Sayfa 4/5 İlkİlk ... 2345 SonSon
Arama sonucu : 33 madde; 25 - 32 arası.

Konu: Hukuk Bölümü

  1. #25
    İşverence Ödenmesi Kabul Edilen Kıdem Tazminatının Davacının Davalı Şirkete Ait Kendisine Zimmetli Araçla Yaptığı Kaza Neticesinde Davalı Şirketin Uğradığı Zarara Mahsup Edilmediğinin Anlaşıldığı/Ayrı Bir Davanın Konusu Olan Zarar Tazmini Nedeniyle Eldeki Davada Davacının Kıdem Tazminatının Hüküm Altına Alınması Gerektiği




    T.C.
    YARGITAY
    9. HUKUK DAİRESİ
    E. 2016/18095
    K. 2019/1011
    T. 15.1.2019

    * KIDEM TAZMİNATI İSTEMİ (İşverence Ödenmesi Kabul Edilen Kıdem Tazminatının Davacının Davalı Şirkete Ait Kendisine Zimmetli Araçla Yaptığı Kaza Neticesinde Davalı Şirketin Uğradığı Zarara Mahsup Edilmediğinin Anlaşıldığı/Ayrı Bir Davanın Konusu Olan Zarar Tazmini Nedeniyle Eldeki Davada Davacının Kıdem Tazminatının Hüküm Altına Alınması Gerektiği)

    * USULİ KAZANILMIŞ HAK (Davacının Hafta Tatili Alacağının Hesaplandığı Kök Bilirkişi Raporuna Davacı Tarafça İtiraz Edilmeyip Davanın Kök Rapordaki Hesap Doğrultusunda Islah Edildiği/Ek Raporda İse Kök Rapordaki Hesap Hatası Giderilerek Islaha Karşı Zamanaşımı Def'inin Dikkate Alındığı - Davacı Hesap Hatası İçeren Rapora İtiraz Etmediğinden Islaha Karşı Zamanaşımı Def'inin Kök Rapordaki İtiraz Görmeyen Hesaplama Verilerine Göre Değerlendirilmesi Gerektiği)

    * HAFTA TATİLİ ÇALIŞMASI (Davacının Hafta Tatilinde Çalışma Yaptığı Tanık Beyanına Göre Belirlendiğinden Hesaplanan Alacaktan Takdiri İndirim Yapılmamasının İsabetsiz Olduğu)

    1475/m.14

    4857/m.46

    ÖZET : Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir.

    İşverence ödenmesi kabul edilen kıdem tazminatının davacının davalı şirkete ait kendisine zimmetli araçla yaptığı kaza neticesinde davalı şirketin uğradığı zarara mahsup edilmediği anlaşılmakta olup, ayrı bir davanın konusu olan zarar tazmini nedeniyle eldeki davada davacının kıdem tazminatı hüküm altına alınmalıdır.

    Dosyaya ibraz edilen kök bilirkişi raporunda davacının hafta tatili alacağı hesaplanmış ve davacı taraf rapora itiraz etmeyip davasını ıslah etmiştir. Bilirkişi tarafından hazırlanan ek raporda ise kök rapordaki hesap hatası giderilmiş ve ıslaha karşı zamanaşımı def'i dikkate alınmıştır. Ancak davacı hesap hatası içeren rapora itiraz etmediğinden bu durum davalı lehine usuli kazanılmış hak oluşturduğundan, ıslaha karşı zamanaşımı def'inin kök rapordaki itiraz görmeyen hesaplama verilerine göre değerlendirilmesi gerekmektedir.

    Davacının hafta tatilinde çalışma yaptığı tanık beyanına göre belirlendiğinden hesaplanan alacaktan takdiri indirim yapılmaması da hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

    DAVA : Taraflar arasında görülen davanın yapılan yargılaması sonunda; ilamda yazılı nedenlerle gerçekleşen miktarın faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine ilişkin hükmün süresi içinde temyizen incelenmesi taraflar avukatlarınca istenilmesi, davalı avukatının duruşma talep etmesi üzerine dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 15/01/2019 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü davalı adına Avukat ... ile karşı taraf adına Avukat... geldiler. Duruşmaya başlanarak hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor sunuldu, dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:

    KARAR : A-) Davacı İsteminin Özeti:

    Davacı, davalılara ait işyerinde inşaat ve satış sorumlusu olarak çalışırken, 03/11/2012 tarihinde davalı şirkete ait kendisine zimmetli araçla davalı şirkette çalışan kişiler ile akşam yemeğinden dönüşte kaza yaptığını, kazada kusurlu olduğu için araçta meydana gelen hasarı ödemeyi teklif ettiğini ancak davalı şirket müdürünün kendisine bir takım belgeler imzalatarak, işten çıkarıldığını bildirdiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatı ile fazla çalışma, hafta tatili, yıllık izin, ulusal bayram ve genel tatil alacaklarının tahsilini, istemiştir.

    B-) Davalı Cevabının Özeti:

    Davalı ... vekili, davacının davasının ... ünvanlı şirkete yönelttiğini ancak böyle bir şirket tüzel kişiliği ve adi ortaklığın söz konusu olmadığını, bu nedenle husumet itirazında bulunduklarını, davacının, 15/03/1999 tarihinden itibaren ... İnşaat unvanlı işyerinde çalıştığını ve tüm hak ve alacaklarını aldığını, 09/04/2011 tarihli ibraname ile işvereni işçilik alacaklarından ötürü ibra ettiğini, davacının gece sabaha karşı çalıştığı işyerine ait araçla işverenin haberi olmadan işyeri ve işleyişle alakası olmayan bir gece gezmesi dönüşü aşırı alkollü araç kullanarak zarara sebebiyet verdiğini, bu durumun davacı tarafından verilen savunma, istifa dilekçesi ve ihtarnameye cevap metni içeriği ile sabit olduğunu, davacının aylık net ücretinin banka kanalı ile ödendiğini, kendisine başkaca ödeme yapılmadığını, davacının fazla mesai, yıllık izin ücreti, genel tatil ücretleri taleplerinin haksız ve kötü niyetli olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.

    C-) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:

    Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, mevcut iş akdinin geçerli nedenle feshedildiğinin ispat yükü kendisinde olan davalı işverence ispat edilemediği ve davacının kıdem ve ihbar tazminatlarına hak kazandığı, kıdem tazminatının, davacının, davalı işverene sebep olduğu kaza nedeniyle verdiği zarardan tazmini talebine gelince; davacının davalı işverene verdiği savunma, istifa ve sair dilekçelerinde kazada kusurlu olanın kendisi olduğunu ve belirlenen zararı bizzat kabul ettiği, bu kabulle beraber yine kıdem tazminatı alacağının (davalı şirketçe hesaplama da yapılmış olmakla) davalıya verdiği zarardan mahsubunu da talep ettiği, bu konudaki açık beyanlarında çelişki yaratacak herhangi bir husus olmadığı, hesaplanan kıdem tazminatının şirkete verilen ve davacı tarafından da bizzat kabul edilen zarardan mahsup edilmesi gerektiği, buna göre davacının kıdem tazminatı alacağı olmadığı, ancak ihbar tazminatı ile diğer taleplerine hak kazandığı gerekçesi ile davanın kısmen kabulüne, karar verilmiştir.

    D-) Temyiz:

    Kararı taraflar vekillerince temyiz etmiştir.

    E-) Gerekçe:

    1-) Dava, "..." e karşı açılmış ise de ...'nun davaya cevap vermesi ve davacının da 6100 Sayılı HMK.nın 124. maddesine göre hasımda yanıldığını, ...'nun sorumlu olduğunu açıklaması karşısında, "..." dava dışı kalmıştır. Buna rağmen Mahkemece karar gerekçesinde "..."in 1 numaralı davalı olarak gösterilmesi mahallinde düzeltilebilir maddi hata kabul edilmiştir.

    2-) Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacı ile davalı ... vekilinin aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

    3-) Taraflar arasında, davacının kıdem tazimatı alacağı olup olmadığı hususunda uyuşmazlık vardır.

    Davacı, davalı şirkete ait kendisine zimmetli araçla kaza yaptığını, kazada kusurlu olduğu için araçta meydana gelen hasarı ödemeyi teklif ettiğini ancak davalı şirket müdürünün kendisine bir takım belgeler imzalatarak işten çıkardığı ve tazminatının ödenmediğini ileri sürmüş, davalı ise davacının oluşan kazada kusurlu olduğunu ve kendi isteği ile kıdem tazminatının kaza nedeniyle oluşan zarara mahsup edildiğini savunmuştur.

    Dosyada mevcut bilgi ve belgelerden davacınn 03/11/2012 de davalı şirketin grup şirketi adına kayıtlı ve davacıya tahsis edilen araçla alkollü olarak kaza yaptığı, bir süre hastanede kaldığı, tedavisi sonrası 04/04/2013 tarihli işverene verdiği savunmasında kazada kusurlu olduğunu kabul ettiği, 09/04/2013 tarihinde şirketi zarara uğratması gerekçesiyle istifa dilekçesi verdiği, 09/04/2013 de istifa kodu ile işten çıkışının yapıldığı, aynı gün ve 09/05/2013 tarihli olmak üzere iki ayrı davalıdan alacağı olmadığına yönelik ibranameleri imzaladığı, görülmüştür.

    Yine, 09/04/2013 tarihli dilekçesi ile hak kazandığı 26.551,00 TL. kıdem tazminatının şirkete verdiği zarara mahsup edilmesini talep ettiği görülmüştür. Ancak davacı, bu belgenin rızası dışında alındığını ve kıdem tazminatının şirkete verdiği zarara mahsup edilmediğini, zira araç maliki davalı grup şirketinin, söz konusu kaza nedeniyle kullanılmaz hale geçen araç bedelinin tahsili için kendisine dava açtığını ileri sürerek temyiz dilekçesi ekinde bu davaya ilişkin karar örneğini sunmuştur. Buna göre işverence ödenmesi kabul edilen ancak kıdem tazminatının zarara mahsup edilmediği anlaşılmakta olup ayrı bir davanın konusu olan zarar tazmini nedeniyle eldeki davada davacının kıdem tazminatı hüküm altına alınmalıdır.

    Hatalı değerlendirme ile talebin reddi isabetsizdir.

