BORA YAŞAR

Peride Celal’in “Deli Aşk” Romanındaki Anlaşılmaz Yinelemeler…

Rating: 3 votes, 5.00 average.
Peride Celal’in “Deli Aşk” adlı romanını okuyorum.

Çok dikkatli bir okur da sayılmam ama yazarın , bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda kişiler arasında geçen, temelde bir kadının kocasına olan ayrıksı aşkını anlatan bu romanında , metinde farklı zamanlarda geçtiğinden emin olduğum yinelemeleri doğrusu beni hayrete düşürdü.

Böyle bir hatayı yazar nasıl yaptı bilemiyorum. Yaşlılık olabilir mi? Peride Celal bu romanını kaç yaşında yazdı bir bilgim yok ama yayımlandığında 86 yaşında.

Bu yinelemeler, uzunca bir metinde (4 sayfa) tek bir yineleme olarak da kabul edilebilir ama iddia ettiğim husus iyice ve net olarak görülsün diye üçe bölüp her birini ayrı ayrı mercek altına almayı, konuyu iyice görünebilir bir hale getirmek amacıyla daha uygun gördüm.

“Yineleme” demeye karar verdiğim husus, yazarın , olay örgüsünde aradan zaman geçmesine karşın, aynı olaya, aynı konuya, aynı şahıslarla ve de hemen hemen aynı ifadelerle hatta yer yer aynı sözcüklerle romanında yer vermesi.

Bu seviyede bir yazar ve de çevresi (editör vs) için affedilemeyecek bir durum bana göre.

Acaba yanılıyor muyum diye birkaç kez okudum ve emin oldum ki bu bir yanılsama, geriye dönüş gibi roman tekniği falan değil.

Aynı olayın sonradan anımsanması olarak da kabul edilemez. Çünkü neredeyse aynı cümlelerle tekrar edilmekte. Yazar bu konuda okuyucuya bir işaret de vermemekte.

Olguyu zaman olarak da kontrol ettim. Yinelemeler farklı zamanda geçmekte. Örneğin aşağıda üçüncü yineleme olarak verdiğim konunun ilkinde, aynı şahıslar çevresinde geçen olayda, sağlıklı ve esen Aliye odaya servis yaparken, ikincisinde , ameliyatı sonrası Aliye, Sibel’in kendi elleriyle hazırladığı çorbayı içtikten sonra gruptan ayrılıp kendi odasına çekilmekte.

Gene kısaca, Sibel'in "İçimdeki pislikleri kusmak" diye niteleyeceğimiz aşağıda ikinci yineleme olarak değindiğim konunun ilkinde, Sibel içindekileri "evde banyoya" kusarken, ikincisinde, "kocasıyla eve dönerken köprünün üstünde durdurduğu arabadan inerek denize" kusmakta...

Neyse…Bendeniz edebiyat araştırmacısı, analizcisi, editör, musahhih şu bu değilim. Basit bir okurum. Daha önce ifade ettim; çok dikkatli de sayılmam. Çünkü romanları hızlı bir teknikle okurum genelde.

Artık analize son verip bulgulara bırakayım meydanı. Ve bundan sonrasını da Peride Celal uzmanlarına…





1.Deli Aşk romanı (Can Yayınları, 2. Basım, Basım yılı 2002) birinci yineleme :

Sayfa 148 :

“Burada hapishaneler öylesine doldu ki, gardiyanlar mahkumları kontrol etmiyor artık, mahkumlar gardiyanları kontrol ediyor.”

Bir zamanlar, saray gibi döşediği hücresinden dışarıdaki adamlarını yöneten, büyük soygunlara damgasını vuran Al Capone’un pabucunun dama atıldığını anlatıyordu. Bizim mafya devletten güçlüydü. Başındakiler devlet içinden önemli kişilerle ilişki içindeydiler. En güzel evlerde oturuyor, Mercedeslerde geziyor, barlarda şampanya içip birbirlerine silah çektikleri oluyordu. Mafya esrar kaçakçılığını, ihaleleri, büyük emlak satışlarını, piyasayı elinde tutuyordu.


Sayfa 171:

Hapishaneler öylesine doluydu ki, gardiyanlar değil, mahkumlar gardiyanları kontrol ediyorlardı artık. Bir zamanlar hapishanedeki hücresinden dışarıdaki adamlarını yöneten Amerikalı gangster Al Capone’un bizimkilerin çırağı olamayacağını söyledi. İçlerinden biri, bizim mafya, gittikçe daha güçleniyor, dedi. Gündüzleri İstanbul tepelerine serpilmiş gecekondularda, hatta genelevlerde saklanıp, geceleri Mercedeslerinde İstanbul’u turlayıp barlarda dansöz oynatıyorlardı.

2. Deli Aşk romanı ikinci yineleme:

Sayfa 149:

Eve döndüğümüzde banyoya koştum. Bütün içimdekileri kustum.

