Sayfa 2/14 İlkİlk 123412 ... SonSon
Arama sonucu : 162 madde; 13 - 24 arası.

Konu: Sağlığınız için ilk koşul: Sağlıklı beslenin

  1. #13
    Duhul
    Jul 2006
    İkamet
    İstanbul
    Gönderi
    824

    Esas

     Alıntı Originally Posted by GÜRKAN Yazıyı Oku
    .............
    Diğer meslekdaşlarım ve diyetisyenler ne der bilemiyorum..Tüm hiperlipidemili hastalarıma haftada 3-4 günden fazla yumurta yememeleri gerektiğini söylüyordum ve bu şekilde söylemeye de devam edeceğim.Bingür Sönmez hoca ve yetiştirdiği talebeleri bu konuda bir sıkıntı yaşamış olabilir ama bu genellenmemeli diye düşünmekten kendimi alamıyorum.Kendi aralarında konuşuyorlar dediği hususa da şöyle bir açıklama getirilebilir..Sanıyorum hiçbir meslekdaşım kendisinden bir buçuk nesil büyük akademik kariyerinin en üst seviyesindeki birine nasihat etmek suretiyle narsistik öfkesine maruz kalmak istememiştir.Tüm bunlar polemik ve reklam amaçlı kullanılabilecek hususlar.
    ............
     Alıntı Originally Posted by Serenler Yazıyı Oku
    ..............
    Yumurta da tereyağı da kırmızı ve beyaz et de daha çok tartışılacak..
    Tartışılamayacak şeyler de var; Fast food beslenme kola, sigara, alkol gibi...
    ..............
    Sevgili Serenler;

    Yumurta daha çok tartışılacak demiştiniz..

    Haklı çıktınız..

    Belki bizim görüşümüz daha doğrudur.

    Sahi, bu arada hoca neden geri adım attı acaba?

    sevgiler.

    'Özür’ doktorları böldü!

    Türk Kardiyoloji Derneği’nden Doç. Dr. Meral Kayıkçıoğlu, yumurtanın yararlı olduğunu savunan meslektaşlarını eleştirdi

    Yıllarca “yemeyin” dedikten sonra geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamayla yumurtaya iade-i itibar eden kalp ve damar cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez’in aksine Türk Kardiyoloji Derneği Kalp Damar Hastalıkları Önleme Proje Ekibi üyesi Doç. Dr. Meral Kayıkçıoğlu, yumurta sarısı tüketiminin başta kalp damar ile şeker hastalarında, kan kolesterolü yüksek ve ailesinde kalp hastalığı olanlarda zararlı olabileceğini söyledi.

    Kayıkçıoğlu, yaptığı yazılı açıklamada, son günlerde bazı yayın organlarında, başka alanların uzmanlarının dikkatsiz yorumlarına dayanılarak yumurtada kolesterolün abartıldığı, kalp ve damar hastalıklarına yol açmak bir yana, sağlık için çok yararlı olduğu yönünde haberlerin yayımlandığını hatırlattı. Kayıkçıoğlu, konuyla ilgili yapılan çalışmalar ışığında, kalp sağlığına uygun beslenme için erişkinlerde günde en fazla 200 miligram kolesterol tüketiminin önerildiğini belirtti.

    Masum değil!

    Kayıkçıoğlu, yumurtanın uzun yıllardır kolesterol yönünden zengin, kalp sağlığına zararlı beslenmenin sembolü olarak kabul edildiğine dikkati çekerek, bu benimsemenin haksız sayılmaması gerektiğini vurguladı. Yumurta sarısında ortalama 200-220 miligram kolesterol bulunduğunu, yani bir yumurta sarısı yenildiğinde günlük kolesterol ihtiyacının karşılandığını bildiren Kayıçıoğlu, şöyle devam etti:

    “Yumurta tüketimini artırmanın kolesterol düzeylerini belirgin yükseltmese de, 20 yıllık izlemde kalp-damar hastalığı ve ölüm riskini artırdığı saptanmıştır. Bu zararlı etki, en fazla şeker hastalarında görülmüştür. Ayrıca yumurta tüketimi hem şeker hastalığı, hem de kalp yetersizliği riskini de belirgin olarak artırmaktadır. Bilimsel verilerin ışığında yumurta sarısının tüketimi, başta kalp-damar hastalarında, şeker hastalarında, kan kolesterolü yüksek ve ailesinde kalp hastalığı olanlarda zararlı olabilir.”

    Kayıkçıoğlu, bunun “Yumurta kesinlikle yenmemeli” anlamına gelmediğini belirtti.

    Milliyet 24-12-2008

  2. Esas Margarin mi?

    Margarin mi?


    Dr. Murat Kınıkoğlu
    Akşam, 14 Nisan 2008,Pazartesi


    Margarin Üreticileri Birliği son günlerde atağa kalktı. Margarinin hiçbir zararı olmadığını, kalbe asıl zararlı olanın tereyağı gibi doymuş yağlar olduğunu söylüyorlar. Dikkat!.. Çok yakında Tereyağı Üreticileri Birliği’nin karşı kampanyası başlayabilir. (Böyle bir birlik var mı bilmiyorum, yoksa da eli kulağındadır.)

    Daha önce de yazdım, ne yiyip içeceğimize biz değil Üretici Birlikleri karar veriyor. Örneğin Şarap Üreticileri Birliği günde bir bardak şarap içmemizi istediği için her gün gazetelerde şarabın faydaları ile ilgili yazılar okuyoruz. Arasıra Bira Üreticileri Birliği araya girip, biranın da en az şarap kadar faydalı olduğuna dair haberler patlatıyor. Şarap, bira derken hepiniz alkolün kalbe faydasını ezbere biliyor ama fazla içildiğinde “beyin için ne kadar zararlı olduğunu” öğrenemiyorsunuz.

    Margarin kampanyasını izleyen halkımız da şaşırmış durumda. “Ne oldu da kırk yıldır ‘aman yemeyin’ dediğiniz, tu-kaka ettiğiniz margarinler birden faydalı oldu?” diye soruyorlar. Efendim meselenin özü şu: Mısır, soya gibi bitkilerin yağlarından devşirilerek yapılan margarinleri aslında III. Louis Napoleon’a borçluyuz. Fakir halk için yeni bir yağ bulunmasını isteyen Fransa imparatoru “Kim ki bana tereyağı gibi ekmeğe sürülen (ama ucuz) bir yağ yaparsa ona büyük bir ödül vereceğim” diye ferman çıkarmıştır. Topladığı bitkisel yağları basınç altında katı hale getiren uyanık kimyacı Mouires margarini bularak büyük ödülü kapmıştır. Bundan 150 yıl önce fakir insanları kandırmak için bulunan margarin o yıldan bu yana teknolojik evrim geçirerek en sonunda kalbimiz için yararlı(!) margarin haline dönmüştür.

    Margarinler bitkisel kaynaklı oldukları için kalp damar sistemi için zararlı olan kolesterol ve doymuş yağları içermezler. Buna karşılık imalatları sırasında doymuş yağlardan bile zararlı “trans yağlar” ortaya çıkar. Günümüzdeki modern üretim teknolojisi margarin üretiminde trans yağ oluşumunu engelleyebilmektedir. Son yıllarda margarine rağbet edilmesinin arkasında işte bu teknolojik gelişme vardır. Ülkemizde üretilen margarinlerin büyük kısmı yeni teknoloji ile trans yağsız üretilmekte birlikte piyasadaki bütün margarinlerin bu özelliğe sahip olduğunu söyleyemeyiz. Bu yüzden “Margarinler zararsızdır” diyerek genelleme yapmak yerine “Trans yağ içermeyen margarinler kalp damar sistemine zararsızdır” demek daha doğru olur.

    Benim tavsiyem:

    1-Margarinler, (ekonomik olarak avantajlı olmalarına rağmen) mutfakta ilk aklımıza gelen yağ olmamalıdır. Öncelikle sıvı yağı ve bilhassa zeytinyağını tercih etmeliyiz.

    2-Margarinlerin kalp hastalarına iyi geldiğini söyleyemeyiz, belki zararlı olmadığını söyleyebiliriz (ki bunu söylemek için bile vaktin erken olduğunu düşünüyorum.)

    3-Ekmeğe margarin sürdürülerek çocuklara yedirilmesini doğru bulmuyorum. Çocuklar allerjik reaksiyonlar açısından erişkinlere göre daha hassastırlar. 2001 yılında Melbourne - Royal Children’s Hospital tarafından yapılan ve Thorax dergisinde yayınlanan bir çalışmada margarin yedirilen çocuklarda astım görülme riskinin daha fazla olduğu gösterilmiştir. İngiliz Toraks Cemiyeti başkanı Dr. Lenney, annelerin çocuklarına fazla margarin vermemelerini, bu yağlarda kızartılmış yiyecekleri fazla yedirmemelerini önermiştir. Avustralya’da yapılmış bir diğer çalışmada zeytinyağlı Akdeniz diyeti kullanan kişilerle margarin kullanan kişiler mukayese edilmiş ve sonuçta alerjik rinit, astım ve cilt döküntüleri gibi alerjik reaksiyonların margarin kullananlarda iki misli daha fazla olduğu görülmüştür. Son olarak 2005 yılında Eur J Clin Nutr. Dergisi’nde yayınlanan bir çalışmada margarindeki yağ asitlerinin erişkinlerde de astım riskini artırdığı gösterilmiştir.

    4-Günümüz Türkiyesi’nde herkesin çocuklarına tereyağı yediremeyeceği gerçeğini de gözardı etmememiz gerekir. Margarinler, özellikle kalabalık aileler için enerji ve A,D,E vitaminleri açısından zengin bir besin kaynağıdır.

    Yazımın sonunda bir itirafta bulunayım; eşim, özellikle kek ve kurabiyelerde hiçbir yağın margarinin yerini tutamayacağını söylüyor. (Özellikle birisinden şaşmaz.) Öyle veya böyle bize de zaman zaman onun yaptığı margarinli kurabiyleri afiyetle yemek düşüyor.

    Özetin özeti: Zeytinyağı birinci, tereyağı ikinci, arasıra margarin...
    Her lafa verecek bir cevabım var.
    Lakin bir lafa bakarım laf mı diye.
    Bir de söyleyene bakarım adam mı diye

  3. #15
    Duhul
    Feb 2004
    Yaş
    57
    Gönderi
    11,950
    Blog Yazıları
    7

    Esas

    BAGIRSAK KANSERI SAVASCISI BULGUR



    Bulgur, Anadolu insanının vazgeçilmez besin maddelerinden biridir. Özellikle kış aylarında bulgur tüketimi daha da artmaktadır. Tıp dünyasında son zamanlarda yapılan araştırmalar da, bu değerli besin maddesinin son derece önemli bir özelliğini daha ortaya çıkardı. Bu önemli özellik ne mi? Hemen söyleyelim: Bulgur, özellikle bağırsaklarda kanser riskini büyük oranda azaltıyor. Bazı kişiler tarafından "köylü yiyeceği" diye nitelendirildiği için sofralardan uzak tutulan bulgur, besin değeri yanında vitaminler açısından da son derece zengin bir gıda maddesi..

    Besin değeri
    Gaziantep Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Bölümü'nde uzun süredir yürütülen çalışmalarda elde edilen sonuçlara göre; bol miktarda fiber ihtiva eden bulgur, düzenli olarak tüketildiğinde bağırsak kanseri riskini engelliyor. Bulgurun besin değerine gelince; 100 gram bulgur, vücuda yaklaşık 350 kalori verir. Ayrıca 69.8 gram karbonhidrat, 12.5 gram protein, 1.5 gram lipid, 40 miligram kalsiyum, 3.5 miligram demir, 0.40 miligram B1 vitamini, 0.04 miligram B2 vitamini ve 4.3 miligram niacin içermektedir.

    Stratejik gıda
    4000 yıldan beri besin maddesi olarak kullanılan bulgurun, Dünya Gıda Örgütü'nün açlık sınırındaki ülkelere gönderdiği gıdalar içerisinde yer alması, önemini bir kat daha artırmaktadır. Bizim kıymetini ve önemini pek bilmediğimiz bulgur, dengeli beslenmeden taviz verilmeyen Beyaz Saray mutfağında dahi eksik olmayan emsalsiz bir gıda maddesidir. Bazı ülkelerdeki ordularda radyasyona karşı dayanıklı olduğu için stratejik gıda olarak kabul edilen ve nükleer savaş dönemleri düşünülerek stoklarda tutulan bulgur, kolay hazırlanabilmesi ile de önemli avantaj oluşturuyor.

