PDA

View Full Version : Maillerimize gelen Guzel hikayeler...



Pages : [1] 2 3 4 5 6

bikmisbroker
11-10-2005, 16:01
Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir
çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor
ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı ama, küçük bir
dükkan için yeterliydi. Onların en güzelini öntarafa koyunca, çocuk
vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği
kullanmaktaydı. Hem de güçlükle.. Adam ona bir kez daha göz attı.
Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu
yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu
kendinden geçirmişti.Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola
koyulduğunda, adam dükkandan dışarı fırlayıp:
- Küçükk!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller
bir harika!.
Çocuk, ona dönerek:
- Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım
doğuştan eksik.
- Bence önemli değil!. diye, atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle tam insan
yok ki!. Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı ya da
vicdanı.
Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü:
- Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.
Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:
- Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?
- Çok basit!. dedi, adam. Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar
yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat
insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükafat görecekler...
Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar,
hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işaret ederek:
- Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi. Denemek ister misin?
Çocuk, başını yanlara sallayıp:
- Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!.
-İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. Bu durumda 20
liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder.
Çocuk biraz düşünüp:
- Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki?
- Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da, sağ ayağı eksik olan bir
çocuğa satarım.
Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek:
- Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu.
- İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır.
- Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5
lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım
gitti!.
Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkana girdi. İçerdeki
raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla doluydu. Ama adam, vitrinde olanı
çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni
ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek
- Benim satış işlemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun
olurum.
- Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere.
Eski bir ayakkabı, para eder mi?
- Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan
haberin yok her halde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar.
Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30- 40 lira eder.
Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları, üzerinden atabilmiş
değildi.Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya.
Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz
gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:
- Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!..
Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu.
Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa,
böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki
koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür
edip:
- Babam haklıymış!. dedi. 'Sakat olduğum için, üzülmeme hiç gerek yok!'
demişti.
* Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur,
* Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur,
* Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur
* Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir

gzmnc
15-10-2005, 21:14
Jack yavaşlamadan önce Takometreye baktı: Hız limitinin 50 olduğu yerde 73 ile gidiyordu ve son dört ay içerisinde dördüncü defa polis tarafından durduruluyordu. Bir insan nasıl bu kadar şanssız olabilirdi?

Jack arabasını sağa çekti. “İnşallah şu anda yanımızdan daha hızlı bir araba geçer” diye düşünüyordu.

Polis elinde kalın bir not defteri ile arabadan indi.

Bob? Bu Polis Kiliseden Bob değil mi? Jack iyice arabasının koltuğuna sindi. Bu durum bir cezadan daha kötüydü. Kiliseden tanıdığı bir Polis, arkadaş olduğuna bakmaksızın birini durduruyordu. Hemde hızlı gidip, trafik kurallarını ihlal ettiği için.

- ”Merhaba Bob. Birbirimizi yeniden böyle görmemiz çok ilginç”

- ”Merhaba Jack” Bob gülümsemiyordu. ”Beni, karımı ve çocuklarımı görmek için eve giderken yakaladın”

- ”Evet öyle” Bob umursamaz görünüyordu.

- ”Son günler eve hep çok geç geldim. Çocuklarım beni uzun süredir hiç görmedi. Ayrıca Dıana bana bu akşam Patates ve biftek yiyeceğimizi söyledi. Ne demek istediğimi anlıyormusun?”

- ”Evet ne demek istediğini anlıyorum. Ayrıca trafik kurallarını ihlal ettiğinide biliyorum.” diye cevapladı Bob.

- ”Eyvah! Bu taktik fazla işe yaramayacak gibi. Taktik değiştirmek gerekli” diye düşündü Jack ”Beni kac ile giderken yakaladın?”

- ”Yetmiş. Lütfen arabana girermisin?” dedi Bob.

- ”Ah Bob, bekle bir dakika lütfen. Seni gördüğüm anda Takometreye baktım. Sadece 65 ile gidiyordum.”

- ”Lütfen Jack, arabana gir” diye üsteledi Bob.

Jack canı sıkkın bir şekilde arabasına girdi, kapıyı çarparak kapattı. Bob not defterine bir şeyler yazıyordu. ”Bob niye benim ehliyetimi ve araba ruhsatımı istemiyorki” diye düşündü Jack.

Ne olursa olsun, bundan sonra kilisede bu adamın yanına oturmaktansa, birkaç Pazar Jack kiliseye gitmeyecekti.

Bob kapıyı tıklatıyordu. Jack arabasının penceresini 5 cm kadar açtı. Bob Jack’a bir kağıt verdi ve gitti. ”Ceza değil bu” diye kendi kendine soylendi Jack. Bir anda sevinmişti. Bu bir yazıydı ve kağıtta şunlar yazıyordu:

- ”Sevgili Jack, benim bir kızım vardı. Altı yaşındayken çok hızlı araba kullanan biri tarafından öldürüldü. Bu kazadan dolayı, adam cezalandırıldı. 3 ay hapishane cezasıydı bu. Bu adam hapishaneden çıkınca kendi cocuklarına sarılıp, öpüp, onları tekrar koklayabildi. Ama ben... Ben kızımı tekrar koklayabilip, öpebilmek için, cennete gidinceye kadar beklemem gerekiyor. Bin defa adamı affetmeye çalıştım. Bin kerede başardığımı zannettim. Belki başarmışımdır, ama hala kızımı düşünüyorum. Lütfen benim için dua et ve dikkat et Jack, tek bir oğlum kaldı.”

Jack 15 dakika kadar bir süre yerinden kıpırdayamadı. Daha sonra kendine gelip, yavaş yavaş evine gitti.

Evine varınca, çocuklarına ve karısına sıkıca sarıldı. Hayat çok değerli, sürekli dikkat et. Dikkatli araba kullan ve başkalarının hakkına saygı göster. Hiçbir zaman unutma, istediğin kadar araba satın alabilirsin, ama insan hayatını ...

gzmnc
15-10-2005, 21:30
Üst teğmen Faruk cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor bir taraftan da onlarla laflıyordu nerelisin gibi sorular soruyordu. Bir ara saçının ortası sararmış bir çocuk gördü. Merakla 'adın ne senin evladım' der. Çocuk 'Ali' diye cevap verir.

Nerelisin? der. Ali Tokat Zilede'nim der. Peki evladım bu kafanın hali ne?' Ali 'anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım der. Neden? der komutan. Ali 'bilmiyorum komutanım' der: Peki gidebilirsin Kınalı Ali' der. O günden sonra herkes ona Kınalı Ali der. Herkes kafasındaki kınayla dalga geçer. Kısa sürede cana yakin ve cesur tavirlariyla tum arkadaslarinin sevgisini kazanir. Bir gün ailesine mektup yazmak ister. Ali'nin okuma yazmasi da yoktur arkadaslarindan yardim ister ve hep beraber baslarlar yazmaya. Ali soyler arkadaslari yazar 'sevgili anne babacim ellerinizden operim ben burda cok iyiyim beni merak etmeyin' diye baslar. Kiz kardesini kendinden bir kucuk erkek kardesini sorar koyundekilerin burnunda tuttgunu yazdirir. Kendilerini merak etmemesini kendileri var oldukca dusmanin bir adim bile ilerleyemeyecegini yazdirir.

Gururla mektubu bitirir neden sonra aklina gelir ve yazinin sonuna anasina NOT duser: Alinin kendisinden hemen sonra askere gelicek bir kardesi daha vardir. 'Anacagim kafama kina yaktin burda komutanlarim ve arkadaslarim benle hep dalga gectiler sakin kardesim Ahmete de yakma onla da dalga gecmesinler der ellerinden optum' diye bitirir. Aradan zaman gecer. Ingilizler kati netice almak icin tum gucleriyle Gelibolu'ya yuklenirler. Bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker sehit dusmuslerdi.

Bunlara takviye olarak giden yedek kuvvetlerde yeterli olmamis onlarin sayilarida epey azalmisti gelibolu dusmek uzereydi kinali alinin komutani da olayi gorup yerinde duramiyordu. Kendisinin bolugu henuz sicak temasa hazir degildi. Onlar yeni gelmisti onlari insan bedeninin sungu ve mermilerle orak gibi bicildigi bu yere dua ediyordu Komutanlarin bu dusunceli hali goren ve durumun vehametini bilen Kinali Ali ve arkadaslari komutanlarina yalvar yakar oraya gitmek istediklerini soylerler. komutanlari onlari olume gonderdigini bile bile caresiz gonderir.

Kinali Ali'nin bolugunden kimse sag kalmaz hepsi sehit olmustur. Aradan zaman gecer. Kinali Ali'nin ailesine yazdigi mektubun cevabi gelir. Komutanlari buruk ve gozleri dolu dolu mektubu acip okumaya karar verirler.
(bu mektubun asli Canakkale muzesinde sergilenmektedir)

Babasi anlatir. Ali' nin. 'oğlum ali nasilsin iyimisin gozlerinden operim selam ederim dedikten sonra okuzu sattik paranin yarisini sana yarisinida cepheye gidecek kardesine veriyoruz simdi okuzun yerine tarlayi ben suruyorum zaten artik zahireye de fazla ihtiyacimiz olmadigi icin yorulmuyorum da siz sakin bizi merak etmeyin bizi dusunmeyin der koyu akrabalarini anlatir ve mektubu bitirir ali ananin da sana diyecegi bir sey var. 'Anasi anlatir:' "oglum ali yazmissin ki kafamdaki kinayla dalga gectiler kardesime de yakma demissin kardesine de yaktim komutanlarina ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler bizde 3 şeye kına yakarlar

1- gelinlik kıza gitsin ailesine çocuklarına kurban olsun diye
2- kurbanlık koc ALLAHA kurban olsun diye
3- askere giden yiğitlerimize vatana kurban olsun diye.....

gözlerinden öper selam ederim ALLAHA emanet olun"

Mektubu okuyan Alinin komutanı ve diğerleri hıçkıra hıçkıra ağlamaktadırlar...

gzmnc
27-10-2005, 19:37
--------------------------------------------------------------------------------

ÜÇ HEYKEL HİKAYESİ



İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar ama
Her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da
İlginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma
fırsatlarıydı.

hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli
heykeltıraşını huzuruna çağırdı.
İstediği ; birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin
Tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama
bu farkı sadece ikisi bilecekti. Heykeller hazırlandı ve doğum gününde
Komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup
konmuştu.
Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar : "Doğum gününü bu üç
Altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi
görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir.
O heykeli bulunca bana haber ver."
Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel
Gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa
çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama
aralarında bir fark göremediler. Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın
sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla
isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi. İyi okumuş,
akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için
zindana atılmıştı. Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç
önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini
istedi.

Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından
çıktı.

İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan
çıktı.

Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı
çıkmadı.

Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor,
oradan öteye gitmiyordu. Hükümdar heykelleri gönderen komşu
hükümdara cevabı yazdı :

Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.
Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.
En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır. Bu değerli
hediyen için çok teşekkür ederim."

gzmnc
27-10-2005, 19:43
Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın birinin eşeği,
kuyunun
birine
düşmüş.
Niye düşer, nasıl düşer sormayın.
Eşek bu. Düşmüş işte.
Belki kör bir kuyuydu, ağzı tahtayla kapatılmıştı belki,
üzerine
de
toprak
dökülmüştü.
Zamanla tahta çürüdü, zayıfladı, toprakta biten otları yemek
isteyen
eşeğin ağırlığını çekemedi ve güm.
Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı, bağırdı kendi
dilinde.
Ayıptır
söylemesi, anırdı yani.
Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü.
Zavallı eşeği kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor.
Üstelik yaralanmış.
Karşılaştığı bu durumda kendini eşeği kadar zavallı hisseden
adamcağız
köylüleri yardıma çağırdı.
Ne yapsak, ne etsek, nasıl çıkarsak soruları havada kaldı.
Sonunda karar verildi ki kurtarmak için çalışmaya değmez.
Tek çare, kuyuyu toprakla örtmek.
Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak
attılar.
Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde
silkinerek
dibe
döktü.
Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz daha
yükseldi
ve
sonunda yukarıya kadar çıkmış oldu.
Köylüler ağzı açık bakakaldı.

(Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır.

(Ne bazeni, çoğu zaman.)

Toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur.
Bunlarla başetmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp
silkinmek
ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır.

Kör kuyuda olsak bile .....

Turkuaz
28-10-2005, 14:14
TIKANDI BABA
Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.
Tıkandı baba, çay getir
Tıkandı baba, oralet getir. Vb
Bu durum Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş.
Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?
Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba
Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı baba da "peki" deyip başlamış anlatmaya;
Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. "Benimki de onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden " Onlarınki kadar akmasada olur, yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı baba" ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdide burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz.
Tıkandı baba'nın anlattıkları Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;
Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz.
Sultan Mahmut'un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış , bakmış baklava nefis. " Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş.
Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya
Taze baklava, güzel baklava ! Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını
karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın. Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelirmi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi "Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım" demiş. Tıkandı baba da "Peki" demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba'dan baklavaları satın almış.
Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut ;
Bizim Tıkandı baba'ya bir bakalım, deyip Tıkandı baba'nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan;
Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi? mi, demiş
Geldi sultanım
Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?
Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım.
Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.
Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel, deyip almış ve Devletin hazine odasına götürmüş.
Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda
düştü düşecek. Sultan demiş;
Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini çağırmış
Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasındaki araziyi ona verin demiş. Padişahın adamları "peki" deyip adamı alıp Üsküdar'a götürmüşler.
Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler. Baba,
Niçin, demiş. Askerler
Hele sen bir beğen bakalım demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline ve "Ne olacak şimdi" demiş
Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı demiş. adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü
söylemiş;
"VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUD..?"

Turkuaz
08-11-2005, 17:05
Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki çocuğunu kapının önünde beklerken buldu.Çocuk babasına, "Baba bir saatte ne kadar para kazanıyorsun" diye sordu...

Zaten yorgun gelen adam, "Bu senin işin değil" diye cevap verdi. Bunun üzerine çocuk "Babacım lütfen, bilmek istiyorum" diye üsteledi. Adam
"İllâ da bilmek istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi..

Bunun üzerine çocuk "Peki bana 10 milyon borç verir misin" diye sordu. Adam iyice sinirlenip,
"Benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi, derhal odana git ve kapını kapat" dedi.

Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.Adam sinirli
sinirli;"Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder." diye düşündü.

Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşündü, "Belki de gerçekten lazımdı"...Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı... Yatağında olan çocuğa,"Uyuyor musun" diye sordu. Çocuk "Hayır" diye cevap verdi...

"Al bakalım, istediğin 10 milyon. Sana az önce sert davrandığım için üzgünüm. Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi... Çocuk sevinçle haykırdı, "Teşekkürler babacığım"...

Hemen yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkardı.
Adamın suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.Bunu gören adam iyice sinirlenerek, "Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?... Benim,
senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak vaktim yok" diye kızdı...

Çocuk "Param vardı ama yeterince yoktu " dedi ve yüzünde mahcup bir gülücükle paraları babasına uzattı;
"İşte 20 milyon... Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?..."

adnanfd
08-11-2005, 17:23
FIRSATLARI GÖREBILMEK
>>
>>Çok eski zamanlarda adamin biri durumundan çok sikayetçiymis,
"çalisiyorum
>>didiniyorum ancak yasiyorum. Tek basimayim, kimsem yok" diye mutsuz
mutsuz
>>geziniyormus. Sonunda bir karar vermis, gezip dolasacak bir melek
bulacak,
>>durumunu ona anlatip bu haksizligi düzeltmesini isteyecekmis..
>>Ve yola koyulmus. Dagda ilerlerken bir kurda rastlamis. Kurt bir
deri bir
>>kemik, ayakta zor duruyor, adamin yanina yaklasmis, nereye
>>gittigini sormus.
>>Adam derdini anlatmis, "Bir melek bulacagim, bana yapilan
haksizligi
>>düzeltmesini isteyecegim..." Kurt da ona "Bana bir iyilik yapar
misin"
>>demis. "Ben de gece gündüz dolasiyorum , bir yudum yemek zor
>>buluyorum. O melege beni de anlat, böyle açliktan ölen bir kurt
olurmu,
>>diye sor..."
>>Adam yoluna devam etmis, bir süre sonra güzel bir kiza rastlamis
Kiz da
>>nereye gittigini sormus, "melek hikayesini" ögrenince adamin
ellerine
>>sarilmis:
>>"Ne olur o melege beni de anlat. Gencim, güzelim, zenginim, herseyim
var
>>ama çok mutsuzum. Mutluluga ulasmak için ne yapmam gerektigini
sor o
>>melege..."
>>Adam melekle kiz için de konusacagina söz vermis ve yoluna devam
etmis.
>>Bir süre sonra dinlenmek için bir agacin altina uzanmis. Bütün
çevresi
>>yemyesil olan bu agacin neredeyse hiç yapragi yokmus ve tabii
agaç bu
>>duruma çok üzülüyormus. O da derdini adama anlatmis...
>>"Eger o melegi bulursan benden de söz edermisin? Bu kaderimden
hiçbir sey
>>anlamiyorum. Görüyorsun, bereketli bir toprak üzerindeyim, her
taraf
>>yemyesil, bütün agaçlarin yapraklari var, meyveleri var. Benimse
hiçbir
>>seyim yok. Benim de digerleri gibi yesillenmem için ne
>yapmam gerekiyor.
>>Ne olur o melekten bunu ögren..."
>>Adam ona da "peki" demis, yoluna devam etmis. Nihayet bir gün, tam
melek
>>bulmaktan umudu kesilmis vazgeçmek üzereyken karsisina bir melek
>çikmis.
>>Adam kendinden baslamis:
>>"Gece gündüz demeden çalisiyorum, dünyanin hiçbir
nimetinden
>>faydalanmiyorum, acinacak bir hayatim var. Benden daha az çalisan
daha
>>keyifli yasayan bir sürü insan var. Nerede adalet? Nerede esitlik?"
"Tamam
>>tamam" demis melek "Sana mutluluk ve zengin olman için bir sans
>>veriyorum. Simdi ayni yoldan evine dön. "
>>Adam rahatlamis ve agacin, kizin, kurdun dertlerini de melege
anlatmis.
>>Melek onlar için de konusmus, adam dönüs yolunu tutmus.
>>Uzun bir yürüyüsten sonra agacin yanina gelmis ve melegin sözlerini
>>aktarmis:
>>"Senin köklerinin tam yanina bir sandik altin gömülüymüs Sen
bu
>>yüzden beslenemiyorsun, dolayisiyla yapragin, meyven olmuyor. Bu
altin
>>sandigi çikarilinca sen de diger agaçlar gibi yesilleneceksin."
>>"Harika!"diye bagirmis agaç, "Çabuk kaz ve sandigi çikar."
>>Adam "olmaz" demis, "Melek bana kendi sansimi verdi. Evime
dönmeliyim."
>>Adam yine yola düsmüs. Genç kiz zaten yolunu bekliyormus "Ne dedi ne
dedi"
>>diye kosmus. "Acilarini ve sevinçlerini paylasacak biriyle evlenirse
bütün
>>dertleri hallolacak, sende mutlu olacaksin" demis adam. Kiz "hadi o
>zaman"
>>demis, "evlenelim seninle ve mutlu olmaya çalisalim" Adam yine"
olmaz"
>>diye cevap vermis, "zamanim yok. Melegin bana verdigi sansi bulmak
için
>>hemen eve dönmeliyim. Sen kendine baska bir koca bul."
>>Biraz sonra siska kurt çikmis karsisina. Adam ona da olan biteni
anlatmis,
>>kendini sansini bulmak için acelesi oldugunu söylemis. "Peki ya ben"
demis
>>kurt. "Benim için ne dedigini söyle ve git. "Senin için
söyledigini ben
>>anlamadim" demis adam, " Melek dedi ki, o kurt yiyecek bir aptal
bulamazsa
>>aç dolasmaya mahkumdur."
>>Kurt "ben çok iyi anladim" demis ve aptali yemis.
>>
>>Acaba bizde yasamimiz boyunca kaç defa böyle dolasip firsatlari
göremeyip
>>baskalarina altin tepside sunduk?
>>
>>Haftanin Sözü:
>>Rüyanizin gerçeklesmesini istiyorsaniz, öncelikle uykudan
uyanmaniz
>>gerekir.
>>
>>
>

__________________________________________________ _______________

adnanfd
08-11-2005, 19:03
PAPATYA VE KELEBEK

Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini
hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,
kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.
Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,
rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını
bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin
üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve
"Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."
Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,
nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten
hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.
Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını
seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı
güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok
sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.
Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret
edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,
incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da
kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği
kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana
ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek
artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya
dönmüş ve; "Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.
Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa
benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis,
sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık
kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum"
diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Bende..."
diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.

İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.
Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,
sonra da dökülmeye başlamış.
Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.

İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,
sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
"Seviyor mu, sevmiyor mu?"...


Yazarı Bilinmiyor .....

adnanfd
08-11-2005, 19:19
VASİYET Ölmek üzere olan yaşlı bir baba, yatağının başına üç oğlunu
çağırarak onlara vasiyette bulunur:
- Oğullarım, ben ölünce, birbirinize düşmemeniz için, size sahibi
olduğum 17 deveyi paylaştırmak istiyorum. Miras olarak develerin
yarısını büyük oğluma, üçte birini ortancaya, dokuzda birini ise küçük
oğluma bırakıyorum.

Babalarının ölümünden sonra, mirası babalarının vasiyeti uyarınca
paylaşmak üzere kardeşler bir araya gelirler. Fakat bir türlü işin içinden
çıkamazlar. Mirası babalarının istediği gibi pay edemezler. Çünkü 17
sayısı ne ikiye, ne üçe, ne de dokuza bölünebilir.
- Bu işin üstesinden ancak köyün tecrübe ehli, yaşlı bilgesi gelir, diye
düşünüp ona giderek danışırlar.

Bilge kişi;
- Benim bir devem var, onu da alıp yeniden hesap yapın, der. Bu
cömertliğe çok şaşıran oğullar, 18 deveyi pay etmeye girişirler. Önce
ikiye bölerler, büyük oğul 9 develik payını alır. Sonra üçe bölerler,
çıkan 6 deveyi de ortanca oğul alır. Daha sonra dokuza böldüklerinde 2
deveyi de küçük oğul alır. Ama, bütün develeri paylaştıktan sonra
ortada fazladan bir deve kalır yine ...

Oğullar bu duruma da bir çözüm getirmesi için yeniden yaşlı bilgeye
başvururlar. Bilge kişi güler ve :
- İyi öyleyse, der. Sorununuz çözümlendiğine göre ben de devemi geri
alabilirim artık.

Bilge kişi bu hikâyede tıpkı "bilgi" gibi katalizör olarak olaya
girer, çözümü sağladıktan sonra olaydan çıkar. Sorunu çözmede
insanlara yardımcı olur, ama kendinden de bir şey eksilmez.

Turkuaz
09-11-2005, 11:35
Çin düşünürü Lao Tzu'nun öyküsü........


Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama
Kral bile onu kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı
varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin
tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..

"Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan
dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,
at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak,
bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala
satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.
Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...

İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş.
"Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.
Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.
Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı?
Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.
Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.
Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...
Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.
Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.
Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler.
"Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının
kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu
oldu senin için, şimdi bir at sürün var.."

"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz"
demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.
Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini
henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.
Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz
kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?"

Köylüler bu defa açıkçn ihtiyarla dalga geçmemişler
ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler...
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan
ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış.
Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman
yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.
"Bir kez daha haklı çıktın" demişler.

"Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre
kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.
Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın"
demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme
hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş.

"O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.
Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba
ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde
gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu
ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan
bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler,
ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri
askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın
kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya
öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı
olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık
ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler,
belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının
kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..."

"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş,
ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez.
Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda,
sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih,
hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."



Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:

"Acele karar vermeyin.
Hayatın küçük bir dilimine bakıp
tamamı hakkında karar vermekten kaçının.
Karar; aklın durması halidir.
Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi,
dolayısı ile gelişmeyi durdurur.
Buna rağmen akıl,
insanı daima karara zorlar.
Çünkü gelişme halinde olmak
tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.
Oysa gezi asla sona ermez.
Bir yol biterken yenisi başlar.
Bir kapı kapanırken, başkası açılır.
Bir hedefe ulaşırsınız ve
daha yüksek bir hedefin hemen
oracıkta olduğunu görürsünüz."

Lao Tzu

adnanfd
09-11-2005, 16:24
ÇINAR AĞACI...................................
>>>
>>>
>>>Ulu bir çınar ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar
>>>ilerledikçe bitki çınar ağacına sarılarak yükselmeye başlamış.
>>>Yağmurların ve günesin etkisiyle müthiş hızla büyümüş ve neredeyse
>>>çınar ağacıyla aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş çınara:
>>>"Sen kaç ayda bu hale geldin agaç?" "50 yılda" demiş çınar
"50 yılda mı?"
>>>diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak, "Ben neredeyse 2 ayda
>>>seninle aynı boya geldim bak!"... "Doğru" demiş agaç, "doğru"...
>>>Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgarları başladığında
>>>kabak önce üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça
da
>>>aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle çınara:
>>>"Neler oluyor bana ağaç?"
>>>"Ölüyorsun" demiş çınar...
>>>"Niçin?"
>>>"Benim elli yılda geldiğim yere sen iki ayda gelmeye
çalıştığın
>>>için"...

adnanfd
11-11-2005, 13:45
>>> > İYİ VE KÖTÜ
>>> > Leonardo da Vinci Son Akşam Yemeği isimli resmini yapmayı
düşündüğünde
>>> >büyük bir güçlükle karşılaştı... İyi yi İsa nın bedeninde, Kötü
yü de
>>>İsa
>>> >nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar
veren
>>> >Yahuda nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı...
>>> >
>>> >Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği
>>>birilerini
>>>
>>> >aramaya başladı. Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında,
>>> >korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu
poz
>>> >vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz
çizdi.
>>> >
>>> >Aradan 3 yıl geçti. Son Akşam Yemeği neredeyse tamamlanmıştı,
ancak
>>> >Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli
bulamamıştı...
>>> >Leonardo nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce
bitirmesi
>>> >için ressamı sıkıştırmaya başladı.
>>> >
>>> >Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç
bir adam
>>> >buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş
bir
>>> >durumda kaldırım kenarına yığılmıştı. Leonardo yardımcılarına
adamı
>>> >güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık
taslak
>>>çizecek
>>> >zamanı kalmamıştı.
>>> >
>>> >Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı,
başına
>>> >gelenleri anlamamıştı.
>>> >
>>> >Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği
resme
>>> >geçiriyordu...
>>> >
>>> >Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun
etkisinden
>>> >kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini
gördü.
>>> >
>>> >Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:
>>> >
>>> >Ben bu resmi daha önce gördüm...
>>> >
>>> >Ne zaman? diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı.
>>> >
>>> >Üç yıl önce dedi adam..
>>> >
>>> >Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda
şarkı
>>> >söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa nın yüzü
için
>>> >modellik yapmak üzere davet etmişti...
>>> >
>>> >İyi ve Kötü nün yüzü aynıdır...
>>> >
>>> >Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...
>>> >
>>> >Paulo Coelho

SNOWDROP
11-11-2005, 15:36
>
> can dündardan grçekten okumaya değer
>
> >Geceyarısıydı.
> >Arabadaydım.
> >Radyo Maydonoz'da Selim gazete köşelerinden internet'e yayılmış
>bir
>öyküyü>anlatıyordu. Kulak kesildim:>"Bir sonbahar günü Londra'daki
doktor
>muayenehanesinin bekleme
>odasında>oturan adam, yaprakların dökülmesini hüzünlü bir gülümsemeyle
>seyrediyordu.
> >Biraz sonra muayene odasında doktor, teşhisi açıkladı kendisine:
> >'-Bay Winkelman, beyninizde bir ur var. Hemen ameliyat
>olmalısınız'.
> >Yüz hatları gerildi Winkelman'ın:
> >'-İngiltere'de bu ameliyatı yapabilecek doktor var mı' diye sordu.
> >'-Amerika'da yaşadığınıza göre orada olmanızı öneririm' dedi
>doktor; 'Zaten
> >sizi ameliyat edebilecek tek operatör olan Charles Wronkow da orada
> >yaşıyor'.
> >Winkelman teşekkür edip ayrıldı. Otele giderken derin derin
>düşünüyor ve
> >yere dökülen yaprakları ayaklarıyla yavaşça itiyordu.
> >Birkaç gün sonra gazeteler tanınmış Amerikalı operatör Charles
>Wronkow'un
> >İngiltere'de tatilini geçirirken intihar ettiği haberini verdiler.
> >Polis, böyle tanınmış bir doktorun neden 'Winkelman' adı
>altında,
> >Londra'nın yoksul bir mahallesindeki otelde kaldığını merak
>ediyordu".
> >* * *
> >Bu öyküyü dinlediğim gecenin sabahında gazeteler Reve
>Favaloro'nun
>intihar>haberini duyurmuşlardı.
> >Favaloro, 1967'de bulduğu by-pass yöntemiyle kalp ameliyatlarında
>bir
>çığır>açan ve milyonlarca hastayı kurtaran Arjantinli cerrahtı. Buenos
>Aires'teki>muhteşem villasında kalbine sıktığı tek bir kurşunla son
>vermişti
> >hayatına....
> >Milyonların kalbine giden kanalları açan bir insanın, kendi
>yüreğindeki
> >tıkanmaya deva bulamaması ve sonunda onu kurşunlayarak susturması
>ne
>trajik>bir final...!
> >Bütün bir salonu gülmekten kırıp geçirdikten sonra çekildiği
>makyaj>odasında sessizce ağlayan bir palyaço gibi... çevremize
>yaydığımızışıktan
> >biz nasiplenemeyiz çoğu zaman...
> >İnsanın sözü geçmez, gücü yetmez bazen kendine...
> >En güzel aşk filmlerinde oynayan kadın, alabildiğine mutsuzdur
> >bakarsınız...
> >Diline doladığı herkesin iç dünyasını kalemiyle didikleyen
>yazar, kendi>içindeki keşmekeşi tariften acizdir.
> >Cemaate iman telkin ederken içten içe Tanrıyı sorgulamaya
>başlamış bir
>din>adamı kadar çaresiz, kıvranır insan...>Yalnızlık korkusunu
bastırmak
>için ömrü boyunca sayısız
>kadına tutulmuşbir>Kazanova'nın sonunda anavatanı yalnızlığa
dönmesi,>..ya
>da cehennemi bir cephede gün boyu askerlerine cesaret aşılayan
> >kumandanın gece karargahta korkudan titremesi gibi,
> >..en yakından tanıdığı zaafı, en güvendiği yanına
>yakıştıramaz insan:
> >..ve kendini en bildiği yerinden vurur:
> >Kalpse kalp; beyinse beyin...
> >..bir kurşunla durur.
> >* * *
> >Çünkü en beteridir kendiyle savaşanların, kendine yenilmesi...
> >İnanmadan din adamı olarak kalamazsınız; sevmeden aşık rolü
>oynayamaz,
> >cesaretsiz savaşamazsınız; beyninizde bir urla beyinlere deva,
>kalbinizde
> >kanayan bir yarayla kalplere şifa taşıyamazsınız.
> >Bu kuşatmayı yarmak için o "zaaf"larınızı yok etmek
>zorundasınızdır; çoğu
> >kez kendinizden vazgeçmek pahasına...
> >İnsan, kendine rağmen gider o zaman...
> >..gençliğinde nice cana kıydığı kılıcının üzerine karnıyla
>yatıveren
>yaşlı>bir Samuray savaşçısı ya da intihar için artık hükmedemediği
>tanıdık bir>mikrofonu seçen Zeki Müren gibi, ölümü beklemeden onun
>kollarına
>koşar.
> >Bazen uluorta, bazen yapayalnız,
> >..uçsuz bucaksız bir boşluğa akar...
> >Malum; "uzun süre uçuruma bakarsan, uçurum da senin içine bakar."
> >Can Dundar
>

Turkuaz
12-11-2005, 13:11
TIP FAKÜLTESİNİ yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev
yaptığım yere, Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim.
Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve
misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam
yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol
yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor,
ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de
diyemiyordum. Saatler epey ilerledi ama yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü
olan hacıanneye sıkılarak sordum:
"Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?"

Hacıanne:

"Evladım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi.

Merak ettim, tekrar sordum:

"Trenden sizin bir yakınınız mı inecek?"

Hacıannenin cevabı inanılacak gibi değildi:

"Hayır evladım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası
uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte,
yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların
yabancısı biri geldiğinde, ışığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz."


Prof. Dr. Saffet Solak

pride
12-11-2005, 15:33
HALİL İBRAHİM BEREKETİ.....
> > > > > > >
> > > > > > >Büyük din ve bilim adamlarından Ulu Arif Çelebi......anlatıyor
:
> > > > > > >
> > > > > > >Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış....
> > > > > > >
> > > > > > >Büyüğü Halil....
> > > > > > >
> > > > > > >Küçüğü ise İbrâhim...
> > > > > > >
> > > > > > >Halil, evli çocuklu.
> > > > > > >
> > > > > > >İbrahim ise bekârmış...
> > > > > > >
> > > > > > >Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin...
> > > > > > >
> > > > > > >Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş..
> > > > > > >
> > > > > > >Bununla geçinip giderlermiş...
> > > > > > >
> > > > > > >Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı.
> > > > > > >
> > > > > > >İkiye ayırmışlar....
> > > > > > >
> > > > > > >İş kalmış taşımaya....
> > > > > > >
> > > > > > >Halil, bir teklif yapmış :
> > > > > > >
> > > > > > >İbrahim kardeşim ; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı
> > > > > > >
> > > > > > >bekle.
> > > > > > >
> > > > > > >Peki abi demiş İbrahim...
> > > > > > >
> > > > > > >Ve Halil gitmiş çuval getirmeye....
> > > > > > >
> > > > > > >O gidince, düşünmüş İbrahim:
> > > > > > >
> > > > > > >Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine
> > > > > > >
> > > > > > >Böyle demiş ve,
> > > > > > >
> > > > > > >Kendi payından bir miktar atmış onunkine...
> > > > > > >
> > > > > > >Az sonra Halil çıkagelmiş.
> > > > > > >
> > > > > > >Haydi İbrahim...! Demiş, önce sen doldur da taşı ambara.
> > > > > > >
> > > > > > >Peki abi...!
> > > > > > >
> > > > > > >İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola..
> > > > > > >
> > > > > > >O gidince, Halil'i düşünür bu defa:
> > > > > > >
> > > > > > >Der ki:
> > > > > > >
> > > > > > >Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.
> > > > > > >
> > > > > > >Ama kardeşim bekâr.
> > > > > > >
> > > > > > >O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.
> > > > > > >
> > > > > > >Böyle düşünerek,
> > > > > > >
> > > > > > >Kendi payından atar onunkine birkaç kürek.....
> > > > > > >
> > > > > > >Velhasıl , biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar
onunkine.
> > > > > > >
> > > > > > >Bu, böyle sürüp gider.....
> > > > > > >
> > > > > > >Ama birbirlerinden habersizdirler.
> > > > > > >
> > > > > > >Nihayet akşam olur.
> > > > > > >
> > > > > > >Karanlık basar.
> > > > > > >
> > > > > > >Görürler ki, bitmiyor buğdaylar.
> > > > > > >
> > > > > > >Hatta azalmıyor bile....
> > > > > > >
> > > > > > >Hak teala bu hali çok beğenir.
> > > > > > >
> > > > > > >Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki ...
> > > > > > >
> > > > > > >Günlerce taşır iki kardeş , bitiremezler.
> > > > > > >
> > > > > > >şaşarlar bu işe...
> > > > > > >
> > > > > > >Aksine çoğalır buğdayları.
> > > > > > >
> > > > > > >Dolar taşar ambarları.
> > > > > > >
> > > > > > >Bugün "Bereket" denilince, bu kardeşler akla gelir.
> > > > > > >
> > > > > > >Bu bereketin adı : Halil İbrahim bereketidir...
> > > > > > >
> > > > > > >ALLAH HEPİNİZE HALİL İBRAHİM BEREKETİ VERSİN
> > > > > > >

Turkuaz
13-11-2005, 14:53
HAVALARIN surekli kapali gittigi gunlerdeydik. Kis bitmiyor, bahar bir turlu kendini gostermiyordu. Karamsarlik ve ic sIkintisi sanki havayla birlikte insanlarin yuregine de cokuyordu.

O gun ogleden sonra gunes sicak yuzunu gosterir gibi oldu. Hastane ortamindan kacma istegiyle, islerimi toparlayip yakinimizdaki parka yoneldim. Bos banklardan birine oturup koltugumun altindaki gazetenin sayfalarini cevirmeye basladim.

Yaslica bir bey, izin isteyerek, bankin diger ucuna oturdu.

Cebinden cikardigi ekmegi ufalayarak saga sola atmaya basladi.

Sercelerin, coskuyla sunulan ekmegi ufalama cabalari o kadar guzeldi ki, urkutmemek icin kafami gazeteme gomdum.

Goz ucuyla da bakiyorum.

Bir sure sonra adamin kuslara bir seyler soyledigini, daha dogrusu konusmaya cabaladigini fark edince ilgisiz kalamadim. Miril miril bir seyler anlatiyordu.

Cebimdeki biskuvilerden birini ufalayip ben de kuslarin ziyafetine katkida bulunmak istedim.

Adam, ellerimi tutarak engel oldu.

- Onlar sekerli biskuvi degil mi?

- Evet.

- Sekerli biskuvi verme kuslara!

- Nicin? Onlara zarar mi verir?

- Anlatmasi uzun surer simdi. Kuslara iyilik yapmak istiyorsan, sekerli biskuvi verme o kadar...

***

Sasirmistim.

Sert, hatta biraz kaba bir uslupla soylenen bu sozler merakimi uyandirmisti.

- Minicik kuslara zararliysa, bizler de mi yemesek bu biskuvileri acaba? diyecek oldum.

Bastan asagiya dikkatlice suzdukten sonra beni, dedi ki:

- Sehirde dogmus buyumus birine benziyorsun. Sen yiyebilirsin. Sana zarar vermez!

Cattik dedim icimden. Adam biraz kacik diye dusunmeye baslamistim ki:

- Beyim dedi. Ben koyde buyudum. Sehirden hep uzak durdum. Ne zaman ki, torunum dunyaya geldi, onun hatirina kislari sehre, torunumun yanina gelmeye basladim. Ama sehirden nefret ediyorum. Alisamadim. Biraz gunes ciktiginda hemen kendimi parka atiyorum. Su ileride, salincakta sallanan kirmizili kiz da benim torunum...

- Allah bagislasin. Kac yasinda?

- Dort. Seneye yuvaya gidecek insallah. O zaman, ben de onun basini beklemekten kurtulup, kacacagim bu sehirden...

- Nedir sizi bu kadar rahatsiz eden? Neden kaciyorsunuz? Burada her sey var!

- Tam da bu yuzden kacmak istiyorum ya! Su kuslara bir bak hele. Ekmek kirintilariyla karinlarini doyururlar. Onlara sekerli biskuvi verirsen, daha da severek yerler. Ne var ki, biskuvinin tadini alan kuslar kuru ekmege bakmamaya baslar. Sonra da ac kalirlar. Dahasi, sekerli biskuvi istahlarini acar. Doysalar bile, yemege devam ederler. Catlayincaya kadar yerler. Iste o yuzden engel oldum onlara biskuvi vermene...

- Ben tam olarak anlayamadim sizi!

- Insanlar da boyle. Sehirde her seyden bol bol var. Sehre ve modern hayata alisan bu kuslar gibi oluyor. Ne yese doymuyor! Sehir bozuyor insanlari. Ben de bu sehir insanlari gibi olmadan bir once koye donmek istiyorum...
ŞEHİR İNSANLARI

Hic sesimi cikarmadim.

- Bilir misin, diye surdurdu konusmasini. Cicege ihtiyacindan fazla su verirsen, boguldugunu anlamadan yasar ama yavas yavas kokleri curur, sehir insanlari da boyle...

Derin bir ic cekti.

Cebinde kalan son ekmek kirintilarini da serptikten sonra ayaga kalkti, kaygili gozlere salincakta sallanan torununa bakti ve...

- Sehirliye anlatmasi zor! dedi.

Sonra da yurudu gitti...

adnanfd
13-11-2005, 19:35
>>Tanınmış gezgin Thomas Cook, bir araştırma gezisi sırasında Atlas
>>Okyanusu'nun issiz bir yerinde, çığlıklar atan milyonlarca kusun
havada
>>daireler çizerek uçtuğunu gördü. Kulakları sağır edecek denli yüksek
sesle
>>çığlıklar atan kuşların kimileri yoruldukça, kendilerini okyanusun
dev
>>dalgaları arasına atıyorlardı. Onlar bu son hareketleriyle
yaşamlarına son
>>veriyorlar, kendilerini okyanusun dalgalarına bırakırken,
çaresizlikten
>>ölüme teslim oluyorlardı. Bu olaya yalnızca Thomas Cook değil, o
bölgede
>>ki balıkçılarda yıllardır tanık olmuşlardı. Kuş bilimcileri ise,
>>yaptıkları araştırmalarda göçmen kuşların farklı yönlerden gelerek
>>okyanusta bu noktada birleştiklerini keşfediyorlar, fakat onların,
>>birbirleri pesi sıra kendilerini ölümün kucağına atmalarının nedenini
bir
>>türlü çözemiyorlardı.
>>
>>Gerçek, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında anlaşıldı. Bu trajik olayın
>>yaşandığı yerde bir zamanlar bir ada vardı. Göçmen kuşların göç yolu
>>üzerinde bulunan bu ada, bir deprem sonunda, okyanusa gömülmüştü.
>>İnsanların, yok olduğunun bile farkına varamadıkları ada, göç
yollarının
>>ortasında kuşlar için vazgeçilmez "dinlenme" durağıydı. Kuşlar
binlerce
>>yıllık kalıtımsal alışkanlıklarıyla adanın yerini bilmekteydiler ve
>>yıpratıcı, uzun yolculuklarının ortasında, biraz dinlenebilmek ve
>>toparlanabilmek için, yine binlerce yıllık kalıtımsal güdüleriyle,
>>okyanusun ortasındaki adaya geliyorlardı ama...
>>
>>Olması gereken yerde adayı bulamayınca, yorgunluktan bitkin
bedenlerini
>>çiğlik çığlığa okyanusun sularına bırakmak zorunda kalıyorlardı.
>>
>>Söz kendini toparlamaktan açılmışken soralım.
>>
>>Sizin hiç "kendinizi toparlayacağınız" bir adanız oldu mu?
>>
>>Yaşamın uzun "göç yolları"nda acaba, sizinde bir yudum taze soluk
>>alabileceğiniz, yolunuzun kalan bölümüne dinç olarak devam etmenizi
>>sağlayabileceğiniz bir adaya sahip olabildiniz mi?
>>
>>Bir gün yerinde bulamadığınızda ise, ona ille de ulaşmak ve sığınmak
için
>>başınız dönercesine, dengeniz bozulurcasına çırpınıp kanat
çırptığınız bir
>>ada yaratabildiniz mi yaşamınızda kendinize?
>>
>>Her şeyi sınırsızca paylaşabildiğiniz bir dost, yola birlikte çıkacak
>>kadar güven duyduğunuz bir arkadaş, size her zaman huzur verecek bir
eş,
>>ulaşmak için yıllardır uğraş verdiğiniz bir amaç edinebildiniz mi?
>>
>>Şöyle daha bir iyi bakın çevrenize...
>>
>>Size gelen, size sığınan...
>>
>>Sizin gittiğiniz,sizin sığındığınız...
>>
>>Sizin bulduğunuz dostlarınızı bir düşünüverin.
>>
>>Sonra da bir gerçeği görüverin gözlerinizle:
>>
>>Sizin durup , soluklandığınız ve kendinizi toparlayabildiğiniz kaç
ADANIZ
>>var çevrenizde ve...
>>
>>Durup, sığınmak ve kendilerini toparlayabilmek gereksinimi duyan kaç
>>dostunuz için siz bir ADASINIZ?
>>

minnosh
14-11-2005, 10:01
SEVGI UZERINE HİKAYE : BABA BIR SAATINI ALABILIR MIYIM


BİR SAATİNİ ALABİLİR MİYİM;


Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki çocuğunu kapının önünde
beklerken buldu.Çocuk babasına, "Baba bir saatte ne kadar para
kazanıyorsun" diye sordu...



Zaten yorgun gelen adam, "Bu senin işin değil" diye cevap verdi. Bunun
üzerine çocuk "Babacım lütfen, bilmek istiyorum" diye üsteledi. Adam

"İllâ da bilmek istiyorsan 20 milyon" diye cevap verdi..



Bunun üzerine çocuk "Peki bana 10 milyon borç verir misin" diye sordu.
Adam iyice sinirlenip,

"Benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak
param yok. Hadi, derhal odana git ve kapını kapat" dedi.



Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı.Adam sinirli

sinirli;"Bu çocuk nasıl böyle şeylere cesaret eder." diye düşündü.



Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz daha sakinleşti ve çocuğa
parayı neden istediğini bile sormadığını düşündü, "Belki de gerçekten
lazımdı"...Yukarı çocuğunun odasına çıktı ve kapıyı açtı... Yatağında
olan çocuğa,"Uyuyor musun" diye sordu. Çocuk "Hayır" diye cevap verdi...




"Al bakalım, istediğin 10 milyon. Sana az önce sert davrandığım için
üzgünüm. Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim" dedi... Çocuk sevinçle
haykırdı, "Teşekkürler babacığım"...



Hemen yastığının altından diğer buruşuk paraları çıkardı.

Adamın suratına baktı ve yavaşça paraları saydı.Bunu gören adam iyice
sinirlenerek, "Paran olduğu halde neden benden para istiyorsun?...
Benim,

senin saçma çocuk oyunlarına ayıracak vaktim yok" diye kızdı...



Çocuk "Param vardı ama yeterince yoktu " dedi ve yüzünde mahcup bir
gülücükle paraları babasına uzattı;

"İşte 20 milyon... Şimdi bir saatini alabilir miyim babacım?..."


Lütfen sevdiklerinize ve size ihtiyacı olanlara zaman ayırın...

VOLGA
14-11-2005, 10:11
> >>TÜRK OLMANIN 76 KURALI

> >>1...Kagit mendili kumas mendil gibi günlerce burusuk sekilde
cebinde tasir.
> >>2...Rüzgarli havalarda küller uçmasin diye küllüge su koyar.
> >>3...Serçe parmagini kulagina sokup iyice sallayarak
karistirir. 4...Ancak bir Türk gazete bulmacasini hep baskalarina sora
sora
>çözebilme
> >>becerisini gösterip, kendisi çözdü diye sevindirik olabilir.
> >>
> >>5 ...Sakal trasi olduktan sonra kanayan yerlerine küçük
kagitlar yapistirir..
> >>6...Evdeki yaslilar da kullanabilsin diye tv kumandasi ,
telefon gibi aletlerin üzerindeki tuslarin Türkçesini tercüme edip
yapistirir. (on-aç
>;
> >>off-kapa ; redial-tekrar ara ; volume-ses vb...)
> >>
> >>7...Çayi sogumasin diye çay tabaginin içine sicak su koyarak
sogumasini önler.
> >>8...Soba borusu aktiginda yogurt kaplarini telle soba
borusuna baglar. 9...Nezle olunca tuvalet kagidini uzun bir serit yaparak
kullanir. 10..Dis firçasiyla disini firçalamayip da saçini boyamak için
kullanan birini görürseniz , o saçini seven bakimli bir Türk'tür.
> >>
> >>11..Konusma yetenegi olan hayvanlara ilk olarak küfür
etmesini ögretir. 12..Sahilde mayosunu kabinde giymek yerine arkadaslarina
havlu
>tutturarak
> >>giymeye çalisip bir de arkadaslarina "bakmayin lan" diye
çikisir.
> >>
> >>13..Denize girip güneslendikten sonra asiri derecede yanan
sirtina
>yogurt
> >>sürerek iyilestirebilir.
> >>14..Dolmusta veya otobüste bozuk paralari avucunda toplayip
sikir sikir çevirip ses çikartir.
> >>15..Herhangi bir yere hesap öderken arkasina dönüp gizli
gizli para
>sayar.
> >>16..Denizde "suyun altinda nefessiz ne kadar
kalabiliyorum."diye deneme yapip bogulma tehlikesi geçirir.
> >>17..Beton döktükten sonra bir sanat eserini bitirmiscesine beton
>kurumadan
> >>tarih ve imza eder.
> >>18..Çorabinin kirlenip kirlenmedigini burnuna götürerek kisa
süreli koklayarak anlayan kisi temizligine düskün bir Türk'tür.
> >>
> >>19..Simit yedikten sonra , masaya dökülen susamlari
parmaginin ucunu islatarak toplayip yutar.
> >>20..Daha birinci telefon zili çaldiginda telefonun basina
dikilen ama açmak için ikinci kez çalmasini bekler.
> >>21..Yeni yapilmis bir binanin yeni takilmis camina beyaz
boyayla S harfi yazar.
> >>22..Bir dükkana girip, onun bunun fiyatini sorduktan sonra
"abi araba
>bes
> >>dakka dursun , ben hemen gelicem " deyip 2 saat sonra gelir.
> >>
> >>23..Okul yilliginda kendisi hakkinda ; okulu kiriyordu, kopya
uzmaniydi gibi yazilari arkadaslarina gösterip bununla övünür.
> >>
> >>24..Gazete bayiinin önünde durup da asili olan gazteleri ayak
üstü okur. 25..Cebinden çikardigi paralarin içinde en eskisini özenle
arayip bulduktan sonra para üstü verir.
> >>26..Günlük gazeteyi alip evinin bir kösesinde biriktirir ve kus
>kafesinin
> >>altina sermek için , kisin sobayi tutusturmak için, bardak
çanak sarmak için kullanir.
> >>
> >>27..Trafikte ambulansin pesinen takilarak sikisikliktan
kurtulup, uyaniklik yaptigini zanneder.
> >>28..Kagit paralarin üzerine not alir ve parayi harcadigi için
notu kaybeder ve ya elden ele dolasacagini bildiginden komik yazilar
yazar. Paranin ön yüzüne tehlike aninda arkayi çeviriniz yazip aninda
çevirince de simdi degil salak tehlike aninda yazanlardan bahsediyoruz .)
> >>
> >>29..Gece asiri nem ve sicak olmasina ragmen, üzerine örtmese
de yanina yorgan alip yatar.
> >>30..Çocugu yanlislikla elini kestigi veya düstügü için
agladiginda elini kesti veya düstü diye çocugunu döver.
> >>31..Taksi tuttugunda taksicinin yanina oturur Eger üç dört
kisi taksi tutuyorsa , taksi parasini veren kisi ön koltuga oturur.
> >>
> >>32..Kredi kartinin islevsel kismi zarar görmesin diye selobant
>yapistirir
> >>33...Denize yüzmeye gidip de yüzdügü yere afedersiniz iseyen
birini göremeseniz bile ve sonra da piskin piskin "suyu isitiyorum oglum
fena
>mi?
> >> " veya "kocaman deniz ne olacak ki " der.
> >>
> >>34..Kaldirimda yürümeyip de cadde ortasinda yürür ve yanindan
hizla
>geçen
> >>arabaya da " Çarpsaydin bari ! " diye tepki gösterir.
> >>
> >>35..Bir turiste adres tarif ederken bagira bagira Türkçe
konusur. 36..Bes genci yazin ögle sicaginda , beyaz renkli Sahin marka bir
otomobilin içinde , atletli olarak sokaklari turladiklarini görürseniz
bilin ki onlar Türk'tür. harbiden çok var bunlardan.
> >>
> >>37..Alisveris merkezlerindeki güvenlik kameralarinda saç
tarar. 38..Birini çagirmak için kapi zilini çalmak yerine evin camina tas
>atarak
> >>amacina ulasmaya çalisir.
> >>39..Kürdanla disini karistirip önce çikarip bakar , sonra
tekrar agzina koyar.
> >>40..Ütü fisi , teyp fisi veya televiyon fisi kablosunun bakir
teli
>disari
> >>çikmis ise çocuklari elektrik çarpmasin diye bakir teli
selobantla yapistirir.
> >>
> >>41..Yemegini yedikten sonra tatli yiyecekse , bulasik
çikarmamak için çatalini veya kasigini iyice yaladiktan sonra tatlisini
yer.
> >>
> >>42..Ailece televizyon izlenen bir evde kumanda babanin
elindeyse ve o ne izlerse digerleri de onu izlemek zorunda kalir.
> >>
> >>43..Ceket giyecekse gözükmez diye gömlegini ütülemez,
kazaginin altina giyecekse sadece gömlegin yakasini ütüler.
> >>44..Çantasinin içinde yeni tanistigi birisine bile çekinmeden
göstermek üzere en güzel fotograflarini ve aile albümünü tasiyan birisini
>görürseniz
> >>hemen boynuna sarilmayin yoksa çantayi kafaniza
yiyebilirsiniz , çünkü o kisi bir Türk kizidir.
> >>
> >>45..Bir türk esnafi , müsterisinden aldigi parayi önce iki
ucundan tutup iki defa gerginlestirir daha sonra da günese dogru tutup
bakarak sahte olup olmadigini anlar.
> >>
> >>46..Fayton , at arabasi ve el tezgahina bisiklet kornasi
takma fikrinin patenti yüzde yüz bir Türk'e aittir.
> >>47...Evin bir odasinin ampülü patladigi zaman yenisini
almayip da fazla kullanmadigi bir odanin ampülünü onun yerine takar.
> >>
> >>48..Evinde bulunan saksilarin dibini kültablasi olarak
kullanir. 49..Dislerini gazoz açacagi , findik ve ceviz kiracagi olarak
kullanir. 51.. Isinde iyi olan birisini överken hakaretle iltifat eden bir
>Türk'ten
> >>baskasi olamaz. (********in oglu ne is yapmis be kardesim,
helal olsun)
> >>
> >>52..Aracin sinyal lâmbalari dururken kolunu çikararak
"dönüyorum"
>hareketi
> >>yapar.
> >>53..Yemegin etini en sona birakir.
> >>54..Trafik isiklari kirmizidan yesile döndügünde önündeki
herkesi salak sanarak kornaya basar.
> >>55.. Dingildeyen bir masanin ayagina kagit sikistirma fikri
bir Türk'ündür..
> >>56..Dislerinin arasindan "viij viij" diye ses çikarir.
> >>57..Tv'de film seyrederken filmin oyunculariyla muhatap olan
(dur oraya gitme öldürecekler seni) Türk sinema severlerdir.
> >>
> >>58.. Kulagini kalem ya da örgü sisiyle karistirabilir.
> >>59.. Arabasina öküz, köpek, horoz sesli korna taktirma
fikrinin patenti bir Türk'e aittir.
> >>60.. Gazete kagidini en iyi sekilde kullanir.(Cam silme bezi,
külah, mendil, sofra bezi )
> >>61.. Ancak bir Türk kadini, denize dikkat çekmemek için
elbiseleriyle girip, bütün dikkatleri üzerine çekebilir.
> >>62..Plastik yogurt kabini saksi yapar.
> >>63..Arabasinin arkasina yazi yazar . (Rahmetli de sollardi,
tek rakibim THY, kroyum ama para bende)
> >>64.. Uçakta bulunan tanidiklarina uçak havalandiktan sonra
görmeyecegini bildigi halde el sallar.
> >>65..Çignedigi sakizi daha sonra çignemek üzere kafasindaki
tülbende yapistiran bir Türk kadinindan baskasi degildir.
> >>66..Tek abdestle bes vakit namaz kilmak için iki büklüm
kivranir. 67..Desenlerini çok begenerek aldigi yeni bir mobilyanin üstünü
baksa
>bir
> >>örtü örterek kullanir..
> >>68..Çayi, çay tabagina döküp içer.
> >>69..Geçirdigi bir trafik kazasindan sonra kanlar içinde
çikip, çarpilmis arabasina üzülür.
> >>70..Tüp kaçiriyor mu, kaçirmiyor mu diye kibrit yakip kontrol
eder. 71..Yemekte eti biçakla degil, çatalin yaniyla kesmeye çalisir.
72..Kirmizi isikta durdugunuz için size ancak bir Türk bagirabilir.
73..Otoyolda, otomobilin gaz pedalina tugla koyup, yorulmadan kullanma
fikri bir Türk'ündür.
> >>74..Cola'yi çalkalayip fiskirtarak asitsiz içmeyi akil
edebilir. 75..Elektronik hesap makinesini, uzaktan kumandasini naylona
sarmis, üzerine de ambalaj lastigi geçirmis birini görürseniz Türk'tür o.
> >>
> >>76..On yillik bir otomobilin koltuk ambalaj naylonlarini
çikarmadan kullanma becerisini gösterir.

Turkuaz
14-11-2005, 10:20
FATİH İLE İKİ PAPAZ
İstanbul'un fethinden sonra Hazreti Fatih bütün mahkûmları serbest bıraktırmıştı. Fakat bu mahkûmların içinden iki papaz zindandan çıkmak Istemediklerini söyleyerek dışarı çıkmadılar. Papazlar Bizans imparatorunun Halka yaptığı zulüm ve işkence karşısında ona adalet tavsiye ettikleri için Hapse atılmışlardı. Onlar DA bir daha hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdi. Durun Hazreti Fatih'e bildirildi. O, asker göndererek, papazları huzuruna Davet etti. Papazlar hapisten niçin çıkmak istemediklerini Hazreti Fatih'e De anlattılar. Fatih O dünyaya kahreden iki papaza şöyle hitap etti : '' Sizlere şöyle bir teklifim var: Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği Memleketimi geziniz, Müslüman hâkimlerin ve Müslüman halkımın davalarını Dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz, hemen Gelip bana bildiriniz ve sizler de evvelki kararınız gereğince uzlete çekilerek hala küsmekte haklı olduğunu ispat ediniz. '' Hazreti Fatih'in bu Teklifi papazlar için çok cazip gelmişti. Hemen padişahtan aldıkları tezkere Ile İslam beldelerine seyahate çıktılar. İlk vardıkları yerlerden biri Bursa Idi. Bursa DA şöyle bir hadiseyle karşılaştılar: Bir Müslüman bir Yahudi'den Bir at satın almış, fakat hiçbir kusuru yok diye satılan at hasta imiş.
Müslüman'ın ahırına gelen atın hasta olduğu daha ilk akşamdan anlaşılmış. Müslüman sabırsızlıkla sabahın olmasını beklemiş, sabah olunca DA erkenden atını kadının yolunu tutmuş. Fakat olacak ya, O saatte de kadı henüz Dairesine gelmemiş olduğundan bir müddet bekledikten sonra Adam kadının gelmeyeceğine hükmederek atını alıp ahırına götürmüş. Atını alıp götürmüş AMA at DA O gece ölmüş. Hadiseyi daha sonra öğrenen kadı, atı Alan Müslüman'ı çağırtıp meseleyi şu şekilde halletmiş:- siz ilk geldiğinizde ben makamımda bulunsaydım, sağlam diye satılan atı Sahibine iade eder, paranızı alırdım. Fakat ben zamanında makamımda bulunmadığımdan hadisenin bu şekilde gelişmesine mademki ben sebep oldum atın ölümünden doğan zararı benim ödemem lazım, diyip atın parasını Müslüman'a vermiş. Papazlar İslam adaletini bu derece ince olduğunu görünce parmaklarını ısırmışlar ve hiç zorlanmadan bir kimsenin kendi cebinden nal Tazmin etmesi karşısında hayret etmişler. Mahkemeden çıkan papazların yolu İznik'e uğramış. Papazlar orada şöyle bir mahkemeyle karşılaşmışlar: bir Müslüman diğer bir Müslüman'dan bir tarla satın alarak ekin zamanı tarlayı sürmeye başlar. Kara sabanla tarlayı sürmeye çalışan çiftçinin sabanına Biraz sonra ağzına kadar dolu bir küp altın takılmaz mı? Hiç heyecan bile Duymayan Müslüman bu altınları küpüyle tarlayı satın aldığı öbür Müslüman'a götürüp teslim etmek ister : 'kardeşim ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer sen tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu Bilseydin herhalde bu fiyata satsaydın al şu altınları' tarlanın ilk sahibi Ise daha başka düşünmektedir. O DA şöyle söyler: 'kardeşim yanlış düşünüyorsun. Ben sana tarlayı olduğu gibi, taşıyla toprağıyla beraber sattım. İçini de dışını DA satışla beraber sana verdiğimden, içinden çıkan altınları almaya hiçbir hakkım yoktur. Bu altınlar senindir dilediğini yap.' Tarlayı Alan ile Satan anlaşamayınca mesele kadıya, yani mahkemeye intikal Eder. Her iki taraf iddialarını kadının huzurunda DA tekrarlarlar. Kadı, her Iki şahsa DA çocukları olup olmadığını sorar. Onlardan birinin kızı birinin De oğlunun olduğunu öğrenir ve oğlanla kızı nikâhlayarak altını çeyiz olarak Verir. Papazlar daha fazla gezmelerinin lüzumsuz olduğunu anlayıp doğru İstanbul'a Hazreti Fatih'in huzuruna gelirler ve şahit oldukları iki Hadiseyi de aynen nakledip şöyle derler: 'bizler artık inandık ki, bu kadar Adalet ve birbirinin hakkına saygı ancak İslam dininde vardır. Böyle bir Dinin Salihleri başka dinden olanlara bile bir kötülük yapamazlar. Dolayısıyla biz zindana dönme fikrimizden vazgeçtik, sizin idarenizde hiç Kimsenin zulme uğramayacağına inanmış bulunuyoruz'.

VOLGA
14-11-2005, 10:23
ne tarafta olduğumuzu belli edelim



Nemrud İbrahim peygamber'in ateşte
yakılması emrini
verdikten sonra meydan yere
odunlardan büyük bir yığın yapılmış.
Odunları
tutuşturmuşlar sonra. Alevler o kadar
yükselmiş ki
bulutların tutuşacağını sanmış
çocuklar. Korkmuş kaçmış bütün
hayvanlar.
İbrahim peygamber'i mancınıkla ateşin
tam orta yerine atacaklarmış
askerler.
Atacaklarmış ki Nemrud'un ne güçlü bir kral olduğunu
anlasın,
görsün; bir daha ona karşı gelmesin
İbrahim peygamber.

Bu sırada bir karınca ağzında küçücük
bir damla su ile koşa
koşa gidiyormuş.
Hem de boyu göklere varan cehennemi ateşe doğru.
Başka
bir karınca onun bu telaşını görüp
sormuş hemen yanına yanaşıp: "Bu
acelen
niye? Nereye
böyle?"
Ağzında bir damla su taşıyan karınca
o bir damlayı ellerinin
arasına alıp,
"Duymadın mı" demiş. "Nemrud, İbrahim peygamber'i
ateşte
yakacakmış. İşte ateşin olduğu yere
su götürüyorum."
Bu sözleri duyan karınca kendini
tutamayarak uluorta
kahkahalarla gülmeye başlamış.
"Sen şu ateşe dönüp yüzünü hiç
bakmadın
mı?" diye sormuş. "Ne kadar büyük. Senin bir damla suyun ona ne yapabilir ki?"

Su taşıyan karınca, "olsun" demiş.
"Hiç olmazsa hangi
taraftan olduğum anlaşılır

eymür
14-11-2005, 11:34
Bu Kadar Sevebilir misiniz?

Bir otobus duraginda karsilasmislardi ilk kez.... Biri tipta okuyordu, oburu mimarlikta. O ilk karsilasmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karsilasabilmek icin, hep ayni saatte, ayni duraktan, ayni otobuse bindiler. Genctiler, cok genc... Birbirileriyle konusacak cesareti bulmalari biraz zaman aldi ama sonunda basardilar. Ikisi de her sabah

otobuse bindikleri semtte oturmuyorlardi aslinda. Delikanli
arkadasinda kaldigi icin o duraktan binmisti otobuse, kiz ise ablasinda....
Sirf birbirilerini gorebilmek icin, her sabah erkenden evlerinden cikip,
sehrin obur ucundaki o duraga, onlarin duragina geldiklerini, gulerek
itiraf ettiler bir sure sonra... Okullarini bitirince hemen
evlendiler. Mutluydular hem de cok mutlu... Bazen issiz,bazen parasiz kaldilar ama oylesine siki kenetlenmisti ki yurekleri ve elleri hicbir seyi umursamadilar. Ayin sonunu zor getirdikleri
gunlerde de unlu bir doktor ve unlu bir mimar olduklarinda da hep mutluydular. Zaman asimina ugrayan, aliskanliklara yenik dusen, banka

hesabinda para kalmadigi icin yada tam tersine o hesabi daha da kabarik hale getirmek uguruna bitip-tukeniveren sevgilerden degildi onlarinki... Gunler gunleri, yillar yillari kovaladikca sevgileri de buyudu, buyudu... Tek eksikleri cocuklarinin olmamasiydi. Zorlu bir tedavi surecine ragmen cocuk sahibi olmayinca, "butun mutluluklarin bizim olmasini beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarina. Cocuk yerine, sevgilerini buyuttuler... "Senin icin olurum" derdi kadin, simsiki sarilip adama ve adam: "Hayir, ben senin
icin olurum" diye yanit verirdi hep... Bazen eve geldiginde,
aynanin uzerinde bir not gorurdu kadin, "Bir tanem, kutuphanenin ikinci rafina bak...." Kutuphanenin ikinci rafinda baska bir not olurdu, "Mutfaktaki masanin uzerine bak ve seni cok
sevdigimi sakin unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi

dolu notlari okuya okuya
kosturan kadin, sonunda kimi zaman bir demet cicek, kimi zaman en sevdigi cikolatalar, kimi zaman da pahali armaganlarla karsilasirdi.. Aldigi hediyenin ne oldugu onemli degildi
zaten.... Hayat ne kadar hizli akarsa aksin, isleri ne kadar
yogun
olursa olsun hep birbirlerine ayiracak zaman buluyorlardi bulmasina ama
kirkli yaslarin ortalarina geldiklerinde, daha az calismaya karar

verdiler. Adam, hastaneden ayrildi ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye basladi. Kadin da mimarlik burosunu kapadi ve sadece ozel projelerde gorev aldi. Artik daha fazla beraber olabiliyorlardi.
Bir
gun sahilde dolasirken, harap durumda bir ev gordu kadin, uzerinde

"satilik" levhasi asili olan. "Ne dersin, bu evi alalim mi?" dedi adama. "Bu viraneyi yiktirir, harika bir ev yapariz. Projeyi kafamda cizdim bile. Kocaman terasi olan,
martilari kahvaltiya davet edecegimiz bir deniz evi yapalim burayi..." "Sen istersin de ben hic hayir diyebilir miyim?" diye yanit verdi adam. "Amerika'daki tip kongresinden doner donmez ararim emlakciyi... Kac para olursa olsun, burasi bizimdir artik...."

