Müellif: TUNCAY ÖÐÜN
Osmanlýlar’da. Müsâdere usulü, Osmanlý Devleti’nin ilk devirlerinde yalnýz devlet malýný zimmetine geçirenlerle isyancýlar hakkýnda uygulanan bir ceza türü iken zamanla merkezî yönetime siyasî ve iktisadî menfaat saðlamak amacýyla baþvurulan bir vasýta halini almýþtýr. Devletin kuruluþundan XV. yüzyýlýn ikinci yarýsýna kadar devam eden bir buçuk asýrlýk süreçte keyfî müsâderelere pek rastlanmamýþsa da Fâtih Sultan Mehmed döneminden (1451-1481) itibaren Tanzimat Fermaný’nýn ilânýna kadar yaklaþýk dört asýr boyunca çeþitli þekillerde uygulanmýþtýr.
Kuruluþ dönemi Osmanlý hükümdarlarý, mutlak iktidara sahip bulunmadýklarýndan ve siyasî yapýyý büyük ölçüde Türkmen aþiretleri þekillendirdiðinden, tehlikeli sonuçlar doðurabilecek müsâdere usulünden uzak durmayý tercih etmiþlerdir. Fetret devrinde (1402-1413) kýsa bir süre için Osmanlý tahtýný ele geçiren Mûsâ Çelebi’nin müsâdere uygulamalarýnýn baþarýsýzlýkla sonuçlandýðý bilinmektedir. Merkezî otoriteye karþý tehdit unsuru olarak gördüðü uç beylerinin siyasal gücünü kýrmak niyetiyle bazý zengin bey ve paþalarý öldürterek mallarýna el koyduran Mûsâ Çelebi bu uygulamalarý sebebiyle beylerin desteðini kaybederek kardeþi Çelebi Mehmed’e yenilmiþtir.
Osmanlý hükümdarlarý XV. yüzyýlýn ikinci yarýsýndan itibaren þahsî otoritelerini ön plana çýkardýlar ve merkezî otoriteyi güçlü hale getirdiler. Fâtih Sultan Mehmed, imparatorluk kurumsallaþmasýnýn alt yapýsýný oluþturma sürecinde müsâdere usulünü etkin biçimde uygulayabilecek konuma eriþti. Osmanlý tarihinde müsâderenin yaygýn ve sistemli bir þekilde uygulanmasý, bu dönemde Vezîriâzam Çandarlý Halil Paþa’nýn mal varlýðýnýn müsadere edilmesiyle baþladý. Ýstanbul’un fethinden sonra Bizanslýlar’dan rüþvet aldýðý bahanesiyle idam edilen Halil Paþa’nýn mal varlýðýna el konuldu. Servetinin küçük bir kýsmý çocuklarýna býrakýldý. Ona baðlý olan Yâkub ve Mehmed paþalar da görevlerinden azledildikten sonra mallarý müsadere edilerek sürgüne gönderildiler.
Bu tarihten itibaren müsâdere, ulemâ dýþýndaki devlet görevlilerinden kayda deðer mal varlýðý bulunan herkese suçlu olup olmadýðýna bakýlmaksýzýn uygulanan bir gelenek halini aldý. Zira dönemin yönetim anlayýþýna göre devlet görevlilerinin kullanýmýna sunulan mal, para ve çeþitli malzeme þahsa deðil makama aitti. Bundan dolayý ne kadar hizmeti geçerse geçsin bir devlet adamýnýn vefatý halinde edindiði mallar yeniden devlete intikal ederdi. Bu anlayýþ dönemin devlet adamlarý tarafýndan da bilinmekte ve buna göre hareket edilmekteydi. Peçuylu Ýbrâhim, I. Ahmed devrinin sadrazamlarýndan Lala Mehmed Paþa’nýn ölümünü anlatýrken bu durumu çok iyi yansýtýr. Ýran serdarlýðýna memur edildiði sýrada hastalanan Lala Mehmed Paþa, vefat edeceðini anladýðýnda hatýrý sayýlýr bir servete sahip olduðu halde yanýndakilere ailesinin ve çocuklarýnýn korunmasýný vasiyet etmiþti. Öldüðünde de geride kalan askerî malzemenin yanýnda baþta nakit varlýðý (150.000 altýn, 100 yük kuruþ) olmak üzere kýrký aþkýn samur kürk, elbiseler ve çeþitli deðerli eþyalarý alýnmýþ, mirasýn küçük bir bölümü çocuklarýna býrakýlmýþtý.