    Anne adayları için faydalı bir yiyecek
    Bebeğin anne karnında sağlıklı büyümesine büyük katkı sağladığı belirlenen bulgurun hamileler tarafından bol bol tüketilmesi tavsiye ediliyor. Bulgurun folik asit açısından ne kadar zengin olduğunun toplumda yeterince bilinmediğini belirten Gaziantep Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Bayram, anne adaylarının sağlıklı bebek dünyaya getirmeleri için yeterince almak zorunda olduğu bir vitamin türü olan folik asidin, beyin ve omurilik hastalıklarının oluşumunu önleyen (B) grubundan bir vitamin türü olduğunu söyledi.

    Doç. Dr. Mustafa Bayram bu konuda şunları dile getirdi:
    "Anne adayları, bebeklerini, folik asit yetersizliğinin neden olduğu rahatsızlıklardan korumak için bulgura sofralarında daha çok yer vermeli. Folik asit yetersizliği yaşayan kadınların, anemi, anemiden kaynaklanan yorgunluk, nefes darlığı ve ishal ile kilo kaybı, çarpıntı ve huzursuzluk gibi olumsuzlukları daha sık ve daha yoğun yaşadıkları biliniyor. Anne, bulgur yemekleri yiyerek bebeğini de kendini de bu olumsuzluklardan koruyabilir."

    Kıymetini bilmiyoruz
    Yeşil çay ve ısırgan otu gibi, bizim pek tüketmeye alışkın olmadığımız besinlerin kanser düşmanı olduğunu daha önce yazmıştım. Ama tüketimi ülkemizde çok yaygın olan bulgur var ki o da tam anlamıyla bir kanser düşmanı. Ayrıca bağırsakların düzenli çalışmasını sağlıyor, kabızlığı önlüyor, sinir bozukluklarını gideriyor, zihni dinlendiriyor ve enerji veriyor.

    -----------------------------------------


    Yukarıdaki araştırmayı bir bilim kuruluşumuz yapmış. Konumuz sağlıklı beslenme. Bulgurun ilaç olduğunu da söylemiyoruz ama sağlıklı beslenme insanın sağlam ve dolayısıyla dirençli bir bünyeye sahip olmasını sağlıyor. Sağlıklı bir bünye de kolay kolay hastalığa yakalanmıyor.
    Bulgur binlerce yıldır zevkle tükettiğimiz bir besin kaynağı...
    Daha sonra sofralarımıza pirinç girmiş. Az önce markette pirincin fiyatına baktım; 3.75 TL. Üretimimiz tüketimi karşılamıyor. Üstelik üretimi havuz şekilne dönüştürülmüş inanılmaz derecede su tüketilen bir şekilde yapılıyor. Su kaynaklarımızın kıtlığı dikkate alınırsa pek de akılcı değil. Su kaynaklarının fazla olduğu yerler ise oldukça kısıtlı. Bu nedenle her yıl dünyanın dövizini ödeyip ithal ediyoruz. Hatta sık sık spekülasyonlara da sahne oluyor.
    Bulgurun fiyatı bunun yarısı bile değil. Üstelik ithal değil, döviz de ödemiyoruz.
    Lezzet deseniz usulünce hazırlanmış tereyağlı bulgur pilavını hiç bir şeye değişmem. Hele vakit akşamsa gene şifa kaynağı bir baş soğanı kırıp yanında yemenin zevkine doyum mu olur.
    Sanırım şimdi herkesin aklına düştü.
    Eh artık akşama kadar sabrediverin.
    Son düzenleme : Serenler; 20-01-2009 saat: 09:59.
    Dünyadaki her şeyin bir sebebi vardır. Her bitki bir hastalığı tedavi etmek için büyür. Ve her insan bir görevle yaratılmıştır.

    Kızılderi atasözü.

  4. #16
    Duhul
    Aug 2005
    İkamet
    Ayazmana-Kasaplar Mah.
    Yaş
    7
    Gönderi
    920

    Esas İşte zeytinyağının sağlıklı

    Akdeniz mutfağının vazgeçilmezi, tam bir antioksidan deposu olan
    zeytinyağının yararları saymakla bitmiyor.

    * Kanser riskini azaltır:
    İçerdiği 'polyphenols', bitkisel antioksidan ile hücreleri kanserden
    korur. Tekil doymamış yağ oranı kansere karşı etkilidir.

    * Kalbi korur:
    Kalbiniz için zeytinyağından daha iyi hiçbir şey yoktur. İyi
    kolesterolü yükseltir (HDL), kötü kolesterolü (LDL) düşürür, kandaki
    yağ oranını dengeler, itihabı ve diğer kalp hastalıklarına neden olan
    sağlık sorunlarını önler.

    * Kan basıncını düşürür:
    İçerdiği etkili antioksidanlar damarları güçlendirir ve genişletir.

    * Kilo vermenizi sağlar:
    Kendine has lezzeti ve doymuş yağ oranının düşük olması kilo vermeye
    yardımcıdır.

    * Baş ağrısını azaltır:
    Eğildiğinizde başınıza doğru saplanan bir ağrınız varsa; salata ve
    sebzelere düzenli ekleyeceğiniz zeytinyağı sayesinde hem bu ağrıdan
    hem de mide sorunlarından kurtulabilirsiniz.

  5. #17
    Duhul
    Nov 2008
    İkamet
    !!..!!
    Gönderi
    667

    Esas

    Kilo sorunu olan insanlar zeytin yağ yararlı diye fazla miktarda tüketmesinler. Diğer yağlar gibi zeytin yağın kalorisinde 9 dür.
    Beslenmede as olan her şeyden dengeli beslenmek ve düzenli spor yapmaktır.

  6. #18
    Duhul
    Feb 2004
    Yaş
    57
    Gönderi
    11,950
    Blog Yazıları
    7

    Esas

    1 BARDAK COLA BİR SAATTE VÜCUTTA BAKIN NELER YAPIYOR?

    Cola ile felakete götüren 60 dakika
    İç ve Kalp Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Canan Karatay, bir bardak Cola'nın 60 dakikada vücuda verdiği zararları anlattı. İşte felakete götüren kısır döngü.

    İç ve Kalp Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Canan Efendigil Karatay, Cola'nın zararları hakkında ilginç açıklamalarda bulundu.
    www.barsakforum.com sitesinde yazan Prof. Dr. Karatay, 'kola içince vücudunuzda neler olduğunun farkında mısınız?' diyerek aşağıdaki açıklamayı yaptı:
    1. İlk 10 dakikada: Kanınıza hemen 10 çay kaşığı kadar şeker girer. Bu normal günlük dozun 100 katı kadardır. Bulantınızın olmamasının nedeni içinde bulunan 'fosforik asiddir'.
    2. İlk 20 dakikada: Kan şekeriniz aşırı şekilde yükselir. Bunun sonucu pankreasınızda aşırı derecede insülin salgılanır ve kan şekerinin fazlası karaciğerde yağ olarak depolanmaya başlar.
    3. 40 dakika içinde: Kafeinin tamamı dolaşıma girmiş olur. Kan basıncı yükselir, karaciğerden daha fazla şeker yapılarak kana geçer ve kan şekeri tekrar yükselir.
    4. 45 dakika içinde: Beyinde dopamin yapımı artar, mutluluk hissi başlar (eroinin etkisine benzer bir etki meydana gelir.)
    5. 60 dakika içinde: Ani açlık hissi oluşur.
    6. Tekrar kolaya ve tatlılara saldırısınız.
    7. Bu kısır döngü devam ettiği süre karaciğer ve göbek yağlanması artar, vücudun tüm hücrelerinde LEPTİN ve İNSÜLİN DİRENCİ gelişir.
    8. Şişmanlık hastalığını başlatmıştır ve bütün dejeneratif hastalıkların nedenidir.

    Hala cola içmek istermisiniz? Yoksa taze sıkma portakal ve nar suyumu sıktırırsınız gittiğiniz restaurantlarda?
    Maalesef sıkma portakal suyu yok!! Diyen lokantaları protesto edin. 20 liraya bir meyve sıkma makinası aldırın. Aksi halde bir daha gelmeyeceğinizi söyleyin..
    Sağlığımıza dikkat edelim. Restaurantlarda Cola, Fanta, Zero varsa. Sıkma taze portakal, mandalina, kivi suları da olsun.

  7. #19
    Duhul
    Oct 2004
    İkamet
    34147
    Yaş
    83
    Gönderi
    11,118
    Blog Yazıları
    134

    Esas Peynirlerimiz

    BU KADAR ZENGİN ÇESİT VAR, BURADA OLMAYAN ÇEŞİTLER DE VAR. NE YAZIK Kİ DÜNYAYA TANITAMIYORUZ...


