Sınavlar iyi geçmiş anlaşılan![]()
sn rogdopsink,
Puan vermek için daha dolaşmam gerekiyormuş bu yüzden üstteki grafiğiniz için tebriklerimi buradan kabul edin...
tebrikler
Sınavlar iyi geçmiş anlaşılan![]()
tuncer hocanın yunanistanla ilgili araştırması dikkat çekici...
http://blog.borsanaliz.com/?p=1915
Yeni Çağ !
Dubai’den sonra gözler bu kez de Yunanistan’a çevrildi. Haber ajanslarına peşpeşe Yunanistan’ın bankacılık sistemi ve borçları ile ilgili haberler düşmeye başladı. İçerik ortağımız EWI, bütün gözlerin BRIC ülkelerine çevrildiği bir dönemde, Yunanistan’ın da dahil olduğu PIGS (Portekiz, İtalya, Yunanistan, İspanya) bölgesine dikkat çekiyor.
Atina borsasının geçmiş bir kaç yıl boyunca hangi seyri izlediğine bakmadan önce, internette kısa bir araştırma yaptım. Bu araştırmada, “Yunanistan’da yatırım fırsatları”nı ballandıra ballandıra anlatan ilginç sunuşların yer aldığı, 2007 tarihli bir toplantının tanıtımının yapıldığı bir site dikkatimi çekti.
Bu sunuşlardan biri, Greece in a New Era: Progress, Stability and Extroversion (Yunanistan’da Yeni Çağ: Gelişme, istikrar ve dışa açılma) başlığını taşıyordu. Elliott gözlükleriyle bakıldığında “Yeni Çağ” umutlarının ne anlama geldiğini bilen biri olarak, bu umutların nerede yeşerdiğine bakmadan önce, sunuşa kısaca göz attım:
İstikrar, gelişme ve refahın işaret fişeği Yunanistan !
2006 yılında, 2005 yılına göre doğrudan yabancı yatırımların SEKİZ katına çıktığı ülke Yunanistan !
2006 yılında GSMH artışı %4.3, 2007 yılının ilk yarısındaGSMH artışı %4.4. Bütçe açığı 2004 yılındaki %7.8 seviyesinden %2.5′e gerilemiş. İşsizlik oranı 2004 yılındaki %11.3′ten %7.8′e gerilemiş. Enflasyon %2.9
Yunan bankaları, bölge banka pazarının %16’sını elinde tutuyor, Arnavutluk, Bulgaristan ve Romanya gibi ülkelerde ağlar oluşturuyor, Bölgede binden fazla alanda faaliyet yürütüyor, Türkiye ve Mısır gibi “pazarlarla” işbirliğini güçlendiriyor.
Enerji ağlarının tam ortasında yer alan ülke Yunanistan !
Sunuşta başka parlak başlıklara da yer veriliyor. Ancak bu kadarı yeterli … Ne dersiniz? Borsasına yatırım yatmak için ideal bir ülkeye benziyor, değil mi? Bir de borsa endeksine bakalım:
Atina borsa endeksi, 1990 yılında ulaştığı zirvenin ardından, 6 yıl süren bir düzeltme yapmış. Üçgen kalıplı bu düzeltme biter bitmez de thrust adını verdiğimiz kuvvetli dalga ile yeniden 1990 zirvesini denemiş. Zirve, ilk denemede kırılamamış, ancak kısa bir geri çekilmenin ardından zirve geçilmiş. Son bir geri dönüş çabasının ardından 1999 Eylül’ünde görülen tarihi zirveye ulaşılmış. 1999 ile 2003 arasında, hızlı bir satış dalgası gelmiş ve endeks gerisin geri 1990 zirve seviyesine çekilmiş. 2003 Mart dibinden yeni bir yükseliş başlamış ve bu dalgada 1999-2003 düşüşünün çok büyük bir kısmı geri alınmış. (Buraya kadar dalga yapıları, U-100′e ne kadar da benziyor …) Sonra, endeksi gerisin geri 1990 zirve-2003 dip seviyelerine çeken bir düşüş dalgası daha gelmiş. 2009 tepkisi, çok zayıf kalmış ve Atina borsası son 2 aydır hızla değer kaybetmeye başlamış. 9 Aralık 2009 tarihi itibarıyle endeks, tarihi zirvenin üçte birinde ve haber ajanslarına düşen finansal sorun haberleriyle beraber hızla 1990 yılındaki seviyelere doğru geri çekiliyor.
