PDA

View Full Version : Sağlığınız için ilk koşul: Sağlıklı beslenin



Serenler
07-12-2008, 16:31
Ünlü profesörün 'yumurta' özrü!


Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, "Türkiye’de kişi başına yılda 9 kilogram civarında yumurta tüketildiğini, bunun
gelişmiş ülkelerde en az 12 kilogram olduğunu bildirdi.
Bilimsel Tavukçuluk Derneği Türkiye Şubesinin Ortaköy Princess Otel’de düzenlediği "Bilinen yumurtanın bilinmeyen yönleri" konulu sempozyumun açış konuşmasını yapan Eker, bu toplantının yumurta ile ilgili meşhur yanlışları
düzeltmede etkili olması dileğinde bulundu.
Eker, sosyal faktörler, rekabet duygusu, şehir yaşantısı, trafik ve diğer faktörler ile bunların yarattığı stresin hormonal mekanizma üzerindeki etkilerin de bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiğine işaret ederek, "Bunların suçu yok
mu? Bunlar suçsuz mu? Bu soruların cevabını vermemiz lazım. Bir şeyi ortaya çıkarıp ’kırmızı et yemeyin kolesterol artar, yumurta yemeyin kolesterol artar’ demeye ben en başından beri karşıyım" diye konuştu.

-"HASTALARIMIZDAN ÖZÜR DİLERİZ"-

Memorial Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bingür Sönmez de yumurta yenmesi konusunda doktorların insanları adeta takıntılı hale getirdiklerini ifade ederek, "’Ben söze hastalarımızdan özür dileyerek başlamak istiyorum. Yıllarca hastalara ’pastanın üzerine sürülen yumurta bile zararlı sakın yemeyin’ dedik. İnsanlara ’yumurta yemeyin’ derken nelerden mahrum ettiğimizi düşünürsek bu özür çok önemli" dedi.
Tıbbın pozitif bir bilim olmadığını, doğru bilinenlerin yıllar sonra yanlış çıkabildiğini anlatan Prof. Dr. Sönmez, "Yıllarca verdiğimiz dozu çok fazla çok eksik diyebiliyoruz. İnsanlar bizi bağışlamak zorunda. Yıllarca yaptığım bir ameliyatı bir başkası çıkıyor ’sonuçları fiyasko’ diyebiliyor" şeklinde konuştu.
Kolesterolün yapı taşı olduğunu, çocuklukta büyümek, yaşlılıkta da nörolojik sistemin korunması için gerekli olduğunu vurgulayan Sönmez, bir besini yasak etmeden önce yarar-zarar hesabının iyi yapılması gerektiğini aktardı.
Prof. Dr. Sönmez, yumurta ile ilgili yapılan çalışmaların sonucunda yumurta yemenin insanlarda kan kolesterol seviyesinde önemli bir artış meydana getirmediği gibi, iyi huylu kolesterolde düşmeye neden olduğunun anlaşıldığını kaydetti.
Prof. Dr. Sönmez, gebelerde günde bir yumurta tüketmenin çok gerekli olduğuna işaret ederek, "Bilim adamlarındave çocuklarda n beklediğimiz çok önemli bir çalışma var. Bu da omega 3 oranı yüksek yumurta üretilmesidir" dedi.
40 yaşından sonra herkesin günde bir miligram balık yağı olan omega 3’ü almaları gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Sönmez, "Lütfen erişkinler haftada 3-4 yumurta yesinler. Anneler de çocuklarına fast food yerine günde bir yumurta
yedirsinler" diye konuştu.
Prof. Dr. Sönmez, ayrıca Dernek Başkanı Rüveyda Akbay’a biri yumurta yiyen, diğer hiç yemeyen 2 köy tespit ederek, bir tarama çalışması yapılması konusunda ortak çalışma teklif etti.
Bu köylerde yaşayanların bir yıl kan yağlarının kontrol edilerek gerçekleştirilecek çalışmanın masraflarını Memorial Hastanesi’nin üstlenebileceğini belirten Prof. Dr. Sönmez’in teklifini Akbay, çok olumlu bularak kabul etti.

=====================================

Açıkyürekliliğiniz ve samimiyetiniz için teşekkürler hocam..:cool:

Bir özür de tereyağı için borçlusunuz ama...:)

Sevgili hocamız sanki bu isteğimizi duymuş gibi tereyağından da özür dilemiş.

İnsanın temel yapısının oluşması gelişmesi büyümesi beslenmeyle olur.
Yani nasıl bir bina sağlam zeminde sağlam demirle sağlam çimentoyla, sağlam tesisatla yapıldığında en şiddetli fırtınalara depremlere dayanabiliyorsa insan vücudu da böyledir.
Eğer beslenme sağlıklı ve doğru olursa vücut da sağlam ve sağlıklı olur. Bağışıklık sistemi güçlenir. Sonuçta da vücut her türlü hastalığa dayanır.
Sağlıklı beslenme derken sadece gıdalar aklımıza gelmemeli, atalarımız boşuna müzik ruhun gıdası dememişler, demek ki müzik de dua da moral güç de insan vücudu için bir gıdadır.
Burada önemli olan insanın ruh ve beden sağlığını korumasıdır. Kanserin bile nedeni vücudun yetersiz ve sağlıksız beslenmeyle zayıf düşmesi stres vb etkenler de üstüne eklenince bağışıklık siteminin çökmesidir. Hemen arkasından bu hücreler çoğu zaman kontrol edilemez şekilde çoğalır.

Serenler
07-12-2008, 16:56
Yumurtaya vize veren cerrah konuştu
10 binden fazla by-pass ameliyatı yapan kalp cerrahı bilinen klasik kuralları bozdu.
07 Aralık 2008

10 binden fazla by-pass ameliyatı yaptı. Ameliyat ettiği hastalarla Ağrı Dağı’na tırmandı, 75 yaş üstü hastaları için dans geceleri düzenledi. Ve geçtiğimiz hafta özür dileyerek yıllarca ‘kalbe zararlı’ diye yasak edilen yumurtaya vize verdi, ‘yiyebilirsiniz’ dedi. Beraberinde yeni tartışmaları getiren ‘yumurta özrü’nün sahibi Prof. Dr. Bingür Sönmez’den kalp sağlığıyla ilgili bayram ettirecek açıklamalar...

Yumurta yasağını özür dileyerek kaldırdınız... Neden şimdi?
Söyleniyordu, biliniyordu zaten. Bazı meslektaşlar “önceden söylemiştik” diyorlar. E söyleseydiniz kendi aranızda konuşuyordunuz.

Siz nasıl cesaret ettiniz?
Bilimsel Tavukçuluk Kongresi’ne beni onur misafiri olarak çağırdılar. Önce arayıp sordular “Hocam yumurta hakkında ne düşünüyorsunuz” diye, ben de bildiklerimi söyledim. “Bizim onur misafirimiz olur musunuz?” dediler. Bir gittim ki kongre benim üzerime kurulmuş.

Yumurtanın zararlı olmadığı ne kadar zamandır saklanıyordu?

90’lı yılların başında fark edildi. Çünkü bir yumurta 3-4 miligram yükseltiyor kandaki yağı. Kan kolesterol seviyesini yapılmış çalışmalar var. İçindeki kolesterol çok az. Bunun yanında yumurtada iyi kolesterol için yararlı olan Omega 3 var, mineraller, selenyum, doymamış yağ asitleri var. Bunların da yararları çok. Yumurtada kolesterol de var ama çok az. İnsan kan kolesterolünü yükseltecek seviyede değil.

Özür dilenecek başka gıdalar var mı?

Arzu ediliyor ki yarın tereyağından da kırmızı etten de özür dilensin. Henüz onlardan uzağız.

Henüz dediniz. Daha sonra onlardan da özür dileyebilir misiniz?

Şimdilik böyle bir şey yok. Tıp pozitif bir bilim değildir. Bugün doğru dediğimize yarın yanlış diyebiliriz. Bu da onlardan birisi, 40 yıl yumurtaya ‘zararlı’ dedik, şimdi ‘zararlı değil’ diyoruz. Yarın tereyağı ve kırmızı ete ‘zararlı’ diyecek miyiz? Sanmıyorum çünkü onlar çok güçlü doymuş yağ ihtiva eden şeyler.

Kolesterolün söylendiği kadar zararlı olmadığını öne sürenler var. Kolesterolle ilgili doğru sanılan yanlışlar var mı?
Kolesterol yapı taşı. Kolesterolsüz hayat yok. Hormonlarımızı kolesterole borçluyuz, sinir sistemimizin gelişmesini ona borçluyuz, hücrelerimizin, hücre zarımızın yenilenmesini ona borçluyuz. Ama bir dozu var. Fazlası damar sertliğini artırıyor. Kolesterol gerekli, fazlasından korkuyoruz.

Ne kadar fazlasından korkuyorsunuz?

Amerikan Kardiyoloji Derneği’nin standardı var. Toplam kolesterolün 200, kötü kolesterol LDL’nin 100’ü geçmemesi lazım. İyi huylu kolesterolün 45-50’nin üzerinde olması gerekli. Önemli olan insanın kendi ürettiği, iç yapım kolesterol. Koyun ne yiyor: Ot. Aç içini bak, yağ dolu. İnsanlara ot yedirin sadece, gene açın bakın içini, yağ dolu olacaktır. Bizim baş edemediğimiz şey iç yapım kolesterol. Tıp bunun sırrını çözemiyor.

Çay içebilirsiniz ben günde 10 bardak içiyorum

Bir mit de çay ve kahveyle ilgilidir. Çay ve kahve gerçekten söylendiği kadar sakıncalı mı kalp sağlığı için?
Çay da kalp sağlığına iyi geliyor, içebilirler. Bunu kimseye söylemedim. Yıllarca çayı da yumurta gibi yasak ettiler. Ritm bozukluğu olmayan hastalarımıza çayı kalp sağlığı açısından öneriyoruz. Benim günde ne kadar içtiğimi sorma. Günde rahat 10 bardak çay içiyorum. Keyifle içiyorum hem de. Kahve için aynı şeyi söyleyemiyorum. Bütün kahvelerin içinde ritmi hızlandırıcı özellik var. Ama çok sınırlamanın bir anlamı yok. Hastanın çarpıntısı yoksa günde bir Türk kahvesi içebilir. Kalp sağlığı için yaralı mı? Hayır. Ama gerek siyah çay gerek yeşil çay, kalp sağlığı için yararlı.

Günde ne kadar içmeli?

Hastanın kendisine bağlı. Çok abartmadan içsin. Bana soruyorsunuz söylüyorum. Diyecekler ki: “Doktor yumurtacılarla anlaştı çaycılarla da anlaşmış” oldu. Bir sefer bir Antepli iş adamı geldi, bir paket Antep Fıstığını masama koydu: “Hocam iki satır yaz ‘kalbe iyi gelir’ diye, Antep seni ihya etsin” dedi. Nasıl yazayım, bunun yarısı tuz... (Gülüyor) Şimdi yumurtacılar beni ihya edecekler artık, çaycılar bakalım ne yapacaklar?

Fındığı avuç avuç değil günde 7 tane yiyin

Kalp sağlığı için en çok hangi besinleri öneriyorsunuz?
Bol sebze bol meyve bol beyaz et bunları öneriyoruz. İnsanlar beslenmeyi tavsiye ediyoruz ama doğal beslenmenin üstüne çıkınca olmuyor. Kuruyemiş diyoruz; ceviz, fındık diyoruz bu defa avuç avuç yiyorlar. Her şeyi ölçülü yiyin.

Nedir ölçüsü?

Günde 2-3 tane ceviz, 7-8 tane fındık veya badem yemek lazım. Bir avuç fındık yerseniz neredeyse bir çay bardağı zeytinyağına eş değer kalori getiriyor. Aldığınız kalori miktarı önemli. Kalori kiloya dönüşüyor. Kilonuz fazlaysa iç yapım kolesterol artıyor.

Asla yenmemesi gereken şeyler var mı?

Asla yapılmaması gereken şey sigara içmemek bir de yemekleri katı yağ ve hayvani yağlarla yapmayın.

Günde bir yumurta yiyin, tavada da olur

Çocuklar için günde bir, erişkinler için gün aşırı bir, yaşlılar için her gün bir tane öneriyoruz. Haşlanmış olmasını tercih edin. Eğer tavada yapıyorsanız zeytinyağında ama kızartmadan yapıp yiyebilirsiniz. İyi kolesterolün yüksek olması iyidir. Yumurta, içindeki Omega 3 sayesinde bunu yükseltiyor. Tavuk sanayi Omega 3’ten yönünden daha zengin yumurtalar yapmalı. Tavuklar kanola yağı, soyayla beslenmeli.

Yumurta iyi kolestrolü yükseltir

İyi kolesterolün yüksek olması gerekiyor. Yumurta içindeki Omega 3 sayesinde bunu yükseltiyor. Tavuk sanayisinden beklediğimiz Omega 3 yönünden daha zengin yumurtalar yapılması. Tavuklar kanola yağı, soya, mısır besinlerle beslenirse Omega 3 oranı artar.

’Yumurtacılardan ne rüşvet aldın? Aynısını sigara için de söyle’ diyorlar

Bugün bir arkadaşım arayıp dedi ki “Yumurtacılardan ne rüşvet aldıysan aynısını ben sana vereyim. Sigara da sağlığa yararlıdır de” diyor. “Bunun bir bedeli yok, istediğin kadar rüşvet ver bunu söyletemezsin bana” dedim. Çok enteresan sigara için de yıllarca ”faydalı“ denmiş. Benim elimde TEKEL idaresinin, sigaranın faydalarını anlatan reklamları var. İlanlarda “Zihninizi çalıştırır, uykunuzu kaçırır, bağırsaklarınızı çalıştırır, sigara çok iyi bir şeydir”diyor. Bundan sonra sigara için artık geri dönüş yok.

