PDA

View Full Version : Birinci Vazife



Pages : 1 [2] 3

konakbey
06-03-2007, 01:24
katkısı olan herkese teşekkürler ,,,,.

tali58
07-03-2007, 23:06
ALTINDA YAŞADIĞIN BAYRAĞA, ÜSTÜNDE YAŞADIĞIN TOPRAĞA SEVGİ, KADER ve CAN BAĞIYLA BAĞLI OL. ÇÜNKÜ O BAYRAK TÜRK BAYRAĞI, O TOPRAK TÜRK VATANIDIR.

sezi
07-03-2007, 23:21
http://img67.imageshack.us/img67/9586/resim1587ac5.jpg (http://imageshack.us)

excellent80
11-03-2007, 13:30
En başta Ulu önder Atatürk'ün gençliğe hitabını ilk görev olarak üstlenmemiz gerekir.
Gençler Okuyun Öğrenin!!!!!!!

Rind
12-03-2007, 11:28
Nereden nereye geldiğimize sadece 86 yıl olarak değil binlerce yıllık mazi olarak bakmak gerekir. Fidanlık büyütmek güzel. Ama ormanı bilmeden olmaz.. Duygusal paranoyaya kapılmak yerine iyisi ile kötüsü ile geçmişe sahip çıkarak iyi inceleyip anlamlı sonuçlar elde etmek daha faydalıdır. İlk yapılacak iş önyargılardan arınmak. Birbirimizi coşturmanın sırası değil.

samle black
13-03-2007, 09:41
:super: katkısı olan herkese teşekkürler

sanal_deli
21-03-2007, 02:25
:cool: mükemmel bir köşe olmuş izniniz olursa bir ekte ben yapmak istedim...

Lider dediğin...
Her şeyden önce kim olduğunu bilmeli ve kendine guvenmelidir.
http://www.cagdas.k12.tr/modules/Ata/images/ata-b/ataturk.gif
"Ben diktatör değilim. Benim kuvvetim olduğunu söylüyorlar. Evet bu doğrudur. Benim isteyip de yapamayacağım bir şey yoktur. Çünkü ben zoraki ve insafsızca hareket etmesini bilmem. Ben kalpleri kırarak değil kazanarak hükmetmek isterim."
Mustafa Kemal ATATÜRK

Lider dediğin...
Her kim olursa olsun insanlara değer vermelidir.
http://www.genelkurmay.org/anitkabir/album/ata-94_k.jpg
"Millete efendilik yoktur. Ona hizmet etmek vardır. Bu millete hizmet eden onun efendisi olur."
Mustafa Kemal ATATÜRK

ve mütevazi olmalıdır...
http://www.genelkurmay.org/anitkabir/album/ata-96_k.jpg
" Bu ulusu ben değil içimizdeki ruh, damarımızdaki kan kurtarmıştır."
Mustafa Kemal ATATÜRK

Lider dediğin...
Önde yürüyen değil, yol gösteren olmalıdır.
http://www.milliegemenlik.gov.tr/ataturk/fotograflar/254.jpg
"Sizler, yani yeni Türkiye'nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz... Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir."
Mustafa Kemal ATATÜRK

Lider dediğin...
Yeri geldi mi sıradan bir asker
http://www.anitkabir.org/images/articles/33/ata-14.jpg
Yeri geldi mi Başkomutan olmalıdır...
http://anitkabir.org/images/articles/34/ata-43.jpg
"Memleketin ellide biri değil, her tarafı tahrip edilse, her tarafı ateşler içinde bırakılsa, biz bu toprakların üstünde bir tepeye çıkacağız ve oradan savunma ile meşgul olacağız"
Mustafa Kemal ATATÜRK

Lider dediğin...
Fedakar olmalıdır.
http://www.anitkabir.org/images/articles/33/ata-33.jpg
"Ben icap ettiği zaman en büyük hediyem olmak üzere, Türk Milletine canımı vereceğim."
Mustafa Kemal ATATÜRK

Lider dediğin...
ilkelerine ve sözlerine bağlı olmalıdır.
http://www.genelkurmay.org/anitkabir/album/ata-84_k.jpg
"Ben toprak büyütme meraklısı değilim. Barış bozma alışkanlığım yoktur. Ancak sözleşmeye dayanan hakkimizin isteyicisiyim. Onu almazsam edemem. Büyük meclisin kürsüsünden milletime söz verdim. Hatay'ı alacağım. Milletim benim dediğime inanır. Sözümü yerine getirmezsem milletimin huzuruna çıkamam. Yerimde kalamam. Ben şimdiye kadar yenilmedim, Yenilmem. Yenilirsem bir dakika yaşayamam "
Mustafa Kemal ATATÜRK

Lider dediğin...
Güvenilir ve samimi olmalıdır. Kalbinde ne varsa dilinden de o dökülmelidir.
http://www.dogus.edu.tr/spor/Resimler/ataturk/07.jpg
"Ben düşündüklerimi, sevdiklerime olduğu gibi söylerim. Aynı zamanda lüzumlu olmayan bir sözü kalbimde taşımak iktidarında olmayan bir adamım.Çünkü ben bir halk Adamıyım. Ben düşündüklerimi daima halkın huzurunda söylemeliyim. Yanlışım varsa, halk beni tekzip eder.Fakat şimdiye kadar bu açık konuşmada halkın beni tekzip ettiğini görmedim."
Mustafa Kemal ATATÜRK

Lider dediğin...
Konuşmayı ve
http://www.genelkurmay.org/anitkabir/album/ata-65_k.jpg
dinlemeyi bilmelidir.
http://www.arioglu.net/ataturk.jpg

Lider dediğin...
Sorumluluk almayı bilmeli
http://www.genelkurmay.org/anitkabir/album/ata-63_k.jpg
"Mesuliyet yükü her şeyden, ölümden de ağırdır."
Mustafa Kemal ATATÜRK

Astlarına ve dostlarına sonuna kadar güvenmeli
http://www.ataturk.de/Fotogaleri/ATATURK_NY_Times/ATATURK_NY_Times_09/ny_times_009.jpg
"Benim için ordumuzun kıymetini ifadede ölçü şudur: Türk ordusunun bir kıtası muadilinin behemehal mağlup eder, iki mislini durdurur ve tespit eder."
Mustafa Kemal ATATÜRK

ve başarıyı paylaşabilmelidir
http://www.anitkabir.org/images/articles/36/ata-104.jpg
"Bir ulus, bir toplum yalnız bir kişinin çabası ile adımcık bile atamaz."
Mustafa Kemal ATATÜRK

Lider dediğin...
Hedefleri gibi
http://www.genelkurmay.org/anitkabir/album/ata-37_k.jpg
"Zafer zafer benimdir diyebilenin, muvaffakiyet, muvaffak olacağım diye başlayanın ve muvaffak oldum diyebilenindir."
Mustafa Kemal ATATÜRK

Lider dediğin...
Kavgaları gibi
http://www.genelkurmay.org/anitkabir/album/ata-75_k.jpg
"Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Benim sizden istediğim şey, yorulmamak değil, yorulduğunuz zaman da, durmadan yürümek, yorulduğunuz dakikada da dinlenmeden beni takip etmektir."
Mustafa Kemal ATATÜRK

Lider dediğin...
Sevdaları gibi
http://www.genelkurmay.org/anitkabir/album/ata-41_k.jpg
"Biz hayat ve istiklal isteyen bir milletiz. Ve yalnız ve ancak bunun için hayatimizi yok etmeyi göze alırız." Mustafa Kemal ATATÜRK

Lider dediğin...
http://www.genelkurmay.org/anitkabir/album/ata-83_k.jpg
ATATÜRK gibi OLMALI.

"Büyüklük odur ki kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın. Memleket için gerçek ülkü ne ise onu görecek ve o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, seni yoldan çevirmeye çalışacaktır. İşte sen burada direneceksin. Önünde sonsuz engeller yığılacaktır. Kendini büyük değil, küçük, araçsız hiç telakki edecek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri asacak, ondan sonra sana büyüksün derlerse bunu diyenlere güleceksin".
Mustafa Kemal ATATÜRK

Oldu mu VATAN Öldü mü EFSANE olmalıdır !
http://www.anitkabir.org/images/articles/37/ata-154.jpg

"Beni görmek demek ille de yüzümü görmek değildir.
Benim düşüncelerimi, benim duygularımı anlıyorsanız bu yeter."
Mustafa Kemal ATATÜRK


Alıntıdır...

bikmisbroker
21-03-2007, 15:53
Uyandir bizi!! (http://www.keepmyfile.com/download/09b18f1493118)

balaban
21-03-2007, 16:05
Birkaç yılda anladığım; bütün iş cebini doldurmaktır, birinci vazife budur.:grrr:
Daha önce başka şey sanıyordum neyse bu yaşta doğruyu öğrendik.:grrr: :cry: :cry:

PAŞA
21-03-2007, 16:07
Uyanabilmek için ,titreyip kendinize gelebilmek için yapabileceğiniz çok basit bir şey var.''Şu Çılgın Türkler'' kitabını okumak ....
Kendiniz için ,ülkeniz için.....
Bize Süleyman Sırrı gibi milletvekilleri lazım...

lutas
21-03-2007, 17:04
Yorumsuz...

http://img365.imageshack.us/img365/9526/ehediyeaq9.jpg (http://imageshack.us)

Serbantin
24-03-2007, 00:39
slayt gönderebilirmiyiz ? nasıl?

baron11
25-03-2007, 19:55
http://img76.imageshack.us/img76/9531/ata47ns1.jpg

Kurduğu Cumhuriyeti gençliğe emanet eden ve o gençlere ülkeyi çağdaş uygarlığın üzerine çıkarma onurlu görevini veren Atatürk, gençliğin bu hedefe varabilmesinin de ancak nitelikli bir eğitimle olabileceğine olan inancını, Samsun'da öğretmenlerle yaptığı söyleşide, şöyle dile getirmistir: "Eğitimdir ki, bir ulusu ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum olarak yaşatır; ya da bir ulusu köleliğe, yoksulluğa düşürür."
Gençliği, hedefine ulaştıracak çağdaş bilgi ve donanımla yetiştirmeleri için, 25 Ağustos 1924 günü, Öğretmenler Birliği Kongresi üyelerine de şöyle seslenmiştir: "Yeni gençleri, Cumhuriyetin fedakâr öğretmenleri, sizler yetiştireceksiniz, yeni gençlik sizin eseriniz olacaktır. ..... Cumhuriyet, sizden, 'düşünce, bilim, fen ve beden bakımından güçlü ve yüksek karakterli muhafızlar ister." Atatürk, aynı söylevinde, eğitim-öğretimin niteliği ve ekonomi ile ilişkisini de şöyle tanımlar: "Öğretmenler, erkek ve kız çocuklarımızın, ... bütün eğitim kademelerindeki eğitim ve öğrenimlerinin uygulamalı olması önemlidir. Ülkemizin çocukları, her eğitim kademesinde ekonomik hayatta amacı olan, etkili ve başarılı olacağı bilgilerle donatılmış olmalıdır."

sanal_deli
26-03-2007, 03:20
Nutuk`un Gizli Şifresi

Beyin cerrahi Dr.Muammer Yüksel ile biyofizik uzmanı Dr.Erhan Kiziltan,bir bilimsel arastirma için bir araya gelip çalismaya baslar.Bu arastirma için gerekli olan bilgisayar programini Dr.Erhan Kiziltan yazar.Programin çalisip çalismadigini denemek için o sirada bilgisayarda tam metni hazir olarak bulunan Atatürk'ün 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasinda CHP kongresinde okudugu Büyük Nutuk'unu programa koyarlar.Bir süre sonra,program Nutuk'un içinde her kelimenin kaçar kez tekrarlandigini ortaya çikarir.Iki bilim adami,ilk olarak Nutuk'da 19'ar kez tekrarlanan kelimeleri ilk kullanim siralarina göre bir araya getirerek bir metin ortaya çikarirlar.19 rakami Atatürk'ün hayatinda önemli bir yer tutmaktadir. ÇÜNKÜ;

*Atatürk,19.yüzyilin bitmesine 19 yil kala 1881 de dogdu.1881 19'un 99 kati.

*1881,Rumi takvime göre 1297'ye denk gelir.1+2+9+7:19

*Selanik'de dogdu.Selanik sözcügünün ''ebced'' (Arapça'da her harfin sayisal bir degeri oldugunu belirten hesap) hesabiyla degeri 171' dir.171 19'un 9 katidir.

*Nüfüs kütügünde sira numarasi 19'dur.

*Nüfus Cüzdani numarasi 999814'tü.Bu sayi 19'un 52 bin 621,789 kati.

*Istanbul Harp Okulu'na 1900'de kayit oldu.1900 19'un 100 katidir.Bu sirada yasi 19'du.

*Harp Akademi'sine 57.inci devre olarak girmisdir.57 19'un 3 kati.

*Atatürk Harp Okulunu 20'nci olarak bitirdi.Subaylardan birisi yabanciydi.Bu nedenle mezun olan 19'uncu subay oldu.

*Yüz basi olarak orduya katilis sirasi 38'di.19'un iki kati.

*Çanakkale Savaslari'nin zaferle sonuçlanmasinda büyük rol oynayan 19.uncu tümeni kurdu.

*19 mayis 1915' de albay oldu.

*Komutani oldugu alayin numarasida 38' di.19'un 2 kati.

*Komutani oldugu bir baska alayin numarasi 57'ydi.19'un 3 kati.

*19 Mart 1916'da tuggeneral oldu.

*19 Aralik 1904'de Yildiz Sarayi'na çagrildi.

*19 Mayis 1919'da Samsun'a çikarak Kurtulus Savasini baslatti.O zaman 38 yasindaydi.Yani 19'un 2 kati.

*Atatürk'ü Samsun'a götüren Bandirma vapurunun 19 yolcusu vardi.

*Samsun'da 19 gün kaldi.

*4 Temmuz 1919'da Erzurum'a gitti.19 gün sonra 23 Temmuz'da Erzurum Kongre'sini topladi.

*4 Eylül 1919 Sivas Kongresi'nden 114 gün sonra 27 Aralik 1919'da Ankara'ya gitti.114 19'un 6 kati.

*Mili Mücadele'ye baslanmasi için komutanlariyla yaptigi konusmanin tarihi 19 Kasim 1919'du.

*TBMM'nin kurulmasina 19 Mart 1920'de karar verdi.

*19 Eylül 1921'de merasellik ve gazilik ünvani aldi.

*Gençlige Hitabe'de 19 cümle vardir.

*Mustafa Kemal Atatürk adinda 19 harf var.

*Atatürk'ün Latife Hanim ile olan evliligi 912 gün sürdü.912 19'un 48 kati.

*10 Kasim 1938'de öldü.1938 19'un 102 katidir.

*57 yil yasadi.19'un 3 katidir. Yasaminin ilk 19 yilinda askerlige hazirlandi.Ikinci 19 yilinda asker olarak hizmet verdi.Üçüncü 19 yilinda ise ülkenin kurtaricisi ve devlet baskani olarak görev yapti.

*Öldügünde yataginin altinda bulunan otomatik silahta 19 mermi vardi.

*Cenaze namazi 19 Kasim 1938'de Dolmbahçe Camii'nde kilindi.

*Atatürk'ün ölümü üzerine silah arkadasi Ismet Inönü'nün Türk Milletine yazdigi beyanname 19 cümledir.

*Cenazesinde çalinan Chopin'in cenaze marsinin numarasi 19'dur.Bu marsta 19 nota vardir.

*Miras olarak 19.000 lira birakmisdir.Yani 19'un 1000 kati.

*''Ne mutlu Türküm Diyene'' cümlesi 19 harfdir.

*''Istikbal Göklerdedir'' cümlesi de 19 harfdir.

*Istanbul Akaretler'de kaldigi evin numarasi 19'dur. Iste bu nedenle,NUTUK'da 19'ar kez tekrarlanan kelimelerden bir metin olusturan Dr.Muammer Yüksel ile Dr.Erhan Kiziltan,Osmanlica sözcükleri günümüz Türkçe'sine çevirir bazi eksik cümleleri,anlamini bozmayacak sekilde tamamlar.Sonuçta ortaya su sasirtici metin çikar.

''TÜM SEÇKIN TEMSILCILER MILLETE HIZMET ETMEK YERINE GÖREVLERINI YERINE GETIRMEMEKTEDIRLER. BUNLARIN KANUNLARA BILFIIL UYMALARI GEREKTIGINI BELIRTINIZ.

SUNU SÖYLEYINIZ:

YAKIN ZAMANA KADAR MEVCUT FAALIYETLERI BASKA GÖZLE GÖRMEYE ÇABALAYANLAR ARTIK DURUMUN FARKINA VARMISLARDIR.KUMANDANLARIN (ASKERLER VE YÖNETICILER) HIZMET ETMELERINE SIZ ENGEL OLUYORSUNUZ.OLAYLARI TAM OLARAK DÜSÜNEN HER KISI BUNUN NEDENININ HÜKÜMET OLDUGUNU GÖRÜR.TÜM BASKANLIK SISTEMI BIZCE SUISTIMAL EDILMEKTEDIR.TOPLANACAK TARAFLAR SAYICA AZ OLSA BILE AZAMI SAYIDAKI DÜSMANIN KARSISINDA DURMALIDIR.BU ÇAGRIYI YAPMASI GEREKEN YÜZ BASILARDIR. BÜYÜK SEREFLI CEPHE DÜSÜNÜLMELIDIR.

Bu metin 2 bilim adamini çok sasirtir.Çünkü günümüz Türkiye'si ile ilgili ipuçlari vermektedir.Bir baska deyisle Atatürk,100 yil önceden Türkiye'de olup bitecekleri görmüs gibidir.Dr.Muammer Yüksel ve Dr.Erhan Kiziltan arastirmalari sirasinda 19'ar kez tekrarlanan sözcükler de bulur.Bu sözcüklerle olusturdaklari metin ise,Türkiye'deki bölücülük hareketinin ne asamaya geldigini 100 yil önceden gösterir gibidir. ''MAKSADIN ANLASILIYORDU.TARIHI VILAYETIN AHALISINI BÖLÜP DIYARBAKIR KÜRT DEVLETININ KURULMASINA YOL AÇMAK. MEMLEKETIN IÇINDE BULUNDUGU DURUM KESINLIKLE BIRISININ DURUMA MÜDAHALE ETMESINI GEREKTIRCEKTIR. IÇINDE BULUNULAN SOMUTSUZ KOSULLAR GEREGINCE BAGIMSIZ GRUPLAR HAREKETE GEÇECEKTIR. YIRMI VAKIT SONRASINDA BU DEGERLENDIRMEYI KIM YAPACAK VE EYLEME GEÇECEKTIR.

Bu metinde yer alan ''YIRMI VAKIT'' ifadesini ilgi çekici bulan iki bilim adami bir arastirma yapar.Vardiklari sonuç sasirticidir.Güneydogu'da bir Kürt devleti kurmak için yola çikan Abdullah Öcalan PKK'yi 1978'de kurmustur.Öcalan 1999'da yakalanmistir.Bir baska deyisle eylemlere basladigi yil ile yakalandigi yil arasinda 21 sene vardir.Bu da Atatürk'ün ''YIRMI VAKIT'' deyimine uygun bir zamandir.Iki bilim adaminin yorumuna göre,bu 20 vakit dolmustur.Ve ülkenin bölünmesini engellemek için eyleme geçilmesi zamani gelmistir.Nutuk'u iki bölüm halinde kitaplastirildigini göze alan Dr.Muammer Yüksel ile Dr.Erhan Kiziltan,kitabin 'belgeler' bölümünde de

19'ar kez geçen sözcükleri arayip bulur ve yeni bir metin ortaya çikarir. ''DÜSÜNDÜKLERINI AÇIKÇA SÖYLEYEN PEK ÇOK KISININ ORTAK FIKRI;HÜKÜMETIN BUGÜN DÜNYAYA YAKIN DURMASININ ASIL NEDENININ SECIMLE KENDILRINE VERILEN GÜCÜ KULLANARAK SISTEME RESMEN AYKIRI FIKIRLERI UYGULAMAYA CALISMASIDIR.GERCEK YÜZÜ BELLI OLMAYAN AZINLIKTA OLAN YÖNETIM MERKEZI, GERCEK YÖNETIMIN,ANKARA'NIN DIKKATINI CEKMEK ZORUNDADIR.RÜSVETCI VALILERIN (YÖNETICILER) CUMHURIYET ILKELERI YERINE KENDI ÇIKARLARINA YÖNELMELERI MÜDAHALEYI GEREKTIRIR.''

Dr.Muammer Yüksel ile Dr.Erhan Kiziltan bu son metni günümüz Türkiye'sini anlattigini düsünüyor.Iki bilim adami bu çalismayi kitap haline getirdi.'Neden Kitap'tan çikan ve ''NUTUK'DAKI GIZLI HITAPE'' adini tasiyan kitabin önümüzdeki günlerde epey tartisma yaratacagi ortada.Çünkü kitapta Atatürk'ün Gençlige Hitabe'sinin hangi anlama geldigi ve hitabedeki uyarilarin hangi zaman diliminde geçerli olacagi da yine 19 formülü ile açiklaniyor.

Sonuç olarak; ZAMANININ ILERISINDEKI ADAM OLARAK NITELENEN ULU ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ÜN 100 YIL ÖNCE YAZDIGI NUTUK,GÜNÜMÜZ TÜRKIYE'SININ IÇINDE BULUNDUGU DURUMU ÇOK NET OLARAK ORTAYA KOYUYOR


Alıntıdır...


Günümüzde gerek sanal ortamda gerekse ticari ortamda Atatürkçülük öne çıkmaya başladı fakat üzülerek görüyorum ki bunu gerçek hayata aksettiren kişi sayısı şuan bir avuç insan...Ve yine üzülerek görüyorum ki Atatürkçülüğü bile 2 ye böldüler Ulusalcılar ve Milliyetçiler diye. Bunda ki gerçek maksat sanıyorum ki Ülkem insanının yüce ATATÜRK e olan bitmeyen sevgisi ve güveni bu da çevresine insan yığınları çekmek isteyenlerin iştahını kabartıyor malesef :grrr:

Ben şahsıma artık sadece sanalda değil gerçek hayatta Atatürkçülüğümü öne çıkarmak için çalışacağım.Beni yanlış anlamayın ama burada ben vatan için ölürüm yazmak çok kolay ama gerçek hayatta bunu yapabilmek yürek ister, gerçekten inanç ister.Eğer içinizde bu inanç ve dik duruş varsa orada oturmayın geç olmadan birşeyler yapmak gerekir hayat sadece borsadan yada para kazanmaktan ibaret değil.

Saygılarımla

BORA YAŞAR
28-03-2007, 23:17
ATATÜRK İLKELERİ ŞİMDİ NERDE UYGULANIYOR,
BİLİYORMUSUNUZ ?

SUUDİ ARABİSTAN'DA !...

1) Suudi Arabistan'da türbe, yatır yoktur, yasaktır. Bunlar olmayınca doğal olarak ziyaretleri de yoktur.Ramazan aylarında sözde yatırlara kısmeti açılsın diye genç kızlar,sağlığı için dua edenler, dallara ağaçlara bez bağlayanlar gibi ilkel görüntüler de yoktur. Böyle davranışlar gericilik, CAHİLİYYE devrinden kalma putperestlik addedilir.

2) Suudi Arabistan'da Peygamberimize ait olduğu söylenen SAKAL-I ŞERİF,
HIRKA-I ŞERİF, DENDAN-I ŞERİF gibi ziyaretler yoktur.
Böyle davranışlar gericilik ve ŞİRK ''ALLAHA ORTAKLIK'' addedilir.

3) Suudi Arabistan'da imam, müezzin gibi din görevlileri ülkemizdeki gibi
devlet memuru statüsünde değillerdir, devlet bütçesinden bu kişilere
maaş ödenmez.Allah için yapılan görevin karşılığında para almak
ayıp sayılır ve yasaktır.

4) Suudi Arabistan'da biri çıkıp da MEDYUM olduğunu iddia ederse
o kişinin kellesi hemen gider. Medyumlar Türkiye 'de açık oturumlarda konuşuyor, sözde şifa ( ! ) dağıtıyorlar. Gazetelerde sütunları var...

5) Suudi Arabistan'da Nakşilik, Nurculuk, Fethullahçılık vs. vs. gibi Atatürk'ün
ölümünden sonra zuhur eden tarikatlar da yoktur, onların şeyhleri de, müritleri de...cemaatleri de… Neden bu tarikatların şeyhlerinin biri bile o şeriat ülkesine gidip de yerleşmez ?... Yerleşmez değil , hatta oraya hiç uğramamışlardır ? Yoksa kelle korkusu mu ?...

6) Suudi Arabistan'da KIZ İMAM HATİP LİSESİ yoktur. Bu komik bulunur, çünkü
islamiyette kadından imam olmaz.

7) Suudi Arabistan'da nazar boncuğu, okunmuş su,nazara karşı geyik boynuzu, üzerlik vs. gibi şeyler de gericilik ve şirk addedilir, yasaktır.

8) Suudi Arabistan'da Cami gibi ibadet yeri kompleksleri altında, bünyesinde
market, dükkan vs. bulunamaz. Dinin ticarete alet edilmesi sayılır.


Elbette size bir şeriat ülkesinin övgüsünü yapmadım. Sadece bir şeriat ülkesinde bile yasaklanan bazı şeylerin ülkemizde serbestçe nasıl uygulandığını hatırlatmak, güzel dinimizin nasıl sömürüldüğünü vurgulamak istedim.

Yukarda yazdıklarımın doğru olup olmadığını DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI'ndan sormanız mümkündür.


Netice olarak:Atamızın sağlığında yasakladığı kimi şeyler onun vefatından sonra TÜRKİYE'de serbest,

ŞERİAT ÜLKESİ SUUDİ ARABİSTAN'da yasaktır.
İŞTE ÇARPICI OLAN DA BUDUR!

Cemil Ünlütürk
Basın-Yayın ve Enformasyon eski Genel Müdürü

KARAHAN
03-04-2007, 08:22
Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı!

İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklal ve Cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

Ankara, 20 Ekim 1927



ATATÜRK için yüzyılın lideri deniliyor ama bence yanlış,binyılın lideri...ATATÜRK gibi bir lider birdaha gelmez...Her agzından çıkan tam atasözü...beni etkileyen bir sözü de '' ileride savaşlar topla tüfekle degil,ekonomiler ile kazanılacaktır'' dır...gördügüm duydugum okudugum en büyük ve en ileriyi gören lider...

BORA YAŞAR
03-04-2007, 14:34
Can Ataklı (03.04.2007)

Özlenen(!) manzarayı Mısır’da gözlemledim

Anadolu Ateşi’nin Piramitler önündeki gösterisini izlemeye gittim ya, doğal olarak Mısır’ın başkenti Kahire ile ikinci büyük kenti İskenderiye’yi gezme fırsatı da sağladı bu bana.

Mısır çok ilginç bir ülke. İslam dünyasının en önemli merkezlerinden biri ama en önemli kazancını Firavunlardan sağlıyor. İyi ki piramitler buradaymış yani.

Mısır’da elbette pek çok gözlemim oldu. Bugün size Türkiye’de bazı kesimlerin rüyası olan “Türkiye İslam Devleti”nin görüntülerinden birini aktaracağım.

Mısır, kağıt üzerinde laik bir devlet yapısına sahip. Ancak halkın yaşam biçimi tamamen İslami kurallara göre oluşmuş durumda.

Müslüman olup da sokakta başı açık gezen tek bir kadın bile yok. Üstelik burada çocuk yaştaki kızların bile başı kapalı. Tam bizdeki o garip topuzlu türban değil de, saçı ve boynu hiç göstermeyen sımsıkı bir örtü örtüyor kadınlar.

Elbette herkes dilediği gibi ya da bizdeki yaygın söylenişle “inandığı gibi” gibi giyinebilir ama inanın, görüntü olarak hiç hoş değil.

O manzara ülkeyi bir anda sanki çağın çok gerilerine itiyor. İnsanda “Bu ülkede hiçbir şey düzgün değildir” fikrinin oluşmasına yol açıyor.

Bu manzara iki yerde beni özellikle çok etkiledi. Biri İskenderiye. Fotoğrafta da görülüyor. İskenderiye kalesinin önünde tek başıma duvarın üzerinde oturuyordum. Bu sırada kalenin içinden 12-13 yaşlarında onlarca kız çıktı. Belli ki bir okul gezisiydi bu.

Kızlardan birkaçı bana dikkatle bakmaya başladı. Sonra birbirlerini dürttüler. Sanıyorum beni birine benzettiler. Öyle starlar gibi yakışıklı, alımlı değilim ama belli mi olur, onların sevdiği bir şarkıcıya falan benziyordum belki de. Bu ilgi karşısında gülümseyince bir anda etrafımı sardılar. O sırada geziye katılan bir gazeteci arkadaş fotoğraflarımızı çekince hepsi öyle bir coştu ki şaşarsınız.

Bu 12-13 yaşındaki kızların hepsinin de başları bağlıydı.

Daha sonra İskenderiye Üniversitesi’nin dağılma saatine denk geldik. Yüzlerce belki binlerce öğrenci caddeleri doldurmuştu.

Kızlardan başı açık, özgürce yürüyen bir kişi bile yoktu. Manzara gerçekten insanın içini burkuyordu.

O an “iyi ki Atatürk Türkiye’sinde bir Müslüman olarak doğmuşum” diye içimden geçirdim.


*****

İnanç değil yaşam biçimi
Mısır’da çocuk yaştaki kızların bile başlarının sımsıkı bağlı olmasından içimin burkulmasına biliyorum ki pek çok kişi de tepki gösterecek ve “Sana ne, herkes inandığı gibi yaşayacak ve giyinecek” diyecektir. Ama inanın ki öyle değil.

İlk defa bir Müslüman ülkeye gitmiyorum ben. Türkiye dışında bunu hep gördüm. Kadınlar, sistemin ve erkeklerin baskısı ile böyle örtünüyor. Bu, gözlerinden, bakışlarından anlaşılıyor.

Bugün Avrupa ülkelerine giden birçok kişi, orada tüm İslam ülkelerinden, hatta Suudi Arabistan’dan gelen kadınların nasıl giyindiklerine, hatta içkili lokantalarda nasıl şarap içtiklerine tanık olmuşlardır.

Eğer örtünme bir inanç sorunu olsaydı, kadınlar sadece kendi ülkelerinde değil her yerde aynı davranırdı. Demek ki örtünme inançtan çok bir yaşam biçimi. Çok çarpıcı bir örnek vermek istiyorum. Kahire’de Nil’de turistik bir lokanta gemisine bindik.

Bunlar tıpkı bizim Galata Kulesi ya da Kervansaray gibi yerler. Dansözler, şarkıcılar sahneye çıkıyor, marifetleri olanlar bunları sergiliyor.

Bizim gezimiz sırasında gemide sadece gözleri görünen üç kadın da vardı. Üç ayrı masada kocaları olduğunu tahmin ettiğim erkeklerle yemek yiyorlardı. Masalarında içki yoktu ama o sırada dansözler sahnedeydi.

Erkek de kadın da kaçamak gözlerle dansözü izliyorlardı ve gösteri sonunda da allkışlıyorlardı.

Bunu anlamanın imkânı var mı? Yemeğini bile peçesini kaldırıp yiyen bir kadın üstelik kocasıyla niçin içkili ve dansözlü eğlence yerine gider ki?

O giyim tarzının nedeni bana göre kesinlikle inanç değil, ülkelerdeki yaşam biçimi. Türban bizim gibi ülkelerde de toplumu bastırmak, pasifize etmek için kullanılıyor.

Şeriatla yönetilen İslam ülkelerini görenler bana katılacaklardır. Oraları görmeyenlere Suudi Yamani ailesinin İstanbul’daki düğünlerini hatırlatmak isterim. Diğerlerinin eleştirileri ise umrumda bile olmaz.

BORA YAŞAR
03-04-2007, 14:36
Ulu Önder Yalova'da Tavla oynarken.

ayyan
03-04-2007, 23:25
yeri mi emin değilim..

Apocalpyto filminin başında W. Durant'ın şu sözü vardı :

"Büyük bir uygarlık, kendi içerisinden parçalanmadıkça, fethedilemez."

_joeblack_
04-04-2007, 02:51
bunu yaparken yüzüme tatlı bir gülümseme geldi,bakalım siz ne hissedeceksiniz...

BORA YAŞAR
04-04-2007, 12:00
Atatürk Osmaneli'nde şiir okuyan öğrenciyle.

asagir
04-04-2007, 20:21
bunu yaparken yüzüme tatlı bir gülümseme geldi,bakalım siz ne hissedeceksiniz...

:yes: :yes: :yes:

BOZKIR
04-04-2007, 20:37
Vatan,Bayrak,Namus

Hepside Hakka hizmettir..

BORA YAŞAR
04-04-2007, 20:55
Atatürk motorsiklette:)

GÜRKAN
06-04-2007, 07:02
Bir fotoğraf bile bize ne çok şey anlatıyor..

http://img394.imageshack.us/img394/2547/ataih2.jpg

BORA YAŞAR
09-04-2007, 09:49
Dostlarla yemekte. Bir çok önemli dosya bu yemekli toplantılarda oluşturuldu.

UNYELI CONAN
10-04-2007, 18:09
sevgili Bora ,

müsaadenle su linki buraya yapistiracagim..

gelecekleri iyice idrak etmemiz acisindan cok önemli.. ama halen ABD'ye kuyruk sallayan icazet bekleyen siyasiler bunu kavrayabilirler mi bilemiyorum.

Barzani'Yi susturmak yetmez.. bitirmek gerek .. tek yol niyeti bölge kürtlerini etnik kanli catismalara sürüklemek isteyen bu ruh hasta'nin tasfiye edilmesi ..

BORA YAŞAR
10-04-2007, 21:18
sevgili conan;

Linki unutmuşsunuz. Ya da ben göremiyorum.

balaban
10-04-2007, 21:59
Vatan,Bayrak,Namus

Hepside Hakka hizmettir..

Üçlüye bir ekleme yapayım. Halka hizmet de Hakka hizmettir. Politikacılarımız inşallah bir gün anlarlar.

neuromancer
12-04-2007, 12:45
Fotoğraflarla Gelibolu 1915.

http://www.gallipoli1915.org/harpmecmuasi.htm

mutlu
13-04-2007, 11:41
Atatürk motorsiklette:)

orjinal bir resim. (ben) ilk defa görüyorum.

sanal_deli
14-04-2007, 00:04
Buda benim küçük bir çalışmam onu herkes anlasın istiyorum belki o zaman dünya yaşanır olur... :yes:
http://www.youtube.com/watch?v=CbjdWi19Snc

BORA YAŞAR
15-04-2007, 13:15
Yorum yok.

korhanykal57
15-04-2007, 21:58
Buda benim küçük bir çalışmam onu herkes anlasın istiyorum belki o zaman dünya yaşanır olur... :yes:
http://www.youtube.com/watch?v=CbjdWi19Snc


senin çalışmanın altına yazı yazan o yunan p*****

7 sulalesini ********** 70,000 kere .........

ozbek1
15-04-2007, 23:15
senin çalışmanın altına yazı yazan o yunan p*****

7 sulalesini ********** 70,000 kere .........


ben bu muhabbeti tam anlamasam da tam sevdiğim türden
aynı fikirdeyim
sn korhan bey
bendende 170 bin defa.... o yunan o... ç.... unu

hasat
15-04-2007, 23:34
Buda benim küçük bir çalışmam onu herkes anlasın istiyorum belki o zaman dünya yaşanır olur... :yes:
http://www.youtube.com/watch?v=CbjdWi19Snc

Elinize sağlık. Sevgiler

sezi
15-04-2007, 23:37
Buda benim küçük bir çalışmam onu herkes anlasın istiyorum belki o zaman dünya yaşanır olur... :yes:
http://www.youtube.com/watch?v=CbjdWi19Snc

Tebrikler Sayın sanal_deli.Çok güzel bir çalışma.

İndigo
16-04-2007, 01:52
senin çalışmanın altına yazı yazan o yunan p*****

7 sulalesini ********** 70,000 kere .........



Ciddiye almayın Gayreek leri, zavallı onlar :) güzel çalışma bu arada eline sağlık sanal deli :super:

sezi
16-04-2007, 23:30
http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=55488


Atatürk ve Vefasız Evlatları
Onur Yavuz
--------------------------------------------------------------------------------
...Bu hürriyetin, bu bağımsızlığın milyonlarca cana ve o canların yitirilmiş yada hiç olmamış umutlarına, daha ergenliğe varmamış gençlerin oynayamadığı oyuncaklarına, oğullarına doyamamış anaların gözyaşlarına, öğrencisiz kalan okullara, kocasız kalan genç kadınlara bedel olduğunu unutuyoruz...

--------------------------------------------------------------------------------


Atatürk'ü düşünüyorum... Toprağın altında, kül olmuş, toprağa karışmış vücudunu... Bu ülke için, bu ülkenin özgürlüğü, gençlerinin mutlu geleceği için heba ettiği o vücudunu, sağlığını, aşka ve sevgiye ayıramadığı zamanını, savaşlarda en ön safta yer tuttuğu savaş günlerini, bir yandan eski Osmanlı zihniyeti ile çabalarken ve cambaz oyunu siyasetle uğraşırken, diğer yandan savaş alanında gösterdiği o eşi benzeri olmayan başarıyı, bütün umutlarını kaybetmiş, gücü, takati kalmamış bir millete savaş meydanında verdiği cesareti, "Biz savaşmayacağız, öleceğiz..." diyen Atatürkü...
Çanakkalede denize dökülen Yunan kumandanın " Biz orada bir ordu ile değil, Tanrı ile savaştık" demesini düşünüyorum... Kazanılan zaferi, zafer sonrası mutluluk sarhoşu bir milleti, ancak ve ancak bu başarının en büyük mimarının zaferini doyasıya kutlayamadan sağlık sorunlarıyla cebelleşmeye başladığını düşünüyorum... Dil ve Tarih çalışmalarıyla yorulan ve diğer bir taraftan siroz ile boğuşan güçsüz, zamanla çelimsizleşen vücudunu, gök kadar mavi gözlerini, binlerce insana ilham veren sözlerini... "Bir iyileşeyimde ormanlara gidelim, evet evet ormanlara gidelim" diyen o acınası sesini, umutların yavaş yavaş yokolduğunu, bütün dünyaya meydan okuyan o kumandanı şerefsiz, riyakar,
kahpe bir hastalığın esir aldığını...


Zamanın alıp götürdüğü nice başarı gibi, şehitlerimizin bu topraklar uğruna döktüğü kanlar, Atatürk'ün bu ülke uğruna, bizim geleceğimiz uğruna göğüslediği zorluklar, ülkesi uğruna seve seve feda ettiği canı unuttuk mu... Biz vefadan, iyilikten, savaştan, tarihimizden bunu mu anlıyoruz? "Şeriatciyim" diye geçinip, Atatürkü dine düşman biri olarak göstermeyi mi anlıyoruz? Biz haysiyetten, dürüstlükten, onurdan, şereften, cesaretten, kahramanlıktan bunu mu anlıyoruz? Kahramanlarımızı unutuyoruz, bu toprakların kan ile
alındığını unutuyoruz, bu hürriyetin, bu bağımsızlığın milyonlarca cana ve o canların yitirilmiş yada hiç olmamış umutlarına, daha ergenliğe varmamış gençlerin oynayamadığı oyuncaklarına, oğullarına doyamamış anaların gözyaşlarına, öğrencisiz kalan okullara, kocasız kalan genç kadınlara bedel olduğunu unutuyoruz... Nasıl unuturuz ? Nasıl? Bu dünya bu kadar kahpe mi ? Bunları unutacak, unutturacak kadar kahpe miyiz ?


Kim uğruna bunca bedel, kim uğruna? Aradan geçen 100 yılda vatan millet sevgisini, milliyetçilik bilincini, demokrasiyi kaybetmiş bu gençlik için mi ? Aklı, fikri aşkta meşkte olan, hayatta çok az şeyi düşünen, okumayan, öğrenmeyen, gelecek kaygısı olmayan bu gençlik için mi ? Önce alevi-sünni sonra türk-kürt kavgasına düşüp, türkler ve kürtlerin bu vatanı omuz omuza savaşıp kazandığını unutan bu unutkan gençlik için mi yoksa dini siyasete alet eden, insanların duygularını bu yolla sömüren, vatan çıkarlarını değil kendi çıkarlarını herşeyin üzerinde tutan bu millet için mi ? Sana layık olamadık atam... Layık olamadık...,Bizim uğrumuza verdiğin cana vefalı olamadık, senin kemiklerini sızlattık... Belki de değmezdi bize...Affet bizi...

Kelebek
22-04-2007, 02:42
Anıtkabir ziyaretçi sayıları (http://www.tsk.mil.tr/anitkabir/guncel/faaliyetler/ziyaretcisayilari.html)

Bu sayılarda hiç bir ayrım yok. Siyasi, dini, sosyal vb. hiç bir ayrım. Kurtuluş Savaşı'nda kimlerle savaştıysak, onları ve işbirlikçilerini bu millet unutmadı, unutmaz.

HAŞAT
22-04-2007, 09:38
14 Nisan'da milyonlar gibi ben de bu kutsal vazifemi yetirmenin haklı gururunu yaşadım. Ne Mutlu Türk'ün Diyene!

http://img145.imageshack.us/img145/8476/dscf1961wi1.jpg

HAŞAT
23-04-2007, 11:11
http://img88.imageshack.us/img88/8044/tbmm1920st8.jpg

22 Nisan 1920'de yapılan çağrı ile Millet Meclisi, 23 Nisan 1920 günü toplandı. O gün, Hacı Bayram Camii'nde kılınan Cuma Namazından sonra topluca Meclis binasına gelindi. Türkiye tarihinde ilk kez padişah olmaksızın, 23 Nisan 1920, saat 14'de merasimle ve dualarla Meclis açıldı. Başkanlığa ilk olarak en yaşlı üye olan Sinop Milletvekili Şerif Bey getirildi. İlk Meclis, İstanbul'dan gelen 90'ın üzerindeki mebusa ilave olarak, 125 devlet memuru, 53 asker, 53 din adamı ve çeşitli sayıda tüccar, çiftçi ve hukukçudan oluşan kadrosuyla çalışmalarına başladı. Mustafa Kemal, 24 Nisan 1920'de Meclis Başkanı seçildikten sonra, meclise teşekkürlerini ifade ederek ilk meclis konuşmasını yaptı.

23 Nisan 1920'de kurulan yeni Meclis, 1 numaralı kararı ile kendi kuruluşunu düzenlemiştir. Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi kararlarına uygun olarak milli iradeye dayanan bir meclisin seçimi yapılmıştır. Kapatılan İstanbul Meclis-i Mebusan'ın bir kısım üyeleri, yeni kurulan Meclis'e katılma yetkisini 1 numaralı karar ile kazandılar.

Meclisin açılışını izleyen gün, Mustafa Kemal'in teklifi ile aşağıdaki esaslar kabul edildi.

1) Mecliste beliren milli iradenin vatanın geleceğine doğrudan doğruya el koymasını kabul etmek temel ilkedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin üstünde bir güç yoktur.
2) Türkiye Büyük Millet Meclisi, yasama ve yürütme yetkilerini kendinde toplamıştır.
3) Hükümet kurmak gereklidir. Meclisten seçilecek ve vekil olarak görevlendirilecek bir kurul hükümet işlerine bakar. Meclis başkanı bu kurulun da başkanıdır.
4) Geçici bir hükümet başkanı veya padişah vekili tayin edilmesi uygun değildir. Padişah ve halife, baskı ve zordan kurtulduğu zaman, Meclis'in düzenleyeceği kanuni esaslara uygun olan durumunu alır. 23 Nisan 1920'de kurulan Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme, zaman zaman da yargı yetkisini elinde topluyordu. Milletin tek temsilcisi sıfatıyla da kuvvetler birliği sistemini benimsedi. Dönemin şartları gereği bir Meclis Hükümeti sistemi kuruldu. Meclis Başkanı aynı zamanda Hükümet Başkanı idi. Devlet Başkanlığı diye bir makam yoktu. Hükümeti teşkil eden üyeler vekil diye adlandırılıyordu. Meclis olağanüstü yetkilerle donatılmış olduğundan, kuvvet ve yetki birliğini de bu niteliği ile temsil ediyordu.

HAŞAT
23-04-2007, 11:36
Bugün senin yüceliğini bir kez daha anladım.
Kendi içlerinde senin için her türlü kötülüğü planlayanlar, ileri geri konuşanlar, karalayanlar konuşmalarında seni yere göğe sığdırmadılar. Onları dinlerken tepem attı, size mi kaldı demek geçti içemden ama...

Ama eşeklik bizde. Verdiğin görevleri çabuk unuttuk. Gençliğe hitabeni duvarlarımıza astık ama hâlâ anlayamadık.

Bütün dünya seni bizden daha iyi tanıdı bir biz tanıyamadık.

Seni kafaları seninle ilgili iftiralarla zehirlenmiş gençlere adam gibi anlatamadık.

Emin ol ki bu günler gelip geçeçek. Sen demiştin ya: "Geldikleri gibi giderler".
Çünkü damarlarımızda hâlâ asil kan var.

NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE!

neuromancer
27-04-2007, 01:03
Bu görüntüleri ben ilk kez izledim.

Bağımsızlık savaşı verdiğinden dolayı Amerika'ya muhabbet ediyor. Kameraya alışkın olmadığı hemen belli oluyor. Yanındaki deve sanırım ABD büyükelçisi.. Ben de büyük adamım der gibi hareketlerini tekrarlıyor, rol çalmaya çalışıyor. :))

http://www.youtube.com/watch?v=j9x1xyfeoeU

_joeblack_
07-05-2007, 16:35
ben ilk defa seyrettim bazı görüntüleri bakalım sevecek misiniz...

mbatuhan75
14-05-2007, 21:49
kamera ve fotoğraf makinalarınızı hazırlayınn !!!

eğer gerçekleşirse 19 mayıs ta ay-yıldızı yan yana göreceğiz. 19 mayıs a denk gelmesi 500 milyon yılda bir olasılık !!! bunun bizim nesile denk gelmesi ayrı bir mutluluk.

daha önce 1.kosovada jüpiter ile ay böyle bir görüntü vermiş.

şimdi venüs ile ay.

http://www.hurriyet.com.tr/yasam/6512023.asp?gid=180


kosova savaşı sırasında gökyüzünün durumu .

60008

Figo
16-05-2007, 23:53
Güneşi özledik...

mbatuhan75
17-05-2007, 12:55
Tempo dergisi bu haftaki sayısında Kurtuluş Savaşında çekilmiş ve hiçbir yerde yayınlanmamış fotoğrafları yayınladı.

dergiyi reklam etmek gibi olmasın ama bu haftaki sayısı alınıp saklanacak cinsten.

60155

mbatuhan75
19-05-2007, 23:21
yaşadıgım yerde gökyüzü bulutlu idi.:frown: bayragımızın resmini alamadım.

mbatuhan75
20-05-2007, 11:43
bayrağımız.

60285

MAKİNİST
20-05-2007, 11:52
ben ilk defa seyrettim bazı görüntüleri bakalım sevecek misiniz...

ben çok beğendim...özellikle sonlara doğru gülümseyen resim çok güzel...teşekkürler sn joeblack...:yes:

kırmızı
29-05-2007, 08:23
enfes bir topic siyah beyaz resimler inanılmaz

İndigo
04-06-2007, 05:29
We'll be there as soon as ....able........................................

qe5OyuwNGFw

İndigo
04-06-2007, 06:28
zNhBZeD0bzM

İndigo
05-06-2007, 05:18
egoG4g3M92o

pardon
05-06-2007, 14:00
Gelişmekte olan ülkeler Atatürk’ün biyografisini başucu kitabı yapsın


DTÖ eski başkanı ve Yeni Zelanda eski başbakanı Mike Moore, Atatürk’ün üstün bir lider olduğunu, barışçılıkta fark yarattığını anlatarak "Anzak analarına söylediği sözler beni çok etkiler. Atatürk’ün biyografisini alın başucunuza koyun. Gelişmekte olan ülkelere de tavsiyem bu" dedi.

DÜNYA Ticaret Örgütü (DTÖ) eski Başkanı ve Yeni Zelanda eski Başbakanı Mike Moore, Atatürk hayranı olduğunu belirterek, dünyanın Nelson kardeş gibi barış için farklılık yaratmış liderler gördüğünü ancak Atatürk’ün bu liderlerden onlarca yıl önce pek çok şeyin farkına vardığını söyledi. Soysal Danışmanlık’ın Portekiz’in başkenti Lizbon’da düzenlediği "Liderler Zirvesi 2007"de konuşan Moore, Atatürk’ün Anzak analarına yazdığı "Analar, göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Mehmetcikle koyun koyuna yatmaktadır" sözlerini tekrarladı. Atatürk üstün bir lider olduğunu vurgulayan Moore, "Hiçbir kırgınlığı olmadan böylesine önemli sözler söylüyor. Ortadoğu’da bunları yaşayan hangi lider bu kadar cömert ve içten konuşabilirdi. Hálá da konuşabilen yok. Ortadoğu’ya gittikçe onun yaptıklarının önemini daha fazla anlıyorum. Yaşanan gelişmeleri gördükçe Atatürk bu durumda ne yapardı diye düşünüyorum. Onun değerini daha fazla bilmelisiniz. Atatürk’ün biyografisini alın başucunuza koyun. Gelişmekte olan bütün ülkelere de bunu tavsiye ediyorum" dedi.

ÖNEMİNİZİ GÖRMÜYORLAR: Moore’un sözleri Türkiye’nin önde gelen 138 perakende patronuna duygulu anlar yaşattı. Türkiye’yi ziyaret eden ilk Yeni Zelanda Başbakanı da olan Moore, "Çanakkale Savaşı’nda çok uzaklardan gelip topraklarınızda sizlerle savaştığımız için özür dilerim. Biz o zamanlar bir sömürge devletiydik. Bu nedenle Gelibolu tarihimizin en önemli olayıdır" dedi. Türkiye’nin önemine işaret eden Moore, global liderlerin vizyon sahibi olmadıkça geleceği göremediğini, Türkiye’nin önemini kavrayamadığını söyledi. Moore, Türkiye’nin gelecekte daha önemli bir ülke olacağını vurguladı.

REFORMLAR İKTİDARI BİTİRİR: Moore, Yeni Zelanda’da yüzde 66 olan vergileri yüzde 33’e indirdiklerini, 90 milyon olan hayvan sayısını 40 milyona çektiklerini, teşvikleri kaldırdıklarını belirterek iktidarı döneminde yaptıkları reformları anlattı. Moore, "Böyle reformlar yaparsanız iktidarda uzun süre kalamazsınız, ancak yaptıklarınız zaman içinde anlaşılır. Kendi kendine yetme, korumacılık başta güzel fikirler gibi görünür ama yanlıştır. Dünya ekonomisiyle bütünleşmeyi tercih ettik. Globalleşme bir uygulamadır, bir politika değil. Bir ideolojiye dönüştürülmemeli" diye konuştu.

GLOBALLEŞME KOMPLO DEĞİL: Globalleşmeyi Amerikan komplosu ya da dev şirketler komplosu olarak açıklayanlar olduğuna işaret eden Moore, "Fakat görüyoruz ki bu süreçte ABD ekonomisi küçüldü. Çin ve Hindistan ekonomisi büyüdü. Müthiş değişim getirdi. Fortune listeleri değişti. Komplo olduğu söylenemez. Yerel pazarlardan çıkıp başka ülkelere gitmek İngiliz sömürgelerinden önce vardı. Korumacılık da öyle" dedi.

Fırsatçı ülkeler reformları erteliyor

DÜNYADA daha önce yaşanan yayılmacılığın, pek çok ülkeyi geriye götürdüğünü ancak küreselleşmenin refah getirdiğini kaydeden Mike Moore, şöyle konuştu: "Son 20 yıllık gelişmelere bakın. Yoksul azaldı, dünyada bebek ölümleri üçte iki oranında gerildi. Portekiz AB’ye girip, kalkındı. 1960’lara kadar fakir olan Güney Kore’de insan ömrü 70 yaşın üstüne çıktı. Tayland ve Burma ekonomisi 25 kat büyüdü. Sanıldığı gbi ulus devletler ortadan kalkmadı. Şeffaf ve kaliteli devlet yönetimi ortaya çıktı. ABD eski başkanı John Kennedy’nin ’desteklemeyiz’ dediği Japon ekonomisi ikinci sıraya oturdu. Fransa’da refah toplumu yaratan 15’inci Louis bugün bir süpermarkete girse ağzı açık kalır. Sıradan insanların ulaştığı ürün ve hizmet çeşitliliğine bakın. Bazı fırsatçı ülkeler ’hazır değiliz’ diyerek reform yapmıyor. Ertelemek geleceğimize mal oluyor."

Tiranlar, etik davranmayan işadamları dikkat etmeli

MARKANIN bir itibar olduğunu, güven istediğini anlatan Mike Moore, şunları söyledi: "İtibar hassastır, kolay kaybedilebilir. Sivil toplum kuruluşları, hükümetler, medya ve şirketler dikkat etmeliler. ’Big Brother’ (büyük ağabey) bizi izliyor ama biz de onları izliyoruz. Tiranlar, etik davranmayan işadamları dikkat etmeli. Ellerinde fotoğraf makineleriyle dolaşan çocuklar siyasal açıdan inanılmaz bir sistem oluşturacaklar. Ben sosyal demokratım 100 yıllık bir partiden geliyorum. Bürokrasi olduğunda politikacılar kendilerine hizmet ederler, halkı unuturlar. Belli kamu hizmetleri internete yüklendiğinde torpil ve kayırmaları engelliyor. Şeffaflık ve dürüstlük sağlıyor. Birey ön plana çıkıyor. Kamu hizmetlerini değil, sonuçlarını özelleştiriyorsunuz. Geleceğin devrimi bu olacak. Bu geleceği anlamayan ülke ve şirketler cezalandırılacaktır."

İşçi partisinin içinde doğdu büyüdü

ÇOCUK felcinden etkilendiği için çok düşkün olmasına rağmen rugby oyuncusu olamayan Mike Moore, kitaplara ve sosyal konulara yöneldi. İşçi partili annesi sayesinde işçi partisinin içinde doğup, büyüdüğünü anlatan Moore 23 yaşında meclise girdi. ’Duvarları Olmayan Dünya’ kitabı çok ses getiren Moore, pek çok ülkeyi DTÖ’ye üye yaparak globalleşmenin savunucusu oldu. Moore "İktidarı bırakıp DTÖ’ye katılmak yaptığım en akıllıca işti" diyor.

Dünyada Çin’i düşünmeyen ve düşünen iki tür insan var

"DÜNYADA iki tür insan var" diyen Mike Moore şöyle devam etti: "Çin’i düşünen ya da düşünmeyen insan. Buna Hindistan’ı da katabilirsiniz. Çin’i DTÖ’ye katılmaya ikna etmek kariyerimdeki en önemli gelişmeydi. Çin 20 yıl önce karşı çıktığı yabancı yatırım çekmede rekorlar kırıyor. 20 yıl sonra Çin ekonomisi 8 kat büyümüş olacak. ABD ve Japonya’dan sonra dünyanın en büyük üçüncü tüketim toplumu geliyor. 500 milyon kişiden bahsediyoruz. Çin’i gidin mutlaka görün."

Moore’un okuduğu Atatürk’ün Anzak analarına yazdığı mektup

ATATÜRK’ün Anzak analarına yazdığı mektup şöyle: "Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar! Burada dost bir vatanın bağrında bulunuyorsunuz. Huzur ve barış içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını bu savaşa gönderen analar, göz yaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim çocuklarımız olmuşlardır."



Hürriyet Gazetesi

elf_ada
06-06-2007, 00:14
Hafıza...
Rengi, kirli beyaz, mat... Ama hafif yağlı. Macun gibi. Rulosundan bozup, şekil verebiliyorsun, iri taneler halinde ufalamak mümkün. Kokusuz. Sinsi yani... 3 bin derece ısı veriyor. Basıncı, dehşet. Bozulmuyor. Al, 15 yıl sakla.
Nedir bu?
A4.
Ankara'da patlayan...
Portekiz malı.
Irak'tan ithal.
Küçücük. El kadar. Komple plastik. Minicik iğnesi dışında metali yok... Bu yüzden dedektörle bile yakalayamıyorsun.
Bu nedir?
Mayın.
İtalyan.
Hatırlayalım...
Kasım 1998.
Hürriyet gazetesi.
Öcalan'a villa tahsis edildiği dönemde İtalya'nın Başbakanı olan D'Alema, ne demiş?
"PKK'ya mayın sattık."
Biraz daha hatırlayalım...
Haziran 1999.
İmralı duruşması.
Öcalan anlattı. Anadolu Ajansı tüm dünyaya servis yaptı. Gazeteler de yazdı.
"Yunanistan, bomba dahil, eğitim verdi, ağır silahlar sağladı. Güney Kıbrıs Rum Kesimi, geçişler ve pasaportlar için yardım etti. Buradan aktarılan paralar, kiliseler aracılığıyla verildi. Paramız Avrupa'da. Çeşitli bankalara yatırılıyor. Ağırlık İsviçre'de... Arşivimiz dağınık, daha çok Avrupa'da... Kazakistan ve Azerbaycan'daki temsilciliklerimiz çok güçlü. Moskova'daki temsilciliğimiz, bunlara para desteğinde bulunuyor. Bayan Mitterand'ın ilişkileri var, doğru. Yugoslavya'da eğitim yaptırdık. İran'da hastanemiz var. Asala ile ilişkimiz oldu. İngiltere, Kürt üzerinde derin bir politikanın sahibi; 150 yıldır... Lord Avebury ile görüştüm. İtalya'da da bir lordla görüştüm. Almanya'da çok sayıda örgüt mensubu var. Alman Senatör Lummer ile Şam'da görüştüm. Almanya'da eylem yapmamamız için benden yardım istedi. Siyasi eğitim merkezi Hollanda... Evler tuttuk, Hollanda makamları ses çıkarmaz. Belçika'da güçlü temsilciliklerimiz var."
Ki, o zamanlar...
Henüz komşumuz olmamıştı ABD.
Unutursan bunları...
Bak, Ankara'nın göbeğine...
Böyle hatırlatırlar.
H
Ve, ısrarla ısrarla ısrarla ısrarla, diyor ki Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt:
"Terör örgütünün arkasındaki kurumlara bakmamız lazım... Kim besliyor bunları? Bunlara bakmamız lazım... Başka bir şey söylemeyeceğim."
Daha ne desin?
"Yaşasın AB... Bizi demokratikleştirecekler" diye havayi fişek patlatanlara soruyorum... Daha ne desin?


yılmaz özdil - sabah



1) Piyasaları izlerken duygusal olmamak, pozisyonla bağ kurmamak gerekir.
Siyasi düşünceleriniz doğrultusunda pozisyon açmamalısınız hatta siyasi
düşünceleriz ile pozisyonlarınız arasına hiç bir ilişki kurmamalısınız. Her
ikisi de farklı şeydir.
2) Günlük siyaseti ve gelişmeleri izlerken ise kesinlikle pozisyonlarınız
ve duygularınız doğrultusunda izlemeyiniz. Aksi takdirde Türkiye’nin
aleyhine olabilecek akımlar ile ortak hareket etmiş olabilirsiniz. Günlük
siyaseti ve gelişmeleri izlerken tek yapmanız gereken gelişmelerin ve
söylenenlerin Türkiye’nin ve Türklerin çıkarına uygun olup olmayacağını
düşünmek olmalıdır ve pozisyonlarınızın zarar görüp görmemesi ile ülke
çıkarlarının zarar görüp görmemesi çok farklı şeylerdir

haluk yaşar - hisse.net

DEVadam
09-06-2007, 20:34
Kefen sıyrıldı ve...

Özel solüsyonla ıslatılmış pamuk kitlesi kaldırılınca
Ata'nın
yüzü ortaya çıktı. Derisi kahverengi bir hal almış, ama hatları
bozulmamıştı.Sanki uyuyordu...

8 Kasım 1953 Pazar gecesi saat 23.00'da Prof. Dr. Kamile
Şevki
Mutlu'nun ev telefonu çaldı. Prof. Mutlu, Ankara Tıp Fakültesi
Histoloji ve Ambriyoloji Kürsüsü Başkanı'ydı.Patalogdu. Arayan
ise
Ankara Valisi Kemal Aygün'dü...
Aygün, "Hocam" dedi, "10 Kasım günü Atamızın naaşını
Anıtkabir'e taşıyacağız. Bunun için bir komite kurduk. Naaşı
geleneklere uygun olarak toprağa defnedeceğiz. Ancak bozulmadan
korunduğunu belgelemek için muayene etmenizi rica
ediyoruz."Prof. Mutlu
önce reddetti. Mutlu, o sırada 40 derece ateşle yatıyordu.
Hastalığını
gerekçe göstererek bu görevi bir başka meslektaşının yapmasını
rica
etti.Ancak Vali Aygün ısrarcıydı: "Ben sizi sarar sarmalar
götürürüm,
bu tarihi bir görev" dedi. Mutlu kabul etti ve 9 Kasım sabahı
Etnografya Müzesi'ne gitti. Başbakan Adnan Menderes oradaydı.
Meclis
Başkanı Refik Koraltan ve eski başkan Abdülhalik Renda
da...Mutlu,
görevden affını istemekle ne büyük hata ettiğini o zaman anladı.
Gerçekten
tarihi bir tanıklıktı bu...
Ata'nın gül ağacından tabutu, 4 Kasım günü, geçici
kabrinden
çıkarılıp müzenin holündeki mermer katafalka konulmuştu. Bir
hafta
boyunca sırayla öğrenciler, subaylar ve generaller katafalk
başında
nöbet tutmuştu. Nihayet tabutun açılma günü gelip de komite
üyeleri
tamam olunca Prof. Kamile Mutlu "Başlayın" talimatını verdi.
Bunun
üzerine tabutun vidaları söküldü. Tahta tabutun içinde madeni
bir
sanduka bulunuyordu. Bu sandukada gaz birikmiş olma ihtimali
düşünülerek önce bir burgu ile delik açıldı. Gaz ya da koku
çıkmadı.Sanduka
talaş doluydu.
Sandukanın içi, muhafaza solüsyonu ile ıslatılmış tahta talaşı
doluydu.
Bu talaş, naaşın ayak yönüne doğru toplandı. Talaşın arasında,
ağzı
kapalı ve içi sıvı dolu bir şişe bulundu. Bu,cesedi muhafaza
için
kullanılan solüsyondan bir numuneydi. Üzerinde terkibi
yazılıydı.Ata'nın naaşı beyaz kefene sarılmış, sonra kahverengi
bir
muşambayla kaplanmıştı.Sargıları açmaya başladılar. Herkes
nefesini
tutmuştu. Çünkü, "Naaş çürüyüp bozulmuş, çıkan gazlar tabutu
patlatmış,
nöbetçi er, kokudan bayılmış" diye bir sürü söylenti
geziniyordu. Ve 15
yıl sonra ilk kez Ata'nın yüzünü göreceklerdi.Kefenin sargıları
aralanınca Prof. Kamile Şevki Mutlu, orada bulunanların
yardımıyla
katafalka çıktı ve Atatürk'ün yüzüne baktı. Ata'nın derisi
kahverengi
bir hal almış, ama yüz hatları bozulmamıştı. Menderes sapsarı
olmuştu
Prof. Mutlu, gördüğü tabloyu daha sonra şöyle
anlatacaktı:"Yüzünü örten
ıslak pamuk kitlesi kaldırılınca Ata'nın heykel gibi duran yüzü
ile
karşılaştım. Uzun sarı saçlarından ince bir tutam, sol göz
kapağının
üzerine düşmüştü. Atatürk, Dolmabahçe Sarayı'ndaki yatağında
uyuyor
gibiydi."
Prof. Mutlu, kenarda bekleyen komite üyelerini tabutun
başına
çağırdı. Onlar da tek tek tabutun içine baktılar.En başta
Başbakan
Adnan Menderes vardı. Koyu renk takım elbisesi içindeki Menderes
de
yanındakilerin yardımıyla katafalka çıktı,ürkek bir şekilde
aşağı,
tabuta doğru baktı. O an ne olduğunu Prof. Kamile Mutlu'dan
aktaralım: "Menderes çok heyecanlandı.Rengi sapsarı oldu. Bir de
baktım
ki, müzenin kapısına doğru gidiyor. Atatürk'ün yüzüne bakmadı.
Tahmin
ediyorum, kendinde o kuvveti bulamadı. En sona Abdülhalik Renda
kalmıştı. O da Ata'yla karşı karşıya gelir gelmez tabutun yanına
yığılıverdi.
Salondaki herkes Atatürk'ü tek tek gördükten sonra naaş,
tekrar
solüsyonla ıslatıldı. Ata'nın başı pamuklarla örtüldü ve vücudu
beyaz
kefenle sarıldı. Bu sırada bir komiser,orada görevli adli tıp
doçenti Dr.
Cahit Özen'in yanına yaklaşıp avucunda taşıdığı bir kâğıdı
gösterdi ve
şöyle dedi:"Bu kâğıdı,Atatürk'ün hemşiresi Makbule Hanım
gönderdi.Kefenin içine Atatürk'ün göğsü üstünekonmasını
istiyor."Doç.
Özen, kâğıda bir göz attı. Eski Türkçe bir şeyler yazılıydı.
"Böyle bir
kâğıdı Atatürk kabul etmez. Bize kızar, darılır" dedi.Komiser
kâğıdı
katlayıp cebine koydu ve uzaklaştı. Bütün işlemler bittikten
sonra
salonda bulunanlar naaşın iki yanından geçip hep bir ağızdan
besmele
çektiler ve cesedi yeni tabuta yerleştirdiler. Bu tabut da 15
yıl
içinde yattığı büyük gül ağacı tabutun içine konuldu. Üzeri
bayrakla
örtüldükten sonra kapağı kapatıldı.
Ve 10 Kasım sabahı, Ata'nın naaşı 15 yıl önce onu
Dolmabahçe'den Ankara'ya taşıyan top arabasına yerleştirilip son
durağı
olacak Anıtkabir'e taşındı. Artık ebediyen orada kalacaktı...
Atatürk'ün tabutu, Menderes'in huzurunda açılmıştı
Ata'nın 15 yıl Etnografya Müzesi'nde bekletilen naaşı,12
askerin
omuzları üzerinde oradan alınmış ve 136 asteğmenin çektiği bir
top
arabası ve matem marşı eşliğinde Anıtkabir'e taşınmıştı.Radyodan
naklen
yayımlanan o görkemli tören, en az 15 yıl önceki kadar
hüzünlüdür.Ancak
o törenden hemen önce yaşananlar, tarihçilerin pek ilgisini
çekmemiştir. Bilindiği gibi, Anıtkabir yapılana dek, Atatürk'ün
naaşının korunabilmesi için "tahnit" denilen bir işlem
yapılmıştı.
Gülhane Patolojik Anatomi profesörü Dr. Lütfi Aksu tarafından
gerçekleştirilen bu işlem sırasında naaşa, şırıngayla özel bir
formül
enjekte edilmiş ve üzerine formüllerin yapıştırıldığı iki küçük
ilaç
şişesi, Ata'nın koltuk altlarına yerleştirilmişti. Bu işlem
sayesinde
Ata'nın naaşı da -diyelim bugün Lenin'in mozolesinde olduğu gibi
-
öldüğü günkü haliyle korunabilirdi. Ancak İslam dini, ölünün
defnini
şart koştuğundan,geçici tahnitin bozulması şarttı.
Nakilden önce, bu işlem için bir komite kuruldu. O
komite,törenden bir gün önce, Başbakan Adnan Menderes'in
huzurunda
Atatürk'ün tabutunun açılmasını kararlaştırdı.Tabut açılınca
tahnit
bozulacak ve ceset çürümeye başlayacaktı.Bir başka deyişle
Atatürk'ün
(mumyalanmış gibi) korunmuş naaşını son görenler, o törene
katılanlar
olacaktı. Atatürk'le ilgili belgesel çalışmaları sırasında o
törene
katılanların bir kısmıyla konuşmuştuk.Bu yazıda yer alan
bilgilerin bir
kısmı o tanıklıklara, önemli bir bölümü ise değerli Atatürk
araştırmacısı Prof. Dr. Utkan Kocatürk'ün, Prof.Dr. Kamile Şevki
Mutlu
ile yaptığı sohbetten aktardıklarına dayanıyor.
Ata'nın yarım asır önceki son yolculuğu, sanırım bu
ayrıntılarla
daha da ilginç bir boyut kazanıyor.