“Yeni Çağ” söylemlerinin nerede dile getirildiğine dikkat edin: 1999 zirvesinden düşüşü takip eden ikinci yükselişin zirvesinde! Şaşırtıcı mı? Asla değil. Çünkü tarihteki bütün “Yeni Çağ” söylemleri, dalga yapılarının bu aşamalarında dile getirilmiştir. Sonuç ? 1999 ve 2007 zirvelerinde Yunan borsasına yatırım yapanların paraları değerinin üçte birine gerilemiş durumda. 1990 zirvesinde yatırım yapanlar ise, hemen hemen başabaş noktasında.
Yeni Çağ mı? O sadece, 1998-2009 dönemindeki aşırı oynaklığın yükseliş dönemlerindeki bir fantezi.
''la beaute est dans la rue....''
"soyez realistes; exigez l'impossible!.... ''
national bureau of economic research da bu hafta yayınlanan güncel makalelerden bazıları..
Investment Shocks and Business Cycles
http://www.nber.org/papers/w15570
Lessons from the Great American Real Estate Boom and Bust of the 1920s
http://www.nber.org/papers/w15573
Crisis Resolution and Bank Liquidity
http://www.nber.org/papers/w15567
Exports and Financial Shocks
http://www.nber.org/papers/w15556
''la beaute est dans la rue....''
"soyez realistes; exigez l'impossible!.... ''
Sayıların ve kamunun sağlığı
Dün TÜİK, ekim ayına ait sanayi üretimi verilerini açıkladı. Ekim ayında sanayi üretimi yüzde 6.5 arttı. Eylül ayına göre artış ise yüzde 13.7 arttı. Sayılar böyle yüksek olunca, ‘güçlü toparlanma mı var?’ sorusu uyandı. Oysa mevsimsel etkiler ve bayram tatillerine bağlı olarak aylık işgünü sayısındaki oynamalar nedeniyle, ekim ayındaki sanayi üretimi yüksek oranda artmış görünüyor. Örneğin, 2009 ekim ayında 21 işgünü varken; hem 2008 ekim ayında hem de eylül 2009’da 20 işgünü vardı. Basite indirgersek; her işgünündeki üretim miktarı eşit olsaydı, ekim ayındaki üretim, hem geçen yılın aynı ayındaki üretimden, hem de eylül ayının üretiminden yüzde 4.76 daha fazla (1/21) olurdu. İşte bu yüzden, ekonomideki eğilimleri anlamaya çalışanlar, sayılarda takvim ve mevsimsel etkilerin arındırılmasına ihtiyaç duyuyorlar. Sayılardaki bir önceki aya göre değişimin arındırılmış hali, eğilimi anlatıyor. Ancak arındırma sonrasında bulunan büyüme oranı da, kullanılan yönteme göre değişiyor. Dün konuştuğumuz kimi araştırmacı arındırılmış büyümeyi yüzde 3, kimi araştırmacı ise sıfır seviyesinde bulmuştu. Bu fotoğrafta görünene bakıp da, ‘canlanma başladı’ demek henüz erken görünüyor.
http://www.radikal.com.tr/Default.as...CategoryID=101
''la beaute est dans la rue....''
"soyez realistes; exigez l'impossible!.... ''
kalkınma ajansı destek yönetim klavuzu bugün yayınlaşmış reel kesimde olan yada bir fikrim var modunda olan herkes incelesin derim..
açıkçası bu desteklerin kullandırılıp kullandırılmaması da ayrı bir sistem ..
herneyse..
yerellerde olanlar için güzel fırsatlar saglayabilecek imkanlar çıkar belki..
klavuza ve eklere burdan bakabilrisiniz.. dpt bu konu üstüne çok düşüyor son zamanlarda kentsel dönüşüm projeleri, yerel yönetimler ,teknokentler vs bir çok değişiklik yapma peşindeler.. tabi karma ekonomik bir sistemimiz oldugu için siz bulun biz destek oluruz diolar...)
http://www.dpt.gov.tr/servisler/Duyu...6762AAE5CB854B
''la beaute est dans la rue....''