Meslektaşlar ayıp ediyor, ‘Mercedes’i çektim’ diyorum

Bazı meslektaşlarımız ayıp ediyor. “Mercedes’i çektim” diye dalga geçiyorum. Ama yumurta sektörü inanılmaz hareketlendi. Yumurta satan adam “Doktor tavsiyesi bunlar” diye bağırıyor. O günden beri herkes bana bunu soruyor. Çok önemli bir iş adamı aradı “Bingürcüğüm bu sabah sayende şahane bir yumurta yedim” dedi. Akşam bir daha aradı “Sana öğretemedim. Önce bana söyleyecektin, yumurtacıları kontratla bağlayacaktım, bak ne para kazanacaktık” dedi.

İçli köfte, kebap yiyorum ama ayda yılda bir!

Sizin sofranızda neler var?
Size yediklerimi söyleyeyim: İçli köfte yiyorum, paça çorba, işkembe çorbası içiyorum, kaburga dolma yiyorum, kebap yiyorum ama ayda yılda bir... Arada bir bunyarı yemek gerekiyor. Eğer dengeli bir beslenmeniz varsa bunları mükafat olarak yemelisiniz. Bir toplantı yemeğinde et yiyordum. Garson bir peçete getirdi. Peçetenin üstünde “Hocam ayıp olmuyor mu?” yazıyor. Karşı masadan bir dostum göndermiş. Peçetenin arkasına şöyle yazdım: “Sevgili dostum, hayat iki brokoli, iki Brüksel lahanasıyla geçmiyor.” Sağlıklı beslenmenin prensibi bu: “Hayat iki brokoli iki Brüksel lahanasıyla geçmez.” Ot gibi beslenmenin bir anlamı yok. Hormonlarımız, keyif hormonlarımız için bile arada bir böyle beslenmemiz lazım.

Büyükannem kuyruk yağı yerdi, 105 yaşında öldü
Kurban bayramında kalp hastaları da rahatlıkla et yiyebilir mi?
İç yağı ve kuyruk yağını kesinlikle kullanmasınlar. Etleri mutlaka çok iyi ızgara yapsınlar. Yağlarını eritip öyle yesinler. Ama bunun yanında değişik örnekler de var. Benim büyükannem kuyruk yağını minik minik doğrardı onlarla kendine ekmek yapardı, bize de vermezdi... 105 yaşında öldü. Bizler neyin tam doğru olduğunu bilmiyoruz aslında. Bunları tabii ki önermiyorum. Ama arada bir yemenin hiçbir sakıncası olmadığına inanıyorum.

Kolesterolfobi insanların ruh sağlığını bozuyor

Sofranızdan hiç eksik etmediğiniz yiyecekler nelerdir?
Tavuk ve balık... Yumurtamı da her sabah yiyorum. Geçen pazar yumurta yemeyen kalmamış. Bir hastam aradı “Hocam ben zaten yumurta yiyorum ama bu Pazar gönül rahatlığıyla yiyorum” dedi. Yiyenler de gönül rahatlığıyla yiyor artık.

Mehmet Ali Birand ve Uğur Dündar da sizin sözlerinizin ardından hemen yumurta yediklerini söylediler. Bu kadar etkili oldu... Ne düşündünüz?

Orada hoşlarına giden benim özür dilemem oldu. Gerçekten yıllarca ‘yemeyin’ dedik, ‘kolesterol kolesterol’ dedik insanlar histerik oldu. Arayıp “Hocam dün bir pasta yedim üzerinde kremada yumurta vardı şimdi kalbim ağrıyor acaba ondan mı?” diye soran oluyor. Bu artık kolestorolfobi ve insanların ruh sağlığını bozuyor. Düşük kolesterol depresyon nedeni de oluyor. Her şeyi dozunda yapmak lazım. Yemenin içmenin dozu olduğu gibi yediklerine dikkat etmenin de dozu var.

Zeytinyağını yemeklerde bir kaşık kullanın, bardakla içmeyin

Konferansta biri kalktı, “Hocam ben her gün bir çay bardağı zeytinyağı içiyorum”dedi. “Neden?” diye sorunca “Siz dediniz ya zeytinyağı iyi bir şey diye” dedi. E ama her sabah, bir bardak iç demedim ki. Ölçüsü: Yemeklerde bir çorba kaşığı. O da pişirilen yemeklerde... Yani yemekleri bir çorba kaşığı yemekle pişirin, yemeği zeytinyağıyla yapın diyorum. Adam bardağı doldurup içiyor. Bu abartılmış bir şey. Fazlası kalori, yağ olarak depo ediliyor. Özellikle göbek çevresi yağlara dikkat edin. Kilolu insanların daha fazla iç yapım kolesterolü var.

Yoga, namaz ve meditasyon kalbe iyi gelir

Çalışmalar gösterdi ki kalp yogası yapanların tansiyonları, ritm bozuklukları daha az ilaçla tedavi edilebiliyor. Meditasyonla adrenalin azalıyor, endorfin yani mutluluk hormonu çoğalıyor. Bunu ameliyat olmuş hastaların aileleri de söylüyor. Meditasyon Tanrı’ya yakınlaşmaktır, arınmaktır. Namaz da öyle. Tanrı’ya yakınlaşmanın, stresten arınmanın yolu hakkıyla kılınan namazdır, meditasyondur.

Kolesterol çok düşerse bu defa kanser riski oluşur

Düşük kolesterolün bir sakıncası var ayrıca: Kansorojen. Bazı insanlarda kolesterol çok düşüyor. İlaçla kontrolsüz şekilde düşürüyorlar. İnsanlara “Düşük kolesterol iyi” diyorsunuz bir bakıyorsunuz yerlerde geziyor. İlacı o kadar fazla içiyor ve kolesterolü düşürüyor ki bu defa kanserojen riski oluşuyor.

İçimden ’ne yersen ye’ demek geçiyor

Hastalar bana hep soruyor. “Doktor ben ne yiyeyim?” Ben ona diyeyim ki, “Kaf Dağı’nın ardında sarı çiçek var al onu ye.” Böyle kolay çözüm arıyorlar. Önce sigara içmeyeceksin. 65 yaşındaki insanlar, “Ben ne yiyeyim?” diye soruyor. İçimden gülüyorum “Ne yersen ye” demek geçiyor içimden. İstiyor ki 65 yaşına kadar yemiş 65 gün yemesin bütün damarlar açılsın.

Artık hastanede her sabah yumurta

A nneler bana “Çocuğum ne yesin?” diye sormalı. O zaman bir şeye benzer. Sağlıklı beslenme 10 yaşında başlar. Artık hastanede ameliyat olan hastalarımıza da her sabah yumurta veriyoruz. Tepki almaktan çekiniyorduk ama artık yüksek sesle söylediğimiz için çekinmiyoruz. Hastalarımdan tekrar özür diliyorum onları böyle bir nimetten mahrum ettiğim için.

Mehmet Öz’ün de dedikodusu çıktı

Mehmet Öz “Badem yiyin” dedi ama avuç avuç yiyin demedi ki. “7-8 tane yiyin” dedi. Bunun üzerine bazı meslektaşlarımız dedikodu çıkardılar, “Bademciler aralarında para toplamışlar Mehmet Öz’e 200 bin dolar vermişler.” Mehmet Öz yılda 1.5 belki 2 milyon dolar kazanıyor. 200 bin dolar için değil böyle bir şey söylemek, tatile bile gelmez.

Beril Özcan / Vatan

Serenler
08-12-2008, 06:25
Üzüm Çekirdeği Avrupa'da ilaç niyetine satılıyor.

Mucizevi çekirdek ödemden, nezleye kadar bir çok hastalığın tedavisinde kullanılıyor.
Üzümün çok faydalı olduğu bilinir. Özelliklede zihin açıcı yönü ile sınavlardan önce kuru üzüm tavsiye edilir. Ama birçoğumuz üzümü yerken çekirdeğinden muzdarip oluruz. Onu tüketmez, atarız. Hatta marketlerde en çok çekirdeksiz üzümler rağbet görür. Hâlbuki üzümün çekirdeği bugün birçok Avrupa ülkesinde ilaç niyetine, tabletler halinde satılıyor. Yavaş yavaş Türkiye'de de yaygınlaşmaya başlayan üzüm çekirdeği, yakında bütün eczanelerdeki yerini alacak gibi.
Bu çekirdeğin en önemli faydası kan damarı onarıcısı olması.
Kan damarları insan için hayati önem taşıyor. Başınızdan ayak uçlarınıza kadar her doku kanla beslenir. İncecik kılcal damarlardan, geniş atardamarlara kadar, karmaşık kan damarları ağı sizin yaşam hattmızdır. Eğer kan damarları yaşlanır, hastalanır, zayıflar, incelir ve kan sızdırırsa, sağlığınız tehlikede demektir. Eğer oksijeni taşıyan kan düzgün bir biçimde akmıyorsa kalp kasınız hasar gö- rebilir. İşte üzüm çekirdeği, zayıflamış kan damarlarını güçlendirip normal sağlıklarına döndü-rebilen, dolaşım bozukluklarının düzeltebilen ve önleyebilen bir yapıya sahip.
Özelliği ise tamamen doğal olması...
Çekirdek, damar hastalıklarını tedavi ediyor. Zayıflamış kan damarlarının yapısını güçlendiriyor. Ayrıca üzüm çekirdeği bilinen en güçlü antioksidan... Yapılan bazı testlerde, E vitamininden 50 kat daha güçlü olduğu ortaya çıkmış.
İlk Fransa'da keşfedildi
Üzüm çekirdeği 40 yıldır Avrupa'da, özellikle üzüm bağlarının çokluğu ile bilinen Fransa'da etkili bir biçimde kullanılıyor. Üzüm çekirdeği 1947 yılında Bordeaux Üniversitesi'nden emekli tıp profesörü, Fransız Kimyacı Jack Masquelier tarafından keşfedilmiş. Çekirdek ilk olarak hamileliğinden dolayı aşırı ödemi olan fakültenin dekanının eşine, dekan tarafından verilmiş. Masquelier o günü şöyle anlatıyor; 'Kadın, şişmiş bacakları ile o kadar yorgun görünüyordu ki, güçlükle yürüyebiliyordu. Yüzünden, çektiği acıları okumak mümkündü. Ne yapabilirim de bu kadının acılarını dindirebilirim diye düşündüm. Sonra dekanın eşine çekirdek verdiğini gördüm. Dekanın eşi 48 saat içinde iyileşti. O halde, ben üzüm çekirdeğinde özel bir şeyler olabileceğini düşündüm.'
1950'de üzüm çekirdeği Resivit olarak bilinen ve Fransa'da satılan ilk damar koruyucu ilaç olmuş. Doktor Masquelier ve meslektaşları, üzüm çekirdeğinin varis üzerindeki etkisini doğrulayan dokuz deney yapmışlar.
Bununla birlikte çekirdek, göz kamaşması, gece körlüğü, maküler dejenerasyon gibi göz sorunlarının, arterit, saman nezlesi, alerji ve burun kanamalarını tedavisinde de kullanılmış. 'Eğer düzenli olarak üzüm çekirdeği alırsanız, damar duvarlarınız güçlenecektir.' Diyor Dr. Masquelier.
Diş eti kanayanlar kullanmalıPeki üzüm çekirdeğine ihtiyacınız olup olmadığını nasıl öğreneceksiniz? Doktor Masquelier'in konu ile ilgili görüşleri şu şekilde: ';Sabahleyin dişlerinizi fırçalarsınız ve diş etlerinizin kanadığını görürsünüz. Ya da göz korneasında bir kan lekesi fark edersiniz. Veya geceleri kendinizi yorgun hissedersiniz, baldırlarınız şişer, ödem olduğunu fark edersiniz. Bu durumda damar zayıflığından muzdarip-sinizdir ve üzüm çekirdeği tüm bu patolojik mekanizmalarla mücadele eder.'
1995 yılında İtalya'da yapılan bir araştırmada 150 miligramlık üzüm çekirdeğinin ağrıyı, yanma karıncalanma hissini ve atardamarların şişme derecesini azaltmada, yaygın olarak kullanılan bir eczacılık ilacından daha hızlı ve uzun süreli etkili olduğu bulunmuş. 1985 yılında da Fransa'da 92 hasta üzerinde yaşılan kür kontrollü deney, 28 gün boyunca 300 miligram üzüm çekirdeği almanın, ağrıyı, karıncalanma geceleyin giren bacak kramplarını ve şişkinliği yüzde 50den daha fazla azalttığını göstermiş.
Üzüm çekirdeğini diğer bir faydası ise gözlere... Gece görüşünde önemli olan parlak ışıkların neden olduğu göz kamaşmasını geçirmeye yardımcı oluyor. Yine Fransa'da 100 denek üzerinde yapılan iki ayrı araştırmada 5 hafta boyunca günde 200 miligram üzüm çekirdeği almanın parlak ışıklara maruz kaldıktan sonra görme keskinliğine yeniden kavuşma durumunu artırdığı ortaya çıkmış. Ayrıca testlerde üzüm çekirdeği ürünün bir bilgisayar ekranı karşısında çalışmanın neden olduğu göz gerilimini geçirdiği ve miyop kişilerde retinanın işlevini ve duyarlılığını düzelttiği görülmüş.
Üzüm çekirdeğinin tansiyonu ve onun sonuçlarını düzenlemeye yardımcı olabileceği de belirtiliyor. Araştırmaların gösterdiğine göre, yüksek tansiyonlu insanlar genellikle çok geçirgen olan, zayıf kılcal damarlara sahipler. Bu da onların kılcal damar kanaması geçirme ve göz retinasındaki kan damarlarının yırtılma olasılıklarını artırıyor. Dr. Miklos Gabor'un yaptığı araştırmada üzüm çekirdeği yüksek tansiyonlu deneklerde kılcal damarları güçlendirmiş.
Anti-Aging etkisi
Üzüm çekirdeği damarları yenilediği için ayrıca anti-aging etkisine sahip. Yenilenen damarlar yaşlılığı geciktiriyor. Böylelikle cildinizdeki yaşlanma belirtileri azalıyor. Uluslararası sertifikalı Organik Üzüm Çekirdeği Ekstraktnın içerdiği Proantosiyanidin bilinen en güçlü etkisi antioksidant. Üzüm çekirdeğinin antioksidant etkisi vitamin E'den 50, vitamin C'den 20 kat daha fazla.
Antioksidantlar, vücudumuzdaki kimyasal reaksiyonlar sonucu oluşan veya dışarıdan sigara, alkol, kirli hava v.s. ile alınan oluşan veya dışarıdan sigara, alkol, kirli hava v.s. ile alınan zararlı maddeleri etsiz hale getiriyor. Uzmanlara göre vücudun antioksidant üretimi 25 yaşından sonra yavaşlamaktadır. Bu yavaşlamanın yol açtığı deformasyonları yok etmek için bilinen en kuvvetli antioksidant ise organik üzüm çekirdeği ekstraktıdı olduğu belirtiliyor. Çekirdek, bağ dokularını güçlendirerek cilt sarkmasına engel oluyor. Cildin elastik, yumuşak ve düzgün olmasını sağlıyor.
Üzüm çekirdeğinde tavsiye edilen miktar
Üzüm çekirdeğinin tavsiye edilen miktarı günde 150 ile 300 miligram. Damar sağlığını korumak için gerekli doz ise günde 5-10 gram.
Güvenlik etkileri
Üzüm çekirdeğinin insanlar üzerinde her hangi bir yan etkisi görülmemiş. Prof. Peter Rohdewald tarafından laboratuar fareleri, Hint domuzları ve köpekler üzerinde yapılan araştırmada doğal çekirdeğin, toksik, mutajenik, karsinojenik olmadığı tespit edilmiş.
Kimler kullanmalı?
Kan damarlarının yardıma ihtiyaç duyduğunu düşünenler.
* Cildindeki kırışıklıklar günden güne fazlalaşanlar
* Cildi cansız ve solgun görünenler
* Cinsel yaşantısında kendini yetersiz hissedenler
* Kalple ilgili sorunları olanlar
* Ani kalp krizi riski olanlar
* Görme gücünde yaşlanmaya bağlı bozulma olanlar
* Şişlikler ve ödem alerjilerinde
* Yüksek tansiyonda
* Kolayca kanama ve morarma eğilimi olanlar
* Daha önce kanamaya bağlı felç geçirenler
* Şeker hastalığı olanlar
* Varis ve hemoroit gibi soruları olanlar
Şunu belirtmek gerekiyor ki; yukarıda bahsettiğimiz faydaların birçoğu çekirdeğin damarları onarıcı özelliğinden kaynaklanıyor. Çünkü damarlar, insan bedenini ayakta tutan ana mekanizmalar. Onların bozukluğu insan bünyesinde birçok hastalığa neden oluyor. Damarları onaran çekirdek, böylelikle diğer hastalıkların iyileşmesinde de önemli bir etkiye sahip oluyor.