Sadece bir hafta ayri kalacaklarini bildikleri halde, ayrilmalari zor oldu adam Amerika'ya giderken. Her gun, her saat konustular telefonla. Gozyaslari icinde kucaklastilar havaalaninda. Fakat birkac gun sonra, kocasinda bir tuhaflik oldugunu fark etti kadin. Eskisi kadar mutlu gorunmuyor, konusmaktan kaciniyordu. Onu neselendirmek icin, sahildeki evi hatirlatti ve cizdigi projeyi verdi kadin ama hic beklemedigi bir cevap aldi: "Canim, o ev bizim butcemizi asiyor.
Sen
en iyisi o evi unut..." Mutsuzluk, mutlulugun tadina alismis
insanlara daha da aci, daha da cekilmez gelir. Kadin, hic sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini soylemesi icin yalvardi
adama, "Senin icin olurum, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil doktu bos yere... Yillardir sevdigi adam, duyarsiz ve sevgisiz biriyle yer degistirmisti sanki. Ona ulasmaya calistikca, beton duvarlara

carpiyordu kadin, her carpmada daha fazla kaniyordu yuregi...
Bir
gun, cocuklugunun, gencliginin ve butun hayatinin birlikte gectigi arkadasina dert yanarken, "Artik dayanamiyorum, sana soylemek zorundayim" diye sozunu kesti arkadasi. "O, seni aldatiyor. Is yerimin tam karsisindaki restoranda genc bir kadinla yemek yiyiyor her
oglen. Sonra sarmas dolas biniyorlar arabaya...." "Sus, sus
cabuk, duymak istemiyorum bu yalanlari" diye bagirdi kadin. Onca yillik arkadasini, kendisini kiskanmakla sucladi.... Ertesi gun, ogle vakti o restoranin hemen karsisinda bir koseye sindi sessizce ve peri masallarinin sadece masal oldugunu anladi... Kocasinin eskiden ayni hastanede calistigi genc cocuk doktorunu tanidi hemen.
Bazen evlerinde agirladiklari kadina nasil sarildigini gordu
adamin... Aksam kocasi eve gelir gelmez, bazen bagirip, bazen
aglayarak, bazen ona simsiki sarilip bazen de yumruklayarak haykirdi

suratina her seyi. Inkar etmedi adam. Zamanla duygularin degisebildigi,
insanlarin orta yasa geldiklerinde farklilik aradigi gibi bir seyler
geveledi agzinda ve bavulunu alip gitti evden. Kapidan cikarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadin, "defol"
dedi
nefretle... Ilk celsede bosandilar... Modern bir ask hikayesinin
boyle son bulmasina kimse
inanamadi. Arkadaslarinin destegiyle ayakta kalmaya calisti kadin. Adamin, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerlestigini ogrendi. Bazen yalniz kaldiginda, onu hala sevdigini hissedince, aglama nobetleri geciriyor, askin yerini, en az onun kadar yogun bir duygu olan nefretin almasi icin dua ediyordu.
Aradan bir yil gecti... Her seyin ilaci oldugu
soylenen zaman bile, kadinin derdine care olamamisti. Bir sabah, israrla calan zilin sesiyle uyandi. Kapiyi actiginda, karsisinda o kadini gordu. "Sen, buraya ne yuzle geliyorsun" diye bagirmak istedi ama sesi cikmadi. "Lutfen, iceri girmeme izin ver, mutlaka konusmamiz gerekiyor" dedi genc kadin. Kanepeye ilisti ve zor duyulan bir sesle konusmaya basladi: "Hicbir sey gorundugu gibi degil aslinda. Cok uzgunum ama o bir saat once oldu. Gecen yil Amerika'daki kongre sirasinda ogrendi hastaligini ve yaklasik bir senelik omru kaldigini.
Buna dayanamayacagini, hep soyledigin gibi onunla birlikte olmek isteyecegini biliyordu. Seni kendinden uzaklastirmak icin, benden sevgilisi rolunu oynamami istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte

Amerika'ya yerlestigimiz yalanini yaydi. Oysa ilk karsilastiginiz otobus duraginin karsisinda bir ev tutmustu. Tedavi goruyor ve kurtulacagina inaniyordu ama olmadi. Gece
fenalasmis, bakicisi beni aradi,
son anda yetistim. Sana bu kutuyu
vermemi istedi..." Gozlerinden akan yaslari durduramayacagini biliyordu kadin. Hemen oracikta olmek istiyordu. Eline tutusturulan kutuyu acmayi neden sonra akil edebildi. Itinayla katlanmis bir suru kagit duruyordu kutuda. Ilk kagitta, "Lutfen butun notlari sirayla oku
bir tanem" diyordu... Sirayla okudu; "Seni cok sevdim", "Seni sevmekten hic vazgecmedim", "Senin icin olurum derdin hep, dogru soyledigini bilirdim." "Fakat benim icin olmeni istemedim" "Simdi bana soz vermeni istiyorum." "Benim icin yasayacaksin, anlastik mi?" son kagidi eline alirken, kutuda bir anahtar oldugunu gordu kadin... Ve son kagitta sunlar
yaziliydi: "Sahildeki evimizi senin cizdigin
projeye gore yaptirdim. Kocaman terasta martilarla kahvalti ederken, ben hep seni izliyor olacagim...."

pride
14-11-2005, 19:23
Birkac yil once, Suleymaniye *
> > > >
> > > >Camii'nin yikilma tehlikesiyle karsi karsiya kaldigi anlasilmis. Eger
> > > >
> > > >cozum bulunamazsa, koca cami kisa bir zaman içinde yikilacakmis.
> Caminin
> > > >
> > > >tum tasiyici yuku kemerlerindeymis. Bu kemerlerin ortalarinda bulunan
> > > >
> > > >kilit taslari zamanla asinmis. Ama elde yazili bir proje olmadigi
icin
> > > >
> > > >nasil degistirilecegi bilinmiyormus.
> > > >
> > > > *Hemen Turkiye'nin en yetkin *
> > > >
> > > >muhendis ve mimarlarindan olusan bir heyet olusturulmus. Ortaya bir
> suru
> > > >
> > > >fikir atilmis. Her kafadan bir ses cikmis ama sonuc alinamamis.
> > > >
> > > >Tartismalar surerken caminin içinde buyuk bir karmasa suruyormus.
> Ulkenin
> > > >
> > > >cesitli bilim kuruluslarindan bir suru mimar, muhendis kemerleri
> > > >
> > > >inceliyormus. Bu adamlardan biri ortalarda dolanirken, kazara, gizli
> bir
> > > >
> > > >bolme bulmus. Bolmede, uzerinde eski yazi olan bir not varmis.
> Uzmanlara
> > > >
> > > >inceletilen kagidin orijinal olduğu belgelenmis. Bu kagit parcasi
> bizzat
> > > >
> > > >Mimar Sinan'in imzasini tasiyan bir mektupmus. Mektupta yazilanlar
> > >tercume
> > > >
> > > >ettirilince ortaya oyle bir metin cikmis. "Bu notu
> > > >
> > > >*bulduğunuza gore kemerlerden *
> > > >
> > > >birinin kilit tasi asindi ve nasil degistirilecegini bilmiyorsunuz."
> Koca
> > > >
> > > >Sinan, kademe kademe, kilit tasinin nasil degistirileceğini
> anlatiyormus.
> > > >
> > > >Bu oyuk içinde yer alan bir sise ve sise içindeki notta soyle bir sey
> > > >
> > > >yaziyormus: "Her kim bu tas eskidiginde yenisiyle degistirmek
isterse;
> > > >
> > > >eski tasin yerine takilacak yeni kilit tasinin iki tarafindan yagli
> iple
> > > >
> > > >tasi bir taraftan sokup oteki taraftan ceksin ve sonra ipin disarida
> > >kalan
> > > >
> > > >kisimlarini kessin".
> > > >
> > > >*Heyet Sinan'in *
> > > >
> > > >soylediklerini aynen yapmis. Suleymaniye Camisi boylelikle
> > >kurtarilmis. Bu
> > > >
> > > >mektup su an Topkapi Sarayi'nda
> > > >
> > > >saklaniyormus.
> > > >
> > > > * Mimar Sinan 2 *
> > > >
> > > > *1950-60 arasi bir tarihte *
> > > >
> > > >insaat muhendisi, mimar ve jeofizikcilerden Bakanligi'ndan izin
alarak
> > > >
> > > >ulkemizdeki tarihi yapilari incelemeye baslamis. Ayasofyayi,
Yerebatan
> > > >
> > > >Sarnicini filan
> > > >
> > > >*gezdikten sonra sira *
> > > >
> > > >Sinan'in kalfalik eseri Suleymaniye Camisi'yle Sinan'in ogrencisi
Mimar
> > > >
> > > >Davut Aga'nin eseri Sultanahmet Camisi'ne gelmis. Japonlar bu camiler
> > > >
> > > >uzerinde gunlerce inceleme yapmislar. Her gecen gun saskinliklari
daha
> da
> > > >
> > > >artiyormus. Cunkü Japonlar daha ilk
> > > >
> > > >*incelemede camilerin gevsek *
> > > >
> > > >bir zemin uzerine insa edildiğini anlamislar. Ama bunca yil, bu
> camilerde
> > > >
> > > >bir catlak dahi olmamasina akil sir erdirememisler. Bunun uzerine
> Turkiye
> > > >
> > > >programinin gerisini tamamen iptal edip, bu iki cami uzerine
> > > >
> > > >yogunlasmislar. Arastirmalarinin sonucunda herhangi bir sarsinti
> > >sirasinda
> > > >
> > > >bu iki caminin sabitlenmedigini aksine yerinde oynayarak yikilmaktan
> > > >
> > > >kurtulabildiği ortaya çikmis. Minareleri incelediklerinde ise
dumurlari
> > > >
> > > >ikiye katlanmis. Minarelerin cok daha gelismis bir rayli sistem
> > > >
> > > >mekanizmasi uzerine oturtulduğunu ve her yone yaklasik 5 derece
> > > >
> > > >yatabildigini gormusler.
> > > >
> > > > * Daha derin arastirma *
> > > >
> > > >yapmak için Edirne'ye, Sinan'in ustalik eseri Selimiye Camisi'ne
> > > >
> > > >gitmisler. Ordaki olaganustu sistemleri gorunce iyice dumur
> > > >
> > > >olmuslar. Selimiye'nin tum sirlarini aylarini harcayarak cozmusler.
> > > >
> > > >Japonya'ya donduklerinde ise Sinan'in sirlarini uygulamaya sokarak
> > > >
> > > >sehirlerini Sinan'in kullandigi sistemlerle kurup muazzam gokdelenler
> > > >
> > > >dikmisler. Yani su an gelismis ulkelerin gokdelen yapiminda
kullanılan
> > > >
> > > >cogu sistem, yuzyillar önce Sinan'in gelistirdigi mekanizmalarmis.
> > > >
> > > > *------------- *
> > > >
> > > >*Bir gun Selimiye Camii'ne *
> > > >
> > > >girenler, kubbenin altinda bir Japon'un ayaklarini kibleye doğru
> uzatmis
> > > >
> > > >sirtustu yattigini gormusler. Tabii hemen Japon'u, "Burasi kutsal bir
> > >yer.
> > > >
> > > >Bu sekilde yatmak bizim inanclarimiza gore saygisizliktir. Lutfen
> oturun
> > > >
> > > >veya ayakta durun" diyerek uyarmislar. Ancak, Japon trans
> vaziyetteymis,
> > > >
> > > >gozlerini kubbeden ayirmadan soyle sayikliyormus: "Bu imkansiz. Ben
> > > >
> > > >yillarin muhendisiyim. Bu kubbe var olamaz. Hayal goruyorum. Bu
> kubbenin
> > > >
> > > >orada o sekilde durmasi fizik ve matematik kurallarina aykiri. Bu
> > > >
> > > >imkansiz, orada hicbir sey yok, orada hicbir sey yok..."
> > > >
> > > > *Selimiye Cami'sinin zemini *
> > > >
> > > >gevsek toprakmis. Bu nedenle minarelerinin yakin zamanda yikilacagi
> > > >
> > > >farkedilimis. Uluslararasi bir grup bilimadami toplanmislar. Nasil
> > > >
> > > >kurtaririz bu tarihi minareleri diye kafa kafaya vermisler. Sonucta
en
> > >son
> > > >
> > > >teknoloji olan metal kelepcelerle minarelerin temellerini
sabitlemenin
> en
> > > >
> > > >iyi cozum olduğuna karar vermisler. Minarelerin temellerini acinca,
> > > >
> > > >koymayi dusundukleri kelepcelerin aynisiyla karsilasmislar. Mimar
Sinan
> > > >
> > > >bilmem kaç yuzyil once ayni seyi dusunmus megerse.
> > > >
> > > > *----------------- *
> > > >
> > > > *Mimar Sinan'in Selimiye *
> > > >
> > > >Camii'nin kubbesini o genislige oturtmak için 13 bilinmeyenli bir
> > >denklemi
> > > >
> > > >matematigin bilinen 4 ana isleminden farkli besinci bir islem
yaratarak
> > > >
> > > >cozdugu soylenir. Ayrica minarelerin serefelerine cikanlarin yolda
> > > >
> > > >birbirlerini gormemeleri ise buyuk bir dehanin urunudur. Almanlar
ayni
> > > >
> > > >sistemi meclislerinin onundeki dev kurede kullanmislar. Mimar Sinan
bu
> > > >
> > > >sistemi 2 metre capindaki minarelere yuzyillar once monte edebilecek
> bir
> > > >
> > > >dehadir. Almanlarin dehasi ise, o cirkin metal yiginina Selimiye'den
> > >fazla
> > > >
> > > >turist cekebilmelerindedir...
> > > >
> > > > * sevgiyle *
> > > >

FT-2
14-11-2005, 22:37
Vasiyet
Ölmek üzere olan yasli bir baba, yatağının başına üç oğlunu çağırarak, onlara vasiyette bulunur: "Oğullarım, ben ölünce, birbirinize düşmemeniz için, size sahibi olduğum 17 deveyi paylaştırmak istiyorum. Miras olarak develerin yarısını büyük oğluma, üçte birini ortancaya, dokuzda birini ise küçük oğluma bırakıyorum." Babalarının ölümünden sonra, mirası babalarının vasiyeti uyarınca paylaşmak üzere kardeşler bir araya gelirler. Fakat bir türlü işin içinden çıkamazlar. Mirası babalarının istediği gibi pay edemezler. Çünkü 17sayısı ne 2' ye, ne 3' e, ne de 9' a bölünebilir. "Bu işin üstesinden ancak köyün tecrübe ehli, yaşlı bilgesi gelir!" diye düşünüp, ona giderek, danışırlar. Bilge kişi "Benim bir devem var, onu da alıp, yeniden hesap yapın!" der. Bu cömertliğe çok şaşıran oğullar, 18 deveyi pay etmeye girişirler. Önce 2' ye bölerler, büyük oğul 9 develik payını alır. Sonra 3'e bölerler, çıkan 6 deveyi de ortanca oğul alır. Daha sonra 9' a böldüklerinde 2 deveyi de küçük oğul alır. Ama, bütün develeri paylaştıktan sonra ortada fazladan bir deve kalır, yine. Oğullar bu duruma da bir çözüm getirmesi için yaşlı bilgeye başvururlar. Bilge kişi güler ve: "İyi öyleyse!" der. "Sorunun çözümlendiğine göre, ben de devemi geri alayım." Bilge kişi tıpkı bilgi gibi katalizör olarak olaya girer, çözümü sağladıktan sonra olaydan çıkar. Sorunu çözmede insanlara yardımcı olur, ama kendinden de bir şey eksilmez. Özellikle sevgi ve bilgi verdikçe azalmayan, daha da çok artan, tükenmez bir özelliğe ve güzelliğe sahiptir.

FT-2
14-11-2005, 22:40
Düşündürecek Bir Olay
Düşündürecek bir olay...
Jack yavaşlamadan önce Takometreye baktı: Hız limitinin 50 olduğu yerde 73 ile gidiyordu ve son dört ay içerisinde dördüncü defa polis tarafından durduruluyordu. Bir insan nasıl bu kadar şanssız olabilirdi?

Jack arabasını sağa çekti. “İnşallah şu anda yanımızdan daha hızlı bir araba geçer” diye düşünüyordu.

Polis elinde kalın bir not defteri ile arabadan indi.

Bob? Bu Polis Kiliseden Bob değil mi? Jack iyice arabasının koltuğuna sindi. Bu durum bir cezadan daha kötüydü. Kiliseden tanıdığı bir Polis, arkadaş olduğuna bakmaksızın birini durduruyordu. Hemde hızlı gidip, trafik kurallarını ihlal ettiği için.

- ”Merhaba Bob. Birbirimizi yeniden böyle görmemiz çok ilginç”

- ”Merhaba Jack” Bob gülümsemiyordu. ”Beni, karımı ve çocuklarımı görmek için eve giderken yakaladın”

- ”Evet öyle” Bob umursamaz görünüyordu.

- ”Son günler eve hep çok geç geldim. Çocuklarım beni uzun süredir hiç görmedi. Ayrıca Dıana bana bu akşam Patates ve biftek yiyeceğimizi söyledi. Ne demek istediğimi anlıyormusun?”

- ”Evet ne demek istediğini anlıyorum. Ayrıca trafik kurallarını ihlal ettiğinide biliyorum.” diye cevapladı Bob.

- ”Eyvah! Bu taktik fazla işe yaramayacak gibi. Taktik değiştirmek gerekli” diye düşündü Jack ”Beni kac ile giderken yakaladın?”

- ”Yetmiş. Lütfen arabana girermisin?” dedi Bob.

- ”Ah Bob, bekle bir dakika lütfen. Seni gördüğüm anda Takometreye baktım. Sadece 65 ile gidiyordum.”

- ”Lütfen Jack, arabana gir” diye üsteledi Bob.

Jack canı sıkkın bir şekilde arabasına girdi, kapıyı çarparak kapattı. Bob not defterine bir şeyler yazıyordu. ”Bob niye benim ehliyetimi ve araba ruhsatımı istemiyorki” diye düşündü Jack.

Ne olursa olsun, bundan sonra kilisede bu adamın yanına oturmaktansa, birkaç Pazar Jack kiliseye gitmeyecekti.

Bob kapıyı tıklatıyordu. Jack arabasının penceresini 5 cm kadar açtı. Bob Jack’a bir kağıt verdi ve gitti. ”Ceza değil bu” diye kendi kendine soylendi Jack. Bir anda sevinmişti. Bu bir yazıydı ve kağıtta şunlar yazıyordu:

- ”Sevgili Jack, benim bir kızım vardı. Altı yaşındayken çok hızlı araba kullanan biri tarafından öldürüldü. Bu kazadan dolayı, adam cezalandırıldı. 3 ay hapishane cezasıydı bu. Bu adam hapishaneden çıkınca kendi cocuklarına sarılıp, öpüp, onları tekrar koklayabildi. Ama ben... Ben kızımı tekrar koklayabilip, öpebilmek için, cennete gidinceye kadar beklemem gerekiyor. Bin defa adamı affetmeye çalıştım. Bin kerede başardığımı zannettim. Belki başarmışımdır, ama hala kızımı düşünüyorum. Lütfen benim için dua et ve dikkat et Jack, tek bir oğlum kaldı.”

Jack 15 dakika kadar bir süre yerinden kıpırdayamadı. Daha sonra kendine gelip, yavaş yavaş evine gitti.

Evine varınca, çocuklarına ve karısına sıkıca sarıldı. Hayat çok değerli, sürekli dikkat et. Dikkatli araba kullan ve başkalarının hakkına saygı göster. Hiçbir zaman unutma, istediğin kadar araba satın alabilirsin, ama insan hayatını ...

Turkuaz
14-11-2005, 22:46
"Nasılsın? İyi misin?" diye sordu annem. "İyiyim" dedim; adettendir ya...
Kısa süren telefon konuşmasının ardından, nereden esinlendiğini
bilemediğim bir düşünce huzursuzluk verici bir saplantı halinde saatlerime mal oldu.
Otuz yedi yaşımdayım ve bu yaşıma kadar bir kez olsun "Mutlu musun?" diye sormamıştı.
Ne kadar düşünsem de anımsayamadım. Eminim ki sormuş olsaydı hatırlardım.

"İyi" olmakla "Mutlu" olmak arasındaki fark... Meğer ne büyükmüş.

Tut ki üç yaşında bir çocuğun var. Mesai saatlerinde ona bakabilecek bir bakıcı arıyorsun. İki aday buldun. Birinci aday çok titiz. Uyku saatleri konusunda despot, yemek zamanı ve dengeli beslenme konusunda ise bir uzman.Hijyen desen ondan sorulur.
İkinci bakıcı ise sanırım biraz zıpır. Zeki bir kıza benziyor. Bebek onu daha çok sevdi. İyi anlaştılar. Hangisini tercih ederdin?

İlk bakıcıyı seçersen çocuğun sağlıklı olur. Temiz bir ortamda düzenli bir hayat sürer. Dengeli beslenir, zekâ gelişimine yararı olacak oyunlar oynar.
İyi olur yani.

İkinci bakıcıda ise üşüyüp hasta olabilir. Çikolata, dondurma, cips ve benzeri abur cuburla beslenme riski söz konusudur. Eve döndüğünde çamurlara bulanmış, kum havuzunda tepinmekten giysileri kum içinde kalmış, paçaları ıslak bir çocukla karşılaşabilirsin. Gün boyu çığlık çığlığa kahkahalar atmaktan bitkin düşmüş yavrunu, halının üzerinde uyumuş kalmış bulabilirsin.
Geçirdiği harika günün gülümsemesi, uykuya teslim olmuş yüzündedir; kim bilir hangi burun üstü çakılmadan armağan alnındaki çizikler ve son çikolatanın dudağının kenarında kalmış lekesi de... Bebek mutludur.

Bir bebek söz konusu ise eminim ki çoğunluk ilk bakıcıyı tercih edecektir.
Peki ya bu yazıyı okuyan sen... Mutlu musun? İyi misin?
İkisi birden olabilir misin? İyi düşün ve kendine karşı dürüst ol.

Bu aralar annem, evlenmem konusunda üzerimdeki baskılarını artırdı. Bir yığın aday bulup karşıma dikiliyor. Adaylar ona göre mükemmel. Evinin kadını olabilecek, beni derleyip toparlayacak, hayatımı düzene sokacak kızlar.
Tabii ki kişilikleri de aynen öyle. Hepsi öncelikle birer anne adayı. Eş değil, yoldaş değil. "Keşke anne olacağımıza, öncelikle bir sevgili ve bir eş olabilseydik" diyecekleri yaşlarına henüz gelememişler. O geri dönüşü olmayan zamana...

Anneme rest çektim. Mutluluğu seçiyorum. Açlıktan ölmeyecek kadar yiyeceğim.
Canım istediğinde uyuyacağım. Ertesi gün iş yerimde uykusuzluktan gebereceğim.
Parasız kaldığımda rakı veya bira yerine ucuz şarap içeceğim.
Hayatımla ilgili hiçbir plan yapmayacağım. Hafta sonlarımda ve
tatillerimde sadece olmak istediğim yerde olacağım.
Çocuğumu ikinci bakıcıya vereceğim ve tekil şahıs kipiyle kurduğum tüm bu cümleleri çoğul yapabilecek kadına elimi uzatacağım.

İktisat teorisi: Ders 1, yaş 35: Sermaye belirsizliğinde, günlük kâr
esasına dayalı ticari yöntemler geçerlilik kazanır.

Ömürden daha belirsiz bir sermaye var mıdır?

O halde: Bu gün, yarından arttırdığımla yetinmeyeceğim; yarına, bugünden arttırdığımı bırakacağım.

Sorumsuz olduğumu düşünenlerle musalla taşında dalgamı geçeceğim :

"Nasılsın? İyi misin?"

"İyiliğin ölçütü soruyu sorana göre değişir. Sana göre iyi değilim anne ama mutluyum."

Faik Murat Müftüler

bikmisbroker
15-11-2005, 10:22
1950'lerin başında bir gece Beyoğlu meyhanelerinden birine,elinde bir ney muhafazası taşıyan,25-30 yaşlarında,iyi giyimli bir genç girer.
Şöyle bir etrafı kolaçan ettikten sonra,boş bulduğu bir masaya ilişip,havalı bir el hareketi ile garsonu çağırır;
-Şişşşt,bakar mısın buraya.

Garson seyirtir hemen masaya doğru;
-Buyrun beyim?

-Bir Fahrettin Kerim bana.biraz buz,az da badem.

Fahrettin Kerim,o zamanların İstanbul valisinin adı ile anılan minik rakı şişesi.
Büyüklerim bilir,hani "mini mini valimiz,ne olacak halimiz"sözleriyle anılan.

-Başüstüne beyim.

Sipariş gelmeden daha,mekanın sahibi gelir masaya;
-Delikanlı,bakar mısınız?

Delikanlı afili bir bakış atar;
-Buyurun?

-O masadan kalkmanızı rica edecektim,şu arkadaki masaya alsak sizi.
-Ne münasebet efendim,boştu masa ben geldiğimde.

-Üstadın masasıdır bu,buraya gelen herkes bilir,kimse oturmaz!

-Ne üstadı imiş bu?

Patronun gözü masadaki neye ilişir ve gözüyle işaret eder;
-Üstad Neyzen Tevfik,tanıyor olmalısınız.

-Tanımam ben benden başka üstad,bu aleti benden iyi üfleyecek benim üstad diyeceğim adam.

Patron sinirlenmeye başlar,iki de fedai hareketlenir masaya doğru.

Tam o sırada,az önce meyhaneye girip tartışanların haberi olmadan duruma şahit olan Neyzen Tevfik el eder patrona"bırak kalsın" anlamında.Ne de olsa son demleridir artık hayatının,durulmuştur artık gençlik ateşi.Yavaşça ilişir arkadaki boş masaya,bir Fahrettin Kerim de o söyler,az da badem.

Delikanlı ikinci şişeyi de bitirdikten sonra,neyi çıkartır muhafazasından,dudaklarına götürür.

Patron ar! tık dayanamaz acele seyirtir masaya;
-Delikanlı ayıp yahu,üstadın yanında..Herşeyin bir edebi,usulü var yahu!

Arka masadan kısık bir ses duyulur;
-Şşşşt bırak efendi,tamamdır.

Patron üstada hürmetten,geri geri çekilir karanlığa doğru,delikanlı başlar bir taksim üflemeye.Herkes bırakır çatalı,bıçağı,kadehi;kulak kesilir.Ustadır delikanlı hakikaten.
Ustadır da,çok tizden girmiştir,hem caka satma merakı,hem de içkinin tesiri ile.Tıkanır kalır..

Tam fısıltılar başlamışken,ilahî bir ney sesi duyulur üstadın masasından,delikanlının çıkamadığı perdeden almış,devam etmektedir.Şaşırır delikanlı,hem zordur o perdeye çıkmak,hem de alıcı gözle baktığı halde,ney görememiştir üstadın elinde o ana kadar.

Arkasına döner,bakar.Gördüğü de yeter ona,toparlanmaya başlar alelacele,kıpkırmızı bir suratla.

Üstadın elinde ney değil,boş bir Fahrettin Kerim şişesi vardır,ona üflemektedir ney yerine.

Turkuaz
16-11-2005, 11:08
NE ZAMAN KENDİN İÇİN BİR ŞEYLER YAPACAKSIN?
CAN DÜNDAR DAN

Henuz 18 ini yeni bitirmiştin, enerji ve umutla dolu
hayata başlamaya hazırdın... Ne oldu? Istemediğin bir
okula girdin. Insanları mutlu etmek, saygı kazanmak,
sevilmek için... Sevmediğin bir bölümde senelerini
harcadın... Ayaklarını sürüye sürüye gittin
derslere... Çalışmak istemedin ama yine de zorladın
kendini... Güç bela bitirdin sonunda... Ne ailen, ne
de arkadaşların görmedi yaptığın fedakarlığı...
Alkışlamadılar seni,omuzlarının üzerine çıkarmadılar,
madalya takmadılar... Enerjin çoktan
tükenmeye başladı bile... Kimse bilmez nasıl kendini
feda ettiğini... Ruhunu teslim ettiğini... Gençliğini
tükettiğini...

Şimdi iş bulman gerek... Para kazanman, araba alman,
ev alman gerek... Istemediğin bir işe girdin... Böyle
olması gerekiyor diye... Sırf çevrendekiler bekliyor
diye... Insanları mutlu etmek, saygı kazanmak,
sevilmek için... Sabahın köründe gidiyorsun işe...
Sevmediğin insanlar ile gününü harcıyorsun... Heyecan
duymadığın işlerle zamanını geçiriyorsun... Yarının
gelmesinden nefret ediyorsun... Sevildiğini hissettin
mi peki? Ya saygı? Bitti mi insanların istekleri?
Özgür müsün artık? Hayır hala özgür değilsin...

Şimdi evlenmen gerek... Öyle ya yaşın geçiyor, evde mi
kaldın ne? Arıyorsun etrafında uygun
birisini, artık evlenmeliyim diyorsun...Acaba
gerçekten istiyor musun? Sana uygun birisini buldun
işte, boyu boyuna, mesleği mesleğine, parası parana
göre... Peki ya kalbin? Düğününden bir gece önce
sessizce itiraf ettin kendine, ya doğru kişi değilse?
Belli ki hazır değildin bu evliliğe... Evlenmek için
evlendin... Insanları mutlu etmek, saygı kazanmak,
sevilmek için...Mutlu oldun mu peki?
Kalbin heyecanla doldu mu? Akşam eve koşarak döndün
mü? Sevildiğini hissettin mi? Seviştin mi tüm
varlığınla?

Daha evleneli bir sene dolmadı, insanlar çocuk demeye
başladılar... Istedin mi gerçekten bir çocuk sahibi
olmayı? Hazır mısın bir canlıyı yetiştirmeye? Söyle
bana ne verebilirsin bu küçük insana? Hayatı kendi
gözlerinle hiç yaşadın mı? Ne istediğini biliyor
musun? Ya istemediğini? Hiç risk aldın mı? Sen hiç
kendin için bir şey yaptın mı? Çocuğun bir gün sorarsa
Özgürlük Nedir? Ne cevap vereceksin? Sen hiç özgürlüğü
yaşadın mı?

Evliliğinde problemler yaşıyorsun... Sevmediğin bir
insanla cehennemi paylaşıyorsun... Boşanmak fikri
kafana gelip gelip gidiyor...cesaret edemiyorsun...
Insanlar ne der diyorsun... Gene kendi duygularının
üzerine bir duvar örüp başka insanlar için evliliğinde
kalıyorsun... Fedakarlığını gören biri var mı?
Yaşadığın ızdırabı senin gibi yaşayan?

Korkuların seni hapsetmiş, her geçen gün etrafına bir
duvar daha örüyorsun. Sevilmeme korkusu, yalnız kalma
korkusu, başarısız olma korkusu, saygınlığını yitirme
korkusu ve daha neler neler... Hayatında hiç
korkmadığın bir gün oldu mu? Cesaretle atıldın mı hiç,
ya bilmediğin bir dünyaya girdin mi? Sevilmemeyi göze
aldın mı hiç? Gülünç duruma düştün mü? Ağladın mı
doyasıya, insanlara aldırmadan? Acı çektin mi hiç,
hani öleceğini düşünecek kadar... Ve iyileşmeyi
başarabildin mi hiç?

Yaş erdi kemale diyorsun, bu saatten sonra benden ne
köy olur ne kılavuz. Umutların tükenmiş, hayallerin
yıkılmış... Koca bir ömür başka insanların kontrolü
altında geçip gitmiş. Alışmışsın artık
bu düzene, artık istesemde çıkamam diyorsun... Ve gene
kendin için bir şeyler yapmaktan vazgeçiyorsun...

Ne olurdu istediğin okula gitseydin... Kim ne derse
desin, ressam olsaydın... Müzisyen, Arkeolog, Sanatçı,
Sporcu olsaydın...Hayattaki büyük adımları ancak hazır
olduğunda sen istediğin için atsaydın... Ne olurdu
biraz risk alsaydın? Biraz kendine güvenseydin? Biraz
kendine inansaydın? Ne olurdu seni çepeçevre saran
zincileri kırıp, önünde ki duvarları aşıp, kendin
olabilmeyi başarsaydın? Kim ne diyebilirdi sana? Gene
kimse madalya takmazdı, gene kimse alkışlamazdı, gene
kimse seni omuzlarının üzerine çıkarmazdı... Ama sen
kendine saygı duyardın!

Haydi şu anda şu dakika bir daha bak hayatına... Bu
sefer kendin için bir şeyler yap... Bırak insanlar
sevmesin seni, bırak senin mutsuzluğundan mutlu
olmayıversinler, bırak takdir etmesinler,
onaylamasınlar, bırak dedikodunu yapsınlar, itiraz
etsinler... Hayatında bir kere olsun bu riski al!

Istediğin mesleği yap... Zevk al ürettiğin işten...
Uçarak git işine...Keyif al birlikte çalıştığın
insanlardan... Yaşamını kendin SEÇ ve MUTLU OL
seçtiğin bu yaşamdan...

Istediğin insan ile istediğin zamanda evlen... Ister
20 inde ol, ister 50 inde... Senden başka kim bilir
doğru insanın kim olduğunu ve doğru zamanın ne zaman
olduğunu? Dinleme başkalarını... Evlenmek için hiç bir
zaman geç sayılmaz... Ve hatta istiyorsan
evlenme... Bu yaşam senin ve ızdırabını da,
mutluluğunu da yaşayan tek sensin...

Istediğin zaman çocuk yap... Kendini hazır
hissettiğinde, yaşama bir canlı getirmek istediğinde
ve o çocuğa verecek bir şeylerin olduğunda... Ve hatta
istemezsen hiç çocuk yapma...

Istiyorsan başka bir şehre taşın, başka bir ülkeye,
başka bir kıtaya... Mecbur değilsin bu şehire tıkılıp
kalmaya...

Istiyorsan yeniden okula başla, yeni bir meslek, yeni
bir hayat, yeni ben diyerek kendin için yaşa...

Şimdi soruyorum sana...

Ne zaman kendin için bir şeyler yapacaksın?

CAN DÜNDAR

pride
16-11-2005, 18:31
BİR KIZIN DRAMI
> >>>bu olay, Marmara Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü 1993
> >>>yılında bitiren Dilek isimli bir kızın başından geçmiş gerçek bir
> >>>hikayedir!!
> >>>
> >>>(Söyle anlatılıyor), (dilegin soyadı verilmemiş)
> >>>
> >>>Dilek bir gün okuldan çıkmış, durakta minibüs bekliyormuş. Yalnız
korkunç
> >>>yağmur yağıyormuş bu arada.
> >>>
> >>>Kızın önüne bir araba yanaşmış. İyi giyimli, temiz yüzlü bir genç,
> >>>"yanlış anlamayın n'olur.
> >>>
> >>>Ben de yakın zamana kadar öğrenciydim. Islanmayın, gelin ben sizi uygun
> >>>bi yere kadar bırakayım" demiş.
> >>>
> >>>Dilek, başta biraz tereddüt etmiş ama çocuğun iyi niyetine inanmış ve
> >>>arabaya binmiş.Yolda sohbet filan etmişler.Hoşlanmışlar birbirlerinden.
> >>>
> >>>Çocuk, "lütfen izin verin sizi evinize bırakayım. Bakın yağmur da iyice
> >>>hızlandı" demiş, Dilek kabul etmiş tabii. Sohbet iyice koyulaşmış.
> >>>
> >>>Kızın evine gelmişler, bu arada telefon değiş tokuşu yapmayı da ihmal
> >>>etmemişler.
> >>>
> >>>Dilek çok etkilenmiş çocuktan. O hafta her telefon çaldığında yüreği
hop
> >>>etmiş, "Ay benimki mi arıyor?" diye telefona koşmuş.
> >>>
> >>>Ama arayan olmamış maalesef.
> >>>
> >>>Dilek yüzünü kızartıp çocuğu aramaya karar vermiş, "Belki numaramı
> >>>kaybetmiştir, n'olucak ki ben arasam" deyip kandırmış kendini.Telefonu
> >>>ağlamaklı bi kadın sesi açmış.
> >>>
> >>>Meğer teyze, bizim çocuğun annesiymiş ve hıçkıra hıçkıra, oğlunun
trafik
> >>>kazasında öldüğünü söylemiş.
> >>>
> >>>Anlattıklarından Dilek anlamış ki, çocuk onu bıraktıktan 5 dakika sonra
> >>>yapmış kazayı.
> >>>
> >>>"Keşke eve bırakmasaydı. Benim bunun sorumlusu" diyerek hemen kendini
> >>>suçlamaya başlamış.
> >>>
> >>>Suçluluk duygusundan kurtulmak için teyzeden adresi almış, "En azından
> >>>başsağlığına gideyim bari" diye düşünmüş.
> >>>
> >>>Ziyaret ağlamaklı ve de yaşlı geçmis. Ayrılma vakti geldiğinde iyice
> >>>havaya giren kız, "Bana oğlunuzdan bi hatıra verir misiniz?
> >>>
> >>>Onu gerçekten çok sevmiştim" demiş.
> >>>
> >>>Bunun üzerine anne içeriye gitmiş, döndüğünde elinde çocuğun kaza günü
> >>>üzerinde olan gömlek varmış.
> >>>
> >>>Üstelik de hala kanlar içindeymiş gömlek.
> >>>
> >>>Dilek çok kötü olmuş, gömleğin niye saklandığı! ve niye ona verildiği
> >>>anlamsızlığına rağmen yine de kadını kıramayıp almış kanlı gömleği.
> >>>
> >>>Ama eve gelir gelmez ilk işi gömleği yıkayıp ütülemek olmuş.
> >>>
> >>>Bütün gece gömleğe baka baka, ağlamış. Sürekli de, "Onu ben öldürdüm,
onu
> >>>ben öldürdüm" diye tekrar ediyormuş kendi kendine.
> >>>
> >>>Artık ağlamaktan bitap düştüğünde gömleği yastığının altına koymuş ve
> >>>yatmış.
> >>>
> >>>Sabah uyandığında kendini daha iyi hissediyormuş.
> >>>
> >>>Ama yastığı kaldırdığında bir de görmüş ki gömlek yine kanlar içinde.
> >>>İnanamamış bu duruma.
> >>>
> >>>"Herhalde dün o kafayla iyi yıkayamadım" diyerek yeniden yıkamış
gömleği.
> >>>
> >>>Ama ertesi sabah da hiç bi değişiklik yokmuş gömlekte, yine kanlar
> >>>içindeymiş.
> >>>
> >>>Bunun üzerine Dilek girdiği ruhsal çöküntünün de etkisiyle bir medyuma
> >>>gitmeye karar vermiş.
> >>>
> >>>Çünkü başına gelen olayı mantıksal olarak bir türlü açıklayamıyormuş.
> >>>
> >>>Çevresinden edindiği bilgiyle medyum rizayi bulup olayı başından sonuna
> >>>anlatmış.
> >>>
> >>>medyum uzun uzun dualar okuduktan sonra Dileke gömleği neyle yıkadığını
> >>>sormuş.
> >>>
> >>>Dilek de tam iki kez deterjanla yıkadığını, ilk başta gömleğin
> >>>temizlendiğini fakat sabah tekrar kanlar içinde olduğunu ağlayarak
> >>>anlatmış.
> >>>
> >>>Bunu duyan medyum riza nin gözleri faltaşı gibi açılmış ve ellerini
> >>>Dileğin kafasına dokundurarak sorunun çözümünü söylemiş :
> >>>
> >>>"A benim kızım, hiç normal deterjanla kan lekesi çıkar mı? Hem renkli
> >>>hem de renksiz çamaşırlarında OMO kullanmalısın!"
> >>>
> >>>:):)

pride
16-11-2005, 18:32
YAŞANMIŞ OLAY...
> >>>>>
> >>>>>Bu olay Kayseri'nin Bünyan ilçesi'nde yasanmıştır. Olay Alfred
> >>>>>Hitchcock'un
> >>>>>meshur korku filmlerini bile çok gerilerde bırakacak
> >>>>>kadar tüyler ürpertici. Gece bindiğiniz otomobilde direksiyonda kimse
> >>>>>yoksa
> >>>>>ne yapardınız?
> >>>>>
> >>>>>
> >>>>> Kendisi Bünyan'li olmayan, politikayla uğraşmis ve halen
> >>>>> Kayseri'de
> >>>>>yaşayan işadamı, Bünyan sınırında, Kayseri Malatya kara
> >>>>> yolu üzerinde, bir benzin istasyonuna girer.Lokantaya oturur
ve
> >>>>> orada
> >>>>>kalabalık toplulukla birlikte bir ufak rakı içer.
> >>>>> Yürüyüş mesafesindeki Bünyan'a gitmek için, lokantadan çıkar.
> >>>>>
> >>>>>
> >>>>> Ancak dışarısı hem zifiri karanlik hem de korkunç bir kar-tipi
> >>>>>fırtınası baslamıştır. Benzin istasyonuna yaklaşık 300 metre
> >>>>> mesafedeki, Bünyan'a dönüs yolu kenarına varır. Oradan geçen
bir
> >>>>>arabaya binip, Bünyan'a ulasma derdindedir. Fırtına daha da
> >>>>> şiddetlenir. Adam bir-kaç adım ötesini bile görememektedir.
> >>>>>Gelip-geçen bir araba da yoktur. Nihayet karanlıklar içerisinde,
> >>>>> hayalet gibi yavas yavas yaklasan bir arabanin iki farıni fark
> >>>>> eder.
> >>>>>
> >>>>>
> >>>>> Arabanin, tam önünde yavaslamasıyla birlikte hemen arka kapıyı
> >>>>> açar ve
> >>>>>arabaya biner. Kapıyı kapatır, araba yeniden hareket
> >>>>> eder. İçeridekilere merhaba demek ister. Ama o da ne? Araba da
> >>>>> kimse
> >>>>>olmadığı gibi, direksiyonda da kimse yok. Birden paniğe
> >>>>> kapılır. Korkuyla, hemen arabadan atlayıp, oradan kosarak
> >>>>> uzaklasmak
> >>>>>ister ama hem araba hızlanmış, hem de korku ile dizleri
> >>>>> baglanmış, hareket edemez hale gelmiştir. Araba keskin bir
> >>>>> viraja
> >>>>>dogru yaklaşır. Adam dua etmeye baslar. Tüm günahlari için
> >>>>> tövbe eder. Arabayı durdurması için Allaha yalvarır.
> >>>>>
> >>>>>
> >>>>> Tam bu esnada, pencereden bir el uzanır ve direksiyonu
> >>>>> kıvırarak, sert
> >>>>>virajdan arabanın dogru yola dönmesini sağlar. Her
> >>>>> tehlikeli dönemece yaklaştıkça, Allah'a yalvarış ve yakarışı
> >>>>> artar ve
> >>>>>her seferinde de bir el dişarıdan uzanıp, direksiyonu
> >>>>> çevirir.
> >>>>>
> >>>>>
> >>>>> Sonunda kendisini biraz toparlar, ayaklarını kımıldatır "Ya
> >>>>> Allah koru
> >>>>>beni..." deyip, kapıyı açmasıyla birlikte, kendisini
> >>>>> arabadan dişarı fırlatır. Bir kaç takla attıktan sonra,
> >>>>> şarampolde
> >>>>>kendisine gelir. Defalarca üç Kulfu-bir Elham okuyarak,
> >>>>> Bünyan'a yürüyerek ulaşırr ve bir kahvehaneye girer. Üstübaşı
> >>>>> ıslak ve
> >>>>>şok haldedir. Kendisini tanıyanlar hemence sobanın
> >>>>> başına alırlar. Eline bir çay verirler. Bir müddet sonra
> >>>>> kendisine
> >>>>>gelip, sesi titreyerek, başına gelen doğa üstü ve korkunç
> >>>>> olayı anlatır. Olayı dinleyenler inanmak istemeseler de,
anlatan
> >>>>>kişinin aklı başında ve toplumsal sorumluluk taşıyan bir
> >>>>> pozisyonda olduğunu bildiklerinden, herkeste derin bir
sessizlik
> >>>>>olusur.
> >>>>>
> >>>>>
> >>>>> Yaklaşık yarım saat sonra, aynı kahvehaneye Koyunabdal
Köyü'nden
> >>>>> iki
> >>>>>kişi girer. Bir masaya oturur ve iki bardak çay
> >>>>> söylerler. Bu arada, gelenlerden birisi, diğerine şunları
söyler
> >>>>> :
> >>>>>
> >>>>>
> >>>>> Hasan Yıldız baksana, şu sobanin başında oturan geri zekalı,
> >>>>> bizim
> >>>>>araba yolda kalınca, biz arabayı iterken, arabaya
> >>>>> binip-inen kişi değil mi?-

rudycan
16-11-2005, 21:52
hayırlıkoca..............adam karısına her gece dua edermıs . allahım ohasta olmasın ben olurum ,o uzulmesın ben uzuleyım.o dul kalmasın ben kalırım.......

adnanfd
18-11-2005, 19:10
Bir Kizilderili Kitabesinden


Asagidaki yazit bir Kizilderili kitabesinden alinmistir :



- Yalan tohumdur. Bire kırk verir.Verdigi kırkın her biri bir tohumdur ki bire kırk verir.

- Bilgi de tohumdur. Bire yüz verir. Verdigi yüzün her biri bir tohumdur ki; sana bilgelik, torunlarina da ilham verir.

- Zeka sudur. Tohumları yeşertir. Yalanı da bilgiyi de.

- Yetenek topraktir. Ne ekersen onu bicersin. Ekmezsen uzerinde ayrik otlari biter.

- Emek gunestir. Tohuma da suya da topraga da hayat verir.

- Kader,çadirindaki kilim gibidir. Ipligini Ulu Manitu verir sen dokursun. Deseni sendendir, renkleri Tanri'dan.

- Şans dogal gübredir.Ne zaman nereye dusecegi belli olmaz. Kilimine duserse kirletir. Desenini degistirir.Oysa topragina duserse besler.

aasci
19-11-2005, 22:07
>>> >Bu hikaye trakyada gecmis gercek bir olay;
>>> >Yasli bir amca, eseginin üzerinde karayolunda
seyretmektedir. Bunu goren trafik polisleri, amcaya takilmak isterler ve
>>> >durdururlar.
>>> >Polis: Be amca, necin dakman golani? (Golan: Emniyet
kemeri.) Amca: Dakmam be iste!
>>> >Polis: E bak gordun mu, simdi ceza keseceyik.
>>> >Amca: Kes bakalim ne
>>>keseceysan da gidecem, acele isim var.
>>> >Polis: Peki amca, cezayi sana mi yazalim yogsam esege mi?
>>> >Amca: ???
>>> >Polis: Yani cezayi sana yazarsak bes milyon odeycen,
esege uc milyon odeycen.
>>> >Amca: Bana kes o zaman.
>>> >Polis: Neden sana keseyon amca?
>>> >Amca: Onun sicili temiz ossun, polis yapcez onu

gzmnc
20-11-2005, 14:02
Koskoca bir bahçede harikulada çiçekler içinde bir papatya..Ve papatya aşık olmuş, yanmış tutuşmuş Ak sakallı bahçıvana..Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormus.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları.. Kıskanıyormuş bahçıvanı,Kırmızı güllerden, Sarı lalelerden, Mor menekşelerden..Zambaklardan...Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını.. Bir gün, Aşkı öyle büyümüşki.. Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu..Toprağa bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş Ayaklarını görüyormuş..Bunada şükür diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek.. Zaman akıp gidiyormuş..Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu kaldırsa Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş.. Ve işte bir gün.. Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış..Elindeki sopayı, köklerinin
yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, Ama bedeni kurtulmuş.. Uzun bir müddet sonra, Bahçıvan uğramaz olmus bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş papatya..Ama işte bir sabah... Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüs.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş..Başka birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru..Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış..Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış.. Ama gövden seni taşımıyor demisş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış..Ve bir hamlede başını gövdesinden ayırmış.. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdigini.. O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış..Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı
düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini..O her seye rağmen, papatyaya emek vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel oldugunu söylememiş, Ama onu aslında hep sevmis.. Papatya anlamış artık..Sevgi, emek istermiş...Yere düstüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini..Teşekkür etmis ona içinden..Son yaprağıda kuruduğunda, Biliyormuş artık..
Gerçek sevginin,söylemeden, yaşamadan, ve asla kavuşmadan varolabileceğini...

tatar
20-11-2005, 14:57
>>BEŞ ÖNEMLİ DERS
>>
>>
>>
>>
>>Birinci Ve De En Önemli Ders.
>>
>>
>>
>>Okuldaki İkinci Ayımda, Hocamız Test Sorularını
>>Dağıttı. Ben Okulun En İyi Öğrencilerinden Biriydim.
>>
>>Son Soruya Kadar Soluk Almadan Geldim Ve Orada
>>Çakıldım kaldım. Son Soru Şöyleydi:
>>
>>"Her gün Okulu Temizleyen Hademe Kadının İlk Adı Nedir?.."
>>
>>Bu Herhalde
Bir Çeşit şaka Olmalıydı. Kadını Yerleri
>>
>>Silerken Hemen Her gün Görüyordum. Uzun Boylu,
>>Siyah Saçlı Bir Kadındı. 50'lerinde Falan Olmalıydı.
>>
>>Ama Adını Nerden Bilecektim Ki!.. Son Soruyu
>>
>>Yanıtsız Bırakıp Kağıdı Teslim Ettim. Süre Biterken
>>
>>Bir Öğrenci, Son Sorunun Test Sonuçlarına Dahil
>>
>>Olup Olmadığını Sordu.
>>
>>"Tabii Dahil" Dedi, Hocamız... "İş Yaşamınız Boyunca
>>
>>İnsanlarla Karşılaşacaksınız. Hepsi Bir birinden Farklı
>>
>>İnsanlar. Ama Hepsi Sizin İlginiz Ve Dikkatinizi Hakeden
>>
>>İnsanlar Bunlar. Onlara Sadece Gülümsemeniz Ve
>>'Merhaba' Demeniz Gerekse Bile..."
>>
>>Bu Dersi Hayatım Boyunca Unutmadım. Hademenin
>>
>>Adını da... Dorothy
idi.
>>
>>
>>
>>
>>
>>İkinci Önemli Ders Yağmurda Otostop!..
>>
>>
>>
>>Bir Gece Vakit Gece yarısına Doğru Alabama Otoyolunun
>>Kenarında Duran Bir Zenci Kadın Gördüm. Bardaktan
>>
>>Boşanırca Yağan Yağmura Rağmen, Bozulan Arabasının
>>
>>dışında Duruyor Ve Dikkati Çekmeye Çalışıyordu. Geçen
>>
>>Her Arabaya El Sallıyordu. Yanında Durdum. 60'lı Yıllarda
>>Bir Beyazın Bir Zenciye Hem De Alabama'da Yardıma
>>Kalkması Pek Olağan şeylerden Değildi. Onu Kente
>>
>>Kadar Götürdüm. Bir Taksi durağına bıraktım. Ayrılırken
>>
>>ille De Adresimi İstedi Verdim. Bir Hafta Sonra Kapım
>>
>>çalındı. Muazzam Bir Konsol Televizyon İndiriyordu Adamlar.
>>
>>Bir De
Not Ekliydi, Armağanda...
>>
>>"Geçen Gece Otoyolda Bana Yardımınıza Teşekkür Ederim.
>>O Korkunç Yağmur Sadece Elbiselerimi Değil, Ruhumu Da
>>Sırılsıklam Etmişti. Kendime Güvenimi Yitirmek Üzereydim,
>>
>>Siz Çıka Geldiniz. Sizin Sayenizde Ölmekte Olan Kocamın
>>
>>yatağının baş Ucuna Zamanında ulaşmayı Başardım. Biraz
>>
>>Sonra Son Nefesini Verdi. Tanrı Bana Yardım Eden Sizi Ve
>>Başkalarına karşılık Beklemeksizin Yardım Eden Herkesi
>>Kutsasın!.. En İyi Dileklerimle, Bayan Nat King Cole."
>>
>>
>>
>>
>>
>>Üçüncü Önemli Ders Size Hizmet Edenleri Hep Hatırlayın...
>>
>>
>>
>>Bir Pastanın Üç Otuz Paraya satıldığı Günlerde 10
>>yaşında Bir Çocuk Pastaneye Girdi. Garson Kız
Hemen
>>
>>Koştu... Çocuk Sordu:
>>
>>"Çukulatalı Pasta Kaç Para?.."
>>"50 Cent!.." Çocuk Cebinden çıkardığı Bozukları Saydı.
>>Bir Daha Sordu:
>>"Peki Dondurma Ne Kadar..." "35 Cent" Dedi Garson Kız
>>sabırsızlıkla... Dükkanda yığınla Müşteri Vardı Ve Kız Hepsine
>>
>>Tek başına koşturuyordu. Bu Çocukla Daha Ne Kadar Vakit
>>
>>Geçirebilirdi Ki...Çocuk parasını Bir Daha Saydı Ve
>>
>>"Bir Dondurma Alabilir Miyim Lütfen" Dedi.
>>Kız Dondurmayı Getirdi. Fişi tabağın Kenarına Koydu Ve
>>
>>Öteki Masaya Koştu. Çocuk Dondurmasını Bitirdi. Fişi
>>
>>Kasaya Ödedi. Garson Kız Masayı temizlemek Üzere
>>
>>Geldiğinde, Gözleri Doldu Birden. Masayı Sanki Akan
>>
>>göz yaşlarıyla
Temizleyecekti.
>>
>>Boş Dondurma tabağının Yanında Çocuğun bıraktığı 15
>>Centlik bahşiş Duruyordu...
>>
>>
>>
>>
>>
>>Dördüncü Önemli Ders Yolumuzdaki Engeller...
>>
>>
>>
>>Eski Zamanlarda Bir Kral, Saraya Gelen Yolun Üzerine
>>Kocaman Bir Kaya Koydurmuş, Kendisi De Pencereye
>>
>>Oturmuştu. Bakalım Neler Olacaktı?. Ülkenin En Zengin
>>
>>Tüccarları, En Güçlü kervancıları, Saray Görevlileri Birer
>>
>>Birer Geldiler, Sabahtan Öğlene Kadar. Hepsi Kayanın
>>
>>Etrafından Dolaşıp Saraya Girdiler. Pek Çoğu Kralı Yüksek
>>
>>Sesle Eleştirdi. Halkından Bu Kadar Vergi Alıyor, Ama
>>
>>Yolları Temiz Tutamıyordu. Sonunda Bir Köylü
Çıkageldi.
>>
>>Saraya Meyve Ve Sebze Getiriyordu. sırtındaki Küfeyi
>>
>>Yere İndirdi, İki Eli İle Kayaya sarıldı Ve Ikına sıkına
>>İtmeye başladı. Sonunda Kan Ter İçinde Kaldı Ama,
>>
>>Kayayı Da Yolun Kenarına Çekti. Tam Küfesini Yeniden
>>
>>sırtına Almak Üzereydi Ki, Kayanın Eski Yerinde Bir
>>Kesenin Durduğunu Gördü. Açtı... Kese Altın Doluydu.
>>Bir De Kralın Notu Vardı İçinde...
>>
>>"Bu Altınlar Kayayı Yoldan Çeken Kişiye Aittir" Diyordu Kral.
>>
>>Köylü, Bugün Dahi Pek Çoğumuzun Farkında olmadığı Bir
>>
>>Ders almıştı.
>>
>>"Her Engel, Yaşam Koşullarınızı Daha iyileştirebilecek Bir
>>fırsattır...
>>
>>
>>
>>
>>
>>Beşinci Önemli Ders Önemli Olan
Vermektir...
>>
>>
>>
>>Yıllar Önce Hastanede çalışırken, ağır Hasta Bir Kız
>>Getirdiler. Tek yaşam şansı Beş yaşındaki Kardeşinden
>>
>>Acil Kan Nakli İdi. Küçük Oğlan Aynı Hastalıktan Mucizevi
>>şekilde Kurtulmuş Ve Kanında O hastalığın mikroplarını
>>Yok Eden bağışıklık oluşmuştu. Doktor Durumu Beş
>>
>>yaşındaki Oğlana Anlattı Ve Ablasına Kan Verip
>>
>>vermeyeceğini Sordu. Küçük Çocuk Bir An Duraksadı.
>>
>>Sonra Derin Bir Nefes Aldı Ve "Eğer Kurtulacaksa,
>>
>>Veririm Kanımı" Dedi. Kan Nakli yapılırken, ablasının
>>
>>Gözlerinin içine Bakıyor Ve Gülümsüyordu. Kızın
>>
>>Yanaklarına Yeniden Renk Gelmeye Başlamıştı, Ama
>>
>>Küçük Çocuğun Yüzü De Giderek
Soluyordu...
>>
>>Gülümsemesi De Yok Oldu. Titreyen Bir Sesle Doktora
>>Sordu: "Hemen Mi Öleceğim?.."
>>
>>Ufaklık, Doktoru yanlış anlamıştı, Ablasına
>>Vücudundaki Bütün Kanı Verip, Öleceğini düşünüyordu.
>>
>>
>>
>>
>>
>>Göndericinin Notu :
>>
>>
>>
>>Bu maili 5-10 veya daha fazla kişiye, içinizden
>>gelmeden göndermeyin. Hiç kimseye göndermezsinizde
>>
>>bir şey olmaz zaten. Eğer burada anlatılanlar sizi hiç bir
>>
>>şekilde etkilemediyse içinizdeki bazı duyguları
>>
>>kaybetmişsinizdir.
>>
>>
>>
>>ASLINDA EN ÖNEMLİ ŞEY, ELİNİZDEKİ DEĞERLERİN
>>
>>FARKINDA OLUP, KIYMETİNİ BİLMEKTİR... GÜN GELİR
>>
>>BURUN
KIVIRDIĞINIZ ŞEYLERİDE BİR BAKMIŞSINIZ
>>
>>YİTİRMİŞSİNİZ..:(( SANIRIM HAYTTAKİ EN KÖTÜ ŞEYDE
>>BU OLSA GEREKKK...
>>
>>YAŞAMINIZI CİDDİYE ALINNN..!! :)
>>
>>RUHUNUZUN GÜNEŞİ HİÇ BATMASIN
>>

Turkuaz
22-11-2005, 14:59
Ruh kanseri

Nazan Arda geçen hafta 55 yaşında öldü. Göğüs kanseriydi.

Ameliyat için gittiği Amerika'da bir göğsü alınmıştı.

Döndükten 11 yıl sonra beyin kanaması geçirdi.

Beyninde de tümör vardı. Peş peşe geçirdiği iki ameliyatın ardından komaya

girdi ve kurtarılamadı.

Gazetedeki fotoğrafında, elinde bir ayıcıkla gülümsüyordu.

"Ayıcık", kendisi 4 yaşındayken vefat eden annesinin armağanıydı.

Arda, oyuncak ayısını 51 yıl boyunca hiç yanından ayırmamıştı.

Karacaahmet'e gömülürken, ayıcığını da yanında toprağa verdiler.

* * *

Burada Arda'yı anmamın nedeni, 11 yıl önce Amerika'ya ameliyata giderken

yazıp eşine bıraktığı ölüm ilanı...

Ecel, beklediğinden geç gelmiş, ama boşandığı eşi vasiyete uyup kendi

kaleminden vefat ilanını gazetelere vermiş.

İlan şöyle:

"Şu anda Tanrı'ya teslim etmiş olduğum ruhumu,

ömrümce

tüm sevdiklerim için mükemmeliyetçilik adına çok hırpaladım.

Kendimi sevecek ve özgürlük tanıyacak vaktim olmadı.

Bilmem o çok uğraş verdiğim 'özel biri' olabildim mi?

Rahatsızlık vermekten her zaman çekindiğim sizleri

bugün (..) beni uğurlamanız için bekliyor,

hepinizi çok seviyorum."

İlanın köşesinde küçücük bir fotoğraf var:

Nazan Arda'nın ayıcığının fotoğrafı...

* * *

Metni okuyunca bunun bir vefat ilanından çok pişmanlık beyanı olduğunu

düşündüm.

Başkalarını mutlu edebilmek uğruna kendinden vazgeçmiş,

"rahatsızlık veririm" kaygısıyla benliğini tarumar etmiş,

ruhunu doyasıya salıveremeden can vermiş "mükemmeliyetçiler" için kaleme

alınmış bir ağıttı bu...

Nazan Arda, uğruna bir ömür adadıklarından, belki de

ilk -ve son- kez bir "rahatsızlık" rica edip cenazesine çağırıyordu.

Törene kaç kişi gitti bilmiyorum; ama ilanı verenin,

"boşandığı eşi" olması, o çok uğraş verdiği "özel

biri" olup olamadığı sorusunu yanıtlıyordu.

Başkalarını seveyim derken, kendini sevecek vakti bulamamıştı.

Son yolculuğunda yanında sadece vefakar ayıcığı vardı.

* * *

Arda'nın fizyolojik hastalığına olduğu kadar psikolojik rahatsızlığına da

teşhisi Jean Baudrillard koyuyor:

("Tam Ekran", YKY, 2002, s.10)

Fransız felsefeciye göre, vücudumuzdan bütün biyolojik düşmanları,

mikropları, parazitleri atarsak

nasıl savunma sistemi bozulan bedende hücreler birbirini kemirmeye başlar

ve kanser tehlikesi doğarsa,

ruhta da aynı şey oluyor:

"Sürekli pozitif olacağım" diye eleştirel ögeleri

benliğinden uzak tutan, negatif duyguları dışlayan

her ruhsal yapı, kendi kendini yiyerek felakete sürükleniyor.

Eleştirel düşünce ise, krizi damıtma yeteneği sayesinde bu felaketi

önlüyor.

* * *

Benim yukarıdaki ilandan öğrendiğim şu:

Bütün varoluşunu "Beni beğenecekler mi?", "Beniseviyor mu?", "Rahatsız eder

miyim?"

kaygısı üzerine kuruyorsan, bil ki sonun hüsran...

Bir küçük serzeniş, sıradan bir tenkit ya da kadirbilmezlik, acılar

pahasına kurduğun o

"mükemmel kale"yi yerle bir edebilir.

Ölüm ilanını kaleme alacağına azat et kendini...

Seni, sen diye kabul edip sevecekleri sev.

Eleştir, ki onun için "özel biri" olabilesin.

Kendini, kendine beğendir herkesten önce...

Kimseye beğendirmek için de kendinden vazgeçme.

Acını göze al, çünkü Dostoyevski'nin dediği gibi,

"İnsanın ruhunu yücelten bir acı, ucuz bir mutluluktan evladır."

Can DÜNDAR

chuckydoll
24-11-2005, 20:03
Lütfen Geç Kalmayın


10. Sınıf

İngilizce dersinde yanımda bir kız oturuyordu onun için 'benim en iyi arkadaşım' diyordum... ama ben onun ipek gibi saçlarına bakıp onun benim olmasını istiyordum... Ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum, dersten sonra kalktı ve geçen gün sınıfta olmadığı için o günün notlarını istedi ona notları verirken bana teşekkür etti ve yanağımdan öptü. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...

11. Sınıf

Telefonum çaldı, arayan oydu ve ağlıyordu bana aşkın nasıl kalbini kırdığını anlattı, beni evine çağırdı, yalnız kalmak istemediğini söyledi, bende tabiki gittim, koltuğa, onun yanına oturdum, güzel gözlerine bakmaya başladım ve onun benim olmasını diledim, 2 saat sonra Drew Barrymore'un bir filmi başladı ve onu izledik filmi izledikten sonra uyumaya karar verdi, bana her şey için teşekkür etti ve yanağımdan öptü. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...

Son Sınıf

Mezuniyet balosundan bir gün önce yanıma geldi ve "çıktığım çocuk hasta ve partiye gelemeyecek" dedi, benimde çıktığım biri yoktu ve 7. sınıfta birbirimize söz vermiştik eğer çıktığımız biri olmazsa partilere birlikte gidecektik, "en iyi arkadaş" olarak. Ve partiye birlikte gittik, o akşam çok güzeldi, her şey yolunda gitti, partiden sonra onu evine kapısının önüne kadar bıraktım, kapının önünde ona baktım o da bana o güzel gözleriyle gülümseyerek baktı. Onun benim olmasını istiyordum... Ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum, bana "hayatımın en güzel zamanını geçirdiğini" söyledi ve yanağımdan öptü. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...

Günler, haftalar, aylar geçti ve mezuniyet günü geldi çattı...

Sürekli onu izledim onun mükemmel vücudunu seyrettim. Diplomasini almak için sahneye çıkarken sanki havada süzülen bir melek gibiydi. Onun benim olmasını istiyordum... Ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum. Herkes evine gitmeden önce yanıma geldi ve ağlayarak bana sarıldı sonra başını omzuma koydu ve "sen benim en iyi arkadaşımsın, teşekkürler" deyip yanağımdan öptü. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...

Aradan yıllar geçti...

Bir kilisedeyim ve o kızın nikahını izliyorum... evet artık evleniyordu, onun "evet, kabul ediyorum" demesini, yeni hayatına girmesini izledim, başka bir adamla evli olarak. Onun benim olmasını istiyordum... Ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum. Yeni hayatına girmeden önce yanıma geldi ve "nikahıma geldin teşekkürler" deyip yanağımdan öptü. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...

Yıllar çok çabuk geçti...

Şu an benim bir zamanlar en iyi arkadaşım olan kızın tabutuna bakıyorum, eşyaları toplanırken lise yıllarında yazdığı günlüğü ortaya çıktı... Hemen günlüğünü aldım ve günlükte okuduğum satırlar şöyleydi...

"Onun gözlerine bakarak onun benim olmasını diledim... Ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum... Keşke bana beni bir kez sevdiğini söyleseydi..."

akın
24-11-2005, 20:53
--------------------------------------------------------------------------------

"İlk görev yerim Bingöl'de idi, Trenden indim, sırtımda yorganım, elimde bavulum 10 km yürüdüm... Nehri sal'la geçtim... Sonra at sırtında yolun yarısına kadar gittim. Atın sahibi dedi "hocam buradan sonra at gitmez..." civar köyden öküz verdiler, öküzle gittik. Okulu beyaz badanalı bir bina olarak hayal ediyordum. 20 metrekarelik bir samanlık çıktı. Okula girdim, öğrenciler samanlığın duvar diplerinde taşların üzerine oturmuş bekliyor... Etrafta meşe sırıkları var, ilk işim o taşların üzerine meşe sırıklarını gererek öğrencileri onların üstüne oturtmak oldu... Sonra başka bir sırığa bavulumdaki Bayrağımı astım. Üzerinde bayrağımın dalgalandığı her yerde görev yaparım demiştim ya, işte o bayrağı kendi ellerimle astım..."

Bu sabah bir TV pogramında gözyaşları ile izledim bu öğretmenimizi. Bu sözlerin sahibi yazdığı kitapların geliriyle Hakkari'den Edirne'ye kadar 20 tane okul yaptırmış, "bir ömür verdim bu mesleğe... doyamadım..." sözlerinin sahibi Hüseyin Hüsnü TEKIŞIK...

minnosh
29-11-2005, 16:01
Hani meşhur bir hikaye vardır sadakati ve ona beslenen ihaneti anlatan. İhanetin adı göçmen bir kuşa verilir.
Sadakatin adı ise bir serçeye.
İki dost bütün bahar ve yaz boyunca uçarlar, küçük bir koyun semalarında.
Küçük sinekleri, kurtçukları yerler.
Arsız yağmurların şaha kaldırdığı derelerden içerler.
Çiçek açan ağaçlara konup, papatya tarlalarında gezerler. İki dost söz vermiş birbirine. AYRILMAYACAĞIZ!
Öyle ya mevsim değişiyor. Kış gelmiş.
Almış bir telaş göçmen kuşunu. Serçe ise her zaman verdiği söze sadık.
Ayrılık acı, ihanet kötüymüş serçe için.
Yaşamaksa önemli imiş göçmen kuşu için. Geçen baharın tatlı bir eğlencesi hatırına gel demiş göçmen kuşu serceye yeni baharlara uçalım.
Serçe çaresiz burda bekleyelim demiş yeni bir baharı.
Ama kış acımasızdır demiş göçmen kuşu ' aç kalırız, uşuruz, ölürüz burda ' Serce hayır demiş gözüyaşlı, ' korunuruz direniriz birlikte bütün zorluğa.'
Göçmen kuşu inanmamış zayıf ve zarif dostuna. İsrar etmiş 'gidelim' Serçe için gitmek nasıl bir ihanetse onca yaşadığı yere, kalmakda aynı şekilde ihanetmiş sevgiliye. Ve seçerek sevgiyi karar vermiş. Uçacakmış göçmen dostuyla yeni baharlara.
Göçmen ile Serçe cıkmışlar yola.
Fakat serçe zayıfmış, kanatları narin. Izdırap iliklerinde gezinmeye başlamış serçenin. Kanatları uzun uçuşlar için değil.
Dayanamayacak hale gelmiş bu yola.
Göçmen kanatları sanki çelikten ve güçlü.
Nice baharlara yelken açmada usta bir uçucu. Acımasız yaklaşan bir fırtına kanatlarını dövüyormuş inceden kuşların.
Göçmen önde serçe arkada.
Yorgunlukdan serçe iyice yavaşlamış. Göçmene 'duralım' demiş artık. 'Biraz dinlenelim' İtiraz etmiş göçmen. Demiş 'daha aşılacak okyanuslar var. Ölürüz'

Eyvah!

Çok fırtınalar görmüş serçe. 'Kurtuluruz' desede nafile. İhanet almış başını en önde gidiyor. Sadakat narin yapısıyla onun peşinde.
Serçe sevgisine uymuş, son bir gayretle salmış zarif kanadını fırtınalara. Gökyüzünden daha büyük gelmiş okyanus serçeye. Yorgun bir sesle son kez seslenmiş göçmen dostuna.
'Yoruldum uçamıyorum' Göçmen serçeye şöyle bir bakmış 'dostum bağışla beni, ben yaşamak istiyorum, ve devam ediyorum.
Mavi sularında okyanusun bir minik SADAKAT.
Yeni bir baharın koynunda koca bir İHANET.'

Hadramut
29-11-2005, 16:13
--------------------------------------------------------------------------------

"İlk görev yerim Bingöl'de idi, Trenden indim, sırtımda yorganım, elimde bavulum 10 km yürüdüm... Nehri sal'la geçtim... Sonra at sırtında yolun yarısına kadar gittim. Atın sahibi dedi "hocam buradan sonra at gitmez..." civar köyden öküz verdiler, öküzle gittik. Okulu beyaz badanalı bir bina olarak hayal ediyordum. 20 metrekarelik bir samanlık çıktı. Okula girdim, öğrenciler samanlığın duvar diplerinde taşların üzerine oturmuş bekliyor... Etrafta meşe sırıkları var, ilk işim o taşların üzerine meşe sırıklarını gererek öğrencileri onların üstüne oturtmak oldu... Sonra başka bir sırığa bavulumdaki Bayrağımı astım. Üzerinde bayrağımın dalgalandığı her yerde görev yaparım demiştim ya, işte o bayrağı kendi ellerimle astım..."

Bu sabah bir TV pogramında gözyaşları ile izledim bu öğretmenimizi. Bu sözlerin sahibi yazdığı kitapların geliriyle Hakkari'den Edirne'ye kadar 20 tane okul yaptırmış, "bir ömür verdim bu mesleğe... doyamadım..." sözlerinin sahibi Hüseyin Hüsnü TEKIŞIK...

