Sayfa 1/6 123 ... SonSon
Arama sonucu : 72 madde; 1 - 12 arası.

Konu: Tarihte yaşanmış ilginç olaylar

  1. #1
    Duhul
    Dec 2007
    İkamet
    İSTANBUL
    Gönderi
    4,979
    Blog Yazıları
    7

    Esas Tarihte yaşanmış ilginç olaylar

    Bu topikte tüm dünya tarihinde yaşanmış ilginç olayları paylaşalım istiyorum............................
    Göz olanı Akıl olacagı görür...

  2. #2
    Duhul
    Dec 2007
    İkamet
    İSTANBUL
    Gönderi
    4,979
    Blog Yazıları
    7

    Esas

    İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet, cami inşasında kullanılacak iki mermer sütunu Sinan Atik isimli Rum mimara teslim eder. Mimar, sütunları 3’er arşın kesip kısaltır. Fatih de buna sinirlenerek mimarın elini kestirir.


    Mimar, padişah aleyhine dava açar. Fakat ne Galata ne de Eyüp kadılığı padişahı yargılamayı göze alamaz. Şikâyeti Üsküdar Kadısı Hızır Bey kabul eder ve davayı açar. Mahkemede celb edilen büyük padişah, baş köşeye geçmek istediyse de davacıyla birlikte mahkeme huzurunda ayakta bekletilir. Yargılama sonunda padişah suçlu bulunur. Ceza olarak mimara yapılan haksızlığın aynısının tatbik edilmesine, yani padişahın elinin kesilmesine karar verilir. Rum mimar, mahkemenin verdiği bu büyük karar karşısında şaşkına döner ve davasından feragat eder.

    Mimar, kısası istemediği için Fatih, günde 10 altın tazminata mahkûm olur ve tazminatı kendiliğinden 20 altına çıkarır. Böylece padişahın eli kesilmekten kurtulur. Evliya Çelebi’nin aktardığına göre, karardan sonra Fatih, çıkardığı demir sopayı kadıya göstererek;


    “Eğer sen Allah’ın hükmünü uygulamayıp, elimi kesmeye beni mahkum etmeseydin bununla başını paramparça ederdim.” der.


    Kadı Hızır Bey de sakladığı kamayı çıkararak cevap verir:


    “Sen de benim hükmümü kabul etmeseydin, ben de bununla seni delik deşik ederdim.”


    Tarihin Yargıladığı Davalar
    Göz olanı Akıl olacagı görür...

  3. #3
    Duhul
    Dec 2007
    İkamet
    İSTANBUL
    Gönderi
    4,979
    Blog Yazıları
    7

    Esas

    KUTSAL AHİT SANDIGI

    Zaman: İÖ 13. yüzyıl?
    Mekân: İsrail
    Ve vaki olurdu ki, sandık göç ettiği zaman Musa derdi: Kalk, ya Rab ve düşmanların dağılsınlar ve senden nefret edenler senin önünden kaçsınlar. Ve konduğu zaman derdi; Ya Rab, İsrail'in on binlerce binlerine dön.

    Eski İsrail tarihçelerinde Kutsal Ahit Sandığı, pek çok rolü üstlenmiş muamma bir olgudur. İsrailoğulları Mısır'dan çıktıktan hemen sonra çölde yapılan Kutsal Ahit Sandığı, Tanrı'nın Sina Dağı'nda Musa'ya verdiği Ahit Levhaları'nın taşındığı kutuydu. Levhalar ve onların içinde bulunduğu sandık böylece Tanrı ile İsrailoğulları arasındaki ahdin tanıklığıydı. Tanrı'nın kesin buyruğu üzerine (Çıkış 25: 10) sandık akasya ağacından yapılmıştı, uzunluğu iki buçuk, eni bir buçuk ve yüksekliği de bir buçuk arşındı, içi ve dışı saf altınla kaplıydı ve üzerinde altın pervaz vardı.

    Altın kapağının üstünde kanatlarıyla sandığı koruyan iki çocuk melek vardı. Sandığın kenarındaki halkalara, akasya ağacından, altın kaplama sırıklar takılır ve sandık bu sırıklarla taşınırdı. Kollar sandığın halkalarında takılı kalır, ondan ayrılmaz ve Tanrı'nın verdiği şehadet sandığın içinde saklanırdı. Sandık gidilen her yere taşınacak ve kamp kurulduğu zaman tam orta yerde bulunan, halis altın iplikle dokunmuş ve "Kefaret Örtüsü" de denilen bir örtünün altında korunacaktı.