Neslihan Bakırcı
Kişisel Gelişim , sayı 33

GÜRKAN
08-12-2008, 07:11
Merhaba,

Yakın çevremdeki hiçbir arkadaşımın katı bir perhiz anlayışıyla hastalarına yaklaştıklarına şahit olmadım.(Hatta bir ara Sn.karınca da forumda yazmıştı..onun da aynı düşüncede olduğunu biliyorum.)
Diğer meslekdaşlarım ve diyetisyenler ne der bilemiyorum..Tüm hiperlipidemili hastalarıma haftada 3-4 günden fazla yumurta yememeleri gerektiğini söylüyordum ve bu şekilde söylemeye de devam edeceğim.Bingür Sönmez hoca ve yetiştirdiği talebeleri bu konuda bir sıkıntı yaşamış olabilir ama bu genellenmemeli diye düşünmekten kendimi alamıyorum.Kendi aralarında konuşuyorlar dediği hususa da şöyle bir açıklama getirilebilir..Sanıyorum hiçbir meslekdaşım kendisinden bir buçuk nesil büyük akademik kariyerinin en üst seviyesindeki birine nasihat etmek suretiyle narsistik öfkesine maruz kalmak istememiştir.Tüm bunlar polemik ve reklam amaçlı kullanılabilecek hususlar.
Yeri gelmişken..tereyağından ve/veya kırmızı etten özür dileneceğini ise hiç sanmıyorum..:he:
Damar içi atherom plakları gökten zembille inmiyor nihayetinde..hele bir de genetik faktörler veya diğer risk faktörleri mevcutsa dikkatli olmak lâzım..
Tüm forumdaşların iyi bir bayram geçirmelerini diliyorum .:)
sevgiler

Serenler
08-12-2008, 07:47
Sevgili doktorum sizin ve tüm dostlarımızın bayramları kutlu olsun.
Gördüğüm kadarıyla forumumuzun sağlık ölümü biraz boş kaldı, sanırım biraz görev ihmali içindesiniz :)
Buradaki alıntıları değerli hekimlerimizden yapıyoruz.
Sırada değerli doktorlarımız Dr Mehmet ÖZ, Gazi yaşargil ve diğerleri olacak.
Perhiz konusundaki düşüncenize katılıyorum.
Şu an Burdur'da bulunan değerli iç hastalıkları doktoru sevgili arkadaşım Zeki Albayrak 15 yıl önce herkesin bünyesinin farklı olduğunu dolayısıyla katı bir perhiz anlayışını olamayacağını bu konudaki perhiz anlayışını "Dokunanı yeme" olarak özetlemişti.
Bu vesileyle tekrar kendisinin de kulağını çınlatmış olalım.
Bildiğiniz gibi ben hekim değilim, mesleğim ziraat mühendisliği, bizlerin de görevi insanımızın beslenebilmesi için sağlıklı gıda üretmek. Bu şekilde insan sağlığı üzerinde ister istemez pozitif veya negatif yönde etkili oluyoruz.
Hani "Sağlığınız için sağlıklı beslenin" demiştik ya.
Bu konuları tartışacağız. Yumurta da tereyağı da kırmızı ve beyaz et de daha çok tartışılacak..
Tartışılamayacak şeyler de var; Fast food beslenme kola, sigara, alkol gibi...
Hoş geldiniz
Güzel katkılarınızı bekliyoruz.

Serenler
09-12-2008, 11:42
Tereyağı kalp krizini önlüyor

Şeker hastalığı ve obezite tedavisine de yardımcı olduğu iddia edildi
AA
Kanadalı bilim adamları, kalp ve damar hastalıkları başta olmak üzere birçok hastalığa neden olduğu öne sürülen tereyağını temize çıkardı.

Yeni bir araştırmadan elde edilen sonuçlara göre, tereyağı ve sığır eti kalp krizi riskini ve kolesterolü düşürüyor, şeker hastalığı ve obeziteyi tedaviye yardımcı oluyor.
Alberta Üniversitesi profesörü Spencer Proctor ve asistanı Flora Wang tarafından yapılan araştırma sırasında, 16 hafta boyunca deney farelerine tereyağı ve inek etinde bolca bulunan vaksenik asit bakımından zenginleştirilmiş diyet uygulandı.

Vaksenik asidin vücutta kolesterol başta olmak üzere birçok rahatsızlığa sebep olan şilomikronların oluşmasını yavaşlattığı gözlemlenirken, deney sonunda kötü kolesterol olarak bilinen LDL başta olmak üzere, toplam kolesterol ve trigliseritte düşüş görüldü.

Flora Wang, "Tereyağı, sığır eti ve türevlerinde vaksenik asid oranı en az yüzde 70'tir. Araştırmanın bizi en çok sevindiren sonuçlarından biri, metabolizmada birçok hasara sebep olan şilomikronların oluşmasının bu yolla yavaşlatılabileceği olmuştur. Bugüne kadar zararlı etkilerinden korktuğumuz doğal yağlar, aslında sağlığımız için son derece faydalı. Tereyağı ve sığır etinin kalp krizi riskini düşürmesi, şeker hastalığı ve obezite tedavisine yardımcı olması ve kolestrole iyi gelmesi, artık bir realite" diye konuştu.

Bu arada, doktora öğrencisi olan Flora Wang, araştırma sonuçlarını sunduğu, Alberta'da düzenlenen "Uluslararası Şilomikronların Zararları Sempozyumu"nda "genç araştırmacı" ödülünü aldı.

pinky
09-12-2008, 12:50
Tereyağı kalp krizini önlüyor



Bir operatör dostumun tavsiyesi üzerine yeniden az miktarda tereyağı yemeğe başlamıştım. Bu yazı bana destek oldu. Artık miktarı Kilomu kontrol altında tutarak normale çıkarabilirim.

GÜRKAN
09-12-2008, 23:05
Tereyağı kalp krizini önlüyor

Şeker hastalığı ve obezite tedavisine de yardımcı olduğu iddia edildi
AA
Kanadalı bilim adamları, kalp ve damar hastalıkları başta olmak üzere birçok hastalığa neden olduğu öne sürülen tereyağını temize çıkardı.

Yeni bir araştırmadan elde edilen sonuçlara göre, tereyağı ve sığır eti kalp krizi riskini ve kolesterolü düşürüyor, şeker hastalığı ve obeziteyi tedaviye yardımcı oluyor.
Alberta Üniversitesi profesörü Spencer Proctor ve asistanı Flora Wang tarafından yapılan araştırma sırasında, 16 hafta boyunca deney farelerine tereyağı ve inek etinde bolca bulunan vaksenik asit bakımından zenginleştirilmiş diyet uygulandı.

Vaksenik asidin vücutta kolesterol başta olmak üzere birçok rahatsızlığa sebep olan şilomikronların oluşmasını yavaşlattığı gözlemlenirken, deney sonunda kötü kolesterol olarak bilinen LDL başta olmak üzere, toplam kolesterol ve trigliseritte düşüş görüldü.

Flora Wang, "Tereyağı, sığır eti ve türevlerinde vaksenik asid oranı en az yüzde 70'tir. Araştırmanın bizi en çok sevindiren sonuçlarından biri, metabolizmada birçok hasara sebep olan şilomikronların oluşmasının bu yolla yavaşlatılabileceği olmuştur. Bugüne kadar zararlı etkilerinden korktuğumuz doğal yağlar, aslında sağlığımız için son derece faydalı. Tereyağı ve sığır etinin kalp krizi riskini düşürmesi, şeker hastalığı ve obezite tedavisine yardımcı olması ve kolestrole iyi gelmesi, artık bir realite" diye konuştu.

Bu arada, doktora öğrencisi olan Flora Wang, araştırma sonuçlarını sunduğu, Alberta'da düzenlenen "Uluslararası Şilomikronların Zararları Sempozyumu"nda "genç araştırmacı" ödülünü aldı.

Sevgili Serenler;

Öncelikle ilginiz için teşekkür ederim.
Foruma daha sık yazma konusunda henüz tüm zorlukları aşabilmiş değilim.Görev yaptığım köy, internet bağlantısına nihayet kavuştu.Buna rağmen mesaim her geçen gün daha da yoğun olmaya başladı.Vakit ve enerji bulabilirsem (özellikle Aile Hekimliği Uygulamaları konusunda) yazmak isterim.Bu arada forumu aksatmadan takip etmeye çalışıyorum.Kenardan izlemek de keyifli.:)

Konuyla ilgili de ortaya bir kaç sorum olacak izninizle..

1.Alberta Üniversitesi profesörü ve asistanı olduğu iddia edilen kişiler tıp doktoru mudurlar?..branşları var mıdır?..varsa nedir?
2.Yazının kaynağı medya mıdır?
3.Bu yazının bilimsel bir yönü var mıdır?yoksa bu yazı mizahi amaçla mı yazılmıştır?

saygılarımla.

BORA YAŞAR
09-12-2008, 23:11
Yet another feather in Proctor’s Cap
(Jul 11, 2008)

Winner of the Biannual Wiebe Visser International Dairy Nutrition Prize 2008

Congratulations to Dr. Spencer Proctor, Assistant Professor\ Director, Metabolic and Cardiovascular Diseases Laboratory who has been awarded the prestigious, Biannual Wiebe Visser International Dairy Nutrition Prize 2008. This is the fourth time that the Prize will be awarded.

This prize given by the Utrecht Group (NZO), The Netherlands. Dr. Proctor received this honour for his research in:

•Specialities in cardio vascular disease and related lipid research.
•The link between dairy fat and progression of obesity and type 2 diabetes.
•Fundamental fat transport pathways.
•Trans fat and ruminant trans fat.
•Findings on why dairy TFA’s act differently to PHVO.

http://www.ales.ualberta.ca/afns/news.cfm?story=81273

Kalp hastalıkları üzerinde araştırmaları nedeniyle ödül almış bir akademisyen DR. Spencer Proctor.