TEKIŞIK yayınları en iyi yardımcı ders kaynaklardan biridir. Üstelik ödeyeceğiniz paraların masraflardan arta kalan bölümünün gittiği yeride öğrendiniz...

minnosh
30-11-2005, 15:10
>
> >> > > > >YAŞANMIŞ GERÇEK BİR OLAY................
> >>
> >> > > > >
> >>
> >> > > > >Adina X Diyeceğim Kiz Arkadaşim Dün Akşam Saat 6-7
> >>Civarlarinda
> >>
> >> > > ArnavutkÖy' Den Etilere Gitmek üzere Bir Taksiye
> >>Biniyor. Taksiye Binince
> >>
> >> > > şÖfÖr Arkaya Doğru Oda Deodoranti Gibi Birşey
> >>Sikiyor. Kisa Bir
> >>
> >> > > >Süre Sonra Ayaklarinin Uyuşmaya Başladiğini
> >>Hissediyor. (üstelik
> >>
> >> > > Arabaya Biner Binmez Yanindaki Cami AÇtiği
> >>Halde... Bu
>Arada, şÖfÖrün
> >>
> >> > > Kendi yanindaki (Cam Da AÇikmiş) Allahtan
> >>X Cin Gibi Bir Kiz Olduğu iÇin
> >>
> >> > > Bu Uyuşmanin Spreyle
> >>Bağlantisi Olabileceğini Anliyor Ve Etiler
> >>
> >> > > Civarinda Araba Bir Kirmizi
> >>Işikta Durduğunda Kendisini Dişari Atiyor Ve
> >>
> >> > > O Civarda Bulunan Restoranlardan Birinin
> >>Kahyasinin (Herhalde Müşteri
> >>
> >> > > Sanip
> >>yanina Gelmişti.Kollarinda Bayiliyor. Taksi
> >>KaÇiyor... (ama Biri
> >>
> >> > > Taksinin Plakasini Almiş Bu
> >>Arada... Karakola Gidiliyor. Polisler Bu Tür
> >>
> >> > >
>Vakalarin Son Zamanlarda
> >>Olmaya Başladiğini söylüyorlar. Sikilan Spreyde
> >>
> >> > > Ether Olduğu Tahmin Ediliyor. Taksi de Derneğe
> >>Kayitli Değilmiş. X'in
> >>
> >> > > Durumu Kavramakta BirkaÇ Saniye
> >>Gecikip Arabada Bayilmasi Halinde Neler
> >>
> >> > > Olabileceğini Hayal Gücünüze Birakiyorum. Mecbur
> >>Kalip Da Tanimadiğiniz
> >>
> >> > > Bir Taksiye Binerseniz Ve yukarida Anlatilan Olayi
> >>Çağriştirabilecek
> >>
> >> > > Herhangi Bir Sprey Vs. Olayi Olursa Hemen Arabadan inin...
> >>
> >> > > > >
> >>
> >> > > > >Unutmayin Ki Arabada iki Cam Da AÇik Olduğu halde
> >>Sikilan
>Madde
> >>
> >> > > Çok Hizli Etkisini Gösterebilmiş.

Palet
30-11-2005, 15:26
Büyük geçmis olsun arkadasinizin verilmis sadakasi varmis.Açikçasi benim aklima gelmezdi.Hatta ayaklarimin uyusmasini bir rahatsizlik sanip evin önüne kadar gitme karari bile alabilirdim.Ne günlere kaldik,artik insan taksiye binmeye de korkacak.
Mümkün oldugunca durak taksilerini seçmekte fayda var.Bazen insan aceleyle bakmiyor ama dikkat etmek,Açik gözlü olmak lazim.Bu zamanda dalginlik
affedilmiyor...

Mr.Smith
30-11-2005, 20:09
BU KADAR SEVEBİLİR MİSİNİZ!!!!

Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez... Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç...
Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında.
Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında...
Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek İtiraf ettiler bir süre sonra...
Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki...
Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler...
"Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep...
Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak..." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı...
Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten... Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan.
"Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..."
"Sen istersin de ben hiç hayır diyebilir miyim?" diye yanıt verdi adam.

"Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun burası bizimdir artık..."
Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın.
Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki Evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut...
"Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki.
Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...
Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya..."
"Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın.
Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı...
Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen.
Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...
Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden.
Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle...
İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi.
Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.
Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:
"Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim.
Sana bu kutuyu vermemi istedi..." Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu.
Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu...
Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:
"Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım..."

gemici
30-11-2005, 23:19
BU KADAR SEVEBİLİR MİSİNİZ!!!!

..."
bu kadar sevmek için saf mı ne olmak lazım

bikmisbroker
02-12-2005, 18:26
MURATHAN MUNGAN'DAN

Önce evlendiğimizde
hayatın daha iyi olacağına inandırırız kendimizi.

Evlendikten sonra, bir çocuğumuz doğduktan, hatta
ardından bir
tane daha
olduktan sonra hayatın daha iyi olacağına inandırırız
kendimizi.

Sonra çocuklar yeterince büyük olmadıkları için
kızar, onlar
büyüyünce
daha mutlu olacağımıza inanırız.

Bundan sonra ergenlik dönemlerinde çocuklarla uğraşmamız
gerektiği için
öfkeleniriz. Kendimize, çocuklarımız bu dönemden çıkınca
daha
mutlu olacağımızı, yeni bir araba alınca, güzel bir tatile
çıkınca, emekli olunca, yaşantımızın dört dörtlük olacağını söyleriz.

G erçek ise şu andan daha
iyi bir zaman olmadığıdır.

Eğer şimdi değil ise ne zaman?

Hayatınız her zaman
mücadelelerle dolu olacaktır.

En iyisi bunu kabul edip,
her ne olursa olsun mutlu olmaya karar vermektir.

En sevdiğim sözlerden biri Alfred D. Souza'ya aittir.

Der ki; "Uzun zamandan beridir hayatın -gerçek hayatın-
başlamak üzere
olduğu izlenimine kapılmıştım. Fakat her zaman yolumun
üzerinde
bir engel, öncelikle erişilmesi gereken bir şey, bitmemiş bir iş, hizmet
edilecek zaman, ödenecek bir borç oldu.

Sonra hayat başlayacaktı.
Sonunda anladım ki bu engeller benim hayatımdı."

Bu görüş açısı, mutluluğa
giden bir yol olmadığını gösterdi.

Mutluluk yoldur.

Öyleyse sahip olduğunuz
her anın kıymetini bilin ve mutluluğu,

Vaktinizi harcayacak
kadar özel biriyle paylaştığınız için ona daha fazla
değer
verin.
Unutmayın, zaman hiç
kimse için beklemez.

Öyleyse,

Okulu bitirene
kadar,

100 milyar kazanana
kadar,

Çocuklarınız olana
kadar,

Çocuklarınız evden
ayrılana kadar,

İşe başlayana
kadar,

Evlenene
kadar,

Cuma gecesine
kadar,

Pazar sabahına
kadar,

Yeni bir
araba,

yada ev alana
kadar,

Borçları ödeyene
kadar,

İlkbahara
kadar,

Yaza
kadar,

Sonbahara
kadar,

Kışa
kadar,

Maaş gününe
kadar,

Şarkınız söylenene
kadar,

Emekli olana
kadar,

Ölene
kadar....

MUTLU OLMAK İÇİN İÇİNDE
BULUNDUĞUNUZ "AN" DAN DAHA İYİ BİR ZAMAN

OLDUĞUNA KARAR VERMEK
İÇİN BEKLEMEKTEN VAZGEÇİN.

MUTLULUK BİR VARIŞ DEĞİL,
BİR YOLCULUKTUR.

PEK ÇOKLARI MUTLULUĞU
İNSANDAN DAHA YÜKSEKTE ARARLAR, BAZILARI DA DAHA
ALÇAKTA.

OYSA MUTLULUK İNSANIN
BOYU HİZASINDADIR

Unutmayın "YARIN KİMSEYE
VAAD EDİLMEMİŞTİR"

Turkuaz
04-12-2005, 00:41
Değnekten At

İki çocuklu bir aile hafta sonunu
piknik yaparak geçirmeye karar verirler.
Piknik yerine vardıklarında anne
yemeği hazırlarken, çocuklar babalarıyla
birlikte yürüyüşe çıkar. Uzun bir yürüyüşten
sonra oldukça yorulan küçük çocuk
yalvarırcasına bakan gözlerle, "Babacığım çok
yoruldum. Lütfen beni kucağında taşır mısın?"
der.Baba; "Ben de yorgunum oğlum"' der demez
çocuk ağlamaya başlar. Baba tek kelime etmeden
ağaçtan bir dal keser. Dalı bıçakla biçimlendirip,
çocuğa zarar vermeyecek biçimde yontar. Sonra
dalı oğluna verir."Al oğlum, sana güzel bir at"
der.Çocuk sevinçle dal parçasından yontulmuş
ata biner ve sıçrayarak, ata vurarak annesinin
yanına doğru gitmeye başlar.Babasını ve ablasını
geride bırakmıştır bile...Baba gülerek kızına:
"İşte yaşam budur kızım. Bazen zihnen ya da
bedenen kendini çok yorgun hissedeceksin.
İşte o zaman kendine değnekten bir at bul ve
neşe ile yoluna devam et. Bu at bir arkadaş, bir
şarkı, bir çiçek,bir şiir yada bir çocuğun
tebessümü olabilir."Değnekten atınız hiç eksik
olmasın

Figo
04-12-2005, 00:51
Cem Yilmaz Espirileri

İlahi Azrail, sen adamı öldürürsün.
Sık sık ameliyat olun, içiniz açılır.
Oğlumun adını mafya koydum, artık ben de mafya babasıyım.
Yazılıdan sıfır aldım ama, önemli olan katılmaktı.
Bir fil elektrik direğinden daha yükseğe zıplayabilir mi? Elektrik direği zıplayamaz ki...
Selam! Ben Aydan Şener. Ben de dünyadan Neil Armstrong.
1959'da içilen kahvelerin hatırı doldu,duyurulur.
Sizde bir şampuanı var mı? Kirlendi hayvancıklar.
Bende şeytan tüyü yok, epilasyonla aldırdım.
Size yapılmasını istemediğiniz şeyi başkasına yapın. Çok zevkli oluyor.
Ölüm korkusu sürekli değil, mezarda biten geçici bir duygudur.
Siddete karşı savaş açın, şiddet yanlılarını kurşunlayın.
Beşbinkere söyledim; abartmayı bırak.
Eğer turist sezonundaysak, neden onları avlayamıyoruz?
Bu tüp bebek hatalı; hep gaz kaçırıyor.
Yes abicim. Türkçe eğitime benden de okey!
Çocuğun biri bir gün kafasını ıslatmadan yıkamaya başlamış.
Annesi de "oğlum hiç saç ıslatılmadan şampuanlanır mı?" deyince...
Cocuk: ama anne bu şampuanda kuru saçlar için yazıyor.
Temel Fransa'ya gitmiş. Tabelada Fransa yazıyormuş.
O da " Aaaa... burayı da mı Sabancı aldı" demiş.
Adamın biri eczaneye sinek ilacı almaya gitmiş. Eczacı ona "sineğinizin nesi var acaba" demiş.
Gençliğim acı veriyordu. Ameliyatla aldırdım.
Ey yükselen yeni nesil! İn ulan aşağı!
Son gülen sen olacaksın. Çünkü geç anlıyorsun.:gulen:

Kashmir
05-12-2005, 14:36
Is yasaminda önemli yerlere gelmis bir grup eski mezun arkadas grubu üniversitedeki hocalarindan birini ziyarete gitmis. Cesitli konular konusulduktan sonra sohbet, isin yarattigi strese ve hayatin zorluklarina gelmis. Yasli üniversite hocasi ziyaretcilerine kahve ikram etmek üzere mutfaga gitmis ve degisik boy, renk ve kalitede bir cok fincanin
bulundugu bir tepsiyle geri dönmüs. Kimi porselen, kimi seramik, kimi cam, kimi plastik olan fincanlari ve kahve termosunu masaya koyup kahvelerini oradan almalarini söylemis. Tüm eski ögrenciler kahvelerini alip koltuklarina döndügünde hocalari onlara sunu söylemis:
"Farkina vardiniz mi bilmem, zarif görünümlü, güzel, pahali fincanlarin hepsi alindi, masada yalnizca ucuz ve basit görünümlü fincanlar kaldi.Elbette ki kendiniz için en güzelini istemek ve onu almak çok normal ama iste bu demin bahsettiginiz problemlerinizin ve stresin nedeni. Hepinizin istedigi fincan degil, kahve iken, bilinçli olarak herbiriniz birbirinizin aldigi fincanlari gözleyerek daha iyi olan fincanlari almaya ugrastiniz.Yasam kahveyse, is, para ve mevki fincandir. Bunlar yalnizca Yasam'i tutmaya yarayan araçlardir, ama Yasam'in kalitesi bunlara göre degismez. Bazen yalnizca fincana odaklanarak, içindeki kahvenin zevkini çikarmayi unutabiliyoruz."

preatoria
07-12-2005, 10:31
Dost



Genç adamın biri,

Dermiş babasına her gün;

'Benim de dostlarım var, sendeki dost gibi'

Baba, itiraz eder,

Olmaz öyle çok dost,

Hakikisi belki bir, belki iki,
Fazlasını bulamazsın gerçek, hakiki...



Devam eder durur konuşma...
Aralarında başlar bir tartışma,

Karar verirler bir sınava,

Dostun hakikisini anlamaya...

Bir akşam bir koyun keserler,

Ve koyarlar çuvala.

Baba der ki oğluna,

'Hadi al bu çuvalı, şimdi götür dostuna'.

Çuvaldan kanlar damlamakta,

Sanki öldürmüşler de bir adamı,

Koymuşlar çuvala,

Dıştan böyle sanılmakta.



Delikanlı sırtlar çuvalı,

Gider en iyi bildiği dostuna, çalar kapıyı.

O dost, bakar ki bir çuvala hem de kanlı,

Kapar hızla kapıyı delikanlının suratına,

Almaz içeri arkadaşını,

Böylece tek tek dolaşır delikanlı,

Kendince tanıdığı, sevdiği dostlarını.

Ne çare, hepsinde de sonuç aynıdır.



Evlat geriye döner.

Ama içten yıkılır...

Babasına dönerek; haklıymışsın baba ' der.

Dost yokmuş bu dünyada ne sana, ne de bana.

Baba 'hayır Evlat 'der, benim bir dostum var bildiğim.

Hadi, çuvalı alda bir kerede git ona.

Genç adam, çuvalı sırtlar tekrar.

Alnından ter, çuvaldan kanlar damlar...



Gider, baba dostuna.

Kabul görür, sevinir.

O dost, delikanlıyı alır hemen içeri.

Geçerler arka bahçeye.

Bir çukur kazarlar birlikte,

Çuvaldaki koyunu gömerler adam diye,

Üzerine de serpiştirirler toprak.

Belli olmasın diye dikerler sarımsak...



Genç adam gelir babasına;

'Baba, işte dost buymuş' diye konuşunca,

Babası; 'daha erken, o belli olmaz daha.

Sen yarın git O'na, çıkart bir kavga,

Atacaksın iki tokat, hiç çekinmeden ona,

İşte o zaman anlaşılacak, dostun hakikisi.

Sonra gel olanları anlat bana...'



Genç adam, aynen yapar babasının dediğini,

Maksadı anlamaktır dostun hakikisini,

Babasının dostuna istemeden basar iki tokadı!

Der ki tokadı yiyen DOST;

'Git de söyle babana, biz satmayız Sarımsak tarlasını böyle iki tokada'!


Sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile Seni Sevmeli...

Sarılacak biri olmadığın zamanlarda bile Sana Sarılmalı...

Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile Sana Dayanmalı...

Dost dediğin;

Fanatik olmalı;

Bütün dünya seni üzdüğünde sana moral vermeli.

Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli,

Ve ağladığında, seninle ağlamalı...

Ama hepsinden daha çok;

Dost matematiksel olmali;

Sevinci çarpmalı...

Üzüntüyü bölmeli...

Geçmişi çıkarmalı...

Yarını toplamalıi...

Kalbinin derinliklerindeki ihtiyacı hesaplamalı...

Ve her zaman bütün parçalardan daha büyük olmalı...

İşi bitince seni bir tarafa atmamalı...



Mevlana

Red Kit
07-12-2005, 10:39
Çok beğendiğim bir öyküdür. Sağol preatoria.

MehmetEmin
09-12-2005, 12:26
E-postama bozuk bir biçimde gelen bu yazıyı düzeltip, az önce "seans salonuna" gönderdim. Orada kaybolup gideceği için buraya da yazıyorum.

ŞEMDİNLİ'Yİ BİLEN VAR MI?

Şemdinli'yi bileniniz var mı? Hiç gitmişliğiniz, otuz iki virajları aşıp,
Kaymakam çeşmenin soğuk suyunu hiç içmişliğiniz var mı? Her sabah uyandığınızda size merhaba diyen Efkâr tepeyi, Gomane tepeyi gezdiniz mi karış, karış?

Mayına basan aracın içinden, tam on dört metre uzağa fırlayan bir arkadaşınız oldu mu sizin? "Yenge vallahi az önce yanımda oturuyordu, şimdi dışarı çıktı" diye yalan söylediniz mi karısına? Dükkânına girip alışveriş yaptınız mı bir esnafın?

Gomane tepenin zirvesinden, içinde eşinizin, çocuğunuzun bulunduğu lojmana doğru yanarak gidip evinizin duvarında patlayan RPG-7'leri izlediniz mi siz?

Ama yine de bulunduğunuz görev yerini terk etmeden, acaba öldüler mi, yaralandılar mı, diye sabaha kadar hiçbir haber alamadan beklediniz mi?

"Ben bu insanlar rahat uyusun diye buradayım, ama neden benim aileme saldırıyorlar" diye düşündünüz mü hiç?

Evinizin roketlendiği mahalleden ve hatta roketin atıldığı, makineli tüfeğin yanı başında çalıştığı evin sakinlerinden, "vallahi biz bir şey görmedik" dediklerini duydunuz mu kulaklarınızla?

Her şeye rağmen deyip görevinize devam ettiniz mi? O patlamalardan dolayı yıllardır psikolojik tedavi gören bir çocuğunuz veya çocuğu bu yüzden tedavi gören bir tanıdığınız oldu mu? Hiç böyle bir baba'nın veya Anne'nin yüz ifadesini gördünüz mü?

Tabancanızı evinizde bırakıp " bir şey olursa, eve girmeye çalışırlarsa gerekeni yap, son iki mermiyi de kendinize ayır, ellerine sağ geçme" diyerek her defasında eşinizle helalleşip çıktınız mı evden, ya da böyle bir tanıdığınız oldu mu?

Sürekli telsiz anonslarını dinlediği için, ilk kurduğu cümle "atışlar normal" olan bir çocuğunuz oldu mu sizin?

Lojman'ın emniyetini sağlayan silahlı nöbetçilerin yanında mı oynadı çocuklarınız ve uzaktan dahi gelse, her silah sesinde o çocukların evlere, mevzilere nasıl koşturduğunu, koşarken düşenlerin nasıl yerlerde sürüklendiğini, nasıl hıçkırarak ağladıklarını gördünüz mü hiç?

Bu gün yaşanan olayların, ilk olduğunu mu sanıyorsunuz?

Bunları yapmadı ve yaşamadıysanız eğer, orası hakkında bildiklerinizin hiç bir kıymeti harbiyesi yoktur efendiler.

Affedersiniz bu kadar net konuşmak istemezdim ama ne yazık ki sabrım tükendi artık.

Siz oturduğunuz ceylan derisi koltuklarda belki farkında değilsiniz, belki de umurunuzda değil ama orada görev yapan insanların öncelik sıralarında, ailelerinden önce vatanları geliyor, yeminleri geliyor. İşte bu yüzden mevzilerini terk edip ailelerinin yanına koşmuyorlar. Biz de onun için koşmadık zamanında görevimizi bırakarak. Yüreğimiz titreyerek bekledik ama görevimizin başında, dağda, hudutta bekledik efendiler, görevimiz bitene kadar bekledik.

Bu insanlar tüm bunlara vatanları için, üstüne el koyup yemin ettikleri bayrakları için katlanıyorlar, sizin başınızın üzerindeki, ama nasıl sağlandığını bile bilmediğiniz "egemenlik örtüsü"'nün bekası için katlanıyorlar.

Peki, onlar bu şartlar altında görev yaparken siz veya sizden öncekiler bu fedakârlıklara liyakat gösterebilmek için, geçmişte ne yaptınız, Şimdi ne yapıyorsunuz?

Anıtlaştırılan terörist mezarlarının hesabını mı soruyorsunuz?

O cenaze araçlarının görevlendirme emrinde kimlerin imzasının olduğunu mu araştırdınız?

Başbakana güç gösterisi yaparak "uçaklardan ve validen hoşlanmadık, ayrıca dağdakilerden vazgeçmeyiz" diyenlere mi hesap sordunuz yoksa?

Ya bütün kutsal değerlerimize söverek ayaklanan kalabalıklar, onlara devlet'in varlığını mı hissettirdiniz?

Baldırı çıplak peşmergelerden tutun da, Danimarkalısından, Hollandalısından, Rum'undan duyduğunuz her türlü hakaret ve aşağılamaya cevap mı verdiniz?

Roj TV muhabirlerinin nasıl olup ta olaylardan 3 dakika sonra canlı yayın yaptığını mı buldunuz?

Bir el bombasının nasıl olup ta o kadar hasar meydana getirdiğini mi, Almanya ile yapılan telefon konuşmasını mı, o kalabalığın nasıl bir anda örgütlendiğini mi, araştırdınız?

Arabası parçalanarak yakıldıktan sonra, ********ce ve insafsızca dövülerek komaya sokulan uzman çavuşu mu, evi kurşunlanan polisi mi, okulunda tartaklanıp kovalanan asker çocuklarını mı, araştırdınız?

Bütün bu eylemleri kimin planladığını ya da organizasyonu kimin veya kimlerin yaptığını mı, o gün halkı sürüsünü idare eden bir çoban maharetiyle kimlerin idare ettiğini mi araştırdınız?

Hayır, bunların hiçbirisini yapmadınız. Siz ne yaptınız peki?

Sizin farkında bile olmadığınız değerler için orada görev yapan bir astsubay ve bir uzman çavuş bulup, sonra bütün aydıncıklar, sağduyucular, mozaikçiler, üst kimliği, yan kimliği, alt kimliği olanlar ve hatta kimliksizler, sonra dalkavuklar, sendikacılar, susurluk paranoidleri, Soroscular, hülasa ne idüğü belirsiz, ne kadar adam varsa etrafınızda, bila istisna topunuz bir koro nizamında toplanıp, koroyu kimin yönettiğine bile bakmadan-ki ben bundan emin değilim- " Vurun Kahpeye" konseri verdiniz.

Yanlış şarkıyı çalıyordunuz ama çaldınız, sesler, akortlar, notalar hep bozuktu ama yinede çaldınız, orkestra şefi, "müzik" demişti nasılsa.

Şimdi yapılan araştırmalar neticesinde şu anda bile kuvvetle muhtemel olan sonuç çıkarsa ki bu sonuç, olayların altından terör örgütü ve onunla beraber bazı gizli servislerin çıkmasından doğacak sonuçtur, o vakit ne yapacaksınız?

Allanıp pullanıp önüne çıkarak tek, tek arzı endam ettiğiniz o basına(!) bu defa ne söyleyeceksiniz? Acaba yapacağınız hangi açıklama ile durumu kurtarmaya çalışacaksınız?

Yapın efendiler; vazifenizi yapın, hem de gözünüz kapalı yapın. Açarsanız gözünüzü belki Türk Bayrağına sarılı tabutları görürsünüz, ağlayan ailelerini, yetim çocuklarını görürsünüz de vicdanınız depreşir, vazifeniz yarım kalır. Sonra ne der Avrupalı, değil mi?

Hatta bakın ne diyeceğim, asın gitsin o astsubayla uzman çavuş'u, Şemdinli'yi, Yüksekova'yı, Hakkâri'yi de belediye başkanlarına teslim edin, seçilmiştir nihayet atanmış değil. Öyle Vali'ye filan da gerek yok canım, boşa zahmet. Tayin et, beğenmediler değiştir, ne lüzum var efendim. Bir belediye başkanı ile ulemadan bir zat-ı muhterem yeter de artar bile.

Siz de bu arada sanatsal sergiler açın, medeniyetleri buluşturun, dinlere diyalog kurdurun.

Değil mi ki ateş düştüğü yeri yakar. Ateş sizin yüreğinize mi düştü sanki? Bölen bölsün, satan satsın, Avşar'ı da ayırsınlar, Yörüğü de ayırsınlar, dadaşı da, sarışını da, esmeri de.

Şehirleri, köyleri, mahalleleri hatta ev ev ayırsınlar Türk Milletini, size ne gam efendiler.


"VARLIĞIM TÜRK VARLIĞINA ARMAĞAN OLSUN"



OKTAY YILDIRIM 27 Kasım 2005

ZATTARA
09-12-2005, 12:56
> >
> >>bİrbİrlerİnİ Severek EvlenmİŞlerdİ.alti Yillik Bİrlİktelİklerİ
Evlİlİkle
> >>noktalanmiŞti. Yedİ Yildir Da Evlİ İdİler,İkİ YaŞindakİ KÜÇÜk
Cerenlerİ
> >>İle Mutlu İdİler...
> >>
> >>aslinda Kadin Mutluluk RolÜ Oynuyordu.yaŞadiĞi Hayat Onu BoĞuyordu,
Sankİ
> >>İÇİnde Saatlİ Bİr Bomba Vardi ,bİr Patlasa Herkesİ Akacakti. Mutsuzdu
Ama
> >>nedenİnİ Bİr Turlu Bİlemİyordu. Ünİversİteyİ Bİtİrdİkten Sonra Bİr
Sure
> >>ÇaliŞmiŞ Ama Kocasinin Farkli Yerlere Çikan Tayİnlerİ YÜzÜnden Bİr
Turlu
> >>sÜreklİ Bİr Isi OlamamiŞti.
> >>
> >>mİmardi, Ama 3 Yildir Evde Oturuyordu, Evde Gecen Her Bos GÜnÜnÜ
> >>hayatindan KoparilmiŞ Bos Bİr Sayfa Olarak GÖrÜyor Ve HİÇ Bİr Şey Onu
> >>mutlu Edemİyordu...
> >>kocasi Dersenİz Bİr DedİĞİnİ İkİ Etmİyordu, Hayattan İsteyebİleceĞİ
Her
> >>sey Onunken, Mutlu Olmasi İÇİn Gereklİ Herseye Sahİpken O Mutsuzdu...
> >>
> >>yaĞmurlu BoĞucu Bİr GÜnde Elİnden OkuduĞu Kİtabi Birakti,gİdİp Bİr
Kahve
> >>yapti,sonra GÖzÜ Kocasinin Sadece Is İÇİn KullandiĞi Bİlgİsayara
ErİŞtİ,
> >>gecen GÜn Gazetede OkuduĞu Yaziyi Hatirladi''İnternette Chat!!''
> >>yalnizdi..
> >>
> >>yenİ TaŞindiklari Bu Şehİrde Ünİversİteden Bİr Dost DiŞinda Kİmseyİ
> >>tanimiyorlardi.. Belkİ Internet Sayesİnde Bİr KaÇ Dost Edİnebİlİrdİ...
> >>bİlgİsayarin Basina Oturdu.kahvesİnİn AĞir AĞir Yudumlarken İnternette
> >>gezİnmeye BaŞladi.. Arada Havadan Sudan Sohbetlerde Yapiyordu Chat
> >>odalarinda, Chat Yaparken Zamanin Nasil GeÇtİĞİnİ Fark Edemİyordu..
> >>
> >>sonra Bİr GÜn Gelen Bİr Mesaji AÇti.mesaj Da: ''hayatin Ucundan
> >>tutmayin,tam BoĞazina Yapisin '' Yaziyordu..dondu Kaldi Kadin.hayatin
> >>ucundan Ne Kadar İsteksİz Ve Kuvvetsiz Ve Ellerİnden Kayip Gİtmesİne
Ne
> >>kadar Kolay Izin Verilecek Şekİlde Tuttugunu O GÜn Fark Ettİ. Hayatin
> >>ÜmÜĞÜne Sarilacak GÜcÜ Yoktu Kİ..
> >>
> >>altan La O GÜn TaniŞtilar. Altan Da Onun Gİbİ Evlİ Ve Bİr Kiz Babasi
İdİ.
> >>bİrbİrlerİne HİÇ Yalan SÖylemeyeceklerİne SÖz Verdİler. Kadin Altanla
> >>konuŞurken DÜnyayi Unutuyor Altanla Uyuyor,altan'la Uyaniyordu, HİÇ
> >>tanimadiĞi Bu Adami Bİr Dakİka Bİle Aklindan Çikaramiyordu. Bİr Adam
Nasil
> >>bu Kadar Zarİf Olabİlİrdİ ? Bİlgİsayarini Her Acisinda Bİr Demet
Kirmizi
> >>gÜl Buluyordu YollanmiŞ Ve GÜller Arasinda Bİr Kart :
> >>''gÜnaydin !! Senİn İÇİn Mutlu Bİr GÜn Olsun, GÜneŞ BuĞun Senİn İÇİn
> >>doĞsun''
> >>
> >>altan Ne Yas GÜnÜnÜ Unutuyordu, Ne YilbaŞinda Kart Atmayi, Zaten Her
Sabah
> >>deĞİŞİk Bİr Kart GÖrme CoŞkusu İle KoŞuyordu Bİlgİsayarina Kadin,
Artik
> >>altan Soluyor, Altan Yudumluyordu. YÜzÜnÜ HİÇ GÖrmedİĞİ Bu Adama
Delİce
> >>asik OlmuŞtu. Ne Yapiyordu Kadin ? Medcezir Gİbİ Ne YaptiĞini
Sorgulayan
> >>duygularla Bİr Gelİp Bİr Gİdİyordu. Altan Evlİ İdİ, Kadin Da.. Bİrer
> >>Çocuklari Vardi. Üstelİk Kadin BÜyÜk Bİr Askla Olmasa Da, BÜyÜk Bİr
> >>sadakatle Kocasini Sevİyordu.
> >>
> >>İkİ KİŞİyİ SevebİlİyormuŞ İnsan Demek, Bİrbİrİne Benzer Ama Bİr O
Kadar
> >>farkli Duygularla Demek Dİye GeÇİrdİ İÇİnden.. Sonra, Toparladi
Kendİnİ.
> >>aÇmamaliydi Artik Bİlgİsayarini, Bu Şekİlde Noktalamaliydi Bu Aski.
AldiĞi
> >>karari AÇiklamak İÇİn Oturdu Bİlgİsayarin ÖnÜne,hoscakal Dİyecektİ..
Bu
> >>perİ Masali Bİtmelİ,yoksa Bİz BİteceĞİz Dİye BaŞlayacakti SÖze. Altan
Gene
> >>bİr Demet Kirmizi GÜl Yollamisti Üzerİne ;
> >>
> >>''yarin Sevgİlİler GÜnÜ Senİ Yakamozda Bİr Demet GerÇek GÜlle
> >>bekleyeceĞİm, Saat 13.30 Da Sevgİlİm'' YazmiŞti.. Kadin Yİne Dondu.
KaÇ
> >>zaman Bos GÖzlerle Ekrana Bakti Kİm Bİlİr ? Sonra Yazmaya BaŞladi.
> >>gÖzlerİnden Akan Yaslar Sel OlmuŞtu.
> >>
> >>"sevgİlİ Altan, Yarin Ne Yakamozda OlacaĞim,ne De Senİn GÜllerİnİ
> >>alacaĞim.
> >>bİz Yillar Önce YaptiĞimiz SeÇİmlerİ Yasiyoruz. Senİ Sevmedİm Dİyemem,
Ama
> >>13 Yilimi VerdİĞİm Bu Aski Da Bİtİremem. AradiĞimiz Bİr Heyecandi.
Bunu
> >>ask Adi Altinda Yasadik. Artik UyuduĞumuz RÜyadan Kalkalim.hersek Çok
> >>gÜzeldİ Ama Her GÜzel Şey Gİbİ Bİttİ. Hoscakal. Gİtmeden Önce SÖz
> >>verİyorum... Ucundan TutmayacaĞim Hayatin Tam BoĞazina SarilacaĞim..
> >>hoscakal Canim !!''
> >>
> >>bÜtÜn Gece Uyumadi Kadin.kocasina Bu GarİplİĞİ Fark Edİyordu.
Sevgİlİler
> >>gÜnÜnÜ Evde GeÇİrelİm DemİŞtİ Kocasina, Ama Kocasi Irarla DiŞari
Çikmak
> >>İstİyordu. Dİrenecek GÜcÜ Yoktu Kadinin Gİdİp Gİyİndİ. Kizlarini Bİr
> >>arkadaŞlarina Birakip YemeĞe Ciktilar. Yol Boyunca Pek KonuŞmadilar
Zaten
> >>son 3 Aydir Çok Az KonuŞuyorlardi. Altan'la Tanisali 3 Ay OlmuŞtu
Demek...
> >>denİz Kenarinda Bİr Balik Restoranina Oturdular,yemeklerİnİ
Ismarladilar.
> >>Şaraplarini Yudumlarlarken Adam :
> >>
> >>''sevgİlİlerİn En GÜzelİne'' Dİyerek Bİr KÜÇÜk Kutu Uzatti... Kadin
Çok
> >>ŞaŞirmiŞti, Kocasi Uzun Zamandir Hedİye Almayi Birak Özel GÜnlere Bİle
> >>hatirlamiyordu ÇÜnkÜ.. Kutunun İÇİnden Çikan YÜzÜĞÜ ParmaĞina
GeÇİrİrken
> >>gÖzlerİ Doldu Kadinin... Tam O Sirada Garsonun UzattiĞi Bİr Demet
Kirmizi
> >>gÜlle İrkİldİ. GÜllerİn Arasindakİ Kartta ;
> >>
> >>''boĞazina YapiŞtiĞimiz Bu Hayati Sonuna Kadar Bİrlİkte GeÇİrelİm,senİ
> >>yakamoza Getİremedİm Ama 13 Yil Sonra Tekrar Kendİme AŞik Ettİm
> >>,sevgİlİm''
> >>kocan Turgay(/altan) Yaziyordu..
> >>
> >>kadin Artik GÖzÜnden SÜzÜlen Yaslara Engel Olamiyordu Bu Sefer
HÜzÜnden
> >>deĞİl Mutluluktan AĞliyordu..13 Yil Sonra Kocasina Tekrar Asik
OlmuŞtu..

pride
09-12-2005, 19:58
Sabah uyandiginda midesinde bir yanma hissetti.
> >>>>Yanmanin nedeni aksam
> >>>> yedikleri degil, uyanir uyanmaz bugün yapacaklarinin
> >>>>aklina gelmesiydi.
> >>>> Bugün 2 yildir götürmeye çalistigi bir birlikteligi
> >>>>bitirecekti.
> >>>> Aslinda bunu yapmakta geç bile kalmisti. 'Bitmeli dedi
> >>>>
> >>>>içinden, her gün bu tatsiz uyanis bitmeli.' Genç adam bunlari
> >>>>düsünürken
> >>>>surati sekilden sekile giriyordu.
> >>>> Süratle giyinerek disari çikti. Bugüne kadar hiç
> >>>>bekletmemisti onu, simdi de bekletmemeliydi.
> >>>> Istanbul, soguk ve yagmurlu bir Nisan ayi yasiyordu.
> >>>>Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi; 'Bulutlar bizim
> >>>> yasayacaklarimizi biliyor. Onlar bile agliyor
> >>>>halimize...'
> >>>>
> >>>>
> >>>> BULUSMA VAKTI...
> >>>>
> >>>>
> >>>> Artik Kadiköy iskelesindeydi. Birkaç dakikalik beklemeden
> >>>>sonra karsidan kiz arkadasinin geldigini gördü. Simdi midesindeki
> >>>>agri daha da artmisti.
> >>>>
> >>>> Besiktas'a geçtiler. Yolculuk sirasinda hiç konusmadilar.
> >>>>Genç kiz, sevgilisinin bu durgunluguna anlam verememisti.
> >>>>Nereden bilecekti bugün ayrilik çanlarinin çalacagini...
> >>>> Besiktas'a geldiklerinde bir cafede oturdular. Genç
> >>>>kiz anlamisti sevgilisinin kendisine bir sey söylemek istedigini.
> >>>>'Bana birsey mi söylemek istiyorsun' diye sordu. Genç adam,
gözlerini
> >>>>kaçirarak 'Evet' dedi. Genç kiz heyecanlanmisti, biraz da
> >>>>sinirlenerek 'Söylesene, ne diye bekliyorsun' dedi. Genç adam içini
> >>>>çektikten
> >>>>sonra 'Sence biz nereye kadar gidecegiz?' diye sordu. Genç kiz,
'Bunu
> >>>>sorma geregini
> >>>>
> >>>>niye duydun?' diye yanit verdi. Genç adam söze basladi...
> >>>> ''Birkaçay önce aksam 23:00 civarinda sana telefon açip senin için
> >>>> yazdigim siiri okumak istemistim. Sen bana 'Sirasi mi simdi canim
> >>>> yaa, isin gücün yok mu?' demistin. Biliyormusun o an nakavt olan
bir
> >>>> boksör gibi hissettim kendimi. Özür dileyip
> >>>>telefonu kapatmistim. Daha sonra da bu siiri benden hiç
istememistin.
> >>>>Geçenlerde
> >>>>hasta olup yataklara düstügümde arkadaslarimla birlikte sen de
> >>>>gelmis,
> >>>>Meral'in 'Sen sanslisin, sevgilin sana bakar' sözüne 'Isim yok da
> >>>>sana mi
> >>>>bakacagim, annen baksin' demistin. Hatirladin mi?''
> >>>>
> >>>>
> >>>>
> >>>>DUYGUSALLIGI SEVMEM...
> >>>>
> >>>> Genç kiz, 'Biliyorsun ben duygusalligi sevmiyorum. Hem hasta
bakici
> >>>> gibi
> >>>> göründügümü de kimse söyleyemez' diye yanitladi. Genç adamgüldü,
> >>>>
> >>>>
> >>>> 'Evet canim haklisin. Zaten olmak istesen de bu kalbi
> >>>>tasidigin sürece hasta bakici, hemsire falan olamazsin.' Genç adam
> >>>>devam etti...
> >>>> 'Bana simdiye kadar kaç kere sabahin erken saatlerinde
> >>>>güzel sözcüklerden olusan bir mesaj çektin? Hiç... Hatta günün
hiçbir
> >>>>saatinde çekmedin.
> >>>> Duygusalligi sevmeyebilirsin. Ama sen seni seven insanlari da
mutlu
> >>>> etmeyi
> >>>> sevmiyorsun. Halbuki ben senin tam tersine kendimden çok
> >>>>insanlari mutlu etmeyi seviyorum. Seni tanidigimdan
> >>>>beri her sabah, her aksam, her gece yani seni andigim her saat
tatli
> >>>>bir mesajim vardi
> >>>>senin için biliyor musun? Seninle ben AKLA KARA gibiyiz.'
> >>>> Genç kiz anlamisti, 'Yani ne istiyorsun benden sair olmami mi?'
Genç
> >>>> adam
> >>>> tekrar gülümsedi içinden. Dün gece verdigi ayrilik kararinin ne
> >>>> kadar
> >>>> dogru oldugunu düsündü. 'Hayir' dedi, 'Sair olmani
> >>>>istemiyorum. Olamazsin da...
> >>>>BIZ AYRILMALIYIZ. Ayrilirsak ikimiz için de en hayirlisi olacak.'
> >>>>
> >>>> Genç kiz sasirmisti, 'Neden ama? Ben seni seviyorum.
> >>>>Senin de beni sevdigini saniyordum.' Genç adam iç çekerek 'Hayir
> >>>>canim, sen beni sevdigini saniyorsun. Eger beni sevseydin simdi
> >>>>baska
> >>>>seyler konusuyor olurduk' dedi. Genç kizin gözleri yasarmisti. Genç
> >>>>adam
> >>>>cebinden çikarttigi mendili uzatti, genç kiz gözyaslarini
> >>>>silerek 'Sen bilirsin, umarim beni bir baskasi için
> >>>>birakmiyorsundur...'
> >>>>dedi.
> >>>>
> >>>> Genç adam 'Nasil böyle bir sey düsünürsün, senden baska kimse
> >>>>olmadi ve uzun zaman da olacagini sanmiyorum' yanitini verdi.
> >>>> Genç adam ve genç kiz iki sevgili olarak oturduklari
> >>>>masada artik iki yabanciydilar. Birkaç dakika
> >>>>sessizce oturduktan sonra Genç kiz,
> >>>>
> >>>> 'Kalkalim istersen' dedi. Genç adam 'Ben biraz daha burada
> >>>>kalmak istiyorum, istersen sen kalkabilirsin' diye yanitladi.
> >>>>
> >>>> Genç kiz 'Tamam o zaman sana mutluluklar dilerim'
> >>>>diyerek elini uzatti. Genç kizin sesi ve eli titriyordu. Genç
> >>>>adam, 'Istersen arkadas kalabiliriz' dedi ve birbirlerine son kez
> >>>>sarildilar.
> >>>>
> >>>> "BEN DOGRU YAPTIM..."
> >>>>
> >>>> Genç adam dogru yaptigina inaniyordu. Eve döndügünde
> >>>>yürümekten bitap bir haldeydi. Odasina girdi. Gece bitmek
bilmiyordu.
> >>>>Sabah
> >>>>erken kalkip ise gidecekti, uyumaliydi. Birkaç saat sonra uykuya
> >>>>dalmayi basardi.
> >>>>
> >>>>
> >>>> Sabah 7'de saatin ziliyle uyandi. Evden çikacagi zaman cep
> >>>>telefonuna bakti, mesaj ve 10 cevapsiz arama vardi. Yorgun oldugu
> >>>>için duymamisti telefonun sesini. Aramalar ve mesaj
sevgilisindendi.
> >>>>Heyecanla mesaji açti, sunlar yaziyordu:
> >>>>
> >>>>
> >>>> SADECE ONLARI SEVMEYI SEVDIM,
> >>>> HEPSINI ONLARSIZ YASADIM DA,
> >>>> BIR SENI SENSIZ YASAYAMIYORUM,
> >>>> BU ASKI TEK KALPTE TASIYAMIYORUM,
> >>>> SANA YEMIN GÜZEL GÖZLÜM, BIR TEK SENI SEVDIM,
> >>>> VE SENI SEVEREK ÖLECEGIM, ELVEDA BIRTANEM...
> >>>>
> >>>>
> >>>>
> >>>> Genç adam sasirmisti. Onu tanidigi günden beri ilk defa siir
> >>>> aliyordu ve
> >>>> üstelik sabahin besinde yazmisti. Heyecanla onu aradi,
> >>>>telefonu yabanci bir ses açti. Genç adam ''Nalan'la görüsebilir
> >>>>miyim?'' dedi.
> >>>>
> >>>> Ama karsisindaki agliyordu, hiçkira hiçkira hemde...
> >>>>
> >>>>'Ben onun annesiyim
> >>>> yavrum, kizim bu sabah intihar etti. Gece sabaha kadar
> >>>>birilerini arayip durdu. Sabah odasinin isigini sönmemis görünce
> >>>>girdim.
> >>>>Yavrum kendini asmisti....'
> >>>>
> >>>> YIGILIP KALDI...
> >>>>
> >>>>Genç adam beyninden vurulmusa döndü. Bir gün önceki
> >>>>mide agrisinin iki katini çekiyordu simdi. Oldugu yerde yigilip
> >>>>kaldi...
> >>>> Birkaç ay sonra iki doktor konusuyordu hastanede.
> >>>>Doktarlardan biri digerine karsidaki hastanin durumunu soruyordu.
> >>>>Doktor
> >>>> yanit verdi...
> >>>>
> >>>> 'Haaa o mu? Üç ay önce getirdiler. Kendisi yüzünden bir kiz
> >>>>intihar etmis.
> >>>> O günden sonra cep telefonunu elinden hiç birakmamis.
> >>>>Devamli bir seyler yazip birine yolluyor. Geçenlerde merak ettim. O
> >>>>uyurken gönderdigi numarayi aradim. Numara 3 ay önce iptal edilmis.
> >>>>Gelen
> >>>>mesajlarda bir siir var. Bu adam duygusal mi bilmem ama benim
anladigim
> >>>>kadariyla siiri yazan çok duygusal biriymis...
> >>>>
> >>>>
> >>>> "ÇEVRENIZDEKI INSANLARIN NE HISSETTIGI YA DA NE
> >>>> DÜSÜNDÜGÜNDEN O KADAR EMIN OLMAYIN, BAZEN
> >>>> BIR KALBIN, IÇINDE NELER SAKLADIGINI ÖGRENDIGINIZDE
> >>>> HERSEY IÇIN ÇOK GEÇ OLABILIR..."
> >>>> AMA YINEDE SEVGINIZI GOSTERMEKTE GEC KALMAYIN ÇUNKU ;
> >>>>
> >>>>KARSINIZDAKI INSAN SIZDEN DUYABILECEGI EN UFAK BIR TATLI
> >>>>SOZ ONU YENI BIR GUNE MUTLU BASLAMASINA veya SIZE KARSI
> >>>>OLAN SEVGISINI BIR KAT DAHA ARTTIRIR...........
> >>>>

San Francisco
10-12-2005, 04:21
ZİMEM (Veresiye) DEFTERİ



Osmanlılar zamanında Ramazan günlerinde tebdil-i kıyâfet ile, pek çok
zengin, hiç tanımadıkları mıntıkalardaki bakkal, manav dükkânlarına gider,
onlardan Zimem Defteri ' ni (veresiye defteri) çıkarmalarını isterlerdi.



Baştan, sondan ve ortadan rastgele sahifelerin toplamını yaptırıp,
miktarını ödedikten sonra;



"Bu borçları silin! Allah kabul etsin!" der, kendilerini tanıtmadan çeker giderlerdi.



Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren, borçtan kimi
kurtardığını bilmezdi...



Gizli verilen nâfile sadakanın, açıktan verilen nâfile sadakadan yetmiş kat
dahâ sevâp olduğunu bilen zevât, yardımlarını mümkün olduğunca gizliden
yapmaya gayret ederdi. Ecdadımız sağ ile verdiğini, sol elinden bile
gizler, yaptıkları iyilikleri unutur giderlerdi.



İtalyanların askıda kahve olayı geziyordu net'te bir ara,
ecdadımız bu konuda da daha ilerisini zaten yapmış.





Sürekli Batı yı övüp geçmişimizi ve atalarımızı yokmuş gibi görenlere ithaf edilir..
Çok asil bir millet ve atalara sahibiz..

Unutmayalım ki bizler Osmanlı torunuyuz…

bikmisbroker
10-12-2005, 22:56
Bunu bilmiyordum sevgili san Fransisco? Ve Cok ilginc geldi bana??

bikmisbroker
10-12-2005, 22:56
KONU: BU KADAR SEVEBİLİR MİSİNİZ?

Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıpta okuyordu,öbürü
mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere,bir kere daha karşılaşabilmek
için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç...
Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar
. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı
arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini
görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa,onların
durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra... Okullarını bitirince hemen evlendiler.
Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti
ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir
doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkan
lıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da
kabarık hale getirmek
uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki..
Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü,büyüdü...Tek eksikleri
çocuklarınınolmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca,"bütün mutlulukların
bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler..
."Senin için ölürüm" derdi kadın,sımsıkı sarılıp adama ve adama "Hayır, ben senin
için ölürüm" diye yanıt verirdi hep...Bazeneve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü
kadın,"Birtanem, kütüphanenin ikinci rafına bak...."Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu,
"Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan,
salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir
demet çiçek, kimi
zaman ensevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı...
Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten.... Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın,
işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına
ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam,
hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık
bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı.
Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık"
levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım mı?"dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev
yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz
bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilir miyim?" diye yanıt
verdi adam. "Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmezararım emlakçıyı... Kaç para olursa
olsun, burası bizimdir artık...."Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor
oldu adam Amerika'ya giderken. Her gün, her
saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında.
Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın.
Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek
için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir
cevap aldı:
"Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..." Mutsuzluk, mutluluğun
tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi
bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesin için yalvardı adama, "Senin için ölürüm,
biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam,
duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton
duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...
Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert
yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti
arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla
yemek yiyiyor her
öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...." Sus, sus çabuk, duymak
istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın.Onca yıllık arkadaşını, kendisini
kıskanmakla suçladı.... Ertesi
gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri
masallarının
sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede
çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına
nasıl sarıldığını gördü adamın... Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp,
bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı
suratına her
şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa
geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti
evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama
kadın, "defol" dedi nefretle... İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin
böyle son bulmasın kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya
çalıştı kadın.
Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında,
onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun
kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu. Aradan bir yıl geçti...
Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı.
Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o
kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı.
"Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın.
Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: "Hiçbir şey göründüğü
gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce
öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir
senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte
ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi
rolünü
oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz
yalanını yaydı.
Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi
görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı
beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..."
Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen
oracıkta ölmek istiyordu.Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi.
İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları
sırayla oku birtanem" diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten
hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim."
"Fakat benim için ölmeni
istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık
mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son
kağıtta şunlar yazılıydı:

"Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta
martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım...."

KUTERO
10-12-2005, 23:09
Benim gibi bir adamın bile gözleri sulandığına göre olabiliyormuş demekki.

Gerçekten etkileyici bir hikaye idi.

pride
10-12-2005, 23:17
ZİMEM (Veresiye) DEFTERİ



Osmanlılar zamanında Ramazan günlerinde tebdil-i kıyâfet ile, pek çok
zengin, hiç tanımadıkları mıntıkalardaki bakkal, manav dükkânlarına gider,
onlardan Zimem Defteri ' ni (veresiye defteri) çıkarmalarını isterlerdi.



Baştan, sondan ve ortadan rastgele sahifelerin toplamını yaptırıp,
miktarını ödedikten sonra;



"Bu borçları silin! Allah kabul etsin!" der, kendilerini tanıtmadan çeker giderlerdi.



Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren, borçtan kimi
kurtardığını bilmezdi...



Gizli verilen nâfile sadakanın, açıktan verilen nâfile sadakadan yetmiş kat
dahâ sevâp olduğunu bilen zevât, yardımlarını mümkün olduğunca gizliden
yapmaya gayret ederdi. Ecdadımız sağ ile verdiğini, sol elinden bile
gizler, yaptıkları iyilikleri unutur giderlerdi.



İtalyanların askıda kahve olayı geziyordu net'te bir ara,
ecdadımız bu konuda da daha ilerisini zaten yapmış.





Sürekli Batı yı övüp geçmişimizi ve atalarımızı yokmuş gibi görenlere ithaf edilir..
Çok asil bir millet ve atalara sahibiz..

Unutmayalım ki bizler Osmanlı torunuyuz…

bu devırde bu olmaz bakkalcı kesınlıkle uc kagıt yapar durust davranmaz beya:mad:

Rengin
11-12-2005, 12:20
DİPLOMASİ ::)))

Adamin biri Afrika'da safariye çikarken yanina minik
köpegini de almis.
Minik köpek bir gün ormanda dolasip, kelebekleri
kovalar, çiçekleri koklarken kayboldugunu fark etmis. Ne yapacagini
düsünürken bir de bakmis ki karsidan bir leopar geliyor ve belli ki günlük
yiyecegini ariyor."Simdi basim dertte" diye düsünmüs minik köpek. Etrafina
bakmis yerde kemik parçalarini görmüs. Hemen arkasini leoparin geldigi
yere dönerek kemikleri kemirmeyebaslamis, bu arada da arkadaki hareketi
kestirmeye çalisiyormus.
Leopar tam saldiracakken minik köpek kendi kendine
konusmus; "Ne kadar lezzetli bir leoparmis. Acaba etrafta bundan bir
tane daha var mi?" Bunu duyan leopar bir anda donmus kalmis ve en yakindaki
agaca tirmanarak dallarin arasina saklanmis. "Tam zama ninda kurtardim
yoksa bu köpege yem olacaktim" diyedüsünmüs leopar. Bütün bunlar olup
biterken bir baskaagacin üstündeki bir maymun olanlari izliyormus.
Bildiklerini kullanarak bundan sonra leopardan kurtulabilecegini düsünmüs. Leoparin
yanina giderek neler oldugunu anlatmis. Leopar kopegin yaptiklarina çok
sinirlenmis ve maymuna
"Atlasirtima, gidip sunu yakalayalim" demis. Ancak minik köpek neler
oldugunu ve leoparin sirtinda maymunla birlikte süratle kendisine
yaklastigini fark etmis. "Simdi ne yapacagim" diye düsünürken kaçmaya
tesebbüs etmemis. Bunun yerine arkasini leoparin geldigi yöne dönerek,
kemikleri kemirmeye devam etmis. Tam leopar saldiracakken yine kendi kendine
konusmus; "Bu aptal maymun da nerede kaldi? Yarim saat önce bir leopar daha getirsin diye gönderdim, hala haber yok!"

Diplomasi böyle birsey iste... (yapabiliyorsan;
hizli düsün, sakin ol, güçlü görün, düsmanini kendi silahi ile yen).

pride
11-12-2005, 21:27
İPİN HESABI



Bir şehrin en zengini öldüğünde, tellallar sokaklara dökülüp;

-Ey ahali, diye bağırmışlar. Biliyorsunuz Veli efendi öldü. Bir

vasiyeti var. Ahiret hayatına alışabilmek için, kendisine bir günlük yardımcı

arıyor. Kim ki, mezardaki ilk gecesini onunla beraber girerse,Veli Efendiye

ait servetin yarısı kendisine verilecektir. Ey ahali, duyduk duymadık

demeyin....

Tellalların bütün çabasına rağmen kimse bu parlak, fakat korkulu

vasiyete kulak vermemiş. Ama sonunda, şehrin en fakir sırt hamallarından

birisi çıkmış ortaya. Adamcağız bakmış ki, hayatta zaten sırtındaki

küfesinden ve ipinden başka bir şey yok. O halde "hamal olarak yatıp, ertesi sabah

zengin olarak kalkarım" diyerek razı olmuş...

Genişçe bir mezara, iyice kefenlenen zengini ve yanına hamalı

yatırmışlar. Az sonra sual melekleri gelmiş "İkisi de bize emanet"

diye konuşmuşlar. "Zengin nasıl olsa kalacak, su hamaldan başlayalım."

Sormuşlar:

-Dünyada malın mülkün var mıydı?

-Alay etmeyin demiş, hamal. Sırtımdaki küfeden ve ipten başka

hiçbir şeyim olmadığını siz de bilirsiniz.

-Peki, diye eklemiş melekler, o ipi ne karşılığında aldın.. Sonra

küfeyi ne iş gördün de nasıl elde ettin?

Anlatmış hamalcağız. Beş kişinin malini 10 kurusa taşıdım.

İkisini yedim, sekizini sakladım..

Ertesi gün de ayni isleri yaptım. Yemedim içmedim, ucuza taşıdım ve bunları aldım.

Melekler:

-Çık demişler, çık... Olmadı.... Hasan Efendiden aldığın para,

hak ettiğinden çok düşük. Biz ondan bunun hesabini soracağız. Mehmet

Efendiyle de ucuza anlaşmış ve ucuza taşımışsın....

-İyi ama, diye cevaplamış hamal, hak ettiğim parayı isteseydim,

bana taşıttırmazdı. taşıttırmayınca da aç kalırdım.....

-O bizim isimiz demiş melekler, nasıl olsa buraya o da gelecek.

Biz senin adına ona sorarız.

Melekler, hamalı sıkıştırmaya devam etmiş.

-Söyle bakalım, aldığın paranın kaçını yedin, kaçını sakladın?

-On kuruş aldı isem, yarısını sakladım..iki kuruş aldı isem,bir

kurusunu biriktirdim...

-Çık demiş melekler... Yine olmadı, hem ucuza taşımışsın, hem de

gıdandan kesmişsin... Yani sen, kendi nefsine zulmetmişsin... Nefsine

zulmetmek de günahtır, bilmez misin?...

Hamalcağız ne cevap vereceğini düşünüp ecel terleri dökerken,sabah olmuş.

Açılan mezardan yukarıya bir bakmış ki, bütün millet orada... Kadı

Efendi ve şehrin mehter takımı da kendisini bekliyor. Bir kıyamet ki sormayın.

"Kutlu olsun" demişler... "Bu gece kimsenin yapamayacağı bir isi başardın

ama, bak artık zengin oldun."

-Yooo, diye bağırmış hamal. İstemem , sizin olsun... Ben , bir iple küfenin hesabini sabaha kadar veremedim, Ya o kadar servetim olsaydı, ne yapardım?

Rengin
12-12-2005, 22:36
Cami ışıklarına bakan çocuk...

Çocukluktan gençliğe geçmeye çalıştığım dönemlerde yazarlık hayalleriyle dolu olduğumu gören babam, ‘Yanağını cama yapıştırıp, evin çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanını haber veren ışıkların yanmasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu anlatabilir misin’ demişti.
Yaklaşık kırk yıldan beri o çocuk aklımdadır.
Hálá o sahneyi ve o çocuğu en iyi biçimde nasıl anlatacağımı bulamadım.
Ama bu görüntü benim yazarlık temrinlerimden biri oldu.
Babamın kendi çocukluğunun anılarının arasından çıkartıp bana yazı ödevi olarak verdiği sahneye kendi çocukluğumun anıları da eklendi.
Evimizin hemen karşısındaki küçük cami.
Ramazan geceleri mahallenin çocuklarıyla birlikte gittiğimiz teravih namazları, camideki büyüklerin bize başka zamanlarda pek de göstermedikleri bir şefkati göstermeleri, hálá çocuk aklımla ezberlediğim biçimde söylediğim ‘allah umme salli ala’nın muhteşem melodisiyle dalgalar gibi kabaran o tuhaf coşku, namaz çıkışında hissettiğimiz o ağırbaşlı memnuniyet...
Sahur vakti sıcak yataktan gözlerim yarı kapalı kalkıp sobası yakılmış salonda hazırlanmış sofraya oturuşum, galiba sadece ramazanlarda yapılan o yumurtaya bulanmış ekmek kızartmaları, demli çay, beni sevgiyle ve gururla bağrına bastığını düşündüğüm büyük bir kalabalığın parçası olmanın güveni ve sonsuz bir huzur.
Allah’ı çok sevmiştim.
Ondan benim anlamadığım kelimelerle söz ediyorlardı ama o benim için, beni sevmesini istediğim temiz yüzlü yaşlı bir dedeydi, oruç tuttuğum zamanlarda bana gülümsediğini düşünürdüm.
Doğrusu ya ondan pek korkmazdım.
Ama beni sevmesini isterdim.
İlk kez okulda din hocası cehennemi uzun uzadıya bütün korkunçluğuyla anlattığında dehşete düşmüştüm, benim teravih namazlarında, iftarlarda, sahurlarda hissettiklerimle hocanın anlattıkları hiç birbirine benzemiyordu.
O, beni çok korkutan, bana çok uzak, çok mesafeli, çok gazaplı, benim çocuk aklımın kavrayamayacağı çok ürkütücü bir güçten bahsediyordu.
Biz dede-torun değildik.
Beni sevmiyordu.
Kötü bir şey yaparsam beni ateşlerin içine atacak, beni yakacak, bana acılar çektirecekti.
Ben ona hiç böyle şeyler yapmazdım ki, ben onun için hiç böyle cezalar düşünmezdim ki, ben onu seviyordum, o niye beni ateşlerin içine atmak istiyordu.
Çok korktuğumu, çok üzüldüğümü hatırlıyorum.
Bir daha uzun yıllar camiye gitmedim.
Din hocası benim çocukluk dünyamın en huzurlu hayalini, o soğuk yatakhanelerde uyumadan önce dua edip kendisine gülümsediğim, herkes bana yaramazlık yaptım diye kızdığında kendisine sığındığım ‘yakınımı’ benden koparmıştı.

Sonra büyüdüm.

İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.

O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.

Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.

Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.

Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.

Hayatın zıpkınlı acılarından beni koruyacak bir güç yoktu artık, her acı doğrudan tenime yapışıyor, o acıları taşımakta ilahi bir güç bana yardımcı olmuyordu.

Yirmili yaşlarımda Ankara’da bir işçi kooperatifinde karımla birlikte epeyce sıkıntılar çekerek yaşarken komşularımız olan bir ‘inançlı insanlar’ grubuyla karşılaşmıştık.

Gerçekten çok hoş insanlardı, yumuşaktılar, hoşgörülüydüler, benim gençlik saygısızlıklarımı kibar bir sabırla karşılıyorlardı.

Aralarından bir tanesi eski bir kabadayıydı, iriyarı, güçlü kuvvetli bir adamdı, epey kavgaya karışmış, günahın her türlüsüne batıp çıkmıştı, sonra ‘inancı’ bulmuştu.

Beni sessizce dinler, ben sözümü bitirince ‘Ahmet, kardeşim’ diye başlardı lafa, beni ‘doğru yola’ getirmek için uğraşırdı.

Dini korkuyla değil sevgiyle anlatırdı.

Zor günlerdi, babam hapisteydi, kız kardeşim hastaydı, karım hamileydi, beş kuruş para yoktu, bir yayınevinin zemin katında düzeltmen olarak çalışıyor, kazandığım paranın çoğunu kiraya veriyordum.

O sırada hayatımdaki en iyi şey o dindar insanlardı.

Dindarları sevdim.

İnançlarını paylaşmadım ama onlara ve inançlarına imrendim.

Bana çocukluğumu, teravih namazlarını, sahurları, iftar sofralarını, huzuru hatırlatıyorlardı.

Öfkeli değillerdi, çıkarcı değillerdi, haramdan ölesiye korkuyorlardı, muhtaçlara yardım ediyorlardı, inançlarıyla böbürlenmiyorlar, dini bir gösterişe döndürmüyorlardı.

Onlara saygı göstermeyi öğrendim.

Kendi inançsızlığımla onları kırmamaya özen gösterdim.

Zor günlerde bir ‘inançsıza’ bağışladıkları dostluğu hiç unutmadım.

Din hakkında düşünmeye başladım, ‘din bir afyondur’ ezberinden ‘din nedir’ sorusuna geçtim, insanların ve toplumların hayatında dinin yerini merak ettim.

Gerçek bir dindarla, bir müminle, dini gösterişli bir rozet gibi yakasına takanlar arasındaki farkı gördüm.

İçinde bir vahşetle, bencillikle hatta kötülükle doğan ve ölüm gibi karanlık bir yok oluşla varlıkları sona eren insanların gelişiminde, yaşama gücü buluşunda, ahlakı yaratışında, vahşetini sınırlayışında dinin çok önemli kültürel bir değer olduğunu fark ettim.

Dindar olmadım, inançlı olmadım.

Hálá da değilim.

Hiçbir zaman da olmayacağım herhalde.

Ama din fikrini, gerçek dindarları seviyorum.

Tanrı’yla ilişkim ise anlatılması çok zor çelişkilerle dolu.

Varlığına inanmıyorum ama o varmış gibi hissetmekten hoşlanıyorum, annemin mezarına gittiğimde dua etmiyorum ama annemi ‘ona’ emanet ediyorum.

Artık ne ölümden ne de ölümden sonrasından korkuyorum ama öldükten sonra sevecen bir ışıkla karşılaşıp yaramazlık yapmış küçük bir çocuk gibi ona sığınıp gülümseyeceğimi aklımdan geçiriyorum.

Din hocası cehennemi anlatana kadar süren kuvvetli bir inanca dayalı ‘ilişkim’ şimdi bir başka biçimde sürüyor, onun adına yeryüzünde cehennemi yaratanları, onun adıyla gösteriş yapanları, onun adına benim gibi ‘inançsızlara’ öfkelenenleri, onun adını sadece insanları korkutmak için kullananları ‘onunla’ arama sokmuyorum.

Tanrı’dan bir beklentim yok.

Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa, bir beklentiden ya da bir korkudan kaynaklanmadığını o biliyor.

Günahkar olduğumu da, babasının sevgisine sığınan biraz şımarık bir evlat gibi bu günahları işlemeye devam edeceğimi de.

Din adına dehşet salanlar ne derlerse desinler, başkaları için kötülük düşünmeyenleri onun affedeceğine inancım tam, benim tanrım her şeyden önce ‘başkaları için kötülük düşündün mü’ diye soracak bir tanrı.

Başkaları için kötülük düşünmezsem, onun varlığına inanmasam bile beni affedeceğini sanıyorum.

Affetmezse de gücenmeyeceğim.

Çocukluğumda tuttuğum oruçların, oturduğum iftar sofralarının huzurunu hiç unutmadım.

Bugün, bir tek kez öyle bir huzurla iftar yapabilmek isterdim.

O huzuru hissedenler, dilerim, o huzuru gereksiz öfkelerle bozmazlar.

Ben bir daha o huzuru bulamayacağım.

Ama, ‘yanağını dışarının soğuğunu hissederek cama dayayıp, evin çaprazındaki caminin ışıklarının yanmasını bekleyen’ çocuğu anlatmayı hep deneyeceğim.

Sanırım bunu hiçbir zaman tam da beceremeyeceğim.
A.ALTAN

edvin
17-12-2005, 09:40
Benim için ölmeni istemedim... AŞKIM

--------------------------------------------------------------------------------

Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez....

Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başrdılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...

Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu...

Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adma "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep...

Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak...." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....

Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı.

Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık...."

Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..."

Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...

Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...."

- "Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...

Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle...

İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın.

Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.

Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:

- "Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldğını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..."

Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:

"Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım...."

pride
17-12-2005, 12:01
Sultan Murad Han o gün bir ‘’hoş"tur. Telaşeli görünür.

Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer.

Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil.

Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?

-- Akşam garip bir rüya gördüm.

- Hayırdır inşallah?..

-- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.

- Nasıl yani?

-- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;

-- Kimdir bu?

Ahali: - Aman hocam hiç bulaşma, derler.

Ayyaşın meyhusun biri işte!..

-- Nerden biliyorsunuz?

- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz... Bir başkası tafsilata girer;

- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır.

Azaplar çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar...

Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir.

- isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalırlar mı ortada!..

Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :

-- Nereye?

- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

-- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir sey diyemem...

Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır.

Defini tamamlamak gerek.

- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.

-- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.

- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?

-- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.

- Aman efendim, nasıl kaldırırız?

-- Basbayağı kaldırırız işte.

- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması,paklanması var. Tekfini, telkini...

-- Merak etme ben beceririm.

Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.

- Şurada bir mahalle mescidi var ama...

-- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?

- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...

-- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur.

Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin.

Hadi yüklenelim... Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Mechul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.

- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...

-- Nasıl yani?..

- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..

-- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur.

Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.

- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun.

Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar...

Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki.

Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...

- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir...

Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..

-- Niye?

- Ümmeti Muhammed içmesin diye...

-- Hayret...

- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi.

Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi.

Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal.

Hucceti islam okurdum...

-- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...

- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...

-- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?

- işte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya...

Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek.inan cenazen kalacak ortada...

-- Doğru, öyle ya?..

- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?

-- Peki o ne dedi?

- Önce uzun uzun güldü, sonra;

- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?

By.W
18-12-2005, 17:26
Bebek

Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri, kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar gördüğü en canayakın kız çocuğuydu. Onun ipek yanaklarını daya doya öpmek ve Cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde:

- 'Dokunma bana...' diye bir ses duydu. 'Beni okşamaya hakkın yok senin.'

Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı. Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu. Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü. Aman Allahım!.. Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen konuşan oydu.

- 'Bana yaklaşmanı istemiyorum' diye devam etti. 'Hemen uzaklaş benden.' Kadın, biraz olsun kendini toplayarak:

- 'Çocuklarımız hep erkek oluyor' dedi. 'Onlar da güzel ama kız çocukları başka. Bu yüzden seni öpmek istedim.'
- 'Beni öpemezsin' diye ağlamaya başladı bebek. 'Benim de seni öpemeyeceğim gibi.'
- 'Neden?' diye sordu kadın. 'Neden öpemezsin ki?' Bebek, hıçkırıklara boğulurken:
- 'Bunun sebebini bilmen gerekir' dedi. 'Düşünürsen mutlaka bulacaksın.'

Kadın, neler olup bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi. Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu. Aile dostları olan tanınmış doktor, odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini vazodan çıkartıp kadına uzatırken:

- 'Geçmiş olsun hanımefendi' dedi. 'Başarılı bir kürtajdı doğrusu. Ha..! Sahî, 'kız'mış aldırdığınız.

