" Gecilmez denilen Sina Colu’nu birkac gunde koca ordusu ile asan gozu pek, gonlu iman dolu bir sultan; Yavuz! Osmanlý tahtýnda kaldýgý 8 yýlda 80 yýllýk is goren, buyuk asker, ulu hakan……"
"Pâdiþâh-ý âlem olmak bir kuru kavga imiþ;
Bir veliye bende olmak cümleden a’lâ imiþ!.."
Yavuz Sultân Selim
Altý yüz yirmi senelik muhteþem Osmanlý Ýmparatorluðu‘nun Yavuz Sultân Selîm Han’a ait olan kýsmý, sadece sekiz seneciktir.
O’nun bu kadar kýsa bir zaman içinde elde ettiði muazzam muvaffakiyetleri havsalaya sýðdýrmak -adeta- imkansýzdýr. Gerçekten tarihî hadiselerin sýr ve hikmetlerini araþtýran “tarih felsefesi” ile uðraþanlar, Yavuz Sultân Selîm Han’ýn millî tarihimize bahþettiði maddî ve manevî baþarýlarý îzahtan bugüne kadar aciz kalmýþlardýr.
2500 kilometrelik bir mesafeyi; dað, bayýr, çöl ve ormanlar aþarak kat etmiþ ve zamanýnýn en kuvvetli devletlerinden biri olan Safeviler’in muazzam ordusunu perîþan etmiþtir. Mýsýr seferinde ise, o güne kadar geçilemez sanýlan korkunç “Sîna Çölü”nü aþmasýnýn maddî imkanlarla bir îzahý yoktur.
Hilafet Müessesesi, O’nunla yeniden izzet kazanmýþ ve müessir bir hale gelmiþ, mukaddes emanetler layýk olduklarý kudsiyete O’nunla ulaþmýþtýr. Cihangir dedesi Sultân Fâtih, bu cengaver torununun madde ve manadaki üstünlüðünü çok evvelden keþfetmiþ ve O’na “Yavuz” adýný vermiþtir
Tarih, emsalsiz bir cengaver hakan portresini altýn sahifelerine O’nunla resmetmiþtir.
O, -bütün hayatý boyunca- çaresizlik ve aczi kabullenmeyi? her çarenin Allah -celle celâlühû-‘a dayanmak suretiyle bulunabileceðine inanarak çaresizlikleri çarelendirmiþtir.
Yavuz Sultân Selîm Han, dokuzuncu Osmanlý padiþahýdýr. II. Bayezîd Han’ýn oðludur. Daha þehzadeliðinde, kendisine devrin en seçkin alimleri tarafýndan dîn ve fen ilimleri ikmal ettirilmiþtir. Ýdareciliðe Trabzon valiliði ile baþlamýþ, devlet hayatýnýn bu ilk safhasýnda bile müslümanlara hayranlýk ve rahatlýk, düþmanlara ise, müheykel endamý ve müthiþ iradesi ile korku ve dehþet vermiþtir. Daha o esnada Gürcüler üzerine üç sefer yapmýþ, fethettiði yerlerdeki bütün Gürcüler’in hidayetine vesile olmuþtur.
Trabzon’un Ýran’a yakýnlýðý sebebiyle Þah Ýsmail’in ümmet hakkýndaki menfur emellerini çok iyi biliyordu. Ona karþý köklü ve müessir tedbirler almanýn mecburiyetini daha þehzadeliðinde kavramýþtý. Fakat Þah Ýsmail’le mücadelenin -kendisi için- þehzadelik sýfat ve salahiyetleri ile mümkün olmayacaðýný düþünerek bir an önce Osmanlý tahtýna geçmek ihtiyacýný hissetmiþti. Bu sebeple kardeþleri Þehzade Ahmed ve Þehzade Korkut’u bertaraf ederek 1512’de Osmanlý Sultâný oldu.
Yavuz, malum ve meþhur celadetine raðmen, ayný zamanda çok hassas ve ince ruhlu bir insandý. Devletin bekasý için bertaraf etmeye mecbur kaldýðý kardeþi Korkut‘un tabutunun altýna girmiþ ve:
“Ey kardeþim!
Ne sen böyle yapsa idin, ne de ben böyle yapmak mecburiyetinde kalsaydým!..” diyerek aðlamýþtýr.
Þehzade Korkut’un Piyale adýndaki sadýk adamýna:
“Seni, büyük bir fazilet olan sadakatin sebebiyle, afvediyorum! Bu sadakatinin mükafatý olarak da seni istediðin makama tayin edeyim. Ýstersen vezirim ol!” teklifinde bulundu..