    Çıkış 25: 22'de Tanrı Musa'ya şöyle der: "Ve seninle orada buluşacağım ve seninle Kefaret Örtüsü Üzerinden, Kutsal Ahit Sandığı üstündeki melekler arasından söyleşeceğim." Bu nedenle sandık kimi zaman Tanrı'nın ayak taburesi ve kimi zaman da Merhamet İskemlesi olarak görülür.

    İsrailoğulları'nı Kenan ülkesine götüren ve oraya vardıktan sonra Eriha'nın düşüşünde aracı olan sandıktı. Sandık kendi başına da savaşabilirdi ve bir keresinde Ebenezer Savaşı'nda Filistinliler tarafından ele geçirildiğinde sahte bir putu parçalamıştı. Hatta kendisine izin verilmeden dokunan bir İsrailoğlu'nu bile öldürmüştü.

    Kutsal Ahit Sandığı daha sonra Kral Davud tarafından Kudüs'e getirildi ve daha sonra Süleyman tarafından yeni tapınağının en kutsal yerine yerleştirildi. Sandık milletin en değerli ve önemli malı ve atalarının Tanrı ile girdiği özel ahit ilişkisinin güçlü bir hatırlatıcısıydı.



    (Solda) Kutsal Ahit Sandığı, geleneksel olarak savaşlarda taşınırdı. Jean Fouquet'nin (1425-80) bu tablosunda sandık, Eriha çevresinde dolaştırılarak İsrailliler'in kenti ele geçirmelerine yardımcı oluyor. (Sağda) Suriye'de Dura-Europos'ta 3. yüzyıldan kalma sinagogdan bir freskte Filistinliler sandığı gönderiyorlar.



    Sandığın tekerlekli bir araba üzerindeki klasik görünümü: Celile'de Kafernaum'daki sinagogda 4. yüzyıldan kalma bir röliyef. Sandık burada kaplama kapılı, kenarları sütunlu bir Bizans tapınağı olarak betimlenmiş.

    SANDIĞIN AKIBETİ

    Ancak bu, Kutsal Ahit Sandığı'nı saran mistikliğin yalnızca başlangıcıdır. Zaman boyunca farklı kültürel geçmişten insanların hayallerine hâkim olan Sandık efsanesi âdeta canlı bir durum almıştır.

    Çok kimse sandığın Babilliler'in Kudüs'ü İÖ 587/6'da ele geçirip yıktıkları zaman yok edildiğine inanır. Ancak daha sonraki yıllarda Hahamlar, sandığın kaderi hakkında farklı görüşleri benimsemişlerdir. Peygamber Yeremya'nın sandığı Nebo Dağı'na sakladığına, Kral Yeşua'nın (İÖ 639-609) Tapınak Dağı'nın bir mağarasına gizlediğine, Kral Yehoaş'ın Babil'e sürgüne giderken yanında götürdüğüne inanılır. En garip inanç da sandığın sunak ateşi için odunların depolandığı odun sundurmasının altına saklanmış olduğudur.



    (Solda) Roma'da Titus Kemeri'nden röliyef. Muzaffer Roma askerleri 70 yılında Kudüs'ü yağmaladıktan sonra tapınak eşyalarını götürüyorlar. Son zamanlardaki bir kurama göre sandık, Romalılar tapınağı yakmadan önce Lût Gölü kıyısındaki Kumran'a kaçırılmıştır. (Sağda) İÖ 9.-8. yüzyıldan kalma küçük bir fildişi panoda bir sfenks. Belki de sandığı koruyan melekler buna benziyorlardı.

    Diğer başka garip inanışlar da vardır. Diğer pek çok şeyin yanı sıra sandığın Tapınak Dağı'na döneceği ve Mesih Çağı'nı kabul için yapılacak yeni bir tapınağın en kutsal yerine yerleştirileceğine inanılmaktadır. Eski Arap vakanüvisleri sandığın Arabistan'da güvenli bir yere götürüldüğünü yazarlar. Tapınak Şövalyeleri, Haçlı Seferi sırasında Kudüs'ü ele geçirdiklerinde sandığı aramışlar ama bulamamışlardır. Yine sandığın Vatikan mahzenlerinde saklandığı iddia edilmiştir.

    Bazıları onun Mısır Firavunu Şişak (Şoşenk olarak da bilinir, İÖ 945-924) Kenan ülkesine girdiğinde götürüldüğünü düşünürler. Yakın zamanlarda ileri sürülen bir kurama göre Romalılar 70 yılında ikinci tapınağı yaktıklarında sandık yeraltı tünellerinden otuz kilometre ötedeki Kumran civarına taşınmıştır ve hâlâ orada gömülüdür.

    Bir başka efsaneye göre sandık, tapınağa yerleştirildikten hemen sonra çalınmış ve Kral Süleyman ile Seba Kraliçesi'nin oğlu Menelek tarafından Habeşistan'a götürülmüştür. Habeşistan'daki Falaşalar, sandığa Habeşistan'a götürülürken eşlik eden Yahudiler'in soyundan geldiklerini iddia etmektedirler.