By.W
18-12-2005, 17:26
Sağ Cebin Borcu

“Saf çocuğu masum Anadolu’nun” tabirine uygun bir genç okulu bitirip polis olmuş. İlk olarak da Fâtih – Balat Karakolu’nda işe başlamış. İlk gününü masasını düzelterek, çekmecelerini, dolabını yerleştirerek geçirdikten sonra, akşam hizmetli masasına gelmiş. Bir miktarı parayı uzatıp :
“Al” demiş, “Bugünkü hasılattan payın.”
Şaşırmış bizimki :
“Ne hasılatı, ne payı? Kim gönderdi bu parayı?”
Aldırmamış hizmetli, “Al işte” demiş, “Bu parayı baba gönderdi.”
“Kimdir bu baba?”
“Bu karakolun komiseri.”
“Yok hemşehrim, ben öyle bilmediğim parayı almam.”
“Sen bilirsin” demiş adam ve çıkıp gitmiş.
Ertesi sabah âniden Fethiye Karakolu’na tâyin olduğunu öğrenmiş zavallı genç. Ne yapsın, gitmiş bir gün de oraya yerleşmekle uğraşmış. Akşama kadar masasını düzeltmiş, eşyalarını yerleştirmiş, akşam olunca yine birisi parayla çıkagelmiş.
“Al bu parayı baba gönderdi.”
“Hangi baba?”
“Karakolun komiseri.”
“Yok, ben öyle bilmediğim parayı almam.”
Sonraki sabah da tayini Çarşamba Karakolu’na çıkmış. Fakat bu sefer karakol komiseri genç polisin dosyasına bakıp, üçüncü günde üçüncü karakola geldiğini görünce merâk etmiş. “Şu yeni geleni gönderin bir bana bakayım” demiş. Çağırmışlar...
“Ne bu iş oğlum, üçüncü günde üçüncü karakol?”
“Bilmiyorum komiserim.”
“Nasıl bilmezsin? Ne yaptın da böyle oldu?”
“Ben bir şey yapmadım komiserim.”
“Yapmışsın yapmışsın, yapmasan böyle olmaz.”
“Hani ille bir şey yapmışsam, o da akşamları bir para gönderdiler, onu almadım.”
“İşte... Daha ne yapacaksın oğlum. Bak buranın babası da benim. Bu akşam da gönderilen parayı almazsan, dördüncü karakol olmaz.”
“Ama komiserim, bu kadar okudum...”
“Yok öyle! Sen dürüst bir çocuğa benziyorsun. Cumaya da gidiyor musun?”
“Gidiyorum komiserim.”
“Bak o zaman, akşamları benim gönderdiğim paraları al, sol cebine koy. Her hafta Cuma çıkışında fakirlere dağıtırsın.”
“Eh ne yapayım komiserim, bâri öyle olsun.”
“Hadi bakalım.”
Bizimki çâresiz komiserin dediğini yapmaya başlamış. İlk hafta topladığı paraları götürüp Cuma çıkışı dağıtmış. İkinci hafta, üçüncü hafta derken dördüncü hafta bir bakmış ki, sağ cepte para bitmiş.
“En iyisi” demiş “Ben sol cepten sağ cebe bu haftalığı borç alayım, ay başı gelince öderim.”
Dediği gibi de yapmış, o hafta Cuma’da dağıtacağı parayı yemiş, öbür hafta ay başında da Cuma günü gidip, iki haftalık dağıtmış. Fakat o ay parası iki hafta erken bitince, iki haftalık borç almak zorunda kalmış. Yine ay başında bu sefer üç haftalık dağıtarak borcunu ödemiş.
Fakat iki ay sonra, ay başı gelince, maaşı alınca bir bakmış ki, beş haftalık borcu var ve elindeki para da o kadar. Yâni Cuma’da borçlarını da verirse hiç parası kalmayacak. Sıkıntılı sıkıntılı ceplerini karıştırmış ve :
“Aman canım” demiş, “Sağ cebin de sol cebe borcu mu olurmuş?”

By.W
18-12-2005, 17:27
Su topu Milli Takımı’nın bir oyuncusu anlatmıştı:

'Evliliğimin dördüncü yılında eşimle ilişkimiz tek düze bir hâl almıştı. Heyecansız ve sıradan. Severek evlenmiştik hâlbuki...

Bir gece evde İnternet’te dolaşırken, bir erişim sisteminde, bir yerde o 'Tanışma Hattı' na rastladım. Geceler boyu bilgisayar başındaydım artık. Bıraktığım mesaja her gece bakıyordum. Beş gün sonra cevap geldi. 'Vefâsız' diye rumuz kullanmıştım. Gelen cevabın rumuzu, bir Türk filminden mülhem 'Goncagül' kelimesiydi. Gerçekten oraya da mesaj geçince, artık özel yazışmalarımız başlamıştı. Tek problemimiz, o gündüz ben gece yazabiliyorduk.

Buluşma teklifimi kabul ettiğini öğrendiğim gece uyuyamadım. Heyecanımı eşime belli etmemek için, büyük çaba harcıyordum ama nâfile... Sabah ne giyeceğini akşamdan hazırlamaya kalkan, ikide bir dişlerini, saçlarını kontrol eden, yatakta sağa sola dönüp duran bir adam ne kadar saklayabilir ki heyecanını?.. 'Aşk insanı silâhsız bırakır.' diye boşuna dememişler.

Buluşma yerimiz Dolmabahçe’ydi Öğleye kadar kulüpte bekledim. 'Bekledim' sözü, de ne demek, saate baka baka saatlerce volta attım. Akrep niye bu kadar ağır ilerliyor? Yelkovan gibi hızlı olamaz mı? 'Ne çıkacak, nasıl bir tip?' gibi merakla karışık korku soruları da kafamda fink atıyor.

Parolamız, bir günlük gazeteydi. Belirlediğimiz bank’ta gazeteyi okuyordu. Arkasından korkarak yaklaştım: 'Merhaba Goncagül!'

Yavaş ve kendinden emin hareketlerle ayağa kalkıp, yüzünü bana döndüğünde, sendeledim!.. Düşmemek için bank’a yapıştım. 'Merhabâ vefâsız!' dedi... Eşimdi!..

By.W
18-12-2005, 17:27
Dünya Fânî İmiş İlginç Hikayeler

Eskiden, yoldan geçen birisi, bahçesinde acâyip hareketler yapan bir adama sorar:

- Niye öyle tepinip duruyorsun?
- Keçe tepiyorum. Sıkıştırıp pazarda satacağım. Ne yapalım, fâni dünya işte; üç-beş kuruş kazanıyoruz!..
- Başındaki çıngırak ne?
- Çevredeki bahçelerin ekin ve meyvelerine kuşların gelmemesi için, çıngırakla ses çıkarıyorum. Sâhipleri de bana bunun için biraz ücret ödüyor. Ne yapalım, fâni dünya işte; üç-beş kuruş kazanıyoruz!..
- Peki, sırtındaki yük nedir?
- Bu yayıktır. Yoğurttan yağ çıkarıyorum. Sonra da götürüp pazarda satacağım. Ne yapalım, fâni dünya işte; üç-beş kuruş kazanıyoruz!..
- O elinde döndürdüğün nedir?
- Elimdeki kirmen. Komşuların yünlerini eğiriyorum. Onlar da ücretini ödüyor. Ne yapalım, fâni dünya işte; üç-beş kuruş kazanıyoruz!..
- Ağzınla ne mırıldanıyorsun?
- Hatmi tehlil okuyorum. isteyenlere hediye ediyorum. Onlar da bana çeşitli hediyeler veriyorlar. Ne yapalım, fâni dünya işte; üç-beş kuruş kazanıyoruz!..
- Gözlerini niye öyle çevirip duruyorsun?
- Komşu çocuklarını tâkip ediyorum. Onları tehlikelerden korumak için bakıcılık yapıyorum. Komşular da bana ufak-tefek biraz hediye veriyorlar. Ne yapalım, fâni dünya işte; üç-beş kuruş kazanıyoruz!..
- Peki, dünya fâni olmasaydı daha neler yapardın?
- Fani olmasaydı ona göre tedbir alırdım

By.W
18-12-2005, 17:28
Teminat İlginç Hikayeler

Çok şık giyimli adamın biri New York şehrinin en iyi bankalarından birine girer. Sırasını bekledikten sonra, müşteri temsilcisinin önündeki koltuğa oturur ve utangaç bir eda ile
'Çok acele 5,000 dolara 3 haftalığına ihtiyacım var, bunu sizden hemen temin edebilir miyim diye sorar ?'
Müşteri temsilcisi adamın giyiminden ve konuşmasından çok etkilenmesine rağmen, kendi bankaları ile dah önce hiç çalışıp çalışmadığı veya herhangi bir referansı olup, olmadığı gibi beylik sorularını, ezberletildiği şekilde sorar.
Adam, bunun üzerine kibarca ve ezilerek bunların aslında hepsini kendisine temin edebileceğini, fakat çok acelesinin olduğunu ve müşteri temsilcisinin temkinli yaklaşımını da gayet anlayışla karşıladığını anlatır ve sorar:
'Benim aklıma bir çözüm yolu geliyor; kapınızın önünde 200.000 dolar değerinde Rolls Royce arabam var, bunu size teminat olarak bırakayım, 3 hafta sonra 5.000 doları ve faizini ödedikten sonra arabamı geri alırım, böyle bir çözüm sizce uygun mu?'
Müşteri temsilcisi bunu hemen sevinçle kabul eder, adamın Rolls Royce'u bankanın garajına park edilir ve adam arzu ettiği 5.000 doları alıp gider.
Adam 3 hafta sonra yine aynı müşteri temsilcisinin önüne gelir, borç aldığı 5.000 doları ve 3 haftalık süre için tahakkuk eden 15 dolar 42 cent faizi öder. Müşteri tam Rolls Royce'u ile bankanın önünden ayrılırken, müşteri temsilcisi biraz utanarak:
'Kusura bakmayın ama, sizin gibi bir beyefendi nasıl olur da, kredi kartı ile çekebileceği 5.000 dolar için 200.000 dolar değerindeki Rolls Royce arabasını rehin bırakıp 5.000 dolar kredi alır ?' diye sorar. Bunun üzerine müşteri:
'Peki siz New York'da Rolls Royce'umun başına bir şey gelmeyeceğinden bu kadar emin olduğunuz ve 3 haftalık park ücretinin 15 dolar 42 cent tuttuğu başka bir park yeri biliyor musunuz?' sorusuyla cevap verir.

By.W
18-12-2005, 17:29
HESAP DEĞİL DE NE?
Hesap 1: Yüzde otuz...
Günde 3,5 saat televizyon izleyen bir kişi, haftanın tam "1" gününü televizyona harcamış oluyor. Evet, aralıksız 24,5 saat. Televoleleri, zırtları, pırtları izleyenler için ise bu hesap haftada "2" güne dayanıyor.
Ömrünün aralıksız yüzde 30'u değil de ne?!!

Hesap 2: Görüş alanı...
Haftanın 24 saatini televizyona bakarak geçiren bir kişinin görüş alanı, ömrünün 10 yılı boyunca 45X40 santimetreden daha fazla olmuyor. Gözlük takılmış atlar bile daha geniş bir alanı görebiliyorlar.
Dar görüşlülük değil de ne?!!

Hesap 3: İnekler daha hızlı...
İneklerin saatte 5 km., insanların da saatte 6 km. ortalama hızla yürüdüğü varsayılıyor. Haftanın iki günü televizyon karşısında duran, diğer beş günde yürüyecek olan bu insanlarla inekler aynı anda yola çıksa, 10 hafta sonra kim, nereye varır? Cevap: İki gün TV izleyip beş gün yürüyen İnsanlar topluluğu,
10 hafta sonra Hindistan civarlarında iken, inekler Hindistan'ı çoktan aşıp Japonya'ya varabiliyorlar. İnekten daha yavaş değil de ne?!!

Hesap 4: İki kere iki dört...
İnekler gördükleri bir şeyi 5 dakika sonra algılayabiliyorlar. Balıklar ise bir şeyi yalnızca 2 saniye akılda tutabiliyorlar. Televole'nin şok görüntüleri
2 saniyede 1, hatta 1 saniyede 2 kere tekrarlanıyor. Programdaki konular ise
5 dakikada bir yeniden gösteriliyor. Bu programlar ineklere ve balıklara göre değil de ne?

By.W
18-12-2005, 17:29
LANETLİ TİCARET
Avrupalılar Amerika'ya ayak basmıştır. Kızılderililerle tanışırlar ve ticaret yapmak istediklerini bildirirler.

Kızılderililer ticaret denen şeyi bilmemektedir. Avrupalılar yol gösterir:

"Biz size değerli eşyalar vereceğiz, buna karşılık siz de bize kendi değerli eşyalarınızı vereceksiniz.Böylece sizin daha önce hayatınızda hiç görmediğiniz eşyalarınız olacak, biz de evimize sizden aldığımız değerli eşyaları götüreceğiz."

Beyazlar kıyıdaki küçük ada üzerinde bir pazar yeri açarlar ve kızılderilileri beklemeye başlarlar.

Avladıkları hayvan postlarını getiren kızılderililer karşılığında ayna,tarak gibi beyazların getirdigi gerçekten de daha önce hiç görmedikleri eşyalara sahip olmaktadırlar.

Derken iki sarhoş beyaz pazar yerine gelen bir kızılderiliyi öldürür. Ve mallarına el koyarlar.

Kızılderililer şaşırır. "Sizler neden arkadaşımızı öldürdünüz? Buna gerek yoktu ki!.. O zaten elindeki eşyaları sizlere vermeye gelmişti..."

Gerçekten de böyle bir ticareti anlayamazlar. Pazar yeri lanetlenir..

Bu olaydan sonra hiç bir kızılderili buraya gelmez ve bu bölgeye "İki büyük sarhoş adam" adı verilir.

Yani kızılderili dilinde "Man-hot-tan"

Derken bu bölge New York ve Amerikan ticaretinin merkezi olur, ve iki koca gökdelen dikilir...

Amaç ticarettir...

By.W
18-12-2005, 17:30
FATURA
Sayın abonemiz. Bu ay üç damla bir, üç damla diğer gözünüzden olmak üzere toplam 6 damla ağladınız. Gözlerinize gelen su faturası ilişiktedir. Lütfen, son ödeme tarihine kadar yatırınız.

Sayın abonemiz. Sinirlerinize gelen elektrik faturanız, itirazınız üzerine incelenmiş ve son günlerde çok gergin olduğunuz tesbit edilerek, faturanızda bir hata olmadığı sonucuna varılmıştır.

Sayın vergi mükellefimiz. Bu yıl yürüdüğünüz 399 km yolun vergisi, bağlı bulunduğunuz vergi dairesince hesaplanmıştır. Gittiğiniz yollardan geri dönüşleriniz, 'U' dönüşleriniz, kayboluşlarınız, yolunuzu şaşırmalarınız, umutsuzca sağa sola yalpalamalarınız vergi matrahından düşülmüştür. Lütfen en kısa sürede verginizi ödeyiniz. Malum, vergi bir vatandaşlık görevidir.

Sayın öğrencimiz. Hayat Okulu'nda, deprem, sel gibi afetlerin ne mânâya geldiğini, her kışın bir baharı, her gecenin de bir sabahı olduğunu öğrenmiş bulunuyorsunuz. Bu değerli bilgilerin karşılığı olarak ödemeniz gereken tutar ilişiktedir. İyi dersler.
Sayın vatandaşımız. Tahsili belediyemize devredilmiş olan 'Nefes alış-veriş' vergisi için bir hafta ek süre verilmiştir. Lütfen bu süreyi iyi değerlendirip verginizi yatırınız. Aldığınız ve verdiğiniz her nefes karşılığı ödeyeceğiniz her kuruş vergi size hava olarak geri dönecektir.

Sayın üyemiz. Bütün dünyalılara uygulanan 'Ekinoks' ücretini ödemediğiniz tesbit edilmiştir. 23 Martta gece-gündüz eşitliğinden yararlanamadığınızı ispat etmedikçe bu ücreti ödemeniz sözleşme gereğidir. "Ekinoks mu? O da ne?" diyenlerdenseniz, "Ekinoks nedir?" adlı kitabı temin ederek öğrenebilirsiniz. Kitabın bedeli bir sonraki faturanıza yansıtılacaktır.

Sayın kuzey kutuplu hemşehrimiz. Kuzey Kutbu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği aidatınızı ilişikteki banka şubelerinden birine, yahut Dünya Bankası Kuzey Kutbu Departmanına yatırmanızı saygılarımızla rica ederiz.

Dünyaya çarpacağı tahmin edilen meteor için bütün dünyalılar sigortalanmıştır. Sigorta bedelinin tahsilinde uzaylı kardeşlerimize gerekli yardım ve kolaylığı göstereceğiniz için şimdiden teşekkür ederiz.

Sayın okuyucum. Sana her hangi bir fatura çıkarmıyorum. Yazının burasına kadar gelmen bile bir bedeldir. Zaman ayırdığın için teşekkür ederim.

By.W
18-12-2005, 17:31
PİYANGODAN NE ÇIKTI?
Genc Kenny gördüğü yaşlı ama sevimli eseği köy yerinde sahibinden 100 dolara satın almak istedi. Köylü amca eşeği sattı ve 100 doları alırken "Yarın eşeği kasabaya getirip sana teslim ederim" dedi. Ertesi gün Kenny, amcayı kasaba meydanında buldu ve eşeği sordu. Amca:

"Çok üzgünüm ama eşek sizlere ömür" dedi.

Kenny de: "Peki, o zaman paramı iade edin" dedi.

Ama, parayı alır almaz harcadığını ve iade edemeyeceğini söyledi. Caresiz Kenny de:

"Eşeğin ölüsünü istiyorum" dedi. Amca ne yapacagını sorunca da "Piyangoda ödül olarak kullanacağım" dedi ve eşeğin ölüsünü teslim alıp ayrıldı.

Bizim amca Kenny'i bir ay sonra şehirde gördü ve "Nasıl eşeğin ölüsü işine yaradı mı bari?" diye sordu...

Kenny büyük bir gülümseme ile:

"Evet, büyük ödülün eşek olduğu piyangoda biletleri ikişer dolardan sattım ve 500 biletten toplam 898 dolar kar ettim."

Amca:

"Peki ölü eşeğe kimse itiraz etmedi mi?" diye sorunca Keny'nin cevabı şu oldu:

"Evet, bir tek piyangoyu kazanan itiraz etti; ona da iki dolarını iade ettim."

Genc Kenny büyüdü ve Enron şirketinin genel müdürü oldu...

By.W
18-12-2005, 17:31
80 YILLIK PARMAK
Hollanda'da çalışıp emekli olduktan sonra memleketine dönen, okuma yazma bilmeyen bir Türk, hayatta olduğunu ispât etmek için düzenli aralıklarla Hollanda'dan gönderilen belgelere parmak basarak maaşını alır.

Aradan uzun yıllar geçer, söz konusu kişinin yaşı kâğıt üzerinde 80'i geçince şüphelenen Hollanda'lı müfettişler Türkiye'ye gelirler.

Hollanda'dan emekli vatandaşın öldüğünü, onun sağ başparmağını kesip derin dondurucuda saklayan âilesinin gelen belgelere parmağı basarak, yıllarca bu yolla emekli maaşı aldığını öğrenirler.
NE İDO MU ÖLMÜŞ?
- Ablaaa, ablaaa İbrahim Tatlıses'in oğlu İdo ölmüş...
- Hiiiiiii !!!!
- Abla adamları aşağıda para dağıtıyorlar, git sen de al abla...
- Hani? nerde???
- Aşağıda abla, bakkalın yanında, yalnız giderken bileziklerini falan çıkar, yoksa zengin sanarlar, para vermezler, çıkar altınlarını güzel ablam...
- Tamam, tamam çıkarıyorum... Vınnnnnnnnnnn...

Evet bu diyaloğun benzerleri muhtemelen yaşanmış...
Bakın ne demiş yakalanan Efendi Fidan adlı hırsız kişi: 'Varoşlardaki kolunda künye ve bilezik bulunan kadınları hedef seçiyordum. Yanlarına gidip, 'İbrahim Tatlıses'in oğlu İdo öldü. Adamları ileride para dağıtıyorlar' diyordum ve kadınların bana inanması için cebimden 1 milyara yakın para tomarı çıkarıyordum. Kadınlar parayı almak için o tarafa doğru gitmek istiyordu. Kendilerine bu sefer de 'Bilezik ve künyelerinizi çıkarın yoksa sizi zengin sanıp para vermezler' diye kandırıyordum. Telaşla çıkardıkları bilezik ve künyelerini ellerinden kapıp kaçıyordum...'

Adamdaki hayal gücü dozuna mı, yoksa insanımızın saflık dozuna mı şaşalım bilemedik. Söyleyecek laf bulamadık, valla tıkadın bizi Efendi Fidan...

By.W
18-12-2005, 17:32
EŞİ BAŞKA HANIMI BAŞKA?
Hava taşımacılığının ilk yıllarında insanlar uçağa binmekten korktuğu için bir türlü istenen yolcu sayısına ulaşılamıyormuş. Bu şirketin promosyon sorumlusu uçaklarında seyahat eden iş adamlarına birer mektup göndererek, eğer o hafta rezervasyon yaptırırlarsa bundan sonraki ilk beş seyahatlerinde eşlerinden para alınmayacağını bildirmiş. Bunun üzerine epeyce başvuru olmuş doğal olarak. Şirket kampanya sona erdikten sonra bu kez işadamlarının eşlerine birer mektup göndererek, 'Seyahatlerinden memnun olup olmadıklarını' sormuş. Ancak mektup gönderilen kadınların yüzde doksanından şu yanıt gelmiş:
'Ne seyahati?'

By.W
18-12-2005, 17:32
Vezir:

-Sultanım affınıza sığınarak arz ediyorum. Bu kuşların birisi, diğerinin kızını oğluna istiyor. Öbürü de; tabiiyeti icabı kızımı sana veririm, yalnız başlık parası olarak bir harabe isterim, diyor. Oğlanın babası ise bu halinden memnun vaziyette; deliye bak, Nuşirevan hükümdar olduğu müddetçe, ben sana bir değil on harabe veririm. Yeter ki sen kızı oğluma ver diyor. İşte padişahım kuşların konuştukları bundan ibarettir, dedi.

Nuşirevan vezirinden memnun olmuştu, ne demek istediğini anladı ve doğruca avdan sarayına dönerek, o andan itibaren hal ve vaziyetini tamamen değiştirdi. Öyle adil, öyle halkını gözetir oldu ki öleceği zaman Nuşirevan'ın memleketinde bir tane harabe kalmamış, her yer mâmur ve müreffeh olmuştu. Nerede o şuurlu idareciler, nerede o hükümdarlar?

By.W
18-12-2005, 17:32
BİR BARDAK SUDA
Sultan II. Abdülhamid devrinde yaşamış ve Hasköylü Salih olarak bilinen yaman bir denizci vardı.

istanbul Haliç'te sandalcılık yaparak geçimini temin eden bu kurt denizci, Boğaz sularında ekmek teknesiyle tam 15 defa deniz kazası geçirmiş, hepsinden de sağ salim kurtulmak nasip olmuştu.

Feleğin çemberinden geçmiş tecrübeli bir denizci olan Salih, günün birinde Hasköy'de kahvehanede otururken kahveciden içmek için bir bardak su istedi.

Kaderin garip tecellisine bakın ki, 15 deniz kazasından kurtulup sağ kalabilen bu tecrübeli denizci, içtiği bir bardak sudan boğularak hayatını kaybetti.

By.W
18-12-2005, 17:32
TİTO'NUN MÜTHİŞ İTİRAFI
Ömrünün 50 yılını komünist ideoloji yolunda harcayan Salih Gökkaya, daha sonra İslâm'la müşerref olarak vefât etmiştir. 'Türkiye Komünist Talebe Teşkilâtı Başkanı' sıfatıyla Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal Tito'nun şeref misafiri olarak Belgrad'a gitmiş ve ömrünün son günlerini geçirmekte olan Tito'yu ziyaret etmiştir. Onu, milyonlara hitap eden o dil ve çenesi düşmüş, eller ve bacakları tam bir değnek hâlini almış, gözleri yaşla dolmuş, dudakları titrer hâlde ve yüzündeki acı ifâdelerle görünce, teselli vermek için demiş ki:

'Efendim ölüm sizi korkutmasın. Belki maddeten aralarından ayrılacaksınız ama, yaptığınız inanılmaz hizmetinizle kalplerde ebediyyen yaşayacaksınız.' Tito, büyük bir pişmanlık içinde şu müthiş itirafta bulunur:

'Yoldaş, ben ölüyorum artık... Ölümün ne derece korkunç birşey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler, bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün ölmek, yok olmak. Toprağa karışmak ve dönmemek üzere gidiş. İşte bu çıldırtıyor beni. Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, ünvan ve makamlardan ayrılmak. Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek. Ne korkunç birşey, anlamıyor musunuz?

Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyorum: Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükâfat yoksa, benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana? Ha yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım veya alkışlanacakmışım neye yarar?

Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.

İtiraf etmek zorundayım. Ben Allah'a, peygambere ve âhirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çâre değil. Düşünün, şu kâinatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir kanun koyucusu olmalıdır. Bence ölüm de son olmamalıdır. Mazlum gidenlerle, zâlimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını almadan, cezâsını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı... Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı.

Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inançtayım yoldaşlarım, sizler de ne derseniz deyin!'

By.W
18-12-2005, 17:33
HIRS'IN BEDELİ: CAN
'Hırs ile mutluluk birbirlerini hiç görmezler '
[Benjamin Franklin]

ABD'nin New York şehri, trafik yoğunluğu en çok olan dünyanın belli başlı metropollerinden biridir

işte, New York'un bu oldukça hareketli günlerinin birinde şehrin 5'ci caddesinde yürüyen bir adama bir otomobil hafifçe çarptı. Bu istenmeyen kazada yayaya birşey olmamıştı. Otomobilin şoförü yayayla konuştu, özür diledi ve iş tatlıya bağlandı.

Fakat yaya tam düştüğü yerden kalkmaya hazırlanıyordu ki, hadiseyi uzaktan görüp gelen bir aklıevvel, düşen adamın yanına gelerek yerinden kalkmadığı takdirde yaralandığını öne sürerek sigortadan hatırı sayılır miktarda para alabileceğini söyledi.

Bir anda emeksiz kazanacağı yeşil dolarları gözünün önünde canlandıran adam, paranın cazibesiyle doğrulduğu yerden yeniden arabanın önüne yattı.

Araç sürücüsü ise bütün bu olanlardan habersiz, adamın gittiğini düşünüp, bir an önce hadise mahallinden uzaklaşma telaşıyla arabasını çalıştırıp gaza bastı. Bir anlık hırsa kapılan arabanın altındaki adam, daha ne olduğunu bile anlayamadan hırsının bedelini canıyla ödedi

By.W
18-12-2005, 17:34
HIRS'IN BEDELİ: CAN
'Hırs ile mutluluk birbirlerini hiç görmezler '
[Benjamin Franklin]

ABD'nin New York şehri, trafik yoğunluğu en çok olan dünyanın belli başlı metropollerinden biridir

işte, New York'un bu oldukça hareketli günlerinin birinde şehrin 5'ci caddesinde yürüyen bir adama bir otomobil hafifçe çarptı. Bu istenmeyen kazada yayaya birşey olmamıştı. Otomobilin şoförü yayayla konuştu, özür diledi ve iş tatlıya bağlandı.

Fakat yaya tam düştüğü yerden kalkmaya hazırlanıyordu ki, hadiseyi uzaktan görüp gelen bir aklıevvel, düşen adamın yanına gelerek yerinden kalkmadığı takdirde yaralandığını öne sürerek sigortadan hatırı sayılır miktarda para alabileceğini söyledi.

Bir anda emeksiz kazanacağı yeşil dolarları gözünün önünde canlandıran adam, paranın cazibesiyle doğrulduğu yerden yeniden arabanın önüne yattı.

Araç sürücüsü ise bütün bu olanlardan habersiz, adamın gittiğini düşünüp, bir an önce hadise mahallinden uzaklaşma telaşıyla arabasını çalıştırıp gaza bastı. Bir anlık hırsa kapılan arabanın altındaki adam, daha ne olduğunu bile anlayamadan hırsının bedelini canıyla ödedi
'Kahrolsun hainler! Vatan sağolsun!..'

Mehmed'in naaşına bakanlar, hayretler içinde birşey gördüler. Şehidin sağ gözünden ince ince gözyaşları akıyordu yanağına. Kimbilir? 'Oğlumu göremedim.' mi demek istiyordu?

By.W
18-12-2005, 17:35
'Kahrolsun hainler! Vatan sağolsun!..'

Mehmed'in naaşına bakanlar, hayretler içinde birşey gördüler. Şehidin sağ gözünden ince ince gözyaşları akıyordu yanağına. Kimbilir? 'Oğlumu göremedim.' mi demek istiyordu?
Bir süre düşündükten sonra, "Anneciğim, biz de burada kalabilir miyiz?" dedi.

"Evet, Justin, kalabiliriz."
"Anneciğim,"
"Evet, Justin?"
"Seni seviyorum."
"Ben de seni seviyorum, tatlım. Hadi gel, mısır patlatalım. Bana yardım eder misin?"
"Ederim."

O anda anneliğin en güzel yanlarından birinin, çocuğunun güven duygusunu ve benlik saygısını kazanmasına yardımcı olmak olduğunu anladım.
Kollarımda tuttuğum değerli varlığın, kendisine sarılmamı istediğini, aynı kilden bir çamur parçası gibi, kendisine şekil verip, bir yetişkine çevirmemi beklediğini biliyordum. Anne olarak, çocuklarıma onları istediğimi, sevdiğimi ve onların benim için çok önemli Tanrı'nın birer armağanı olduklarını gösterme fırsatını kaçırmamam gerektiğini öğrendim./ Lois Krueger

By.W
18-12-2005, 17:35
BESLE İT'İ....
Yaşlı kızılderili reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.

Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli gözükürken niye ötekinin de olduğunu, hem niye renklerinin illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine.

Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı. 'Onlar' dedi, 'benim için iki simgedir evlat.' 'Neyin simgesi' diye sordu çocuk.

'İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.'

Çocuk, sözün burasında, mücadele varsa, kazananı da olmalı diye düşündü ve her çocuğa has bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

'Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?'

Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa:

'Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem!'

By.W
18-12-2005, 17:35
ALTIN TOP
Zengin bir ailenin fakir bir komşusu varmış. Evlerindeki saadetin dalgalanmaları, zengin ailenin duvarlarını aşarak kulaklarına kadar ulaşırmış. Akşam olunca, fakir ailenin evindeki gülme ve saadeti duyunca zengin komşu gıpta edermiş. bir gün karısına demiş ki:

-Biz bu kadar zengin olduğumuz halde neden neşemiz yok? Sen yarın fakir komşunun hanımından sor bakalım, saadetlerinin sebebi ne ise, biz de onlar gibi saadete nail olmaya çalışalım.

Kadın sabah olunca fakir komşuyu ziyarete giderek, konuşma sırasında evlerindeki saadetin sebebinden sual açmış, fakir komşunun hanımı demiş ki:

-Bizim küçük bir altın topumuz var. Akşam olunca ben efendime o da bana altın topu atarak oynar eğleniriz.

Akşam olunca zenginin karısı meseleyi kocasına nakletmiş. Adam ertesi gün bir kuyumcuya giderek altın bir top sipariş etmiş. Topu aldığı günün akşamı karısı ile karşı karşıya oturup, altın topu birbirlerine atmaya başlamışlarsa da, hayal ettikleri neşe bir türlü doğmamış... Hatta madeni topun ağırlığı sebebiyle canları yanmış; sert atışlar yüzünden topun isabet ettiği vücutları, yer yer morarmış. Sabah olur olmaz zenginin karısı, alelacele fakirin ailesinden sual etmiş:

-Biz senin dediğin altın topu yaptırdık, fakat neşelenemedik, demiş.

Fakir komşu:

-A komşum, o bildiğin gibi top değil. Sarı saçlı masum bakışlı bir yavrumuz var. biz ona 'altın top' diyoruz. akşam olunca kah benim kucağıma, kah babasına koşar ve bizi eğlendirir. Onunla meşgul olurken yorgunluğumuzu unutur, neşeleniriz, cevabını verdi.

Binaya konulan harç, nasıl tuğlaları birbirine kaynaştırır ise, evlat da karı ve kocayı birbirine bağlar.

By.W
18-12-2005, 17:36
KAYNANAYI NE YAPMALI
Uzun yıllar önce Çin'de, Li-Li adlı bir kız evlenir ve kaynanası ile birlikte yaşamaya başlar. Kısa bir süre sonra kayınvalidesi ile geçinmenin çok zor olduğunu anlar. İkisininde kişiliği tamamen farklıdır. Sık sık kavga edip tartışırlar. Bu durum Çin geleneklerine göre, hoş bir davranış değildir. Çevrenin oldukça tepkisini alır.

Evde huzur kalmamış, bitmez tükenmez gelin kaynana kavgalarından, annesi ile karısı arasında kalan koca içinde, ev cehennem haline gelmistir.

Artık bir şeyler yapmak gerektiğine inanan Li-Li, doğru babasnın eski bir arkadaşı olan baharatcıya koşar ve derdini anlatır. Yaşlı adam ona bitkilerden yaptığı bir ekstre hazırlar ve üç ay boyunca hergün azar azar kaynanası için yaptığı yemeklerin içine koymasını söyler. Zehir az az verilecek, böylece kaynanayı gelininin öldürdüğü belli olmayacaktır. Yaşlı adam gelin hanıma, kimsenin ve eşinin şüphelenmemesi için kaynanasına çok iyi davranmasını, ona en güzel yemekleri yapmasını söyler.

Sevinç içinde eve dönen Li-Li yaşlı adamın dediklerini aynen uygular. Hergün en güzel yemekleri yapıyor. Kaynanasının tabağına azar azar zehiri damlatıyordu. Kimseler süphelenmesin diye de ona çok iyi davranıyordu. Bir süre sonra kayınvalidesi de çok değişmişti ve ona kendi kızı gibi davranıyordu. Evde artık barış rüzgarları esiyordu. Bir süre sonra, gelin hanım kendisini ağır bir yük altında hissetti. Yaptıklarından pişman bir vaziyette baharatcı dükkanının yolunu tuttu ve yaşlı adama şu ana kadar kaynanasına verdigi zehirleri onun kanından temizleyecek bir iksir için yalvardi. Yaşlı kadının ölmesini artık istemiyordu. Yaşlı adam, yaşlı gözlerle karşısında konuşup duran Li-Li ye baktı ve kahkahalarla gülmeye basladı.

-Sevgili Li-Li, sana verdiklerim sadece vitaminlerdi. Olsa olsa kayınvalideni sadece daha da güçlendirdin, hepsi bundan ibaret. Gerçek zehir ise senin beyninde olandı. Sen ona iyi davrandıkça, nefret dağıldı ve yerini sevgiye bıraktı, böylece siz gerçek bir ana kız oldunuz, dedi.

By.W
18-12-2005, 17:36
Kıssadan Hisse:

Eski bir Çin atasözü şöyle der; Gül veren elde, gül kokusu kalır.

Sevilen insan; sevgisini, insanlara veren insandır.

By.W
18-12-2005, 17:37
PAHALI EV
Aaron Hacker'in emlak bürosunun önünde New York plakalı, kırmızı, spor bir araba durdu. Arabadan inen şişman adam, büroya doğru yürüdü. Sıcaktan ter, ince elbisesinin üstüne kadar çıkmıştı. 50 yaşında görünüyordu. Yüzü heyecandan kızarmış, fakat kısık gözlerindeki kararlı, donuk bakış değişmemişti. İçeriye girince başıyla Aaron'a selam verdi.
'Bay Hacker?'
Aaron gülümseyerek, 'Evet benim, sizin için ne yapabilirim. Bay..?'
Şişman adam, 'Dill' diyerek kendisini tanıttı.
'Zamanım çok az, hemen konuya girsek iyi olacak.' dedi.
'Benim için de iyi olur Bay Dill. İlgilendiğiniz belli bir yer var mı?'
'Doğrusunu isterseniz, evet. Kasabanın kenarındaki eski bina.'
'Sütunlu ev mi?'
'Ta kendisi. Yanılmıyorsam üzerinde SATILIK tabelası var.'
Aaron kuru bir sesle, 'Evet.' dedi, 'Bizim satış listemizdedir.'
Kalınca bir defterin yapraklarını karıştırdı. Sonra daktilo ile yazılmış bir sayfayı işaret etti:
'160 yıllık bina. 8 odası, 2 banyosu, otomatik gaz fırını, geniş terasları, çevresinde ağaçları var. Çarşıya, okula yakın. 750.000 dolar.' diye okudu ve ekledi:
'Hala ilgileniyor musunuz?'
Adam oturduğu yerde rahatsız olmuş gibi kıpırdandı.
'Neden olmasın. Olumsuz bir yanı mı var?'
Aaron, 'Aslına bakarsanız, bu evi defterime yalnızca yaşlı Sade Grim'in hatırı için kaydettim. Ev asla onun istediği kadar etmez. Uzun zamandır onarım görmemiş çok eski bir binadır. Kirişlerden kimi birkaç yıl içinde çökecek durumda. Bodrumu ise yılın yarısında su ile doludur.'
'Öyleyse sahibesi neden bu kadar çok istiyor.'
Aaron omuz silkti.
'Herhalde kendisi için manevi değeri olacak. Çok eskiden beri ailesine aitmiş.'
Şişman adam gözlerini yerde gezdirdi:
'Bu çok kötü.' dedi.
Başını kaldırıp Aaron'a baktı ve çekingen bir biçimde gülümsedi:
'Hoşuma gitmişti. O, nasıl söylesem bilemiyorum, tam aradığım evdi.'
Aaron güldü:
'100.000 dolara belki iyi bir alışveriş olurdu ama, 750.000 dolara... Sanırım Sade'in düşüncesini de anlıyorum. Hiç bir zaman fazla parası olmadı. Kendisine kentte çalışan oğlu bakıyordu. Sonra adam 5 yıl önce öldü. Onun için evi satmanın akıllıca bir iş olacağını biliyor. Fakat gönlü bir türlü evden ayrılmaya razı olamıyor. Bu yüzden eve kimsenin almaya yanaşamayacağı bir fiyat koyuyor. Böylece kendini avutuyor.'
Üzgün bir ifade ile başını salladı.
'Dünya ne kadar garip değil mi?'
Dill soğuk bir sesle:
'Evet.' dedi.
Sonra ayağa kalktı.
'Kendisini bulup fiyatı biraz düşürmesini isteyeceğim.'
Otomobilini Bayan Grim'in evinin önündeki yıkık dökük, çürümüş tahta parmaklıkların önüne park etti. Evin çevresini tümüyle yabani otlar kaplamıştı. Kapıya çıkan kadın kısa boylu, beyaz saçlı idi. Yüzündeki hatlar, küçük inatçı görünüşlü çenesine kadar iniyordu. Havanın sıcak olmasına karşın sırtında kalın, yün bir örme hırka vardı.
'Bay Dill olmalısınız. Aaron Hacker buraya gelmekte olduğunuzu telefonda söyledi. İçeri girmez misiniz?'
Dill, 'Dışarısı korkunç derecede sıcak.' diye söylendi.
'Öyleyse içeri girin. Buzluğa biraz limonata koymuştum. İçeriz.'
İçerisi loş ve serindi. Panjurlar kapatılmıştı. Eski tarz geniş koltuklarla döşenmiş büyük bir salona girdiler. Yaşlı kadın ellerini sıkı kenetleyerek sallanan bir sandalyeye oturdu. Şişman adam öksürdü.
'Bayan Grim, az önce emlâkçınız ile konuştum.'
Kadın, 'Tümünden haberim var.' diye sözünü kesti.
'Aaron fikrimi değiştirebileceğiniz düşüncesi ile sizi buraya yollamakla akılsızlık etmiş. Doğrusunu isterseniz amacımın bu olduğuna da pek emin değilim.'
'Bayan Grim, sizinle biraz konuşabileceğimi sanmıştım.'
Bayan Grim sallanan sandalyesini gıcırdatarak arkasına yaslandı:
'Konuşmak için para alınmaz, ne istiyorsanız söyleyin.'
'Evet,haklısınız.'
Adam beyaz bir mendille yüzünün terini sildi:
'İzin verirseniz anlatayım. Bir iş adamıyım. Bekarım. Uzun yıllar çalıştım ve iyi bir servet yaptım. Artık dinlenmeyi hak ettim. Yaşamımın sonlarını geçirebileceğim sakin bir yer arıyorum. Burayı sevdim. Bir kaç yıl önce Albany'ye giderken buradan geçmiştim. O zaman bir gün buraya yerleşebileceğimi düşünmüştüm. Bugün kasabadan tekrar geçerken, burayı gördüm. Tam istediğim yerdi.'
'Burayı ben de severim, Bay Dill. Böyle oldukça yüksek bir fiyat isteyişimin nedeni de bu zaten.'
Dill gözlerini kaldırıp yaşlı kadına baktı.
'Oldukça yüksek bir fiyat değil mi? Kabul etmelisiniz ki Bayan Grim, bu günlerde böyle bir ev en fazla...'
'Yeter.' diye bağırdı kadın:
'Bay Dill bu konuda sizinle kesinlikle tartışmak istemiyorum... Eğer istediğim parayı vermeyecekseniz, üzerinde durmayalım.'
'Fakat, Bayan Grim...'
'İyi günler Bay Dill.'
Adamın da aynı şeyleri yapmasını belirten bir tavırla ayağa kalktı. Fakat adam kalkmadı:
'Bir dakika bayan, delilik olduğunu biliyorum ama, istediğiniz parayı ödeyeceğim.'
yaşlı kadın uzun süre adama baktı:
'Emin misiniz, Bay Dill?'
'Kesinlikle, yeterince param var. Eğer evi satmanızın tek yolu buysa, parayı alacaksınız.'
Grim hafifçe gülümsedi:
'Sanırım limonata iyice soğumuştur. Size getireyim. Siz içerken ben de evi anlatırım.'
Kadın elinde tepsi ile geriye döndüğünde Dill yine mendille alnındaki terleri siliyordu. Limonatayı zevkle yudumlamaya başladı.
Yaşlı kadın sallanan sandalyesine yaslanırken:
'Bu ev...' diye söze başladı, '1902'den beri aileme aittir. Kasabadaki en sağlam ev olmadığını da biliyorum. Oğlum Michael doğduktan sonra bodrumum su bastı. O günden bu yana da bir türlü kurutamadık. Aaron bazı yerlerin çürüdüğünü de söylüyor. Yine de bu eski evi severim. Bilmem anlatabiliyor muyum?'
Dill:
'Evet.' dedi.
'Michael 9 yaşında iken babası öldü. Ondan sonra sıkıntılar başladı. Michael belki de benden çok babasını özlüyordu. Çok vahşi ve haşin bir çocuk olmuştu. Liseyi bitirince kasabayı terk edip kente gitti. Çok hırslı bir insandı. Kentte ne yaptığını bilmiyorum. Fakat başarıya ulaşmış olmalıydı. Bana düzenli para gönderirdi.' Gözleri nemlenmişti.
'Kendisini 9 yıl görmedim. Dokuz yıl sonra geldiğinde başı dertte idi. Zayıf ve yaşlanmış bir durumda bir gece yarısı çıka geldi. Yanında ufak, siyah bir valizden başka bir şey yoktu. Valizi elinden almak istediğim zaman bana vurdu. Bana, annesine vurdu. Ertesi gün bir kaç saat için evi terk etmemi söyledi. Ne yapmak istediğini açıklamadı. Döndüğümde valiz ortadan yok olmuştu.'
Şişman adam gözlerini limonata bardağına dikmiş öylece dinliyordu
'O gece evimize bir adam geldi. İçeriye nasıl girdiğini bilmiyorum. Michael'ın odasından sesler duydum. Oğlumun içinde bulunduğu tehlikenin ne olduğunu öğrenmek istiyordum. Kapının arkasından dinlemeye çalıştım. Fakat yalnızca bağrışmalar tehditler ve...'
Bir an durakladı. Omuzları sarsılıyordu:
'...ve bir silah sesi duydum.' diye devam etti:
'İçeriye girdiğim zaman yatak odasının penceresi açıktı ve yabancı gitmişti. Michael'ım da yerde yatıyordu. Ölmüştü. Tüm bunlar bundan 5 yıl önce oldu. Ondan sonra polis bana olanları anlattı. Michael ve tanımadığım o adam birçok suç işlemişler. Bir sürü yerlerden bir kaç milyon dolar çalmışlar. Michael parayı alıp kaçmış. Parayı bu evde, hala bilemediğim bir yerde saklamıştı. Sonra diğer adam hissesini almak için oğlumu arayıp bulmuştu. Paranın yok olduğunu görünce de oğlumu öldürmüştü.'
Başını kaldırıp adama baktı.
'İşte o zaman evimi 750.000 dolara satışa çıkardım. Bir gün oğlumun katilinin döneceğini biliyordum. O bir gün gelip fiyatı ne olursa olsun evi almak isteyecekti. Bütün yapacağım, yaşlı bir kadının köhne evine bu kadar çok para vermeye razı olacak adamı buluncaya kadar beklemekti.'
Sandalyesini ağır ağır sallıyordu. Dill bardağı yere bıraktı, diliyle dudaklarını yaladı.
'Uff!' dedi.
'Bu limonata çok acı...'
Bakışları canlılığını kaybetti, hafif titreme ile başı, omzunun üzerine cansız düştü.
Henry Slesar / Temiz cinayetler, Bütün Dünya / Mayıs 1999

By.W
18-12-2005, 17:37
BORCUM VARDI
Oldukça yaşlı bir adam ,kendisi gibi kamburalaşıp yere yanaşmış bir ağacın altında ağlıyordu. Biraz önce irikıyım bir genç yanına sokulmuş ve kendisinden içki parası istedikten sonra bir de tokat atmıştı. Yaşlı adamın yere yıkıldığını görenler, hemen yardımına koşup:

- Geçmiş olsun dede ,dediler. O serseri ne istedi ki senden?

Adamcağız bir şey olmamış gibi toparlanmaya çalışırken:

- Eski bir borcum vardı, onu istedi , dedi. Yapması gerekeni yaptı sadece...

Çevresindekiler, ihtiyar adamı yerden kaldırdıktan sonra eline bastonunu tutuşturup aceleyle işlerine koşuştular. Herkes ayrıldığında, hadiseyi başından beri görmüş olan bir delikanlı onun koluna girerek:

- Fazla hırpalandınız, dedi. Ağacın gölgesinde biraz oturalım mı?

Yaşlı adam yorgun bakışlarını yukarıya yöneltip :

-Benim bu ağacın altında dinlenmeye hakkım yok yavrum dedi. Ölünceye kadar da olmayacak.

Delikanlı, söylenenden bir şey anlamamıştı. Meraklı gözlerle kendisine bakarken, onun tekrar hıçkırıklara boğulduğunu farketti.

Yaşlı adam ,iniltiye benzeyen bir sesle:

- Elli yıl kadar önceydi,diye devam etti. Rahmetli babamı,sigara parası almak için bu ağacın altında azarlamıştım. Yani biraz önce evladımın beni dövdüğü yerde.

Delikanlı ne diyeceğini bilemedi ve şimdi biraz daha bitkin görünen ihtiyarın sakinleşmesini bekledikten sonra, onu arabayla evine bırakmayı teklif etti.

Adam, titrek adımlarla yoluna koyulurken:

- Evim oldukça uzaklarda yavrum. Ama ben yürüyerek gideceğim oraya. Babamın da onu azarladıktan sonra, üzüntüsünden yayan döndüğü gibi. Hem şehir dışındaki kabristana uğrayıp bir Yasin le öpeceğim ellerinden...

By.W
18-12-2005, 17:39
Nedir Şu Paradokslar
Binlerce yıllık geçmişi olan paradokslar, insanların kafasını devamlı meşgul etmiştir. Aslında doğru gibi görülen bir önerme veya fikir, tamamen yanlış olarak çıkar karşımıza. Tam tersi de mümkündür; yıllarca yanlış zannettiğimiz olayların, fikirlerin, hesaplamaların, doğru olduğunu görmek, bizi şaşkınlığa ve hayrete düşürür. İleride bolca misal vereceğimiz paradoksların, yapılmış birkaç tanımını aktaralım:
'Çok mantıksız görünen, aslında çok mantıklı bir değiş'
'İki doğrunun veya yanlışın çelişkisi'
'Soyut muhakemenin sona erdiği tezat'
'Kağıt-kalem veya mantık ilüzyonu' (Galiba en güzel tanım bu!)
Paradokslar ilginçtir, eğlencelidir, öğreticidir, şaşırtıcıdır, zihni açar...
Tarihte bilinen ilk paradoks örneklerini Epimenides vermiştir. Giritli olan Epimenides:
-'Bütün giritliler yalancıdır!' diyerek bizi çelişkiye götürür. Şöyle ki :
Eğer gerçekten giritliler yalancı ise kendisi de giritli olduğuna göre o da yalancıdır. Yani söyledikleri yalandır(mesela yukarıdaki cümlesi). Bu cümle yalan olduğuna göre doğrusu şu olmalı:
-'Bütün giritliler doğrucudur, doğru söyler.'
O halde söylediği doğrudur. Yani 'bütün giritliler yalancıdır......'

By.W
18-12-2005, 17:39
Örnekler:
'Bu cümleyi okumayın!'
Yukarıdaki cümleyi okuduğunuza göre paradoksa uğramış oldunuz.

By.W
18-12-2005, 17:39
' Tek kelime dahi Türkçe bilmiyorum!'


- Beni duyabiliyor musun?
- Hayır. Sesin gelmiyor (!)

By.W
18-12-2005, 17:40
- Niçin her soruma soru ile cevap veriyorsun?
- Niçin vermeyeyim ki !?

By.W
18-12-2005, 17:40
Memleketimizde bazı yer adları, kendisi ile çelişir:
Bakırköy: Adı "köy" olmasına rağmen ilçedir. Hem de yaklaşık 50 vilayetten bile büyük bir ilçe.
Viranşehir: "Şehir" değil, Ş.urfa'nın bir ilçesidir.
Kuşadası: "Ada" değildir.
Denizli: Denizli'de deniz yoktur.
Elmadağ, Kadifekale, Akdeniz, Gümüşhane...vs

By.W
18-12-2005, 17:40
-"Söylediğin her şey doğru mu?"
-"Hayır!"
Bu adam güvenilir biri midir? Önce fikir yürütelim:
"Hayır" dediğine göre arada bir yanlış(yalan) söylüyor demektir. Arada bir yanlış konuşuyorsa "hayır" dediği de yanlış veya yalan olabilir. O zaman "hayır", "evet" olur. Bu sefer de "evet" diyorsa, her söylediği doğru olduğundan "hayır" da doğrudur... İyisi mi bu adama pek itimat etmeyelim...

By.W
18-12-2005, 17:41
Bir otobüs ilanı:
-"Okuma-yazma öğrenmek isteyenlere müjde! Hemen aşağıdaki adrese başvurun..."
Okuma-yazma bilmeyen bir insan nasıl bu ilanı okuyacak! Okusa zaten o adrese başvurması gerekmez...

By.W
18-12-2005, 17:41
Bir adam, saçları döküldüğü için doktora gider. doktor, teşhisi koyar: Stres!
Ama adam saçları döküldüğü için strese girmektedir. Strese girdikçe daha da fazla dökülmektedir. Daha da fazla döküldükçe de, stresi aynı hızla artmaktadır...

By.W
18-12-2005, 17:41
BU CÜMLEDEKİ HARF SAYISI OTUZYEDİ DEĞİLDİR. (37 Harf var)

By.W
18-12-2005, 17:42
Ben her zaman yalan söylerim. EMRE TURUNCU'dan (paradoks)

By.W
18-12-2005, 17:42
BU CÜMLEDEKİ HARF SAYISI OTUZYEDİ DEĞİLDİR. (37 Harf var)
Alaaddin'in sihirli lambasından çıkan cini herkes bilir. Cin diyor ki:
-Dile benden ne dilersen. Unutma ki sadece 'bir' dilek hakkın var ve mutlaka yerine gelecek.
Siz olsanız ne isterdiniz? Alaaddin öyle bir istekte bulunuyor ki cin ne yapacağını şaşırıyor:
-Benim tüm dileklerimi yerine getir!




SOCRATES'ten:
"Bildiğim tek şey var; o da hiç bir şey bilmediğim."

By.W
18-12-2005, 17:42
Bazı hayvan isimleri, insanlar için sıfat olarak kullanıldıklarında iltifat kabul edilir:
Aslanım benim!
Koç gibi maşallah!
Tilki gibisin abi!

Bazı hayvan isimleri ise hakaret anlamına gelir:
Çok inek bir arkadaş!
Ayı mısın be birader! (Ayı, bazı ülkelerde iltifattır)
Öküz öküz bakma!

Sonuçta hayvan, hayvandır:)

By.W
18-12-2005, 17:43
İlginç Hikâyeler
Nasreddin Hoca:
Nasreddin Hoca bir gün heybe almak için pazara gider. Güzel bir heybe görüp pazarcı ile pazarlık yapar ve 1 akçeye anlaşırlar. Tam oradan ayrılacaktır ki daha güzel bir heybe dikkatini çeker:
- Kaç akçe şu heybe muhterem?
- 2 akçe hocam.
- Aldım gitti, diyen hoca elindekini bırakır ve onu alıp tam gidecekken pazarcı seslenir:
- Hocam. Bu heybe 2 akçe. Sen 1 akçe verdin.
Hoca sinirlenir:
- Bre cahil adam! Sana önce 1 akçe verdim. Sonra da 1 akçelik heybe bıraktım! İkisi eder 2 akçe. Daha benden neyin parasını istersin!

By.W
18-12-2005, 17:43
Parite Olayı:
Olay, henüz döviz kurlarının uygulanmadığı yıllarda ABD-Kanada sınırındaki bir şehirde geçmektedir:

ABD ve Kanada malum ki para birimi olarak 'dolar' kullanmaktadırlar. Yalnız her iki ülke de kendi paralarının daha değerli olduğunu iddia etmektedirler. Şöyle ki Kanadalılara göre:

1 ABD Doları= 90 Kanada Centi, Amerikalılara göre ise :
1 Kanada Doları= 90 ABD Centi.

Bir amerikalı, cebindeki 1 dolarla dolaşmaya çıkar. Bir ara karnı acıkır ve simit alır (amerikan simiti!). Simitin fiyatı 10 centtir. Cebindeki 1 doları verir. Simitçi bozuk para ararken cebinin bir köşesinde 1 Kanada doları bulur, onu verir (90 cente eşit ya!). Derken sınırı yürüyerek geçer ve Kanada da dolaşmaya başlar. Kaleme ihtiyacı olduğunu hatırlar. Girer bir kırtasiyeciye. Kalemin fiyatı da 10 Kanada centidir. Cebindeki 1 Kanada dolarını verir. Kırtasiyeci de para üstü olarak 1 ABD doları verir. Oradan da ayrılıp evine döner. Sonra düşünmeye başlar:

- Yahu sabah evden çıkarken cebimde 1 ABD dolarım vardı, şimdi de 1 ABD dolarım var. Pekiyi simitle kalemin parasını kim verdi?

By.W
18-12-2005, 17:43
Hızlı Kaplumbağa:
Bu paradoks, Zenon Paradoksu olarak ta bilinir:

Hikaye bu ya, kaplumbağanın biri yolda Carl LEWİS'le (Bu ismin gerçek hayatla hiçbir ilgisi yoktur!) karşılaşır. Kısa bir sohbetten sonra kaplumbağa, Lewis'e 100 metre yarışı teklif eder. Önce bu teklife gülüp geçen Lewis, kaplumbağanın gayet ciddi ve ısrarcı olması üzerine isteksiz bir şekilde teklifi kabul eder:
- Tamam yarışalım ama neyine güvenip benimle yarışmaya kalkıyorsun be birader?
Kaplumbağa, yalnız bir şartı olduğunu söyler:
- Senden tek isteğim, ben yarışa 10 metre önden başlayacağım. Bu şartla beni kesinlikle geçemezsin. Ne o yoksa korkuyor musun?
Lewis kaplumbağanın şartını kabul eder. Yalnız kaplumbağa bir açıklamada bulunur:
- Yarışa başladığımızda sen benim ilk başladığım noktaya geldiğinde ben biraz önde olacağım(mesela 10 metre). Bu anda filmi dondurup farkı göre biliriz. Tekrar harekete başladığımızda sen ikinci kez yarışa başladığım noktaya geldiğinde ben biraz daha önde olacağım(mesela 10 cm). Tekrar hareket ettiğimizde benim son olarak geldiğim yere geldiğinde ben mutlaka senin önünde olacağım. Dolayısı ile sen hiçbir zaman beni geçemeyeceksin.
Bu sözleri duyan Carl LEWİS, yarışma fikrinden vazgeçer. Mâlum, itibar meselesi...

By.W
18-12-2005, 17:43
Temelden:
Temel, çalışmak için gittiği şehirden, köye babasına mektup yazar. Klasik mektup cümleleriyle başlayan mektup, şu notla biter:
-"Babacuğum. Acele cevabini bekliyrum. Yalnız, zarfa biraz da para koyarsan iyi olir. Oğlin Temel."
Aradan onbeş gün geçer ve mektubun cevabı gelir. Temel büyük bir heyecanla zarfı açar. İçinden sadece mektup çıkar. Mektubun sonunda da bir not vardır:
-"Oğlim Temel. Sana para göndereceydum. Ama aha bu geri zekali anan zarfi kapatmiş. Bir daha ki sefere evladim. İmza:Buban."

By.W
18-12-2005, 17:44
Ağanın atları:
Zengin bir köy ağası vefat eder. Vasiyeti açılır. Mallarının yarısını(1/2) büyük oğluna, dörtte birini(1/4) ortanca oğluna ve beşte birini(1/5) küçük oğluna bırakmıştır. Bütün mallar paylaşılır ancak Ortada 19 tane de "at" vardır. 19'u ne ikiye, ne dörde, ne de beşe bölmek mümkündür. Köyün en akıllı adamına gidip akıl danışırlar. Adam da onlara yardımcı olabileceğini söyler. Der ki:
-"Benim de bir atım var. Alın bunu size veriyorum. Oldu mu 20 at? Yarısını sen al bakalım (10). Dörtte birini de (5) ortanca kardeşin alsın. Beşte birini de (4) en küçüğünüze verelim. On, beş daha onbeş. Dört daha ondokuz. Verin bakalım şu bizim geriye kalan düldülü...!

By.W
18-12-2005, 17:44
Yalancı-Doğrucu Köy:
Günün birinde yolumuz bir köye düştü. Ama bu köy öyle sanıldığı gibi bir köy değil. Herkesin kendine göre bir özelliği var. Ve bu insanlardan ikisi bizi köyün girişindeki köprünün başında bekliyor. Burada iki köprü var. Biri köye gidiyor diğeri ise gitmiyor. Ve adamlara soruyoruz:
Köye giden köprü hangisi¿
1. adam: Ben her zaman doğru söylerim. Bu köprü köye gider.
2. adam: Ben her zaman yalan söylerim. Arkadaşımın gösterdiği köprü köye gider.
Acaba hangisi yalancı¿ İsmail Serdar YILMAZ'dan

By.W
18-12-2005, 17:44
Erciyes'in Karı:
Yıllarca Kayserililer ile ermeniler birlikte yaşamışlardır. Birbirleriyle sıkı münasebetlerinin fazla olduğu yıllarda, bir kayserili, ermeni arkadaşından borç para ister. Ermeni arkadaşı ne zaman ödeyeceğini sorar. Kayserili:
-"Şu Erciyes Dağı'nın karı eriyince borcumu öderim."
Ermeni, bir yıl bekler. Kayseriliden ses yoktur. Gider yanına ve alacağını ister. Kayserili, Erciyes'i gösterir ve daha üzerinde kar olduğunu söyler. Bir süre sonra ermeni, kayserilinin oyununa geldiğini anlar. Bunu içine sindiremez. Artık karar vermiştir ve o da bir başka kayseriliyi kandıracaktır. Gider bir arkadaşına ve borç ister. Kayserili ne zaman ödeyeceğini sorar ve o da aynı cevabı verir:
-" Erciyes'in karı eriyince"
"Pekiyi" der kayserili. Aradan bir yıl geçer ve kayserili hemşerim alacağını istemek için ermeniye gider. Ermeni vatandaşımız bu durumu beklediği için çok rahat bir tavırla Erciyes'i gösterir ve hâlâ karın erimediğini söyler. Kayserilinin de cevabı hazırdır:
-"O gördüğün kar, bu yılın karı. Geçen yılın karı çoktaaaan eridi"
Ermeni ne yapacağını şaşırır ve çaresiz borcunu öder.

By.W
18-12-2005, 17:45
Müfettiş Paradoksu:
Bir işyerini, önümüzdeki on gün içinde vergi müfettişleri denetlemeye gelecektir. Müfettişler, mantık oyunlarını sevdikleri için işyeri yetkilisine telefon açarlar ve:
-"Hangi gün geleceğimizi, o günün sabahında tahmin edebilirseniz, denetimden kurtulacaksınız" derler.
Defterleri denetimden geçemeyecek kadar karışık olan işyerinin yetkilisi, biraz düşünür ve müfettişlere:
-"Galiba bu denetimi yapamayacaksınız efendim. Çünkü buraya geleceğiniz günü çok kolay tahmin edebilirim. Şöyleki:
Denetimi, onunucu ve sonuncu güne bırakmazsınız. Çünkü ben ilk dokuz gün gelmediğiniz takdirde onuncu gün geleceğinizi hemen bilirim. Dokuzuncu gün de gelmezsiniz. Çünkü ilk sekiz gün içinde gelmezseniz, dokuzuncu gün geleceğiniz açıkça belli olur. (Onuncu gün gelmeyeceğinizi az önce ispatlamıştım). Onuncu ve dokuzuncu gün gelemeyeceğinize göre denetimi, sekizinci güne de bırakamazsınız. Çünkü ilk yedi gün içinde gelmediğiniz takdirde sekizinci gün geleceğinizi hemen anlarım...
Yetkili, mantık oyunlarına müfettişlerden daha meraklıymış..

By.W
18-12-2005, 17:45
BEN BİR DUVAR YAZISIYIM
Eskiden çok kibirliydim ama şimdi tamamen kusursuzum
Burada yasak koymak, yasaktır!
Ben bu duvarın önüne hiç gelmedim ki
Bu duvara yazı yazan e...tir!
Bu sefer başladığım bir işi bitirec...
en eYi oldUum dersz tüRçediyr ¿
İnsanlar 'ikiye' ayrılır, ama ölürler!
Bu duvarlara kimler yazı yazar diye merak ediyordum, artık biliyorum.
Ayşe, eğer bu yazıyı okuyorsan aramızdaki herşey bitmiştir.(Erkekler Tuvaletinde)
Eskiden kararsız biriydim, şimdi emin değilim
"Çimlere Basmak Yasaktır"
Futbolculara niye kızmıyorsunuz peki...!?

-Serhan buradaydı
-Yalan! Ben buraya hiç gelmedim!
İmza: Serhan
Eğer bu yazıyı FARKEDERSEN, FARKEDECEKSİN Kİ bu yazıyı FARKEDİP FARKETMEMEN hiç FARKETMEZ. Sen en iyisi bu yazıyı hiiiç FARKETME
Yüz milyon defa söyledim sana abartmadan konuş diye!
Hoşgörüsüz insanlara tahammül edemem

By.W
18-12-2005, 17:46
Bunları Biliyor musunuz ¿?
Ünlü besteci Beethoven'in son bestesini, sağır olarak yaptığını...
Paris'teki Versailles Sarayı'nın 1300 odası olduğunu ve hiç tuvaletinin olmadığını...
Bir çift sineğin sadece nisan-mayıs aylarında bıraktıkları yumurtaların tamamından sinek çıksa idi, dünyayı 14 metre kalınlığında bir sinek tabakası kaplayacağını...

By.W
18-12-2005, 17:48
Eyfel kulesinin yapımında toplam 6400 ton ağırlığında 18.100 adet demir parçası kullanıldığını...


Süleymaniye camiinin 4 minaresi olmasının sebebinin, Kanuni'nin İstanbul'un fethinden sonraki dördüncü padişah; bu dört minaredeki on şerefenin de Osmanlının onuncu padişahı olduğunun bir işareti anlamına geldiğini...

By.W
18-12-2005, 17:48
Bir insandaki toplam damar uzunluğunun 150 bin km. ve dünya ile güneş arasındaki mesafenin de 150 milyon km. olduğunu...


Osmanlı sultanlarının ve bazı alimlerin başlarındaki kavukların, kefenlerinden oluştuğunu, sık sık ölümü hatırlayıp ona göre karar verdiklerini, ayrıca öldükleri zaman hemen başlarındaki kefenle defnedildiklerini...

By.W
18-12-2005, 17:49
Bir futbolcunun topa her kafa vuruşunda, beyninden 1000(bin) hücrenin öldüğünü...


Ortalama bir insanda 30.000-100.000 adet saç olduğunu, hergün yaklaşık 100 tanesinin döküldüğünü...
İnsan vücudunun her 7 yılda -ölen hücrelerin yerine yenisi gelerek- tamamen yenilendiğini...

By.W
18-12-2005, 17:49
Amerikan halkının %60'ının ülkelerini, dünya haritasında bulamadıklarını...
0(sıfır)'ı müslümanların bulduğunu...
Dünyaya her yıl düşen yağış miktarının eşit olduğunu...
Beşiktaş kulübünün kuruluşundaki Kırmızı-Beyaz renklerinin, Başkan savaşındaki malubiyetten sonra Siyah-Beyaz olarak değiştirildiğini...
Galatasaray kulübünden, yıllar önce bir grubun ayrılıp 'Güneşspor' u kurduğunu...
Fenerbahçe Kulübünün ilk adının 'Siyah Çoraplılar' olduğunu...
İbni Sina'nın göz ameliyatı yaptığını...

bikmisbroker
19-12-2005, 02:44
AĞLAMAMAK MÜMKÜNMÜ..?



Azman Dede Balıkesir`de son gömdüğümüz Çanakkale gazisi İvrindi'nin Mallıca
köyünden 104 yaşında idi. Gençliğinde iki metreyi aşkın boyu,dev
görünümüyle insan azmanı sayılmış herkes ona azman demeye başlamış,soyadı
kanunu çıkınaca da Azman soyadını almıştı. Esas ismi adeta
unutulmuştu.Yıllar önce bir yerel ara ştı rma sıras ında Mallıca köyü
kahvesinde kendisiyle görüştüm. Kulakları a ğır işitiyordu. Köylülerden
biri
yardımcı oldu. Benim sorduklarımı kulağına ba ğıra bağı ra söyledi. Onun
sesine alışkın olduğundan anladı. Sordukları mı cevapladı . Söz
Çanakkale`ye
geldiğinde o koca ihtiyar sarsıla sarsıla, hıçkırıklar içinde ağlamaya
başladı. Kendi zor duyduğu için kan çanağına dönen gözleriyle bize de
duyurmak için bağıra bağıra anlatmaya başladı : -"Bir hücum sırasında bölük
erimişti. Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı siperleri takviye
için istediğimiz askerler geldi. Hepsi askere alınmış gencecik insanlardı.
Ama içlerinde daha çocuk denecek yaşta üç-dört asker vardı ki hemen
dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene soktum.Yüzbaşı gelenlerle tek tek
ilgileniyor, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah
yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyorduSıra o çocuklara geldiğinde, o
cıvıl cıvıl şarkı söylerek gelen çocuklar birden çakı gibi oldular. Yüzbaşı
sordu; "Yavrum siz kimsiniz?",içlerinden biri; "Galatasaray Mektebi
Sultanisi talebeleriyiz Vatan için ölmeye geldik!.." diye cevap verdi.
Gönlüm akıverdi o çocuklara. Bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü
tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlarla ilgilendim. "Mermi böyle basılır.
Tüfek şöyle tutulur. Süngü böyle takılır. Düşmana şöyle saldırılır!.."
diye.
Onları karşıma alıp bir bir gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında
sabaha kadar talim yaptık.Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere
girdik. Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca hep yaptıkları gibi düşman
gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladı lar. Yer gök top
sesleriyle
inliyordu.Her mermi düştüğünde minare gibi alevler yükseliyor birgün önce
ölenlerinkol, bacak, el, ayak gibi parçaları havaya kalkan toprakla
siperlere düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu. Siperler
toz duman içinde kalmıştı. Bir ara yüzbaşı "Azman yandık!.." diye siperin
köşesini işaret etti. O şarkı söyleyerek sipere gelen, sanki çiçek toplarm
ış gibi neşeli olan o çocuklar siperin bir köşesinde sanki bir yumak gibi
birbirine sarılmış tir tir titriyorlardı. Çocuklar harbin gerçeği ile ilk
defa karşılaşıyorlardı. Ürkmüşlerdi. Yüzbaşı yandık demekte haklıydı.
Muharebede bir ürküntü panik meydana getirebilirdi. Tam onlara doğru
yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı!..Annem
beni yeti ştirdi bu yerlere yolladıAl sancağı teslim etti Allah'a
ısmarladıBoş oturma çalış dedi hizmet eyle vatanaSütüm sana helal olmaz
saldırmazsan düşmanaBaktım hemen biraz sonra ona bir arkadaşı daha katıldı.
Biraz sonra biri daha... Marş bitiyor yeniden başlıyorlar. Bitiyor bir daha
söylüyorlar.Avaz avaz!.. Gözleri çakmak çakmak... Hücum anı geldiğinde
hepsi
süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış
dişler kenetlenmiş bekliyorlardı . O an geldi. Birden yüzbaşı
"Hücum!.."diye
bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden
fırladık. İşte tam o anda, tam o anda, o çocuklar kurulmuş gibi siperlerden
fırlayıverdiler. İşte o an. Tam o an bir makinalı yavruları biçiverdi.
Hepsi
sipere geri düştüler. Kucağıma dökülüverdiler.Onların o gül gibi yüzleri
gözümün önünden gitmiyor. Hiç gitmiyor!.. İşte ben ona ağlıyorum, o
çocuklara ağlıyorum!.."Azman dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum. Kahvede kim
varsa ağlıyordu.Kahveci gözyaşları içinde bize çay getirdi. Eğildi;"Azman
dede hep ağlar. Niye ağladığını bugün ilk defa anlattı ." Dedi.