    *KONYA'NIN KÜFLÜ PEYNİRİ*
    Konya'da, yağı alınmış koyun sütünden üretilen
    ve doğal olarak küflendirilen
    Konya küflü peyniri, genellikle Karapınar, Ereğli,
    Cihanbeyli gibi
    koyunculuğun yoğun olduğu yerlerde üretiliyor. Küflü
    peynir, özellikle
    kırsal alanda yağı alınmış koyun sütünden
    üretiliyor. Yağının alınması,
    doğal küflenmeye yol açtığı için aflatoksin
    oluşmasını önlüyor.
    *BERENDİ VE DİVLE TULUM PEYNİRİ*
    Ereğli ilçesi ile Karaman'ın Ayrancı ilçesi ve
    çevresinde üretilen Berendi
    ve Divle tulum peynirinin de pazar payı oldukça geniş.
    Berendi tulum
    peyniri pastorize inek sütü kullanılarak modern
    tesislerde üretiliyor.
    Divle tulum peyniri ise tümüyle geleneksel usullerle,
    kuzulamaların
    gerçekleştiği, mayıs ayı ile haziranın ortasına
    kadar olan sütün bol olduğu
    dönemde koyunlardan sağılan süt biriktirilerek
    yapılıyor. Ayrancı'ya bağlı
    Divle köyünde vatandaşlar, sağdıkları sütleri her
    gün bir kişinin evinde
    imece usulüyle birleştiriyor, ürettikleri peyniri
    mağaralarda saklıyor.
    *KAYSERİ'NİN ÇÖMLEK PEYNİRİ*
    Çömlek peyniri, taze koyun veya inek peynirinin
    süzülüp daha sonra
    çömleklere basılmasıyla üretiliyor. Kalıplar
    halindeki taze peynir, önce
    bez torbalara konulup üzerine taş parçalarıyla baskı
    yapılarak içerisindeki
    peynir suyunun dışarı akması sağlanıyor.
    'Baskı' adı verilen bu işlem 2 gün
    sürüyor. Suyunu kaybeden taze peynir, daha sora elde
    ufalanıp bir bez
    üzerine serilerek tuzlanıyor. Ufalanan peynirin
    içerisine bir miktar çörek
    otu katılıyor. Tuzlanıp bir gün bekletilen peynir
    çömleklere basılıyor.
    Üzerleri donmuş yağ ile kaplanan çömlekler daha sonra
    kayadan oyma
    mağaralarda veya evlerin zemin katında hazırlanan nemli
    kumlara gömülerek
    olgunlaşmaya bırakılıyor. Yaklaşık 3 ay sonra peynir
    tüketilmeye hazır hale
    geliyor.
    *ERZİNCAN TULUM PEYNİRİ*
    Erzincan'da birkaç yıl öncesine kadar evlerde, son
    yıllarda ise modern
    tesislerde üretilen tulum peyniri, ülkede en çok
    tüketilen peynir türleri
    arasında. Koyun sütünün ısıtılıp mayalandıktan
    sonra oluşan pıhtısı, bez
    torbada sudan ayrışması için 3 gün bekletiliyor. Daha
    sonra pıhtı
    parçalanarak yüzde 3 oranında tuz ile karıştırılıp
    18 saat havayla temasa
    bırakılıyor. Peynirde istenen aromanın oluşması için
    bu işlem birkaç kez
    tekrarlanıyor ve hava almayacak şekilde bir tulum ya da
    bidonda 120 gün
    bekletilerek tüketime hazır hale getiriliyor. Tulum
    peyniri, başta Erzincan
    olmak üzere Türkiye'nin hemen her yerinde marketlerde
    ve şarküterilerde
    satışı yapılıyor.
    *KARS GRAVYERİ*
    Mandıralarda üretimi yapılan peynirin hayvansal protein
    oranı yüzde 32
    seviyelerinde.İlde yaygın olarak tüketilen gravyer, son
    yıllarda büyük
    şehirlerde de ilgi görmeye başladı. Özellikle
    yabancı turistlere ev
    sahipliği yapan otellerden Kars gravyerine yoğun talep
    geliyor. Gravyerin
    gelecek yıllarda çok daha fazla ilgi görmesi bekleniyor.
    İyi bir Kars
    gravyerinin sert kabuklu, kiraz büyüklüğünde
    gözenekleri, kesildiğinde
    renginin koyu sarı olması ve yenildiğinde genzi yakacak
    düzeyde bir tadı
    bulunması gerekiyor. Tamamen organik olan bu peynirin
    kilogramı, Kars'ta
    25-30 YTL arasında satılıyor. * *
    *KARIN KAYMAĞI PEYNİRİ*
    Kars'ta yapılan bir diğer önemli peynir türü ise
    daha çok Sarıkamış
    ilçesinde ev koşullarında üretilen 'karın
    kaymağı' peyniri. 24-34 derecede
    mayalanan inek sütü, pıhtı haline gelmesinin ardından
    bez torbalarda baskıya
    alınarak suyu süzülmeye bırakılıyor. Yaklaşık 18
    saat süren bu işlemin
    ardından açılan torba içerisine yüzde 3 oranında tuz
    ilave edilerek pıhtı
    ufalanıyor ve belli bir oranda krema veya tereyağı
    katılıp yoğruluyor. Daha
    sonra temizlenmiş ve kurutulmuş hayvan işkembesi
    içerisine konuluyor. Ağzı
    sıkıca kapatılarak ve düz bir yerde bırakılarak 120
    kilogramlık baskı
    uygulanıyor. Baskı işlemi 3 gün devam ediyor ve sonra
    iplere asılarak serin
    odalarda 3 ay gibi bir süre olgunlaşmaya bırakılıyor.
    Ardından peynir
    tüketilmeye hazır hale geliyor. * *
    *VARTO KEÇİ PEYNİRİ*
    Keçi sütü, güneş sıcaklığında belli oranda
    ısıtıldıktan sonra maya ilave
    edilerek pıhtı halini alıyor ve oluşan bu pıhtı,
    hafifçe parçalanıp
    gözenekleri iri olmayan keten tarzı bez torbalarda bir
    süre
    bekletiliyor. Torbada
    en az 12 saat asılı bekletilerek suyu süzülen pıhtı,
    daha sonra keçi peyniri
    halini alıyor.
    *İKİZDERE TULUM PEYNİRİ*
    Ardahan'da üretilen İkizdere tulum peyniri, Erzincan
    tulum peyniri ile aynı
    pastörize işlemler uygulanarak elde ediliyor. Ancak
    Erzincan tulum peyniri
    koyun, İkizdere tulum peyniri inek sütünden
    yapılıyor.Evlerde ailelerin
    kendi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla ürettiği
    peynir, pazarlarda nadiren
    görülüyor.
    *ARDAHAN KÜFLÜ PEYNİR*
    Yine Ardahan'da üretilen küflü peynir, yağsız inek
    sütünden yapılıyor. Peynir,
    bölgede genellikle evlerde üretiliyor. İhtiyaç
    fazlası ürün, satışa
    sunuluyor. Genellikle aynı bölgede tüketiliyor.
    *ERZURUM'UN CİVİL PEYNİRİ*
    Erzurum'a özgü civil peynir, yağsız inek ya da
    koyun sütünden
    yapılıyor.Yayıklanarak yağı alınan ve tencerede
    mayalanan süt, pıhtı halini
    alana kadar ateş üzerinde sürekli karıştırılıyor.
    Oluşan pıhtı, başka bir
    kaba alınarak tuz ilave ediliyor. Peynir kütlesi daha
    sonra bir kola
    sarılarak tel şeklini alıyor. Salamura suyu içerisinde
    muhafaza
    edilebildiği gibi, bolca tuzlanarak taze olarak da
    saklanabiliyor. Civil
    peynir, başta Erzurum olmak üzere Ankara ve
    İstanbul'da da değişik
    marketlerde satışa sunuluyor. Yağsız olması
    nedeniyle, özellikle diyet
    uygulayanlar tarafından tercih ediliyor.
    *BİNGÖL SALAMURA PEYNİRİ*
    Bingöl'de çiğ koyun sütünden yapılan salamura
    peynir, yaylalarda, ev
    koşullarında aile işletmeleri tarafından
    üretiliyor.Ailelerin kendi
    ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde ürettiği
    salamura peyniri, koyun sütünün
    pişirilmeden güneş sıcaklığında mayalanarak pıhtı
    halini almasıyla elde
    ediliyor. Pıhtı, keten bez parçalarda 1-2 gün suyunun
    süzülmesi için
    baskıya alınıyor ve daha sonra küçük parçalar
    halinde salamura suyuna
    konularak tüketime hazır hale getiriliyor.
    *PEYNİR DEPOSU 'MAĞARA'*
    Sivas'ın Zara ilçesinde kışlık olarak hazırlanan
    peynirler, geleneklere göre
    yüzyıllardır depo alarak kullanılan mağaralarda
    korunuyor. Zara ve
    köylerinde yaz aylarında hazırlanan peynirler, daha
    önceden belirlenen
    mağaralarda kış için saklanıyor. Peynirler yaz
    boyunca soğuk hava deposu
    görevi yapan bu mağaralarda bekletiliyor, kış
    yaklaştığında bu peynirler
    mağaradan çıkartılarak satılıyor ya da tüketiliyor.
    *KÜP PEYNİR*
    Sivas ve ilçelerinde yoğun olarak küp peyniri üretimi
    yapılıyor. Genellikle
    bahar aylarında yapımına başlanan küp peyniri, inek
    sütünden taze peynir
    olarak yapılıyor. Suyu alındıktan sonra toprak
    küplere veya plastik
    bidonlar içerisine dilimlenerek yerleştirilen peynir, bol
    tuzlanıp,
    sıkıştırılıyor. Peynirin ağız kısmına bez bir
    örtü konduktan sonra küp veya
    bidonun kapağı kapatılıyor. Ters olarak çevrilen küp
    veya bidonun ağız
    kısmı aşağı gelecek şekilde evlerin serin olan
    genellikle bodrum
    kısımlarında yarıya kadar toprağa gömülüyor.
    Yaklaşık 3 ay bekletilen
    peynirin bu süre içerisinde suyu süzülüyor, rengi,
    kokusu ve tadı değişiyor.

    *TOKAT'TA KIŞLIK SALAMURA PEYNİR*
    Keçi, koyun ve inek sütünden mayıs-ağustos ayları
    arasında yapılan peynir,
    çiğ sütten mayalanarak üretiliyor. Peynirler daha
    sonra kalın tuzla
    tuzlanıp, küp ve bidonlara basılıyor. Bu peynir, 3 ay
    sonra tuzdan
    ayıklanarak tüketilmeye başlanıyor.
    *TRABZON'UN 'TELLİ PEYNİRİ'*
    Doğu Karadeniz yaylalarında beslenen ineklerden elde
    edilen sütlerin ana
    maddesini oluşturduğu 'telli peynir', kaşar
    peynirine benzeyen, sarımtırak
    renkli, lif lif ayrılabilen, ısıtıldığında uzayan,
    az tuzlu peynir olarak
    nitelendiriliyor. Peynir üreticisi Ali Kemal Bıyıklı,
    AA muhabirine yaptığı
    açıklamada, 'telli peynir' üretiminin geleneksel
    olarak Trabzon ve
    ilçelerindeki köylerde kadınlar tarafından
    yapıldığını, son yıllarda da süt
    fabrikalarında 'telli peynir' üretimi
    gerçekleştirildiğini söyledi.
    *EDİRNE'NİN BEYAZ PEYNİRİ*
    Türk Patent Enstitüsü (TPE) tarafından tescil edilen
    Edirne peyniri,
    Anadolu'nun her yanından rağbet gören bir lezzet
    olarak öne çıkıyor. Edirne'nin
    değişik türdeki otlarıyla doğal beslenen inek, keçi
    ve koyunların sütünden
    lezzetini alan Edirne peynirinin imalat aşamasındaki
    lezzetine lezzet katan
    diğer unsurlar da tuz ve maya. Meriç, Tunca ve Arda
    nehirlerinin
    oluşturduğu deltada yetişen bitki örtüsünün süte
    kattığı lezzet, peynire de
    yansıyor.Edirne beyaz peynirinin, yapımında
    kullanılacak sütün en çok 30
    dakika içinde mayalanıp peynir haline getirilmesi,
    olgunlaştırma sürecini
    tamamlayan peynirin, havayla ilk temasından itibaren
    (teneke açıldıktan
    sonra) 3 ay içinde tüketilmesi gerekiyor.Edirne ve
    Trakya'ya özgü peynir,
    tam yağlı ve doğal olması özelliği ile tanınıyor.
    Edirne beyaz peyniri
    ağızda kayganlık hissiyle ve ekşimsi tadıyla diğer
    peynirlerden ayırt edici
    özelliğe sahip.
    *AHBAZ VE ÇERKEZ PEYNİRİ*
    Sakarya'da yöresel olarak üretilen peynir türleri
    arasında Abhaz ve Çerkez
    peyniri öne çıkıyor. Ahhaz peynirinde, 8 litre sütten
    yaklaşık 2 kilogram
    peynir elde ediliyor. Süt, peynir mayasıyla birlikte 2
    saat bekletiliyor. Maya
    tuttuktan sonra ortaya çıkan peynir elle bir araya
    toplanıyor. Bir sahanda
    sıkıştırılıyor ve bir gün bekletiliyor. Kaynayan
    suda dilimler halinde
    karıştırılan peynire istenilen şekil (örgü,
    tekerlek)verilebiliyor.

    Çerkez peyniri ise Abhaz peynirine göre daha yumuşak.
    10 litre sütten
    yaklaşık 2 kilograma yakın peynir üretilebiliyor.
    *'OTLU PEYNİR, HAZMI KOLAYLAŞTIRIYOR*
    Hazmı kolaylaştırıcı özelliğe sahip olan Van'ın
    otlu peyniri, bu nedenle
    sadece kahvaltıda değil, yemeklerden sonra da
    tüketiliyor. Genellikle Doğu
    Anadolu Bölgesi'nde, 25 çeşit bitki kullanılarak
    yapılan otlu peynirin,
    sofralarda farklı bir yeri bulunuyor. Otlu peynirde
    çoğunlukla sirmo
    (yabani sarımsak), mendo, helis, siyabo, nane ve kekik
    gibi yabani otlar
    kullanılıyor. İlkbaharda dağlardan toplanan bitkiler,
    bir süre salamurada
    bekletildikten sonra peynire katılıyor. Otlardaki
    çeşitli mineraller
    hazımsızlık sorununu ortadan kaldırıyor.
    *ÇANAK PEYNİRİ*
    Yozgat'ta temmuz ve ağustos aylarında elde edilen
    sütle hazırlanan ve
    çanaklarda toprağa gömülen çanak peyniri, sonbahar
    aylarında topraktan
    çıkarılıyor ve kış mevsiminde tüketiliyor. Yozgat
    Belediyesi, yöreye özgü
    bu peyniri tescillemek için Türk Patent Enstitüsüne
    başvuruda bulundu.
    *AYDIN'IN TULUM PEYNİRİ*
    Aydın'da inek ve koyun sütlerinin karışımından
    üretilerek keçi derisine
    basılan tulum peyniri, lezzetiyle beğeni topluyor.
    Bölgedeki üreticiler,
    peynirin asıl lezzetinin keçi derisine basılmasından
    kaynaklandığını ifade
    ediyor.Keçi derisine basılan peynir, derinin şeklini
    alıyor. Bu haliyle
    peynirin yaklaşık bir yıl depolanarak acı suyunu
    dışarıya atması bekleniyor.

