Ömer Seyfettin’e göre Balkan savaþýnýn kaybedilmesinin temel sebepleri arasýnda imparatorluðun insanlar arasýnda bir dil birliði yaratmamasýndan dolayý askerlerin bir biri ile anlaþamadýðýný, birlikler arasýnda koordinasyon ve haberleþme olmadýðýný, askerin iaþe ve barýnma konusunda ihmal edildiðini ve en önemlisi komuta kademesini oluþturan komutanlarýn yetersizliðini çok net bir þekilde vurgular.
14 aylýk bir süreyi içine alan günlük defterinde bu konular ýsrarla dile getirilmiþtir. 5 Teþrin-i evvel 1328 tarihli günlükte ordunun komuta kademesinin baþarýsýzlýklarýný, kararsýzlýklarýný þu þekilde ifade eder:
“Neferlerde büyük bir neþe yok. Zabitler de öyle. Fakat korku ve yeis de yok. Yemek içmek meselesi güçleþti. Dün yemek ve çorba tuzsuzdu. Köprülü’de tuz bulunmadý. Zabitler candan ve gönülden çalýþmýyorlar. Yahut ben öyle görüyorum. Bunun en büyük sebebi amirlerin iktidarsýzlýklarý… Amirler hatta karargâh için verdikleri emri bile icra olunmadan deðiþtiriyorlar. Fýrka emrini okudum, inþallah erkânýharplerimiz muktedirdir.
Ýþte yorgun ve ümitsiz bir dua…
Erkânýharpler, amirler, kumandanlar, zabitler ne olurlarsa olsunlar, Balkan Harbi’nde ancak bir þekil bulunacaktýr.
Ya Bulgarlar bizi ezip geçecekler, yahut biz onlarý ezeceðiz.
Ve bu ezmek hâdisesine en az girecek þey de fen. Harbin o meþhur fenni olacaktýr.”
Komanova’da kaybedilen meydan savaþýnýn ardýndan yazar, 10 Teþrin-i evvel 1328 tarihli günlüðünde ordunun periþanlýðýný þu satýrlarla dile getirir:
“Ayýn kaçý? Bugün ne? Bilmiyorum. Benimle beraber kimse de bilmiyor. Ne felâket Yarabbi! Ric’atin, inhizamýn en çirkinini gördüm. Bugün burada, Köprülü’nün önündeyiz. Ýkinci fýrka kaçtý. Yalnýz biz, nizamiye fýrkasý kaldý. Birden ric’at emri verildi. Hep kendimizi galip sanýyorduk. Meðer müthiþ surette maðlup imiþiz. Toplar filân hep kaçtý. En nihayet bizim tabur kalmýþtý. Biz de çekildik. Bütün gece, tam on iki saat yürüyerek sabaha yakýn Kiliseli’ye geldik. Oradan dün sabah kalktýk. Buraya döküldük. Yolda uzun bir muhacir kafilesine tesadüf ettik. Oh ne felâket! Kadýn, çoluk, çocuk tam beþ bin ev imiþ.”
Ömer Seyfettin’e göre savaþýn kaybedilmesinin temel sebeplerinden birisi, harp fennini bilmeyen erkâný harbin öngörüsüz kararlarýdýr:
“Gece hareket emri verildi. Þimdi yola düzüldük. Yine nereye gideceðimizi bilmiyoruz. Garibi þu ki erkânýharpler de bu muammayý bilmiyor. Yolda bizi görünce þaþýrdýlar.”
Komanova savaþýndan sonra yazýlan 14 Teþrin-i evvel, Köprülü, 1328 tarihli günlükte þu satýrlarý okuyoruz:
“Ýþte þimdi hareket emri verildi. Nereye? Kimse bilmiyor. Niçin? Kimse bilmiyor. Gözlerini kaybetmiþ bir kör sürü gibi bocalanýp gidiyoruz. Ortada ne kumandan var, ne kumanda.”