C. Bayar Üniversitesi Öğrenci Konseyi'nin hazırladığı Çanakkale adlı kitapçıktan

chuckydoll
21-12-2005, 09:11
>>ÜNİVERSİTELİ ÖĞRENCİ EFSANELERİ
>>ODTÜ Felsefe öğrencilerini en çok zorlayan hocalardan biri yıllık
>>olan
>>dersinin final sınavında sınıfa gelmiş ve sınav sorusu olarak
>>tahtaya,
>>"Why?" (Neden?) yazmış. Öğrenciler ilk önce ne yazacaklarını
>>şaşırmışlar,
>>sonra herkes birşeyler yazmaya başlamış. Yalnız bir öğrenci,
>>sınavın ilk
>>dakikasında kağıdını teslim etmiş. Öğrencinin cevabı da soru gibi
>>kısaymış: "Why not?" (Neden olmasın ki?) Bu öğrenci sınavdan "100"
>>almış.
>>
>>Aynı hoca başka bir sınavda "risk nedir?" diye soruyor. Yine bir

>>öğrenci
>>sınavın ilk 10 saniyesinde teslim ediyor kağıdını. Kağıdın üst
>>kısmında
>>sadece isim-soyadı yazıyor, gerisi ise bomboş beyaz yaprak. En
>>altta ise
>>"İşte risk budur" diye yazıyor. Ve sonuçta da sınıftaki en yüksek
>>notu
>>alıyor.
>>
>>Hocanın bir sonraki sınavında yine "Risk nedir?" sorusuyla
>>karşılaşan
>>öğrencimiz tekrar boş kağıt verince bu sefer 0 alıyor. Tabii koşa
>>koşa
>>hocaya gidip sebebini soruyor. İşte cevap: "Aynı şartlar altında,
>>aynı
>>riski iki kere almak aptallıktır!"
>>
>>Hocamız bir başka sınavda derse giriyor ve tek soru soruyor:
>>"Atatürk ne
>>yaptı?". Bütün öğrenciler harıl harıl
yazmaya başlıyor, kağıtları
>>dolduruyorlar. Sınav sonucunda herkes ortalama notlar alıyor. Bir
>>öğrenci
>>ise 100 alıyor. Bu öğrencinin cevap kağıdında şu yazıyor: "Ne
>>yapmadı ki!"
>>
>>Bu tür öğrenciler ve değerlendirmeler Hukuk Fakültelerinde yok mu?
>>Elbette
>>var. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde Hocanın biri sınavda,
>>o
>>günlerde devam etmekte olan bir davanın detaylarını vermiş ve
>>sonucun ne
>>olacağını sormuş. Tabii, bütün öğrenciler ha babam, de babam,
>>sayfalarca
>>yazmaya başlamışlar. Ama bir öğrenci kağıdını sınavın ilk
>>dakikasında
>>vermiş. Ve buna rağmen 100 almış. Öğrencinin yanıtı tek cümleymiş:

>>"Devam
>>eden dava hakkında yorum yapılamaz."
>>
>>Bir efsane de tıpçılardan: Olay bir tıp fakültesinin anatomi
>>dersinde
>>geçiyor. Okulun en iyi hocası, anatomi dersine ilk kez giren
>>öğrencilerine;
>>"Tıpta iki önemli şey vardır" demiş, "İlki, hiç bi şeyden
>>iğrenmeyeceksiniz!"Bunu söyledikten sonra işaret parmağını önündeki
>>kadavranın makatına sokmuş, şööyle bir karıştırıp çıkarttığı
>>parmağını hop
>>diye ağzına sokmuş ve emmiş. Ardından öğrencilerden de aynısını
>>yapmalarını istemiş. Genç tıp öğrencileri, kızara bozara aynı şeyi
>>teker
>>teker yapmışlar. Bunun üzerine Hoca öğrencilerine dönüp; "İkinci
>>önemli
>>şey
ise çok dikkatli olmaktır" demiş ve eklemiş, "Mesela ben
>>demin
>>hastanın makatına işaret parmağımı soktum ama orta parmağımı
>>emdim!"...
>>
>>Bir kız yurdunda kalan kızlar, artık temizlik görevlisine olan
>>kıllıklarından mıdır yoksa nerden çıktığı belli olmayan bir yurt
>>geleneğinden midir, her sabah dudaklarına ruj sürdükten sonra
>>aynaya
>>öperek iz bırakıyorlarmış. Yurt müdürü ne yaptı ettiyse bu
>>alışkanlığı
>>ortadan kaldıramamış. Diğer yandan temizlik görevlileri de iyiden
>>baş
>>kaldırmaya başlamışlar. Sonunda müdürün aklına parlak bir fikir
>>gelmiş.
>>Hemen bir duyuru yapıp, kızları toplantıya çağırmış. Neyse

>>toplanmış
>>bunlar. Müdür "Buyrun tuvalete" demiş. Hep birlikte, temizlik
>>görevlisinin
>>beklediği umumi tuvalete girmişler. Aynalarda sabahki ruj izleri
>>hala
>>duruyormuş. Müdür "Arkadaşlar" demiş, "Bazılarınız dudaklarına ruj
>>sürdükten
>>sonra aynaları öperek çıkması güç izler bırakıyor. Temizlik
>>görevlilerimiz
>>bunları temizlerken zorlanıyor. Sizleri görevlimizin bu temizliği
>>yaparken
>>ne kadar zorlandığını bizzat görmeniz için topladım. Bakın ve
>>görün".
>>Sonra görevliye bir işaret çakmış. Bizimki gayet sakin bir şekilde
>>tuvalet
>>fırçasını almış, klozetteki suya daldırmış ve aynayı temizlemiş. O

>>günden
>>sonra bir daha o yurtta tuvaletlerde dudak izine rastlanmamış.
>>

chuckydoll
21-12-2005, 12:31
aşk arıtmetiği
> >>>> >>>>>* ASK ARITMETIGI
> >>>> >>>>>akilli erkek + akilli kadin = ask
> >>>> >>>>>akilli erkek + aptal kadin = iliski
>
>>>> >>>>>aptal erkek + akilli kadin = evlilik
> >>>> >>>>>aptal
> >>>> >>>>erkek + aptal kadin = hamilelik*
> >>>> >>>>>**
> >>>> >>>>>* OFIS ARITMETIGI
> >>>> >>>>>akilli patron + akilli eleman = kar
> >>>> >>>>>akilli patron + aptal eleman = uretim
> >>>> >>>>>aptal patron + akilli eleman = terfi
> >>>> >>>>>aptal patron + aptal eleman = fazla mesai *
> >>>> >>>>>**
> >>>> >>>>>* ALISVERIS ARITMETIGI
> >>>> >>>>>Bir erkek kendisine gerekli olan urunu almak icin 1
> >>>>liralik urune 2
lira oder.
> >>>> >>>>>Bir kadin kendisine gerekmeyen urunu almak icin 2
> >>>>liralik urune 1 lira oder.*
> >>>> >>>>>**
> >>>> >>>>>* GENEL GEÇER FORMULLER VE ISTATISTIKI VERILER
> >>>> >>>>>Bir kadinin gelecek endisesi evlenene kadar surer.
> >>>> >>>>>Bir erkegin gelecek endisesi evlenince baslar.
> >>>> >>>>>Basarili bir erkek
> >>>> >>>>esinin harcayabileceginden daha fazla geliri
> >>>> >>>>olandir.
> >>>> >>>>>Basarili bir kadin boyle bir erkegi evlilige ikna
> >>>>edebilendir.* **
> >>>> >>>>>* MUTLULUK
>
>>>> >>>>>Bir erkekle mutlu olabilmek icin onu cok iyi anlamak
> >>>>ve az sevmek
> >>>> >>>>gerekir.
> >>>> >>>>>Bir kadinla
> >>>> >>>>
> >>>> >>>>mutlu olabilmek icin onu cok sevmek ve anlamaya calismamak
> >>>> >>>>>gerekir.*
> >>>> >>>>>**
> >>>> >>>>>* UZUN YASAM
> >>>> >>>>>Evli erkekler bekar erkeklerden daha uzun yasar ama
> >>>>daha erken olmek isterler.*
> >>>> >>>>>**
> >>>> >>>>>* DEGISIM ORANI
> >>>> >>>>>Bir kadin kocasinin degisecegi inanciyla evlenir ama
>
>>>>erkek degismez. Bir erkek karisinin degismeyecegi inanciyla evlenir ama
> >>>>kadin
> >>>> >>>>degisir.*
> >>>> >>>>>**
> >>>> >>>>>* TARTISMA
> >>>> >>>>
> >>>> >>>>TEKNIKLERI
> >>>> >>>>>Kadin bir tartismada her zaman son sozu soyler. Bu
> >>>>sozden sonra erkegin soyleyecegi hersey yeni bir tartisma konusudur.*
> >>>> >>>>>**
> >>>> >>>>>* "EVLEN ARTIK" VIDIVIDISI NASIL KESILIR
> >>>> >>>>>Her dugunde yaniniza gelip sizi minciklayarak "Artik
> >>>>sira sende"
> >>>> >>>>diyen
>>>>>yasli akrabalara, cenazelerde aynisini yaparsiniz bir
> >>>>daha evlilik lafini agizlarina almazlar.

chuckydoll
21-12-2005, 12:33
Çocuk akşam eve gelmiş ve babasına ; "Baba hayat bilgisi dersinde yonetimleri
işliyoruz, bana demokrasiyi anlatır mısın? " demiş. Babası; "Anlatmasına
anlatırım yavrum, ama senin bazı tanımları bilmen gerekiyor." demiş. "Bak şimdi
benim fabrikam var ve eve para getiriyorum, ben kapitalistim. Paranın nasıl
harcanacağına annen karar verir, o hükümet. Hepimiz senin için yaşıyoruz, sen
halksın. Beşikteki kardeşin, gelecek. Hizmetçimiz ise işçi sınıfı. Sen bunları
öğren. Ben sabah sana demokrasiyi anlatırım" demiş. Gece çocuk uyanmış bir
bakmış ki küçük kardeşi altını pisletmiş ve durmadan ağlıyor. Hemen anne ve
babasının odasına gitmis. Annesi horul horul uyuyor. Uyandırmaya çalışmış ama
başaramamış. Babası yatakta değil, geçerken hizmetçinin odasına bir bakmış ki
hizmetçiyle babası sevişiyor. Çaresiz dönüp yatmış. Ertesi sabah babası "Gel
oğlum sana demokrasiyi anlatayım." demiş. Çocuk: "Gerek yok baba, ben artık
biliyorum" yanıtını vermiş ve anlatmış; "Kapitalistler işçi sınıfını! becerirken
hükümet uyuyor, halk endişeli, gelecek ise ..ok içinde

adnanfd
23-12-2005, 20:45
herkesin bir hikayesi vardır
Unlu basketbolcu Hidayet Turkoglu esiyle birlikte, Eminonun de
geziyordu.
Once akvaryumculari dolastilar, Kapalicarsi,Nuriosmaniye,
Yerebatan Sarnici, Ayasofya, Sultanahmet,Topkapi Sarayi,
Gulhane Parki
derken, Yeni Caminin ,onune kadar geldiler. Orada bagira
bagira simit satan bir cocuk vardi. Basketbolcu birden
durakladi...
Sonra simitciye yaklasti: -
-Simit'in kaç lira ?
-300 bin abi.Citir citir....
-Tezgahta kac simit var ?
-70-80 tane var herhalde...
- Hepsini alsam ne tutar ?
-Seksen desek 24 milyon.
- Al sana 30 milyon... Farzet ki hepsini aldim...
-Sagol abi... sagol...
Basketbolcu üç onluk cikartip simitcinin onune birakti.
Esi şaşkindi.Uc bes adim yurumuslerdi ki esine yaklasip
fisildadi.
- Hidayet sen delimisin ?
- Yooo
-Peki yemedigimiz simitlerin parasini niye verdin ?
-Bosver sorma.
-Diyelim ki soruyorum. Hem de israrla soruyorum.
-öyleyse soyleyeyim.
-Tablanin kenari dikkatini cektimi ?
- Hayir.
- Baksan gorecektin. Tahtaya bir isim kazinmisti.
-Nasil bir isim ?
-Hidayet!
- Yoksa ?
- Evet o tezgah, eskiden benimdi.

Bu hikayeyi hidayet tv8 de katildigi bir programda kendisi
anlatmistir..

varyemez
25-12-2005, 00:10
Kadın her sabah olduğu gibi o günde beyaz değneği ve
el yordamı ile otobüse binmişti.
Şoför: Soldan üçüncü sıra boş hanımefendi, dedi. Kadın
32yaşında güzel bir bayandı ve eşi oldukça yakışıklı
bir deniz subayı idi.
Bundan bir kaç ay önce yanlış bir teşhis sonucu
gerçekleştirilen
ameliyatla gözlerini kaybetmişti genç kadın ve asla
göremeyecekti.
Kocası ameliyattan sonra acı gerçeği öğrenince
yıkılmış ve kendi
kendine bir söz vermişti. Asla karısını yalnız
bırakmayacak, ona sonuna kadar
destek olacak, kendi ayakları üzerinde durana kadar
cesaret verecekti.
Günler geçiyordu.Kadın her geçen gün kendini daha kötü
hissediyor, çok sevdiği kocasına yük olduğunu
düşünüyordu.Eşinin bu içine kapanık,karamsar hali
kocayı çok üzüyordu.Bir an önce bir şeyler yapması
gerekiyordu, karısı günden güne kendi içine kapanık
dünyasında kayboluyordu.
Bütün gün düşündü koca, nasıl yardım edebilirim
güzeller güzeli eşime diye.
Birden aklına eşinin eski işi geldi.Geri dönmesini
isteyecekti.
Ama bunu ona nasıl söyleyecekti, çünkü artık çok
kırılgan ve neşesizdi.
Bütün cesaretini toplayarak akşam karısına konuyu
açtı.
Karısı dehşetle gözlerini açtı. Ben bunu nasıl yaparım
ben körüm, diye bağırdı.
Kocası ona destek olacağını, her sabah kendisinin işe
bırakacağını ve akşamları da iş çıkışında alacağını ve
ona çok güvendiğini söyledi.
Çünkü eşini tanıyordu ve bunu başarabileceğini
biliyordu. Kadın büyük bir umutsuzlukla kabul etti
çünkü eşini çok seviyordu ve onu kırmak istemiyordu.
Her sabah eşini işine bırakıyor ve akşamları da
alıyordu fedakar koca. Günler böyle ilerledi, karısı
eskisinden biraz daha iyiydi.
Fakat kocası daha fazlasını istiyordu, kendisine söz
vermişti sonuna kadar gidecekti. Aksam karısına: Artık
işe kendin gidip gelmelisin, dedi.
Kadın şaşırmıştı. Bunu asla yapamayacağını
söyledi.Kocası ısrar edince onu yine kıramadı ve bütün
cesaretini topladı.
Bunu kendisi de istiyordu ama o kadar güveni yoktu.
Sabahları kadın artık otobüs durağına kendisi gidiyor,
otobüsüne biniyor ve otobüsten inerek işine
gidebiliyordu.Günler günleri kovaladı, hiç bir problem
yoktu.Yine bir gün otobüse binerken, şoför: Sizi
kıskanıyorum, hanımefendi dedi. Kadın kendisine
söylenip söylenmediğini anlayamadan, neden diye
sordu.Şoför:Çünkü her sabah sizin arkanızdan bir deniz
subayı genç adam otobüse biniyor ve bütün yol boyunca
sevgi ile size bakıyor, otobüsten
indikten sonra yeşil ışıkta yolun karşısına geçmenizi
bekliyor siz binaya girdikten sonra arkanızdan öpücük
yollayıp size her gün sevgiyle el sallıyor, dedi.

HERKESİN BU KADAR SEVMESİ VE SEVİLMESİ, HEPSİNDEN DE
ÖNEMLİSİ BÖYLE BİR SEVGİYİ HAK EDECEK İNSANI BULMASI DİLEĞİYLE

By.W
28-12-2005, 19:51
Adana genelevi onunde taksicilik yapan amcayi mahallenin yeni
yetmeleri kandiriyorlar, yalvar yakar edip ve bir kac sise de raki
hediye edince yaslari tutmayan genc grubunu geneleve sokmaya
calisiyor taksici. Kapida aksi mi aksi bir de bekci olunca isler
epey
zorlasiyor,yine raki hediyeleri, yine yalvarmalar... Bekci razi
oluyor ve kurban bayrami sabahi getir gencleri diyor. Gencler
hevesli, bunca yildir duyduklari mekani gorecekler vs. (ote
tarafinida siz tahmin edin). Sabah namaz sonrasi taksici bunlari genelevin
kapisinda birakiyor. Kapida bir kuyruk ki sormayin gitsin. Gencler
taksiden inip, bekci ile bir selamlasip siraya girmeden kut
giriyorlar kapidan iceri. Siradaki kuyruk homurdaniyor, sesi
yuksek
cikanlar itiraz ediyor. "Olur mu ya boyle, hem sira bekletmedin,
hem
de yasi tutmaz gencleri aldin" diye bekciye ver yansin... Bizim
bekci
de zaten aksi, basliyor bagirmaya: ''Bunlar o.pu cocuklari. Bayram
sabahi analarinin elini opmeye geldiler. Size ne ulan!..."

By.W
29-12-2005, 15:41
ÖLMEDEN ÖNCE SÖYLENEN BiRKAÇ SÖZ:

- GÖNDER GÖNDER, BEN TUTARIM.
- AABI ÇOK SERİ BİR ARABA BU YAAA...
- KORKMA HAYATIM, ARABAMIZDA ABS VE AIRBAG MEVCUT.
- POSTANEDE BANA AİT BİR KOLİ VARMIŞ ONU ALMAYA GELDİM.
- OOLUM..5 TAŞ ÇALDIM RUHUN BİLE DUYMADI..
- BAKIN ÇOCUKLAR, BU DENEY SETİ, KAPAĞI AÇILINCA GÜVENLİK ÖNLEMİ OLARAK ELEKTRİGİ KESER..
- DEMEK PİRANA DEDİKLERİ ŞEY BU..HİHO..
- BAK HULUSİ ABİ BIYIKLARI ILE OYNUYOM Bİ ŞEY OLMUYO.
- EY RUUUUHHH..GELDİYSEEEN......
- O İRMİKLERİ NEDEN ALDIN NURHAN..HELVA MI YAPICAN?.. NİYE?
- DOĞALGAZIN ÜLKEMİZE HAYIRLI VE UĞURLU OLMASINI DİLİYOR VE DOĞALGAZLA ÇALIŞAN İLK OCAĞI HUZURLARINIZDA YAKIYORUM.
- EVLADIM, BENİ KARŞIDAN KARŞIYA GEÇİRİR MİSİN?
- GEEEEL, GEEEL SAĞ YAP GEEEL...
- BAH BAH BAH HALA UZUNLARLA GELiYO...
- CANİKOM, BU ETİN TADI SANA DA BİRAZ GARİP GELMEDİ Mİ?
- MÜJDEMİ İSTERİM TURAN ABİ BİR KIZIN DAHA OLDU.
- KİM BEKLER LAN YEŞİLİN YANMASINI?!
- EŞŞEK ŞAKASI YAPMAYIN LAN...
- BEKLE CEMŞİT ABİ BEN BİR DALIP ÇIKICAM.
- KORKMA HANIM BU SAATTE KAPIMIZI KİM ÇALACAK, TANIDIK BİRİDİR.
- HALA KARLI GÖSTERİYOR MU HANIM?
- ELEKTİRİKÇİYE NE GEREK VAR CANIM, BEN HALLEDERİM.
- BAK ŞİMDİ NASIL SOLLIYCAZ ..
- GEL ABİ BURASI BOYU GEÇMİYOR...
- AYA BAK AYA, KAMYON FARI GİBİ !!!
- BEN DENEDİM, KORKMAYIN.
- BAK KADRİ ABİ, SUYUN DERİNLİĞİ ÖNEMLİ DEĞİL, ASIL İŞ ATLAMASINI BİLMEK..
- YAV HAYRETTİN ABİ BURASI FENER TRİBÜNÜ DEĞİL GALİBA..
- HİHİHA...BAK GELEN ŞEY KÖPEKBALIĞINA NE KADAR DA BENZİYOR.
- RASİM ABİ, KAFESİN KAPISI KAPALI DEĞİL Mİ?
- NALAN, BİR KİBRİT YAK DA BAKALIM NE KOKUSUYMUŞ...
- YAPMA SATILMIŞ ABİ, ŞEYTAN DOLDURUR.

By.W
29-12-2005, 15:42
Komik Mesajlar

- Ilk seferde kazamazsan, suçu amirlerine at, ikinci seferde kazamazsan hile yap, üçüncü seferde kazanamazsan vazgeç, salakligin alemi yok.
- Sen hic sahanda yumurta yedin mi? Evet....Peki deplasmanda yedin mi?
- Cok iyi halk oyunlari oynayan bir kazana ne deriz?...Iyi oynayan kazansin!..
- Kendini mutlu hissediyorsan, bir yerde yine bir salaklik yaptin ve farkinda degilsin demektir.
- Dokuz parmaginda dokuz marifet var.Bir parmagiyla hep burnunu karistiriyor
- Mütevazi olun.Ben mükemmelligimi buna borçluyum
- Sayin abone... Aradiginiz istikamete dogru bütün hatlar doludur. Lütfen baska istikamete dogru telefon ediniz
- Herkes saçiyla oynarken, o favorisiyle oynuyordu. O bir radiKEL
- YAZILIDAN SIFIR ALDIM AMA ÖNEMLI OLAN KATILMAKTI....
- Kadin hakki diye birsey olmaz. Hakki erkek ismi... :-)
- Oglumun adini mafya koydum, artik bi mafya babasiyim!
- Hayatta hiç bir seyi tamamlayamadim ama bu se...
- Sik sik ameliyat olun, içiniz açilir...
- Ilahi Azrail sen adami öldürürsün
- Yazilidan sifir aldim ama önemli olan katilmakti.
- Iki tür insan vardir: "Iki tür insan vardir." diyenler ve demeyenler.
- Insanlar üçe ayrilir: Saymasini bilenler, Saymasini bilmeyenler
- 1959 yilinda içilen kahvelerin hatiri dolmustur, duyurulur!
- Yasamaya ayri, yürütmeye ayri zaman mi ? Ben darbe kullaniyorum. Yikiyorum. Çikiyorum.
- Bilmemek ayip degil, Yeter ki çaktirma...
- Sizde bit sampuani var mi? Kirlendi hayvanciklar.
- Size yapilmasini istemediginiz bir seyi baskasina yapin. Çok zevkli oluyor...
- Abi beni niye anlamiyon. Sende idrak yollari enfeksiyonu mu var?
- Ölüm korkusu sürekli degil mezarda biten geçici bir duygu
- Siddete karsi savas açin! Siddet yanlilarini kursunlayin
- Ayda 200 milyon kazanmak ister misiniz?... O zaman aya gidin.
- Besbinkere söyledim abartmayi birak
- Son gülen sen olacaksin, çünkü geç anliyorsun.
- Eger turist sezonundaysak neden onlari avlayamiyoruz?
- Bir seyleri hatirlayamama ihtimaliniz seye baglidir, seye, hmmmm, kahretsin!
- Bu tüp bebek hatali; Hep gaz kaçiriyor...
- Yes abicim, Türkçe egitime benden de okey!!!
- Bir fil elektrik direginden daha yüksege ziplayabilir mi? Elektrik diregi ziplayamaz ki!..
- Selam, ben Aydan Sener - Hadi yaa... Ben de Dünyadan Neil Armstrong
- Çocugun biri birgün kafasini islatmadan sampuanlamaya baslamis. Annesi de: -Olum hiç saç islatilmadan sampuanlanir mi? deyince çocuk: Ama anne bu sampuanda "kuru saçlar için" yaziyor!!!
- Temel, Fransa'ya gitmis. Tabelada Fransa yaziyomus!! Oda "AAA! Burayi da mi Sabanci aldi?" demis!
- Adamin biri birgün eczaneye sinek ilaci almaya gitmis ve eczaci ona "Sineginizin nesi var acaba?" demis.
- Ege bir yunan gölü deeldir. -Ege bir Turk gölü de deeldir. -Binanaleyhh Ege bir göl deeldir.. (Kim söölemis bunu acaba)
- Iki adam muhabbet yapiyormus. Ne muhabbeti demisler, geyik muhabbeti demisler. Ne geyigi demisler, Ren geyigi demisler. Ne reni demisler, el fRENi demisler. Ne eli demisler, hanimeli demisler. Ne hanimi demisler, ev hanimi demisler. Ne evi demisler, dag evi demisler. Ne dagi demisler, Agri Dagi demisler. Ne agrisi demisler, bas agrisi demisler. Ne basi demisler, kusbasi demisler. Ne kusu demisler, muhabbet kusu demisler. Ne muhabbeti demisler GEYIK muhabbeti demisler. Ne geyigi demisler...
- Eger dünya delikanli olsaydi yuvarlak olmazdi
- Gençligim aci veriyordu ameliyatla aldirdim
- Ey yükselen yeni nesil... in ulan asagi

By.W
29-12-2005, 15:42
Yılın Transferi Askıda.. (11.07.2004)
Transferin flaş takımı Galatasaray bir bomba daha patlatmaya hazırlanırken bomba elinde patladı. Uzun süredir Galatasarayla adı geçen ve tüm otoritelerce yeryüzündeki en moron kaleci olarak gösterilen Niharahua'lı kaleci Bakakal'ı transfer etmek isteyen Galatasaray bu transferden de sonuç alamadı. Bakakal konu ile ilgili olarak "Bizim ortanca yeğenin arkadaşının arkadaşı hastalandı, bu yüzden burada kalmak zorunda kaldım" dediği öğrenildi.

By.W
29-12-2005, 15:43
Artık Onun da Sevgilisi Var! (Gerçek Haber) (30.06.2004)
Mattel şirketi, Barbie’nin yeni erkek arkadaşı Blaine’in ABD’de Ağustos ayında 14,99 dolardan satışa sunulacağını açıkladı. “Bronz tenli Blaine’in sörf yapmayı Hawai’de öğrendiğini, ardından California’ya taşındığını ve en sevdiği yemeğin pizza olduğunu” belirten şirket, “Ken’in artık Barbie’nin sadece arkadaşı olacağını” duyurdu. Kaynak:ntvmsnbc.com

By.W
29-12-2005, 15:43
Misilleme (Gerçek Haber) (01/06/2004)
Gece geç saatlerde Boğaz Köprüsü’ne giden bir grup GS taraftarı dev boyutlardaki Fenerbahçe bayrağını boğazın sularına bıraktı. 2001-2002 sezonunda gelen şampiyonluğun ardından Boğaz Köprüsü’ne astıkları dev boyutlardaki Galatasaray bayrağının Fenerbahçeliler tarafından indirilmesini unutmayan Sarı - Kırmızılılar, önceki gece benzer bir operasyon düzenledi. Gece geç saatlerde Boğaz Köprüsü’ne giden GS taraftarı , dev boyutlardaki Fenerbahçe bayrağını boğazın sularına bıraktı. Videoyu indirmek için tıklayın. Kaynak:Tekbuyuk.com

By.W
29-12-2005, 15:43
Gözü Açık Gitmedi! (Gerçek Haber) (22/05/2004)
Japon nine, dünyanın en yüksek zirvesi Everest’e tırmanmayı başardıktan sonra öldü. Tur şirketinin verdiği bilgiye göre, 63 yaşındaki Shoko Ota, rehber ve bir başka dağcı ile birlikte dün zirveye ulaştı. Ancak inişe geçildiğinde Ota hareket edemez hale geldi ve zirveden 350 metre aşağıda kendinden geçti. Grup lideri, Ota’nın nefes almadığını ve nabzının durduğunu saptayarak, uydu telefonuyla acentenin Tokyo bürosuna haber verdi. Ota’nın ölüm nedeni konusunda bilgi verilmedi. Kaynak:ntvmsnbc.com

By.W
29-12-2005, 15:43
Akçaabat Köftesine’ Tescil (Gerçek Haber) (22/05/2004)
Trabzon’un Akçaabat İlçesi’nde “Akçaabat Köftesini Tanıtım ve Standartlarını Koruma Derneği” kuran köfte ustaları, daha önce TSE belgesi aldıkları köfteye bu kez tescil istiyorlar. Şato Köfte Salonu İşletmecisi Ali Çabuk, yöresel özellik taşıyan Akçaabat köftesinin tescili için önümüzdeki ay, Sanayi ve Ticaret ile Tarım ve Köyişleri Bakanlıklarına müracaat edeceklerini belirtti. Kaynak:ntvmsnbc.com

By.W
29-12-2005, 15:44
Gizli Numara (06/05/2004)
Dün akşam saatlerinde Çorum'da yaşanan bir olay duyanlara 'bu kadar olur' dedirtti. Lise öğrencisi C.S. telefonunu aldı eline başladı rehberde kayıtlı tüm numaralara çağrı bırakmaya. Son kişiyide çaldırdıktan sonra karşılık gelmesini bekledi. Aradan 2 saat geçmesine rağmen bir tane bile çağrı gelmemişti. C.S. hıçkırıklar içinde demek bu koca dünyada bir tane arkadaşım bile yok, artık yaşamamın hiçbir anlamı kalmadı diyerek evdeki tüm sarımsak ve soğanları(yaklaşık 2 çuval) yiyerek intihar etti. C.S. tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Olayın ardından C.S.'nin telefonunu inceleyen polisler telefon ayarlarından numaranın gizlendiğini tespit ettiler. Polisler faili ya da failleri arıyor. Belkide bu caniler aramızda dolaşıyor olabilir!

By.W
29-12-2005, 15:44
Esnedi, ünlü oldu (Gerçek Haber) (01/05/2004)
ABD Başkanı George Bush için düzenlenen bir toplantının görüntülerinde sürekli esneyen, kafasını sallayan ve uyuklayan bir çocuk, tüm ABD’nin ilgisini çekti. CBS televizyonunda David Letterman’ın geç saatlerde yayımlanan “Late Show” adlı programında gösterildikten sonra tüm ülkenin ilgisini çeken çocuğun, Florida’nın Orange İlçe Başkanı Rich Crotty’nin oğlu olduğu ortaya çıktı. Kaynak:ntvmsnbc.com

--------------------------------------------------------------------------------

By.W
29-12-2005, 15:44
'Çakır' İçin Saygı Duruşu (Gerçek Haber) (17/04/2004)
“Kurtlar Vadisi” dizisinin kahramanı Çakır’ın ölümü nedeniyle, Adapazarı’ndaki bir halı saha turnuvasında saygı duruşu yapıldı. Adapazarı’nda, Kurtlar Vadisi adlı diziden etkilenen bir grup, dizinin adını alarak katıldıkları futbol turnuvasında, dizinin kahramanı Çakır için saygı duruşunda bulunarak, yönetmeni protesto ettiler. Kaynak:ntvmsnbc.com

By.W
29-12-2005, 15:44
Canlı Yayında... (Gerçek Haber) (11/03/2004)
Trabzon'da yerel Akça Televizyonu'nda haftada bir yayınlanan ‘‘Müzik Ziyafeti' programını hazırlayan mahalli sanatçı İsa İlhan, geçen haftaki programında Temel fıkralarını aratmayan bir sürprizle karşılaştı. Her programında olduğu gibi izleyici istekleri almaya başlayan İlhan, canlı telefon bağlantıları yapmaya başladı. Bir kaç telefondan sonra bir bağlantı daha yapan ve türkü isteği almayı bekleyen İlhan, ‘‘İsa abi, ben sizin mahalledeki tüpçü Rıfat. İstediğin tüpü eve götürdük fakat patron, ‘veresiye olmaz, parasını alın' dedi. Şimdi dükkándayız. Televizyonda seni görünce bunu söylemek için aradım’’ sözlerini duyunca şoke oldu. Neye uğradığını şaşıran İsa İlhan programa beş dakika reklam arası verdi. Kaynak:hurriyetim.com

By.W
29-12-2005, 15:44
Bilmeden Rekor Kırdı (08/03/2004)
Urfa'da çocukluğunu yaşayamadığını düşünen Kazım Laleli, yaşamadığım şeyleri yaşamam için hala şansım var, diyerek bakkala koştu. Bakkalcı amca bana bir lolipop, diyen Laleli lolipopun nasıl yeneceğini bilmediği için direk yutmaya kalktı. Müşterisinin nefes alamadığını gören bakkal sahibi önce gazetecileri sonra da ambulansı çağırdı. Olayın ilginç yanı ise Laleli'nin bu olay sırasında en uzun süreli nefes tutma rekoru ile Guiness'e girmesiydi.

By.W
29-12-2005, 15:45
Camide Cep Yasağı (Gerçek Haber) (18/1/2004)
Bazı kentlerden sonra Osmaniye'de de camilere cep telefonu ile girmek yasaklandı. Osmaniye Müftüsü Şaban İşlek, ‘‘Allah ile kul arasına cep telefonu sokmayın. Hiç olmazsa ibadet sırasında kapsama alanının dışında kalın’’ dedi. Camilerde çalan cep telefonlarının manevi havayı olumsuz etkilediğini, cuma namazında cep telefonu yasağının hutbe konusu olacağını da belirten Müftü Şaban İşlek şöyle dedi: ‘‘Teknolojik gelişmeden yararlanalım ama insanlarımızı rahatsız etmeden.’’ (kaynak : "hurriyetim.com")

By.W
29-12-2005, 15:45
Sigara Sevdasına... (11/10/2003)
Bugün Karabük'te akıllara durgunluk verecek bir olay yaşandı. Emekliliğine 1 yıl kalan demir çelik fabrikası işçisi Demir Ören çok trajik bir şekilde hayatını kaybetti. Her Ramazan olduğu gibi iftarı fabrikada yapmak zorunda kalan Ören yemeğin ardından bir sigara içmek istedi. Sigarasını yakmak için bir türlü ateş bulamayan talihsiz adam 600 tonluk press makinesinin arasından emeklemek suretiyle geçerek, ucundaki 2450 santigratlık fırında sigarasını yakmaya çalıştı ve hayatını yanarak kaybetti. Olayı duyan ailesi sinir krizleri geçirdi. Demir Ören'in küçük kızının gazetecilere "ben ona sigara içme, sigaraya vereceğin paraya git bana lolipop al dedim" şeklindeki sözleri gazeteciler arasına duygulu anların yaşanmasına sebep oldu.

By.W
29-12-2005, 15:47
Kilo ile Cep Telefonu (Gerçek Haber) (10/9/2003)
Mersin'de bir esnaf, kilo ile cep telefonu satışı başlattı. Dükkânında cep telefonu satan Kasım Ekinci, işyerine astığı afişle ''Kilo ile cep telefonu satışı''nın başladığını duyurdu. Ekinci bu kampanyadan sonra satışlarının patladığını söyledi.
Amacının herkesin çağın teknolojik imkanından yararlanmasını sağlamak olduğunu belirten Ekinci, ''Herkes cep telefonu sahibi olsun istiyorum. Satışlardan memnunum adeta patlama oldu'' dedi. Ekinci, elinde bulunan belirli marka telefonları gramını 1 milyon 960 bin liradan sattığını ifade ederek, ''Vatandaş büyük ilgi gösteriyor. Oldukça dikkati çektik. İnsanlar arkadaşlarıyla veya akrabalarıyla birlikte oluyor ve gelip kiloyla telefon alıyorlar'' şeklinde konuştu.

By.W
29-12-2005, 15:47
Cimbom -bom- (10/5/2003)
"Galatasaray'da neler oluyor" adlı sempozyuma spor adamları yoğun ilgi gösterdi. Sempozyuma konuşmacı olarak katılan ünlü spor yazarı Yılmaz YAZYAZ konuşmasında Fatih TERİM'i eleştirirken Fatih TERİM söz hakkı alarak her zamanki gibi eleştirilerin altında kalmadı. Sempozyumda ilgi çeken bir başka olay ise Başkan CANAYDIN'ın konuşmalar sırasında uyuması ve "nee Sebat yendi mi, hemen başkanı bulup tebrik etmeliyim" şeklinde sayıklamasıydı.

By.W
29-12-2005, 15:47
Sakar Bush (9/18/2003)
ABD Başkanı Bush dün, eski sakarlıklarına bir yenisini daha ekledi. Bush arabasıyla New York sokaklarında gezerken sürücü koltuğunun ayarını yapmak istedi. Koltuk birden geriye doğru kayınca Bush aracın kontrolünü kaybetti. Araç yolda geçmekte olan Afganistan'lı bir hamile bayana, Irak'lı bir çocuğa ve birçok araca çarparak durabildi. Kazanın bilançosu: 3 ölü mağlesef Bush hala yaşıyor.

By.W
29-12-2005, 15:47
Teşekkürler TÜBİTAK (Gerçek Haber) (8/27/2003)
Kandilli Rasathanesi yetkilisi Dr. Tamer Ataç, TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi’nin Mars görüntülerini internetten canlı olarak yayınlanacağını belirtti. Bu açıklamanın üzerine http://www.tug.tubitak.gov.tr/ adresine Mars'ı teleskoptan canlı olarak izlemek umuduyla giren ziyaretçiler mağlesef amaçlarına ulaşamadılar. Çünkü sitede aynen şöyle yazıyordu : "İnternetten Naklen Yayın: WEB sunucumuz Mars Gezegeni'ni canlı olarak izlemek isteyenlerin yoğun talebi nedeniyle 26 Ağustos 2003 gecesi kilitlendi!!!". Teşekkürler TÜBİTAK...

By.W
29-12-2005, 15:48
Dönerek Öldüler (8/3/2003)
Bugün Ankara Gençlik Parkı'nda yaşanan bir olay Türkiye'yi hayretler içinde bıraktı. Luna Parkın 2 kafadar gece bekçisi Hasan Yanbasan ve Memduh Düzkoşan, park kapandıktan sonra, dönen salıncaklara binmeye karar verdiler. 2 kafadar seans süresini ayarlamayı unutunca, bütün gece dönen salıncaklarda dönerek hayatlarını kaybettiler.

By.W
29-12-2005, 15:48
Sinek İlacı Öldürdü (8/1/2003)
Bugün sabah saatlerinde Tekirdağ'da yaşanan bir olay Hoşer ailesini yasa boğdu. Sinan Hoşer işe gitmek üzere yola çıkmıştı. Yolda esnerken ağzına bir sinek kaçan talihsiz adam hemen soluğu eczanede aldı. Sinan Hoşer sineğin midesinde hala canlı olduğunu düşünerek eczaneden aldığı sinek ilacını ağızına sıktı. Zehirlenen talihsiz adam tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Talihsiz adamın oğlu E.H. olayın ardından "sineklerin kökünü kazıyacağım" diyerek intikam yeminleri etti.

By.W
29-12-2005, 15:48
Kadrolaşma (6/5/2003)
İktidar, kadrolaşma iddialarını yalanlayadursun, Adana'daki bir olay ortalığı karıştırdı. İstanbul milletvekili Veli KIL'ın amca oğlunun ricasını kıramadığından dolayı hala oğlunun biricik evladını çalıştığı Adana adliyesinin hizmetlilik görevinden, baş hizmetlilik görevine getirilmesi için Bakan Baki ANAOĞLU'na SMS gönderdiği iddiları ortaya atıldı. İddialar üzerine Bakan ANAOĞLU, "böyle bir şey yoktur, olsada bilinemez, bilinsede devlet sırrıdır; açıklanamaz" dedi.

By.W
29-12-2005, 15:48
Eurovision (5/25/2003)
Eurovision'da temsilcilerimiz(!) katıldıkları İngilizce şarkı ile birinci olmayı başardı. TRT yetkilisi konu ile ilgili olarak: "Çok büyük bir mutluluk yaşıyoruz. Allah kısmet ederse seneyede Japonca bir şarkıyla katılmayı düşünüyoruz." dedi.

By.W
29-12-2005, 15:49
Ne Olucam Demeli (21/02/2003)
Medyum Kehanettin, "ne oldum değil ne olacağım demeli" sözünün sanıldığı gibi atasözü olmadığını bu sözü kendisinin söylediğini iddia etti. Konuyu derinlemesine araştıran KHA muhabirleri Türk Dil Kurumu ile görüşmek istedi fakat binadan içeri bile alınmadılar. Bu durumu özgür basına saldırı olarak görüyor ve kınıyoruz...

By.W
29-12-2005, 15:49
Türk Doktorları (07/02/2003)
Dün yapılan operasyonla Ajda Pekkan'ın alnı ensesine ulaştı. Operasyonu gerçekleştiren Türk doktor Mehmet GEREN konuyla ilgili olarak "Bu estetik dünyasında görülmemiş bir başarıdır. Böyle bir başarıya ulaştığım için ne kadar övünsem az. Artık Türk doktorlarda dünya çapında başarılara imza atıyor" dedi.

By.W
29-12-2005, 15:49
Uzaylılar... (31/12/2002)
NASA 'dan yapılan açıklamaya göre uzaylılarla ilk bağlantı kuruldu. Uzaylıların NASA 'da temizlik görevlisi olarak çalışan Hasan Karabasan isimli Türk 'ü cep telefonundan aradıkları bildirdi.

By.W
29-12-2005, 15:49
İndirim! (11/9/2002)
KHA 'dan alınan verilere göre İstanbul ve Ankara başta olmak üzere tüm büyük şehirlerimizde indirim yazan vitrinler bayanlara mıknatıs etkisi yapıyor. Şu anda milyonlarca kadın vitrinlere yapışmış durumda. Emniyet müdürü konu ile ilgili olarak ; kurtarma çalışmalarının devam ettiğini açıkladı ve bayanların evlerinden dışarı çıkmamalarını istedi.

By.W
29-12-2005, 15:49
Cem Uzan Fena Uçtu... (29.10.2002)
Genç Parti Genl. Bşk. Cem Uzan üniversite sınavını kaldıracağını ve ders kitaplarını bedava dağıtacağını açıkladıktan sonra şimdide bir koskoca başkent denizsiz olmaz deyip Ankara'ya deniz getireciğini açıkladı..

bikmisbroker
31-12-2005, 01:08
> >
> > >Kadir Copdemir, bir internet sitesinde "Çapkinlik" üzerine sorulan
soruya
> > >şöyle bir cevap veriyor...
> > >sizlerle paylaşmak istedim...
> > >
> > >Kadın : Merhaba Kadir bey, ben Mehtap. Avukatım. Size sorum şu:
erkekler
> > >çapkınlıktan neden vazgeçmiyor?
> > >
> > >Kadir Copdemir : Şimdi Mehtap Hanım, hadiseye şu açıdan bakalım,
diyelim ki
> > >biz çapkınlıktan vazgeçtik, her birimiz birer tane kadına adapte olduk,
ne
> > >olacak o vakit? Ne süslenmenize gerek kalacak, ne şık giyinmenize, ne
> > >hamarat olmanıza? Çünkü bizi kendinize bağlamak için bi çabaya gerek
> > >kalmayacak. Kozmetik sanayi çökecek, tekstil ve moda sektörü bitecek,
> > >otomobil satışları duracak, işsizlik artacak, global kriz çıkacak..
> > >Gördüğünüz gibi hadisenin açılımları global krize kadar varıyor. Böyle
de
> > >bilimsel çözümleme yapan bir insanım.
> > >
> > >Ama isterseniz konuyu baş başa bi yemek yerken de konuşabiliriz. O
zaman
> > >detay da veririm hadise hakkında?
> > >:-))))
> > >
> > >

bikmisbroker
31-12-2005, 02:21
2020 Kehanetleri.. (http://www.derki.com/sayfalar9/tepe2.html)

By.W
31-12-2005, 03:42
böyle 1alıntı yapayım dedim.

Tarihte bir Filozof böyle demiş. DÜŞÜNÜYORUM ÖYLEYSE VARIM. Akıl hastanelerinin bahçelerinde RODİN' in düşünen adam heykeli var. Düşünmeden doğruyu bulamazsın. Her okuduğumuza, her duyduğumuza, her söylenene, her gördüğümüze düşünmeden doğru veya yanlış diye karar verirsek çok yanılırız. Ben TV ve gazetelerde çıkan haberleri düşüncemin süzgecinden geçiririm. Farklı fikirleri dinlerim. Olup olamayacaklarına, yanlış ve doğruluğuna kendime göre karar veririm. Özellikle siyasetçiler ve medyanın bizi her zaman yanılttığına inanırım. Son günlerdeki gündem;
KİRA ÖDER GİBİ EV SAHİBİ OLACAKSINIZ: Morguç (söylenişi) modeli ile her kes ev sahibi olacak. 20 hatta 30 yıl vadeli kredi alınacak kira öder gibi taksitle ödenecek. Basın günlerdir bunu anlatıyor. Kredi faizlerinin % 1 in altına düşeceğini müjdeliyor. Bu haberlere herkes sevindi. Daha yasa çıkmadan, hatta yasa tasarısı son şeklini almadan ev fiyatları 2 ye 3 e katlandı. Herkes ev alma hayalleri kurmaya başladı. Ancak son günlerde bu işin öyle ucuz olmayacağı anlaşıldı. Devlet bakanı Abdüllatif ŞENER' in de katıldığı 21.12.2005 günü ATV de Siyaset Meydanı programında anlaşıldı ki; 100 milyar kredi alanın aylık ödeyeceği taksit 1 milyar 150 bin TL. Tavsiye 3 milyar TL den az maaş alanlar böyle bir krediyi almasınlar. Eğer krediyi alan 2 ay taksiti aksatırsa (af yok) aldığı ev krediyi veren banka tarafından hemen satılacak. Sonuç olarak BU SİSTEMİN AMACI herkesi ev sahibi yapmak değil parasal yani bankaları, kredi veren kurumları çalıştırmak. Ülkede bu krediyi alabilecek ve ödeyebilecek çok az kişi olacak. Alanlar ilerideki enflasyondan etkilenmemek için sabit ödeme ile kredi alsınlar. Bu durumda da eğer gelecek 20-30 yılda enflasyon olursa krediyi veren bankalar ve finans kurumları batar, yine bundan birkaç yıl önce olduğu gibi ceremesini vatandaş çeker. Hesap sorulacak kimse bulunamaz.
Helal gıda: 1974 yılında CHP - MSP (ECEVİT - ERBAKAN) koalisyon hükümetinde Et Balık Kurumu (EBK) MSP li bakana bağlanmıştı. Burada hayvanlar kesilirken İslam kurallarına göre Besmele çekilmesi şart, yoksa HELAL olmaz dediler. Ancak tavukları büyük bir hızla makine kesiyordu. Her tavuk için ayrı, ayrı Besmele çekilmesi mümkün olmuyordu. Toplu halde hepsine birden tek Besmele çekelim dediler, olmaz dendi. Teybe alalım hızlı söylensin dediler, makinadan çıkacak Besmele kabul olmaz dediler. Sonra ne oldu bilmiyorum. Belki de çözüm bulunmadan hükümet dağılmıştır.
Şimdi de gıdaların satılabilmesi için TSE den HELAL GIDA onayı istenmesine karar verilmiş. Örneğin koyun, dana, tavuk kesilirken dini kurallar yerine getirilmiş İslam dinine göre haram veya mekruh mu? Diye standart alınacak. Böylece yiyenlere günah yazmayacak. Peki de HARAM PARA için neden standart aranmıyor? Verdiği vergiye, yaptığı işe ve buradan elde ettiği gelire göre çok lüks yaşayanlara neden NEREDEN BULDUN BU PARALARI? Diye sorulmuyor? Hatta daha önce çıkarılan yasa neden iptal ediliyor? İslam dininde besmelesiz kesilen, eti yenmesi yasaklanan hayvanları yemek günah da haksız yere elde edilen para, hak edilmeyen gelir HELAL Mİ? Birde ya bu hayvanlar çalıntı ise? Ya hormonlu ise? Ya bunu üreten firma malını aldığı üreticiye, yanında çalıştırdığı işçiye parasını ödemiyorsa? Ya vergi kaçırıyorsa? Peki bu konuda neden denetlemiyoruz? Bu konuda bir standart getirmiyoruz?
Son günlerde bir gazete İslam bilim adamlarını anlatan bir kitap veriyordu. İslam dinini benimsemiş birçok insanda bilimsel bir çok şeyler yapmıştır. Öyleyse bütün buluşlar neden Avrupa'da olmuş. İslam ülkeleri neden kalkınamamış, çoğu neden yoksul diye düşünüyorum. İslam din adamları bir çok yeniliği, buluşu GÜNAH, DİNİMİZE AYKIRI diye yasaklanmış. Ayni şey Avrupa'da da Hıristiyan kiliseleri tarafından yapılmış. Yıllarca dünya düzdür, olduğu yerde duruyor, güneş dünyanın etrafında dönüyor diyen Hıristiyan din adamlarına GALİLEO çıkmış DÜNYA YUVARLAKTIR VE DÖNMEKTEDİR demiş. Kilise onu mahkemeye vermiş sözünü geri almazsa ölüm cezası vereceğini bildirmişler. GALİLEO mahkemede sözünü geri almış. Yüz yıllar süren mücadeleler sonucu Avrupa'da ülke yönetimlerine Kilisenin ve din adamlarının karışmasını, ülkelerin dini kurallara göre yönetilmesini engellemiş. Ama islam ülkelerinde hala daha bir çok ülke din kurallarına göre yönetiliyor. Bir çok İslam ülkesi fakir, kalkınamamış, geri kalmış. Arap ülkelerinin zenginliği ise sadece petrolden. 40-50 yıl sonra petrol bitince onlarında diğerlerinden farklı olmayacak. Çünkü petrol gelirleri ülkedeki bir avuç kişiye akıyor ve ülkelerinde sanayi yok. Bir tek çoğunluğu Müslüman olan ülkemizde kalkınabilmiş, gelişmiş ülkelerle yarışmaya çalışıyor. Bunun tek nedeni Cumhuriyetle birlikte din ile devlet işlerini birbirinden ayıran LAİK sistemin benimsenmiş olması. Osmanlı İmparatorluğu matbaayı 600 yıl ülkeye sokmamış. Heykel put diye yasak, Resim yasak. Sadece hat sanatı gelişmiş. Bulunduklarında TV, bisiklet, araba günah ve yasak. Aya gidilmesi yalan. Mimarlık sadece cami, kervansaray, çeşme, yalı gibi yapılar için gelişti. Halbuki dünyanın belki de en büyük mimarı Sinan neler yapmazdı? Kızların okuma yazma öğrenmesi yasak. Günümüzde bile Devlet zorladığı halde kızlarını okula göndermeyenler yok mu? Erkeğe çok eşlilik serbest, karısını dövmek serbest. Düşüncelerimi sizinle paylaşmaya devam edeceğim.

ZATTARA
31-12-2005, 16:52
Bir zamanlar üç arkadaş varmış... Aşk, Dostluk ve Güven... Üçü birarada oldumu harikaymış herşey... Gün gelmiş aşkın işi çıkmış...

Eh meslek bu kolay mı? Ama dostlarından ayrılmadan önce söz vermiş onlara.

Beni özlediğinizde gelin demiş; uzaklarda olmayacağım. Nerde gözleri arzuyla dolu birbirlerine bakan bir çift görürseniz ben ordayım. Ve ayrılmış yanlarından...

Peki demiş Dostluk Güvene; madem öyle ben de yoluma düşeyim... Görev çağırır... Ama merak etme, nerde birlikte ağlayan iki insan görürsen işte beni orada bulursun...

Güven ağzını açmış veda etmek için ama Dostluk ayrılmış arkadaşının yanından onun son sözünü dinlemeden... Ve gitmiş uzaklara...

Güven sessizce içinden geçirmiş elinde olmadan... "Beni kaybederseniz, bir daha ASLA bulamazsınız..."

gzmnc
09-01-2006, 16:27
İyi bilinen bir konuşmacı, seminerine 20 dolarlık bir banknotu
göstererek başladı. 200 kişinin bulunduğu odaya, bu parayı kim ister diye

sordu ve eller kalkmaya başladı ve konuşmacı bu parayı

sizlerden birine vereceğim fakat öncelikle bazı şeyler yapacağım
dedi. Parayı önce buruşturdu, ve dinleyicilere hala bu parayı

isteyen var mı diye sordu, eller yine havadaydı.


Bu sefer, konuşmacu peki bunu yaparsam dedi ve $ 20 i yere attı onun

üstüne bastı, ezdi, pisletti ve para şimdi pis ve buruşuktu, fakat eller
yine havadaydı ve o parayı herkes istiyordu. Ve konuşmacı

şöyle dedi arkadaşlarım burada çok önemli bir şey öğrendiniz, burada

paraya ne yaptıysam hiç önemli değil onu yinede istiyorsunuz, çünkü benim
ona yaptığım şeyler onun değerini düşürmedi, o hala 20 dolar.


Hayatımızda çoğu kez verdiğimiz kararlar veya hayat şartları

nedeniyle hırpalanır, canımız acıtılır, yerden yere vuruluruz,

kendimizi kötu hissederiz, fakat ne olduğu yada ne olacağı önemli değil,
hiçbir zaman değerimizi kaybetmeyiz, temiz yada pis,

hırpalanmış yada kırılmış, bunların hiçbiri önemli değildir.


Seni sevenler senin ne kadar değerli olduğunu her zaman

bileceklerdir, hayatımızın değeri ne yaptığımız, veya kimi
tanıdığımızla değil kim olduğumuzla alakalıdır.


Sen mükemmelsin, bunu asla unutma. Her zaman
elinde olanları düşün
olmayanları değil......

petal
11-01-2006, 16:15
önce hikayeyi okuyun.....
Eski zamanlarda civarın kralının kızı ile
bir balıkçı birbirlerine aşık olmuş.
Ancak, kral kızı balıkçıya varamaz...
Hal böyle olunca,
kız ile delikanlı gizli gizli
buluşuyorlar tabii...
Kral baba bunu zaman içerisinde öğreniyor
ve bir gece takip ettiriyor kızını...
Diyorlar ki; balıkçı denizden geliyor, kız
kumsalda onu bekliyor,
bulunduğu yeri ışıkla işaret ediyor
delikanlıya...
Ve kral kızı ile delikanlı, gün ağarana
kadar aşk oyunları yapıyorlar birbirlerine...
Kral bir gece askerlerine kızını
yakalamalarını ve kumsalda ışıkla balıkçıya
işaret göndermelerini buyuruyor. Delikanlı
ışığı görünce atlıyor kayığına
ve kürek çekiyor bir manga askerin üzerine
doğru...
Kız askerlerin elinden kurtuluyor ve
koşmaya başlıyor sevdiğini
kurtarabilmek için ama koyun taaa öbür
ucuna yetişmesi imkansız...
Ama sevda bu; kural falan dinlemez, atıyor
kendini sulara...
İşte o anda bir mucize gerçekleşiyor!
Kızın adım attığı her yer kumsala
dönüşürken peşinden koşan askerler
bastıkça denize gömülüyor onca ağırlıkla...
Kız kayığa kadar koşabiliyor...
Ancak bir okçu tam o anda delikanlıyı
hedefleyip salıyor okunu... Heyhat!
Kız ile delikanlı birbirlerine
sarılmışlardır bile ve ok gelip kızla
buluşuyor...
Derler ki; o kumlar, kızın kanı denize
karışınca kırmızıya boyanmış...
Delikanlı ise aldığı gibi gidiyor kızı,
sonrasını ne gören var ne duyan!...

marmaris orhaniye kızkumu....

petal
11-01-2006, 16:59
4 mumun hikayesi......

petal
11-01-2006, 17:00
..................devamı geliyor.....

petal
11-01-2006, 17:01
devamı geliyor.....3

petal
11-01-2006, 17:02
devamı geliyor.....4

petal
11-01-2006, 17:03
devamı geliyor.....5

petal
11-01-2006, 17:04
devamı geliyor.....6

petal
11-01-2006, 17:05
devamı geliyor.....7

petal
11-01-2006, 17:06
devamı geliyor..... lütfen sıra ile okuyun ......8

petal
11-01-2006, 17:08
devamı geliyor..... lütfen sıra ile okuyun ......9

petal
11-01-2006, 17:09
devamı geliyor..... lütfen sıra ile okuyun ......10

petal
11-01-2006, 17:10
devamı geliyor..... lütfen sıra ile okuyun ......11

petal
11-01-2006, 17:11
lütfen sıra ile okuyun ......12
son....

petal
14-01-2006, 19:12
1. Churchill, avam kamarasında konuşurken, muhalif partiden bir kadın
milletvekili, Churchill e kızgın kızgın şöyle seslenir:
- Eğer, karınız olsaydım, kahvenizin içine zehir karıştırırdım.

Churchill, oldukça sakin kadına döner ve lafı yapıştırır:
- Hanımefendi, eğer karım siz olsaydınız, o kahveyi seve seve içerdim.


2. Sokrates ve eşi bir türlü iyi geçinemezlermiş. Bir gün eşi Sokratese
verip veriştirmiş, ağzına geleni söylemiş. Bakmış kocası hiç bir
tepkigöstermiyor; bir kova suyu alıp başından aşağı boşaltmış.
Sokrat, gayet sakin:
- Bu kadar gök gürültüsünden sonra bir sağanak zaten bekliyordum
demiş.

3. Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle ünlü filozof
Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi
olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. Ikisinden biri kenara çekilmedikçe
geçmek mümkün değildir. Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa:
- Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem der. Diyojen, kenara
çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir:
- Ben çekilirim.

4. Meşhur bir filozofa:
- Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar fakirsinizı
diye sorulduğunda:
- Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan demiş.


5. Kulaklarının büyüklüğü ile ünlü Galile ye hasımlarından biri:
- Efendim demiş, Kulaklarınız, bir insan için biraz büyük degil miı
Galile:
- Doğru demiş, Benim kulaklarım bir insan için biraz büyük ama,
seninkiler bir eşek için fazla küçük sayılmaz mıı



6. Bir toplantıda, bir genç Mehmet Akif i küçük düşürmek ister:
- Afedersiniz, siz veteriner misinizı Mehmet Akif hiç istifini
bozmadan şöyle yanıtlamış:
- Evet, bir yeriniz mi ağrıyorduı


7. Bir filozofa sormuşlar:
- Şansa inanır mısınızı Filozof:
- Evet, yoksa sevmediğim insanların başarılarını neyle
açıklayabilirdim.

Küçük Yatırımcı
14-01-2006, 19:18
İLGİNÇ BİR HAYAT HİKAYESİ

Bu yazi oldukça unlu birisinin ailesi ve çocuklugu hakkinda.

Annesi bir hemsirelik ogrencisiydi. Guzel degildi ama abartili makyaji ve açik kiyafetleri ile tum dikkatleri uzerine çekmeyi çok iyi biliyordu. Oldukça cilveli, flort etmeyi seven, dansa ve içkiye duskun biriydi. Babasi ise gezici satis elemanligi yapmaktaydi. Çekici bir adamdi. Degisik kentlerde kimisini hamile, kimisini bebekli olarak terkettigi pek çok sevgilisi ve karisi vardi. Hakkinda bazi bilgilerini gizli tutar, nereli oldugunu ve dogum tarihi ile ilgili konularda da yalan soylerdi. Bir gun bir kiz arkadasini hemsirelik ogrencisinin çalistigi hastaneye getirmisti. Ilk kez orada karsilastilar. Ilk goruste askti bu; 2 ay sonra evlendiler. Ancak adam baska biriyle halen evliydi ki bu evliliklerini yasal kilmiyordu. onceki evliliginin bosanma ile sonlanmasi bir sonraki yil gerçeklesecekti.
Tabi bunlardan kimsenin haberi yoktu. Dugunden bir kaç hafta sonra orduya çagrildi ve 2. Dunya Savasi'na katildi. O askerken genç gelin kendi anne ve babasiyla kaldi ve eglencelere katilip dans etmekten de hiç geri kalmadi. Askerden donuste kocasi ancak baska bir sehirde is bulabildi, o orada çalisirken gelin yine ailesiyle kalmaya devam etti. Gelecekleri parlak gorunuyordu; bir bebekleri olacakti ve adam bir ev almaya çalisiyordu. Sonunda kendi evlerine tasinabileceklerdi. Boylece adam karisini yeni evlerine goturmek için yola çikti. Ancak o gun kadin hayatinin en kotu haberini aldi. Hizli ve pervasiz araba kullandigi bilinen kocasi bir kazada hayatini kaybetmisti. Genç kadinin butun hayalleri yikilmisti. Birkaç ay sonra olen kocasinin adini verdigi bir oglu oldu. Bir yetim olarak dogmustu ve daha bebekken annesi onu anneannesi ve dedesi ile birakip okulunu bitirmeye baska bir kente gitti. Anneannelerin evinde hayat zordu. Anneannesinin seksi tavirlari tipki annesi gibiydi. Ayrica, sik sik çiglik çigliga bagrip kufurler ettigi, esyalari kirip doktugu ofke krizleri tutardi. Dedesi ise alkole siginarak tum bunlara katlanan sessiz bir adamdi. Bu ortam bebek için dengesiz, guvensiz ve korku doluydu. Çocuk uç yasina geldiginde annesi hemsirelik okulunu bitirip eve dondu.
Ayni yil frapan tarzi ve kadin avcisi kisiligi ile ilk kocasina benzeyen bir adamla evlendi. Adam içki içiyor, kumar oynuyor ve sarhosken karisina ve uvey ogluna teror yasatiyordu. Kaderi, çocugu husumet dolu bir evden almis daha kotusune suruklemisti. Aile kisa bir sure sonra genelevleri, kumarhaneleri, rusvet yiyen yozlasmis politikacilariyla unlu, bir zamanlar gangsterlerin populer yeri olan bir kasabaya tasindi. Kasabanin havasi evdeki problemlere gaz verdi. Anne artik sadece eglencelere gidip içki içmekle kalmiyor bir de kumar oynuyordu. Buyuk ihtimalle karisina ihanet etmekte olan uvey baba ise onu sadakatsizlikle suçluyor boylece her gece çiglik çigliga kavgalar ediliyordu. Disardan bakildiginda sirin bir aile gorunumu veriyorlardi: Is adami bir baba, çalisan bir anne, akilli ve basarili bir çocuk. Çocuk daha on yasinda ailesinin adini korumak için disarda mutlu bir yuz takinmayi ogrenmisti. Evde anne-baba anlasmazligi gibi bir sorun oldugunda çocuklar kendilerini suçlarlar. Yani kuçuk çocuk kendisinin tum bu kargasanin kaynagi olduguna inaniyor, onun için de herkesi memnun etmek için elinden gelen herseyi yapiyordu; Uslu bir çocuk ve iyi bir ogrenci oldu. Bu herseyden sorumlu oldugu duygusu onu bir mukemmeliyetçi olmaya itti. Basarili olmak için duydugu baski korkunçtu. Her basarisizlik ise dunyanin sonu gibiydi. Ona babalik yapan ve onu koruyup gozeten biri hiç olmamisti, ama o dokuz yasindayken dogan kuçuk kardesi için bir baba figuruydu. 14 yasina geldiginde uvey babasi annesini dovmeye baslamisti. 16 yasinda iken bir keresinde sarhos adam annesine makasla saldirmisti, delikanli annesini uvey babanin elinden kurtarip ona "Eger onlari istiyorsan, once beni geçmelisin" dedi. Adam makasi birakip delikanliyi dovmek için kemerini çikarirken, o annesini ve kardesini oturma odasina çekip kapiyi adamin suratina kapatti. Annesi adami bosayip ayni yil onunla tekrar evlendi. Delikanli buna çok kizmisti. Annesini bu adami neden geri aldigini bir turlu anlamiyordu. Kisa bir sure sonra adam olumcul bir hastaliga yakalandi. Artik evde, kendine aciyan zavalli bir figurden baska bir sey degildi. Bes yil sonraki olumune kadar karisi hep yanindaydi. Gencin hiçbir arkadasi ya da ogretmeni evde tum bunlarin olup bittiginden suphe bile etmiyordu. Programinin izin verdigi kadar çok aktiviteye katilan hep ayni sosyal, basarili ogrenciydi. Liseden ilk on arasindan mezun oldu ve universite okumaya baska bir sehre gitti. Okul harci ve yeme-içme masraflarini karsilamak için ayni zamanda yarim gun çalisiyordu. Oxford universitesi'nde okumasini saglayan bir burs kazanacak kadar iyi bir derece ile mezun oldu. Oxford' dan dondugunde
Yale Hukuk Okulu'na gitti, orada gelecekteki esi Hillary Rodham' la tanisti.
32 yasinda Arkansas Valisi ayni zamanda Amerika Birlesik Devletleri'nin en genç valisi oldu. 1992'de Bill Clinton baskan seçilmisti. Onun hikayesi insanin gucunu kanitliyor, bununla birlikte genetigin, yetistirilme tarzinin ve çevrenin kisilik ve davranislar uzerindeki etkisini gosteriyor.

Küçük Yatırımcı
14-01-2006, 19:19
MARANGOZ

Yaşlı bir marangozun emeklilik cagi gelmisti. isveren muteahhidine, calistigi konut yapim isimden ayrilmak ve esi, buyuyen ailesi ile birlikte daha ozgur bir yasam surmek tasarisindan soz etti. Cekle aldigi ucretini elbette ozleyecekti. Emekli olmak
ihtiyacindaydi, ne var ki. Muteahhit iyi iscisinin ayrilmasina uzuldu. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasini rica etti. Marangoz kabul etti ve ise giristi, ne var ki gonlunun yaptigi iste olmadigini gormek pek kolaydi. Bastan savma bir iscilik yapti ve kalitesiz malzeme kullandi. Kendini adamis oldugu meslegine boyle son vermek ne talihsizlikti!..isini bitirdiginde, isveren, evi gozden gecirmek icin geldi. Dis kapinin anahtarini marangoza uzatti. “Bu ev senin” dedi, “sana bende hediye” Marangoz soka girdi. Ne kadar utanmisti! Keske yaptigi evin kendi evi oldugunu bilseydi! O zaman onu boyle yapar miydi!

Bizim icin de bu boyledir. Gun be gun kendi hayatimizi kurariz. Cogu zamanda yaptigimiz ise elimizden gleaned daha assign koyariz. Sonra da, soka girerek, kendi kurdugumuz evde yasayacagimizi anlariz. Eger tekrar yapabilsek, cok daha farkli yapariz. Ne var ki, geriye donemeyiz.

Marangoz sizsiniz. Her gun bir civi cakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. “Hayat bir kendin yap tasarimidir” demistir biri. Bugun yaptiginiz davranis ve secimler, yarin yasayacaginiz evi kurar. Oyle ise onu akillica kurun.

Unutmayin...


Paraya ihtiyaciniz yokmus gibi calisin.
Hic incinmemissiniz gibi sevin.
Kimse izlemiyormus gibi dans edin.

Küçük Yatırımcı
14-01-2006, 19:20
YAŞAMIN TOPLARI

“Hayatı bir oyun kabul edin. Hani hokkabazların beş topu iki elleri ile havaya atarak oynadıkları oyun.
Bu topları, iş, aile, sağlık, dostlar ve sevgi diye adlandırın ve beşini birden havada tutmaya çalışın. Kısa zamanda, iş topunun lastik olduğunu göreceksiniz.
Yere düştüğünde gene sıçrayacaktır. Ama öteki dört top, aile, sağlık, dostlar ve sevgi kristalden yapılmıştır. Bunlardan birini düşürürseniz, çizilebilir, aşınabilir, çentiklenebilir, çatlayabilir, kırılabilir, hatta tuzla buz olabilir. Bunlardan biri düşerse, bir daha asla eskisi olmaz.
Bunu iyi bilin ve hayatınızın dengesini asla bozmamaya çalışın.”

Küçük Yatırımcı
14-01-2006, 19:24
ENGELLERİ AŞMAK ÜZERİNE Art E.Berg

20 yaşındayken hayatımda hiç olmadığım kadar mutluydum. Fiziksel
olarak etkindim: Su kayağı ve kayak yapıyordum, golf, tenis, basketbol ve
voleybol oynuyordum. Hatta bir bovling ligine katılmıştım. Hemen her gün
koşuyordum. Bir tenis kortu inşaat şirketi kurmuştum ve maddi durumum heyecan verici ve parlaktı. Dünyanın en güzel kadınıyla nişanlıydım. Sonra bir felaket
oldu ya da en azından kimileri onu bir felaket olarak gördüler:

Sabah, maden ve cam şıngırtısıyla uyandım. Sesler duyulmaya başladıkları
gibi aniden kesildi. Ve ortalığı yeniden sessizlik kapladı. Gözlerimi
açtığımda her yer kapkaranlıktı. Yeniden hissetmeye başladığımda yüzümü
kaplıyan kanın sıcaklığını duyumsadım. Sonra acı geldi. Çok şiddetli ve
yoğun acıydı. Yeniden bilincimi yitirirken adamın söylendiğini duydum.