Atatürk'ü son görenler anlatıyor:

'Yüzünde iki günlük sakal vardı'

Osman Ersoy ve Halide İntepe, 10 Kasım 1953'te
Etnografya
Müzesi'nde asistan olarak çalışıyorlardı. O yüzden 50 yıl önceki
o
töreni ve tabutun içindeki Atatürk'ü son kez görme fırsatı
buldular.
İzlenimlerini şöyle anlattılar:

• OSMAN ERSOY: "Sağlığında görmemiştim Atatürk'ü... Korkunç
heyecanlıydım. Biz çalışanlar, asistanlar, memurlar sıra ile
katafalka
çıktık. Oldukça sararmış ve küçülmüş bir çehre... 1 - 2 günlük
sakalı
vardı. Kaşları fevkalade iyi şekilde fark ediliyordu."
' Gözleri aralıktı'

• HALİDE İNTEPE: "Tabut kapanmadan en son gittim baktım.
Başı yana
doğru eğikti. Yüzü hiç bozulmamıştı. Azıcık sakalları çıkmıştı.
Hani
insan hasret giderek ölürse, gözleri aralık kalırmış ya, öyle
aralıktı
gözleri... Ama bir ölü yüzü yoktu. Uyuyor gibiydi."

ATAMIZI SAYGIYLA ANIYORUZ.

_joeblack_
12-06-2007, 00:10
duruş,bakış,herşey tamam...

DEVadam
13-06-2007, 20:41
.....

http://img242.imageshack.us/img242/5636/adszcj3.png

HAŞAT
13-06-2007, 21:10
Efendiler! Avrupa'nın bütün yükselmesine ve medenileşmesine karşılık, Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak,bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak,bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Halbuki,hangi İSTİKLAL vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle,ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?.. TARİH,böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!..



Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

İndigo
14-06-2007, 07:30
JHruYr67-uQ

Valerio
27-06-2007, 11:38
Foruma yeni katılan birri olarak Birinci Vazifemi bende yapayım...

Atam izindeyiz...

ramist
27-06-2007, 13:19
Foruma yeni katılan birri olarak Birinci Vazifemi bende yapayım...

Atam izindeyiz...

ataya sevginden şüphe etmiyorum ama buraya yazacaksanda önce nickini türkçe yap be gardaş. hem atatürkçü olcen hemde kendini böle tanıtcan. pek örtüşmüyo gibi
saygılarımı sunarım.
1. vazifem Türk istiklalini Türk Cumhuriyetini DAHİLİ ve HARİCİ düşmanlardan korumaktır.
soru 1. Türkücü İ.T. hep urfalıyım diye böbürlenir durur sonra zat milletvekili olup dokunulmazlık almaya karar verir malum ya.... ve açıklar urfadan bağımsız olcem diye. sonra derki HEMŞEHRİLERİMİN ricası ile urfadan değilde ist. aday olmaya karar verdim.
SORU 2.S Bakan A.Aksu Diyarbakırdan defalarca m.vekili olmuş oradan seçilerek bakanlık yapmış biri olarak oda bu seçimlerde ist. taşınıyor. Belliki oda RİCA aldı. aksi halde ben samsunluyum benim şehrimin bir bakanı beni terk ederse ömür billah daha gelmesin derim.
soru 3. başbakanımız siirtten vekil seçilerek başbakan oldu. hep hanımının şehri ile gurur duydu.ağzından düşürmedi. hanım köylüyüz falan dedi.eee başbakandamı RİCA alarak ist. taşındı dersiniz.
peki benim anlamadığım yada söylemekten iğrendiğim "ama Yüce Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK'ün bize hem nutkunda hemde gençliğe hitabede bahsettiği gibi" bu kimlerin hangi grupların işine yarar acaba....

HoPpaLa
02-07-2007, 19:24
Atam senin bıraktığın noktadan devam ettik..Gördüklerimiz yaşadıklarımız tanık olduklarımız bazılarımıza yabancı geldi Hoppala bu neki ya diye çok tepkiler verildi ama senin Hitabeni anlayanlar herşeyi o kadar büyük bir güçle kavradılar ki bugün neyin ne olduğunu anlayamayanlara Atatürk Gençliği yol gösterir durumda..Bu, şüphe yok ülkemizin hiç değişmeyecek yegane ilkesi olacak ve biz gençimizle, yaşlımızla, gelecek nesillerimizle senin ilkelerini gururla taşıyacak, bu vatanda yaşatacağız..

Saygılarımla.

atahan111
04-07-2007, 00:41
Arkadaşlar ülkemizin ekonomik ve siyasal açıdan ciddi tehlikelerle karşı karşıya kaldığını biliyoruz.Dış güçler,yakın bir gelecekte ülkemizi ekonomik olarak zayıflatıp ,birtakım pazarlıklarla ülkemizi işbaşındaki donanımsız,devlet adamlığı derinliğinden uzak ,siyasal gelişmeleri yorumlamaktan aciz hükümet sayesinde adım adım istedikleri altyapıyı oluşturuyorlar.Niyetleri ülke ekonomisini çökertip,bu çalkantılı dönemde bölücülüğü de kışkırtarak ülkemizin birtakım bölgelerinin kontrolünü ele geçirmek.Dik duruşu olmayan bu hükümetin işbaşında kalması onlar için bulunmaz bir fırsat ve bunu kullanıyorlar. Kısaca ,ne yapıp edelim bu kişiliksiz hükümeti değiştirelim,çevremize gelişmeleri anlatalım

osmancig
20-07-2007, 22:03
birinci vazife.

HAŞAT
21-07-2007, 20:08
Atatürk İlke ve İnkılâplarına bağlı, bu ülkenin aydınlık geleceğine inanan biri olarak yarın kısmetse oyumu kullanıp hayatımdaki en önemli vazifeyi yerine getireceğim.

Oyunuzu mutlaka kullanın. Çocuklarımızın tam bağımsız, aydınlık, demokratik bir ülkede yaşamaları için.

Sevgiler.

pardayan67
21-07-2007, 21:08
geleceğimize sahip çıkmak adına bu hükümetten kurtulmamız gerektiğini düşünüyorum bu seçimde lütfen bilinçli oy kullanalım diyorum

swert
24-07-2007, 12:26
Atam,
Emanetine sahip çıkamadık. Hepimiz şu,bu olduk ama hiçbirimiz senin emanet ettiğin yeni nesil olamadık. 10 yılda 15 milyon genç yarattık her yaştan ama sadece o kadar.
Üzgünüm, başarısızım, özür dilerim.
Saygılarımla.

tent
24-07-2007, 18:31
Çin'deki liseliler Atatürk'ü tanıyor (http://www.gazeteport.com.tr/NEWS/GP_044452)

Çinli profesör Hu Zhenhua: "Atatürk ve Sun Yatsen aynı role sahipler. Çin'de Mustafa Kemal Atatürk'ü bilmeyen lise öğrencisi hemen hemen hiç yoktur."

BORA YAŞAR
28-07-2007, 09:29
Aziz Atatürk;

Dün nihayet beklenen oldu.

Daha yeni milletvekili seçilmiş bir üniversite hocası, henüz milletvekili yeminini etmeden, "Anayasa’da Atatürk ilke ve devrimlerine gerek olmadığını" ve herkese eşit uzaklıkta olması gereken Anayasa'dan Atatürkçülükle ilgili ibarelerin kaldırılması gerektiğini söyleyiverdi.

AKP kurucu yöneticilerinin hiç akıllarından çıkarmadıkları ancak ifade ettiklerinde müthiş bir infial olacağından korktukları böyle bir söylemi, bugüne kadar Atatürke/Atatürk felsefesine karşı olduğu hususunda en ufak bir bilgi sahibi olmadığımız bir akademisyene görev olarak verdikleri görülmekte.

Peki ne oldu bu söylemi ortaya atınca?

Toplumda müthiş bir infial mi oldu? Gök mü yarıldı? Halk ayağa mı kalktı?

İşte bunu denediler ve gördüler, test ettiler AKP kadroları.

Artık kendi ifadeleriyle her iki kişiden biri AKP li.

Artık iki kişiden biri AKP kadrolarının istedikleri istemekte, düşündüklerini düşünmekte, arzularını arzulamakta.

Hedef daha yakın her zamankinden.

Deniyeceklerdir her türlü imkanı her türlü olanağı. Dış güçlerin de yardımlarıyla.

Fırın eldiveni Zafer Üskül görevini yaptı. Ateşten bir düşünceyi/bir temel umdeyi/önlerindeki tek engeli, fırından alıp herkesin önüne servis yaptı.

Menüde sırada ne var dersiniz?

Atatürk devrimlerinin emsalsiz en büyüğü "laiklik" tartışılacak bundan sonra.

Hazır laikler artık bir azınlık durumuna düşmüşken.

HAŞAT
28-07-2007, 19:52
Sevgili Bora Yaşar hislerime tercüman olmuşsunuz.
Sevgiler.

balaban
30-07-2007, 23:46
Meclislerle yönetilen ülkelerde ise en yıkıcı durum, kimi milletvekillerinin, yabancılar adına ve çıkarına çalınmış ve satın alınmış olmalarıdır.

Millet meclislerine dek girmek yolunu bulabilen vatansızlara rastlanabileceğine tarihin bu konudaki örnekleriyle inanmak zorunluğu vardır.

Bunun için ulus, vekillerini seçerken çok dikkatli ve kıskanç olmalıdır.

Ulusun yanılgıdan korunması için tek çıkar yol, düşünce ve davranışlarıyla ulusun güvenini kazanmış siyasal bir partinin, seçimde ulusa kılavuzluk etmesidir.

Genellikle ulus bireylerinin, adaylıklarını ortaya atan her kişi için yargıya varılmasına yardımcı olacak sağlam bilgisi ve gerçeğe uygun görüşü bulunacağını kabul etmek kuramsal olarak var sayılsa bile, bunun tümüyle doğru olmadığı, denemelerin denemesiyle, yadsınamayacak açık bir gerçek durumuna gelmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk

baron11
31-07-2007, 17:55
http://img128.imageshack.us/img128/1695/100601md0.gif

baron11
01-08-2007, 22:57
Vatan,millet,devlet,bayrak,sancak,asker,onur,şeref ,namus,dil,sanat, edebiyat,din,iman,inanç ideoloji,kültür,medeniyet, benim dokunulmazlarımdır ve aslında asla ve asla terk edemeyeceğim mevzilerimdir.Eğer bu mevzilerimizi boş bırakıp ya da terk edersek,o mevzilere düşman girer ve oralardan ateşe boğar bizleri.Bir milletin olmazsa olmazıdır, dokunulmazlar ve bunlara dokundurtmayarak ayakta kalınır,direnç ancak böyle üretilebilir.

obblomovv
08-08-2007, 00:34
Kenan Evren’e verilen Atatürk barış ödülünün iptali için açtığı dava, mesleki-toplumsal konulardaki beyan ve icraatları ile tanınan İzmir Barosu başkanı sn. Nevzat ERDEMİR' in yazdığı ve Baro tarafından yayınlanan "Eşbaşkana Suç Duyurusu" isimli kitabı okumanızı tavsiye ederim.

BOP diye kısaltılan, Amerika'ya ait Büyük Ortadoğu projesini ve ülkemize etkilerini irdeleyen kitabın kapağı ve BOP' da öngörülen Türkiye haritası aşağıda.
Not: Bildiğim kadarı ile kitapçılarda yok. Barodan ücreti karşılığı talep edilebilir.
http://www.izmirbarosu.org.tr/default.asp

sebal
12-08-2007, 20:48
ekte ki pps dosyada ata nın renklendirilmiş fotoğrafları var ve final çok hoş:super:

cubane
16-08-2007, 11:07
Vatan,millet,devlet,bayrak,sancak,asker,onur,şeref ,namus,dil,sanat, edebiyat,din,iman,inanç ideoloji,kültür,medeniyet, benim dokunulmazlarımdır ve aslında asla ve asla terk edemeyeceğim mevzilerimdir.Eğer bu mevzilerimizi boş bırakıp ya da terk edersek,o mevzilere düşman girer ve oralardan ateşe boğar bizleri.Bir milletin olmazsa olmazıdır, dokunulmazlar ve bunlara dokundurtmayarak ayakta kalınır,direnç ancak böyle üretilebilir.

birileri vatan millet dediğinde aman ha! diyorum.
bu millet bu lafları söyleyen ....lerden çok çekti.
umarım sen samimisindir. bazılarında. :ayy:

baron11
05-09-2007, 20:33
Muhterem milletime tavsiyem odur ki, sinesinde yetiştirek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki ve vicdanındaki cevher-i asliyi çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an vazgeçmesin!..

M.Kemal ATATÜRK

HAŞAT
05-09-2007, 22:39
"Büyük olmak için hiç kimseye dalkavukluk etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için gerçek ülkü ne ise onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes sana karşı çıkacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır, fakat sen buna dayanıklı olacaksın, önüne sonu gelmeyen engeller çıkacaktır. Kendini büyük değil; küçük, zayıf, kimsesiz ve araçsız kabul edecek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanmış olarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra da sana "BÜYÜKSÜN" derlerse bunu söyleyenlere güleceksin!...



Mustafa Kemal ATATÜRK

bikmisbroker
14-09-2007, 15:36
Ulu Onder Ataturk\'umuze ve cumhuriyetimize yapilan saygiz! kustah!
asagilayici videolar her gecen gun artmaktadir! Buna bir dur demeliyiz!

Yapmam¹z gereken çok basit... Senden istedigim oncelikle asagida vermis

oldugum linklere tiklaman ve bu rezillige tanik olman... O bunu hak edecek
bir sey yapti mi ? Hayir ! ©ste yapman gerekenler.. Bu maili
ulastirabildigin kisiye kadar ulastir. Amac videolarin kaldirilmasi icin 40

milyon internet kullanicisina ulasmak. Videolarin kaldirilmasi icin yapmaniz
gerekenler;
1-Aºagidaki metni oldugu gibi kopyalayip, copyright@youtube.com
e-mail adresine oldugu gibi gondermeniz, videolarin kaldirilmasi icin

yeterli
olacaktir. Ancak unutmayiniz! ne kadar cok kisiye mail gönderilirse o kadar
etkili olur ve o kadar cabuk videolar kaldirilir. Bu nedenle bu e-postayi
ulastirabildiginiz kadar kisiye ulastiriniz. Gondereceginiz Metin;


English;

Hello Youtube!
Through the links given below The Great Founder the Pepublic of
Turkey -Mustafa Kemal Ataturk, The Republic Turkey and Turkish
people are plainly contempted by means of videos. The brusque attitude

against our Great Leader - Mustafa Kemal Ataturk cannot be tolerated by
Turkish Nation. I strictly condemn this irrespectable attitude against
Mustafa Kemal Ataturk, The Republic of Turkey and Turkish Nation. I request

these videos be abolished as soon as possible. Plese show the
claimed sensitivity.

Best regards...

Turkish;

Merhaba Youtube!

Ekte verilen adreslerde, Videolar ile Ulu Onder Mustafa Kemal Ataturk,

Turkiye Cumhuriyet\'i ve Turk Ulus\'u alenen asagilanmaktadir. Ulu Onder
Mustafa Kemal Ataturk\'umuze yapilan bu saygisizliga Turk Ulusu
tahammul edememektedir. Ulu Onder Mustafa Kemal Ataturk\'e, Turkiye

Cumhuriyet\'ine, Turk Ulus\'una yapilan bu saygisizligi, rezaleti kiniyorum.
Yetkililerin bir an once ilgili videolari yayindan kaldirmalarini rica
ediyorum. Lutfen gerekli hassasiyeti gosteriniz.


Sayg¹lar¹mla...

iºte o videolar :

http://www.youtube.com/watch?v=scLPT_5c8Y0

http://www.youtube.com/watch?v=6l0HF__hNtM
http://www.youtube.com/watch?v=1x068ww-9tk

http://www.youtube.com/watch?v=Ply063xW-yI

http://www.youtube.com/watch?v=FDyZ9KAPDJ8
http://www.youtube.com/watch?v=OFmO91Nyb4A

http://www.youtube.com/watch?v=N1Bk6T-imfw

http://www.youtube.com/watch?v=7TDw2nrz8VQ
http://www.youtube.com/watch?v=EEJPFR_k_bc

http://www.youtube.com/watch?v=XZMFtmbz97M

http://www.youtube.com/watch?v=Ax_E14MARMs

bikmisbroker
14-09-2007, 16:20
Maalesef youtube deki M.Kemal Ataturk'e hakaret eden videolari protesto etmek ve/ veya yayindan kaldirtmak icin uye olmak gerekiyor.

Once uye oluyorsunuz ve sonra, linkdeki videoyu acip;

http://img.photobucket.com/albums/v85/bbroker/Ataturk1.png

iZLERKEN "inappropriate" yazan yere TIKLIYORSUNUZ. UYE degilseniz TIKLAYAMIYORSUNUZ..

http://img.photobucket.com/albums/v85/bbroker/Ataturk2.png

DAHA sonra acilan yerde "Other Terms of Use violation" secenegini seciyorsunuz.

http://img.photobucket.com/albums/v85/bbroker/Ataturk3.png

bikmisbroker
14-09-2007, 16:36
UYE olmak icinde www.youtube.com web sitesinin girisinde SAG ustte yer alan "SiGN UP" kismini tiklayip gerekli yerleri dolduruyorsunuz.

http://img.photobucket.com/albums/v85/bbroker/Ataturk4.png

alvardar
14-09-2007, 16:40
Eyvallah Babo. Ben zaten üyeyim youtube'a. Videoları tek tek işaretledim ayrıca iki mail adresine de mail attım. İnşallah hemen kaldırılır bu videolar.

orfeusant
16-09-2007, 00:38
ne yazıkki onlara bizim önderimiz gibi bir önderleri yok
ne yazıkki onlara bu gerçekle yüzleşebilecek kadar er değiller
ne yazıkki onlara ancak korkak ve kalleşlerin yapabildiklerini yapıp egolarını tatmin etmeye çalışıyorlar gizli kapılar ardından, çıkıp meydana ne akılla ne bilekle kavgasını bile edemezler

ne mutlu bize tarih bize önderler verdi türklük kültürü ile beslenmiş onurlu gururlu mert dünyanın saygısını kazanmış, ufuk olmuş ezilenlere, bağımsızlık mücadelesini veren milletlere , emperyalist güçler karşısında ayakta durma gücü vermiş , bunu bilmek bile yeter ,

o videoları yapanlara ancak elimi kaldırdığıma bile değmiyeceğini bildiğim ve acı***** hani vursam elimimin ağırlığının altında ezilip sadece elimi temizlemek için uğraşacağımı bildiğim, tükürsem tükrüğümde boğulacak ufak ve aciz, zavallıca gördüğüm için onun uğraşmalarını şöle yukardan bakıp ''git belam olma başparmağımın altında ezilme'' ''biz türkler senin gibi çaresiz zavallılarala uğraşmayız ,düşmanım bile olamazsın bu densizliğinle yeni tarihler yazdıracak milletimin seninle uğraşacağını sanma , sen lağamlardaki sıçanların arasında yerini alabilirsin'' demekle yetinir güler geçerim.

yüce türk milleti

orfeusant
16-09-2007, 00:43
arkadaşlar lütfen izlemeyin bile o vdioları , bizden başka izleyen yok yorum bile yazmayın oraya, aşağlık herifler dahada şevklenecek yenilerini yapmak için, arz talep meselesi izlemesek yorum yazmasak oralara bu kadar yapmak istemezler,

sadece zavallılar diyorum acıyorum çaresizce çırpınışlarına

bikmisbroker
20-09-2007, 12:01
Fotograflar ile Buyuk TAARRUZ.. (http://fotogaleri.ntvmsnbc.com/detay.aspx?categoryID=9&galleryID=507&picID=5312&dp=1)

sanal_deli
21-09-2007, 18:07
Merhaba Arkadaşlar artık borsaya sanal olarak baksamda arada buraya gelip sizleri kontrol ediyorum ne yaparsın alışkanlık:arf:

bu arada bir çalışmamı sizlerle Atatürk Hakkında sizlerle paylaşmak istedim..

saygılar

http://www.youtube.com/watch?v=HGmfy-LN4Ak


Eğer anlarlarsa yunana cevap mahiyetinde

http://www.youtube.com/watch?v=rKLNRZg7ZWI

hatasızkulolmaz
09-10-2007, 23:49
Şerrefsİz Pkk, Yİne Yapti Yapacani...son Olarak 15 Tane Gencecİk GÜlÜmÜz Soldu. Bu Vatan Bu Kadar Ucuzmu.bunlara Bİr Durdİyen Çikmayacakmi.buna Ramen Bİr Takim Medya Hala DÜŞÜnelİm Acaba Gİrsek Çikablİrmİyİz.gİbİ Akil Almaz Laflar Edİyor.ve Ülkenİn SaygideĞer Bİr BİrlİĞİ(İsmİ Lazİm Degİl Bİlİyorsunuz)kibris Ayak BaĞi Ve Iraka Gİrmeyelİm DÜŞÜnelİm Gİbİ SÖylemler Edİyor.ya Bİz Eskİden BÖle DeĞİldİk.atalarimiz Vurdumu Oturturlardi.Şİmdİ TÜrkÜz Demeye Korkar Hale Geldİk.bİr Ermenİ VatandaŞimiz ÖldÜrÜldÜĞÜnde Hemİz Ermenİyİz Dİyen Ahalİ Nİye Şehİt Olan Gencecİk Cocuklarimiz İÇİn Cok Ciliz Nbİr Şekİlde Hepİmİz Mehmetİz Dİyor.Şİmdİ Bİzİm DÜnyayi Aya Kaldirmamiz Gerekİyordu.yapanlari PİŞman Etmemİz Gerekİyordu.nerde Bİzİm Mİsaki Mİllİmİz.Ülkemİzİ Öyle Bİr Hale Getİrtİlerkİ Kibris SavaŞi BaŞlar BaŞlamaz Ülkemİzİn DÖrt Bİr Yaninda Askerlİk Şubelerİ VatandaŞlarimizla GenÇlerİmİzle DolmuŞtu.bİzİde Askere Alin Dİye.vay Be 30 Senede Ülkemİzİ Bu Hale GetİrmİŞler.yazik.Çok Yazik.

HAŞAT
11-10-2007, 08:26
Rica ve merhamet dilenmekle bir millet ve devletin şeref ve istiklâli kurtarılamaz. Türk milleti ve gelecek nesiller bunu unutmamalıdır. (1927)

Mustafa Kemal ATATÜRK

Ey Büyük Atatürk, senin sözlerini okudukça anlıyorum ki Türk milletine Tanrı'nın en büyük lütfusun. Dünya tarihinin yetiştirdiği en üstün, çağlar ötesi bir lidersin.
Dünya liderlerinin seni yerlere göklere sığdıramamasının sebebi bu olsa gerek. Önemli olan seni anlayabilecek kapasitede olmak. Hatta anlamayı isteyecek kadar cesur olmak.

Sevgiler

bikmisbroker
01-11-2007, 02:16
Siz Ataturk'un yazdigi NUTUK'un (http://www.keepmyfile.com/download/00f11f1958656)hangi sartlarda ve nasil yazildigini ve Ataturkun bu NUTKU o zamanki TBMM meclisi kursusunde kac gunde okudugunu (http://www.keepmyfile.com/download/00f11f1958656)biliyormuydunuz??
Ne yazik ki Ben bilmiyordum!!.

guneysu
01-11-2007, 04:15
ne yazık ki bende bilmiyordum....

teşekkürler babo

yavuzc
08-11-2007, 16:12
Gençliğe Hitabe içinde isabetsiz tek kelime yok. Atatürk sanki zamanda yolculuk yapıp bu günleri ve yakın geleceği yaşamışçasına 79 yıl önceden uyararak bizleri vazifelendirmiş. :aglayan:


Ne yazsak ne söylesek az gelir.
Bir konuşmayla insan hem gecmisi hemde gelecegi böyle güzel mi özetler?

evet atatürk o günleri bize hatırlatmak için böle bi uyarı yapmış bize..

bikmisbroker
10-11-2007, 11:14
Ataturkden SON MEKTUP (http://www.keepmyfile.com/download/e4668f1974670)!!

www.ataturktoday.com

NUTUK internette.. (http://www.ataturktoday.com/NutukBolum1.htm)

bikmisbroker
10-11-2007, 11:50
ATATURK diyor (http://www.keepmyfile.com/download/49a8c01974674) ki..

baron11
12-11-2007, 14:29
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE SİSTEMİNDE TÜRK GENÇLİĞİNİN GÖREVLERİ

"EY TÜRK GENÇLİĞİ, BİRİNCİ VAZİFEN TÜRK İSTİKLALİNİ, TÜRK CUMHURİYETİNİ İLELEBET MUHAFAZA VE MÜDAFA ETMEKTİR. MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR."

Atatürk'ten bu kutsal görevi alan Türk gençliği, binlerce yıllık şerfli bir tarihin evladı olarak, uzun ve ihtişamlı bir mücadele hayatının içinde bulunmaktadır.
Milletlerin bölünmelere uğratıldığı bugünkü ortamda, aziz vatanın coğrafi konumu gereği, içinde bulunduğu sorumluluğun şuuruna ermiş olarak, memleketi bu acımasız ve yokedici sistemin tahribatının dışında tutmak mecburiyetindedir.
Türk genci Atatürk'ün en değerli emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti'ni, ruhundaki milli heyecanla ebediyen koruyacak ve bu görevini bir bayrak gibi nesilden nesile devredecektir.
Türk genci kısa zaman sonra memleket hizmetinde sorumluluk yüklenecektir.Görevinin gereği olarak:

Adaleti koruyacak,mazluma hakkını verecek,zalime haddini bildirecek,yurtta huzur ve sukunu sağlayacaktır.
Memlekete düşman ayağı bastırmayacak ve gerektiği anda,vatanı için canını feda etmekten zevk duyacaktır.

Türk gençliğini terbiye edecek,Atatürk ilke ve devrimlerini,Türk Milletinin milli, manevi, ahlaki,insani ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan , geliştiren,ailesini,vatanını ve milletini seven fedakar, cesur, çalışkan nesiller yetiştirecektir.

Türk milletinin duygu ve düşüncelerini dile getirecek, milletimizi yüksek Türk kültürü ile besleyecektir.

Sağlıklı nesiller yetiştirmek için, ilmi ve insani bütün gerekleri titizlikle yerine getirecektir.

Yurdumuzu baştan başa fabrikalarla, tesislerle donatacaktır.

Özetle Türk genci, hangi mesleği seçerse seçsin herşeyden önce, Atatürk ilke ve devrimlerine, milli, manevi ve kültürel değerlerimize bağlı, yurduna ve büyük Türk Milletine layık iyi bir vayan evladı olacaktır.

Nitekim Atatürk,"Ey yükselen yeni nesil,istikbal sizindir.Cumhuriyeti biz kurduk;O'nu yüceltecek ve yaşatacak sizsiniz."demiş ve tam bir güvenle Türkiye Cumhuriyeti'ni gençliğe emanet etmiştir.

"Vatan için ölmek te var; fakat borcun yaşamaktır."

K.ATATÜRK

maroken
12-11-2007, 17:51
iyi akşamlar arkadaşlar,
tatilden döndüm.
bu topiği çok sevdim geçmiş sayfaları okumakla meşgulum.
iyi akşamlar.

Kanarya
14-11-2007, 13:39
Is Bankasi reklamlarindakine benzer bir kare ve bir anket :

http://www.whoshouldliveagain.com

Atamiz acik ara farkla onde gidiyor.

bikmisbroker
15-11-2007, 13:27
29 EKiM Turkiye Cumhuriyetin kurulusu ile ilgili cok guzel bir PPS sunum. (http://www.keepmyfile.com/download/afce4e1984602)

Ingilizce olmasi dolayisi ile de Ozellikle YURT disinda yasayan arkadaslar icin, (etraflarindakilere konuyu aktarmak-anlatmak babinda) cok isabetli bir sunum.

balaban
16-11-2007, 13:53
Atatürk pulları. Bir tek biz anlayamadık kıymetini:(

http://img530.imageshack.us/img530/9701/m1qd4.jpg (http://img530.imageshack.us/my.php?image=m1qd4.jpg)
http://img523.imageshack.us/img523/4669/m2lr4.jpg (http://img523.imageshack.us/my.php?image=m2lr4.jpg)
http://img261.imageshack.us/img261/9703/m3ic2.jpg (http://img261.imageshack.us/my.php?image=m3ic2.jpg)
http://img261.imageshack.us/img261/7370/m4xv7.jpg (http://img261.imageshack.us/my.php?image=m4xv7.jpg)
http://img261.imageshack.us/img261/2528/m5fj1.jpg (http://img261.imageshack.us/my.php?image=m5fj1.jpg)
http://img261.imageshack.us/img261/1799/m6xh7.jpg (http://img261.imageshack.us/my.php?image=m6xh7.jpg)
http://img523.imageshack.us/img523/2333/m7af5.jpg (http://img523.imageshack.us/my.php?image=m7af5.jpg)
http://img206.imageshack.us/img206/7782/m8sn4.jpg (http://img206.imageshack.us/my.php?image=m8sn4.jpg)
http://img261.imageshack.us/img261/5379/m9fm8.jpg (http://img261.imageshack.us/my.php?image=m9fm8.jpg)
http://img523.imageshack.us/img523/6893/m10kc2.jpg (http://img523.imageshack.us/my.php?image=m10kc2.jpg)
http://img522.imageshack.us/img522/6753/m11ox0.jpg (http://img522.imageshack.us/my.php?image=m11ox0.jpg)
http://img530.imageshack.us/img530/1679/m12ou3.jpg (http://img530.imageshack.us/my.php?image=m12ou3.jpg)

sezaiozener
17-11-2007, 01:02
-Hattı müdafa yoktur sathı mudafaa vardır. Bu satıh.bütün vatandır.
Vatanın her karış topragı vatandaşın kanıyla sulanmadıkca terk olunamaz...
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

radyolog
17-11-2007, 18:45
Ekteki kitap kapaðý bugun Çin'de okutulan bir tarih kitabýna ait.
Kapaktaki resimler ise "onlara göre" tarihin en önemli dört simasýnýn resmi... Lenin, Mahatma Gandhi, Ataturk ve Mao..
LÜTFEN RESME BAKINIZ ...
Yeni Anayasa kapsamýnda silmeye çalýþýyorlar ama nafile
BÝR MÝLYAR Çinlinin hafýzasýndan da silemezler ya..

BİZİM HAFIZAMIZDAN SİLMEYE GÜÇLERİ YETECEK Mİ







http://img228.imageshack.us/img228/447/tarihkitabiny2.jpg (http://imageshack.us)

PARK
17-11-2007, 19:00
Birinci vazifemiz bunlara karşı savaşmak olmalı zaten hocam...:super:

Klavye
22-11-2007, 23:44
Atatürk; Selçuk ve bilhassa umumi Türk tarihini çok iyi tetkik etmiş, Türk' ün milli uyanışına ve haklarını tanımasına sebep olan engelleri, geçirdiği felaket ve kötülüklerin gerçek sebeplerini iyi tespit etmiş bir bilgi sahibi oldğu için fırsat düştükçe muhitine öğütlerde bulunurdu:

"Tarihimizi tetkik ediniz. Türk' ün çektiği bütün felaketler, maruz kaldığı tehlikeler ve musibetler hep kendi özbenliği, milli varlığını ihmal ederek nereden geldikleri ve ne oldukları, hangi nesle mensup bulundukları belirsiz bir takım kimseleri kendilerine reis tanıyarak onların şuursuz bir vasıtası olmak mevkiine düşmüş olmasındandır."

Kılıç Ali ( Atatürk' ün Hususiyetleri s.55 )

Klavye
22-11-2007, 23:51
Benim şan ve şerefimden bahsetmek de hatadır. İyi dinleyiniz nasihatım budur ki; içinizden herhangi bir adam çıkar, şan, şeref davası güder ve benzersiz olmak isterse, başınızın belasıdır. İlk önce kafası kırılacak adam budur. Mensup olduğum Türk milletinin şan ve şerefi varsa, benim de bir ferdi olmak sıfatıyla şanım şerefim vardır. Asla başka değilim.
1923 ( Damar Arıkoğlu, Hatıralarım, s.304 )

Klavye
22-11-2007, 23:57
KURTULUŞU
AVRUPA VE AMERİKA' DA
UMUT GÖRENLERE İTHAF OLUNUR

Artık durumu düzeltmiş olmak için mutlaka
Avrupa' dan öğüt almak, bütün işleri
Avrupa' nın emellerine göre yürütmek,
bütün dersleri Avrupa' dan almak gibi bir takım
düşünceler belirdi. Oysa hangi
bağımsızlık vardır ki, yabancıların
öğütleriyle, yabancıların planlarıyla
yükselebilsin? Tarih böyle bir olay
kaydetmemiştir.
Türkiye hiçbir milleti taklit etmeyecektir.
Türkiye ne Amerikanlaşacak,
ne batılılaşacaktır.
O sadece özleşecektir.
M.Kemal

(Müdafa-i Hukuk, sayı 31)

Klavye
23-11-2007, 00:02
"Muhterem Milletime

şunu tavsiye

ederim ki, başına geçireceği

insanların kanındaki asli

cevher-i tayin etmekten

bir an yoksun olmasın"

M.Kemal


(Prof.Dr.Hikmet Tanyu, Atatürk ve Türk Milliyetçiliği, s.10 )

PARK
23-11-2007, 00:05
"Muhterem Milletime

şunu tavsiye

ederim ki, başına geçireceği

insanların kanındaki asli

cevher-i tayin etmekten

bir an yoksun olmasın"

M.Kemal


(Prof.Dr.Hikmet Tanyu, Atatürk ve Türk Milliyetçiliği, s.10 )



Ahh ATAM ahh ''Muhterem milletinin''halini görsen kahrolurdun eminim...

Klavye
23-11-2007, 00:12
Tam istiklal denildiği zaman, tabii siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, harsi, vs. her hususta tam seferberlik kast olunmaktadır. Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklalde mahrum olmak hakiki manasıyla bütün istiklalden mahrum olmak demektir.

Başbakanlık, Atatürk Türk Gençliğinin El Kitabı, Sayfa:49 )

Klavye
23-11-2007, 00:23
Türk çocuklarının nasibi her muvaffakiyetli hamleden hep sevinç veren neticeler almaktır. Türk çocukları; yürüdünüz, yürüyorsunuz, yürüyünüz!

Yaptığım hamleler sizi yüksek ülküye ulaştırmak üzeredir. Durmayın, yürüyün...

Saadet refah, sevinç ve hepsinden sonra dünyaya karşı yüksek bir gurur seni bekliyor.

Türk çocukları! son sözümün son kelimesine dikkat!...

Gurur azamet; sende zaten vardır. Bunu gösterme! Onu kendi yüksek enerjinin harimine sakla! Gerekirse büyük tevazuunu göster. Fakat gene gerektikçe göster ezici yumruğunu!

İşte bu vasıfllarınla ispat edebilirsin ne olduğunu!... benim bugünkü ve yarınki Türk çocukluğundan beklediğim haslet; bu suretle belirmelidir.


M.Kemal 1936

( Cevat Abbas Görez, Cumhuriyet Gazetesi, 10.11.1941 )

excellent80
30-11-2007, 07:32
TÜRK MILLETI

"Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir...

Türk milleti milli birlik ve beraberlik içerisinde güçlükleri yenmesini bilmiştir…

Türk milletinin tarihi bir niteliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Türk milletinin büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır..."

"Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki gelişmesi ile geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır."

"Türk’ün haysiyeti, onuru ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür."

"Türk milleti güzel her şeyi her medeni şeyi, her yüksek şeyi sever, takdir eder. Fakat muhakkaktır ki, her şeyin üstünde taktir ettiği bir şey varsa o da kahramanlıktır."

"Bizim milletimiz, vatanı için, hürriyeti ve egemenliği için fedakar bir halktır."

"Türk esirlik kabul etmeyen bir millettir."

"Bizim başka milletlerden hiç bir eksiğimiz yok. Cesuruz, zekiyiz, çalışkanız, Yüksek amaçlar uğrunda ölmesini biliriz."

"Büyük şeyleri büyük milletler yapar."

"Türk milletinin son yıllarda gösterdiği harikaların yaptığı siyasi ve sosyal inkılapların gerçek sahibi kendisidir. Milletimizde bu kabiliyet ve tekamül var olmasaydı, onu yaratmaya hiçbir kuvvet ve kudret yeterli olamazdı."

"Bu millet kılı kıpırdamadan dava uğruna canını vermeye razı olmasaydı ben hiç birşey yapamazdım."

"Giriştiğimiz büyük işlerde, milletimizin yüksek kabiliyet ve yüksek sağduyusu başlıca rehberimiz ve başarı kaynağımız olmuştur."

"Türk kuvvet ve zekasının yenmediği ve yenemeyeceği güçlük yoktur."
"Bizim milletimiz derin bir maziye maliktir... Türk çocugu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır."
"Benim hayatta yegane fahrim, servetim Türklükten başka bir şey değildir."

"Bu memleket tarihte Türk’tü, halde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır."

"Türklük esastır. Bu mevcudiyeti tarih içinde araştırmak, birbirini izleyen bir tarih zinciri içinde tesbit edilecek Türk medeniyeti ile övünmek yerinde olur. Fakat, bu övünmeye layik olmak için bugün çalışmak lazımdır."
"Gerektiğinde vatan için bir tek fert gibi yekpare azim ve karar ile çalışmasını bilen bir millet elbette büyük bir gelecege layık ve aday olan bir millettir."

"Bir milletin başarısı, mutlaka bütün milli güçlerin bir istikamette oluşmasıyla mümkündür. Bu nedenle bilelim ki, elde ettiğimiz başarı, milletin güç birliği etmesinden, ortak hareket etmesinden ileri gelmiştir. Eğer aynı başarı ve zaferleri gelecekte de tekrarlamak istiyorsak, ayni esasa dayanalım ve aynı şekilde yürüyelim."

"Eskiden dinler, bilimler, sanatlar, bütün bilgelikler ve şiirler, bir merkezden ışığın dağılması gibi doğudan batının karanlık bölgelerine doğru yayılırdı."

"Bizim halkımız, menfaatleri birbirinden ayrılır sınıflar halinde değil tam aksine varlıkları ve çalışmalarının sonuçları birbirine gerekli olan sınıflardan ibarettir. Bu dakikada dinleyicilerim çiftçilerdir, sanatkarlardır, tüccarlardır, ve isçilerdir. Bunların hangisi diğerinin muarizi olabilir?"

"Çiftçinin sanatkara, sanatkarın çiftçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların hepsinin birbirlerine ve işçiye muhtaç olduğunu kim inkar edebilir?"

"Bugün vardığımız barışın ebedi barış olacağına inanmak safilik olur. Bu o kadar önemli bir gerçektir ki, ondan bir an bile gaflet, milletin hayatını tehlikeye sokar. Şüphesiz, hukukumuza, şeref ve haysiyetimize saygı gösterildikçe, mukabil saygıda asla kusur etmeyeceğiz. Fakat, ne çare ki, zayıf olanların hukukuna saygının noksan olduğunu veya hiç saygı gösterilmediğini çok acı tecrübelerle öğrendik. Onun için her türlü ihtimallerin gerektireceği hazırlıkları yapmakta, asla gecikmeyeceğiz."

"Biz öyle milliyetçileriz ki, bizimle işbirliği yapan bütün milletlere saygı duyar ve riayet ederiz."
"Türk milleti insanlık aleminin samimi bir ailesidir."

"Milletler gam ve keder bilmemelidir. Vaktiyle kitaplar karıştırdım. "Dünyadaki geçici ömür esnasında neşe ve saadete yer bulunamaz" diyorlardı. Başka kitaplar okudum. Diyorlar ki "Bari yaşadığımız müddetçe şen olalım". Ben kendi karakterim itibariyle ikinci hayat görüşünü tercih ediyorum..."

"Esas kıymeti kendine veren ve mensup olduğu millet ve memleketi ancak şahsiyeti ile ayakta gören adamlar milletlerinin mutluluğuna hizmet etmiş sayılmazlar. Kendisi gidince ilerleme ve hareket durur zannetmek bir gaflettir."

"Bir millet kendi kuvvetine dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlamazsa şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz."
"Dünyada hiç bir milletin kadını, milletini kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım diyemez."

"Artık bugün demokrasi fikri daimi yükselen bir denizi andırmaktadır. 20.yüzyıl, birçok müstebit hükümetlerin bu denizde boğulduğunu görmüştür."

"Türkiye Cumhuriyetinin temeli, kahramanlığı ve Türk kültürüdür."

"Türk Milleti yeni bir iman ve kesin bir milli azim ile yeni bir devlet kurmuştur bu devletin dayandığı esaslar "Tam Bağımsızlık" ve "Kayıtsız Şartsız Milli Egemenlik"ten ibarettir.Yeni Türkiye devletinin yapısının ruhu Milli Egemenliktir. Milletin Kayıtsız Şartsız Egemenliğidir..."

"Türk miletine doğru ve güzeli veriniz, anlatınız, muhakkak kucaklar."

"Biz daima hakikat arayan, onu bulunca ve bulduğuna kani olunca açıkça söylemekten kaçınmayan insanlar olmalıyız."

"İlerlemek yolunda vuku bulacam her mühim teşebüssün, kendine göre mühim mahzurları vardır. Bu mahzurların asgari hadde indirilmesi için tedbirde ve teşebbüslerde kusur etmemek lazımdı"

bikmisbroker
01-12-2007, 02:11
Yil 1910..

Fransizlar Yenİ BuluŞlari Olan UÇaĞi Tanitmak İÇİn TÜm Uluslardan
Katilimcilari Davet Ederler... Herkes BÖyle Bİr İcatin GerÇekleŞmİŞ Olmasi
Nedenİyle ŞaŞkin Ve Meraklidir...dÖnemİn Osmanli HÜkÜmetİne De Katilimci
İÇİn Haber GÖnderİlmİŞ... HÜkÜmet İcatlara OldukÇa Merakli Olan Alİ Riza
PaŞa Yi GÖnderelİm O Meraklidir DemİŞler...ve Derhal Saraya
ÇaĞirmiŞlar...kendİsİne Fransizlarin BuluŞundan BahsetmİŞler Ve Osmanli Yi
Temsİlen Gİtmesİnİ İstemİŞler...alİ Riza PaŞa Bu Nu Bİz Yapmaliydik DemİŞ
İÇİnden Hayiflanarak... Yalniz DemİŞler PaŞa Ya Davet 2 KİŞİlİk Yanina 1
KİŞİ Daha Al Onu Da Sen Belİrle DemİŞler...

Alİ Riza PaŞa Bİraz DÜŞÜnmÜŞ Ve Bİr Delİkanli Var Onu GÖtÜreyİm
DemİŞ...neyse Alİ Riza PaŞa Ve Delİkanli Parİs'İn Yolunu TutmuŞlar...
Parİs'te Otel E YerleŞmİŞler...ve BuluŞun GÖsterİleceĞİ GÜn Kalabalik
Meydan Ve Pİst Herkes Merakla Beklİyor ..derken Pİlot Hazirliklarini
Yapiyor...ÜstÜne Mont Gİyİyor Bİr De GÖzlÜk Takiyor...uÇak Havalaniyor...
Parendeler Taklalar Manevralar MÜthİŞ Bİr GÖsterİ... Pİste İnİyor...
AlkiŞlar Arasinda İnİyor UÇaktan...herkes KiskanÇ Ama ŞaŞkin .... Bİr
Yetkİlİ Bİr GÖnÜllÜ İstİyor..pİlotun Arkasinda Ona EŞlİk Edebİlecek
Cesaretİ Olan.. Bİzİm Delİkanli Atiliyor.. Ben Ben... Tamam, Denİyor Ve
Delİkanliya GÖzlÜk Ve Mont Verİlİyor...delİkanli Montu Gİyİyor GÖzlÜĞÜ
Takiyor.. Kalabaliktan Siyrilmak Üzere İken Alİ Riza PaŞa Kolundan
Tutuyor.. BoŞver Sen Bİnme Birak BaŞkasi Bİnsİn Dİyor...neden Dİye Soruyor
Delİkanli BİrŞey Mİ Hİssettİnİz.. Yok, Sen Yİne De Bİnme Evlat Dİyor...
Derken BaŞkasi Bİnİyor UÇaĞa..uÇak Havalaniyor Delİkanli Öfkelİ PaŞa Ya
... Parandeler..manevralar.. Derken UÇak Alev Topuna DÖnÜyor Ve Pİste
Çakiliyor..2 ÖlÜ...

Delİkanli PaŞaya Bakiyor Hayretler İÇİnde... PaŞa MaĞrur Ve Mutlu Bİr
İnsani KurtardiĞi İÇİn...ama Bİr BaŞkasi ÖlmÜŞtÜ .....

Ama KurtardiĞi Bİr İnsan DeĞİldİ....

Bİr Ulustu...

ÇÜnkÜ Delİkanli Mustafa Kemal AtatÜrk' TÜ....

Sunay Akin

PARK
01-12-2007, 02:24
Ama KurtardiĞi Bİr İnsan DeĞİldİ....

Bİr Ulustu...

ÇÜnkÜ Delİkanli Mustafa Kemal AtatÜrk' TÜ....

Sunay Akin

Helal be abi'me:super:

baron11
01-12-2007, 14:10
MUSTAFA KEMAL'DEN SUBAYLARA
SON GÜNLERDE ORDUMUZ VE ÖZELLİKLE SUBAYLARIMIZLA İLGİLİ ORTAYA ATILAN İFTİRA HABERLERİNE İTİBAR EDENLERE BU YAZIYI OKUMALARINI TAVSİYE EDİYORUM.

Efendiler !

Eski silah arkadaşlarımla böyle yakından ve samimi temasta bulunmaktan büyük vicdani zevk hissediyorum. Sizinle oturup uzun hasbıhal etmek isterdim. Fakat çoksunuz; müsait yer de yok. Bu sebeple hissiyatımı birkaç cümle Ile mülahaza etmekle yetineceğim.

Arkadaşlar!

İngilizler ve yardımcıları, milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermişlerdir. Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve atıfetine borçlu değildir.

Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete, hürriyet ve bağımsızlık vermez. Milletlerin tabiatında en yaratılıştan mevcut olan bu hak, milletlerce kuvvede, mücadele ile mahfuz bulundurulur. Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve esir vaziyettedir. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp olunur.

Dünyada hayat için, insanca yaşamak için, bağımsızlık lâzımdır. Bağımsızlık sahibi olmak için, kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder. Kuvvet ordudur.

Ordunun hayat ve saadet kaynağı, bağımsızlığı takdir Eden milletin, kuvvetin lüzumuna olan vicdanı imanıdır.

İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek tabii olarak evvela onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Mütareke şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar. Askerlik izzetinefsini yok etmeye gayret ettiler.

Ordumuzu tamamen lağvederek, milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de, izzetinefsine, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla, milleti alçaklığa, boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar. Her halde ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu.

Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lazımdır.

Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta, engeller ve müşkülat kalmaz.

Bu hakikat karsısında ve içinde bulunduğumuz vaziyete göre subaylar heyetimize düşen vazifenin mahiyeti, ehemmiyeti ve kıymeti kendiliğinden meydana çıkar.

Milletimiz hür ve bağımsız yaşamak lüzumuna tam bir iman ile kani olmuş ve buna kati azim ile karar vermiştir. Zaman zaman, şurada burada üzüntü verici karaktersizliklerin görülmüş olması, hiçbir vakit milletimizin genel kanaatine, hakiki imanına sekte vurmamıştır ve vurmayacaktır. Dolayısıyla kuvvetin, ordunun vücudu için lazım olduğunu söylediğim kaynak ki, milletin vicdanı-imanıdır, mevcuttur.

Ordu ise, arkadaşlar, ancak subaylar heyeti sayesinde vücut bulur.

Malum bir askeri hakikat, felsefi hakikattir; "ordunun ruhu subaylardadır."

O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir edecek ve canlandıracak ve, ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir.

Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil Eden subaylardan bekler. Işte subayların yüce olan vazifesi budur.

Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır.

Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve ferasetleriyle, giriştiğimiz Bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler.

Şahsi ve özel hayatları itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler.

Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürür.

Onları aşağılar ve hor görürler.

Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz.

Onun yaşamak için bir çaresi vardır. Şerefini korumak!

Hâlbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına atmaktır.

Dolayısıyla subay için "ya istiklâl, ya ölüm" vardır.

Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yasayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!"


Mustafa Kemal

Kaynak:

Afyon'da çıkan Ikaz Gazetesi"nden aktaran: Anadolu'da Yenigün Gazetesi, 10 Ağustos 1920.

Atatürk'ün Bütün Eserleri, c.9, Kaynak Yayınlan, Istanbul. Ekim 2002, s. 112-113

bikmisbroker
07-12-2007, 00:30
Gitarla iSTiKLAL MARSIMIZ.. (http://vdo.mynet.com/video/1013)

Klavye
10-12-2007, 01:01
http://rapidshare.com/files/5616282/...TueRK.rar.html

446 Adet Atatürk resmi

ŞahMat
10-12-2007, 22:12
http://rapidshare.com/files/5616282/...TueRK.rar.html

446 Adet Atatürk resmi

arkadaslar linki tekrarlayabilir misiniz ?

sevgilerimle,

Klavye
10-12-2007, 22:25
dosya ölmüş
upload edip link vereyim tekrardan

ŞahMat
10-12-2007, 22:37
dosya ölmüş
upload edip link vereyim tekrardan


zahmet olacak, tesekkur ederim.

Klavye
14-12-2007, 22:01
zahmet olacak, tesekkur ederim.

geçikme için özür dilerim

buyrun 400 küsür adet Atatürk resmi

http://rapidshare.com/files/76581543/Mustafa_Kemal_ATATueRK.rar.html

YANKIBERKE
15-12-2007, 16:11
ŞEHİTLER

Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
mezardan çıkmanın vaktidir!
Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
Sakarya'da, İnönü'nde, Afyon'dakiler
Dumlupınar'dakiler de elbet
ve de Aydın'da, Antep'te vurulup düşenler,
siz toprak altında ulu köklerimizsiniz
yatarsınız al kanlar içinde.
Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
siz toprak altında derin uykudayken
düşmanı çağırdılar,
satıldık, uyanın!
Biz toprak üstünde derin uykulardayız,
kalkıp uyandırın bizi!
Uyandırın bizi!
Şehitler, Kuvâyi Milliye şehitleri,
mezardan çıkmanın vaktidir.

nazım hikmet- (1959)

Klavye
20-12-2007, 00:09
NUTUK proğramı,
hazırlayanlara teşekkürler

http://rapidshare.com/files/61134393/Nutuk.rar

bikmisbroker
06-01-2008, 18:54
YUCE ONDERIMIZ MUSTAFA KEMAL ATATURK'UN VIDEO GORUNTULERININ FOTOGRAFLARININ, KURTULUS SAVASI GORUNTULERININ, ANITKABIRIN INSASI VE TUM HAZIRLANIS GORUNTULERININ VE ANITKABIRIN ICINDEKI TUM SERGILERIN GEZILEBILDIGI MUHTESEM BIR VIDEO BELGESEL.

1SAAT 10 DAKIKALIK BU SUPER ARSIVLIK BELGESELIN LINKI ASAGIDADIR...
SAG TIKLAYIP DIREKT BILGISAYARINIZA KAYDEDEBILIRSINIZ

http://www.mebnet.net/ataturk/film/anitkabir_150.wmv

gizemliduygular
09-01-2008, 12:41
YUCE ONDERIMIZ MUSTAFA KEMAL ATATURK'UN VIDEO GORUNTULERININ FOTOGRAFLARININ, KURTULUS SAVASI GORUNTULERININ, ANITKABIRIN INSASI VE TUM HAZIRLANIS GORUNTULERININ VE ANITKABIRIN ICINDEKI TUM SERGILERIN GEZILEBILDIGI MUHTESEM BIR VIDEO BELGESEL.

1SAAT 10 DAKIKALIK BU SUPER ARSIVLIK BELGESELIN LINKI ASAGIDADIR...
SAG TIKLAYIP DIREKT BILGISAYARINIZA KAYDEDEBILIRSINIZ

http://www.mebnet.net/ataturk/film/anitkabir_150.wmv

Saygıdeğer forumdaşım bikmisbroker.

Bildiklerimizi hatırlattığınız ve anılarımızı tazelediğiniz için size teşekkürlerimi sunuyorum. Filmi izledikçe inanınız ağlamamak için kendimi tutmadım. İnandığınız tüm kutlu değerler için sizi temin ederim ağladım.

Bu ülke bizlere bilmem hangi gazetenin promosyonundan otuz kupona ikramiye olarak çıkmadı. Binbir zorlukla kazanılan ve korunan bir Vatanın evlatları olarak sahip çıkmalıyız. Yolumun düştüğü ilk fırsatta Ankara'ya adım atar atmaz Atamızı ziyaret edeceğim. Cumhuriyet'imize ve Ata'mıza bağlılığımı bildirerek, daha çok çalışacağıma söz vereceğim.

Bu vesile ile tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyor, manevi huzurlarında saygı ile eğiliyorum.

RUHLARI ŞAD OLSUN.

VATAN SAĞOLSUN.

sezaiozener
09-01-2008, 23:42
ATATÜRK,ü anlamak ve anlatabilmek,cok zor.aslında biz mevlanın en sevdigi,bir milletiz.
Yok olan bir milleti,yokluklardan,sefaletten,cehaletten,yeniden dünyanın en saygın ,kahraman bir ulusu olarak tüm dünyaya ispat etti.
Tüm dünya ATATÜRK,ü yüzyılın lideri olarak tanırken,içimizde ki kara cahil bir takım soysuzlar,el oglunun bize yapamayacagı ihaneti ne yazık ki yapmaya calışıyorlar.
atanın cenazesini gösteren eski filmleri izerken ,çoluk çocuk,yaşlı genç,kadın erkek.
kısacası bir ulusun göz yaşlarını hissedemeyenlere lanet olsun...

bikmisbroker
10-01-2008, 17:13
Saygıdeğer forumdaşım bikmisbroker.
...................................
İnandığınız tüm kutlu değerler için sizi temin ederim ağladım.
...................................


Sen, Ben, O.. Bizler Gercek manada yapilanlari, DEVRiMLERi anladigimiz anda ATATURKUMUZ mezarinda rahat uyuyacaktir. :bravo:
Ben de agladim, hungur hungur hemde!

UmutEr
01-02-2008, 19:27
http://img512.imageshack.us/img512/3927/dnenadamua8.jpg
Düşünen Adam..

UmutEr
10-02-2008, 13:00
http://img231.imageshack.us/img231/2066/kocatepejk5.jpg


Sanki
İnce, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Bir kez daha
Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacak….

YANKIBERKE
15-02-2008, 22:56
Öldürülebilir Halklar Nihat Genç



Michael Jackson'un son klibini de seyrettik, pek zahmet ettin Amerika. Eşcinsellikten, çocuklara tecavüz suçlamalarından çok çekti, şimdi erkek kılığında bir barda, üstelik bir kız için dövüşüyor. İyi fikir doğrusu: dans ve dövüş! Bir Woody Allen vardı, şimdi ne yapıyor Amerika. Eminem'e ödül vermiş, Madonna'yı evlendirmişsin, hayırlı olsun Amerika! Kaldığın yerden devam et Amerika! Savaş uçaklarının ekranlar için çok lezzetli bir ziyafet daha çekeceğinden hiç şüphem yok. Sen Afgan dağlarında eğlencene devam et Amerika!

Amerikalı bizim gibi insan değildir. Amerikalı, aynı zamanda Amerikan hayatını yaşayan kutsal bir imgedir. Amerikan yaşamının kutsallığı batı uygarlığının pazarı. Amerikan yaşamı tüm dünyanın gözlerini kamaştırır. Ağzımızın suyunu akıtır. Onlar nasıl yaşıyorsa 'ideal yaşam' odur. Özeniriz. Güvenlik, gökdelen, araba, sigorta, banka kartları, giysi-içecek-ayakkabı markaları.

Bir ülkeye saldırıldığı için değil, kutsanmış Amerikan yaşamına saldırıldığı için, batılı devletlerin tümü ABD'ye hukuküstü bir destek verip, kutsala dokunmanın cezalandırılmasını istiyorlar.

Amerikan yaşam tarzına biz de çok çalıştık, plazalar, uzun siyah arabalar, olmadı, beceremedik. Cavit Çağlar birgün dayanamadı Amerikan cezaevlerine. İnsanda istidad (doğuştan gelen yetenek) olacak. Sonradan görmeyle olmuyor, Amerikan yaşam tarzı körü körüne bağlılık ister, burasını becerdik. Sormadan harcayacak, sormadan hayran olacak, sormadan tüketecek, buraları da yirmi yıldır becerdik, ama şu halimize bakın!Bir şey eksik, doğuştan yetenek değil, doğuştan "kutsallık", yani orda doğmuş olmak! Amerika'da doğmamış herkes zan altında! Bugünlerde Tanrı Amerika'da doğmamışları korusun!

ABD'nin yepyeni bir savaşa hazırlanmasına hepimiz inanır olduk. ABD'nin savaşı bitmiş miydi? Irak'a her yıl 400 bin ton bomba yağdırdığını kendi söylüyor. Körfez savaşı öncesine dönün, tüm dünyayı Irak ve Saddam'a karşı nasıl hazırlamıştı? Saddam gitti, Taliban geldi. Şimdi de Afgan ve Pakistan halklarının öldürülmelerine hazırlanıyoruz.

Hazırlık aşamaları şöyle, birincisi milyonlarca çocuğun başına atılan bombalardan kesinlikle vicdan azabından kurtulmuş olarak harekete geçeceğiz, hepimiz. İkincisi, öldürmeden başka bir çözüm var mı diyen uluslararası kurumların sürekli yeni bir yol arayışları, yani "iyilik arayışları"nın bütünüyle anlamsız olduğuna inanmış oluyoruz.. Üçüncüsü: Bosna'da yüzbinlerin ölümüne sessiz kalan Avrupa ve dünya, yeni bir suskunluğa hazırlanıyor, ancak şimdi daha da derin bir suskunluk, artık suskunlukları çaresizlikten değil, infaz yargıcının suskun bekleyişinde... Ve sonuncusu, gazetelerde, TV'lerde, katliamı ve yoketmenin utancını hatırlatacak her türlü tartışma şimdiden yasaklanmış durumda. Yahudiler ve Amerikalılar modern dünyanın kutsal kavimleri. Sonunda onlar da başardı. Dünya tarihinde ilk kez bütün evreni bir linç girişimine ikna etti.

Hiroşima'ya bilinmeyen bir bomba attılar, otun, böceğin dahi yokolduğunu görüp tam emin olduktan onbeş dakika sonra ikincisini atmaya karar verdiler!

TV'ler bir tarafta kutsal Amerikan yaşamına saldırının en ağır şekilde cezalandırılmasını normalleştirirken, diğer taraftan, tam tersi "yaşanmaya değmeyen hayatların artık öldürülmelerine" karar veriyor. Yaşanmaya değmeyen hayatlar nerdedir? Kimlerdir? 1. Kendini geçindiremeyen halklar! 2. Kendine batılı hukuk içinde hayat-düzen kuramayan halklar! 3. Pislikten, açlıktan, hastalıktan kurtulmayı beceremeyen halklar! 4. Amerika'ya kafa tutmuş halklar! (Bir zamanlar Japonya, Vietnam, Irak gibi) İlk üç sıradaki halklar evrensel yasalar uyarınca "kutsal" sayılır, ama, birbirlerini öldürür, katleder (Ruanda'daki gibi, Taliban'ın muhalifleriyle olduğu gibi) yokederlerse, birşey denmez, seyredilir. Yani, yaşanmaya değmeyen hayatları olan halklar birbirlerini nasılsa yokediyor. Amerika'yı ilgilendiren, "kafa tutan halklar!".

Savaş tezgahının ideolojik, hazırlığı daha da vahim şeyler üretiyor. Mesela, müslüman halkları "akıl hastaları" gibi göstermeye çalışıyorlar. Biliyorsunuz Hitler kutsal Alman ırkını inşa için ülkedeki tüm akıl hastalarını ve ailelerini yoketmeye başlamıştı. Akıl hastalarının öldürülmeleri dünya sağlığı için çok gerekli. Müslümanların giyinişleri, sakalları, çok evlilikleri, çok çocukları, arapça sloganları, batı hukukuna değer vermeyişleri çok uzun zamandır batılı basında bir akıl hastalığı şeklinde yorumlanmaya başlanmıştı bile. Ülkemizin islamcı aydınları da bu akıl hastalığının pekişmesine pek katkısı oldu, özellikle TV'lerdeki görüntüleriyle.