O da teþekkür etti ve sadakatini katmerleyerek;
“Sultâným, bundan sonra benim vazîfem Þehzade Korkut’un türbedarý olmaktýr!..” dedi.
Bu tablo, halktan Sultâna kadar bütün bir milletin ahlakî seviyesini göstermeye kafidir!
Yavuz, babasýný, yýlda iki milyon akçe tahsisatla Gümülcine‘ye büyük bir hürmet göstererek yolcu etti. O’nu paytona bindirdi. Kendisi de yanýnda yürüyerek II Bayezîd Han’ý uðurladý. Vefat edince de, naþýný Ýstanbul‘a getirtip, Bayezîd Camî‘nin önüne bir türbe yaptýrarak oraya defnettirdi.
Yavuz Sultân Selîm Han, tahta geçer geçmez, sur’atle icraata baþladý. O sýralarda Azerbaycan, Irak ve Ýran’ý eline geçirmiþ olan Þah Ýsmail, Anadolu’yu tehdit eder bir duruma gelmiþti. Þiiliði vesile ittihaz ederek devamlý fitne çýkartýyor, müslümanlarýn ittihadýný sarsýyordu!..
Yavuz Sultân Selîm, topladýðý olaðanüstü dîvanda, Þah Ýsmail’in tehlikeli faaliyetlerini uzun uzun îzah etti.
Divan, çetin müzakerelerden sonra, Ýbn-i Kemal Paþa‘nýn fetvasý ile Ýran’a sefer kararý aldý.
Yavuz, 20 Nisan 1514’de Üsküdar tarafýna geçerek ordu-yi hümayun ile Ýran seferine çýktý.
Þah Ýsmail, yiðitlik muktezasý olarak er meydanýna davet edildi. O ise, daima kaçtý. Safevî topraklarýna girildi. Þah Ýsmail, devamlý geriye doðru kaçýyordu. Asker, bu uzun yolculuktan usandý. Ýkmal azaldý. Orduda birçok kimse:
“Þah Ýsmail kaçtý. Bu bile zaferdir. Artýk geriye dönelim. “deyip, isyan çýkarmaða baþladý. Hatta bunlar, Yavuz’un çadýrýna ok atacak kadar ileri gittiler.
Bunun üzerine Yavuz’un, çadýrýndan çýkarak isyancý askerlere karþý îrad ettiði nutuk, harp tarihinin þaheserlerindendir.
Yavuz bu nutukta; « …henüz hedefe varýlmadýðýný, seferden asla dönülmeyeceðini, cihad için yapýlan bu seferden, ancak kadýnlarýný düþünenlerin dönebileceðini, yiðit olanýn ardýnca gelmesini isteyip, tek baþýna dahi olsa savaþacaðýný » gür sesi ile ifade ederek
“Ýsteyenler, karýlarýnýn yanýna dönüp entarilerini giyebilirler! Ben düþmana karþý tek baþýma da gidebilirim!.” dedi ve atýný mahmuzladý.
Yavuz, þehzadeliðinden beri kefenini boynunda gezdiren bir cengaverdi. O anda binlerce ok ile þehîd olabilirdi. O’nun tevekkül, teslîmiyyet ve her çarenin Allah -celle celâlühû- olduðunu idrak etmesi, bir anda hadisenin seyrini deðiþtirdi. Yavuz’un yüreðinden boþalan bu nutuk, askerin gönlünü bir çaðlayan gibi coþturdu. Çaldýran Ovasý‘na doðru yeniden taze bir azim ve müthiþ bir hamle gücü ile varýldý. Þah Ýsmail perîþan bir þekilde maðlup oldu. Karýsýný ve tahtýný harp meydanýnda býrakarak kaçtý.
Selim Han Tebriz’e girdi. Dört halîfeyi zikrederek kendi adýna hutbe okuttu. Tebriz’deki ilim ve san’at erbabýna çok alaka gösterdi. Onlarý Ýstanbul’a davet etti.
O yýl Selîm Han, bölgedeki fetihleri tamamlamak için kýþý, Azerbaycan’daki Karabað’da geçirdi.
Ýstanbul‘dan Tebrîz‘e kadar 2500 kilometrelik bir mesafeyi, birçok ikmal zorluklarý ile ve yaya olarak aþýp parlak bir zafer kazanmak, tarihte eþine çok az rastlanan hadiselerdendir.
