyor. “Portakal orda kal” diye şarkı
var abi... Bana üste para versen Serdar
Ortaç dinlemem, burdakiler Serdar
Ortaç dinlemek için üste para veriyor. Demet Akalın’dan zaten kurtuluş yok, tahminim sualtına hoparlör koymuşlar,
dip dalıyorum, gene duyuluyor.

Dün gece kan ter içinde uyandım
mesela, rüyamda Fatih Ürek pareo giydiriyordu bana!

Biiç’lerde şale’ler var. Tüllerle çevrilmiş, kutu gibi bi dalga, güya loca... Ahaliyle birlikte olmayayım diyen biiç’e giriyor, biiç’teki ahaliyle birlikte olmayayım diyen şale kiralıyor. 300 liraya var, 500 liraya var... Aylık kirası değil ha, günlük kirası... Yakında teraslı şale’ler icat edilirse şaşma, ki, şale kiralayanlarla birlikte olmak istemeyenler teraslı şale’lerde otursun!

İki dilim karpuzu 20 liraya kakalıyorlar. Bende karpuz 25 lira diyen, kıymete
biniyor. Kim daha fazla giydirirse, o biiç trend oluyor, müşterinin en kerizi hangisiyse, en itibarı o görüyor.

Vin-vin yani.

Türkbükü, kazığın en sivri ucu...
O yüzden, en çok tercih edilen yer...
En takdir ettiğim adres ise, Maça
Kızı... 10 dakka takılıyorsun, hesabı
öderken kupa papazını buluyorsun!

Yabancı turist diye gele gele, İngiliz muslukçu, Rumen kamyoncu, Belçikalı amele gelmiş... Alman’ın kırosu bile gelmemiş bu sene Bodrum’a... Ruslar desen, değil öldüren sahte viski, siyanür versen, fondip yapar... Çünkü, doğma büyüme buraların çocuğuyum, bu kadar yoksul turisti ilk defa görüyorum. Ucuz diye kümes gibi pansiyonlarda kalıp, halk plajında domates-ekmek yiyorlar. Para mara bırakmadıkları gibi, üstüne çöp bırakıyorlar memlekete.

(Lokantacı esnafına parantez açmam şart... Baklavayı, cacığı sahiplendiler
diye hiç kızmayın Yunan’a... Bin yıllık
çoban salatayı, “greek salad” diye
yazan şuursuzlar artmış Bodrum’da.)

(Aganta Burina Burinata’yı
boşuna yazmış Halikarnas Balıkçısı...
Sünger bitmiş, bitirilmiş.)

(Bodrum’un yerlisine de parantez açmam şart... Mekânları kiraya verirken, tipe değil, papele bakıyorlar. Bu yüzden, abuk sabuk adamların eline geçiyor. İstanbullu işletmeciler bir bir çekiliyor. Mafya yerleşiyor. Henüz silahlar patlamıyor ama, uyuşturucu patlamış... Narkotik uzmanı olmana gerek yok, alenen satılıyor. Mümbit bi ortam çünkü... Polis ve jandarma, turisti rahatsız etmeyelim diye fazla göz önünde dolaşmadığı için, torbacılar cirit atıyor.)

(Bodrum’a gelen Bizans gazetecileri, şurda güneşin doğuşunu seyredin, ay
burdan seyretmesi çok romantik filan diye yazıyor ama... Sabaha karşı itler dolaşıyor Bodrum sokaklarında... Özellikle, Atatürk dövmesi olan gençlere bulaşıyorlar. Bıçaklamalar oluyor, üstü örtülüyor.)

Kültür turizmine gelince...
Kale’de Sualtı Müzesi var. Arkeolojik gurur abidesi... Girerken para ödüyorsun, içinde Karya Prensesi’nin bölümü var,
oraya girerken bi daha para ödüyorsun...
Bir müze, iki bilet.

Sadece özel sektör değil yani...
Devlet de kazıklıyor milleti Bodrum’da.

Yollar berbat.
Herkes şikâyetçi.
Düzeltilsin deniyor.
Halbuki, Bodrum’da doğru yapılan tek icraat, Bodrum yollarının yapılmaması!

Yollar düzgün olsa, her gece 20 kişi
ölür Bodrum’da... İstanbul’un ilçesi burası... Herkesin altında porş’lar, bemeve’ler, ok gibi mersedes’ler, 320 kadranlı jipler var. Sabaha kadar içki içiliyor. Çeşme’ye otoyol yaptık, trafik kazasıyla gömdüğümüz gencin haddi hesabı yok. İlla düzeltecekseniz, düzeltilmesi gereken milyonlarca
saçmalık var, yollara dokunmayın.

Ve, şimdi diyeceksiniz ki, kardeşim madem bu kadar dandik bi yer, ne
işin var Bodrum’da?

Kardeşim...