    *MALATYA PEYNİRİ*
    Genellikle köylerde üretilen Malatya peyniri, çiğ
    sütün yağı ve kuru maddesi
    çekilmeden, peynir mayasıyla mayalanması ile
    üretiliyor. Mayalanan peynir
    kesildikten sonra suyu alınıyor ve üzerine ağırlık
    konulan iki tahta
    arasında sıkıştırılıyor. Peynir, kaynatıldıktan
    sonra salamuraya
    bırakılıyor.
    *İZMİR'İN YÖRESEL PEYNİRLERİ*
    Farklı kültürlerinin bir araya geldiği İzmir ve
    ilçelerinde, bu medeniyetler
    buluşması kendisini yöresel peynir çeşitlerinde de
    gösteriyor. En fazla
    tanınan İzmir tulumu, halen İzmir'in yanında
    Ödemiş, Menemen, Tire ve diğer
    ilçelerdeki mandıralarda yapılıyor. Süt pastörize
    edildikten sonra mayalama
    sıcaklığına kadar soğutuluyor. Daha sonra
    'pıhtı kırımı' yapılıyor ve baskı
    tenekelerinde bekletiliyor. İzmir tulum peynirinde
    kullanılan salamura ise
    peynir altı suyundan elde ediliyor. Kesilen ve süzülen
    telemenin konulduğu
    teneke ya da deri, salamura ilave edilerek hava almayacak
    şekilde
    kapatılıyor.Tulum peyniri için kullanılan deriyse 1,5
    yıl öncesinden hazır
    hale getiriliyor. Özel keçi derisi tuzlanarak 3-4 ay
    tuzlama süresi sonrası
    8 ay kadar bekletiliyor. Hazırlanan teleme, tulumun
    içine çaprazlama
    yerleştirilerek boş kalan bölümler lor ile kapatılarak
    tulumun ağzı kendir
    ipiyle bağlanıyor. Tulum peyniri, tadını kazanması
    için 18-20 ay kadar
    soğuk havada bekletiliyor.
    *SEFERİHİSAR'IN ARMOLASI*
    Bölgeye özgü, diğer peynir türlerine benzemeyen peynir
    çeşitleri arasında
    yer alan armola peyniri, Seferihisar ilçesindeki bir kaç
    mandıra ve evlerde
    yapılıyor. Eskiden tulum içinde yapılan peynirin şu
    anda endüstriyel olarak
    tulum üretimi gerçekleşmiyor. Armola peyniri, keçi
    sütünden yapılan süzme
    yoğurt, keçi sütü loru ve beyaz peynirin
    karışımıyla ortaya çıkıyor. Armola,
    hafif bir peynir olması ve istendiğinde domates
    salatasına sos olarak
    kullanılabilme özelliği nedeniyle çok tercih ediliyor.
    Keçi sütünden
    yapılması ve peynir-yoğurt karışımı olması
    nedeniyle farklı bir lezzeti var.
    Genelde ekmeğe sürülerek üzerine zeytinyağı,
    kırmızı biber, sarımsak ilave
    edilerek yeniliyor.
    *EGE'NİN ORTAK MİRASI: KOPANİSTİ PEYNİRİ*
    İzmir'in Karaburun Yarımadası'nı çevreleyen
    ilçe ve beldelerinde yapılan
    kopanisti peyniri de özgün yapım şekli, tadı ve
    tüketim şekliyle ilginç
    özellikler barındırıyor. Karaburun başta olmak üzere
    Çeşme, Dikili ve
    Foça'da sadece evlerde üretilen kopanisti peyniri,
    keçi sütü veya keçi-koyun
    sütü karışımının yaklaşık bir ay her gün
    yoğrulmasıyla yapılıyor. Yapımı
    süresince oda sıcaklığında bırakılan lordaki
    acımsı tat, kimi bölgelerde bu
    peynirin 'acı peynir' olarak adlandırılmasına
    neden oluyor. Kendine has
    kokusu ve tadı bulunan peynir, bölgede kahvaltının
    yanında içki mezesi ve
    börek içi olarak da değerlendiriliyor.
    *TİRE'NİN ÇAMUR PEYNİRİ*
    İzmir'in yöresel tatları arasında Tire ve Ödemiş
    ilçesinde bilinen
    peynirlerden biri de çamur peyniri. Keçi veya
    keçi-koyun sütü karışımından
    yapılan yağlı tulum lorunun, peynir altı suyu ile
    karıştırılmasıyla elde
    edilen çamur peyniri, krem peynir kıvamında olması
    nedeniyle genelde ekmeğe
    sürülerek zeytinyağıyla birlikte tüketiliyor. Çamur
    peyniri ayrıca salatalar
    için sos olarak da değerlendiriliyor. Bu peynir çeşidi
    lor üretiminin yoğun
    olduğu bölgelerde mandıralar tarafından üretilerek
    semt pazarları ve
    marketlerde satılıyor.
    *EZİNE PEYNİRİ*
    Türkiye'nin en lezzetli beyaz peynirleri arasında yer
    alan, adı Çanakkale
    ile özdeşleşen 'Ezine peyniri'nin en önemli
    özelliği, üretimde kullanılan
    sütün belirli bir bölgeden sağlanması. Ezine
    Mandıracıları Koruma ve
    Yaşatma Derneğinin (EPD) başvurusu sonucunda, Ezine
    peynirine 2006 yılında
    Türk Patent Enstitüsünce, coğrafi işaret tescil
    belgesi verildi.Ezine
    peynirinin yapımında, Kaz Dağları'nın kuzey ve
    batı kesimlerindeki Ezine,
    Bayramiç ve Ayvacık ilçelerinin doğal bitki örtüsü
    ve su kaynaklarıyla
    beslenen koyun, keçi ve ineklerden elde edilen sütler
    kullanılıyor. Mevsime
    göre yüzde 40 oranında keçi sütü, yüzde 45-55
    oranında koyun sütü ve yüzde
    15 oranında inek sütü karıştırılarak hazırlanıyor.
    Ezine peynirinin
    üretimi, mart ayından ağustos ayına kadar sürüyor.
    *MANYAS PEYNİRİ*
    Türkiye'nin süt ve süt ürünleri üretiminde
    lokomotif iller arasında sayılan
    Balıkesir'de yapılan ünlü Manyas peyniri, hiçbir
    katkı maddesi ilave
    edilmeden, inek ve koyun sütü karıştırılarak
    üretiliyor.Türk ve dünya
    mutfaklarının vazgeçilmezleri arasında yer alan en az
    200 yıllık Manyas
    peyniri, protein zenginliği nedeniyle bölge halkının
    yanı sıra ülkenin iş,
    siyaset, sanat ve spor dünyasının önde gelen isimleri
    tarafından da tercih
    ediliyor. Dünyanın en ünlü peyniri olarak gösterilen
    Fransız 'rokfor
    peynirine' rakip olduğu ve yüzde 100 doğal olarak
    üretildiği belirtilen
    Manyas peynirinin tezgahlara çıkış süreci 6 aylık bir
    zamanı kapsıyor. Ağızda
    dağılmayan Manyas peyniri, ekmek gibi yenilebildiği
    için uzun süre tok tutma
    özelliğine ve protein zenginliğine sahip.
    **
    *ANTEP PEYNİRİ*
    Gaziantep'teki soğuk hava depolarında kışın
    tüketilmek üzere tonlarca Antep
    peyniri saklanıyor.İnek, keçi ya da koyun sütünden
    yağlı, yarım yağlı ya da
    yağsız olarak üretilen Antep peyniri, bulgur, salça ve
    dolmalıklarla
    birlikte ailelerin kış hazırlıkları kapsamında temin
    ettiği temel gıda
    ürünleri arasında yer alıyor.
    *'ÇİĞ KESİK' PEYNİRİ*
    Samsun'da, daha çok Alaçam ve çevresindeki
    yaylalarda yetişen koyunların
    sütünden çiğ olarak yapılan ve 'çiğ kesik'
    olarak bilinen peynirler için
    birçok ilden özel siparişler alınıyor.İlçe
    merkezinden yaklaşık 950 metre
    rakımda bulunan Yukarıkoçlu köyü yaylasında beslenen
    koyunların sütünden
    yapılan çiğ kesik peynirlerin kendine özgü yapılış
    tarzı ve tadı bulunuyor. Çiğ
    kesik peynirinin lezzeti, yaylalarda, başta kekik olmak
    üzere birçok türde
    otla beslenen koyunlardan elde edilen sütten geliyor.
    Çiğ kesik peyniri
    için yurt içi ve yurt dışından siparişler geldiği
    belirtiliyor.
    *TORBA VE KÜP ÇÖKELEK*
    Ordu'da torba peyniri ve küp çökelek yöresel
    peynirlerin başında
    geliyor. Çökelek
    peyniri daha çok kırsal kesimde üretiliyor. Isıtılan
    yayık ayranına bir
    miktar yoğurt ilave ediliyor ve torbalara doldurularak
    katı hale gelmesi
    için ağırlık altında yaklaşık bir hafta bekletilerek
    oluşturuluyor. Çökelek
    peyniri genellikle pazarlarda satılıyor.
    *AMASYA'DA KÖY PEYNİRLERİ*

    Amasya bölgesinde geleneksel yollarla yapılan köy
    peynirleri, sütün kıvamına
    göre çeşitli adlarla satışa sunuluyor. Yaklaşık 5
    kilogram sütten bir
    kilogram peynir üretiliyor. Yörede genellikle tel
    peyniri, kaşar peyniri,
    manda sütünden elde edilen manda peyniri ve salamura
    peynir üretiliyor.
    **
    *CEVİZLİ KAŞAR PEYNİRİ*

    Zonguldak'ın Çaycuma ilçesinde, tamamen doğal
    kaynaklarla beslenen inek ve
    mandaların sütünden, cevizli kaşar peyniri üretiliyor.
    Kapalı bir havzada
    doğal ortamda beslenen inek ve mandaların sütünden elde
    edilen peynir,
    standart kaşar peynirlerden farklı olarak bir kilogramı
    için 9 kilogram
    yerine 15 kilogram süt kullanılarak yapılıyor.
    Endüstriyel kaşar
    peynirlerin 10 saat kuruduktan sonra satışa sunulmasına
    karşın yöreye özgü
    cevizli kaşar peyniri, tadının daha iyi olması için 2
    gün süreyle
    kurutuluyor

  8. #20
    Duhul
    Feb 2004
    Yaş
    57
    Gönderi
    11,950
    Blog Yazıları
    7

    Esas

    "Enerjinizi kullanmayı öğrenin"

    Beyin öyle bir güçtür ki..
    Kafadan geçen her düşüncenin Allah katında bir talep olduğuna inanıyorum. İyi şey ister, güzel şeyler düşünürseniz cevabı aynen öyle gelir. Ama hep korku ve kuşkuyla yaşarsanız aynen bunları da çağırırsınız. Trafik kazasından korkan insanlar hep kazaya uğrarlar. Eğer siz korkuyla yola çıkar ve hep bunu beyninizde kurgulayıp etrafa negatif enerji yayarsanız mutlaka şoföre kaza yaptırırsınız ama arabayı siz kullanıyorsanız ve böyle korkularınız varsa eğer sakın araba kullanmayın…

    Çocuğuna aşırı korumalı ana ve babalarının çocuklarına hep bir şeyler olur yani biri bir taş atsa bile gelir sizin çocuğunuzun kafasını bulur o zaman siz şunu düşünürsünüz –onu kollayıp korumasam hep başına olumsuz şeyler geliyor – Neden acaba ? Bu tıpkı (yumurta mı tavuktan çıkar, yoksa tavuk mu)'yu andırmıyor mu?

    Öyle mutsuz bir toplum olduk ki birbirimize günaydın diyemiyoruz, bir araya geldiğimizde hep olumsuz olaylar konuşuyoruz, biri bize nasılsın dese iyiyim demeye korkar olduk, işler nasıl deseler, derhal şikayet etmeye ve her şeyin kötü ve daha da kötüye gittiğini söylüyoruz, hastalıklarımızdan ve ölümlerden bahsediyoruz yani dostlarla da sohbetin güzelliği, keyfi kalmadı. Hep para olmadığından yakınıyoruz sanki bunu soran bizden para isteyecekmiş gibi. Aynen devam edin, neyi YOK diyorsanız, onu YOK etmeye devam edin, sürekli şikayet edip etrafa olumsuz ve zavallı görünerek her şeyin bereketini kaçırın, ayrıcada bu kadar mızırdanma sonunda dostlarınızı da kaçırdığınızı fark edeceksiniz.