    4-) Dosyaya ibraz edilen kök bilirkişi raporunda davacının hafta tatili acağı hesaplanmış ve davacı taraf rapora itiraz etmeyip rapora göre davasını ıslah etmiştir. Bilirkişi tarafından hazırlanan ek raporda ise kök rapordaki hesap hatası giderilmiş ve ıslaha karşı zamanaşımı def'i dikkate alınmıştır. Ancak davacı hesap hatası içeren rapora itiraz etmediğinden bu durum davalı lehine usuli kazanılmış hak oluşturur. Buna göre ıslaha karşı zamanaşımı def'i kök rapordaki itiraz görmeyen hesaplama verilerine göre değerlendirilmelidir.

    5-) Davacının hafta tatilinde çalışma yaptığı tanık beyanına göre belirlendiğinden hesaplanan alacakdan takdiri indirim yapılmaması da hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

    SONUÇ : Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı BOZULMASINA, davalı yararına takdir edilen 2.037,00 TL. duruşma avukatlık parasının karşı tarafa yükletilmesine, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 15.01.2019 gününde oybirliğiyle karar verildi.

  2. #26
    Polis ve Jandarmanın Denetimi - Ersan ŞEN :

    1- Türkiye Cumhuriyeti’nde güvenlik ve adalet maksatlı kamu hizmetlerinin yürütüldüğü üç kolluk türü vardır; bunlardan birincisi idari/önleyici kolluk, ikincisi siyasi kolluk, üçüncüsü ise adli kolluktur.

    3201 sayılı Emniyet Teşkilat Kanunu m.9’a göre;

    “A) İdari polis, içtimai ve umumi intizamı temin etmekle mükellef olan kısımdır.

    B) Siyasi polis, Devletin umumi emniyetine taallük eden işlerle mükellef olan kısımdır.

    C) Adli polis; asgari tam teşekküllü bir polis karakolu bulunan yerlerde, adli işlerle uğraşmak üzere Emniyet Umum Müdürlüğünce kadrodan ayrılan bir kısımdır.

    Tam teşekküllü bir kadrodan daha az kuvvette olan polis teşekküllerinin tamamı veya bir kısmı adli polis olarak tefrik edilebilir”.

    Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Yönetmeliği m.3/1-e uyarınca genel kolluk; kamu düzeninin korunmasını sağlayan, kanunlarda öngörülen görevleri yerine getiren ve silah kullanma yetkisine sahip Bakanlığa bağlı jandarma ile sahil güvenlik ve polisi ifade eder.

    Genel kolluk 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’na (İİK) göre merkezin ve mülki idarenin emrindedir. İİK m.11/A’ya göre; “A) Vali, il sınırları içinde bulunan genel ve özel bütün kolluk kuvvet ve teşkilatının amiridir. Suç işlenmesini önlemek, kamu düzen ve güvenini korumak için gereken tedbirleri alır. Bu maksatla Devletin genel ve özel kolluk kuvvetlerini istihdam eder, bu teşkilat amir ve memurları vali tarafından verilen emirleri derhal yerine getirmekle yükümlüdür”.

    Kolluk faaliyetlerinin yerine getirilmesinde, polis ve jandarma yetkili kılınmıştır. Polis ve jandarmanın yanında kolluk faaliyetlerini icra eden; örneğin gümrük, sahil güvenlik ve orman kolluğu gibi teşkilatlar vardır ki, bunları polis ve jandarma bünyesinde ele almakta sakınca bulunmamaktadır. Bu nedenle; kolluğun faaliyetlerinden dolayı denetim kapsamına sadece polis değil, jandarma ve diğer kolluk birimlerinin de dahil edilmesi isabetli olacaktır.

    Zor ve silah kullanabilen, Anayasa ve kanunlardan aldığı yetkilerle kişi hak ve hürriyetlerine sınırlama getirebilen, önleme amaçlı dinleme ve arama yapabilen, suçun önlenmesinde kısıtlayıcı tedbirlere başvurabilen, suçun işlendiği iddiasından sonra yakalama yapabilen, cumhuriyet savcısının talimatlarından hareketle gözaltı alma, arama ve elkoyma, yurtdışına çıkış yasağı gibi kişi hak ve hürriyetlerini sınırlayan tedbirleri tatbik edebilen kolluğun denetimi kim tarafından, nasıl yapılmaktadır?

    657 sayılı Devlet Memurları Kanunu uyarınca; memurlar 12 hizmet sınıfına ayrılmıştır. Polis; bu 12 hizmet grubundan “emniyet hizmetleri sınıfına” dahil olup, “emniyet mensubu memur” sıfatını taşımaktadır. Jandarma Genel Komutanlığı kadrolarında bulunan subay, astsubay ve uzman jandarmalar ise, jandarma hizmetleri sınıfına dahildir.

    Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin; işledikleri iddia edilen bir suçtan soruşturulması, 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun'da düzenlenmiştir.

    4483 sayılı Kanunun 1. maddesine göre; “Bu Kanunun amacı, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin görevleri sebebiyle işledikleri suçlardan dolayı yargılanabilmeleri için izin vermeye yetkili mercileri belirtmek ve izlenecek usulü düzenlemektir”.

    4483 sayılı Kanunun 2. maddesine göre; “Bu Kanun, Devletin ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürüttükleri kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevleri ifa eden memurlar ve diğer kamu görevlilerinin görevleri sebebiyle işledikleri suçlar hakkında uygulanır”.

    4483 sayılı Kanun gereğince; memurlar ve diğer kamu görevlilerinin görevleri sebebiyle işledikleri suçlardan dolayı yargılanabilmeleri, bu Kanunun 3. maddesinde sayılan yetkili mercilerin soruşturma izni ile mümkündür. “Soruşturma izni”, Ceza Muhakemesi Hukuku’nda soruşturma şartı olarak kabul edilmektedir, yani savcılık makamı soruşturma izni alınması gereken bir suç işlediği iddia edilen fail hakkında, ilgili kurumdan soruşturma izni almadan soruşturma yapamayacaktır. Ağır cezayı gerektiren suçüstü halleri kanun koyucu tarafından istisna tutulurken, görevleri ve sıfatları sebebiyle özel soruşturma ve kovuşturma usullerine tabi olanlara ilişkin kanun hükümleri ile suçun niteliği yönünden kanunlarda gösterilen soruşturma ve kovuşturma usullerine ilişkin hükümler de saklı tutulmuştur.

    657 sayılı Kanun uyarınca “memur” sıfatını taşıyan polis ve jandarma hakkında soruşturma yapılabilmesi, 4483 sayılı Kanun uyarınca ilgili idari makamdan “soruşturma izni” alınması şartına bağlı olup, bu kuralın istisnaları bulunmaktadır.

    - 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m.161/5’e göre;

    “(5) Kanun tarafından kendilerine verilen veya kanun dairesinde kendilerinden istenen adliye ile ilgili görev veya işlerde kötüye kullanma veya ihmalleri görülen kamu görevlileri ile Cumhuriyet savcılarının sözlü veya yazılı istem ve emirlerini yapmakta kötüye kullanma veya ihmalleri görülen kolluk amir ve memurları hakkında Cumhuriyet savcılarınca doğrudan doğruya soruşturma yapılır. Vali ve kaymakamlar hakkında 2.12.1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri, en üst dereceli kolluk amirleri hakkında ise, hakimlerin görevlerinden dolayı tabi oldukları yargılama usulü uygulanır”.

    - CMK m.161/8’e göre; “Türk Ceza Kanununun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316 ncı maddelerinde düzenlenen suçlar hakkında, görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. 1/11/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 26 ncı maddesi hükmü saklıdır”.

    - “Soruşturma” başlıklı 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu m.17/1’e göre;

    “Bu Kanunda ve 18.6.1999 tarihli ve 4389 sayılı Bankalar Kanununda yazılı suçlarla, irtikap, rüşvet, basit ve nitelikli zimmet, görev sırasında veya görevinden dolayı kaçakçılık, resmi ihale ve alım ve satımlara fesat karıştırma, Devlet sırlarının açıklanması veya açıklanmasına sebebiyet verme suçlarından veya bu suçlara iştirak etmekten sanık olanlar hakkında 2.12.1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri uygulanmaz”.

    Özetle; kolluğun görev sırasında veya görevi ile ilgili işlediği iddia olunan suçlardan dolayı üçlü bir denetim sistemi uygulanmaktadır;

    1- 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’dan kaynaklanan izin sistemine bağlı soruşturma usulü olup, bu prosedür cumhuriyet savcısı tarafından değil, bir iç denetim şeklinde kolluğun bağlı bulunduğu teşkilat tarafından tatbik edilmektedir.

    2- 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu’nun 17. maddesinde sayılan suçlardan dolayı soruşturma iznine ihtiyaç yoktur, cumhuriyet savcısı doğrudan soruşturma yapıp dava açabilir.

    3- 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu m.161/5 ile CMK m.161/8’de sayılan Devletin güvenliğine karşı suçların bir kısmından dolayı cumhuriyet savcısının doğrudan soruşturma yapma yetkisi kabul edilmiştir.

    Cumhuriyet savcısının polis hakkında doğrudan soruşturma yapma yetkisine ilişkin, Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu Ek Madde 9/B’de de ayrı bir hüküm yer almaktadır. Bu hükme göre, “Bu Kanun ve diğer kanun hükümlerine göre gerekli hallerde; Adliyeye ilişkin vazife ve işlerle ilgili bir hizmeti yerine getirirken silah kullanmak zorunda kalan polis hakkında, hazırlık soruşturması bizzat Cumhuriyet savcıları veya yardımcıları tarafından yapılır”.

    Polis, bir suçun işlendiğinin öğrenilmesi ile başlayan adli görevi sırasında Cumhuriyet savcısının emir ve talimatlarını yerine getirmekle yükümlüdür. 3628 sayılı Kanun ile CMK m.161’de sayılan suçlar dışında kalanlar hakkında; eğer suç, polisin görevinden dolayı, yani görevi sebebiyle işlenmişse 4483 sayılı Kanun, değilse de genel hükümler tatbik edilir. Bir başka ifadeyle; kolluk hakkında, CMK m.161/8 ile 3628 sayılı Kanun m.17 hükümleri saklı olmakla beraber, adli görev ve işlerde veya cumhuriyet savcısının emir ve talimatlarının yerine getirilmesinde görevi kötüye kullanma veya ihmal varsa cumhuriyet savcısı tarafından re’sen soruşturma, idari ve siyasi görev kapsamında işlenen suçlar bakımından ise Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkındaki Kanun hükümleri doğrultusunda soruşturma yapılır. Kolluk hakkında; idari görevi sebebiyle işlediği iddia edilen suçlardan dolayı idari amir izin vermedikçe, ceza soruşturması yapılamaz.