    Habeş hükümdarının geleneksel unvanlarından biri de "Yahuda Aslanı"ydı ve eski Habeş kraliyet ailesi Davud ile Süleyman'ın soyundan geldiklerini iddia ederlerdi. Habeş Kilisesi yüzyıllardır sandığın kendi aralarında saklı olduğunu söylemiştir.

    Kutsal Ahit Sandığı efsanelerinin esrarı ne olursa olsun, özgün sandığın Musa'nın zamanından günümüze kadar 3000 yıldır kalmış olması mümkün değildir. Büyük bir olasılıkla sandık, Babilliler İÖ 587 yılında Kudüs'ü ele geçirip Süleyman tapınağını yerle bir ettikleri zaman imha edilmiştir.
    Göz olanı Akıl olacagı görür...

  4. #4
    Duhul
    Jun 2004
    İkamet
    İstanbul
    Gönderi
    2,593

    Esas

    Sayın AUDI

    Bu topik gayet isabetli olmuş.
    Bilmediğimiz olayları, vakaları öğrenmiş olacağız.
    Teşekkürler
    Hedefi gözden kaçırırsan, engelleri görmeye başlarsın.....

  5. #5
    Duhul
    Dec 2007
    İkamet
    İSTANBUL
    Gönderi
    4,979
    Blog Yazıları
    7

    Esas

    Kediler İçin Kara Bir Gün
    1300'lerde Avrupa


    'Kara Ölüm' olarak bilinen veba salgını ilk olarak 1300'lerde Çin'de ortaya çıktı. Kurbanların şikayetleri ağrılar, ateş ve bulantıyla başlıyordu. İnsanların dirseklerinde ve kasıklarında mor kabarıklıklar oluşuyor ve kısa sürede yumurta büyüklüğüne ulaşıp sertleşiyordu. Bu yumurtalar patladığında içinden pis kokulu siyah bir madde fışkırıyordu ancak bu rahatlama kurban için çok geç oluyordu. Çünkü hasta beş gün içinde ölüyordu.

    Bunun bilinen bir tedavisi yoktu ve alınan hiçbir önlem işe yaramıyordu. Seksen yıl içinde hastalık Çin nüfusunu üçte bir oranında azaltmıştı. İyi işleyen ticaret yolları aracılığıyla da salgın batıya doğru, Hindistan ve Ortadoğu'ya ilerliyor, her gün binlerce insanın ölümüne neden oluyordu.

    Hastalığa neyin sebep olduğu bulunamıyordu. 1347'de bozkır savaşçıları bir Ceneviz şehrini kuşatıp mancınıkla hastalıktan ölmüş cesetleri şehre fırlattılar. Böylece şehrin çoğunluğu hastalığa yakalandı. Bu cesetler toplanıp yakıldı ve ardından da gömüldü ancak hastalığın yayılması engellenemedi. Şehir mahvolduğu için Cenevizliler Sicilya'ya geri döndü ve hastalığı orada da yaydılar. Hastalık, yeni ve kendisiyle ilgili hiç bilgisi olmayan bir nüfusa yayılacaktı. Sicilya üzerinden Avrupa ve Kuzey Amerika da hastalıkla tanıştı ve milyonlarca insan öldü.

    Bu salgına hastanın derisinin son aşamalarda koyu mor bir renge dönmesinden dolayı "Kara Ölüm" adı verildi. Derinin bu renge dönüşmesi, soluma sorunları yüzünden kanda oksijenin azalmasından kaynaklanıyordu. Hastalık bir kere bedene girdikten sonra o günün hiçbir tıp tekniği tedavi edemiyordu. Kara ölüm şehirlerin tümünü darmadağın ederken Avrupa uygarlığının da paniğe kapılmasına yol açtı

    Doktorlar salgını durdurmanın yollarını aradılar. Hastalar evlerinde karantina altına alındılar ancak hastalık yine de bir orman yangını hızıyla yayıldı. Birçok insan kara ölümün, Tanrının onlara günahkar yaşamları yüzünden gönderdiği bir ceza olduğuna inandı. Tanrının öfkesini yatıştırmak için insanlar günah keçileri aramaya koyuldu.

    Bazı dindarlar Tanrının öfkesini kendi üzerlerine çekip insanları kurtarmak için kendilerini kırbaçladı. Özellikle Brüksel ve Strasburg'da bazıları olanları Musevilerin varlığına bağladı.