Sebep çok ama, bi kaç tadımlık vereyim... Zeki Müren’in evini gezip, onu ne kadar özlediğimizi düşünerek, Fatiha okumayacaksan... Hayatını prenses olarak yaşadığı halde, Anadolu kadınının dramını yansıtan Karya Prensesi’nin gözlerine dalmayacaksan... Atatürk’ün kızı, otantik giysi ve el sanatlarındaki uluslararası onurumuz Aybüke Baran’la sohbet etmeyeceksen... Gümbet pazarında, Milaslı caanım köylülerin mis gibi şeftalisini, biberini koklamayacaksan... Gümüşlük’te güneşi söndürürken Botan’ın ahtapotunu yemeyeceksen... Hayatından parayı çıkarmış ender insanlardan Zafer Olcay’ın limon bahçesindeki Çilingir’i yudumlamayacaksan... Lezzet mimarı Haluk Tanrıverdi’nin Ferayesi’yle manzaraya bakmayacaksan... Üniversite öğrencisi olan ve harçlık için garsonluk yapan Mehmet’in Bağarası’nda kendi elleriyle sakız dallarına dizdiği
çöpşişteki emekten, yürekten haberin yoksa... Yok efendim, Fink’miş, Shipahoy’muş filan, geç bunları geç, Veli’nin barına oturmadıysan... Adam gibi adam İkizler,
Can ve Ceyhun’u dinlemediysen, iyi ki varsınız diye kucaklaşmadıysan, gençler ve daima genç kalanlar’ın şövalyesi Sümer’in davuluyla kendinden geçmediysen...

Asıl senin ne işin var Bodrum’da?

Koray 3448
17-09-2011, 10:54
Bodrum Bodrum..

Yılmaz ÖZDİL 24.07.2011

Ve, şimdi diyeceksiniz ki, kardeşim madem bu kadar dandik bi yer, ne
işin var Bodrum’da?

Kardeşim...

Sebep çok ama, bi kaç tadımlık vereyim... Zeki Müren’in evini gezip, onu ne kadar özlediğimizi düşünerek, Fatiha okumayacaksan... Hayatını prenses olarak yaşadığı halde, Anadolu kadınının dramını yansıtan Karya Prensesi’nin gözlerine dalmayacaksan... Atatürk’ün kızı, otantik giysi ve el sanatlarındaki uluslararası onurumuz Aybüke Baran’la sohbet etmeyeceksen... Gümbet pazarında, Milaslı caanım köylülerin mis gibi şeftalisini, biberini koklamayacaksan... Gümüşlük’te güneşi söndürürken Botan’ın ahtapotunu yemeyeceksen... Hayatından parayı çıkarmış ender insanlardan Zafer Olcay’ın limon bahçesindeki Çilingir’i yudumlamayacaksan... Lezzet mimarı Haluk Tanrıverdi’nin Ferayesi’yle manzaraya bakmayacaksan... Üniversite öğrencisi olan ve harçlık için garsonluk yapan Mehmet’in Bağarası’nda kendi elleriyle sakız dallarına dizdiği
çöpşişteki emekten, yürekten haberin yoksa... Yok efendim, Fink’miş, Shipahoy’muş filan, geç bunları geç, Veli’nin barına oturmadıysan... Adam gibi adam İkizler,
Can ve Ceyhun’u dinlemediysen, iyi ki varsınız diye kucaklaşmadıysan, gençler ve daima genç kalanlar’ın şövalyesi Sümer’in davuluyla kendinden geçmediysen...

Asıl senin ne işin var Bodrum’da?

Hepsini geçicen kışın gidecen bayramda seyranda değiiill hafta içi çalışma gününde ...

Amacın ;

Bodrumsa

tarihse

hüzünse

boş sokaklarsa

romantizimse

kendini dinlemekse

soğuk havada güneşin yüzünü yakmasıysa,

böyle ...

Yoksa arkadaşlarınla iyi lokantalar bulup gurmelik her yerde yapılıyor ...

Ancaakk ; Yılmaz Özdilin yazısındaki olumsuzluklar malesef kötüleşerek devam ediyor, Bodrumun 10-15 yıl sonrası tahminler ötesi ...

yağmur
20-09-2011, 22:45
Bir zamanlar neyle savaştığımızı neye karşı olduğumuzu insanlar bilirdi ..şimdi anlaşılamayan bir sıkıntının sessiz piyonları gibiyiz etkisiz elamanlar olduk...bir şeyler elden gidiyor yer değiştiriyor ve çok geç kalacağız ...gittikçe duyarsızlaşıyoruz sabahı bombayla karşılayan Ankaranın öğleni çalgı çengiye dönüştü ve yarın biliyorum sadece gazete haberi olarak kalacak ...

trusty
25-09-2011, 07:44
Babası gelmeyince bebeği kurşunladılar

Filistin askısı ve elektrikle işkence gördüm. İşkenceden sonra günlerce idrarımdan kan geldi. İşkenceye götürülenlerin çoğu vücudunun bir uzvu kesilmiş olarak dönüyordu Hapishaneye 20 günlük bebek getirildi. Muhalif olduğu öne sürülen babasını getirtmek için rehin alınmış. Baba gelmeyince, herkesin gözü önünde bebeğin kafasına kurşun sıktılar

İşkence mağduru Mürsel Almaz, Suriye hapishanelerinde tutulduğu sürece en çok eşini ve çocuklarını özlediğini söyledi.