    Hep hastayım diyen insanlar mutlaka hasta olurlar beyin şartlanmaya görsün hangi hastalıktan korkup çağırıyorsanız size onu getirir.

    Sürekli param yok diyen insanlar paralarının bereketini öyle kaçırırlar ki bir gün gelir bir de bakarlar gerçekten paraları bitmiş ama bu bitiş ani çıkan, hesapta olmayan mecburi harcamalarda olabilir, sağlığa harcanması gereken miktarlarda olabilir.

    Öyle bir toplum olduk ki karşımızdakini yargılamaktan sevmeye zaman bulamıyoruz.

    Oysa her yaşta sevgiye ihtiyacımız var. Sevgi sunulmazsa sevgi değildir. Neyi severseniz sevin ama içinizde yoğun sevgi duyguları olsun. Birisine sevginizi söylediğinizde hareketlerle bunu pekiştirdiğinizde ona öyle güzel bir enerji yollarsınız ki, onun mutluluğunun enerji şeklinde size geri dönüşünden aldığınız pozitifi başka hiçbir şeyde bulamazsınız.

    Yeni bebeği olmuş bir anne eğer sıkıntıları varsa veya olumsuz bir kişiliğe sahipse lütfen en olumlu olduğunda bebeğini kucağına alıp onu çıplak tenine değdirsin. Eğer bebeklerinizin huzurlu ve sağlıklı bir bebek olmasını istiyorsanız onu sakin kavgasız gürültüsüz ve pozitif bir ortamda büyütmeye çalışın.

    Kızgınken, sinirliyken kucağınıza almamaya çalışın ve ona sınırsız sevginizi gösterin. Öpün koklayın ve bilin ki bu günler çok çabuk geçecek ve bilin ki çok çabuk büyüyorlar. Bazı anne ve babalar çocuklarını çok sevdikleri halde bunu ifade edemez ve gösteremezler. Neden? Ne zaman göstereceksiniz? Tanrı'nın verdiği bu armağana sevgiyi en güzel şekilde göstermemiz bir şükür ve teşekkür değil mi ?

    Beyin öyle bir güçtür ki, insan beyin gücünü kullanarak isterse kendini felç de edebilir, öldürebilir de, kanserini de yenebilir. Yeter ki beynini şartlandırabilsin. Beynimizde yaklaşık 13 milyar civarında sinir hücresi vardır. Her bir hücre yaklaşık 7.3 kilo voltluk enerji açığa çıkarır. Pratikte mümkün değil ama teorikte beyindeki tüm sinir hücrelerinin aynı anda enerjilerini saldığını varsayalım, yaklaşık 350 milyon kilo voltluk bir enerji açığa çıkar ki bu da büyük bir metropolün tüm elektrik ihtiyacını karşılayacak güce sahiptir. Size tıp kitaplarına girmiş bir olayı anlatmak istiyorum:
    Et taşımaya yarayan soğutuculu bir tren, temizlenmek için bir istasyonda duruyor. İşçiler vagonları temizlemeye başlıyorlar, işçinin biri bir vagonu temizlerken diğer işçi o vagonu boş sanıp kapısını dışardan kilitliyor. Biraz sonra tren hareket ediyor, ve bir durak sonra et almak üzere bir istasyonda duruyor. Kapalı kalan işçinin vagon kapısı açıldığında işçinin donarak öldüğü görülüyor. Fakat bir bakıyorlar ki, vagonun ısısı normal ısıda yani dondurucuya geçirilmemiş. Ama kapalı kalan işçi bunu bilmediği, donarak öleceğini sandığı için beyin aynen donmanın şartlarını hazırlayarak, donmanın tüm belirtilerini göstererek vücudunu buna uyduruyor.

    Yani beyninizi olumlu şeylere kanalize edin. Bazı insanlar vardır, hep konuşurken daha yaşasam 1-2 sene daha yaşarım diye konuşup sık sık bunu tekrar ederler ve kendilerine adeta bir ölüm zamanı belirlerler. Ben bu laftan çok korkarım, eğer bunu inanarak söylerlerse beyinlerini öyle bir şartlarlar ki , öyle bir kurgularlar ki gerçekten dedikleri zamanda ölürler. Bu yüzden kaç yaşında olursanız olun hep bir hedefiniz ve hayalleriniz olsun ki uzun yaşayabilesiniz. İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış. Ne doğru bir laf değil mi?

    Dün bitti. Dünün tekrarı yok aynı rüyalar gibi.

    Yarın, hiç bilmiyoruz, iyi şeylerde olabilir kötü de .

    Ama şu anımı biliyorum,ayağım kırık bu yazıyı yazıyorum ama eşim yanımda çocuklarım sağ ve ben bu yüzden dünyanın en mutlu insanıyım ve yarınımı da bilmediğim için bu anımı en iyi, en keyifli ve en pozitif şekilde değerlendiririm.

    Bilmediğim bir geleceği düşünerek de bu anımı zehir edemem.

    Siz de böyle yapın ve hayatınızı birbirine karıştırmamak kaydıyla 3'e bölün.

    Dün, bugün, yarın diye… Biz ani stresleri çok severiz.

    Çünki ani streste vücutta Adrenokortikotrop hormon (ACTH) artar ve hafıza, algılama, enerji süper olur.
    Yani bu hormon strese karşı vücudun bir sigortasıdır. Ama siz bu stresi kısır döngüye çevirirseniz yani sürekli beyninizde kurarsanız, hep bunu düşünürseniz, gelen olumlu şeylerin hepsi geri gider.
    Yani unutkanlıklar, enerji kayıpları, isteksizlikler, migren, mide-bağırsak şikayetleri, uykusuzluklar, beyin tümörler, tansiyon iniş-çıkışları, vücudun muhtelif yerlerinde uyuşmalar, mutsuzluk, hatta depresyon ,kalple ilgili şikayetler ve kansere zemin hazırlamış olursunuz. Bunları kendinize niye reva göreceksiniz ki ?

    Akıllı, kontrollü ve olumlu olmak yeterli.

    Eğer büyük bir strese girdiyseniz kendinize hobiler bulun, yani kafanızı dağıtın.
    Başka işlere kanalize olun ki stres yaratan faktörün etkisi azalsın veya sevdiğiniz, sizi mutlu eden şeylerle uğraşın.
    Bunları da yapamıyorsanız dua edin, duaların insanlarda yarattıkları mistik etki onların pozitiflenmesini sağlar.
    Ben evde sokakta bile hep iyilik diler ve hayır için dua ederim.

    Prof. Yıldız Batırbaygil
    --

    Demek ki beynimizi de temiz tutmak sağlıklı fikir ve düşüncelerle beslemek gerek.
    En önemlisi de bu galiba.
    Dünyadaki her şeyin bir sebebi vardır. Her bitki bir hastalığı tedavi etmek için büyür. Ve her insan bir görevle yaratılmıştır.

    Kızılderi atasözü.

  9. #21
    Duhul
    Nov 2008
    İkamet
    !!..!!
    Gönderi
    667

    Esas

    Güzeldi.

  10. #22
    Duhul
    Feb 2004
    Yaş
    57
    Gönderi
    11,950
    Blog Yazıları
    7

    Esas

    Bana gelen bir mailden:

    KABAK CEKiRDEGi


    Almanya'ya gittiğimde eczaneden birşey alacaktım raflarda bir

    küçük şeffaf kutuda (Sederjin kutusu kadar)kabak
    çekirdeğine benzer şeyler gördüm.Eczacıya bu nedir diye sorduğumda kabak
    çekirdeği dedi aldım baktım


    gerçekten çekirdek.Bayağı şaşırdım.Ne işe
    yaradığını sormadım ama Almanyada ilaç
    gibi satıldığına göre bir işe yarıyordur dedim ve 15
    yıldır hergün bir avuç
    yiyorum.Şimdi de bu mailde iyilikleri
    anlatılıyor.İnanı p,inanmamak.
    Gerisi size kalmış...

    Neymiş bu kabak çekirdegi..
    her derde deva ..
    aşagıdaki yazıyı kabak çekirdekçiler mi
    yazmış bilmiyorum..

    Kabak çekirdeği
    birçoğumuzun zevkle yediği bir kuruyemiş.
    Aslında yine bir çoğumuzun da bilmediği bir sağlık
    kaynağı.

    Kabak çekirdeği ciddi bir bağırsak kurdu düşürücüdür.
    Tuzsuz tüketildiğinde çok hızlı ve etkili
    bir şekilde tenyanın dökülmesine neden olur.
    Bunun için çocuklarda 40g
    büyüklerde 100g tuzsuz kabak çekirdeği
    yeterlidir.

    Kabak çekirdeğinin asıl mucizesi
    Iyi huylu prostat büyümesidir.
    (BPH) ile ilgili. Şu an kabak çekirdeğinin BPH'ı
    azalttığı hatta önlediği tıbben
    kanıtlanmış ve kabul görmüş durumda.
    Yine BPH'la bağlantılı ortaya çıkabilecek
    idrar yolları bozukluklarına da faydalı.
    Bu mekanizma - phystosterin denen bir
    madde sayesinde oluyor.
    Kabak çekirdeği karotenoid içeriyor.
    Yapılan araştırmalar karotenoidden zengin
    beslenen erkeklerin BPH riskinin düşük olduğunu
    gösteriyor.

    Kalın bağırsak kanseri riskini azaltıyor.
    Ayrıca içerdiği E vitamini ile hücre zarının
    oxide olarak bozulmasını önlüyor.
    Sağlıklı hücreler kanserde önemli rol oynuyor.
    Yine E vitamini geç yaşlanmamızı ve yaşlılığımızı genç gibi
    Geçirmemizi sağlıyor.
    Lif içeriği de kanserle işlikli.
    Lifli gıdalar kabızlık sorununu ortadan kaldırıyor.
    Su tutup şişerek tokluk hissi veriyor.
    Bu sayede hem bağırsaklar normal çalışıp sıkıntı yaratmıyor
    Hem de diet yapmış oluyorsunuz.
    Ama en önemlisi kabızlık önlenince
    Antioksidan yani kanser yapan maddeler bağırsaklarda daha az kalıyor
    bu da kanser riskini azaltıyor.

    Kabak
    çekirdeği mineraller, esansiyel yağlar ve proteinler
    bakımından zengin.
    Ayrıca içinde kemikler ve iştah için önemli bir madde
    çinko var.
    Bir bardak kabak çekirdeği günlük çinko, demir ve E vitamini
    ihtiyacımızın tamamını,
    yarım bardak kabak çekirdeği ise
    günlük magnezyum ihtiyacımızın tamamını karşılıyor.
    Omega 3 ve omega 6 içeriği beyin fonksiyonları nın düzenlenmesine
    yardımcı oluyor.
    Zihinsel gelişimi olumlu yönde etkiliyor.
    Arjinin adlı amino asit sayesinde nitrit oksik oluşumu ile
    damarların esnemesi ile ereksiyon ve kalp problemlerinde
    kullanılma potansiyeli yüksek olduğundan
    bu alanla ilaç yapım çalışmaları sürüyor.

    Fosfor
    içeriyor. Fosfor kemik oluşumuna yardımcı oluyor,
    böbrek fonksiyonları nı düzenliyor.
    Sağlıklı kemikler, kemik kanseri riskinin
    azalması anlamına geliyor.
    Özellikle erkeklerde
    belirli bir yaştan sonra ortaya çıkan kemik erimesini önlüyor
    yahut azaltıyor.

    Doymamış yağ
    oranı yüksek olduğundan kandaki trigliseridi
    düşürüyor yani kolesterol sıkıntısının
    çözülmesine yardımcı oluyor.
    Yine bu mantıkla ve phystosterin maddesinin de
    yardımıyla damar kanserine iyi geliyor

    ----------------------------

    Sonuçta Kabak çekirdeği doğal bir besin kaynağı değil midir.
    Hem beslenin hemde sağlıklı kalın.
    Dünyadaki her şeyin bir sebebi vardır. Her bitki bir hastalığı tedavi etmek için büyür. Ve her insan bir görevle yaratılmıştır.

    Kızılderi atasözü.

  11. #23
    Duhul
    Nov 2008
    İkamet
    !!..!!
    Gönderi
    667

    Esas

    İyi biz her gün yiyoz....

  12. #24
    Duhul
    Feb 2004
    Yaş
    57
    Gönderi
    11,950
    Blog Yazıları
    7

    Esas

    Şeker uyuşturucu gibi… Öldürüyor!