    Bu panik döneminde binlerce insan öldü. Salgının cadılar yüzünden ortaya çıktığı da söylendi. Zararsız erkek ve kadınlar evlerinden alınıp hastalığın yayılmasını önleme amacıyla yakıldı. Kedilerin ise parlayan gözleri ve geceleri dışarıda çok dolaşmaları yüzünden bu "cadıların" büyülü hayvanları olduğu düşünülüyordu. Binlerce kedi katledildi.

    Aslında Avrupalılar kedileri öldürerek salgına karşı en birinci savunma hatlarını kaybetmiş oluyorlardı. Çünkü veba salgını, öteki adıyla Yersinia Pesüs yaygın bir fare biti tarafından taşınıyordu. Ortaçağda her yer fare doluydu. Kanalizasyon ilkeldi. Caddeler insan dışkısı, çöp ve ölü hayvan artıklarıyla doluydu. Kara veba, hastalığı taşıyan bitlerin fareler yoluyla yayılması sonucu artmıştı.

    Cenevizlileri Avrupa'ya geri getiren gemide insanlarla birlikte karaya çıkan fareler hastalığı taşımışlardı. Limanda yaşayan bir sürü kedi öldürülmemiş olsaydı fareleri yiyeceklerdi ve hastalık yayılmayacaktı. Ancak bu kemirgenler kontrolsüz kaldı ve getirdikleri hastalığı korumasız binlerce eve yaydı.

    14. yüzyılda salgın hastalık Avrupa'da beş kez daha baş gösterdi. Salgın sona erdiğinde nüfusun üçte birinden fazlası ölmüştü. Kediler öldürülmemiş olsaydı ölüm oranı çok daha az olurdu.
    Göz olanı Akıl olacagı görür...

  6. #6
    Duhul
    Dec 2007
    İkamet
    İSTANBUL
    Gönderi
    4,979
    Blog Yazıları
    7

    Esas

     Alıntı Originally Posted by kelaynak Yazıyı Oku
    Sayın AUDI

    Bu topik gayet isabetli olmuş.
    Bilmediğimiz olayları, vakaları öğrenmiş olacağız.
    Teşekkürler
    Saolun sayın kelaynak forumda geçmiş tarihle ilgili bir topik yok bu sayede daha önce yaşanmış ama bilmedigimiz gerçek olayları ögrenmiş olacagız topigin çok faydalı olacagına eminim................
    Göz olanı Akıl olacagı görür...

  7. #7
    Duhul
    Jan 2007
    İkamet
    Angora
    Yaş
    38
    Gönderi
    941

    Esas

    Hayırlı olsun Sn.Audi. Takip edeceğim bir topik daha oldu.

  8. #8
    Duhul
    Mar 2006
    İkamet
    İsRANTbul
    Gönderi
    12,537

    Esas

    Heytt be adamlar o tarihlerde padişahı yargılamışlar,biz şimdi sıkımı ki bırakın bir devlet adamını,muhalefet liderini bile yargılayamayız
    Aslında... İnsanlar sadece dua ederken dürüsttürler...


  9. #9
    Duhul
    Dec 2004
    İkamet
    uzaklarda....
    Gönderi
    20,314

    Esas

     Alıntı Originally Posted by PARK Yazıyı Oku
    Heytt be adamlar o tarihlerde padişahı yargılamışlar,biz şimdi sıkımı ki bırakın bir devlet adamını,muhalefet liderini bile yargılayamayız
    ne yöneticilerimiz O Fatih....
    ne hakımlerımız O kadı...her seyde oldugu gıbı bununda suyu cıkmıs...

    sn AUDI.. kolay gelsın..elıne saglık
    - Kuralları okumak için buraya tıklayabilirsiniz.
    - Forum hakkında Sıkça Sorulan Sorularınıza (SSS) cevapları burada bulabilirsiniz.
    - Forumumuzda siyasi ve dini yazılar kabul edilmiyor.
    - Bunları yapmayın

  10. #10
    Duhul
    Dec 2007
    İkamet
    İSTANBUL
    Gönderi
    4,979
    Blog Yazıları
    7

    Esas

    osmanlı hakkında pek bilinmeyen gerçekler.





    Pis Kokusundan Dolayı Kovulan Elçi Veli lakaplı II. Bayezid'in padişahlığı. döneminde İstanbul'a, Moskova kralının elçisi sıfatıyla Mihail Plachtneef isimli birinin geldiğini . .

    Bu adamın, insanı istifra ettirecek kadar pis kokmasından dolayı yıkanması için hamama götürüldüğünde, bu keferenin hayatında hiç hamam görmemiş olup yıkanmak ve çamaşır değiştirmek adetine aşina olmadığı için kimse ile görüştürülmeden pisliğinden dolayı İstanbul'dan kovulduğunu...