Antakya’da inşaat işçiliği yaparak 5 çocuğuna bakan Mürsel Almaz, akrabalarını görmek için gittiği Suriye’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ajanı olduğu suçlamasıyla hapse atıldı. Suriye’nin işkenceleriyle nam salan askeri hapishanelerinde yaklaşık iki ay kalan Almaz, yaşadığı ve tanık olduğu işkenceleri ve kurtuluş hikayesini Milliyet’e anlattı.

5 çocuk babası Mürsel Almaz (40), geçen şubat ayına kadar hayatında hiç Suriye’ye gitmemişti. İdlib ve Lazkiye’deki akrabalarını görmek isteyen Türk vatandaşı Almaz ilk pasaportunu şubat ayında aldı. O tarihten sonra 7 kez Suriye’ye gidip gelen Almaz, ülkenin heryerini gezdi. Almaz’ın en fazla gittiği yer Türkiye sınırına 40 kilometre uzaklıkta olan İdlib eyaletiydi. Haziran ayında Suriye’ye 8’inci kez giden Almaz 24 sakin gün geçirdi.

‘Erdoğan’ın casusu’ diye suçladılar.

Temmuz ayının 15’inde Türkiye sınırına sadece 200 metre uzaklıktaki Salkın köyü yakınlarındaki bir restorana gitti. Arkadaşının restoranına onun davetiyle giden Almaz, yolda 8 tankla karşılaştı. Tankların önünden daha önce defalarca sorunsuz bir şekilde geçtiğini söyleyen Almaz bu kez yapılan kimlik kontrolünde gözaltına alındığını anlattı.
Almaz, “Askerler beni durdurdu. Başbakan Erdoğan adına casusluk yaptığımı söylediler. Başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanı Gül ve ailelerine, eşlerine küfür ettiler. 1 gün Salkın köyü yakınlarında şubede kaldım sonra Cisrüş Şugur’a götürüp sorguladılar. Sonraki gün ise kelepçeleyip İdlib’e götürdüler. Orada yaklaşık 200 kişilik bir koğuşta tuttular” dedi.

‘Sorgularda insanların uzuvları kesildi’

İdlib’deki Askeri İstihbarat Daire Başkanlığı’na götürülen Almaz’a burada elektrik verildi. İşkence yapılırken sıklıkla kullanılan Filistin askısına bağlandı. Günlerce askıda kaldığını söyleyen Almaz ayaklarının şişerek mosmor olduğunu anlattı.
8 gün kaldığı hapishanede her an ailesinin ve evinin özlemini duyduğunu söyleyen Almaz, korkunç günleri şöyle anlattı:
“İşkenceden sonra günlerce idrarımdan kan geldi. İşkenceye götürülenlerin çoğu vücudunun bir uzvu kesilmiş olarak dönüyordu. İdlib’deki hapishaneye bir gün erkek bir bebek getirildi. 20 günlük bebeğin muhalif olduğu öne sürülen babası aranıyordu. Babasını getirmek için bebeği rehin alan askerler genç adam gelmeyince herkesin gözü önünde bebeğin kafasına dayadıkları silahtaki kurşunu sıktı.”

‘Her yaş grubu ve her meslekten insan var’
İdlib’deki hapishanede 9 yaşındaki çocuktan 105 yaşındaki yaşlı adama kadar her yaştan insanın tutulduğunu anlatan Almaz koğuşta doktor, öğretmen, albay, binbaşı hatta general bile olduğunu söyledi. Almaz yakalanan askerlerin Esad rejiminin telefon dinlemelerine takıldığını anlattı.
“Öleceğime inanmıştım. Dakikaları sayıyordum. Ama çocuklarım için yaşadım” diyen Almaz, yakalandığında, cebinde bulunan 850 doları da askerlerin aldığını anlattı.
Almaz İdlib’teki 8 günün sonunda Şam’daki Filistin Kolu Askeri İstihbarat Tesisi’ne götürüldü. Şam’daki 5 katlı binada, yerin iki kat altındaki bir hücreye konulan Almaz’ın elleri ve ayakları sadece yemek verilirken yarım saatliğine çözüldü. Karanlık hücrede sadece bir tuvalet taşı olduğunu anlatan Almaz çırılçıplak tutulduğunu söyledi. 41 gün bu hapishanede kalan Almaz Esad askerleri tarafından Erdoğan’ın casusu olmakla, muhaliflere yardım etmekle ve silah kaçakçılığıyla suçlanıyordu.
Şam’daki hücresinden sorgu odasına işkence için götürülen Almaz burada bir adamın ezan okuduğu için dilinin kesildiğine şahit olduğunu da anlatarak şunları söyledi:
“Askerler tutuklulara, ‘Burada Allah yok. Allah olsa sizi kurtarırdı. Buranın Allah’ı da Peygamber’i de Esad’ diyerek Beşar Esad’ın fotoğrafını öptürüyordu. 5 metrelik sorgu odasında tırnaklar ve kesik uzuvlar vardı. Askerler işkence için sopadan, ipe, bıçaktan, elektrikli testereye kadar herşeyi kullanıyordu.”

41 gün sonra ‘özür dileriz olaya karışmamışsın’ dediler.