"soyez realistes; exigez l'impossible!.... ''
The FTSE NASDAQ Dubai UAE 20 index topped out at 2469 in October 2009. And so far it has fallen about 43% to 1395:
I wouldn’t be surprised to see it fall to support at 940 - where it bottomed out in February 2009, a month earlier than most other international equity markets. That would mean a total decline of 62% - close to the decline in the S&P 500 during this bear market (assuming the March 2009 lows hold).
Dubai'de 940 bekleyenler var![]()
"Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi çağımızda Türk Milleti'ne nasip oldu. Mustafa Kemâl'in dehasına karşı elden ne gelirdi."
(D. Lloyd George, İngiltere Başbakanı, 1922)
2008 Ağustos ayından bu yana gerileyen sanayi üretimi Ekim 2009'da, bir önceki yılın aynı ayına kıyasla yüzde 6,5, bir önceki aya göre de yüzde 13,7 yükseldi.
Güney, ekonomi düzelsin diye global dünya borsaları ve para piyasalarını el yordamıyla dengede tutuyorlardı.
İlk kez ciddi bir veri geldi ve gelişme yaşandı. Bu tarz haberler artmaya başladıkca, ihracat artarak, bütce açığı azalarak, döviz düşerek gibi. Sonrasında verilen desteğe gerek duymayabilirlermi.
Sanayi üretim rakamlarını gördüğümde aklıma ilk gelenler bunlardı.![]()
çok beklerler daha...
abi bu açıklanan veri benide çok şaşırttı aslında talep yetersizliğinin oldugu bir dönemde birden böyle bir artış ilginç geldi banada..
o yüzden ugur gürsesin yazısının bir kısmını kopyaladım.. çünkü işgünün deki değişikliklerden dolayı bazı oynamalar olabiliyor ancak bizi inandırcak olan işgünü ve mevsimsellikten arındırılmış hali olacak bu verinin..
birde çok fazla veri yogunlugu olmaya başladı artık piyasa inanmak için bahaneler arıyor yada düşüşlere bir kulp takmaya çalışıyor..
verilen destek bir süredir kesilmiş gözüküyor şimdilik piyasa dengelensin modunda lar ama... evdeki hesap çarşıya uyarmı daha net bir görüntü yok gibi..
ukrayna dubai yunanistan vs ülkelerde yaşanılanlardan çok bagımsız hareket edeceğimizi düşünmüyorum ben...![]()
''la beaute est dans la rue....''
"soyez realistes; exigez l'impossible!.... ''
Sn.Rogdopsink geçmişte bir gannbox çalışmanız vardı. Sanırım 18 aralıkta bitiyordu. Çok enterasandır vermiş olduğunuz tarih MB'nın 17 ARalıkta ki faiz kararının ertesi gününe denk geliyor. Çok büyük ihtimalle faizler değişmeyecek deniyor. Sanırım mart ayında başlayan faiz indirimleriyle bugünlere gelen yükseliş trendi, daha önce vermiş olduğunuz tarih olan 18 Aralıktan itibaren (eğer faiz oranları daha da düşürülmez ise) ivmesini kaybedecektir diye düşünüyorum. İyi çalışmalar.
Kesinlikle yatırım tavsiyesi değildir..
Dirgen: EvrenosGazi
sayın EvrenosGazi gannbox çalışmasını henüz güncellemedim..ancak eşit parçalara bölerek buldugumuz bu tarih tamamlanacak demiştik..
bu bakış açısı tamamen teknik idi..başka şekillerde de incelemeler yaptıkça aralık ayının önemi hep karşımıza çıktı..
faiz kararı mb ları tarafından belirli periyotlarla devamlı verilmekte..
ama faizlerin ;
düşük seviyelere gelmesi bir kaç aydır dikkat çekiyor ve son indirimlerin yapılabileceğinden bahsetmiştik.. ki o arada ilk olarak avustralya faiz indirimlerine son vererek kıvılcım olma şansına erişti..
Yaklaşık 10 ekim tarihinden itibaren bizdede faizler dibi olan 7,60 dan 9,17 civaralarına yüzde 20 lik bir artış sagladı ve artmaya devam ediyor..
mb ları piyasa faiz oranlarının karşısında çok duramayacaktır artık..yani dahada düşürme gibi bir şansları bana göre yok...
eger buralar zirveyse zaten zirve olmasına sebep olarak kalacak etkende ortaya çıkacaktır diye düşünüyorum..
ekonometri biliminde tahmin yöntemlerinden birisi (maximum likelihood) en yüksek olabilirlik yönteminin ardında yatan temel ilke derki...