“Ne oldu sana? Bu gece o kadar da içmedin,” diye telaşlandı kocam.

“Anlattıkların midemi bulandırdı. Sanırım içimdeki pislikleri kustum.” Diye şakalaşmaya çalıştım saçlarımı, yüzümü kuruturken.

“Yarın yazımın başlığı bu olmalı,” dedi Cem. “Pislikleri kusmak!”

İki gün sonra köşe yazısına bu başlığı attı. Birbirinin tekrarından başka bir şey olmayan yazılarından birini yazmıştı.


Sayfa 171:


Yarı sarhoş, eve dönerken köprünün üstünde arabayı kenara çektirdim Cem’e. “Yapma, olmaz” gibi laflar etti. Dinlemeden koştum; kenardan denize kusmaya başladım. Büyük, beyaz mendiliyle ağzımı kapatarak beni arabaya attığında hala midem bulanıyordu.

“Çok içtin,” dedi. Kızgındı. “Her zaman ölçüyü kaçırırsın.” Arabanın camından denize bakıyordum. Kıyıların kıvrım kıvrım sardığı İstanbul, pırlanta kolyesini takmış, denize ışıklarını salıyordu. Gökyüzü yıldızlarla doluydu. Bütün bu güzellikler biraz önce dinlediğim pisliklerden habersizdi. Yavaşça, “Pislik derinde kimse farkında değil,” diye mırıldandım.

Ağladığımı gören Cem,

“Ne oluyor sana yahu!” diye şaşırdı.

“İçimdeki pislikleri kustum sanırım,” dedim.

“Yarın yazımın başlığı bu olmalı,” dedi Cem: “Pislikleri kusmak.”

İki gün sonra köşe yazısı bu başlıkla çıktı. Susurluk çetesi, kumarhane mafyası,devletin içine sızan hırsızlar, bilmediğim bir takım kurumları sıralıyordu. Kendisinin “zehir gibi” dediği, birbirinin aynı olan yazılarından birini yazmıştı.

3. Deli Aşk romanı üçüncü yineleme:

Sayfa 149-150-151:

İstanbul’a vardığımın haftasına açıldı konu.
………………

Zekiye Abla’nın getirdiği bardaklar, kristal buzluk, ortası pembe güllerle bezeli mavi tepsiye dizilmiş masanın üstünde duruyordu. Viskiyi , taze leblebileri Sibel getirmişti. Viski sevmediğimi bilen Mustafa’nın getirdiği konyak şişesi önümdeydi.

Küçük bir aile toplantısı; yağmur camlara vuruyordu. Pencerenin önündeki atkestanesi ağacı yemyeşil yapraklarını yeni yavrulamıştı.Kendimi o aile tablosunun içinde bulur gibi oluyorum. O an onları seviyordum. Dünyayı seviyordum.

Sözü Türkiye’deki hayat pahalılığından, enflasyondan, artan vergilerden Mustafa açtı.

“Neden satmıyorsun teyze şu köhne evi?” dedi birdenbire.”Yaşamının çoğunu Fransa’da geçirdiğine göre …” diye mırıldandı kocam.
………………….

Kocam konunun peşini bırakmak istemiyordu. Sigarasını yaktı. Pencereye gidip cama yaslandı. “Ben boğuluyorum bu kocaman evde yapayalnız,” dedi. “İkimiz de rahat ederiz satarsak düşünsene…Sen Paris’teki tavan arasından kurtulursun, ben zamanımı yollarda, köprü kuyruklarında geçirmekten.”
……………………

“Bu en benim için çocukluğumun İstanbul’u. Bu ev doğduğum ev. Sevdiğim insanlarla kaynaştığım, ilk gençliğimin odaları, sofaları burada”
…………………..

Kocam:

“Bizimkinin gene şairliği tuttu,” diye alayla söylendi. Sesini yükseltmeden söylemişti ama dudaklarının kısılıp boynunun atmasından sinirlendiğini anladım. Evi satarak geçmiş günlerimin izlerini silmek, beni Paris’teki çatı katına kilitlemek ve unutmak!..İstediği buydu.

Yanıma geldi, elimden içki kadehini aldı. Masaya koydu. Omzuma sarıldı. Soluğu kulağımı okşadı. Kederli bir sesle, “Beni neden anlamıyorsun Tatarcık?” dedi.

“Senin hesabın bu evle değil, benimle,” diye geçti içimden. “Bu eve ne kadar az uğradığını, kadın kız peşinde otellerde kaldığını biliyorum.Elimdeki bütün güzellikleri aldın. Neden bana bunu yapıyorsun?” diye bağırmak istedim.

Önümdeki konyak kadehini bir dikişte içtim. Her yanım tutuştu.