    İade-i Ziyaret

    Meşhur bir politikacımıza Fransa'da: "Siz Osmanlıların Viyana kapılarında ne işiniz vardı? diye sorması üzerine, o politikacımızın gayet veciz bir şekilde: "Haçlı seferlerinin iade-i ziyaretiydi diye cevap verdiğini .





    İçi Yivli Toplar ve Ecdadımızın Sızlayan Kemikleri

    Yavuz Sultan Selim Han'ın Ridaniye Savaşı'nda, ileri görüşlü babası Sultan II Bayezid' ın icadı olan "içi yivli topları kullanarak büyük başarılar elde ettiğini..

    Bugün ise bizlerin hala II Bayezid'in bu büyük icadını tarih kitaplarımızda: "Yivli top 1868 de Almanlar tarafından icad edildi" diye okutma gafletini göstererek ecdadımızın kemiklerini sızlattığımızı..



    Ağaca Asılan Zekat Parası Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir Müslümanın. günlerce dolaşıp yıllık zekatını verebileceği fakir birini arayıp bulamadığını

    Bunun üzerine zekatının tutarı olan parayı bir keseye koyarak Cağaloğlu'ndaki bir ağaca asıp, üzerine de:

    "Müslüman kardeşim, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al" diye yazdığını..

    Ve bu kesenin üç ay kadar o ağaçta asılı kaldığını......



    İnsanlığın En Muhteşem Harikası

    Osmanlı içtimai yapısı üzerine uzman olan Erlanyen Üniversitesi profesörlerinden Hutterrohta :

    "Osmanlı Devleti, geniş topraklarını ve üzerindeki çeşitli kavimleri, Topkapı Sarayı'ndan mükemmel bir şekilde idare ediyordu. O saray da batıdaki en mütevazi bir derebeyinin sarayı kadar bile büyük değildi. Bu nasıl oluyordu?" diye sorulduğunda, Profesör Hutterroht'un:

    "Sırrını çözebilmiş değilim. 16. asırda Filistin'in sosyal yapısı üzerinde çalışırken öyle kayıtlar gördüm ki hayretler içinde kaldım. Osmanlı, üç yıl sonra bir köyden geçecek askeri birliğin öyle yemeğinden sonra yiyeceği üzümün nereden geleceğini planlamıştı. Herhalde Osmanlı, devlet olarak insanlığın en muhteşem harikasıdır" diye cevap verdiğini...


    Abdülhamid Han'ın İstihbarat Gücü Batılı emperyalist güçlerin, Ermenileri piyon olarak kullanıp kışkırtarak Anadolu'da karışıklıklar çıkardığı günlerde, İngiliz Büyükelçisi'nin Sultan Abdülhamid'e gelip, küstahça: "Daha ne kadar Ermeni öldüreceksiniz?" diye sorma cüretini göstermesi üzerine, Ulu Hakan'ın keskin bakışlarını elçinin üzerine dikerek:

    "Filan gün, filan saatte Karadeniz'in filan noktasına yaklaşıp, karaya Ermenileri Türklere karşı silahlandırmak için şu kadar sandık malzeme çıkaran ve komitacılara teslim eden İngiliz gemisinde, Türk başına kaç silah bulunuyorsa tam o kadar Ermeni öldüreceğiz. " cevabını verdiğini...Sultan Abdülhamid'in bu muazzam istihbarat gücü karşısında İngiliz elçisinin dehşete kapılarak aptallaştığını...



    Lavrens'in İtirafı

    Arapları aldatarak Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtıp isyana sevkeden İngiliz casusu Lavrence'in, yardımcıları Nuri Said, Faysal ve Şerif Hüseyin ile birlikte Şam'da Türkleri katlettikten sonra: "'Evet onları isyana ben kışkırtmıştım. Ama böylesine vahşice kan dökeceklerini hiç tahmin etmemiştim. Bazı mahalleleri gezerken silahsız Türk askerlerinin nasıl öldürüldüklerine bakamadım;tiksindim bu vahşetten..." diyerek itirafta bulunduğunu.
    Göz olanı Akıl olacagı görür...

  11. #11
    Duhul
    Dec 2007
    İkamet
    İSTANBUL
    Gönderi
    4,979
    Blog Yazıları
    7

    Esas

    AVRUPA ANTAKYA’DA BÖLÜNDÜ
    İmparator Alexius ve Antiokya (Antakya) Kuşatması
    1097, Bizans İmparatorluğu

    Avrupa’da hem politik, hem de dinsel olarak bir güç bölünmesi yaşanıyordu.
    Dokuz yüz yıllık tarihinde Roma İmparatorluğu’nun doğusu ve batısı arasındaki
    fark çok belirgindi ve ayrılması doğaldı. O zamanlar Batı’da Bizans
    İmparatorluğu pek önemli görülmüyordu. Asillerin ve baştakilerin günlük
    yaşamları ise merak ediliyordu.