Ýaþe ve ikmal iþlerinin ise çok kötü olduðu görülmektedir:
Ömer Seyfettin’in günlüðünün en acý sayfalarý askerlerin kötü beslenmesini, bunun sonucunda hastalanmalarýný ve ölmelerini anlatan sayfalarýdýr:
Garp ordusu her þeyden önce açlýða yenilmiþtir:
“Kaç gündür, kaç gecedir burada çekmediðimiz sefalet kalmadý. Üzerimize yaðmurlar yaðdý. Çamurlar içinde yuvarlandýk. Askerin hepsi hasta. Kazanlar yolda býrakýldý. Hepimiz açýz.”
“ Ve haber aldýk ki üç gün evvel Üsküp düþmüþ. Yolda koþa koþa gidiyoruz. Arkadan top, yandan tüfek sedalarý geliyor. Hava güzel, çamur yok. Fakat hepimiz aç ve hastayýz. Hiçbir þey düþünmüyor, dilimdeki peksimet yaralarýnýn sýzýlarýný dinleyerek ilerliyorum.”
“Görice’ye geldik. Büyücek, muntazam bir þehir. Evleri hep taþtan. Akþamdan sonra girdik. Bizi geniþ bir hana doldurdular. Açýz. Kaç gündür ekmek yemedik.”
Bu günlüklerden iaþe iþleri gibi ordunun silah ikmal iþlerinin de çok kötü olduðu anlaþýlmaktadýr:
“Bu sabah saat beþte yola çýktýk. Yunana muharebeye gidiyormuþuz. Halbuki her neferde yüz fiþek bile yok. Bu kadar cephane ile muharebeye deðil, ava bile gidilmez.”
Balkanlarýn çetin kýþ þartlarýndan fazlasýyla etkilenmiþ, yaðmur, çamur, kar içinde adeta birliklerini yok etmiþtir. Aslýnda birinci Sarýkamýþ faciasý Balkanlarda yaþanmýþtýr:
“Bu gece Pirlepe’nin ovasýnda yattýk. Asker son derece yorgun ve periþan. Bölükteki zabitler hasta. Yüzbaþý ishal oldu. Mülâzým-ý saniyi sýtma tutuyor. Benim sol ayaðým fena halde þiþti. Üzerine basamýyorum. Fakat gayret ediyorum. Korkuyorum ki kangren olmasýn. Kasýklarýmdaki bezeler birer yumurta kadar þiþti.”
“Aman yarabbi! Sefaletin bundan müthiþi var mýdýr? Karlarýn üzerine kaputumu koydum. Þunlarý yazýyorum. Askerin hepsi hasta. Sisten hiçbir taraf görünmüyor. Hafif karla karýþýk ince bir yaðmur yaðýyor.”
27 Kânun-ý evvel 1328 tarihli günlükten bu tarz düþünüþün orduda oldukça yaygýn olduðu anlaþýlmaktadýr:
“Dün Akþam Yanya’ya gittim. Burasý âdeta bir efsâne memleketi… Yattýðým otelci mütareke olduðunu iddia ediyordu. Halbuki bu sabah gelirken kuvvetli ve çok top sesleri iþittim. Hakikatte müthiþ bir muhasaradayýz. Mektup gazete, telgraf deðil, kuþ uçmuyor. Zabitler son derece meyus… Meselenin bir Avrupa meselesi olduðuna ve Yanya’nýn ya Arnavutluk’a yahut Yunan’a verileceðine azýcýk coðrafya bilenlerin bile aklý erdikten sonra bu kadar kan dökmekteki mana anlaþýlamýyor.
Bununla iki taraf da mütareke etmiþ gibi davranýyor. Çat, çut oluyor, fakat ciddî bir muharebeye giriþilmiyor.
Fakat bu hâl daha ne kadar devam eder?”
Ayrýca 17 Teþrin-i evvel 1328 tarihli günlük, ordu mensuplarýnýn kötü yönetimden, kötü sevk ve idareden, kötü lojistikten býkmýþ bir þekilde ümitlerini sadece yapýlacak barýþ görüþmelerine baðladýklarý anlaþýlmaktadýr. :
“Bu geceyi Ýzidor Köprüsünün üzerinde geçirdik. Düþmandan demek hâlâ bir niþan görünmedi. Fakat Köprülü’ye geldikleri muhakkak. Biz bu saat her tarafla münasebetimiz kesilmiþ, habersiz ve ümitsiz, bu rutubetli taþlarýn, ýslak topraklarýn üzerinde sürünürken acaba Bâb-ý Âli ne yapýyor? Mütareke ne vakit olacak? Konferans ne vakit baþlayacak?