Ufak bir araştırma böyle diyor.:)

GÜRKAN
09-12-2008, 23:26
Teşekkür ederim Sevgili Bora Yaşar.:)
Değerli arkadaşlar;
Araştırmaya gönüllü kişilerin zaman içindeki klinik seyri nasıl tahmin edilir ve hastalığın olası komplikasyonları nasıl öngörülür bir fikriniz var mı..
16 haftalık hayvan deneyleri bilimsel olduğu iddia edilen bir makale için bile yeterli olabilir mi?
Ayrıca bildiğim kadarıyla bazı tıbbi araştırmalarda da zarar-kes(stop-loss) yapılması çok doğaldır.Araştırma bitmeden sonlandırılabilinir..
Forumdaki akademisyen arkadaşlar bilimsel metodolojiyle ilgili görüş beyan ederlerse faydalanırz diye düşünüyorum.

sevgiler

http://img517.imageshack.us/img517/3912/kanitbe0.jpg

GÜRKAN
11-12-2008, 18:28
Merhaba,

Kolesterol yüksekliği hastalık değil bir semptomdur.Ancak yüksekliğine bağlı sorunlar ortaya çıktığı zaman geç kalınmış olabilir. Tereyağının veya kırmızı etin kolesterolü düşürür denilmesi halinde,( insanların bırakın bunun sonuçlarından zarar görmesini) hekime gitmekten vazgeçebileceğini düşünmek gerek.Hekime ulaşmada yaşanan sorun, bu ürünlerin hekime danışarak kullanılmasını da imkansız hale getirir. Popülist uygulamaların tıpta yeri olmamalı,hele hele bu kadar önemli bir konunun reklam malzemesi yapılmaması gerekirdi.Ben böyle düşünüyorum.

Sosyo-kültürel düzeyi düşük toplumlarda bu tür bireysel çıkarların ön planda tutulduğu mesajların yanlış algılanabileceğinden yola çıkıyorum ve diyorum ki: Toplumumuzda vatandaşlarımızın sağlık hizmetlerine ulaşması zaten zor. Bu tür mesajlar çok yanlış algılanabilir. Çünkü doktorlar kolesterol ilaçlarını verirken yaşam biçiminin düzenlenmesini de önerir.Bknz.http://www.hisse.net/forum/showpost.php?p=2384613&postcount=361 Ama bu ürünlerin bolca tüketilmesi tedaviyi başarısız kıldıracak bir görünüm ortaya çıkarabilecektir. Umarım dislipidemi hastaları sağlıklı ve doğal beslenme adına perhizlerini ve tedavilerini aksatmazlar.

sevgiler

Serenler
23-12-2008, 16:49
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ ONKOLOJİ ENSTİTÜSÜ BAŞKANI PROF DR .ERKAN TOPUZ TARAFINDAN DİLE GETİRİLEN YAPILACAK VE YAPILMAYACAKLAR LİSTESİ :


1. GÜNDE EN AZ 6-7 SAAT KARANLIK ODADA UYUMAK GEREKİR.

2. HAFTADA EN AZ 6 GÜN ERKEN YAT ERKEN KALK

3. ELEKTRONİK ARAÇLARDAN UZAK DUR KULANMADIĞINIZ ZAMAN AÇIK VE YANINIZDA TUTMAYINIZ.

4. BİLGİSAYARINI AÇIK TUTMA

5. TELEFONDA KISA KONUŞ

6. CEP TELEFONU İLE KONUŞMAN 30 SANİYEYİ GEÇMESİN

7. ŞAMPUANLAR VE DUŞ JELLERİ KANSEROJEN. VÜCUDUNUZU SABUNLA TEMİZLEYİN VE BOL BOL DURULANIN

8. ZAMAN ZAMAN YALIN AYAK TOPRAKTA YÜRÜYÜN

9. GİYDİĞİNİZ TERLİĞİN LASTİK- PLASTİK OLMAMASINA DİKKAT EDİN

10. GECE UYURKEN ODADAKİ TELEVİZYONU BİLGİSAYARI VS FİŞTEN ÇEKİN VEYA ANA DÜĞMESİNDEN KAPATIN

11. CEP TELEFONUNUZU GECE UYURKEN YATTIGINIZ ODADA BULUNDURMAYIN

12. HAFTADA 4 KEZ BALIK YE VE BALIK ÇORBASI İÇ BALIĞIN KILÇIĞI KANSER ÖNLEYİCİDİR. MÜMKÜNSE BALIĞI KILÇIĞI İLE YE

13. ZERDAÇAL (KÖRİ) Yİ BOL BOL KULLAN SALATALARINA EK, ÇORBANA KÖFTENE KOY VS

14. GÜNDE İKİ BARDAK DOMATES SUYU İÇ

15. KEPEK EKMEĞİ VE EKMEĞİN KABUĞUNU YE BELEDİYE EKMEĞİ GENÇLER İÇİN İYİ

16. TUZ KULANMAK İSTİYORSAN KAYA TUZU KULLAN

17. ZEYTİNYAĞI FAYDALI SABAH KAHVALTISINDA BİR ÇORBA KAŞIĞI ZEYTİNYAĞININ İÇİNE KEKİK, NANE, KÖRİ, KOYUP YE

18. ESMER PİRİNÇ TÜKET

19. ZEYTİN ÇOK YARARLI BOL BOL TÜKET

20. YAĞSIZ PEYNİR VE KEÇİ PEYNİRİ YE

21. HAFTADA EN ÇOK İKİ KEZ KIRMIZI ET YE

22. ÇAY ÖNERİSİ-YEŞİL ÇAY+BÖĞÜRTLEN+ISIRGAN+LİMON KABUĞU NU KARIŞTIR KAYNAT GÜNDE İKİ KUPA İÇ DİKKAT BUNU İLAÇ ALMAYAN İNSANLAR İÇEBİLİR

23. EĞER HİÇ BİR İLAÇ İÇMİYORSANIZ VEYA İLAÇTAN 6 SAAT SONRA BİR SU BARDAĞI GREYFURT SUYU İÇİN

24. BİTKİSEL OTLARI ALIRKEN İNTERNETTEN ALIŞVERİŞ YAPMAYIN-TARIM BAKANLIĞI ONAYI OLANLARI ECZANELERDEN ALIN

25. SENTETİK YASTIK YORGAN KULLANMAYIN PAMUIK YORGAN YASTIK DAHA SAĞLIKLI

26. ÖZELLİKLE BEYAZ İÇ ÇAMAŞIRLARINIZI KAYNATMADAN GİYMEYİN ÇÜNKÜ BEYAZLATICI MADDE KANSEROJEN BİR MADDEDİR

27. MUTFAKTA TEFLON BULUNDURMAYIN CAM-ÇELİK-PORSELEN KAPLARDA PİŞİRİN

28. SENTETİK MALZEME İÇEREN HALI KULANMAYIN

29. AYAKKABI İLE EVDE DOLAŞMAYIN

30. ORGANIK ÜRÜNLER TÜKETİN EN AZINDA SEBZE MEYVEYİ MEVSİMİNDE TÜKETİN

31. FASTFOOD KANSEROJENDİR

32. ACI BİBER KANSERE ÇAREDİR

33. HAFTADA EN AZ BİR KÖY YUMURTASI TÜKETİN VE ÖZELLİKLEDE BEYAZINI DAHA ÇOK TÜKETİN

34. ELMA SİRKESİ MERTABOLİZMAYI HIZLANDIRIR GÜNDE BİR TATLI KAŞIĞI İÇİN
( kadınlarda kemik erimesine sebep oluyor. dikkat edin)

35. HER SABAH AÇ KARINA BARDAK ILIK SU TÜKETİN

36. KURU ERİK, BÖĞÜRTLEN, ÇİLEK TÜKETİN

37. HAVUZLARDA KULLANILAN KLOR KANSEROJENDİR EĞER GİRERSENİZ DE HEMEN DUŞ ALIN

38. İÇME SUYU-İSTANBULDA ŞU ANDA BELEDİYENİN SUYU İÇİLEBİLİR EĞER SATIN ALIYORSANIZ 3 AYDA BİR MARKASINI DEĞİŞTİRİN

39. KIZARTMA YEMEYİN HAŞLAMA BUĞULAMA YENMELİDİR

40. MİKRO DALGADA FAZLA ISITMA

41. YANMIŞ YİYECEKLER KANSEROJENDİR

42. DİŞ FIRÇALARKEN KURU FIRÇAYA MACUNU KOY FIRÇALA SONRA DURULA

43. KURU TEMİZLEME KANSEROJENDİR

44. DOMATES ORGANİKSE VEYA MEVSİMİNDE KANSER ÖNLEYİCİDİR

45. ELMAYI KABUĞU İLE YE

46. SEBZEYİ MEYVEYİ ÖNCE ELMA SİRKELİ SUDA 20 DAKİKA BEKLET SONRA DURULA YE VEYA KULLAN

47. BROKOLİ, KARNIBAHAR, ISPANAK, LAHANA. KIRMIZI TURP, KARA TURP, HAVUÇ, MAYDANOZ, REZENE, TERE TÜKET

48. EN YEŞİL, EN KIRMIZI, EN SARI OLAN YİYECEKLERİ YE

49. YEŞİL ÇAYI GÜNDÜZ TÜKET

50. KARA ÜZÜM, KARADUT, BÖGÜRTLEN ŞURUBU, ANANAS TÜKET

51. ÇİN ÜRETİMİ HİÇ BİR ŞEY KULLANMA ŞU ANDA MADE İN CHİNA YERİNE PRC (PEOPLE REPUBLİC OF CHİNA) YAZIYORLAR DİKKATLI OL.

52. SÜT YERİNE AYRAN VE YOĞURT TÜKET ÇÜNKÜ SÜTE HAYVANIN GÜBRELİ YEDİĞİ OTLARIN KALINTILARI KARIŞABİLİYOR

53. FINDIK, FISTIK, CEVİZ KABUKLU AL KIR ÖYLE GÜNLÜK BİRAZ TÜKET

54. MEVSİMİNDE ÇEKİRDEKLİ KARPUZ ÇOK FAYDALI


55. ŞARABA BÖCEK İLACI KARIŞIYOR O NEDENLE KANSEROJEN, BİRA KOLON KANSERİNİ ARTIRIYOR, BUNLAR YERİNE KARA ÜZÜM YE

56. MEYVE SUYU YERİNE TAZE MEYVE TÜKET MEYVE SUYU ŞİŞMANLATIYOR

57. HAREKETLİ HAYATI TERCİH ET

58. OKSİJENLİ ORTAMDA GÜNDE EN AZ YARIM SAAT 45 DAKİKA YÜRÜ

59. SİGARA İÇİYORSANIZ YÜZDE 85 VEYA 90 AKCİGER KANSERİ OLACAKSINIZ VE KALP KRİZİ GEÇİRECEKSİNİZ DEMEKTİR.
SIGARAYI BIRAKINCA VÜCÜT 10 YILDA YENİLENEBİLİYOR. HEMEN SİGARAYI BIRAKIN. BIRAKINCA KIRMIZI OLAN ÜRÜNLERİ TÜKETİN MEYAN KÖKÜ VE KARA MEŞENİN KABUĞUNU EZİP TOZ OLARAK ALIN BU VÜCÜDUN DAHA KOLAY TEMİZLENMESİNİ SAĞLIYOR . 2015 YILINDA 9 MİLYON KİŞİ AKCİĞER KANSERİ OLACAK. YİRMİ SANİYEDE BİR KİŞİ AKCİĞER KANSERİ OLUYOR.

60. AKCİGER KANSERİ BELİRTİLERİ OMUZ AĞRILARI, YÜKSEK ATEŞ, ÖKSÜRÜK VE KANLI BALGAMDAN ANLAŞILIR.

61. STRESTEN UZAK DURUN KANSERİ TETİKLİYOR: YOĞA, MEDİTASYON, NAMAZ STRESE IYI GELİYOR

62. TANRIYA INAN, DOKTORA INAN, AİLE SEVGİSİNE BAĞLILIK GÖSTER Kİ STRESİN ETKİLERİNİ MEN ET

63. ÜZÜM ÇEKİRDEĞİ VE KETEN TOHUMU GÜNDE BİR TATLI KAŞIĞI TÜKET

64. GÜNDE BİR SU BARDAĞI AKŞAMLARI KEFİR TÜKET GÜNDE BİR KEZ BÜYÜK APDESTE ÇIKILMASI GEREKİR EĞER OLMUYORSA İLERDE KOLON KANSERİ OLMA OLASILIĞI YÜKSEKTİR. BUNA DİKKAT ET

65. MENAPOZDAKİ KADINLARIN VÜCUDUNDA ÖDEM OLUR BUNU ATMAK İÇİN KİRAZIN SAPI+MISIR PÜSKÜLÜ+MAYDONEZ SAPI KÖKÜ+DEFNE YAPRAĞINI 5 DAKİKA SICAK SUDA BEKLET İÇ GÜNDE EN ÇOK İKİ KUPA OLARAK BU BİRİKEN ÖDEMİ ATIYOR

66. BEYAZ UN BEYAZ ŞEKER VE TUZDAN UZAK DUR

67.HALSİZ HİSSEDİYORSANIZ GÜNDE BİRER ADET B VE C VİTAMİNİ AL

68. KANSER HASTALARI DOKTORUNA DANIŞMADAN HİÇ BİR BİTKİSEL OT KULLANMAMALIDIR. İLAÇ İÇİYORSA ASLA OT KULANMAMALIDIR.

69. BÜTÜN PETROL ÜRÜNLERİ KANSEROJEN. ŞEYTANIN DIŞKISI OLARAKADLANDIRILIYOR. KULANDIĞINIZ HER ŞEYİN PETROL ÜRÜNÜNDEN YAPILIP YAPILMADIĞINI SORGULAYIN

GÜRKAN
25-12-2008, 20:04
.............
Diğer meslekdaşlarım ve diyetisyenler ne der bilemiyorum..Tüm hiperlipidemili hastalarıma haftada 3-4 günden fazla yumurta yememeleri gerektiğini söylüyordum ve bu şekilde söylemeye de devam edeceğim.Bingür Sönmez hoca ve yetiştirdiği talebeleri bu konuda bir sıkıntı yaşamış olabilir ama bu genellenmemeli diye düşünmekten kendimi alamıyorum.Kendi aralarında konuşuyorlar dediği hususa da şöyle bir açıklama getirilebilir..Sanıyorum hiçbir meslekdaşım kendisinden bir buçuk nesil büyük akademik kariyerinin en üst seviyesindeki birine nasihat etmek suretiyle narsistik öfkesine maruz kalmak istememiştir.Tüm bunlar polemik ve reklam amaçlı kullanılabilecek hususlar.
............