    İdari görevini ifa ederken suçüstü hali ile karşılaşan kolluğun, bu andan itibaren işlediği fiiller idari görev mi yoksa adliye ile ilgili görev olarak mı nitelendirilmelidir? Devriye sırasında suça tanık olunması durumunda şüphelilerin yakalanmasının, polisin adliye ile ilgili görev veya işleri arasında olduğu söylenebilir mi?

    Polisin Adli Görevlerinin Yerine Getirilmesinde Delillerin Toplanması, Muhafazası ve İlgili Yerlere Gönderilmesi Hakkında Yönetmelik m.3’e göre; “Polisin adli görevleri: Önleyici zabıta tedbirleriyle engel olunamaması sonucu bir suçun işlenmesi durumunda, kanunlarla polise tevdi olunan suç ve suç sanıkları ile bunlara ait delillerin tespiti, suç sanıklarının yakalanması ve adli mercilere teslimi, safhalarında polisin yaptığı çalışmaları ifade eder”.

    Bir suç işlendiği veya işlenmekte olduğu bilgisini edinen polis; olay yerinin korunması, delillerin tespiti, kaybolmaması ya da bozulmaması için derhal gerekli tedbirleri alır. Yine bu kapsamda alınan tedbirler; delillerin muhafaza altına alınması, yakalama işlemleri polisin adliye ile ilgili işlemleridir. Bununla birlikte polisin adliye ile ilgili görevini ifa etmesi, CMK m.161/5’in tatbiki için yeterli değildir, kanun koyucu bu hükmün tatbiki için “görevi kötüye kullanma” veya “ihmal” hallerinden birisinin gerçekleşmesi şartını koymuştur. Toplum içerisinde güvenliğin sağlanması amacıyla alınan tedbirler ise, kolluğun idari görevlerindendir. Örneğin, polisin devriye gezmesi idari bir görevdir.

    Kolluğun ifa ettiği adliye ile ilgili görevde veya işte “kötüye kullanma veya ihmal” olup olmadığının tespiti, soruşturma izni açısından önem taşımaktadır. CMK m.161/5’de; kanunlar tarafından kendilerine verilen veya kanun dairesinde kendilerinden istenen adliye ile ilgili görev ve işlerde kötüye kullanma veya ihmalin kamu görevlisi tarafından gösterilmesi şartının arandığı, cumhuriyet savcılarının sözlü veya yazılı istemlerini ve emirlerini yapmakta kötüye kullanma veya ihmalleri tespit edilen kolluk amir ve memurları hakkında cumhuriyet savcıları tarafından doğrudan doğruya soruşturma açılabileceği, yani bu konularda soruşturma iznine gerek olmadığı ifade edilmektedir.

    Bir görüşe göre CMK m.161/5; sadece kanun tarafından kendilerine verilen veya kanun dairesinde kendilerinden istenen adliyeye ilişkin işler ile cumhuriyet savcılarının sözlü veya yazılı istemlerini ve emirlerini yapmakta görevin kötüye kullanılması veya ihmali ile sınırlı anlaşılmamalı ve bir adli soruşturma kapsamına giren hususlar hakkında suça konu olabilecek fiil ve işlemlerden dolayı kamu görevlileri ile kolluk, amir ve memurları hakkında cumhuriyet savcısı doğrudan doğruya, soruşturma izni almaksızın soruşturma açabilir.

    Bu görüş; CMK m.161/5’de kanun koyucunun amacını gözettiğinden bahisle başvurabileceği genişletici yorumla yetinmemiş, bunu aşıp kıyas yoluna başvurarak, kamu görevlileri ile kolluk amirleri aleyhine hükmün tatbik sahasını genişletmiştir. Bu uygulama, hem CMK m.161/5’in lafzına ve hem de Anayasa m.13’e aykırıdır. 4483 sayılı Kanunla görevleri ile ilgili konularda kamu görevlileri ile memurlara geçici bir dokunulmazlık verildiği, bu Kanunun kapsamına giren suçlardan dolayı cumhuriyet savcılarının soruşturma başlatamayacağı anlaşılmaktadır. 4483 sayılı Kanunla getirilen dokunulmazlık zırhının doğru olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Ancak CMK m.161/5’in tatbik alanı genişletilmek istenmekte ise, bu konuda yasal değişikliğe ihtiyaç bulunduğu tartışmasızdır. Çünkü “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı Anayasa m.13’de; temel ve hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceği ifade edilmektedir. CMK m.161/5’de net bir şekilde, kanunlar tarafından verilen veya kanun dairesinde istenen adliye ilgili görev ve işlerde veya cumhuriyet savcılarının sözlü veya yazılı istemlerinde ve emirlerinde görevi kötüye kullanmaktan veya ihmalden söz edilmektedir.

    Bir adli soruşturma süreci başladığında veya suçüstü hali sırasında olaya müdahale eden, yakalama tedbirini tatbik etmek isteyen kolluğun bu sırada işlediği iddia edilen suçtan dolayı CMK m.161/5 kapsamında kabul edilmesi, bu hükmün lafzına ve ruhuna aykırıdır. Hükmün hiçbir yerinde sınırsız bir şekilde adli soruşturmanın varlığı; bir kamu görevlisi, kolluk amiri veya memuru hakkında cumhuriyet savcısının doğrudan doğruya soruşturma açabileceğini yazmamaktadır. Böyle bir durumda, 4483 sayılı Kanunla sağlanan dokunulmazlık bertaraf edilemez. Bu dokunulmazlık ancak kanunla daraltılabilir. 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu’nun 17. maddesi, kamu görevlileri ve memurlarla ilgili dokunulmazlığın daraltılmasına bir örnektir. Sonuç olarak CMK m.161/5, bir adli soruşturma sırasında işlendiği iddia edilen ve TCK m.257’de düzenlenen görevi kötüye kullanma veya ihmal suçlarının dışına çıkarılamaz.

    Aşağıda konu ile ilgili bazı Yargıtay kararları bulunmaktadır;

    Yargıtay 11. Ceza Dairesi 12.11.2018 tarihli, 2018/6046 E. ve 2018/8983 K. sayılı kararında; “(…) 4483 Sayılı Kanun kapsamındaki bir suçu işleyen memur veya kamu görevlisi hakkında cumhuriyet savcılarının re'sen soruşturma yapma yetkileri bulunmamaktadır. Belirtilen Yasa hükümlerine göre, soruşturmanın başlaması yetkili merci tarafından izin verilmesi koşuluna bağlıdır. Yetkili merci izin vermedikçe soruşturma aşamasına geçilemeyeceğinden, şüpheli kişi veya kişiler hakkında cumhuriyet savcılığınca kovuşturmaya yer olmadığına kararı verilmesi de olanaklı olmayacaktır. Kovuşturmaya yer olmadığı kararı, ancak yetkili merci tarafından soruşturma şartı niteliğindeki ‘izin’ verildikten sonra yapılacak soruşturma sonunda verilebilecektir. Somut olayda, polis memuru olarak görev yapan şüpheliler hakkında idari görevleri kapsamında, şikayetçi hakkında gerçeğe aykırı şekilde trafik idari para cezası tutanağı düzenlendikleri iddiasına dair olarak dosya kapsamında herhangi bir soruşturma izni alınmadığı tespit edilmiştir.”

    Değerlendirmesine yer vererek, soruşturma izni alınmaksızın polis memuru hakkında verilen kovuşturmaya yer olmadığı kararının kanuna aykırı olduğuna karar vermiştir.

    Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 16.2.2015 tarihli, 2014/10105 E. 2015/2653 K. sayılı kararına göre;

    “Suç tarihi itibarı ile İl Emniyet Müdürlüğü Trafik Denetleme Şube Müdürlüğü emrinde polis memuru olarak görev yaptığı anlaşılan sanığın, kullanmış olduğu resmi plakalı ekip aracını Valiliğe bırakmak üzere seyir halinde iken katılanın yaralanması ile sonuçlanan trafik kazasının meydana geldiği anlaşılan olayda; sanığın görevi sırasındaki bu olay nedeni ile soruşturma yapılabilmesi için 4483 Sayılı yasa hükümleri uyarınca soruşturma izni istenmesi ve davanın da izin istemi süresince durmasına karar verilmesi gerekirken, yargılamaya devamla yazılı şekilde hüküm kurulması Kanuna aykırıdır”.

    Yargıtay 12. Ceza Dairesi; polis memurunun idari görevi sırasında meydana gelen trafik kazası olayını, memurun idari görevi kapsamında değerlendirmiş ve soruşturma izni şartının yerine getirilmediğinden bahisle bozma kararı vermiştir.

    Yargıtay 4. Ceza Dairesi; 2006/5351 E. ve 2006/16285 K. sayılı, 15.11.2006 tarihli kararında; polisin şikayet üzerine olay yerine giderek soruşturma işlemlerine başlamak üzere ilgili kişilerin karakola götürmesini, CMK m.161/5 kapsamında adliye ile ilgili görev olarak değerlendirmiş ve polis hakkında soruşturma izninin alınmasına gerek olmadığına karar vermiştir.

    Bu karara katılmadığımızı belirtmek isteriz. Yukarıda açıkladığımız üzere; CMK m.161/5 polisin adliye ile ilgili her iş veya görevinde soruşturma izni alınmasına gerek bulunmamaktadır şeklinde yorumlanamaz. Kanun koyucu hükümde net bir şekilde CMK m.161/5’in, bir adli soruşturma sırasında işlendiği iddia edilen ve TCK m.257’de düzenlenen görevi kötüye kullanma veya ihmal suçlarının dışına çıkarılamayacağını ortaya koymuştur. Yargıtay 4. Ceza Dairesi; kararında, CMK m.161/5’de yer alan “görevi kötüye kullanma” veya “ihmal” şartlarını gözardı ederek, polisin adliye ilgili görevini ifa ettiğinden bahisle soruşturma izni alınmasına gerek olmadığına kanaat getirmiş, böylelikle Kanunun lafzına ve amacına aykırı hareket etmiştir.