Artýk bu korkmuþ ve periþan asker geriye dönemez.
Rumeli eski þeklini alamaz. Artýk Rumeli bir daha yapýþmamak üzere Türk ilinden kopmuþtur. Avrupa’nýn ordularý gelip Sýrp ve Bulgarlarý buradan çýkaramaz ya!...”
Sekiz sene evvel, mektepten yeni çýktýðým vakit gezdiðim bu yerleri bir gün böyle kaçarak terk edeceðimi hiç aklýma getirir miydim?
Heyhat!... Mademki biz asker deðiliz, mademki bizde askerlik için lâzým olan zekâ ve itaat yok, mademki bizde bir ideal, bir vatan hissi, nihayet bir lisan yok…
Bölüðün yarýsýndan ziyadesi Türkçe bilmiyor. Tabur Babil Kulesi gibi. Ne alanýn satandan, ne satanýn alandan haberi var.”
Ömer Seyfettin, “Gençliðini Makedonya’da geçirmiþ eski bir zabitin hatýra defterinden” üst baþlýðýyla yayýmlanan “Nakarat” hikâyesinde Türklerin milli kimlikten yoksun oluþlarýnýn bilhassa Balkanlar’daki feci sonuçlarýný azýnlýklarýn etnik milliyetçiliklerini ve komitacýlýk faaliyetlerini merkeze alarak eleþtirir.
Günlük þeklinde kurgulanan hikâyenin zamaný, 13 Aralýk 1903 ile 24 Mart 1904 arasýndaki üç buçuk aylýk dönem; mekân ise Pirbeliçe, Velmefçe, Babina ve Manastýr’dýr.
Zabit ve müfrezesi komitacý arama faaliyeti bitince köyde konaklamaya baþlar.
Konakladýklarý evin karþýsýndaki bahçeye günlük iþler için çýkan bulgar kýzý devamlý bir þarký mýrýldanmaktadýr..
Zabit devamlý kýzý izler ve þarkýnýn nakaratýný ezberler.
Bir gün yine kýz o þarkýyý söylerken nakaratýna "Naþ, naþ Çarigrad naþ" diyerek eþlik eder.
Kýz ona gülümser ve "bravo, bravo" diyerek tebrik eder.
Bulgar köylü kýzý, Zabit her pencereye çýkýþýnda, onun gözlerinin içine bakarak, kendi dilinde,
“Naþ, naþ Çarigrad naþ…” þarkýsýný söylemeye devam eder.
Türkünün sözlerinden hiçbir þey anlamayan zabit, türkünün nakaratýný zihninde yorumlamaya ve anlamlandýrmaya çalýþýr. Bu þarkýyý kendisi için yakýlan bir aþk türküsü olduðunu tahayyül ederek heyecanlanýr
Zabit bu uzaktan iliþkiyi artýk kafasýnda platonik bir aþk hikayesine çevirmeye baþlar.
"Milli esvabýný vücuduna ne güzel yaraþtýrýyor. Kumral saçlarý o kadar çok, o kadar uzun ki… bütün sýrtýný kaplýyor. Dürbünle de bakýyorum. Keskin mavi gözleri sürmeli gibi… Dürbünle kendisine baktýðýmý görünce galiba daha ziyade seviniyor, çýldýrýyor, gözlerini süzüyor, daha ateþli, daha fettan bir neþe ile haykýrýyor. Yün çoraplý güzel kalýn bacaklarýný, nihayet bulmaz millî çorabýný örerken, uçlarý ince parmaklý, iþten biraz esmerleþmiþ kuvvetli pençelerini hep dürbünle seyrediyorum. Dikkat ediyorum, tuvaleti daima tam. Saçlarý daima taralý. Esvap daima ayný. Önündeki kýrmýzý yünden püsküllü örtüde bile baþka bir letafet var!”