Başka şeyler de oluyor. İnsan ve vatandaşlık hakları bildirgesi bizim bildiğimiz batı uygarlığının Tanrısı gibiydi. Dikkat edin hem insan hakkı, hem vatandaşlık. Yani kendi ulusundan olmayanların da hakları sözkonusu. Çoktandır kendi toprağında doğmamış mültecilerin hakları batının hem düzenini, hem aklını, hem de hukukunu bozmuş durumda. Birkaç yıldır batıda şu sorular sorulmaya başlanmıştı bile. Başka topraklarda doğmuş olanların hakları var mı? Batıyı ürküten buydu. Güzel bir fırsat doğmak üzere. Mültecileri kendi topraklarında, yani, potansiyel mülteci doğulu halkları yokedilerek, mültecilik telafi edilebilir. Ve, başka tür hayat yaşayanlara oluşturulan nefret, tiksinti, batılı hayattan dışlamanın ötesinde, batı coğrafyasında yaşamalarının artık mümkün olmadığını yavaş yavaş herkesi inandırmaya, ikna etmeye başladı bile!

Ve dünyanın dev ilaç şirketleri atılacak gaz bombalarının insanlara etkisini araştırmak için Pentagon'dan çoktan izin almıştır! Biliyorsunuz yahudiler, bilmem kaç derece bomba sıcaklığı ve zehrine dayanıklı mı diye deneylere sokulmuştur. Ayrıca bu bilimadamları Nurenberg'de yargılanırken, dünyanın dev şirketleri, bunlar itibarlı bilimadamlarıdır, dünya sağlığına, bilime katkıları çoktur, işte yaptıkları deneyleri bütün dünyada kullanıyoruz diye, bilimadamlarını savunmuşlar, aflarını sağlamışlardır.

Bir başka soru? Devletlerin yargılamadan mutlak öldürme hakkı var mı? Siyasal alanda bu yetkiyi Türk devleti gibi Amerika'da acımasızca uyguluyor. (Bir teröristi saklıyor diye bir köyü yakabilir. Saddam'ı saklıyor diye Irak'ı hergün vurabilirsiniz.) Türkiye'nin Amerika'ya aşkı da burdadır. Zaten her ülkenin birbiriyle ilişkisi, hukuki-siyasi ekonomiktir, yalnız bizimki aşktır. Aşıklar diğer insanlara "bizi ayrı bırakın, biz başkayız, bizim hukukumuz sizin mahkemelerinizi ilgilendirmez" der. Yani, canan, dövse de, sövse de, köle-kurban etse de bu aşıkları ilgilendirir. Aşk, hukukdışı bir ilişkidir. İşte ABD'nin en sadık dostu Suudi Arabistan üstleri kapattı. Biz, dünyada tek aşkı Türkiye, canını fedaya hazır. Bush birçok devlet başkanıyla telefonda görüştü, geceyarılarına kadar bekledik, bizi bir türlü aramadı. Biz de oturduk kıskançlık mektupları yazdık. Gerçek bir aşk mektubu. Günlerce telefonu gelmeyen aşık kurmaylar kafa kafaya verip, içli, bağlılık, sadakat, dünyada senden başka sevdiğim yok, sözleriyle dolu inanılmaz bir mektup.



(not: yazar şu manşet için yukardaki sözleri etmiş olabilir http://arsiv.sabah.com.tr/2001/09/20/ veya

buş_sabah linklerini tıklayın (m.u.))



Kurmaylarımızı da aşklarından ötürü harcamayalım, bizim batıya olan aşkımız: Kamusal bir yükümlülüktür! Ve artık ekonomik de bir yükümlülük. Krize dolar bulmak zorundayız. Yani, Dinç Bilgin, Erol Aksoy, Cavit Çağlar'lar yüzünden şimdi Afgan dağlarında çocukları yokedeceğiz.

Bu bir sömürgeleri düzene koyma savaşı, bu bir yoksul- zengin savaşı, ama yoksulla zenginin savaşına yine dindar bir kılıf, yine kilisede uydurulmuş bir senaryo arıyorlar. Medeniyetler savaşı diye bir yalan. Bir eski zaman maskesiyle gizliyorlar. Daha şimdiden hristiyan-müslüman savaşı diye yazıyorlar tarih kitaplarına. İnsan aklının almayacağı, keyifleri uğruna açtıkları bu korkunç savaşı, yine İncil'in sayfalarıyla örtüyorlar. Kutsal, aziz ilan edilmek için mi, din savaşı diyorlar. Savaş tüm dünyaya yayılsın diye mi? Güzelim medeniyetlerinin vicdanı sızlamasın diye mi? Alevli gazlarla bebeklerin pespembe yanaklarını yakmak için dahi bilimadamlarının müthiş buluşu: Tanrı diye bir gerekçe! Oturan Boğa söylemişti, "biz, beyaz adamı görünce, Manitu'nun beyaz adamı da yarattığını öğrendik, Manitu beyaz adamı da yarattığına göre bu topraklar hem beyaz adamın hem bizim". Beyaz adam her on yılda bir başka ülkeyi yakıyor. Beyaz adamın savaşmadığı kıta, yoketmediği ırk kalmadı. Din savaşı-din savaşı diye dilinizi yormaktan vazgeçin. Dünyanın tüm ülkelerini ölüm tarlaları haline getirdiniz! Afrikalı ülkelerin, kızılderililer'in, Vietnamlılar'ın savaşmak için sadece zehirli küçük okları vardı. Beyaz adamın bahaneleri her zaman çoktu. Yıldızların bile dönüp bakmadığı şu ağaçsız, otsuz boşluklara çıldırarak bombalar atmanın din savaşıyla ne ilgisi var. Asya'nın en ümitsiz dağları, taşları. En sıska katırlarının eşelediği bu topraklardan çamur bile olmaz, testi, çömlek hiç olmaz. Burnunu çekerek toprak damlarda yaşayan bebeklerin üstüne alevler dökecek din savaşı diyeceksiniz. Bir kiraz ağacı, bir ceviz ağacı bile olmayan, bir davul dahi çalınmayan, hiçbir kadını mesut, hiçbir çocuğu mutlu olmayan, şeftaliler, üzümleri hiç tanımayan bu halkın üzerine kan kırmızı bir fırtınayla alevler döküp din savaşı diyeceksiniz. Yirmi yıldır aralıksız bombalamaktan, kavrulmaktan lavlar gibi taşı kayası demirleşmiş bomboş bu dağlarda, tek bir kilimi, tek bir tahtası olmayan bomboş bu topraklarda neyi yokedeceksiniz. İçi kıvıl kıvıl kurt kaynayan bir köpek leşi dahi bulunmayan bu mekanları neden cezalandıracaksınız? Borsanın düşüşünü önlemek için, birkaç nükleer deneme!

Nükleer av başlıyor. Yamaçlardan akan sular. Sevimli birkaç küçük ot. Metal şatolar uçuyor derin göklerde. Kırmızı yanaklı sümüklü çocukların gözlerine anneler sürme çekmiş, peçe altında görünmeyen kendi gözlerini anlatmak için. Yıldızlarda saklanmış efsane yaratıklar gibi bombalar. Dilini yutmuş sert kayalar. Dilini yutmuş toz toprak. Alevden gazlar uğursuzca solukları kesecek. Gün doğduğunda keyifle gezinecek kameralar. "Aklımızdan hiç çıkmayacak" diye haber geçecek muhabirler, hiç ürpermeyen insan türleri. Cana, ota, böceğe kıyanların ekranları, yine İslamabad'dan bildirecek. Ki, onlar yıllar boyu, fotoğrafçısı, dağcısı, belgeselcisi, Tanrı misafiriyim diye bir fotoğraf çekme eğlencesiyle kaç bin kez konakladığı o köylerde. Şimdi, buz gibi esen sessiz bir yel. Zehirden bir yağmur, biberden bir duman taşıyacak. Cam kırıkları gibi hava takılacak gırtlaklarına. Hızla yayılan alevli gazın sıcaklığı önce gözleri patlatacak. Ömrü duayla geçmiş, birkaç keçisinin başında yün büken Afganlı bir ihtiyar. Eski halıların yıpranmış uzamış püskül telleri gibi sakalları, salyangoz kabuğu gibi burun deliklerine asitli su gibi dökülecek hava. Amerikan tşörtleri giymediği için yakılarak cezalandırılacak. Şok boğulma! Hani şakır şakır ağlayacak zamanı kalabilseydi. Az önce yusufcuk böceğiyle oynamış çocuk, büyülü gözleriyle tesbih gibi toparlanmış böceğin nasıl da çabucak tehlike anında gizlendiğini meraklı gözlerle izlemişti, neye baksa kan kırmızı bir fırtına, bunun adı: Din savaşı! Çiçeklerin havalanmadığı, ilkbaharın hiç yaşanmadığı, Tanrıların terkettiği o bomboş dağ yamaçlarında, elleri hiç okşanmamış çocuklar "din savaşı yüzünden yokedilecek!" Bu azmanlar, bu canavarlar, bu vampirler, bu frankeştaynlar her defasında bir bahane bulabilmek için şehirlerinin her bir yakasına onbinlerce üniversite açtılar! Ah Tanrım keşke burda olsaydın!

Biz, bağrından çıktığımız doğuyu, doğulu halkları terk etmedik. Terketseydik, bayram, ölüm, tören gibi arada bir uğrardık hemşerilerimizin yanına. Biz, kendimizi doğu topraklarından koparttık. Sanki hiç olmamış gibi, büsbütün yitirdik. Doğu defterini ebediyyen kapattık. Doğulu hemşerilerimiz de bizi yanlış anlamasın, batıya karar verdiğimizde otomobil, telgraf dahi icad edilmemişti. Bize heveslenen doğulu kardeşlerimiz de gizlice ve sırayla çıkmaya başladılar evlerinden, ama yalnız parası, petrolü olanlar çocuklarını okutabildiler, o kadar. Üzerinde binyıl seviştiğimiz İran halısını, Türk kilimini sudan ucuz satlığa çıkarttık.

Batı kültürünü ideal edindik, batılı kadınların ağzını sevdik, o tatlı ağız aklımızı aldı. Yüzelli yıldır küçük bir kamıştan yapılan kavalla piyano arasında her tartışmaya girdik. Artık o bin hatıralı geçmiş gecelere dönüş de yok! Bodoslama, hiçbir şey bilmeden belirsizliğe doğru gidenler, "kadere kırkbeş" der, kadere kırkbeş atıldık batıya. Hititler'den serviliklere kadar, bu en güzel mezarlıklardan korkup kaderimizden kaçıverdik. Temiz bir sayfa açmak için. Kültür ve siyasi tarihimizin en büyük yanlışı, en vahim suçunu işledik. Aynı kültür coğrafyasından, aynı tarihten beslendiğimiz, aynı bedende can olduğumuz Pakistan, Irak, Suriye, İran, Tunus, Fas gibi toprak parçalarına bir daha dönüp bakmadık. Tarihin kanlı hışmına uğramış bu eski avlulara bir daha girmedik. Duaları afyon gibi bu eski ve kızgın yoksulluktan utandık. Müzikal melekler gelip bizi kurtaracaktı. Çok sesli müziğin enstrümanları tuhaf boruların seslerini, işte sevgilimiz bizi çağırıyor aşkıyla, marşıyla dinledik. Yalnız sivrisineklerin soktuğu bu yoksulluğu, bizden sonra Yahudiler ısırdı, batılılar bu toprakları sömürdü, kullandı, oynadı. Bize iyilikler getirecek bilim, batılılar buralara tıp, sanat, hukuk öğretmek için gönüllü misyonerler de yolladı. Doğu dipsiz bir uçurumdu. Gül yağını bırakıp parfüme koştuk, muhabbeti bırakıp tartışmaya girdik. Türk aydınları yemin etmiş gibi bu topraklara bir daha bakmadı. Doğu, geçmiş loş uçurumlarmış gibi, bu toprakların çocuklarına ülkemizde bir üniversite açıp davet bile etmedik. Büyük bir sahipsizlik ve yoksulluk kayasında altında iniltilerine, kuşkularına, türkülerine değer vermedik! Türk aydınlarının bu esrarlı topraklarda anlatacağı çok şey vardı. Türkiye kendine ölümsüz bir şafak istiyorsa siyasi, kültürel bir varlık olarak yaşamak için bu topraklara mutlaka insani ve evrensel nedenlerle koşmalıydı. Yeni dünyanın ilahlarının emirlerine uyduk. Modern giyinmek, modern gezinmek gibi küçük tatlı ihtiraslarımız oldu. Batılılaşmayı batıya yalvarıp yakarma sandık. Doğu topraklarında acilen iki yöne koştuk. Biri ırkçı-siyasi nedenlerle Orta-Asya'ya.. Yitik bir zamanı aradık. Aşkımızı söyledik. Bizden daha kurnaz kardeşlerimiz ağlayan yüzümüze Manas destanı okuyup bizi geri yolladı. Diğeri, islami ideolojik sebeplerle islam ülkelerine koştuk. Bu ihtiyar sakallı gençler kapkara bir mum gibi kapkara ülkeler kurmuş, kapkara cinayetler işliyordu. Artık sokulgan değildik. Sesimiz seslerine benzemiyordu. Ateş yıldızı gibi gözleri hala duruyordu ama herbirinin ceplerinde bombalar gizliydi. Zaten biz de, sırf insanlık için, ya da sırf Allah rızası için bu toprakların çocuklarına ayrım gözetmeksizin koşacak aydınlardan, kültürden, zihniyetten yoksunduk. Bizimle ilgili ne varsa unutmuşlardı. Evrensel dediğimiz her şey sanki batıdaymış gibi algıladı Türk aydını. İşin kötüsü çok da yaralıydık. Bu komşularımız, kardeşlerimiz, bizimle aynı evrende, aynı acılar içinde yaşamıyorlarmış gibi davrandık. Asırlardır altından nallarıyla dörtnala geçtiğimiz o topraklarda elimizde ne dizgin kaldı, ne üzengi! Bir büyük bahane de biz bulduk, I.Dünya Savaşı'nda arkamızdan vurdular bizi, ebediyyen kilitledik doğu kapılarını. Sevgili sultanların hükmü altında tek bir güzel günümüz de mi yoktu? Artık suları çoktan uyumuş, güneşi çoktan donmuş bu topraklardan iğrenmeye başladık. Şimdi, dün bizi vuranlarla kolkola, biz onları vuruyoruz. Ve çocuklarımız hiçbir şey bilip anlamadan tatlı tatlı seyrediyorlar kardeşlerimizi vurduğumuz bu ekranları. Geçmişin o bayram günlerinden bir el sıkışması dahi kalmadı anımızda, yüzyılların uğultusu kovdu bizi doğup büyüdüğümüz tarihten!

Bir tarih, bir evrensel bir insanlık derdimiz olsaydı, bize en yakın dünya acıları içinde bu kardeşlerimize koşardık. Batı bizi nasıl sarhoş etti ki o eski mutlu şehirlerimize bir gün olsun gitmedik. Ahlaksız, ruhsuz, karaktersiz aydınlarımızın ne bir makalesini, ne bir şiirini , ne bir konuşmasını duyduk, doğunun hala mahmur hala derin uykusunu bize anlatan. O mahzun ceylan gözlü kızları coğrafya dergilerinin fotoğrafçılarına terk ettik. Lağım, kolera, açlık, ışık hızıyla çoğalan nüfus, tabutsuz ölüler, korkunç yakarmalar, bir mahallede bir milyon kalabalık ve hepsi çöp evlere, hepsi karanlığa hepsi pisliğe gömülmüş kardeşlerimizi suskunlukla seyrettik. Aman bize bulaşmasınlar, aman düşündüklerimi duymasınlar diye, kapkara zindanlarda yalnız bıraktık. Bizim de elimizi atacağımız, hukuk, siyaset, sanat konuşacağımız ülkeler yok muydu? O muamma dolu semavi koşuyu, orda bıraktık. Ne kadar derdimiz varsa Avrupa'ya sürdük, kendi siyasetimizi, kendi ekonomimizi, el açıp Batı'ya dilendik. Çözün sorunlarımızı, yardım edin bize diye batının kapısında köpekten beter ağladık. Şimdi, ortada kalakaldık, çırılçıplağız. Duygusuz gözlerimizden kalbimize tek damla gözyaşı inmedi! Ey rüzgar, git ve pişman olduğumuzu söyle adını unuttuğumuz o ülkelere, adını unuttuğumuz o eski gecelerin mutlu şehirlerine! Ey rüzgar, söyle onlara ne uzun bir acıdır bu, tükenmek bilmiyor! Aşk kelimesini, mecnun kelimesini öğrendiğimiz o topraklarda kıyılan, yok edilen insanlar umurumuzda değil artık! Kara peçeler de giysen, uzun eteklerde giysen, yağlı, kirli, sakallarla çirkinleşse de yüzün, sen benim asırlardır aynı kilim üstünde kıvrılıp yattığım kardeşimsin diyecek tek bir aydın kalmadı. Sırf senin şairlerinin ustalaştırdığı bir kederle sana koşacak, gönüllü koşacak, gönlünü verecek tek bir kültür adamı, tek bir yazar kalmadı. Ey rüzgar, git söyle onlara yüzyıl burada edebiyat, kültür değil, ihanet planladık.

Ebedi bir küslükle arkamızı döndük doğu'ya. Ve şimdi, üslerimiz, askerlerimiz, bizim çocuklarımız, bizim işbirliğimizle Amerika'yla başbaşa bu toprak parçalarını nükleer temizlikten geçirmek için, doğulu halkların karşısına dikildik. Batı kültürünü ruhen benimsemiş olabiliriz. Ruhen, islamcılık, kıyafetleri, siyasetleri, diktatörlerinden iğreniyor olabiliriz. Ama buralara, kahpelikle, pezevenkce, nükleer bomba taşıyıcılığından başka yapacak, söyleyecek insanlık görevimiz yok muydu? Sen ne yapıyorsun Türkiye! Doğup büyüdüğümüz aynı şairler, aynı geçmiş, aynı hikayelerin topraklarına elin gavuruyla bir olmuş bombalamaya koşuyorsun! CNN'deki Afganlı, Pakistanlı müslüman görüntülerinden çok mu tiksindin! İnfilak edecek olan Yunus Emre'dir, Muhammed İkbal'dir. Mustafa Kemaldir, Cinnah'tır! Sen ne yapıyorsun Türkiye! Ne çabuk unuttun, 1914 yılında batı basınında bizim de aynı resimlerimiz aynı vahşi çirkinlikte yayınlanıyordu. Bu düşmanların aynıları, aynı sebeplerle 1914'de bizim topraklarımıza aynı silahlarla girdiler! Irak topraklarında, Yemen'de bugün çıkan petrol kadar kan döktük biz! Kağnılarla savaştık deyip ağlıyoruz, mermi taşıyan kadın resimlerini hala paralarımıza basıyoruz. Ballı meyvelerini kim yedi bu kanlı coğrafyanın. Görmüyor musun, kaç yıldır İran, Irak sınırından ülkemize gizlice girmek isteyen mültecileri tarayarak öldürüyoruz, basın suskun, kimsecikler duymuyor. Ağrı, Van illerimizde mülteci sayısı on binleri buluyor. Her savaş yüz bin, milyon mülteci demek, sınır karakolunda hepsini yine makineli tüfekle tarayacak mısın? Sen ne yapıyorsun Türkiye! Hangi uygarlığa koşarsan, hangi uluslararası pakta koşarsan koş, bu kardeş ölülerinin sesleri ardından gelmeyecek mi? Alnımıza derin bir kahpelik yarası açıyorsun Türkiye! Ebedi bir azap içine sürüklüyorsun çocuklarını. Kendi ülkemizin köylerine gönderecek doktor bulamıyoruz, oralara nasıl gönderelim, diye küstah bir yalanla kendini kandırıyorsan, Kurtuluş Savaşı'nı bir daha düşün. Bir zafer değildi, I.Dünya Savaşı'yla birlikte bir imha hareketiydi, bir imhadan geçirildik. Şimdi aynı topraklarda 1914 yılında trenlerimizle süvarilerimizle, genç doktorlarımızla cepheden cepheye koşuyorduk. Bu savaşlar yok etti bizi, tarihten silindik. Dağlarımızda bir topal eşşek, Ankara'mızda bir sağır İsmet kaldı. Hukukumuzu, siyasetimizi, ekonomimizi kuracak işletecek aydın kadroları cephelerde bir mezar küreğiyle orda bıraktık. I.Dünya savaşı ve kurtuluş savaşının yıkımıyla yüzyıldır toparlanamıyoruz, yüzyıldır başımızı kaşıyamıyoruz. Dünya tarihinin en cani soyguncuları, bankacıları, gazetecileri nereden türedi sanıyorsun. Sahipsiz bu ülkeyi yağmalamaktan zevk alan bu bankacıları hangi şartlar, kimler doğurttu. Çıtları çıkmayan, hepsi kör bir uykuya dalmış bu aydınları kim büyüttü sanıyorsunuz. Sadece Kerkük topraklarımızda kalsaydı, Diyarbakır değil doğu'nun Avrupa'nın en parlak şehri olmaz mıydı? Kafkasya'da, Süveyş'te, Yemen çöllerinde bizi imha edenler, şimdi yine kaldıkları yerden saldırıyorlar. Sen ne yapıyorsun Türkiye? Bizi de 1914'de öldürülebilir halklar, öldürülebilir insanlar kategorisine sokup hiçbir çığlığımıza batıdan kimse cevap vermedi. Koma haline girdi kültürümüz. Beynimiz süresiz bir ölüm yaşadı. Bu yüzden hala nerden başlayacağımızı şaşırdık. Hangi kültürün içinden geldiğimizi karıştırdık. Türkümüzü, şarkımızı unuttuk, yasakladık. Bir yüzyıl bu imha hareketinin sonuçlarıyla kendi içimizde birbirimizi yedik. Kuzey Afrika'yı, Orta-doğu'yu bir midyenin içini yer gibi elimizden alıp lüp diye yutuverdiler! Bu olup biten savaş bizim maceramızdan birşey hatırlatmıyor mu sana! Biz imha edilirken burada, arkamızdan sadece Pakistan para toplayıp göndermedi mi Mustafa Kemal'e. Sen ne yapıyorsun Türkiye! Amerikan bombaları Pakistan'a düşerse şimdi, öldürülmenin korkunç acısı değil, hiçbir tarihin yazmadığı bir ihanetin baş suçlusu olacaksın! Sen ne yapıyorsun Türkiye? Hıristiyanlarla-Müslümanların savaşıysa, senin hristıyanların yanında ne işin var? İyilerle kötülerin savaşıysa, senin kötülerin yanında ne işin var? Burada, yüz binlerce evladın bugünlerde oturmuş, kara kara bunları düşünüyor!

Tarih sahnesine ilk çıktığımız, İpek Yolu'na ilk düştüğümüz günden beri, şimdi bombaladığımız o şehirlerde, unutma Türkiye, eski bir sevgilimiz vardı. Kızgın güneş altında, sıskacık bedenleriyle. Duman renkli sarıklarıyla sadece yiyecekleri kadar dilenen. Vebalı gibi tirtir titreyerek ilahiler söyleyip aşk, aşk, aşk deyip üç kıtanın dağlarında gezinen dervişlerimiz, erenlerimiz, abdallarımız vardı, aynı aşkın çocuklarıydık biz.Dünyanın en güzel kalpli bu dervişlerin çocukları! Bu aşkı kim bitirdi?

nihatg@leman.com.tr Nihat Genç

YANKIBERKE
15-02-2008, 23:12
ATATÜRK köşesi...


http://www.nihat-genc.com/modules.php?name=atakose

aligel100
15-02-2008, 23:14
Öldürülebilir Halklar Nihat Genç



Michael Jackson'un son klibini de seyrettik, pek zahmet ettin Amerika. Eşcinsellikten, çocuklara tecavüz suçlamalarından çok çekti, şimdi erkek kılığında bir barda, üstelik bir kız için dövüşüyor. İyi fikir doğrusu: dans ve dövüş! Bir Woody Allen vardı, şimdi ne yapıyor Amerika. Eminem'e ödül vermiş, Madonna'yı evlendirmişsin, hayırlı olsun Amerika! Kaldığın yerden devam et Amerika! Savaş uçaklarının ekranlar için çok lezzetli bir ziyafet daha çekeceğinden hiç şüphem yok. Sen Afgan dağlarında eğlencene devam et Amerika!

Amerikalı bizim gibi insan değildir. Amerikalı, aynı zamanda Amerikan hayatını yaşayan kutsal bir imgedir. Amerikan yaşamının kutsallığı batı uygarlığının pazarı. Amerikan yaşamı tüm dünyanın gözlerini kamaştırır. Ağzımızın suyunu akıtır. Onlar nasıl yaşıyorsa 'ideal yaşam' odur. Özeniriz. Güvenlik, gökdelen, araba, sigorta, banka kartları, giysi-içecek-ayakkabı markaları.

Bir ülkeye saldırıldığı için değil, kutsanmış Amerikan yaşamına saldırıldığı için, batılı devletlerin tümü ABD'ye hukuküstü bir destek verip, kutsala dokunmanın cezalandırılmasını istiyorlar.

Amerikan yaşam tarzına biz de çok çalıştık, plazalar, uzun siyah arabalar, olmadı, beceremedik. Cavit Çağlar birgün dayanamadı Amerikan cezaevlerine. İnsanda istidad (doğuştan gelen yetenek) olacak. Sonradan görmeyle olmuyor, Amerikan yaşam tarzı körü körüne bağlılık ister, burasını becerdik. Sormadan harcayacak, sormadan hayran olacak, sormadan tüketecek, buraları da yirmi yıldır becerdik, ama şu halimize bakın!Bir şey eksik, doğuştan yetenek değil, doğuştan "kutsallık", yani orda doğmuş olmak! Amerika'da doğmamış herkes zan altında! Bugünlerde Tanrı Amerika'da doğmamışları korusun!

ABD'nin yepyeni bir savaşa hazırlanmasına hepimiz inanır olduk. ABD'nin savaşı bitmiş miydi? Irak'a her yıl 400 bin ton bomba yağdırdığını kendi söylüyor. Körfez savaşı öncesine dönün, tüm dünyayı Irak ve Saddam'a karşı nasıl hazırlamıştı? Saddam gitti, Taliban geldi. Şimdi de Afgan ve Pakistan halklarının öldürülmelerine hazırlanıyoruz.

Hazırlık aşamaları şöyle, birincisi milyonlarca çocuğun başına atılan bombalardan kesinlikle vicdan azabından kurtulmuş olarak harekete geçeceğiz, hepimiz. İkincisi, öldürmeden başka bir çözüm var mı diyen uluslararası kurumların sürekli yeni bir yol arayışları, yani "iyilik arayışları"nın bütünüyle anlamsız olduğuna inanmış oluyoruz.. Üçüncüsü: Bosna'da yüzbinlerin ölümüne sessiz kalan Avrupa ve dünya, yeni bir suskunluğa hazırlanıyor, ancak şimdi daha da derin bir suskunluk, artık suskunlukları çaresizlikten değil, infaz yargıcının suskun bekleyişinde... Ve sonuncusu, gazetelerde, TV'lerde, katliamı ve yoketmenin utancını hatırlatacak her türlü tartışma şimdiden yasaklanmış durumda. Yahudiler ve Amerikalılar modern dünyanın kutsal kavimleri. Sonunda onlar da başardı. Dünya tarihinde ilk kez bütün evreni bir linç girişimine ikna etti.

Hiroşima'ya bilinmeyen bir bomba attılar, otun, böceğin dahi yokolduğunu görüp tam emin olduktan onbeş dakika sonra ikincisini atmaya karar verdiler!

TV'ler bir tarafta kutsal Amerikan yaşamına saldırının en ağır şekilde cezalandırılmasını normalleştirirken, diğer taraftan, tam tersi "yaşanmaya değmeyen hayatların artık öldürülmelerine" karar veriyor. Yaşanmaya değmeyen hayatlar nerdedir? Kimlerdir? 1. Kendini geçindiremeyen halklar! 2. Kendine batılı hukuk içinde hayat-düzen kuramayan halklar! 3. Pislikten, açlıktan, hastalıktan kurtulmayı beceremeyen halklar! 4. Amerika'ya kafa tutmuş halklar! (Bir zamanlar Japonya, Vietnam, Irak gibi) İlk üç sıradaki halklar evrensel yasalar uyarınca "kutsal" sayılır, ama, birbirlerini öldürür, katleder (Ruanda'daki gibi, Taliban'ın muhalifleriyle olduğu gibi) yokederlerse, birşey denmez, seyredilir. Yani, yaşanmaya değmeyen hayatları olan halklar birbirlerini nasılsa yokediyor. Amerika'yı ilgilendiren, "kafa tutan halklar!".

Savaş tezgahının ideolojik, hazırlığı daha da vahim şeyler üretiyor. Mesela, müslüman halkları "akıl hastaları" gibi göstermeye çalışıyorlar. Biliyorsunuz Hitler kutsal Alman ırkını inşa için ülkedeki tüm akıl hastalarını ve ailelerini yoketmeye başlamıştı. Akıl hastalarının öldürülmeleri dünya sağlığı için çok gerekli. Müslümanların giyinişleri, sakalları, çok evlilikleri, çok çocukları, arapça sloganları, batı hukukuna değer vermeyişleri çok uzun zamandır batılı basında bir akıl hastalığı şeklinde yorumlanmaya başlanmıştı bile. Ülkemizin islamcı aydınları da bu akıl hastalığının pekişmesine pek katkısı oldu, özellikle TV'lerdeki görüntüleriyle.

Başka şeyler de oluyor. İnsan ve vatandaşlık hakları bildirgesi bizim bildiğimiz batı uygarlığının Tanrısı gibiydi. Dikkat edin hem insan hakkı, hem vatandaşlık. Yani kendi ulusundan olmayanların da hakları sözkonusu. Çoktandır kendi toprağında doğmamış mültecilerin hakları batının hem düzenini, hem aklını, hem de hukukunu bozmuş durumda. Birkaç yıldır batıda şu sorular sorulmaya başlanmıştı bile. Başka topraklarda doğmuş olanların hakları var mı? Batıyı ürküten buydu. Güzel bir fırsat doğmak üzere. Mültecileri kendi topraklarında, yani, potansiyel mülteci doğulu halkları yokedilerek, mültecilik telafi edilebilir. Ve, başka tür hayat yaşayanlara oluşturulan nefret, tiksinti, batılı hayattan dışlamanın ötesinde, batı coğrafyasında yaşamalarının artık mümkün olmadığını yavaş yavaş herkesi inandırmaya, ikna etmeye başladı bile!

Ve dünyanın dev ilaç şirketleri atılacak gaz bombalarının insanlara etkisini araştırmak için Pentagon'dan çoktan izin almıştır! Biliyorsunuz yahudiler, bilmem kaç derece bomba sıcaklığı ve zehrine dayanıklı mı diye deneylere sokulmuştur. Ayrıca bu bilimadamları Nurenberg'de yargılanırken, dünyanın dev şirketleri, bunlar itibarlı bilimadamlarıdır, dünya sağlığına, bilime katkıları çoktur, işte yaptıkları deneyleri bütün dünyada kullanıyoruz diye, bilimadamlarını savunmuşlar, aflarını sağlamışlardır.

Bir başka soru? Devletlerin yargılamadan mutlak öldürme hakkı var mı? Siyasal alanda bu yetkiyi Türk devleti gibi Amerika'da acımasızca uyguluyor. (Bir teröristi saklıyor diye bir köyü yakabilir. Saddam'ı saklıyor diye Irak'ı hergün vurabilirsiniz.) Türkiye'nin Amerika'ya aşkı da burdadır. Zaten her ülkenin birbiriyle ilişkisi, hukuki-siyasi ekonomiktir, yalnız bizimki aşktır. Aşıklar diğer insanlara "bizi ayrı bırakın, biz başkayız, bizim hukukumuz sizin mahkemelerinizi ilgilendirmez" der. Yani, canan, dövse de, sövse de, köle-kurban etse de bu aşıkları ilgilendirir. Aşk, hukukdışı bir ilişkidir. İşte ABD'nin en sadık dostu Suudi Arabistan üstleri kapattı. Biz, dünyada tek aşkı Türkiye, canını fedaya hazır. Bush birçok devlet başkanıyla telefonda görüştü, geceyarılarına kadar bekledik, bizi bir türlü aramadı. Biz de oturduk kıskançlık mektupları yazdık. Gerçek bir aşk mektubu. Günlerce telefonu gelmeyen aşık kurmaylar kafa kafaya verip, içli, bağlılık, sadakat, dünyada senden başka sevdiğim yok, sözleriyle dolu inanılmaz bir mektup.



(not: yazar şu manşet için yukardaki sözleri etmiş olabilir http://arsiv.sabah.com.tr/2001/09/20/ veya

buş_sabah linklerini tıklayın (m.u.))



Kurmaylarımızı da aşklarından ötürü harcamayalım, bizim batıya olan aşkımız: Kamusal bir yükümlülüktür! Ve artık ekonomik de bir yükümlülük. Krize dolar bulmak zorundayız. Yani, Dinç Bilgin, Erol Aksoy, Cavit Çağlar'lar yüzünden şimdi Afgan dağlarında çocukları yokedeceğiz.

Bu bir sömürgeleri düzene koyma savaşı, bu bir yoksul- zengin savaşı, ama yoksulla zenginin savaşına yine dindar bir kılıf, yine kilisede uydurulmuş bir senaryo arıyorlar. Medeniyetler savaşı diye bir yalan. Bir eski zaman maskesiyle gizliyorlar. Daha şimdiden hristiyan-müslüman savaşı diye yazıyorlar tarih kitaplarına. İnsan aklının almayacağı, keyifleri uğruna açtıkları bu korkunç savaşı, yine İncil'in sayfalarıyla örtüyorlar. Kutsal, aziz ilan edilmek için mi, din savaşı diyorlar. Savaş tüm dünyaya yayılsın diye mi? Güzelim medeniyetlerinin vicdanı sızlamasın diye mi? Alevli gazlarla bebeklerin pespembe yanaklarını yakmak için dahi bilimadamlarının müthiş buluşu: Tanrı diye bir gerekçe! Oturan Boğa söylemişti, "biz, beyaz adamı görünce, Manitu'nun beyaz adamı da yarattığını öğrendik, Manitu beyaz adamı da yarattığına göre bu topraklar hem beyaz adamın hem bizim". Beyaz adam her on yılda bir başka ülkeyi yakıyor. Beyaz adamın savaşmadığı kıta, yoketmediği ırk kalmadı. Din savaşı-din savaşı diye dilinizi yormaktan vazgeçin. Dünyanın tüm ülkelerini ölüm tarlaları haline getirdiniz! Afrikalı ülkelerin, kızılderililer'in, Vietnamlılar'ın savaşmak için sadece zehirli küçük okları vardı. Beyaz adamın bahaneleri her zaman çoktu. Yıldızların bile dönüp bakmadığı şu ağaçsız, otsuz boşluklara çıldırarak bombalar atmanın din savaşıyla ne ilgisi var. Asya'nın en ümitsiz dağları, taşları. En sıska katırlarının eşelediği bu topraklardan çamur bile olmaz, testi, çömlek hiç olmaz. Burnunu çekerek toprak damlarda yaşayan bebeklerin üstüne alevler dökecek din savaşı diyeceksiniz. Bir kiraz ağacı, bir ceviz ağacı bile olmayan, bir davul dahi çalınmayan, hiçbir kadını mesut, hiçbir çocuğu mutlu olmayan, şeftaliler, üzümleri hiç tanımayan bu halkın üzerine kan kırmızı bir fırtınayla alevler döküp din savaşı diyeceksiniz. Yirmi yıldır aralıksız bombalamaktan, kavrulmaktan lavlar gibi taşı kayası demirleşmiş bomboş bu dağlarda, tek bir kilimi, tek bir tahtası olmayan bomboş bu topraklarda neyi yokedeceksiniz. İçi kıvıl kıvıl kurt kaynayan bir köpek leşi dahi bulunmayan bu mekanları neden cezalandıracaksınız? Borsanın düşüşünü önlemek için, birkaç nükleer deneme!

Nükleer av başlıyor. Yamaçlardan akan sular. Sevimli birkaç küçük ot. Metal şatolar uçuyor derin göklerde. Kırmızı yanaklı sümüklü çocukların gözlerine anneler sürme çekmiş, peçe altında görünmeyen kendi gözlerini anlatmak için. Yıldızlarda saklanmış efsane yaratıklar gibi bombalar. Dilini yutmuş sert kayalar. Dilini yutmuş toz toprak. Alevden gazlar uğursuzca solukları kesecek. Gün doğduğunda keyifle gezinecek kameralar. "Aklımızdan hiç çıkmayacak" diye haber geçecek muhabirler, hiç ürpermeyen insan türleri. Cana, ota, böceğe kıyanların ekranları, yine İslamabad'dan bildirecek. Ki, onlar yıllar boyu, fotoğrafçısı, dağcısı, belgeselcisi, Tanrı misafiriyim diye bir fotoğraf çekme eğlencesiyle kaç bin kez konakladığı o köylerde. Şimdi, buz gibi esen sessiz bir yel. Zehirden bir yağmur, biberden bir duman taşıyacak. Cam kırıkları gibi hava takılacak gırtlaklarına. Hızla yayılan alevli gazın sıcaklığı önce gözleri patlatacak. Ömrü duayla geçmiş, birkaç keçisinin başında yün büken Afganlı bir ihtiyar. Eski halıların yıpranmış uzamış püskül telleri gibi sakalları, salyangoz kabuğu gibi burun deliklerine asitli su gibi dökülecek hava. Amerikan tşörtleri giymediği için yakılarak cezalandırılacak. Şok boğulma! Hani şakır şakır ağlayacak zamanı kalabilseydi. Az önce yusufcuk böceğiyle oynamış çocuk, büyülü gözleriyle tesbih gibi toparlanmış böceğin nasıl da çabucak tehlike anında gizlendiğini meraklı gözlerle izlemişti, neye baksa kan kırmızı bir fırtına, bunun adı: Din savaşı! Çiçeklerin havalanmadığı, ilkbaharın hiç yaşanmadığı, Tanrıların terkettiği o bomboş dağ yamaçlarında, elleri hiç okşanmamış çocuklar "din savaşı yüzünden yokedilecek!" Bu azmanlar, bu canavarlar, bu vampirler, bu frankeştaynlar her defasında bir bahane bulabilmek için şehirlerinin her bir yakasına onbinlerce üniversite açtılar! Ah Tanrım keşke burda olsaydın!

Biz, bağrından çıktığımız doğuyu, doğulu halkları terk etmedik. Terketseydik, bayram, ölüm, tören gibi arada bir uğrardık hemşerilerimizin yanına. Biz, kendimizi doğu topraklarından koparttık. Sanki hiç olmamış gibi, büsbütün yitirdik. Doğu defterini ebediyyen kapattık. Doğulu hemşerilerimiz de bizi yanlış anlamasın, batıya karar verdiğimizde otomobil, telgraf dahi icad edilmemişti. Bize heveslenen doğulu kardeşlerimiz de gizlice ve sırayla çıkmaya başladılar evlerinden, ama yalnız parası, petrolü olanlar çocuklarını okutabildiler, o kadar. Üzerinde binyıl seviştiğimiz İran halısını, Türk kilimini sudan ucuz satlığa çıkarttık.

Batı kültürünü ideal edindik, batılı kadınların ağzını sevdik, o tatlı ağız aklımızı aldı. Yüzelli yıldır küçük bir kamıştan yapılan kavalla piyano arasında her tartışmaya girdik. Artık o bin hatıralı geçmiş gecelere dönüş de yok! Bodoslama, hiçbir şey bilmeden belirsizliğe doğru gidenler, "kadere kırkbeş" der, kadere kırkbeş atıldık batıya. Hititler'den serviliklere kadar, bu en güzel mezarlıklardan korkup kaderimizden kaçıverdik. Temiz bir sayfa açmak için. Kültür ve siyasi tarihimizin en büyük yanlışı, en vahim suçunu işledik. Aynı kültür coğrafyasından, aynı tarihten beslendiğimiz, aynı bedende can olduğumuz Pakistan, Irak, Suriye, İran, Tunus, Fas gibi toprak parçalarına bir daha dönüp bakmadık. Tarihin kanlı hışmına uğramış bu eski avlulara bir daha girmedik. Duaları afyon gibi bu eski ve kızgın yoksulluktan utandık. Müzikal melekler gelip bizi kurtaracaktı. Çok sesli müziğin enstrümanları tuhaf boruların seslerini, işte sevgilimiz bizi çağırıyor aşkıyla, marşıyla dinledik. Yalnız sivrisineklerin soktuğu bu yoksulluğu, bizden sonra Yahudiler ısırdı, batılılar bu toprakları sömürdü, kullandı, oynadı. Bize iyilikler getirecek bilim, batılılar buralara tıp, sanat, hukuk öğretmek için gönüllü misyonerler de yolladı. Doğu dipsiz bir uçurumdu. Gül yağını bırakıp parfüme koştuk, muhabbeti bırakıp tartışmaya girdik. Türk aydınları yemin etmiş gibi bu topraklara bir daha bakmadı. Doğu, geçmiş loş uçurumlarmış gibi, bu toprakların çocuklarına ülkemizde bir üniversite açıp davet bile etmedik. Büyük bir sahipsizlik ve yoksulluk kayasında altında iniltilerine, kuşkularına, türkülerine değer vermedik! Türk aydınlarının bu esrarlı topraklarda anlatacağı çok şey vardı. Türkiye kendine ölümsüz bir şafak istiyorsa siyasi, kültürel bir varlık olarak yaşamak için bu topraklara mutlaka insani ve evrensel nedenlerle koşmalıydı. Yeni dünyanın ilahlarının emirlerine uyduk. Modern giyinmek, modern gezinmek gibi küçük tatlı ihtiraslarımız oldu. Batılılaşmayı batıya yalvarıp yakarma sandık. Doğu topraklarında acilen iki yöne koştuk. Biri ırkçı-siyasi nedenlerle Orta-Asya'ya.. Yitik bir zamanı aradık. Aşkımızı söyledik. Bizden daha kurnaz kardeşlerimiz ağlayan yüzümüze Manas destanı okuyup bizi geri yolladı. Diğeri, islami ideolojik sebeplerle islam ülkelerine koştuk. Bu ihtiyar sakallı gençler kapkara bir mum gibi kapkara ülkeler kurmuş, kapkara cinayetler işliyordu. Artık sokulgan değildik. Sesimiz seslerine benzemiyordu. Ateş yıldızı gibi gözleri hala duruyordu ama herbirinin ceplerinde bombalar gizliydi. Zaten biz de, sırf insanlık için, ya da sırf Allah rızası için bu toprakların çocuklarına ayrım gözetmeksizin koşacak aydınlardan, kültürden, zihniyetten yoksunduk. Bizimle ilgili ne varsa unutmuşlardı. Evrensel dediğimiz her şey sanki batıdaymış gibi algıladı Türk aydını. İşin kötüsü çok da yaralıydık. Bu komşularımız, kardeşlerimiz, bizimle aynı evrende, aynı acılar içinde yaşamıyorlarmış gibi davrandık. Asırlardır altından nallarıyla dörtnala geçtiğimiz o topraklarda elimizde ne dizgin kaldı, ne üzengi! Bir büyük bahane de biz bulduk, I.Dünya Savaşı'nda arkamızdan vurdular bizi, ebediyyen kilitledik doğu kapılarını. Sevgili sultanların hükmü altında tek bir güzel günümüz de mi yoktu? Artık suları çoktan uyumuş, güneşi çoktan donmuş bu topraklardan iğrenmeye başladık. Şimdi, dün bizi vuranlarla kolkola, biz onları vuruyoruz. Ve çocuklarımız hiçbir şey bilip anlamadan tatlı tatlı seyrediyorlar kardeşlerimizi vurduğumuz bu ekranları. Geçmişin o bayram günlerinden bir el sıkışması dahi kalmadı anımızda, yüzyılların uğultusu kovdu bizi doğup büyüdüğümüz tarihten!

Bir tarih, bir evrensel bir insanlık derdimiz olsaydı, bize en yakın dünya acıları içinde bu kardeşlerimize koşardık. Batı bizi nasıl sarhoş etti ki o eski mutlu şehirlerimize bir gün olsun gitmedik. Ahlaksız, ruhsuz, karaktersiz aydınlarımızın ne bir makalesini, ne bir şiirini , ne bir konuşmasını duyduk, doğunun hala mahmur hala derin uykusunu bize anlatan. O mahzun ceylan gözlü kızları coğrafya dergilerinin fotoğrafçılarına terk ettik. Lağım, kolera, açlık, ışık hızıyla çoğalan nüfus, tabutsuz ölüler, korkunç yakarmalar, bir mahallede bir milyon kalabalık ve hepsi çöp evlere, hepsi karanlığa hepsi pisliğe gömülmüş kardeşlerimizi suskunlukla seyrettik. Aman bize bulaşmasınlar, aman düşündüklerimi duymasınlar diye, kapkara zindanlarda yalnız bıraktık. Bizim de elimizi atacağımız, hukuk, siyaset, sanat konuşacağımız ülkeler yok muydu? O muamma dolu semavi koşuyu, orda bıraktık. Ne kadar derdimiz varsa Avrupa'ya sürdük, kendi siyasetimizi, kendi ekonomimizi, el açıp Batı'ya dilendik. Çözün sorunlarımızı, yardım edin bize diye batının kapısında köpekten beter ağladık. Şimdi, ortada kalakaldık, çırılçıplağız. Duygusuz gözlerimizden kalbimize tek damla gözyaşı inmedi! Ey rüzgar, git ve pişman olduğumuzu söyle adını unuttuğumuz o ülkelere, adını unuttuğumuz o eski gecelerin mutlu şehirlerine! Ey rüzgar, söyle onlara ne uzun bir acıdır bu, tükenmek bilmiyor! Aşk kelimesini, mecnun kelimesini öğrendiğimiz o topraklarda kıyılan, yok edilen insanlar umurumuzda değil artık! Kara peçeler de giysen, uzun eteklerde giysen, yağlı, kirli, sakallarla çirkinleşse de yüzün, sen benim asırlardır aynı kilim üstünde kıvrılıp yattığım kardeşimsin diyecek tek bir aydın kalmadı. Sırf senin şairlerinin ustalaştırdığı bir kederle sana koşacak, gönüllü koşacak, gönlünü verecek tek bir kültür adamı, tek bir yazar kalmadı. Ey rüzgar, git söyle onlara yüzyıl burada edebiyat, kültür değil, ihanet planladık.

Ebedi bir küslükle arkamızı döndük doğu'ya. Ve şimdi, üslerimiz, askerlerimiz, bizim çocuklarımız, bizim işbirliğimizle Amerika'yla başbaşa bu toprak parçalarını nükleer temizlikten geçirmek için, doğulu halkların karşısına dikildik. Batı kültürünü ruhen benimsemiş olabiliriz. Ruhen, islamcılık, kıyafetleri, siyasetleri, diktatörlerinden iğreniyor olabiliriz. Ama buralara, kahpelikle, pezevenkce, nükleer bomba taşıyıcılığından başka yapacak, söyleyecek insanlık görevimiz yok muydu? Sen ne yapıyorsun Türkiye! Doğup büyüdüğümüz aynı şairler, aynı geçmiş, aynı hikayelerin topraklarına elin gavuruyla bir olmuş bombalamaya koşuyorsun! CNN'deki Afganlı, Pakistanlı müslüman görüntülerinden çok mu tiksindin! İnfilak edecek olan Yunus Emre'dir, Muhammed İkbal'dir. Mustafa Kemaldir, Cinnah'tır! Sen ne yapıyorsun Türkiye! Ne çabuk unuttun, 1914 yılında batı basınında bizim de aynı resimlerimiz aynı vahşi çirkinlikte yayınlanıyordu. Bu düşmanların aynıları, aynı sebeplerle 1914'de bizim topraklarımıza aynı silahlarla girdiler! Irak topraklarında, Yemen'de bugün çıkan petrol kadar kan döktük biz! Kağnılarla savaştık deyip ağlıyoruz, mermi taşıyan kadın resimlerini hala paralarımıza basıyoruz. Ballı meyvelerini kim yedi bu kanlı coğrafyanın. Görmüyor musun, kaç yıldır İran, Irak sınırından ülkemize gizlice girmek isteyen mültecileri tarayarak öldürüyoruz, basın suskun, kimsecikler duymuyor. Ağrı, Van illerimizde mülteci sayısı on binleri buluyor. Her savaş yüz bin, milyon mülteci demek, sınır karakolunda hepsini yine makineli tüfekle tarayacak mısın? Sen ne yapıyorsun Türkiye! Hangi uygarlığa koşarsan, hangi uluslararası pakta koşarsan koş, bu kardeş ölülerinin sesleri ardından gelmeyecek mi? Alnımıza derin bir kahpelik yarası açıyorsun Türkiye! Ebedi bir azap içine sürüklüyorsun çocuklarını. Kendi ülkemizin köylerine gönderecek doktor bulamıyoruz, oralara nasıl gönderelim, diye küstah bir yalanla kendini kandırıyorsan, Kurtuluş Savaşı'nı bir daha düşün. Bir zafer değildi, I.Dünya Savaşı'yla birlikte bir imha hareketiydi, bir imhadan geçirildik. Şimdi aynı topraklarda 1914 yılında trenlerimizle süvarilerimizle, genç doktorlarımızla cepheden cepheye koşuyorduk. Bu savaşlar yok etti bizi, tarihten silindik. Dağlarımızda bir topal eşşek, Ankara'mızda bir sağır İsmet kaldı. Hukukumuzu, siyasetimizi, ekonomimizi kuracak işletecek aydın kadroları cephelerde bir mezar küreğiyle orda bıraktık. I.Dünya savaşı ve kurtuluş savaşının yıkımıyla yüzyıldır toparlanamıyoruz, yüzyıldır başımızı kaşıyamıyoruz. Dünya tarihinin en cani soyguncuları, bankacıları, gazetecileri nereden türedi sanıyorsun. Sahipsiz bu ülkeyi yağmalamaktan zevk alan bu bankacıları hangi şartlar, kimler doğurttu. Çıtları çıkmayan, hepsi kör bir uykuya dalmış bu aydınları kim büyüttü sanıyorsunuz. Sadece Kerkük topraklarımızda kalsaydı, Diyarbakır değil doğu'nun Avrupa'nın en parlak şehri olmaz mıydı? Kafkasya'da, Süveyş'te, Yemen çöllerinde bizi imha edenler, şimdi yine kaldıkları yerden saldırıyorlar. Sen ne yapıyorsun Türkiye? Bizi de 1914'de öldürülebilir halklar, öldürülebilir insanlar kategorisine sokup hiçbir çığlığımıza batıdan kimse cevap vermedi. Koma haline girdi kültürümüz. Beynimiz süresiz bir ölüm yaşadı. Bu yüzden hala nerden başlayacağımızı şaşırdık. Hangi kültürün içinden geldiğimizi karıştırdık. Türkümüzü, şarkımızı unuttuk, yasakladık. Bir yüzyıl bu imha hareketinin sonuçlarıyla kendi içimizde birbirimizi yedik. Kuzey Afrika'yı, Orta-doğu'yu bir midyenin içini yer gibi elimizden alıp lüp diye yutuverdiler! Bu olup biten savaş bizim maceramızdan birşey hatırlatmıyor mu sana! Biz imha edilirken burada, arkamızdan sadece Pakistan para toplayıp göndermedi mi Mustafa Kemal'e. Sen ne yapıyorsun Türkiye! Amerikan bombaları Pakistan'a düşerse şimdi, öldürülmenin korkunç acısı değil, hiçbir tarihin yazmadığı bir ihanetin baş suçlusu olacaksın! Sen ne yapıyorsun Türkiye? Hıristiyanlarla-Müslümanların savaşıysa, senin hristıyanların yanında ne işin var? İyilerle kötülerin savaşıysa, senin kötülerin yanında ne işin var? Burada, yüz binlerce evladın bugünlerde oturmuş, kara kara bunları düşünüyor!

Tarih sahnesine ilk çıktığımız, İpek Yolu'na ilk düştüğümüz günden beri, şimdi bombaladığımız o şehirlerde, unutma Türkiye, eski bir sevgilimiz vardı. Kızgın güneş altında, sıskacık bedenleriyle. Duman renkli sarıklarıyla sadece yiyecekleri kadar dilenen. Vebalı gibi tirtir titreyerek ilahiler söyleyip aşk, aşk, aşk deyip üç kıtanın dağlarında gezinen dervişlerimiz, erenlerimiz, abdallarımız vardı, aynı aşkın çocuklarıydık biz.Dünyanın en güzel kalpli bu dervişlerin çocukları! Bu aşkı kim bitirdi?

nihatg@leman.com.tr Nihat Genç

dostum yazı ,için tesekkurler. emegine saglık. bende nihan genc müptelasayım. ne guzel anlatıyor bizi. diğer yazarlardan ayrılan özelligi sokak diliyle yazıyor olması yazılarını bence. leman dergisinde haftalık olarak yazarken sadece onun için alırdım dergiyi.

tekrar tesekkurler.

her

YANKIBERKE
15-02-2008, 23:14
http://www.kuvvaimilliye.net/news_detail.php?id=7678

yusufum01
29-02-2008, 03:05
Bir provakatörün portresi: Leyla Zana
Ekim 31st 2007 Haber Kategorisi Güncel
Leyla Zana, yine kitleleri kışkırtacak laf etti. Ümit Fırat’ın, ‘Davayı yöneten, onu da yönlendiriyor’ dediği, 17 yaşında cezaevine giren Zana’nın hayat hikayesine bir göz atalım.

Leyla Zana, toplumu kutuplaşmaya sevk edecek sözler sarf etti yine. Geçtiğimiz cuma günü Diyarbakır’daki Demokratik Toplum Kongresi’nde konuşan Zana, Kandil’deki PKK’lı teröristlerin Türkiye’ye iadesiyle ilgili olarak Kuzey Irak yönetimine şöyle seslendi: “Güneydeki kardeşlerimize, ‘kardeşlerinizin başını bize verin’ diyorlar. İnanıyorum ki hiçbir şerefli Kürt, ‘kardeşimi teslim edebilirim’ diyemeyecek.

Haysiyetli ve şerefli hiçbir Kürt, zindanlarda çürümesi için kardeşini teslim etmez.” Zana bununla da yetinmedi ve “Kürtlerin lideri” dediği teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan çıkarılıp “halkla buluşturulması şartıyla” kendince bir “söz” de verdi: “Söz veriyoruz ki, hepimiz silah tutanın önünde duracak, onlara karşı ayaklanacağız, terörist diyeceğiz. Eğer bunu yapmazsak o zaman biz teröristiz!”

Leyla Zana’nın “kritik” dönemlerde yaptığı bu tür kışkırtıcı çıkışlar yeni değil aslında. Türkiye onun ismini 1991 seçimleri sonrasında yaptığı prokovatif bir eylemle duydu zaten. Diyarbakır eski Büyükşehir Belediye Başkanı Mehdi Zana’nın eşi, daha önce birçok hareketin içinde bulunmuştu. Ancak hiçbir şey, onun Meclis’te yaptığı Kürtçe yemin kadar ses getirmedi. Başındaki sarı-kırmızı-yeşil renkli bağcıkla Meclis kürsünde “Yaşasın Kürt ve Türk halklarının kardeşliği” diyerek Kürtçe yemin etti. Bu sahne, Türk siyasi tarihindeki en provokatif olayların içinde yer aldı. Leyla Zana ismi o andan itibaren herkesçe bilinmeye başladı. Bir taraftan “haddini aşan kadın” diğer yandan “bir idole dönüşmeye başlayan kahraman” olarak…

Tahrik ve bölücülük suçundan cezaevine giren Zana, 10 yıllık tutukluluk döneminden sonra serbest kaldığında bazı Kürtler için bir kahramandı artık. Bazı fanatikleri onun için “eleştirilmez, dokunulamaz” diyerek, “Kürt Tanrıçası” sıfatını bile kullanmaya başladı. Gittiği her yerde büyük sevinç ve coşkuyla karşılanan Zana, zaman zaman Abdullah Öcalan’ı bile gölgede bırakıyordu. Tek başına yeni “irade” olarak özellikle kadınları peşinden sürüklemeye başlayan Zana hakkında şunları yazıyordu yazar Muhsin Kızılkaya, Esmer dergisinin 26. sayısında “Nicedir yok hayatımızda Leyla!” başlıklı yazısında: “Leyla Zana yaklaşık 15 yıldan beri, Kürt hareketinin başlı başına bir ‘irade’ teşkil edebilecek bir figürü değil miydi? Bir sürü şeyin sembolü, en öne fırlamış neferi değil miydi? On yıl boyunca hapishane kapılarında süründükten sonra, on yılını da hapishanenin içinde geçirmemiş miydi? Hayatının yarısını feda etmemiş miydi? Onca acıya katlanmış, arkadaşlarının pek sevdiği deyimle gereğinden fazla ‘bedel’ ödememiş miydi?”

POPÜLARİTE VE PROVOKATİF SÖYLEM

Kızılkaya’nın söyledikleri, Kürtlerin önemli bir kısmı için geçerliydi ve bu durum Zana’yı kahramanlaştırmaya yetecekti. “Güçlü”, “Kürt Kadını”, “bacı”, “abla”, “lider” sıfatlarıyla sempati kazanan Zana’nın söyledikleri, “hikmetinden sual olunmaz” minvalinde itibarlı görüldü hep. Bu durumu iyi fark eden Zana da, olmadık zamanlarda olmadık yerlerde yaptığı provokatif çıkışlarla hep gündeme taşındı, taşınıyor. Mensubu olduğu “hareketin” tabir yerindeyse beti benzi attığı sırada Zana ortaya çıkıyor ve bir şeyler söyleyerek âdeta dipte bir dalgalanmaya yol açıyor. Provokatif söylemler onun hırçınlığıyla bütünleşince hem etnik siyaset güden Kürtlerden büyük alkış alıyor hem de içinde bulunduğu çizgiyi besliyor.

Fevri çıkışlarını ve üstlendiği örtülü misyonu anlamak için Zana’nın 2004’te biten cezaevi hayatı sonrasındaki 3 yılına bakmak yeterli. O ve arkadaşları Diyarbakır’dan başlamak üzere çıktıkları Doğu ve Güneydoğu turunda adeta seçim mitingi yaptılar. Haziran 2004’te başlayan bu gezi sırasında ön plana çıkan isim hep Leyla Zana oldu. O konuştukça herkes susuyordu. Bu sırada terör örgütü PKK, 1 Haziran 2004 itibariyle sözde ateşkes kararını bozmuş ve eylem yapacağını duyurmuştu. Ateşkes kararını 6 ay daha sürmesini isteyen Zana, öyle bir açıklama yaptı ki, herkesi “Bunlar değişiyor mu?” sorusunu sordurmaya sevk etti. “Kan dökmek artık ne Kürtlere ne de Türklere bir yarar getirmeyecek.” Zana’nın bu “barış” yanlısı söylemiyle PKK ve Öcalan ikinci planda kaldı bir anda.

AVRUPA’YA GİDİP ‘GÖRÜNMEZ’ OLDU

PKK, Zana’yı bu tavrında dolayı eleştirip tehdit ediyor, Öcalan da ona tepki gösteriyordu. Fakat kazın ayağı hiç de öyle değildi. Öcalan’ın talimatıyla kurulan ve daha sonra partiye dönüşecek olan Demokratik Toplum Hareketi’nin içinde beliriverdi Leyla Zana. Derken Ekim ayında Avrupa Parlamentosu’nda 9 yıl önce kazanıp, hapiste olduğu için almadığı Sakharov (Rus bilim adamı insan hakları savunucusu) ödülünü alarak bir konuşma yaptı. Bu kez yine farklı bir açıklamayla gündeme geliyordu. “Kürtler azınlık değil aslî unsurdur” diyerek hiç de hesapta olmayan bir tartışmayı başlatıyordu. Zana’nın sözleri Avrupalı siyasilerde de kafa karışıklığına yol açtı.

Üzerine düşeni en iyi şekilde yapmaya devam etti şüphesiz… Bu kez 2005 Nevruz’unda Diyarbakır’da çıktı ortaya. Teröristbaşının ablası Fatma Öcalan’ın elini öptü. Kısa süre önce Öcalan ile ‘kavgalı’ olan Zana, el öperek yeni bir başlangıç yapıyordu. Bu olaydan sonra ortalıkta görülmemeye başladı. “İçinde bulunduğu siyasi hareketin kendisini dışladığı, rahatsız olduğu, köyüne çekip gittiği ve burada sakin bir hayat yaşamaya başladığı” söylendi. Kayıplara karışan Zana vaktinin çoğunu yurtdışında geçirdi. 2006 Nevruz kutlamalarında Leyla’nın ortaya çıkacağını bekleyenler yanıldı. Birileri “Ortalıkta görünme” dediği için kaybolmuştu sanki. Hatta DTP milletvekili Ahmet Türk onun için “Rahatsız biraz, dinlenecek.” bile dedi.

Leyla Zana’nın “bilinmeyen rahatsızlığı” bir yıl sonra Diyarbakır’daki 2007 Nevruz kutlamalarında tamamen geçmişti sanki. Meydandaki platforma çıkan Zana, Kürtçe verdiği “Merhaba Amed” selamıyla kalabalığı dalgalandırdı. Boynunda sarı, kırmızı ve yeşil renklerden oluşan tülbentle kalabalığa önce Türkçe sonra Kürtçe hitap etti. Kuzey Irak’taki Kürt liderlere ve teröristbaşı Öcalan’a övgüler yağdırdı: “Kürtlerin üç lideri var, Mam Celal, Kak Barzani ve Başkan Öcalan.”

Yeniden sahne almıştı Leyla Zana. 22 Temmuz seçimleri öncesinde DTP’nin bağımsız adaylarını desteklemek için İstanbul Kâğıthane’deki mitinge katılırken “Türkiye’deki baskıdan” şikâyet ediyordu. Leyla Zana, adayların hepsini desteklemiyordu şüphesiz; bir Aysel Tuğluk ya da Ahmet Türk, o kadar da önemli değildi onun için. Onun takdir ettiği ve desteklemesi gerektiğine inandığı arkadaşları vardı ve onların mitinglerine katılarak yandaşlarını seçim öncesi canlı tutmaya çalışıyordu.

‘TÜRKİYE İÇİN BÖLÜNME VAKTİ!’

Zana Diyarbakır’daki mitinge “Bu barış elini son kez uzatıyoruz. Bu el geri çevrilirse bir daha ölene kadar kimseye barış elimizi uzatmayacağız!” diyerek Nevruz’daki gerilim havasını sürdürdü. Seçime iki gün kala yaptığı konuşmayla yine ortamı gerdi. “Kürdistan eyaleti” tezini ortaya atan Zana, “Ben de Kürdistanlıyım” dedikten sonra şöyle devam ediyordu: “Kürtler 1999 İmralı süreciyle bir stratejik değişiklik yaptı. Dediler ki ‘sınırları çizmeye gerek yok, halklar birlikte el ele, gönül gönüle yaşayabilir. Yeter ki yönetici kadro bunu görebilsin. Çatışmasız, kavgasız halkımız bu süreci destekledi. Sekiz yıl bunu uygulamaya çalıştık. Siz ne yaptınız, hiçbir şey. Bir adım attınız, geri çekildiniz. Bu acıya ne gerek vardı. Demek ki doğru olanın önüne geçemezsiniz. Şimdi yapmanız gereken ilk şey Kürdistan eyalet sistemine geçmenizdir. Diğer bölgelerde de eyaletler kur. Bu, ülkenin bölünmesi demek değil, aksine ülkenin bütünleşmesi, bir arada yaşaması demektir. Her Kürt yaşadığı toprağın adını bilir, onu asla göz ardı etmez. Tarihin sayfalarına kaydırmaz. Bunun için Türkiye’nin eyaletlere bölünme zamanı gelmiştir. Ankara, Türkiye’yi eyaletlere böl ve Kürdistan eyaletini kur.”

DTP’DEN SONRAKİ PARTİNİN BAŞINA MI GETİRİLECEK?

Zana’nın seçim arifesinde Bingöl’de yaptığı bu tahrik dolu bölünme sözleri, onun Kürt gerçeğine aslında ne kadar vâkıf olduğunu da ortaya çıkardı. Kurmançi konuşan Zana’yı Zazalar hiç anlamadığı için konuşmasını Türkçe devam etmek zorunda kaldı. Nevruz’dan bu yana yaptığı açıklamalar yüzünden davalar açıldı. 5 yıl hapsi istenen Zana, Diyarbakır Savcılığı’na ifade verirken yine tahrik dolu sözlerini sürdürdü. Operasyonların sürdüğü, şehit cenazelerinin birbiri ardına geldiği dönemde verdiği ifadesinde Öcalan’ı bir “terör örgütünün” elebaşı olarak görmediğini açıkladı.

Çoğu zaman göz önünde olmayan; ama kimilerinin deyimiyle fotojenik kadın kişiliğiyle, “zaman ayarlı” açıklamalarıyla bölgede ilgi toplayan Leyla Zana’nın ani çıkışlarının sebebi nedir? Zana ailesini ve Leyla Zana’yı çok iyi tanıyan yazar Ümit Fırat, “Davayı kim yönetiyorsa Zana’yı da o yönlendiriyor” diyerek son noktayı koyuyor. Ortaya atılan; ama pek seslendirilmeyen bir iddiaya göre Leyla Zana, Demokratik Toplum Partisi’nin yıpranması karşısında kurulacak olan yeni siyasi partinin başına geçirilecek. Bu iddianın sahipleri, “Leyla’yı lider yapacak gücün, bu çıkışları yapması için zamanı ve söylemi ayarladığını” da ileri sürüyor. Tahrik kokan sert çıkışlarıyla Türkiye’nin siyasi hayatına 16 yıl önce giren hırçın kadın ile yeni bir “Leylalı siyaset” dönemi başlayacak mı acaba?