    Yargıtay 18. Ceza Dairesi’nin 31.01.2017 tarihli, 2016/17900 E. ve 2017/986 K. sayılı kararına göre;

    “(…) Mahkeme tarafından sanıklar hakkında açılan kamu davalarının ‘suç tarihi itibariyle İstanbul Emniyetinde polis memuru olan sanıkların adli bir görevin ifası kapsamında işlem yapmadıkları sadece idari görevleriyle bağlantılı olarak yaptıkları iş ve işlemler sırasında müşteki sanık ... ile aralarında çıkan tartışma sırasında atılı suçları işledikleri iddia edilmesine rağmen 4483 Sayılı Kanuna göre soruşturma izni alınmadan savcılıkça doğrudan iddianame düzenlendiği anlaşıldığından soruşturma şartının eksik olduğu’ gerekçesiyle CMK 223/8. maddesi gereğince kamu davasının durmasına’ karar verilmiştir. Ancak, 4483 Sayılı Kanunun 2. maddesindeki düzenleme karşısında, sanıkların kasten yaralama ve hakaret eylemlerinin bu Kanun maddesi kapsamında değerlendirilemeyeceği, genel hükümler çerçevesinde kovuşturma yapılarak karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde durma kararı verilmesi hukuka aykırıdır”.

    Yargıtay 15. Ceza Dairesi’nin 14.12.2015 tarihli, 2015/11930 E. ve 2015/32185 K. sayılı kararına göre;

    “Polis memuru olan sanığın, tanık Mustafa ile birlikte çevre ve trafik düzenini sağladıkları esnada katılanın kamyonetiyle hızlı bir şekilde geçmesi ve dur ihtarına uymayarak yola devam etmesi üzerine, takibe başladıkları, sesli ve ışıklı uyarıya rağmen katılanın ekip aracının kendisini geçmesine izin vermemesi, hızlı ve tehlikeli şekilde kaçmaya devam etmesi nedeniyle sanığın önce havaya daha sonra ise katılanın kamyonetine birkaç el silahla ateş ettiği, kamyonetin sol reflektör levhasına, sol arka stop lambasına, sağ arka lastiğine, alt motor karteli içerisine mermi isabet etmesi sebebiyle araçta hasar meydana geldiği olayda; 4483 sayılı ‘Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkındaki Kanun’ hükümlerine göre sanık hakkında soruşturma izni alınması için durma kararı verilmesi gerektiği gözetilmeden, yargılamaya devamla yazılı şekilde hüküm kurulması,”

    Kanuna aykırı bulunmuştur.

    Özetle; polisin idari görevi sırasında, bu görev ile bağlantılı olarak karşılaştığı olaylar karşısında aldığı tedbirlerin, idari görevi kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ileri sürülebilir. İdari görevinden bağımsız olarak; bir ihbar veya şikayet üzerine olay yerine giden polisin aldığı tedbirler adli görev niteliği taşıyacaktır. Polisin görevi başında iken, görevi nedeniyle işlediği fiillerin, o görev kapsamında değerlendirmesi isabetli olacaktır. Ancak işlendiği iddia edilen suç, polisin adli görevi sırasında olup da, bir ihmal veya kötüye kullanmadan kaynaklanmamışsa, CMK m.161/5 tatbik edilemez.

    Bir polis memurunun devriye gezerken bıçaklı bir saldırganı silah kullanarak etkisiz hale getirmeye çalışması sonucu, silahından çıkan merminin yoldan geçen bir kişinin yaralanmasına sebep olduğu olayda soruşturma izni alınmalı mıdır?

    Öncelikle somut olay; 3628 sayılı Kanun kapsamına girmemektedir. Olayı CMK m.161’e göre değerlendirdiğimizde; CMK m.161/5 uyarınca, kanun tarafından kendilerine verilen veya kanun dairesinde kendilerinden istenen adliye ile ilgili görev veya işlerde kötüye kullanma veya ihmalleri görülen kamu görevlileri ile cumhuriyet savcılarının sözlü veya yazılı istem ve emirlerini yapmakta kötüye kullanma veya ihmalleri görülen kolluk amirleri ve memurları hakkında doğrudan soruşturma yapılabilir. Bahse konu olayda, polis memurunun işlediği fiilde CMK m.161/5’de tanımlanan “adliye ile ilgili işlerde kötüye kullanma veya ihmal” yoktur. Somut olayda, polis memuru açısından ağır cezayı gerektiren bir suçüstü hali veya CMK m.161/8’de sayılan suçlardan birisi de bulunmamaktadır. Bu açıklamalar ışığında; cumhuriyet savıcısının bahse konu polis hakkında soruşturma yapabilmesi için, 4483 sayılı Kanun gereğince soruşturma izni alması gerektiği sonucuna ulaşılmalıdır.

    2- Kolluğun görevi sebebiyle işlediği suçlardan dolayı yapılan soruşturmalar ne kadar etkin yürütülebilmekte, hak arama hürriyeti ne derece korunabilmekte, maddi hakikate ve adalete ulaşılabilmek midir? Bir başka ifadeyle, bu usullerin kullanılması suretiyle maddi hakikatin ortaya çıkarılması ve adaletin süratle yerine gelmesi sağlanabilmekte midir?

    Yukarıda sayılan yöntemlerle; “hukuk devleti” ilkesinin temel direği olan, hukukilik denetimi ve kamu görevinden kaynaklanan yetkilerin kullanılması ile ilgili hukuka aykırılıkların takibi, giderilmesi, sorumluların adalet önüne çıkarılabilmesi, tarafsız bir gözle ve niyetle soruşturmaların yürütülüp delillerin toplanması, bunun yanında da kolluğun haksız veya keyfi isnatlarla karşı karşıya kalmasının ve baskı altına alınmasının önüne geçilebilmekte midir?

    Kanunda öngörülen yöntemlerin; kolluğun haksız veya keyfi isnatlarla karşı karşıya kalması ve dolayısıyla baskı altına almasını önlediği, fakat bu sırada maddi hakikate ve adalete ulaşılmasında ciddi güçlükler yaşanmasına neden olabileceği söylenebilir. Bu durum; yani etkin ve süratli işlemeyen bir denetim usulü, kamu kudretinden kaynaklanan kamu görevinin sağladığı yetkileri kötüye kullanmayı cesaretlendirebilme riski taşımaktadır.

    Günümüzde kolluk denetiminde yaşanan aksaklıkta; akla gelmeyen ve tartışılmayan ana bir sorun vardır, soruşturma izni meselesi, yani yargı denetiminden geçici muaf tutulma veya yargı denetiminin takip şartına bağlanmasıdır.

    “İzin vermeye yetkili merciler” başlıklı 4483 sayılı Kanun m.3’e göre; “Soruşturma izni yetkisi

    a) İlçede görevli memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında kaymakam,

    b) İlde ve merkez ilçede görevli memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında vali,

    (…) Yokluklarında ise vekilleri tarafından bizzat kullanılır”.

    Ülkede kamu düzenini ve güvenliğini korumak, İçişleri Bakanlığı’nın görevidir. Bu görev, il sınırları içinde vali, ilçe sınırları içinde ise kaymakam tarafından yürütülür. Vali ve kaymakamlar bu görevlerini, emniyet ve jandarma vasıtasıyla yerine getirirler. Vali, il sınırları içinde bulunan ve önleme görevini yapan genel ve özel kolluğun amiridir (İİK m.11). Kolluk hakkında soruşturma izni vermeye yetkili merci ise; ilçede kaymakam, merkez ilçede ve ilde ise validir.

    “Ön inceleme” başlıklı 4483 sayılı Kanun m.5/1’e göre; “İzin vermeye yetkili merci, bu Kanun kapsamına giren bir suç işlediğini bizzat veya yukarıdaki maddede yazılı şekilde öğrendiğinde bir ön inceleme başlatır”.

    Ön inceleme; izin vermeye yetkili merci tarafından bizzat yapılabileceği gibi, bu merciinin görevlendireceği bir veya birkaç denetim elemanı veya hakkında inceleme yapılan kişinin üstü konumunda bulunan memur ve kamu görevlileri tarafından da yaptırılabilir (4483 sayılı Kanun m.5/3). Dolayısıyla; 4483 sayılı Kanunun kapsamına giren soruşturma izni aşaması, yine polis ve jandarma teşkilatlarında yer alan birim tarafından yürütülecektir. Soruşturma iznine ilişkin karar, ön inceleme süreci de dahil olmak üzere suçun öğrenilmesinden itibaren en geç 30 gün içinde verilir. Bu süre, 15 günü geçmemek kaydı ile zorunlu hallerde bir defa uzatılabilir.

    Takip şartı için gerekli olan iznin verilip verilmemesi ile ilgili yapılacak araştırmada; iddia ve delilleri araştıran, delilleri toplayan, ifadeleri alan, soruşturma raporunu hazırlayan ve sonuçta her ne kadar yargı denetimine tabi olsa da soruşturma iznini veren kolluk teşkilatıdır. Bir kolluk mensubunu denetleyen ve yine aynı teşkilat bünyesinde çalışan, rütbeli de olsa kolluğun ve kolluk biriminin bağımsızlığından ve tarafsızlığından bahsedilemez.

    Soruşturma iznine ilişkin karara karşı itiraz yolu 4483 sayılı Kanun m.9’da düzenlenmiştir. Soruşturma izni verildiği takdirde; hakkında inceleme yapılan kolluk görevlisi, soruşturma izni verilmediği halde ise cumhuriyet başsavcılığı veya şikayetçi, kararın kendisine tebliğinden itibaren 10 gün içinde yetkili merciin yargı çevresinde bulunan bölge idare mahkemesine itiraz edebilir. Bölge idare mahkemesi; kendisine yapılan itirazı en geç üç ay içerisinde sonuçlandırır, verdiği karar kesindir.

    Soruşturma izni aşamasını yürüten kolluk mensubu veya birimi, sübjektif olarak tarafsız davrandığını ileri sürebilir. Ancak bu niyet, o kolluk mensubunun ve biriminin bağımsız olduğunu ve dış gözleme karşı objektif tarafsızlığını ortaya koymak için yeterli bir dayanak olarak kabul edilemez. CMK m.160 uyarınca cumhuriyet savcısının soruşturmanın amiri veya yürütücüsü olduğu doğrudur, fakat cumhuriyet savcısı bu soruşturmayı kiminle yapacaktır? Emrinde bulunan hangi kamu görevlisine talimat vermek suretiyle delilleri toplatacak ve soruşturma tasarruflarının yerine getirilmesini sağlayacaktır? Türk Hukuku’nda, cumhuriyet başsavcılıklarına bağlı ayrı bir adli kolluk yapılanması bulunmadığına göre, elbette bu soruların cevabı polis ve jandarma olacaktır. Bir başka ifadeyle, cumhuriyet savcısının bir kolluk mensubu hakkında yürüteceği soruşturmada yardımcısı yine bir başka kolluk mensubu olacaktır. Bu tespitimiz, kolluğa güvensizliğin bir işareti değildir; ancak ifa ettiği idari veya adli kolluk görevi sırasında veya görevinden dolayı suç işlediği iddia edilen kolluk mensubu hakkında soruşturmanın yürütülmesinde, bu kapsamda delillerin toplanmasında, iddianame veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karara temel teşkil edecek fezlekenin hazırlanmasında, soruşturmaya konu eylem ve şüpheli yönünden bağımsız ve tarafsız hareket etme güçlüğü çeken kolluk görev alacaktır.

