Orhan Veli ile Sait Faik'in iþi gücü yoktur.
Can sýkýntýsýndan Eftalikus kahvesinde oturup her gün birer Cumhuriyet gazetesi alarak bulmaca çözmeye baþlarlar.
Sonralarý ise bu bulmaca çözme iþi aralarýnda bir iddiaya dönüþür.
Ýddia þu'dur; O günkü bulmacayý kim önce bitirirse karþý taraf o kiþiye raký ýsmarlayacaktýr.
Günler böyle geçerken Sait Faik yenilgiden yenilgiye koþmaktadýr.
En sonunda Sait Faik'in canýna tak eder ve "Nasýl beceriyorsun lan, her gün rakýyý bana ýsmarlatýyorsun?" der demez Orhan Veli sakin yanýtlar: "Çünkü Cumhuriyet'in bulmacalarýný ben hazýrlýyorum."
Eftalikus'un Kahvesi
Bir genç adam yanýma geldi:
— Merhaba, dedi.
* Ooo, merhaba, dedim.
Sonra benimle çoktandýr tanýþmak istediðini, bir fýrsatýný bulamadýðýný söyledi. Yürümeye baþladýk. Öyle þeyler soruyordu ki, samimi olup olmadýðýný anlayabilmek zordu. Sorduklarý samimi ise onun hesabýna, deðilse benim hesabýma dikkatli bulunmak lazým geliyordu. Öyle ya, ya alay ediyorsa…
Cepheyi ona göre alýr, bir fýrsatýný bulup tüymek hayýrlý olur. Ama ciddi ise bu samimiyeti çocukluða, toyluða vermeli. Nasýl olsa bir gün kafasýnda senin için daha çok histen doðan hayranlýk duygusu silinip gidecektir. Bu hayranlýða da fazla güvenmeye gelmez. Sürüp gitmesi benim için de, onun için de iyi bir þey ya. Onun için þüpheliyim. Ýkimizin de uzun uzun yerimizde saydýðýmýza bir iþaret olmaz mý?
Genç adamýn niyeti yazý yazmak olduðuna göre benimle alay etmek için samimi olmasý ihtimali çok kuvvetli ama, ne yapalým, fazla zeki ve dikkatli görünmeye de gelmez; bu da bir nevi ukalalýk olur.
Ýyisi mi, alay etmesi ihtimaline karþý yapýlacak en doðru hareket, iþi samimiyete dökmek, yutmuþ görünmek. Çok zeki biri ise sonuna kadar bu hayran rolünde seninle oynayabilir. Varsýn oynasýn; bununla bir þey kazanmýþ olmaz. Sahiden samimi ise ne mutlu. Olabilir. Sen o yaþta bugün hiç hoþlanmadýðýn yazýcýlarý, onlara yaklaþmaya bile cesaret edemeden baþka dünyadan insanlar gibi seyretmemiþ miydin?
Þimdi bile hayranlýktan kurtulamadýðýn Frenk muharrirleri yok mu? Gide'i görsen, bu seksenlik ihtiyarý nasýl hayranlýkla seyretmezsin, konuþma fýrsatý bulsan kim bilir ne olmadýk sualler sormazsýn.
— Sizinle böyle bir kahvede oturabileceðim hiç aklýma gelmezdi.
Yan gözle yüzüne bakýyorum. Alay etmiyor vallahi. O alay etmiyorsa ben mi etmeliyim? diye düþünüyorum.
— Sizin hikayelerinizi…
Sonradan belki de piþman olacaðý cümlesini tamamlatmamak için hemen müdafaaya geçmeli. Genç adam hem de eleþtirmeci olmak istediðini söylüyor. Öylesine piþman olacak ki. Rotayý deðiþtirmeli.
* Siz de hikaye mi yazarsýnýz?
— Benim yaþýmda herkes gibi þiir yazýyorum. Bir iki hikaye de denedim ama beceremedim. Daha çok tenkide çalýþýyorum. Neþredilmiþ, bilmediðim Türkçe bir hikaye yok, diyebilirim. Ama sizin…
* Þu karþýdaki adama bakýn. Anadan doðma kördür. Bakýn, karþý tarafa “Mahmut Bey" diye sesleniyor. Demek ki Taksim sinemasýnýn önünde olduðunu, karþýdaki börekçi dükkânýnda da Mahmut Bey isimli bir adam bulunduðunu biliyor. Bize bir seziþ gibi gelen korkunç ilim ona kim bilir kaç seneye mal oldu.
— Mesela siz bundan hemen güzel bir…
* Olabilir ama, ben bu hikayeyi yazmayacaðým.
Yalnýz düþünüyorum; acaba kör, etrafýn havasýndan, gürültüsünden mi nerede bulunduðunu anlýyor. Yoksa adýmlarýný mý sayýyor? Siz ne fikirdesiniz? Sað dan þu kadar, faraza doksan sekiz adým yürürsem Taksim sinemasýnýn önünde olacaðým. Evden çýkarken saat dokuza bir mi vardý? Aðýr yürüyorum. Þimdi saat tam dokuz olmalý. Börekçi Mahmut'un saat dokuzda dükkândan ayrýldýðý görülmemiþtir.