    British Medical Journal'da yayınlanan bir makalede "Şeker, tütün kadar tehlikeli, uyuşturucu sınıfına sokulmalı" dendi. Evet, anneler babalar top sizde. Hala çocuğunuza uyuşturucu vermeye devam edecek misiniz? "Ne yapalım, çocuğum gofreti, şekeri çok seviyor" deyip kafanızı kuma mı gömeceksiniz?
    Bu öyle bir zehir ki her markette, bakkalda satılıyor. Bütün diğer uyuşturucular gibi bağımlılık yapıyor ve haz duygusuyla birlikte vücuda zarar veriyor. Hatta bu beyaz zehir çocuklara yediriliyor.

    British Medical Journal'da yeni yayınlanan bir makalede "Şeker tütün kadar tehlikeli, zarar verici ve bağımlılık yapıcı olduğu için uyuşturucu sınıfına sokulmalıdır" diyor. Gözünüzün önüne yeğeninize, çocuğunuza "hediye ettiğiniz" çikolatalar, gofretler mi geliyor? İnsanı sigaraya, uyuşturucuya en yakınları alıştırır... Çocukları da "şeker isimli zehire" anne-babaları alıştırıyor en önce.
    Şekerin ettikleri

    • Fazla şeker tüketmek kan şekerini çok çabuk artırıyor ve pankreas aşırı insülin salgılıyor. Buna "metabolik sendrom" deniyor. İnsülin, şekeri regüle ettikten sonra fazlasını yağ olarak depoluyor. Kan şekerindeki ani düşüşse sürekli acıkma hissine ve yemeye yol açıyor.
    • Diş çürümesi başta olmak üzere, obezite, diyabet, kalp ve dolaşım hastalıkları, böbrek taşları, kanser, hipertansiyon, felç, ülser, astım, romatizma, kronik yorgunluk sendromu ve kemik erimesine neden oluyor.
    • Kan dolaşımıyla vücudun her tarafına taşınan şeker özellikle de göbek, kalçalar, göğüsler ve bacağın üst kısmında toplanıyor. Bu bölgeler de dolduğunda, yağ asitleri kalp ve böbrek gibi aktif organlara dağılıyor. Bu organlar gittikçe yavaşlıyor ve sonuçta dokuları bozularak yağa dönüşüyor.
    • Bağışıklık sistemi zayıflıyor. Vücut soğuk, sıcak veya mikroplara karşı koyamıyor.

    Her yerde "şeker" var

    Kek, pasta, baklava gibi tatlı yiyeceklerin içinde şeker olduğunu zaten biliyoruz. Tehlikeli olan gelişme, şekerin artık yerli yersiz neredeyse bütün hazır gıdaların içine koyulur hale gelişi... Bebek maması, mısır gevreği, sosis, mayonez, ketçap, pizza, hamburger ekmeği, kola, hazır meyve suyu gibi gıdalar şekerle tüketici gözünde daha çekici hale getiriliyor. Doğuştan tatlıya yatkınlığı olan insanoğlu da, farkında olmadan bu çekime kapılıyor ve satışlar artıyor. Gittikçe daha fazla satın alıyor, daha yiyoruz bu gıdaları.

    Çocuklar ve bebekler için çok sakıncalı

    Özellikle bebek mamasında bile şeker olması, çocukların beslenme zevkinin bir ömür boyu yanlış bir yolda gitmesine neden oluyor. Günümüzde artan aşırı şişmanlığını sorumlularından biri de bebekken tanışılan şeker olsa gerek. Bebek mamasında anne sütüne oranla yüzde 60 daha fazla şeker bulunuyor!

    Şekerdeki genetik risk

    Şekerle ilgili çok önemli başka bir tehlike daha var. Genetiğiyle oynanmış mısırdan "mısır şekeri" üretiliyor. "Nişasta bazlı sıvı şeker" de denilen bu "oynanmış" şeker, çikolata, gofret, gazlı içecek, baklava, mısır gevreği gibi endüstriyel gıdalarda en çok kullanılan şeker türü.
    Genetiğiyle oynanmış gıdalar ise, başlı başına sayfalarca yazı yazılabilecek bir konu. Doğal halinde değil, insan eliyle "oynanmış" genlere sahip yiyecekler yediğimizde, bizim vücudumuzda da genlerimizi ilgilendiren değişiklikler olabileceğinden korkuyor bilim adamları. Günümüzde yaygınlaşan besin alerjileri, kanser gibi rahatsızlıkların nedenlerinden biri olduğu düşünülüyor mesela...

    Şekerin gizli isimleri

    Yiyeceklerin "içindekiler" listesinde şekerin farklı isimlerle gizlenmiş olduğunu görebilirsiniz. Bu isimler ne mi? Sakaroz, esmer şeker, mısır şurubu, nişasta bazlı sıvı şeker, dekstroz, sorbitol, mannitol, xylitol, früktoz, meyve şurubu, glikoz, glikoz şurubu, bal, invert şeker, laktoz, maltoz, akçaağaç şurubu, melas, şeker şurubu, turbinado, amazake. Karacaoğlan'ın "zehir oldu yediğimiz şekerler" deyişi günümüzde daha bir geçerli...

    Şekersiz hayat daha tatlı, daha uzun!

    Almanya'da yapılan bir deneyin sonuçlarına göre şekersiz beslenme solucanların ömrünü yüzde 20 oranında uzattı. Ya insan hayatına neler yapıyor bu şeker? Yazımızı okumadan çayınıza şeker atmayın, çocuğunuzu sevindirmek için janjanlı mamuller almayın!
    Almanya Jena Üniversitesi'nden Michael Ristow Ekim ayında yayınlanan şaşırtıcı bir deney gerçekleştirmişti. Deney sonuçlarına göre, bir tür şeker olan glikozu sindirmeleri engellenen solucanların ömrü yüzde 20 oranında uzuyordu. Michael Ristow, bu araştırmadan hareketle, "İnsanlarda da şeker tüketimi ömrü kısaltıyor olabilir" demişti.
    Bu haber birçok gazetede yayınlandı ama hak ettiği ilgiyi görmedi. İyi bilgi okuyucuları için İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Aydın'a görüşlerini sorduk ve Shane Ellison'un şeker hakkındaki çarpıcı görüşlerine yer verdik.
    "Şeker kronik hastalıklara sebep oluyor"Prof. Dr. Ahmet Aydın yayınladığı yazılarında sık sık sağlıklı bir beslenme biçimini öneriyor. Tavsiye ettiği "Taş Devri Diyeti"nde şeker, un gibi gıdalara yer yok. Prof. Aydın, Michael Ristow'un deney sonuçları ile ilgili şunları söyledi:
    "Teorilere göre yüksek oranda şekerle beslenme, kan insülinini artırıyor (insülin direnci, metabolik sendrom). İnsülin fazlalığı bir tarafta şişmanlığı artırırken, öte tarafta vücutta iltihap maddelerinin ve serbest radikallerin artmasına yol açıyor. Bunlar da kronik hastalıkları (kanser, osteoporoz, enfarktüs vb.) artırıp yaşlanmayı hızlandırarak ömrü kısaltıyor. Yüz yılın üzerinde yaşayan insanların tek ortak özelliği, kan şeker düzeylerinin yüksek olmaması ya da insülin dirençlerinin düşük olmasıdır."

    "Şekerin yan etkisi: Obezite"

    Amerikalı yazar Shane Ellison ise "Bir Masalmış Kolesterol" kitabında şekeri kalp sağlığına büyük bir tehdit olarak tanımlamıştı. Kitaptan şekerle ilgili satırlar şöyle:
    "Mutluluk, dünyada en çok peşinde koşulan duygudur. Şeker ise, dünyada en bol bulunan kimyasal madde. Sorun da burada. Şeker insanı mutlu ettiğinden ve her yerde kolayca bulunduğundan, bağımlılık yaratabilir. Ancak bu bağımlılık şekerin yan etkileri (özellikle obezite) nedeniyle sağlıksızdır.
    Yüksek miktarda şeker (sukroz, yüksek glisemik endeksli karbonhidratlar ve meyve suyu) alımı, aşırı miktarda ensülin üretimine yol açar. Aşırı ensülin ise hücrelerinizi "uyuşturur".
    Hücre içine giriş imkânı bulamadığından, glikoz (ve diğer birçok besin) gidecek yerleri olmadan kan dolaşımında sürüklenir durur. Sabit bir şekilde glikozun akışı olduğunu fark eden pankreas ensülin salgılamaya devam eder. Glikoz ve insülin zehirli hale gelirler. Hasar başlar.
    En korkutucusu, ensülin "termogenez"i bloke ederek yağ yakma özelliğinizi engeller. "Termogenez", zayıf kalmanız için size Allah tarafından bahşedilen bir haktır. Vücudunuzun yağlardan, onları ısıya çevirerek kurtulma sürecidir. Ensülin, bu süreci engeller. Termogenez gibi mucizevî bir özelliğe, hareket etmenizden veya diyet yapmanızdan bağımsız bir şekilde doğuştan sahipsiniz, unutmayın.
    Aşırı şeker alımına dayanan bu olumsuz etkiden mağdur olanlar, kontrol edemeyecekleri biyokimyasal bir kâbusun kölesi olacaktır. Çoğu vakada, geri dönüş yoktur. Uyanma imkânı olmayan bu kâbusun karakteristik özellikleri sürekli şeker krizleri, dindirilemeyen susuzluk hissi, idrar miktarında artma, vücut yağ miktarında artma (yıllar içinde vücudunuzun yağ yüzdesi artıyor mu?), karamsarlık ve düşük enerjidir.
    Bu belirtiler daha sonrasında obezite, ardından insülin direnci, tip 2 diyabet, kalp hastalığı, kanser ve nihayetinde erken ölüme sebep olabilir. "İlkyardım" ilaçlarını unutun ve kan şekerinizi doğal yollarla düşürmeye çalışın."

    Şekersiz hayat mümkün

    Şeker o kadar çok hayatımıza girmiş ki, şarküteri ürünlerinden hazır pizzaya, ketçaptan bebek mamasına kadar her şeyin içinde şeker var. Bu yukarıdaki satırları okuyup, şekerden uzak durmak gerektiğine ikna olanlar dahi, şekerle bu kadar içli dışlı yaşamak nedeniyle bunun imkânsız olduğu zannına kapılabiliyor. Oysa çok basit… Şekerli içtiğiniz çaya şeker atmamakla başlayın işe.