Şüphesiz bunu zaman gösterecek. Fakat, onun gündemden düşmeyeceği aşikâr. Leyla için siyaset 14 yaşından itibaren başlamıştı aslında. Ama onu kocasının önüne geçirecek hamleleri daha sonra kendisi belirleyecek ve kocası bile onu takip etmekte zorlanacaktı… 1961’de Diyarbakır’ın Silvan ilçesinin Bahçeköy adlı 8 haneli bir mezrada dünyaya gelir. Beş kız kardeş içinde en cevval olanıdır. Bu yüzden ailesi onu bir erkek gibi yetiştirir. Babası, Malabadi’de, Devlet Su İşleri’nde çalışıyordur. Leyla burada okula başlar; ancak bu pek uzun sürmez; bir yıl sonra ayrılır okuldan. O sırada Devrimci Doğu Kültür Ocakları’ndan dolayı (DDKO) cezaevinde bulunan teyze oğlu Mehdi Zana ile evlendirilmesine karar verilir. 1974’teki genel afla Mehdi Zana cezaevinden çıkar ve 20 gün içinde düğünleri yapılır. Aralarındaki yaş farkı 20’dir. “Ağabey” dediği Mehdi’nin artık eşidir Leyla. Evlendiğinde 14 yaşında olan Leyla, bu evlilikte pek zorluk yaşamaz ve kısa sürede yeni hayatına alışır. Zana çifti, Mehdi Zana’nın terzilik yapmasından dolayı Diyarbakır’a gelip yerleşir. Evliliklerinin ilk dört yılında dünyaya gelen çocuklarının ikisi çeşitli sebeplerden dolayı ölür. Ancak 1976’da doğan oğulları Ronay (ışık) Zana çifti için umut kaynağı olur.

KÂBUSLA GELEN AÇILIM

1977 seçimlerinde Mehdi Zana bağımsız olarak belediye başkanı seçilir. Muhsin Kızılkaya o yılları şöyle anlatıyor: “Diyarbakır Belediye Başkanı Mehdi Zana’nın eşi Leyla için kâbus dolu dört yıl başlar. O yıllarla ilgili Leyla’nın belleğinde kalmış en canlı anı odalar, salonlar dolusu misafirler ve onlar için hazırlanan çaylar, pişirilen yemekler…” Ancak eşinin belediye reisliği Leyla için yeni bir değişimi de beraberinde getirir. Bunu Ümit Fırat şöyle anlatıyor: “Leyla, Mehdi ile evlendikten sonra öyle köylü kızı gibi kalmadı. Giyinmeyi, yerine göre davranmayı kısa sürede öğrendi. Nerede ne yapacağını bildi.”

Leyla Zana için politika ve siyaset bu tarihlerde pek önemli değildi. Ancak 12 Eylül darbesiyle yeni bir dönem başlar onun için, “etnik siyasetle kavrulma” dönemi… Kocası tutuklanıp cezaevinde gönderildiğinde oğulları Ronay 5 yaşındaydı; Leyla Zana ise kızı Ruken’e (güleryüz) hamile… Mehdi Zana’nın tutuklanması, Leyla için yeni bir hayatın başlamasına yol açar, siyasi çizgisi giderek netleşmeye başlar.

YAVAŞ YAVAŞ DEĞİŞİYORDU

Ümit Fırat’a göre, bunun sebebi Diyarbakır Cezaevinde mahkûmların başlattığı açıklık grevidir. Bir grup tutuklu yakını ile birlikte Leyla Zana Ankara’ya gelir. Burada çeşitli görüşmeler yapar. Ancak bu süreç bölgede gergin bir dönemin başlamasına sebep olur. Ümir Fırat, söz konusu gerginliği şöyle aktarıyor: “Açlık grevi vardı. Mehdi beni çağırmıştı. 1988 Ağustos’unda cezaevinde gidip görüşme yaptık. Leyla da vardı. Görüşme öncesi beklerken cezaevinin önünde bir arbede çıktı, polisle ziyaretçiler arasında. Oradan uzaklaştık. Leyla’ya ‘sen birkaç gün burada gözükme, tanınan ve bilinen birisin’ dedik. Ertesi gün ziyarete gittik ve sanki hiçbir şey olmamış gibi bizi içeri aldılar. Baktık ki Leyla da orada. ‘Kız ne arıyorsun burada’ dedim. ‘Gitmedim ağabey’ dedi. Görüşmeden sonra dışarı çıktık. Ronay ile Leyla’yı bekliyorduk. Leyla yanında birileriyle gelip ‘ağabey çocuklarım sana emanet’ deyince polisler beni de gözaltına aldı.”

CEZAEVİYLE GELEN SİYASİ SİVRİLİŞ

Diyarbakır Cezaevi’nin önündeki olaylardan dolayı 105 kişi gözaltına alınır; ancak bunların 50’si serbest bırakılır. Tutuklananların arasında henüz 17 yaşında olan Leyla Zana da vardır. Cezaevinde 50 gün kadar tutuklu kalır. Bundan sonra politik yönü daha ağır basan bir kimliğe bürünmeye başlar. Öyle ki 30 Nisan-1 Mayıs 1989 tarihinde Doğu ve Güneydoğu’daki mülteci kamplarını dolaşan Madam Danielle Mitterrand ile Ümit Fırat aracılığıyla görüştürülür. Ümit Fırat, Leyla’nın önce “Onlar Kürtleri ihmal ediyor, oyunun aktörleri bunlar. Neden görüşeceğiz ki?” diyerek görüşmeyi reddettiğini; ancak “Mehdi Zana’nın eşi olarak görüşmesi gerektiği” yönünde ikna edildiğini söylüyor.

PKK ÇİZGİSİNDEKİ LEYLA ZANA

1990’da Yalçın Küçük’ün denetimindeki haftalık Yeni Ülke gazetesinin Diyarbakır ofisinde Halkla İlişkiler uzmanı olarak çalışmaya başlar. Gazeteye girişiyle Leyla’nın değişim süreci daha da keskinleşir. Ümit Fırat, “Artık Mehdi’nin karısı değildi; Leyla Zana’ydı” diyerek durumu özetliyor. Bu süreçte HEP’in (Halkın Emek Partisi) kurulması, sosyolog İsmail Beşikçi’nin “Devletlerarası Sömürge Kürdistan” kitabı gibi faktörler Leyla ve arkadaşlarının çizgisini daha da katılaştıracaktır.

1991’de Mehdi Zana cezaevinde çıkınca ailesiyle birlikte İstanbul’a arkadaşlarının yanına gelirler. Ümit Fırat ve 70 kadar arkadaş grubu Zana’nın şerefine bir yemekte buluşur. Zana burada PKK çizgisine girdiğini iyice deşifre edecek, Ümit Fırat’a dönerek şöyle diyecektir: “Aydınlar çok geride kaldı, halk almış gidiyor.” Fırat, bu söyleme şöyle karşılık verecektir: “Eğer bir harekette halk, aydınların önüne geçmişse hapı yuttuk. Buna sevinilmez.” Leyla çok bozulur bu söze. Çünkü Leyla Zana bir dava kadını olmuştur ve inandığına toz kondurmak istememektedir. O günlerde kısa bir süreliğine yurtdışına giden Zana, daha sonra Türkiye’ye geri döner. Bu sırada faili meçhul bir saldırıyla öldürülen HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın cenazesine katılır.

YARALANINCA YILDIZI İYİCE PARLADI

Binlerce insan katıldığı Diyarbakır’daki cenazede provokasyonlar sonucu çıkan arbedenin ardından güvenlik güçlerince kalabalığın üzerine ateş açılır. 7 kişinin öldüğü olayda yararlananlar arasında Leyla Zana da vardır. Bu yara, Leyla’nın bir nevi rüştünü ispatının delili olur. 1991’deki seçimler için HEP-SHP ittifakında milletvekili adayı gösterilir. Diyarbakır’dan 45 bin oy alarak Meclis’e girer. Aday olduğunu, eşi Mehdi Zana daha sonra öğrenecektir. Mehdi Zana, SHP’ye karşı olduğu için böyle bir ittifakta eşinin yer almasını önce istemez; ancak tablo kısa sürede değişir. Nitekim PKK’nın üzerlerinde etkin olduğu 11 milletvekili için yemin öncesi başlayan hazırlığın organizatörü Mehdi Zana olacaktır. Ümit Fırat, pek bilinmeyen bu ayrıntıyı küçük bir anekdotla anlatıyor: “Mehdi, seçimdeki kampanyalarda Leyla’nın yanında yer almadığım için bana kızgındı. Ama seçim olmuş, vekiller seçilmişlerdi. Mehdi Zana da yemin öncesi hazırlık yapıyordu ve bunun için İstanbul’a geldi. Yemin töreninde milletvekillerinin takması için sarı-kırmızı-yeşil kravat yaptıracaktı. Leyla için de aynı renklerden fular. Tekstilcilerle görüştü ve işini halledip Ankara’ya döndü. Sonra Leyla yemin ederken onu taktı.”

Dışarıdan ortaokul ve lise diploması alan Leyla Zana, Meclis’e giren ilk Kürt kadın milletvekili olur. Yemin töreninde Kürtçe yemin edişiyle gündeme oturur, ardından 3 arkadaşıyla birlikte hapis cezasına çarptırılıp ikinci kez cezaevine girer. 1993’te tutuklanan Zana 2004’te serbest kalır. Türkiye DEP’lilerin yargılanma usulünden dolayı Avrupa’dan yoğun siyasi baskıya maruz kalır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2002’de DEP’lilerin adil yargılanmadığını öne sürüp bu yönde bir karar çıkartır. Ancak Türkiye bu kararı iç hukuk gereği bağlayıcı bulmaz. Sağlık durumundan dolayı 2000 yılında Avrupa’dan gelen baskı üzerine Zana’nın tahliyesi gündeme gelir. Ancak Leyla Zana bunu “Başka tutuklular daha zor şartlarda tutuklu bulunurken benim böyle bir isteğim olamaz” diyerek tahliye önerisini kabul etmez.

KOCASINDAN DAHA HIZLI ÇIKTI

Leyla Zana, kocasının çok da benimsemediği PKK çizgisini, kendisine daha yakın bulur. Kürtçülük eşittir PKK’dır ona göre. Bu durum onun söylemine de hep yansır. Milletvekili seçildiğinde Sabah gazetesinden Nuriye Akman’a konuşan Leyla Zana, “Sizi tanımayanlara Leyla Zana’yı nasıl anlatırsınız?” sorusuna, “Kendime önce insan, sonra Kürt olarak bakıyorum” cevabını verir. “Kendinizi Türk hissetmiyor musunuz?” sorusuna da şöyle cevaplar: “Hayır, kesinlikle. Türkçeyi 1984’te cezaevi kapılarında öğrendim. Ben sonuna kadar Kürt’üm. Anam tek kelime Türkçe bilmiyor. Sen kendini Kürt olarak hissedemiyorsan, ben de öyle, Türk hissetmiyorum. Ama Türk halkına da sıcak bakıyorum. Hepimiz insanız. Ama bugün zor şartlar altında, cop altında olan bizleriz.”

Ailenin yakın dostu Ümit Fırat burada bir düzeltme yapıyor ve Leyla Zana’nın son zamanlarda yeniden diline doladığı “Türkçe’yi cezaevinde öğrendim” sözünün doğru olmadığını söylüyor: “Leyla Türkçe’yi biliyordu. Mehdi ile evlenirken de biliyordu. Ancak cezaevine ziyarete giderken veya orada kalırken Türkçesini geliştirmiştir. Biz kendisiyle Türkçe konuşuyorduk.”

bikmisbroker
01-03-2008, 19:15
Bu yazi bana email araciligi ile geldi. Burada nereye kopyalamam gerekir karar veremedim..
Assagida KOYU BOLD ve KIRMIZI yaptigim yerler gercekten de cok ilginc!!

iRAN ISLAM DEVRIMINI YASAYAN IRAN'LI FELSEFE OGRETMENININ KALEMINDEN

Sevgili Turkiyedeki dostlarim ve kardeslerim, Devrim sirasinda devrim muhafizlari tarafindan once tecavuz edilip, daha sonrada ipe onderilen cok sevgili kiz kardesim Mehtab'in anisina..
Bu mektubu sizlere yazmamdaki neden bizim 30 sene kadar once yasadigimiz o talihsiz ve karanlik gunun Turkiye icinde yaklasiyor oldugunu gormem ve bundan daha derin olarak kalbimde hissetmem oldu. Turban yasasinin mecliste onaylandigi tarihin Iran islam devriminin oldugu gune denk gelmesi kalbimde bunun ilahi bir gucten gelen uyari fisegi oldugu hislerini uyandirdi ve bu mektubu kaleme almaya karar verdim. Biliyorum hepiniz kalbinizde karanligin otoritesini hissettiniz. Karanlik otorite gelmeden hissettirdi yaklastigini.
Iran Islam devriminden 1 hafta kadar once Turkiye'ye gecen, uzun bir sure burada yasayan ve daha sonra Kanada'ya iltica eden ve halihazirda bu ulkede felsefe ogretmenligi yapan bir Iranliyim. Ataturk'un aydinlik Turkiyesini cok seviyorum ve yuregim kan aglayarak Iran'da "O gun" gelmeden onceki olaylarin sanki bir tekrarini sinemada izliyor gibi Turkiye'de goruyorum. Yobaz karanliginda hunharca katledilen kiz kardesim anisina sizlere
yalvariyorum ki, sakin olmaz demeyin! Sakin Turk Ordusu oldugu surece olamaz demeyin cunki asagida anlatacagim gibi o gun geldiginde tum ordularin eli kolu baglanabilir. Bizim ailemiz Iran'da laik, sol goruslu ve aydin bir aile idi. Devrimden 1 ay once bize bile soyleseler idi 1 ay sonra durum bu olacak diye biz bile guler gecerdik, "delimisin?" diye sorardik belki de. Belki de derdik ki "Sah'in bu guclu ordusunu nasil yeneceklerde Seriat karanligini getirecekler?". Sizlere once Iran Islam devriminin nasil gelistigini kisaca anlatmak istiyorum ki Turkiye'deki gelismelerle cok buyuk benzerlikler mevcut.
IRAN ISLAM DEVRIMINI BASARIYA GOTUREN AYAKLAR:
1-Buyuk kesimi fakirlesen halk dincilerin pencesine dustu. Bu halk yiyecek, giyecek gibi ufak yardimlarla onlarin safina cekildi. Beyinleri yikandi ve fakirliklerinin temelinde kirli ve dinsiz rejim oldugu benliklerine yazildi. Aclikla bogusan halk bu cehaletin pencesine kolaylikla dustu ve rejime dusmanlasti. (COK FAKIRLESEN TURK HALKINADA AYNI SEYLER YAPILIYOR)
2-Hep demokrasi ve ozgurluk dendi. Humeyni devrimi yapana kadar hep demokrasi ve ozgurluk vaad etti. Bu sekilde bir cok sol goruslu insanlarida kendi saflarina cekti. Bu insanlar devrim akabinde ipe giden ilk insanlar oldu. (TURKIYE'DE HEP DEMOKRASI VE OZGURLUK DIYORLAR)
3-Emir komuta zincirinde yapilanmis olan din adamlari halki kontrol altina aldi. (BASI ABD'DE YASAYAN MALUM TARIKAT'IN YAPILANMA BICIMI OLAN "ABI" YAPILANMASI BU EMIR KOMUTA SEKLIDIR VE DEVRIMIN EN ONEMLI AYAKLARINDAN
BIRISI BU EMIR KOMUTA YAPILANMASIDIR. BU EMIR KOMUTA YAPILANMASI DEVRIMIN HALK ORDUSUDUR VE DEVRIM SIRASINDA BU EMIR KOMUTA COK KISA ZAMANDA COK BUYUK KITLELERE EGEMEN OLUR.)
4-Kargasa ve kaos ortaminda askeri Kislalar basildi. Ellerinde Kur'an ile kislalar ele gecirildi. (BU AYAGA COK DIKKAT EDELIM CUNKI DEVRIM SIRASINDA TURK SILAHLI KUVVETLERINI ELE GECIRMENIN EN ANAHTAR AYAGI BUDUR.)
Turk silahli kuvvetleri bildigim kadari ile 600-800,000 kisiden olusan bir kuvvetdir. Yanliz unutulmamasi gereken gercek bu ordunun ancak %0.1(Binde Bir) lik bir bolumu rejimin muhafizidir. Yani harb okullarinda egitim gormus subaylar ancak bu kadardir. Geri kalan %99.99 er rejim muhafizi degildir. Onlar emirlere gore hareket eden vucut parcalaridir. Beyin olan ise az sayidaki subaylardir. Iran devriminde kargasa ve kaos ortaminda
kislalari basan yobazlarin ellerinde Kur'an ile erleri gecerek direnen subay ve komutanlari katlettiler. Burada kilit nokta ellerinde Kur'an ile harekete gecen buyuk halk kitlelerine karsi erlerin silah kullanmakta zorlanacagi gercegidir. Zaten kullansalar bile cahil ve beyni yikanmis halk oyle bir kudretle kislalara saldirmistirki sonunda kislalar teslim alinmistir. O askerin actigi ates sonucu halktan cok olen olmustur ama sonucta bir noktada erler silah birakmak durumunda kalmislardir. Erin kendi basina alacagi savas insiyatifi dusmana karsidir. Ama buyuk kitleler halinde ve ellerinde kur'an larla uzerine gelen kendi halkina karsi bu kararliligi gostermesi mumkun olamaz. Yani er buna bir noktadan sonra direnmez yada direnemez. Cunki o er karsisindakinin karanlik bir devrim yapacak olan insanlar oldugunu bilecek bilincte de degildir, kaybedecegi aydinligin ne oldugunu da. Bunu bilecek olan sadece subaylardir. Ve kanlarinin son damlasina kadar savasacak olanlarda bu konuda aydinlanmis Turk subaylaridir. Ama yukarda bahsettigim uzre onlar ordunun sadece ve sadece en fazla binde birini teskil ederler. Yani devrimin asil savunucusu Turk ordusunun tumu degildir, sadece subay kademesidir ve erlerin durdugu ve etkisizlestirildigi noktada o subay kademesinin yok edilmesi kolay olacaktir. Iran'da ordu bu sekilde etkisiz hale getirilmistir. "Er dusman isgali durumunda durmaz ve etkisizlestirilemez, sonuna kadar da savasir, ama buyuk bir kudretle gelen kendi halki karsisinda durabilir." Su asamada aldiklari bu buyuk ivme ve arkalarindaki cok buyuk gucler ile onlari normal yollardan durdurmak cok zor olacaktir. Ve bunlarin durdurulmadan hareket edecegi her gun ivme ve guclerini artiracak ve isi zorlastiracaktir. Silahli kuvvetler ne kadar erken hareket ederse o kadar iyi olur. Sonra gec olabilir. Silahli kuvvetlerin su veya bu neden ile eli kolu bagli ise ki oyle gorunuyor bu durumda silahli kuvvetler "O GUN" geldiginde kislarini nasil muhafaza edeceginin planini cok iyi yapmalidir. Cunki kilit bu noktadir. Silahli kuvvetler etkisiz hale getirelemedigi muddetce devrim basariya ulasamaz. Bu nedenle her askeri kislaya normal erlerin haricinde kislalari kaninin son damlasina kadar savunacak "OZEL CUMHURIYET DEVRIM MUHAFIZLARI BIRLIKLERI" olusturulmali ve bunlarin boyle buyuk bir halk hareketine karsi erlerden once devreye girip, erlersaskinliklarini uzerlerinden atana kadar catismaya girmeleri saglanmali ve burada kazanilacak vakit ile gerideki subaylar erlerin dagilmasinin onune gecmelidir. Yani ordunun esas gucu ve govdesi olan erlerin kontrolu kesinlikle kaybedilmemelidir. Iran ordusunun boyle bir hazirligi olmadigi icin gafil avlandi.

Olusturulacak olan "OZEL CUMHURIYET DEVRIM MUHAFIZLARI BIRLIKLERI" yobazlar ile catisirken, erlerde uzerlerindeki saskinligi atacaklar ve subaylarin organizasyonu ile catismalara destek vereceklerdir. Olusturulacak "OZEL CUMHURIYET DEVRIM MUHAFIZLARI BIRLIKLERI" cok ozel egitilmeli ve de Ataturk'e ve devrimlerine cani pahasina savunacak sekilde inanmis olmalidirlar. Aksi halde basarisizlik kacinilmazdir. Cunki en son Lubnan'da gordugumuz uzre davasina inanmis bir kac yuz Hibullah Militani dunyanin en iyi ordularindan birisi olan israil ordusunu agir zaiyatlarla yenilgiye ugratti.
Sevgili dostlar ve kardesler, elimden geldigince sizleri bilgilendirmeye calistim cunki aydinligi savunmak durumunda olan sizler Iran'in gectigi bu karanlik tuneli anlamak durumundasiniz. Iran'in bu aci tecrubesi sizlerin uyanik olmasi icin bir sans olur umarim. Asagidaki birinci linkte Iran'in devrimin hemen oncesi goruntuleri ile hemen sonrasi goruntulerini bulacaksiniz. Orada goreceginiz uzre Iran devrim oncesi belki su anki Turkiye'den bile daha modern. Yani olmaz, olmaz demeyin. Ikinci linkte ise Devrim lideri Humeyni'ye kadinlarin siir okumasi. O linki vermemin nedeni ise o koltukta bir gun bugun ABD'de ikamet eden malum cemaatin basi olan sahsin oturabilecegi ihtimalidir. Aci ama sanki tarih tekerrrur ediyor.

http://www.youtube.com/watch?v=Gj1rSmQ5kvg
http://www.youtube.com/watch?v=rO2rf8KPacI

Benim cok sevgili kiz kardesim Mehtab anisina yapabilecegim bu kadar. Elimden geldigince sizleri bilgilendirmeye calistim. Ama sizin geride kalan, aydinlik yarinlar bekleyen kizlariniz, kardesleriniz, cocuklariniz ve Mehtab'lariniz icin yapabileceginiz cok seyler var karanlik "O Gun" cokmeden once Ataturk Turkiyesine... Yapabileceginiz ilk sey bu mektubu bildiginiz, tanidiginiz insanlara ulastirarak daha fazla insani uyandirmak olabilir. O aci cok buyuk aci sevgili kardesler, anlatmak istemiyorum icinizi karartmamak icin ama sevgili kardesim Mehtab keske bu dunyaya gelmemis olsa idi de "O gun" o aci sonu yasamamis olsa idi o karanlik ve pis yobaz sehvetinin pencesinde. Allah sizleri ve Ataturk Turkiyesini korusun o yobaz karanliginin sevgili kardesim Mehtab'a gosterdigi aci sondan. Anlatamiyorum onu yobazlarin nasil katlettigini, elim varmiyor yazmaya, dilim gitmiyor anlatmaya....

Mohsen Yazd

murtazaefendi
02-03-2008, 03:46
Turkiye ile Iran in demokrasi konusunda gercekten ve gercekten cok farkli oldugunu bilmeliyiz. Zaman zaman yapilan mudahalelere ragmen yaklasik 60 yillik gercek demokrasi tecrubemizin kokleri taa birinci mesrutiyete yani yaklasik 130 yil oncesine kadar gitmektedir.

Iran'da Sah ve bir avuç avanesi zevku sefa icinde yuzerken, Tahran dünyanın alyapiya sahip olmayan en büyük ve kalabalık kenti durumunda idi, halk sefalet içinde yaşarken petrol gelirleri şahın şaşaalı yaşgünü partileri için harcanıyor, eşi benzeri görülmemiş israfların ardı arkası kesilmiyordu.

Ozetle, Sah in asiri baskici politikalarina, huuksuzluga ve gelir dagilimindaki esitsizlige karsi mutsuz, yoksul, egitimsiz, cogunluk baskaldirmistir .
(Bkz. Prof. Dr. Oral Sander, Siyasi Tarih 1918-1994, 11. Baski, Sayfa 552-563)

Yani devrimin iktisadi nedenleri siyasi yada dinsel nedenlerinin cok cok onundedir.

gizemliduygular
02-03-2008, 08:11
Turkiye ile Iran in demokrasi konusunda gercekten ve gercekten cok farkli oldugunu bilmeliyiz. Zaman zaman yapilan mudahalelere ragmen yaklasik 60 yillik gercek demokrasi tecrubemizin kokleri taa birinci mesrutiyete yani yaklasik 130 yil oncesine kadar gitmektedir.

Iran'da Sah ve bir avuç avanesi zevku sefa icinde yuzerken, Tahran dünyanın alyapiya sahip olmayan en büyük ve kalabalık kenti durumunda idi, halk sefalet içinde yaşarken petrol gelirleri şahın şaşaalı yaşgünü partileri için harcanıyor, eşi benzeri görülmemiş israfların ardı arkası kesilmiyordu.

Ozetle, Sah in asiri baskici politikalarina, huuksuzluga ve gelir dagilimindaki esitsizlige karsi mutsuz, yoksul, egitimsiz, cogunluk baskaldirmistir .
(Bkz. Prof. Dr. Oral Sander, Siyasi Tarih 1918-1994, 11. Baski, Sayfa 552-563)

Yani devrimin iktisadi nedenleri siyasi yada dinsel nedenlerinin cok cok onundedir.


Çok değerli forumdaşım murtazaefendi.

Türkiye ve İran komşu olmalarından dolayı halkları birbirine çok benzer. Bizi yönetenler az mı saltanat geceleri ve günleri düzenlediler, bilmem kaç defa gidip bilmem kaç defa gelmediler mi? Şimdi bizde şaşaalı günler yapanlar yok mu? Eğitimde eşitlik kalmadı, gelir dağılımındaki uçurum her geçen gün artıyor.

Siz bizim demokrasi tecrübemiz 130 yıl öncesine dayanıyor diyorsunuz, iyi diyorsunuz da boyunduruk altında yaşama tecrübemiz de 700 yıl öncesine dayanıyor.

Sözün özü olarak diyeceğim şudur ki; Cumhuriyet'i ve kazanımları korumanın tek yolu Atatürk İlke Ve Devrimlerine sahip çıkmaktan geçer.

murtazaefendi
02-03-2008, 22:16
Siz bizim demokrasi tecrübemiz 130 yıl öncesine dayanıyor diyorsunuz, iyi diyorsunuz da boyunduruk altında yaşama tecrübemiz de 700 yıl öncesine dayanıyor.


Her yonetimi kendi cagi icinde degerlendirmek dogru olur aksi halde kavram karmasasindan kafamizi kaldiramayiz.

700 yillik boyunduruk diyorsunuz 700 yilin cok buyuk bolumunde idaremiz kendi caglari icinde en ilerici olani idi. Hukuk ve adalet vardi. Cekildigimiz bolgelerde bugun kan ve gozyasi dinmiyor, Balkanlarin ve Ortadogunun hali ortada.

Siz hangi boyunduruktan bahsediyorsunuz? Muglak bir ifade bu..



Sözün özü olarak diyeceğim şudur ki; Cumhuriyet'i ve kazanımları korumanın tek yolu Atatürk İlke Ve Devrimlerine sahip çıkmaktan geçer.

Elbette, siz benim yazimdan bunun aksi bir cikarimda mi bulundunuz ki cevap olarak bunu yazdiniz?

Ulu onder 10 yilda yikintilardan ulus mevcuda getirmisti. Ulu onderin donemini sonraki diger tum donemlerden ve hukumetlerden ayri tutmak durumundayiz.

Ulu onderin vefatindan sonra, kendileri rahat yasayan mevki sahibi yuksek rutbeli memurlar ve burokratlar halktan uzaklasarak asil gorevlerinin halka hizmet oldugunu unutmuslar pozisyonlarini koruyabilme adina statukoclugu ve duraganciligi savunmus ve hatta bunu Ataturk ilkelerine dayandirmaya kadar goturmuslerdir.

Ikinci dunya savasinda tas tas ustunde kalmayan Avrupa bastan asagi yeniden yapilir ve yapilanirken memleketi ac birakan statukocu zihniyet maalesef bugun de ilerlemenin onundeki en buyuk engel olma konumunu israrla surdurmeye devam ediyor.

Ayni zihniyet Turkiye nin Iran la karsilastirilamayacagini dahi anlayamayacak kadar halkindan kopuk, vizyonsuz ve sloganci. Etrafina, dejenere rejimini, teror ve kan yoluyla sacmaya calisan Iran ile isleyen demokrasisiyle Islam dunyasinin ve bolgesinin yukselen degeri ornek ulkesi Turkiye nasil kiyas kabul eder?

TraderTR
04-03-2008, 20:36
Bu VATAN işte bu şartlarda yeniden hayat buldu!!!!!


http://img292.imageshack.us/img292/3593/canakkaleyemekmenusuoj3.jpg




SVG...

yavuzc
09-03-2008, 20:37
AtatÜrk'Ün GenÇlİĞe Hİtabesİ Bİr Duvar SÜsÜ DeĞİl,erken Uyari Sİstemİdİr.


Ne yazsak ne söylesek az gelir.
Bir konuşmayla insan hem gecmisi hemde gelecegi böyle güzel mi özetler?


http://img95.imageshack.us/img95/6443/100resimata6em.jpg (http://imageshack.us)

Alıtı aldıklarım ve diğer abilerim

Geçliğe hitabe bir erken uyarı olmakla beraber ordumuza bir güç,cesaret türk milletine bir ışık olmuş.

Hangi başkan ordusuna "Ben size tarruzu değil Ölmeyi Emrediyorum" der söleyin bakalım? kimse..

ATATÜRK DİYOR Kİ;



Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle timsal olmuş bir milletiz.

Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık sayılamaz.

Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenler bu aşkım malumdur. Bence bir millete şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse, insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.

Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur. Milletlerin esirliği üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar.

Nedemek istediğimi anladınız umarım... Atatürk Türk Milletini Işık olmuştur..

Atam İzindeyiz...
http://img95.imageshack.us/img95/6443/100resimata6em.jpg (http://imageshack.us)



Atam İzindeyiz...

http://www.cankayagonulluleri.com/Reshims/FothoAlbum/MustafaKemalAtaturk001.jpg (http://www.cankayagonulluleri.com/Reshims/FothoAlbum/MustafaKemalAtaturk001.jpg)

http://pozitifpc.com/zuzu/wp-content/uploads/2007/10/ataturk.jpg

baron11
11-03-2008, 01:17
http://img366.imageshack.us/img366/3209/185001470oj1.jpg

Türk Subaylarına Sesleniş !...

Millet, bağımsızlığının korunmasını ordudan,ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler..İşte subayların yüce olan vazifesi budur...
Milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır..
Arkadaşlar ! İngilizler ve yardımcıları milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermişlerdir. Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve atıfetine borçlu değildir..Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete hürriyet ve bağımsızlık veremez...
Milletlerden tabiaten ve yaradılıştan mevcut olan bu hak, milletlerce kuvvetle, mücadele ile muhafaza bulundurulur. Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet, mahkum ve esir vaziyettedir. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp olunur...
Dünyada hayat için,insanca yaşamak için bağımsızlık lazımdır...
Bağımsızlık sahibi olmak için kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder.
Kuvvet ordudur. Ordunun hayat ve saadet kaynağı,bağımsızlığı takdir eden milletin,kuvvetin lüzumuna olan vicdani imanıdır...
İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek tabii olarak evvela onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler.
Mütareke şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı,cephanelerimizi,bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar...
Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüze ve taarruza başladılar...
Askerlik izzetin efsini yok etmeye gayret ettiler.
Ordumuzu tamamen lağvederek milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler...
Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletinde izzeti nefsine, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla milleti alçaklığa,boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar...
Herhalde ordu,düşmanımızın birinci taarruz hedefi oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka subayı mahvetmek, aşağılamak lazımdır. buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller müşkülat kalmaz...
Bu hakikat karşısında ve içinde bulunduğumuz vaziyete göre subaylar heyetimize düşen vazifenin mahiyeti,ehemmiyeti ve kıymeti kendiliğinden meydana çıkar...
Milletimiz hür ve bağımsız yaşamak huzuruna tam bir iman ile kani olmuş ve buna kati azim ile karar vermiştir.
Zaman, zaman şurada burada üzüntü verici karaktersizliklerin görülmüş olması hiçbir vakit milletimizin genel kanaatine, hakiki imanına sekte vurmamıştır ve vurmayacaktır...
Dolayısıyla kuvvetin, ordunun vücudu için lazım olduğunu söylediğim kaynak-ki milletin vicdanı imanıdır-mevcuttur...
Ordu ise, arkadaşlar; ancak subaylar heyeti sayesinde vücut bulunur...
Malum bir askeri hakikat, felsefesi hakikattir; " ordunun ruhu subaylardadır" O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir edecek ve canlandıracak ve ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir...
Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayatı gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden subaylardan bekler..İşte subayların yüce olan vazifesi budur...
Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır...
Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve felsefeleriyle, giriştiğimiz bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakar olmak mecburiyetindedirler...
Şahsi ve hurisi itibariyle de subaylar, fedakarlar sınıflarının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler...
Çünkü düşmanlarımız herkesten önce onları öldürürüler. Onları aşağılar ve hor görürler. hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz...
Onun yaşamak için bir çaresi vardır;şerefini korumak! halbuki düşmanlarımız da kastettiği, o şerefi ayaklar altına almaktır...
Dolayısıyla subay için " ya istiklal, ya ölüm" vardır...
Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşatacağız ve milletimizi daima mutlu ve müreffeh yaşatmak için çalışacağız...

Gazi Mustafa Kemal Atatürk

sezi
13-03-2008, 23:33
Hayat Yayınlarının Fotoğraflarla Atatürk Albümünden

http://img528.imageshack.us/img528/4527/p1040377zd4.jpg (http://imageshack.us)

sebal
22-03-2008, 21:57
FW: Atatürk(izleyin)

kelaynak
22-03-2008, 22:05
Ahhh ahh

Atatürk bugünlerde var olmalıydı.
Teröristler, bölücüler, dolandırıcılar ortalıkta kol geziyor.
Bizi dışarıdan yıkamayacağını anlayanlar içeriden yıkmak için harekete geçti.
Gaza gelen cahiller, hainlerle el birliği yaptı, devletin kuyusunu kazmaya başladı.
İnşallah muvaffak olamayacaklar.

atahan111
23-03-2008, 03:03
TAYYİP'İN DANIŞMANLARI
Tarih: 8.09.2005 Saat: 16:50 Yayınlayan: isbara_alp


1917 gönderdi: "


1) MÜCAHİT ASLAN

Tarih 28 Mart 1994.
İstanbul Aksaray'da oto galerisi, yeleklerinin üzerinde "polis" yazan, 8 kişi tarafından basıldı. 42 yaşındaki galeri sahibi ve 32 yaşındaki yeğeni, dükkanda bulunan müşteriler ve konukların gözleri önünde, "karakola gitmemiz gerekiyor" diye alınıp götürüldü.
Galeri sahibi daha önce de uyuşturucu kaçırdığı, PKK'ya para yardımı yaptığı iddialarıyla gözaltına alınmıştı. Bu sbeple karakola götürülmesini hiç yadırgamadı.
Ertesi gün.
Kınalı - Sakarya TEM otoyolunda, Hendek gişelerine bir kilometre kala, şakağına sıkılan tek kurşunla öldürülen galeri sahibi ile kalbine üç kurşun sıkılmış, gözleri bağlı yeğeninin cesedi bulundu...
O günler, PKK'ya yardım eden Kürt işadamlarının öldürüldüğü günlerdi...

Aradan yıllar geçti. Öldürülen Kürt işadamının bir başka yeğeni bugün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın danışmanı. Öyle sıradan bir danışman değil ama;
10 Aralık 2002 tarihinde, Beyaz Saray'da ABD Başkanı Bush ile AKP Genel Başkanı R.T.Erdoğan'ın yaptığı toplantıya katılan birkaç isimden biri.
Babası milletvekili. Babası bir dönem insan hakları meseleriyle çok yakından ilgiliydi; dernek başkanıydı; fırsat buldukça da İstanbul-Ankara belediyelerinin köprü, yol ihalelerini alırdı. Ailece S-300 Mercedese biniyorlar...

Danışmanın üniversite mezunu bile olmadığı söyleniyor. Başbakan Erdoğan'ın bu danışmana özel bir sevgisi olduğu biliniyor.

* * *

2) CÜNEYD ZAPSU

Bu danışman Güneydoğu'nun en büyük Kürt aşiretinin üyesi.
Dedesi ilk Kürtçe tiyatro eseri yazan bir edebiyatçı. Ehl-i Sünnet dergisinin sahibi. Türkçe-Kürtçe yayınlanan "Jin" dergisinin önde gelen isimlerinden. Danışmanın halası, faili meçhul bir cinayete kurban giden Kürt hareketinin önde gelen isimlerinden Musa Anter'in eşi. Danışmanın eniştesi öldürüldüğünde Abdullah Öcalan başsağlığı mesajı yayınladı.

Öldürülen bu Anter'in yeğeni milletvekili de yine faili meçhul bir cinayete kurban gitti. Danışman yakın akrabaları gibi Doğu ve Güneydoğu'da gezmiyor.
O'nun bir ayağı hep Amerika'da. Orada da sıradan yerlere gitmiyor. Örneğin bugünlerde, Florida TAMPA'da ABD Askeri Komuta Merkezi'nin bulunduğu Mac Dill Hava Üssü'ne sık sık uğradığı söyleniyor. Biliyorsunuz, ABD'nin Irak işgalini komuta ettiği 9 merkezden biri burası. TÜSİAD üyesi bu danışman, Başbakan Erdoğan' ın özellikle yurt dışındaki tüm resmi-özel görüşmelerinde bulunuyor.

Erdoğan'ın "aklının yarısı" olduğu iddia edilen bu danışman, işin tuhaf yanı, daha çok Korkut Özal'a yakın.

* * *

3) ÖMER ÇELİK

Bu danışman aslen Diyarbakırlı. Ama doğum yeri başka. Fakat Kürt olduğunu saklamıyor. Gazi Üniversitesi Kamu yönetimi mezunu. Dil bilmiyor sayılır.
Bir dönem radikal ıslamcıydı. Yaşar Kaplan'ın aylık Düşünce Edebiyat dergisinde editörlük yaptı. Buradan daha ılımlı, Ali Bulaç'ın Bilgi ve Hikmet Dergisi'ne geçti. Ali Bulaç sayesinde R.T. Erdoğan ile tanıştı.
Sonra Yeni şafak gazetesine geçti, köşe yazarı oldu. Bir ara Dinç Bilgin grubunda, sonra Aydın Doğan grubunda ve son olarak da Uzan grubunda çalıştı... Yoksuldu; üniversitede yurtta kalıyordu; şimdi lüks otellerden çıkmıyor, 100 bin dolarlık jeeplere biniyor. Bekar. Kırık bir aşk hikayesi var.
Yazmam ama...
Meclis kulisinde dedikodu yapmayı seviyor: ki yıl önce Lale Mansur ile flört ettiğini söylüyordu, şimdi de Deniz Akkaya ile 6 ay birlikte olduğunu...
Sohbetleri renkli olsa da, AKP Grubu bu danışmanı hiç sevmiyor. Öyle ki, "Grupta ikinci tezkereyi geçirmek için, Amerikayı göklere çıkaran konuşmaya kızıp hayır oyu verdim" diyen AKP milletvekilleri var!

Bu danışman-milletvekili Başbakan Erdoğan'a özellikle Ortadoğu konusunda danışmanlık yapıyor.

* * *

4) EGEMEN BAĞIŞ

Babası Güneydoğu'da bir şehrin belediye başkanıydı. O ise Beyaz Saray'ın yeminli müşaviriydi. Nerden nereye... ABD vatandaşı olduğu iddia ediliyor. Ama şimdi o hem danışman hem milletvekili.


* * *

Uzatmayalım. Başbakan Erdoğan'ın tüm danışmanlarının Kürt olmaları tesadüf mü?

Öyle kabul edelim!

Peki hepsinin bir şekilde ABD ile yakın temas içinde olmalarını nasıl açıklayacağız?

Bilmem.

Ama bildiğim şudur: Ağrı Diyadin DEHAP ilçe Başkanı Mehmet Nuri Sarı'nın, Abdullah Öcalan'a, "Sayın" dediği için 2 yıl 1 ay hapse mahkum edilmesinin bugün hiçbir anlamı yoktur. Türkiye, içindeki düşmanını yanlış yerlerde arıyor; biraz kafasını kaldırıp yukarıya bakması gerekiyor...


* * *

Cüneyt ZAPSU - Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'nın Danışmanı (BİM marketlerin sahibi)
Kürt Teali Cemiyeti'nin Kurucu Üyesi, Kürt Hevi Cemiyeti'nin Kurucusu 'Kürdistan'da Kürtten başka hiçbir millet yoktur' diyen Abdurrahim ZAPSU'nun torunudur.

Alman vatandaşı olduğu için milletvekilli adayı olmadığı belirtilen Cüneyt ZAPSU, AKP'nin kurucu üyesi ve 'Türkiye yalnızca Türklerin değildir.. Bu düzenin koruyucusu olmamız mümkün değil.. Ata'ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok.. Bu hukuku hazırlayanlar bu düzenin kaldırılmasının maşası olacak...' diyen Tayyip'in danışmanıdır.

Yaşadığı sürede Türklere her fırsatta kin kusan babaannesi Hidayet Zapsu, Kürt isyanlarının baş aktörü olan Bedirhan aşiretine mensuptu. BİM'in de sahibi olan Cüneyt ZAPSU' nun halası PKK'nın ve Apo'nun akıl hocası Musa ANTER'in karısıdır.

ZAPSU'nun şirketlerinde , Kürt Teali Cemiyeti'nin başkan ve mensuplarının torunları yönetici olarak görev yapıyorlar.

'... Şeyh Sait'in öcünü alıyorum, aldım... Şeyh Sait ve taraftarları gerçek şehittirler' diyen, Şeyh Sait'in dava arkadaşı Abdurrahim ZAPSU'nun torunu Cüneyt ZAPSU icraatlarıyla da görülüyor ki, dedesinin kin ve intikam duygularını başarıyla devam ettiriyor.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat ise Şeyh Sait'in torunudur.

İlginç değil mi?


* * *


BİM'den alınan her ürün hainlerin gücüne güç katmaktadır.

TOPLAM 1169 MAĞAZA !

ADANA, AFYON, AMASYA, ANKARA, ANTALYA, ARTVİN, AYDIN, BALIKESİR, BARTIN, BAYBURT, BİLECİK, BOLU, BURDUR, BURSA, ÇANAKKALE, ÇANKIRI, ÇORUM, DENİZLİ, DÜZCE, EDİRNE, ERZİNCAN, ERZURUM, ESKİŞEHİR, GAZİANTEP, GİRESUN, GÜMÜŞHANE, HATAY, ISPARTA, İSTANBUL, İZMİR, KAHRAMANMARAŞ, KARABÜK, KASTAMONU, KAYSERİ, KIRIKKALE, KIRKLARELİ, KIRŞEHİR, KİLİS, KOCAELİ, KONYA, KÜTAHYA, MANİSA, MERSİN, MUĞLA, NİĞDE, ORDU, OSMANİYE, RİZE, SAKARYA, SAMSUN, SİNOP, SİVAS, TEKİRDAĞ, TOKAT, TRABZON, UŞAK, YALOVA, ZONGULDAK"

İlgili Bağlantılar

· Daha fazla Düşmanını Tanı
· Haber gönderen isbara_alp

--------------------------------------------------------------------------------

En çok okunan haber: Düşmanını Tanı:
TAYYİP'İN DANIŞMANLARI


Haber Puanlama

Ortalama Puan: 4.36
Toplam Oy: 444




Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:











Seçenekler


Yazdırılabilir Sayfa

Bu Haberi Arkadaşına Gönder




Konu




Başlangıç -1 0 1 2 3 4 5 Yorum Yok İç-içe Düz Sıralı Eski Başa Yeni Başa Yüksek Skorlar Başa

Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden biz sorumlu tutulamayız.



Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun


Re: TAYYİP'İN DANIŞMANLARI (Puan: 1)
Yayınlayan: figen1903 Tarih: 5.03.2007 Saat: 06:35
(Kullanıcı Bilgisi | Mesaj Gönder)
ayrıca four you adındaki mağzalar zinciri de bu zapsu ailesine aittir dikkatinizi çekerim





Re: TAYYİP'İN DANIŞMANLARI (Puan: 1)
Yayınlayan: salgur Tarih: 13.05.2007 Saat: 19:58
(Kullanıcı Bilgisi | Mesaj Gönder)
Bim'den alınan her ürün Türk Askerine yöneltilen PKK silahıdır.

atahan111
23-03-2008, 03:44
Osmanlı imparatorluğunun son döneminde de İstanbul hükümetinin içinde bulunduğu ihaneti,cehaleti ,dirayetsizliği aynen yaşıyoruz.Vatanı satanlar ,batının dayatmalarına karşı duramayan beceriksiz, öngörüsüz ,sığ zihniyetler, yurdumun vatanseverlerini çete olmakla suçlamışlar hatta Atatürk ve arkadaşlarını vatan haini ilan etmişler,tutuklanmaları için hertürlü girişimde bulunmuşlar.Neticede batıya teslim edilen bu vatanı Atatürk önderliğindeki vatansever insanlarımız bize bağışlamış.Tablo bugüne nekadar benziyor,Atatürkümüz yok ama vatanseverimiz çok var ...

NIETZSCHE
30-03-2008, 13:34
"Büyük olmak için
Kimseye iltifat etmeyeceksin,
Kimseyi üstün görmeyeceksin,
Hiç kimseyi aldatmayacaksın,
Ülke için idealin ne ise onu görecek
O hedefe yürüyeceksin.
Herkes sana karşı çıkacaktır,
Önüne sonsuz engeller yığacaklardır.
Fakat sen bunlara dayanıklı olacaksın.
Kendini büyük değil, küçük, bir hiç sayarak,
Kimseden yardım görmeyeceğine inanarak,
Bu engelleri aşacaksın.
Bütün bunlardan sonra da
Sana büyük derlerse
Söyleyenlere gülüp geçeceksin.. " (Mustafa Kemal Atatürk)

sanal_deli
24-04-2008, 14:12
Aslında bu yazıyı 10 Kasımda kaleme almıştım ama sizlerlede paylaşmak istedim.


Bu Gün 10 Kasım bu bir Özür Mektubu

Yıl 1881 günlerden bir gün aylardan bir ay öğrendim ki atam doğmuş Selanik'te, ben onun adını 7-8 yaşlarında duydum tarlada karga kovalıyormuş kısa pantolon giyiyormuş sonra memleketi kurtarmış. Hep bir masal gelirdi bana anlatılanlar,
tarlada karga kovalayan bir çocuk ülkeyi nasıl kurtarır ki ?..

Eğer masal değilse nedir bu demek aklıma 17 yaşlarımda geldi ancak işte o zaman tanıştım ben Mustafa Kemal ATATÜRK ile…

1881 Selanik doğumlu olduğun doğruymuş ama tarlada karga kovalayarak kurtarmamışsın bu ülkeyi geç öğrendim.Daha 18 i doldurmadan cepheye gitmek için gönüllü yazılmak istemişsin.Binlerce kitap okumuşsun, düşmanlarını sadece cephede değil masada mat etmişsin ve hatta geometri terimlerini Türkçeye kazandırmışsın.Öyle çokşey yapmışsın ki bir insanın kısacık ömrüne sığdırması mümkün mü diyor insan...

Şimdi ben senden özür diliyorum ATAM.

Bir Türk genci olarak senden ve silah arkadaşlarından özür diliyorum.
Kotta marka aradığım için, Ortaköy de okey oynayarak memleketi kurtardığım için, abuk sabuk giyinmeyi bir köşeye çekilip kafa bulmayı aileme başkaldırıp sokaklarda yatmayı Avrupalılık sandığım için, tv lerde rontgencilik yaptığım için, futbola bile ülkemden fazla değer verdiğim için, devrimci diye komünistlerin peşine düştüğüm için, milliyetçi diye faşistlerin derneğine girdiğim için, kendi ülkemi kendi ellerimle böldüğüm için senden özür diliyorum Mustafa Kemal ATATÜRK seni tanımadan ben Kemalist'im dediğim için…

Okumadığım araştırmadığım ögrenmediğim için, dinimi onların oyuncağı yaparak halkımı onların kucağına ittiğim için, sağcısı-solcusu dincisi-ateisti Türkü-Kürdü Lazı-Çerkezi ayırdığım için ve hatta ayak takımı diye diye emperyalistlerin ayakcısı olduğum için en önemlisi de seni kendi görüşüme alet ettiğim için senden özür diliyorum…

Bugün 10 Kasım'ların 69.sunu yaşamakta ülkem hala karalar bağlıyor arkandan hala ağlıyor köşe bucak hatta Anıtkabir'e gelip sana şikayet ediyor yapılanları ama ben bugün senden özür diliyorum...

Çünkü seni anlamak şöyle dursun doğru düzgün tanıyamadık bile, geçmek şöyle dursun seni takip bile edemedik, ilkelerini geliştirmek şöyle dursun koruyamdık bile.
Sözlerin siliniyor bugün kitaplardan, devrimlerin geriye işliyor atam, Kemalizm bile bölündü artık ya devrimci Kemalistsin ya milliyetçi Kemalist cumhuriyetçilik rafa kalktı halkçılıkla, devletçilikle birlikte ne olur laikliği sorma o artık son nefesinde, heykellerin gömülüyor gizli yerlere biz ne mi yapıyoruz?

Sorguluyoruz atam seni sorguluyoruz dinini tartışıyoruz mesela, nasıl devrimci olduğunu ve hatta Türk müsün? Bunu konuşuyoruz yazık ki!...

Sen bir güneştin Samsunda doğdun ülkemin üzerine, sadece ülke kurtaran komutan değil başöğretmen oldun bizlere. Kitaplar okudun kitaplar yazdın okuyup anlayalım diye geleceği okudun mesajlar bıraktın düşmanı tanıyalım diye.

Biz mi ne yaptık atam uyuduk kolay kazanmıştık ya bu vatanı tarlada karga kovalar gibi kovalarız sandık düşmanı..

Onlar anladı ama biz anlamadık 100 yılda bir gelen muhteşem insanı.

Şimdi seni daha iyi anlıyorum atam
Sindirildik, uyutulduk, kandırıldık biz...
70 kuşağı sindirilmiş, 80 kuşağı kaybolmuş, 90 kuşağı hamburgerci olmuş ben bu kuşakları redediyorum paşam ben 1881 kuşağı olmak istiyorum senin gibi atalarım gibi dimdik ayakta durmak istiyorum…

Ben artık bu türküyü dinliyorum atam ;


Sana Hasret Sana Vurgun Gönlümüz,
Neredesin Mavi Gözlüm,
Nerde Nerde Nerdesin Dost
Bu Gemi Bu Karadeniz
Sarı Saçlım Mavi Gözlüm
Nerde Nerde Nerdesin Dost

Ararım İzini Dolmabahçeden
Bir Daha Dönmezmi Bu Yola Giden
İçimde Sen ,Gözümde Sensarı Saçlım Mavi Gözlüm
Nerde Nerde Nerdesin Dost

Kurban Olam Yürüdüğün Yollara
Kara Peçe Yakışmıyor Kullara
Uyan Bak Bizim Hallara
Sarı Saçlım Mavi Gözlüm
Nerde Nerde Nerdesin Dost

Bulutlar Terinden, Dağlar Kokundan
Sarhoştur Sevdiğim Mahsuni Bundan
Bir Daha Gel, Gel Samsundan
Sarı Saçlım Mavi Gözlüm
Nerde Nerde Nerdesin Dost
Aşık Mahzuni Şerif

Ne Mutlu TÜRKÜM Diyene…

evidence
27-04-2008, 01:03
Republic of TÜRKİYE olmalı

Turkey kelimesi Osmanlı İmparatorluğunun son zamanlarında İlk defa İngiliz kaynaklarından, biraz da alay ifade ederek kullanılmıştır. Bazı ülkeler kendilerini "GREAT=BÜYÜK, ÖNEMLİ, MUHTEŞEM" olarak nitelerken (mesela İngiltere) Ülkemizin bir kümes hayvanı ismi ile anılması KABUL EDİLEMEZ.

Kelimenin iticiliği ve ülkemizi ne şekilde ,ifade edeceği düşünülmeden adeta ülkemizin İngilizce ifadesiymiş gibi Türkler tarafından da kullanılmış ve kullanılmaktadır.

Özel isimler bir başka dilde de aynı ŞEKİLDEDİR...

Bir zamanlar Habeşistan olarak bilinen ülke tüm dünyaya adının ETİYOPYA olduğunu ve bundan böyle Habeşistan olarak gönderilen hiç bir postanın alınmayacağını açıklamış ve Tüm Dünya ETİYOPYA adını kullanmaya başlamıştır...

Ya TÜRKİYE!?
Bir kümes hayvanının adı ile anılıyor.
Uluslararası toplantılarda ülkemizi temsil eden başta Sn.Cumhurbaşkanımız olmak üzere tüm görevlilerin önünde "HİNDİ" anlamına gelen "TURKEY" yazıyor. Bundan rahatsız olmamak mümkün mü?

Bir başka örnek ise HİNDİSTAN.
Siz hiç uluslararası bir toplantıda Hindistan diye bir kelime gördünüz mü? Aynı hata. Hindistan bu ülkeye sadece Türklerin verdiği bir isimdir. ULUSLARARASI İSİM DEĞİLDİR.
Malezya MAL mı oluyor?

TÜRKİYE kelimesi başka bir ülkenin dilinde başka bir anlama gelebilir.
Bu önemli değil...
Bütün dillerde tek Ülkemizin adının iyi anlama gelmesi GEREKMEZ. ANCAK, birde uluslararası ülke isimleri vardır. Türkiyenin uluslararası toplantılarda adı, ingilizlerin söylediği gibi TURKEY olarak geçiyor. Varsın ingilizler öyle desin, demeyede devam etsin.
Turchia, Turkia gibi değişik şekillerde söyleyenler de var. Onlarda etsinler..
Ancak, Uluslararası toplantılarda Ülkemizin adı bizim söylediğimiz şekilde TÜRKİYE olarak geçmelidir.

Diyorlar ki, Türkiye kelimesinde bulunan "ü" harfi Avrupa dillerinde yokmuş, bu şekilde oluyormuş.

Avrupa birliği toplantısında Türkiye delegesinin önünde Turkey=Hindi yazarken, Yunan delegesinin önünde bırakın Latin harflerini, Yunan alfabesi ile ELLAS yazıyor. YUNANLILARIN HİÇ BİR HARFİ BATI ALFABESİNDE YOK..! ÜLKESİNİ VE DİLİNİ SEVEN YUNAN DELEGESİNİ KUTLUYORUM..

Aslında yapılacak şey, Hükümetin bir açıklama yaparak 1 Yıllık geçiş süresi sonunda TURKEY yazılı hiçbir postanın kabul edilmeyeceğini dünyaya açıklamasıdır. Habeşistan böyle yaptı, ETİYOPYA oldu.. Bizde Tüm logolarımızı TÜRKİYE olarak yazarsak yinede TURKEY diyenlere engel olamayabiliriz. Bu nedenle, Etiyopya nın yaptığı gibi, yukarıdaki açıklanan yolu izlemeliyiz..

Medyayı ve Hükümeti göreve davet edelim.
"Republic of TURKEY = HİNDİ CUMHURİYETİ"

BU İSMİ İ S T E M İ Y O R U Z

Republic Of TÜRKİYE olmalıdır

Bu kampanya sonuç alınıncaya kadar sürecektir. Elbet birgün bu ülkenin adının TÜRKİYE olduğu ve Turkey olarak gönderilen postaların alınmayacağı dünyaya ilan edilecektir. Uluslararası toplantılarda Sn.Cumhurbaşkanımızın önüne Turkey (Hindi) değil “TÜRKİYE” yazdığı günler gelecektir. Sadece eski fotoğraflara bakarken Turkey yazısını görüp ”NE KADAR DUYARSIZ” olduğumuza şaşıracağımız günler gelecektir…

Kampanya Yazısı;
Melih AKGÜNGÖR
İstanbul Valiliği Protokol Müdürü



Evet Arkadaşlar…

Herkes Üzerine düşen görevi yapsın.. En basit bir tercümede yada turistle konuşurken bile Turkey Değil de TÜRKİYE ismini hafızalarına KAZIYALIM…

Teşekkürler…
(Alıntıdır)

HAŞAT
02-05-2008, 15:25
Utanıyorum Atam
Hem de çok
Sebeb mi?
Ne kadar da çok.

pinky
03-05-2008, 12:57
HİSSE NET AİLESİ LÜTFEN İLĞİLENİN..........

Sitemizin Yaşam Formunda ASKERLİĞİNİ nerde yaptın sayfası acılmıştır kısa bir vakit ayırıp bakarsanız farklı dostluklar buluşabilirler saygılar
Böyle bir forum zaten var.

Askerliginizi Nerde Yaptiniz Hangi DÖnem
http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=15391

asagir
14-05-2008, 21:51
Atatürk işte budur.

*

Devrimlerine savaş açılan Mustafa Kemal, takunyalıların öve öve bitiremediği saltanatı kovmasaydı... Abdullah ile Tayyip, ofis olarak kullandıkları Dolmabahçe Sarayı’nda bahçıvan bile olamazdı! Çünkü, bahçıvanlık makamı bile babadan oğula geçiyordu.

*

Homongoloslar bugün hálá "smokin caiz mi, değil mi" diye tartışırken, Mustafa Kemal, Batı standartlarını aşan bir vizyonla, Anadolu insanının önünü açmış; tornacı çocuklarına, taka reisi çocuklarına "fırsat eşitliği" sağlamıştı.

*

Eminönü esnafı imam Ahmet Bey’in kızı "first lady" Hayrünnisa Gül, balkabağının faytona dönüştüğü "peri masalı"nı andıran gecede, Kraliçe’yle göz göze geldiğinde neler hissetti, bilmem...

Ama 105 parçalık yenilmez armadayla Çanakkale’yi geçemeyen İngiltere’nin Queen Elizabeth’i, dün, hayranlığını özetleyen şu kelimeleri yazdı Anafartalar Kahramanı’nın özel defterine...

"Mustafa Kemal’e saygılarımı sunmak benim için büyük onurdur."
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/8935514.asp?yazarid=249

irasare
15-05-2008, 01:39
Altlarında, nuri conker'in bir arkadaşının arabası vardı. eylül sonu akşamı sonbaharın tadını çıkararak, çekmece'ye doğru gidiyorlardı.

birden Atatürk'ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı. yaşlı bir adamdı bu. sapanının sapına iyice yapışmış, toprakları yavaş yavaş deviriyordu. fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep vardı. eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu.

Atatürk şoföre durmasını söyledi.

indiler. köylüye seslendi:

"kolay gelsin ağa!.."

köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:

"kolay gelsin"

"işler nasıl ağa? bu yıl mahsülden yüzünüz güldü mü?"

köylü isteksiz konuştu:

"tanrı'nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsül. kabahatin acığı bizde, acığı yukarda! biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi."

"bakıyorum, sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. öküzün yok mu senin?"

"var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar."

"hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı? olmaz böyle şey! muhtara şikayet etseydin..."

köylü güldü:

"muhtar başında deel miydi memurun, a bey?"

Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu:

"kaymakama gitseydin."

köylü iyice güldü.

"sen de benle gönül mü eyleyon beyim?" dedi.

Atatürk konuşmayı sürdürdü.

"e peki, istanbul şuracıkta geleydin valiye anlataydın derdini... onun işi bu değil mi?"

köylü atatürk'ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu. konuşmanın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz.

kestirip attı:

"bırak şu sağarı allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok gördük. yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?"

Atatürk sordu:

"adın ne senin ağa?"

"halil... köylük yerde sorsan, halil ağa derler..."

"demek varlıklısın?.. ağa dediklerine göre."

"acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa'ya çıkmış."

"peki halil ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. benim bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. sen aldılar diyorsun. hadi kaymakam şöyle, vali öyle diyelim; e peki bir başvekil ismet paşa var bilir misin?"

"bilmez olur muyum, beyim?"

"tamam öyleyse, hemen her hafta istanbul'a geliyor. florya köşkü'ne iniyor. köşk de şuracıkta. bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona... herhalde çaresini bulurdu."

"sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun. ama bak şimci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya...tutalım ki kodular, koskoca ismet paşa'mızı göstertmezler ya. tut ki gösterdiler ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı! heç işitmez beni..."

nuri conker, lafa karışmak istedi, atatürk bir hareketiyle onu durdurdu.

"e peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın!" dedi

"Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. o da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!.."

köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu.

"sen ne diyorsun bey?" dedi.

"Mustafa kemal paşa atatürk'ümüzün yüzünü görmek için peygamber gücü gerek... hem, tut ki gördük. yiyip içmekten, işinden gücünden başını kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?.."

halil ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken, atatürk'ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor, çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu. konuşacak bir şey de kalmamıştı. atatürk köylünün omuzuna elini koyarak, "senden hoşlandım halil ağa" dedi.

"bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. açık yürekli bir
vatandaşsın. ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma ara!.."

döndüler, arabaya bindiler. halil ağa, onları uğurladı.

"meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez. fakat bu, devlet baba'ya borçtur. ödenmesi gerek... otomobil hareket etti. atatürk'ün canı sıkılmıştı.

"bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!.." dedi. dönüş yolunda atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. yüzünde ince bir keder vardı.

"yahu çocuk, şu halil ağa'nın vergi borcundan öküzünü satmışız, merkeple çift sürüyor, hala da 'devlet baba' diyor. ne mübarek millet, bu millet!.."

köşke döndüklerinde atatürk yaverine emretti:

"şimdi" dedi: "istanbul'da ne kadar bakan, milletvekili varsa hepsini telefonla bulacaksın!..

bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. ayrıca vali muhittin üstündağ ile ismet paşa'yı bul, onlara da haber ver."

yaver odadan çıktı. atatürk, nuri conker'e döndü:

"şimdi sen de arabayla çıkıp o halil ağa'ya gideceksin. ona benim kim olduğumu söyleme. tüccar, zengin bir adam filan dersin. 'seni sevdi, sana öküz alıverecek' diye bir şeyler söyle, kandır. kuşkulandırmadan al getir buraya."

o akşam atatürk'ün sofrasında başbakan ismet inönü, bakanlar, milletvekilleri ve istanbul valisi muhittin üstündağ'dan oluşan yirmi beş konuk vardı.

Atatürk, "bu akşam soframıza efendimiz gelecek" dedi. "kendisine nasıl davranacağınızı çok merak ediyorum."

bir süre sonra içeri başyaver girdi ve atatürk'ün kulağına bir şeyler söyledi.

Atatürk "buyursun!" dedi.

başyaver kapıyı açıp da halil ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın başında oturduğunu, yanı başında da ismet paşa'nın yer aldığını görünce, şaşkınlıktan dona kaldı. dizlerinin bağı çözülmüştü. atatürk onu görünce ayağa kalktı. arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar. atatürk son konuğunu, "hoş geldin halil ağa" diye karşıladıktan sonra kendisini sofradaki konuklarına tanıttı:

"işte beklediğimiz, efendimiz" dedi.

nuri conker, halil ağa'yı atatürk'ün sağ başına oturttu, kendisi de yanındaki sandalyeye geçti. atatürk, sofradakilere, o gün köşkten conker'le birlikte nasıl kaçtığını, halil ağa'yı, bir yanında öküz, bir yanında merkeple çift sürerken nasıl gördüğünü, sigara yakmak bahanesiyle nasıl kendisi ile konuştuğunu ayrıntılı bir şekilde anlattıktan sonra şöyle dedi:

"şimdi gerisini halil ağa ile birlikte yanınızda tekrarlayacağız. ben sorduklarımı baştan soracağım halil ağa da orada bana söylediklerini olduğu gibi tekrarlayacak."

halil ağa'ya döndü:

"bak beri, halil ağa" dedi. "sen bu akşam benim baş misafirimsin. senin açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim. konuşmamızdan sonra sana hiçbir zarar gelmeyecek. öküzünü de alacağım. ama şimdi ben tarlada sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada söylediklerini aynen tekrarlayacaksın. işte soruyorum:

'bakıyorum sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. öküzün yok mu senin?"

halil ağa dudakları titreyerek atatürk'ün ayağına kapanacak oldu. atatürk önledi:

"yoo, bak böyle şey istemem. soruyorum cevap ver."

soru - cevap valiye kadar aynen tekrarlandı. sofradakiler, soluk almadan konuşmayı izliyorlardı. ürkütücü sorulara gelmişti sıra. atatürk sordu:

"peki istanbul şuracıkta, gideydin valiye, anlataydın derdini, onun işi bu değil mi?"

vali muhittin üstündağ, hali ağa'nın ancak iki metre ötesinden kendisine bakıyordu. nasıl desin? ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı:

"vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda. eteğine düşsek derdimizi duyurabilir miyiz ki..."