..............
Yumurta da tereyağı da kırmızı ve beyaz et de daha çok tartışılacak..
Tartışılamayacak şeyler de var; Fast food beslenme kola, sigara, alkol gibi...
..............


Sevgili Serenler;

Yumurta daha çok tartışılacak demiştiniz..:)

Haklı çıktınız..:cool:

Belki bizim görüşümüz daha doğrudur.:mut:

Sahi, bu arada hoca neden geri adım attı acaba?:)

sevgiler.

'Özür’ doktorları böldü!

Türk Kardiyoloji Derneği’nden Doç. Dr. Meral Kayıkçıoğlu, yumurtanın yararlı olduğunu savunan meslektaşlarını eleştirdi

Yıllarca “yemeyin” dedikten sonra geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamayla yumurtaya iade-i itibar eden kalp ve damar cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez’in aksine Türk Kardiyoloji Derneği Kalp Damar Hastalıkları Önleme Proje Ekibi üyesi Doç. Dr. Meral Kayıkçıoğlu, yumurta sarısı tüketiminin başta kalp damar ile şeker hastalarında, kan kolesterolü yüksek ve ailesinde kalp hastalığı olanlarda zararlı olabileceğini söyledi.

Kayıkçıoğlu, yaptığı yazılı açıklamada, son günlerde bazı yayın organlarında, başka alanların uzmanlarının dikkatsiz yorumlarına dayanılarak yumurtada kolesterolün abartıldığı, kalp ve damar hastalıklarına yol açmak bir yana, sağlık için çok yararlı olduğu yönünde haberlerin yayımlandığını hatırlattı. Kayıkçıoğlu, konuyla ilgili yapılan çalışmalar ışığında, kalp sağlığına uygun beslenme için erişkinlerde günde en fazla 200 miligram kolesterol tüketiminin önerildiğini belirtti.

Masum değil!

Kayıkçıoğlu, yumurtanın uzun yıllardır kolesterol yönünden zengin, kalp sağlığına zararlı beslenmenin sembolü olarak kabul edildiğine dikkati çekerek, bu benimsemenin haksız sayılmaması gerektiğini vurguladı. Yumurta sarısında ortalama 200-220 miligram kolesterol bulunduğunu, yani bir yumurta sarısı yenildiğinde günlük kolesterol ihtiyacının karşılandığını bildiren Kayıçıoğlu, şöyle devam etti:

“Yumurta tüketimini artırmanın kolesterol düzeylerini belirgin yükseltmese de, 20 yıllık izlemde kalp-damar hastalığı ve ölüm riskini artırdığı saptanmıştır. Bu zararlı etki, en fazla şeker hastalarında görülmüştür. Ayrıca yumurta tüketimi hem şeker hastalığı, hem de kalp yetersizliği riskini de belirgin olarak artırmaktadır. Bilimsel verilerin ışığında yumurta sarısının tüketimi, başta kalp-damar hastalarında, şeker hastalarında, kan kolesterolü yüksek ve ailesinde kalp hastalığı olanlarda zararlı olabilir.”

Kayıkçıoğlu, bunun “Yumurta kesinlikle yenmemeli” anlamına gelmediğini belirtti.

Milliyet 24-12-2008

kemal.erdem
06-01-2009, 02:03
Margarin mi?


Dr. Murat Kınıkoğlu
Akşam, 14 Nisan 2008,Pazartesi

Margarin Üreticileri Birliği son günlerde atağa kalktı. Margarinin hiçbir zararı olmadığını, kalbe asıl zararlı olanın tereyağı gibi doymuş yağlar olduğunu söylüyorlar. Dikkat!.. Çok yakında Tereyağı Üreticileri Birliği’nin karşı kampanyası başlayabilir. (Böyle bir birlik var mı bilmiyorum, yoksa da eli kulağındadır.)

Daha önce de yazdım, ne yiyip içeceğimize biz değil Üretici Birlikleri karar veriyor. Örneğin Şarap Üreticileri Birliği günde bir bardak şarap içmemizi istediği için her gün gazetelerde şarabın faydaları ile ilgili yazılar okuyoruz. Arasıra Bira Üreticileri Birliği araya girip, biranın da en az şarap kadar faydalı olduğuna dair haberler patlatıyor. Şarap, bira derken hepiniz alkolün kalbe faydasını ezbere biliyor ama fazla içildiğinde “beyin için ne kadar zararlı olduğunu” öğrenemiyorsunuz.

Margarin kampanyasını izleyen halkımız da şaşırmış durumda. “Ne oldu da kırk yıldır ‘aman yemeyin’ dediğiniz, tu-kaka ettiğiniz margarinler birden faydalı oldu?” diye soruyorlar. Efendim meselenin özü şu: Mısır, soya gibi bitkilerin yağlarından devşirilerek yapılan margarinleri aslında III. Louis Napoleon’a borçluyuz. Fakir halk için yeni bir yağ bulunmasını isteyen Fransa imparatoru “Kim ki bana tereyağı gibi ekmeğe sürülen (ama ucuz) bir yağ yaparsa ona büyük bir ödül vereceğim” diye ferman çıkarmıştır. Topladığı bitkisel yağları basınç altında katı hale getiren uyanık kimyacı Mouires margarini bularak büyük ödülü kapmıştır. Bundan 150 yıl önce fakir insanları kandırmak için bulunan margarin o yıldan bu yana teknolojik evrim geçirerek en sonunda kalbimiz için yararlı(!) margarin haline dönmüştür.

Margarinler bitkisel kaynaklı oldukları için kalp damar sistemi için zararlı olan kolesterol ve doymuş yağları içermezler. Buna karşılık imalatları sırasında doymuş yağlardan bile zararlı “trans yağlar” ortaya çıkar. Günümüzdeki modern üretim teknolojisi margarin üretiminde trans yağ oluşumunu engelleyebilmektedir. Son yıllarda margarine rağbet edilmesinin arkasında işte bu teknolojik gelişme vardır. Ülkemizde üretilen margarinlerin büyük kısmı yeni teknoloji ile trans yağsız üretilmekte birlikte piyasadaki bütün margarinlerin bu özelliğe sahip olduğunu söyleyemeyiz. Bu yüzden “Margarinler zararsızdır” diyerek genelleme yapmak yerine “Trans yağ içermeyen margarinler kalp damar sistemine zararsızdır” demek daha doğru olur.

Benim tavsiyem:

1-Margarinler, (ekonomik olarak avantajlı olmalarına rağmen) mutfakta ilk aklımıza gelen yağ olmamalıdır. Öncelikle sıvı yağı ve bilhassa zeytinyağını tercih etmeliyiz.

2-Margarinlerin kalp hastalarına iyi geldiğini söyleyemeyiz, belki zararlı olmadığını söyleyebiliriz (ki bunu söylemek için bile vaktin erken olduğunu düşünüyorum.)

3-Ekmeğe margarin sürdürülerek çocuklara yedirilmesini doğru bulmuyorum. Çocuklar allerjik reaksiyonlar açısından erişkinlere göre daha hassastırlar. 2001 yılında Melbourne - Royal Children’s Hospital tarafından yapılan ve Thorax dergisinde yayınlanan bir çalışmada margarin yedirilen çocuklarda astım görülme riskinin daha fazla olduğu gösterilmiştir. İngiliz Toraks Cemiyeti başkanı Dr. Lenney, annelerin çocuklarına fazla margarin vermemelerini, bu yağlarda kızartılmış yiyecekleri fazla yedirmemelerini önermiştir. Avustralya’da yapılmış bir diğer çalışmada zeytinyağlı Akdeniz diyeti kullanan kişilerle margarin kullanan kişiler mukayese edilmiş ve sonuçta alerjik rinit, astım ve cilt döküntüleri gibi alerjik reaksiyonların margarin kullananlarda iki misli daha fazla olduğu görülmüştür. Son olarak 2005 yılında Eur J Clin Nutr. Dergisi’nde yayınlanan bir çalışmada margarindeki yağ asitlerinin erişkinlerde de astım riskini artırdığı gösterilmiştir.

4-Günümüz Türkiyesi’nde herkesin çocuklarına tereyağı yediremeyeceği gerçeğini de gözardı etmememiz gerekir. Margarinler, özellikle kalabalık aileler için enerji ve A,D,E vitaminleri açısından zengin bir besin kaynağıdır.

Yazımın sonunda bir itirafta bulunayım; eşim, özellikle kek ve kurabiyelerde hiçbir yağın margarinin yerini tutamayacağını söylüyor. (Özellikle birisinden şaşmaz.) Öyle veya böyle bize de zaman zaman onun yaptığı margarinli kurabiyleri afiyetle yemek düşüyor.

Özetin özeti: Zeytinyağı birinci, tereyağı ikinci, arasıra margarin...

Serenler
20-01-2009, 09:47
BAGIRSAK KANSERI SAVASCISI BULGUR



Bulgur, Anadolu insanının vazgeçilmez besin maddelerinden biridir. Özellikle kış aylarında bulgur tüketimi daha da artmaktadır. Tıp dünyasında son zamanlarda yapılan araştırmalar da, bu değerli besin maddesinin son derece önemli bir özelliğini daha ortaya çıkardı. Bu önemli özellik ne mi? Hemen söyleyelim: Bulgur, özellikle bağırsaklarda kanser riskini büyük oranda azaltıyor. Bazı kişiler tarafından "köylü yiyeceği" diye nitelendirildiği için sofralardan uzak tutulan bulgur, besin değeri yanında vitaminler açısından da son derece zengin bir gıda maddesi..

Besin değeri
Gaziantep Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Bölümü'nde uzun süredir yürütülen çalışmalarda elde edilen sonuçlara göre; bol miktarda fiber ihtiva eden bulgur, düzenli olarak tüketildiğinde bağırsak kanseri riskini engelliyor. Bulgurun besin değerine gelince; 100 gram bulgur, vücuda yaklaşık 350 kalori verir. Ayrıca 69.8 gram karbonhidrat, 12.5 gram protein, 1.5 gram lipid, 40 miligram kalsiyum, 3.5 miligram demir, 0.40 miligram B1 vitamini, 0.04 miligram B2 vitamini ve 4.3 miligram niacin içermektedir.

Stratejik gıda
4000 yıldan beri besin maddesi olarak kullanılan bulgurun, Dünya Gıda Örgütü'nün açlık sınırındaki ülkelere gönderdiği gıdalar içerisinde yer alması, önemini bir kat daha artırmaktadır. Bizim kıymetini ve önemini pek bilmediğimiz bulgur, dengeli beslenmeden taviz verilmeyen Beyaz Saray mutfağında dahi eksik olmayan emsalsiz bir gıda maddesidir. Bazı ülkelerdeki ordularda radyasyona karşı dayanıklı olduğu için stratejik gıda olarak kabul edilen ve nükleer savaş dönemleri düşünülerek stoklarda tutulan bulgur, kolay hazırlanabilmesi ile de önemli avantaj oluşturuyor.

Anne adayları için faydalı bir yiyecek
Bebeğin anne karnında sağlıklı büyümesine büyük katkı sağladığı belirlenen bulgurun hamileler tarafından bol bol tüketilmesi tavsiye ediliyor. Bulgurun folik asit açısından ne kadar zengin olduğunun toplumda yeterince bilinmediğini belirten Gaziantep Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Bayram, anne adaylarının sağlıklı bebek dünyaya getirmeleri için yeterince almak zorunda olduğu bir vitamin türü olan folik asidin, beyin ve omurilik hastalıklarının oluşumunu önleyen (B) grubundan bir vitamin türü olduğunu söyledi.

Doç. Dr. Mustafa Bayram bu konuda şunları dile getirdi:
"Anne adayları, bebeklerini, folik asit yetersizliğinin neden olduğu rahatsızlıklardan korumak için bulgura sofralarında daha çok yer vermeli. Folik asit yetersizliği yaşayan kadınların, anemi, anemiden kaynaklanan yorgunluk, nefes darlığı ve ishal ile kilo kaybı, çarpıntı ve huzursuzluk gibi olumsuzlukları daha sık ve daha yoğun yaşadıkları biliniyor. Anne, bulgur yemekleri yiyerek bebeğini de kendini de bu olumsuzluklardan koruyabilir."

Kıymetini bilmiyoruz
Yeşil çay ve ısırgan otu gibi, bizim pek tüketmeye alışkın olmadığımız besinlerin kanser düşmanı olduğunu daha önce yazmıştım. Ama tüketimi ülkemizde çok yaygın olan bulgur var ki o da tam anlamıyla bir kanser düşmanı. Ayrıca bağırsakların düzenli çalışmasını sağlıyor, kabızlığı önlüyor, sinir bozukluklarını gideriyor, zihni dinlendiriyor ve enerji veriyor.