Şam’da kaldığı 41 günün 21’ini işkencede geçirdiğini anlatan Almaz serbest kalışının hikayesini de şöyle anlatıyor:
“Bir gün bana gelip ‘Özür dileriz. Araştırdık, sen hiçbir olaya karışmamışsın. Eğer paran varsa biletini alırsın, sonra da seni bırakırız’ dediler. Daha sonra beni Şam’ın içindeki başka bir cezaevine götürdüler. Hep yabancılar vardı. Oradaki tek Türk bendim. Yaklaşık 10 gün kaldım.
‘Başkan ol deseler gitmem’
Gittiğimde cezaevindeki bölük komutanı ‘Benimle görüşmek isteyen varsa kabul ederim’ demiş. Ona gidip yardım istedim. Şam’daki Türk elçiliğini aradık. Yardıma geliyoruz dediler ama kimse gelmedi. İsmimi bile almadılar. Başka ülkelerden de tutuklular vardı. Herkesin ülkesinin elçiliği yardımcı oldu. Bir tek bizimki olmadı.

6 gün bekleyip yine elçiliği aradım. Paramın olmadığını söyledim. ‘Eşimi arayın o bana bilet alsın’ dedim. Eşim Emine’yi aramışlar. Şevki isimli bir yetkili ona yerimi söylemiş. Daha sonra kardeşim ve amcamın oğulları beni bulmak için Suriye’ye gelmiş. Kaldığım cezaevine 100 dolar rüşvet verip beni çıkarttılar. Tam 12 askeri araç eşliğinde havalanına götürülüp Şam’dan İstanbul’a giden bir uçağa bindirildim. 12 eylül tarihinde Türkiye’deydim. Türkiye’ye geldiğimde uçaktan inip yeri öptüm.

Bana, ‘Suriye’ye gel, cumhurbaşkanı ol’ bile deseler yine de gitmem. Şu an 40 yaşındayım ama kendimi 100 yaşında hissediyorum. Şimdi yerimden zor kalkıyorum.”
Şam’da kaldığı 41 günün 21’ini işkencede geçirdiğini anlatan Almaz serbest kalışının hikayesini de şöyle anlatıyor:
“Bir gün bana gelip ‘Özür dileriz. Araştırdık, sen hiçbir olaya karışmamışsın. Eğer paran varsa biletini alırsın, sonra da seni bırakırız’ dediler. Daha sonra beni Şam’ın içindeki başka bir cezaevine götürdüler. Hep yabancılar vardı. Oradaki tek Türk bendim. Yaklaşık 10 gün kaldım.

‘Başkan ol deseler gitmem’
Gittiğimde cezaevindeki bölük komutanı ‘Benimle görüşmek isteyen varsa kabul ederim’ demiş. Ona gidip yardım istedim. Şam’daki Türk elçiliğini aradık. Yardıma geliyoruz dediler ama kimse gelmedi. İsmimi bile almadılar. Başka ülkelerden de tutuklular vardı. Herkesin ülkesinin elçiliği yardımcı oldu. Bir tek bizimki olmadı.
6 gün bekleyip yine elçiliği aradım. Paramın olmadığını söyledim. ‘Eşimi arayın o bana bilet alsın’ dedim. Eşim Emine’yi aramışlar. Şevki isimli bir yetkili ona yerimi söylemiş. Daha sonra kardeşim ve amcamın oğulları beni bulmak için Suriye’ye gelmiş. Kaldığım cezaevine 100 dolar rüşvet verip beni çıkarttılar. Tam 12 askeri araç eşliğinde havalanına götürülüp Şam’dan İstanbul’a giden bir uçağa bindirildim. 12 eylül tarihinde Türkiye’deydim. Türkiye’ye geldiğimde uçaktan inip yeri öptüm.
Bana, ‘Suriye’ye gel, cumhurbaşkanı ol’ bile deseler yine de gitmem. Şu an 40 yaşındayım ama kendimi 100 yaşında hissediyorum. Şimdi yerimden zor kalkıyorum.”

http://gundem.milliyet.com.tr/babasi-gelmeyince-bebegi-kursunladilar/gundem/gundemdetay/25.09.2011/1442698/default.htm
------------------------------------------
Sn.Basbakan umarim bu haberi okur ve oradaki elciligi duzeltir.

Vatandas'in elinde avucunda ne varsa vergi diye al,ama en ufak bir sorununda, parmagini oynatma.

Yaziklar olsun.

Bari tv'ler yoluyla duyur, yuzlerce hayir sever yardima kossun.

trusty
27-09-2011, 16:58
Surucusuz Traktor..

ABD'de bir şirketin geliştirdiği, “Robot traktör”, insan eli değmeden toprağa ekini ekiyor, sürüyor, hasat ediyor ve ürünü topluyor.

http://www.hurriyet.com.tr/planet/18840780.asp
------------------------

Akillara zarar islerle insanligin sonunu hazirliyorlar.

Bir de PC'ciler gibi,amacimiz insanlari issiz birakmak degil diyor , utanmadan.