"olmadı bu, halil ağa... bana dediğin gibi, dosdoğru..."

"böyle demedik mi beyim?.."

"ya, ben mi yanlış anladım?.. dur soralım bakalım nuri'ye. nuri,böyle mi dedi bize halil ağa?"

nuri conker karşılık verdi. "hayır paşam!.."

"gördün mü?.. demek aklında yanlış kalmış. hani bir şey dediydin sen, vali neden duymazmış?.. aynen bana söylediğin gibi söyle."

halil ağa kekeleyerek konuştu:

"köylük yerinde bizim dilimiz sağar demeye alışmıştır, paşam" dedi. "kusura kalma gayri..."

atatürk gülmeye başladı:

"diplomatsın ki, yaman diplomatsın, halil ağa... ama şimdi diplomatlık sırası değil, doğruyu konuşacağız... söyle bana, orada dediğin gibi..."

halil ağa gözünü yumup, başını yere eğdi:

"şaşırmışım, ağzımdan yanlışlıkla 'bırak bu sağarı' diye bir laf kaçırmışım..."

sofrada gülüşmeler başlamıştı.

"hadi buna da oldu diyelim. geçelim gerisine:

"e, peki bir başvekil ismet paşa var, bilir misin?"

halil ağa ismet paşa'nın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi:

"şanlı ismet paşamız bilinmez olur mu hiç? o bugüne bugün..."

Atatürk halil ağa'yı durdurdu.

"bırak şimdi övgüleri" dedi. "ben lafın gerisini getireyim:

tamam öyleyse, hemen her hafta istanbul'a geliyor, florya köşkü'ne iniyor, köşk de şuracıkta. bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona. herhalde
bir çaresini bulurdu."

halil ağa yine kaçamak yanıt verdi:

"kapıya koymazlar ya bizi, koysalar da şanlı paşamıza öküzümüzü mü yanacağız!.."

atatürk'ün sesi iyice sertleşti:

"beni uğraştırma, halil ağa" dedi. "erkek adam sözünü yalamaz. ne dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!.."

halil ağa ürktü, toparlandı. başını yine yere gömüp konuştu:

"şanlı paşamıza da sağar dedikti ya..."

"yalnız sağar değil, 'sağarın sağarı' değil miydi?"

halil ağa yere eğik başını acıyla salladı:

"öyle dedikti paşam, doğrusun!.." diyebildi.

Atatürk, ismet paşa konusunda daha fazla ısrar etmedi, sözü kendine getirdi.

"son soruyu sorayım şimdi" dedi. "bunun da karşılığını ver, öküzünü al git."

"koca yaz şuracıkta atatürk oturmuyor mu? gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. o da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?"

"hiç bırakır mı aslan paşam benim!.. erip erişir de tarlama dek gelir, halimi dinler."

"bırak bunları halil ağa, dediğini tekrarla." halil ağa birden diklendi.

her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. atatürk'ün gözlerinin içlerine bakarak konuştu.

"işte bunu demem paşam" dedi. "ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!"

Atatürk gülmeye başladı:

"zorlatacak bizi bu halil ağa, laf anlamıyor." dedi. "mustafa kemal paşa Atatürk'ümüzün yüzünü görmek için, peygamber gücü gerek demiştin, yanılmıyorsam. 'görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek' demiştin." halil ağa'nın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. taş kesilmiş, duruyordu. atatürk konuşmasını içtenlikle sürdürdü:

"'atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri' demeye getirdin ya fazla üstelemeyeyim" dedi.

"şimdi bak beni dinle, halil ağa... seni şu kadar üzmemin sebebi, şunu anlatmak içindi: şu gördüğün altı bay hükümet... yani, biri başbakan, ötekiler de bakan! memlekete göz kulak olacak, işleri evirip çevirecekler diye bu makama getirilmişler. bir kanun gerekti mi, bu baylar hemen
sıvanırlar, isviçre'den mi olur, italya'dan mı olur, fransa'dan mı, velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar, türkçe'ye çevirtirler, sonra basıp imzayı gönderirler büyük millet meclisi'ne... bu millet meclisi dediğim, şu altı baştan senin yanına kadar olan beyler. kanun bunlara gelir. bunlar da 'hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca zorlanmama gerek yok' derler ve kaldırırlar parmaklarını, olur sana bir kanun!.. ama sonra bir vergi memuru gelir, vergi borcundan halil ağa'nın öküzünü çeker, satar... halil ağa da tarlasını bir yanda merkep, bir yanda öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. ama üretim düşermiş, ekim zorlaşırmış, kimin umurunda... sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar, işitirim, tasalanırım! e, hakça söyle bakalım şimdi halil ağa... sen benim yerimde olsan, efkar dağıtmak için, bunları bu beylerle konuşmak için
içmez misin? ama sonra da halil ağa tutar, sana 'sarhoş' der..."

halil ağa'nın dili çözülmüştü:

"öyle diyen yok haşa!.. dinden çıkmak gibidir... buldun mu bunu, hacısı da içer, hocası da içer..."

atatürk sordu:

"peki sen de içer misin?"

"hiç bulunur da içilmez olur mu, paşam?.. içeriz ki, tıpkı şerbet gibi!.."

atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri doldurttu. kendi kadehini halil ağa'ya uzattı:

"hadi bakalım halil ağa" dedi. "sağlığına içelim."

halil ağa, "koca allah, benim ömrümden de sana pay düşürsün paşam, sağlık düşürsün" dedikten sonra halil ağa, edeple başını kenara çevirdi, eline verilen kadehi bir yudumda boşaltıverdi. yüzü kızarmış, gözleri parlıyordu. ellerini dizlerinin üzerine koyarak atatürk'e döndü:

"yunan'ı denize döktün paşam, bayrağımızı başucumuza diktin. benim gibi bir köylü parçasını sofrana alıp içirdin, sana duaya bilem dilim dönmez ki... nideyim ben şimdi? bırak ki oh paşam, ayağını öpem..."

halil ağa atatürk'ün ayağını öpmek için davranınca, atatürk onu sıkıca tuttu ve bu hareketi yapmasını önledi. halil ağa bu kez, atatürk'ün ellerine sarıldı, ellerini öpmeye başladı: "bayrağımız gibi sen de başımızdan eksik olma inşallah! sana her kim düşman ise, onun yeri senin ayağının altı olsun!.. gayri bana izin, koca paşam!.."

"yemek yemedin!.."

"yemek kolay... meraklanır çocuklar, ben köyüme döneyim."

atatürk nuri conker'e işaret etti.

conker kalkıp halil ağa'nın yanına geldi, kalktı halil ağa, önce atatürk'ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri çekildi. kapı kapandığı zaman atatürk sofradaki öteki konuklarına döndü:

"efendimizin halini gördünüz mü beyler?" dedi. "devlet size böyle davransa, siz ne yaparsınız? mübarek millet bu, adam millet bu... şimdi bu adam milletin karşısında 'adam olmak,' bize düşüyor!.."

sofrada kesin bir sessizlik vardı. kimse gözlerini atatürk'ten
ayıramıyordu:

"halil ağa'nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık ya da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak halil ağa'nın öküzünü satıyor. ikisi de bence birbirinden farksız... böyle bir kanun yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır. nasıl yaparız, nasıl yapmışız bunu? eğer yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış oluyorsa, o zaman sormak lazım. hükümet nasıl bir yönetim içindedir? sonra unutmayın ki, olay istanbul'da geçiyor. bunun van'ı var, bitlis'i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor? bu çark iyi dönmüyor beyefendiler!.."

yazar & kaynak: ismet bozdağ '' Atatürk'ün sofrası

bikmisbroker
15-05-2008, 16:19
Ekte gördüğünüz fotoğraflar benim tarafımdan 2003 yılının Temmuz ayında Erzincan'da çekildi. Şehrin 10km kadar Kuzeyinde kireçtaşlarını oyulmuş tam ATATÜRK'e yakışan dev bir eser ve tabiki Erzincan'da bulunan ordumuz tarafından yapılmış..
Sizinde bildiğiniz gibi bu portre o kadar büyükki, uçakla üzerinde 10,000m den uçulduğunda bile gözüküyor. Zaten bende resimleri 10km uzaktan telefoto ile çektim. Bu resimlerin yayımlanması için Milliyet, Hürriyet ve Cumhuriyet Gazetelerine yolladım ama hiç birinden cevap alamadım!!.
Ben 57 yaşımdayım ve 54 yaşıma kadar böyle büyük muhteşem bir ATATÜRK portresinin Erzincan'da dağlara oyularak işlendiğinden haberim yoktu… Bu resimleri şimdiye kadar benim yaşımda olan en az 100 arkadaşıma yolladım ama hiç kimsenin bundan haberi yok!!!. Size ricam bu portrenin hakkını vermeniz bir belgesel yaptırak bunu halkımız paylaşmak. Buna bu günlerde çok ihtiyacımız var.
Bu muhteşem eserin inşaatında çalışmış (1976) Jeoloji Mühendisi Asteğmen bir akradaşım iş için beni oraya götürdüğünde çok etkilendim. Ama bu harika eserden Erzincan'lılar hariç maalesef hiç kimsenin haberi yok!!! Eğer bu konuda bir katkım olursa, ne mutlu bana.

(Yukardaki yazi emailime geldi. Ben/Bana ifadeleri sahsima ait degildir)

http://img.photobucket.com/albums/v85/bbroker/BLOG/1Ataturk_Erzincan.jpg

msgs
15-05-2008, 17:22
çok etkileyici bir foto.

google earth'ten dahi gözüküyor.
39° 47' 23,52'' N
39° 28' 34,84'' E
koordinatlarından görebilirsiniz.

irasare
16-05-2008, 00:36
ATATÜRK'ÜN BİR ANISI ! KEYİFLE VE DUYGULANARAK OKUYACAKSINIZ...

Gazi, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı.
Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
-Merhaba nine.
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
-Merhaba dedi.
-Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadın şöyle bir duralayıp,
-Neden sordun ki, dedi. Buraların saabısı mısın? Yoksa bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
-Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır.Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin? Kadın başını salladı.
-Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği, kavruk köylerinden birindeyim. Bizim muhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.
-Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
-Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da... Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey..
-Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadını birden yüzü sertleşti.
-Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki... O bizim Vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı.Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan?Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver. Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi.
Bana dönerek,
-Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır... Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu.Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu.
İkisi de ağlıyordu.İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı;
-Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm. Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik.
Oradakilere şu emri verdi;
'Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin.
Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.'

ORTADA DOLAŞAN SAÇMA SAPAN MAİLLERİ 10 KİŞİYE YOLLAMAK YERİNE,

BU TÜR YAZILARI HERKESE YOLLARSAK BELKİ ATAMIZIN DEĞERİ DAHA ÇOK ANLAŞILIR. BELKİ BAZILARI DA VATANDAŞLA NASIL KONUŞULACAĞINI DAHA İYİ ANLAR.

irasare
17-05-2008, 01:42
MUSTAFA KEMAL'İN YAZDIĞI KİTAPLAR





Mustafa Kemal Atatürk, yaşamının her döneminde kitapla bütünleşmiştir. Bu okuma sevgisinin kendisine sağladığı bilgi birikimini zaman zaman yazmaya dönüştüren Atatürk, yaşamının farklı dönemlerinde farklı konularda kitaplar yazmıştır. Yazdıkları gerek güncelliği, gerekse yol göstericiliği açısından bu gün dahi tartışmasız greçekleri içermektedir. O'nun günümüzde hala geçerliliğini koruması ileri görüşlülüğünün ve akılcılığının göstergelerinden biridir. Mustafa Kemal, özellikle II. Meşrutiyet'in (23 Temmuz 1908) ilanından sonra tüm dikkat ve çalışmasını askerlik üzerine yoğunlaştırılmıştır. O,mesleki bilgileri artıracak yayınların yapılmasını gerkli görüyordu. Bu amaçla mesleğinin ilkn yıllarından itibaren askerlikle ilgili birikimlerini aşağıda isimleri belirtilen kitaplarda toparlanmıştır.

a) Takımın Muharebe Talimi b) Cumalı Ordugahı c) Tabiye Tatbikat ve Seyahati d) Bölüğün Muharebe Talimi e) Zabit ve Kumandan ile Hasbihal (Subay ve Komutan ile Konuşmalar) f) Tabiye Meselesinin Halli ve Emirlerin Sureti Tahririne Dair Nesayih

NUTUK

Yurdumuzun parçalanıp, işgal edildiği günlerden başlayarak, Türk tarihinde bir dönüm noktası olan İstiklal Savaşı'nı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ve inkılapların yapılışını anlatan Nutuk, siyasi ve milli tarihimizin birinci elden, değerli bir kaynak eseridir.

Atatürk'ün kendi kaleminden çıkan bu eser, yine Atatürk tarafından, Cumhuriyet Halk Partisi'nin 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Ankara'da toplanan İkinci Kurultayı'nda 36,5 saat süren ve altı günde okunan tarihi bir hitabeye dayandığı için Nutuk adını almıştır.

Nutuk yalnız geçmiş devrin bir hikayesi olarak dünümüzü anlatmakla kalmayıp, yakın tarihimizden alınan ibret dolu tecrübelerle, milli varlığımızın bugününe de yarınına da ışık tutabilen bir değer taşımaktadır.

Nutuk, milleti ülkenin geleceğini belirleyecek olan milli birlik ilkesi etrafında bilinçlendirip, kenetlendirerek, milli irade ve milli hakimiyet kavramlarının harekete dönüştürülmesi yoluyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşundan Cumhuriyetin ilanına kadar uzanan başarılı bir tarihi akışın hikayesidir.

Nutuk ilk defa 1927 yılında, biri asıl metin, diğeri belgeler olmak üzere Arap harfleriyle iki cilt olarak yayınlanmıştır. Aynı yıl, tek cilt halinde lüks bir baskısı da yapılmıştır. Yazı inkılabından sonra, bu ilk metnin okunması güçleştiğinden, 1934 yılında, Milli Eğitim Bakanlığınca üç cilt olarak yeniden basılmıştır. Nutuk, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezince yeniden basılmıştır.

BÖLÜĞÜN MUHAREBE EĞİTİMİ

"Bölük Muharebe Eğitimi" olarak yayınlanan eser, meskun yerlerde muharebe, savunma ve taarruz konularını kapsamaktadır. Meskun yerlerin sınırlayıcı durumlarının muharebeye etkisi, savunma mevziinin seçimi, savunma mevziinin hazırlanması, ateş sahalarının temizlenmesi, ateş taksimi, ateş tutmayan ölü bölgelerin kapatılması ve mevziin işgali gibi savunmanın esasını oluşturan konular işlenmiştir. Ayrıca taarruzda birliğin aldığı tertip ve düzen, ilerleme, ateş üstünlüğü, ihtiyatların kullanılması gibi taarruz harekatında her zaman karşılaşılacak konular ele alınmıştır.

Genç Kurmay Önyüzbaşı Mustafa Kemal (Atatürk) tarafından, Almanca aslından tercüme edilen ve bağlı olduğu ordunun eğitimine katkısı olan bu eserden yeni nesillerin de faydalanabilmeleri için bugünkü Türkçe'ye çevrilmiştir.

CUMALI ORDUGAHI

Cumalı Ordugahı; Makedonya bölgesinde, Köprülü - İştip yolu üzerinde bulunmaktadır. Bu ordugahta, 3. Süvari Tümen Komutanı Tuğgeneral Suphi Paşa'nın komutası altında kurulan bir süvari tugayına eğitim ve manevra yaptırılmıştır. Bu manevraya katılan Mustafa Kemal, "Cumalı Ordugahı" adlı eserini yazmış; süvari, bölük, alay, tugay eğitim ve manevralarını anlatmıştır.

Mustafa Kemal bir kurmay subay olarak teorik bilgilere önem vermekte, ancak askeri tatbikat ve manevralardan sadece katılanların yararlanmasını yeterli görmemektedir. Bu yüzden, 10 gün süren bu tatbikat sırasında tututuğu gözlem notlarını, hazırlanan meseleleri ve komutanların yaptıkları eleştirileri yazmış, bol kroki ile küçük bir broşür haline dönüştürmüştür. 12 Eylül 1909'da tamamladığı bu eseri, Selanik'te 1909 yılında matbaa harfleriyle basılmıştır. Eser; 39 sayfa metin ve 7 adet krokiden oluşmaktadır.

TAKIMIN MUHAREBE EĞİTİMİ

Bu kitap; Berlin Askeri Üniversitesi eski müdürlerinden General Litzmann'ın "Seferber Mevcudunda Takım, Bölük ve Taburun Muharebe Talimleri" adlı eserinin ilk bölümünü oluşturmakta olup, Selanik'te 3.Ordu Karargahı'nda görevli, Kurmay Kıdemli Yüzbaşı Mustafa Kemal tarafından Almanca'dan Osmanlıca diline çevrilmiş ve 1908 yılında Selanik Asır Matbaasında basılmıştır.

Kitabın özü; seferi tam mevcutlu bir takımın, değişik hava şartları ve çeşitli arazide, basit bir mesele içinde muharebe yöntemlerinin uygulaması, avcı hattı teşkiliyle bir avcı hattının ateş muharebesi üzerinde toplanmaktadır.

Mustafa Kemal Paşa, subayların arazide yetiştirilmesini amaçlayan tatbikatın, önemini vurgulayan bu eserini, 1911 yılında 5. Kolordu Harekat Şube Müdürü iken yazmıştır. Bu eserde, karşılıklı olarak kırmızı ve mavi muharebe birliklerinin Selanik-Kılkış arasında yaptıkları savunma ve taarruz uygulamalarının değerlendirilmesi yapılmıştır.

TAKTİK VE TATBİKAT GEZİSİ

Bu eserinde, bir muharebeyi sevk ve idarede belirli kuralların olamadığını vurgulaması yanında, komutan olan kişinin nitelikleri üzerinde de durmuştur. Bunlar ise; birliğini barışta ve savaşta eğitmek, yönetmek ve gözetmekteki üstün başarı, elindeki kuvvetin eksikliğini giderecek düşünce gücü ve astlarından her konuda üstünlüğü sağlamaktır. Bunun yanında, kişisel cesaret, başkalarının hareketini önceden seziş ve harekatını en uygun zamanda yapabilme yeteneği olmalıdır. Ortak amacın gerçekleştirilebilmesi için birliklerini başarılı bir şekilde yönetmeli, astları üzerinde etkili olmalı ve otoritesini kurabilmelidir.

Bu eserde ayrıca bir komutanın başarılı olabilmesi için bu kuralları sadece okumuş ve öğremiş olmanın yeterli olamadığı, bunların tatbikatının da önemi belirtilmiştir

GEOMETRİ

Atatürk bu kitabı ölümünden birbuçuk yıl önce III. Türk Dil Kurultayından hemen sonra 1936-1937 yılı kış aylarında Dolmabahçe Sarayında kendi eliyle yazmıştır. Atatürk Arapça ve Farsça terimlerle dolu ders kitaplarının öğrenciler açısından öğrenimi geciktireceğini düşünmüştü.

SUBAY VE KOMUTAN İLE KONUŞMALAR

"Subay ve Komutan ile Konuşmalar" Atatürkün askerliğe ilişkin eserlerinin en önemlilerinden birisidir. Bu eser, Atatürk, 1914 yılında Kurmay Yarbay rütbesiyle Sofya askeri Ataşesi olarak bulunduğu sırada, Nuri conker'in "Zabit ve Kumandan (Subay ve Komutan)" adlı kitabına karşılık olarak yazılmıştır.

Genç subayın, içinde bulunduğu ordudaki aksaklıkları, hataları nasıl sezdiğini; bunlara karşı tepkisiz kalmayarak üst makamlara hatalar ve çözüm yollarını nasıl sunduğunu; ülkenin içinde bulunduğu askeri ve siyasal durumdan duyduğu acıları kitabın birinci bölümünde bulmaktayız.

Atatürk, bir subayın taşıması gereken özveri, ölümü göze alma, emri altındakileri sevk ve idare edebilme, taarruz ruhu, insiyatif özellikleri hakkında, Nuri Conker'in görüşlerine katılmış ve kendi düşüncelerini de çeşitli örneklerle destekleyerek açıklamıştır.

Bunların yanı sıra, Türk kadınının, aslında toplumu yaratmada çok etkili olabilecekken, suskunluğu seçtiğini bütün açıklığıyla ortaya koymaktan kendini alamamıştır. Türk ulusu hakkında ise "kuşkusuz bizim ulusumuzun karakteri de bütün karakterler gibi yükselmeye ve istenen şekle girmeye elverişlidir. Fakat kendi kendisine olmak koşuluyla..."dedikten sonra, dışardan ulusumuzun karakterine yapılmak istenen etkilerin amacına ulaşamayacağını vurgulamıştır.

Subaylarda ve erlerdeki inisiyatif özelliğine eserinde geniş bir bölüm ayıran Atatürk, kendi dönemindeki ile daha önceki dönemlerde Osmanlı ordusunu kıyaslamıştır. Özellikle Trablusgarp Savaşı'nda edindiği deneyimler ile kendiliğinden hareket ve iş görme özelliğinin, olması gereken sınırını göstermiştir.

Atatürk, eserin son bölümünde, Kuzey Afrika'da birlikte çarpıştığı korkusuz ve yiğit silah arkadaşlarını anmış ve onları "yüksek askerlik niteliklerine" sahip insanlar olarak tanımlamıştır. Bu davranışı O'nun diğer bütün üstünlüklerinin yanı sıra insancıl yönüne de tanıklık eder.

kelaynak
31-05-2008, 18:19
Atamız:

Babası öldü.
- Yetim büyüdü.
- Üvey evlat oldu.
- Tutuklandı.
- Hapse atıldı.
- Sürüldü.
- İşsiz kaldı.
- (Şöyle yazıyordu o sıkıntılı günlerde kaleme aldığı günlüğüne: Harcamalarım fazla değil, zira gelirim hep az.)
- Hastalandı...
- Böbreklerinden.
- Vuruldu...
- Göğsünden.
- Mesleğinden atıldı.
- İdama çarptırıldı.
- Kardeşleri öldü.
- Çocuğu olmadı.
- Boşandı.
- Karaciğeri iflas etti.

- Evet...
- Mustafa Kemal Atatürk bu.

- Evladı olmayan bir yetimin, duygularını anlatın... Anlatın ki, o yetimin evlatlarımıza bıraktığı hediyenin kıymetini anlasın evlatlarımız.

- Cumhuriyet, çocuklara anlatıldığı gibi, folklorik bir müsamere coşkusundan ibaret değil çünkü... Anlatın ki, kökeninde barınan derin hüznükavrasınlar.

- İşte liste yukarıda. Kısacık ömründe bir insanın başına ne felaket gelebilirse, gelmiş... Bunu anlatın. Direnen, teslim olmayan ruhu anlatın.

- Korkmasınlar engellerden.
- Korkmasınlar yalnız kalmaktan.
- Korkmasınlar işsizlikten.
- Korkmasınlar parasızlıktan.
- Korkmasınlar alçaklardan.
- Korkmasınlar doğrulardan.

- Yürek dediğin...
- Sadece organ değil arkadaş.
- Bunu anlayın!!!

Izmir kurtulmuş, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara'ya hareket edecekler...
Trene binerler ve kompartimana çekilirler. Ertesi gün, yaveri, Atatürk'ün kompartimanının kapısını çalar. Atatürk, yorgun, bitkin bir halde kravatını yıkamaktadir. Yaveri: 'Pasam bu ne hal, hiç uyumadiniz herhalde; niye böylesiniz', der. 'Çocuk, kompartimanıma yastıkla battaniye koymayı unutmussunuz, kolumu yastık yaptım ağrıdı, setremi yastık yaptım üşüdüm, uyumadim kalktım', der. Yaveri: 'Aman Paşam! Birimize haber vereydiniz; hemen size bir yastikla battaniye getirirdik', der.
Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan tarihi bir cevap verir: 'Geç fark ettim, hepiniz en az benim kadar yorgundunuz, hiç birinize kıyamadim. Önemli olan beni uyumam degil; milletimin rahat uyuması'

Bu yazı bir alıntıdır...

irasare
03-06-2008, 17:10
http://i31.tinypic.com/faodjk.jpg

aristoteles
05-06-2008, 22:41
Türkiye Cumhuriyeti yargısı Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyet'ini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmekte,

iktidar sahipleri ise şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit etmekte,

Gençlikte ise sessizlik...

aristoteles
05-06-2008, 23:21
Cüppeli Darbe imiş,
Anayasa Mahkemesi kanunu şekil yönünden inceleyebilirmiş,
Anayasanın mahkemesi Anayasayı ve and içtiğiniz şeyleri hatırlattı.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası;
Başlangıç;
Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;


MADDE 2. – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

MADDE 13. – (Değişik: 3.10.2001-4709/2 md.) Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.

MADDE 14. – (Değişik: 3.10.2001-4709/3 md.) Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.



MADDE 68. – Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.

MADDE 81. – Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, göreve başlarken aşağıdaki şekilde andiçerler :

“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve lâik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk Milleti önünde namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”


MADDE 103. – Cumhurbaşkanı, görevine başlarken Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde aşağıdaki şekilde andiçer :

“Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, milletin huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”


MADDE 174. – Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin lâiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılâp kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz :

1. 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu;

2. 25 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisâsı Hakkında Kanun;

3. 30 Teşrinisâni 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun;

4. 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medenî nikâh esası ile aynı kanunun 110 uncu maddesi hükmü;

5. 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun;

6. 1 Teşrinisâni 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun;

7. 26 Teşrinisâni 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa Gibi Lâkap ve Unvanların Kaldırıldığına Dair Kanun;

8. 3 Kânunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun.

JAKO
08-06-2008, 01:36
http://xs128.xs.to/xs128/08230/cocuk154.jpg

JAKO
08-06-2008, 01:37
http://xs128.xs.to/xs128/08230/tarih995.jpg

JAKO
08-06-2008, 01:38
http://xs128.xs.to/xs128/08230/tarih__1_337.jpg

JAKO
08-06-2008, 01:39
http://xs128.xs.to/xs128/08230/wallchelebi05885.jpg

yosun
08-06-2008, 03:13
"Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen Türk istiklalini Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir."

Türk gençliğinin bir kısmı şimdilerde ilkokul mezunu bir vatan haininin peşinden sürükleniyor Ata'm....
Yüce Allah'ın izni ile damarlarımızda dolaşan asil kandan aldığımız kudret ve senden aldığımız feyz ile bunun üstesinden geleceğiz ve sana layık bir nesil olduğumuzu ispatlayacağız!

HAŞAT
08-06-2008, 10:33
İzmir kurtulmuş, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara'ya hareket edecekler...
Trene binerler ve kompartımana çekilirler.
Ertesi gün, yaveri, Atatürk'ün kompartımanının kapısını çalar. Atatürk, yorgun, bitkin bir halde kravatını yıkamaktadır.
Yaveri: 'Paşam bu ne hal, hiç uyumadiniz herhalde; niye böylesiniz', der.
'Çocuk, kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşsunuz, kolumu yastık yaptım agrıdı, setremi yastık yaptım üsüdüm, uyumadim kalktim', der.
Yaveri: 'Aman Pasam! Birimize haber vereydiniz;
hemen size bir yastikla battaniye getirirdik', der. Ve bir ülke kurtarmaktan dönen
komutan tarihi bir cevap verir:
'Geç fark ettim, hepiniz en az benim
kadar yorgundunuz, hiç birinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil;
milletimin rahat uyuması'.

ATAMIZ SAYESİNDE NE KADAR RAHAT UYUYORUZ Kİ; HALA
UYANAMADIK ?

irasare
08-06-2008, 13:54
http://s.azbuz.com/uploads/homepagePhotos/3000000000838215.gif

Saygın
08-06-2008, 21:05
1933 yılı 29 Ekim gecesi, herkes Cumhuriyet'in 10. yılını kutluyor. Atatürk o sırada Türk Ocağı'nda yabancı diplomatlara yemek veriyor, davetliler gecenin ilerleyen saatlerinde birer ikişer dağılırlar, Atatürk yakın arkadaşları Salih Bozok, Kılıç Ali, Nuri Conker'i kastederek "Bizimkiler nerede ?" diye sorar, Tevfik Rüştü Aras (Atatürk'ün dışişleri bakanı) Ziraat Bankası salonundaki baloda olduklarını söyler.

Hep beraber Ziraat Bankası'nın balo salonuna giderler. İçerisi tıklım tıklımdır, Atatürk gelince herkes alkışlar, "Yaşa Gazi Paşam" şeklinde tezahürat yapar. Atatürk halkıyla sohbet etmeyi çok sevdiği için sandalye ve masa ister ki isteyenler ona sorularına sorabilsinler. Soru sormak için gelen kişilerden biri Zeki isimli 25 yaşlarında bir doktordur. Şunu sorar;

-Gazi paşam ! Saltanatı kaldırdık, hilafeti meclisin manevi şahsiyetinin içine aldık; bunlar yapılana kadar bir milletin ideali olabilirler. fakat, yapıldıktan sonra yeni bir düzen kurulur ve işler... Onun iyi işlemesi, kötü işlemesi, ideal değildir, iyi işlemesini sağlamaya mecburuz ! Yaptığımız öteki devrimler de yapıldığı an ideal olmaktan çıkar. Artık ideallerimiz, yaşadığımız gerçekler haline dönüşmüştür. iyi ya da kötü sonuç vermesi bizim sorumluluğumuzun sonuçlarını belirler.

Ama bir de Milletlerin babadan-oğula sıçrayan uzun vadeli idealleri vardır. Siz bize böyle bir ideal aşılamadınız ! Yahut benim bundan haberim yok ! Bunu bize açıklar mısınız Gazi Hazretleri ?

Atatürk bu soruya şöyle cevap verir;

-Bunlar vicdanımıza yazılmış gerçeklerdir; konuşulmaz, yaşanır !

Elbet bu milletin bir ülküsü olacaktır ama bu ülküler devletler tarafından açıklanmaz; Millet tarafından yaşanır ! Nasıl, bakarken gözlerimizi görmüyor, onunla herşeyi görüyorsak, Ülkü de onun gibi, farkında olmadan vicdanlarımızda yaşar ve herşeyi ona göre yaparız... Ben Devlet Başkanıyım ! Sorumluluklarım vardır ! Bu sorumluluklarım altında konuşamam ! Bu konuda genç arkadaşlarımla ayrıca konuşacağım.

Sonra Atatürk halkın Cumhuriyet bayramını tekrar kutlar ve Dr. Zeki'yi yanına alarak Genel Müdür'ün odasına çıkar. Atatürk'ün arkasında duvarda bir Türkiye haritası vardır. Karşısında oturan Dr. Zeki'ye :

-Benim arkamdaki haritayı görüyor musun ?
-Evet Paşam.
-O haritada Türkiye'nin üstüne abanmış bir blok var, Onu da görüyor musun ?
-Evet, görüyorum Paşa Hazretleri
-Hah. İşte o ağırlık benim omuzlarım üstündedir. Omuzlarım üstünde olduğu için, Ben Konuşamam !

Düşün bir kere.. Osmanlı imparatorluğu ne oldu ? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu ? Daha dün bunlar vardılar.. Dünyaya hükmediyorlardı ! Avrupa'yı ürküten Almanya'dan bugün ne kaldı ?.. Demek hiçbir şey sür-git değildir ! Bugün ölümsüz gibi görünen nice güçlerden, ileride belki pek az birşey kalacaktır. Devletler ve Milletler, bu idrakin içine olmalıdırlar.

Bugün Sovyetler Rusya dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir.. Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var ! Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir ! Bugün elinde sımsıkı tuttuğu Milletler, avuçlarından sıyrılabilirler.. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir !.

İşte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir !

Bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız !

"Hazır olmak" yalnız o günü susup beklemek değildir, "hazırlanmak lazımdır". Milletler, buna nasıl hazırlanırlar ? Manevi köprülerini sağlam tutarak ! Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür ! Bugün biz , bu toplumlardan dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz!. Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi ? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur !. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz; Bizim, onlara yaklaşmamız gerekli...

Tarih bağı kurmamız lazım.. Folklor bağı kurmamız lazım .. Dil bağı kurmamız lazım..
Bunları kim yapacak ?
Elbette Biz..
Nasıl yapacağız ?.
İşte görüyorsunuz , "Dil Encümenleri" , "Tarih Encümenleri" kuruluyor
Dilimizi, onun diline yaklaştırmaya, tarihimizi ortak payda haline getirmeye çalışıyoruz. Böylece, birbirimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. Bir sevgi parlayacak aramızda, tıpkı bir vücut gibi, kaderde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız. Ortak bir dil amaçladığımız gibi, ortak bir tarih öğretimiz olması gerekli.. Ortak bir mazimiz var, bu maziyi, bilincimize taşımamız lazım. Bu sebeple okullarda okuttuğumuz tarihi Orta Asya'dan başlattık ! Bizim çocuklarımız, orada yaşayanları bilmelidirler. Orada yaşayanlar da bizi bilmeli..

İşte bunu sağlamak için de "Türkiyat Enstitüsü"nü kurduk. Kültürlerimizi, bütünleştirmeye çalışıyoruz ! Ama bunlar, açıktan yapılmaz ! Adı konarak yapılacak işlerden değildir. Yanlış anlaşılabildiği gibi, savaşlara da sebep olabilir. Bunlar, Devletlerin ve Milletlerin derin düşünceleridir.

İşitiyorum: Benim dil ve tarih ile uğraştığımı gören kısa düşünceli bazı vatandaşlarımız; "Paşanın işi yok ! Dil ile Tarih ile uğraşmaya başladı" diyorlarmış. Yağma yok !. Benim işim başımdan aşkın. Ben bugün çağdaş bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye'sinin temellerini de atmaya o kadar dikkat ediyorum.

Bu yaptıklarımız, hiçbir millete düşmanlık değildir.

Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız !
Ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız.
Bunları sana, akıllı bir genç olduğun için söylüyorum. Açıktan söylemiyorum, kulağına söylüyorum.. Sen bil, gerekçesini kimseye söylemeden böyle davran, çevrenin de böyle davranması için gerekeni yap ! İdealler konuşulmaz, yaşanır !
İşte senin sorunun karşılığını da böylece vermiş oldum !

Gece ilerlemişti. Atatürk arkadaşları ile birlikte, bulvara çıktığı zaman, taze bir sabah Ankara göklerinde ışımaya başlamıştı.

*Olay İhsan Sabri Çağlayangil'den dinlenmiş, Sebati Ataman, Kılıç Ali, Tevfik Rüştü Aras, Hikmey Bayur tarafından doğrulanmıştır.

Kaynak: Atatürk'ün Avrasya Devleti/ İsmet Bozdağ

atahan111
08-06-2008, 23:42
Babacan için yolun sonu... Şimşek ayrı bir facia!


Fransız dışişleri bakanını düşünebiliyor musunuz, Avrupa Parlamentosu’nda konuşma yapıyor ve şöyle diyor; “Sadece azınlıkların değil (not düşelim; Fransa Avrupa Birliği’nin azınlıklarla ilgili düzenlemelerini resmen tanımıyor) benim ülkemde hiçkimsenin hatta ‘en büyük topluluk olan Hıristiyanların bile’ ibadet etme özgürlüğü hatta dinlerini yaşama şansları yok. Hepsi büyük bir baskı altında...”
Bu cümleleri sarf eden, bir Fransız, Alman, İngiliz hatta beğenmediğimiz Yunan bakana ne olur biliyor musunuz; daha konuşması bitmeden görevden alırlar... Onu bakan yapan parti “halktan özür diler” ve zatın “siyasi hayatı” biter!
Peki bizim “Bakan Bebecan” ne diyor? Söylediklerine rağmen ne oluyor?
Detayları kaçırdıysanız tekrar arz edeyim; “...Türkiye’de sadece gayrimüslim azınlıklar değil, Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor. Türkiye’de son dönemde laiklik eksenli bir tartışma yaşanıyor. Bizim laiklik tanımımız çok açık: Din ve devlet işlerinin açık şekilde birbirinden ayrılması. Devletin de bireylerin dininin gereğini yerine getirmesine müdahale etmemesi. Burada farklı inançtakiler de dinsizler de bu özgürlük ortamından faydalanabilmeliler...”
Evet, yanlış okumadınız, Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil etmesi için gönderildiği Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi’nde, yaptığı konuşmada “Türkiye’yi yerden yere vuruyor ve Müslümanlar’ın Türk Devleti’nin baskısı altında dini özgürlüklerini yaşamadığını” iddia edecek kadar ileri gidiyor. Hoşgeldin Orhan Pamuk veya Elif Şafak! Yabancıları karşında görünce veya yabancılar “Aslansın” diye sırtını sıvazlayınca veryansın et ülkene, seni “besleyen, okutan, büyüten” dünyada “Müslümanlar’ın rahat ettiği, İslam dinini yüzyıllarca her şeyinden fazla değer vererek gururla ‘Müslümanım’ diyen insanların olduğu ülkene bas küfürü!”
Sevgili dostlar, bu konuşma “Ne olacak, olmuşsa olmuş” denecek ve hiçbir yaptırımı olmayacak bir konuşma değil. Her şeyden önce bu ülkede “Ben Müslümanım” diyen herkese büyük bir ayıp ve haksızlık. İşin bir de daha vahim boyutu var; eğer Babacan’ın söyledikleri “AKP’nin de fikri” ise ve “AKP yönetimi Babacan ile ilgili bir yaptırım kararı almaz hatta sahip çıkarsa”, aynı fikri paylaştıklarını sessiz kalarak onaylarlarsa, Türkiye adına durum daha da korkutucu. Türkiye, “her dinamiği” ile “yabancılara şikayet eden” ve “Yardım edin, bu ülkeyi ‘yabancılarla birlikte’ değiştirip yönetelim” çağrısı yapan bir iktidara sahip ve esas bizler yani bu ülkedeki “normal çoğunluk” tam bir baskı altındayız!
Sonuç 1: AKP Hükümeti’nin “en ağır darbe aldığı” iki bakanı Babacan ve Mehmet Şimşek. Babacan, ne ekonomiden ne dış politikadan anlıyor. Bugüne kadar özellikle ekonomide “iyi” algılatılmasının tek sebebi yabancılara “yüzde 100 itaat etmesi” ve ülkeyi “yabancı sıcak paranın” istila etmesine sessiz kalması. Dışişleri Bakanlığı için söyleyecek zaten “kelime” yok, çünkü “koltuk” zaten boş!
Sonuç 2: Mehmet Şimşek ise ayrı bir facia. 2001 krizinde milyarlarca doları “manipüle” ederek Türkiye’ye en büyük kötülüğü yapan bir “yabancı kurumun temsilcisi” olarak, kendisi İngiliz vatandaşı, karısı Amerikan vatandaşı olmasına rağmen, Türk Hazinesi’nin başında! Düşünsenize “milli menfaatlerimizi” bu zat, “elinde yetiştiği yabancılara karşı savunuyor!”
Sonuç 3: Dünyada her şey “sebep-sonuç”, “suç-ceza”, “karar-sonuç” gibi ilişkilere dayanır. Subjektif dinamikler bu kriterlere uymaz ve sonuçta “katılımcılarının” hepsini felakete götürür. Eğer Erdoğan bu ülkede “hepimizin Başbakanı olduğunu iddia ediyorsa”, kendisine bir Türk vatandaşı olarak sesleniyorum; Babacan’ın bu yaptığı “yaptırımsız” kalamaz ve Mehmet Şimşek isimli “İngiliz” bu ülkenin asla ama asla “bakanı” olamaz...
Son söz: Türkiye “yabancılara” yaranmak için her şeyi yapan bakanları, kimsenin tanımadığı dönemde Türkiye’ye küfür ederek “tanınan” Elif Şafak gibileri, Türklüğe “küfür” ederek Nobel alan yazarları, sanatçıları ikinci defa görüyor. Daha önce de aynı şeyleri yaşadık; bazıları Yunan ordusunun önüne “Kurtardınız bizi bunlardan” diyerek attılar ama onların da sonu “hüsran” oldu. “Ali Kemal versiyonlarına” duyurulur!

Bulut Yiğit

irasare
09-06-2008, 00:06
Babacan için yolun sonu... Şimşek ayrı bir facia!


Fransız dışişleri bakanını düşünebiliyor musunuz, Avrupa Parlamentosu’nda konuşma yapıyor ve şöyle diyor; “Sadece azınlıkların değil (not düşelim; Fransa Avrupa Birliği’nin azınlıklarla ilgili düzenlemelerini resmen tanımıyor) benim ülkemde hiçkimsenin hatta ‘en büyük topluluk olan Hıristiyanların bile’ ibadet etme özgürlüğü hatta dinlerini yaşama şansları yok. Hepsi büyük bir baskı altında...”
Bu cümleleri sarf eden, bir Fransız, Alman, İngiliz hatta beğenmediğimiz Yunan bakana ne olur biliyor musunuz; daha konuşması bitmeden görevden alırlar... Onu bakan yapan parti “halktan özür diler” ve zatın “siyasi hayatı” biter!
Peki bizim “Bakan Bebecan” ne diyor? Söylediklerine rağmen ne oluyor?
Detayları kaçırdıysanız tekrar arz edeyim; “...Türkiye’de sadece gayrimüslim azınlıklar değil, Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor. Türkiye’de son dönemde laiklik eksenli bir tartışma yaşanıyor. Bizim laiklik tanımımız çok açık: Din ve devlet işlerinin açık şekilde birbirinden ayrılması. Devletin de bireylerin dininin gereğini yerine getirmesine müdahale etmemesi. Burada farklı inançtakiler de dinsizler de bu özgürlük ortamından faydalanabilmeliler...”
Evet, yanlış okumadınız, Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil etmesi için gönderildiği Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi’nde, yaptığı konuşmada “Türkiye’yi yerden yere vuruyor ve Müslümanlar’ın Türk Devleti’nin baskısı altında dini özgürlüklerini yaşamadığını” iddia edecek kadar ileri gidiyor. Hoşgeldin Orhan Pamuk veya Elif Şafak! Yabancıları karşında görünce veya yabancılar “Aslansın” diye sırtını sıvazlayınca veryansın et ülkene, seni “besleyen, okutan, büyüten” dünyada “Müslümanlar’ın rahat ettiği, İslam dinini yüzyıllarca her şeyinden fazla değer vererek gururla ‘Müslümanım’ diyen insanların olduğu ülkene bas küfürü!”
Sevgili dostlar, bu konuşma “Ne olacak, olmuşsa olmuş” denecek ve hiçbir yaptırımı olmayacak bir konuşma değil. Her şeyden önce bu ülkede “Ben Müslümanım” diyen herkese büyük bir ayıp ve haksızlık. İşin bir de daha vahim boyutu var; eğer Babacan’ın söyledikleri “AKP’nin de fikri” ise ve “AKP yönetimi Babacan ile ilgili bir yaptırım kararı almaz hatta sahip çıkarsa”, aynı fikri paylaştıklarını sessiz kalarak onaylarlarsa, Türkiye adına durum daha da korkutucu. Türkiye, “her dinamiği” ile “yabancılara şikayet eden” ve “Yardım edin, bu ülkeyi ‘yabancılarla birlikte’ değiştirip yönetelim” çağrısı yapan bir iktidara sahip ve esas bizler yani bu ülkedeki “normal çoğunluk” tam bir baskı altındayız!
Sonuç 1: AKP Hükümeti’nin “en ağır darbe aldığı” iki bakanı Babacan ve Mehmet Şimşek. Babacan, ne ekonomiden ne dış politikadan anlıyor. Bugüne kadar özellikle ekonomide “iyi” algılatılmasının tek sebebi yabancılara “yüzde 100 itaat etmesi” ve ülkeyi “yabancı sıcak paranın” istila etmesine sessiz kalması. Dışişleri Bakanlığı için söyleyecek zaten “kelime” yok, çünkü “koltuk” zaten boş!
Sonuç 2: Mehmet Şimşek ise ayrı bir facia. 2001 krizinde milyarlarca doları “manipüle” ederek Türkiye’ye en büyük kötülüğü yapan bir “yabancı kurumun temsilcisi” olarak, kendisi İngiliz vatandaşı, karısı Amerikan vatandaşı olmasına rağmen, Türk Hazinesi’nin başında! Düşünsenize “milli menfaatlerimizi” bu zat, “elinde yetiştiği yabancılara karşı savunuyor!”
Sonuç 3: Dünyada her şey “sebep-sonuç”, “suç-ceza”, “karar-sonuç” gibi ilişkilere dayanır. Subjektif dinamikler bu kriterlere uymaz ve sonuçta “katılımcılarının” hepsini felakete götürür. Eğer Erdoğan bu ülkede “hepimizin Başbakanı olduğunu iddia ediyorsa”, kendisine bir Türk vatandaşı olarak sesleniyorum; Babacan’ın bu yaptığı “yaptırımsız” kalamaz ve Mehmet Şimşek isimli “İngiliz” bu ülkenin asla ama asla “bakanı” olamaz...
Son söz: Türkiye “yabancılara” yaranmak için her şeyi yapan bakanları, kimsenin tanımadığı dönemde Türkiye’ye küfür ederek “tanınan” Elif Şafak gibileri, Türklüğe “küfür” ederek Nobel alan yazarları, sanatçıları ikinci defa görüyor. Daha önce de aynı şeyleri yaşadık; bazıları Yunan ordusunun önüne “Kurtardınız bizi bunlardan” diyerek attılar ama onların da sonu “hüsran” oldu. “Ali Kemal versiyonlarına” duyurulur!

Bulut Yiğit

Siyaset Meydanına Yazılsa Daha bir güzel olurmuş bu mesaj buraya olmamış..

Atatürkün Geçtigi her Mesajda Ali Babacan Gibi Kendini Bilmezin ne işi var lütfen Bu Mesajı Buradan Kaldırınız Etik Olarak Benim düşüncem Uygun olmamış.

hoca57
20-06-2008, 23:04
NEDEN SAVCILARA '' CUMHURİYET SAVCISI'' DENİR?
Lozan'da doktora yaptıktan sonra Atatürk tarafından 'Hukuk Reformu' yapmakla görevlendirilen zamanın Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, savcılar için 'Cumhuriyet Savcısı' unvanının isim babasıdır.
Ata'nın huzurunda 'Hukuk Reformu' için fikir fırtınası yapılırken, Bozkurt çok tepki alır ve sıkıştırılır:
'Neden sadece savcılara Cumhuriyet Savcısı denilir?
Cumhuriyet Başbakanı,
Cumhuriyet Bakanı,
Cumhuriyet Müsteşarı,
Cumhuriyet Valisi,
Cumhuriyet Büyükelçisi olmuyor da, neden Cumhuriyet Savcısı? Savcılara neden bu imtiyaz?...' diye sorulur..
Atatürk, Bozkurt'a 'Ne diyorsun?' diye sorar.
Bozkurt'un cevabı çok net olur:
'Çünkü öyle zaman olur ki, cumhuriyeti korumak için başbakandan, bakandan, müsteşardan, validen, büyükelçiden bile hesap sormak gerekebilir. İşte o hesabı soracak olan Cumhuriyet Savcısı'dır.'
Atatürk, gülümseyerek hoşnut kaldığını belli eder. 'Devam et Bozkurt' der. Cumhuriyet Savcısının bu cumhuriyeti korumak ve kollamak yetkisi hukuk reformuna ve Atatürk'ün yorumuna kadar uzanır.

Bugün Cumhuriyet Başsavcısı üzerinde şimşekler çaktırılırken, bu anının bir kez daha yazılması gerekliydi.
Bilen de bilmeyen de öğrensin. (alıntı)

Diğer ülkelerde veya ülkemizde Meclisin,Hükümetin (uzun ya da kısa süreli de olsa) zaman zaman devre dışı kaldığı, kaldırıldığı, kapatıldığı dönemler olmuştur ama ülke de yaşam ,idare devam etmiştir. Fakat Yargının kaldırıldığı, kapatıldığı , engellendiği bir dönem olmaz,olmamıştır,olmayacaktır; Çünkü YARGI ve ADALET sadece Cumhuriyet'in değil ,bütün ileri yönetim biçimlerinin , sistemlerinin vazgeçilmez unsurudur,Çünkü YARGI herkese, her rejime gereklidir.Selam ve sevgiler.

osmancig
29-06-2008, 21:22
Diyarbakır .
>
>
>
>Bu gune kadar yok bomba patladi, yok isyan cikti, yok
>
>bilmem ne oldu diye seyrettigimiz Diyarbakir , hic bu kadar
>
>onemli bir tehlikeyle karsi karsiya kalmamisti.
>
>
>
>Isyan cikar bastirirsin, yangin cikar sondurursun, ama bu
>
>durumun altindan nasil kalkarlar Allah bilir...
>
>
>
>NE MI OLDU?
>
>
>
>Bildiginiz uzere her belediyenin kendine has butcesi,
>
>tesebbusleri falan vardir. Ama Diyarbakır , ozel olarak
>
>planlanmis ozerk butcesine kavustu. Bu butce; vakiflar,
>
>anonim sirketler ve meshur belediye tesebbusleriyle faaliyete gecirildi.
>
>
>
>Su anda Diyarbakir belediyesinin kurdugu " Diyar A.Ş."ye oluk
>
>oluk dis kaynakli sermaye akmaya basladi.
>
>Yakin gelecekteki hedefleri borsaya acilmak.
>
>Bu ne demek oluyor?
>
>Bu demek oluyor ki, bir nevi Kurdistan hisse senedi
>
>cikaracaklar. Dis yatirimci, ic yatirimci, kurt turk demeden herkes
>
>cilgin gibi hisse alip " Diyar A.Ş." ye cig gibi para akitacaklar.
>
>Cunku dis kaynakli yatirimcilar tarafindan desteklenecek bir olusum.
>
>
>
>BiR ALTIN YUMURTLAYAN TAVUK...
>
>Son yuzyilin sahane bir bulusu...
>
>YENI KURDISTANI TURK HALKININ PARASIYLA FINANSE ET !
>
>
>
>Neden mi?
>
>Cunku bu hisseden cok para kazanacagini bilen her
>
>yatirimci kazandigi paraya bakacak. Kimin umurunda
>
>Kurdistani finanse etmis etmemis.. Herkes cebinin
>
>dolduguna bakacak.
>
>
>
>Bu sirket henuz borsaya acilmadan 1 ayda 2 MILYON YTL
>
>CIRO YAPTI .. BU CIRONUN %80i NET KAR..
>
>CUNKU YAPTIKLARI BIRSEY YOK KI, HAVADAN PARA
>
>TRANSFERI, BIR NEVI PARA AKLAMA VE ALTERNATIF TRANSFER...
>
>
>
> BIR YILLIK CIRO HEDEFLERI "1 M I L Y A R E U R O" !
>
>
>
> EVET yanlis duymadiniz. Borsaya acilmadan 1milyar euro.
>
> Onumuzdeki senenin sonunda 4milyar euroya ulasmasi bekleniyor..
>
> Yani istanbul belediye isletmelerinin tam 4 kati buyuklukte bir ciro...
>
> Ustelik Istanbul gibi ortada uretilecek bir sey de yok.
>
> Diyarbakir ayni Diyarbakir ...
>
>
>
>Bu para ne mi olacak?... HAYAL GUCUNUZE BIRAKIYORUM.
>
>
>
>4 MILYAR EURO CIROSU OLAN BIR BAYDEMIR...
>
>
>
>ORNEK VEREYIM: APO BEY(!) omr-u hayatinda DEGIL 4 MILYARI,
>
>500 MILYON EUROYU DAHI BIR ARADA GORMEMISTIR.
>
>Yani bizim sumuklu Baydemir, olacak EKSELANS Baydemir...
>
>Ekselans kime denir? Buyukelciye falan...
>
>
>
>Baska bir ornek vereyim, bu paranin karsisinda hic bir
>
>hukuk sistemi, hic bir askeri otorite duramaz.
>
>Bu para ile istediginiz devletin istediginiz kurulusuna tesir
>
>edebilirsiniz. Koc Sabanci falan filan dahi, boyle bir gucun yaninda
>
>titrer. Cunku o adamlar, bundan daha fazla cirolara sahip
>
>olmalarina ragmen, paralarini ticarette dondurduklerinden toplu olarak
>
>servete hukmedemiyorlar. Yani kendi paralari sagda solda bagli..
>
>Fakat Baydemir 'in elinde toplanacak olan bu paranin maksadi
>
>belli. Kullanacaklari yer belli..
>
>
>
>Bu konudan anlayan arkadaslar otursun kafa yorsun. Yazin yazabildiginiz
>
>kadar belki bir kac yurtsever duyar ve bir onlem alir.
>
>YOKSA BIR YIL ICINDE , YURTSEVER OLMAK, BU GUCE KARSI
>
>KOYMAYA YETMEYECEK... ! ! !


şu an bu şirketin durumu nedir ? borsaya açıldı mı ?

caglaratabay
03-08-2008, 21:22
büyük adam ATATÜRK

irasare
16-08-2008, 17:42
http://img113.imageshack.us/img113/8096/cid00ff01c8fb7a1eb09510ha3.jpg

hiyo
19-08-2008, 22:40
''BİZİM EVLATLARIMIZ DA ALTIN MADALYA ALSIN''

Başarıya inanılması gerektiğini dile getiren Başbakan Erdoğan, ''Tribünlerde çirkinlikleri bir tarafa koyan, barışı tribünlere getiren bir anlayışı egemen kılan ahlakı buralara hep birlikte yerleştireceğiz. Ben buna inanıyorum'' şeklinde konuştu.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, futbolda, basketbolda, yüzmede ve sporun diğer alanlarında da başarının yakalanması gerektiğini vurgulayarak, şöyle konuştu:
''Bir kişi 8 madalya getiriyor. Bizim aldığımız madalya sayısı 3. Değişiklik oldu mu bilmiyorum ve bunların içinde de altın yok. Ama bir kişi tek başına silip süpürüyor. Bizde niye yok? O da insan, bizde de insanlar var. Ne gerekiyorsa onu yapalım, yetiştirelim. Bizim evlatlarımızın içinden de Ahmetler Mehmetler çıksın, o da altın madalya alsın.''
Hep beraber dayanışma içinde el ele vererek bu başarıların yakalanabileceğini belirten Erdoğan, Türkiye'nin olimpiyatlarda takım oyunlarında da yer almadığını, sadece bireysel müsabakalara katıldığını anımsattı. Erdoğan, kararlılık içinde çalışarak bunun da başarılabileceğini belirtti.
Konuşmasında Türkiye'deki belediye başkanlarına da seslenen Erdoğan, ''Nerede park, bahçe var, çevir etrafını, potalar koy, gençler basketbol oynasın. Bunları yapmalıyız. Bunu Türkiye genelinde yaygınlaştırmalıyız. Açık tenise yönelik çalışmalar da yapmalıyız'' dedi

:) :) :)
BEN SPORCUNUN ZEKİ ÇEVİK VE AYNI ZAMANDA AHLAKLISINI SEVERİM
________M.K.ATATÜRK________

irasare
24-08-2008, 00:55
Bize Anlatılmayan ATATÜRK...

Hepimizin bildiği gibi Mustafa Kemal ATATÜRK dünya döneminin liderleri içerisinden 21 nci yüzyıla geçebilen tek liderdir. Üstelik diğer liderler kendi halkları tarafından yok edilmemin acısını yaşamışken, o hala halkının ve dünyanın nabzında en büyük canlılığıyla, sevgisiyle, saygısıyla hala yaşayabilen dünyadaki tek lider.

Önemli olanda sanırım, yaşarken ölmek değil, öldükten sonra da bu kadar uzun süre canlı kalabilmeyi başarmak değil midir?

ATATÜRK'ü biz hep tarihe mal olmuş yönleriyle tanıdık: Asker ATATÜRK ya da devlet adamı ATATÜRK olarak.

Bu verdiğim örnek dünyada tek olan örnektir. Zaten herhalde bir başkasına da rastlamamız mümkün değil. En büyük düşmanı; hani şu ordularını denize döktüğü düşmanı, Yunan başkomutanı Trikopis. Hiçbir zorlama olmadan, hiçbir baskı olmadan her Cumhuriyet bayramı Atina'daki Türk büyükelçiliğine gidiyor Trikopis, ATATÜRK'ün resminin önüne geçiyor ve saygı duruşunda bulunuyor. Böyle bir saygıyı en büyük düşmanında uyandırabilen bir Mustafa Kemal.

Yıl 1938, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüzyirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der:
" Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim " dedirten o büyük özlemi ve onu oluşturabilen Mustafa Kemal'i.
Yada, yıl 1938. Bir İran'lı şair bir Tahran gazetesine ölümü üzerine bir şiir yazar. İşte o şiirin iki mısrasını sizlerle paylaşmak istiyorum. Diyorki;
" Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir. " dizelerindeki bu kıskançlığı oluşturabilen Mustafa Kemal.


Yıl 1976, UNESCO üyelerine bir öneriyle gelir. Öneri paketindeki bir cümleyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki " Bu gün UNESCO'nun üzerinde çalıştığı bütün projelerin isim babası Mustafa Kemal'dir. " Öneri nedir ? Öneri ise onun doğumunun yüzüncü yılında, 152 üyesi vardı UNESCO'nun 152 ülkenin devletleri aynı anda kutlasın önerisidir. Birden İsveç delegesi ayağa kalkar ve şöyle söyler:

"Ne yani dünyada bu kadar devlet adamı var hepsinin doğum gününü böyle kutlayacak mıyız?" şeklindeki kinayeli sözlerine, Rus delegesi ayağa fırlar yumruğunu masaya vurur ve 152 ülkenin delegelerine aynen şöyle söyler;
"Genç delege arkadaşım hatırlatmak isterimki ATATÜRK öyle dünyadaki herhangi bir lider değildir, bırakın onu bir yıl anmayı her ülke her problemimizde çare olarak aramalıyız " sözlerini döktürtebilen bir Mustafa Kemal.

Sonra nemi olur? UNESCO tarihinde ilk ve tekdir hiç negatif oy yok, hiç çekimser oy yok 152 ülke şu metne imza atar; hani İsveç delegesi demişti ya "ne yani" diye. O İsveç delegesi bu imzanın atıldığı gün mikrofona gelir ve aynen şunları söyler;

"Ben ATATÜRK'ü inceledim bütün ülkelerden özür diliyor ilk imzayı ben atıyorum " diyecektir.

İşte o muhteşem belge diyork i;

"ATATÜRK KİMDİR; ATATÜRK ULULARARASI ANLAYIŞ, İŞBİRLİĞİ, BARIŞ YOLUNDA ÇABA GÖSTERMİŞ ÜSTÜN KİŞİ, OLAĞANÜSTÜ DEVRİMLER GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR İNKİLAPÇI, SÖMÜRGECİLİK VE YAYILMACILIĞA KARŞI SAVAŞAN İLK ÖNDER, İNSAN HAKLARINA SAYGILI, DÜNYA BARIŞININ ÖNCÜSÜ, BÜTÜN YAŞAMI BOYUNCA İNSANLAR ARASINDA RENK, DİL, DİN, IRK AYIRIMI GÖSTERMEYEN, EŞİ OLMAYAN DEVLET ADAMI, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURUCUSU"

Var mı böyle bir metin! Bir filozof derki "bir ülke için kıstas aradığınız zaman o ülkenin en büyük liderini gözden geçirin" şu anda kıstas arayan ülkelere sanıyorum bundan daha iyi bir metin gösteremeyiz. İşte bu metin 152 ülke tarafından imzalanmıştır. Eşi olmayan devlet adamı metni. Peki daha sonra ne olmuştur; 151 ülkede hemen hemen bir yıl boyunca her yerde bu metni görebiliriz, soruyorsunuz bana o bir ülke kim? İşte o ülkenin adını vermeye benim dilim maalesef varmıyor.

Hadi gelin Haiti'ye gidelim. Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı ölür. Bir vasiyet bırakmıştır. Haiti'ye b aktım haritada bir kutup kadar uzak ülke. Haiti Cumhurbaşkanı 1996 da öldüğünde vasiyeti açılır. Vasiyetinde mezar taşına yazılması için bir metin bırakmıştır. Haiti Cumhurbaşkanının bugün mezar taşında yazan hitabeyi sizlere okumak istiyorum. Diyorki " Bütün ömrüm boyunca Türkiye'nin lideri Mustafa Kemal ATATÜRK'ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm "

Peki yıllar bir şey değiştirir mi? Hayır. 2000 yılında bizim medyanın kaçırdığı bir bilgi var, ABD Başkanı milenyum mesajını veriyor. Mesajın bir yerinde aynen şunları söyler; " Bugün milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal ATATÜRK'tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir ." 2000 de ABD Başkanına işte bu gerçeği de ifade ettirebilen bir Mustafa Kemal var. Asker Mustafa Kemal'in, Devlet adamı Mustafa Kemal'in çok dışında bir Mustafa Kemal.

2003 de bir şey değişti mi?, 2004? Hayır. 2004 de bir konferans veriyorum birden bir hanımefendi ayağa fırladı. Dediki "Ben Norveçliyim ve şu anda Norveç'te çok sık kullandığımız bir deyim var, bu deyimin anlamını anladım" dedi. Hanımefendi "nedir o deyim" dedim. "Norveççe'de "ATATÜRK gibi düşünmek" deyimi var. Çok sık kullanırız bu deyimi" "nerelerde kullanırsınız" dediğimde "Hani bir problem veririz çöz diye o da tembellik eder çözmez. Deriz ki ona bu problemin mutlaka çözümü var. Birde ATATÜRK gibi düşün ". O gün otelime geldim televizyonu açtım o kadar çok kişiye bir de ATATÜRK gibi düşün dediğimi hatırlıyorumki galiba Norveççe'den çok bizim dilimizin bu deyime fazlasıyla ihtiyacı var diye düşünmeden de edemedim.

Bir İngiliz gazeteci ATATÜRK'le bir röportaj yapar. Röportajını Amerikan Büyük Kütüphanesinden bulup getirttim ve bir yerinde Mustafa Kemal'e şöyle sorar gazeteci; " Milletler Cemiyeti'ne üye olmayı düşünüyor musunuz? " Mustafa Kemal'in cevabı aynen şöyle :

" Şartlarımızı koyarız. Kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Eğer davet gelirse düşünürüz ". Ev et, Milletler Cemiyeti sadece Türkiye'yi davet edebilmek için yasasını değiştirir ve ilk davet edilen ülke olur Mustafa Kemal'in ülkesi, Türkiyesi Milletler Cemiyeti'ne . Sanıyorum ondan feyz alacağımız çok şey var aslında Mustafa Kemal'den. Ama bu arada 2005'de daha yeni iki üç gün önce yabancı gazeteyi okuyorum. Sürmanşet büyük puntolarla şu başlığı atmış "Bu gün Ortadoğu'ya düzinelerle ATATÜRK lazım". dedim yazara ATATÜRK 'ü hiç tanımıyor herhalde. Düzineye hiç gerek yok tek bir tanesi de yeterdi aslında.

Örnek vermeye devam edersem inanın konferans böyle biter. Filipinlerden Çin'e kadar o kadar çok örnek varki. Ama gördük 1925'de 1938'de 1996'da 2000'de 2005'de her ülkeden, her cinsten, her statüden insanın özlemle, sevgiyle, saygıyla aradığı ama bizim olan bir Mustafa Kemal'den bahsediyoruz. Bu gün Türkiye'nin en büyük sorunu nedir? dersem cevap olarak kulağıma gelenler şunlar; ekonomi diyorsunuz işsizlik diyorsunuz. Ama bence Türkiye'nin çok önemli bir problemi var o problemi çözersek Türkiye ekonomiyi de çözer Türkiye işsizliği de çözer.

Evet Türkiye'de lider yetiştirme sorunu var. Lider deyince de nedense hep siyasi lider anlıyoruz ben ondan bahsetmiyorum, benim lider dediğim çok kapsamlı bir kavram. Yoksa içersindeki tek bir terimdir siyasi lider veya sosyal lider. Ama lider dediğim zaman ben asrın lideri dünya liderinden bahsediyorum. İşte böyle liderlere ihtiyacımız var. Ben şimdi soracağım size şu anda karşımda pek çok genç arkadaşım oturuyor. Bunlardan bir tanesinin bir kaç dönem sonrasının Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı yada Başbakanı, Maliye Bakanı yada evinin anne babası olmadığını bana iddia edebilir misiniz?