Yavuz, Güneydoðu Anadolu‘yu zarîf bir siyasetle harpsiz olarak ülkesine ilhak etti. Þam‘a girince, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri‘nin bir kerameti zuhur etti. O saðlýðýnda
“Sîn, þýn’a girince benim kabrim bulunacaktýr.” buyurmuþtu.
Nitekim, Selîm Hanýn Þam‘a giriþi ile, Muhyiddîn-i Arabî Hazretleri’nin kabr-i þerîfi keþfedildi.
Bir gün Yavuz sýrdaþý Hasan Can’ý, huzuruna çaðýrttý. Sohbet esnasýnda ona:
“-Anlat bakayým Hasan, bu gece nasýl bir ru’ya gördün?” diye sordu.
Hasan Can, anlatmaða deðer bir ru’ya görmediðim söyleyince Yavuz ona:
“-Ýnsan bütün bir gece uyur da hiç ru’ya görmez mi? Herhalde bir ru’ya görmüþsündür.” diye ýsrar etti. Bir þey hatýrlayamayan Hasan Can mahcub oldu. Daha sonra bir vesile ile ru’yayý Kaplaðasý Hasan Aða’nýn gördüðünü öðrendi ve kendisine anlattýrdý. Aða þöyle dedi:
‘Bu gece Harem dairesi nur yüzlü kimselerle doldu Sultânýn kapýþý önünde de ellerinde birer sancak bulunan dört kiþi duruyordu. En öndeki zatýn elinde Sultânýmýzýn sancaðý vardý. O zat bana dedi ki:
“-Biz neye geldik, bilir misin?”
Ben de:
“-Buyurun!” dedim.
Bunun üzerine:
“-Þu gördüðün mübarek kiþiler, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ashabýdýr. Hepimizi Rasul-i Ekrem Efendimiz gönderip Sultân Selim Han’a selam söyledi ve buyurdu ki: « Harameyn’in (Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’nin) hizmeti kendisine verildi, kalkýp gelsin!..»
Bu gördüðün dört kimsenin birisi Ebû Bekr-i Sîddîk, diðeri Ömer-u’l-Faruk, bir diðeri de Osman-ý Zinnüreyn’dir. Ben de, Alî bin Ebî Talibim. Bunu hemen varýp Selîm Han’a müjdele!..”
dedi ve aniden hep birlikte gaib oldular.”
Hasan Can, Hasan Aðanýn rüyasýný Sultâna aynen nakletti. Padiþahýn mübarek yüzü kýzardý ve gözlerinden sevinç yaþlarý boþanarak;
“Ey Hasan Can! Sana demez miyiz ki, biz, bir tarafa me’mûr olunmadýkça hareket etmeyiz. Ecdadýmýzdan her biri evliyalýktan nasîbini almýþlardýr. Her birinin nice kerametleri vardýr…” dedi.
Meðer ki Sultân da o gece ayný rü’yayý görmüþ.
1516’da Mýsýr seferine çýktý.
Yavuz, Mýsýr Memlükleri’nden, daha önce Ýran’a yardým etmeyeceklerine dair ahid almýþtý. Onlar, bu ahdi nakzettiklerinden üzerlerine yürüdü. Memlük ordusu ile Mercidabýk Ovasý’nda karþýlaþtý. Onlarý, kesin bir þekilde maðlup etti.
Ancak, bu zaferin ikmali için Mýsýr’a ulaþmasý stratejik bir zaruretti. Bunun içinse korkunç Sîna Çölü‘nü geçmek gerekiyordu. O, bu güç iþi, hiçbir zayiat vermeden, herhangi bir ikmal güçlüðü çekmeden on üç günde baþardý. Büyük bir askerî deha sayýlan Napolyon bile, Yavuz’dan üç yüz yýl sonra bu iþi baþaramamýþ ve Fransýz askerleri susuzluktan çýldýrarak birbirlerini vurmuþlardýr. Birinci Cihan Harbi’nde, yeni tekniðin verdiði imkanlarla bile bu çölün, ancak on bir günde geçilebilmiþ olmasý düþünülürse, Yavuz’un yaptýðý iþin azameti daha iyi anlaþýlýr.
Paþalar ve askerde bu çölün nasýl geçilebileceðine dair büyük tereddütler vardý. Bu amansýz çöl, sanki gündüz cehennem, gece ise, bir buz diyarý idi. Artý 50 ile, eksi 20 arasýnda deðiþen bir iklîme sahipti. O sanki kumdan bir denizdi.