-----------------------------------------


Yukarıdaki araştırmayı bir bilim kuruluşumuz yapmış. Konumuz sağlıklı beslenme. Bulgurun ilaç olduğunu da söylemiyoruz ama sağlıklı beslenme insanın sağlam ve dolayısıyla dirençli bir bünyeye sahip olmasını sağlıyor. Sağlıklı bir bünye de kolay kolay hastalığa yakalanmıyor.
Bulgur binlerce yıldır zevkle tükettiğimiz bir besin kaynağı...
Daha sonra sofralarımıza pirinç girmiş. Az önce markette pirincin fiyatına baktım; 3.75 TL. Üretimimiz tüketimi karşılamıyor. Üstelik üretimi havuz şekilne dönüştürülmüş inanılmaz derecede su tüketilen bir şekilde yapılıyor. Su kaynaklarımızın kıtlığı dikkate alınırsa pek de akılcı değil. Su kaynaklarının fazla olduğu yerler ise oldukça kısıtlı. Bu nedenle her yıl dünyanın dövizini ödeyip ithal ediyoruz. Hatta sık sık spekülasyonlara da sahne oluyor.
Bulgurun fiyatı bunun yarısı bile değil. Üstelik ithal değil, döviz de ödemiyoruz.
Lezzet deseniz usulünce hazırlanmış tereyağlı bulgur pilavını hiç bir şeye değişmem. Hele vakit akşamsa gene şifa kaynağı bir baş soğanı kırıp yanında yemenin zevkine doyum mu olur.
Sanırım şimdi herkesin aklına düştü.:yes:
Eh artık akşama kadar sabrediverin. :)

DUVAR USTASI
26-01-2009, 12:05
Akdeniz mutfağının vazgeçilmezi, tam bir antioksidan deposu olan
zeytinyağının yararları saymakla bitmiyor.

* Kanser riskini azaltır:
İçerdiği 'polyphenols', bitkisel antioksidan ile hücreleri kanserden
korur. Tekil doymamış yağ oranı kansere karşı etkilidir.

* Kalbi korur:
Kalbiniz için zeytinyağından daha iyi hiçbir şey yoktur. İyi
kolesterolü yükseltir (HDL), kötü kolesterolü (LDL) düşürür, kandaki
yağ oranını dengeler, itihabı ve diğer kalp hastalıklarına neden olan
sağlık sorunlarını önler.

* Kan basıncını düşürür:
İçerdiği etkili antioksidanlar damarları güçlendirir ve genişletir.

* Kilo vermenizi sağlar:
Kendine has lezzeti ve doymuş yağ oranının düşük olması kilo vermeye
yardımcıdır.

* Baş ağrısını azaltır:
Eğildiğinizde başınıza doğru saplanan bir ağrınız varsa; salata ve
sebzelere düzenli ekleyeceğiniz zeytinyağı sayesinde hem bu ağrıdan
hem de mide sorunlarından kurtulabilirsiniz.

drcz
27-01-2009, 18:45
Kilo sorunu olan insanlar zeytin yağ yararlı diye fazla miktarda tüketmesinler. Diğer yağlar gibi zeytin yağın kalorisinde 9 dür.
Beslenmede as olan her şeyden dengeli beslenmek ve düzenli spor yapmaktır.

Serenler
11-02-2009, 10:07
1 BARDAK COLA BİR SAATTE VÜCUTTA BAKIN NELER YAPIYOR?

Cola ile felakete götüren 60 dakika
İç ve Kalp Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Canan Karatay, bir bardak Cola'nın 60 dakikada vücuda verdiği zararları anlattı. İşte felakete götüren kısır döngü.

İç ve Kalp Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Canan Efendigil Karatay, Cola'nın zararları hakkında ilginç açıklamalarda bulundu.
www.barsakforum.com sitesinde yazan Prof. Dr. Karatay, 'kola içince vücudunuzda neler olduğunun farkında mısınız?' diyerek aşağıdaki açıklamayı yaptı:
1. İlk 10 dakikada: Kanınıza hemen 10 çay kaşığı kadar şeker girer. Bu normal günlük dozun 100 katı kadardır. Bulantınızın olmamasının nedeni içinde bulunan 'fosforik asiddir'.
2. İlk 20 dakikada: Kan şekeriniz aşırı şekilde yükselir. Bunun sonucu pankreasınızda aşırı derecede insülin salgılanır ve kan şekerinin fazlası karaciğerde yağ olarak depolanmaya başlar.
3. 40 dakika içinde: Kafeinin tamamı dolaşıma girmiş olur. Kan basıncı yükselir, karaciğerden daha fazla şeker yapılarak kana geçer ve kan şekeri tekrar yükselir.
4. 45 dakika içinde: Beyinde dopamin yapımı artar, mutluluk hissi başlar (eroinin etkisine benzer bir etki meydana gelir.)
5. 60 dakika içinde: Ani açlık hissi oluşur.
6. Tekrar kolaya ve tatlılara saldırısınız.
7. Bu kısır döngü devam ettiği süre karaciğer ve göbek yağlanması artar, vücudun tüm hücrelerinde LEPTİN ve İNSÜLİN DİRENCİ gelişir.
8. Şişmanlık hastalığını başlatmıştır ve bütün dejeneratif hastalıkların nedenidir.

Hala cola içmek istermisiniz? Yoksa taze sıkma portakal ve nar suyumu sıktırırsınız gittiğiniz restaurantlarda?
Maalesef sıkma portakal suyu yok!! Diyen lokantaları protesto edin. 20 liraya bir meyve sıkma makinası aldırın. Aksi halde bir daha gelmeyeceğinizi söyleyin..
Sağlığımıza dikkat edelim. Restaurantlarda Cola, Fanta, Zero varsa. Sıkma taze portakal, mandalina, kivi suları da olsun.

pinky
13-04-2009, 14:35
BU KADAR ZENGİN ÇESİT VAR, BURADA OLMAYAN ÇEŞİTLER DE VAR. NE YAZIK Kİ DÜNYAYA TANITAMIYORUZ...


*KONYA'NIN KÜFLÜ PEYNİRİ*
Konya'da, yağı alınmış koyun sütünden üretilen
ve doğal olarak küflendirilen
Konya küflü peyniri, genellikle Karapınar, Ereğli,
Cihanbeyli gibi
koyunculuğun yoğun olduğu yerlerde üretiliyor. Küflü
peynir, özellikle
kırsal alanda yağı alınmış koyun sütünden
üretiliyor. Yağının alınması,
doğal küflenmeye yol açtığı için aflatoksin
oluşmasını önlüyor.
*BERENDİ VE DİVLE TULUM PEYNİRİ*
Ereğli ilçesi ile Karaman'ın Ayrancı ilçesi ve
çevresinde üretilen Berendi
ve Divle tulum peynirinin de pazar payı oldukça geniş.
Berendi tulum
peyniri pastorize inek sütü kullanılarak modern
tesislerde üretiliyor.
Divle tulum peyniri ise tümüyle geleneksel usullerle,
kuzulamaların
gerçekleştiği, mayıs ayı ile haziranın ortasına
kadar olan sütün bol olduğu
dönemde koyunlardan sağılan süt biriktirilerek
yapılıyor. Ayrancı'ya bağlı
Divle köyünde vatandaşlar, sağdıkları sütleri her
gün bir kişinin evinde
imece usulüyle birleştiriyor, ürettikleri peyniri
mağaralarda saklıyor.
*KAYSERİ'NİN ÇÖMLEK PEYNİRİ*
Çömlek peyniri, taze koyun veya inek peynirinin
süzülüp daha sonra
çömleklere basılmasıyla üretiliyor. Kalıplar
halindeki taze peynir, önce
bez torbalara konulup üzerine taş parçalarıyla baskı
yapılarak içerisindeki
peynir suyunun dışarı akması sağlanıyor.
'Baskı' adı verilen bu işlem 2 gün
sürüyor. Suyunu kaybeden taze peynir, daha sora elde
ufalanıp bir bez
üzerine serilerek tuzlanıyor. Ufalanan peynirin
içerisine bir miktar çörek
otu katılıyor. Tuzlanıp bir gün bekletilen peynir
çömleklere basılıyor.
Üzerleri donmuş yağ ile kaplanan çömlekler daha sonra
kayadan oyma
mağaralarda veya evlerin zemin katında hazırlanan nemli
kumlara gömülerek
olgunlaşmaya bırakılıyor. Yaklaşık 3 ay sonra peynir
tüketilmeye hazır hale
geliyor.
*ERZİNCAN TULUM PEYNİRİ*
Erzincan'da birkaç yıl öncesine kadar evlerde, son
yıllarda ise modern
tesislerde üretilen tulum peyniri, ülkede en çok
tüketilen peynir türleri
arasında. Koyun sütünün ısıtılıp mayalandıktan
sonra oluşan pıhtısı, bez
torbada sudan ayrışması için 3 gün bekletiliyor. Daha
sonra pıhtı
parçalanarak yüzde 3 oranında tuz ile karıştırılıp
18 saat havayla temasa
bırakılıyor. Peynirde istenen aromanın oluşması için
bu işlem birkaç kez
tekrarlanıyor ve hava almayacak şekilde bir tulum ya da
bidonda 120 gün
bekletilerek tüketime hazır hale getiriliyor. Tulum
peyniri, başta Erzincan
olmak üzere Türkiye'nin hemen her yerinde marketlerde
ve şarküterilerde
satışı yapılıyor.
*KARS GRAVYERİ*
Mandıralarda üretimi yapılan peynirin hayvansal protein
oranı yüzde 32
seviyelerinde.İlde yaygın olarak tüketilen gravyer, son
yıllarda büyük
şehirlerde de ilgi görmeye başladı. Özellikle
yabancı turistlere ev
sahipliği yapan otellerden Kars gravyerine yoğun talep
geliyor. Gravyerin
gelecek yıllarda çok daha fazla ilgi görmesi bekleniyor.
İyi bir Kars
gravyerinin sert kabuklu, kiraz büyüklüğünde
gözenekleri, kesildiğinde
renginin koyu sarı olması ve yenildiğinde genzi yakacak
düzeyde bir tadı
bulunması gerekiyor. Tamamen organik olan bu peynirin
kilogramı, Kars'ta
25-30 YTL arasında satılıyor. * *
*KARIN KAYMAĞI PEYNİRİ*
Kars'ta yapılan bir diğer önemli peynir türü ise
daha çok Sarıkamış
ilçesinde ev koşullarında üretilen 'karın
kaymağı' peyniri. 24-34 derecede
mayalanan inek sütü, pıhtı haline gelmesinin ardından
bez torbalarda baskıya
alınarak suyu süzülmeye bırakılıyor. Yaklaşık 18
saat süren bu işlemin
ardından açılan torba içerisine yüzde 3 oranında tuz
ilave edilerek pıhtı
ufalanıyor ve belli bir oranda krema veya tereyağı
katılıp yoğruluyor. Daha
sonra temizlenmiş ve kurutulmuş hayvan işkembesi
içerisine konuluyor. Ağzı
sıkıca kapatılarak ve düz bir yerde bırakılarak 120
kilogramlık baskı
uygulanıyor. Baskı işlemi 3 gün devam ediyor ve sonra
iplere asılarak serin
odalarda 3 ay gibi bir süre olgunlaşmaya bırakılıyor.
Ardından peynir
tüketilmeye hazır hale geliyor. * *
*VARTO KEÇİ PEYNİRİ*
Keçi sütü, güneş sıcaklığında belli oranda
ısıtıldıktan sonra maya ilave
edilerek pıhtı halini alıyor ve oluşan bu pıhtı,
hafifçe parçalanıp
gözenekleri iri olmayan keten tarzı bez torbalarda bir
süre
bekletiliyor. Torbada
en az 12 saat asılı bekletilerek suyu süzülen pıhtı,
daha sonra keçi peyniri
halini alıyor.
*İKİZDERE TULUM PEYNİRİ*
Ardahan'da üretilen İkizdere tulum peyniri, Erzincan
tulum peyniri ile aynı
pastörize işlemler uygulanarak elde ediliyor. Ancak
Erzincan tulum peyniri
koyun, İkizdere tulum peyniri inek sütünden
yapılıyor.Evlerde ailelerin
kendi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla ürettiği
peynir, pazarlarda nadiren
görülüyor.
*ARDAHAN KÜFLÜ PEYNİR*
Yine Ardahan'da üretilen küflü peynir, yağsız inek
sütünden yapılıyor. Peynir,
bölgede genellikle evlerde üretiliyor. İhtiyaç
fazlası ürün, satışa
sunuluyor. Genellikle aynı bölgede tüketiliyor.
*ERZURUM'UN CİVİL PEYNİRİ*
Erzurum'a özgü civil peynir, yağsız inek ya da
koyun sütünden
yapılıyor.Yayıklanarak yağı alınan ve tencerede
mayalanan süt, pıhtı halini
alana kadar ateş üzerinde sürekli karıştırılıyor.
Oluşan pıhtı, başka bir
kaba alınarak tuz ilave ediliyor. Peynir kütlesi daha
sonra bir kola
sarılarak tel şeklini alıyor. Salamura suyu içerisinde
muhafaza
edilebildiği gibi, bolca tuzlanarak taze olarak da
saklanabiliyor. Civil
peynir, başta Erzurum olmak üzere Ankara ve
İstanbul'da da değişik
marketlerde satışa sunuluyor. Yağsız olması
nedeniyle, özellikle diyet
uygulayanlar tarafından tercih ediliyor.
*BİNGÖL SALAMURA PEYNİRİ*
Bingöl'de çiğ koyun sütünden yapılan salamura
peynir, yaylalarda, ev
koşullarında aile işletmeleri tarafından
üretiliyor.Ailelerin kendi
ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde ürettiği
salamura peyniri, koyun sütünün
pişirilmeden güneş sıcaklığında mayalanarak pıhtı
halini almasıyla elde
ediliyor. Pıhtı, keten bez parçalarda 1-2 gün suyunun
süzülmesi için
baskıya alınıyor ve daha sonra küçük parçalar
halinde salamura suyuna
konularak tüketime hazır hale getiriliyor.
*PEYNİR DEPOSU 'MAĞARA'*
Sivas'ın Zara ilçesinde kışlık olarak hazırlanan
peynirler, geleneklere göre
yüzyıllardır depo alarak kullanılan mağaralarda
korunuyor. Zara ve
köylerinde yaz aylarında hazırlanan peynirler, daha
önceden belirlenen
mağaralarda kış için saklanıyor. Peynirler yaz
boyunca soğuk hava deposu
görevi yapan bu mağaralarda bekletiliyor, kış
yaklaştığında bu peynirler
mağaradan çıkartılarak satılıyor ya da tüketiliyor.
*KÜP PEYNİR*
Sivas ve ilçelerinde yoğun olarak küp peyniri üretimi
yapılıyor. Genellikle
bahar aylarında yapımına başlanan küp peyniri, inek
sütünden taze peynir
olarak yapılıyor. Suyu alındıktan sonra toprak
küplere veya plastik
bidonlar içerisine dilimlenerek yerleştirilen peynir, bol
tuzlanıp,
sıkıştırılıyor. Peynirin ağız kısmına bez bir
örtü konduktan sonra küp veya
bidonun kapağı kapatılıyor. Ters olarak çevrilen küp
veya bidonun ağız
kısmı aşağı gelecek şekilde evlerin serin olan
genellikle bodrum
kısımlarında yarıya kadar toprağa gömülüyor.
Yaklaşık 3 ay bekletilen
peynirin bu süre içerisinde suyu süzülüyor, rengi,
kokusu ve tadı değişiyor.