Nihayet bir ay sonra Pirbeliçe’ye dönmek için tabur kumandanýndan emir alan Zabit, bu habere çok üzülür. Adýný bile bilmediði ve aralarýnda büyük bir aþk olduðunu zannettiði kýza kendisinden bir yadigâr býrakmaya karar verir. Büyük bir gaflet içerisinde bulunan Zabit, bir aydýr dinlediði türkünün nakaratýný pencerenin duvarýna kazýyarak, kendisinden sonra bu odada konaklayacak olanlardan Bulgarca bilenlerin, bunu okuduklarýnda burada ne büyük bir aþk macerasýnýn yaþandýðýný anlayacaklarýný tahayyül eder.
Zabit, bavulundaki kolonya þiþesini kýza iletmesi için çýraða verir. Ardýndan vedalaþmak için odaya gelen odacýya, günlerdir dinlediði türkünün nakaratýnýn ne anlama geldiðini sorunca odacý irkilip;
“Hâþâ efendim, bizim köyümüzde bunu kimse söylemez! Biz bunu kabul etmeyiz. Buranýn ahalisi hep namusludur.” der. Zabitin ýsrarlarýna dayanamayýp, ezilip büzülerek nakaratýn
“Bizim olacak, bizim olacak, Ýstanbul bizim olacak”
anlamýna geldiðini, kýzýn papaz olan babasýnýn, kendi mefkûresi doðrultusunda komitaya katýldýðýný ve bir yýl önce öldürüldüðünü söylediðinde, gerçeði bir anda idrak eden Zabit, beyninden vurulmuþa döner.
Koyu bir Bulgar milliyetçisi olan köylü kýzý, gözlerinin içine bakarak hem kendisine, hem de milletine en aðýr küfrü ederken Zabit, anlamadýðý sözleri zihninde bir aþk türküsü olarak yorumlayýp hayallere dalmýþtýr.
Zabitin bu nakaratta söylenenlerin ne anlama geldiðini anladýðýnda içine düþtüðü utanç verici durum, milli þuurdan yoksun bir askerin, hem kendisini hem de temsil ettiði memleketini ne kadar kötü bir duruma düþebileceðinin de çarpýcý ve somut bir göstergesidir.
Ömer Seyfettin'in “Bomba” hikâyesi ise Balkan savaþlarýnýn öncesinde Osmanlý topraklarýnda kanlý eylemlerine baþlayan komitacýlarýn, çýkarlarý doðrultusunda kendi milletine bile uygulamaktan çekinmediði vahþeti gözler önüne serer.
Hükümete baþkaldýrarak bir dönem daða çýkan, fakat Meþrutiyet ilân edilince silahýný hükümete teslim edip, köyüne dönen Boris, ihtiyarladýðýndan dolayý tarla ve çifti idare etmekte zorlanan babasý Ýstoyan’dan iþleri devralýr;
köyün güzel öðretmeni Magda’yla evlenirler ve ayný çatý altýnda yaþamaya baþlarlar. Ancak komitacýlar, Boris’i rahat býrakmaz.
Komitacýlardan, kendisinin “büyük vatan” için çalýþmasýný, aksi takdirde öldürüleceðine dair aldýðý tehdit mektubu Boris için bardaðý taþýran son damla olur ve ailece Amerika’ya kaçmalarý hususuna babasýný ikna ederek, her þeyi sattýrýr.
Ancak Boris’in kaçýþ planýný haber alan komitacýlar, kaçacaklarý günün gecesinde eve haber göndererek, parayý isterler.
Kapý çaldýðý sýrada Boris, hamile karýsýna Amerika’daki yeni hayatlarýna dair hayallerini anlatýyordur. Boris’in hayalleri ile Balkan coðrafyasý hakkýnda düþündükleri, dönemin koþullarýný yansýtmasý bakýmýndan çarpýcýdýr:
“Evet Magdacýðým. Yarýn Amerika’ya gideceðiz, orada çalýþacaðýz. Küçük, rahat, asude bir evimiz olacak. Ne komite, ne eþkýya, ne vahþet, ne cinayet! Yalnýz çalýþacaðýz. Gider gitmez çocuðumuz orada doðacak. Göreceksin ki o zaman, insanlýk ne tatlý imiþ! Güzel ve asayiþli þehirler… Tiyatrolar! Geniþ ve aydýnlýk sokaklar, cennet gibi köyler! Birbirine ihtiram etmesini bilen adamlar… Hiçbir sefalete müsaade etmeyen büyük þefkat müesseseleri… hastahaneler, sanatoryumlar… mektepler, darülfünunlar… Hâsýlý cennet! Mümkün deðil bunlarý tahayyül edemezsin.”