Koray 3448
03-11-2011, 11:36
.....iptal.....

trusty
09-11-2011, 18:17
'BÜYÜK UYANIŞ' İŞARETLERİ GELECEK

Bazı sayıbilimciler, metafizikçiler, fizikçiler ve komplo teorisyenleri de bu tarihte insanoğlunun "büyük uyanışı" için bazı işaretlerin geleceğini iddia ediyor. Yeni bir boyuta kapı açılacağına inanan bu grup, "insan bilincinde büyük bir değişiklik" olacağını söylüyor.

Dünyanın dört bir yanından bu inanışa sahip kişiler, internet üzerinden hazırlanan organizasyonla, bulundukları ülkelerde 11 Kasım 2011 tarihinde Greenwich saatiyle tam 11:11'de bir araya gelerek sessizce oturup "dünya içinde dünyayı" gözlemleyecek.

http://dunya.milliyet.com.tr/dunyada-11-11-11-cilginligi/dunya/dunyadetay/09.11.2011/1460925/default.htm
---------------------------------------

Bizim millette uyanirmi dersiniz ??

trusty
24-11-2011, 10:44
Dersim'de ne oldu ??


Dersim'i bombalayan...
Devlet değil, CHP.
PKK'yla masaya oturan...
AKP değil, devlet.
İyi di mi?

BAŞBAKAN TUNCELİ'YE GELİP KÖPRÜ AÇILIŞI YAPACAKTI

Sene 1937... Mustafa Kemal, başbakan Celal Bayar'la birlikte Tunceli'ye gelip, Murat Nehri üzerindeki Singeç Köprüsü'nün açılışını yapacaktı. Köprünün ucunda karakol vardı. Basıldı. 33 asker şehit edildi. Peşinden... Telefon hatları kesildi, pusular kuruldu, Mazgirt Köprüsü havaya uçuruldu, jandarma taburu vuruldu, 56 asker daha şehit oldu.
Film koptu.

Elebaşı Seyit Rıza'ydı...
Başbakanımızın "hikâyesi yürek burkucudur" dediği Seyit Rıza.
Kukla'ydı...
Kendisini oynatanların ipleri bıraktığını hissedince, paniğe kapıldı, İngiltere Dışişleri Bakanı'na mektup yazdı,
Suriye'deki İngiliz Elçiliği'ne gönderdi.

ANADOLU ÇORAK TOPRAK KÜRDİSTAN BEREKETLİ

Yalvaran mektubunda, Anadolu için "çorak toprak" derken, "Kürdistan bereketli toprak diyordu... "Sayın ekselansları" diye başlıyor, "Türk Hükümeti yaptığı anlaşmalar sayesinde dış baskılardan kurtuldu, Dersim'e girmeye kalkıştı, Türk ordusunu başarısızlığa uğrattık, direnişimiz karşısında Türk uçakları bombalamaya başladı" diye vaziyeti anlatıyor, "sayın ekselanslarına sesleniyorum, hükümetinizin yüksek manevi etkisinden Kürt halkını yararlandırmanızı istirham ediyorum, en derin saygılarımın kabulünü rica ediyorum" diye bitiriyor, "Seyid Rıza" diye imzalıyordu.

SEYİT RIZA'YI MASUM GÖSTERMEYE ÇALIŞIYORLAR

Hal böyleyken... Seyit Rıza'yı "masum" göstermeye çalışan arkadaşlar, böyle bir mektubun asla varolmadığını iddia ediyor. Altında kabak gibi "Seyid Rıza" imzası bulunmasına rağmen, Seyit Rıza yazmadı, Nuri Dersimi yazdı diyorlar. Üstelik, sanki Fransa babamızın oğluymuş gibi, "o mektup Fransa'ya yazıldı, Fransa Devlet Arşivleri'nden doğrulamak mümkün" diyorlar.

Gel gör ki...

Londra'da The National Archives diye bi yer var. İngiltere devlet arşivi... Kayıt ofisine gidiyorsun, "FO 371/20864/E5529" numaralı belgeyi rica edebilir miyim kardeş diyorsun, hay hay deyip, yukardaki mektubu veriyorlar. 50 pens filan, fotokopisini alabiliyorsun.

CUMHURBAŞKANI FRAK GİYMİŞKEN O MEKTUBU ALABİLİR

Demem o ki.
Taa 1937'ye gitmek zor ama...
Buckhingham Sarayı'yla The National
Archives'in arası metroyla üç dakka.

Hazır, frak giyerek yakasına şövalye nişanını takan Cumhurbaşkanımız ordayken... Yemekte Windsor kuzusu ikram eden Kraliçe'ye "tarihimizle yüzleşelim" dese fena olmaz yani.

Yilmaz OZDIL

http://haber.gazetevatan.com/yilmaz-ozdil-dersime-operasyon-yapildi-cunku/413037/1/Gundem

trusty
02-12-2011, 10:22
'Meşe kütükleri ile 10 yaşındaki çocukları öldürdük'


Has Parti Genel Başkan Yardımcı ve İstanbul İl Başkanı Profesör Doktor Mehmet Bekaroğlu "Dersim Katliamı" tartışmalarına bundan 14 yıl önce KTÜ Tıp Fakültesi'nde öğretim üyesiyken bir hastanın kendisine anlattıklarıyla katıldı. Bekaroğlu, Dersim harekâtına katılan kişinin yaşananları "...Meşe kütükleri ile vurmaya başladık. Vura vura 10 yaşındaki çocukları öldürdük" sözleriyle anlattığını dile getirdi.