Lala Mehmed Paþa’nýn tâbi tutulduðu muamele aslýnda genel kuraldý. Müsâdereye karar verilince sahip olunan mallar memurlar tarafýndan teftiþ edilir, gerekirse saklanmýþ olan paralarý bulmak için bazan hapis ve iþkence gibi yollara da baþvurulurdu. Sonunda ortaya çýkan nakit ve satýlan eþya ve emlâkin bedeli hazineye mal edilirdi. Serveti alýnan devlet adamlarýnýn mallarý ve gelirlerinden vârislerine geçinecekleri ölçüde mal mutlaka býrakýlýrdý. Öte yandan el konan mallara kitaplarýn da dahil olduðu ve zaman zaman kütüphanelerin müsadere edildiði bilinmektedir.
XVII. yüzyýlýn baþlarýndan itibaren devletin ekonomik, idarî ve askerî açýdan gittikçe aðýrlaþan bir bunalýma sürüklenmesi müsâdere yönteminin yaygýnlaþmasýna sebep olmuþtur. Müsâdere, bu devirde merkezî otoriteye siyasal güç kazandýrmaktan çok hazineye gelir saðlama iþlevi gören bir uygulama þekline dönüþtü. Böylece bir yandan ehl-i örf kesiminin mâruz kaldýðý müsâdere uygulamalarý çoðalýrken öte yandan ehl-i örf dýþýndaki kesimler de yavaþ yavaþ müsâdere kapsamý içinde yer almaya baþladý. Ulemâ sýnýfýnýn müsâdere kapsamýna alýnmasý da yine bu döneme rastlar. Fakat bu sýnýfa uygulanan müsâdere ehl-i örften farklý olarak sadece suçlu görülenler içindir. Ýlk defa, Cinci Hoca olarak bilinen ve kazaskerlik makamýna kadar yükselen Safranbolulu Hüseyin Efendi’nin rüþvet yoluyla elde ettiði büyük serveti bu kapsamda müsadere edilmiþtir. Ulemâ sýnýfýna tatbik edilen bir diðer müsâdere olayý, Edirne Vak‘asý dolayýsýyla idam edilen, II. Mustafa döneminin þeyhülislâmlarýndan Erzurumlu Seyyid Feyzullah Efendi ile ilgilidir. Kendisine, oðullarýna ve yakýnlarýna ait emlâk ile 100 keseden fazla nakit parasýna el konulduðu bilinmektedir.
II. Viyana bozgununu takip eden yýllarda müsâdere uygulamalarýnda önceki dönemlere oranla büyük bir artýþ oldu. Köprülüzâde Fâzýl Mustafa Paþa da müsâdere uygulamasýna aðýrlýk verip hazineyi desteklemeye çalýþtýðý, I. Mahmud’un cülûs bahþiþinin maktul sadrazam Nevþehirli Damad Ýbrâhim Paþa ve akrabalarýndan müsadere edilen paralardan karþýlandýðý belirtilmektedir. Ayrýca bu devirde merkezdeki uygulamalardan cesaret alan taþradaki bazý yüksek rütbeli idareciler (beylerbeyi, mirlivâ vb.) mallarýný ele geçirmek maksadýyla eyaletlerdeki zengin kimselere yöneldiler, bir bölümünü çeþitli isnatlarla idam ettirdiler. XVIII. yüzyýlýn sonlarýnda artýk sýradan insanlar bile müsâdere uygulamalarýna mâruz kalmaya baþladý. 1768-1774 Osmanlý-Rus savaþlarý sýrasýnda küçük çapta imalât yapan sanayicilerden ölenlerin terekelerine el konulup vârislerinden terekenin % 60’ýný hazineye hibe ettiklerine dair birer senet alýndý.