    Şeker yememek için 66 neden

    Şekerin suç dosyası kabarık. Kurbanları arasında karaciğerden tutun beyne kadar birçok organ var. Bilimin şimdiye kadar tespit ettiği suçları okuyunca bir daha şeker yemek istemeyeceksiniz.
    İyi bilgi, Malezya Tüketici Derneği'nin tüketicileri bilinçlendirmek için başlattığı "CAP Guide" serisinden çevirileri sizlerle paylaşmaya devam edecek. Serinin şekeri konu alan kitapçığı bu "tatlı katilin" suç dosyasını şöyle sıralıyor.
    1. Şeker kanser hücrelerinin en çok sevdiği şeydir.
    2. Şeker bağışıklık sisteminizi zayıflatabilir.
    3. Şeker vücudunuzun mineral dengesini bozabilir.
    4. Şeker çocuklarda hiperaktivite, endişe, dikkat bozukluğu ve huysuzluğa sebep olabilir.
    5. Şeker çocuklarda uyuşukluğa sebep olabilir.
    6. Şeker çocukların okul başarısını olumsuz etkileyebilir.
    7. Şeker trigliserit seviyesinde belirgin bir artışa sebep olabilir.
    8. Şeker bakteri enfeksiyonlarına karşı savunma sistemini zayıflatabilir.
    9. Şeker böbreklere hasar verebilir.
    10. Şeker krom eksikliğine yol açabilir.
    11. Şeker bakır eksikliğine yol açabilir.
    12. Şeker kalsiyum ve bakır emilimini engeller.
    13. Şeker meme, yumurtalık, prostat ve rektum kanserine yol açabilir.
    14. Şeker kadınlarda daha büyük risk oluşturmak üzere, kolon kanserine sebep olabilir.
    15. Şeker safra kesesi kanseri için risk faktörü olabilir.
    16. Şeker gözleri bozabilir.
    17. Şeker serotonin seviyesini yükseltir; bu da kan damarlarını daraltabilir.
    18. Şeker Hipoglisemiye sebep olabilir.
    19. Şeker midenin asidik olmasına yol açabilir.
    20. Şeker çocuklarda adrenalin seviyesini artırabilir.
    21. Şeker koroner kalp hastalığı riskini artırabilir.
    22. Şeker ciltte kuruma ve saç beyazlamasına yol açarak yaşlanma sürecini hızlandırabilir.
    23. Şeker alkol bağımlılığına yol açabilir.
    24. Şeker diş çürüklerini artırabilir.
    25. Şeker kilo alımı ve aşırı şişmanlığa katkıda bulunabilir.
    26. Yüksek miktarda şeker yemek Crohn's hastalığı ve ülseratif kolit riskini artırır.
    27. Şeker kireçlenmeye sebep olabilir.
    28. Şeker astıma sebep olabilir.
    29. Şeker mantar enfeksiyonlarına sebep olabilir.
    30. Şeker safra taşı oluşmasına yol açabilir.
    31. Şeker böbrek taşı oluşmasına yol açabilir.
    32. Şeker istemik kalp hastalığına yol açabilir.
    33. Şeker apendisite yol açabilir.
    34. Şeker Multipl Skleroz (MS) hastalığının belirtilerini şiddetlendirebilir.
    35. Şeker dolaylı olarak hemoroide yol açabilir.
    36. Şeker damarlarda varise yol açabilir.
    37. Şeker osteoporoz oluşumuna katkıda bulunabilir.
    38. Şeker salya asiditesine katkıda bulunabilir.
    39. Şeker insülin sensitivitesinde düşüşe sebep olabilir.
    40. Şeker glikoz toleransının düşmesine sebep olur.
    41. Şeker büyüme hormonunu azaltabilir.
    42. Şeker toplam kolesterolü artırabilir.
    43. Şeker sistolik kan basıncını artırabilir.
    44. Şeker gıda alerjilerine sebep olur.
    45. Şeker diyabet oluşumuna katkıda bulunabilir.
    46. Şeker hamilelikte kan zehirlenmesine yol açabilir.
    47. Şeker çocuklarda egzama oluşuma katkıda bulunabilir.
    48. Şeker kardiyovasküler hastalığa sebep olabilir.
    49. Şeker DNA yapısını bozabilir.
    50. Şeker katarakta sebep olabilir.
    51. Şeker amfizeme sebep olabilir.
    52. Şeker ateroskleroza sebep olabilir.
    53. Şeker serbest radikal oluşumuna sebep olabilir.
    54. Şeker enzimlerin işlevselliğini düşürür.
    55. Şeker karaciğer hücrelerinin bölünmesine sebep olabilir; bu da karaciğerin boyutlarını büyütür.
    56. Şeker karaciğerde yağ miktarını artırabilir.
    57. Şeker karaciğerde patolojik değişimlere yol açabilir.
    58. Şeker pankreasa zarar verebilir.
    59. Şeker kabızlığa sebep olabilir.
    60. Şeker miyopluğa sebep olabilir.
    61. Şeker hipertansiyona sebep olabilir.
    62. Şeker migren de dahil olmak üzere baş ağrılarına sebep olabilir.
    63. Şeker beyin dalgalarını artırabilir; bu da beynin düşünme kabiliyetini zayıflatır.
    64. Şeker depresyona sebep olabilir.
    65. Şeker hormonal dengesizliğe sebep olabilir.
    66. Şeker Alzheimer's hastalığı riskini artırabilir.
    Kanser en çok neyi sever?
    Kanserin beslenmesine izin vermeyin! Bilim adamları kanser hücrelerinin en sevdiği yiyeceğe karşı uyarıyor... Bu "tatlı" yiyecek ne mi? Okuyun, şaşırın...
    Her doktor öğrenciliği sırasında Otto Warburg'un buluşunu öğrenir. 1930'lu yıllarda Warburg kanserin en temel biyokimyasal sebebini, yani sağlıklı bir hücreyi kanser hücresinden ayıran şeyin ne olduğunu bulmuştur. Bu, o kadar önemli bir buluştur ki, Otto Warburg'a Nobel ödülü kazandırmıştır.
    Kanserin bir temel sebebi vardır. Bu da, vücudun normal hücrelerin oksijenli solunumunun, oksijensiz – anaerobik- hücre solunumuyla yer değiştirmesidir.
    Otto Warburg
    Warburg'un buluşu bize başka neleri anlatmaktadır? Birincisi, kanser, normal hücrelerden çok farklı bir biçimde metabolize olmaktadır. Normal hücreler oksijene ihtiyaç duyar; kanser hücreleri oksijenden kaçınır. Oksijen terapisi alternatif kanser tedavisi uygulayan kliniklerde kullanılan bir yöntemdir.
    Bu buluşun bize anlattığı başka bir şey de, kanserin bir mayalanma süreciyle metabolize olduğudur.
    Kanserin metabolizması normal hücre metabolizmasından 8 kat daha büyüktür.
    Yukarıda söylediğimiz her şeyi birleştirirsek ortaya şu tablo çıkıyor: Vücut, kanseri beslemeye çalışırken mütemadiyen kapasitesinin üstünde çalışır. Kanser devamlı açlıktan ölmenin eşiğindedir ve vücuttan kendisini beslemesini talep etmektedir. Besin alımı kesilirse kanser açlıktan ölmeye başlar. Tabii kendisini beslemek için vücudun şeker üretmesini sağlayamazsa...
    Proteinlerden şeker
    Bu ziyan sendromuna "cachexia" denir. Cachexia, vücudun proteinlerden (evet, doğru duydunuz, karbonhidratlardan veya yağlardan değil de, proteinlerden) "glycogenesis" işlemiyle, şeker elde etmesidir. Bu şeker kanseri besler. Vücut sonunda, kanser hücresini beslemeye çalışırken kendisi açlık çeker.
    Şimdi, kanserin şekerle beslendiğini öğrenmişken, onu şekerle beslemek mantıklı geliyor mu size? Ya da karbonhidratlardan zengin bir diyet uygulamak?
    Bugün, kansere karşı uygulanan birçok besin terapisi mevcuttur (işe de yaramaktadırlar) çünkü günün birinde birisi şeker ve kanser arasındaki bağlantıyı görmüştür. Bu terapilerde, karbonhidratlar bakımından zengin gıdalara izin verilmez. Terapilerin hiçbirinde şekere de izin verilmez çünkü ŞEKER KANSERİ BESLEMEKTEDİR.
    Peki, doktorunuz bu gerçekleri size neden söylemez? Kim bilir? Belki doktorunuz kanseri tedavi edecek kişinin siz değil, kendisi olduğunu düşünmektedir. Belki Otto Warburg'un buluşunu duymuştur ama geri kalan parçaları tamamlayamamıştır. Belki de beslenmeyle ilgili hiçbir şey öğrenmemiştir. Aslında 1978'e kadar ABD'nin resmi kuruluşlarından biri, beslenmenin hastalıkla bir ilgisi olmadığını iddia etmekteydi.
    Kanser ve şeker bağlantısından haberdar olanlar ise, dikkate değer terapilerle ortaya çıktılar. Bunlardan biri Laetrile'dir. Cachexia'lı hastaların yüzde 50'den fazlasında glycogenesis sürecini durduran Hydrazine Sulfate bunlardan bir diğeridir.
    Bugün, Minnesota Üniversitesi kemoterapi alanında bir "akıllı bomba" üzerinde çalışmaktadır. Akıllı bomba diyebileceğimiz ilacın üzerinde bir kaplama vardır. İlaç, vücutta oksijensiz bir bölge ile karşı karşıya geldiğinde bu kaplamayı üzerinden atar. Kanseri yok etmek için kemoterapiyi serbest bırakır. Çünkü vücutta oksijensiz tek alan, kanserli bölgedir.
    Kanser hücresini aç bırakmaya çalışan besin terapileri de vardır. Kanserin ne sevdiğini bilen hasta, bunları yemekten kaçınır. Kanser, çiğ yiyeceklerdense pişmiş yiyecekleri sever. Pişirme işlemi, besinlerdeki enzimleri ve vitaminleri yok etmektedir. Bir de, kanserin şeker sevdiğini aklınızdan çıkarmayın. Kanserinizi sevmiyorsanız, onu beslemeyin!

    Şeker yerine tatlandırıcı kullanmak çözüm değil

    Şeker yerine tatlandırıcı kullanmayı düşünüyorsanız, başka bir tuzağa düşmüş olursunuz. Tatlandırıcıların da vücuda ciddi zararları olduğu, yapılan araştırmalarla kanıtlandı. Örneğin, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), sakarin içeren her türlü gıda maddesinin üzerine "Sağlığa zararlıdır. Hayvanlar üzerinde yapılan testlerde kansere yol açmıştır." ibaresinin konmasını şart koştu. Aspartam ve sükraloz gibi diğer tatlandırıcılar da yan etkileri nedeniyle uzak durulması gereken gıdalar arasında.
    Kaynak: International Wellness Directory

    Şekeri bırak, kalbini koru!