    İznik Konsülünün aldığı kararlar bile Hıristiyanların çıkarlarından daha az
    önemliydi. Hükümetler bölünmüş olsa bile Büyük Roma İmparatorluğu’ndaki
    yerlerini hatırlıyorlardı. Bu öyle güçlü bir imajdı ki, bin yıl sonra bile Avusturya
    monarşisi kıskançlığını sürdürecekti. Yunanca konuşan ve kendilerine Rhomaio,
    imparatorluklarına Romania diyen vatandaşlar da vardı. Avrupa’yı bölen din
    değildi, Konstantinopol’de tahta çıkan imparator Alexius’du.

    İslam orduları Suriye’yi ve Balkanların çoğunu fethettiğinde Bizans’ın vergigeliri de hayli düştü. Sonuç olarak imparator gelirlerini artırmanın yollarını
    aradı. Birçok çabasından biri de Roma’daki Papa’yı yardıma çağırmak oldu.
    Uydurulan bahane de kutsal toprakları özgürleştirmekti.

    Papa’nın ise bir sorunu vardı. Pek çok işsiz asker etrafta başı boş dolanıyordu.
    Alexius’dan yardım isteyen bir mektup alınca, Tanrı’nın iki soruna birden bir
    çözüm gönderdiğine inandı. Papa Urban kutsal toprakları kurtarmak için
    yapılacak bir haçlı seferi için çağrıda bulunmaya başladı. İşsiz ve sabırsız
    askerler, topraktan yeterince kazanamayan çiftçiler ve onur kazanmak isteyen
    soylular ya da evlerinde sıkılanlar söz verilen cennet mekanlarını kazanmak için
    orduya katıldı.

    Alexius birkaç bin adam beklerken binlerce şövalye ve askerin çağrısına yanıt
    verip Konstantinopol’e gelmekte olduğunu öğrendi. Bu kadar çok insanı kendi
    şehrinde barındıramazdı Alexius. Ayrıca gelenlerin, ülkesinden arta kalanı
    elinden alma ihtimali de yüksekti. Gelenlerin çoğunun burnu büyük, şiddet
    düşkünü ve aynı zamanda cahil olması da durumu zorlaştırıyordu. Zaten biryüzyıl sonra bu korkulan da gerçekleşecekti. Konstantinopol Osmanlı Türklerine
    geçtiğinde nüfus yüzde altmış azalmış olacaktı.

    Bizans İmparatoru bir çözüm buldu. Haçlı ordusu ulaştığında askerler ona
    bağlılık yemini etmeden kimseyi içeri almayacağını açıkladı. Bu aynı zamanda
    fethettikleri toprakların da ona ait olması anlamına geliyordu. Bu, iyi güzeldi de,
    bağlılık ilan edilen lordun da sorumlulukları vardır. En önemlisi de yardım ve
    koruma sağlamalıydı. Batı krallıklarında bu çoğu zaman yakalanan bir şövalyeiçin gerekli fidyeyi ödeyip onu kurtarmak anlamına gelirdi. Bu, bütün
    şövalyelerin hatta düşmanların bile birbirini tanıdığı küçük Batı krallıklarında
    uygulanan bir yöntemdi. Ama Alexius, güçten düşmüş olsa da büyük birimparatorluğun başındaydı. Büyük bir ihtimalle o zamanlarda Konstantinopol’de
    Paris’tekinden çok insan yaşıyordu.
    Alexius yeni “kullarım” apar topar savaşa gönderdi ve birkaç ay içinde bu ordubir Selçuklu Türk birliğini yendi, Antiokia’yı’u (Antakya) kuşattı. Kuşatma uzun
    sürdü, bu da Selçuklulara yeni bir ordu kurmak için zaman kazandırdı. Haçlılar
    Alexius’un zamanında gönderdiği erzak sayesinde kuşatmayı başarıylasonuçlandırdı. Ama birkaç ay sonra bu kez Selçuklu ordusu Antioch’u kuşattı.
    Ancak Selçuklular surları aşamadı ama bir süre sonra yeni bir ordu dahaoluşturdular.

    Batı’da beklendiği gibi Haçlılar bağlılık yemini ettikleri lordun gelip kendilerini
    kurtarmasını beklediler. Alexius’un ise sadece bir ordusu vardı. Hem
    Konstantinopol’ü korumak, hem de işgale karşı savaşmak gibi iki işlevi vardı
    ordunun. Alexius’un kullarına yardım etmesi gereken bir tanrı gibi mi, yoksa
    ülkesini koruması gereken bir imparator gibi mi davranacağına karar vermesi
    gerekiyordu. Antioch’a ilerlerse hızlı ve kayıpsız bir zafer kazanması gerekirdi,
    çünkü ordusu zarar görürse Konstantinopol’ü savunacak kimse kalmayacaktı.
    Oraya kadar gidip de başaramazsa geri dönüşü, telafisi yoktu. Türkler korumasözü verdiği milyonlarca insana ulaşacaktı.