“Rassal bir olayın gerçeklesmesi, o olayın,
gerçeklesme olasılıgı en yüksek olay
olmasındandır.”
sevgiler saygılar...
Last edited by rogdopsink; 12-12-2009 at 20:12.
''la beaute est dans la rue....''
"soyez realistes; exigez l'impossible!.... ''
Kopenhag: Çevreci İntihar
13 Aralık, 2009
http://yabanil.net/?p=970#more-970
Yeryüzündeki tüm haksızlıkların odağı, en çok ezilene, yani doğaya yapılan haksızlıktır. Bu haksızlığı ortadan kaldırmadan ne iklimi korumak, ne açlıkla mücadele etmek, ne de bir canlıyı kurtarmak mümkün olabilir. Hak parçalanmaz, bütündür.
Güven Eken
Bir kış sabahı, Fas’ta, Atlas Okyanusu kıyısındayım. Denizden karaya doğru yürüyorum. Adımladığım yolda tek bir bitki yok. Her yer kum.
Derken, gözüme yeşil bir leke ilişiyor. Bir kum bitkisi. Karadaki hayatın ilk izi. Kumun içinden fışkıran deniz şebboyu, etli yaprakları ile bu tuzlu ve kuru dünyada yaşama tutunuyor. Başımı yerden kaldırıp ileri baktığımda önce şebboyların sıklaştığını, sonra aralarına başka bitkilerin karıştığını ve en arkada boylu çalıların uzandığını görüyorum. Ayağımın ucundaki küçük kum bitkisinin toprağı geliştirmesiyle, zaman içinde bulunduğum noktada da başka bitkiler ve sonra boylu çalılar yeşerecek, biliyorum.
O kum bitkisi ile karşılaştığım anda, dünyanın başka bir noktasında, Kopenhag’da 15 bin insan “dünyayı kurtarmak” niyetiyle bir araya geliyor. Amaçları, dünyanın ısınmasını iki derecede tutarak atmosferdeki karbondioksit “CO2” oranını 1990’ların altında düşürmek. Bu hedefe ulaşabilmek için, yenilenebilir enerji gibi teknolojileri yaygınlaştırmak. Böylece, dünyanın daha fazla ısınmasına engel olmak.
Durup düşünüyorum. Atmosferdeki karbondioksit oranında 1990’a geri döner ve dünyanın ısınmasını iki derecede sabit tutarsak, dünya kurtulmuş olur mu? Ayağımın ucundaki o kum bitkisi, bu sorunun en doğru yanıtını veriyor.
Yanıt kesin ve net: Hayır. Çünkü dünyanın asıl derdi “CO2” adlı molekül değil, insanın ele geçirme hırsı. Bu hırs, uzun yıllardır tıpkı atmosferdeki “CO2” oranı gibi geometrik olarak artıyor ve insanın dünyadaki ayak izini büyütüyor. Çok yakın zamana kadar kendi kadim düzenini koruyan doğa; ormanlar, bozkırlar, akarsular, dağlar, kumsallar ve nihayetinde atmoster, adım adım insanın eline geçiyor.
Bu nedenle, ayağımın ucundaki şu kum bitkisi için “CO2” oranının gelecekte 1990’ların altına düşmesinin hiçbir önemi yok. Çünkü o, gözümün sol ucunda silüeti giderek belirginleşen beton blokların gölgesi altında büyüyor. Onun için dünya, 20 yıl sonra değil, en çok bir yıl içinde yok olacak. Betondan yazlık evler, 1990’lardan çok önce bu kumsalı işgal etmeye başlamış. Adım adım, kumsalın tüm bakir noktalarına doğru ilerliyorlar. Bir yıl sonra buraya geldiğimde, bu bitkinin olduğu yerde bir beton yığınının yükseleceğini şimdiden görebiliyorum.