Belki sizsiniz, ama bilinizki işte bugün sizlerle paylaşacağım konu asrın lideri, dünya lideri yada lider olmanın küçük sırlarını ATATÜRK'le sizinle paylaşacağım.
İlk sırrımız; ATATÜRK tamam arkadaşım ben topraklarınızı kurtardım askeri bir dehayım deyip yerine çekilmemiş hemen asker elbisesini çıkartıp siv il elbisesini giymiş ve inanırmısınız sınırlarını hangi sınırın lideri ise o sınırların içerisinde ne var ise ama ne var ise taşından toprağına hepsinin ama hepsinin sorumluluğunu omuzlarında hissetmiştir de onun için Mustafa Kemal bugün dünya lideridir. Nasıl mı ?

ATATÜRK'ü ağlarken tarih çok ender tespit etmiştir. 25 yıllık araştırmacıyım, 7 tespitim oldu. İlki Çanakkale'de topçu atışımız başladığı sırada döktüğü gözyaşıdır, bir diğeri ise hepimizin bildiği bir hikaye ama ben yine de anlatacağım. O günün Ankarası kurak, çorak bir köy. Çankaya'dan meclise gelirken yol üzerinde sadece ama sadece bir tek iğde ağacı varmış. ATATÜRK o iğde ağacının önünden geçişlerinde arabasını durdururmuş, inermiş ve o iğde ağacına selam verirmiş. "Aman demişler paşam ne yapıyorsunuz böyle?", " Eee o demiş yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin, soluduğum havanın bir neferi. En az diğer neferler kadar bunun da selama hakkı var ". Yani "niye şaşırıyorsunuz?" der gibiymiş. Ve bir gün yanında bulunan arkadaşına "İşte bu benim..." derken bide bakıyor ağaç yok ortada hemen iniyor " Ne yaptınız bu ağaca " diyor. "Paşam" diyorlar "yolu genişletmek için mecburduk kestik o ağacı". " Yahu diyor bitek bana soraydınız bu ağacı kurtaracak bir yolu mutlaka bulurdum " diyor. Daha fazla dayanamıyor, arabasına biniyor, şoförünün ve arkadaşının gözü önünde hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Bir tek iğde ağacı için mi dersiniz? Hayır. Çok zor şartlarda kurtardığı bu topraklarda yetişen bir canlıdır ve lideri olduğu için de bu toprakların da o iğde ağacının da sorumluluğu Mustafa Kemal'in omuzlarındadırda onun için.

Galiba şimdi anlatacağım inanılmaz projeyi de o gün düşünmeye başladı.

Hani "Bir daha böyle bir şeyle karşılaşabilirsem nasıl müdahale edebilirim" diye. Çok değil doğa katliamı, en kolay yaptığımız katliam.

Yıl 1930 ATATÜRK Yalova köşküne doğru çıkmakta. Bir de bakar bir bahçıvan koca bir çınar ağacını kesmek üzeredir. " Yahu " der " sen hayatında hiç böyle bir ağaç yetişdirdinmiki? Kesmeye muktedir görüyorsun kendini ve niye ?" der. Bahçıvan derki; " Paşam çınar ağacının kökleri köşkün temelini kaldırdı, yaprakları da köşkün pencerelerine müdahale ediyor. Ya köşkü kaybedeceğiz ya ağacı keseceğiz. Onun için de kusura bakmayın ama biz ağacı kesiyoruz ". Bir an düşünür; " Hayır gerekirse köşkü ağaçtan uzaklaştırırız " der. Derlerki bu gün Mustafa Kemal bir hoş. Ne demek köşkü tutupta ağaçtan uzaklaştırmak? Ama inanırmısınız mühendis değil, mimar değil, ziraatçı değil ama ne yapar biliyormusunuz? İstanbul'daki köprü altındaki tramvay raylarını Yalova'ya taşıtır. Köşkü hiç yıkmadan olduğu gibi tutarak kendisi de kazma kürek temelini kazar ve köşkün altına tramvay raylarını döşeyerek köşkü ağaçtan 4 metre 80 santim kenara çekerek hala Cumhuriyetimiz gibi ayakta durmakta olan çınar ağacının kurtuluşunu temin eder.


Yıl 1930. Dünya çevre lafını ne zaman etmeye başladı? 1980 den sonra. 1980 den önce, 1930 yılında dünyaya somut bir çevr e dersi vermektedir Mustafa Kemal aslında. Ama, biraz acı parantezlerim olacak bu konferansımda. İlk acı parantezimi ATATÜRK kimdir belgesiyle açmıştım, ikinci acı parantezim burada olacak. Hadi gelin 5 Mart 1996 ya gidelim yani günümüze yakın bir gün. "ATATÜRK ve Türk kadını" konulu tiyatrolu konferansımı 25 gençle sunuyorum. 25 gençle birlikte prova yaptık, yorulduk, oturduk, televizyonu açtık. ikinci haber olarak 6 dakika müddetle ve 5 kere görüntü zumlanmak üzere önemli bir haber verildi televizyonda.

Haberi aynen aktarıyorum, diyordi ki "Amerika da eski bir ünlü bir müzikhal hiç yıkılmadan dünyada ilk kez uygulanan bir yöntemle raylar üzerinde iki metre kenara çekilerek yerine yeni bir binanın yapıldığı" haberiydi. Dünyada ilk kez lafı da beş kere edildi. gençlerden biri kalktı bana ne dedi biliyor musunuz? "Ya öğretmenim biz tarihe pek bir daldık. Bakın el alem neler yapıyor? Teknik, medeniyet biraz da onlara baksak" diyince arşivimde 1930'da ATATÜRK'ün bu işi yaparken çekilmiş resimleri, raylar üzerindeki çekilen resimleri gösterdim kendilerine ve dedim ki "şu anda ne söyleyeceksiniz bana?". Bir genç kalktı ne dedi biliyor musunuz? "Ya öğretmenim suç bizde mi? Biz bu konuyu ilk defa sizden duyuyoruz, sizden görüyoruz bu resimleri". Ama o haberi bugün milyonlarca Türk genci izledi ve oturdular 25 genç, bu haberi veren televizyona bir faks çektiler. Faksta aynen şu yazıyordu "İkinci haber olarak 6 dakika müddetle ama beş kez şu resimleri göstermek suretiyle bu arada da mutlak suretle mesajı iletin dediler "Bu gün 1996, Amerika çekiyor raylar üzerinde iki metre, yerine yeni bir bina yapıyor, 1930 ATATÜRK çekiyor 4 metre 80 santim, bir ağaç kurtarmak için" bu mesajı da çok iyi verin dediler. Yıl 1996 idi. Yıl 2005 hiçbir televizyonda izlediniz mi? İzlemediniz.


Ya hocam siz bize bir tek çınar ağacı ve iğde ağacı anlattınız bunlar ATATÜRK'ün hayatında tek tek örnekler olabilir. Hadi gelin Söğütözü'ne gidelim, hani şu Ankara yakınlarındaki, o zaman için 80 tane söğüt ağacının olduğu yere. Söğütözüne ATATÜRK hep dinlenmek için gelirmiş. Bir geldiğinde galiba düşündüğünü sesli olarak aktarmış; " Ah ! burda bi kulübem olsaydı keşke ". " Ya paşam istediğin bir kulübe olsun hemen yaparız şuraya " demişler. " Buradaki ağaçlara ne olacak peki ". " Paşam burdakiler söğüt ağacı; gönülsüz ağaçtır. Sökeriz başka bir yere dikeriz, mutlaka tutar " demişler. Bir an durur, " Bir tek şartla kabul ederim " der. " Burda yetecek kadar söğüt ağacını kendi ellerimle sökeceğim, kendi ellerimle dikeceğim, önce tuttuklarını göreceğim, sonra kulübe yapımına izin vereceğim ". Yani bugün betonu yeşile tercih eden zihniyete bence en güzel örnek teşkil eder bu.

Ne yapar biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK makamını Çankaya'dan Söğütözü'ne taşıtır hasırlar üzerine. Kabullerini orda yapar, imzalarını orda atar, çadırda kalır ama söğüt ağacını söker, kendi elleriyle diker, tuttuklarını görür, ondan sonr a bugün çok küçücük ama verdiği mesaj olağanüstü büyük olan bu Söğütözü'ndeki küçük ATATÜRK kulübesinin yapılmasına izin verir.

25 yıllık araştırmacıyım. Benim elimde 130 belge var bizzat çevre hareketine bedenen katıldığına dair. Sade bende 130 belge, kim bilir kaç belge var. Keşke diyorum, keşke bu belgeler, bazı günler bizi okullar da bu kulübeye götürüpte burada anlatılsaydı. sanıyorum bugün betonu yeşile tercih eden hiçbir belediye başkanı yetişmezdi.

İşte bu anlamda sahneye şimdi Tahsin ÇOŞKAN'u davet edelim. Tahsin COŞKAN o zamanın genç bir ziraat mühendisi. " Gel Tahsin seni bir yere götüreceğim fikrini almak istiyorum " diyor. Giderler, gösterdiği yere bakar Tahsin Bey. Bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin olduğu berbat bir arazidir. " Ya paşam hayrola" der. Atatürk, " Buraya bütün masrafı cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum " der. " Ya paşam buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir ya da zamanınızı, neden bu kadar mümbit topr aklar varken gelip de burayı tercih ettiniz? " der.

ATATÜRK'ün cevabı ATATÜRK'çedir. Derki " Ben en zor olanı yapayımda siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız. " Ne bilsin ki en kolayları bile çabuk yıkabildiğimizi ama, bu aradaTahsin ÇOŞKAN " Paşam burda hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın " der. Ama dinleyen kim. Derki " Tahsin buraya ziraatçileri getir ve incele bana resmi bir yazı getir burasıyla ilgili ". Biraz sonra Tahsin COŞKAN çok mutlu, kendi dediği çıktı, üzerinde " Burada hiçbirşey yetişmez "yazılı, altında da ziraatçilerin imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemal'in önüne koyar. ATATÜRK biraz mütebbessim okur bu yazıyı. Kaleme alır, bu kağıdın yanına aynen şunları yazar "BURASI VATAN TOPRAĞIDIR, KADERİNE TERK EDEMEYİZ". Etmez de.

Aynı Sakarya savunması gibi akasya savunmasını ele alır, çam ve köknarı oraya 30 Ağustos olarak tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir gün, lütfen hiç unutmayın, tarihte atladık bu günü, 25 Mayıs 1933. Ne yapar biliyor musunuz? Hani 5 Haziranlarda kutladığımız bir gün var, çevre günü değil mi? Çevre günü ne zaman kutlanmaya başladı? 1980 den sonra. Peki 25 Mayıs 1933, ATATÜRK ne yaptı? İlk Çevre günü kutlamasını yaptı. Hem de bugün okullara soruyorum diyosunuz ki ne yaptınız diye "ya ağaç diktik diyorsunuz ya çöp topladık" öyle falan değil. Bütün Ankara halkını bedava trenlerle buraya getirtiyor, ağaçlar boy vermişler, altında dinlenmektedirler, havuz yapılmıştır, çocuklar yüzmektedirler. Hatta bütün masrafı cebinden ödemiştir ama karı da almamıştır, buraya bir fabrika yaptır mıştır, süt ürünleri üretilmektedir, herkes yamektedir. Herkes çok mutlu ama en mutlusu Mustafa Kemal ATATÜRK.
Nebizade diye bir arkadaşı var, Nebizade'nin kafa çok karışık. " Yahu paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç yetişeceğine inanmadı. Peki sen nasıl anladın burda orman olacağını? " der. " Gel Nebizade gel, şimdi anlatayım sana. Hani Tahsin ÇOŞKAN'ın burda birşey yetişmez dediği günün akşamı tebdili kıyafetle Çankaya'dan kaçtım, burdaki köylülere geldim. Köylüler beni tanımadılar. Köylülere, ağalar dedim burda ağaç yetişip yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz dedim. "Al dediler", bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek. "Kaz orayı iki gün sonra gel biz sana ne olacağını söyleriz" dediler. Ah o iki gün Çankaya'da nasıl geçti bir Allah bilir bir de ben. İki gün sonra gittim testiyi çıkardım, testinin içinde su bitmişti, köylülere uzattım. Dediler ki bana "ağa testide su kalmamış, toprak su emiyor, bakma bunun üstünün kurak olduğu na, biraz uğraş burda ne ekersen biçersin". Ve hani Tahsin COŞKAN'ın o raporu bana getirdiği gün ben çoktan projeye başlamış epey de ilerlemiştim " diyecektir.


Dünya lideri olmak öyle kolay değil biliyor musunuz. Hani ATATÜRK'e kimdi en çok karşı çıkan, evet Tahsin COŞKAN'dı. Onu da ATATÜRK buraya müdür tayin eder. Evet lider olmak hakikaten kolay iş değil. Bu arada biz bu 130 belgeye hiç çalışmamışız. Çalışmadığımızın en acı örneğini Türkiye yaşadı zaten. Neydi o örnek "17 Ağustos depremi". Evet deprem bir kaderdir ama kader olmanın ötesinde dolgu alan çöktü, dolgu binalar çöktü. Oysa 1930'dan beri bize "lütfen tabiatla oynamayın, tek bir ağaçla bile oynamayın" diye bize örnek olan bir liderimiz varken yaşadık bu acıyı.


Bizler iyi değerlendirmemişiz onun çevre hareketini ama bakın dünya ne güzel değerlendirmiş hareketini. Ben size bu bilgileri vermek için 1919 başladım ve bugüne kadar çıkan bütün gazete ve dergileri tarıyorum. Taramam sırasında 28 Temmuz 1933 günün Cumhuriyet gazetesinde bir haber okudum. İnanılmaz bir haberdi. Hani bir çiçek alıyoruz, kırmızı renkte, hediye götürüyoruz ve adına da "ATATÜRK Çiçeği" diyoruz. O ATATÜRK çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk ama bakın gazeteyi aynen okuyorum.

Gazete haberi şu "Chicago özel, geçenlerde Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın laboratuarlarında muhtelif ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni bir çiçek elde edilmiştir Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken yanında duran ama Tarsus Kolejinde ATATÜRK'le tanışmış, ondaki tabiat bilgi ve ilgisine hayran olan bir diğer profesör bu çiçeğe ATATÜRK isminin verilmesini önermiştir. Ve bu öneri dünya nebatat dairesine iletilmiş ve ATATÜRK'ün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda oy birliğiyle kabul edilmiştir". Yani dünyadaki her ülkede bu çiçek Gazi ATATÜRK adıyla üretiliyor ve satılıyor.


Peki başka bir lider varmı diye araştırdım bir çiçeğe adını veren, başka hiçbir lider yok. Çünkü tabiatıyla bu kadar bütünleşebilen bir lideri dünya tarihi yazmamıştır. Diyorki Mustafa Kemal "çevre hareketi dışında eğer lider olacaksanız eğer lider olmaya kalkıştıysanız ki içinizde öğrenci arkadaşlar var mutlaka sınıf başkanları vardır eğer sınıf başkanı olacaksan bu bi liderliktir sınırın nedir? sınıftır sınıfın içerisindeki tek bir tebeşir tanesi tek bir sıra tek arkadaşının problemiyle ilgilenemeyeceksen o liderliği kabul etmeyeceksin demektedir Mustafa Kemal.


Peki ikinci sırrımız ne? İkinci Sırrımız; dünya tarihi sadece bir sıfatı Mustafa Kemal'e vermiştir. Başka dünyada hiçbir liderin alamadığı bir sıfattır bu hangi sıfat mı? Ne dersiniz? Evet Başöğretmen diyen var aranızda, hoşgörülü evet biliyorum hepsi gönlünüzden geçen sıfatları ATATÜRK'ün ama soruyorum sizlere bir insan doğumundan ölümüne kadar ya bir askerdir, ya bir devlet adamıdır ya çevrecidir ya tiyatrocudur ya sanatçıdır ya arkeologdur bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen dünyadaki tek lider Mustafa Kemal ATA TÜRK olduğu için dünyada " kültür antropoloğu " sıfatı verilebilen tek lider Mustafa Kemal'dir.


" Kültür Antropoloğu " nedir ne değildir uzun uzun başınızı ağrıtmayacağım. Hadi gelin 5 Mayıs 1935, Ahlatlıbel'e gidelim. Ahlatlıbel Ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer biliyorsunuz. Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren Mustafa Kemal, müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal. Ama bugünkülerde olduğu gibi açın, kazın, imza; öyle değil. Nasıl yetişmiş inanın, 25 yıllık araştırmacıyım hiç anlamadım.

Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor iki kere gidiyor, Konya'da Asar kazıları başlıyor başında, birde bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında, toprak alıyor, ölçüyor, biçiyor. "Ya ne yapıyor Mustafa Kemal" diyorlar. Çankaya'ya gidiyor, Çankaya'da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak için alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor bir heyecan bir telaş. Üç gün sonra " gelin diyor Ahlatlıbel'e gidiyoruz ". Hemen geliyor diyorki " arkeologlar toplanın ". Biliyorsunuz başlarında en büyük arkeoloğumuz Zübeyir KOŞAR var. Bu Zübeyir KOŞAR'ın bir e bir anısıdır. Toplanıyor ve diyorki Mustafa Kemal heyecanla; " kazdığınız yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir ". Yabancı arkeologlar "el insaf paşam, anladık iyi askersin iyi devlet adamısın ama yani bu işte bizim işimiz niye karışıyorsun" der gibi aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük yerden. Başlıyorlar Mustafa Kemal'in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu? Bütün bulgular ordan çıkacaktır. İnat uğruna, kendi ceplerinden öder ve kendi dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlamıycaklardır.


Bunun üç gün sonrası, ATATÜRK Galip ARCAN'ın yazdığı "Sırat Köprüsü" adlı piyese davetlidir. Davetiyede böyle yazar piyesin başında mutludur biraz sonra sinirlenmeye başlar bir müddet sonra bitince " bana Galip ARCAN'ı çağarın! " der. Galip ARCAN gelince " bu piyesi siz mi yazdınız? "der. " Evet paşam ben yazdım ". " Hayır, bu bir Bolunun Flor Doranj adlı boldvilin'in aynen çevirisi neden bunu belirtmediniz hakkınızda soruşturma açtırıyorum " diyecektir. Buna benzer pek çok anıyı da okuyunca ne dedim biliyormusunuz. Samimi konuşacağım inanın sizlerle. Dedim ki " a be Atam boldvilin' e varıncaya kadar ne zaman okursun? ne zaman kafanda tutarsın ". Ve o sırada ne yaptım biliyor musunuz? Yirmi yıllık araştırmacıydım, ATATÜRK'le iddiaya girmek gibi, dedim "senin başında durmadığın ilerletmeye çalışmadığın bir alan bulmak benim boynumun borcu olsun".

O sırada da "Sanat ve ATATÜRK" adlı araştırmamı yapıyorum baktım resimde Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin etkisini kaldırıyor ama karşıma yedinci sanat dalı geldi. Ne? Sinema. dedim "herhalde burda iddiayı kazandım". Hey hat, baş yönetmen Cezmi AR, başrolde Mustafa Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal'e tabi Cumhurbaşkanı ya diyemiyor şöyle dur böyle dur diye diğer oyunculara şiddetle bağırıyor. Atatürk " Gel Cezmi gel, burda başkomutan sens in. ben bu işi bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı şiddet ve hiddetle bağıracaksın " der. Cezmi AR hayatının son günlerinde "ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla çalışmadım" diyecektir.


Yıl 1937, Münir Hayri EGELİYLE odalarına çekilirler. Çankaya' da ne mi yaparlar? ATATÜRK bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur; "Ben bir İnkilap Çocuğuyum" dur adı. Kendi yazdığı film senaryosunu Münir Hayri EGELİ çekecektir, ATATÜRK oynayacaktır. Ama yıl 1937 dir, ömrü vefa etmemiştir. Derim ki haydi filmciler bulun bu senaryoyu filme çekin pokemondan çok daha faydalı olacağına ben kesin gözüyle bakıyorum.

Bu arada ATATÜRK'ün her şeyi iyide ben iddiadan vazgeçtim, tamam dedim. Kesinlikle iddia falan yok artık, iddiayı Mustafa Kemal kazandı ama merak ediyorum nasıl yaptı diye. Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider eleştirmeninin sözü geldi elime. Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen diyorki ATATÜRK için "Liderler içerisinde eleştiri acizliği yaşadığı m tek lider Mustafa Kemal'dir. Çünkü bütün Rönesans, bütün reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış, bir çağa sıran etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir en büyük radikal Mustafa Kemal'dir" bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük lider eleştirmeni diyor.

Peki, tamam laf iyide diyorsunuzki laflar karın doyurmuyor, Esas sır nerde çok merak ediyorum. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara'daki caddelerin ne kadar mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, E on yılda bunların hepsi peki nasıl? Ben esas sırrı nerde buldum biliyor musunuz? Onun bir sözünde. Ama bu bence, ve dedimki bu sözü okuyunca keşke şu karga kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine şu sözünü yerleştirselerdi herhalde Türkiye çok farklı biyerde olurdu şu anda. ATATÜRK diyor ki" Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım ". Esas sır bence burada. Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35 yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında dünyada pek çok reformist var ama hiç biri dile dokunabilmeyi cesaret edememiştir; dile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal'dir. İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak tarihimize geçecektir Mustafa Kemal.

Okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz? Bildiğimiz gibi bir okuma değil. Sizi 1914 Anafartalar'a götürüyorum. Anafartalar'da savaşın bir dinlenme yerinde çadırınıza gelirsiniz postalları çıkarır rahatça dinlenmek istersiniz. Öyle bir şey yok. Macar Türkoloğu Nemetin, Fransız Türkoloğu Devinin Türkoloji albümleri duruyormuş. Açıyor onları okuyor Mustafa Kemal. Diyorlarki "niye bunları okuma gereği duyuyorsun" verdiği cevaba bakın. o nlara diyor ki " Savaştan sonra bu dilin değişme ihtiyacı var onu tespite çalışıyorum ". Yıl 1914, gelelim 1916'ya. Bitlis cephesi komutanı Mustafa Kemal Bitlis cephesinde çökmekte olan bir cepheyi kurtarıyor ve çadırına geliyor, yaveri İzzettin ÇALIŞLAR'ı çağırıyor ve eline bir not veriyor. Notta ne yazıyor biliyor musunuz? " Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınına serbestisini vermek, onu erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılmak ". Yıl 1916, Türk kadının değil adı, değil kimliği, hiçbir şeysi yok. Sokağa çıkma hakkı olmayan bir Türk kadını. Peki sizce tam savaşın en hararetli zamanında neden Türk kadını geldi Mustafa Kemal'in aklına. Ha, Kurtuluş Savaşında gördüğümüz kadın manzarası, değil ATATÜRK'ü, dünyayı şaşırtan bir manzaradır. Ülkelerin savaşları olmuştur ama topyekün savaş örneği ilk defa Kurtuluş Savaşında görülmektedir.

Atatürk bu savaşta Ayşe Hatunu tanımıştır Ayşe Hatunu hepimiz tanıyoruz. Bilmeyen var mı içinizde? Onun yapabildiğini acaba hangi ülkenin k adını yapabilir? yada zamanımızda hangi kadın yapabilir? Benim bir kızım bir oğlum var inanın bu kadar araştırmacıyım düşünüyorum. Biliyorsunuz sekiz aylık kızı kucağında omuzunda mermi ve cepheye cephane götürüyor. Sekiz aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor. Ve bu sırada ölmesi falan problem değil Hatunun, ama düşman eğer onları fark ederse çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek, bütün düşüncesi o Ayşe Hatun'un. Ve bu arada çocuğunu göğsüne yaslar, düşman biraz geç gider, indirdiği zaman kendi elleriyle çocuğunu şehit ettiğini görecektir Ayşe Hatun yada diğer adıyla Tayyibe Hatun. Peki ne yapar? çocuğunu koyar üzerini bayrakla örter ve aynen şunları söylemiştir. Kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu. " Sen yüzlerce binlerce yıl sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldun " (yani şurada oturan bizler için şehit olan) " bu benim içinde senin içinde bir şereftir. Yeterki vatan sağolsun " diyor, omuzuna alıyor cephanesini ve yola koyuluyor. Hanımefendiler içinizde anne olanlar var. Lütfen bir an için düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz, gözünün içine bakıyoruz, tercih yapın sizden sonraki kuşak mı? çocuğunuz mu? İşte bu Ayşe yada diğer adıyla Tayyibe Hatunu tanıdı Mustafa Kemal.

Kurtuluş Savaşında Kütahya sırtları, eksi 30, eksi 40. Ve 75-80 yaşlarında bir nine. Gerisini gelin kafile komutanı Mustafa Necati'den dinleyelim. Mustafa Necati neyi görür? Bütün yorgan battaniye ne varsa cephanenin üstüne örtmüş kendisi pazen elbiseyle. Aynen şunları söyler " nine kar sepeliyor hava çok soğuk bari şu yorganı alsan sırtına " dediğinde aldığı cevap "dokunma ona, o millet malıdır, nem kapmasın. Ben bir ölürüm ama onunla binler doğacak binler. hayır oğlum hayır hiç üşümüyorum, soğuğu hiç duymuyorumki. Düşman bu topraklara girdi gireli benim içim yanıyor içim a oğul" diyen bir nineyi tanıdı Mustafa Kemal.


Albay Hulusi ATAĞ'ın kafilesinde olan genç bir kadınımız hastadır ve cephane taşırken yere d üşmüştür, ölmek üzeredir. Hulusi ATAK sorar " bacım bana adını söyle seni tarihe yazdıracağım " dediğinde aldığı cevap " adımı ne yapacaksın a oğul yaz benim adım Anadolu " cevabındaki adımın ne önemi var önemli olan ülkemin adı ve gururu düşünüşü keşke, keşke uygarlık savaşımızda aynı şiddetiyle sürebilseydi bugün. Üzerinde ATATÜRK yazılı kapsülü inanın, inanın hiç mübalağa etmiyorum ilk uzaya fırlatan ülke mutlaka ama mutlaka biz olurduk.


Evet bu savaşta ATATÜRK dünyaya tek geçen Zekiye Hanımı tanıdı. Zekiye Hanım ne yaptı biliyor musunuz? Dünyaya ilk ve tek geçen kadınımızdır. 10 Aralık 1919 öğretmen okulu bahçesine 3000 kadını toplamış, dedim herhalde sıfırları fazla okuyorum. Hayır 3000 kadın, yapımcısı, dinleyicisi, konuşmacısı. Kadın olan dünyada ilk mitingdir bu, onun için dünyaya ilk geçmiştir. Peki Zekiye Hanım nasıl toplamıştır, cep telefonu yok faks yok, hiçbir araç yok. Hadi bunlar oldu farz edelim. Kadının sokağa çıkma hakkı yokken 3000 kadın nasıl organize oldu dersiniz? Evet bunu incelediğimde inanılmaz bir hem hayranlık hem de üzüntü duydum neden biliyor musunuz?


cep telefonunuz var, faksımız var. Pek çok kulübün, pek çok derneğin davetlisi olarak gidiyorum. Hanımlar 50 kişi geldimi aman diyorlar bu gün çok kalabalığız. 3000 kadından bahsediyorum ama projesinin adını da söylemek istiyorum Zekiye Hanımın "MUTFAK PROJESİ", inanılmaz bir proje. Daha sonra bir yerde tekrar geçecek bu proje.


ATATÜRK Zekiye Hanımı, Nakiye Hanımı tanıdı bu savaşta. ATATÜRK Melek REŞİT'i tanıdı, Atatürtk Şuküfe Nihal'i tanıdı ve ATATÜRK ekmek pişirerek askere götüren ama bu düşmanlar tarafından tespit edilip askerimizin yerini öğrenmek için çok işkence gören ama söylemediği için ekmek pişirdiği fırına atılarak yakılan Nazife Kadını tanıdı bu savaşta. Bu savaşta ATATÜRK Taccülcalala hanımı tanıdı ATATÜRK üsteğmenlerimizi, binbaşı hanımlarımızı tanıdı, bu savaşta Tuğgeneral rütbesi verilmesi öngörülen 8 yaşındaki, evet yanlış duymadınız 8 yaş ındaki Nezahat kızımızı tanıdı. İşte Nezahat kızımızın yanında şehit olan bir erimizin cebinden çıkan bir mektubunda annesine şöyle yazmış "anne Nezahatle babasının arasındaki konuşmayı duyaydın benim burada niye olduğumu anlardın" demiş ve bu arada şöyle yazmış" biz Mehmetçik Nezahat'e Türklerin Jan Darkı diyoruz" demiş. Bu bana acı geldi. Ben Jan Darkı ortaokuldan beri tanıyordum ama Nezahat'i ancak bu araştırmam da tanıdım. Bunun acısını da o mektupla birlikte yaşamış oldum. Bu kadınlarımızı ben ATATÜRK ve Türk Kadını konulu konferansımda anlattığım için burada sadece adlarını anmadan geçemeyeceğimi gördüm.


Bu arada ATATÜRK okumuşta yazmaya da vakit bulabilmiş. Evet bizler için bir geometri kitabı yazmış. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin isim babası bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa Kemal'dir. İyiki de yazmış eşkenar üçgen demek için "müselleseyi bilmemne bilmemne..." demek gerekir. İnanın bu kadar şeyi aklımda tutuyorum, bir onu tutamadım. İy iki yazmışsın dedim. Bu arada ATATÜRK her sektöre el attı dedim ya, basın sektörüne de el atıyor ve bir gazete çıkarıyor. Adı "Mimber", 52 sayı çıkmış gazetesi, ve bu gazeteleri okuduğum zaman bu Mustafa Kemal'in gazetesi dedim. "Sansür" kelimesi ilk defa bu gazetede yer almıştır. Bu arada keşke bütün Türk gençlerimiz bu gazeteleri okuyabilseydi diye düşünmeden de edemedim. Çok moral bulurlardı çünkü.


Bu arada çok güzel şiirler yazmış. İlk şiiri 1908 Şanlı Ordu dergisinde yayınlanmış. Keşke vaktimiz olsa da şiirlerinden de aktarabilseydim. Bu arada nutku yazmış, tiyatro eserleri yazmış, sinema senaryoları yazmış, yazmış yazmış. Peki okumuş yazmışta sadece gününün problemlerine mi çare bulmuş Mustafa Kemal? Sadece gününü mü kurtarmış acaba? Hadi gelin esas önemli olan da bu, buna bir bakalım mı ne dersiniz?


İşte günümüzde 25 yıllık araştırmacılığım sonunda size bir itirafta bulunmak istiyorum, diyorumki ATATÜRK inanın, bugün sanıyorum 7 Şubat 2005, bu günü çok net görmüş, hadi görmekle kalsa iyi, birde bu gün kullanacağımız kadar güncel geçerli ve çözümsel önerileri de yazarak bırakmış bir lider. Söyleyin bana hangi ülkede var böyle bir lider. Diyeceksiniz ki lafı bırak bize somut örnek göster. İşte ilk örneğimiz; dedinizki demin Türkiye'deki sorunları sorduğumda size, dediniz ki önemli olan sorunların bir tanesi de ekonomik sorun. Peki Amerika'nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr.Jhons bize şunu öneriyor, diyorki "ekonomiyle savaşta bir tek ATATÜRK'ü örnek alsın yeter Türkiye".

ATATÜRK'ün ekonomi ile de ilgili ne görüşleri var acaba, ve bunun üzerine oturdum, Maliye arşivine indim, Maliye arşivini incelememde ATATÜRK'ün ekonomide en önem verdiği şey ne biliyor musunuz? Türk parasının değerini korumak. Peki, 1919'a baktım Türk parası Sterlin karşısında, o zaman dolar yok, Sterlin karşısında 605 kuruş. Ha bir savaş yapıldı, ülke yıkıldı tekrar yapıldı. Peki 1938'de kaç kuruş biliyor musunuz? 19 sene sonra inanılmaz bir şey, 616 kuruş. Buna gerçekten inanmaya imkan yok. Peki dedimki herhalde yanlış okudum banknot artış hacmine baktım, banknot artış hacmi 1919 dan 1938 son dört ayına kadar, son dört ayı ilgilenemiyor sağlığından dolayı, son dört ayına kadar 19 sene sadece %8, bu çok büyük bir başarı. Peki son dört ayda ne oldu diye baktım, gülüyorsunuz tahmin ettiniz mi? %15. 19 senede %8. Bari ölümünü bekleseymişiz, ama işte problem bir takım yerlerde sanıyorum.
Bu arada bir arşiv belgesi daha aktarmak istiyorum size. 5 Aralık 1927 tarih. 5 Aralık 1927'de bir Türk Lirası v erdiğimiz zaman 2 dolar alabiliyormuşuz karşılığında. Eğer bizim nesil vazifemizi yapaydık size karşı, bugün 20 milyon liralık banknotu götürecektiniz, karşılığında 40 milyon dolar alacaktınız bizim nesil vazifesini yapaydı. Ama diyorumki lütfen gençler lütfen, ilerde maliye bakanı olabilirsiniz, ilerde başbakan olabilirsiniz, ilerde aile kurabilirsiniz oda bir ekonomik sektördür ve ekonomiye yön vereceksiniz. Bizim yaptığımız, size çektirdiğimiz sıkıntıları çekmemeniz için lütfen ekonomik görüşleriyle ATATÜRK'ü mutlaka incelemenizi tavsiye ediyorum.


Bu arada biliyorsunuz 1929 da çok büyük ama çok büyük bir şey var. Ekonomik kriz var. Bütün dünyayı sarsmış ekonomik kriz. Peki soruyorum size sarsılmayan bir ülke söyleyin. Türkiye tabiki. Peki 1929'da bütün dünya buhran yaşıyor en gelişmiş ülkeler bile. Hadi etkilenmedin de, rakamlara bakın kişi başına düşen milli gelir %51,2 artıyor. Eksilmeye alışmışız da artma kelimesi garip geliyor bize. Enflasyon ne kadar? Eksi 1.2, b unlar resmi rakamlar.


Peki ikinci örnek, günümüze örnek;1996 İngiltere'de bir seçim yapılır. Meclisteki kadın millet vekili sayısı seçimden önce 13, seçimden sonra birden 123 olur. Hiii derler kim yaptı bu başarıyı, Lezli Abdela diye bir hanımefendi. Lezli Abdela' yı tüm ülkeler çağırır, "ya bize de öğret metodunu da bizde kadını fazla sokalım meclise" derler. Lezli Abdela' yı Türkiye de çağırır. Şileye gelir, dolar alır anlatmak için. Ve işte sözlerinin özeti "ingiliz kadını bu başarıyı ATATÜRK'e danıştı". Yani ben Türkiye ye terciye tere satmaya geldim. Peki Lezli Abdela'nın uyguladığı projenin adını biliyor musunuz? "Mutfak Projesi" peki şöyle yazıyor şurada; "1919 dan beri biz Türk kadını ve ATATÜRK'ün peşindeyiz merak ediyorum iki kadın milletvekilinizde benim peşimde niye acaba" diye de ironi yapmış burada. Bu arada eğer biz bu metodu uygulasaymışız Türkiye'de sanıyorum Türk erkekleri şu anda meclise nasıl girebiliriz diye arayış içinde olacaktı, hiç şüphe yok buna .


Peki bu arada dünyaya o kadar çok ilk hediye etmişizki bunlardan bir tanesi de üniformalı ve rütbeli kadın asker ilk defa bizim ordumuzda, bizden dünya orduları örnek alıyor. Kurtuluş Savaşında rütbe alan kadın askerlerimiz; Binbaşı Ayşe ALTUNTAÇ, Üsteğmen Emine VARDARLI, Üsteğmen Fatma ŞİMŞEK. Ama dünya tarihine tek geçen bir üsteğmenimiz var; 700 erkek 43 kadından oluşan bir müfrezenin reiseliğine bizzat ATATÜRK tarafından atanmış, Üsteğmen Kara Fatma. Evet dünyadaki ilk müfreze reisesi kadın ünvanını taşır Kara Fatma. Ben geçenlerde Erzurum'a davetliyim, Erzurum Üniversitesi rektörümüz davet etti uçakla gittim. İndim uçaktan "off ayağım belim melim" dedim, bir an aklıma geldi, biliyorsunuz Kara Fatma Erzurumlu; Erzurum'u 13 kadınla müdafaa ediyor, atına atlıyor Bursa'ya kadar geliyor, Bursa'nın Kurtuluşuna da tanık oluyor. Ben uçakla zor gittiğim yere, önümde yemeğim, arkamda suyum, sıcacık, ama bu kadının yaptığı! Ha o zaman sanıyorum şu andaki Türk kadını asla ve asla yoruldum demeye hakkı yok, eğer Kara Fatmaları eğer Şerife bacıları tanısaydı.


Evet anlıyorum bu hanımlarımızı tanımadan önce bir şey yaptım zannediyordum. Şu anda hiçbir şey yapmadığıma kaniyim. Bu arada Kara Fatma'nın savaşta yaptıklarını, dedim ya Bursa'ya kadar gelmiş, üç oğlunu şehit vermiş, kızının parmakları İzmit muharebesinde kesilmiş, sadece savaşı anlatmak için bir konferans gerekir Kara Fatma'nın. Ama Tamim gazetesini okuyorum, Tamim gazetesini okurken Kara Fatma'yla yapılmış bir röportajı okudum, inanılmazdı. Gazeteci soruyor diyorki; "çok fakirsin çok çok ihtiyacın var paraya neden üsteğmenlik maaşı sana bağlanan maaşı kızılaya bağışladın" diyor. Verdiği cevap tarihi bir cevap aynen şöyle:


" Ben Kurtuluş Savaşında yaptıklarımı bir menfaat ve çıkar karşılığında yapmadığıma inandığım için en son vatani vazifem olarak maşımı Kızılay'a bağışlıyorum " diyecektir. Bu bana neyi hatırlattı biliyor musunuz? ATATÜRK'e bir gazeteci sorar; "neden mal ve mülkün üzü milletinize bağışladınız" diye. ATATÜRK'ün verdiği cevabı aynen aktarıyorum:

" Mal ve mülk bana ağırlık yapıyor, onları asıl sahibi olan milletime bağışlamaktan ferahlık duyuyorum. Zenginlikten ne çıkar asıl zenginlik insanın manevi şahsiyetinde olmalıdır ." diye cevaplayacaktır. Ne güzel değil mi en son kademeden en tabana kadar, kadınından erkeğine kadar hepsi aynı söylemde ama alışmadığımız gibi aynı eylemdeler ne diyelim sağ olsunlar, varolsunlar.
Dileyelim sizin nesle, genç nesle, hortumcular soyguncular değil, Kara Fatmalar, Mustafa Kemaller örnek olsunlar. Tabi Kara Fatma'nın örnek olabilmesi içinde bir okuma kitabımızda hiç olmazsa bir okuma parçası olarak Kara Fatma'nın olması lazım ki örnek alabilesiniz.

Bu arada ATATÜRK'ün şu sözü çok hoşuma gider diyorki; "Geçmişi ne kadar çok unutursak geleceği korumak o kadar zor olur." Biz Kara Fatmaları mutlaka hatırlamalıyız sanıyorum.


Bu arada bir kadınımızı daha vermek istiyorum, Melek Hanım. Haçin katliamı nı hepiniz hatırlıyorsunuz, 535 Türk hunharca katledilmiştir. Hepsi öldüğüne göre nerden biliyorsun hunharca katledildiğini? Şair Melek hanım diye anılırmış Haçin'de. Şahadetinden sonra kolunun altından bir bohça çıkıyor, bohçayı açıyorlar, 18 kıtalık bir destan yazmış. O anda gördüklerini kaleme almış. Mektupçu Hüseyin nasıl vahşetle öldürüldü, komşu kızı Hatice nasıl vahşetle öldürüldü hepsini kaleme aldığı bir destan. Başına ne demiş biliyormusunuz "inşallah okuna". Ben 45 yaşımda bunu okuyabildim en sonuna da "bizden sonrakiler neler çektiğimizi bileler diye yazıyorum" demiş son iki kıt'ayı sizlere okuyorum

Meydan kazanı kurdular
Tüm bebeklerimizi kaynattılar
Gün görmedik anaları
Süngü ile oynattılar
Kundakları verdiler
Kanlı kundak yu dediler
Bebelerimizi kaynattılar kaynattılar
Kuzu eti diye hepimize zorla yedirdiler

Evet biz burada kolay bulunmuyoruz, bu koltuklarda kolay oturmuyoruz. Evet bakıyorum çok buruldunuz, çok üzüldünüz ama liderlik dedik biraz da gülümseyelim mi?

Lider dedik, ATATÜRK'ün resimlerine bakıyorum hepsi asık suratlı hepsi ciddi. Lider olmak için böyle mi olmak gerekiyor, acaba ATATÜRK hiç mi gülmemiş, hiç mi espri yapmamış? Hadi gelin Antalya'ya gidelim. Antalya yolunda mola verir kulağına bir türkü gelir " Ya bu türküyü çok sevdim bulun getirin bu türküyü söyleyeni " der. küçücük bir çoban gelir. Derki " Sesin çok güzel bana da bir türkü okurmusun ". Başlar çoban "demirciler demir döver tunç olur" diye. bitince ATATÜRK dalmıştır "bis bis" der. Çoban böyle bakar. " Oğlum der bis" der "Çok beğendik tekrarla anlamına gelir ". Hiç nazlanmaz gene aynı türküyü okumaya başlar. ATATÜRK türkü bitince cebinden bir harçlık çıkarır uzatır. Çoban hemen alır harçlığı, kuşağına kor, elini uzatır ATATÜRK'e "bis bis" der. Bu espri ATATÜRK'ün çok hoşuna gittiği için çok ünlü bir sanatçımızın yetişmesi sağlanacaktır.

ATATÜRK'ün hayatta en hoşlanmadığı şey dalkavukluk, ama yemek masasında hiç hoşlanmıyor. Karşısındaki adam da ATATÜRK'e "sen Türklerin şahısın şususun bususun ...", feci dalkavuk. Yoğurt kasesi adamın önündeymiş diyorki Atatürk;" Şu yoğurt kasesini bana uzatırmısınız ". Adam yoğurt kasesi uzatacak, el insaf ayağa kalkıyor, önünü ilikliyor, tam yoğurt kasesini alacak parmakları içine giriyor. Ah diyorlar adama taktı ATATÜRK, birde zaten sinirlenmiş durumda, birde çok titiz bu konuda, şimdi bir fırtına kopacak. adam perişan, ah paşam vah paşam derken " Ya niye bu kadar üzüldünüz demin yoğurt yiyecektim şimdi cacık yemiş olurum ". Evet, bu espriyle 25 yılın sonunda ATATÜRK'ün müthiş espritüel olduğunu keşfettim ve yeni hazırladığım konferansımın konusu ne biliyormusunuz? "ESPİRİLERİYLE ATATÜRK". Bugün onu hazırlıyorum, 6-7 ay sonra bitecek inşallah sizlerle buluşacağız. O konferansta çok güleceğiz ama inanın çok da düşüneceğiz.

irasare
24-08-2008, 00:56
Yukarıdaki Yazının devamıdır...

Bir gazetecide Atatürk'e sorar "size der diktatör diyorlar ne dersiniz". Atatürk şöyle bir bakar, " Eğer ben diktatör ols aydım hanımefendi bu soruyu sorduktan sonra siz asla canlı kalamazdınız " diyecektir. Peki diktatör mü Mustafa Kemal bakalım.

İzmir kurtuldu, çok tatlı bir yorgunluk, Ankara'ya hareket edecekler. Trene binerler kompartımana çekilirler. Ertesi gün kompartımanı çalar yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını yıkamaktadır Atatürk. Yaveri "ya paşam bu ne hal hiç uyumadınız herhalde niye böylesiniz" der. " Ya çocuk kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşunuz. Kolumu yastık yaptım ağrıdı setremi yastık yaptım üşüdüm bende uyumadım kalktım " der. Yaveri; "aman paşam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla battaniye getirirdik" der. Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan söylüyor bunları tarihi bir cevap derki " Geç farkettim hepiniz en az benim kadar yorgundunuz. Hiçbirinize kıyamadım. Önemli olan benim uyumam değil milletimin rahat uyuması ". Var mı böyle bir şey! Bu insana diktatör demeye kimin dili varabilir. Ayaklarının altına Yunan bayrağı serildiğinde ba yrak bir ulusun onurudur diye basmayıp kaldırtan bir insanın kendi milletinin inancını çiğneyebileceğini düşünmek ancak onuru ve şerefi olmayan kişilerin işi olabilir diye düşünmeden de edemiyorum.
Bu arada içimizde çok değerli öğretim görevlilerimiz ve öğretmen arkadaşlarımız var. Onların için de çok özel bir anısını anlatacağım. İstanbul Üniversitesinin açılış töreni. Çok mütevazı bir salon, tahta iskemleler, ortaya ATATÜRK'ün oturması için kırmızı renkte süslü muhteşem bir koltuk konmuş. Profesörlerle birlikte geliyor, buyurun diyorlar. Bir koltuğa bakıyor dönüyor profesörlere, aynen şunları söylüyor; " Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk sadece sizlere layıktır" diyor. En kıdemli profesörü o koltuğa oturtuyor ve kendisi tahta iskemlede programı sonuna kadar izliyor. Evet yani kendince hak etmediği hiçbir koltuğa oturmayan bir Mustafa Kemal'i görüyoruz orada. Dünya lideri olmak sanıyorum bu evet .


Bu arada İstanbul ve Ankara illerinden bi risine ATATÜRK adının verilmesi için bir kanun önergesi veriliyor meclise. ya İstanbul'a ATATÜRK diyorduk ya Ankara'ya. Bu önergeyi vereni hemen çağırıyor ve aynen şunları söylüyor ;" Bir ismin dillerde kalması için şehrin temellerine sığınmasına gerek yoktur. Bakın bu şehrin ismi İstanbul ama Fatih Sultan Mehmet'i hemen hatırlıyoruz. Eğer ben bir şey yapabildiysem bunu binaların tepelerine, şehrin temellerine ismimi yazarak değil milletimin kalbine yazarak anılmak isterim " diyecek, hiçbir yere adının verilmesini kabul etmeyecektir. Şimdi bakıyorum da hortumcunun soyguncunun hepsinin adı bitaraflarda şey gibi yazıyor merak ediyorum nasıl oluyor bu diye. Evet, galiba beni bıraktınız, ben 25 yıl kolay değil, beni bırakırsanız sabaha kadar buradayız. En iyisi son iki anı ama onu en iyi anlatan anılarla programıma son vermek istiyorum;


İşte ilki öğrenciler evet sizin için. Bir öğrenci anlatıyor, Mahmut SADİ. Şöyle anlatır Mahmut SADİ. "Yıl 1923. İstanbul Üniversitesinde öğr enci olduğum sıralar. Okul duvarında bir ilan görüyorum. Avrupa'ya talebe yollanacaktır. Allah Allah diyorum, ülke yıkık dökük yıl 1923 Avrupa'ya talebe! Lüks gibi gelen bir şey, ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içerisinde 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına ATATÜRK " Berlin Üniversitesine gitsin " diye yazmış. Zaman geldi. Sirkeci garındayım, ama kafam öyle karışıkki gitsem mi kalsam mı, orda beni unutur mu bunlar, para yollarlar mı, gurbet ellerde ne yaparım? Bir an gitmemeye karar verdim, döndüm. O sırada bir müvezzi ismimi çağırdı "Mahmut SADİ, Mahmut SADİ, bir telgrafın var" telgrafı açtım aynen şunlar yazıyordu " sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum alevler olarak geri dönmelisiniz ". Var mı böyle bir şey? 11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hesap edebilen bir lider dünya lideri olmasın da ne olsun. Yıl 1923, biz evimizde bir çocuğumuzun huyunu değiştiremiyoruz bir huyunu. Tüm ülkenin huyu değişiyor. Bunla uğraşan bir insan yolladığı 11 öğrenci nerede, ne zaman, ne düşünebileceğini hissedebiliyor. Mahmut Sadi devam ediyor "gel de şimdi gitme, gitte orda çalışma, dönde bu ülke için canını verme".diyor.
Evet bu gün en büyük şikayeti ne Türkiye'nin? Beyin göçü. En iyi beyinlerimizi kapıp götürüyorlar ama o çocuklarımız arkalarına baka baka gidiyorlar. Peki diyeceksiniz ki engellemek o kadar mı zormuş? Ha o gün 11 öğrenciymiş, telgrafmış. Bu gün milyon öğrenci olsun, e-mail bilgisayar var. Yeterki şu iki cümleyi ifade edebilecek, onların sorumluluğunu alan bir liderleri olsun.
İşte son anım, Nehire NEHİR hanımefendiden; şöyle anlatır "O zamanlar kadınların sanatçı kimliğini yeni yeni kazandığı dönemler. Benim tiyatroda çömezlik dönemim. Muhsin ERTUĞRUL Darül Bedai'ye baş yönetmen olarak atanmış. Çok titiz bir insan. Provadan oyuna her şey saat titizliği ile işliyor, perde bir saniye bile geç açılmıyordu. Provaya geç kalan oyuncu derhal oyundan uzaklaştırılıyordu. Eee tahmin edersinizki bu durumda Mu hsin Ertuğrul'unda düşmanı çoktu. Bir gece Dolmabahçe'den ATATÜRK'ün Şehir Tiyatrolarına geleciği haber verildi. Ben de karşılamak için hazırdım. Fakat paşa gecikti. Muhsin Ertuğrul kendisini beklemeden perdeyi saniyesi saniyesine açıp oyunu başlattı. ATATÜRK 4 dakika geç kalmıştı. Etraftaki dalkavuklar ATATÜRK geldiğinde Muhsin ERTUĞRUL'un onu beklemeden perdeyi açtığını ellerini ovuştura ovuştura anlattılar ATATÜRK "Yaaa öylemi Muhsin Ertuğrul'la Görüşürüz" dedi.

Herkes Muhsin ERTUĞRUL'un işinin bittiğine inanıyor, ben müdür olacağım sen müdür olacaksın kavgaları bile başlamıştı. ATATÜRK piyesin bitiminde Muhsin ERTUĞRUL'u ayakta karşıladı. Deminkileri de yanına çağırarak aynen şunları söyledi. " Sizi tebrik ederim işinizle ilgili cidiyetiniz ülkenin gelişimini cidiye aldığınızı gösterir biz geç kaldık siz vazifenizi yaptınız eğer birtek benim için perdeyi açmayıp oyunu başlatmasydınız bu dalkavukluktan ileri gitmez ve beni çok üzerdi ben herkezin her sahada işini bu kadar ciddiye almasını istiyorum ülke ancak böyle ilerler efendiler " demezmi. Etraftakilerin suratları görülmeye değerdi o sırada". Ama işte liderlik diyorum. Şimdi bir an günümüze geliyorum, hadi bakalım baba iseniz başlatın programı gelmeden. Mümkün mü! Ondan sonra artık beğenin haritadan bir yer, evet ki bu insan bir ülkenin en büyük lideri değil asrın lideri olan bir insan bunu yapıyor.


Evet ATATÜRK ve onunla e ele verenler sayesinde üç tarafı deniz yerin üstünü anlatayım mı? Lütfen pazara gidelim Yabancı ülkelere gittim. portakalı taneyle jelatinle re sarıyorlar, kıymetli madde, karpuzu dilimle yiyorlar, biz kelek çıktımı atıyoruz, bir tane daha açıyoruz var mı böyle bir nimet. Lütfen pazara gidelim, yeşilin her tonu; geçen bir yabancı konuğum var; pazardan geçmek zorunda kaldık dedi ki bana "Türklerin özel bir günü herhalde bu gün". "Neden" dedim? Eee baktı kadın naylon torba naylon torba yok öyle bir dava, böyle bir nimet nerde, hangi ülkede. Bir tane salatalık, bir tane domates, biz kilolarla. Ve bana ne dedi biliyor musunuz? "Yahu ülkeme dönünce ne isteyeceğim biliyor musun". "Ne" dedim. "Türkiye'yi isterim de isterim diye tutturacağım" dedi. Bir espriydi ama bir gerçek payı da olduğu su götürmez.


Peki yerin altına geçelim. Krom, brom ,toryum, bor. Tamam güzel ama petrolün zekasına hayranım. neden mi? Burda çıkıyor, burda çıkıyor, burda çıkıyor ama Türkiye'nin sınırını ezberletmişler petrole, bir kilometre girmiyor içeri. Varmı böyle bir petrol, yani altımız petrol dolu aslında. Hadi petrolü de geçelim, uzaydan çekilen fotoğraflara göre bugün petrolden bir derece zengin maden var, uranyum. Bu gün dünyadaki, Türkiye'de değil dünyadaki eni iyi uranyum rezervi bizim Karadeniz dağlarında arzı endam ediyormuş. Hoş o bize bakıyor biz ona bakıyoruz ama Türkiye'nin dış borcunun 19 katı değeri olduğu tespit edilmiş uzaydan çekilen fotoğraflara göre.


Yabancı ülkelere gittiğimde ufacık bir tarihi vesika buluyorlar, üç kere etrafını çeviriyorlar, birde bol para ödüyorsunuz, böööyle bakıyorsunuz. 15 ayrı medeniyeti barındıran 10000 yıllık bir tarih var altımızda.

Romanya devlet bütçesinin üçte birini nasıl kalkındırıyor? Suni termal tesis yapmış adamlar düşünebiliyor musunuz suni. Erzurum'a gittim kaynıyor, Kozaklıya gittim kaynıyor, Bursa'ya gittim kaynıyor, İzmir kaynıyor. Sadece bizim sıcak su kaplıcamız. Hakikisi var çünkü elimizde
Geçen gün Isparta Süleyman Demirel üniversitesi beni davet etti rektörlük, oraya gittim. Beni Darvas diye bir kayak merkezine götürdüler. Kayak merke zinde kayakla kayıyordu herkes Davras'ta. Birbuçuk saat sonra, Antalya Akdeniz üniversitesinde vereceğim konferans için Antalya'ya indim. Millet denizde yüzüyordu. Varmı böyle bir ülke söyleyin bana. Birbuçuk saatlik mesafede. Bursa, Uludağ'a gidiyorsunuz kayak kayıyorlar, 20 dakikada Mudanya'ya gidiyorsunuz denize giriyorlar. Hakikaten yok böyle bir ülke. Dünya yuvarlağını çevirin hepsinin bir araya geldiği bir ülke söyleyin bana, ben bulamadım. Ya güneşi var ya kar-ı var ya denizi var ya dağı var birinden biri mutlaka.


Peki bu kadar özel ve güzel bir ülke bizim elimizdeyken başımız dertten kurtulur mu? Asla. Düşmanımız dünden daha az değil, dünden daha çok. Bütün ülkelerin gözü bizim ülkemizde. Nasıl olmasın ki! Galiba bir tek bizim gözümüz yok şu ülkede.


Bu gün bunun için parçalama ve bölme girişimlerini yüz yıllardır uyguluyorlar. Bir ara siyasi girdiler, sağ-sol diye böldüler, kapışın dediler, yutmadık. Daha sonra etnik böldüler, kürt-Türk dediler, kapışın dedil er, yutmadık. Dinimizi kullandılar, kapanan-kapanmayan, laik olan-olmayan, ATATÜRK'çü olan-olmayan diye dörde beşe, tarikatlara bölünün dediler ki kolay alalım, yutmadık. Ekonomiyi kullandılar, zengin-fakir alan-alamayan dediler, gene olmadı. Yani tazı eski tazıydı, habire çulunu değiştirdiler. Oyunun kuralı buydu ama biz bu oyuna hiç gelmedik gelmeye de asla niyetimiz yok.


Yeni ATATÜRK'ler yetişiyor ve gelmekte. İşte bugün bizi kuvvetlendikçe budanan, diğer türlü olduğu sürece de sulanan bir ağaç misali görmek gafletinde olan yada başka bir deyişle ayağa kalkmayacak kadar destekle ama yere düşmeyecek kadar köstekle politikası uygulamaya çalışan tüm ülkelere, iç ve dış düşmanlarımıza karşı en güzel cevabı ne zaman vereceğiz biliyor musunuz? Onu anmayı bırakıp anlamaya başladığımız zaman. Onu yakamızda taşıdığımız kadar fikir ve eylemlerimizde de taşıyabildiğimiz zaman. Onu özlediğimiz kadar özümsediğimiz zaman. Onunla yarışan ama onu aşmış yeni Mustafa Kemalleri yetiştir ebildiğimiz zaman vereceğimiz inancıyla. sizlerden Nakiye Hanım, Kara Fatma, Mustafa Kemal gösterdiğin hedefe henüz ulaşamamış olmaktan dolayı özür diliyor ve bu hedefe ulaşana dek sakın bizi affetmeyin diyor ve bir şiirle programıma son veriyorum.

ATATÜRK de et artı kemik artı kandı,
İnsanüstü değildi yani ATATÜRK,
ATATÜRK de herkes gibi kusurları olan,
Küçük büyük ve çirkinde olabilirdi,
Ama güzeldi.
ATATÜRK yorgunluk kahvesini bir su başında yudumlamayı,
Serhat türkülerini, Alaturkayı, mesela Safiye Aylayı,
Yemeklerden fasulye pilakisini seven,
Miri kelam bir İstanbul efendisi.
Aşık ve şair, mahcup ve ürkek,
Ama Karadenizli değil Karadeniz kadar canlı,
Adanalı değil ama Adanalı kadar sıcak kanlı,
Ve bir Aydınlı kadar oturaklı ve zeybek.
Velhasıl bizim mayamızdan bizim kumaşımızdandı Mustafa Kemal.
İnsan üstü değildi ATATÜRK, tam insandı.

Araştırmacı Yazar Prof.İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI

Bende Teşekkur ederim Bu yazı için otisabi...

bikmisbroker
06-09-2008, 01:30
'Müslümanların Militan Lideri' unvanı, Kurtuluş Savaşı günlerinde, o savaşın ölümsüz önderi Gazi Mustafa Kemal'e verilen unvandır. Bu unvanı daha çok İngilizler kullanmaktaydı.

O günlerde Mustafa Kemal'e bir unvan da Müslümanlar tarafından verilmiştir:


'İslam'ın halaskârı Gazi'
Halaskâr, kurtarıcı demek.

Atatürk'ün 'kurtarıcı' unvanı, dinci iftiracıların söyledikleri gibi, sonraki zamanlarda 'Atatürk'e tapan bazı dalkavuklar'ın verdiği bir unvan değildir. Elinde tüfek, koltuğunun altında seccade, kurtuluş mücadelesi veren Müdafaa-i Hukuk öncülerinin 'Allah tarafından teyit edilmiş komutan'larına verdikleri unvandır.

O günlerde, Müslüman kadınlar, İzmir'e giren 'Halaskâr Gazi'nin çizmelerini, şükranlarını göstermek için diz çöküp ayaklarına kadar eğilerek siliyorlardı. Ve tam o sırada gözlerinden akan yaşlar 'Halaskâr Gazi'nin çizmelerinin üstüne dökülüyordu. (tabloyu, Halide Edip naklediyor) Çünkü o kadınlar, işgal paryalarının ne demek olduğunu ve Halaskâr Gazi'nin onları nelerden kurtardığını yaşayarak öğrenmişlerdi.

O günleri bu millete unutturdular. O günleri Müslüman kadına unutturdular.

Evet, o günleri ve o günlerin Halaskâr Gazisi'ni unutturuyorlar.

Çünkü işbirliği yaptıkları emperyalist kodamanlar böyle istiyor.

O günler unutuldu.

O günler, anamıza-avradımıza Haçlı paryaların musallat olduğu günlerdi. Süleymaniye Camii'nin minaresine haç takılmak üzere hazırlık yapıldığı günlerdi.

'Müslümanların militan lideri', işte o günlerin Türkiyesinden, topraklarında yüz bin minarenin yükseldiği bugünkü Türkiye'yi yarattı. Ne yazık ki, bu yüz bin camiyi, Müslümanların militan liderini İslam dışı göstermek ve onun mirasını yok etmek için kullanmaya kalkan 'haçlı ile işbirliği yapmış fesat dincileri' o günleri unutturuyorlar.

Milletin beyni oyulup o günlere ait kısımlar kazınıyor.

O günleri en iyi bilenlerden biri olan ve Şu Çılgın Türkler kitabını yazan Turgut Özakman, 30 ağustos akşamı, Mustafa Kemal Türkiyesi'nin 'en büyük' kanallarında değil, 'kıyıda-köşede kalmış' bir kanalında konuşma imkânı buluyor.

'Müslümanların Militan lideri', tarihin en namussuz nankörlüklerinden birine maruz bırakılıyor.

'Müslümanların Militan Lideri'ni bu ülkenin çocuklarına tanıtmadılar, sadece dayattılar.

Dayatılan kişi ve kavramlar ne kadar değerli olurlarsa olsunlar, ürküntü ve soğukluk yaratırlar.

Bu gerçeği bilen ve 'Müslümanların Militan Lideri'nden rahatsız olan iç ve dış odaklar Müslüman çocuklarına 'Müslümanların Militan Lideri'ni 'olmasa da olur' türünden biri gibi tanıtmak istiyorlar.

Hayır! 'Müslümanların Militan Lideri' olmasa da olur türünden biri değildir. Bunu bütün dünya er geç anlayacaktır ama gecikmenin faturası insanlık için de Türkiye için de çok ağır olacaktır.

'Müslümanların Militan Lideri'ni anlatmak yerine dayatanlar, bu dayatmayla bir yandan 'kof Atatürkçüler' ile 'tören Atatürkçüleri'ni afsunlayıp kandırdılar, bir yandan da 'Müslümanların Militan Lideri'nin o muhteşem mirasının altını oydular.

'Müslümanların Militan Lideri'ne, Müslümanların düşmanı olanlar tuzak kurdular. Ve 'kof Atatürkçüler' ile Allah ile aldatmanın kahrına uğramış halkı bu tuzağa düşürmeyi başardılar.

Ey ehli iman!

Sözüm sanadır ve sözüm çok hayatîdir. 'Müslümanların Militan Lideri'ni tanıyalım! Bu tanımaya hava ve su kadar muhtaç olduğumuz günlerdeyiz.

Ve asla unutmayalım:

Müslüman dünya, o arada Türkiye, Müslümanların militan liderine yakın zamanlarda yeniden muhtaç hale gelecek. Allah'a yemin olsun ki, bu aynen böyle olacak… Ama o günler geldiğinde, Müslümanların militan liderini Müslümanlara unutturanların pişmanlıkları hiçbir işe yaramayacak.


Yaşar Nuri ÖZTÜRK ün 02,09,2008 tarıhli yazısıdır...

piranha
10-09-2008, 08:33
'Müslümanların Militan Lideri' unvanı, Kurtuluş Savaşı günlerinde, o savaşın ölümsüz önderi Gazi Mustafa Kemal'e verilen unvandır. Bu unvanı daha çok İngilizler kullanmaktaydı.

O günlerde Mustafa Kemal'e bir unvan da Müslümanlar tarafından verilmiştir:


'İslam'ın halaskârı Gazi'
Halaskâr, kurtarıcı demek.

Atatürk'ün 'kurtarıcı' unvanı, dinci iftiracıların söyledikleri gibi, sonraki zamanlarda 'Atatürk'e tapan bazı dalkavuklar'ın verdiği bir unvan değildir. Elinde tüfek, koltuğunun altında seccade, kurtuluş mücadelesi veren Müdafaa-i Hukuk öncülerinin 'Allah tarafından teyit edilmiş komutan'larına verdikleri unvandır.

O günlerde, Müslüman kadınlar, İzmir'e giren 'Halaskâr Gazi'nin çizmelerini, şükranlarını göstermek için diz çöküp ayaklarına kadar eğilerek siliyorlardı. Ve tam o sırada gözlerinden akan yaşlar 'Halaskâr Gazi'nin çizmelerinin üstüne dökülüyordu. (tabloyu, Halide Edip naklediyor) Çünkü o kadınlar, işgal paryalarının ne demek olduğunu ve Halaskâr Gazi'nin onları nelerden kurtardığını yaşayarak öğrenmişlerdi.

O günleri bu millete unutturdular. O günleri Müslüman kadına unutturdular.

Evet, o günleri ve o günlerin Halaskâr Gazisi'ni unutturuyorlar.

Çünkü işbirliği yaptıkları emperyalist kodamanlar böyle istiyor.

O günler unutuldu.

O günler, anamıza-avradımıza Haçlı paryaların musallat olduğu günlerdi. Süleymaniye Camii'nin minaresine haç takılmak üzere hazırlık yapıldığı günlerdi.

'Müslümanların militan lideri', işte o günlerin Türkiyesinden, topraklarında yüz bin minarenin yükseldiği bugünkü Türkiye'yi yarattı. Ne yazık ki, bu yüz bin camiyi, Müslümanların militan liderini İslam dışı göstermek ve onun mirasını yok etmek için kullanmaya kalkan 'haçlı ile işbirliği yapmış fesat dincileri' o günleri unutturuyorlar.

Milletin beyni oyulup o günlere ait kısımlar kazınıyor.

O günleri en iyi bilenlerden biri olan ve Şu Çılgın Türkler kitabını yazan Turgut Özakman, 30 ağustos akşamı, Mustafa Kemal Türkiyesi'nin 'en büyük' kanallarında değil, 'kıyıda-köşede kalmış' bir kanalında konuşma imkânı buluyor.