Boris’in bu hayali ayný zamanda Balkanlarda, bu yýllarda gündelik hayatýn ne kadar güç þartlarda devam ettiðinin bir kanýtýdýr.
Boris, komitacýlarýn çaðýrdýðý babasý yerine, onlarý kandýrabileceðini düþünerek, kendisi gider. Magda heyecan içinde Boris’i beklerken, kapýya komitacýlar gelir ve parayý vermedikleri takdirde Boris’i öldüreceklerini söyleyerek sekiz yüz lirayý alýrlar.
Komitacýlar, bununla da yetinmeyerek þarap isterler,eðer isteklerine itaat etmezse Boris’i öldüreceklerini söyleyerek Magda’yý taciz ederler. Sabaha karþý, masaya býraktýklarý ve bomba olduðunu söyledikleri þeyi kendileri için saklamalarýný söyleyerek ayrýlýrlar.
Onlar gittikten sonra Magda ve Ýstoyan’ýn içinde bomba olduðunu zannettikleri bezi açýnca, Boris’in kesik kafasý ile karþýlaþmalarý ise komitacýlarýn çýkarlarý için söyledikleri yalanlarla her istediklerini nasýl yaptýklarýný gösteren çarpýcý bir sonuçtur.
Bu bölgede uzun yýllar askerlik görevi dolayýsýyla bulunan Ömer Seyfettin, hiç þüphesiz komitacýlarýn hikâyede anlatýlanlara benzer icraatlarýna þahit olmuþtur
Henüz okuldan yeni mezun olan Resneli Niyazi 9 aylýk teðmenken, 1897 Osmanlý-Yunan Savaþý'nda muazzam bir baþarý göstererek müfrezesiyle bir Yunan bölüðünü esir alýr.
Baþarýsý üzerine esirlerle birlikte Ýstanbul'a padiþahýn sarayýna gönderilir. Ama asýl hikaye bundan sonra baþlar...
Esir aldýðý Yunan bölüðü dönemin üst düzey kumandanlarýndan Müþir Kazým Paþa'nýn henüz 13 yaþýnda askeri okul öðrencisi çocuðunun arkasýnda sokak sokak gezdirilir. Baþarý Resneli Niyazi'nin deðil 13 yaþýnda olan Paþa'nýn oðlununmuþ edasý uyandýrýlýr.
Üstüne üstlük 13 yaþýnda bu çocuða daha öðrenciyken 2 rütbe terfi verilir. Resneli'ye ise sadece bir rütbe terfi...
13 Yaþýnda bu çocuða bir yüzbaþýnýn 2 yýllýk maaþýna eþdeðer 200 altýn verilir. Resneli'ye ise 10 lira harçlýk...
Resneli iþte bu yüzden ihtilalcidir, ittihatçýdýr
Resneli Niyazi, bu haksýzlýða uðradýktan sonra II. Abdülhamit'in kendisine teklif ettiði "Padiþah yaverliði" görevini kabul etmez. Makedonya Manastýr'daki birliðine dönmek ister. Manastýr'a gittiðinde ise birliðine verilmeyip, sürgün bir göreve getirilir.
Ýþte gönülden baðlý olduðu padiþaha, bir asker böyle küstürülür...
Aslýnda Resneli Niyazi'nin baþýndan geçenlerin benzeri hadiseler çokça yaþandý. Bu durum da Ýttihat ve Terakki Cemiyeti'nin büyümesini saðladý. Özellikle saraya yakýn kiþilerin, jurnalcilerin yersiz taltif ve rütbe edinmesi devletleri için kaygýlanan ve bir çýkar yolunu bulamayan genç subaylarýn meseleyi þahsileþtirmesini saðladý.
Devlet meselesini þahsi mesele belleyen genç bürokrat ve subaylar kendileriyle ayný duygularý besleyen kiþilerle Ýttihat ve Terakki Cemiyeti yapýsý altýnda birleþtiler.
Yer Ýmleri