    Yılın tıp kitabı "Bir Masalmış Kolesterol" kalp sağlığımızı korumak için şekerden uzak durmayı öğütlüyor. Şeker yediğimizde neden kendimizi "mutlu" hissettiğimizi açıklayan yazar, bu sanal mutluluktan ve şeker bağımlılığından kurtulmanın da reçetesini veriyor!
    İyi bilgi özel
    "Mutluluk, dünyada en çok peşinde koşulan duygudur. Şeker ise, dünyada en bol bulunan kimyasal madde. Sorun da burada. Şeker insanı mutlu ettiğinden ve her yerde kolayca bulunduğundan, bağımlılık yaratabilir. Ancak bu bağımlılık şekerin yan etkileri (özellikle obezite) nedeniyle sağlıksızdır."
    Yazar Shane Ellison, kan şekerini kontrol altına alma ile ilgili şunları yazıyor:
    "Kalp hastalığını önleme veya geriletmede yaşam biçiminin etkisi
    Kalp hastalığını önlemede ilk basamak, hap yutmak değil, sağlıklı yaşam alışkanlıklarını kazanmak olmalıdır. Bu kural, reçeteli ilaçlar için de, kapsül şeklinde satılan besin destekleri için de geçerlidir. Her iki ilaç türü de, yaşam biçimi kötü olanlarda kalp hastalığı görülmesini engelleyemez. Eğer kalp hastalığı risklerinizi azaltma konusunda ciddiyseniz aşağıdaki alışkanlıklarını kazanmalısınız:
    • Şekeri (sukroz, yüksek fruktoz içeren mısır şurubu -nişasta bazlı sıvı şeker-, fruktoz ve suni tatlandırıcılar)53 ve sigarayı kesin
    • Ağır olmayan egzersiz yapın
    • Şarap da dahil, alkol alımını kesin veya en aza indirin
    • Her gün daha fazla yeşil/ yapraklı sebze tüketin
    • Daha fazla saf su için (damıtılmış olmayan sulardan için)
    • Sadece çiğ süt (pastörize edilmemiş süt) tüketin, miktarı sınırlı tutun
    • Düzenli olarak, ceviz, Hindistan cevizi yağı ile taze somondan ve/veya kanola yağından omega–3 yağ asidi tüketin
    • Rafine tahıllarla yapılmış besinleri (beyaz unlu) azaltın.
    • YAĞLARINIZDAN KURTULUN (aşağıda "Obezite için Yardım" bölümüne bakınız)
    Az önce bahsettiğimiz yaşam tarzı değişikliklerine uymak, vücudunuzdaki olumlu değişikliklere bağlı olarak ömrünü uzatır. Bunların tümü de kalp hastalığını aşağıda sayılan yollarla önlemeye uğraşırlar:
    • Endotel fonksiyonunu yeniden düzenler (daha iyi kan dolaşımı için)
    • Yağsız vücut kütlesini arttırır
    • Trombosit kümelenmesini azaltır (pıhtıları önler)
    • Kan basıncını (tansiyonu) düzenler
    • Plak oluşumunu ve büyümesini önler
    • Oksidatif stresi önler
    • Kalbe optimal enerji sağlar
    • Homosistein düzeylerini düşürür
    • Ensülin direncini önler
    Obezite için yardım: Kan şekerinizi nasıl kontrol altına alabilirsiniz?
    Obezite ve yaşlanma için "her derde deva" bir ilaç olsaydı, bu ilaç diyete değil, kan şekerini kontrol etme ve düşürmeye yönelik olurdu. Kendimden örnek verebilirim. Kan şekerimi kontrol altına alarak yüzde 30 olan vücut yağ oranımı yüzde 10'a düşürebildim. İnce olmanın yararlarının yanı sıra, kan şekerini kontrol altına almak ensülin direnci, tip 2 diyabet, dikkat dağınıklığı ile ilişkili belirtiler, kanser ve kalp hastalığına deva olacaktır.
    Kan şekeri dikkat edilmesi gereken bir konudur. FDA, "ABD'de yetişkin nüfusun üçte ikisinin aşırı kilolu veya obez olduğunu ve diyabet nedeniyle erken ölümlerin salgın hastalık gibi yayıldığını" bildiriyor. Amerika bir mezarlık. İnsanların çoğu, hastalık belirtilerini maskelemeye yarayan FDA onaylı ilaçları kullanıp rahat rahat ölmeyi bekliyor. Mantığınızı dinlerseniz, "Diyet kolayı çöpe at, kolesterol düşürücü ilaçları unut ve bu uyarıyı beyninde hemen hareket geçir" dediğini duyacaksınız.
    Tüm maddeler, hatta su bile toksik, yani zehirlidir. Bir maddenin zehir olup olmayacağını hangi dozda kullanıldığı belirler. Bu prensip, M.Ö. 1500 yılında Paracelsus tarafından ortaya konmuş olup, glikoz ve ensüline uyarlanabilir.
    Glikoz, enerji ateşinizi tutuşturan kıvılcım olarak değerlendirilebilir. Ensülin de kibrittir. Kan dolaşımınıza glikoz girdiğinde, pankreastan ensülin salgılanır. Ensülin, mekik gibi vücudunuzun hücrelerine glikoz ve diğer besin maddelerini taşır. Bu önemli maddeler dahi zehirli olabilir. Nasıl mı?
    Yüksek miktarda şeker (sukroz, yüksek glisemik endeksli karbonhidratlar ve meyve suyu) alımı, aşırı miktarda ensülin üretimine yol açar. Aşırı ensülin ise hücrelerinizi "uyuşturur".
    Hücre içine giriş imkânı bulamadığından, glikoz (ve diğer birçok besin) gidecek yerleri olmadan kan dolaşımında sürüklenir durur. Sabit bir şekilde glikozun akışı olduğunu fark eden pankreas ensülin salgılamaya devam eder. Glikoz ve insülin zehirli hale gelirler. Hasar başlar.
    En korkutucusu, ensülin "termogenez"i bloke ederek yağ yakma özelliğinizi engeller. "Termogenez", zayıf kalmanız için size Allah tarafından bahşedilen bir haktır. Vücudunuzun yağlardan, onları ısıya çevirerek kurtulma sürecidir. Ensülin, bu süreci engeller. Termogenez gibi mucizevî bir özelliğe, hareket etmenizden veya diyet yapmanızdan bağımsız bir şekilde doğuştan sahipsiniz, unutmayın.
    Aşırı şeker alımına dayanan bu olumsuz etkiden mağdur olanlar, kontrol edemeyecekleri biyokimyasal bir kâbusun kölesi olacaktır. Çoğu vakada, geri dönüş yoktur. Uyanma imkânı olmayan bu kabusun karakteristik özellikleri sürekli şeker krizleri, dindirilemeyen susuzluk hissi, idrar miktarında artma, vücut yağ miktarında artma (yıllar içinde vücudunuzun yağ yüzdesi artıyor mu?), karamsarlık ve düşük enerjidir.
    Bu belirtiler daha sonrasında obezite, ardından insülin direnci, tip 2 diyabet, kalp hastalığı, kanser ve nihayetinde erken ölüme sebep olabilir. "İlkyardım" ilaçlarını unutun ve kan şekerinizi doğal yollarla düşürmeye çalışın
    Yüksek kan şekerinizi düzeltmek için, aşağıdakileri uygulayın:
    • Eğer önünüzdeki yemeğin tadı şekerliyse ve bu tat organik meyveden gelmiyorsa yemeyin
    • Her yemekten önce suda çözünmüş 1 çorba kaşığı karnıyarık otu tohumu (psyllium husk)
    • Her gün 1–6 gram tarçın57
    • Her gün 300–600 mg alfa lipoik asit (ALA)
    • Her gün 10–25 mg, yüzde 1'lik banaba bitkisi ekstresi (korosolik asit)
    • Beslenmenizden yüksek glisemik endeksli karbonhidratları çıkarın
    • Yemek veya atıştırmalıklarla birlikte ayçekirdeği, badem, kabak çekirdeği gibi tohumlar veya fındık fıstık tüketin (kavrulmamış, tuzlanmamış olanlarını)
    • Tabii ki düzenli olarak spor yapın
    Uzun vadede kan şekerinizi kontrol altında tutarsanız, 5–10 yaş daha genç görüneceğinizi ve hissedeceğinizi düşünebilirsiniz. Obezite, diyabet, kalp hastalığı ve kanser nedeniyle erken ölüm tehdidi kötü bir rüya olarak kalacaktır.
    Şekeri sonsuza kadar nasıl bırakabilirsiniz?
    Şeker bağımlılığı gerçek bir tehlikedir. Sukroz bağımlılığı, obezitenin bir numaralı nedeni sayılabilir. Obezitenin, kalp hastalığı için risk faktörü olduğu kanıtlanmıştır. Şeker bağımlılığının bir göstergesi de, küçük kızlarımızı "şeker" olarak tanımlamaktır.
    Sevdiklerimizi şekerle ilişkilendirmemizin nedeni, şekerde olduğu gibi çocuklarımıza duyduğumuz sevginin de kendimizi iyi hissettirmesidir. Başka bir deyişle, sevgi ağrıyı keser.
    Bilim adamları, şeker ve sevgi arasındaki bu benzerlikle ilgili olarak, her ikisinin de "opioid" (afyondan elde edilen) reseptörleri tetiklediğini keşfetmişlerdir. Bu reseptörler tetiklendiğinde, reaksiyonlar zinciri ateşlenmiş olur. Bu zincir, "ağrıyı hissetmeme" ile son buluyor. Sonuç, mutluluktur.
    Şeker ve sevgiye ek olarak, ilaçlar da opioid reseptörleri tetikleyebilirler. Bu ilaçlar afyon, kodein, morfin ve oksikodon'dur. Bunların hepsi "opiat" olarak bilinir. "Mutluluk"un ötesinde, opiatlar "coşku ve neşe" duygularına da neden olur. Bu, kısmen de olsa, insanların neden bağımlı olabildiklerini açıklar – bu coşku ve neşe halinin doğal bir şekilde hissedilmesi güçtür, ama imkânsız değildir. Bu ayrıca, sevilme hissinin eksik olduğu kişilerin neden şekere (örneğin karınız mutsuz olduğunda çikolata yer) veya ilaçlara yöneldiğini de açıklar.
    Opioid reseptörleri tetikleyen birçok şey bağımlılık yaratabilir. Bazı bağımlılıklar sağlıklıdır, bazıları da şeker bağımlılığında olduğu gibi sağlıksız.
    Mutluluk, dünyada en çok peşinde koşulan duygudur. Şeker ise, dünyada en bol bulunan kimyasal madde. Sorun da burada. Şeker insanı mutlu ettiğinden ve her yerde kolayca bulunduğundan, bağımlılık yaratabilir. Ancak bu bağımlılık şekerin yan etkileri (özellikle obezite) nedeniyle sağlıksızdır.
    Şeker bağımlılığı birçok bahane ile rasyonalize edilir. Genellikle şunlar söylenir: Herkes gazoz içiyor, zararlı olsaydı satılmazdı, çocuklar bile yiyor, etikette "şekersiz" yazıyor, yarın bırakacağım, kilo almak umurumda değil, benimki genetik, herkes şişman, şişmanlık sağlıklıdır, bir yerde şekerin bağımlılık yapmadığını okudum.
    Şeker bağımlılığının nasıl geliştiğini bilmek, tedavinin nasıl olacağı hakkında fikir verir. Şeker tüketildiğinde beyinde serotonin seviyesi yükselir. Bu da endorfin üretimini arttırır. Aynı ilaçlarda olduğu gibi, bu beyin kimyasalları da opioid reseptörleri tetikler, böylece mutluluk verir, acı hissini gölgeler.
    Opioid reseptörleri şekerle tekrar tekrar tetiklenerek serotonin düzeylerini suni olarak arttırırsa, insan vücudu doğal yollardan serotonin üretimini ve salgılanmasını durdurur. Serotonin duygulanım ve iştahın kontrolünden sorumludur 58. Serotonin olmadığında kişi depresif olur ve daha fazla şeker yemek için kıvranır. Bu da mutluluk ile şeker arasında duygusal bir bağ kurulmasına yol açar. Şeker bağımlıları, serotonin düzeyini arttırmak ve mutlu olmak için şekersiz yapamaz hale gelir. Bu olayın adı "duygusal yeme"dir. Zamanla, duygusal yeme şeker yeme haline gelir, bu da termogenezi engellediğinden yağ dokusunun artmasına yol açar.
    Bunun üstesinden gelmek için, şeker bağımlılarının serotonin düzeylerini artıracak ve şekerdeki gibi olumsuz yan etkileri olmayan sağlıklı alışkanlıklar geliştirmeye ihtiyaçları var. Bu kriterlere uyan iki şey var: egzersiz ve esansiyel aminoasit olan L-triptofan.
    İyi bilinen "koşma sarhoşluğu", endorfinlerin opioid reseptörleri tetiklemesinin sonucudur. Bu mutluluk hissi, hafif egzersiz ile de kazanılır. Şekerin yerine geçebilecek harika bir alternatiftir. Kuşkusuz, koşma alışkanlığı pasta yemekten daha yorucu olup sağlıksız bir bağımlılığa da yola açabilir- her gün egzersiz yapanlarda olduğu gibi. Dengeyi bulmak çok önemlidir.
    L-triptofan, şekerin yerini kolayca alabilir ve egzersizle birlikte kullanılabilir. Yapıtaşı gibi davranarak vücudun serotonin üretimini arttırır. Sonuçta, L-triptofan kullananlar, şeker krizlerinden kurtulurlar. Bu esansiyel aminoaisit melatonini de arttırır. Bu da gece güzel bir uyku çekmeyi seven herkesin çok hoşuna gidecektir.
    Şeker bağımlılığı bir kez sonlandığında, termogenez harekete geçecektir. Termogenez herkese ince bir vücutla yaşama hakkı verir. Tek başına bu dahi kalp hastalığına yakalanma ihtimalinizi düşürür.
    Suni tatlandırıcılara da yer yok
    Purdue Üniversitesi'nden Prof. Dr. Terry Davidson ve Doç. Dr. Susan Withers, suni tatlandırıcıların, aynı şekerde olduğu gibi, tokluk hissine engel olduğunu bulmuşlardır.
    Uluslararası Obezite Dergisi'nde yayınlanan araştırma sonuçlarına göre "ağızdaki his" vücudun kalori sayma becerisinde çok önemli rol oynuyor. Suni tatlandırıcı kullandığımızda, vücudun şekerli tadı esas alarak kalori sayma kabiliyetini engellemiş oluyoruz.
    Suni tatlandırıcılar, bilinçsizce çok fazla yememize neden olurlar 59. Diğer bir deyişle, domuz gibi yemediğinizi düşünüyorsunuz, ama aslında öyle yiyorsunuz.
    Sağlıklı veya diyet ürün ve protein takviyesi üreticilerinden bazıları galiba henüz şekerin kötü etkilerinin farkında değiller. Bunun bir göstergesi de, bu ürünlerin bol miktarda şeker veya suni tatlandırıcı içermesidir. Bu tür ürünlerin sizin için sağlıklı olduğu inancı, pazarlama stratejilerinin nasıl olup da tıbbi bilgi ve sağduyunun yerini aldığına mükemmel bir örnek oluşturuyor."

Sayfa 2/14 İlkİlk 123412 ... SonSon

Gönderi Kuralları

  • Yeni konu açamazsınız
  • Konulara cevap yazamazsınız
  • Yazılara ek gönderemezsiniz
  • Yazılarınızı değiştiremezsiniz
  •