Lakin Yavuz’un azmi ve kat’î kararý ile çöle girildi. Bir müddet sonra Yavuz, atýndan indi, yürümeye baþladý. Askerî erkan, hayret ve dehþet içinde idi: «Atlarýn bile kanýnýn kaynadýðý, zor yürüdüðü bu çölde Sultân, niye atýndan indi, yürümeye baþladý?» diye fýsýltýlar baþladý. Bu dehþet içinde askerî erkan da, atlarýndan inip, onlar da yürümeye baþladýlar. Paþalar, Yavuz’un can-ciðer arkadaþý Hasan Can‘a:
“Ne olur Hünkara sor. Bu acep ne iþtir?” dediler.
Hasan Can, Yavuz’a merakla, bu halin neyin nesi olduðunu sorunca, Yavuz:
“Hasan görmüyor musun; önümüzde Allah Rasulü Fahr-i Kainat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz yürüyor?!.” dedi.
On üç günde bu korkunç çöl, bir bulutun altýnda, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘ýn ruhaniyetleri ile geçildi. Mýsýr fethedildi.
Yavuz, 22 Ocak 1517’de Memlükleri, Ridaniye’de tekrar maðlup etti ve bu suretle Mýsýr kat’î olarak fethedilmiþ oldu.
Koca Sultân, Memlük Sultânýnýn cenazesini bizzat omuzlarýnda taþýmak faziletini gösterdi.
Mýsýr’a girmekle iþ bitmedi. Memlük askerleri, dehþet saçan sokak muharebeleri ile mukavemet ediyorlardý. Memlük fedaileri, kendilerine Yavuz‘u hedef seçmiþ bulunuyorlardý. «Yavuz’u öldürür isek, harbi kazanýrýz » inancý içinde idiler. Bunu duyan Sinan Paþa, durumu Yavuz‘a arz etti. Yavuz‘un elbiselerini giydi. Fedaileri kendi üzerine çekti. Yavuz, arkadan yetiþip, fedaileri bertaraf edinceye kadar Sinan Paþa þehîd oldu.
Yavuz, Mýsýr’a girerken, çok mahzun idi:
“Mýsýr’ý aldýk, lakin Sinan Paþa’yý kaybettik!..” diyordu. Bu sözleri ile, alim bir mücahidin kaybýný, bir Mýsýr fethine denk görüyordu. Yahya Kemal, bu hicraný þu þekilde ifade eder:
“On Mýsr’a bir Sinan bedel olmazdý ey kaza
Kudretlu padiþahý bu hal etti telh-kam”
(Ey kaza!
Sinan Paþa gibi alim bir devlet adamýna on tane Mýsýr ülkesi bile bedel olamazdý,
iþte bu durum -Sinan Paþa’nýn feda edilmesi-, kudretli padiþahý çok üzmüþtür)
Tarihin her devrinde, dev þahsiyetler, böyle seçkin kadrolarla devleþmiþlerdir.
Yavuz Sultân Selîm Han, 15 Þubat 1517’de parlak bir merasimle Memlüklular’ýn sarayýna girdi. Devrin vak’anüvisi, halkýn, Yavuz’u Kahire’de karþýlayýþýný þu þekilde anlatýr.
“Halk, Yavuz’un ihtiþamýný seyretmek için sokaklarý ve pencereleri doldurmuþ idi. Yavuz’u çok deðiþik zannediyorlar, giyiminin ve kavuðunun etrafýndakilerden farklý olacaðýný düþünüyorlardý. Yavuz ise, önde deðil, cengaverlerinin ortasýnda idi. Elbiseleri ve kavuðu, yanýndakilerden farklý deðildi. Ve önüne bakarak mütevazý bir þekilde yürüyordu. “
20 Þubat Cum’a günü, Melik Müeyyed Camiinde okunan hutbede hatibin kendisinden
“Hakimü’l-Harameyni’þ-Þerîfeyn..” diye bahsetmesi üzerine yaþlý gözlerle itiraz etti. Hatîbin ifadesini:
“Hadimu’l-Harameyni’þ-Þerîfeyn..” olarak düzeltmesini istedi. Bunun üzerine halýyý kaldýrýp topraða secde ile Rabbine þükretti. Hadimu’l-Harameyni’þ-Þerîfeyn‘liðini ifade etmek için de, sarýðýnýn üzerine süpürge biçiminde bir sorguç taktý.
http://www.osmannuritopbas.com/yavuz...selim-han.html


Alýntý yaparak yanýtla

Yer Ýmleri