II. Mahmud döneminde varlýklý bir kimsenin veya bir âyanýn ölüm haberinin alýnmasý terekesinin devlet tarafýndan müsadere edilmesi için yeterli sayýlmaktaydý. II. Mahmud, XIX. yüzyýlýn baþlarýnda Anadolu ve Rumeli’de iyice güç kazanarak merkezî otoriteyi ciddi þekilde tehdit etmeye baþlayan âyanlarý tasfiye sürecinde müsâdere yöntemini son derece etkili bir biçimde kullandý. Böylece siyasî etkinliðin baþlýca kaynaðý olan servet birikiminden mahrum býrakýlan âyan ailelerinin nüfuzu büyük ölçüde kýrýldý. Ayrýca vakýflara ait mal ve paralar Ýslâm hukukuna göre müsâdere kapsamýna girmediði halde II. Mahmud, Yeniçeri Ocaðý’ný kaldýrdýktan sonra daðýlan yeniçerilerin sýðýndýðý Bektaþî vakýflarýna ait mal varlýklarýný da müsadere ettirdi. Gerçi vakýf ve mülk araziler Osmanlý tarihinde ilk defa Yýldýrým Bayezid devrinde geniþ ölçüde mîrî hale getirilmiþti. Yine Fâtih Sultan Mehmed döneminde benzer þekilde bir kýsým arazinin vakfiyeti kaldýrýlarak timara tahsis edilmiþti. Fakat bu araziler II. Bayezid devrinde yeniden vakýf araziye çevrilmiþti.
Müsâdere yönteminin ýslahýyla ilgili ilk teþebbüse III. Selim döneminde giriþildiði bilinmektedir. III. Selim, Rusya ve Avusturya ile devam etmekte olan savaþlarýn giderlerini karþýlayabilmek için müsâdere yöntemine baþvurmak isteyince bazý itirazlarla karþýlaþmýþ; bunlara cevap olmak üzere neþrettiði bir hatt-ý hümâyunda niyetinin yetim malý ve kendi emeðiyle servet edinmiþ kimselerin malýna dokunmak olmadýðýný, ancak devlet kapýsýnda zengin olmuþ kimselerden ölenlere ait mallarýn ne ölenin vârislerine ne de sultanýn kendisine ait olduðunu, bu mallarýn din ve devlet uðrunda sarfedilmek üzere hazineye alýnacaðýný belirterek uygulamanýn kendinden önceki padiþahlar zamanýnda da bundan farklý olmadýðýný vurgulamýþtý. Ancak bu hatt-ý hümâyuna raðmen müsâdere uygulamalarýnda kayda deðer bir deðiþiklik olmadý. Müsâdere usulünün ýslahý hususunda ikinci teþebbüs II. Mahmud döneminde vuku buldu. 1826 yýlýnda Yeniçeri Ocaðý’nýn kaldýrýlmasýndan sonra II. Mahmud, vükelâ ve ulemâya hitap eden fermanýnda sýrf yeniçeri israfýndan kaynaklanan hazine masrafýný karþýlamak için þimdiye kadar mîrî ile münasebeti olmayýp ticaret ve sanatla uðraþan kimselere ait muhallefâtýn zaptedildiðini, bundan sonra bu tür müsâderelerin kaldýrýlacaðýný ilân etti (1826). Ancak sonuç III. Selim döneminden farklý olmadý.