13 dakikada bir canlı türü yok oluyor
Yukarıdaki kısa hikaye, şu saniyede, ben bu satırları yazarken ve siz onları okurken dünyanın milyarlarca farklı noktasında tekrar ediyor. Bu nedenle, yaşadığımız dünyada her 13 dakikada bir canlı türünün nesli tükeniyor. Yaşam alanları hızla ele geçirilen sayısız canlının 20 yıl daha bekleme şansı yok. Onlar için felaket günü, bugün. Kökteki sorun ise atmosferin karbon emisyonu değil, insanlığın hırs emisyonu.
Yarım dünyaya daha ihtiyacımız var
Kopenhag tartışmaları her ne kadar sadece karbon emisyonu ve ticareti üzerinde odaklansa da, insanlığın hırs emisyonunu tam olarak ölçmenin başka bilimsel yolları var. Bu yöntemlerden belki de en önemlisi “doğada ayak izi” kavramı. “Doğadaki ayak izi” insanın sadece atmosterdeki değil, kara ve suda bıraktığı izleri de dikkate alıyor ve insanlığın yerküredeki toplam olumusuz etkisini küçültmesi gerektiğini belgeliyor. Doğadaki ayak izimiz, ormanlardan şehirlere kadar isanlığın tüm kullanım alanları dikkate alınarak ölçülüyor.
Bu kavramı dünyada ilk olarak ortaya atan Mathis Wackernagel’ın başkanı olduğu Küresel Ayakizi Platformu, içinde bulunduğumuz durum hakkında şu bilgileri veriyor: “En son veriler, insanlığın dünyanın sahip olduğundan yüzde 44 daha fazla doğal kaynak kullandığını ortaya koyuyor. Bu aşırı yük, insanlığın yaklaşık yarım dünyaya daha ihtiyacı olduğunu gösteriyor. ABD gibi ülkelerin ise açığı çok daha fazla. Eğer herkes ABD’deki gibi yaşasaydı, dört dünyaya daha ihtiyacımız olacaktı”.
Türkiye’deki durum ise dünya ortalamasının biraz üstünde. Küresel Ayakizi Platformu’nun raporlarına göre Türkiye’de yaşayanlar “bir buçuk dünyadan fazla” bir alan kullanıyor. Başka bir değişle, eğer dünyada herkes bizim gibi yaşasaydı, iki dünyaya ancak sığacaktık. Oysa elimizde sadece bir dünya var.
Küresel Ayakizi Platformu’nun verdiği bilgilerin mesajı çok net: Dünya insana dar geliyor. Yerküreyi hak ettiğimizden daha çok kullanmanın bedelini henüz zengin toplumlar ödemese de, diğer canlılar ve fakir toplumlar çoktan ödemeye başladı bile. Dünyanın dört bir yanında nesli tükenen canlılar ve açlıktan ölen insanlar bu gerçeğin en somut kanıtları. Bu nedenle, faleket zengin toplumları vurana kadar beklemenin, ahlaki açıdan hiçbir dayanağı yok. Yenilebilir enerji başlığı altında üretilen çevreci teknolojilerin ise tek başına insanın dünyadaki ayak izini külçültemeyeceği kesin.
Çevreciliğin intiharı
Kopenhag’da dünyayı kurtarmak söylemiyle yola çıkan çevre hareketi, popüler olmanın bedelini kendi özünü yok ederek ödüyor. Kopenhag’ı kısa süreliğine birinci sayfalara taşırken, aslında intihar ediyor. Şu anda yaşadığımız felaket, henüz zengin toplumları vurmadığı için yarına mal ediliyor. Böylece, küresel çevre hareketi, doğaya ve fakir toplumlara yapılan haksızlığa göz yumarak büyüyor.
Günümüzün çevreci söylemleri, yeri bir yana bırakıp göğe odaklanıyor. Konuya ilgi duyan milyonlarca dünya vatandaşının dikkatini göğe ve geleceğe yöneltiyor. Böylece, yerküre kabuğunda şu anda olup biten felaketin önüne perde çekiyor. Sonucu, sorunmuş gibi gösteriyor ve insanlık için “karbondioksit” adında yeni bir düşman yaratıyor. Bunu yaparken, iklim değişikliğinin asıl nedeni olan topraktan kopuk şehir yaşamını, sorunun ta kendisini, özenle koruyor. Yerküre üzerindeki fiziki ayak izimizin hızla büyümesi karşısında tepkisiz kalıyor. Tüm alternatiflerini, dünyayı bu hale getiren küresel ekonominin kuralları içinde arıyor. Dünyayı yok eden ekonomik teoriye karşı, ayağa kalkmıyor. Tam tersine, onu destekliyor.