    Elbette bu tespit mutlaklık içermeyip, karine olarak kabul edilmelidir. Kolluk denetimlerinde yaşanan sorunlar, güvensizlik ve gecikmeler, denetimin gereği gibi yapılmadığına dair toplumda oluşan şüpheler, maddi hakikate ve adalete ulaşmada duyulan endişelerin giderilmesi için bir çözüm yolu bulunmalıdır. Bu yol; kolluğun kıskaca ve baskı altına alınması, iş yapamaz ve yetki kullanamaz hale getirilmesi amacına hizmet etmez. Burada maksat, hem dürüst bir hukukilik denetiminin yapılmasını ve hem de kolluğun görevinden kaynaklanan yetkileri kullanması sırasında bugüne kadar oluşan şaibelerin giderilmesini sağlamaktır. Bağımsız ve tarafsız bir denetime tabi tutulacak kolluk; bir taraftan şaibelerden kurtulacak, diğer taraftan hukukilik denetiminin “hukuk devleti” ilkesine yakışır şekilde yapılmasının olumlu sonuçlarından yararlanacaktır. Şüpheden arındırılmış etkin denetim, toplum düzeni ile kişi hak ve hürriyetlerine katkı sağlayacaktır.

    Bunun için, kolluk teşkilatlarının hiyerarşik yapılanması dışında bağımsız bir denetim mekanizması kurulmalıdır. Bu teşkilat özerk olmalı ve üyelerini; parlamento, yüksek yargı ve Cumhurbaşkanı seçmelidir. Bu yöntemin, işin içine siyaseti karıştıracağı şeklinde eleştirilmesi mümkündür. Bu eleştiri Türkiye’nin şartları, siyasetin yanlış anlaşılması ve kullanılması, “kuvvetler ayrılığı” ilkesine dikkat edilmemesi ile ilgilidir. Bu tip eleştirileri dayanak alıp, sorunları çözme yolunda Milletin iradesini temsil edenlere başvurulmadığında, kolluk teşkilatı için gündeme getirdiğimiz kronikleşmiş meselenin çözülmesi yolunda adım da atılmamış olacaktır.

    Türkiye Büyük Millet Meclisi araştırma komisyonu usulü, yukarıda değindiğimiz sorunların çözümünde yeterli değildir. Çünkü araştırma komisyonunun önüne gelen sorunu ve konuyu inceleyip rapor hazırlamak dışında bir yaptırım gücü yoktur.

    Önerimizde; en azından belirli bir ağırlığa sahip suçların denetiminin, yani ön soruşturmasının bağımsız ve tarafsız bir denetim mekanizması tarafından yerine getirilip, toplanan delillerle birlikte ulaşılan sonucun cumhuriyet savcısına bildirilmesi tavsiye edilmektedir. Kolluğun görevi sırasında veya görevinden dolayı işlediği iddia olunan suçlardan dolayı denetimi, kolluk dışında bir teşkilat tarafından yürütülmelidir.

    Hangi suçların bu denetim kapsamına gireceği sorusu gündeme gelebilir; ya tüm suçlar veya katalog suçlar veya cezanın ağırlığına göre suçlar ayırımına gidilebilir. Katalog suçlar kapsamına; işkence ve kötü muamele, kasten insan öldürme, kasten nitelikli yaralama, yağma, Devletin güvenliğine karşı suçlar, casusluk, cinsel saldırı, cinsel istismar, uyuşturucu madde ticareti ve kaçakçılık suçları girebilir. Bağımsız ve tarafsız denetim mekanizmasının görev alanı kapsamı, suça konu eylemin ceza ağırlığına göre de belirlenebilir. Örneğin, cezası beş yıl ve üstünde olan suçlar hakkında yürütülecek ön soruşturmanın bağımsız ve tarafsız denetim mekanizmasına bırakılması öngörülebilir.

  3. #27
    Ceza davalarında takibi şikayete bağlı suçlar

    Ceza hukukumuzda bazı suçlar kamu davası olarak ilgili merciler tarafından resen yürütülür. Şikayetin olup olmamasına bakılmaz. Öğrenilmesi ile Soruşturma ve Kovuşturmaya tabi tutulur. Yani dava kamu davası olarak yürütülür. Bazı suçların da soruşturulması ve kovuşturulması mağdur yani zarar görenin, süresi içerisinde ilgili mercilere şikayet etmesi koşuluna bağlanmıştır.

    Şikayet Süresi Nedir

    Türk Ceza Kanununda şikayet ile ilgili düzenleme Kanunun genel hükümler başlığı altında 73. Madde de düzenlenmiştir. Bu maddeye göre “kovuşturulması ve soruşturulması şikayete bağlı olan suç hakkında, yetkili kimse 6 ay içinde şikayette bulunmadığı takdirde soruşturma ve kovuşturma yapılamaz”

    Bunun anlamı şikayet hakkı olan kişinin, suçu ve suçun failini öğrendiği günden itibaren 6 ay içinde şikayet etmesi gerekir. Örneğin biri bize bir hakarette bulundu bu hakaret fiilini öğrendiğimiz tarihten itibaren 6 ay içerisinde yetkili makamlara şikayette bulunmamız gerekir.

    Şikayet Hakkı Olanlar Birden Fazla İse

    Şöyle bir soru aklımıza gelebilir. Şikayet hakkı olan kişi birden fazla ise ve bunlardan biri yada birkaçı şikayet süresini geçirir ise bu durumda diğer şikayet süresi olan kişinin hakkı düşer mi? Kanun koyucu bu hususu da TCK 73/3 maddesinde “Şikayet hakkı olan birkaç kişiden birisi 6 aylık süreyi geçirir ise bundan dolayı diğerlerinin hakları düşmez demiştir. Örneğin üç kişiye ait olan bisikleti kullanıp yerine koyan, kullanma hırsızlığı yapan kişiyi, bisikletin sahiplerinden ikisinin şikayet hakkından vazgeçmesi diğer üçüncü kişinin şikayet hakkına zarar vermez. Şikayet etmek isteyen üçüncü kişi şikayet hakkını 6 aylık süre içerisinde kullanabilir.

    Şikayet edilmiş Fakat Dava Sürecinde Şikayetten Vazgeçilir İse

    Süresi içerisinde şikayetimizde bulunduk ve soruşturma başlatıldı ardından yargılama aşamasına geçildi, yani dava açıldı. Dava sürerken şikayetimizden vazgeçer isek ne olur? Kanun koyucu, TCK 73/4 maddesi “Kovuşturma yapılabilmesi şikayete bağlı suçlarda kanunda aksi yazılı olmadıkça, Suçtan zarar gören kişinin vazgeçmesi davayı düşürür ve hükmün kesinleşmesinden sonraki vazgeçme cezanın infazına engel olmaz” demektedir. Peki bu ne anlama gelir? Yani dava devam ederken şikayetimizden vazgeçer isek yargılamaya devam edilmez, dava orada biter, hukuki tabir ile dava düşer. Fakat dava bitmiş ve karar kesinleşmiş ise şikayetten vazgeçmemiz hiçbir şey ifade etmez. Sanık ceza almış ise cezasını çeker.

    İştirak Halinde Suç İşlenmiş İse, Suçu İşleyen Birden Fazla İse,

    Örneğin birden fazla kişi konut dokunulmazlığımızı ihlal etti, ve bizde süresi içerisinde failleri şikayet ettik. Soruşturma yada kovuşturma yani yargılama esnasında bu kişilerden sadece biri hakkında şikayetimizden vazgeçer isek, tüm failler hakkında vazgeçmiş sayılırız. Kanun Koyucu TCK 73/5 Maddesinde “İştirak halinde suç işlemiş sanıklardan biri hakkındaki şikayetten vazgeçme, diğerlerini de kapsar” demektedir.

    Şikayetten Vazgeçer İsek Fakat Fail bunu kabul etmez ise,

    Şikayete bağlı suç işlendi ve süresi içerisinde şikayette bulunduk, soruşturma yada kovuşturma yani yargılama aşamasında şikayetimizden vazgeçtik ise, fail ben şikayetten vazgeçmeyi kabul etmiyorum diyemez. TCK 73/6 Maddesi “Vazgeçme kabul etmeyen sanığı etkilemez” der.

    Şikayetten Vazgeçen Kişi Hukuk Mahkemesindeki Haklarını Saklı Tutabilir mi

    Ceza davasında şikayet hakkımızdan vazgeçmiş olmamız, hukuk davası açamayacağımız anlamına gelmez. Örneğin mala zarar verme suçunda şikayet hakkımızı kullandık, fakat daha sonra şikayetimizden vazgeçtik. Bu durumda malımıza zarar veren kişiye hukuk davası açıp zararımızı tazmin ettirebiliriz. TCK 73/7 maddesi “Kamu davasının düşmesi, suçtan zarar gören kişinin şikayetten vazgeçmiş olmasından ileri gelmiş, ve vazgeçtiği sırada şahsi haklarından da vazgeçtiğini ayrıca açıklamış ise artık hukuk mahkemesinde de dava açamaz.” der.

    Takibi Şikayete Bağlı Başlıca Suçlar Nelerdir?