Bekaroğlu twitter’dan şunları yazdı:

Bundan 14 yıl önce KTÜ Tıp Fakültesi'nde öğretim üyesiyken gördüğüm bir hastanın bana anlattıklarını açıklama zamanı geldi gibi.

70'ini aşmış bir erkek hastaydı. İntihar girişiminde bulunmuştu; depresyon tanısı ile takibini ve tedavisini yapıyorduk.

Bir seansta Dersim harekatına katıldığını öğrendim; görüşmenin devamında ağlayarak özetle şunları söyledi:

"Komutan mermi pahalı kullanmayın dedi, kadınlara, çocuklara dipçikle vuruyorduk. Sonra tüfekler zarar görüyor dendi.

Bundan sonra meşe kütükleri ile vurmaya başladık. Vura vura 10 yaşındaki çocukları öldürdük".

Evet, bunları söylemişti, hıçkıra hıçkıra ağlayarak.

Öncelikle bu hasta sırrıydı; kimlik belirterek anlatmam mümkün değildi. Daha öncede "bir hasta" diyerek bazı toplantılarda açıklamıştım. Şimdi Dersim tartışmalarına katkı olur diye burada yeniden açıklıyorum.

Hastamla ilgili bilgiler soruluyor. Meslek etiği gereği daha fazla bilgi vermem mümkün değil. Ancak şunu ifade edeyim: Depresyonunun nedeni Dersim'de yaşadıklarıdır diye bir kesin tespit mümkün değil ama bu, hastalığında önemli bir faktör olduğu kesin.

Depresyon gerçeği değerlendirme yeteneğinin kaybolduğu bir hastalık değil. Ayrıca psikiyatrik görüşmeden anlatılanların yalan olması uzak ihtimal.

http://haber.gazetevatan.com/mese-kutukleri-ile-10-yasindaki-cocuklari-oldurduk/414931/1/Gundem
***********************

Nutkum tutuldugu icin yorum yapamiyorum..

Olurmu boyle sey..

Anlatan bir Prof.

Inanilir gibi degil.

Allah bizleri affetsin.

Ne diyelim..

baddog
02-01-2012, 21:28
Kol kırılır yen içinde kalır.Bu yazıyı buraya koymanın kime ne yararı olur iddianın mesneti de akla zarar hastasıymış ismi yokmuş söyleyemezmiş mış mış mşta mış.Arkadaş sizin aklınızdan zekanızdan sorununuz mu herkes birbirinin ayağına sıkıyor kafnıza sıkında bizde duymayalım şaşmayalım üzelmeyelim.Bize düşman lazım değil sizin gibiler oldukça ALLAH akıl fikir versin.Vay benim zavallı ülkeme!!!!!!!!!!!!!!!!!!

aslanbey
02-01-2012, 21:34
:bravo:
Kol kırılır yen içinde kalır.Bu yazıyı buraya koymanın kime ne yararı olur iddianın mesneti de akla zarar hastasıymış ismi yokmuş söyleyemezmiş mış mış mşta mış.Arkadaş sizin aklınızdan zekanızdan sorununuz mu herkes birbirinin ayağına sıkıyor kafnıza sıkında bizde duymayalım şaşmayalım üzelmeyelim.Bize düşman lazım değil sizin gibiler oldukça ALLAH akıl fikir versin.Vay benim zavallı ülkeme!!!!!!!!!!!!!!!!!!ben de imzamı atarım...düşmana gerek yok...

trusty
03-01-2012, 07:59
Kol kırılır yen içinde kalır.Bu yazıyı buraya koymanın kime ne yararı olur iddianın mesneti de akla zarar hastasıymış ismi yokmuş söyleyemezmiş mış mış mşta mış.Arkadaş sizin aklınızdan zekanızdan sorununuz mu herkes birbirinin ayağına sıkıyor kafnıza sıkında bizde duymayalım şaşmayalım üzelmeyelim.Bize düşman lazım değil sizin gibiler oldukça ALLAH akıl fikir versin.Vay benim zavallı ülkeme!!!!!!!!!!!!!!!!!!


:bravo:ben de imzamı atarım...düşmana gerek yok...

Haberi yapan Vatan Gazetesi, kaynak gosterdik.

Bu yaziyi buraya koymaktan amac, insanlarin bilgilenmesidir.

Yasanmis acilarla yuzlesmeden, bu acilar vicdanlarda sonmez.

Insanlar icin koyduk.