“Biraz sabırlı ol , bütün bunlar yoluna girecek bir gün,” diye güldüm. Arkama yaslandım. Uzaklaşmasını bekledim. Rahatlamıştım. Odadakiler de rahatlamış görünüyorlardı. Sibel giderken boynuma sarıldı.

“Rahatına bak ablacığım. Se ne istersen onu yap. “ diye mırıldandı. Sesinde acıma vardı. O an hepsinden nefret ettim.


Sayfa 172-173 :

Zekiye Abla’nın hastaneden döndüğü akşamdı. Sibelleri çağırmıştım. Cem’le yalnız kalmamak için. Zekiye Abla Sibel’in eliyle yaptığı çorbayı içip odasına çekilmişti. Yemekten sonra arkadaki çalışma odasına geçmiştik. Kahveleri Sibel’le beraber yapmıştık mutfakta. İçeri döndüğümüzde iki adamı pencere önünde bulduk.

“Şuraya bakın,” dedi Cem. “Her yanımız dev apartmanlarla sarılmış. Bizimki cüceler evi gibi kaldı aralarında.

Sibel’in kocası Mustafa, elleri ceplerinde “haklı haklı” gibilerden başını salladı, karısının elinden kahvesini alırken. Üçü birden o gece evi satmanın doğruluğunu benim küçük kafama sokmaya çalıştılar. Babaannemin resmiyle babamın resmi yanyana duruyordu duvarda. Büyük, camlı çerçevelerinin içinde bana bakıyorlardı, ne yanıt vereceğimi bekler gibi.

“Olacak şey değil,” dedim içimden. “Evi satmak Paris’e yerleşmek, Cem’den ayrılmak!” Bunu çok istiyordum ama yapamayacağımı biliyordum.

Yastıkları üst üste koymuş, sırtımı kitaplığa dayamış yerde oturuyordum.

Böylece onlardan bakışlarımı saklamak daha kolay oluyordu.

Cem sürdürdü konuşmasını:

“Ben boğuluyorum bu kocaman evde yalnız başıma.”

Yaklaşmış yanımda duruyordu.

“Düşünsene Tatarcık, sen Paris’teki hizmetçi odasından kurtulursun. Ben trafiğe saplanıp zamanımı yolarda, köprü kuyruklarında geçirmekten kurtulurum.”

“Satmak istemiyorum,” dedim yavaşça. “Bu ev benim için İstanbul, bu ev doğduğum ev, sevdiğim insanlarla kaynaştığım ilkgenliğim saklı.”
Yanımdan uzaklaştı Cem.

“Ah ne duygusal sözler!” dedi. Sesini yükseltmeden söylemişti.Yanaklarının kasılıp atmasından ne kadar kızdığını anladım. “Evi satarak geçmiş günlerin izlerini silmek, beni Paris’e kilitlemek istiyor,” diye düşündüm. Eğildi, elimdeki içki bardağını aldı. Kolumdan tutarak oturduğum yerden kaldırdı, belime sarıldı. Kulağımı okşayan sıcak soluğunu duydum. Kederli bir sesle,

“Beni neden anlamıyorsun güzelim?” dedi.

“Senin hesabın bu evle değil, benimle,” diye bağırmak geldi içimden. Kolundan sırılıp çıktım: elindeki içki bardağını alıp bir dikişte içtim. Yanından uzaklaşıp bardağı kırarcasına yazı masasının üzerine bıraktım. Onun çok “demode” bulduğu ortası yeşil kaplı, babamın o güzelim masasına bardağın altından sızan konyak, kırmızı bir yuvarlak çizdi masanın üstünde. Babama bir kötülük yapmışım gibi içim sızladı.

“Biraz sabırlı ol, bütün bunlar yoluna girecek bir gün,” dedim.

En tatlı sesimle söylemiştim. Aramızdaki buzlarkırılıvermişti. Onlardan kendimi saklayabildiğim için rahatlamıştım. Odadakiler de rahatlamış görünüyorlardı. Giderken Sibel boynuma sarıldı.

“Sen nasıl istersen öyle yap ablacığım,” diye fısıldadı kulağıma. Sesinde acıma vardı. O an hepsinden nefret ettim.

Updated 03-05-2018 at 18:22 by BORA YAŞAR

Kategoriler
Uncategorized

Comments

  1.  Avatarı
    Daha başlığından ne menem bir konu ve de içerik olduğu belirli bir blog yazısını beş haftada 500 kişinin okuması beni çok mutlu etti.

    Peride Celal'in eserleri üzerinde araştırma yapan tez yazan akademisyenlerin yazarın son romanındaki değindiğim kusurları görmemeleri de ayrı bir başlık oluşturabilir hani.

    Ülkemizde klişe ifadeler ve araştırılmış (!) konuları hemen kabul eden teslimiyetçi altyapımız üzülerek söylüyorum gelişimimize engel teşkil etmekte. Hemen her konuda durumumuz bu.