    TCK Madde 86/2 Kasten Yaralama suçunda daha az cezayı gerektiren hal:-Basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek nitelikte olması hali

    TCK Madde 89/5Taksirli Yaralama (Bilinçli Taksir hali hariç)

    TCK Madde 102 Cinsel Saldırı

    TCK Madde 104/1 Reşit Olmayanla Cinsel İlişki

    TCK Madde 105 Cinsel Taciz

    TCK Madde 106/2. cümle Malvarlığına Yönelik Tehdit

    TCK Madde 116/1 Konut Dokunulmazlığının İhlali

    TCK Madde 117/1 İş ve Çalışma Hürriyetinin İhlali

    TCK Madde 123 Kişilerin Huzur ve Sükununu Bozma

    TCK Madde 125-131 Hakaret (Kamu Görevlisine Görevinden Ötürü İşlenen Hariç)

    TCK Madde 139 Özel Hayata ve Hayatın Gizli Alanına Karşı Suçlar (Kişisel Verilerin Kaydedilmesi, Verileri Hukuka Aykırı Olarak Verme veya Ele Geçirme ve Veri Yok Etmeme Hariç)

    TCK Madde 144 Hırsızlık Suçunda daha az cezayı gerektiren haller

    -Paydaş ve elbirliği ile malik olunan mal üzerinde hırsızlık

    -Bir hukuki ilişkiye dayanan alacağın tahsili amacıyla hırsızlık

    TCK Madde 146 Kullanma Hırsızlığı

    TCK Madde 151 Mala Zarar Verme

    TCK Madde 155 Güveni Kötüye Kullanma

    TCK Madde 156 Bedelsiz Senedi Kullanma

    TCK Madde 159 Dolandırıcılık Suçunda Daha Az Cezayı Gerektiren Haller:

    -Hukuki ilişkiye dayanan alacağın tahsili amacıyla suç işlenmesi

    TCK Madde 160 Kaybolmuş veya Hata Sonucu Ele Geçmiş Eşya Üzerinde Tasarruf

    TCK Madde 167/2 Cezada İndirim Yapılmasını Gerektiren Şahsi Sebep

    TCK Madde 209/1Açığa Atılan İmzanın Kötüye Kullanılması

    TCK Madde 233/1 Aile Hukukunda Kaynaklanan Yükümlülüğün İhlali

    TCK Madde 239/1-2 Ticari Sır, Bankacılık Sırrı veya Müşteri Sırrı Niteliğindeki Bilgi ve Belgelerin Açıklanması

    TCK Madde 342/2 Yabancı Devlet Temsilcilerine Karşı İşlenen Hakaret Suçu

    Alıntı : HukukiHaber

  4. #28
    ÖZEL HAYATIN GİZLİLİĞİNİ İHLAL VE KİŞİSEL VERİLERİN KAYDEDİLMESİ SUÇU

    Özel hayatın gizliliğini ihlal

    Madde 134- (1) Kişilerin özel hayatının gizliliğini ihlal eden kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Gizliliğin görüntü veya seslerin kayda alınması suretiyle ihlal edilmesi halinde, verilecek ceza bir kat artırılır.

    (2) Kişilerin özel hayatına ilişkin görüntü veya sesleri hukuka aykırı olarak ifşa eden kimse iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. İfşa edilen bu verilerin basın ve yayın yoluyla yayımlanması halinde de aynı cezaya hükmolunur

    Madde Gerekçesi

    Maddenin birinci fıkrası metninde, özel hayatın gizli*liğinin ihlâli suç olarak tanımlanmaktadır. Böylece, gizli yaşam alanına gire*rek veya başka suretle başkaları tarafından görülmesi mümkün olmayan bir özel yaşam olayının saptanması ve kaydedilmesi cezalandırılmaktadır.

    İkinci fıkrada, böylece elde edilen saptama ve kayıtlardan herhangi bir suretle yarar sağlanması veya bunların başkalarına verilmesi veya diğer kim*selerin bilgi edinmelerinin temini veya basın ve yayın yoluyla açıklanması suçun ağırlaşmış şeklini oluşturmaktadır.

    Maddenin ikinci fıkrasında, kişinin özel hayatına ilişkin görüntü veya seslerin hukuka aykırı olarak ifşa edilmesi, ayrı bir suç olarak tanımlanmış*tır. Bu görüntü veya sesler örneğin soruşturma kapsamında hukuka uygun bir şekilde kayda alınmış olabileceği gibi, birinci fıkrada tanımlanan suçun işlenmesi suretiyle elde edilmiş olabilir. İkinci fıkrada tanımlanan suç, elde edilmiş olan bu ses veya görüntü kayıtlarının ifşasıyla, yayılmasıyla, yani yetkisiz kişilerce öğrenilmesinin sağlanmasıyla oluşur. Bu ifşanın hukuka aykırı olması gerekir. Bu bakımdan özel hayata ilişkin kayıtların, savcılık veya mahkemeye verilmesi, duruşmada gösterilmesi ve dinlenmesi hâlinde, söz konusu suç oluşmayacaktır. İfşanın, basın ve yayın yoluyla yapılması, söz konusu suçun nitelikli unsuru olarak kabul edilmiştir.

    Kişisel verilerin kaydedilmesi

    Madde 135- (1) Hukuka aykırı olarak kişisel verileri kaydeden kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.

    (2) Kişisel verinin, kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine; hukuka aykırı olarak ahlaki eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin olması durumunda birinci fıkra uyarınca verilecek ceza yarı oranında artırılır.

    Madde Gerekçesi

    Suçun konusu, kişisel verilerdir. Gerçek kişiyle ilgili her türlü bilgi, kişisel veri olarak kabul edilmelidir.

    Söz konusu suç tanımında kişisel verilerin bilgisayar ortamında veya kağıt üzerinde kayda alınması arasında bir ayırım gözetilmemiştir. Bu ba*kımdan, söz konusu suç tanımı ile Avrupa Konseyi bünyesinde hazırlanan Türkiye’nin de 28 Ocak 1981 tarihinde imzalamakla taraf olduğu “Kişisel Nitelikteki Verilerin Otomatik İşleme Tâbi Tutulması Karşısında Şahısların Korunmasına Dair Sözleşme”nin ilgili hükümlerine geçerlilik tanınmıştır.

    Bu suçun oluşabilmesi için, kişisel verilerin hukuka aykırı bir şekilde kayda alınması gerekir. Kişinin rızası ile kendisiyle ilgili bilgilerin kayda alınmasının suç oluşturmayacağı muhakkaktır. Belirli nitelikteki kişisel ve*rilerin kayda alınması kanun hükmünün gereği olarak yapılmaktadır. Bu bakımdan, çeşitli kamu kurumlarında verilen kamu hizmetinin gereği olarak kişilerle ilgili bazı bilgiler ilgili kanun hükümlerine istinaden kayda alın*maktadırlar. Bu durumlarda, söz konusu suç oluşmayacaktır.

    Maddenin ikinci fıkrasında, kişilerin siyasî, felsefî veya dinî görüşle*rine, ırkî kökenlerine, ahlâkî eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık du*rumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin bilgileri kayda almak, suç ola*rak tanımlanmıştır. Ancak, bunlardan kişilerin ahlâkî eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin bilgile*rin kayda alınmasına kanunlarda özellikle suçlulukla mücadele bağlamında, suç ve suçluların ortaya çıkarılmasını sağlamak amacıyla belli ölçüde izin verilebilir. Bu durumlarda söz konusu suç oluşmayacaktır.

    Her iki suç da Türk Ceza Kanunu’nun “Özel hayata ve Hayatın Gizli Alanına Karşı Suçlar” bölümünde düzenlenmiştir. Anayasanın 20. maddesinin birinci fıkrasında “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir” ve üçüncü fıkrasında ise “Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahiptir.” ibarelerine yer verilerek ilgili suçların konularına ilişkin korumalar esas alınmıştır. Yargıtay’a göre özel hayat kavramı, “kişinin sadece gözlerden uzakta, başkalarıyla paylaşmadığı, kapalı kapılar ardında dört duvar arasındaki yaşantısı ve mahremiyetinden ibaret olmayıp, herkesin bilmediği ve bilmemesi gereken istenildiğinde başka kişilere açıklanabilen, tamamen kişiye ait özel hayat olayları ve bilgilerin tamamını içerir.” şeklinde tanımlanmıştır. Kişisel veri kavramı ise, 6698 Sayılı Kişisel Verileri Koruma Kanunu’nun tanımlar bölümünde “Kimliği belirli veya belirlenebilir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgi” olarak nitelendirilmiştir. Yargıtay 12.Ceza Dairesi ise kişisel verilerin tasnifine şu şekilde yer vermiştir:

    a- Yaşam şekline ilişkin kişisel veriler: Kişilerin üçüncü kişiler tarafından ayırımcılığa uğramaması ve haysiyetinin korunmasıyla ilişkili olarak, dini inançları, cinsel tercihleri, etnik kökeni, suç geçmişi, politik eğilimleri ve kişisel özel aktivitelere ilişkin bilgiler bu bağlamda sayılabilecektir.

    b- Ekonomik ve finansal kişisel veriler: Suçlular tarafından suistimale ve kimlik hırsızlığına hedef olmamak için kişinin mali varlığı, sahip olduğu hisse ve hesaplar, borçları, yaptığı alış verişler, kredi kartlarına ilişkin veriler bu sınıfta değerlendirilir. Ayrıca sayılan bu bilgiler ile kişinin nerede ve kimlerle bulunduğuna, sağlık bilgilerine ilişkin bilgiler de ortaya çıkarabileceğinden ve varlık bilgisinin toplumsal açıdan da özel sayılmasından dolayı önemi artmaktadır.

    c- Bilişim alanına ilişkin kişisel veriler: e-postaların bizzat adresleri veya şifreleri, internet ortamında paylaşılan kişisel veriler mahrem olarak değerlendirilebilir. Bunun önemi şu bakımdan artmaktadır. İnternette gezinti yapan kişi birçok kişisel bilgileri paylaşmakta, bu bilgiler kayıt altına alınmakta, yine internet erişimine ilişkin iz kayıtlarının hizmet sağlayıcı ve sunucu sahipleri tarafından tutulabiliyor olması nedenleriyle artmaktadır.

    d- Sağlıkla ilgili kişisel veriler: Sağlık verileri kişilerin iş güvenliğini, toplum içindeki statüsünü ve sigorta kapsamını etkileyen hassas bilgilerdir. Ayrıca sağlık verileri kişilerin sosyal yaşantısı ve psikolojik durumları hakkında bilgi edinilmesine neden olabilir. Biyometrik (Kişinin kendine özgü fiziksel veya biyolojik niteliklerine dayalı olarak insanların kimliğini tespit için dijital teknolojiden faydalanma bilimi) veriler de kişisel veriler arasındadır.

    e- Politik kişisel veriler: Toplum içinde yaşayan kişilerin siyasi tercihleri toplum katmanları arasında bilinme halinde ayırımcılığa maruz kalma ihtimali bulunduğundan bu bilgilerde kişisel veridir.