*TOKAT'TA KIŞLIK SALAMURA PEYNİR*
Keçi, koyun ve inek sütünden mayıs-ağustos ayları
arasında yapılan peynir,
çiğ sütten mayalanarak üretiliyor. Peynirler daha
sonra kalın tuzla
tuzlanıp, küp ve bidonlara basılıyor. Bu peynir, 3 ay
sonra tuzdan
ayıklanarak tüketilmeye başlanıyor.
*TRABZON'UN 'TELLİ PEYNİRİ'*
Doğu Karadeniz yaylalarında beslenen ineklerden elde
edilen sütlerin ana
maddesini oluşturduğu 'telli peynir', kaşar
peynirine benzeyen, sarımtırak
renkli, lif lif ayrılabilen, ısıtıldığında uzayan,
az tuzlu peynir olarak
nitelendiriliyor. Peynir üreticisi Ali Kemal Bıyıklı,
AA muhabirine yaptığı
açıklamada, 'telli peynir' üretiminin geleneksel
olarak Trabzon ve
ilçelerindeki köylerde kadınlar tarafından
yapıldığını, son yıllarda da süt
fabrikalarında 'telli peynir' üretimi
gerçekleştirildiğini söyledi.
*EDİRNE'NİN BEYAZ PEYNİRİ*
Türk Patent Enstitüsü (TPE) tarafından tescil edilen
Edirne peyniri,
Anadolu'nun her yanından rağbet gören bir lezzet
olarak öne çıkıyor. Edirne'nin
değişik türdeki otlarıyla doğal beslenen inek, keçi
ve koyunların sütünden
lezzetini alan Edirne peynirinin imalat aşamasındaki
lezzetine lezzet katan
diğer unsurlar da tuz ve maya. Meriç, Tunca ve Arda
nehirlerinin
oluşturduğu deltada yetişen bitki örtüsünün süte
kattığı lezzet, peynire de
yansıyor.Edirne beyaz peynirinin, yapımında
kullanılacak sütün en çok 30
dakika içinde mayalanıp peynir haline getirilmesi,
olgunlaştırma sürecini
tamamlayan peynirin, havayla ilk temasından itibaren
(teneke açıldıktan
sonra) 3 ay içinde tüketilmesi gerekiyor.Edirne ve
Trakya'ya özgü peynir,
tam yağlı ve doğal olması özelliği ile tanınıyor.
Edirne beyaz peyniri
ağızda kayganlık hissiyle ve ekşimsi tadıyla diğer
peynirlerden ayırt edici
özelliğe sahip.
*AHBAZ VE ÇERKEZ PEYNİRİ*
Sakarya'da yöresel olarak üretilen peynir türleri
arasında Abhaz ve Çerkez
peyniri öne çıkıyor. Ahhaz peynirinde, 8 litre sütten
yaklaşık 2 kilogram
peynir elde ediliyor. Süt, peynir mayasıyla birlikte 2
saat bekletiliyor. Maya
tuttuktan sonra ortaya çıkan peynir elle bir araya
toplanıyor. Bir sahanda
sıkıştırılıyor ve bir gün bekletiliyor. Kaynayan
suda dilimler halinde
karıştırılan peynire istenilen şekil (örgü,
tekerlek)verilebiliyor.

Çerkez peyniri ise Abhaz peynirine göre daha yumuşak.
10 litre sütten
yaklaşık 2 kilograma yakın peynir üretilebiliyor.
*'OTLU PEYNİR, HAZMI KOLAYLAŞTIRIYOR*
Hazmı kolaylaştırıcı özelliğe sahip olan Van'ın
otlu peyniri, bu nedenle
sadece kahvaltıda değil, yemeklerden sonra da
tüketiliyor. Genellikle Doğu
Anadolu Bölgesi'nde, 25 çeşit bitki kullanılarak
yapılan otlu peynirin,
sofralarda farklı bir yeri bulunuyor. Otlu peynirde
çoğunlukla sirmo
(yabani sarımsak), mendo, helis, siyabo, nane ve kekik
gibi yabani otlar
kullanılıyor. İlkbaharda dağlardan toplanan bitkiler,
bir süre salamurada
bekletildikten sonra peynire katılıyor. Otlardaki
çeşitli mineraller
hazımsızlık sorununu ortadan kaldırıyor.
*ÇANAK PEYNİRİ*
Yozgat'ta temmuz ve ağustos aylarında elde edilen
sütle hazırlanan ve
çanaklarda toprağa gömülen çanak peyniri, sonbahar
aylarında topraktan
çıkarılıyor ve kış mevsiminde tüketiliyor. Yozgat
Belediyesi, yöreye özgü
bu peyniri tescillemek için Türk Patent Enstitüsüne
başvuruda bulundu.
*AYDIN'IN TULUM PEYNİRİ*
Aydın'da inek ve koyun sütlerinin karışımından
üretilerek keçi derisine
basılan tulum peyniri, lezzetiyle beğeni topluyor.
Bölgedeki üreticiler,
peynirin asıl lezzetinin keçi derisine basılmasından
kaynaklandığını ifade
ediyor.Keçi derisine basılan peynir, derinin şeklini
alıyor. Bu haliyle
peynirin yaklaşık bir yıl depolanarak acı suyunu
dışarıya atması bekleniyor.

*MALATYA PEYNİRİ*
Genellikle köylerde üretilen Malatya peyniri, çiğ
sütün yağı ve kuru maddesi
çekilmeden, peynir mayasıyla mayalanması ile
üretiliyor. Mayalanan peynir
kesildikten sonra suyu alınıyor ve üzerine ağırlık
konulan iki tahta
arasında sıkıştırılıyor. Peynir, kaynatıldıktan
sonra salamuraya
bırakılıyor.
*İZMİR'İN YÖRESEL PEYNİRLERİ*
Farklı kültürlerinin bir araya geldiği İzmir ve
ilçelerinde, bu medeniyetler
buluşması kendisini yöresel peynir çeşitlerinde de
gösteriyor. En fazla
tanınan İzmir tulumu, halen İzmir'in yanında
Ödemiş, Menemen, Tire ve diğer
ilçelerdeki mandıralarda yapılıyor. Süt pastörize
edildikten sonra mayalama
sıcaklığına kadar soğutuluyor. Daha sonra
'pıhtı kırımı' yapılıyor ve baskı
tenekelerinde bekletiliyor. İzmir tulum peynirinde
kullanılan salamura ise
peynir altı suyundan elde ediliyor. Kesilen ve süzülen
telemenin konulduğu
teneke ya da deri, salamura ilave edilerek hava almayacak
şekilde
kapatılıyor.Tulum peyniri için kullanılan deriyse 1,5
yıl öncesinden hazır
hale getiriliyor. Özel keçi derisi tuzlanarak 3-4 ay
tuzlama süresi sonrası
8 ay kadar bekletiliyor. Hazırlanan teleme, tulumun
içine çaprazlama
yerleştirilerek boş kalan bölümler lor ile kapatılarak
tulumun ağzı kendir
ipiyle bağlanıyor. Tulum peyniri, tadını kazanması
için 18-20 ay kadar
soğuk havada bekletiliyor.
*SEFERİHİSAR'IN ARMOLASI*
Bölgeye özgü, diğer peynir türlerine benzemeyen peynir
çeşitleri arasında
yer alan armola peyniri, Seferihisar ilçesindeki bir kaç
mandıra ve evlerde
yapılıyor. Eskiden tulum içinde yapılan peynirin şu
anda endüstriyel olarak
tulum üretimi gerçekleşmiyor. Armola peyniri, keçi
sütünden yapılan süzme
yoğurt, keçi sütü loru ve beyaz peynirin
karışımıyla ortaya çıkıyor. Armola,
hafif bir peynir olması ve istendiğinde domates
salatasına sos olarak
kullanılabilme özelliği nedeniyle çok tercih ediliyor.
Keçi sütünden
yapılması ve peynir-yoğurt karışımı olması
nedeniyle farklı bir lezzeti var.
Genelde ekmeğe sürülerek üzerine zeytinyağı,
kırmızı biber, sarımsak ilave
edilerek yeniliyor.
*EGE'NİN ORTAK MİRASI: KOPANİSTİ PEYNİRİ*
İzmir'in Karaburun Yarımadası'nı çevreleyen
ilçe ve beldelerinde yapılan
kopanisti peyniri de özgün yapım şekli, tadı ve
tüketim şekliyle ilginç
özellikler barındırıyor. Karaburun başta olmak üzere
Çeşme, Dikili ve
Foça'da sadece evlerde üretilen kopanisti peyniri,
keçi sütü veya keçi-koyun
sütü karışımının yaklaşık bir ay her gün
yoğrulmasıyla yapılıyor. Yapımı
süresince oda sıcaklığında bırakılan lordaki
acımsı tat, kimi bölgelerde bu
peynirin 'acı peynir' olarak adlandırılmasına
neden oluyor. Kendine has
kokusu ve tadı bulunan peynir, bölgede kahvaltının
yanında içki mezesi ve
börek içi olarak da değerlendiriliyor.
*TİRE'NİN ÇAMUR PEYNİRİ*
İzmir'in yöresel tatları arasında Tire ve Ödemiş
ilçesinde bilinen
peynirlerden biri de çamur peyniri. Keçi veya
keçi-koyun sütü karışımından
yapılan yağlı tulum lorunun, peynir altı suyu ile
karıştırılmasıyla elde
edilen çamur peyniri, krem peynir kıvamında olması
nedeniyle genelde ekmeğe
sürülerek zeytinyağıyla birlikte tüketiliyor. Çamur
peyniri ayrıca salatalar
için sos olarak da değerlendiriliyor. Bu peynir çeşidi
lor üretiminin yoğun
olduğu bölgelerde mandıralar tarafından üretilerek
semt pazarları ve
marketlerde satılıyor.
*EZİNE PEYNİRİ*
Türkiye'nin en lezzetli beyaz peynirleri arasında yer
alan, adı Çanakkale
ile özdeşleşen 'Ezine peyniri'nin en önemli
özelliği, üretimde kullanılan
sütün belirli bir bölgeden sağlanması. Ezine
Mandıracıları Koruma ve
Yaşatma Derneğinin (EPD) başvurusu sonucunda, Ezine
peynirine 2006 yılında
Türk Patent Enstitüsünce, coğrafi işaret tescil
belgesi verildi.Ezine
peynirinin yapımında, Kaz Dağları'nın kuzey ve
batı kesimlerindeki Ezine,
Bayramiç ve Ayvacık ilçelerinin doğal bitki örtüsü
ve su kaynaklarıyla
beslenen koyun, keçi ve ineklerden elde edilen sütler
kullanılıyor. Mevsime
göre yüzde 40 oranında keçi sütü, yüzde 45-55
oranında koyun sütü ve yüzde
15 oranında inek sütü karıştırılarak hazırlanıyor.
Ezine peynirinin
üretimi, mart ayından ağustos ayına kadar sürüyor.
*MANYAS PEYNİRİ*
Türkiye'nin süt ve süt ürünleri üretiminde
lokomotif iller arasında sayılan
Balıkesir'de yapılan ünlü Manyas peyniri, hiçbir
katkı maddesi ilave
edilmeden, inek ve koyun sütü karıştırılarak
üretiliyor.Türk ve dünya
mutfaklarının vazgeçilmezleri arasında yer alan en az
200 yıllık Manyas
peyniri, protein zenginliği nedeniyle bölge halkının
yanı sıra ülkenin iş,
siyaset, sanat ve spor dünyasının önde gelen isimleri
tarafından da tercih
ediliyor. Dünyanın en ünlü peyniri olarak gösterilen
Fransız 'rokfor
peynirine' rakip olduğu ve yüzde 100 doğal olarak
üretildiği belirtilen
Manyas peynirinin tezgahlara çıkış süreci 6 aylık bir
zamanı kapsıyor. Ağızda
dağılmayan Manyas peyniri, ekmek gibi yenilebildiği
için uzun süre tok tutma
özelliğine ve protein zenginliğine sahip.
**
*ANTEP PEYNİRİ*
Gaziantep'teki soğuk hava depolarında kışın
tüketilmek üzere tonlarca Antep
peyniri saklanıyor.İnek, keçi ya da koyun sütünden
yağlı, yarım yağlı ya da
yağsız olarak üretilen Antep peyniri, bulgur, salça ve
dolmalıklarla
birlikte ailelerin kış hazırlıkları kapsamında temin
ettiği temel gıda
ürünleri arasında yer alıyor.
*'ÇİĞ KESİK' PEYNİRİ*
Samsun'da, daha çok Alaçam ve çevresindeki
yaylalarda yetişen koyunların
sütünden çiğ olarak yapılan ve 'çiğ kesik'
olarak bilinen peynirler için
birçok ilden özel siparişler alınıyor.İlçe
merkezinden yaklaşık 950 metre
rakımda bulunan Yukarıkoçlu köyü yaylasında beslenen
koyunların sütünden
yapılan çiğ kesik peynirlerin kendine özgü yapılış
tarzı ve tadı bulunuyor. Çiğ
kesik peynirinin lezzeti, yaylalarda, başta kekik olmak
üzere birçok türde
otla beslenen koyunlardan elde edilen sütten geliyor.
Çiğ kesik peyniri
için yurt içi ve yurt dışından siparişler geldiği
belirtiliyor.
*TORBA VE KÜP ÇÖKELEK*
Ordu'da torba peyniri ve küp çökelek yöresel
peynirlerin başında
geliyor. Çökelek
peyniri daha çok kırsal kesimde üretiliyor. Isıtılan
yayık ayranına bir
miktar yoğurt ilave ediliyor ve torbalara doldurularak
katı hale gelmesi
için ağırlık altında yaklaşık bir hafta bekletilerek
oluşturuluyor. Çökelek
peyniri genellikle pazarlarda satılıyor.
*AMASYA'DA KÖY PEYNİRLERİ*