    Karar Romalı stratejisine uyuyordu. Ordusu bir garanti olarak duracaktı ve
    haçlıları kendi imkanlarıyla bırakacaktı. Onların sadece lordu olmuştu ve
    imparatorluğu daha önce gelirdi. Haçlılar bunu bir ihanet olarak gördü ve çok
    sinirlendi. Ama öfke önemsiz bir tepkiydi. Bir ay sonra büyük bir sürprizyaparak, haçlı ordusu Antioch’dan kaçmayı başardı. Bu kaçışın ardından moral
    bulan askerler başka şehirleri ele geçirdiler. Alexius’a verdikleri bağlılık
    sözünden Alexius’un ihaneti dolayısıyla kurtulmuşlardı. Artık kendi krallarının
    emirlerine uymaya karar verdiler. Bu haçlılar artık kahraman olmuştu. Batı
    Avrupa’ya döndüler ve Alexius’un onursuzluğundan ve iki yüzlülüğünden
    bahsettiler.

    Alexius’un korumayı seçtiği şehir sakinlerinden biri olsaydınız doğru kararı
    verdiğini düşünürdünüz. Haçlılar zaten güçsüzleştiği ve onlardan umut kesildiği
    için askeri açıdan da doğru karar buydu. Ancak Batı dünyasının soylularını
    yardıma ihtiyaçları olduğunda yalnız bırakmakla iki Avrupa’yı birbirinden ayırdı
    ve bu ayrım hala devam ediyor. Zaten çabaları da başkenti kurtarmak için
    yeterli olmadı. Alexius’un aldığı bu karar yüzünden Bizans’ın düşmanları olduğu
    fikriyle büyüyen bir sonraki nesil, Konstantinopol’ü Hıristiyan dünyasının bir
    parçası olarak görmedi. Şehir 1453′te de Türklerin eline geçti.
    Son düzenleme : AUDİ+; 31-03-2008 saat: 12:32.
    Göz olanı Akıl olacagı görür...

  12. #12
    Duhul
    Dec 2007
    İkamet
    İSTANBUL
    Gönderi
    4,979
    Blog Yazıları
    7

    Esas

    Papa VIII. Henry'yi Bağışlamayı Reddeder
    1533, Roma ve İngiltere


    Papanın bağışlamaları, Tanrının kanunlarına karşı gelen insanları affetmenin bir yoludur ve sık sık gerçekleşmemesi gerekir.

    Ancak Katolik Kilisesi standartlarını çok yüksek tutamamıştı. O çağda papaların metresleri, gayri meşru çocukları oluyordu. Bu şartlar altında bağışlanma kağıtları Vatikan hazinesine yapılan bağışlarla kolaylıkla elde edilebiliyordu.

    1503 yılında İspanyol Ferdinand kız kardeşi Katherine'in 11 yaşındaki İngiltere Prensi Henry ile evlenmesi için Papa II. Julius'dan izin istedi. Bir bağışlama gerekiyordu çünkü Katherine zaten Henry'nin ağabeyiyle evliydi ancak kocası ölmüştü. Papa ise Hıristiyanlığın bir adamın kardeşinin karısıyla evlenmesini yasakladığını ve bu tür birleşmelerin Tanrının onlara çocuk vermemesiyle lanetleneceğini açıkladı.

    Ama Papaya müttefiklik sözü verilip büyük bir çeyiz sunulunca -bu çeyiz doğrudan Papanın sandıklarına gitmişti- Papa bağışlamayı kabul etmişti. İngiltere'nin gelecekteki kralı Henry Tudor iki yıl sonra kendinden beş buçuk yaş büyük Aragon'lu Katherine ile evlendi.

    İspanya, İngiltere ve Roma bu evliliği pek ciddiye almadı ve elde ettikleri maddi kazanımlarla ilgilendi. Düğün ise planlanandan dört yıl sonra 11 Haziran 1509'da gerçekleşti. Henry düğünden iki ay önce İngiltere kralı olarak taç giydi. Genç çift için her şey toz pembe görünüyordu.