Güzel bir yılbaşı gecesi Kaliforniya'daki ailemi bırakıp bir arkadaşımla
birlikte Utah'a doğru yola çıkmıştım. Tatilin kalanını, Utah'ta nişanlım
Dallas'la geçirecektim. Düğün planlarımızı tamamlayacaktık, düğünümüze beş
kısa hafta kalmıştı. Yolculuğun ilk sekiz saatinde arabayı ben kullandım,sonra yorulduğumu hissettim. Ben arabayı kullanırken arkadaşım dinlenmişti.
Bu yüzden ben yolcu koltuğuna geçtim, o da sürücü koltuğuna. Emniyet
kemerimi bağladım ve arkadaşım karanlıkta yol almaya başladı. Bir buçuk
saat kadar gittikten sonra direksiyonda uyuyakaldı. Araba önce köprü ayağına
çarptı, sonra ters döndü ve yoldan çıkıp birkaç takla attı.

Araba tamamen durduğunda içinde ben yoktum. Araçtan dışarı fırlamış ve
çölün zemininde boynum kırık yatıyordum. Boynumdan aşağısı felç oldu. Beni
ambulansla Nevada, Las Vegas'ta bir hastaneye götürdüklerinde doktor artık
belimden aşağısının tutmayacağını söyledi. Ayaklarımı ve bacaklarımı
kullanamayacaktım. Karın kaslarımı ve göğüs kaslarımdan da üç önemli kası
kullanamayacaktım. Sağ kolumu kullanamayacaktım. Omuzlarımdaki ve
kollarımdaki gücü yitirmiştim. Ellerimi de bir daha hiç kullanamayacaktım.

İşte yeni yaşamım burada başladı.

Doktorlar yeni düşler kurmam ve yeni şeyler düşünmem gerektiğini
söylediler. Yeni fiziksel durumum nedeniyle bir daha hiç çalışamıyacağımı söylediler.
Ama bu söyledikleri beni daha da heyecanlandırdı, çünkü benim durumumdakilerin yanlızca % 93'ü çalışmıyordu. Bir daha hiç araba kullanamayacağımı söylediler; yaşamımın kalan kısmında yemek yemek,giyinmek, hatta bir yerden başka bir yere gitmek için hep başkalarına bağımlı olacaktım. Kimseyle evlenemeyeceğimi söylediler. Genç yaşımda ilk kez gerçekten korkuyordum. Söylediklerinin gerçekten doğru olmasından korkuyordum.

Las Vegas'ta o hastane yatağında yatarken bütün ümitlerim ve düşlerimin
nereye gittiğini merak ediyordum. Yeniden bir bütün olup olamıyacağımı
merak ediyordum. Çalışabilecek miydim, evlenebilecek miydim, bir aile
kurabilecek miydim, daha önce bana o kadar neşe veren etkinliklerin herhangi birine
katılabilecek miydim?

Doğal şüpheler ve korkularla dolu olduğum o önemli anda, bütün dünyam
karanlığa gömülmüş gibi görünürken annem başucuma geldi ve kulağıma
şunları fısıldadı: "Art, zor olanın gerçekleşmesi uzun zaman alır,
olanaksızın gerçekleşmesi ise yalnızca biraz daha uzun zaman alır." Bir
zamanlar karanlık olan oda birdenbire bir umut ışığıyla ve yarının daha iyi olacağı
inancıyla doldu.

11 yıl önce o sözleri duyduğumdan bu yana kendi şirketimin başkanı oldum.
Profesyonel bir konuşmacı ve kitabı (Kimi Mucizeler Zaman Alır)
yayımlanmış bir yazarım. Yılda 200.000 mil yol yapıyor 'Olanaksızın
Gerçekleşmesi Yanlızca Biraz daha Uzun Zaman Alır' iletisini Fortune
dergisinin seçtiği en iyi 500 şirketle, ulusal birliklerle, satış örgütleriyle, genç gruplarla, yani 100.000'den fazla insanla paylaşıyorum. 1992'de altı eyalette Küçük
İşletmeler Yöntemi tarafından Yılın Genç Girişimcisi seçildim. 1994'te
Success dergisi beni Yılın Vazgeçmiyeni seçerek onurlandırdı. Bunlar benim
yaşamımda gerçekleşen düşlerdi. O düşler, içinde bulunduğum koşullara
karşın değil, belki de onlar sayesinde gerçekleşti.

O günden sonra araba kullanmayı öğrendim. Gitmek istediğim yere gidiyor ve
yapmak istediğim şeyi yapıyorum. Tamamen bağımsızım ve kendi işlerimi
kendim görüyorum. O günden beri, bedenimin bazı yerlerine his geldi ve sağ kolumu
biraz kullanmaya başladım.

O kader gününden bir buçuk yıl sonra aynı güzel ve harika kadınla evlendim.
Karım Dallas, 1992' de Bayan Utah unvanını aldı ve ABD'nin üçüncü güzeli
seçildi. Şimdi iki çocuğumuz var. Onlar bizim neşe kaynağımız.

Spor dünyasına da geri döndüm. Yüzmeyi, dalmayı ve parayelkenciliği
öğrendim. Bildiğim kadarıyla ben boynundan aşağısı tutmadığı halde
parayelkencilikle uğraşan tek kişiyim. Kayak yapmayı da öğrendim. Ayrıca
kuralsız rugby oynuyorum. Beni daha fazla incitebileceklerini sanmıyorum!
Tekerlekli sandaliyemle yarışlara ve marotonlara katılıyorum. 10 Temmuz
1993'te Salt Lake City ile Utah, St. George arasındaki 32 millik yarışı
yedi günde tamamlıyan ilk felçli de ben oldum. Bu, büyük olasılıkla,
yaptığım en iyi şey değildi, ama en zor şeylerden biri olduğu kesin.

Tüm bunları neden mi yaptım? Çünkü uzun bir zaman önce çevremdeki
doktorlar da dahil olmak üzere farklı düşünen kişilerin seslerini değil,
annemin ve kalbimin sesini dinlemeyi seçmiştim. İçinde bulunduğum
koşulların düşlerimden vazgeçmek zorunda olduğum anlamına gelmediğine karar
verdim.
Ümit etmek için yeni bir neden buldum. Koşulların hayalleri asla yıkmadıklarını öğrendim, hayaller insanın kalbinde ve kafasında doğarlar ve ancak orada ölebilirler. Çünkü zor olanın gerçekleşmesi uzun zaman alır ama olanaksızın gerçekleşmesi biraz daha uzun zaman alır.

Art E.Berg

_zamazingo_
16-01-2006, 01:55
gerçekten çok güzel hazırlanmış bir slayt gösterisi. İzlemenizi tavsiye ediyorum.

Turkuaz
22-01-2006, 23:51
TANRIM BENI YAVASLAT


Tanrim beni yavaslat, Aklimi sakinlestirerek kalbimi dinlendir...
Zamanin sonsuzlugunu göstererek bu telasli hizimi dengele...

Günün karmasasi içinde bana sonsuza kadar yasayacak tepelerin
sükunetini ver.
Sinirlerim ve kaslarimdaki gerginligi, bellegimde yasayan
akarsularin melodisiyle yika, götür. Uykunun o büyüleyici ve iyilestirici gücünü
duymama yardimci ol...

Anlik zevkleri yasayabilme sanatini ögret;
bir çiçege bakmak için yavaslamayi,
güzel bir köpek yada kediyi oksamak için durmayi,
güzel bir kitaptan birkaç satir okumayi,
balik avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi ögret...


Her gün bana kaplumbaga ve tavsanin masalini hatirlat.
Hatirlat ki, yarisi her zaman hizli kosanin bitirmedigini, yasamda hizi
arttirmaktan çok daha önemli seyler oldugunu bileyim...

Heybetli mese agacinin dallarindan yukariya dogru bakmami sagla.
Bakip göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olmasi yavas ve iyi
büyümesine baglidir...

Beni yavaslat Tanrim ve köklerimi yasam topraginin kalici degerlerine
dogru göndermeme yardim et.

Yardim et ki, kaderimin yildizlarina dogru daha olgun ve daha
saglikli olarak yükseleyim. Ve hepsinden önemlisi...

Tanrim,
Bana degistirebilecegim seyleri degistirmek için CESARET,
Degistiremeyecegim seyleri kabul etmek için SABIR,
Ikisi arasindaki farki bilmek için AKIL ve
Beni askin körlügünden ve yalanlarinda koruyacak DOSTLAR ver.......

Alıntı.....

SNOWDROP
25-01-2006, 13:16
"Aç kalın, çılgın olun"


31.08.2005 / Steve Jobs/FORTUNE

Apple'ın yaratıcısı ve CEO'su Steve Jobs Stanford Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada öğrencilere, başkalarını değil kendi iç seslerini dinleyerek hayatta sevdikleri ve inandıkları yolda her ne pahasına olursa olsun kararlılıkla ilerlemelerini tavsiye etti.

Okullarda diploma törenlerinde yapılan konuşmalar genellikle eğlenceli ve sabun köpüğü gibi olur. Ancak Steve Jobs'un Haziran ayında Stanford Üniversitesi'nde yaptığı konuşma yazın bu son günlerinde bile hala yankı bulmaya devam ediyor. Apple Computer'ın ve Pixar Animation Studios'un CEO'su konuşmasında sadece Stanford öğrencilerini değil aynı zamanda sözlerini web sitelerine koyan, blog'larda tartışan ve e-mail aracılığıyla tüm dünyaya yayan Silicon Vadisi'ndeki teknoloji uzmanlarını ve başkalarını da ilgilendiren üç hayat dersi verdi. Aşağıda Steve Jobs'un konuşmasının tam metni yer alıyor.

********

Dünyanın en önemli üniversitelerinden birinin diploma töreninde sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum. Ben üniversite mezunu değilim. Doğrusunu söylemek gerekirse, ilk kez bu vesileyle mezuniyete bu derece dahil olma fırsatını yakalamış oldum. Bugün hayatımla ilgili üç hikaye anlatmak istiyorum. Hepsi bu. Büyük sözler değil. Sadece üç hikaye.

İlk hikaye noktaların birleştirilmesi hakkında; ilk altı ayın ardından Reed College'dan ayrıldım ancak okulla tam olarak bağımı koparmadan önce de bir 18 ay kadar ortalıkta dolandım. Peki niçin ayrıldım?

Tüm bunlar daha ben doğmadan başladı. Biyolojik annem üniversite öğrencisi olan, genç, bekar bir kadındı; beni evlatlık vermeyi kararlaştırdı. Kendisi çocuğunun bir üniversite mezunu tarafından evlat edinileceğinden o derece emindi ki her şey benim doğumdan itibaren bir hukukçu ve karısı tarafından evlat edineceğim şeklinde ayarlanmıştı. Ancak bir şey hesaplanmamıştı: Dünyaya geldiğimde beni evlat edinecek olan çift son dakikada bir kız çocuk üzerinde karar kıldı. Bu durumda bekleme listesinde olan ebeveynlerime gecenin ortasında bir telefon geldi: "Beklenmedik bir şekilde bir erkek çocuğumuz oldu; onu istiyor musunuz?" Aldıkları cevap "tabii ki" oldu. Ancak daha sonra biyolojik annem, annemin üniversite mezunu olmadığını, babamın ise liseyi bile bitirmediğini öğrendi. Bunun üzerine evlatlık verme kararından caydı. Ancak birkaç ay sonra ebeveynlerim beni üniversiteye göndereceklerine dair söz verince razı oldu.

Üniversiteden terk

Ve ben doğduktan 17 yıl sonra üniversiteye gittim. Ama safça Stanford kadar pahalı bir üniversite seçtiğimden işçi olan annem babamın bütün birikimi okul masraflarımı karşılamak için harcandı. Altı ay sonra bunun bir anlamı olmadığını fark ettim. Hayatta ne yapmak istediğimle ilgili hiçbir fikrim yoktu ve okulun da bu konuda bana nasıl yardımcı olacağını bilmiyordum. Yalnızca anne babamın birikimlerini harcamakla meşguldüm. Böylece okulu bırakmaya karar verdim; o sıralarda bu kararı verirken biraz kaygılıydım ama şimdi geriye dönüp baktığımda en doğru kararlarımdan biri olduğunu görüyorum.

Okuldan ayrıldığım günler pek de romantik değildi. Artık yurtta kalamıyordum; arkadaşlarımın odalarında yerde yatmaya başladım. Yiyecek satın almak için Cola kutularını 5 sente satıyor, haftada bir Hare Krishna mabedinde iyi bir yemek yiyebilmek amacıyla her pazar geceleri kentte yedi mil yol yürümek sorunda kalıyordum. Ama bunu sevdim. Özellikle de merak ve sezgilerimin izinden giderek düşe kalka yaşadığım o süreç daha sonrası için paha biçilmez bir değere sahip oldu. Şimdi size bu konuda bir örnek vereyim.

Kaligrafi dersinin Mac tasarımındaki rolü;

O sıralarda Reed College ülkenin en iyi kaligrafi eğitimini veriyordu. Artık okuldan ayrıldığım ve derslere girme zorunluluğum olmadığı için kaligrafi kurslarına katılmaya karar verdim. Burada öğrendiklerim tek kelimeyle mükemmel, tarihsel ve bilimin algılamayacağı derecede sanatsal bir inceliğe sahipti; tam anlamıyla büyülenmiştim.

Aslında kaligrafi kursunda öğrendiklerimin gerçek hayatta pratik bir karşılığı olacağı umudum yoktu. Ancak 10 yıl sonra ilk Macintosh bilgisayarını tasarladığımızda hepsini hatırladım. Böylece güzel bir yazı ve baskısı olan ilk bilgisayarı yarattık. Eğer üniversitede o kurslara gitmemiş olsaydım, Mac'in bu derece çeşitli yazı türleri ya da bu derece orantılı aralıklı fontları olmayacaktı. Ve de Windows'un Mac'i taklit ettiği hesaba katıldığında hiçbir masaüstü bilgisayarı bunlara sahip olamayacaktı. Tabii ki, üniversitedeyken bu noktalar arasında bağıntı kurmak mümkün değildi. Ancak on yıl sonra geriye dönüp baktığımda bu bağlantıları kurabiliyorum.

Öte yandan, geleceğe bakarak da noktaları birleştiremezsiniz; yalnızca geriye bakarak bunları birleştirebilirsiniz. Bu nedenle noktaların bir şekilde geleceğinizi şekillendireceğini bilmelisiniz. Yani bir şeye inanmalısınız- yazgınız, yaşamınız, karma, her neyse... Bu yaklaşım beni hiçbir zaman yarı yolda bırakmadığı gibi hayatımın farklı olmasını da sağladı.

Apple'dan kopuş

İkinci hikayem sevgi ve kaybetmekle ilgili. Erken yaşta neyi sevdiğimin bilincine vardığım için şanslıydım. Woz ve ben anne babamın evinin garajında Apple'ı yapmaya başladığımızda 20 yaşındaydım. Çok çalıştık ve on yıl içinde ikimizin bir garajda kurduğu Apple 4 bini aşkın çalışanı olan 2 milyar dolarlık bir şirkete dönüştü. Bir yıl önce en güzel ürünümüz olan Macintosh'u yaratmıştık ve ben de 30 yaşıma basmıştım. Ancak daha sonra kovuldum. İnsan kendi kurduğu bir şirketten kovulabilir mi? Apple gittikçe büyüdüğünden şirketi benle beraber yönetebilecek yeteneğe sahip olduğunu düşündüğüm birisini işe aldık ve ilk yıl her şey iyi gitti. Ancak daha sonra gelecekle ilgili görüşlerimizde farklılıklar ortaya çıktı ve kaçınılmaz olarak bir tartışma yaşandı. Bunun üzerine yönetim kurulumuz ondan yana çıktı. Böylece 30 yaşımda kovuldum. Ve de bu, herkesin gözü önünde, gürültülü patırtılı bir şekilde gerçekleşti. Gençliğimi adadığım her şey elimden gitmişti ve bu çok yıkıcı bir şeydi.

Birkaç ay ne yapacağımı bilemeden ortalıkta dolaştım durdum. Bir önceki girişimci kuşağı hayal kırıklığına uğrattığımı hissediyordum; bana verilen bayrağı elimden düşürmüştüm. David Packard ve Bob Noyce'la bir araya geldim ve her şeyi berbat ettiğim için özür diledim. Apple'dan ayrılmam kamuoyunun gözünde tam bir başarısızlıktı; bu nedenle Silicon Vadisi'nden bile ayrılmayı planlıyordum. Ancak yavaş yavaş bir şeyler kafamda netleşmeye başladı - yaptığım şeyi hala seviyordum. Apple'da yaşananlar bu gerçeği değiştirmemişti. Reddedilmiştim ama hala aşıktım. Böylece yeniden başlamaya karar verdim.

O sıralarda henüz farkında değildim ama Apple'dan kovulmam aslında başıma gelebilecek en iyi şeydi. Başarılı olmanın ağırlığı yerini tekrar başlamanın hafifliğine, her şeyden daha az emin olmaya bırakmıştı. Hayatımın en yaratıcı dönemlerinden birine girmemi sağladı.

Daha sonraki beş yıl içinde NeXT'i ve Pixar adlı bir başka şirketi kurdum; ayrıca karım olacak olağanüstü bir kadınla tanıştım. Pixar'da dünyanın ilk bilgisayar animasyonlu filmi olan "Toy Story" yaratıldı; halen şirket dünyanın en başarılı animasyon film stüdyosu. Öte yandan, Apple'ın NeXT'i satın alması da bir dönüm noktası oldu ve ben böylece yeniden Apple'a döndüm; NeXT'te yarattığım teknoloji Apple'ın halihazırdaki yeniden doğuşunun merkezindedir.

Şuna eminim ki, Apple'dan kovulmasaydım bunlardan hiç biri olmayacaktı. Bu belki acı bir ilaçtı ama hastanın iyileşmesi için bunu alması gerekiyordu. Bazen hayat sopayla kafanıza vurur. Ama inancınızı hiçbir zaman yitirmeyin. Beni ayakta tutan tek şey yaptığım şeyi sevmemdi. Neyi sevdiğinizi bilmelisiniz. Bu sevgilinizi seçmeniz kadar işinizi seçmenizde de önemli bir etken. İş hayatınızın büyük bir bölümünü kaplıyor ve gerçekten tatmin olmanız için de yaptığınızın gerçekten önemli olduğuna inanmak zorundasınız. Eğer neyi sevdiğinizi bulamadıysanız aramaya devam edin. Yerleşmeyin. Her şey gönülle ilgili olduğu için bulduğunuzda zaten anlayacaksınız. Ve de tüm sağlam ilişkiler gibi bu tür ilişkiler de yıllar geçtikte iyileşir. Bu nedenle buluncaya kadar arayın. Yerleşik olmayın.

Ölümle burun buruna

Üçüncü hikayem ölümle ilgili. 17 yaşındayken şuna benzer bir şey okuduğumu hatırlıyorum:"Her günü son gününüzmüş gibi yaşarsanız birgün mutlaka doğru yaptığınızı anlayacaksınız". Bu söz beni çok etkiledi ve geçen 33 yıl boyunca her sabah aynaya bakıp kendime şu soruyu sordum:"Eğer bugün hayatımın son günü olsaydı bugün yapmak istediğimi yapar mıydım?" Ve eğer uzun süre üst üste hayır cevabını vermişsem bir şeylerin değişmesi gerektiğinin bilincine varmış oluyordum.

Birgün öleceğimi unutmamak hayatta önemli seçimler yapmamda çok önemli bir rol oynadı. Çünkü ölüm karşısında her şey, tüm beklentileriniz, kaygılarınız, başarısızlıklarınız ya da övünçleriniz anlamını yitiriyor ve tek bir gerçekle karşı karşıya kalıyorsunuz. Öleceğinizi her zaman hatırlamak kaybetme korkusu tuzağına düşmenizi engelleyen en önemli etkendir. Zaten çıplaksınız. Bu nedenle kalbinizin sesini dinlememeniz için hiçbir neden yok.

Bir yıl kadar önce bana kanser teşhisi kondu. Pankreasımda bir tümör vardı. O zamana kadar pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar bunun tedavi edilemeyecek bir kanser türü olduğunu söylediler, en fazla 3 ila 6 aylık bir ömür biçtiler. Doktorum bana evime gidip bir an önce yarım kalan işlerimi halletmemi tavsiye etti. Yani kibarca "ölmeye hazırlan" dedi.

Kanser teşhisi konduğu gün boyunca bu sözler kulağımda çınladı durdu. Daha sonra aynı gün akşama doğru pankreasıma endoskopi yapıldı ve tümörden birkaç hücre alındı. Beni bayıltmışlardı ama operasyon sırasında yanımda bulunan karım, aldıkları hücreleri mikroskopta inceleyen doktorların birden sevinçle haykırmaya başladıklarını çünkü cerrahi bir müdahaleyle iyileşebilecek, çok ender rastlanan bir pankreas kanseri türünü belirlediklerini anlattı. Ameliyat oldum ve şimdi iyiyim.

İlk kez ölüme bu kadar yaklaşmıştım ve umarım daha uzun yıllar boyunca da bir daha tekrar yaklaşmam. Şimdi bu süreci çok yakıcı bir şekilde yaşadığım için ölümün yararlı ancak salt düşünsel bir kavram olduğuna inandığım zamanlardan daha gerçekçi bir şekilde şunu söyleyebilirim ki, kimse ölmek istemez. Hatta cennete gitmeyi arzulayanlar bile ölmek istemezler. Yine de ölüm hepimizin kaçınılmaz olarak gideceği son durak. Ve bu özelliyle de Ölüm belki de Yaşam'ın en güzel tek buluşu. Ölüm Yaşam'ın değiştirici etkeni. Eskiyi süpürüp yenisine yol açıyor. Şimdi yenisiniz ama bir gün eskiyecek ve ortalıktan kaldırılacaksınız. Bu kadar dramatik konuştuğum için özür dilerim ama bu bir gerçek.

"Başkasının hayatını yaşamayın"

Zaman kısıtlı, bu nedenle başkasının hayatını yaşayarak harcamayın. Başka insanların düşüncelerinin sonucu olan dogmaların tuzağına düşmeyin. Başkalarının fikirlerinin gürültüsünün iç sesinizi bastırmasına izin vermeyin. Ve de en önemlisi, kalbinizin ve sezgilerinizin sesini dinleyin. Onlar bir şekilde ne olmak istediğinizi biliyorlar. Geri kalan her şey ikincildir.

Gençlik yıllarımda son derece büyüleyici "The Whole Earth Catalog" adında bir yayın vardı; bu o dönemde, benim kuşağımın adeta İncil'iydi. Stewart Brand adlı birisi tarafından yaratılmış ve şiirsel dokunuşuyla hayata geçirilmişti. PC ve masaüstü yayıncılığının henüz gündemde olmadığı 1960'lı yıllardı; her şey daktilolar, makaslar ve polaroid kameralarla yapılıyordu. Bir tür kağıt üzerinde Google söz konusuydu; 35 yıl sonra da Google doğdu.

Stewart ve ekibi "The Whole Earth Catalog"un pek çok sayısını yayımladılar ve artık sürecini tamamladığına inandıkları gün de son sayısını çıkardılar. Bu, 70'li yılların ortalarıydı ve o zamanlar ben siz yaşlardaydım. Son sayının arkasında, maceraperestseniz sizin de karşılaşabileceğiniz, sabah erken saatlerde çekilmiş bir köy yolunun fotoğrafı vardı. Fotoğrafın altında da şu sözler yer alıyordu:"Aç kalın. Çılgın olun." Bu sözler onların veda mesajıydı. Ben her zaman bunu kendime diledim. Ve şimdi, buradan mezun olup yeni bir hayata başlayan sizlere de aynı dilekte bulunuyorum.

Aç kalın. Çılgın olun.
Teşekkür ederim.

pride
26-01-2006, 20:50
Yavuz Sultan Selim zamaninda, Iran Sahi kiymetli mucevherlerle suslu bir sandik hediye gonderiyor Sultan Selime. Sandik aciliyor. Icinden cesit cesit degerli taslar, kiymetli atlas, kadife kumaslar cikiyor.


Fakat bir de pis bir koku yayiliyor. Dehset bir koku, herkes burnunu tıkıyor. Neyse en alttaki bohcadan insan pisligi cikiyooooor.. Yani Osmanliya acayip bir hakaret!!!!!

Cihan padisahi emir veriyor, herkes düşünsün, buna ince bir sekilde cevap vermemiz gerekir. Ve cihan padisahi yine çözümü kendisi buluyor. Ayni sekilde degerli mucevher ve kumaslarla süslü bir sandik hazirlatiyor.

Icine o zamanin Osmanli Istanbul'unda imal edilen gul kokulu en nadide lokumlardan bir kutu hazirlatiyor, en altina da küçük bir pusula ve bir satir yazı Gonderiyor. Sah sandigi aciyor. Actikca guzel bir koku ve en altta bir kutu lokum. Anlam veremiyorlar tabii. Bizim elci yiyor once, sonra oradakilere ikram ediyor. Kutunun icindeki pusulayi Sah okuyor: "Herkes yediğinden ikram eder"

pride
27-01-2006, 20:10
Bir Zamanlar
19.yüzyılda Almanya’nın Mülheim şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında
Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu. Fransızlar, her
sene nehrin Almanlardaki kısmına geçip mahsulün tümünü toplayıp
götürüyorlardı. O sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar
ise buna fazla ses çıkaramıyorlardı tabi. Her sene böyle olunca
çareyi Osmanlı Sultanına durumu yazıp, imdat istemekte bulurlar.
Mektupta söyle demektedir:
"Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden
alıyorlar. Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultani,
Islamiyetin de halifesisiniz. Bizi şu zulümden kurtarın. Asker
gönderin. Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkanı sağlayın."
Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardim isteğini inceleyen
padişah asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi
göndermeyi kafi bulur ve cevabi bir mektupla beraber içi askeri elbise dolu
üç çuval yollanır. Şaşkına dönen Almanlar, çuvalı alıp mektubu okurlar:
"Fransızlar korkak adamlardır. Onlara yeniçeri göndermemize gerek
yoktur.Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kafidir. Çuval içindeki
Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin. Mahsul zamanı, nehrin
görülecek yerlerinde dolaştırın. Karsıdan gören Fransızlar için bu kafidir."
Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar.
Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde, nehir
kıyısında dolaşmaya başlarlar. Ertesi gün, karsıdan gelen haber,
Almanların sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur.
Osmanlılardan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan
köylerini de terk ederek iç kısımlara doğru kaçmaktalar. Zulüm sona ermiştir.
Bu olay, Mülheim’lıların gönüllerinde taht kurmuştur.Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini,
daha sonra Mülheim'a bağlı Karlsruhe müzesine koyup ziyarete açarlar. Şehrin en yüksek
binasına da Osmanlı bayrağı asarlar.Ayrıca, halen
olayın yıldönümünde de şehirde bir karnaval düzenleyip hadiseyi temsilen kutlarlar.
Bu olay Osmanlı’nın sadece bir yeniçeri kıyafetiyle Almanları Fransızların elinden
ve talanından nasıl kurtardığını gösteren maziden elmas bir tablo olarak kalmaktadır...

nerdennnn nereyeeeee...:o

bu fransızların bıze neden kıl oldugu bellı oldu...

Turkuaz
29-01-2006, 12:10
Olay Ingiltere'de geçiyor:

Yasli bir bey, sabah erken evinden çikmis, yolda ilerlerken, bir
bisikletlinin kendisine çarpmasi ile yere yuvarlanmis ve hafif
yaralanmis.
Sokaktan geçenler yasli beyi hemen en yakin saglik birimine
ulastirmislar.
Hemsireler, adamcagizin yarasina pansuman yapmislar, ama 'biraz
Beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kirik veya çatlak olup
olmadigini inceleyeceklerini' söylemisler.
Yasli bey huzursuzlanmis, 'acelesi oldugunu istemedigini' söylemis.
Hemsireler merakla acelesinin sebebini sormus.
Adamcagiz da 'karim huzur
evinde kaliyor her sabah onunla kahvalti etmeye giderim, geç kalmak
istemiyorum' demis.
'Karinizin, siz gecikince merak edecegini düsünüyorsunuz herhalde'
Demis hemsire.
Adam üzgün bir ifade ile 'ne yazik ki karim Alzheimer
hastasi ve benim kim oldugumu bilmiyor' demis.
Hemsireler hayretle 'madem
sizin kim oldugunuzu bilmiyor neden hergün onunla kahvalti yapmak için
kosusturuyorsunuz' demisler.
Adam buruk bir sesle 'ama ben onun kim
oldugunu biliyorum' demis

pride
01-02-2006, 18:58
BİR AKŞAM SARAYIN BİR PENCERESİNDEN sokakta akıp giden kalabalığı seyreden
> bir kralın gözüne, o kalabalığın içinden bir adam takılmış. Sıradan bir
> insanmış bu. O akşam vakti, evine yürümekteymiş. Tıpkı, yıllardan beri
> haftada beş akşam yaptığı gibi... Kral, adamın evine vardığında
> yapacaklarını tahayyül etmiş: hanımı ve çocuklarıyla merhabalaşmak, hal
> hatır sormak, yemeğini yemek, televizyon seyretmek veya birşeyler okumak,
> uyumak, sonra da, ertesi sabah her zamanki saatinde uyanıp yine işe doğru
> yola koyulmak.
>
> Birden bir merak sarmış kralı: "Hayvanat bahçesindeki hayvanlar gibi, bu
> adamı da bir kafese kapatsak acaba ne olur?"
>
> Ertesi gün hemen ruhbilimcisini çağırıp ona bu düşüncesinden söz açmış ve
> kendisini bu deneyin gözlemini yapmaya çağırmış. Ruhbilimci bunun imkânsız
> olduğunu söyleyip itiraz edecek olduysa da, kral, Cengiz Han'dan Hitler'e
> kadar pek çok totaliter liderin bunu yaptığını ve şimdi bu durumu bilimsel
> açıdan incelemenin hiçbir mahzuru bulunmadığını söyleyerek kestirip atmış.
> "Üstelik" demiş kral, "bu iş için külliyetli miktarda para ayırdım. Bu
para
> heba olsun istemem."
>
> Aslında, ruhbilimci de bir insanın kafese kapatıldığında ne gibi
davranışlar
> gösterebileceğini için için merak ediyormuş zaten.
>
> Ertesi gün kral hayvanat bahçesinden kafes getirilmesini emretmiş. Kafes
> sarayın iç avlusuna yerleştirilmiş ve kralın gözüne kestirdiği o sıradan
> adam derdest edilerek kafese konulmuş. Ruhbilimci de adamı gözlemlemek
için
> kafesin kenarında bir yere ilişmiş. Adam önceleri yakınmış hep.
> Ruhbilimciye, "Tramvayı yakalamam gerek, işe gitmeliyim, saate bak, geç
> kaldım!" deyip duruyormuş. İkindiye doğru, neler olup bittiğinin farkına
> varmış ve protestoya başlamış: "Kral bunu bana yapamaz! Bu âdil değil,
> kanuna aykırı!.." Sesi kuvvetli, gözleri öfke doluymuş.
>
> "Çok iyi" diye düşünmüş ruhbilimci. "Öfke, yanlış giden şeylerle savaşmak,
> onu doğrudan protesto etmek isteyen insanların davranışıdır. Birisi
kliniğe
> bu duygu içinde gelse iyi sayılır, ona yardımcı olunabilir."
>
> Haftanın sonraki günlerinde adam protestolarını devam ettirmiş. Kral ne
> zaman kafesin yanından geçse, protestolarını onun yüzüne haykırıyormuş.
>
> Ancak, şöyle diyormuş kral: "Şuraya bak! İyi bir yatağın, bol yiyeceğin
var,
> çalışman de gerekmiyor. Sana burada çok iyi bakıyoruz. Niye itiraz
ediyorsun
> ki?"
>
> Birkaç gün daha geçince adamın protestoları azalmış ve sonra bitmiş.
> Kafesinde sessiz duruyor ve konuşmayı reddediyormuş. Ama ruhbilimci adamın
> gözlerinde bir ateş yalımı gibi parlayan nefreti görebiliyormuş. Ağzından
> birkaç söz çıktığında kısa ve kesin kelimelerle oluyormuş bu; kimden ve
> niçin nefret ettiğini bilen sakin ama kuvvetli bir sesle oluyormuş. Kral
> avluya çıktığında adamın gözlerinde derin bir ateş yanıyormuş.
>
> Ruhbilimci bu derin ateşi haksızlığa uğrayan çok insanın gözlerinde
> gördüğünü düşünmüş: "Hâlâ iyi, içinde kavga ateşi taşıyan bir kişiye
yardım
> edilebilir."
>
> Kral ne zaman avluda yürüyüşe çıksa, kafesteki adama kendisine iyi
> bakıldığını, bol yiyecek ve barınak verildiğini hatırlatıyormuş. Gel zaman
> git zaman, ruhbilimci adamın kralın sözlerine eskisi gibi öfkeyle mukabele
> etmediğini, bunları sessizlikle karşıladığını farketmiş. Adam kralın doğru
> söyleyip söylemediğini tartmak ister gibi, düşünceli bir halde,
susuyormuş.
> Öfkenin yaktığı o derin ateş zaman içinde sönmeye yüz tutmuş.
>
> Birkaç hafta içinde adam ruhbilimciye bir insana yiyecek ve barınak
> sağlanmasının ne kadar iyi olduğunu anlatmaya başlamış. İnsanın kaderine
> rıza göstermesi gerektiğini, kadere rızanın bilgeliğin bir parçası
olduğunu
> söylüyormuş. Bir süre sonra da güvenlik ve kadere teslimiyet konusunda
> kapsamlı bir kuram geliştirmeye başlamış. Bu uzun ve çoğu kez adamın
> monologundan ibaret sohbetlerinde, ruhbilimci onun sesinin düzleştiğini,
> âdeta içinin boşaldığını hissetmiş. "Çok zor" diye düşünmüş. "Bir insan
kime
> buğzedeceğini bilmiyorsa eğer, ona yardım etmek çok zor."
>
> Adam, kendisini ziyarete gelen bilim adamları heyetine şaşırtıcı bir
biçimde
> dostâne davranmış ve onlara bu yaşam biçimini kendisinin seçtiğini,
> emniyetin ve gözetilip kollanmanın büyük değerler olduğunu anlatmış. "Ne
> garip!" diye düşünmüş ruhbilimci. "Kendi yaşam biçimini temize çıkarmak
için
> neden bu kadar uğraşıyor ki?"
>
> İleriki günlerde kral avluya gezmeye çıktığında adam kafesin parmaklıkları
> ardından ona şükran ve minnetini bildirmeye başlamış. Kral ortalıkta
> olmadığında ise, içine kapanık, künt ve vurdumduymaz bir hale
bürünüyormuş.
> Parmaklıklar arasından yiyeceğini aldığında bardağı yahut tabağı yere
> düşürüyor, sakarlığına üzülüyormuş. Konuşması da giderek fakirleşmiş ve
> gözetilip kollanmanın değeri üzerine geliştirdiği felsefî kuramlar,
> yerlerini "Kader bu!" gibi basit ve sıklıkla yinelenen cümlelere bırakmış.
> Önceki testlerinde hiçbir zeka sorunu olmadığı açığa çıkan adamın bu
durumu,
> ruhbilimciyi şaşırtmış. Neden sonra, bunun efendilerinin elini öpmeye
> zorlanan kölelerde sıklıkla görülen bir davranış biçimi olduğunu
hatırlamış.
> Kendilerini besleyen ama aynı zamanda onları köleleştirmiş kişilere karşı
ne
> isyan, ne de buğz edebilen köleler de böyle umarsız bir duruma
düşerlermiş.
>
> Kafesteki adam artık gün boyu kafesinde oturuyor, sadece güneşin
> hareketlerine göre pozisyonunu değiştiriyormuş. Ruhbilimci, adamın yüzünün
> artık belirli bir ifade taşımadığını, o yüzde gülümseyişten bir iz
> bulunmadığını, yüz ifadesinin tümüyle boş ve anlamsız bir hale büründüğünü
> farketmiş. Adam yemeğini yiyor ve ruhbilimciye en fazla birkaç kelime
> diyormuş. Gözleri uzak ve belirsiz bir noktaya tıkılmış gibi, bakıyor, ama
> etrafını görmüyormuş. Adam o basit konuşmalarında artık hiç 'ben'
> demiyormuş. Kafesi ve bir kafes içinde yaşamayı kabullenmiş. Öfkesi,
> nefreti, dahası içinde bulunduğu hali meşrulaştırma yolunda bir gayreti
> yokmuş. Zira artık aklı başında değilmiş.
>
> Bu masalı bize Rollo May anlatıyor, Psychology and the Human Dilemma adlı
> eserinde.
>
> Acaba diyorum, burada adamın yerine bir milleti koysak, bu kıssadan bir
> hisse devşirmek mümkün olur mu? Kafese konmuş bir millet de, tarihsel
süreç
> içerisinde benzeri tepkileri verir mi?
>
> Ne dersiniz: Bu masaldan asrî zamanlara uygun bir mesel çıkar mı?

pride
01-02-2006, 19:15
TIKANDI BABA
> >>Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış.
>Dolaşırken
> >>bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.
> >>Tıkandı baba, çay getir
> >>Tıkandı baba, oralet getir. Vb
> >>Bu durum Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş.
> >>Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?
> >>Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba
> >>Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı
baba da "peki" deyip başlamış anlatmaya;
> >>Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir
çeşmesi vardı
>ve
> >>hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu.
"Benimki de onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım
ve
>oluğu
> >>açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su
> >>damlamaya başladı.
> >>Bu sefer içimden " Onlarınki kadar akmasada olur, yeter ki
eskisi
>kadar
> >>aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya
>başladı.
> >>Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve Tıkandı baba,
>tıkandı.
> >>uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı baba" ya
çıktı ve
>hangi
> >>işe
> >>elimi attıysam olmadı. Şimdide burada çaycılık yapıp
geçinmeye çalışıyoruz.
> >>Tıkandı baba'nın anlattıkları Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş.
>Çayını
> >>içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;
> >>Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin
altında
>bir
> >>altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz.
> >>Sultan Mahmut'un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir
tepsi baklavayı
> >>getirmişler. Tıkandı baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba
>baklavayı
> >>almış , bakmış baklava nefis. " Uzun zamandır tatlı da
> >>yiyememiştik. Şöyle
> >>ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş.
> >>Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken
"Ben en
>iyisi
> >>bu
> >>baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve
işlek bir
>yol
> >>kenarına geçip başlamış bağırmaya
> >>Taze baklava, güzel baklava ! Bu esnada oradan geçen bir
Yahudi baklavaları
> >>beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba
baklavayı
>satıp
> >>elde ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını
> >>karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim
baklava
>almış
> >>yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış,
diğer
>dilim
> >>diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın.
Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelirmi diye aynı yere geçip başlamış
beklemeye. Sultanın
> >>adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler.
Tıkandı
>baba
> >>yine baklavayı satıp evin
> >>diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere
> >>gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi "Baba baklavan
güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım" demiş. Tıkandı
baba da
>"Peki"
> >>demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar
gelmiş ve
>Yahudi
> >>de her akşam Tıkandı baba'dan baklavaları satın almış.
> >>Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut ;
> >>Bizim Tıkandı baba'ya bir bakalım, deyip Tıkandı baba'nın yanına
>gitmiş.
> >>Bu
> >>sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama
>birde ne
> >>görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan;
> >>Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi? mi, demiş
> >>Geldi sultanım
> >>Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?
> >>Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız,
duacınızım. Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.
> >>Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel, deyip almış ve
>Devletin
> >>hazine
> >>odasına götürmüş.
> >>Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne
kadar
>gelirse
> >>hepsi senindir, demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten
>hazinenin
> >>içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda
> >>düştü düşecek. Sultan demiş;
> >>Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle
beraber
>git
> >>onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini
>çağırmış
> >>Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş
>beğensin.
> >>O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasındaki araziyi ona
verin
>demiş.
> >>Padişahın adamları "peki" deyip adamı alıp Üsküdar'a
götürmüşler. Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler. Baba,
> >>Niçin, demiş. Askerler
> >>Hele sen bir beğen bakalım demişler. Baba şu yamuk, bu küçük,
derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline ve "Ne olacak şimdi" demiş
Baba sen bu taşı
> >>atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını
> >>padişahımız sana bağışladı demiş. adam taşı kaldırmış tam
atacakken
>taş
> >>elinden kayıp başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş.
Askerler bu
>durumu
> >>Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur
sözünü söylemiş;


"VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUD..?"

Hadramut
01-02-2006, 21:05
BİR AKŞAM SARAYIN BİR PENCERESİNDEN sokakta akıp giden kalabalığı seyreden.......................................... ..............................

Ne dersiniz: Bu masaldan asrî zamanlara uygun bir mesel çıkar mı?

Çıkmaz olur mu hiç?
Daha 4 yıl bile olmadan insanları konuşmaktan korkar hale getirdiler.
Kâh vaatlerle, kâh yasalarla korkutarak, kâh sistemden ümit kestirerek...

Hadramut
01-02-2006, 21:14
TIKANDI BABA
> >>Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış.

"VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUD..?"

Tarihi gerçeklere taban tabana zıt bir yobaz hikayesi. Yahudi düşmanlığı ve kadercilik anlayışını güçlendirerek yobaz kuzucukların eğitimini kurgulamış şizofrenik beyinli yazarı.

Gerçek şu ki; II Mahmut(1808-1839) döneminde kürekle girilecek hazine yoktur. Üsküdar kıyıları çoktan yalılarla meskundur Bağlarbaşına kadar. Baklavayıda sadece yahudi değil herkes satın alırdı uygun fiyata verdikten sonra. Hastalıklı beyin üretecek senaryo bol bulur. İyi bir örnek bu...

pride
01-02-2006, 21:52
...

adı ustunde maillerimize gelen hikayeler ....

gzmnc
03-02-2006, 11:58
Bir gun, lisede iken,sinifimdan bir oglana rastladim eve donerken. Kayl idi ismi.
Okuldaki butun kitaplarini sirtlamisa benziyordu.
Kendi kendime, "Neden biri okuldaki kitaplarini eve getirsin cuma aksami,
gerçekten hafiz olmali bu oglan" diye dusundum.
Benim hafta sonum pilanlanmisti bile( partiler ve futbol, arkadaslarimla yarin ogleden sonra), omuzlarimi silktim ve yoluma devam ettim.
Yoluma devam ederken, bir gurup oglanlarin ona dogru kostuklarini gordum.
Onu itelediler, butun kitaplarini dusurttuler ve çelmeleriyle oglani çamur içine
dusurttuler. Gozlukleri uçup oglandan uç metre oteye çimene dustu.
Oglan basini kaldirdi, gozlerinde derin bir aci gordum.
Kalbim burkuldu oglancik için. Ona dogru sekeledim, gozluklerini bulmak için emeklerken gozundeki bir damla yasi gordum. Gozluklerini ona verirken "Serseri herifler" dedim.
Baska yapacak isleri yok sanki. Bana bakti ve "Tesekkur ederim" dedi.
Kocaman bir gulumseme belirdi suratinda. Gerçekten minnetkarlik ifade eden bir gulumseme idi.
Kitaplarini toparlamasina yardim ettim ve nerede oturdugunu sordum.
Tesaduf ya, bize yakin oturuyormus. Neden daha once gozume çarpmadin diye sordum.
Daha once ozel okula gittigini soyledi.
Daha onceden ozel okula giden bir arkadasim yoktu hiç.
Hep beraber eve yollandik ve kitaplarinin bir kismini ben tasidim.
Arkadas olunacak birine benziyordu.
Arkadaslarimla beraber futbol oynamak istermisin dedim.
Evet dedi.
Hafta sonunu beraber geçirdik, biraz daha tanidim Kayl'i, biraz
daha ilindim ve arkadaslarimda ondan hoslandilar.
Pazartesi sabahi geldi, ve Kayl butun kitaplariyla okula donuyordu.

Durdurdum ve "Bu kitaplari hergun tasimakla guzel pazi
yapacaksin" dedim.
Guldu ve kitaplarinin yarisini bana uzatti.
Ondan sonraki dort sene içinde Kayl ile çok iyi arkadas olduk.
Okulun son yilinda koleje
gitmeyi dusunmeye basladik.
Kayl Georgetown kolejine karar verdi, bende Duke kolejine gidecektim.

Arkadasligimizin sureceginden emindim ve aramizdaki kilometrelerin bunu etkileyecegini sanmiyordum.
O doctor olacakti, bende futbol bursuyla iktisat okuyacaktim.
Kayl sinif birincisiydi.
Her zaman onun hafizligiyla girgir geciyordum.
Sinif birincisi oldugu için mezuniyet toreninde onun konusma
yapmasi gerikiyordu.
Çok memnundum ortaya çikipta konusma yapmak bana dusmedigi için.
Mezuniyet gunu Kayl'i gordum.
Çok yakisikliydi kerata.
Lise boyunca gelisen ve benligini bulanlardandi Kayl.
Gerçekten olustu ve pazilasti ve gozlukler
yakistida oglana.
Butun kizlar seviyordu onu, ve benden çok kiz arkadasi vardi.
Bazen kiskandim onu dogrusu.
Bugun o gunlerden biriydi.
Heyecanli oldugunu sezdim yapacagi konusma dolayisiyle.
Sirtina yapistirdim bir tane ve " Aslan oglan,
becereceksin,
korkma" dedim.
Bana o minnetkar dolu bakisiyla bakti ve gulumsedi.
"Tesekkurler" dedi.
Bogazini temizledi ve konusmaya basladi:
Mezuniyet, bizlere buraya kadar gelmemize yardim edenlere
tesekkur
etme zamanidir.
Anneniz, babaniz, ogretmenleriniz, kardesleriniz, belki
antrenorleriniz... fakat en çok arkadaslariniz...
Birisiyle arkadas olmak o kisiye verebilceginiz en buyuk
hediyedir.
Sizlere
bir hikaye anlatacagim simdi.
Arkadasima inanilmaz bir ifade ile baktim, o, kalabaliga
bizim ilk
tanistigimiz gunu anlatirken.
Tanistigimiz gunun hafta sonu intihar etmeyi pilanlamis
megerse.
Annesi sonradan okula gidip aci içinde onun dolabini
bosaltmak
zorunda kalmasin diye, megerse ogun Kayl okuldaki dolabini
tamamen
bosaltmis ve eve tasiyormus.
Bana derinden
bakti ve gulumsedi.
Sans olarak kurtarildim intihar etmekten.
Arkadasim beni kurtardi bu faciadan.
Topluluk mirildanmaya basladi yakisikli arkadasimin hayatinin
en
zor zamanini anlatmasina.
Annesi ve babasinin bana baktiklarini ve minnet dolu
gulumsemelerini gordum.
O ana kadar
durumun bu kadar onemli oldugunu anlamamistim.
Hareketlerinizin neticesini hiç bir zaman bosa vermeyin.
Kucuk bir
mudahele, digerinin hayatini tamamen
degistirebilir.
Iyiye veya kotuye.

Allah bizi bir araya getirdi birbirimizin hayatini
etkilemeye.

Diger kisilerde Allahi arayin.
Simdi iki sey yapabilirsiniz:
Bunu arkadaslariniza gonderebilirsiniz veya
Silebilirsiniz bilgisayarinizdan sizi hiç etkilememis gibi.
Gordugunuz gibi ben birinciyi sectim.
Arkadaslar melekler gibidir, bizi ayaga
kaldirirlar
kanatlarimiz
uçmayi unutunca.
Ne baslangiç ne de son vardir. Dun tarihtir.
Yarin bulmaca.
Bugun hediyedir.

AKILLI ADAM
10-02-2006, 13:01
Vatandas "Türk Osman"in bir günü:







Osman Bey, sabah saat 7.00'de Casio masa saatinin alarmiyla

gözlerini



açti.



Puffy yorganini kaldirdi. Hugo Boss pijamalarini



cikarip Adidas terliklerini giydi.WC 'ye ugradiktan sonra banyoya

geçti.



Clear



sampuan ve Protex sabunuyla dusunu aldi. Colgate ile dislerini



firçaladi. Rowenta ile saçlarini kuruttu. Bill's gömlegini ve

Pierre



Cardin takimini giydi.



Lipton çayini içti.Sony televizyonda medya



özetlerini ve flash haberleri izledi.Citizen kol saatine bakti. Aile



fertlerine



'çav' deyip Hyundai otomobiline bindi. Blaupunkt radyosunu açarak, rock



müzigi buldu. Agzina bir Polo seker atti . Sehrin göbegindeki Mega



Center'daki ofisine varinca, Fujitsu-siemens bilgisayarini çalistirdi.



Microsoft



Excel'e girdi. Ofisboy'dan Nescafe'sini istedi. Saat 10.00'a dogru



açligini



yatistirmak için Grissini yedi. Öglen Wimpy's Fast Food kafeteryaya gitti.





Ayaküstü,Coca Cola ve hamburgeri mideye indirdi. Camel sigarasini yakip



Star gazetesini karistirdi.



Aksam-üzeri is çikisi Image Bar'a ugrayip JB'sini yudumladi,



sonra kösedeki Shopping Center'a ugradi ... Esinin siparis ettigi Persil



Supra deterjan, Ace çamasir suyu, Palmolive sampuan,



Gala tuvalet kagidi , Sprite gazoz ve Johnson kolonyayi alarak kasaya



yanasti. Bonus kartiyla faturayi ödedi. Hafta sonu esi Münevver'le



Galleria'ya giden Osman Bey, Showroom'lar dolasip Kinetix ayakkabi,Lee



Cooper



blue jean satin aldi.



Aksam evde bir gazetenin verdigi TV Guide'a göz atan Osman



Bey,kanallar arasinda zapping yaparak, First Class, Top Secret, Paparazzi



gibi programlar izledi.



Ayni anda Outdoor dergisini karistirdi. Saat 22.00'ye dogru Show'da

Türk



dili üzerine panel basladi. Uykusu gelen Osman Bey, televizyonu

kapatip



yatak odasina geçerken, kendini mutlu hissetti.







"Ne mutlu Türk'üm diyene!" diye gerindi ve uyudu.



Hala da uyuyor. Ne zaman uyanacagi belli degil

bikmisbroker
10-02-2006, 14:34
Boşuna aramayın...

>
>SİZ kimleri arıyorsunuz? İsmet İnönü gibilerini mi, Münir Birsel
>gibilerini mi, Fethi Okyar gibilerini mi arıyorsunuz?
>Eğer onlar gibilerini arıyorsanız, vazgeçin, o insanlar yağız atlara
>binip, çekip gittiler.
>Boşuna aramayın...
>***
>MESELA bunlardan biri İsmet İnönü'dür, cumhurbaşkanlığı, başbakanlık,
ana
>muhalefet liderliği yapmıştır. 1950'de Demokrat Parti iktidara
geldikten
>sonra, 27 yıllık tek parti yönetiminin hesabı ondan sorulur. DP
>milletvekillerinden Ahmet Gürkan, bir gün Meclis kürsüsünden, İsmet
>Paşa'nın eşi Mevhibe Hanım'ın Malatya gezisinde Sümerbank
fabrikasından 3
>metre kumaş aldığını, parasını vermeyerek devleti soyduğunu söyler.
Paşa
>akşam eve dönünce, özel muhasebecisi Vecihi Bereketoğlu'nu çağırır,
böyle
>bir kumaş meselesini kendisinin de hatırladığını söyler.
>Ertesi gün Meclis açılınca İsmet Paşa gündem dışı söz alır; dün
kendisi
>için "Üç metre kumaşla devleti soydu" iddiasında bulunan Ahmet
Gürkan'ın
>gözüne elindeki faturayı sokar:
>"Evet, söyledikleri doğrudur, yalnız eksik söylemişlerdir, kumaş
alınmış,
>bedeli de ödenmiştir, işte faturası!"
>Siz, İsmet Paşa gibilerini mi arıyorsunuz...
>Gittiler, gittiler, onlar yağız atlara binip gittiler.
>
>
>***
>YIL 1922, Kurtuluş Savaşı'nın meclisi, İçişleri Bakanı Fethi Okyar.
>Bakanlık bütçesi görüşülürken, Maraş Milletvekili Hasip Bey söz alır,
>şimdi söyleyeceklerini daha önce Fethi Okyar'ın yüzüne söylediği için,
>burada tekrarından çekinmeyeceğini söyler. Konu, Bakan'ın makam
masasına
>17.5 liraya bir hokka, kalem takımı almasıdır; milletvekiline göre, bu
>israftır, Meclis Başkâtibi'nin odasındaki hokka takımı ise 22.5
kuruştur,
>aynı işi görmektedir, Bakan'ın yaptığı israftır.
>Milletvekili sözlerini şöyle bağlar:
>"Biz hayat memat mücadelesi yapıyoruz, köylümüz bağrına taş basıyor,
vergi
>veriyor. İsraf bir zihniyettir ve miktarla alakası yoktur. Eğer devlet
bu
>acı hakikatleri kavrayıp tasarrufa riayet etmez ise, millet parasının
>üstüne gözbebeği gibi titremezse, sefahat gelenek haline gelir."
>İçişleri Bakanı Fethi Okyar cevap verir, adeta hatasını kabul etmiş
>gibidir. Hokka kalem takımının parasını şahsen ödemeye hazırdır.
>Tartışmalardan sonra araya Maliye Bakanı Hasan Bey girer.
>Siz, Hasip Bey gibi milletvekillerini mi, Fethi Okyar gibi bakanları

>arıyorsunuz?
>Gittiler, gittiler, onlar yağız atlara binip gittiler.
>
>
>***
>YIL 1948, tek partiden çok partiye geçiş, Meclis'te CHP çoğunluğu ve
cılız
>bir DP muhalefeti vardır. Ticaret Bakanı'nın buğday ihracatında
tedbirsiz
>davrandığı bir şirkete haksız kazanç sağladığı iddiasıyla hakkında
>araştırma yapılması istenmektedir. Buğday ihracatı yapan şirketin
>ortakların arasında Milli Savunma Bakanı Münir Birsel'in bulunduğu
>söylenir. Evet, doğrudur, şirketin 110 bin hisse senedinden 400'ü,
yani
>yüzde 0,36'sı onundur. Bu hisse senetlerini milletvekili seçilmeden
önce
>almıştır, buğday ihracatıyla hiçbir ilgisi yoktur.
>Ve Bakan, konuşmasını şöyle tamamlayarak kürsüden iner:
>"Bakanlıktan hakikatin aydınlatılması için istifa ediyorum. Bu
memleket
>şerefli insanların elinde yükselir."
>Siz, hâlâ Münir Birsel gibilerini mi arıyorsunuz?
>Gittiler, gittiler, onlar yağız atlara binip gittiler.


Onların yerini "Ben zenginleri severim!" diyenlerle "Çocuklarımın
dikili ağacı yok!" diyenler aldı, servetlerinin kaynağını da annesinin
çıkınıyla, oğlunun takılarıyla açıklayan, kaçak villa uzmanları aldı.
Elde bunlar var, idare edeceksiniz!
Onlara ters düşen, bir Cumhurbaşkanı Sezer var, onu da ilk fırsatta
gönderecekler.

ZATTARA
10-02-2006, 19:51
>Bir odaya, 100 kadar tuglayi belli bir sekilde dizili
> >birakin.
> > > >
> > > >Daha sonra odaya 2 veya 3 aday gonderin ve kapiyi
> >kapatin.
> > > >
> > > >Onlari kendi hallerinde birakin ve 6 saat sonra
> >odaya giderek durumu
> > > >analiz
> > > >edin.
> > > >Eger tuglalari sayiyorlarsa
> > > >Muhasebe bölümüne yerlestirin.
> > > >
> > > >Eger tuglalari tekrardan sayiyorlarsa
> > > >Denetçiler bölümüne yerlestirin.
> > > >
> > > >Eger odanin her yanina tugla saçmislarsa
> > > >Mühendislige yerlestirin
> > > >
> > > >Eger tuglalari garip bir düzende siralamislarsa
> > > >Planlama bölümüne yerlestirin
> > > >
> > > >Eger tuglalari birbirlerine atiyorlarsa
> > > >Operasyonlar bölümüne yerlestirin
> > > >
> > > >Eger uyuyorlarsa
> > > >Güvenlik bölümüne yerlestirin
> > > >
> > > >Eger tuglalari parçalara ayirmislarsa
> > > >Bilgi teknolojileri bölümüne yerlestirin
> > > >
> > > >Eger bos bos oturuyorlarsa
> > > >Insan kaynaklari bölümüne yerlestirin
> > > >
> > > >Eger bir çok farkli kombinasyon denediklerini
> >söylüyorlar ama bir
> > > >tuglayi
> > > >bile yerinden kipirdatmamislarsa
> > > >Satis bölümüne yerlestirin
> > > >
> > > >Eger odada degillerse
> > > >Pazarlama bölümüne yerlestirin
> > > >
> > > >Eger camdan bos bos disari bakiyorlarsa
> > > >Stratejik planlama bölümüne yerlestirin
> > > >
> > > >Ve son olarak
> > > >Eger biribirlerine biseyler anlatiyorlarsa ve tek
> >tugla bile
> > > >yerinden
> > > >oynamamissa
> > > >Onlari tebrik edin ve üst yönetime yerlestirin
> >
> >
> >

selçuk efendi
15-02-2006, 12:31
> >>>Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika birşeydi. O gün
peşinde o kadar delikanlı vardı ki... Partinin sonunda kızı kahve içmeye
davet etti. Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama
tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye
oturdular.
>>>Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından

konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı...
>>> >>>"Ben artık gideyim" demeye hazırlanırken, delikanlı

birden garsonu
>>çağırdı. >>> >>>"Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi. "Kahveme koymak

için."
>>> >>>Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı.

Kahveye tuz!
>>Delikanlı >>>kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve

içmeye başladı.
>>> >>>Kız, merakla "Garip bir ağız tadınız var." dedi..

Delikanlı anlattı: "Çocukken
>>>deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde

oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla
büyüdüm
>>ben. >>>Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o

tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve
mutlu ailemi hatırlıyorum... Annemle babam hala o deniz kenarında
oturuyorlar. >>>Onları ve evimi öyle özlüyorum ki..." >>> >>>Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının... Kız >>dinlediklerinden >>>çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini,

ailesini bu
>>kadar >>>özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini

düşünen, evini arayan, evini sakınan biri... Ev duyusu olan biri... Kız da
konuşmaya başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi...
>>> >>>O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu...

Tatlı ve sıcak. Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı
olmuştu
>>tabii... >>>Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi,

prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses
ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu...
Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü...
>>> >>>40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. "Ölümümden sonra

aç" diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu,
satırlarında: "Sevgilim, bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı
bir yalan üzerine
>>kurduğum >>>için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan

söyledim.. Tuzlu
>>kahvede. >>> >>>İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve

gergindim
>>ki, >>>şeker diyecekken 'Tuz' çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana

bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın
bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği
>>anlatmayı >>>defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim. >>>Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok... >>> >>>İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir

tat. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim.
>>>Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın

en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.
>>>Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni

yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci
bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da..."
>>> >>>Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı >>açıldığında >>>birgün biri, kadına "Tuzlu kahve nasıl bir şey?" diye

soracak oldu..
>>> >>>Gözleri nemlendi kadının... >>>Çok tatlı!.. dedi...

_zamazingo_
17-02-2006, 17:52
...............................

akın
18-02-2006, 13:04
Kötü karakterli bir genç varmis.

Bir gün babasi ona çivilerle dolu bir torba vermis.
" arkadaslarin ile tartisip kavga ettigin zaman her sefer
bu tahtaperdeye bir çivi çak" demis.
Genç,birinci günde tahtaperdeye 37 çivi çakmis. Sonraki haftalarda kendi
kendine kontrol etmeye çalismis ve
geçen her günde daha AZ çivi çakmis.
Nihayet bir gün gelmis ki hiç çivi çakmamis. Babasina gidip söylemis.
Babasi onu yeniden tahtaperdenin önüne göturmüs. Gence "bugünden
baslayarak tartismayip kavga etmedigin her gün için tahtaperdelerden bir
çivi çikart (sök)" demis.
Günler geçmis. Bir gün gelmis ki her çivi çikarilmis.
Babasi ona "aferin iyi davrandin AMA bu tahtaperdeye
dikkatli bak. Artik çok delik var. Artik geçmisteki gibi güzel
olmayacak" demis.
Arkadaslarla tartisip kavga edildigi zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime bir yara(delik)birakir. Arkadasina bin defa
kendisini affettigini söyleyebilirsin AMA bu delik aynen
kalacak(kapanmayacak).
Bir arkadas ender bir mücehver gibidir.Seni güldürür, yüreklendirir, sen
ihtiyaç duydugunda yardimci olur, seni
dinler ,sana yüregini açar" demis.

mitli
18-02-2006, 14:56
Bu kainatin öyle bir donanimcisi vardir ki, bütün mevcudati ve
onlarin içinde yeryüzünü create etmis, günesi bir power source,
ay'i bir system clock yapmis. O power source'dur ki kesintiye
ugramaz ve o system clock'tur ki sasmaz ve sasirmaz.
O donanimcinin ilminin ve sanatinin nihayetsizligini gösterir.
Ayni zamanda öyle yüce bir programcidir ki, su muazzam dünya
üzerinde çalisacak sekilde koca hayat programini yazmis,
yüzbinlerce yildan fazladir, error verdirmeden, crash ettirmeden
çalistiriyor. Eger onun ne kadar iyi bir programci oldugunu anlamak
istersen, önce kendine bak. Gözünle göremedigin küçücük bir
hücrene bütün kodunu save etmis ve yine o küçücük hücrende
execute ettiriyor. Madem ki DNA'nin bir program oldugu apaçiktir
ve bir program programcisiz olamaz demek ki senin programciligin
o büyük zatin programciligina ancak bir ayna hükmündedir. Yine
seni hücrelerden olusturdugu network'ün içinde sinirsiz
protokollerle hücrelerini birbiriyle konusturdugu gibi, senin de diger insanlarla
türlü dillerde ve protokollerde konusabilmen için gerekli donanimi yanina
vermistir, öylece de gördürüyor, konusturuyor ve dinletiyor. Ve
sen, etrafindaki bütün cisimlerden haber alasin diye isik, ses gibi
türlü media hazirlamis kullandiriyor ve sen bunlari kesfeder kullanir
fakat bir yenisini ekleyemezsin. O halde öyle büyük bir network uzmani
vardir ki senin her türlü ihtiyacini bilir, ona göre teçhizatini verir. Senin network'çülügün O'nun sonsuz ilminden sana verdigi bir küçük
parça ve bir büyük nimettir.

Arkadas aldanma! Su güzel dünya hayati programi bir sinirli süreli
bir trial versiyondur, görüyorsun ki elde ettigin mali mülkü hiç
bir surette save edemiyorsun. Öyle ise, bu kainat yazilimini yazani tani. Hem
hiç mümkün müdür ki bir programci bu kadar güzel bir program yapsin ve
yaptigi programda about bölümü koyup kendini tanitmasin. Öyle ise
bu kainatin en büyük donanimcisi, programcisi, networkçüsü ve
system administrator'i olan zatin heryere isledigi about
bölümlerini gör, ögren, full versiyonu kazanmak için çalis.
Unutma ki hiç bir hareketin atlanmadan çok dikkatli loglar tutuluyor...

Kashmir
19-02-2006, 15:41
>--YALNIZLIĞA ALIŞMALI--
>> >
>> >Bavulları hep toplu durmalı insanın...
>> >
>> >Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı...
>> >
>> >Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vaz­geçmeli...
>> >
>> >İhanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı
>> >olmalı...
>> >
>> >Yalnızlığa alışmalı...
>> >
>> >* * *
>> >Çünkü "omuz omuza" günlerin vakti geçti. Dayanışma... günümüz
>> >borsasının değer kaybeden hisse senet­lerinden biri artık...
>> >
>> >Bireyin keşif çağı, geride kı­rık dökük yalnızlıklar bıraktı.
>> >
>> >Terörün bile bireyselleştiği
>>çağdayız. Zaman, birlikten kuvvet
>> >doğurma zamanı değil; zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi
>> >becerme zamanıdır.
>> >
>> >* * *
>> >İşte o yüzden alışmalı yalnız­lığa...
>> >
>> >Sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan...
>> >Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı... Hüzünlü bir
>> >şarkıyla paylaşı­lan gecelerde başım dayayacak bir omuz arama
>> >huylarından vazgeçmeli... Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe
>> >alışmalı...
>> >
>> >Romanlardan yalnızlığı yücelten paragraflar aşmalı evin en görünür
>> >duvarlarına...
>> >
>> >"Yalnızlık paylaşılmaz/ Paylaşmılsa yalnızlık olmaz" dizeleriyle
>> >başlamalı güne...
>> >
>> >Telesekretere "şu anda size cevap verebilecek kim­se yok" denmeli,
>> >"... belki de hiçbir zaman
>>olmaya­cak..."
>> >
>> >Cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı...
>> >
>> >* * *
>> >
>> >Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.
>> >
>> >Haklılığın onuru yaşatır insanı... Susmanın utancı öldürür.
>> >
>> >O yüzden en sessiz gecelerde ''doğruydu, yaptım"la teselli bulmalı
>> >insan...
>> >
>> >Feryada komşuların yetişmemesine, soğuk duvar diplerinde sessizce
>> >ağlaşmaya alışmalı... Kendiyle he­saplaşmaya çalışmalı...
>> >
>> >Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye, kendiyle
>> >hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır ol­malı...
>> >
>> >Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur, ama hep kalıp savaşacakmış
>> >kadar gözüpek olabilmeli...
>> >
>> >Sessizliği, sese dönüştürebilmeli...
>> >
>> >* * *
>> >Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan...
>> >
>> >Yollarla
>>barışmalı...
>> >
>> >Yalnızlığa alışmalı...
>> >
>> >
>> >Can DÜNDAR

Kashmir
19-02-2006, 15:46
Ali Poyrazoğlu yazmış....
> >
> >"Şunları bir araya toplayayım.
> >Bir güzel muhabbet edelim" diye düşündüm.
> >Mutfak işinden de anlarım.
> >Donattım sofrayı.
> >Bayağı uğraştım.
> >Hepsinin, ayrı ayrı ne yemekten,
> >ne içmekten hoşlandığını iyi bilirim.
> >Bayağı da para gitti.
> >Birinin yediğini öbürü yemez.
> >Ötekinin içtiğini beriki içmez.
> >Dört kişilik sofra kurdum.
> >Mumları da yaktım. Bak hepsi, Erick Satie severdi.
> >Hatırladım.
> >
> >Müziği de ayarladım. Geldiler.
> >20 yaşımda ben,
> >35 yaşımda ben,
> >40 yaşımda ben
> >ve bugünkü ben dördümüz.
> >
> >Birden yirmi yaşımı, otuz beş yaşımın karşısına oturttum.
> >Kırk yaşımın karşısına da, ben geçtim.
> >Yirmi yaşım, otuz beş yaşımı tutucu
>buldu.
> >Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.
> >Yatıştırayım dedim.
> >"Sen karışma moruk" dediler. Büyük hır çıktı.
> >Komşular alttan üstten duvarlara vurdular.
> >Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı.
> >Evin de içine ettiler. Bende kabahat.
> >Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine.
> >
> >Ömür dediğin üç gündür,
> >dün geldi geçti yarın meçhuldür,
> >O halde ömür dediğin bir gündür,
> >o da bugündür..

petal
19-02-2006, 19:27
bir kısır döngü

http://www.sanalresim.com/rs/24489.gif (http://www.sanalresim.com)

ZATTARA
20-02-2006, 19:28
>Çok zaman önceydi.O kadar zaman önceydi ki > zaman diye bir şey
>yoktu.İnsanlar
>güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayatı.Bir
>daha hiç
>olmayacakmış
>gibi dolu ve anlamlı.Derken zaman diye üç parçalı
>bir şey icat etti
>insan.Bir parçasına dün dedi, diğer parcasına bugün,
>öteki parçasına da
>yarın.Sonra fesat karıştı zamana ve insan bugünü
>unuttu.Dünü düsünüp
>pişmanoldu, yarını düşünüp telaşlandı; ama işin
>ilginç tarafı tüm telaş ve
>pişmanlıkları güneş doğup batıncaya kadar
>yaşadı.Farkında olmadan rezil
>etti bu gününü.
>Oysa yarın, bugüne dün diyor, dünde bu gün için
>yarın diyordu.Bir türlü
>beceremedi.Bir eliyle yarına, diğer eliyle düne
>yapıştı.Bu günü eline
>yüzüne
>bulaştırdı...Mutsuz oldu insan.VE ne gariptir ki
>yarının telaşı da,
>pişmanlığını da hep bugün yaşadı; ama bugünü hiç
>yaşayamadı.Ne yarın ne
>de
>dün!

TNT-2
22-02-2006, 21:55
Bu Topraklarda Yaşayıpda, Bu vatanı Sırtından Vuran S*refsizlere İthaf Olsun.



AFERİN DENİLMEZMİ ? HELAL SANA MICHAEL EFENDİ !