'Müslümanların Militan lideri', tarihin en namussuz nankörlüklerinden birine maruz bırakılıyor.

'Müslümanların Militan Lideri'ni bu ülkenin çocuklarına tanıtmadılar, sadece dayattılar.

Dayatılan kişi ve kavramlar ne kadar değerli olurlarsa olsunlar, ürküntü ve soğukluk yaratırlar.

Bu gerçeği bilen ve 'Müslümanların Militan Lideri'nden rahatsız olan iç ve dış odaklar Müslüman çocuklarına 'Müslümanların Militan Lideri'ni 'olmasa da olur' türünden biri gibi tanıtmak istiyorlar.

Hayır! 'Müslümanların Militan Lideri' olmasa da olur türünden biri değildir. Bunu bütün dünya er geç anlayacaktır ama gecikmenin faturası insanlık için de Türkiye için de çok ağır olacaktır.

'Müslümanların Militan Lideri'ni anlatmak yerine dayatanlar, bu dayatmayla bir yandan 'kof Atatürkçüler' ile 'tören Atatürkçüleri'ni afsunlayıp kandırdılar, bir yandan da 'Müslümanların Militan Lideri'nin o muhteşem mirasının altını oydular.

'Müslümanların Militan Lideri'ne, Müslümanların düşmanı olanlar tuzak kurdular. Ve 'kof Atatürkçüler' ile Allah ile aldatmanın kahrına uğramış halkı bu tuzağa düşürmeyi başardılar.

Ey ehli iman!

Sözüm sanadır ve sözüm çok hayatîdir. 'Müslümanların Militan Lideri'ni tanıyalım! Bu tanımaya hava ve su kadar muhtaç olduğumuz günlerdeyiz.

Ve asla unutmayalım:

Müslüman dünya, o arada Türkiye, Müslümanların militan liderine yakın zamanlarda yeniden muhtaç hale gelecek. Allah'a yemin olsun ki, bu aynen böyle olacak… Ama o günler geldiğinde, Müslümanların militan liderini Müslümanlara unutturanların pişmanlıkları hiçbir işe yaramayacak.


Yaşar Nuri ÖZTÜRK ün 02,09,2008 tarıhli yazısıdır...

Ayrıca CEZAYİR direnişi için ölümsüz örnek olan sir liderdi...
Dahası direnişçi örgütlerin büro ve evlerinde ATATÜRK'ün resimleri vardı...
Bizim için çinli büyük elçinin şu sözleri ilginç siz eğer ATATÜRK başka bir ülkenin lideri olsaydı onu çocuklarınıza anlatarak bitiremezdiniz ama sizden çıkınca değerini bilmiyorsunuz...

piranha
10-09-2008, 08:36
Aşağıdaki yazı ATATÜRK'ün tüm zulüm gören zamanın müslümanlarına nasıl örnek olduğunu çok iyi gösteren bir görüş...
Soru o zamanın müslümanlığı dahamı kötüydü yada başkaydı da onlar ATATÜRK'ü iyi görüyorlardı....
Mustafa Kemal Atatürk"ün 10 kasım 1938"de ölümü üzerine kaleme aldığı yazı Cezayir askeri ataşeliğinden alınmıştır.
El-Şihab Kuruluş Tarihi 1357 Hicri

“Sen insanları Allah yoluna hikmetle, güzel ve makul öğütlerle davet et. Gerektiği zaman da onlarla en güzel tarzda mücadele et.” Cüz:14,Sure:16,Ayet:125

“Ey Resulüm de ki:”İşte benim yolum budur. Ben insanları Allah"ın yoluna, düşünmeksizin, taklit yolu ile değil, delile dayanarak, idraklerine hitap ederek davet ediyorum.”

KASANTÎNA RAMAZAN 1357 HİCRİ KASIM 1938



MERHUM MUSTAFA KEMAL

Muhtelif dönemlerde gelip, tarihin akımını değiştiren, yeni bir oluşumu gerçekleştiren, doğunun en bariz zeki şahsiyetlerinden, çağdaş tarihte insanlığın tanıdığı en büyük insan,mübarek Ramazan ayının 17. günü hayata gözlerini yumdu.İşte bu lider,Türkiye"yi yok olmaktan kurtaran, adını, şanını, onurunu koruyan ve bugünkü durumuna kavuşturan,Çanakkale"de Gelibolu, Anadolu"da Sakarya Kahramanı Mustafa Kemal"dir.

Dünyanın en büyük deniz filosuna sahip İngilizleri, büyük muharebede tarih boyunca tatmadıkları ezici yenilgiye uğratmasından dolayı, ona Gelibolu Kahramanı diyoruz.

Devletin Başkentini işgal eden, kıyılarını ve bölgelerini bölüşen, İngiliz ve müttefikleri, Yunan, İtalyan ve Fransızları, Kurtuluş Savaşıyla birlikte Türkiye"den söküp atan bu Yüce Lider"e Sakarya Kahramanı diyoruz.

O, sadece Türkiye"nin kurtarıcısı değil, aynı zamanda tüm doğunun kurtarıcısıydı, zîra doğuyu Türkiye"den soyutlamak olanaksızdır. Türkiye asırlar boyunca İslam Alemini kucaklamış ve içinde yer almıştır. Türkiye büyük muharebeden önce, batı saldırılarına karşı, doğu uyuşmazlık ve savaş cephesiydi. Hıristiyanlık taasupluğu içinde olan batı ülkelerinin çirkin sömürü emellerinin hedefiydi.

Savaşın sona ermesiyle birlikte Türkiye"nin savaştan çözülmüş ve dağılmış olarak çıkmasıyla, batı ülkeleri yaldızlı sömürü isimleri altında, Müslüman doğu milletlerini paylaşmaya başladılar. Hilafetin payı tahtını ve Türkiye"yi işgal ettiler. Padişahı buyruk ve denetimleri altına aldılar. Mareşal Allenby, Kudüs"e girdiğinde şöyle demişti: Haçlı seferleri bugün bitmiştir. Allah"ü Teala"nın Kemal aracılığıyla ihsan ettiği mucizesi olmasaydı, Türkiye"de giderdi, onunla birlikte Şark"ta yok olurdu.İşte bu ortamda Kemal dağılmış olan mukavemet güçlerini topladı.Kahraman Türk evlatları ve kardeşleri onun etrafında birleştiler. Aziz ve Asil Türk Milleti"nin barınağı Anadolu topraklarına direniş ruhunu aşıladı.

Tutsak padişah ve destekçi hükümetine ve içerdeki Deccal Din Adamlarına karşı mücadele etti. Başta İngiltere olmak üzere,batı ülkelerine, dış güçlere derslerini verdi. Saldırgan batıya haddini bildirdi. Kötü emellerine ve saldırganlıklarına gem vurdu. Kükredi, direndi, mücadele etti. Müslüman Şark"a yeniden ümit verdi. Fedakarlık ve mücadelenin en güzel örneğini sergiledi. İşte bundan dolayıdır ki Mustafa, yalnız Türkiye"nin değil, tüm doğunun kurtarıcısıdır. Tarihin seyrini değiştirdi ve doğu için yeni oluşum esaslarını belirledi. Gerçekten O, biraz önce de belirttiğimiz gibi, tarihin derinliklerinden bu yana insanlığın inancında ve yaşantısında etkileri olan doğunun en bariz şahsiyetlerindendi.

(Türk"ün Ata"sı), Atatürk kişiliğine ilişkin araştırmanın, tüm yönlerine burada değinmemiz zaman ve zemin bakımlarından olanaksızdır. Ancak İslamiyet"le ilgili tutumu hakkında burada bir şeyler söylemeyi kendim için uygundan öte elzem görüyorum. Mustafa Atatürk"ün bu husustaki tutumu onun büyüklüğünün göstergelerinden biridir.

Buna rağmen, Mustafa, her müslüman"ın kalbini kıran ve ona üzüntü veren haksız eleştirilere hedef olmuştur. Mustafa"ya bu yakıştırmayı yapan gerçek sorumluların bilinmesi gerekir. Bu sorumlular kimdir?

Bunlar, İslamiyeti temsil edenler, İslamiyet adına konuşanlar, kendilerini başkalarından daha dindar, Müslüman addedenler ve dini nüfuzlarıyla insanların hayatlarına yön verenlerdir.

Bunlar Müslümanların Halifesi, Müslümanların Şeyhul İslam"ı, din adamları ve tarikat şeyhleri, Müslümanlar, Osmanlı Sultanını kendilerinin halifeleri kabul ederlerdi. Müslümanların Halifesine (Padişah) gelince başkentini işgal eden İngilizlerin tahtı tasarrufu altında, sarayında sessizce oturmaktadır. Hayır!.Padişah sessizce oturmamıştır.Anadolu"daki direniş hareketini yok etmek için İngilizlerin elinde alet olmuştur. Müminlerin emirine karşı gelenlere, Mustafa Kemal ve beraberindekilere karşı Cihat ilan etmiştir.

Şeyhul İslam ve din adamlarına gelince; bunlar padişaha kendi adına imzalaması ve izniyle insanlara dağıtılması için bildiri hazırlıyorlardı. Bildirilerde, Mustafa Kemal"in hain olduğuna ve öldürülmesinin helal olduğuna işaret ediliyor ve onu öldürene ödül vaat ediliyordu. Yunan uçakları, bu bildirileri padişahın izniyle taşra halkına atıyorlardı.

Delalete düşmüş tarikat şeyhleri ve müritlerine gelince; bunlar İngilizlere ellerinde bulunan padişaha avenelik yapıyorlardı. Bildiriler dağıtıyorlar ve insanları mücahitlere karşı kışkırtıyorlardı.

Osmanlı Padişahını kendilerinin halifesi olarak kabul eden Müslüman Toplumlara gelince; bunlardan bir kaçı hariç, diğerleri bağlılıklarından vazgeçerek, kendilerine ve padişaha düşman olanların saflarında yer almışlar. Diğer bazdan da kendilerini esir alanlarla birlikte Müslümanlara ve padişaha karşı silahlı mücadeleye katılmışlardır.

İslamiyet nerede? Bu gruplar neredeler? Kendisine savaş açılan Devrimci Mücahit Mustafa ne yapsın? Nereye gitsin?

Mustafa Kemal bütün bunlara dur diyecek devrimini başlattı. İslamiyet"e karşı hiçbir zaman cephe almadı. Onun hedefi sahte Müslümanlar idi. Kendi gitmiş adı kalmış, Hilafeti ilga etti. Alim"leri yönetimden uzaklaştırdı. Mecelleyi uygulamadan kaldırdı. Zakkum ağacı benzeri tarikatları köklerinden temizledi. Müslüman uluslara:” siz kendi haliniz, ben kendi halime, durumunuzu değiştiremediğiniz sürece sizinle temasta fayda görmüyorum. Kendinizi düzeltiniz, sonra geliniz, bağımsız özgür milletlerin anlaşıp yardımlaştıkları gibi, sizlerle anlaşalım işbirliği yapalım.” dedi.

İslamiyet"le ilgili olarak, Türk Milleti"nin islamiyeti kendi diliyle ana kaynağından öğrenmesi için Kur anın Türkçe Mealini hazırlattı. Mescit ve camilerinde dîni vecibelerini ifâ etmelerini sağladı. Nitekim, İslâmi geleneklerin kutlanması her geçen yıl yaygınlık kazanmıştır. Bunun en bariz örneği Rahmetlinin cenaze merasimi ve defni sırasında sergilenen İslami görünümdür.

Mecellenin uygulamadan kaldırılmasını savunacak konumda değiliz. Ancak, insanların şunu bilmelerinde fayda görüyoruz. Hanefi mezhebinin seçkin görüşleri esas alınarak hazırlanmış olan mecellenin asırlar boyu bir milletin hukuk gereksinimine cevap vermesi elbette düşünülemez. Evet, İslamiyet tüm mezhepleriyle birlikte insanlığın ihtiyacına cevap verebilecek bir dindir. Ancak, ortada küçüklüğünde mezhebinden öğrendiğine ve duyduğuna ilave sayılacak herhangi bir yeniliğe kapalı, yeni görüş oluşturacak birikimden mahkûm, donuk, tutucu bilginlerin olduğu unutulmamalıdır. Ayrıca, insanların El-Ezher ülkesi Mısır"ı hatırlamaları gerekir. Aile hukuku dışında bu ülkede herhangi bir şeriat hükmü uygulanmamaktadır. Günümüze kadar uygulanan Napolyon kanunlarıdır. Yargı, Hanefi mezhebini esas alan aile hukukunu uygulamakta olup, ender sayılabilecek haller dışında diğer mezhepler terk edilmiş durumdadır.

Evet, Atatürk şeriat hükümlerini yürürlükten kaldırmıştır. Bunun tek sorumlusu kendisi değildir. Zîra, Türk"ler ne zaman arzu ederlerse, istedikleri biçimde şeriat hükümlerini geri getirebilirler. Ancak, (iyi bilinmelidir ki) Atatürk, Türk"lere dünya milletleri arasında; özgürlüklerini, bağımsızlıklarını, egemenliklerini ve onurlarını kazandırmıştır. Bu kazanım olmadan, hiç bir şeyin geriye iade edilmesi olanaksızdır. Bu kazanımlar, onun ve vefakâr arkadaşlarının hedefleri ve güç kaynaklarıydı. Şeriat hükümlerini reddeden, onun yerine Napolyon kanunlarını ikame eden diğerleri, milletlerine ne kazandırdılar? Bilginleri ne dediler?

Allah, Mustafa"ya Gani gani rahmet eylesin, iyilikleri terazide ağır gelsin. İyilik edenler zümresine ilhak etsin.

Cezayir, Türk"lerin dönemini iyilikle yâd eder, Cezayir"liler, mescitlere ve dini eğitim yuvalarına baktıklarında oralarda Türk"lerin yansımalarını görürler. Onların arasında bizlerin torunları dayılarımız var. Aramızda din, tarih, kan ve komşuluk bağları bulunan kardeşimiz asil Türk Milletine ve aziz Türkiye"ye tüm Cezayir"in taziyelerini sunar, üzüntülerini paylaşır, evlatlarından Salih halef, şimdi ve gelecekte başarılarının devamını dileriz.

Bu vesileyle, Türkiye"yi, Mustafa Kemal"in yoldaşı İnönü Muharebesi ve Lozan Kahramanı İsmet İnönü"nün yeni cumhurbaşkanı olarak seçilmesinden dolayı kutlarız. Yeni cumhurbaşkanının oybirliğiyle seçilmiş olması Türkiye"nin, yaşantısında gerçekleştirmiş olduğu olgunluğun göstergesidir. Allah"ın izniyle Türkiye, bu yolda mutluluğunu ve kalkınmasını, şanlı geçmişi, büyük şahsiyetin atılımları ve başarılarıyla dolu tarihine yakışacak biçimde gerçekleştirecektir.



Abdülhamit bin BADİS

deep
12-09-2008, 11:03
http://mustafa.com.tr/

29 ekimde sinemalarda...

ENGINEER68
25-09-2008, 09:48
Türk askerine eşi görülmemiş işkence

"1920'de Mısır'da esir 15 bin Türk askeri kimyasal madde konulmuş su tanklarına sokuldu"

AA
--------------------------------------------------------------------------------


Tarihçi-yazar Cezmi Yurtsever, Osmanlı
askerleri için 1920 yılında Mısır'da esir kampı oluşturulduğunu ve kobay olarak
kullanılan 15 bin Türk askerinin kimyasal madde konulmuş su tanklarında zorla
banyo yaptırılarak kör edildiğini öne sürdü.

Yurtsever, düzenlediği basın toplantısında, 1917 yılı Kasım ayı
başlarında Osmanlı ordusunun Gazze-Birüssebi savaşında ağır bir yenilgi aldığını
belirtti.

Osmanlı ordusundan Arabistan cephesinde 150 bin askerin esir düştüğünü ve
Türk askerleri için Mısır'da esir kampları kurulduğunu anlatan Yurtsever, şöyle
konuştu:
"TBMM'nin 27 Mayıs 1921 tarihli oturum zabıtlarında, Edirne mebusları
Faik ve Şeref beylerin Atatürk'e sundukları takrir belgesinde 'Mısır'da
İngilizlerin fenni temizlik bahanesiyle miktarından fazla 'cerasol' banyosuna
sokarak kör ettikleri 15 bin evladı kobay olarak kullandıkları, bu cinayetin
mutemed failleri olan İngiliz doktorlarıyla garnizon kumandan ve zabitlerinin de
cezalandırılmasını isteriz' sözleri yer almaktadır.

İnsanlık tarihinde eşi duyulmamış böyle bir olayla 15 bin Türk askerinin
kör edilerek en hayati insani fonksiyonlarını kaybetmeleri 'savaş suçu' olduğu
kadar, insanlık onurunu ayaklar altına alan vahşi bir uygulamadır."
Yurtsever, bu olayların Ermeni doktorların gözetiminde
gerçekleştirildiğini, konunun farklı boyutlarıyla ilgili belge ve bilgilerin
Avustralya ve İngiltere savaş arşivlerinde de bulunduğunu saptadığını öne
sürdü.

Mondros anlaşmasına göre Osmanlı ve karşı taraf arasında esirlerin
serbest bırakılması maddesi yer aldığına dikkati çeken Yurtsever, şöyle devam
etti:
"Ancak, Anadolu'daki milli mücadelede direncini yok etmek için savaş
hukuku çiğnenerek kitle halinde Türk askerlerinin gözleri kör edildi. Mısır'daki
esir kamplarında yaşanan savaş suçundan dolayı İngiltere ve Avustralya özür
dilemelidir. Bu hususta Türkiye Büyük millet Meclis Başkanlığını göreve
çağırıyorum."

Hepimiz Ermeniyiz diye yollara dökülenlere ,birilerine yaranmak ve yalakalık yapanlara ders olsun.Umarım konu meclise taşınır.

Klavye
02-10-2008, 23:31
http://img232.imageshack.us/img232/1461/imageyd9.jpg (http://imageshack.us)

kaya
03-10-2008, 18:34
LÜTFEN İHMAL ETMEYİN ÇOK ÖNEMLI MSNBC de
> Amerika da ermeni soykirimi kabul edilmeli mi ya da
edilmemeli mi diye bir oylama var...Lutfen oylayin
ve acilen tum tanidiklara email ile iletin.
> Orani> hemen gosteriyor..> > > >

ADRESİ

> : http://www.msnbc.msn.com/id/21253084/ > > > >

eksper
05-10-2008, 15:03
lÜtfen İhmal etmeyİn Çok Önemli msnbc de
> amerika da ermeni soykirimi kabul edilmeli mi ya da
edilmemeli mi diye bir oylama var...lutfen oylayin
ve acilen tum tanidiklara email ile iletin.
> orani> hemen gosteriyor..> > > >

adresİ

> : http://www.msnbc.msn.com/id/21253084/ > > > >

teŞekkÜrler

irasare
11-10-2008, 02:11
Değerli dostlarım, bu videoyu izlemenizi öneririm. Herkesin belleklerinde faklı izlenimler yaratacak çok güzel bir çekim. Bu işin gerçekleşmesinde emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.


Mutlaka izleyin, izletin...

http://www.bursa-bld.gov.tr/filmler/zeybek.asp

piranha
14-10-2008, 08:50
LÜTFEN İHMAL ETMEYİN ÇOK ÖNEMLI MSNBC de
> Amerika da ermeni soykirimi kabul edilmeli mi ya da
edilmemeli mi diye bir oylama var...Lutfen oylayin
ve acilen tum tanidiklara email ile iletin.
> Orani> hemen gosteriyor..> > > >

ADRESİ

> : http://www.msnbc.msn.com/id/21253084/ > > > >

sağolasın dostum hemen mail zincirine koydum:)

bikmisbroker
21-10-2008, 18:46
ULUSAL BİLİNCİMİZİ AYDINLATAN VE DAMARLARIMIZDAKİ ASİL KANI COŞTURAN
MARŞLARIMIZI, 10.YIL NUTKUNU DİNLEMEK / KAYDETMEK İÇİN AŞAĞIDAKİ LİNK /
LİNKLERİ TIKLAYINIZ.


ANKARA MARŞI (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=01) (260)


ANKARANIN TAŞINA BAK (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=02) (194)

<>

ATATÜRK-Ne Mutlu Türküm Diyene - 10.Yil Nutku (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=03) (161)
<>

BENİM YÜCE MİLLETİM (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=04) (130)
<>

BİZ ATATÜRK GENÇLERİYİZ (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=05) (128)
<>

CUMHURİYET 50 nci yıl marşı (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=06) (107)
<>

DAĞBAŞINI DUMAN ALMIŞ (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=07) (171)
<>

GENÇLİĞE HİTABE (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=08) (100)
<>

GÜZEL YURDUM (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=09) (83)
<>

HARBİYE (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=10) (275)
<>

İSTİKLAL MARŞI (Mİ MİNÖR) (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=11) (119)
<>

İSTİKLAL MARŞI (SOL MİNÖR) (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=12) (109)
<>

İZMİRİN DAĞLARINDA (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=13) (155)
<>

İZMİR MARŞI (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=14) (119)
<>

KARADENiZ MARŞI (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=15) (155)
<>

ONUNCU YIL MARŞI (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=16)(175)
<>

SAKARYA MARŞI (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=17) (133)
<>

SAYGI DURUŞU (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=18) (95)
<>

SİVAS TOPELİNDE YATAR GEMİLER (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=19) (133)
<>

TÜRK ÇOCUKLARI (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=20) (97)
<>

TÜRKİYE'MİN DÖRT YANINDA (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=21) (84)
<>

TÜRKİYEMİZ (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=22) (111)
<>

VATAN MARŞI (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=23) (164)
<>

YASLI GİTTİM ŞEN GELDİM (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=24) (150)

hiyo
22-10-2008, 01:17
ULUSAL BİLİNCİMİZİ AYDINLATAN VE DAMARLARIMIZDAKİ ASİL KANI COŞTURAN
MARŞLARIMIZI, 10.YIL NUTKUNU DİNLEMEK / KAYDETMEK İÇİN AŞAĞIDAKİ LİNK /
LİNKLERİ TIKLAYINIZ.


ANKARA MARŞI (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=01) (260)


ANKARANIN TAŞINA BAK (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=02) (194)

<>

ATATÜRK-Ne Mutlu Türküm Diyene - 10.Yil Nutku (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=03) (161)
<>

BENİM YÜCE MİLLETİM (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=04) (130)
<>

BİZ ATATÜRK GENÇLERİYİZ (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=05) (128)
<>

CUMHURİYET 50 nci yıl marşı (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=06) (107)
<>

DAĞBAŞINI DUMAN ALMIŞ (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=07) (171)
<>

GENÇLİĞE HİTABE (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=08) (100)
<>

GÜZEL YURDUM (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=09) (83)
<>

HARBİYE (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=10) (275)
<>

İSTİKLAL MARŞI (Mİ MİNÖR) (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=11) (119)
<>

İSTİKLAL MARŞI (SOL MİNÖR) (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=12) (109)
<>

İZMİRİN DAĞLARINDA (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=13) (155)
<>

İZMİR MARŞI (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=14) (119)
<>

KARADENiZ MARŞI (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=15) (155)
<>

ONUNCU YIL MARŞI (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=16)(175)
<>

SAKARYA MARŞI (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=17) (133)
<>

SAYGI DURUŞU (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=18) (95)
<>

SİVAS TOPELİNDE YATAR GEMİLER (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=19) (133)
<>

TÜRK ÇOCUKLARI (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=20) (97)
<>

TÜRKİYE'MİN DÖRT YANINDA (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=21) (84)
<>

TÜRKİYEMİZ (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=22) (111)
<>

VATAN MARŞI (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=23) (164)
<>

YASLI GİTTİM ŞEN GELDİM (http://www.toplumsalhaber.com/mp3git.php?muzik=24) (150)


ellerine saglık çok güzel bir çalışma olmuş

cemturk
22-10-2008, 01:59
süpersinnn ..üstad ellerine saglık...

eksper
22-10-2008, 22:37
bravooo bikmisbroker

Klavye
27-10-2008, 23:22
Teşekkürler Can DÜNDAR ...

http://www.mustafa.com.tr/

bikmisbroker
28-10-2008, 22:48
http://img.photobucket.com/albums/v85/bbroker/BLOG/cumhuriyetbayrami.jpg

neuromancer
30-10-2008, 11:03
Çok ilginç bir belge. İngiliz büyükelçisinin, ölümünden hemen sonra yazılmış Mustafa Kemal raporudur.

http://www.odatv.com/index.php?id=13833


“ Telgraf No: 608

İngiltere Büyükelçiliği

Ankara, 25 Kasım 1938

Aziz Lordum,
Size Mösyö Kemal Atatürk'ün ölümünü bildiren 194 sayılı telgrafı çok derin üzüntüler içinde sunmuştum.

2. Bu belgeye ek olarak, Büyükelçiliğimiz Müsteşarı tarafından hazırlanan ve Kemal Atatürk'ün geçmişteki kariyerini içeren belgeyi sizlere sunma onuru yanında, bu yazımda, Atatürk'ün yaptığı işleri övmekten çok, onun kişiliği ve bu ülke insanına ne ifade ettiği konusuna değinmeye çalışacağım. Hiç şüphesiz toplum bilimciler ve tarihçiler onun çalışma hayatı ve yaptıklarıyla ilgilenip ayrıntılı bir çalışma yapacaklardır. Ancak bunların çok azı, Atatürk'ün gerçek kimliğini öğrenmeden hazırlanacaktır ki; onu tanımadan yapılacak değerlendirmeler kuşkusuz yanlış olacak ve yanlış yönlendirmelere neden olacaktır.

3. Bu bilginin toplanmasında, ben belki de ayrıcalıklı bir konuma sahiptim. Her ne kadar, rahmetli Cumhurbaşkanı ile çok nadir karşılaşmış olsam da, bu görüşmeler diğer diplomatik temsilciliklerinkine nazaran daha sık ve daha uzun olmuştur. Bütün bunlar bir yana, görevimin ilk günlerinden itibaren Atatürk beni bir dost gibi görmüş, benimle görüşmekten memnun olmuş, görüşme fırsatı doğduğunda bundan hoşnut kalmış, karşılıklı konuşmalarımız esnasında ilgi ve dikkati asla azalmamıştır. Galiba, onun yeteneklerini ortaya çıkartan becerikli yaklaşımlarım vardı, bu yüzden olsa gerek görüştüğümüz konu hakkındaki fikirlerine ya da o konu ile ilgili sunduğu sonuca karşı çıktığımda benim bu tavrıma direnmezdi. Dolayısıyla, kendi özel kimliğini bana, diğer yabancılara gösterdiğinden daha fazla gösterdiğine inanıyorum.

4. Doğrudan edinilen tecrübelerimi sağlayan kişisel görüşmelerimiz dışında, onu çok yakın dostlarından ve hatta aramızdaki dostluğu gördükten sonra benimle onun hakkında konuşmaya hiç çekinmeyen Kabine'deki bazı Bakanlardan da birçok kez dinleme fırsatım oldu.

5. Atatürk'ün müstesna ve takdire şayan bir şahsiyet olduğunu söylemek pek bir şey ifade etmeyebilir. Ancak gerçekten müstesna ve takdire şayan bir kişiydi, neden bu niteliklere sahip bir şahsiyet olduğunu açıklamaya çalışmalıyım.

6. Sanırım bunu temelde "çift karakterlilik" olarak açıklayabiliriz. Bu ülkede nefret uyandıran ve yasaklanan H.C.Armstrong'un Grey Wolf (Bozkurt) adlı kitabını okuyan çoğu insan, çok yetenekli; inatçı bir enerjiye sahip, ancak insafsız, itici tavırları olan, serkeş mizaçlı, gem vurulmamış zevkleri, ahlak dışı ihtirasları olan; dahası, dostluğu tanımayan bir adamın portresiyle karşılaşmaktadır. Bu tesbiti doğrular görünecek kanıtları toplamak hiç de zor olmayacaktır; ancak şahsen ben, bir insanın bu şekilde tanıtılmasını tamamıyla yanıltıcı buluyorum.
Gözle görülen bir dizi kural dışılığı sadece ayrı karakterlilikle anlatabileceğime inanıyorum. Sadece şu veya bu savaşı kazanarak, şu veya bu kanunu çıkararak, harf devrimi yaparak ya da fes giyilmesini yasaklamak veya ülkeyi laik kılarak değil, yüzyıllarca acı çekmiş, ruh karartıcı yönetimler yaşamış bir ırkın dehasına güvenerek, sadece artık kölelik çekilmemesi gerektiğine inandığı için çok sayıda kuvveti harekete geçirip, -bir insanın büyüklüğünün ve sıra dışı görüşünün kanıtı sadece iyiliği ile ölçülebilir- on beş yıl gibi kısa bir sürede bu insan bir çok iyi şey yapmıştır. Gerisi ayrıntıdan ibarettir; sadece dedikoducu zihniyetin üzerinde duracağı ancak bir tarihçinin gerektiği kadarını vereceği ayrıntılar.

7. Atatürk'ün dinamik enerjisi üzerinde durmama gerek yok, bu enerjinin dayanılmaz gücü, Türk ırkının tarihinde şimdiden önemli bir sayfa olarak yer almıştır. Ancak ben, pek bilinmeyen bir başka özelliğine değinmek istiyorum: Bu da; Atatürk'ün doğuştan gelen, belki de farkında olmadan tıpkı sütün kaymağını hemen ayıran aletler gibi, faydasızı faydalıdan ayırma yeteneğiydi.

8. Atatürk'ün tüm karakterinde veya en azından mevcut şeklinde, bazı çelişkilerle karşılaşılmaktadır. İddia edilen acımasızlığı, onu tanıyanların çok iyi bildiği gibi, vatandaşlarına duyduğu sevgiyle uyuşmamaktadır. Tensel günahlar ve geçici ilişkilere duyduğu varsayılan zevklere karşın, toplumda kadının rolü kavramı, halk devrimlerinde en çarpıcı savunmayı ortaya koyduğu kadın hakları ve önemi ile bağdaşmamaktadır. Zira bir iki sene içinde çokeşliliği yasal olarak ortadan kaldırmış ve istedikleri takdirde harem kadınlarına bile devletin liberal mevkilerinin açık olduğunu ortaya koymuştur. (Kimi zaman toplum içinde de olsa) özel hayatını tanımlayan ve göz ardı edilmiş resmiyeti, giyiminin kusursuzluğu, olağanüstü tavırları ve resmi görevlerdeki asaleti ile garip bir çelişki yaratmaktadır. Sadece bir kaç büyük adam daha rahat ve daha güvenli hissetmenizi sağlayabilir; sanırım yok denecek kadar azı da gerektiğinde sizi bu kadar rahatsız hissettirebilir.

9. Atatürk, Batı'da "yes-men " ve uzun süredir Türkiye'de "evetçi" olarak bilinen tarzdan hoşlanmıyor, bu tür insanları aşağılıyordu. Ahmak ve dalkavuklara tahammülü yoktu. Aslında belki de en çok sömürücüleri sevmez, açgözlüleri hor görürdü. Bir insanın onun için çalışıyor olması fikrine hoş bakmazdı. Kendisi zaten ülkesi, ırkı ve insanları için yaşıyor, onlar için düşünüp, onlar için çalışıyordu. Diğerleri bu şekilde davranmıyorsa, görevlerini yerine getiremedikleri kanaatına varıyordu.

10. Korkarım gelecek nesillere Atatürk bir diktatör olarak aktarılacak. Bunun yanlış olacağı kanısındayım. Hem savaşta, hem barışta evet o büyük bir liderdi -ancak gerçek bir diktatör değildi . Ne yazık ki ben, şimdiye kadar onu anlatabilecek diktatör kelimesine ait bir tanımımız olduğuna inanmıyorum. Ancak Hitler ve Mussolini'nin tersine, devlette idari veya yönetim fonksiyonu bulunmuyordu; af yetkisi yoktu; mahkemelere emir yetkisi yoktu; diplomatik misyon temsilcilerini reddetme hakkına sahip değildi. Bütün bu hususlara teknik gözle bakıp bir kenara iter ve tüm devlet meselelerinde onun isteklerinin hakim olduğu konusunda ısrar edebilirsiniz. Doğru,
ancak daha çok o konudan sorumlu kişilerin onayının hakimiyeti şeklinde karşımıza çıkıyordu. Olayların gidişi, Atatürk'ün görüş açısının doğruluğunu, verdiği hükümlerin zekice olduğunu ve hata yapmadığını göstermiştir.
Dolayısıyla sıkça fikirlerine başvurulması ve memnuniyetle bu fikirlerin uygulanmasını görmek pek de şaşırtıcı değil. Ancak onu Mussolini, Hitler veya Primo de Rivera gibi diktatörlerden ayıran belki de en büyük özellik, başından beri isteyerek ve çok emek sarf ederek, kendini yaşatacak bir sistem kurmaya çalışmasıdır.
Atatürk'ten sonraki cumhurbaşkanı seçiminin sessizce hallolması ve ölümünden sonra kurduğu rejimin sakince sürmesi bir kriterse, evet başarılı olmuştur.

11. Atatürk'ün idrak gücünde esrarengiz bir yön vardı; küçük şeylere önem vermeyiş veya sinsi olamayışında üstün bir yön bulunuyordu; konsantrasyon gücü olağanüstüydü; şefkat ve ilgi bekleyen bilinçaltının etkileyici yanı belki de şuurlu amacının buz gibi dimdikliğinin bir başka parçasıydı.

12. Müslüman olarak doğmuş, ancak din karşıtı bir kişi olmuştu, doğruluğu sevmiş, günahtan nefret etmişti; işini iyi bilen, istidak sahibi bir askerdi, savaştan nefret ederdi. Bağımsızlığı elde ettiği andan itibaren barışın peşinde koşmuş ve barış ortamını sağlamayı başarmıştı. Türkiye'nin kaderini elleri arasına aldığından beri, Kemalist Cumhuriyet'in dostluk elini uzatmadığı ve aralarında Osmanlı Imparatorluğu'nun düşmanlarının da bulunduğu tek bir komşusu dahi yoktur. Uzatılan dostluk eli çoğunlukla tutulmuş ve sarf edilen çabalar sonunda ülkelerarası sürtüşme azaltılarak, doğunun bu bölgesinde daha geniş kapsamlı barış, dikkat çekici bir biçimde sağlanmıştır.

13. Kemal Atatürk yapılması gerektiğine inandığı şeyleri korkusuzca yerine getirmekten asla vazgeçmemişti.
Hastalığının şiddetlendiği anlarda ölüme çok yakınlaşmış olsa bile, korku asla ne yüreğine ne beynine yerleşmeyi başaramamıştı.
O, Türk Milleti'ne hizmet ederken öldü. Ölüm bile büyük zaferini ondan çalmayı başaramamıştır.
İnsanlara hayatlarını, onur ve şereflerini ve insanca yaşama yolunu vermiş, belki de tüm bunlardan daha önemlisi bu haklarına sahip çıkmalarını sağlayacak bağımsızlığı tattırmıştır.
Lordum, en derin saygılarımla, sizin en sadık ve en mütevazı hizmetkarınız olduğumu bildirmekten şeref duyarım.

Percy Loraine”

piranha
30-10-2008, 14:50
MUSTAFA FİLMİ İLE İLGİLİ BİR ELEŞTİRİ

Dündar'dan 'Kürtlere özerklik' operasyonu


Yapılan psikolojik operasyondur. Filmde gizlenerek verilen ince mesajlarda, Atatürk’ün kendi sözleri ile güya Kürtlere özerklik verilmesi fikrinde olduğu ortaya konuyor, kendi heykellerini diktiren diktatör olduğu imajı pompalanıyor, içki düşkünü ayyaş portresi çiziliyor.




Belgeselin adı da aşırma!
Can Dündar, “Benim aklıma geldi” diyor ama “Mustafa” adı ilk kez 1944’te Atatürk’ün romanını yazan Rakım Çalapala’nın 25 baskı yapan ve günümüze kadar binlerce satan kitabında kullanıldı...



“Mustafa” filmi Kürtlere özerklik adına operasyondur!
Hayır ben komplo teorisi bilmem, hamaseti de sevmem.
Dolayısıyla yazacaklarım bu çerçevede değildir.
Tarih: 29 Ekim 2008, yani Cumhuriyet’imizin 85. kuruluş yıldönümü.
Tam bu tarihe ilginç bir olay denk getiriliyor.
Can Dündar’ın hazırladığı Atatürk’ü anlatan “Mustafa” filmi büyük gürültülerle vizyona sokuluyor.
Önce Can Dündar’ın kimliğini hatırlatalım.
Babası MİT görevlisi, kendisinin ne olduğu ise meçhul.
Dündar bir gün devrimcidir, öbür gün AB taraftarı. Bir gün İslamcıları ve PKK’yı bile kucaklayan sözde özgürlükçüdür, öbür gün Kemalist. Bir gün masa başı belgesellerini finanse eden şirketlerin sözcüsüdür, ertesi gün özel girişim düşmanı. Bir gün ÖDP’lidir, ertesi gün Ecevitçi, yani kısacası ne olduğu belli olmayan bir meçhul adamdır.
Boğuk sesli romantik Che Guavera pozlarındadır ama köşeli, yani tarif edilebilir değildir. Çizgisi ve tutarlılığı yoktur. İlişkileri ise kafa karıştırmaktadır.
Haksızlık mı ediyorum...
Son teşebbüsü “Mustafa” filmini sorgulayalım.
Dündar bu belgesel filmde güya insan Mustafa Kemal’i anlatıyor, ama gerçek bu değil.
İnsani boyut sadece kamuflaj, yani kılıftır.
Gerçekte yapılan psikolojik bir operasyondur.
Önce filmde gizlenerek verilen ince mesajlara bakalım:
1) Atatürk’ün kendi sözleriyle güya Kürtlere özerklik verilmesi fikrinde olduğu ortaya konuyor. 2) Atatürk’ün, cahillerin seviyesine inmem diyerek halkı güya aşağıladığı mesajını veriyor.
3) Kendi heykellerini diktiren bir diktatör olduğu imajı bilinçaltına pompalanıyor.
4) Atatürk için günde bir büyük rakı ve üç paket sigara içiyordu denilerek dolaylı olarak adeta içki düşkünü ayyaş portresi çiziliyor.
5) Atatürk için çevresinde kimse kalmamıştı ve yalnız öldü denilerek kişiliğiyle ilgili şüpheler uyandırılmaya çalışılıyor.
6) Atatürk’ün manevi oğlu için gerçek oğluydu havası verilerek gayrimeşru ilişkileri ve de çocuğu olduğu imaları yapılıyor.
Sorarım size böylesine uçuk mesajların ustalıkla yerleştirildiği filmin Cumhuriyet’in kuruluş gününde farklı bir ambalajla vizyona konması operasyon değil de nedir?
Hayır hayır, ben Atatürk için Peygamber misali günahsızdır diyenlerden değilim. Atatürk de insandır, eksiği, zaafları elbette olmuştur. Söylemek istediğim bulunduğumuz bu konjonktürde böylesine kafa karıştırıcı mesajların neden verildiğidir.
Yooook hiç kimse bu durumu bana tesadüf diye izah edemez!
Bir tarafta dış dinamiklerin arkasında olduğunu bizatihi MİT yöneticilerinin söylediği Ergenekon operasyonu, diğer tarafta yaşanan Kürt kalkışması ve özerklik talepleri ve tam bu süreçte Atatürk’ün Kürtlere güya muhtariyet istediğini anlatan filmin gösterime sokulması.
Anlayamadığım, Genelkurmay’ın bu filme niçin destek verdiğidir?
Tamam desteği veren mevcut Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ değil Yaşar Büyükanıttır da bu neyin nesidir?
Filmi beğendiğini açıklayan Yaşar Paşa da yoksa Kürtlere muhtariyet mi istiyor?
Düşünüyorum da biz ve bizim gibi düşünenler herhalde kraldan çok kralcıyız.
Baksanıza Atatürk’un ordusu ya da onun bazı komutanları böyle bir tavrı takınıyorsa bize ne oluyor ya da biz niye çırpınıyoruz ki!
Hem bu ordunun eski Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın oğlu değil midir Çanakkale’deki şanlı zaferimizi Anzak destanına çeviren!
Yok yok, tablo bu olsa da ben duramam, yine de itirazımı sürdüreceğim.
Bak Yaşar Büyükanıt, bak Özden Örnek, bak Can Dündar; Mustafa Kemal, vatan yapılan bu coğrafyada birlikte yaşama adına, bölünmezlik adına semboldür. Adı üstündeki titizliğimiz onun içindir. Semboller paspas yapılırsa bütünlük de kaybedilir. Mustafa Kemal’i maske takıp aşındırmak ve aşağılamak, bu milleti aşağılamakla eşanlamlıdır...

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=10457

piranha
01-11-2008, 22:32
Atatürk Mustafa'yı görse!

Bekir Coşkun'dan arşivleri girecek bir yazı..

'Mustafa' filmi tartışmaları sürerken, Bekir Coşkun'dan konuya iişkin harika bir yazı geldi.
Bakın Coşkun Atatürk ve İsmet Paşa'yı nasıl konuşturdu!


Atatürk ’Mustafa’yı görse...


DİYELİM ki Atatürk beyaz atının üzerinde çıkageldi, yanında İsmet Paşa, komutanları, yaverler...

Aşağıda Cumhuriyet Bayramı ve herkes "Mustafa"yı seyretmek için kuyruklarda.

Atatürk, İsmet Paşa’nın kulağına eğilerek:

"Şu arkada, elinde bazuka gibi boru olan, topçu neferi midir?.."

İsmet Paşa:

"Hayır Gazi Hazretleri, o Can Dündar, muharrir... Elindeki kamera aleti, hususiyeti sinema çeker..."

"Niye atlarımızın kıçını çekiyor?.."

"Buna ’insani boyut belgeseli’ diyorlar..."

Ata:

"İlke ve inkılaplar yönü ile de belgesel imal ederler mi bu fikriyatta olanlar?.."

"Sponsor lazım..."

"Sponsor bir nevi milli şuur gibi bir şey midir?.."

İsmet Paşa:

"Hayır Gazi Hazretleri, parayı veren... Parayı kim veriyorsa, şuur o cihette nüks etmektedir..."

Atatürk:

"Pekiiii... Aziz milletimiz sinemaya girip, aziz askerlerimizin cephelerde elde ettikleri muazzam zaferleri vefa hissiyatları içinde mi seyretmekte?.."

İsmet Paşa:

"İnsani yön belgeseli hesabıyla bakmaktadırlar, gece karanlıkta önderimiz ne yapmakta..."

Ata:

"O karanlık gecelerde uykusuz kalıp bir hür vatan yaratma sancılarımın acısını anlamışlar demek ki..."

İsmet Paşa fısıldayarak:

"Hayır, bir oturuşta büyük rakı içtiğiniz, gece karanlıktan korktuğunuz ima edilmekte..."

Atatürk hüzünle:

"Buna asıl aydınlıktan korkan hilafetçiler sevinecekler... Onlar hálá dergáhlarında oturuyorlar mı İsmet?..."

İsmet Paşa:

"Hayır Gazi Hazretleri, devletin tepesinde oturuyorlar..."

"Peki, Cumhuriyet Bayramı diye neyi kutlamaktadır bu millet..."

İsmet Paşa:

"Cumhuriyetten geri kalanını..."

Atatürk, atını çevirir:

"Gidelim Paşa..."
SAyn Bekşr coşkunun eleştirilerine katılırken şunuda belirtmek isterim ki Atatürk Sponsorun veya Kameranın ne olduğunu Bence İSMET paşadan öğrenecek kadar bilgisiz değildi... burdaki budurmu esefle karşıladım...ismet paşa karşıtı değilim ama Atatürk bilmeyecekte İsmet paşa'ya akıl danışacak....
Ben Mustafa Kemal Paşanın Kİm ne derse desin Bizim İçin çok güzel bir örnek olduğunu düşünüyorum...
Bağımsızlığa Düşkünküğü,Yenilikçi ve Gelişmeci Tavrı çok önemli...
Ayrıca Bizden İRAN IRAK veya ORTA DOĞU ARAP ülkelerine gideler nasıl gelişmiş olduğumuzu görmekteler ve Türkiyenin güzelliğini görmekteler..
İnşallah Oraları görenler burdaki bu güzelliklerin MUsatafa Kemal Ve onun Askerlerinin yaptığını untumazlarda ona sahip çıkarak daha çok gelişmek için çalışırlar...

Serenler
03-11-2008, 18:10
Che'nin Çantasından Çıkan Nutuk



Sabahat Özgür

Küba Devrimi'nin öncülerinden ve Fidel Castro'nun yoldaşı Arjantinli devrimci doktor Che Guevara, 1967 yılında Bolivya'da yakalanıp öldürüldüğünde sırt çantasından; "Atatürk'ün Büyük NUTUK'u" çıkmıştır..."

NUTUK'un Küba Devrimi'ndeki yeri aslında daha önceki yıllara dayanıyor. Sosyalist Küba Cumhurbaşkanı Fidel Castro, 12 Mayıs 1961 tarihinde Havana'da görevli genç Türkiye diplomatı Bilal Şimşir'den "Atatürk'ün Büyük Nutuk Kitabını" ister. ABD'nin bilgisi olmaması ricasıyla yapılan bu istek, Bilal Şimşir tarafından uzunca bir süre sonra yerine getirilebilir. İşte, Fidel Castro'nun Atatürk hayranlığının kaynağı; İngilizce "Nutuk" kitabını özümseyerek okumasında ve devrimci M.Kemal ATATÜRK'ün ilk antiemperyalist savaşımını zafere eriştiren "1919 Ruhu"ndan esinlenmesinde yatıyor.

12 Aralık 1996'da bir ödül töreni için gittiği Küba'da Fidel Castro ile görüşen Dursun ÖZDEN kendisine "Türkiye'de solcu, ilerici ve devrimci gençler; Che Guevara ve Fidel Castro'yu çok seviyorlar ve sizleri mutlak önder olarak kabul ediyorlar... " der. Bu sözlere Castro'nun verdiği yanıt çok anlamlıdır: "Devrimci M.Kemal ATATÜRK varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar?... Devrimci ATATÜRK bizim ve tüm mazlum halkların esin kaynağıdır..."

Mart 1997 de Habitat Toplantısı için İstanbul'a gelen Fidel Castro, yaptığı konuşmada şöyle der: "Asıl devrimci M.Kemal Atatürk'tür. Ben bir devrim yaptım, ama O'nun yaptıklarını asla başaramazdım. Sakın kendinize başka esin kaynağı aramayın..." Fidel Castro'nun bu sözleri karşısında heyecanlanmamak mümkün mü?

Bu bağlamda son yıllarda Latin Amerika ülkelerinde esmekte olan "ulusalcı ve antiemperyalist rüzgarda" Mustafa Kemal ışığının etkisi yok mudur sizce?...

O Mustafa Kemal ışığıdır ki; doğudan batıya, güneyden kuzeye, birçok halk hareketini ve halk önderini etkilemiştir. Örneğin, çağdaşları Lenin ve Churchill kendisini hep takdir etmişlerdir. Örneğin, 1935'teki Uzun Yürüyüş öncesinde Şankay Meydanı'nda toplanan binlerce Çinliye seslenen Mao'nun ilk sözleri şöyledir: "Ben, Çin'in Atatürk'üyüm... " Ve 1948'den bugüne dek, Çin Halk Cumhuriyeti' ndeki 8. ve 9. sınıflarda Yakınçağ Tarihi derslerinde Atatürk ve Cumhuriyet Devrimleri okutuluyor.

Peki, Atatürk ışığı dünyanın dört bucağını aydınlatırken Türkiye'de neler oluyor? Ne yazık ki ülkemizde bir yandan gericiler ve yobazlar diğer yandan Che, Castro, Lenin, Mao gibi devrimci liderleri sözde örnek aldıklarını sanan "uçuk solcular", Atatürk'ü ve düşüncelerini yıpratmak için herşeyi yapıyorlar. Emperyalistler ve yerli işbirlikçileri de Atatürk'e karşı olan her türlü gerici ve bölücü hareketi destekliyorlar. Bu tür çalışmalar yurt dışında da sürüyor. İşte sizlere iki örnek:

Birincisi, Küba polis şefi Carlos Fernandez'in yaptığı açıklamaya göre: "Başkent Havana'daki 13/K parkında, birçok dünya liderinin büstlerinin olduğu yerde bulunan Atatürk büstü, Havana Karnavalı için çeşitli ülkelerden gelen 'Kürt kökenli gençler' tarafından 26 Temmuz 2007 günü yerinden sökülerek yok edilmiştir..."

İkinci örnek ise çok düşündürücü: "Annan Planı gereğince KKTC'deki ortaöğretim okullarının ders kitaplarından Atatürk ve Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı konuları çıkarıldı..."

·

Son yıllarda ülkemizin üzerine çöken kara bulutların dağıtılabilmesi için; öldürüldüğü gün Che'nin sırt çantasından çıkan NUTUK'u kendimize rehber edinmemiz gerekiyor.

bikmisbroker
03-11-2008, 19:17
Oktay Sinanoğlu, günümüz Türk gençlerine şöyle sesleniyor:



"...Gençler, Türkiye' de adet haline gelmiş göstermelik işlerden kaçının.
Sırf 'üniversite bitirdi' desinler diye, ananız babanız 'Amerika'da mastır yaptı' diye öğünebilsin diye yükseköğrenime gitmeyin. Sonunda ancak kendinizi kandırırsınız.

Temel gayeleriniz, kendinizin ufak çıkarları ötesinde, kendiniz dışında, bu ülke, bu ulus, Türk dünyası, Avrasya, insanlık için olsun.Yüksek hedefleriniz için çalışın. O zaman, kendi durumunuz da kendiliğinden düzelecektir.

Maddiyat ile maneviyatı dengeleyin. Formülünüz 'bilim' + 'gönül' dür. Bu iki kanadın biri eksik olursa ne kendinize ne de insanlığa hayrınız dokunur.

Gündelik, siyaset , çıkar grupları, dışardan güdümlü gizli veya açık 'cemiyet'lerden uzak durun.

Atatürk'ün dediklerini bol bol okuyun, onları işte bu günler için demiş, yazmış. Türkiye'nin şerefli, refahlı, itibarlı ve bağımsız geleceği için Atatürk yolumuzu çizmiştir.

Dış ülkelerden, onların yerli kuyruklarından medet ummayın. Gayeleri bize yardımcı olmak değil, Türk adını tarihten silmektir.

Dünyanın neresinde olursanız olun, kimliğinizi, Türk dilini, Türk tarih bilincini, binlerce yıllık geleneğini kaybetmeyin. Dış ülkelerde ne kadar kimliğinizi korursanız yabancılar da size o kadar itibar edecektir.

Başkasını taklit etmeyin. Kendi yolunuzu çizip azimle yürüyün. O zaman herkes sonradan sizi taklit edecektir.

Eğitimde önce bir meslek gerçek bir beceri bir altın bilezik sahibi olmaya bakın Ne yaparsanız yapın en iyisini yapın. Siyasetçinin bilimcinin en kötüsü olunacağına tamircinin parmakla gösterilen en iyisi olmak yeğdir.

Bulabilirseniz Türk okuluna, eğitimin Türkçe verildiği okullara gidin. Konulara merak sarın not için çalışmayın. O meslekte yararlı olacak bir yabancı dili öğrenin. Bülbül gibi konuşup yabancıdan ayırt edilemez hale gelmek hiç şart değil.

Unutmayın ki Türk olmak bir kafa, gönül işidir. Türk; kültürüyle, diliyle, ata sevgisiyle Türktür. Soy sop meselesi karıştırarak, o her şeyimizi borçlu olduğumuz şerefli atalarımızı karalamaya çalışan iç düşmanların kitaplarına, yaygaralarına kulak asmayın.

Kültür genleri, ırk genlerinden daha önemlidir. Vatanı, milleti için her türlü fedakarlığa hazır bir taban gerekiyor. Bu taban son elli yılda hayli eritilmiş, kafası, gönlü karıştırılmış, birbirine düşen kesimler, dışa bağımlı sahte aydınlar, içinde vatanının geleceğini düşünmeyen, daha da acısı vurdum-duymazlaş mış kalabalıklar oluşturulmuştur. Bu durumda gerçek bir önder çıkabilse bile başarılı olması pek azdır.

Şimdi yapılacak iş hızla bu toplumun yeniden kaynaşmasına, bilinçleşmesine, vatanını, milletini kendisinden önce düşünen insanların çoğalmasına önayak olmaktır. Türkiye'yi tekrar Kuvayi Milliye ruhu, Atatürk ruhu kurtaracaktır. .."




Benim Manevi Mirasim Bilim ve Akildir!

"Ben, Manevi Miras olarak hiçbir Ayet, hiçbir Dogma,
hiçbir Donmus ve kaliplasmis Kural birakmiyorum.
Benim Manevi Mirasim Bilim ve Akildir...

Zaman süratle ilerliyor, Milletlerin, Toplumlarin,
Kisilerin Mutluluk ve Mutsuzluk anlayislari bile degisiyor.
Böyle bir Dünyada, asla degismeyecek Hükümler getirdigini
iddia etmek, Aklin ve Ilmin gelisimini inkar etmek olur...

Benim Türk Milleti için yapmak istediklerim
ve Basarmaya çalistiklarim ortadadir.
Benden sonra Beni benimsemek isteyenler,
bu temel eksen üzerinde Akil ve Ilmin rehberligini
kabul ederlerse, Manevi mirasçilarim olurlar."

Mustafa Kemal ATATÜRK

ENGINEER68
04-11-2008, 15:23
Gazi komutan ilk kez konuştu
04 Kasım 2008 Salı 09:15
Tuğgeneral Ö.Faruk Küçük'ün helikopteri Hakkâri'de sıcak çatışmanın içine düştü. O anda bir elinde silahı bir elinde çantası vardı. İlk kez o günü anlattı.
İNTERNETHABER/ÖZEL

Hakkari'de helikopterinin sıcak çatışma alanına düşmesi ile gazi olan Tuğgeneral Ömer Faruk Küçük ilk kez konuştu. Küçük o anda yaşananları Star haberden Murat Çelik'e anlattı.
UĞUR DÜNDAR RAKİPLERİ
İLE KAFA BULDU

Bu röportajı ekrana getiren Uğur
Dündar, rakipleri ile öyle bir
kafa buldu ki...

OKUMAK İÇİN TIKLAYIN!


Tarih 16 Ekim 2007... Yer Hakkari... 5 askerimizin şehit düştüğü haberi Hakkari Dağ Komando Tugayına ulaşıyor.
Tugay Komutanı Tuğgeneral Ömer Faruk Küçük haberi alır almaz 2. komando taburunu hazır hale getiriyor.
Niyeti askerlerimizin kanını yerde bırakmamak.
Bunun için de sıcak takip yapmak...

Bölgedeki durumu görmek için ilk sorti ile gitmek istiyor.
400 kişilik komando taburunu taşıyan ilk helikoptere biniyor.

HELİKOPTER YERE ÇAKILDI

Sonrasını şöyle anlatıyor;

"Tepeye yaklaştığımızda tam inişe geçerken ters bir rüzgarla helikopter tepenin yamacına çakıldı."

İlk kez olayı anlatan Tuğgeneral Küçük, helikopterin düşeceğini anladığını söylüyor. O anda diyor "Bir elimde silahım öteki elimde malzeme çantam vardı. İndiğimiz anda çatışmaya girebilirdik. Düşeceğimizi anlayınca çantayı başımın üstüne koydum. Koltuğu tutmaya çalıştım."

Helikopter yere çakıldığı anda bile aklında askerleri varmış. Onların morali bozulmasın, panik olmasınlar diye dirayetli durmaya çalışmış.

ÖLÜMÜ HİSSETTİĞİ AN

Helikopter çakılınca ortadan ikiye bölünmüş. Sonra takla atmaya başlamış. İşte o anda ölümün ne kadar yakın olduğunu hissetmiş.

Şöyle anlatıyor;

"Ölümün kaçınılmaz olduğunu yakın olduğunu o anda yaşıyorsunuz. Aileniz çocuklarınız gözünüzün önüne geliyor. Üçüncü taklada dünya ile bağımın kesildiğini ölmek üzere olduğumu düşündüm. O anda helikopterden fırladım."

BACAĞINI HİSSETMEMİŞ BİLE

Olayın sıcaklığı ile bacağındaki kırığı fark etmiyor bile. Hemen ayağa kalkıyor ve askerlerine bakıyor. Tek derdi askerlerine moral vermek, yaralarını sarmak.

"O esnada tabur komutanım bana doğru geliyordu. Başı kan içindeydi, komutanım bende bir şey var mı diye sorunca, yok dedim. Olanı söyleyemezdim. 25-30 metre yürüdükten sonra sağ ayağımı atamadığımı fark ettim. Sonra yardım ile tepeye çıktım."

ŞEHİT OLMAYA HAZIRIZ

Askerleri Tuğgeneral Ömer Faruk Küçük'e "savaşçı komutan" diyor. Tuğgeneral Küçük "Verilen görev neyse yapılır. Gerekirse bütün tugay şehit olur ama o görev yerine getirilir. Ben ve tugayım şehit olmaya her zaman hazırız. Biz vatan için, bayrak için canımızı seve seve veririz" diyor.

ASKERLERİM BENİM AİLEM

Gazi komutan askerlerini ailesi olarak niteliyor. Sözleri çarpıcı; "Biz erbaşların ailesiyiz artık. Şehit olunca o acıyı aynı şekilde hissederiz. Çünkü biz onları evladımız gibi görürüz."

Kazadan sonra bir askerinin ona yazdığı mektupta askerler ile komutanları arasındaki sevgi bağını gösteriyor.
Tuğgeneral Küçük o mektuptan büyük mutluluk duymuş ve yanında saklıyor.

ERİYLE GAZİ OLAN KOMUTAN

Asker özetle şöyle yazmış o mektupta; "Her Türk insanı ve askeri gibi son 1 aydır yaşananlar beni etkiledi. Kendimi yanınızda olamadığım için çok aciz hissettim. Eriyle gazi olan bir komutanım vardı ve ben ona bir bardak su vermiştim. Ne mutlu bana dedim."

HAŞAT
05-11-2008, 23:02
''Türkiye, Atatürk'ü Tanrı'ya borçlusun, geriye kalan her şeyi de Atatürk'e...''

HAŞAT
06-11-2008, 20:43
Atatürk`ün dünyada `basöğretmen' sıfatlı tek lider olduğunu, Bir GEOMETRİ Kitabı yazdığını, Üçgen, açı, dikdörtgen gibi 48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim babasının bizzat Mustafa Kemal olduğunu…

Norveç dilinde “Atatürk gibi olmak” diye bir deyim olduğunu

Atatürk Çiçeği adında bir çiçek olduğunu ve Atatürk Çiçeği'nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landin`in koyduğunu ve bu çiçeğin tüm dünyada bu isimle üretilip satıldığını...


Yunan Baskomutanı Trikopis`in, yaşadığı süre boyunca,hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina'daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu...


Kurtuluş Savaşında rütbe alan bir çok kadın askerimizin olduğunu, Dünya tarihine geçen tek üsteğmenimizin; Üstteğmen Kara Fatma'nın 700 erkek, 43 kadından olusan bir müfrezenin komutasına bizzat Atatürk tarafından atanmış olduğunu...

Bir röportajda "Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?" diye sorulduğunda “Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz üye olmak için müracaat etmeyiz, davet gelirse düşünürüz" dediğini ve bunun üzerine BM yasasının değiştirilerek, üyeliğe davet edilen ilk ülkenin Türkiye Cumhuriyeti olduğunu…


1938'de, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı döneminde, danışman, senatör ve bakanlarından olusan yüz yirmiden fazla kişiye; "Su anda hiçbirinizi değil, Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim" dediğini…


1938'de Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiirde; "Allah bir ülkeye yardım etmek isterse, onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir" denildiğini...

1996'da ölen Haiti Cumhurbaşkanı’nın vasiyetinin gereği olarak, mezar taşına; "Bütün ömrüm boyunca Türkiye'nin lideri Mustafa Kemal Atatürk'ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm" yazıldığını...

2000'de ABD Baskanı'nın milenyum mesajında; '' Hiç süphe yoktur ki Milenyumun tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk'tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi basarmış tek liderdir" denildiğini…


BİLİYOR MUYDUNUZ?

piranha
08-11-2008, 10:24
Atatürk sirozdan değil kanserden öldü

Yazar ve emekli binbaşı Erol Mütercimler'den ilginç iddia

Kaynak : vatan gazetesi Buket Aşçı / VATAN
--------------------------------------------------------------------------------


Yazar ve emekli binbaşı Erol Mütercimler, 25 yıllık emeğinin ürünü “Fikrimizin Rehberi” kitabında büyük kurtarıcının yaşamına ilişkin detaylar veriyor. Mütercimler Atatürk’ün sirozdan değil, kanserden öldüğünü ileri sürüyor

Yeditepe, İstanbul Ticaret ve Mersin Çağ Üniversitelerinde ders veren, yazar, emekli binbaşı Erol Mütercimler’in 25 yıldır yazdığı ve Ergenekon soruşturması sırasında sekteye uğrayan (kitapla ilgili dokümana da el konulmuştu) “Fikrimizin Rehberi: Gazi Mustafa Kemal” kitabı çıktı. Kitap, tartışma yaratmaya aday nitelikte.

1250 sayfalık kitabınız devlet adamı, asker Atatürk’ün yanı sıra moda deyimiyle “İnsan Atatürk’ü” de anlatıyor... Çekindiniz mi?

Hayır çünkü tüm bunların yanında beni en çok ilgilendiren, Türk insanına anlatmamız gerektiğine inandığım onun dört büyük (Napolyon, Sezar, Büyük İskender) askeri stratejik dehadan biri olduğuydu.

Orhan Pamuk, “Atatürk’ün romanını yazmayı çok isterdim ama bu mümkün değil” dedi. Sizce?

Katılmıyorum. Romancı özgürdür. Hatta Atatürk’ün gerçek yaşamını bile yazmak zorunda değil. Ama belgeselci gerçek yaşamını anlatmak zorunda.

Mustafa’yı seyrettiniz mi?

Evet, ama olumlu değilim. Ama benim değerlendirmelerim subjektif ve adil olmayacaktır. Çünkü ben de bu biyografiyi yazdım.

Ama siz de “İnsan Atatürk”ü yazmakta sakınca görmediniz?

Tabii ki yazılacak. Ben de aşklarını, ilişkilerini yazdım. Hatta sağ başparmağı içe basar, onu bile... Esirgediğim bir şey yok yani.

Ama...

Ama bunları “O bunu demiş, karşılığında bu da şunu demiş” diyerek verdim. Mesela Mustafa Kemal içki içiyor, hem de Harp Okulu’ndan beri. Ama ayyaş değildi. Günde bir kilo içmezdi. Öldür Allah gecede üç duble içebiliyor. Çünkü bir dubleden sonra alkol onu sarsıyor. Baş ağrısı çekiyor. Gündüz içmeye de karşı. O üç nedenden içer ki, Hasan Rıza (Soyak) başta olmak üzere bunu da herkese söyler: “Beynim 24 saat çalışıyor, beni uyutmuyor. Uyumam lazım” der.

Yani rahatlamak için?

Ayrıca yaşamı boyunca sindirim sorunu, peklik çekmiştir, onu rahatlatan tek şey de alkoldür. Bir de “Çevremi görüyorsunuz, ben içmeyim de kim içsin. Soframa geliyorlar, ama kimse rahat yanıt veremiyor ama alkol onları rahatlatıyor” der. Onların çok içmesine izin verir, ama kendisi sabaha kadar toplam üç duble içer.

Kemal Tahir gibi... O da uzun rakı sofralarında sürekli içer gibi görünür, bir iki-kadehle otururmuş.

Evet, Can (Dündar) orada yanılmış. Ama bunda kötü niyet aramıyorum. Para kazanabilmesi ve yurtdışında ödül kazanabilmesi için böyle bir belgesel yapması gerekirdi. Gerçek Atatürk’ü yapsaydı kimse ona ödül vermezdi. Çünkü o tür bir belgeselde devrimci Atatürk de Kurtuluş Savaşı da olmak zorundaydı. Ama Pamuk’un böyle bir zorunluluğu yok. O romanını istediği gibi yazabilir. Hatta bir başka romancı çıkıp cinsel tercihlerinin farklı olduğu üzerine bile yazabilir. Ya da bir başkası “9’u 5 geçe Mustafa Kemal’in kalbi durdu ve 6 geçe tekrar çalışmaya başladı” diye başlayan bir roman da... Buna da kurgu diyorlar. Gani Müjde’nin yaptığı gibi... Buna kim ne diyebilir? Ama iş belgesel olunca değişiyor.

Orhan Pamuk’un hiç mi haklılılık payı yok?