    Fakat belirtmek gerekir ki, kişisel veri tanımına göre kişinin adı, soyadı , ana-baba adı, adresi mesleği, banka hesap bilgileri, cep telefonu, fiziki kimliği vb. gibi bir çok bilgi kişisel veri olarak kabul edilmektedir. Bu bağlamda Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2012/1514 E. 2014/312 K. 10.06.2014 tarihli kararının incelenmesinde yarar vardır. Zira ilgili kararda, kişisel veri tanımı bu kavramın ceza hukuku bağlamında korunması vb. konularda açıklamalara yer verilmiştir. Söz konusu kararın karşı oyunda ise, ilgili kanun hükmü, ” Ancak madde de ‘kişisel verilerin’ neler olduğu, ‘kaydetme’ den neyin anlaşılması gerektiğine dair bir açıklama bulunmadığı gibi TCK’nın 6. maddesindeki tanımlarda da herhangi bir açıklama bulunmamaktadır.” şeklindeki açıklamalarla kanunilik ve belirlilik ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle eleştirilmiştir.

    Suç unsurları bakımından iki suç da incelenecek olursa, her iki suçun da koruduğu hukuki değer, özel hayat olarak nitelendirilebilir.

    Özel hayatın gizliliği suçunda, görüntü veya seslerin kayda alınması suretiyle ihlali artırım nedeni olarak öngörülmüştür. Yine aynı yöntemle veya basın yayın yoluyla ifşa halinde verilecek cezada artırıma gidilecektir. Kişisel verilerin kaydedilmesi suçunda ise, hassas veri veya özel nitelikli kişisel veri olarak nitelendirilen verilerin hukuka aykırı olarak kaydedilmesi halinde yine cezada artırıma gidilecektir. Bu konuda bir hususa vurgu yapmak gerekirse, kanun maddesinde kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine ait bilgilerde mutlak dokunulmazlık öngörülmüşken; ahlaki eğilim ,cinsel yaşam, sağlık durumu, sendikal bağlantılara ilişkin verilerin ise hukuka aykırı olarak kaydedilmesi halinde cezada artırıma gidileceği belirtilerek nisbi dokunulmazlık öngörülmüştür.[1] Ayrıca her ne kadar Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nda kişilerin kılık kıyafeti, dernek ve vakıf üyeliği, ceza mahkumiyetleri, güvenlik tedbiriyle ilgili verileri, biyometrik genetik verileri özel nitelikli (hassas veri) kabul edilmiş ise de TCK’da bu verilerin kaydedilmesi artırım nedenleri arasında yer almamıştır. [3] TCK mad. 137 gereğince, her iki suçun da kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetkiyi kötüye kullanmak suretiyle veya belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle işlenmesi halinde verilecek ceza yarı oranında artırılacaktır.

    Her iki suçun da faili ve mağduru herkes olabilir ve her iki suç da genel kastla işlenebilir. Kanun, kişisel verilerin kaydedilmesi veya özel hayatın gizliliğini ihlal suçuyla ilgili özel bir amaç aramamıştır. Bununla birlikte, kişisel verilerin hangi yöntemlerle kaydedildiği de bu suç kapsamında önem arz etmeyecektir.

    Her iki suç bakımından mağdurun rızası, hakkın icrası ve kanun hükmünün yerine getirilmesi hukuka uygunluk sebebi olarak düşünülebilir.[2] Fakat belirtmek gerekir ki, örneğin fiilin gazetecilik mesleğinin icrası kapsamında değerlendirilmesi için, haberin gerçek ve güncel olması, haberin verilmesinde kamu yararı bulunması, haberle olay arasında fikri bağ bulunması şartlarının varlığı gerekecektir.

    Bu iki suç arasındaki temel farklardan bir tanesi, özel hayatın gizliliğini ihlal suçu şikayete tabi bir suç iken, kişisel verilerin kaydedilmesi suçunun soruşturulması ve kovuşturulmasında şikayet şartı aranmamıştır.

    Her iki suç açısından Yargıtay kararlarını inceleyecek olursak,

    Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2012/25893 E. 2013/20124 K.Sayılı kararında “Bu açıklamalar ışığında incelenen dosya kapsamına göre; sanığın, yatak odasının tavanındaki suntadan mamul kaplamayı 70*70 cm. ebadında kırarak, komşusu olan katılanlarla ortak kullanılan çatı katına çıktıktan sonra, burada oluşturduğu delikten, özel bir çaba göstererek, katılanların yatak odasını gizlice gözetlediği olayda;

    Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, katılanların, başkalarınca görülmesi ve bilinmesini istemedikleri konutları içerisindeki ailevi yaşantılarına müdahale eden sanığın eyleminde özel hayatın gizliliğini ihlal suçunun yasal unsurlarının oluştuğunun kabulünde ve sanık hakkında zincirleme suç hükümlerinin uygulanmasında bir isabetsizlik görülmemiş olup..” ibarelerine yer vererek komşunun yatak odasının gözetlendiği olayda, özel hayatın gizliliği suçunun yasal unsurlarının oluştuğunu kabul etmiştir.

    Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin 2013/26643 K. Sayılı kararında ise “..Diş hekimi olan sanık, diş hekimlerinin üye olduğu bir internet sitesine üyelik için başvuruda bulunduğu sırada, aynı hastanede diş hekimi olarak görev yapan arkadaşı mağdurun T.C. kimlik numarası, adı, soyadı, mezun olduğu üniversite ve mezuniyet yılı, mesleği ve diploma numarası, çalıştığı kurum ve yaşadığı şehir bilgilerini sisteme kaydederek, mağdur adına profil oluşturmuştur. Mağdurun, herkes tarafından bilinmeyen veya kolaylıkla ulaşılması ve bilinmesi mümkün olmayan, ancak sınırlı bir çevre ile paylaştığı kişisel verilerini, kimliğini ortaya koyacak biçimde internet sitesine kaydeden sanık TCK md. 135/1 gereği kişisel verilerin hukuka aykırı bir şekilde kaydedilmesi suçundan cezalandırılmalıdır..” şeklindeki ibareleriyle her ne kadar fiilin kişisel verilerin kaydedilmesi suçu kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamış ise de söz konusu fiilin TCK’nın 136.maddesi kapsamında, kişisel verileri yayma suçuna vücut verip vermediğinin tartışılması gerekmektedir.

    Uygulamada en çok karşılaşılan ve Yargıtay kararlarına konu olan husus, somut olayın özelliklerine göre iki suç arasındaki ayrımın yapılmasıdır. Bu durumda, suç vasfının tayini konusunda bir takım kıstaslara yer verilmiştir. Buna göre,

    Yargıtay 12. Ceza Dairesi 11.09.2012 tarih 2012/17703 E. 2012/18222 K. sayılı kararında..” 5237 sayılı TCK’nın 135. maddesinde düzenlenen “Kişisel verilerin kaydedilmesi” suçunun oluşabilmesi için belirli veya belirlenebilir bir kişiye ait her türlü bilginin, hukuka aykırı olarak kaydedilmesi gerekmekte olup; suçun maddi konusunu oluşturan “kişisel veri” kavramından, kişinin, yetkisiz üçüncü kişilerin bilgisine sunmadığı, istediğinde başka kişilere açıklayarak ancak sınırlı bir çevre ile paylaştığı, herkes tarafından bilinmeyen ve/veya kolaylıkla ulaşılması ve bilinmesi mümkün olmayan, kişinin kimliğini belirleyen veya belirlenebilir kılan, kişiyi toplumda yer alan diğer bireylerden ayıran ve onun niteliklerini ortaya koymaya elverişli, gerçek kişiye ait her türlü bilginin anlaşılması gerektiği; bir özel hayat görüntüsü ya da sesinin, “kişisel veri” olduğunda kuşku bulunmamakta ise de, kişinin özel hayatına ilişkin görüntüsü ya da sesinin, bilgisi dışında, resim çekme veya kaydetme özelliğine sahip aletle belli bir elektronik, dijital, manyetik yere sabitlenmesi eyleminin, 5237 sayılı TCK’nın 134/1. maddesinin 2. cümlesinde tanımlanan özel hayatın gizliliğini ihlal suçu kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, kişinin özel hayatına ilişkin görüntü, fotoğraf ya da sesin, 5237 sayılı TCK’nın 135. maddesi kapsamında kişisel veri olarak kabul edilemeyeceği, iddiaya konu olayda, mağdurenin çıplak vaziyetteki görüntü ve fotoğraflarının kaydedilmesinden ibaret eylemin, “Kişisel verilerin kaydedilmesi” suçunu oluşturmayacağı..” değerlendirmelerine yer vermiştir.

    Yargıtay 12. Ceza Dairesi 10.02.2014 tarih 2013/11016 E. 2014/2973 K. Sayılı kararında,”.. bahse konu görüntülerin içeriğine göre, katılanın soyunmuş vaziyette, ancak iç çamaşırlarının üzerinde olduğu, müştekinin ise üst tarafından tişörtünü çıkardığı, pantolonunun ve atletinin üzerinde olduğu halde, birlikte dans edip eğlendiklerine ilişkin görüntü olduğu, olayın duyulması üzerine, müşteki ve katılanın şikayetçi olup sanıklar hakkında adli soruşturma başlatıldığı, bahse konu görüntünün kişisel veri olduğu kabulü ile sanıklar hakkında TCK'nın 136/1. maddesinden açılan davada mahkemece, dava konusu görüntüler kişisel veri olarak kabul edilerek sanıkların cezalandırılmalarına karar verildiği görülmüş ise de, müşteki ve katılanın fiziksel mahremiyetini içeren görüntülerini, onların bilgisi ve rızası dışında ifşa eden sanıklar hakkında, TCK'nın 134/2. maddesindeki özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan mahkumiyet hükmü kurulması gerekirken, suç vasfında yanılgıya düşülerek, yasal ve yeterli olmayan gerekçelerle, sanıkların kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçundan mahkumiyetlerine karar verilmesi bozmayı gerektirmiş..”

    Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2014/19700 E. 2015/1219 K. Sayılı kararında ise, “..Sanığın, evli olan müşteki ile duygusal arkadaşlık kurarak bir süre birlikte yaşadığı, müştekinin, ilişkiye son vermesi üzerine duyduğu tepki ile, müştekiye ait sesleri ve müşteki ile yaptıkları bir piknikte cep telefonuyla çektiği video görüntülerini CD'ye aktararak, ses ve görüntülerin bulunduğu CD'yi, müşteki ile olan ilişkisinden söz ederek, müştekinin eşine verilmek üzere, müştekinin kaynı tanık ...'a bırakmak suretiyle ifşa ettiği olayda; müştekinin, üçüncü kişiler tarafından görülmesini ve bilinmesini istemediği, evlilik dışı ilişkisini ortaya koyan, özel yaşam alanına ilişkin ses ve görüntüleri yasal anlamda kişisel veri kapsamında değerlendirilemeyeceğinden, eylemin, verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme suçunu değil, TCK'nın 134/2. maddesine uyan özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu oluşturduğu ve sanığın bu suçtan sorumlu tutularak cezalandırılması gerektiği gözetilmeden..” ibarelerine yer vererek iki suç arasındaki farkı ortaya koymayı amaçlamıştır.

    Her iki suçun uygulamadaki farklılıklarıyla ilgili emsal teşkil edecek bir çok karar mevcut olmakla birlikte, yukarıda paylaşılan kararda “ özel yaşam alanına ilişkin ses ve görüntüleri yasal anlamda kişisel veri kapsamında değerlendirilemeyeceğinden..” ibaresine yer verilmesi hatalı olmuştur. Bunun yanında ilk paylaşılan karardaki “bir özel hayat görüntüsü ya da sesinin, “kişisel veri” olduğunda kuşku bulunmamakta ise de, kişinin özel hayatına ilişkin görüntüsü ya da sesinin, bilgisi dışında, resim çekme veya kaydetme özelliğine sahip aletle belli bir elektronik, dijital, manyetik yere sabitlenmesi eyleminin, 5237 sayılı TCK’nın 134/1. maddesinin 2. cümlesinde tanımlanan özel hayatın gizliliğini ihlal suçu kapsamında değerlendirilmesi gerektiği..” açıklamasıyla suç vasfının ortaya konulması daha isabetli olmuştur.

    Son olarak, Yargıtay’ın “hukuka aykırılık bilinci” olmadığı gerekçesiyle özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan sanık hakkında beraat kararı verilmesi gerektiği yönünde emsal teşkil edecek kararlarını da görmek mümkündür. Buna göre,

    Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2017/5122 E. 2018/2516 K. Sayılı kararında, “Özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan sanığın beraatine ilişkin hüküm, katılan tarafından temyiz edilmekle, dosya incelenerek gereği düşünüldü: Dosya kapsamına göre; sanığın ayrı yaşadığı eşinin babası olan katılanın evine çocuklarını görmek için geldiğinde çıkan tartışmayı kamera ile kaydedip soruşturma dosyasına delil olarak sunduğu iddia edilen olayda, kayda aldığı görüntüleri üçüncü kişi ya da kişilerle paylaştığı ve/veya çoğaltarak dağıttığına ilişkin hakkında bir iddia ileri sürülmeyen sanığın, kendisine yönelen eylem nedeniyle başkaca şekilde ispatlanması mümkün olmayan bir hal içerisinde iken, kaybolma olasılığı bulunan delilin muhafazasını sağlayıp, katılanın eylemini ispatlama amacını taşıyan eyleminde, hukuka aykırı hareket etme bilinciyle davranmaması nedeniyle yerel mahkemenin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiştir..” şeklindeki değerlendirmeleriyle kendisine yönelik eylem nedeniyle başkaca şekilde ispatlanması mümkün olmayan bir hal içerisindeyken tartışmanın video kaydına alınması durumunda hukuka aykırılık bilincinin olmadığı gerekçesiyle beraatine karar verilmesini yerinde bulmuştur.

    Yine özellikle uygulamada en çok karşılaşılan durumlardan bir tanesi de boşanma davalarında, dava dosyasına ispat amaçlı sunulan video kaydı, fotoğraf vb. belgelerdir. Konuyla ilgili Yargıtay 12. Ceza Dairesi 2015/81 E. 2015/7817 K. Sayılı kararında “Sanığın, katılanın başka erkeklerle birlikte yürürken fotoğraflarını çekme eyleminin TCK’nın 134/1-2. cümlesinde düzenlenen özel hayata ait görüntüleri kaydetme suçunu oluşturduğu, ancak; bahse konu fotoğrafların sanığın oğlu ile katılan arasında görülen boşanma dosyasına delil olarak sunulması eyleminde, sanığın, oğlu ile gelini arasında görülen boşanma davasındaki katılanın oğluna karşı sadakat yükümlülüğünü yerine getirmediği iddiasını ispatlama amacını taşıyan eyleminde, hukuka aykırı hareket ettiği bilinciyle hareket etmediği anlaşılmakla, sanığın özel hayatın gizliliğini ihlal suçundan beraatine karar verilmesi gerekirken..” ibarelerine yer vererek yine “hukuka aykırılık bilincinin bulunmadığı” gerekçesiyle özel hayatın gizliliği suçundan sanığın beraatine karar verilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

  5. #29
    Değerli forumdaşlar, 3 yıl önce 2+1 daire alarak babam ve annemin kullanımına verdim. Ben emekliyim. Emlak vergisi muafiyet dilekçesi verdim. Belediye nüfustan orada oturduğuma dair belge istedi. babamların ikametini gösteren belgeyi verdim ve üst soy kullanımında dedim. Ticari bir gelir elde etmediğimi ( kira vb. ) beyan ettim.

    Bugün, belediye bir yazı göndermiş, 13 mayıs 2019 da nüfus müdürlüğünden yaptığımız kontrolde ikametinizin başka yerde olduğu tespit edilmiştir. Bu nedenle emekli vergi muafiyeti iptal edilmiş olup, 334 tl. vergi ziya cezası düzenlenmiştir. diyorlar. Ayrıca 2019 emlak vergisi olarak ta 367 tl. çıkarmışlar. Yarın gideceğim görüşmeye. Konu hakkında hukuki bilgisi olan varsa destek beklerim. Maliye bakanlığının 14 mayıs 2014 tarihli 53210 sayılı özelgesinde konu açık ama, ülkede memura laf anlatmak çok zor. Vergi mahkemesine itiraz etsem uzun süreç. İtirazımı belediyede çözmek isterim.

  6. #30
     Alıntı Originally Posted by ressam Yazıyı Oku
    Değerli forumdaşlar, 3 yıl önce 2+1 daire alarak babam ve annemin kullanımına verdim. Ben emekliyim. Emlak vergisi muafiyet dilekçesi verdim. Belediye nüfustan orada oturduğuma dair belge istedi. babamların ikametini gösteren belgeyi verdim ve üst soy kullanımında dedim. Ticari bir gelir elde etmediğimi ( kira vb. ) beyan ettim.

    Bugün, belediye bir yazı göndermiş, 13 mayıs 2019 da nüfus müdürlüğünden yaptığımız kontrolde ikametinizin başka yerde olduğu tespit edilmiştir. Bu nedenle emekli vergi muafiyeti iptal edilmiş olup, 334 tl. vergi ziya cezası düzenlenmiştir. diyorlar. Ayrıca 2019 emlak vergisi olarak ta 367 tl. çıkarmışlar. Yarın gideceğim görüşmeye. Konu hakkında hukuki bilgisi olan varsa destek beklerim. Maliye bakanlığının 14 mayıs 2014 tarihli 53210 sayılı özelgesinde konu açık ama, ülkede memura laf anlatmak çok zor. Vergi mahkemesine itiraz etsem uzun süreç. İtirazımı belediyede çözmek isterim.

    belediye ile yaptığım görüşmede olayı çözdük. Emekli muafiyeti olan herkese 3-4 yılda bir böyle evrak gönderilerek yoklama çekiliyormuş. Sorun kalmadı.

  7. #31
    120 dairelik bir sitede 3 yıldır, İZSU tek sayaçtan her dairenin süzme (ara sayaç ) sayacı okunarak , gelen fatura ile dairelerin toplam tüketimi hesaplanarak ödeme fişi gönderiliyordu. Bugün gönderilen ödeme fişinde sıfır tüketime ( 3 aydır dairem boş ve su vanadan kapalı ) karşılık 12,59 tl. ödeme yazılmış. Yöneticiyi aradığımda ; '' evet siz su kullanmamışsınız , ancak denetçilerin aldığı karar gereği , artık su faturasında yazan - atık su - çevre temizlik vergisi - katı atık toplama ve bertaraf bedeli - kalemleri toplanarak daire sayısına bölünüyor. Sadece temiz su tüketimi sayaçtan okunarak faturalandırılıyor. '' dedi.

    Kullanmadığım suyun atık su bedeli mi olur. Sonra 3 çeşit ( 2+1 , 3+1 ve dükkanlar ) daire var. 80 metrekare olan ile 140 metrekare olana eşit çevre temizlik, katı atık vb. olur mu ? Bu konuda sulh hakimine dava açsam en az 8 ay sürecek ve atı alan üsküdarı geçecek. Savcılığa suç duyurusunda bulunsam - benim işim değil, mahkemeye git - diyecekler gibi.

    Acaba parayı ödedikten sonra Kaymakamlık Tüketici hakem heyetine müracaat etsem karar alınır mı ? Bu tip tecrübe yaşayan var mı ?

  8. #32
    Apartman yönetimiyle yeni sorunumuz oldu. Geçen yıl Ağustos ayında emekli olan kapıcının yerine yenisinin alınmayacağı, işlerin şirket marifetiyle yürütüleceğine, kapıcı dairesinin kiraya verilerek apartmana gelir kaydedilmesine karar alınmıştı. Bir yılda 3 yönetici değişti. Hiç biri kiracı beğenmedi ve kiraya vermedi. Son 5 aydır yönetici olan şahısta sözde düzgün kiracı bulamıyormuş. Şimdi, hiçbir şeye karışmayan, seyreden, beleşçi apartman sakinleri benim sayemde zarardan kurtulmasın diye, sadece kendi dairemin payına düşen zararı tazmin etmesi talepli sulh hakimliğine başvuracağım. Karar defterinde açıkca yazı var, avukat forumdaş varsa denetçinin de sorumluluğunu sormak isterim. yani maddi zarardan hem yönetici hem de denetçiyi sorumlu tutabilirmiyim ?

Sayfa 4/5 İlkİlk ... 2345 SonSon

Yer İmleri

Yer İmleri

Gönderi Kuralları

  • Yeni konu açamazsınız
  • Konulara cevap yazamazsınız
  • Yazılara ek gönderemezsiniz
  • Yazılarınızı değiştiremezsiniz
  •