Müsâdere uygulamalarý, kendi mal varlýklarý da sürekli tehdit altýnda bulunan bazý devlet adamlarýnca eleþtirilmiþtir. XVIII. yüzyýlýn ilk çeyreðinde birkaç defa defterdarlýk yapmýþ, yýllarca Dîvân-ý Hümâyun’da bulunmuþ tecrübeli devlet adamlarýndan Defterdar Sarý Mehmed Paþa eserinde, padiþahlarýn hazineye borcu olmayan kimselerin mallarýna küçük bahanelerle el koyup günaha girmekten çekinmeleri gerektiðini ifade etmiþtir. Mehmed Paþa iþin hukukî yönüne de dikkat çekerek halkýn mallarýnýn sebepsiz yere padiþah hazinesine girmesinin ve hazineye karýþmasýnýn devletin yok olmasýna ve hazinenin zararýna yol açacaðýný ulemânýn ittifakla dile getirdiðini belirtmektedir. Naîmâ da yasal olmayan yollardan biriktirilen servetin zaptedilebileceðini ve hatta gerekirse servet sahibinin öldürülebileceðini yazmakla birlikte suçsuz insanlara uygulanan müsâderenin çirkin bir þey olduðunu belirtmiþtir. Ahmed Cevdet Paþa da “madde-i müstekreh” olarak nitelendirdiði müsâdere yönteminin Ýslâmî kurallara uymadýðýný kaydetmektedir. Ona göre devlete düþen görev, memurlara ait mallarýn kaynaðýný þüpheli görerek müsadere etmek deðil, onlarýn haksýzlýk yapmasýna fýrsat vermemektir. Bununla beraber Sahaflar Þeyhizâde Esad Efendi, Ahmed Lutfi Efendi ve Mustafa Nûri Paþa müsâdere usulünü savunan tarihçiler olarak dikkati çeker. Özellikle Mustafa Nûri Paþa, kýsa zamanda devlet kapýsýndan zengin olanlarýn müsâdereye tâbi tutulmasýnýn gerekli olduðuna temas eder; uygulamanýn giderek bozulduðunu ve yaygýnlaþtýrýldýðýný, böyle dahi olsa yine de ölenin aile ve çocuklarýnýn maðdur býrakýlmamýþ olduðunu söyler (Netâyicü’l-vukūât, I, 102).
Özellikle Batý düþüncesini benimseyen devlet adamlarý bu tür uygulamalardan rahatsýzlýk duymakta ve müsâdere usulünü hukuka aykýrýlýk olarak telakki etmekteydiler. Tanzimat ricâlinden Sâdýk Rifat Paþa, Viyana elçiliði esnasýnda (1837-1839) yazdýðý ve Tanzimat’ýn ana ilham kaynaðý olarak kabul edilen risâlesinde Avrupa ülkelerinde bir kimse ölünce malýnýn devlet tarafýndan müsadere edilmediðini önemle belirtmiþti. Yine Batý âlemini yakýndan tanýyan Mustafa Reþid Paþa da 1838’de vergilerin âdilâne toplanmasý, rüþvet, angarya ve müsâderenin kaldýrýlmasý hususunda bir tasarý hazýrlamýþtý.
Müsâdere uygulamasýnýn sakýncalý yönlerini gören Meclis-i Vâlâ-yý Ahkâm-ý Adliyye, 31 Mart 1838 tarihli ilk toplantýsýnda bu usulün kaldýrýlmasýný kararlaþtýrmýþ, nihayet 3 Kasým 1839 tarihli Tanzimat Fermaný ile mahkeme kararý olmaksýzýn hiç kimsenin mallarýna el konulamayacaðý esasý kabul edilmiþ, keyfî müsâdere uygulamalarýna son verilmiþtir. Bütün Osmanlý tebaasýna can, ýrz, namus ve mal güvenliði vaad eden fermanda müsâdere uygulamalarýnýn sakýncalarýna temas edilerek özel mülkiyeti sürekli biçimde tehdit altýnda bulunduran bu yöntemin insanlarýn çalýþýp üretme azmini kýrýp ülkenin kalkýnmasýný engellediði vurgulanmýþtýr. Böylece müsâdere bir sistem olarak kaldýrýlmýþsa da kelime çeþitli vesilelerle devlet tarafýndan el konulan mallar veya eþya için kullanýmda kalmýþ ve kanun maddelerinde yer almýþtýr.
Yer Ýmleri