Var çünkü bunu için önce gerçek bir Atatürk filmi yapmak zorundayız. Kraliçe Elizabeth, Napolyon, Sezar gibi. Sonra detaylara girilirse problem olmaz. Şu an Atatürk’le ilgili hiçbir şey yok. O yüzden gerilim oluyor. Orhan Pamuk yazsın ama önce Şevket Süreya’yı, Hasan İzzet Dinomo’yu aşalım. Kimse o zaman Orhan Pamuk’a itiraz edemez. Çünkü o Orhan Pamuk’un Atatürk’ü olacaktır. Bu belgesele de itiraz edilemezdi, Can Dündar “Benim gözümden Atatürk” deseydi.

Diktatör müydü?

Kitapta bu konuda çok anı var. 1932... Tarih kongresi. Bir öğretmen gelir, elinde İtalyanca bir kitap. Paşam, “Bu kitapta size diktatör diyorlar, doğru mu?” diye. O da “Çocuğum diktatör olsaydım, bana bu soruyu sorabilir miydin?” der. Bu nasıl diktatör ki, tüm kararları kongrelerde almış, tüm savaşı meclisten yönetmiştir. İnsanlık tarihinde böyle diktatör mü var!

Son teşhis Kanser

Kitabınızda Atatürk’ün doktoru Mim Kemal Öke’nin hiç yayımlanmamış anılarından yararlandınız. Sizce alkole bağlı sirozdan mı öldü? Hepatit ihtimali yok mu?

Gelibolu Kara Muharebeleri 25 Nisan 1915’te başladı, 9 Ocak 1916’da bitti. Mustafa Kemal’in ayrılışı ağustosun sonudur. Gelibolu dediğiniz yerde siperlerin arası yedi-sekiz metreydi. Kokan insan cesetleriyle doldu. Aylarca o havayı teneffüs ettiler. Neyle beslendiler, hangi hijyenik koşullarda yaşadılar, nasıl suyu içtiler, hangi tuvalete gittiler? Bu adamların ömürleri gayri sıhhi ortamlarda geçti. Vücutlarında olmadık mikrop yoktur. Kitabı noktalamadan önce Cerrahpaşa’dan Çapa’ya, güvendiğim doktorlara sordum: “Son teşhisiniz nedir?” diye. “Bugün olsa kanser deriz” dediler.

O kadar duygusaldı ki “İyi ki çocuğum olmadı” derdi

Abdurrahman Tunçak öz oğlu olabilir mi?

Olasılık tanımıyorum. Bu tür nereye çekileceği belli olmayan konuşmaları da ahlaki bulmuyorum. Mesele benzerlikse eğer, Atatürk’e ikizi kadar benzeyen ve İzmir Suikastı’nda idam edilen subay Ayıcı Arif’e ne diyecekler? Tunçak’ın kızına tavsiye ediyorum, DNA testi yaptırsın. Böylece kendisi de kurtulsun, memleket de. Ayrıca Mustafa Kemal’in çocuğu olmazdı. Bundan kısırdı dediğim sanılmasın. Tıbbi kayıtlarda böyle bir şey yok. Çok duygusal biri. Mesela tayı ölür ağlar, köpeği ölür ağlar... Aslında her fırsatta ağlar köylü kadın ona peynir verir ağlar, iğde ağacını yerinde bulamaz ağlar! Bu yüzden kendisi “İyi ki çocuğum olmamış” der.

Arşivleri açmadılar

Genelkurmay’ın arşivlerinden yararlandınız mı?

Hayır, Can Dündar’a açıyorlar ama bana açmadılar. Bir dilekçe versen aylarca sürünüyor, sonra da sana geri veriyorlar.

Kadınlar ona asılırdı

Çapkın mıydı?

Nazlı Pektaş’tan dinledim. Kitaba koyamadım çünkü hatıra defterleri hâlâ terörle mücedelede. Pektaş, ilk sarı basın kartlı gazetecidir. “Söylev”i Fransızca’ya çevirmiştir. Ona sordum “Çapkın mıydı? Kadınlara asılır mıydı?” diye. Dedi ki “Kim söylüyorsa cehennem o insan için vardır. Söylev’i Fransızca’ya çeviriyorum. Yukarıda Allah var, ne yalan söyleyeyim asılmak için çok çabaladım. Tüm kadınlar gibi. Her seferinde ise saçlarımı okşayıp ’Kızım, çocuğum nasıl gidiyor tercüme’ dedi. Yalnız bana değil, onlarca kadına böyle hitap ederdi. Ama içinde ünlü paşalar dahil olmak üzere o kadar çok kişi, karısını, kızını ona sunmak için çabalardı ki! Hatta karısını-kızını Atatürk’le yalnız bırakmak için Ankara kışında balkonlarda beklerlerdi. Bu yüzden az kişi zatüre olmadı!” Yahu Mustafa Kemal zaten karizmatik, yakışıklı bir adam, devlet başkanı. Ne diye asılsın kadınlara?

Aşık oldu mu?

Hayır. Latife Hanım’a da... O âşık olacak bir erkek değil de fakat çok romantik. Mesela Sofya’da ateşe iken Bulgar generalinin kızıyla olur, ayrılacağı gün Bulgar gül bayramıdır, son kuruşuna kadar bir kamyon gül alır kıza. O kadar romantik ki Latife ile nikahlanacaktır, imamı beklerken, Fevzi Çakmak’a şöyle der: “Ben böyle bir nikah hayal etmiyordum, kızı kaçırıp atla kırlara kaçayım isterdim.”

Yalnız mıydı?

Yaşamı boyunca yalnızdı. Tıpkı Beethoven, Mozart ya da Kraliçe Elizabeth gibi... Dahiler hep yalnızdır. Niye şaşırıyoruz!

Kardeşini kazayla vurdu

Mim Kemal Öke’nin anılarından öğrendim. Bu kitapla ilk kez yazılıyor. Mesela kız kardeşi Makbule’yi kaza kurşunuyla yaralaması. Atatürk silahını temizlerken tabancası ateş alır ve kurşun Makbule Hanım’ın yüzünde bir sıyrık bırakarak, yaralar. Tabii çok üzülür. “İz bırakmasın” der doktorlara. Ama kimse bunu garanti edemez. Mim Kemal ama kendine güvenir ve garanti eder, gerçekten de iz kalmaz.

Hz. Muhammed’e hayrandı

Fatİh Sultan Mehmet ve İslam Peygamberi Muhammed’e hayrandı. Peygamberin sosyal devrimlerien hayranıdır. 1930’da ona İslam Peygamberi hakkında yazılmış bir kitap gönderilir ama gerçekler kadar yanlışlarla olduğu için beğenmez. “Muhammed’i bana, sönük bir derviş gibi tanıtmak gayretine kapılan bu gibi cahil adamlar, onun yüksek şahsiyetini anlayamamışlar” demiştir ve Uhud Savaşı’nın planını çizdikten sonra İnönü’ye dönerek şöyle devam etmiştir “Bir komutan olarak bak bakalım bundan daha mükemmel bir savaş yapabilir miydin?”

Yukardaki Yazı İlgniç geldi bu kitap bance güzel yazılmıştır okumadım ama O Can dündar denilen Zatı şahaneden daha güzel yazılmıştır...

hiyo
09-11-2008, 09:30
Danıştay, özel okullarda Atatürk köşesi oluşturulmasını ortadan kaldıran Milli Eğitim Bakanlığı'nın (MEB) hazırladığı yönetmeliğin yürütmesini durdurdu. Kararda, milli eğitimin temel amacının Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı yurttaşlar yetiştirmek olduğu vurgulanarak MEB'in hazırladığı yönetmeliğin Anayasa, yasalar ve milli eğitimin temel amacına uygun olmadığı vurgulandı.
Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD), 8 Mart 2008'de yürürlüğe giren Özel Eğitim Kurumları Yönetmeliği'nin iptali istemiyle dava açmıştı. Dernek, yönetmelikle özel öğretim kurumlarında Atatürk köşesi oluşturulması zorunluluğunun kaldırıldığını, bunun anayasa ve yasalara aykırı olduğunu savunmuştu.
MEB, Danıştay'a gönderdiği savunmada, söz konusu yönetmeliğin bazı ihtiyaçlara yanıt veremediği için Özel Eğitim Kurumlarına Ait Standartlar Yönergesi'nin hazırlandığını ve bu yönergede özel öğretim kurumlarında bulunması gerekli araç ve gereçlerin tek tek gösterildiğini bildirdi.

Milli eğitimin amacı
MEB'in savunmasını geçerli bulmayan Danıştay 8. Daire, yönetmeliğin yürütmesini durdurdu. Kararda, Özel Öğretim Kurumları Kanunu'na göre bu okullardaki eğitimin Türk milli eğitiminin genel amaç ve ilkelerine uygun olması gerektiği, aksi uygulamalarda bulunan okulların kapatılmasının zorunlu olduğu belirtildi.
Milli Eğitim Temel Yasası'nın "Genel Amaçlar" başlıklı 2. maddesinin anımsatıldığı kararda, buna göre milli eğitimin "Atatürk inkılap ve ilkelerine, Atatürk milliyetçiliğine bağlı...demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek" amacını taşıdığı vurgulandı.
Kararda, aynı yasanın 10. maddesinde de, "Her türlü eğitim faaliyetlerinde Atatürk inkılap ve ilkeleri ve Anayasa'da ifadesini bulmuş olan Atatürk milliyetçiliği temel olarak alınır" ifadesinin yer aldığına dikkat çekildi.
1985'te çıkartılan Özel Öğretim Kurumları Yönetmeliği'nin, MEB'in 8 Mart 2008'de hazırladığı yeni yönetmelikle ortadan kalktığının anlatıldığı kararda, eski yönetmelikte özel okullarda Atatürk köşesi bulundurulması zorunlu tutulmuşken, yeni yönetmelikte bu zorunluluğun ortadan kaldırıldığı da kaydedildi.

'Yönerge ile yapılamaz'
Bunun Anayasa, yasa ve Türk milli eğitiminin temel ilke ve kurallarına aykırı olduğu ifade edilen kararda, MEB'in yönetmelikteki eksiklerin yönergeyle giderildiği yönündeki savunmasının da geçerli olmadığı ifade edildi.
Yönergede, "Yönetmelikte yer almayan hususlarda benzeri kurumların ilgili mevzuat hükümleri uygulanır" ifadesinin bulunduğu anlatılan kararda, "Yönetmelik normu olması gereken bir düzenlemenin, yönetmelik hükmü olmaktan çıkarılarak yönerge ile yapılmasına hukuken olanak bulunmamaktadır" denildi

gerçekten dogru bir karar almış yargı....

JAKO
10-11-2008, 12:25
http://www.matriks.web.tr/mtxupload/mtx_20081110_10_250_7161.jpg

sen@senibil
13-11-2008, 09:19
ÇAPKINMIYDI?
Yalnız bana değil, onlarca kadına böyle hitap ederdi. Ama içinde ünlü paşalar dahil olmak üzere o kadar çok kişi, karısını, kızını ona sunmak için çabalardı ki! Hatta karısını-kızını Atatürk’le yalnız bırakmak için Ankara kışında balkonlarda beklerlerdi. Bu yüzden az kişi zatüre olmadı!” Yahu Mustafa Kemal zaten karizmatik, yakışıklı bir adam, devlet başkanı. Ne diye asılsın kadınlara?

her ne kadar bu sözler bir başkasından alıntı yapılıp,kitabına konulsada,ordudan emekliye sevk edilmiş eski bir ordu mensubuna,Şerefle Türk ordusu için yaptığı bu yakıştırmalar,iftiralar,yakışıyor mu?yazık değil mi?bazı şeyleri okurken biraz gözümüz açık olmalı diye düşünüyorum.

yosun
13-11-2008, 11:52
sensenibil, Mustafa Kemal Atatürk ile uğraşmak özel bir keyif mi veriyor size?
Yok yani lafı dolandırıp durmayın, söylemek istediğiniz şeyi açıkça yazın ki dürüstlüğünüzü, mertliğinizi koyun ortaya...
Bir alıntı yapıyorsunuz güya, ama kimden olduğu belli değil. Güya eleştiriyorsunuz ama kimi? Belli değil...

sen@senibil
13-11-2008, 12:52
Atatürk sirozdan değil kanserden öldü

Yazar ve emekli binbaşı Erol Mütercimler'den ilginç iddia

Kaynak : vatan gazetesi Buket Aşçı / VATAN
--------------------------------------------------------------------------------


Yazar ve emekli binbaşı Erol Mütercimler, 25 yıllık emeğinin ürünü “Fikrimizin Rehberi” kitabında büyük kurtarıcının yaşamına ilişkin detaylar veriyor. Mütercimler Atatürk’ün sirozdan değil, kanserden öldüğünü ileri sürüyor

Yeditepe, İstanbul Ticaret ve Mersin Çağ Üniversitelerinde ders veren, yazar, emekli binbaşı Erol Mütercimler’in 25 yıldır yazdığı ve Ergenekon soruşturması sırasında sekteye uğrayan (kitapla ilgili dokümana da el konulmuştu) “Fikrimizin Rehberi: Gazi Mustafa Kemal” kitabı çıktı. Kitap, tartışma yaratmaya aday nitelikte.

1250 sayfalık kitabınız devlet adamı, asker Atatürk’ün yanı sıra moda deyimiyle “İnsan Atatürk’ü” de anlatıyor... Çekindiniz mi?

Hayır çünkü tüm bunların yanında beni en çok ilgilendiren, Türk insanına anlatmamız gerektiğine inandığım onun dört büyük (Napolyon, Sezar, Büyük İskender) askeri stratejik dehadan biri olduğuydu.

Orhan Pamuk, “Atatürk’ün romanını yazmayı çok isterdim ama bu mümkün değil” dedi. Sizce?

Katılmıyorum. Romancı özgürdür. Hatta Atatürk’ün gerçek yaşamını bile yazmak zorunda değil. Ama belgeselci gerçek yaşamını anlatmak zorunda.

Mustafa’yı seyrettiniz mi?

Evet, ama olumlu değilim. Ama benim değerlendirmelerim subjektif ve adil olmayacaktır. Çünkü ben de bu biyografiyi yazdım.

Ama siz de “İnsan Atatürk”ü yazmakta sakınca görmediniz?

Tabii ki yazılacak. Ben de aşklarını, ilişkilerini yazdım. Hatta sağ başparmağı içe basar, onu bile... Esirgediğim bir şey yok yani.

Ama...

Ama bunları “O bunu demiş, karşılığında bu da şunu demiş” diyerek verdim. Mesela Mustafa Kemal içki içiyor, hem de Harp Okulu’ndan beri. Ama ayyaş değildi. Günde bir kilo içmezdi. Öldür Allah gecede üç duble içebiliyor. Çünkü bir dubleden sonra alkol onu sarsıyor. Baş ağrısı çekiyor. Gündüz içmeye de karşı. O üç nedenden içer ki, Hasan Rıza (Soyak) başta olmak üzere bunu da herkese söyler: “Beynim 24 saat çalışıyor, beni uyutmuyor. Uyumam lazım” der.

Yani rahatlamak için?

Ayrıca yaşamı boyunca sindirim sorunu, peklik çekmiştir, onu rahatlatan tek şey de alkoldür. Bir de “Çevremi görüyorsunuz, ben içmeyim de kim içsin. Soframa geliyorlar, ama kimse rahat yanıt veremiyor ama alkol onları rahatlatıyor” der. Onların çok içmesine izin verir, ama kendisi sabaha kadar toplam üç duble içer.

Kemal Tahir gibi... O da uzun rakı sofralarında sürekli içer gibi görünür, bir iki-kadehle otururmuş.

Evet, Can (Dündar) orada yanılmış. Ama bunda kötü niyet aramıyorum. Para kazanabilmesi ve yurtdışında ödül kazanabilmesi için böyle bir belgesel yapması gerekirdi. Gerçek Atatürk’ü yapsaydı kimse ona ödül vermezdi. Çünkü o tür bir belgeselde devrimci Atatürk de Kurtuluş Savaşı da olmak zorundaydı. Ama Pamuk’un böyle bir zorunluluğu yok. O romanını istediği gibi yazabilir. Hatta bir başka romancı çıkıp cinsel tercihlerinin farklı olduğu üzerine bile yazabilir. Ya da bir başkası “9’u 5 geçe Mustafa Kemal’in kalbi durdu ve 6 geçe tekrar çalışmaya başladı” diye başlayan bir roman da... Buna da kurgu diyorlar. Gani Müjde’nin yaptığı gibi... Buna kim ne diyebilir? Ama iş belgesel olunca değişiyor.

Orhan Pamuk’un hiç mi haklılılık payı yok?

Var çünkü bunu için önce gerçek bir Atatürk filmi yapmak zorundayız. Kraliçe Elizabeth, Napolyon, Sezar gibi. Sonra detaylara girilirse problem olmaz. Şu an Atatürk’le ilgili hiçbir şey yok. O yüzden gerilim oluyor. Orhan Pamuk yazsın ama önce Şevket Süreya’yı, Hasan İzzet Dinomo’yu aşalım. Kimse o zaman Orhan Pamuk’a itiraz edemez. Çünkü o Orhan Pamuk’un Atatürk’ü olacaktır. Bu belgesele de itiraz edilemezdi, Can Dündar “Benim gözümden Atatürk” deseydi.

Diktatör müydü?

Kitapta bu konuda çok anı var. 1932... Tarih kongresi. Bir öğretmen gelir, elinde İtalyanca bir kitap. Paşam, “Bu kitapta size diktatör diyorlar, doğru mu?” diye. O da “Çocuğum diktatör olsaydım, bana bu soruyu sorabilir miydin?” der. Bu nasıl diktatör ki, tüm kararları kongrelerde almış, tüm savaşı meclisten yönetmiştir. İnsanlık tarihinde böyle diktatör mü var!

Son teşhis Kanser

Kitabınızda Atatürk’ün doktoru Mim Kemal Öke’nin hiç yayımlanmamış anılarından yararlandınız. Sizce alkole bağlı sirozdan mı öldü? Hepatit ihtimali yok mu?

Gelibolu Kara Muharebeleri 25 Nisan 1915’te başladı, 9 Ocak 1916’da bitti. Mustafa Kemal’in ayrılışı ağustosun sonudur. Gelibolu dediğiniz yerde siperlerin arası yedi-sekiz metreydi. Kokan insan cesetleriyle doldu. Aylarca o havayı teneffüs ettiler. Neyle beslendiler, hangi hijyenik koşullarda yaşadılar, nasıl suyu içtiler, hangi tuvalete gittiler? Bu adamların ömürleri gayri sıhhi ortamlarda geçti. Vücutlarında olmadık mikrop yoktur. Kitabı noktalamadan önce Cerrahpaşa’dan Çapa’ya, güvendiğim doktorlara sordum: “Son teşhisiniz nedir?” diye. “Bugün olsa kanser deriz” dediler.

O kadar duygusaldı ki “İyi ki çocuğum olmadı” derdi

Abdurrahman Tunçak öz oğlu olabilir mi?

Olasılık tanımıyorum. Bu tür nereye çekileceği belli olmayan konuşmaları da ahlaki bulmuyorum. Mesele benzerlikse eğer, Atatürk’e ikizi kadar benzeyen ve İzmir Suikastı’nda idam edilen subay Ayıcı Arif’e ne diyecekler? Tunçak’ın kızına tavsiye ediyorum, DNA testi yaptırsın. Böylece kendisi de kurtulsun, memleket de. Ayrıca Mustafa Kemal’in çocuğu olmazdı. Bundan kısırdı dediğim sanılmasın. Tıbbi kayıtlarda böyle bir şey yok. Çok duygusal biri. Mesela tayı ölür ağlar, köpeği ölür ağlar... Aslında her fırsatta ağlar köylü kadın ona peynir verir ağlar, iğde ağacını yerinde bulamaz ağlar! Bu yüzden kendisi “İyi ki çocuğum olmamış” der.

Arşivleri açmadılar

Genelkurmay’ın arşivlerinden yararlandınız mı?

Hayır, Can Dündar’a açıyorlar ama bana açmadılar. Bir dilekçe versen aylarca sürünüyor, sonra da sana geri veriyorlar.

Kadınlar ona asılırdı

Çapkın mıydı?

Nazlı Pektaş’tan dinledim. Kitaba koyamadım çünkü hatıra defterleri hâlâ terörle mücedelede. Pektaş, ilk sarı basın kartlı gazetecidir. “Söylev”i Fransızca’ya çevirmiştir. Ona sordum “Çapkın mıydı? Kadınlara asılır mıydı?” diye. Dedi ki “Kim söylüyorsa cehennem o insan için vardır. Söylev’i Fransızca’ya çeviriyorum. Yukarıda Allah var, ne yalan söyleyeyim asılmak için çok çabaladım. Tüm kadınlar gibi. Her seferinde ise saçlarımı okşayıp ’Kızım, çocuğum nasıl gidiyor tercüme’ dedi. Yalnız bana değil, onlarca kadına böyle hitap ederdi. Ama içinde ünlü paşalar dahil olmak üzere o kadar çok kişi, karısını, kızını ona sunmak için çabalardı ki! Hatta karısını-kızını Atatürk’le yalnız bırakmak için Ankara kışında balkonlarda beklerlerdi. Bu yüzden az kişi zatüre olmadı!” Yahu Mustafa Kemal zaten karizmatik, yakışıklı bir adam, devlet başkanı. Ne diye asılsın kadınlara?
Aşık oldu mu?

Hayır. Latife Hanım’a da... O âşık olacak bir erkek değil de fakat çok romantik. Mesela Sofya’da ateşe iken Bulgar generalinin kızıyla olur, ayrılacağı gün Bulgar gül bayramıdır, son kuruşuna kadar bir kamyon gül alır kıza. O kadar romantik ki Latife ile nikahlanacaktır, imamı beklerken, Fevzi Çakmak’a şöyle der: “Ben böyle bir nikah hayal etmiyordum, kızı kaçırıp atla kırlara kaçayım isterdim.”

Yalnız mıydı?

Yaşamı boyunca yalnızdı. Tıpkı Beethoven, Mozart ya da Kraliçe Elizabeth gibi... Dahiler hep yalnızdır. Niye şaşırıyoruz!

Kardeşini kazayla vurdu

Mim Kemal Öke’nin anılarından öğrendim. Bu kitapla ilk kez yazılıyor. Mesela kız kardeşi Makbule’yi kaza kurşunuyla yaralaması. Atatürk silahını temizlerken tabancası ateş alır ve kurşun Makbule Hanım’ın yüzünde bir sıyrık bırakarak, yaralar. Tabii çok üzülür. “İz bırakmasın” der doktorlara. Ama kimse bunu garanti edemez. Mim Kemal ama kendine güvenir ve garanti eder, gerçekten de iz kalmaz.

Hz. Muhammed’e hayrandı

Fatİh Sultan Mehmet ve İslam Peygamberi Muhammed’e hayrandı. Peygamberin sosyal devrimlerien hayranıdır. 1930’da ona İslam Peygamberi hakkında yazılmış bir kitap gönderilir ama gerçekler kadar yanlışlarla olduğu için beğenmez. “Muhammed’i bana, sönük bir derviş gibi tanıtmak gayretine kapılan bu gibi cahil adamlar, onun yüksek şahsiyetini anlayamamışlar” demiştir ve Uhud Savaşı’nın planını çizdikten sonra İnönü’ye dönerek şöyle devam etmiştir “Bir komutan olarak bak bakalım bundan daha mükemmel bir savaş yapabilir miydin?”

Yukardaki Yazı İlgniç geldi bu kitap bance güzel yazılmıştır okumadım ama O Can dündar denilen Zatı şahaneden daha güzel yazılmıştır...


sayın yosun,önce bi forumu oku,ondan sonra cvp yaz.gözü kapalı herşeye saldırma.yukarıda altı çizili yerler aldırdığım yerler,siz tasvip ediyor musunuz bu yazıyı?Eski bir ordu mensubunun (uzaklaştırılmış) bu şekilde yazmazı sizce ne kadar doğru?yazı uzun biz forumu okuyoruz,fazla yer tutmasın diye yazıyı kısadan aldıralım diye onun çin kısa yazalım dedik.Sen hemen saldırıya geçiyorsun,.ayıp yahu,edep yahu.hem biz kimiz ki Atatürk'e saldıracağız.Ona saygımız sonsuz,ama onu kullanıp,devletin orasını burasını işgal edenlere,Atatürkten habersiz,rozet Atatürkçülerine karşıyız.oraya buraya bomba atıp,kendi halkını katledenlere,sözde Atatürkçülük yapan,onun arkasına sığınan,laik geçinen din düşmanlarına karşıyız,ateistlere karşıyız.sözde Atatürkçülük sayesinde,ömrünü milletvekilliği ile geçirenlere karşıyız,onun arkasına sığınıp,darbe yapanlara,yapmak istiyenlere karşıyız.Türkiye Türklerindir logosunu gazetesine basıp,aynı gazetenin avrupa baskısında,Türkiye'nin güneydoğsunu sözde kürdistan olarak basan Atatürkçülere karşıyız.ihale kapmak için sözde Atatürkçülük yapan,dönmelere karşıyız.Laikliği sopa olarak kullanıp,sade dindar vatandaşların kafalarına ha bre sopa olarak vuranlara karşıyız.En büyük takiyyeciler bunlardır,bunlar Atatürkçülük alır,Atatürkçülük satar,ama Atatürkün A.....sından haberleri vardır.o kadar.Kendi gibi düşünmeyenleri de takiyyeci addederler.Bitaraf düşünce kuruluşları tarafından Takiyyeci ödülü verilseydi açıkara bu ödülü kimseye bırakmazlardı.Atatürk sağolsaydı,köklerini kazırdı bunların. kısaca ,(meşhur tanımla) özde değil,
sözde Atatürkçülere karşıyız.Bilmem anlatabildim mi?saygılarımla.

yosun
13-11-2008, 14:44
sayın yosun,önce bi forumu oku,ondan sonra cvp yaz.gözü kapalı herşeye saldırma.
....
saygılarımla.

Önce karşınızdaki kişiye nasıl hitap edileceğini öğrenin. "Saldırmak" tabiri benden çok size yakışmış.
Saygıdan bahsedip de komik olmayın bari...
Alıntıladığınız kısım ile orijinal hali benziyor mu bir bakın? İşiniz gücünüz takıyye...

sen@senibil
13-11-2008, 15:02
Önce karşınızdaki kişiye nasıl hitap edileceğini öğrenin. "Saldırmak" tabiri benden çok size yakışmış.
Saygıdan bahsedip de komik olmayın bari...
Alıntıladığınız kısım ile orijinal hali benziyor mu bir bakın? İşiniz gücünüz takıyye...

bu yazınızla,kimin saygılı kimin komik olduğunun taktirini
yüce halkıma,topik okuyucularının taktirlerine sunuyorum.
ayrıca takiyyeyi ve takiyyecileri hiç sevmem.Yukarıda detayını arz ettim,bilmenizi isterim.

eng1907
13-11-2008, 21:10
Msnbc de ermeni tasarısı için oylama var; 'yes' şıkkında 1,5 milyon ermeniyi Türklerin yok ettiği iddia ediliyor. Bu durumu değiştirmek için 'no' şıkkına basmanız gerekiyor. Ülkemize destek olmak için aşağıdaki linke tıklayıp 'no' ile başlayan şıkkı işaretleyiniz. Dünyanın en çok tıklanan sitelerinden olan msnbc de yapılan bu karalama kampayasında ülkemize destek olalım..

http://www.msnbc.msn.com/id/21253084
__________________

hiyo
14-11-2008, 18:54
ATA'NIN CAN DÜNDAR'A MEKTUBU

Utandım çocuk

Beni anlatan bir film yapmışsın .
Kızgınım, utanç içindeyim.
Sana değildir kızgınlığım. Filmdeki Mustafa'dan da utanmış değilim.
Başaramamışım, bundandır utancım.

Komutam altında, bu vatan için kanını akıtan Türk askerlerinden utandım.
"Özgürlük" demiştim, benim karakterimdir. .
"Bilim" demiştim, tek yol göstericidir.

Sen, "Karanlıktan korkardı" demişsin benim için.
Korkardım evet. Bu ulusu boğmak isteyen karanlıklardan çok korktum.
Ama insaf be çocuk, korkup da kaçmadım ya.
Söküp atmadım mı o karanlığı bu ülkenin üzerinden?

Diktatör demişsin bir de. Hiç okumadın mı çocuk?
Nerde benim nesilleri emanet ettiğim öğretmenler?
Anlatmadılar mı sana?

Başkomutan olarak cepheden cepheye koşarken ve bütün kararları tek başıma alabilecekken neden bir meclis kurdum ben çocuk? Böyle diktatör olur mu?
Ah be çocuğum.
Neden, nasıl düşman ettiler seni bana?
Baktım aşktan, sevgiden, aileden bahseden güzel şeyler yazmışsın bugüne kadar.

Belli ki,çalışkansın, zekisin. Kara cüppeleri ile milletin ümüğüne çökmüş olan yobazları çok iyi anlarım da çocuk, seni anlayamıyorum.

Onlar zaten hiç sevmedi beni. Yüzyıllardır süren iktidarlarını çekip almıştım ellerinden.

Sevmeyecekler beni elbette..
Peki sen çocuk, sen neden kol kola girdin bu kara kalplilerle?
Dedim ya, sana değil kızgınlığım.
Başaramamışım.

Anlatamamışım demek ki özgürlüğün kıymetini, bağımsız bir ulusun, onurlu özgür bireyi olmanın ne büyük bir nimet olduğunu.
Yazık olmuş, onca vatan evladının kanına, onca ananın göz yaşına. Veremem ki şimdi hesabı, ne o gencecik bedenlere, ne de gözü yaşlı analara.
"Bu muydu uğruna bizi ölüme gönderdiğin vatan?" derlerse,
"Bu nesiller miydi,ölen evlatlarımızın kanıyla kurduğun ülkeyi emanet ettiğin?"

diye sorarlarsa ne derim ben onlara be çocuk?

Olmadı be çocuk...

Olmadı.

M. Kemal

_joeblack_
14-11-2008, 23:00
AŞAĞIDAKİ YAZIYI BİR ORTAOKUL ÖĞRENCİSİ, OKULUNUN DUVAR GAZETESİNE YAZMIŞ.

Bu ülkede yasayan her insanin bağımsızlığını ve demokrasisini
borçlu olduğu insan:
ATATÜRK...

Gençliğinde kot pantolon giyememiş.

Sevgilisinin elinden tutup hasılat rekorları kiran bir sinema filmine gidememiş...

Padişah ona Trablusgarp Cephesi´nde görev verdiğinde, lüks uçak şirketinin,first class koltuğunda viskisini yudumlayarak görev yerine gidememiş...

Halkına bağımsızlık fikrini anlatabilmek için kortej esliğinde Mercedes´lerle gezememiş Anadolu´yu...

Kurtuluş hareketini başlatmak için 19 Mayıs´ta Samsun´a ayak basan ayağında spor ayakkabısı ya da kovboy çizmesi yokmuş...

Kazandığı her savaştan sonra savaş sahasına fırlayıp moral veren mini etekli ponpon kızlar da yokmuş...

Tarih kitaplarına bakılırsa, Yunanlıları İzmir´den denize döktükten sonra timsah yürüyüşü de yapmamışlar...

Ülkesinde yapacağı devrimleri, unutmamak için not alacağı bir cep bilgisayarı olmadığı gibi, kendisine suikast girişiminde
bulunacakları da cep telefonundan öğrenememiş!

Atatürk için üzülüyorum. Dağ gibi adam, bir radyo programına faks çekemeden,
İsmet Pasa için Safiye Ayla´dan bir istek parçası isteyemeden gitti ..

Lozan Zaferi´nden sonra veya Cumhuriyet´in ilanından sonra arabaya atlayıp sabahlara kadar korna çalıp, elinde bayraklarla sokaklarda tur atamadı.

Evinin balkonuna çıkıp, bir şarjör mermiyi havaya sıkamadı.
Atatürk´e acıyorum...

Sen kalk, dört kadınla evlenebileceğin bir dönemde dünyaya gel,sonra değerini bilmeyip tek kadınla evlilik sistemini getir. Aaaah ah...

Çılgın diskolara gitmek, sabahlara kadar içip, içip rock yapmak,babasının mersedesini alıp söyle bir Emirgan turu çekmek
dururken...

Bunları yapmadı Atatürk...
Keyif çatmadı...
Tüm hayatini ülkesinin kurtuluşuna ve uygarlaşmasına harcadı...
ISTE ONUN IÇIN BÜYÜK ADAMDI ATATÜRK HER FIRSAT ELINDE VARDI. O ISE
SADECE
BU MILLETIN BAGIMSIZLIGINI ISTEDI.

BÜTÜN SUÇU

2 KADEH RAKI IÇMEKTI
O KADAR.....

eng1907
16-11-2008, 16:46
MASONLAR TüRKİYE'DEKİ PETROLü KİME SAKLIYOR?!



Güneydoğu'da arama yapanlar arasında en büyük iki petrol şirketi "MOBİL" ve "SHELL"

di.Netpano.com <http://di.netpano.com/> sitesi için farklı bir araştırma hazırladık. Bakın bu ortaklıklar nelerdir. Shell Petrol şirketi uluslararası sahada Hollanda-İngiliz ortaklığı etiketi kullanır. Royal-Dutek Shell'e bağlıdır. Sahibi Markus Samuel isimli bir Yahudi'dir.



Diğer petrol arayıcısı şirket "MOBİL" ise bilindiği gibi Yahudi Trilyoner ROCKEFELLER'ın bir çok Petrol şirketinden biridir.



Türkiye'de Petrol aramaya başlandığı 1956 yılından 1968 yılına kadar MOBİL'in Türkiye'deki Genel Müdürü NECDET EGERAN'dı. Necdet Egeran 1954 'te yabancı şirketlerin Türkiye'de petrol aramasına izin veren Petrol Kanunu'nun kabul edilmesinde en büyük çabayı sarf edenlerden birisi. Aynı zamanda MTA'nın ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü'nün kurucularından. Daha sonra emekli olup 56'da Mobil'in başına geçer. Mobil'in petrol bulduğu kuyuları beton dökerek toprak üzerine çıkmasını engellediği söylentilerinin yaygın olduğu tarihte Mobil'in tek söz sahibi idarecisiydi. ... Dönemin ETİBANK GENEL MÜDÜRÜ BURHAN ULUTAN da o tarihlerde çalkalanan rivayetleri doğruluyor. Kendisiyle görüşmemiz sırasında yaptığı açıklamada Ulutan şunları söyledi:



" 1965'LERİN BAŞINDA MOBİL OİL'İN BAŞINDA EGERAN İSİMLİ BİRİSİ VAR. BU ARADA PETROL BULUNAN KUYULAR DA KAPATILMIŞ..."



O dönem en gündemdeki şahıslarından Necdet Egeran'ın başka büyük bir özelliği daha var. Bu özelliğini TÜRKİYE'DEKİ MASONLARIN kendi aralarında yayınladıkları "ŞAKÜL GİBİ"

isimli mason dergisinden öğreniyoruz.



ENVER NECDET EGERAN'IN KİMLİĞİ



24 Ekim tarihinde DOĞUŞ LOCASI'nde tekris edildi. (42 YAŞINDA).. Mayıs 1950'de KALFA, Ekim 1950'de ÜSTAD oldu.... Necdet Egeran bilgi Locası'nın 25 kurucu üyesi arasındadır... 1955 yılında da ÜSTAD-I MUHTEREM oldu... Egeran 1958'de Türkiye Büyük Locası'na GENEL SEKRETER seçildi. ... Locası tarafından İskoçya Büyük Locasına Fahri Büyük 2. Nazırı unvanı verildi... 1964 yılında 1. BÜYÜK LOCASI'nı temsilen New York Büyük Locası'nın toplantısına davet edildi. .. Necdet Egeran 2 Mayıs 1965'te PEK SAYIN ÜSTAD seçildi. 58 yaşında 16. Masonik yılında TÜRK MASONLUĞUNUN EN GENÇ BÜYÜK

ÜSTADI OLDU..." (Şakül Gibi Dergisi)



Görüldüğü gibi necdet Egeran Amerika'dan ısmarla gelen Cevat Eyüp Taşman gibi yabancı petrol şirketlerin türlü entrikalar çevirdiği bir dönemde Türkiye'nin en aktif olma masonu özelliğini de taşıyor. Aynı tarihlerde petrol çıkan kuyuları betonlayan MOBİL'in Genel Müdürü olması ÇOOOK İLGİNÇ RASLANTI olsa gerek!!!



Türkiye'nin yıllardır petrol yönünden dışarıya bağımlı kalması ve belki de Ortadoğu'nun sayılı petrol üreticisi ülkelerinden biri olma şansını kaybetmesi ile TÜRKİYE'DEKİ MASONLUK , SİYONİZM davasına pek önemli katkılarda bulunmuş ve neticide hipnozlu milletvekillerinin uyuduğu bir anda YENİ PETROL YASASI MECLİS' TEN TAYYİ MEKAN yaparak geçmiştir NETEKİM!...

.............

Yukarıda da görüldüğü gibi madenlerimiz yıllarca Siyonistlerin "ÇİFTLİKLERİMİZ" dedikleri mason localarına kayıtlı "kişilere" bırakılmış!

Üstelik bunların pek çoğu TÜRKİYE'NİN AZAMİ DERECEDE MİLLİ DUYARLILIK GÖSTERMESİ GEREKEN TÜRKİYE PETROLLERİ ANANONİM ORTAKLIĞI çalışanları olması GAFLET ÜLKESİ olmamızı göstermiyor mu?!



· (. MASONLARIN KENDİ ARALARINDA KULLANDIĞI ÖZEL İŞARETLERDEN BİRİDİR!



Retog Şirketi'nin Hazırladığı Türkiye'deki Petrol Dosyası:



''En Zengin Yataklar Türkiye Kürdistan’ında''



Türkiye sınırlan içindeki petrole ilişkin oyunların yoğunluğu çok zaman kamuoyunda

"Türkiye'de petrol var ama ortaya çıkarılmıyor" tartışmalarına yol açıyor. Yıllardan beri bu konuda medya kuruluşlarında birçok haber dönem dönem yer alır. Ne hikmetse bulunan petrol sahalarını hiçbir gazeteci veya medya kurumu yerinde görmez, tesbit etmez veya

edemez. Bu konuyu ciddiyetle ele almış hiçbir haber programı veya gündem haber bulamazsınız. Şahsıma da yapıldığı gibi, teşebbüs eden birçok gazeteciyi de işinden ederler. Yapacağınız çalışmayı hem kursağınıza gömerler hem de yayınlayacak bir yer bulamazsınız. Diğer taraftan Türk halkı bu iri gazete ve televizyonlarda yayınlanan magazin programlarına ilgisini günbegün gösterirken, niye kendilerine bu tarz konuların işlendiği programların gösterilmediğini bir türlü sormaz!..





Neyse konumuza dönelim ve 27 Şubat 1992 tarihli Güneş Gazetesi'nin birinci sayfasında yayımlanan hayli ilginç rapora bakalım. "En verimli yatakların 'Türkiye Kürdistanı'nda olduğunu ileri sürdüler ''Amerikalı Ceyarlar Güneydoğu'da" başlıklı haberde bakın hangi cümleler yer alıyor:





"Güneydoğu Anadolu'yu ve Bitlis, Van, Adıyaman, Tunceli illerini "Türkiye Kürdistanı" olarak değerlendiren bir ABD şirketi, ülkemizin yeraltı zenginlikleri konusunda ilginç iddialarda bulundu. Amerikalı petrol şirketi RETOG, Türkiye, Suriye, Irak sınır bölgesinin petrol ve gaz rezervlerinin raporunu yayınladı. Rezerv açısından çok zengin olduğu bildirilen bu bölge, raporda Kürdistan (!) ( DİKKAT EDİNİZ lütfen Yıl 1992- HYÇEBİ) olarak nitelendirildi.





"14900 Landmark Blyd. Sütte 370 Dallas, Texas 75240 USA adresindeki Retog" şirketince hazırlanıp satışa sunulan raporda, Türkiye'nin çok şaşırtıcı bir coğrafî konumu olduğu kaydedildi. Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin, Ortadoğu petrol bölgelerinin kuzeydeki uzantısı olduğu belirtilen raporda, şu anki faal petrol sahalarının az miktarda petrol rezervlerine sahip olduğu vurgulandı.





Raporda öne sürülen görüşlerin aşırı derece detaylı olması dikkat çekti. Dört ciltten oluşan

rapor, bölgedeki 517 petrol kuyusunun tüm kayıtlarını kapsıyor. Ayrıca bölgenin tüm

jeokimya ve termal özellikleri ve tarımsal etkinliklerini gösteren haritalar da raporda bulunuyor. Raporda yalnızca Ortadoğu'nun Güney bölgelerinin petrol bakımından

zengin olduğu görüşünün aksine, içinde Türkiye'nin Güneydoğu bölgesi topraklarının da

bulunduğu kuzey bölgelerinin petrol bakımından zengin olduğu belirtildi. Ayrıca bu bölgede daha önce ayrıntılı bir araştırma yapılmadığı kaydedildi.





45 bin ABD doları fiyatla satışa çıkarılan raporda, Türkiye Kürdistanıolarak adlandırılan yöredeki, işlenmeyen petrol sahalarının rezervlerinin büyüklüğü övülüyor. Bakir bölge olarak

adlandırılan işlenmeyen sahaların Irak ve Türkiye'de işlenen petrol sahalarından daha verimli

olduğu iddia ediliyor.





Retog şirketinin yeraltı ve petrol araştırma fırsatları, Türkiye / Kürdistan adlı raporunda,

500 bin ölçekli harita, kuyular, büyük petrol ve gaz sahalan, 52 ayrıntılı kuyu jurnali, 517 kuyu bilgi kayıtlan, yerüstü coğrafî bilgiler, Bouger yerçekimi bilgileri, Türkiye-Suriye ve Irak'ın sismik derinlik haritaları ile bu ülkelerde çalışan petrol sahalarının ayrıntılı haritaları bulunuyor. Raporda aynca Türkiye'nin siyasî yapısıyla bunun komşu ülkelerle kıyaslamalan da detaylanyla anlatılıyor."



Yıl 1992: "Türkiye Kürdistan"ı Dillerde



Retog şirketinin vermiş olduğu bizim için azami öneme sahip bilgilerin yanında özellikle bu raporda yer alan Türkiye Kürdistanı cümlesine dikkatlerinizi çekmek isterim. İsrail Siyonizminin ABD'ye yaptırdığı Irak işgali sonucu bu niyet her geçen gün gerçekleşmek üzere. Oysa 1990 yılında çıkan Masonluk ve Kapitalizm adlı eserin ilk baskısında

"özel bölümde" bu konuya dikkat çekilmiş, "Yukarda bahsettiğimiz gerek zengin petrol yatakları, gerekse GAP projesi gibi dev bir projenin yer aldığı topraklarda kurulacak

bir Kürt devleti, İsrail için yutulacak lokma değildir. Kurulması tasarlanan bu devletin zayıf,

askerî güçten yoksun, ekonomik açıdan himayeye muhtaç bir devlet olacağını tahmin etmek hiç de güç değil. Plânın ikinci aşamasında, Ortadoğu'nun tek söz sahibi ülkesi haline gelecek İsrail için, bu Kürt devletini kontrol ve himayesine almak gayet kolay olacaktır. Kürdistan'ın İsrail'in bir eyaleti olmasıyla gelişecek bu aşama, İsrail'in Güneydoğu Anadolu sınırlan içine alıp vadedilmiş topraklara kavuşmasıyla sona erecektir.

Rapor, şöyle devam ediyor; "Olay bu yönden değerlendirilince, Time Dergisi'nde çizilen Kürdistan haritasının Güneydoğu Anadolu'nun uzaydan çekilen petrol haritasıyla üst üste çakışmasının bir tesadüf eseri olmadığı açıkça anlaşılır. Dergide yayınlanan Kürdistan haritasının sınırları Gaziantep'ten başlıyor. Kuzey Irak'tan Halepçe'ye kadar uzanıyor. Türkiye'nin zengin petrol yatakları Diyarbakır, Adıyaman, Nusaybin ve Batman arasında tüm Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ni içine alan bir yay çiziyor."



Diğer taraftan uzaydan çekilen petrol yataklarının haritası üzerine Kürt sorununu bahane ederek ABD'nin bölgeye yerleşmesi de çok dikkat çekici bir olay. Körfez krizi ve şimdi de Irak savaşı derken bölgede "insanî yardım ve güvenlik kampları" adı altında büyük bir oyun oynanıyor. Netpano.com *(İlave; * Cumhuriyet'in Gözbebeği GAP havzasındaki değerli toprakları, İsrail, İngiliz ve Amerikan asıllı kişilere ve çok uluslu şirketlere, 'alelacele çıkarılan toprak yasasıyla

sen@senibil
17-11-2008, 09:21
sayın eng 1907'nun yukmarıda verdiği bilgiler gerçekten değerli ve üzerinde düşünülmesi gereken bilgiler.teşekkürler Engin kardeş.

ENGINEER68
18-11-2008, 15:36
Bu dua Cem Yılmaz'a yeter!
18 Kasım 2008 Salı 13:59
Cem Yılmaz, sinemanın en eski emekcisi için öyle bir iyilik yaptı ki okuyunca sizde etkileneceksiniz!
Türk Sineması ve tiyatrosunun unutulmaz oyuncusu Zafer Önen, Kanaltürk'teki 'Orada Neler Oluyor' programında Cem Yılmaz ile ilgili çarpıcı bir açıklamada bulundu. Usta oyuncu Zafer Önen katıldığı programda Cem Yılmaz'ın kendisine nasıl yardımcı olduğunu anlattı

Zafer Önen "Cumhuriyet 85 yaşında, ben ise 87. Sinemada benden yaşlı benden eski kimse kalmadı. Sanata 66 yılımı verdim. Ama devletin bana bağladığı emekli maaş 500 YTL ile geçinmek zorundaydım. Ama bir gün Cem Yılmaz ile karşılaştım. O gencecik çocuk bu eski oyuncunun hayatını bir anda değiştirdi" dedi.

Zafer Önen sözlerine şöyle devam etti: Cem'in gösterisini izlemeye gitmiştim. Bütün oyunu gözlerimin içine bakarak oynadı. Sonra da 'ustam' diye beni selamladı. Aradan birkaç gün geçti. Bana 'Cem Yılmaz seni arıyor' dediler. Benim hakkımda araştırma yapmış. Emekli maaşımı öğrenmiş. O sırada oynayacağı Opet reklamını hazırlayan reklam şirketine "Zafer Önen'i oynatıp ona iyi bir para vermezseniz, bu işte ben de yokum" diye şart koşmuş. Onlar da mecbur kalmışlar. Cem Yılmaz sayesinde o reklam filmindeki 2 dakikalık rolüm karşılığında 150 bin YTL kazandım. Şimdi onun faiziyle yaşıyorum. Cem hala arar, sorar 'Bir ihtiyacın var mı ustam?' der. Hayatımda görmediğim parayı Cem Yılmaz sayesinde gördüm. Devletin bana yapmadığı jübileyi Cem yaptı" dedi.

:super::yes:

hiyo
26-11-2008, 16:47
İşte 'Mustafa'daki hatalar
Can Dündar tarihten sınıfta kaldı. “Mustafa” belgeseli maddi hatalarla dolu.

GERÇEK GÜNDEM / HABER MERKEZİ - Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’na bağlı Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Can Dündar’ın Mustafa adlı belgeselindeki çok temel bilgi hatalarını ve maddi yanlışları çıkardı. Hatalar, filmin tarih danışmanı olan ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde İnkılâp Tarihi dersleri veren Faruk Alpkaya ve Dündar’ın tarih bilgisi hakkında önemli ipuçları veriyor. Saptanan hatalardan bazıları şöyle:

Ankara'nın başkent oluşu: Belgeselde Cumhuriyetin ilanından sonra gösterilmiş. Oysa 13 Ekim 1923 tarihinde başkent olmuştur.
Büyük Taarruz: Planında Kartaca Kralı Anibal'den esinlendiği iddiası Atatürk'ün yaptıklarını batı kültür ve kaynaklarına dayandırma gayreti ve zorlaması. Günün gazetelerinde kerpeten taktiği olarak tarif edilen uygulama geleneksel Türk savaş usulü olan hilal veya turan taktiğidir. Bu çerçevede harekâtın kuzeyden değil, güneyden yapıldığı da dikkatten kaçmış.

Tekâlif-i Milliye Emirleri: Sakarya Savaşı’ndan hemen önce çıkarılan bu emirler belgeselde Büyük Taarruz’un anlatımının içine yerleştirilmiş.

Atatürk’ün giysisi: Atatürk’ün, Sakarya Savaşı’na üniforma ile gittiği gösterilmiş, oysa sivil gitmiştir.

Denizli'nin işgali: İşgal edilmiş olarak gösterilen bu şehrimizin bir iki ilçesinin düşman tehdidine maruz kalması üzerine milli kuvvetler oluşturulmuştur. Denizli bütün olarak işgale uğramamıştır.

Conkbayırı Muharebeleri: Muharebelerin tarihi 28 Temmuz olarak verilmiş, oysa 10 Ağustos olması gerekiyor.

Okur-yazar oranı: Yüzde 10 olarak verilmiş ama kadınlarda bu oran çok düşüktür. Erkekler için ise yüzde 6 civarındadır. Ancak Birinci Dünya Savaşı’ndaki kayıpları dikkate alınırsa kabul edilebilir bir rakamdır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun ömrü: Bazen 600 yıl bazen 700 yıl olarak verilmiş.

Küçük kardeşinin mezarı: Küçük yaşlarda ölen kardeşinin deniz kenarındaki mezarının çakallar tarafından açılması konu edilmekte ve bunun Atatürk'ün düşünce dünyasını çok etkilediği anlatılmaktadır. Türk kültür tarihinin hiçbir döneminde deniz kenarında mezar yapma âdetinin olmadığı unutulmuş görünmektedir.


yapılması bile hataydı...

pinky
27-11-2008, 20:35
http://www.megavideo.com/?v=VRXG4BBY

pinky
28-11-2008, 01:01
http://www.megavideo.com/?v=EKR3WTLV

WaX
24-12-2008, 22:04
sn red kit in actıgı bu topıkte adından da anlasılacagı gıbı 1nci vazife
oyle bır donemden gecıyoruzkı bır taraf dınımızın guzellıklerını saflıklarını bır taraf ıse yuce atamızı somurerek bu ıkı kutsal deger uzerınden ıgrenc sıyasetlerını yapmaktadırlar...

bızım genclık olarak bırcok vazıfemız var 1nci olarak yapmamız gereken uzerımıze dusen basa gecenlerın yapması gerekıpte yapmadıgı faturasını bız genclerın sırtına yukledıgı
ULU ONDERIMIZIN DEDIGI GIBI... artık dıs dusmanlardan cok ıc dusmanlar ıle ugrasmak zoruma gıdıyor.

ve bunlardan bırıde sozde ermenı soykırımı ıcın baslatılan asılsız onursuz kampanya

bu kampanya tamamıyle bılınclı yapılan ve kamuoyunu mesgul edıp farklı bı gundem olusturarak arka planda kendı ısteklerı dogrultusunda hareket etme olayıdır
bende sızlerın yardımı ve duaları ıle bu kampanyaya karsı bır atak gerceklestırmek uzere

www.sizikiniyorum.com adresını actım ve sılzerden bu adresı cevrenıze yaymanızı rıca edıyorum

bızde bı lobı destegı yada para babasının destegı olmadıgı ıcın ulasal medya kuruluslarında bunun reklamını yapamıyoruz

saygılarımı sunar katkılarınızı beklerım

pinky
02-01-2009, 16:47
"Doğu'dan şimdi doğacak güneşe bakınız. Bugün, günün nasıl ağardığını görüyorsam, uzaktan, bütün Doğu milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve hürriyetine kavuşacak daha çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşları, şüphesiz ki terakkiye ve refaha müteveccih olarak vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen, manileri yenecekler ve kendilerini bekleyen istikbale ulaşacaklardır.

Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din, ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı kaim olacaktır."

26 Mart 1933 Mustafa Kemal Atatürk

Bear_Bull
03-01-2009, 03:57
http://www.resimbank.org/image-E5B8_495EC4EF.gif (http://www.resimbank.org/share-E5B8_495EC4EF.html)

Saygın
07-01-2009, 17:25
Kırmızı çizgi böyle çizilir.

ATATÜRK'TEN BULGARİSTAN'A GÖZ DAĞI

Başvekil İsmet İnönü davet edildiği Rusya'dan Bulgaristan yolu ile dönüyordu..
Yine o ara Bulgaristan'la aramız iyi değildi..
Bulgar komitacıları Sofya'daki Türk sefaretini sarmış,
İsmet Paşa'ya suikast yapmak üzere dışarıya çıkmasını bekliyorlardı...
Bulgar hükümetinin dikkati çekildi..Bulgar hükümeti bililtizam (inadına,bile bile) umursamadı.
Bunun üzerine keyfiyet Ankara'ya bildirildi, ilgililer toplanıp, aralarında müzakere etti..
Bir çare araştırıldı...Tatminkar bir tedbir bulunamadı...Atatürk'e danışmaya karar
verdiler...Atatürk sordu; "Siz ne düşünüyorsunuz?"

" Bulgaristan'ı iktisaden tazyik edeceğiz..Şiddetle muhtaç olduğu bazı maddeleri satmamakla tehdit edeceğiz"

Atatürk güldü ve "Telefonu verin bana" dedi..
Donanmaya emir verdi.. Ertesi sabah Yavuz zırhlısı İzmit'den Varna'ya gitti..Yüzbir pare top attı..Evlerin camları kırıldı..herkes yataklarından heyacanla fırladı..Bulgar hükümeti telaşlandı..
Amiral Türkiye Başvekili İsmet Paşa'yı almaya geldiğini söyledi...
Bulgar Hükümeti İsmet Paşa'yı Sofya'dan Varna'ya zırhlı trenle, ihtimam ve muhafaza altında getirdi..
Bando ile merasim yaparak Yavuz'a uğurladı..Amiral, kırılan camları ödeyip, Başvekili Türkiye'ye getirdi..
Kaynak (Avni Altıner/ Her yönüyle Atatürk)

HAŞAT
02-02-2009, 20:08
-Kosova`da, Mamusa`ya Atatürk Lisesi

pristine (a.a) - 02.02.2009 - kosova egitim, teknoloji ve bilim
bakanligi, kosova`nin tek turk belediyesi olan mamusa`daki liseye ``Atatürk`` adinin verilmesi onerisini onayladi.
Mamusa belediye baskani arif butuc, aa muhabirine yaptigi aciklamada, mamusalilar`in onerilerinin karara baglanmasindan duyduklari memnuniyeti bildirdi.
Butuc, okuldaki egitim duzeyini buyuk onder Atatürk`un adina yakisir
duzeye cikarmaya calisacaklarini kaydetti.
Mamusa`da orta ogretimin yapildigi siniflar, prizren`deki ``Gjon Buzuku lisesi``ne bagliydi. Simdilik ogretimin yalnizca Turkce yapilacagi ``Atatürk lisesi``nde yaklasik 200 ogrencinin okumasi ongoruluyor. Mamusa`da ilk ve orta ogretimde 1000 kadar ogrenci turkce ogrenim goruyor.
Kosova`da ilk kez 1951 yilinda latin alfabesiyle baslayan Turkce egitim, bu yil 55. Yildonumunu kutlayacak.
(ibr-pnr-in)
19:47 02/02/09

JAKO
12-02-2009, 17:54
Birinci vazifesini vazife bilen gençlik nerede? Gençlik, gelecektir. Bu gençliğe bakarak, geleceği okumaya çalışmaktan vazgeçtim.

ispinoza
13-02-2009, 22:24
Birinci vazifesini vazife bilen gençlik nerede? Gençlik, gelecektir. Bu gençliğe bakarak, geleceği okumaya çalışmaktan vazgeçtim.

avatarınızdaki çalar saat, eminim gençliğin sinirlerini zıplatıyordur...

bikmisbroker
16-02-2009, 14:59
Ozellikle Yurt disinda yasayan Turkler icin bir kaynak..
Ingilizce ATAMIZI ve devrimlerini anlatiyor. (http://www.fatherofturks.com/AtaENGLISH_files/frame.htm)

http://www.fatherofturks.com/AtaENGLISH_files/frame.htm

serdarkus
17-02-2009, 14:51
Birinci vazifesini vazife bilen gençlik nerede? Gençlik, gelecektir. Bu gençliğe bakarak, geleceği okumaya çalışmaktan vazgeçtim.

:yes:
Gençlik R.İvedik ‘i izlemeye gitti. Çıkışta internet cafeye uğrayıp iki kelam chat edecek, becerebilirse İvedikten esinleme doğaçlama diyaloğa girecek. Birinci ya da ikinci dediğin her her neyse.. vazifesini bilen gençliği ise.. eğitim sistemini düzelttikten bi onbeş sene kadar sonra yeniden tartışalım derim!

mahmut1
18-02-2009, 18:11
:yes:
Gençlik R.İvedik ‘i izlemeye gitti. Çıkışta internet cafeye uğrayıp iki kelam chat edecek, becerebilirse İvedikten esinleme doğaçlama diyaloğa girecek. Birinci ya da ikinci dediğin her her neyse.. vazifesini bilen gençliği ise.. eğitim sistemini düzelttikten bi onbeş sene kadar sonra yeniden tartışalım derim!


Size katılıyorum teşekkürler.

ReYeS
21-02-2009, 18:39
2009 nisan döneminde 4 yıllık mezun olarak askere gidicek arkadaşlar varmı aramızda?

megatron
17-03-2009, 20:06
valla ben gençlikten pek umutlu değilim. Üniversitelerde vasıfsız gençler yetiştiriliyor, hiç kimse mesleğini öğrenemiyor ve çok acı bir şey ki bu daha geçenlerde konu ekonomi üzerine açıldı genç bir arkadaşımız herşeyin çok iyi olduğunu söyledi, nerden biliyorsun dedim ekonomik verileri takip mi ediyorsun dedim, bana hatrı sayılır bir neden söyleyeceğini umdum benim göz ardı etmiş olacağım birşey vardır belki dedim, fakat aldığım yanıt oldukça mantıksızdı:

"bu hükümet zamanında bursların 20 tl den 180 tl ye çıktığı" bundan ekonomim iyi olduğunu anlıyormuş, bunu söyleyen meslek yüksek okulu mezunu biri..." şimdi ben bu şahsa farklı veriler sunsam bu veriler onu ilgilendirmediğinden, pek umrunda olmayacaktır. Nasıl bir Türk gençliğidir bu, vatan millet çıkarı düşünmeden bu kadar bencilce bir cümle kurabilmiş olan. Sana verilen burs, x y z ye dağıtılan gıda yardımları, bilmem nesi.. bunların kaynağı ne sanıyor acaba?

Vatanını milletini sevmeyen, vatan millet alehine her türlü hainliği yapan bir iktidar var çok acı... :grrr:

JAKO
24-03-2009, 00:21
http://i43.tinypic.com/r8s2sj.jpg

BORA YAŞAR
27-03-2009, 11:29
Cumhuriyeti ve Atatürk'ü seviyorum, var mı buna bir diyeceğiniz?

Şunu söylemekle başlayalım liberal ahlaksızlara ve onların büyük ağabeylerine.

Cumhuriyet sizin anlattığınız gibi bir sistem değildir. Daha sonra yaşanan birtakım olumsuzluklar da o sistemin kaçınılmaz bir sonucu değildir. Hele Atatürk hiç sizin sandığınız gibi bir devlet adamı değildi.

Darbeler ne olacak mı diyorsunuz; bakın bizim gibi insanlar darbelerin acısını gerçekten yaşamışlardır ve çoğumuz darbelere direndik de...

Dini duygular mı diyeceksiniz, o zaman hodri meydan, gelin inancı tartışalım sizlerle.

Biz cumhuriyeti de Atatürk'ü de seviyoruz.

Darbecilere de karşıyız, Ergenekonculara da, din faşistlerine de...
Biz Atatürk'ün kurduğu modern ülkede yaşamak isteyen, düzgün çocuklar yetiştirmekten daha büyük arzusu bulunmayan ve tercih ettiğimiz hayat tarzını yaşarken kimsenin de tercihlerine karışmamak gerektiğini bilecek kadar aile terbiyesi olan insanlarız.

http://www.aksam.com.tr/2009/03/27/yazar/12159/serdar_turgut/cumhuriyeti_ve_ataturk_u_seviyorum__var_mi_buna_bi r_diyeceginiz_.html

Serdar Turgut'u da çıldırttılar nihayet.

Ve o da anladı ki, Cumhuriyeti ve devrimleri korumada en az onlar kadar ısrarcı ve atak olamazsak sonumuz hüsrandır.

BORA YAŞAR
15-04-2009, 14:51
"Atatürkçü Düşünce Sistemi, ne yapılmasını anlatan bir ideoloji değildir. Akıla ve bilime dayanarak nasıl karar verileceğini gösteren bir dünya görüşüdür."

(Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un konuşmasından)

Bu yaklaşımla bugüne kadar Kemalizm olarak kurumsallaştırılan ve çok tartışılan sistem, böylelikle ölümlü bir ideoloji olmaktan çıkarılıp, modası geçmeyecek, her zaman kullanılabilir bir yol gösterici, bir çözümleyici metod olarak lanse edilmektedir.

aristoteles
18-04-2009, 19:11
Nutuk bir savcının emri ile yürütülen herhangi bir operasyonda delil olarak alındıysa;

Bu saatten sonra Türk Genci benim için harekete geçme vaktidir, düşüncelerimle söylemlerimle biraz daha yüksek sesle !

BORA YAŞAR
18-04-2009, 21:45
Fikir güzel görüş güzel ama milletin askeri niye milletin tamamını kucaklamıyor. Neden ayrım yapıyor.......


Şehitlerimizin annesinin hepsi faklı ama sevdaları Türkiye. Ama bu sevda nedense askeriyeden içeri giremiyor!..... Neden acaba.....?

Bu başlıkta tartışılacak şeyler değil yukarda alıntıladığım yaklaşım ve görüşleriniz.

Açın bir başlık..

"Turbana eşitlik" gibi..

Dökün derdinizi.

Okuyalım..

Atatürk üzerine yazışıyoruz bu başlıkta.

Biraz özen lütfen.

FNT
18-04-2009, 21:58
Bu başlıkta tartışılacak şeyler değil yukarda alıntıladığım yaklaşım ve görüşleriniz.

Açın bir başlık..

"Turbana eşitlik" gibi..

Dökün derdinizi.

Okuyalım..

Atatürk üzerine yazışıyoruz bu başlıkta.

Biraz özen lütfen.
:cool::cool::yes::yes::cool::cool:

Bence de burası tartışma yeri olmamalı...

yosun
21-04-2009, 00:27
"Atatürkçü Düşünce Sistemi, ne yapılmasını anlatan bir ideoloji değildir. Akıla ve bilime dayanarak nasıl karar verileceğini gösteren bir dünya görüşüdür."

(Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un konuşmasından)

Bu yaklaşımla bugüne kadar Kemalizm olarak kurumsallaştırılan ve çok tartışılan sistem, böylelikle ölümlü bir ideoloji olmaktan çıkarılıp, modası geçmeyecek, her zaman kullanılabilir bir yol gösterici, bir çözümleyici metod olarak lanse edilmektedir.

Doğru bir yaklaşım elbette. Atatürkçü düşünce dinamiktir, canlıdır, ve her asra uygundur. Çünkü aklı, sanatı, bilimi temel esas alır.

gizemliduygular
21-04-2009, 21:14
Doğru bir yaklaşım elbette. Atatürkçü düşünce dinamiktir, canlıdır, ve her asra uygundur. Çünkü aklı, sanatı, bilimi temel esas alır.


Devlet ve millet düşmanlarının ve onların işbirlikçilerinin hiç sevmedikleri yerin Rasattepe olduğunu söylememe gerek yok sanırım.

Çünkü her fani gibi toprak olan Ulu Önderimizin, Türkiye Cumhuriyeti'ni teslim ettiği her yaşta genç olan oğulları ve kızları olarak sonsuza dek Atamızı, ilke ve devrimlerini kalbimizde ve beynimizde yaşatacağız.

Ne faşizm ne komünizm tek yol KEMALİZM!

bikmisbroker
24-04-2009, 23:47
24 Nisan 1915

Osmanlı yanlış bir savaşa sokulmuş, Çanakkale düşman taarruzu altında idi. Muazzam güçteki düşman kuvvetlerine karşın, az ve yetersiz sayıdaki Osmanlı gücü olağan üstü bir savunma yaparak Çanakkale’yi geçilmez kılmıştı. Bunun neticesi üzerine Düşman kara harekatı planlarının son aşamasına gelmişti.
Osmanlı yurdunu Doğuda zayıflatmak ve savunmasını güçsüzleştirmek isteyen Rus ve İngiliz kışkırtmaları sonucunda milli bünyeden olan ama maalesef kandırılarak ikna edilmiş iç unsurların meydana getirdiği isyan ve katliamlara rağme