Alman ZDF Televizyonun da Thomas Gottschik in sunduğu
"Bahse var mısın adlı yarışma programına başvuran ,
İsviçreli Michael Sauser 188 ülkenin Ulusal Marşını notasıyla birlikte söyleyebileceğini iddia etti.
Yarışma isteği kabul edildi ve yarışma günü Jüri' nin seçtiği beş ülkenin Ulusal Marşı'nın okunması kararlaştırıldı,
Secim yapıldı ve Marşları okunacak ülkeler sırayla Çin, Mısır, Tayland, Bosna Hersek ve Türkiye idi.
Michael Sauser, ilk dört ülkenin Marşını başarıyla okuyunca
jüri yeterli bularak yarışmayı kazandığını söyledi ve Türk Ulusal Marşı'nın okunmasına gerek olmadığını söyledi,
Ancak
Michael Sauser "
Hayır mademki Türk Bayrağını da seçtiniz Türk Ulusal Marşını da söylemek istiyorum "dedi.
Bunun üzerine jüri ve yapımcı kabul etmek zorunda kaldı,
Orkestra hazırlandığında Michael Sauser salona dönerek,
" Yalnız;
-Türk Ulusal Marşı ayakta dinlenir !
Kalkmanızı rica ediyorum " dedi.
Katılımcıların şaşkın davranışları biraz sonra Michael Sauser' un ricasını yerine getirmeye dönüştü ve Michael Sauser o güzel aksanıyla Türk Ulusal Marşı'nı muhteşem şekilde icra etti.
Öyle 10 kişiye 15 kişiye yollamazsanız hiç bir şey olmaz bu tarz şeyleri yollayacaksınız ki insanlara, biraz haz duysunlar.Türklükleri ile övünsünler...
Biz bu ülkede İstiklal Marşı'nı söyleyemeyen insanları belediye başkanı,parti temsilcisi yapıyoruz ya o da bizim ayıbımız...

kilicaslan
22-02-2006, 22:04
tnt-2 isminizi bilmediğimden size boyle hitap ediyorum kusura bakmayın..
gönderdiğiniz hikaye beni çok etkiledi hikayenin başına ve sonuna eklediğiniz düşüncelerinize katılmamak elde değil ama kaygı duymayada gerek yok..
BİZ BU TOPRAKLARDA 1000 YILDIR VARIZ GELECEK 1000 YILDA DA VAR OLMAYA DEVAM EDECEĞİZ....

kantar
23-02-2006, 09:09
BARIS MANCONUN CANLI YAYINDA KÜSTAH FRANSIZ SPIKERINE VERDIGI DERS
Barış Manço Fransa'da bir televizyon kanalının canlı yayınına konuktur...
Küstah bir spiker vardır ve Barış Manço ile dalga geçmektedir...
Sürekli, "İşte Türk, yani barbar, vahşi vs..." demektedir... Barış Manço Daha fazla dayanamaz ve spikere "yanınızda kâğıt para var mı?" diye sorar!
Bu soruya spiker şaşırır ve "evet var ama n'olacak" der... Barış Manço ısrar edince spiker cebindeki kâğıt paraları çıkartır... Bu olaydan az önce Barış Manço canlı yayında "Anahtar" adlı şarkısını söylemiştir...
Bu şarkının bir bölümü şöyledir: "Beş Akif- bir Saat Kulesi, iki Kule-bir Fatih, beş Fatih-bir Mevlana, İki Mevlana-bir Sinan"... (Barış Manço / Anahtar şarkısı / Darısı Başınıza Albümü / 1992)
Bu şarkı bir matematik sorusudur ve şarkıda adı geçen kişiler o dönemdeki Türk parası olan banknotların arkasında fotoğrafı olan kişilerdir...
Barış Manço spikere sorar: "Bu paranızda fotoğrafı olan kişi kim?" Spiker: "General......." Barış Manço diğer paralardaki fotoğrafları olan kişileri de sorar, spikerin verdiği cevaplar hep aynıdır, "General.....",
"Amiral...........", "Komutan............." Spikerin bu "Falanca General, falanca Amiral, falanca Komutan" cevabından sonra, bu sefer de Barış
Manço cebinden Türk paralarını çıkarır... Spikere derki: "Bu parada fotoğrafı olan kişi Mehmet Akif Ersoy'dur. Şairdir... Bu fotoğraftaki kişi Mevlana'dır. Düşünürdür... Bu paradaki fotoğrafı olan kişi Fatih Sultan Mehmet'dir. Adaletin sembolüdür... Bu paradaki kişi ise Atatürk'tür. "Yurtta barış, dünyada barış" diyen kişidir... Bizim paralarımız bunlar...
Biz Türkler ince ruhlu, kibar, medeni insanlar olduğumuz için paralarımızın arkasına "şairlerimizin", "düşünürlerimizin", "bilim adamalarımızın" fotoğraflarını bastık...Siz Fransızlar kendiniz barbar, vahşi olduğunuz için paralarınızın arkasına hep savaş adamlarının fotoğraflarını basmışsınız!" der...
Barış Manço'nun bu müthiş cevabından sonra televizyon yöneticileri canlı yayını keserler ve spikeri oradan kovarlar, başka bir spiker yerine gelir
ve canlı yayın yeniden başlar, yeni spiker Barış Manço'dan ve Türklerden özür diler, proğrama böylece devam edilir...

kantar
23-02-2006, 09:23
Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa :

- Buraların yabancısıyım demiş.
Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum,
çok yakın olduğunu söylediler.

Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra :

- Ben de buraya ilk defa geliyorum demiş.
Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.
Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.

- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz?
diye gülümsemiş çocuk.
Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.

- İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm ?

- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk.
Üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.
Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, teşekkür etmek için döndüğünde farketmiş çocuğun
kör olduğunu.

Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini farkettiğini.

Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam öyle değil mi?

Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
- Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.


Gösterdim... gördü anlamına gelmez
Söyledim... duydu anlamına gelmez
Duydu... doğru anladı anlamına gelmez
Anladı... hak verdi anlamına gelmez
Hak verdi... inandı anlamına gelmez
İnandı... uyguladı anlamına gelmez
Uyguladı... sürdürecek anlamına gelmez...

kantar
23-02-2006, 09:31
Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlikte ölmüşlerdi ... Gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar ... adam çok susamıştı.. biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular.. rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir bahçe kapısı, ve onları karşılayan beyazlar içinde bir kadın.. Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu:
"Afedersiniz... burası neresi?"
Kadın ona gülümsedi: "Burası Cennet, efendim"
Adam bunun üzerine sevinçle "Harika...!!!" dedi "Peki bana biraz su verebilir misiniz, gerçekten çok susadım"....
Kadın cevap verdi: "Tabi efendim, içeri girin... içerde dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz....."
Böylece adam köpeğine döndü, "Hadi oğlum içeri giriyoruz" diyerek kapıya yürüdü......... ama kadın onu birden durdurdu:
"Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez.. hayvanları içeri almıyoruz..."
Bunun üzerine adam bir an durdu.. düşündü.. ve geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam ters yönünde yürümeye koyuldular.... bir süre geçtikten sonra kendilerini bu kez tozlu çamurlu bir yolda buldular, ve yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapıyla yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı... adam sordu:

"Afedersiniz.... bana biraz su verebilir misiniz??"
Dede "İçeri gel" dedi.. "kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir ceşme var..."
Adam sordu: "Peki arkadaşım da benimle gelip ordan içebilir mi?"
Dede " Tabii..."dedi.. "ceşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir kase bulacaksın..."

Bunun üzerine adam kapıdan girdi... biraz yürüdükten sonra sağ tarafta çeşmeyi buldu.. adam ceşmeden köpek de oracıktaki kaseden doya doya içerek susuzluklarını giderdiler... derken adam geri giderek girişte bekleyen dedeye sordu:

"Su için çok teşekkür ederim... peki burası neresi..?"
Dede "Burası cennet" dedi.. bunu duyan adam şaşırdı:
"Ama nasıl olur..? az önce burası gibi kırık dökük olmayan muhteşem bir yere gittik ve orasının da Cennet olduğunu söylediler..."

Dede "şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi?" dedi... "ama orası Cehennem..."
Adam iyice şaşırmıştı: "Peki ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz..??"
Dede gülümsedi: "Kızmıyoruz..... çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakanları Cennet'ten uzak tutuyorlar....

kantar
23-02-2006, 09:34
Doların durup dururken patlamasına güzel bir
açıklama :)
Sonbaharda, kızılderililer şeflerine kışın soğuk
geçip geçmeyeceğini sormuşlar. Herhangi bir fikri olmayan şef, kışın soğuk geçeceğini ve hazırlanmak için odun toplamaları gerektiğini söylemiş. İyi bir önder olan şef, en yakın telefon kulubesine gittikten sonra Ulusal Hava Durumu Servisi’ni arayıp sormuş:

- Kış soğuk mu geçecek?

Telefondaki adam:

- Evet, bu kış epey soğuk olacak.

Şef, köye geri dönüp odun toplama işini hızlandırmış.

Bir hafta sonra, şef tekrar Ulusal Hava Durumu Servisi’ni aramış:

- Kış çok mu soğuk geçecek?

Telefondaki adam:

- Evet, bu kış gerçekten oldukça soğuk olacak.

Böylelikle şef geri dönüp adamlarına bulabildikleri bütün odun parçacıklarını dahi toplamalarını söylemiş.

Bir hafta sonra, şef tekrar Ulusal Hava Durumu Servisi’ni aramış:

- Bu kışın çok soğuk geçeceğine kesinlikle emin misiniz?

Telefondaki adam:

- Kesinlikle, kızılderililer deli gibi odun topluyor.

kantar
23-02-2006, 09:36
Günaydın Türkiye .... Uyanın Artık!!! ( Her Nerde Yaşıyor Ve Yaşatılıyorsa...)
Aşağıdaki yazıyı bir ortaokul öğrencisi okulunun duvar gazetesine Yazmış.

“Bu ülkede yaşayan her insanın bağımsızlığını ve demokrasisini borçlu oldugu insan : ATATÜRK...

Gençliğinde kot pantolon giyememiş... Sevgilisinin elinden tutup hasilat rekorları kıran bir sinema filmine gidememiş...

Padişah ona Trablusgarp Cephesi’nde görev verdiğinde, lüks uçak şirketinin, “First Class” koltuğunda viskisini yudumlayarak görev Yerine gidememiş...

Halkına bağımsızlık fikrini anlatabilmek için kortej eşliğinde Mersedes’lerle gezememiş Anadolu’yu... Kurtuluş hareketini başlatmak için 19 Mayıs’ta Samsun’a ayak basan ayağında spor ayakkabısı ya da kovboy çizmesi yokmuş...

Kazandığı her savaştan sonra savaş sahasına firlayıp moral veren mini etekli ponpon kızlar da yokmuş...
Tarih kitaplarına bakılırsa, Yunanlıları İzmir’den denize döktükten sonra timsah yürüyüşü de yapmamışlar...

Ülkesinde yapacağı devrimleri, inkilapları unutmamak için not alacağı bir cep bilgisayarı olmadığı gibi, kendisine suikast girişiminde bulunacakları da cep telefonundan öğrenememiş!

Atatürk için üzülüyorum. Dağ gibi adam, bir radyo programına faks çekemeden, İsmet Paşa için Safiye Ayla’dan bir istek parçası isteyemeden gitti.

Lozan Zaferi’nden sonra veya Cumhuriyet’in ilanından sonra arabaya atlayıp sabahlara kadar korna çalıp, elinde bayraklarla sokaklarda tur atamadı. Evinin balkonuna çıkıp, bir şarjör mermiyi havaya sıkamadı.

Atatürk’e acıyorum...Sen kalk, dört kadınla evlenebileceğin bir dönemde dünyaya gel, sonra değerini bilmeyip tek kadınla evlilik sistemini getir. Aaaah ah...

Çılgın diskolara gitmek, sabahlara kadar içip içip rok yapmak, babasının mersedesini alıp şöyle bir Emirgan turu çekmek dururken... Bunları yapmadı Atatürk... Keyif çatmadı...

Tüm hayatını ülkesinin kurtuluşuna ve uygarlaşmasına harcadı...

ONUN İÇİN BÜYÜK ADAMDI..!

kantar
23-02-2006, 09:39
Yaşlı bir adam emekliye ayrılır ve kendine bir lisenin yanında küçük bir ev alır. Emekliliğinin ilk bir kaç haftasını huzur içinde geçirir ama sonra ders yılı başlar.
Okulların açıldığı ilk gün, dersten çıkan öğrenciler yollarının üzerindeki her çöp bidonunu tekmelerler, bağırıp, çağırarak. Bu çekilmez gürültü günler sürer ve yaşlı adam bir önlem almaya karar verir.
Ertesi gün çocuklar gürültüyle evine doğru yaklaşırken, kapısının önüne çıkar, onları durdurur ve, "Çok tatlı çocuklarsınız, çok da eğleniyorsunuz. Bu neşenizi sürdürmenizi istiyorum sizden. Ben de sizlerin yaşındayken aynı şekilde gürültüler çıkarmaktan hoşlanırdım, bana gençliğimi hatırlatıyorsunuz. Eğer her gün buradan geçer ve gürültü yaparsanız size her gün 1 dolar vereceğim" der.
Bu teklif çocukların çok hoşuna gider ve gürültüyü sürdürürler. Birkaç gün sonra yaşlı adam yine çocukların önüne çıkar ve onlara şöyle der, "Çocuklar enflasyon beni de etkilemeye başladı, bundan böyle size sadece 50 sent verebilirim."
Çocuklar pek hoşlanmazlar ama yine devam ederler gürültüye. Aradan bir kaç gün daha geçer ve yaşlı adam yine karşılar onları.
"Bakın" der, "Henüz maaşımı alamadım bu yüzden size günde ancak 25 sent verebilirim, tamam mı?"
"Olanaksız bayim" der içlerinden biri, "Günde 25 sent için bu işi yapacağımızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Biz işi bırakıyoruz."

kantar
23-02-2006, 09:49
Bir gün Avrupanın ünlü sanat merkezi kentlerinden birinde gezen çocuğun biri bir vitrinde çok hoş bir tablo görür. Tablo belliki oldukça pahalıdır.
Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile o magazaya gider. Sanşlıdır tablo hala satılmamıştır. İçeri girer ve tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve ‘Abimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum’ tüm paramda bu kadar der. Ressam bir süre düşündükten sonra. Resmi paketler ve resmi satar.

Çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar.

Mağazada adamın arkadaşlarıda vardır ve saşkın saşkın sorarlar

- Sen ne yaptın o resmin değeri milyonlar ederdi. Neden bu kadar cüzi bir rakama sattın?

Adam cevap verir:

Evet ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim.
Ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim...

kantar
23-02-2006, 09:50
BUNLARI DÜNYADA BİR TEK TÜRKLER YAPIYOR
- “Nerelisin?” sorusuna cevap aldıktan sonra otomatikman “içinden mi?” diye sormak.

- Amca, hala, dayı, teyze, görümce, kayınço, enişte, elti, bacanak, kaynana, kayınpeder, baldız, yenge, amcaoğlu, halaoğlu, dayıoğlu, vb. gibi akrabalık terimleri.

- Gelin - Kaynana çekişmesi.

- Sigarayı çoraba veya kulak arkasına koymak.

- Düğünlerde, eğlencelerde, toplantılarda, vb. içip içip olay çıkartmak.

- Kurufasulye - pilav - cacık, at - avrat - silah, devlet - mafya - polis, kavun - beyaz peynir - rakı, Metin - Ali - Feyyaz, Karpuz peynir - ekmek, vb. gibi üçlemeler.

- Yürüyüş veya dolaşma esnasında eline tesbih, deynek, sopa, vb.almak.

- Yabancı dil öğrenirken önce küfürleri öğrenmek, yabancılara Türkçe öğretirken önce küfürleri öğretmek.

- Yolculuk esnasında yanındakine “Yolculuk nere hemşerim?” diye sorarak muhabbete başlamak.

- Çırak - kalfa - usta ilişkisi.

- Büyüklerin yanında sigara - içki içmemek, bacak bacak üstüne atamamak.

- Mektuplarda “büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden” öpüp, “kestane kebap, acele cevap” beklemek.

- Kendini tanıttıktan sonra diğer yarışmacı arkadaşlara başarılar dilemek.

- Japonları kastederek “Adamlar yapmış abi!” demek.

- Ortaokul ve lisedeki anı - hatıra defterlerine yazarken “bana kalbin kadar temiz bu sayfayı ayırdığın için...” diye başlamak.

- “Bizim askerdeyken bir çavus vardı...” diye başlayan askerlik anıları.

- Ütü ütülemek, su sulamak, boya boyamak, uyku uyumak, yangın yanması, ölü ölmesi, vb. gibi dumur yaratan deyimler.

- “Geldiniz mi?” veya “Siz mi geldiniz?” gibi gereksiz sorular. “Kim o?” sorusuna “Ben!” diye cevap vermek.

- Telefonu açan kişiye kendini tanıtmadan “Orası neresi?” veya “Sen kimsin?” gibi sorular sormak.

- Neredeyse herkese, herseye takma isim bulmak.

- Misafir gelince hemen çay suyu koymak.

- “Senin paran burda geçmez!” deyip karşıdakinin eline sarılmak.

- Paraları cüzdana veya cebe koyarken Atatürklerin aynı tarafa gelmesine dikkat etmek.

- Düğün, lokanta, vb. gibi yerlerde masaları birleştirerek oturmak.

- Büyüklerin “Biz sizin yaşınızdayken...” diye başlayan serzenişleri.

- Düğünlerdeki takı merasimleri.

- Otobüs, uçak, hastane, vb. gibi cep telefonu kullanmanın yasak olduğu yerlerde gizli gizli cep telefonu ile konuşmak.

- “Hamili kart yakınımdır!”

- Yüzsüzce rüşvet istedikten sonra abartıp “Helal et!” demek.

- Bir işe başvururken muhtardan onaylı ikametkah, fotoğraf, nüfus cüzdanı sureti, noterden onaylı diploma fotokopisi, askerlik belgesi, vb. gerekmesi.

kantar
23-02-2006, 09:53
4. Murat devri Padişah tarafindan, mey (sarap), afyon ve fal bakmak yasaklanmış. İstanbul’da bütün meyhaneler ve keshaneler “underground” takılmaya başlamış. 4. Murat bi gece, tebdil-i kiyafet İstanbul’a indiğinde, karşıya geçmeye karar verip bi sandal kiralamış.
Sandalcı müşterisinin sultan olduğunu bilmiyomuş tabii. Bi ara, sandalın yanından sarkan bi ipi çekmiş. İpin ucunda bi testi! Sultan, “Ne var o testinin içinde?” diye sormuş.

Sandalcı ...
- “Ne olacak, mey işte” diye gülerek müşterisine ikram etmiş. Her ne kadar yasaklamış olsa da, 4. Murat’ın alkolle arasının iyi olduğu bilinir. İkramı kabul etmiş ama yine de,

- “Mey yasak. Hünkarımız görse kafanı vurdurtur diye korkmuyo musun?” diye sormaktan da geri kalmamış.

Sandalcı da haliyle,
- “Yahu hünkar ner’den görecek bizi denizin ortasında” demiş.

Aradan biraz zaman geçmiş. Sandalcı bu kez de, teknenin tahtalarından birini kaldırıp aradan afyon çıkarmış ve nargilesine atarak körüklemeye başlamış.
Gönlü zengin adam, hemen müşterisine de ikram etmiş. Sultan yine kabul etmiş ama yasağı gene hatırlatmış. Sandalcı aynı şekilde,

- “Kim görecek ki bizi denizin ortasında” demiş.

Biraz daha vakit geçmiş. Bizim sandalcı cebinden fal taşlarını çıkarmış. Hünkara,

- “Ver 5 akçe de falına bakayım” demiş. Fal 4. Murat’ın en kızdığı şeymiş, ama “Hadi biraz daha sabredeyim” diye düşünüp, “Bak bari” demiş.

Fal taşlarını elinde çalkalayıp atan sandalcı,

- “Efendi, sorunu sor bakalım” demiş.

4. Murat,

- “Hünkar şu anda nerededir?” diye sormuş. Sandalcı taşlara bakıp

- “Hünkar şu an denizdedir” demiş. 4. Murat güya endişelenmiş havalarına girip,

- “Sakın yakınımızda bi yerde olmasın” diye sormuş sandalcıya ve tekrar iyice bakmasını söylemiş.

Sandalcı taşlara tekrar bakmış ve birden, 4.Murat’ın ayaklarına kapanıp,

- “Affet beni hünkarim “ diye yalvarmaya başlamış. Kıyıya dönene kadar yalvarmaya devam etmiş. Padişah dayanamayıp,

- “Sana bi soru sorucam. Eğer bilirsen seni affederim. Bilemezsen boynunu anında vurduracam” demiş. Sandalcı sevinçle, “Padişahım çok yaşa” demiş ve merakla soruyu beklemeye başlamış.

4. Murat, sandalcıya, “Dönüşte İstanbul’a hangi kapıdan giricem?” diye sormuş. Tabii sandalcı hemen itiraz etmiş,

- “Hünkarım, şimdi ben hangi kapıyı söylesem, siz başka kapıdan girersiniz. Affinıza sığınarak, gireceğiniz kapıyı bi kağıda yazsam ve size versem; kapıdan geçtikten sonra okusanız olur mu?” demiş.

Hünkar başını “Olur” anlamında sallayınca, sandalcı tahminini yazıp kağıdı vermiş.

4.Murat kağıdı alır almaz, daha bakmadan, yanındaki fedaisine, “Hemen boynunu vur şu kafirin” emrini vermiş. Sonra da, “Surlara yeni bir kapı açıla! İstanbul’a oradan giricem” demiş çevresindekilere. Kapı 5-10 dakikada açılıp, padişah ve erkanı şehre girmiş.

4. Murat bi ara, sandalcının kağıda hangi kapıyı yazdığını merak etmiş. Kendinden çok eminmiş, laf olsun diye cebindeki kağıda bakmış. Ama okuyunca hayretler içinde kalmış.

Sandalcı kağıda şunları yazmış: “Hünkarım, yeni kapınız vatana millete hayırlı uğurlu olsun”

O gün bugündür de işte o kapı, “Yenikapı” olarak anılıyormuş...

Kashmir
23-02-2006, 12:35
Bir tek insanın bize ''iyi ki varsın'' demesi, varolduğumuz
>>için mutlu olmamızı sağlar....
>>
>>Öğrendik ki....
>>Kibar olmak, haklı olmaktan daha önemlidir.
>>
>>Öğrendik ki....
>>Hayat şartları bizi ne kadar ciddi görünmeye zorlasa da hepimiz
>>çılgınlıklarımızı paylaşacak birini arıyoruz....
>>
>>Öğrendik ki....
>>Bazen tek ihtiyacımız olan bir el ve bizi anlayacak bir
>>yürektir.....
>>
>>Öğrendik ki....
>>Parayla ''klas insan'' olunmuyor....
>>
>>Öğrendik ki....
>>Gün içinde başımıza gelen küçücük şeyler gün sonunda koca bir
>>mutluluğa dönüşüyor....
>>
>>
>>Öğrendik ki....
>>İnkar edip içimizde sakladığımız şeyler gerçekliğini
>>kaybetmiyor....
>>
>>Öğrendik ki....
>>Biriyle dalaştığımızda tek başardığımız onun bize daha çok zarar
>>vermesini sağlamaktır....
>>
>>Öğrendik ki....
>>Her yarayı saran zaman değil sevgidir....
>>
>>
>>Öğrendik ki....
>>Çabuk olgunlaşmak için zeki insanlardan çevre edinmek
>>gerekir.....
>>
>>Öğrendik ki...
>>Karşılaştığımız herkes bir gülüşümüzü hak eder.....
>>
>>Öğrendik ki....
>>Hiç kimse mükemmel değildir....
>>
>>Öğrendik ki....
>>Hayat zorludur ama biz daha zorluyuz....
>>
>>Öğrendik ki....
>>Gülümsemek, daha güzel bir görüntüye kavuşmanın bedava
>>yoludur....
>>
>>Öğrendik ki....
>>Hepimiz zirvede olmak istesek de asıl keyif oraya tırmanırken
>>yaşadıklarımızdır....
>>
>>Öğrendik ki....
>>Zamanımız ne kadar azsa yapacak işler o kadar çoktur....
>>
>>Öğrendik ki....
>>BİRİNİ NE KADAR ÇOK SEVERSEK HAYAT ONU BİZDEN O KADAR ÇABUK ALIYOR.....
>>
>>
>>CAN DÜNDAR

adnanfd
27-02-2006, 21:17
Biz insanoğlunun maalesef beklemek için sabrı, görmek için gücü yoktur. O hükmetmeyi ister, o sonuçlara hemen ulaşmak ister. Neden? Çünkü o, insanlar, meyveleri kendileri toplamak ister ve aslında başkalarını umursamaz.

"Görev uğruna görevi" kimse istemez aslında. Sonuçlara bakar.

Çocuk hasta ise anne başarısızdır. Çocuk okumazsa aile başarısızdır. İşyerinde terfi, zam bekleriz. İşletmeler kar etsin isteriz. Bizler hepimiz, çocuklarımız okusun, doktor, avukat vb. olsun deriz. Ünvanlarımız, makam ve rütbelerimiz, rakam ve göstergelerimiz, derece ve kademelerimiz vardır. Sonuçlar önemlidir bizim için, başarımızı sonuçlar belirler.

Hâlbuki sonuçlara bağlanmaya ne gerek var?

Bizim olan görevlerdir;

"Bırakın meyveler kendi başlarının çaresine baksınlar".

En büyük, en derin sadakat insanın kendine, özüne olan sadakatidir.

Korku, endişe, kaygı yaşam sevincimizi gölgeler. Ve kararlarımızı etkiler. Önce - görünen tüm kimliklerinizden sıyrılarak- ruhunuzla özünüzle tanışın, barışın. Sonra onunla, ona danışarak kararlar alın, uygulayın.

Diyebileceğim tek şey bu. İçiniz umutsuzlukla dolduğunda aşağıdaki yazıyı bir okuyup gülümseyin derim.

"Araştırmacı fotoğrafçı Cemal GÜLAS'ın Artvin Maçahel'de bir akşamüzeri rastladığı yaşlı bir kadının mısır tarlasını kazdırmak için şehirdeki çocuklarına göndermek üzere yazdırdığı bir mektup gezginin hayata bakışında yepyeni bir sayfa açmış. Mektubun bir kopyasını tarlasını kazması karşılığı istemiş. Bir hafta boyunca kadının tarlasını kazmış. İş bittiğinde ellerinin acısı bir ay sürmüş. Ancak bu ona yıllar sonra bile hayatında yaptığı tek hayırlı işin o tarlayı kazmak olduğu gibi gelirmiş. Mektup daha sonra kadının çocuklarından başka bir milyondan fazla insana ulaştı, ulaşmaya devam ediyor. Taşıdığı anlam ve evrensel nasihati sayesinde bir banka Almanya'daki işçilerimize gönderilmek üzere mektubu takvim yaptırdı.

Canımın direği,

Bakma bugünkü dağların ak karına, gün gelip güneş daha sıcak doğacak ve eriyecek buzlar. Delecek toprağı otlar, sürgün verecek yine kuru görünen ağaç dalları. Uyanan toprağın yüzünü tırmalayacak umut kazmaları. Yurt dediğin nedir oğul? Doğduğun yer mi? doyduğun yer mi? Bir yere yurt diyebilmen için önce doğmalı sonra doymalısın elbette. İstekleri bitmeyene iki cihanda da huzur yoktur. Böyle bilirim. Asıl olan çok çalışıp, az istemektir bu topraklarda. Her sene bir çift mısırdır hasatta umudum, odur bağlayan beni hayata ve buraya. Önce ekerim tohumları kara toprağa, sonra beklerim ki dönüşsünler ak koçanlara.

Böyle geçti yüzyılım bu topraklarda. Ne kötüden iz gördüm, ne de namertten söz duydum; şükrettim ama beklemedim ki Tanrı göndersin. Bildim ki eğer vermezsem bu sarı tohumu kara toprağa ne umudum kalacak, ne de toprakla bir bağ aramda.

"Dağın arkası dağ olur" derler. Doğrudur. Lakin bakarsan, beklemeyi bilirsen dağın arkası bağ da olur. Onun için ne sabrımı ne umudumu yitirdim yalan dünyada.

Ana rahmi gibidir dünya insana, ana rahminde göbek bağıdır hayat bağımız, dünyada ise umutlarımız. Umudunu yitiren, hayat bağını da yitirir oğul. Ben bunu bilir, bunu söylerim.

Kalın sağlıcakla...
Ben “yaşamın bütüncül niteliğine” inanıyorum. İyi anne, eş, iş arkadaşı, iyi insan... Hepsi bir bütün. Aslolan kişinin kendini geliştirmesi, kendine içten, eleştirel bir gözle bakabilmesi, gerisi kendiliğinden geliyor. Yaşama, tüm olan bitene, herkese, varolan her şeye, tüm yaradılışa saygı duymak, dinlemek, egoyu dışlamak, kompleksleri gerilerde bırakmak, sevginin yüreğine akmasına izin vermek... Okumak, bakmak, görmek, kabullenmek, korkmamak.

Görünenin ötesine bakabilmek... Ne zaman mı, bugün, bu an...

kantar
28-02-2006, 05:51
Yavuz Sultan Selim'İn İran Şahına Verdiği İbretlik Cevap

--------------------------------------------------------------------------------

Yavuz Sultan Selim zamanında, İran şahı kıymetli mücevherlerle süslü bir
sandık hediye gönderiyor Sultan Selim'e.
Sandık açılıyor. İçinden çeşit çeşit değerli taşlar, kıymetli
atlas,
kadife kumaşlar çıkıyor.Fakat bir de pis bir koku
yayılıyor.
Dehşet bir koku, herkes burnunu
tıkıyor.
Neyse en alttaki bohçadan insan pisliği çıkıyooooor..
Yani Osmanlıya acayip bir hakaret!!!!!
Cihan padişahı
emir veriyor,
"herkes düşünsün, buna ince bir şekilde cevap
vermeliyiz"
Ve cihan padişahı yine çözümü kendisi buluyor.
Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir
sandık
hazırlatıyor.
İçine o zamanın Osmanlı
İstanbul'unda imal edilen gül kokulu
en nadide lokumlardan bir
kutu hazırlatıyor, en altına da
küçük bir pusula ve bir satır
yazı. Gönderiyor...
Şah sandığı açıyor. Açtıkça güzel bir koku
ve en altta bir kutu lokum.
Anlam veremiyorlar tabii. Bizim elçi
yiyor önce, sonra oradakilere
ikram ediyor.
Kutunun
içindeki pusulayı Şah okuyor:
"Herkes yediğinden ikram eder" !!!!!

kantar
28-02-2006, 05:52
Yavuz Sultan Selim Osmanlı Padişahları arasında zekasıyla ünlü olan bir padişahtır, arkadaşımızın bu güzel yazısına ben de bir diğer Sultan Selim hikayesi eklemek istiyorum:

Yazuz Sultan Selim'in, Hasancan adında bir sırdaşı, yanından hiç ayırmadığı birisi varmış. Birgün Hasancan ile birlikte odasında bulunuyorken bir şair gelmiş ve Yavuz Sultan Selim'e yeni yazdığı bir gazelini takdim edeceğini arz etmiş. Yavuz bunu memnuniyetle karşılamış ve şaire okumaya başlamasını söylemiş. Şair yazdığı eseri okumaya başlamış, gazel hayli uzun, adam okudukça okumuş, nihayetinde adam okumasını bitirince haliyle Yavuz'dan bahşiş beklemeye koyulmuş, fakat Yavuz birden köpürmüş ve "bre deyyus sen benimle dalga mı geçersin?" adam kızarmış bozarmış, Sultan'ın bu hiddetinin sebebini sormuş. Yavuz Sultan Selim de adama, "ben bu gazeli biliyorum, sen benim bildiğim şeyi bana nasıl yeni diye getiriyorsun, utanmıyor musun?" demiş, adam iyice şaşırmış, renkten renge girmiş, heran kellesi gidebilir. Adam "aman Sultanım olur mu öyle şey, bu gazeli daha yeni yazdım kimseye okumadan ilk önce size okudum" demiş, Yavuz Sultan Selim, "bana inanmıyor musun? istersen Hasancan'a soralım?" demiş, ve Hasancan'a dönerek "oku Hasancan" demiş, Hasancan başlamış okumaya, adamın gazelini eksiksiz aynen okumuş, adam yutkunmaya devam ederken iyice kızarmış, kesin kellesinin gittiğini düşünmüş fakat yine de gazelinin daha önce kimseye okunmadığını iddia ediyormuş. Yavuz Sultan Selim "inanmıyorsan bir defa da ben okuyayım?" demiş ve başlamış okumaya, o da Hasancan gibi aynen ve eksiksiz okumuş gazeli, adam bunu da duyunca eli ayağı boşanmış, kendini koyvermiş, Yavuz da "dur bre şair" demiş, adamın önüne kese içinde bin altın atmış ve "sana birşey söyleyeceğim" demiş, " bu Hasancan, bir duyduğunu bir daha asla unutmaz, ben de Yavuz Sultan Selim, iki defa duyduğumu asla unutmam" demiş

temizlikçi
02-03-2006, 04:26
>>>"PROTOKOL" dilimize eski latince ve
>>>yunanca'dan geçme bir sözcük.
>>>Daha dogrusu "Proto" ve "Kolos" sözcüklerinin
>>>birlesmesinden türemis bir bilesik kelime.
>>>Lugat anlamiyla "Proto" birinci demek.
>>>"Kolos" ise, insan poposunun çogulu oluyor.
>>>Hadi tam karsiligini soyleyelim: ".ötler" demek.
>>>Sozcuk anlamlarini birlestirdigimizde ise
>>>deyimin tam karsiligi: "Önde Gelen .ötler"
>>>olarak karsimiza çikiyor.
>>>"Kolos" sozcugunun zamanla cogul eki olan (os)
>>>deyimden atilmis, geriye "Protokol" yani
>>>"Önde gelen .öt" lafi kalmis.
>>>Herhalde toplum icinde yukselip de protokole
>>>giren bazilarinin zamanla ".ötünün Kalkmasi"
>>>da bundan olsa gerek.....
>>>:)

temizlikçi
02-03-2006, 04:29
Bir sirket dusunun 500 kisiden biraz fazla
>>>>>> >>>>calisani
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>olan ve bu calisanlarinsu suclari isledigi bir
>>>>>> >>>>kurum/sirket
>>>>>> >>>>dusunun:
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>* 7 kisi sahtekarlik sucundan tutuklanmis,
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>* 19 kisi karsiliksiz cek yazmaktan suclu,
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>* 117 kisi dogrudan veya dolayli olarak en az iki
>>>>>> >>>>isinde iflas
>>>>>> >>>>etmis,
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>* 3 kisi tecavuzden yatmis,
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>* 29 kisi esine karsi siddet kullanmakla suclanmis,
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>* 71 kisi kotu kredi gecmisi sebebiyle kredi karti
>>>>>> >>>>alamiyor,
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>* 14 kisi uyusturucu ile ilgili suclardan tutuklanmis,
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>* 8 kisimagazada hirsizlik yaptigi icin tutuklanmis,
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>* 21 kisi halen bir davada sanik olarak yargilaniyor,
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>* 84 kisi gecen sene icinde sarhos olarak arac
>>>>>> >>>>kullanmaktan
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>tutuklandi.
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>Bunun hangi kurum / sirket olabilecegini tahmin
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>edebilir misiniz?vaz mi gectiniz?
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>Biraz daha asagiya inin o zaman!
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>T.B.M.M. (turkiye buyuk millet meclisi)
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>
>>>>>> >>>>Bu arastirmayi son secimden sonra tempo dergisi yapmis..





???

kantar
03-03-2006, 17:55
http://ailem.zaman.com.tr/static/images/sayilar/2006/168/hikaye.jpg

Yusuf'un bahçesini sulayan bulut

Saatlerdir yürüyordu. Çok yorulmuş ve yorgun düşmüştü. Güneş de tam tepesinde bütün sıcaklığını cömertçe sergiliyordu. Gölgelik bir yer arayıp orada dinlenmek istiyordu. Daha bir günlük yolu vardı.
Az ileride ağaçlık bir yer gördü. Oraya gidip ağacın gölgesi altına uzandı. O yorgunlukla hemen uykuya dalıverdi. Aradan biraz zaman geçmişti ki, “Yusuf’un bahçesini sula!” diye gaipten bir ses duydu. Bu sesle irkilip uyandı. “Herhalde rüya görüyordum!” dedi. Tekrar uykuya dalmaya hazırlanırken aynı sesi bir daha duydu. Sesin geldiği tarafa dikkatlice baktı. Ses yukarıdan geliyordu. Kafasını yukarı kaldırınca yağmur dolu bir bulut gördü. Çok şaşırmıştı. Bu güneşli havada bu bulut nereden çıkmıştı? Ses kime aitti? Yusuf kimdi? Biraz hayret, biraz da korku içinde merakını gidermeye karar verdi. Bulutun gittiği yeri takip edecek ve bu karmaşık hadiseyi çözecekti.

Bulutu takip etmeye başladı. Esrarengiz bir ses, buluttan Yusuf’un bahçesini sulamasını istiyordu. Önlerinde tepelik bir arazi vardı. Bulut bu araziyi aşıp arkasındaki yere taşıdığı yağmuru boşaltmaya başladı. Tepelik yeri aştığında bahçede bir adam gördü. Adamın yanına gitti. Selam verdi ve onunla konuşmaya başladı. Evet, adamın adı Yusuf’tu. Peki bu adam ne yapmıştı da böyle Allah’ın hususi bir yardımına hak kazanmıştı?

Adam, başından geçen hadiseyi tek tek Yusuf’a anlattı. Yusuf,

- Sen hele gel. Önce bir karnını doyur. Susamışsındır, su da iç. Sonra ben sana her şeyi anlatırım, dedi. Adam bir güzel karnını doyurdu. Bu sırada Yusuf, adamı daha fazla merakta bırakmamak için konuşmaya başladı:

- Ben yıllardır bahçe işiyle uğraşan biriyim. Şu gördüğün bahçeyi eker, biçer, maişetimi onunla kazanırım. Bir konuda aşırı hassasımdır. Bahçemden elde ettiğim ürünü üçe bölerim. Birini fakir ve senin gibi yolu buraya düşen yolculara ayırırım. İkinci kısmından ailemle beraber istifade ederim. Geri kalan kısmı ise bahçeye tekrar tohumluk yapmak üzere saklarım.

Adam işin sırrını şimdi kavramıştı. Demek ki Yusuf’un bu taksiminden Allah razı olmuştu. Özellikle de malının üçte birini Allah yolunda infak etmesi Allah’ın bu yardımına sebep oluyordu.

kantar
03-03-2006, 17:58
http://ailem.zaman.com.tr/static/images/sayilar/2006/167/hikaye.jpg

Allah’tan utanmaya senden daha layığım!

Çok eski devirlerde Kifl adında bir adam vardı. Kifl, ahlâkî ve insanî değerlere önem vermeyen, para kazanmak için her yolu meşru gören çok zengin bir adamdı. Zenginliğini de faizden elde etmişti. Dara düşen, ihtiyacı olan kimse kendisine geliyor, oda yüksek bir faizle geri ödenmesi şartıyla onlara para veriyordu. Vadesi geldiği zaman kişi parasını ödeyemezse bu sefer faiz miktarını daha da artırıyordu. Şayet yine ödeyemezse adamları vasıtasıyla o kimsenin bütün varına yoğuna el koyuyordu.
Bir gün, kapısına borç için bir kadın geldi. Bu kadın yakın zamanda kocasını kaybetmiş, namuslu, kendisini çocuklarına adamış bir anneydi. Bir süre, kocasından kalan şeylerle evini idare etmeye çalışmıştı. Ancak artık evde para kalmamıştı. Bunun için çalışması gerekiyordu. Bir yerde iş bulmak istedi; ama dışarısı dul bir kadın için çalışmaya müsait değildi.
Neden sonra aklına evde dokuma yapıp onları yakın bir arkadaşı vasıtasıyla satmaya karar verdi. Bunun için bir dokuma tezgahına ihtiyacı olacaktı. Tezgahı alabilmek için de borç arayışına girdi. Yakın dost ve akrabalarına gitti; ama kimsede para yoktu. Çok üzülmüştü. Çaresiz bir şekilde evine doğru giderken yolda istemeden iki kişi arasında geçen bir diyaloga şahit oldu. Şehirde Kifl adında bir kişinin insanlara borç para verdiğini duydu. Hemen onun yanına gitmeye karar verdi.
Kifl kapıda kadını görünce çok beğendi. Onu elde etmek istedi. Kadın, Kifl’den karşılığını ödemek şartıyla borç para istedi. Kifl, kadının dul olduğunu da anlayınca ona ahlaksız bir teklifte bulundu. Kendisiyle beraber olması şartıyla vereceği parayı istemeyeceğini söyledi. Bu teklifi kadın şiddetle reddetti. Çok üzülmüştü. En çok da kendisine böylesi tekliflerin gelmesinden korkuyordu. “Allah’ım bana yardım et.” diye dua etti.
Aradan birkaç gün daha geçmişti. Evde hiçbir şey kalmamıştı. Çocuklar açlıktan ağlıyordu. Onların ağlamasına kendisi de katılıyordu. Kendisini Kifl’e teslim etmeye mecbur hissetti. Bu sırada da “Allah’ım! N’olursun beni affet. Bir daha böyle bir günah işlemeyeceğim.” diye dua ediyordu.
Kadın, Kifl’in yanına gitti. Kifl’in yüzü gülüyordu. Ancak kadın bir yandan ağlıyor, bir yandan da titriyordu. Kifl, kadına bu halinin sebebini sordu. Kadın,
- Buraya kendi isteğimle gelmedim. Daha önce böyle bir günah işlemedim. Onun için Allah’tan çok utanıyorum ve korkuyorum. Beni bu günaha sürükleyen fakirliğimdir, dedi. Kifl, duyduklarına çok şaşırmıştı. O kaskatı kalbi bir anda yumuşayıverdi. İçini pişmanlık duyguları sarmıştı. O sırada ağzından şu ifadeler döküldü:
- Sen fakirliğin sebebiyle mecbur kaldığın bir günah işliyor ve bundan dolayı ağlıyorsun. Halbuki Allah bana bu kadar servet vermişken, ben günah işlemekten çekinmiyorum. Ben, Allah’tan utanmaya ve korkmaya senden daha layığım.
Kifl, pişmanlık hisleri içinde, yapacağı kötü işten vazgeçti. Kalbine apayrı bir huzur ve mutluluk geldi. Kadına bir miktar para verip onu gönderdi. Kadıncağız, sevinç ve kendisini harama girmekten koruyan Rabb’ine şükür içinde evine döndü.
Kifl, artık eski Kifl değildi. O güne kadar yapmış olduğu bütün günahlar için tevbe ediyordu. O gün sabaha kadar Rabb’ine dua dua yalvardı ve affını diledi. O gece Kifl’in ecel vaktiydi. O hal üzere ruhunu Rahman’a teslim eyledi.
Sabah olmuştu. Kifl’in evinden çıkmadığını gören yakınları kapıyı açtıklarında Kifl’i ölü olarak buldular. Bu sırada kapısında herkesin okuyabileceği şekilde şöyle bir yazı vardı: “Allah, Kifl’in günahlarını affetti.”
Halk, bu duruma şaşırdı kaldı. Allah, Kifl’in affedilmesine sebep olan bu olayı, o dönemin peygamberine vahiy yoluyla bildirdi. Böylece herkesin şaşkınlığı gitti ve insanlar bundan büyük bir ders aldılar.

kantar
03-03-2006, 18:29
http://ailem.zaman.com.tr/static/images/sayilar/2006/169/kahvalti.jpgKahvaltı sofrası

Onlar bizim öğrencilerimizdi. Dillerini çok iyi bilmiyorduk, kültürlerini öğrenmeye çalışıyorduk, ülkelerini benimsemek için gayret gösteriyorduk. Farklı şeylerle uğraşmaktan hoşlansak da, farklı alışkanlıklarımız olsa da, kendimize farklı idealler belirlesek de, farklı hayaller kursak da; bütün bunların birbirimizi sevmemiz için engel olmadığını her hâlimizle onlara anlatmaktı tek arzumuz. Biz onların dillerinde bildiğimiz kelimeleri söylüyorduk sık sık, onlar bildikleri Türkçe kelimeleri tekrar ediyorlardı karşımızda. Bir çeşit iltifattı bu.
Moldova’da ilk yılımızdı. Öğrencilerimizi kahvaltı için evimize davet etmeye başladık. Yer sofrasını daha önce hiç görmemişlerdi. Bu yüzden oturmak zor geldi onlara. Kimisi ayaklarını uzattı, kimisi dizlerini bükmeye çalıştı, kimisi çömeldi. Bir şekilde sofranın etrafına yerleştiklerinde birbirlerine bakıp gülüyorlardı. “Neden masada yemiyorsunuz?” diye sordular bize. “Masada oturmak daha kolay” dediler. Biz de onlara evde küçük çocuk olunca yerde yemenin daha kolay olduğunu anlatmaya çalıştık. Kahvaltı sofrasını seyrettiler bir süre. Zeytinler, reçeller, peynirler; ince belli çay bardakları, çaydanlık, çay kaşıkları... Her şey onlara çok değişik geliyordu. Her tadına baktıkları yiyecekle ilgili sorular sordular. “Bu nedir böyle? Çok değişik tadı var. Nasıl yapılıyor? Siz mi pişirdiniz?” Sofradaki yiyecekler hakkında ne biliyorsak her şeyi anlattık onlara.

Mümkün olan her vakit kahvaltı soframıza davet ettik öğrencilerimizi. Ne zaman evimize gelseler bizimle ilgili sorular soruyorlardı. Burada, onların ülkelerinde oluşumuz hem bir türlü anlayamadıkları, hem de bize bir saygı duyma vesilesiydi. Türkiye’ye gidenler vardı aralarında. “Türkiye çok güzel, burayı beğeniyor musunuz?” diyenler oldu hep. Bizim için önemli olan bulunduğumuz yerin güzelliği ya da çirkinliği değildi ki. Anlatmaya çalıştık hâl dilimizle hâlimizi. Bizi sevdiler. Biz de onları sevdik. Okulda öğretmenleriydik, okul dışında abi ve ablaları. Kendilerine yol çizmelerinde, yön belirlemelerinde yardım etmeye gayret gösterdik. Biz onlara yaklaştıkça onlar da bize yaklaştılar. Biz onlara verdik, ama onlardan da çok şey öğrendik.

Yıllar geçti ve mezun olan her biri başka bir ülkeye, başka bir şehre, başka bir üniversiteye gitti. Üzüldük onlardan ayrıldığımıza her ne kadar hâlâ başka öğrencilerimiz olsa da. Hiç kimse bir başkasının yerini alamıyordu elbet.

Moskova’ya üniversite okumak için giden öğrencilerimizden biri sık sık bizi aramaya devam ediyordu. Geçtiğimiz Ramazan Bayramı’nın birinci günü telefonumuza arka arkaya mesajlar geldi.

“Öğretmenim. Bayramınız mübarek olsun. Biz de burada arkadaşlarımızla beraberiz. Onlara evimizde kahvaltı hazırladım. Sizin bize hazırladığınız kahvaltılar gibi. Çok teşekkür ederim.” RİNAT

Bu, bayramda aldığımız en güzel ve en anlamlı hediye oldu.
Sayı: 169
Bölüm: Hayatın İçinden
Muhabir: NAZ FERNİBA / MOLDOVA

kantar
03-03-2006, 18:31
Cennet sarayları sabır tuğlasıyla örülüyor

Mehmet, anne ve babasından iyi bir terbiye almış, ahlaklı, dürüst, dindar bir gençti. En çok sevdiği insan babaannesiydi. Ondan dinî duygu ve düşünce adına çok şey öğrenmişti. En çok da babaannesinin şükür tavsiyesi onu etkilemişti. Babaannesi ona sık sık,
- Evladım! Biz çok zayıf insanlarız. İhtiyacımız çoktur. Rabb’imizin lütfu ise çok geniştir. Bize sayamayacağımız kadar nimet vermiş. O’na ne kadar şükretsek az. O yüzden her daim son nefesine kadar şükürle iki büklüm ol. O’nun lütfu da kahrı da hoştur. O’ndan ne gelirse gelsin her zaman hamd et, diyordu. Mehmet de bu sözleri kulağına küpe yapmıştı. Devamlı Rabb’ine şükrediyordu.

Artık Mehmet evlilik çağına gelmişti. Aile büyüklerinin tavsiyesi üzerine helal süt emmiş, kendisi gibi dindar bir hanım kızla evlendi. Bundan dolayı da Rabb’ine çok şükretti. İki rekat şükür namazı kıldı.

Mehmet, eşiyle çok iyi anlaşıyordu. Birbirlerini kırmamaya dikkat ediyorlar, huzurlu ve mutlu bir aile hayatı yaşıyorlardı. Bu mutlu aileye mutluluklarını ikiye katlayacak bir müjde lazımdı. Bu müjde de fazla gecikmeden gelmişti. Mehmet, baba olacaktı. O kadar çok sevinmişti ki, hemen bir abdest aldı ve şükür secdesi yaptı ve Rabb’ine şöyle dua etti:

- Allah’ım! Hiç layık olmadığım halde bana pek çok lütufta bulunuyorsun. Nimetlerinin şükründen acizim ya Rabbi! Sana kâinatın zerreleri adedince hamd ve sena ediyorum. Doğacak yavrumuzu halis bir evlat eyle ve Sen’in rızandan bir lahza olsun ayrılmamasını nasip et.

Dokuz ay çok çabuk geçmişti. Mehmet’in nur topu gibi bir oğlu dünyada gelmişti. Adını eşiyle istişare ederek Abdullah koydular. Abdullah doğduktan sonra hayatları daha da değişmişti. Çünkü onlar artık evde üç kişiydiler. Hayatlarını tamamen Abdullah’a göre ayarlamışlardı. Adeta Abdullah’la oturup Abdullah’la yatıyorlardı. Aradan üç yıl geçmişti. Abdullah artık konuşmaya başlamıştı. Evde çeşitli muziplikler yapıyor, yarım diliyle anne ve babasını güldürüyordu. Babası namaz kılarken, o da yanında duruyor, onunla beraber namaz kılıyordu. Akşam olduğunda Mehmet evde sesli olarak kitap okuyor, Abdullah ve annesi de Mehmet’i dinliyorlardı.

Mehmet ve ailesi böyle mutlu bir hayat sürerken bir gece Abdullah’ın ansızın ateşi çıkıvermişti. Annesi, biraz da anne şefkatiyle paniklemişti. Mehmet,

- Bir şey olmaz. Daha önce de böyle çok ateşlenmişti. Hemen bez ve su getir ateşini düşürelim, dedi.

Gece boyu uğraştılar ama Abdullah’ın ateşi bir türlü düşmüyordu. Gözlerinin altları da mor mor olmuştu. Mehmet, hemen bir doktor çağırmak için evden çıktı. Doktor kasabadaydı. Köyden kasabaya gitmek ise üç saati buluyordu. Üç saat gidiş, üç saat da geliş toplam altı saat sonra doktor köye gelebilmişti. Hemen Abdullah’ın yanına gitti. Onu muayene etti. Abdullah’ın durumu hiç de iyi değildi. Annesi, doktorun ifadesinden oğlunun durumunun ciddi olduğunu anlamıştı.

- Doktor bey! N’olursunuz söyleyin, oğlum iyileşek değil mi?

Doktor, bir şey söylemeden Mehmet’i çağırarak dışarı çıktı. Mehmet’e çok geç kalındığını, oğlunun sayılı dakikaları olduğunu söyledi ve kasabaya doğru yola koyuldu. Mehmet odaya girdi. Eşinin ağlamaktan gözleri kan çanağına döndü. Mehmet, yatağın başına diz çökerek oğlunun başını okşuyordu. Çok duygulanmıştı. Artık daha fazla gözyaşlarını tutamamıştı. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da şöyle diyordu:

- Canım oğlum! İnşallah cennette görüşeceğiz. Baban sana doyamadı. Ama olsun. Seni bize bir hediye olarak Rabb’imiz verdi. Veren O, alan da O. Emrine karşı boynumuz kıldan ince. O’na binlerce hamd ve sena olsun.

Abdullah son nefesini vermişti. Bu sırada ötelerde Cenab-ı Hak ile ölüm meleği Azrail (aleyhisselam) arasında şöyle bir diyalog yaşanıyordu:

- Kulumun ciğerparesini elinden aldınız. Kulum bu durumu nasıl karşıladı? Ne söyledi?

- Ya Rabbi! Sabretti ve Sana şükretti.

- Bu kulum için cennette bir köşk yapın ve adını da “Hamd (şükür) köşkü” olarak koyun.

Evet, her durumda Allah’a şükretmek ve sabretmek sonunda da cennetleri kazanmak varken, başımıza bir bela geldiği zaman bir anlık öfke ile Allah’a isyan etmek doğru değildir. Kişinin bu öfke dolu isyanla kendini rahatlatmaya çalışması bir aldanmışlıktır. Böylesi kimselerin sonuçta rahata kavuşmadıkları gibi cenneti kaybetme tehlikeleri de vardır.

kantar
03-03-2006, 18:34
http://ailem.zaman.com.tr/static/images/sayilar/2006/164/tesbih.jpg
Tesbih deyip geçmeyelim

Bir okuyucumuz, Belçika’da Fransızca kursuna devam ederken, namaz tesbihatının dışında pek cebinden çıkarmadığı tesbihini, farkında olmadan eline alınca, yanında bulunan kurs öğrencisi bir İspanyol genç “Siz Müslüman mısınız? Elinizde bir tesbih görüyorum. Ben, bana İslamiyet’i anlatacak birisini arıyordum.” demiş.
Böylece adımını yeni bir dünyaya atmıştır.

Kolombiya’ya giden bir okuyucumuz da ticari işleri için üst seviyede bir kişiyle görüşürken gayri ihtiyari elini cebine atıp tesbihini çıkarıp çekmeye başlıyor. O kişi okuyucumuza niçin tesbih çektiğini soruyor. O da stres atmak için çektiğini söyleyince “Bu tesbihi bana verir misin?” diyor. Tesbihi verirken de ona “Ama bir şartı var. Lâ ilâhe illallah diye diye çekeceksiniz.” diyor. “Lâ ilâhe illallah” deyip çekmeye başlayınca “Evet, hissediyorum!..” diyor.

Bir okuyucumuz da e-mail ile şöyle bir hatırasını göndermiş:

“On sene önce Manisa’dan komşumuz emekli imam Ahmet Balkan hocamdan dinlediğim bir hidayet hatırasını ‘Güzel hatıralarınızı paylaşın ki unutulmasın.’ ricanız üzerine yazıp gönderiyorum. Elli beş yaşlarında bir İsviçreli, bir gün trene biniyor, oturuyor. Karşısında bir kişi, halinden gayet mutmain bir şekilde elinde bir şeyle meşgul... Ne olduğunu anlamıyor, soramıyor da. Ama adamın bu hali ve o meşgul olduğu şey onu çok etkiliyor. Bu ruh haliyle durakta iniyor ve kalabalığa karışıyor. Bu arada bir bakıyor ki o çok merak ettiği adamın elinde gördüğü şey yerde karşısında duruyor. Hemen alıyor cebine atıyor. Tahmin etmişsinizdir ne olduğunu; bir tesbihtir bu. O günden sonra sürekli bu tesbihle ilgileniyor, oynuyor, gittiği her yere beraberinde götürüyor tesbihini İsviçreli. Öyle bağlanıyor ki tesbihine, ailesi de tuhaf karşılıyor artık bu bağlılığı. Gel zaman git zaman bir gün tesbih aniden ortadan kayboluyor. Yenisini nereden bulurum derdine düşüyor. Bu sefer İsviçreli, arıyor, soruyor, soruşturuyor. Arkadaşları ‘Belki öyle bir şeyi Türklerin ibadet için gittikleri yerde bulursun.’ diye tavsiye ediyorlar. İsviçreli de kalkıp geliyor bir gün mescidin birine, o esnada cemaat namaz halinde. Arkada kenarda bekliyor, namaz bitince yaklaşıp hem tesbihi hem de orada eğilip, yere yatıp kalkıp ne yaptıklarını soruyor. Cemaat ve imam -rahmetli Ahmet Balkan- dilleri döndüğünce anlatıyorlar. Tesbih veriyorlar. İsviçreli de ilgileniyor. Cemaatten ‘İstersen cuma günü gel, bizi izle.’ diyorlar. Hocam da ‘Gelirsen yıkanıp gel böylesi daha güzel olur.’ diyor. Cuma oluyor İsviçreli tam söylenen vakitte mescidin kapısındadır: ‘Yıkandım geldim.’ diyor, oturup arkadan izliyor. Cuma namazı bittiğinde bizim cemaat için artık ikinci bayram yaşanacaktır. Çünkü İsviçreli hemen yanaşıp ‘Karar verdim, ben Müslüman olacağım.’ diyor. İsviçreli, cemaat, imam artık herkes sevinç içindedir. Fotoğraflarını bir görmelisiniz; hidayet bir insanın yüzüne ancak bu kadar güzel sinebilir. Herkes mutluluktan gözyaşları içinde. En çok da İsviçreli sevinçten gözyaşlarına boğulmuş. Herkesle sarmaş dolaş vaziyette görünüyor fotoğraflarda. Adeta yeniden doğmuş gibi. İsviçreli hemen Kelime-i Şehadet getiriyor ve adını Mahmut olarak değiştiriyor. İlk sorduğu şey, “Şimdi ne yapmam lazım?” oluyor. Ahmet hocam da sırasıyla abdesti, namazı, namaz sûrelerini, duaları, Kur’an-ı Kerim’i sonra zamanla da her şeyi öğretiyor. Anlattığına göre Mahmut her zaman tam vaktinde düzenli şekilde hiç aksatmadan gelmiş derslerine.


İlerlemiş yaşına rağmen kısa zamanda her şeyi de öğrenmiş ve hemen hayatına geçirmiş. Mesleği, belediye orkestrasında müzisyenlik olan Mahmut, yaklaşan emekliliğinde ilk iş olarak hemen hacca gitmeye hatta İstanbul’daki camileri gezmeye kadar planlamış. Öyle ki İspanya’da ölüm döşeğindeki yaşlı annesinin son dakikada Müslüman olmasına ve İspanya’daki annesinin evini camiye çevirmeye kadar birçok güzel işlere vesile olmuş bile...” Evet, bir tesbih deyip geçmeyelim.

kantar
03-03-2006, 18:36
ANZAKLI ÖMER'İN HİKAYESİ


1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:

"Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar ( 1957) lisanım pek o kadar iyi değil.Newyork'da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak,elektrokardiyoğrafi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında. İngilizce konuşuyorum. Kan vereceğim kolunuzu acar mısınız? Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki.. pazusunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim. Siz Türk müsünüz?

Kaşlarını yukarıya kaldırarak " Hayır " manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum: Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir? "Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki: “Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım...”Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:

“Siz Türk müsünüz?” “Evet Türk'üm....” İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:

“Yıl 1915. Sen hatırlamazsın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de, orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak'tım Avustralya Anzaklarından ...İingilizler bizi toplayıp dediler ki: Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda . Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. Biz de inandık sözlerine vaadetlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık.” Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu: “Bizim beynimizi yıkayan ingilizler, Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevkediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o zaman . Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi . Ondan sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler, geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman... Her taaruzunda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi, Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerinde ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş . Bunu nereden anladığımı söyleyeyim. Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipcik darbesiyle kendimden geçmişim.”

Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti:

“Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiçte öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. iyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki; kendi kendime: Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler. Ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla "Yazıklar olsun bana" dedim." Böyle asil insanlarla niye ben savaşıyorum. Niye savaşmaya gelmişim. Bu ingiliz milleti ne yalancıymış ne kadar Türk düşmanıymış" diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce..... Nihayet bize serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. işte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte”

Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: “Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya 'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar... Buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle "Bana adınızı söyler misiniz? Dedi. "Ömer" cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu: Peki niçin Ömer ismini, vermişler sana ? Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adı vermiş. Yahu senin adın müslüman adı mı ?

Ben "Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı baktı, birden doğrulmak istedi. Ben mani olmak istedim. Israr etti. Ama niye ısrar ediyordu? İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki: “Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi.

Şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.

"Olsun. Peki doktor beni müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?" Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için , soramadığı için konuşamıyormuş.

Tabii dedim müslüman olmak çok kolay.

Sonra kendisine imanın ve islamın şartlarını anlattım. Kabul etti. Hem kelime-i Şahadet getiriliyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu. Yaşlılık bir yandan,hastalık bir yandan bir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı islamiyete olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı....Mırıldandı: Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah'ımı ansam olur mu?

Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk’ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tesbih çekiyor,biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalaşmıştı. Müslüman olmuştu. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti. Beni yalnız bırakma olur mu? Ne gibi Ömer amca ? Ara sıra gel de bana islamiyeti anlat! sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor. O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.

Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum . Hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. "Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!" Dedim ki içimden "Bizim Ömer amca galiba yolcu?" hemen yukarı çıktım.

Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı,göğsünde imanı ile ,koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şahadet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti....

Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.

"Ne yalan söyleyeyim, ağladım."

kantar
03-03-2006, 18:39
PADİŞAHIN ELBİSESİ


Günlerden bir gün, yıllardan bir yıl, bir padişahın ganimet malından eline çok güzel ve tarif edilmez bir kumaş geçer. Terzi başını çağırtıp o kumaşı eline verir. Terzi başı kumaşı görünce aklı başından gider. Ve sanki hasta olur. Padişaha kaftan kesmek için yaklaşıp evvela tahmin için eline arşın alır:

- Sultanım, üstatlar, "bin ölç bir kes, ölçmeden kumaşa el vurmasın hiç kes (kimse) demişler", der.

- Sultanım, bu kumaş kaftan olmaya el vermez, diye söyler. Dörtte bir, çeyrek daha gerekir ki, hazret-i sultana layık bir kaftan olsun.

Padişah çaresiz:
- Biraz dursun, der ve buna uygun parça bulunması için şehir ve vilayet aransın, diye emreder. Her ne kadar şehir baştan başa aranır ve memleket boydan boya taranırsa da ona münasip kumaş ve o beze uyar bir yoldaş bulunamaz. Padişah çaresiz kalıp bir başka terziyi davet eder:

- Şu güzel kumaştan bana iyi bir elbise yapıver, diye söyler.

Usta terzi de :" Bismillah" deyip iki dizi üstüne gelir. Kumaşı söyle bir tahmin edip sındısını eline alır, Padişahın nasıl gönlünden geçerse işte tam öyle, mükemmel bir elbise biçer. Padişah överek ihsanlar eder. Terzi ihsanları alıp elbiseyi dikmeye gider.

Nice zaman sonra, bir gün padişah gezmeye çıkar. Şehri dolaşırken bir oğlan çocuğunu o eşsiz kumaştan bir elbise ile görür. Padişah hayret ederek elbisenin aslını teftiş edip araştırır. Çocuğun, o elbisesini diken adamın oğlu olduğunu öğrenir. Terziyi getirtip:

- Usta, bu elbisenin parçasını nerede buldun?

Terzi:
- Sultanım size dikilen elbisenin artan parçasıdır.

Padişah:

- Ya bizim terzi başı "Bu kumaştan bir kaftan çıkmaz" derdi. Sen hem tam çıkardın hem de oğluna kaftan yaptın, nasıl oldu? der.
Terzi:
- Sultanım onun oğlu büyüktü; kaftan çıkmaz demesi onun içindi, der.

kantar
03-03-2006, 18:40
TARİF


Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:

— Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum. Çok yakın olduğunu söylediler.

Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:

— Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.

Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.

Çocuk:

— Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.

— İyi ama, demiş adam. Bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?

— Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik, manolya lar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.

Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken farketmiş onun kör olduğunu. Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini farkettiğini.

Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:

— Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam öyle değil mi?

Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:

— Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.

kantar
03-03-2006, 18:41
K I S M E T

Acelesi olduğunu onu görür görmez anlamıştım. Sağanak halinde yağan yağmura aldırış etmiyor, ezilmiş haline rağmen sağa sola koşuyordu.

Yanina sokularak:

- "Hayrola teyzeciğim" dedim. "Bir derdiniz mi var?.."

Sıcak bir tebessümle;

- "Buraların yabancısıyım evladım. Hastane tarafına gidecek bir araba ariyorum" dedi..

-"Biraz beklersen ayni dolmuşa binebiliriz" dedim. "oraya geldiğimizde size haber veririm"..

Teşekkür ederek yanıma yaklaştı ve küçük bir çocuk gibi şemsiyenin altına girdi. Nurlu yüzü yağmur damlacıklarıyla ıslanmış ve yanakları pembe pembe olmuştu.

-"Torunlarımdan biri menenjit geçirdi" diye devam etti. "ziyaret saati bitmeden uğramak istemiştim"..

-"20 dakikanız var" dedim. "Hastane yakın ama bu havada araba pek bulunmuyor.." Durağa herkesken önce geldiğimiz icin dolmuşa rahatça bineceğimizi sanıyordum. Ancak araba yanaştığında arkamızda duran 4-5 kişinin bir anda hücum ettiğini gördüm. İçeriye doluşan ve arkadaş oldukları her hallerinden belli olan adamlara;

-"Önce biz gelmiştik. Sırayı bozmaya hakkiniz var mı?" dedim. Ön koltuktan oturanı;

-"Hak istiyorsan, Hakkari`ye gideceksin arkadaşım" dedi. "Hem oradaki haklardan K.D.V de alınmıyormuş"... Bu laf üzerinide attıkları kahkahadan bindikleri araba sallanmış sinirlerim allak bullak olmuştu. Sakinleşmeye çalışarak
:
-"Ben biraz daha bekleyebilirim" dedim. "Ama su ihtiyar teyzenin hastaneye yetişmesi gerekiyor".. Bu defa söför lafa karışarak;

-"Teyzenin arabaya falan ihtiyacı yok be kardesim" dedi. "Okuyup üfledi mi hastaneye uçuverir."

Tekrar kopan kahkahalarla birlikte araba uzaklaşıp gitti. Yaşlı teyzeye baktım tevekkülle susuyordu. 5-10 dakika sonra gelen bir başka dolmuşa onunla beraber bindim ve söföre teyzeyi hastanede indirmesini söyledim. Yaşlı kadın, yapacağı ziyaretten ümitsiz görünmesine rağmen şikayet etmiyordu. Üstelik trafik de yarı yolda tıkanıp kalmıştı.

Söför:

-"Yolun bu durumu hayra alamet değil. Sebebini anlasam iyi olacak." Arabayı çalışır vaziyette bırakıp ileri doğru yürüdü ve biraz sonra döndüğünde; "Kısmete bak yahu" dedi. "Bizden önce kalkan dolmuşa kamyon çarpmış".

Heyecanla:

-"Bir şey olmuş mu?.. Yani yaralı falan var mı?" diye sordum.

-"Dolmusta bulunanları, teyzenin gideceği hastaneye kaldırmışlar." Göz ucuyla yaşlı kadına baktım. Solgun dudaklarıyla bir şeyler mırıldanıyor ve sanki onlar için dua ediyordu. Söför koltuğa yavaşça otururken:

-"Kısmet işte" diye tekrarlayıp duruyordu. "Sen kalk koca bir kamyonla çarpış. Hem de Türkiye'nin öbür ucundan HAKKARİ plakalı bir kamyonla...".

kantar
03-03-2006, 18:43
HURİ KIZI İSTİYORUM


Binlerce Türk askerine mezar olan Çanakkale savaşlarında, emir eri olarak hizmet gören bir mehmetçik, bir gün kumandana çıkarak:

-Komutanım, asker olmazdan evvel köy imamından dinlemiştim. Harp meydanında şehid olanlara Cennette huriler verilir demişti. Bende fakir olduğum için köyde evlenemedim. Bana da müsaade edin de, harbe girip huri kızı ile evleneyim der.

Komutan askerin bu sözlerini gülerek karşılar ve memnun olduğu bir askerin ölmesine razı olmadığı için göndermek istemez. "Sen işine bak!" diyerek geri gönderir.

Fakat mehmetçik, huri kızıyla evlenmeyi kafasına koymuştur. Bir kere vazgeçmez davasından. Tekrar gelir:

-Komutanım, bütün arkadaşlar ölüp huri kızları alıyorlar. Ne olur banada müsaade et de ben de huri kızına kavuşayım, der.

Komutan onun safça sözlerine yine aldırış etmez ve kafası çalışsa böyle söylemez diyerek yine müsaade etmez. Mehmetçik bir, iki üç derken komutanı bıktırır ve ister-istemez:

-Haydi git de, ne halin varsa gör, demesini sağlar.