Vicdan sahipleri icin...

trusty
18-01-2012, 13:01
Genelkurmay Başkanı’nın tutuklanmasına “tarihte ilk” filan deniyor ama… “Hitit Kralı” şüpheli şahıs birader!
*
Esprileriyle ünlü gazeteci Musa Ağacık, değerli arkadaşım Nedim Şener’le telefonda konuşurken, kendisini Hitit Kralı Şuppiluliuma’nın torunu Musaluliuma olarak tanıtıyor ve hukukun gukuk olduğunu anlatırken, Hitit Yasaları’ndan bahsediyor. Konuşma kaydediliyor, iddianameye konuyor iyi mi… Böylece, Hitit Kralı 3 bin 350 sene sonra delil oluyor.
*
Ki, Zeus…
Deyus olmuştu.
Aynı iddianamede.
*
Benzer ciddiyet, İzmir’de yaşanıyor… CHP’li belediyeleri basıyorlar ya, orda.
*
Alaçatı Belediye Başkanı, zart diye tutuklanıyor, 185 sene hapsi isteniyor. Başkan “niye?” diye soruyor. Telefon konuşmalarını delil olarak gösteriyorlar. Okuyor… “Ne oldu bizim beleşten 145 bin lira” demiş, tutanaklarda öyle yazıyor. “Kardeşim ne beleşi… Ne oldu bizim Beldes’ten 145 bin lira diye sordum, yanlış dinlemişsiniz” diye itiraz ediyor. İnceleniyor. Hakikaten öyle, Beldes’ten yani, belde belediyelerini destekleme fonundan beklenen 145 bin lira var. Kayıtlar tekrar dinleniyor. Beldes demiş, beleş yazılmış. Başkan görevine dönüyor.
*
Büyükşehir operasyonunda Hüseyin Ercan’ı gözaltına alacaklar, polis gidiyor, Hüseyin Mercan’ı yakalıyor! Hüseyin Mercan, çiftçi… “Banka borcum bile yok, borcum olsa ineğime haciz gelir” diye yalvarıyor, “bırak bu ayakları” diyorlar. Sonradan Hüseyin Ercan’ın haberi oluyor, polise gidiyor, Hüseyin
Ercan’ı gözaltına alıp, Hüseyin Mercan’ı bırakıyorlar.
*
Eshot’tan emekli Rafet Bayram’ı alacaklar, gidip, adaşı Rafet Bayram’ı alıyorlar. Alınan Rafet Bayram da emekli ama, Eshot’tan değil, albay emeklisi, hiç itiraz etmiyor, kuzu kuzu geliyor… Savcı kimliğine bakıyor, “sen niye geldin?” diye soruyor. Emekli albay “bilmiyorum, herhalde Ergenekon’dan veya Balyoz’dan aldılar diye düşündüm” diyor. Savcı, albayı kovuyor. Orijinal Rafet Bayram’ın haberi oluyor, bakıyor ki kimse gelmiyor, Eshot otobüsüne binip, Emniyet’e gidiyor, “nerdesin bu saate kadar” diye fırçalanıyor.
*
Büyükşehir, emek şenliği yapıyor, Şevval Sam konser veriyor. Müfettişler, konseri organize eden müdüre “neden ihale yapmadın, tek teklif aldın?” diye soruyor… Müdür ne desin, “abi beş tane yok ki, memlekette bir tane Şevval Sam var, neyin ihalesini yapayım?”
*
Haysiyet celladı gazteciler “Büyükşehir Belediye Başkanı, parke taşlarını oğlunun şirketinden satın aldı” diye manşet yapıyor. İnceleniyor. Başkan’ın oğlu sadece ihracat yapıyor. Kamuya, belediyelere sattığı tek kuruşluk mal olmadığı gibi, koskoca İzmir’de, rica üzerine sadece bir kişinin evi için maliyetine parke taş verdiği ortaya çıkıyor, o kişi de AKP mebusu.
*
Hani şu meşhur fıkradaki gibi, bizim bakan İsviçre Denizcilik Bakanı’yla tanışıp “sizde deniz yok ki” deyince, İsviçreli “sizde de adalet bakanlığı var” demiş ya..

Öyle oluyor.