    Henry iyi bir kraldı. Bir sanatçı, sporcu ve bilgili bir adamdı. İhtiraslı, yaşama sevinciyle dolu, kendinden önce gelen krallar kadar iyiydi. Katherine ise tutkulu bir şekilde onu yaptıklarında destekliyordu. Öyle ki, verimlilik simgesi olan narı kendi sembolü olarak kullanıyordu. 1518'e kadar altı kez hamile kalmış ve üç kız, üç erkek doğurmuştu. Ne yazık ki, bunlardan sadece bir kız hayatta kalmıştı. Bu kızın adı Mary idi.

    Arkasından gelen bir oğlunun olmaması Henry'nin hoşuna gitmemişti. Ayrıca kendinden beş yaş büyük olan, hem de altı doğumdan sonra iyice yaşlı görünmeye başlayan bir kadınla evli olmak da onu sıkıyordu. Çirkinleşmiş ve kendini iyice dine vermişti Katherine. Genç ve tutkulu Henry'nin yüzünü bir arayış içinde genç kadınlara dönmesi kaçınılmazdı, başka bir seçeneği yoktu. Çünkü halkına bir prens borçluydu.

    Henry'nin ilgisi sarayda Anne Boleyn adıyla bilinen bir genç kadına yönelmişti. Henry bu kadını "bir meleğin ruhuna sahip, tahta yakışan bir genç hanım" olarak tanımlıyordu. Ama Anne hırslı bir kadındı ve kralın metreslerinden biri olmaya hiç niyeti yoktu. Anne kraliçe olmak istiyordu, Henry de taht için erkek varisler. Bu kusursuz bir eşleşmeydi. Ancak bir sorun vardı, Henry hala Katherine ile evliydi ve Katherine'in Henry'yi bırakmaya hiç niyeti yoktu.

    Sorun değil, diye düşündü Kral.

    Kralın danışmanlarından biri olan Kardinal Wolsey hernen yeni papa Clement'e bir başvuru yaptı. Henry'nin Katherine ile olan evliliği geçersiz sayılmalıydı, çünkü ilk bağışlama hatalıydı! Bu "hata"nın düzeltilmesi Katherine'in kızı Mary'nin de tahtın varisi olmadığı anlamına gelecekti. Çünkü geçersiz bir evlilikten doğan bir çocuk muamelesi görecekti.

    Katherine'in ajanları ve ailesi çoktan Vatikan'la bağlantı kurup kralın bu bağışlamayı sadece kişisel zevkleri için, ona layık olmayan bir kadınla beraber olmak için istediğini açıklamıştı. Wolsey ise olaya, tahta bir erkek varisin gerekliliği, Anne Boleyn'in erdemleri ve Katherine'in hastalığı yüzünden krala karşı olan karılık görevlerini yerine getiremediğinden bahsederek yaklaşmıştı.

    Konuşmalar, anlaşmalar uzadı ve tüm Avrupa'yı politika, maliye ve sosyal çatışmalar açısından karıştıracak hale geldi. Bunlarda Anne'in reformcu inançlarının da etkisi büyüktü. Anne ile ilgili haberler İspanyol elçileri tarafından hemen Roma'ya uçuruldu. Katherine'in kraliçe olarak kalması onlar için gerekliydi.

    Bir süre sonra Henry'nin sabrı taştı. Roma, İngiltere ile olduğu kadar İspanya ile de arasını iyi tutmaya çalışıyordu. Esas sorun Clement'in kendinden önceki bir papanın aldığı kararı bozmak istememesiydi.

    Anne'in acele ettirmesiyle ve taht için gerekli bir erkek varis beklentisinin verdiği tutkuyla sonunda Roma ile giriştiği tüm görüşmeleri kesti ve yeni bir kilise kurdu. Anglikan Kilisesi. Hemen kendisini kilisenin başı ilan etti, Anne ile evlendi ve ilk evliliğini geçersiz ilan etti.

    Henry aforoz edildi ancak bu çok umurunda değildi çünkü artık kendi kilisesi vardı ve istediğini yaptırabilirdi.

    Anglikan kilisesinin ömrü Anne Boleyn ile yaptığı evliliğin ömründen daha uzun sürdü. Anne 19 Mayıs 1536'da idam edildi ve böylece Henry serbest kaldı. Henry ile aşağı yukarı üç buçuk yıl evli kalmışlardı. Ardında sadece bir kız evlat bıraktı. Erkek varis doğuramamıştı. Papanın aforoz etmeden birkaç yıl önce "İnancın Savunucusu" unvanını verdiği Henry'nin Anne Boleyn'le evlenme fikri tarihin büyük fiyaskolarından biri oldu.
    Göz olanı Akıl olacagı görür...

Sayfa 1/6 123 ... SonSon

Gönderi Kuralları

  • Yeni konu açamazsınız
  • Konulara cevap yazamazsınız
  • Yazılara ek gönderemezsiniz
  • Yazılarınızı değiştiremezsiniz
  •