Komutanından müsadeyi alan asker, doğru cepheye koşar ve en ön saflarda çatışmaya girer. Takdir-i İlahi o gün de şehadet şerbetini içer. Akşam olur, savaş meydanını teftiş ve ölüp kalanları kontrol etmek için subaylar ölülerin arasında gezmeye başlarlar. Bu arada o askerin subayı , kendisinden zorla izin alıp harbe giren askerini aramaktadır. Bir müddet dolaştıktan sonra emir erini görür, biraz üzgün biraz da kızgın vaziyette: "Bu kadar ısrar etmen bunun içinmiydi?" der ve askerin cesedine bakarak: " Aldın mı huriyi?" diye konuşur kendi kendine... Bu sırada komutanına cevap vermesi lazım gelen asker, iki parmağını yukarı doğru kaldırarak; bir değil iki huri verdiler demek ister. Askerin bu halini gören komutan hata ettiğini anlar ve emir erinin üzerine kapanarak:" Beni affet, sana karşı bu sözleri söylemekle hata ettim" diyerek ağlar. Ondan sonra kendisi de büyük bir iştiyakla savaşarak sehid olur. (Allah Rahmet eylesin.)

kantar
04-03-2006, 15:09
Ö L Ü M S Ü Z K I R M I Z I G Ü L L E R
Kan rengi, kıpkırmızı güllere bayılırdı. Zaten onlarla adaştı da Kocasının sevgili Rose idi...Her Sevgililer Gününde kapısının önünde bulduğu enfes fiyonklarla süslü kucak dolusu kırmızı güllerle kutlardı. Hiç aksamadan. Hatta, eşini kaybettiği yıl dahi kapısı çalınmış, gülleri kucağına bırakılmışıtı.Tıpkı geçmişte olduğu gibi, küçük bir kartla birlikte. Her yıl güllere iliştirdigi karta ayni cümleleri yazardı : "Seni bu sene, geçen senekinden daha çok seviyorum." Birden, bunların son gülleri oldugunu düsündü. Önceden ısmarlamış olmalıydı. Öleceğini nasıl bilebilirdi? Zaten her şeyi önceden planlamayı ve yapmayı severdi.Gülleri özenle içeri taşıdı. Saplarını kesti, vazoya yerleştirdi.Vazoyu da konsolun üzerine, eşinin kendisine, gülümseyen fotoğrafının yanına koydu. Orada kocasının koltuğunda oturup saatlerce gülleri ve fotografı seyretti. Sessizce... Bitmek bilmeyen bir yıl geçti. Yapayanlız ve hüzün dolu bir yıl...Sonra bir sabah kapı çalındı. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi kıpkırmızı gülleri, üzerinde küçük kartıyla birlikte eşikteydi. Sevgililer Günü'nü kutluyordu. Gülleri içeri aldı. Saşkınlık içinde doğru telefona gitti. Çiçekçi dükkanını aradı.Onu bu kadar üzmeye kimin ne hakkı vardi? Biliyorum dedi, çiçekçi. Eşinizi geçen yıl kaybettiniz. Telefon edeceğinizi de biliyordum. Bugün size yolladığım gülleri çok önceden ısmarlayıp, parasını da ödemişti. Hep öyle yapardı zaten. Hiç şansa bırakmazdı. Dosyamda talimat var. Bu çiçekleri size her yıl yollayacağım. Bir de özel kart vardı. Kendi el yazısıyla. Bilmeniz gerek diye düşünüyorum. Ölümünden sonra çiçeklere iliştirmemi istedigi kart. Rose hıçkırıklar arasında teşekkür ederek telefonu kapadı . Parmakları titreyerek zarfı açtı. "Merhaba sevgilim" diye başlıyordu kart. "Bir yıldır ayrıyız. Umarım senin için çok zor olmamıştır. Yalnızlığını ve acılarını hissedebiliyorum. Giden sen,kalan ben olsaydim neler çekerdim, kim bilir ? Sevgi paylaşıldığında yaşamın tadına doyum olmuyor. Seni kelimelerle anlatılamayacak kadar çok sevdim. Harika bir eştin. Dostum, sevgilim, benim. Sadece bir yıldır ayrıyız. Kendini bırakma. Ağlarken bile mutlu olmanı istiyorum. Onun için bundan sonraki yıllarda güller hep kapımızda olacak.Onları kucağına aldığında paylaştığımız mutluluğu ve kutsandığımızı düşün. Seni hep sevdim.Her zaman da sevecegim. Ama yaşamalısın. Devam etmelişin. Lütfen mutluluğu yeniden yakalamaya çalıp. Kolay değil, biliyorum ama bir yolunu bulacağına eminim. Güller, senin kapıyı açmadığın güne dek gelmeye devam edecek. O gün çiçekçi beş ayrı zamanda gelip kapıyı çalacak, eve dönüp dönmediğini kontrol edecek. Beşinciden sonra emin olarak gülleri ona verdigim yeni adrese getirip seninle yeniden ve ebediyen kavuştuğumuz yere bırakacak."

DrX
05-03-2006, 12:00
Günlerden bir gün, köylerden birinde, adamın
birinin esegi, kuyunun birine düsmüş. Niye düser, nasıl düşer
sormayin.
Esek bu. Düşmüş işte. Belki kör bir kuyuydu, agzı tahtayla
kapatılmıştı
belki, üzerine de toprak dökülmüştü. Zamanla tahta cürüdü,
zayıfladı, toprakta biten otları yemek isteyen eseğin ağırlığını cekemedi ve güm.
Hayvancık saatlerce acı içinde kıvrandı,

Bağırdı kendi dilinde.

Sesini duyan sahibi gelip baktı ki vaziyet kötü. Zavallı eseği
kuyunun dibinde melul mahzun bakınıyor.

Üstelik yaralanmış.
Karsılaştığı bu durumda kendini eseği kadar zavallı hisseden adamcağız
köylüleri yardıma cağırdı.

Ne yapsak, ne etsek, nasıl cıkarsak soruları havada kaldı.

Sonunda karar verildi ki kurtarmak icin calışmaya değmez.
Tek care, kuyuyu toprakla örtmek.

Ellerine aldıkları küreklerle etraftan
kuyunun icine toprak attılar.
Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde
silkinerek dibe döktü.

Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde her an biraz
daha yükseldi ve sonunda yukarıya kadar cıkmış oldu.

Köylüler ağzı açık bakakaldı.
Hayat, bazen bizim de üzerimize abanır. Ne bazeni, coğu zaman.

Toz toprakla örtmeye calışanlar çok olur.

Bunlarla bas etmenin tek yolu,
yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır.
Kör kuyuda olsak bile...

yaşanmış veya yazılmış...

yazarı bilinmiyor ...

afkirse
05-03-2006, 14:05
DIŞ POLiTiKAMIZ
Dışişleri bakanı, Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturunca, bürokratları
çağırmış ve "Bana, ülkelerin dış politika anlayışları hakkında bir rapor
hazırlayın." demiş. İki gün sonra bir dosya getirmişler önüne. Bakmış,
içinde tek bir yaprak ve üzerinde 10-15 satır yazı. Şaşırmış önce
ve "Bu ne?" der gibi dudaklarını büzmüş, sonra okumuş.
"Suudi Arabistan'ın Riyad şehrinde, farklı ülkelerden gelen bir turist
grubu, bir dinlenme yerine giderek buz gibi kola ısmarlamışlar.
Kolalar gelince, bardaklarında birer karasinek olduğunu fark etmişler.

iNGiLiZ, başka bir bardakta yeni bir kola istemiş.
iSVEÇLi, aynı bardakta yeni bir kola istemiş.
FiNLANDiYALI, sineği bardaktan çıkardıktan sonra kolayı içmiş.
RUS, kolayı sinekle birlikte içmiş.
ÇiNLi, sineği yemiş, kolayı içmemiş.
YAHUDi, sineği yakalayıp Çinli'ye satmış.
JAPON, değerlendirilmek üzere, sineği Tokyo'ya göndermiş.
YUNANLI, kolanın yarısını içtikten sonra itiraz ederek yeni bir kola istemiş.
NORVEÇLi, kolayı içtikten sonra bardaktaki sineği balık yemi olarak kullanmış.
iRLANDALI, sineği ezip kola ile karıştırmış ve İngiliz'e içirmiş.
AMERiKALI, 5 milyon dolarlık tazminat davası açmış. Arabistan hükümeti, özür dileyerek, 10

milyon dolar tazminat ödemiş."

Bakan, bıyık altından gülerek, rapordan hoşlandığını belirtmiş.
"İyi, güzel de, bu turist grubunun içinde bizden biri yok muymuş?"
diye sormadan edememiş.
"Varmış, efendim" diye cevaplandırmışlar.
Bakan devam etmiş, "Peki, o zaman, O ne yapmış?".
Bürokratlar birbirinin yüzlerine bakmışlar. İçlerinde en
tecrübeli olanı, bir adım öne çıkıp, cevap vermiş;
"TÜRK, olayı şiddetle kınamış!."

afkirse
05-03-2006, 14:16
Her İşte Bir Hayır Vardır !
Bir zamanlar Afrika'daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itbaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:
"Bunda da bir hayır var!"
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi:
"Bunda da bir hayır var!"
Kral acı ve öfkeyle bağırdı: "Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?" Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.
Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü şeyler geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler.
Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.
"Haklıymışsın!" dedi. "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum. Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi." "hayır" diye karşılık verdi arkadaşı.
"Bunda da bir hayır var."
"Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral.
"Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir."
"Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene?"

kantar
05-03-2006, 17:11
Bir bardak dolusu gülümseme ile başlayın,
Bir kap dolusu dostluk ilave edin,
Bir tutam yumuşaklık ve biraz da nezaket tozu ile kabartın,
Bir kaşık ümit,
Bir büyük porsiyon yardımlaşma,
Çok miktarda ilim ve bir tutam alçakgönüllülük ile çırpın.
Kuvvetlendirmek için de bir çorba kaşığı güvene ihtiyacınız olacak.
Bir sadakat kasesi içinde bir ölçü inanç, iki ölçü aklı selim ve birkaç damla hoşgörüyü azar azar ilave ederek sevgi ile karıştırın.
İki kaşık gülücük, bir kaşık sabır ve bir tutam övgü ilave edin.
Şevk ile hiç durmadan karıştırın ve şükran ile tatlandırın. Yemeğin adı mı?
İNSANLIK !!!

kantar
05-03-2006, 17:12
Hükümdarın birinin beyaz bir atı varmış. Hükümdar, bu atını çok severmiş. Bir gün bütün maiyetinin (kendi adamlarının) hazır bulunduğu bir sırada:
- Bu beyaz atımın ölüm haberini getirenin kafasını uçurabilirim. Çok dikkatli olun. Çünkü bu beyaz atı canım kadar seviyorum. Onun ölüm haberi bende kriz geçirtebilir, demiş.
Günün birinde, her şeyin eceli gibi beyaz atın da eceli gelir. Ve beyaz at ölür. Hükümdarın adamlarında bir telaştır kopar. Kimse cesaret edemez ki, beyaz atın ölümünü hükümdara haber versinler. Seyis başı, düşünür taşınır, olacak gibi değil. Ben gidip hükümdara haber vereceğim. Öyle olsa da, böyle olsa da bizim kafa gidecek, der. Ve Seyis başı, hükümdarın huzuruna çıkar:
- Hükümdarım, der. Sizin beyaz at var ya!
- Evet der, Hükümdar. Seyis başı:
- O, yatmış, ayaklarını dikmiş, gözlerini yummuş, karnı şişmiş, hiç nefes almıyor, der. Hükümdar :
- Seyis başı, seyis başı! Desene, bizim beyaz at öldü!.. Seyis başı:
- Aman hükümdarım! Ben demedim, siz dediniz hükümdarım, siz dediniz der ve kafayı kurtarır.

kantar
05-03-2006, 17:13
BİR ÂMÂ ÇOCUĞUN HASRETİ

İşitiyorum, güneş pek güzel,çay kenarında suyun üzerine doğru sarkan çiçeklerin manzarası pek latifmiş...Ve nazik öten kuşların,havai böceklerin,uçuşu da görülecek şeylerden imiş.

İşitiyorum ki,geceleri gökyüzünde gizli ışıklar görünürmüş. Dalgaları göz yaşları gibi hazin olan deniz içinde dahi,beyaz yelkenli gemiler akıp gidermiş.

İşitiyorum ki, çiçeklerin renkleri pek latif imiş. Dereler,dağlar, çayırlar, sular,ormanlar ve hususiyle fecir zamanları o kadar güzel, o kadar şirin imişler ki, bu kadar azamet ve ihtişama karşı insan,rabbine secdeler edermiş.

Fakat ben, ne o gürültüsünü işitmekte olduğum denizi, ne o rengin çiçekleri, ne gökyüzünü, ne güneşi, ne o güzel meyveleri, ne kuşları, ne aydınlığı göremediğimden dolayı müteessir değilim.

Hayır Allah’ım , hayır! Şu fani alemin güzelliklerinden hiçbirini arzu etmem. İlla!!. Heyhat..!. Anacığımı göreydim..!

kantar
05-03-2006, 17:15
ÇİÇEKLE SUYUN HİKAYESİ


Günün birinde bir çiçekle su karsılaşır ve arkadaş olurlar,ilk önceleri arkadaşlık olarak devam eder bu durum . tabi ki zaman lazımdır birbirini tanımak için, gel zaman git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki suya aşık olmuştur. İlk kez aşık olan çiçek etrafa kokular saçar sırf senin hatırın için ey su diye.

Öyle zaman gel,r ki artık su da içinde çiçeğe karsı bir şeyler hissetmeye baslar, zanneder ki çiçeğe aşık oldum ama su da ilk defa aşık oluyordur. Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba su beni sevmiyor mu diye düşünmeye başlar. Çünkü su pek ilgilenmez çiçekle halbuki çiçek alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz.

Çiçek suya seni seviyorum der, su bende seni seviyorum der. Aradan zaman geçer ve çiçek yine suya seni seviyorum der, su sabırla bende der, çiçek sabırlıdır bekler bekler bekler. Artık öyle bır duruma gelir ki , çiçek koku saçamaz artık etrafa, ve son kez suya seni seviyorum der, su da ona söyledim ya ben de seni seviyorum der.

Ve gün gelir çiçek yataklara düşer,hastalanmıştır. Çiçek artık , rengi solmuş çehresi sararmıştır, çiçeğin. Yataklardadır artık çiçek, suda basında bekler çiçeğin yardımcı olmak için dostuna, bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla basını döndürerek çiçek, suya der ki "seni ben gerçekten seviyorum" çok hüzünlenir su bu durum karsısında ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye, doktor gelir ve muayene eder çiçeği.
Muayeneden sonra söyle der doktor "hastanın durumu ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez "su merak eder sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye, ve sorar doktora hastalığı nedir diye, doktor yukarıdan aşağıya bir bakar suya ve der ki" çiçeğin bir hastalığı yok dostum, bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için der" ve anlar ki su artık, sevgiliye sadece seni seviyorum yetmemektedir....)

afkirse
06-03-2006, 15:07
Gn. Mac Arthur’un oğlu için yazdığı dua

Tanrım, bana bir oğul ver ki, zayıf
olduğu anı bilecek denli güçlü,

Korktuğu zaman kendini bulabilecek
denli cesur.

Şerefli bir yenilgide gururlu ve
eğilmeyen,

Fakat zaferde yumuşak ve alçak gönüllü
olsun.

Bana bir oğul ver ki, istekleri
yaptıklarının yerini almasın ve
bilginin temel taşının kendini tanımak
olduğunu kavrasın.

Onu kolaylık ve rahatlık yolundan
değil,

Güçlükler ve savaşımlar yolundan gönder
ki,

Fırtına da ayakta durmayı öğrensin.

Bunu başaramayanlara da şefkatli
davransın.

Kalbi temiz bir oğul ver, amacı yüksek
olsun.

Başkalarını yönetmeden önce kendini
yönetebilsin.

Gülmeyi bilsin ama ağlamayı da hiçbir
zaman unutmasın.

Geleceğe yönelebilsin ama geçmişi
unutmasın.

Bu nitelikleri bulduktan sonra da,

Yaşamın espirilerine karşı o denli
yeterli duygusu olsun ki, ciddi olmakla
birlikte kendisini fazla ciddiye
almasın.

Ona alçak gönüllülük ver ki, her zaman
büyüklüğün sadeliğini,

Açık fikirliliğin bilgeliğini, gerçek
gücün değerini anlasın.

O zaman ben, babası, “Boşuna
yaşamamışım” diye fısıldamaya cesaret
edeyim.”

kantar
08-03-2006, 06:18
Türklerle Başa Çıkılmaz

Mucizeler ülkesi de denilebilir... Ülkemizden bahsediyorum. Bana herhangi bir ülke gösterin ki, bizim sabredebildiklerimize katlanabilsin. Hiç sanmıyorum. Elektrik kesik, ses eden yok! Sular akmaz, aynı sabır! Her iktidara gelen zaman ister, eskisini aratır hale gelir, tık yok!
Ama bütün bunlara rağmen en ufak şeylere sevinir, mutlu olur, her şeyi unuturuz.
Gösterişi sevmediğimiz gibi, yarattığımız mucizelerin de farkında olmayız.

Aşağıdaki örnek gibi;

Bir reklam ajansımız, 50 000 adetlik baskılı T-Shirt ihracat bağlantısı yapmıştı. Sıcak baskı tekniği ile yapılan bu uygulama, herhangi bir fotoğrafın T-Shirt’e basılması şeklinde oluyordu. İIk 10 000 adetlik parti yerine ulaştığında, alıcı firma işin mükemmelliği karşısında gözlerine inanamamış, uygulamayı yerinde inceleyip bilgi sahibi olmak için bu konuda uzman iki kişilik heyeti Türkiye’ye yollamış. Olay buraya kadar göğüs kabartıcı. Ancak, reklam şirketini almış bir panik. O kadar iptidai bir yöntem uyguluyorlar ki, bunun ilgili firma tarafindan anlaşılıp siparişin iptal edileceği korkusunu yaşıyorlar. Derken heyet geliyor. Karşılıklı sevgi gösterileri, iltifatlar, izzet-i ikram; heyet sabırsız, illaki imalatı göreceğiz diye sızlanıyorlar.

Bizimkiler hala panikte; yapacak başka birşey kalmıyor, utana sıkıla atölyenin yolunu tutuyorlar. Sanayi sitesinin loş bir katındaki atölyeye girdiklerinde manzara şöyle; bir kırık dökük masa, yerlerde boyalar, yırtık elbiseli birkaç çırak, iki usta ve onbeş metrelik uzun bir tezgah ve tabiiki meşhur T-Shirt’ler baskı için sıra bekliyorlar. Bu ortamda beyaz T-Shirt’lere bu kadar temiz baskı yapmak olanaksız. Ama heyet nezaketen uygulamanın başlamasını istiyor. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan firma yetkilileri, çaresiz gösteriye başlıyorlar. İki çırak, masaya paralel tahtanın iki ucundan tutuyorlar. Bu arada usta gerekli boya ayarını yapıyor ve: Şimdi!, diye bağırıyor. İki çırak var güçleri ile öteki uca koşuyorlar. Sonuç: Harika....

Ertesi gün heyet teşekkür ederek ayrılıyor. Korku ile beklenen birkaç gün sonra karşı firmadan 50 000 adetlik bir sipariş daha geliyor. Bizimkiler, kabul edilmenin sarhoşluğu içinde bayram yapıyorlar. Olaydan bir yıl sonra heyetin verdiği rapor tesadüfen ellerine geçiyor. Aynen şöyle:

“Türk’ler bütün ısrarlarımıza rağmen söz konusu fabrikayı bize göstermediler. Ancak sanayi casusluğuna karşı aynı ürünün sahtesinin yapıldığı yerde bizi aldatmaya çalıştılar. Biz nezaketen inanmış göründük.
Orada bu sürede değil 50 000 adet, 500 adet dahi baskı yapılamayacağını çocuklar bile anlar. Bu bakımdan siparişin devamını Türk’lere vermekten başka çaremiz yoktur.”

Yarattığımız mucizelerin bile farkında değiliz.

kantar
08-03-2006, 06:22
Zamanın iyi ve üretken olarak kullanımı konusunda zaman zaman kurslar düzenleniyor. İşte bu kurslardan birinde zaman kullanma uzmanı öğretmen, çoğu hızlı mesleklerde çalışan öğrencilerine, "Hadi, küçük bir sınav yapalım" demiş. Masanın üzerine kocaman bir kavanoz koymuş. Sonra bir torbadan irice kaya parçaları çıkarmış dikkatle üst üste koyarak kavanozun içine yerleştirmiş. Kavanozda taş parçaları için yer kalmayınca sormuş: "Kavanoz doldu mu?" Sınıftaki herkes, "Evet, doldu" yanıtını vermiş. "Demek doldu ha" demiş hoca. Hemen eğilip bir kova küçük çakıl taşı çıkartmış, kavanozun tepesine dökmüş, kavanozu eline alıp sallamış, küçük parçalar büyük taşların sağına soluna yerleşmişler Yeniden sormuş öğrencilerine: "Kavanoz doldu mu?" işin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmis olan öğrenciler, "Hayır, tam da dolmuş sayılmaz" demişler. "Aferin" demiş Zaman Kullanım Hocası. Masanın altından bu kez de bir kova dolusu kum çıkartmış. Kumu kaya parçaları ve küçük taşların arasındaki bölgeler tümüyle doluncaya kadar dökmüş. Ve sormuş yeniden: "Kavanoz doldu m" Hayır dolmadı!" diye bağırmış öğrenciler. Yine "Aferin" demiş hoca. Bir surahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlamış. Sormuş: "Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkarttınız?" Atılgan bir öğrenci hemen fırlamış: "Su dersi çıkarttık. Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman yeni işler için zaman bulabilirsiniz." "Hayır” demiş Hocaları ve cevaplamış "Çıkartılması gereken asil ders su: Eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız daha sonra asla koyamazsınız." Ve tabii, herkesin kendi kendisine sorması gereken soruyu sormuş: "Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileri? Onları ilk iş olarak kavanoza koyuyormusunuz? Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçaları dışarda mı bırakıyorsunuz?”

selçuk efendi
11-03-2006, 11:17
(yardım için sn. ekselans'a teşekkür ederim...)

1 yaşındayken sizi şefkatle kucaklayıp, elleriyle doyurdu.. Bütün gece ağlayıp, onu uyutmayarak teşekkür etiniz

2 yaşındayken elinizden tuttu, size yürümeyi öğretti size seslendiğinde odadan kaçarak teşekkür ettiniz

3 yaşındayken size özenle yemekler hazırladı tabağınızda ne var ne yok masanın üstüne boca ederek teşekkür ettiniz

4 yaşındayken elinize rengarenk kalemler tutuşturdu evin bütün duvarlarına resimler yaparak teşekkür ettiniz

5 yaşındayken sizi en güzel kıyafetlerle giydirdi. Gördüğünüz ilk çamur birikintisine atlayarak teşekkür ettiniz

6 yaşındayken okuldan o kadar korkuyordunuz ki, ilk gün sizi o götürdü sokaklarda "gitmiyceeeeeeem" diye ağlayarak teşekkür ettiniz

7 yaşındayken size bir top hediye etti komşunun camını aşağı indirerek teşekkür ettiniz

10 yaşındayken arkadaşlarınızın doğum günülerinden okulunuza kadar sizi her yere o götürdü elinden fırlayıp giderken arkanıza bile bakmayarak teşekkür ettiniz

11 yaşındayken sizi arkadaşlarınızla sinemaya götürdü "sen bizimle oturma" diyerek teşekkür ettiniz

15 yaşındayken sizi şehir dışına yaz kampına gönderdi bir kerecik bile aramayarak teşekkür ettiniz

17 yaşındayken arkadaşlarınızla yemeğe gitmenize izin verdi bir telefon bile etmeden gece yarısı eve dönerek teşekkür ettiniz.

19 yaşındayken üniversiteyi kazandınız; okul masraflarınızı karşıladı, sizi arabayla kalacağınız yere kadar götürdü. Sonra da özenle hazırladığı eşyalarınızı taşıdı arkadaşlarınız alay etmesin diye kapıda vedalaşıp göndererek teşekkür ettiniz

21 yaşındayken hiç yanlış yapmayasınız diye size hayatla ilgili fikir vermek istedi "merak etme ben senin gibi olmiycam" diyerek teşekkür ettiniz

22 yaşındaydınız; mezuniyet töreninizde ışıl ışıl gözleriyle sizin yanınızda oldu siz, sizi siz yapan o elleri öpmeden arkadaşlarınızla eğlenmeye giderek teşekkür ettiniz

24 yaşınızdayken evlenmeyi düşündüğünüz insanla tanışmak istedi "zamanını ben bilirim" diye tersleyerek teşekkür ettiniz

25 yaşınızdaydınız evlendiğinizde. Sizi kaybetmenin hüznü bir yana düğününüz için gecesini gündüzüne kattı. Siz dünyanın bir ucuna taşınarak teşekkür ettiniz

30 yaşınızdayken bir bebeğiniz oldu. Bebek bakimi hakkında size akil vermek istedi "artık bu ilkel yöntemleri bırak" diyerek teşekkür ettiniz

40 yaşınızdayken sizi arayıp kardeşinizin doğum gününü hatırlattı "anne işim başımdan aşkın" diyerek teşekkür ettiniz

50 yaşınızdayken o çok hastalandı, bir hafta sonu görmeye gittiniz; çocuklar gibi sevindi. Ona yaşlıların çocuk gibi nazlı olduğunu söyleyerek teşekkür ettiniz

derken bir gün; ki yaşınızın aklınızdan silindiği bir gündü..... O öldü! O güne kadar söylemediğiniz ne varsa gelip boğazınıza düğümlendi o an. Onun için yapmadığınız herşey kalbinize yıldırım gibi düştü... İlk adımınızdan tutun da kaşığı ilk elinize alışınıza, kalemi ilk tutuşunuza kadar her anınızı düşündünüz. Her anınız yaş oldu süzüldü gözlerinizden. Ve belli belirsiz fısıldadınız: "teşekkür ederim...herşey için.... Teşekkür ederim." ama maalesef o sizi duymadı.

petal
13-03-2006, 00:27
sn. selcuk efendinin yazisina tersten bakalim birde.... nasil olacak :)

hayat tersten
yasanmaliydi...

>>Yaşamın en tatsız tarafı sona eriş şeklidir.
>Şüphesiz ki yaşamı tersten yaşamak daha güzel, hatta mükemmel olurdu.

>>Nasıl mı ? Camide uyanıyorsunuz. Bir tahta sandık içerisinde, herkes
karşınızda saf durmuş, iyiliğinize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmiş
vaziyette. Tabuttan doğruluyorsunuz, yaşlı, olgun ve ağırbaşlı olarak.
Torunlar hepsi hazır. Arabanıza kurulup evinize gidiyorsunuz. Doğar
doğmaz devlet size maaş bağlıyor, aylık veya üç ayda bir maaşınızı

>alıyorsunuz. Ne güzel, hazir maaş, hazır ev....

>>Altmışlı yaşlara kadar her şey garanti, huzur içinde yaşıyorsunuz.

>>Sağlığınız gittikçe düzeliyor, kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz. Bir gün çalışmak istiyorsunuz ve ise ilk başladığınız gün size hoşgeldin hediyesi olarak

>bir plaket ve altın kol saati veriyor patronunuz.. ve Genel Müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan tecrübeli bir insan olarak ise başlıyorsunuz.

>>Herkes karşınızda elpençe divan... Vücudunuzda da bazı hoşa giden
hareketler de başlıyor. Gittikçe zayıflıyor forma giriyorsunuz. Diğer hormonal aktiviteler artıyor,

>fevkalade..... Aman ne güzel günler başlıyor... Derken birgün patron
size artık Üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada Baban ız
ortaya çıkmış, "fazla çalıştın" diyor "artık eve dön, işi bırak, okumaya başla, harçlığın benden olsun..."

>>Keyfe bakar mısınız ? Okuduğunuz dersler gittikçe kolaylaşıyor. Ekmek

>>elden, su gölden bir dönem başlıyor. Partiler, diskotekler, kızların sayısı artıyor.

>>Derken anne ve babanız sizi götürüp getirmeye başlıyor, araba kullanma derdi de yok artık.... Günün birinde sizi okuldan da alıyorlar, "evde otur, keyfine bak, oyuncaklarınla oyna" diyorlar...

>>Mamanız ağzınıza veriliyor, zaman zaman altınızı bile temizliyorlar,

>hatta bu durum alışkanlık yaratıyor ve hiç tuvalet kullanmamaya başlıyorsunuz. Derken Anneniz bir gün size süt verme kararini aliyor ve
baska bir keyifli dönem basliyor.

>>Mama artık her yerde, her an ve en taze şeklinde hazır. Bir gün karanlık ılık ve sıcak bir ortama giriyorsunuz.

>>Beslenmek için ağzınızı açmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyor, sıcacık, yumuşacık, gürültü ve patırtısız bir ortamda yaşıyorsunuz.

>>Küçülüyor, küçülüyor, ufacık bir hücre halini alıyorsunuz. Ve günün

>>birinde müthiş bir olayla hayatınız bitiyor....

bikmisbroker
15-03-2006, 12:24
Sevgili arkadaşlar,
>
> TRT seslendirme dairesinden emekli bir dostumun bir girişimi var.
>
> www.kitapdinlermisin.com
>
>
> Buraya bazı kitapları bir seslendirme sanatçısına okutup ses
> kayıtlarını koyuyorlar.
>
> Üyelik ücretsizmiş. Biraz moralleri bozulmuş 40 kişi üye
> olmuş bu ana kadar sadece.
> Biraz desteklermisiniz?
> Girip üye olun,
arkadarınıza tavsiye edin ;onlar da üye olsunlar.
> Belki dinlemek isteyeceğiniz bazı kitaplar da olabilir arada.
>
> Selamlar,
>
> Bülent Daxxxx

afkirse
15-03-2006, 19:50
Sevgi Zinciri
Bir akşam üstü Billy arabasıyla kasaba yolundan evine doğru gidiyordu. İçinde bulunduğu taşra ortamındaki iş hayatı onun artık çok yıpratmıştı ama, Billy genede
iş aramaktan vazgeçmemişti. Fabrika kapandığından beri işsizdi...

Kasaba yolu boş bir yol sayılırdı. Billy'in bir çok arkadaşıda kasabayı terketmişti nede olsa geçindirmeleri gereken aileleri ve gerçekleştirmeleri gereken hayalleri vardı Billy ise gitmemişti. Burada doğmuştu ve kasabayı iyi biliyordu. Buradan ayrılmaya yüreği razı gelmiyordu. Bu yolda gözü kapalı gidebilir ve yolun her iki tarafında neler olduğunu tek tek sayabilirdi..

Hava kararmaya yüz tutmuştu. Az ötede yol kenarında kalmış kadını tam seçemedi yanından geçiverdi. Sonra arabasını geri sürdü ve akşamın loş ışığında bile yardıma muhtaç olduğu kolaylıkla anlaşılan yaşlı bir kadın gördü.
Arabasını, kadının arabasının önüne çekti ve aşağı indi. Billy'in yüzündeki gülümsemeye rağmen kadın durumdan endişelenmişti yaklaşık bir saattir kimse yardım için durmamıştı. Billy, yaşlı kadının korkmuş olduğunu görebiliyordu kadının yüzündeki ürperti ancak korkunun vereceği bir ürpertiydi. Rahatlatmak için "Size yardım etmek için burdayım bayan. Neden benim arabama geçip orada beklemiyorsunuz? Bu arada adım Billy" diye seslendi

Kadının tüm sorunu patlak lastikti ama yaşlı kadın için oldukça büyük bir sorundu bu. Billy önce ellerini ovuşturdu sonra krikoyu yerleştirecek bir yer bulmak için arabanın altına doğru eğildi 15 dakika içinde lastiği değiştirmeyi başarmıştı. Billy bijonları sıkarken korkusu iyice azalmış olan yaşlı kadın camı açarak konuşmaya başladı St. Louisli olduğunu bugün yolunun buradan geçtiğini ve zor bir gün olduğunu söyledi.
Billy gülümsedi. Krikoyu bagaja yerleştirdiği sırada yaşlı kadın "borcum ne" diye sordu.
Billy paragöz biri değildi para işlerinden pek anlamazdı. Onun için yardım sever olabilmek önemli bir meziyetti ve kendisi de elinden geldiğince zor durumdaki insanlara yardım etmeyi severdi. Kendisi de bir çok kez, zor duruma düştüğünde başka insanların yardımını görmüştü . Billy bunları düşünürken, yaşlı kadın bir kez daha sordu "Size borcum ne?" Billy ,"Gerçekten bana birşeyler vermek istiyorsanız, yardıma muhtaç birini gördüğünüzde ona yardım etmenizi diliyorum. " V ekledi "Böyle bir durumla karşılaştığınızda beni hatırlayın lütfen!" Kadın arabasını çalıştırıp uzaklaşana kadar Billiy orada bekledi. Kendisi için kötü bir gündü. İş bulamamış halde evine dönüyordu. Üstelik üstü başıda kirlenmişti ama yinede kendini iyi hissediyordu.

Yaşlı kadın ise yolun bir kaç kilometre aşağısında bir cafe görmüş bir şeyler yemek
için orada durmuştu. Salaş görünüşlü bir restorantdı burası. Yanına gelen garson kız ıslak saçlarını silmesi için temiz bir havlu uzattı yaşlı kadına...
Yaşlı kadın bu garson kızın neredeyse 8 aylık hamile olduğunu fark etti fakat genç kadın hamilelikle gelen ağrı ve sızıların, yüzündeki ifadeyi değiştirmesine izin vermiyordu. Yaşlı kadın, bu kadar zor şartlarda çalışıyor olmasına rağmen, bu genç kadının kendisine gösterdiği ilgiye şaşırıp kalmıştı. Derken aklına Billy geldi... Yaşlı kadın yemeğini bitirdi ve garson kıza verdiği 500 doların üstünü beklemeden sessizce gitti. Garson kız geri geldiğinde, yaşlı kadının masasında peçeteye yazılmış bir not buldu. "Bana hiç birşey borçlu değilsin. Ben de bu haldeydim. Şimdi benim sana yardım ettiğim gibi, 1 saat öncede biri bana yardım etti. Eğer sende bunun karşılığını ödemek istersen işte yapacağın şey: Sevginin sende bitmesine izin verme."

Garson kız o gece yorgun argın eve giderken yaşlı kadının bıraktığı parayı ve yazdığı notu düşünüyordu. Kocasının ve kendisinin bu paraya ne kadar ihtiyaçları vardı. Bu para ilaç gibi gelelmişti. Eve geldiğinde kocasını yatağa uzanıp uyuyakalmış halde buldu. Onun tam da bebek beklerken yaşadıkları maddi zorluklar yüzünden ne kadar üzüldüğünü biliyordu. Yaşadığı bu olay ise onları gören gözeten biri olduğunu birkez daha fark ettirmişti kendisine...

Bu düşünceler içinde kocasının yanağına küçük bir öpücük kondurup kulağına şunları fısıldadı "Her şey çok güzel olacak Seni Seviyorum Billy..."



Simone Jourdie

kantar
18-03-2006, 17:47
En Güzel Çiçek

Bir gün kitap okumak için parka gitmiş, yaşlı bir söğüt ağacının uzun, dağınık dallarının yanındaki boş banka oturmuştum. Hayatımdan bezmiş bir halde, dünyanın alay edercesine, üst üste silleler vurmasına içerlemiş, homurdanıyordum.
Tüm bunlar günümü mahvetmeye yetmezmiş gibi, oyun oynamaktan bitap düşmüş küçük bir çocuk nefes nefese çıkageldi. Yanıbaşımda, kafası aşağı eğik bir şekilde durdu ve büyük bir heyecanla bana "Bak ne buldum!" diyerek elindekileri gösterdi.
Elinde bir çiçek vardı ve çiçek acınacak durumdaydı. Çiçeğin bütün yaprakları yırtılmıştı. Sanırım çiçek ya yeterli yağmur görmemiş ya da pek ışık alamamıştı. Çocuğun ölü çiçeği alıp gitmesi için sahte bir gülücük attım ve kafamı başka yöne çevirdim. Ancak çocuk dönüp gideceğine yanıma oturdu. Çiçeği burnunun üstüne getirerek, şaşırmış bir şekilde "Bu kesinlikle çok hoş kokuyor ve ayrıca da çok güzel. İşte bu yüzden onu kopardım; al, bu senin için." diyerek çiçeği bana doğru uzattı.
Getirdiği bu çiçek yabani bir ottan başka bir şey değildi, renkli göze hoş gelen bir şey de değildi ama biliyordum ki onu almazsam çocuk gitmeyecekti.
Ben de çiçeğe doğru uzandım ve "Bu tam ihtiyacım olan şeydi." diyerek cevap verdim.
Ama çocuk avcumun içine koyacağı yerde, öylece havaya doğru tutuyordu çiçeği. İşte o zaman çocuğun gözlerinin görmediğini anladım: çocuk kördü.
En güzel çiçeği seçtiği için ona teşekkür ederken sesim titriyor, gözlerimden yaşlar boşalıyordu. "Bir şey değil" dedi gülümseyerek ve sonra koşarak oyununa geri döndü, bende bıraktığı etkiden habersizce.
Orada otura kaldım ve bu küçük çocuğun yaşlı söğüt ağacının yanında oturan ve kendi kendine acıyan bu yaşlı kadını nasıl gördüğünü merakla düşünmeye başladım. Benim sıkıntılı olduğumu nasıl bilmişti? Çiçeği neden bana getirmişti? Bir ihtimal, kalp gözü ona doğruyu göstermişti.
Sonunda kör bir çocuğun gözlerinden problemin dünya ile ilgili olmadığını anlamıştım: problem bendeydi. Oysa ki gerçek kör bendim ve tüm zamanımı bir kör olarak geçirmiştim. İşte o gün etrafımdaki güzellikleri görmeye ve benim olan her anın tadına varmaya ahdettim. Ve sonra solmuş çiçeği burnuma yaklaştırarak o güzel kokuyu koklamaya başladım. O sırada küçük çocuk elinde başka bir otla, parkta oturan başka bir yaşlı adamın hayatını değiştirmeye gidiyordu..

semerkandi
18-03-2006, 19:37
BİR MÜDDET ZEYTİN YİYECEĞİZ, SONRA...
Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi.
Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?"dedi.

"Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca,
hüzünlü bir ses tonuyla "Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi.
Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. "Ya, öyle mi...?" diyebildi sadece.
Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı. Gözlerine hücum eden yaşlar
yanaklarından süzülüp göğsüne damladı. Kendisini Toparlayıp "Onun adına görüşebileceğim
bir yakını var mı acaba?" diye sordu.
"Evet var, oğlu Selim Bey....". Titrek
bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi. Görevli hanım,

insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye, "Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim." Dedi ve telefona yöneldi.. Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu.
"Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi.Daha sonra
mütebbessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin." dedi.Beraber merdivenden çıktılar.İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük
birkapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi. O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence
doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak, "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir." dedi."Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.Mehmet Bey, kendisine gösterilen
yere oturur oturmaz:"Yirmi üç yıl,tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesileolan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi, gözleri doldu.



"Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam."

Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: "Fakat en azından o büyük insanın

mahdumunun elini sıkmaktan da bahtiyarım." Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı,

kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemir

demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?" Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam

veremeyerek başıyla "Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı. "Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi.Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu,
candan bir dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi.



Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı"Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi.Selim Bey gülen gözlerle
profesöre bakarak"Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı. "Emanet mi?" dedi. Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi. Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip

telefonu kapattı. Mehmet Bey, Şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi.

Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden

geldiği kapıya yöneldi. O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı. Sohbetleri koyulaştıkça,

çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine Hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç,

samimiyet ve güvene bırakmıştı. Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca

her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki portresini göstererek,



"Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi. "Bana yalnızca maddî destek vermedi,mânen de beni hiç yalnız bırakmadı.

Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu. 'Sana bunun için burs vermedim.'

Diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua ediyorum." dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki

fotografına mıhladı. Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.



Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:"Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı.



Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı. İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:

"Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip Tabloyu iyice inceleyecekti;

fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle Yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.



Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu. Üçüncü cümlede: "Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..."

diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu. Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp,



"Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim." Dedi.Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes alarak"Malumunuz, babam varlıklı bir insandı. Oldukça iyi bir hayatımız vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik.



O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı. Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem yapıyordu.

Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti. O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...



Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum. Bu sorukarşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor.Annemin ağlayışına mukabil babam: 'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...' dedi ve durdu,

güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi,'Alışacağız.'dedi.Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de

elimizden aldılar. Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık. Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı.



Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' Diye haykırdı.Bunun üzerine babam:

'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım. Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken,

babam elimden tuttu, 'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi. Yürümeye başladık. Okul oldukça uzak

gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum. Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı fark etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü.

İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi.

Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim.

Babam oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor,

bazen saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum. Bir gün,

merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı.



Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı: 'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık. Bu hal birkaç yıl sürdü.



Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi. Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket getirmişti.



Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu. Bizi bir araya topladı.

'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz?' dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi,

gözlerine yaşlar hücum etti. Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize hediyelerimizi teker teker

verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi de bir koltuğa oturdu.

Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da ağlıyordu. Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk.



Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı. Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı. Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı.
Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı. Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik.Babam nihayet kendisini topladı ve 'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim.

Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime 'bütün kazancım,

borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap

almak bile bana haram olsun.' demiştim. Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim.



Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi. Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları

çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret

nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım

alacaklılarının hakkıdır.' diyor". Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o,nemlenen gözlerini kuruladı,

sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı."Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız

gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım." Selim Beye döndü ve "Siz ne yapardınız?" diye sordu.

Selim Bey kendisine has tebessümü ile: "Bir müddet zeytin yerdim, sonra..."dedi ve gülümsedi.

O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir Kutuyla içeriye girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp çıktı. Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.
'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi. Mehmet Bey bilinmez duygulariçerisinde kutuyu açtı. İçinden kadife bir kese çıktı. Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı. Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı. Mehmet Bey hassasiyetle
katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı.
Sevgili Mehmet Bey oğlum,
Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu...
Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim.
Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım.
Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum;
lâkin bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım.
Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı, ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum.
Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım.
Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim. Bu altınlar sizindir.
Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.
Sevgilerimle, Nazif Cebeci. Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı. Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu.
Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu.
Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı. Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri,
bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi.


saygılarımla

afkirse
19-03-2006, 17:14
Bir Askerin Hayatı
Vietnamda savaştıktan sonra evine dönmekte olan bir asker hakkında bir
hikaye anlatırılır...
San Fransisco dan ailesini aradı ve:

''Anne baba,eve dönüyorum ama sizden bir şey rica ediyorum.

Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum.''Memnuniyetle... onunla tanışmak isteriz,'' diye cevapladılar.

Oğulları:''Bilmeniz gereken bir şey var''diye devam etti. ''Arkadaşım savaşta ağır yaralandı.Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti. Gidecek hiç bir yeri yok, onun gelip bizle kalmasını istiyorum.''Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz.''

''Hayır anne,baba onun bizimle yaşamasını istiyorum.'' ''Oğlum'' dedi babası, ''Bizden ne istediğini bilmiyorsun.Onun gibi özürlü biri bize korkunç yük olur. Bizim kendi hayatımız var, ve bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır.''

Oğlu o anda telefonu kapattı. Ailesi ondan bir süre haber alamadı. Ama bir kaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi.Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler. Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu.Üzüntü dolu anne-baba hemen San Francisco ya uçtular ve oğullarının cesetini tesbit etmek için şehir morguna götürdüler. Onu tanıdılar, ve bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düştüler.

ve ve veeee...

Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı!...

kantar
19-03-2006, 21:15
Ayna


Adamın biri, ilk defa gittiği şehrin tarihi çarşısına uğradığında, bir dükkana girerek;
- Hatıra eşya almak istiyorum, demiş.Ne tavsiye edersiniz?
Dükkan sahibi yaşlı zat, adamı tepeden tırnağa süzüp:
- Buranın en meşhur malı, aynalardır evladım, demiş. Ama onları almaya güç ister.
Adam, hiç düşünmeden:
- Ben, yaşadığım şehrin en zengin insanıyım, diye atılmış. Benim için para önemli değil.
İhtiyar, dudak büküp:
- İnşaallah gücün yeter, demiş. Çünkü padişahlar bile alamadı onları.
Adam, ses tonunu iyice yükselterek:
- Benim elde edemeyeceğim şey yoktur!.. diye direnmiş. Fiyatları ne kadar?
İhtiyar adam:
- Seçeceğin aynaya bağlı, diye gülümsemiş. Günümüze ait aynaları normal fiyata alabilirsin. Fakat eski aynalar pahalıdır. Hele hele antikalara gücün yetmez. Ama geleceğin aynası bedavadır, fakat onu görsen pek beğenmezsin.
Adam, bu sözleri pek anlamamış. Ama merakından çatlayacak gibiymiş. Aynaları bir an önce görmek istediğinden, yaşlı adamın koluna girip, dükkanın arka bölümüne geçmiş.
Yaşlı adam, elindeki baston ile işaret ederek:
- Sana ilk önce günümüze ait aynayı göstereyim, demiş.Çerçevesi gümüştendir. Fiyatıysa sadece üç altındır.
Adam, duvarda asılı duran kristal aynayı kısa bir süre incelemiş. Ve ona bakarak saçlarını düzelttikten sonra:
- Bunun bir özelliğini görmedim, demiş. Evimde de bundan üç dört tane var.
Yaşlı adam, seke seke ilerleyerek:
- O halde bu aynaya bak!.. demiş. Çeyrek asır öncesine aittir. Çerçevesi bakırdandır. Fiyatı ise yüz kese altındır.
Adam:
- Herhalde şaka yapıyorsunuz, diye gülümsemiş.Böyle basit bir ayna, on altın bile etmez.
İhtiyar adam:
- Ben sana söylemiştim!.. diye kızmış. İsterseniz vazgeçin.
Adam, iş olsun diye aynaya baktığında, bağırmamakiçin kendini zor zaptetmiş. Gözlerini ovuşturarak baktığı aynadaki görüntü, onun yirmibeş yıl önceki haline aitmiş. Ne başının büyük bölümünü saran beyaz saçlar varmış bu görüntüde, ne de yüzünü kırış kırış eden derin çizgiler.
Adamın aynaya takılan gözleri, biraz sonra fal tşı gibi açılmış. Çünkü aynadaki gençlik görüntüsünün hemen arkasından, sevdikleri geçiyormuş birer birer.
Büyük bir dehşet içinde:
- Aman Allah’ım!.. diye bağırmış.Bu geçen, kız kardeşim değil miydi? Hem de henüz kanser olmadan önce.
Daha sonra, en sevdiği teyzesi ve dayısı da geçmişler, adamın görüntüsü ardından. Her ikisi de, çeyrekasır önceki halleriyle.
Adam, dayanamayıp başını çevirmiş aynadan. İhtiyar, ona sokulup:
- Bu işten vazgeç!. demiş.Zaten bir çok insan da öyle yaptı.
- Hayır!. diye itiraz etmiş adam. Kardeşimi özlemiştim, dayımla teyzemi de.
- Peki!. demiş ihtiyar. Şu gördüğün bir antika aynadır. Çerçevesi ahşaptır. Değeriyse bin kese altın eder.
Adam, oraya doğru ilerlerken, korkusundan vazgeçmiş. Ama merakını yenemeyip aynaya baktığında, küçük bir çocuk gibi çığlık atmış. Yedi sekiz yaşlarında bir çocuk duruyormuş karşısında. Soluk yüzlü, incecik, dişleri dökük ve saçları dağınık bir çocuk.
- Aman Allah’ım!.. diye bağırmış. Bu benim çocukluğum. Cebimdeki sapan bile duruyor.
Adam, biraz sonra sendeleyerek duvara tutunmak zorunda kalmış. Bu sefer, 30-35 yaşlarındaki halleriyle annesi ve babası geçiyormuş geriden. Daha sonra da, nur yüzlü dedesi. Annesi, her gün defalarca yaptığı gibi, öpüvermiş onu yanağından. Babası ise, er zamanki şakacılığıyla, ensesine bir şaplak atmış yavrusunun.
Adam, kaçarcasına uzaklaşmış oradan. İhtiyarın yanına yığılmış ağlayarak.
Yaşlı adam:
- Gerçek aynalar böyledir evladım!.. demiş. Bu yüzden de ulaşılmaz onlara.
Adam, biraz olsun kendine geldiğinde, dükkandan atmak istemiş kendini. Fakat tam çıkacakken:
- Bedava aynalardan söz etmiştiniz, demiş. Onu da merak ettim.
İhtiyar adam:
- Ona hiçbakma evlat!. diye atılmış. Bu gün çok fazla yoruldun, kalbin dayanmaz.
- Mutlaka bakmalıyım!. diye ısrar etmiş adam. Gördüğüm şeylere artık alıştım.
Yaşlı adam, çaresiz kabul etmiş ve duvarlara asılanlardan farklı olarak, dükkanın döşemesi üzerine indirilen bir aynayı gösterip:
- İşte bu da geleceğin aynası!. demiş. Çerçevesi altından olup bedavadır. Ama onu hiç kimse almadı.
Adam:
- Geleceğin aynası ha!. demiş.Üstelik de altından ve bedava…
İhtiyar, hiç sesini çıkartmamış. Adam ise, emin adımlarla aynaya doğru ilerlemiş ve bakmak için yere eğildiğindei oracığa yığılıp kalıvermiş.
Yaşlı adam:
Geleceğin aynasında ne göreceğini tahmin etmen ve ona göre hazırlıklı olman gerekirdi evladım, demiş. Senin de gücün yetmedi demek ki…
İhtiyar adam, müşterisinin cansız vücudunu kucaklarken, onun aynadaki görüntüsüne bakmış.
Kuru bir iskelet görünüyormuş…

kantar
19-03-2006, 21:25
Fransız ölüleri arasında bir kıpırdama bir hareket gördü, oraya yöneldi. Yerde yatmakta olan bir fransız neferinin üzerine eğildi. Omuzundan tutarak çevirdi. O anda fıransız ani bir hareketle elinde tutuğu kasaturayı Yarbay Hasan Bey’in göğsüne sapladı. Alay komutanı gafil avlanmıştı.

"Ahhh" diyerek yere yıkıldı. Olayı görenler şaşkınlık içinde kaldılar. Derhal müdahale edildi. Ama iş işten geçmişti. Yarbay Hasan Bey’in göğsü kan içindeydi. Yüzü soldu "Allah şahidim olsun ki fransıza kötü bir niyetle yaklaşmadım." dediği duyuldu.


Alay imamı başında Kuran okumaya başladı. Aşağı yukarı 7-8 ayet okumuştu ki birden bire imam efendi "La havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim duasını 33 kere okuyunuz" dedi. Alah komutanı azimle duayı kendiside tekar etti ve sonra "Beni ayağa kaldırınız." dedi. Tabur komutanları koltukaltlarından tutarak ayağa kaldırdılar, birden; "La ilahe illallah muhammedun resulullah" dedi. Gözlerini ileriye doğru dikmişti, yüzünde bir tebessüm belirdi ve yüksek sesle "Niçin zahmet buyurdunuz ya resulullah" derken ruhunu teslim etti.

Bir askerin not defterinden.

Kashmir
21-03-2006, 10:56
Muhteşem cevap...............

afkirse
21-03-2006, 11:29
Düşündürecek Bir Olay

Jack yavaşlamadan önce Takometreye baktı: Hız limitinin 50 olduğu yerde 73 ile gidiyordu ve son dört ay içerisinde dördüncü defa polis tarafından durduruluyordu. Bir insan nasıl bu kadar şanssız olabilirdi?

Jack arabasını sağa çekti. “İnşallah şu anda yanımızdan daha hızlı bir araba geçer” diye düşünüyordu.

Polis elinde kalın bir not defteri ile arabadan indi.

Bob? Bu Polis Kiliseden Bob değil mi? Jack iyice arabasının koltuğuna sindi. Bu durum bir cezadan daha kötüydü. Kiliseden tanıdığı bir Polis, arkadaş olduğuna bakmaksızın birini durduruyordu. Hemde hızlı gidip, trafik kurallarını ihlal ettiği için.

- ”Merhaba Bob. Birbirimizi yeniden böyle görmemiz çok ilginç”

- ”Merhaba Jack” Bob gülümsemiyordu. ”Beni, karımı ve çocuklarımı görmek için eve giderken yakaladın”

- ”Evet öyle” Bob umursamaz görünüyordu.

- ”Son günler eve hep çok geç geldim. Çocuklarım beni uzun süredir hiç görmedi. Ayrıca Dıana bana bu akşam Patates ve biftek yiyeceğimizi söyledi. Ne demek istediğimi anlıyormusun?”

- ”Evet ne demek istediğini anlıyorum. Ayrıca trafik kurallarını ihlal ettiğinide biliyorum.” diye cevapladı Bob.

- ”Eyvah! Bu taktik fazla işe yaramayacak gibi. Taktik değiştirmek gerekli” diye düşündü Jack ”Beni kac ile giderken yakaladın?”

- ”Yetmiş. Lütfen arabana girermisin?” dedi Bob.

- ”Ah Bob, bekle bir dakika lütfen. Seni gördüğüm anda Takometreye baktım. Sadece 65 ile gidiyordum.”

- ”Lütfen Jack, arabana gir” diye üsteledi Bob.

Jack canı sıkkın bir şekilde arabasına girdi, kapıyı çarparak kapattı. Bob not defterine bir şeyler yazıyordu. ”Bob niye benim ehliyetimi ve araba ruhsatımı istemiyorki” diye düşündü Jack.

Ne olursa olsun, bundan sonra kilisede bu adamın yanına oturmaktansa, birkaç Pazar Jack kiliseye gitmeyecekti.

Bob kapıyı tıklatıyordu. Jack arabasının penceresini 5 cm kadar açtı. Bob Jack’a bir kağıt verdi ve gitti. ”Ceza değil bu” diye kendi kendine soylendi Jack. Bir anda sevinmişti. Bu bir yazıydı ve kağıtta şunlar yazıyordu:

- ”Sevgili Jack, benim bir kızım vardı. Altı yaşındayken çok hızlı araba kullanan biri tarafından öldürüldü. Bu kazadan dolayı, adam cezalandırıldı. 3 ay hapishane cezasıydı bu. Bu adam hapishaneden çıkınca kendi cocuklarına sarılıp, öpüp, onları tekrar koklayabildi. Ama ben... Ben kızımı tekrar koklayabilip, öpebilmek için, cennete gidinceye kadar beklemem gerekiyor. Bin defa adamı affetmeye çalıştım. Bin kerede başardığımı zannettim. Belki başarmışımdır, ama hala kızımı düşünüyorum. Lütfen benim için dua et ve dikkat et Jack, tek bir oğlum kaldı.”

Jack 15 dakika kadar bir süre yerinden kıpırdayamadı. Daha sonra kendine gelip, yavaş yavaş evine gitti.

Evine varınca, çocuklarına ve karısına sıkıca sarıldı. Hayat çok değerli, sürekli dikkat et. Dikkatli araba kullan ve başkalarının hakkına saygı göster. Hiçbir zaman unutma, istediğin kadar araba satın alabilirsin, ama insan hayatını ...

kantar
21-03-2006, 22:39
ANZAKLI ÖMER'İN HİKAYESİ


1957 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Musluoğlu görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:

"Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar ( 1957) lisanım pek o kadar iyi değil.Newyork'da Medical Center Hospital adlı bir hastahanede görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak,elektrokardiyoğrafi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direk olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam. Tahminen yetmiş beş yaşlarında. İngilizce konuşuyorum. Kan vereceğim kolunuzu acar mısınız? Çünkü adamcağız kanser hastası olduğu halde üstelik kansızdı. Elimde kan torbası da var tabii ki.. pazusunu açtım. Baktım pazusunda dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti benim. Kendisine sormadan edemedim. Siz Türk müsünüz?

Kaşlarını yukarıya kaldırarak " Hayır " manasına işaret yaptı. Ama ben hala merak ediyorum: Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir? "Aldırma işte öylesine bir şey dedi. Ben yine ısrarla dedim ki: “Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Dikkatimi çekti. Çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım...”Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:

“Siz Türk müsünüz?” “Evet Türk'üm....” İhtiyar gözlerime bakarak tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı:

“Yıl 1915. Sen hatırlamazsın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de, orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzak'tım Avustralya Anzaklarından ...İingilizler bizi toplayıp dediler ki: Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda . Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. Biz de inandık sözlerine vaadetlerine... Savaşmak isteyenler arasına katıldık.” Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu: “Bizim beynimizi yıkayan ingilizler, Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevkediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler o zaman . Mısır'da şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi . Ondan sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler, geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman... Her taaruzunda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi, Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerinde ki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş . Bunu nereden anladığımı söyleyeyim. Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipcik darbesiyle kendimden geçmişim.”

Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anılarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti:

“Gözlerimi açtığımda kendimin yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim. Yaralarımı sarmışlar. Bana hiçte öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. iyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki; kendi kendime: Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler. Ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla "Yazıklar olsun bana" dedim." Böyle asil insanlarla niye ben savaşıyorum. Niye savaşmaya gelmişim. Bu ingiliz milleti ne yalancıymış ne kadar Türk düşmanıymış" diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam düşündüm durdum günlerce..... Nihayet bize serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. işte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu dövme Türk bayrağını yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte”

Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: “Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya 'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar... Buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle "Bana adınızı söyler misiniz? Dedi. "Ömer" cevabını verdim. Gayet merakla tekrar sordu: Peki niçin Ömer ismini, vermişler sana ? Babam müslümanların ikinci halifesi isminden ilham alarak bana Ömer adı vermiş. Yahu senin adın müslüman adı mı ?

Ben "Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı baktı, birden doğrulmak istedi. Ben mani olmak istedim. Israr etti. Ama niye ısrar ediyordu? İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki: “Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Mr. Josef Miller idi.

Şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.

"Olsun. Peki doktor beni müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?" Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da kimseyle konuşamadığı için , soramadığı için konuşamıyormuş.

Tabii dedim müslüman olmak çok kolay.

Sonra kendisine imanın ve islamın şartlarını anlattım. Kabul etti. Hem kelime-i Şahadet getiriliyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu. Yaşlılık bir yandan,hastalık bir yandan bir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı islamiyete olan hasretin sona ermesi bir yandan bu yaşlı gönlü duygulanmıştı....Mırıldandı: Siz müslümanlar tesbih çekersiniz bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah'ımı ansam olur mu?

Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk’ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse uzatmayayım hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tesbih çekiyor,biz de gerektiğinde tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkalaşmıştı. Müslüman olmuştu. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti. Beni yalnız bırakma olur mu? Ne gibi Ömer amca ? Ara sıra gel de bana islamiyeti anlat! sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor. O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.

Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum . Hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. "Doktor Ömer! Lütfen 217 numaralı odaya gelin!" Dedim ki içimden "Bizim Ömer amca galiba yolcu?" hemen yukarı çıktım.

Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı,göğsünde imanı ile ,koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şahadet söylettirdim. O şekilde kucağımda teslim-i ruh etti....

Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.

"Ne yalan söyleyeyim, ağladım

afkirse
22-03-2006, 09:48
Gündüz ve Gece
Bir bilge kişi, çölde öğrencileriyle otururken demiş ki; "Gece ile gündüzü nasıl ayırt edersiniz?
Tam olarak ne zaman karanlık başlar, ne zaman ortalık aydınlanır?"

Öğrencilerden biri; "Uzaktaki sürüye bakarım," demiş, "koyunu keçiden ayıramadığım zaman akşam olmuş demektir."

Başka bir öğrenci söz almış ve "Hocam" demiş, "İncir ağacını, zeytin ağacından ayırdığım zaman, anlarım ki sabah başlamıştır."

Bilge kişi, uzun süre susmuş. Öğrenciler meraklanmışlar ve "Siz ne düşünüyorsunuz hocam?" diye sormuşlar.

Bilge kişi şöyle demiş;

"Yürürken karşıma bir kadın çıktığında, güzel mi çirkin mi, siyah mı beyaz mı diye ayırmadan ona "bacım" diyebildiğimde ve yine yürürken önüme çıkan erkeği, zengin mi yoksul mu diye bakmadan, milletine, ırkına, dinine aldırmadan, kardeşim sayabildiğimde anlarım ki; sabah olmustur, AYDINLIK başlamıştır

sabotek
22-03-2006, 15:50
Önce anne-babalarımızın çocukları..
Sonra,çocuklarımızın anne-babası..
daha sonra,anne-babamızın ,anne-babası...
En sonunda,çocuklarımızın çocukları oluruz...
Bir alıntı..

alphan
23-03-2006, 13:01
KADIN IÇIN MÜKEMMEL GÜN :
08:15 Öpücüklerle uyandirilma...
08:30 Dünden beri 1,5 kilo vermis oldugunu görme... ))))
08:45 Yatakta kahvalti, portakal suyu, kepekli ekmek...
09.15 Sicak bir banyo.
10:00 Rahat bir tenis maçi.... (tabiiki kazanilanindan)
10:30 Yüz bakimi, manikür, sampuan ve masaj....
12:00 En iyi arkadasla disarida ögle yemegi..
12:45 Eski sevgilinin karisinin 5 kilo aldigi haberi geldi....)))))))))
13:00 Arkadaslarla alisveris....
15:00 Ögle uykusu, sessiz, serin ve los....
16:00 Gizli bir hayrandan gelen bir düzine gül...
16:15 Aerobik, ardindan masaj...
17:30 Aksam yemegi için kiyafet seçimi...
19:30 Mum isiginda romantik bir aksam yemegi...
22:00 Sicak dus... (Ama, yalniz)
22:30 Sevisme...
23:00 Sarilma ve tatli konusmalar... (mir, mir vaziyeti!)
23:15 Onun kuvvetli kollarinda uykuya dalma...

ERKEK IÇIN MÜKEMMEL GÜN:
06:00 Saat alarmi...
06:15 Gariyla sex...
06:30 Tuvalet ve otururken gazete okuma.
07:00 Kahvalti, sucuklu yumurta.
07:30 Söförün gelisi...
07:45 Havaalanina yolunda koyu kahve....
08:15 Antalya'ya giden özel jet....
09:30 Kemer'e giderken limuzinde kestirmek....
09:45 Denizde muhtelif sporlar, su kayagi, jet ski vs..
11:45 Ögle yemegi, istiridye, balik, soguk-serin beyaz sarap...
12:15 Sekreterle sex...
12:30 Tekrar deniz sporlari...
14:15 Limuzinle havaalanina dönüs, yolda bir hafif kokteyl...
14:30 Özel jetle Dalaman'a gidis...
15:15 Göcek'den üstsüz kizlarin tayfa oldugu tekne ile denize açilis...))))))
16:30 Tekne ile gezinti, aksam üzeri rakisi ve balik.
17:00 Özel jetle istanbul'a dönüs, yolda ünlü bir mankenden masaj...
19:00 Haberler... Borsa yükseliyor..
19:30 Aksam yemegi, istakoz, lüfer ve raki...
21:00 Yemek sonrasi Napolyon konyak ve Davidoff puro ile dinlenme.
22:00 19 yasinda bir çitirla sex....
23:00 Masaj ve jakuzi...
23:45 Yatak vakti....
23:50 Uyumadan önce kuvvetli bir nosuruk... )))))))






__________________________________________________ _______________

kantar
23-03-2006, 13:21
BİR KOLU VE BİR BACAĞI VARDI



Vietnam'da savaştıktan sonra, sonunda evine dönmekte olan bir asker hakkında bir hikaye anlatılır;

Asker San Francisco'dan ailesini aradı.
- "Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum. Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum."

- "Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz" diye cevapladılar.
Oğulları,
"Bilmeniz gereken birşey var" diye devam etti.

-"Arkadaşım savaşta ağır yaralandı. Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok, ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum."

"Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz."

- "Hayır, anne, baba, onun bizimle yaşamasını istiyorum.

- "Oğlum" dedi babası, bizden ne istediğini bilmiyorsun. Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatımız var ve bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır.

"Oğlu o anda telefonu kapattı ve ailesi ondan bir süre haber alamadı. Ama birkaç gün sonra, San Firancisco polisinden bir telefon geldi. Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler. Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu. Üzüntü dolu anne baba hemen San Francisco'ya uçtular ve oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler. Onu tanıdılar ve bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düştüler. Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı!...

kantar
23-03-2006, 13:23
Konağın gerçek sahibi

Tanzimat'ın en önemli siması olan Mustafa Reşit Paşa'nın eşinden yana dertli olduğunu bilmeyen yoktur. Paşa, kıskançlığı dillere destan olan bu hanımından dostlarına her fırsatta şikayet eder dururmuş.

Yasanmış vak'adir; pasa, eski sadrazam Benderli Selim Pasa'nin Ağa yokuşu'ndaki konağını pek beğenirmiş. Bir gün buranın satışa çıkarıldığını duymuş ve hemen adamlarını gönderip müşteri olmuş. Oysa konak o çevrede uğursuz diye bilinir, hakkında bin bir turlu ecinni hikayeleri anlatılırmış. Resit Pasa'nin eski dostu Şerif Abdulmuttalib Efendi durumu bildiğinden kendisini uyarmak istemiş ve bir sabah Pasa'nin yalısına uğramış. Söz sırası gelince,

-Aman Pasa hazretleri, demiş, siz bu konağı bilmezsiniz. Şimdiye kadar sahiplerine hiç uğur getirmedi. Kim sahip oldu ise yakın vakitte ya bir kazaya kurban gittiler, ya felaketten başlarını kurtaramadılar.

Resit Pasa önce bu sözlere aldırış etmemişse de arkadaşının ısrarları uzayınca sırtını sıvazlayıp şöyle demiş:

-Efendi hazretleri, siz hiç merak buyurmayınız. Ben onu satın alırken tapusunu hanimin üzerine çıkartacağım.

pride
23-03-2006, 19:09
İlhan Bardakçı


MEVKİ: Kudüs. Mekân: Mescid ül Aksa Tarih: 21 Mayıs 1972 Cuma. Ben ve
gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri
rehberlerinin
yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz.
Kudüs Kapalı Çarşısı'nda rüzgâr gibi dolanan entarili kahvecilerin
ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi
Mescid ül Aksa'nın önüne kavuşturur. Mir'ac mucizesinin soluklanıldığı ilk
Kıble'mize yani... Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim
lâkabımızla anılır. "12 bin şamdanlı avlu" derler oraya. Yavuz Selim 30
Aralık 1517 salı günü Kudüs'ü devlete katmıştır da, ortalık kararmıştır.
Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları
yakarlar. Tam 12 bin şamdan... O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı
geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes Mescid'in bağdaş kurduğu ikinci
avluya ulaşırsınız.

O'nu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy. İskeletleşmiş
vücudu üzerinde bir garip giysi. Palto?.. Hayır, kaput, pardesü veya
kaftan? Değil. Öyle bir şey, işte.

Başındaki kalpak mı, takke mi, fes mi? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik,
dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç
toprak
gibi. Yüzbinlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı.

Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski
vatandaşımız. İstanbullu. "Kim bu adam?" dedim.

Lâkaydi ile omuz silkti. "Bilmem," diye cevap verdi. "Bir meczub işte. Ben
bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ duruyor ya...
Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez."


KAN MI ÇEKTİ NEDİR?

Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe "Selâmünaleyküm
baba" dedim.

Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle
çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım
Anadolu Türkçemizle cevap verdi:

— Aleykümüsselâm oğul...

Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm...

— Kimsin sen, Baba? dedim.

Anlattı ki, ben de size
anlatacağım.

Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs'ü 401 yıl 3 ay 6
günlük bir hakimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar
günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, Devlet, zevalin
kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye
oraya bir ardçı bölük bırakırız. Âdet odur ki kenti zabteden galip, asayiş
görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.

Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.

— Ben, dedi, Kudüs'ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan ardçı
bölüğünden...

Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi
zımbaladı:

— Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11.
Ağır Makinalı Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan'ım...

Yarabbi.
Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı,
öpülesi sancak gibiydi...

Ellerine bir kerre daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:

— Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır
saklarım. Emaneti yerine
teslim eden mi?

— Elbette, dedim, buyur hele...

Konuştu:

— Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı'na düşerse... Git, burayı
bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendi'yi bul.
Ellerinden benim için bus et (Öp). Ona de ki...

Sonra, kumandanı olduğu takımın makinalısı gibi gürledi:

— O'na de ki, gönül komasın. Ona de ki, "l1. makinalı takım Komutanı
Iğdır'lı Onbaşı Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin
başındadır.

Tekmilim tamamdır kumandanım" dedi dersin...

Öleyazdım.

Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı
gözleri
ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi
gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 57 yıl kendisini
unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti.
YILLAR SONRA

Bu hatıramı, TV'deki uzun dizimin birisinde anlattığım vakit, zamanın
Genelkurmay Başkanı beni aramıştı. "Bu aziz askeri bulmak için" aracı
olmamı istiyordu. Hasan Onbaşı bizdendi... O halde unutulmak kaderi idi.
Öyle de oldu zaten. Aramadık ki, bulalım.

Bulunamazdı zaten. O ki, göklere başvermiş bir ulu selvi idi. Ve bizler
ki, başımızı kaldırmış olsak bile, uzandığı feza ufkuna yetişemeyecek
cılız otlara dönüşmüştük. Biz, sadece unuturduk. Unuttuğumuz diğerleri
gibi o nöbet noktasındaki elmas mânâyı da unutmuştuk...
Bilmem şu an, ne
yapıyorsunuz sevgili dostlar.

Ben sizlere, Onbaşı Hasan'ı takdim ederim.

radyolog
23-03-2006, 19:32
boğazıma bir yumruk tıkandı ama ne yumruk öksürsem mi ağlasam mı bilemedim sonunda gözlerimden yaşlar aktı gitti ...... hala da gidiyor gidiyor .. gidiyor....