Gözlerindeki karanlýk, dýþarýnýn tahassüslerinden, kafasýnda bir aydýnlýk yaratmýþ olabilir. Belki de Þiþli'den yürüyor, Harbiye'deki seslerle Taksim bahçesinin önündeki sesler arasýnda bizim farkýna varmadýðýmýz neler olabilir? Havada da bir deðiþiklik var mýdýr? Hatta gözlerindeki zifiri karanlýkta bile ruhi bir zifiri karanlýk farklarý bulunabilir mi? Ama, bana öyle geliyor ki, daha çok seslerden, bizim için bilinmeyen, ama onun için hiç þaþmayan, deðiþmeyen, deðiþmez mahiyetini muhafaza eden gürültülerden…
Biz sokaðýn hendesesinin de farkýnda deðiliz. Ama o, münhanileri, müstatilleri, sokaðýn haritasýný, teferruatýný kafasýna çizmiþ olabilir. Belki semtlerin kokularý da vardýr. Dükkanlar da ayrý ayrý kokabilir. Onun tabanýnýn bildiði çukurlar da, tümsekler de bulunabilir. Körlük ne kadar modasý geçmiþ bir edebiyata benziyor. Kýlý kýrk yaran bir edebiyata…
Ben bütün bunlarý kafamda düþünürken genç arkadaþým durmadan beni öven sözler söylüyor. Belki de bu sözlerin tesiriyle kör hakkýnda uzun uzun düþünüyorum.
Kör adamý Mahmut Bey, karþý taraftan alýp beriki kaldýrýma geçirdi. Adýmýný yaya kaldýrýmýna atar atmaz kör:
— Sadýk Aðabey, merhaba, dedi.
— Ooo, merhaba, Mösyö Ývan, bu sabah erkencisin, dedi Sadýk Bey.
Ývan:
— Ne erkeni yahu, dedi. Saat dokuzu on geçiyor.
Taksim'deki saat tam dokuzu on bir geçiyordu. Bu kadarý fazlaydý. Yanýmdaki genç arkadaþ, bu sýrada hikayelerimden hangilerini beðendiðimi soruyordu.
* Bilmem, dedim. Sonra "Ýþittiniz mi?" dedim.
— Neyi?
* Kör, saatin tam dokuzu on geçtiðini söyledi, dedim. Ýki dakika evvel.
— Yok caným, dedi.
* Vallahi, dedim.
— Olur þey deðil, dedi.
Olur þeydi. Birdenbire iþi keþfetmiþtim. Mahmut Bey, körü almak üzere karþýya geçtiði zaman otomobil kornalarýndan duyamadýðým bir konuþma yapmýþtý körle. Saati o zaman sormuþ olabilirdi. Genç arkadaþla artýk iyice dost olmuþtuk. Bazýlarýný çekiþtirebiliyorduk. Hikayelerimi beðenmeyen eleþtirmeciler hakkýnda onun beni müdafaa etmesini zevkle dinliyordum. Tam bu sýrada bir beþ dakika, körün nasýl bildiðini düþünüyormuþ gibi sustuk. Sonra:
— Hikayelerinizi nasýl yazarsýnýz? dedi.
Güldüm. Alay edip etmediðini anlamak üzere yüzüne baktým. Hayýr, vallahi alay etmiyordu. Ne iyi çocuktu bu.
— Sizin, dedi, en çok "Lüzumsuz Adam"ý severim. Sonra "Baba-oðul"u, bir de "Tespih" hikayeniz vardýr, o da hoþtur, dedi. "Kameriyeli Mezar" da fena deðildir.
Mahcup, ama aðzým kulaklarýmda susuyordum.
— Ama, sorduðuma cevap vermediniz ki? dedi.
* Ne sormuþtunuz?
— Hikayeyi nasýl yazarsýnýz? demiþtim.
* Bilmem, diyebildim.
Düþündüm: Setin üstündeki kahvenin altýndan körün sesi geliyordu. Sadýk Efendi ile baðýra baðýra konuþuyorlardý.
* Bilmem, dedim yine, iþte böyle körü körüne. Ýþte mesela þimdi bir hikaye yazýyorum. Hem ismini bile koydum, dedim.
* Nedir ismi? Demek önce ismini koyarsýnýz hikayenin, demedi.
* Yok ama bu isim hoþuma gitti de onun için, demedim.
* Nedir? diye sormadý.
* Eftalikus kahvesi. Hatta kahvesini de bir kenara atýp yalnýzca Eftalikus da olur. Hem de hikaye ile münasebeti de ikinci derecede olabilir.
O demediklerimi anlamýþ gibiydi:
— Demek böyle yazarsýnýz siz hikaye, dedi.
* Nasýl? diye bu sefer ben sordum.
— Ne bileyim, dedi. Evvela ismini korsunuz. Sonra bir defa kurarsýnýz. Bir neticeye baðlarsýnýz.
* Yok yahu, dedim. Öyle yapmam. Doðrusunu ister misiniz? Ben hikayenin nasýl yazýldýðýný da pek
bilmem, dedim.
Paralarý vermek üzere ayaða kalktýk. Genç adam parayý bana verdirtmemek için samimi bir acele gösterdi.
Yanýmýzda, kahvesine tavla oynayan iki kiþi, bu ben vereceðim, sen vereceksin münakaþasýna gülümseyerek baktýlar.
Garson benim kasketimden ve kirli muþambamdan, vakti halime dair pek acele bir karar vermiþ olduðunu tahmin ettiðim bir hesapla benim paramý almakta bir tereddüt geçirdi. Ve o sýrada genç arkadaþ da kahveleri ödedi.
Ben:
* Ayýp ettiniz, dedim.
Eftalikus'un merdivenlerini indik.
Ýþte hikayelerimi nasýl yazdýðýmý þimdilik merak eden dostum, yarýn incir çekirdeði doldurmayacak mevzularý yazan bir hikayecinin iyi bir hikayeci olmadýðýný yazacaðýna göre, bilmem hikayem oldu mu? Olmadýysa ne yapalým? Bizim hikaye anlayýþýmýz da böyle efendim.
Sait Faik Abasýyanýk - Varlýk, (361), 1 Aðustos 1950
Nurhan Ablayý da Uðurladýk,
Allah'tan gani gani rahmet dilerim.
Yer Ýmleri