Yilmaz OZDIL

Corumlu
18-01-2012, 13:26
Genelkurmay Başkanı’nın tutuklanmasına “tarihte ilk” filan deniyor ama… “Hitit Kralı” şüpheli şahıs birader!
*
Esprileriyle ünlü gazeteci Musa Ağacık, değerli arkadaşım Nedim Şener’le telefonda konuşurken, kendisini Hitit Kralı Şuppiluliuma’nın torunu Musaluliuma olarak tanıtıyor ve hukukun gukuk olduğunu anlatırken, Hitit Yasaları’ndan bahsediyor. Konuşma kaydediliyor, iddianameye konuyor iyi mi… Böylece, Hitit Kralı 3 bin 350 sene sonra delil oluyor.
*
Ki, Zeus…
Deyus olmuştu.
Aynı iddianamede.
*
Benzer ciddiyet, İzmir’de yaşanıyor… CHP’li belediyeleri basıyorlar ya, orda.
*
Alaçatı Belediye Başkanı, zart diye tutuklanıyor, 185 sene hapsi isteniyor. Başkan “niye?” diye soruyor. Telefon konuşmalarını delil olarak gösteriyorlar. Okuyor… “Ne oldu bizim beleşten 145 bin lira” demiş, tutanaklarda öyle yazıyor. “Kardeşim ne beleşi… Ne oldu bizim Beldes’ten 145 bin lira diye sordum, yanlış dinlemişsiniz” diye itiraz ediyor. İnceleniyor. Hakikaten öyle, Beldes’ten yani, belde belediyelerini destekleme fonundan beklenen 145 bin lira var. Kayıtlar tekrar dinleniyor. Beldes demiş, beleş yazılmış. Başkan görevine dönüyor.
*
Büyükşehir operasyonunda Hüseyin Ercan’ı gözaltına alacaklar, polis gidiyor, Hüseyin Mercan’ı yakalıyor! Hüseyin Mercan, çiftçi… “Banka borcum bile yok, borcum olsa ineğime haciz gelir” diye yalvarıyor, “bırak bu ayakları” diyorlar. Sonradan Hüseyin Ercan’ın haberi oluyor, polise gidiyor, Hüseyin
Ercan’ı gözaltına alıp, Hüseyin Mercan’ı bırakıyorlar.
*
Eshot’tan emekli Rafet Bayram’ı alacaklar, gidip, adaşı Rafet Bayram’ı alıyorlar. Alınan Rafet Bayram da emekli ama, Eshot’tan değil, albay emeklisi, hiç itiraz etmiyor, kuzu kuzu geliyor… Savcı kimliğine bakıyor, “sen niye geldin?” diye soruyor. Emekli albay “bilmiyorum, herhalde Ergenekon’dan veya Balyoz’dan aldılar diye düşündüm” diyor. Savcı, albayı kovuyor. Orijinal Rafet Bayram’ın haberi oluyor, bakıyor ki kimse gelmiyor, Eshot otobüsüne binip, Emniyet’e gidiyor, “nerdesin bu saate kadar” diye fırçalanıyor.
*
Büyükşehir, emek şenliği yapıyor, Şevval Sam konser veriyor. Müfettişler, konseri organize eden müdüre “neden ihale yapmadın, tek teklif aldın?” diye soruyor… Müdür ne desin, “abi beş tane yok ki, memlekette bir tane Şevval Sam var, neyin ihalesini yapayım?”
*
Haysiyet celladı gazteciler “Büyükşehir Belediye Başkanı, parke taşlarını oğlunun şirketinden satın aldı” diye manşet yapıyor. İnceleniyor. Başkan’ın oğlu sadece ihracat yapıyor. Kamuya, belediyelere sattığı tek kuruşluk mal olmadığı gibi, koskoca İzmir’de, rica üzerine sadece bir kişinin evi için maliyetine parke taş verdiği ortaya çıkıyor, o kişi de AKP mebusu.
*
Hani şu meşhur fıkradaki gibi, bizim bakan İsviçre Denizcilik Bakanı’yla tanışıp “sizde deniz yok ki” deyince, İsviçreli “sizde de adalet bakanlığı var” demiş ya..

Öyle oluyor.



Yilmaz OZDIL


Demek ki, tutuklamalara komplo diyenlerin tezi çürüyor, mantıklı olunduğunda.

Komplolarda herşey en ince ayrıntısına kadar hesaplanır/ayarlanır.

Burda yapılan yanlış tutuklamaları, gözaltıları görünce anlıyoruz ki komplo filan yok. Devlet görevini yapmış, suç işlediği 'zannedilen' zanlıların ifadesini almış ve daha sonra ortada suç olmadığını anlamış.

Hala içeride olanlar ve tutuksuz yargılananlar için demek ki suç 'olabilecek' bir şeyler var ki, şu an o araştırılıyor.

Komplo yok yani.

Mantıklı olmak lazım...

trusty
16-02-2012, 10:50
“TBMM’de, bir partiliyi ‘danışman’ gösterip, onun maaşını sonra kendi cebine aktaran milletvekili veya milletvekilleri var mıdır? Büyük kentlerin belediyeleri (özellikle AKP’liler) milletvekillerine araç tahsis etmekte midirler? Hangi belediye, düğün veya sünnetlerde milletvekillerinin taktıkları altınları ‘hediye’ etmektedir? Meclis idaresi bunları araştırmayı düşünmekte midir?”

Esasında bu soruların yanıtları yoktur; çünkü bütün bunlar ‘ahlaksız’ kişilerce yapılabilir.”

Aslında bu iddialar kimseyi şaşırtmaz. Dokunulmazlık zırhına takılmış yüzlerce dosya, cevapsız soru önergeleri, rant ve ihale skandalları, yumruklu kavgalar vs… Hepsi bizim meclisimizde var.

Birkaç gün önce televizyonlarda haber olan bir başka milletvekili portesi daha vardı. Bir anne. Kucağında minik bebeğiyle gelmişti meclise. Önce bebeğe gösterilen ilginin meclis çalışmalarını etkileyip etkilemeyeceği tartışıldı ve bebeğin annesiyle meclise girmesine izin verildi.

Milletvekilinin bebeğini bırakacağı bir bakıcısı, peşinde koşturtan korumaları veya sözde danışmanları yoktu. Halkın sahip olduğu ortalama refah düzeyinden yukarıda değildi. Annelik sorumluluğunu milletvekili sorumluluğuyla birlikte yürüttü. O da bir milletvekiliydi ama ne yazık ki TBMM’de değil, Kanada Avam kamarasında…

http://www.odatv.com/n.php?n=ikisi-de-milletvekili-biri-turkiyede-digeri-kanadada-1502121200