Ortaya atılan çözüm önerilerinin bir kısmı, sorunu çözmek şöyle dursun, doğanın yaralarını daha da derinleştiriyor. Örneğin, yenilenebilir enerji kaynağı olduğu iddia edilen baraj ve hidroelektrik santraller, suyun doğadaki döngüsünü yok ederek insanın doğadaki ayakizini daha da artırıyor.
Yaşadığımız çağın çevreci hareketi, bilerek veya bilmeyerek, doğanın yok oluşu karşısında her gün biraz daha sessizleşiyor. Kendi var oluş mücadelesini, doğanın önüne koyuyor. İşte tam da bu nedenle, kendi kendini yok ediyor, ancak bunu yaparken, yeni bir ticari alanın temellerini atıyor.
Karbon ticareti
Küresel çevre hareketi, tüm bunları yaparken “CO2 emisyonunu” doğaseverliğin tek kriteri olarak ilan etti. Böylece, doğanın canına okuyan devlet ve şirketlerin yörüngesine girdi. Eğer emisyonunuzu karbon ticareti marifetiyle dengeliyorsanız, sorun yok. Artık siz de çevrecisiniz. Bir yandan dünyanın yer altı ve yer üstü zenginliklerini kirletebilir, nehirleri ve ormanları yok edebilir, diğer yandan kendinizi çevreci ilan edebilirsiniz. Nasıl olsa gürültü ve patırtının içinde kimsenin sizi sorgulama şansı yok. The Economist dergisinin Kopenhag kapak konulu 5 Aralık 2009 sayısı, baraj ve nükleer santral inşa eden, su kaynaklarını sonuna kadar tüketen “düşük karbonlu” şirketlerin reklamlarıyla dolu.
Dünyanın en kirli ekonomilerinden birine sahip olan Çin ise 2020 yılına kadar karbon emisyonunu yüzde 40-45 oranında düşüreceğini söyledi ve Kopenhag’ın sıkı çevrecileri arasına katıldı. Karbon senaryosuna göre Çin’in bunu başarmak için kirli projelerinin tek birinden bile vazgeçmesi gerekli değil. Kopenhag’ın tartıştığı sahte çözümlerden birkaçını uygulaması yeterli. Bunu tüm seyirciler biliyor. Ancak çoğu sessiz kalıyor ve alkışlıyor. Çevreciliğin ölüm sahnesi…
Türkiye gündemi işgal eden Kopenhag tartışmaları içinde en anlamlı bireysel hareketi bana göre Greenpeace Akdeniz Direktörü Uygar Özesmi yaptı. İklim için oruç tutmaya başladı. Bunu yaparken, gelecek değil, bugün açlıktan ölen insanlar hakkında mesaj verdi. Hepimiz, haksızlıklar çağının ekmeğini yiyoruz. Bunu hatırlattı.
Doğa hakkı
Ayağımın altındaki küçük kum bitkisi, bir yandan sessizce onu yok edecek beton yığınlarını beklerken, diğer yandan bana gerçek çözümü fısıldıyor: İnsanlığın doğa hakkını tanıması. İnsan haklarını tanımakla evrenselleştiriği ahlaki değerleri, yaşayan tüm varlıklar ve gezegenin bütünüyle paylaşması. Böylece, birey, toplum ve diğer canlılar arasındaki parçalanmışlığa son vermesi. Çevreci hareketin, tümüyle intihar etmeden, enerjisini doğaya yapılan haksızlıkla mücadeleye odaklaması. Sokaklara bunun için dökülmesi.
Çünkü yeryüzündeki tüm haksızlıkların odağı, en çok ezilene, yani doğaya yapılan haksızlıktır. Bu haksızlığı ortadan kaldırmadan ne iklimi korumak, ne açlıkla mücadele etmek, ne de o kum bitkisini kurtarmak mümkün olabilir. Kadın, çocuk, azınlık, güçsüz, yetim, doğa veya o kum bitkisi. Hiç fark etmez. Hak parçalanmaz, bütündür
Bu yazının kısa hali 13 Aralık 2009 Radikal İki’de yayınlanmıştır.
''la beaute est dans la rue....''
"soyez realistes; exigez l'impossible!.... ''