Amasya bölgesinde geleneksel yollarla yapılan köy
peynirleri, sütün kıvamına
göre çeşitli adlarla satışa sunuluyor. Yaklaşık 5
kilogram sütten bir
kilogram peynir üretiliyor. Yörede genellikle tel
peyniri, kaşar peyniri,
manda sütünden elde edilen manda peyniri ve salamura
peynir üretiliyor.
**
*CEVİZLİ KAŞAR PEYNİRİ*

Zonguldak'ın Çaycuma ilçesinde, tamamen doğal
kaynaklarla beslenen inek ve
mandaların sütünden, cevizli kaşar peyniri üretiliyor.
Kapalı bir havzada
doğal ortamda beslenen inek ve mandaların sütünden elde
edilen peynir,
standart kaşar peynirlerden farklı olarak bir kilogramı
için 9 kilogram
yerine 15 kilogram süt kullanılarak yapılıyor.
Endüstriyel kaşar
peynirlerin 10 saat kuruduktan sonra satışa sunulmasına
karşın yöreye özgü
cevizli kaşar peyniri, tadının daha iyi olması için 2
gün süreyle
kurutuluyor

Serenler
26-04-2009, 08:19
"Enerjinizi kullanmayı öğrenin"

Beyin öyle bir güçtür ki..
Kafadan geçen her düşüncenin Allah katında bir talep olduğuna inanıyorum. İyi şey ister, güzel şeyler düşünürseniz cevabı aynen öyle gelir. Ama hep korku ve kuşkuyla yaşarsanız aynen bunları da çağırırsınız. Trafik kazasından korkan insanlar hep kazaya uğrarlar. Eğer siz korkuyla yola çıkar ve hep bunu beyninizde kurgulayıp etrafa negatif enerji yayarsanız mutlaka şoföre kaza yaptırırsınız ama arabayı siz kullanıyorsanız ve böyle korkularınız varsa eğer sakın araba kullanmayın…

Çocuğuna aşırı korumalı ana ve babalarının çocuklarına hep bir şeyler olur yani biri bir taş atsa bile gelir sizin çocuğunuzun kafasını bulur o zaman siz şunu düşünürsünüz –onu kollayıp korumasam hep başına olumsuz şeyler geliyor – Neden acaba ? Bu tıpkı (yumurta mı tavuktan çıkar, yoksa tavuk mu)'yu andırmıyor mu?

Öyle mutsuz bir toplum olduk ki birbirimize günaydın diyemiyoruz, bir araya geldiğimizde hep olumsuz olaylar konuşuyoruz, biri bize nasılsın dese iyiyim demeye korkar olduk, işler nasıl deseler, derhal şikayet etmeye ve her şeyin kötü ve daha da kötüye gittiğini söylüyoruz, hastalıklarımızdan ve ölümlerden bahsediyoruz yani dostlarla da sohbetin güzelliği, keyfi kalmadı. Hep para olmadığından yakınıyoruz sanki bunu soran bizden para isteyecekmiş gibi. Aynen devam edin, neyi YOK diyorsanız, onu YOK etmeye devam edin, sürekli şikayet edip etrafa olumsuz ve zavallı görünerek her şeyin bereketini kaçırın, ayrıcada bu kadar mızırdanma sonunda dostlarınızı da kaçırdığınızı fark edeceksiniz.

Hep hastayım diyen insanlar mutlaka hasta olurlar beyin şartlanmaya görsün hangi hastalıktan korkup çağırıyorsanız size onu getirir.

Sürekli param yok diyen insanlar paralarının bereketini öyle kaçırırlar ki bir gün gelir bir de bakarlar gerçekten paraları bitmiş ama bu bitiş ani çıkan, hesapta olmayan mecburi harcamalarda olabilir, sağlığa harcanması gereken miktarlarda olabilir.

Öyle bir toplum olduk ki karşımızdakini yargılamaktan sevmeye zaman bulamıyoruz.

Oysa her yaşta sevgiye ihtiyacımız var. Sevgi sunulmazsa sevgi değildir. Neyi severseniz sevin ama içinizde yoğun sevgi duyguları olsun. Birisine sevginizi söylediğinizde hareketlerle bunu pekiştirdiğinizde ona öyle güzel bir enerji yollarsınız ki, onun mutluluğunun enerji şeklinde size geri dönüşünden aldığınız pozitifi başka hiçbir şeyde bulamazsınız.

Yeni bebeği olmuş bir anne eğer sıkıntıları varsa veya olumsuz bir kişiliğe sahipse lütfen en olumlu olduğunda bebeğini kucağına alıp onu çıplak tenine değdirsin. Eğer bebeklerinizin huzurlu ve sağlıklı bir bebek olmasını istiyorsanız onu sakin kavgasız gürültüsüz ve pozitif bir ortamda büyütmeye çalışın.

Kızgınken, sinirliyken kucağınıza almamaya çalışın ve ona sınırsız sevginizi gösterin. Öpün koklayın ve bilin ki bu günler çok çabuk geçecek ve bilin ki çok çabuk büyüyorlar. Bazı anne ve babalar çocuklarını çok sevdikleri halde bunu ifade edemez ve gösteremezler. Neden? Ne zaman göstereceksiniz? Tanrı'nın verdiği bu armağana sevgiyi en güzel şekilde göstermemiz bir şükür ve teşekkür değil mi ?

Beyin öyle bir güçtür ki, insan beyin gücünü kullanarak isterse kendini felç de edebilir, öldürebilir de, kanserini de yenebilir. Yeter ki beynini şartlandırabilsin. Beynimizde yaklaşık 13 milyar civarında sinir hücresi vardır. Her bir hücre yaklaşık 7.3 kilo voltluk enerji açığa çıkarır. Pratikte mümkün değil ama teorikte beyindeki tüm sinir hücrelerinin aynı anda enerjilerini saldığını varsayalım, yaklaşık 350 milyon kilo voltluk bir enerji açığa çıkar ki bu da büyük bir metropolün tüm elektrik ihtiyacını karşılayacak güce sahiptir. Size tıp kitaplarına girmiş bir olayı anlatmak istiyorum:
Et taşımaya yarayan soğutuculu bir tren, temizlenmek için bir istasyonda duruyor. İşçiler vagonları temizlemeye başlıyorlar, işçinin biri bir vagonu temizlerken diğer işçi o vagonu boş sanıp kapısını dışardan kilitliyor. Biraz sonra tren hareket ediyor, ve bir durak sonra et almak üzere bir istasyonda duruyor. Kapalı kalan işçinin vagon kapısı açıldığında işçinin donarak öldüğü görülüyor. Fakat bir bakıyorlar ki, vagonun ısısı normal ısıda yani dondurucuya geçirilmemiş. Ama kapalı kalan işçi bunu bilmediği, donarak öleceğini sandığı için beyin aynen donmanın şartlarını hazırlayarak, donmanın tüm belirtilerini göstererek vücudunu buna uyduruyor.

Yani beyninizi olumlu şeylere kanalize edin. Bazı insanlar vardır, hep konuşurken daha yaşasam 1-2 sene daha yaşarım diye konuşup sık sık bunu tekrar ederler ve kendilerine adeta bir ölüm zamanı belirlerler. Ben bu laftan çok korkarım, eğer bunu inanarak söylerlerse beyinlerini öyle bir şartlarlar ki , öyle bir kurgularlar ki gerçekten dedikleri zamanda ölürler. Bu yüzden kaç yaşında olursanız olun hep bir hedefiniz ve hayalleriniz olsun ki uzun yaşayabilesiniz. İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış. Ne doğru bir laf değil mi?

Dün bitti. Dünün tekrarı yok aynı rüyalar gibi.

Yarın, hiç bilmiyoruz, iyi şeylerde olabilir kötü de .

Ama şu anımı biliyorum,ayağım kırık bu yazıyı yazıyorum ama eşim yanımda çocuklarım sağ ve ben bu yüzden dünyanın en mutlu insanıyım ve yarınımı da bilmediğim için bu anımı en iyi, en keyifli ve en pozitif şekilde değerlendiririm.

Bilmediğim bir geleceği düşünerek de bu anımı zehir edemem.

Siz de böyle yapın ve hayatınızı birbirine karıştırmamak kaydıyla 3'e bölün.

Dün, bugün, yarın diye… Biz ani stresleri çok severiz.

Çünki ani streste vücutta Adrenokortikotrop hormon (ACTH) artar ve hafıza, algılama, enerji süper olur.
Yani bu hormon strese karşı vücudun bir sigortasıdır. Ama siz bu stresi kısır döngüye çevirirseniz yani sürekli beyninizde kurarsanız, hep bunu düşünürseniz, gelen olumlu şeylerin hepsi geri gider.
Yani unutkanlıklar, enerji kayıpları, isteksizlikler, migren, mide-bağırsak şikayetleri, uykusuzluklar, beyin tümörler, tansiyon iniş-çıkışları, vücudun muhtelif yerlerinde uyuşmalar, mutsuzluk, hatta depresyon ,kalple ilgili şikayetler ve kansere zemin hazırlamış olursunuz. Bunları kendinize niye reva göreceksiniz ki ?

Akıllı, kontrollü ve olumlu olmak yeterli.

Eğer büyük bir strese girdiyseniz kendinize hobiler bulun, yani kafanızı dağıtın.
Başka işlere kanalize olun ki stres yaratan faktörün etkisi azalsın veya sevdiğiniz, sizi mutlu eden şeylerle uğraşın.
Bunları da yapamıyorsanız dua edin, duaların insanlarda yarattıkları mistik etki onların pozitiflenmesini sağlar.
Ben evde sokakta bile hep iyilik diler ve hayır için dua ederim.

Prof. Yıldız Batırbaygil
--

Demek ki beynimizi de temiz tutmak sağlıklı fikir ve düşüncelerle beslemek gerek.
En önemlisi de bu galiba.

drcz
28-04-2009, 17:09
Güzeldi.

Serenler
04-05-2009, 08:14
Bana gelen bir mailden:

KABAK CEKiRDEGi


Almanya'ya gittiğimde eczaneden birşey alacaktım raflarda bir

küçük şeffaf kutuda (Sederjin kutusu kadar)kabak
çekirdeğine benzer şeyler gördüm.Eczacıya bu nedir diye sorduğumda kabak
çekirdeği dedi aldım baktım


gerçekten çekirdek.Bayağı şaşırdım.Ne işe
yaradığını sormadım ama Almanyada ilaç
gibi satıldığına göre bir işe yarıyordur dedim ve 15
yıldır hergün bir avuç
yiyorum.Şimdi de bu mailde iyilikleri
anlatılıyor.İnanı p,inanmamak.
Gerisi size kalmış...

Neymiş bu kabak çekirdegi..
her derde deva ..
aşagıdaki yazıyı kabak çekirdekçiler mi
yazmış bilmiyorum..

Kabak çekirdeği
birçoğumuzun zevkle yediği bir kuruyemiş.
Aslında yine bir çoğumuzun da bilmediği bir sağlık
kaynağı.

Kabak çekirdeği ciddi bir bağırsak kurdu düşürücüdür.
Tuzsuz tüketildiğinde çok hızlı ve etkili
bir şekilde tenyanın dökülmesine neden olur.
Bunun için çocuklarda 40g
büyüklerde 100g tuzsuz kabak çekirdeği
yeterlidir.

Kabak çekirdeğinin asıl mucizesi
Iyi huylu prostat büyümesidir.
(BPH) ile ilgili. Şu an kabak çekirdeğinin BPH'ı
azalttığı hatta önlediği tıbben
kanıtlanmış ve kabul görmüş durumda.
Yine BPH'la bağlantılı ortaya çıkabilecek
idrar yolları bozukluklarına da faydalı.
Bu mekanizma - phystosterin denen bir
madde sayesinde oluyor.
Kabak çekirdeği karotenoid içeriyor.
Yapılan araştırmalar karotenoidden zengin
beslenen erkeklerin BPH riskinin düşük olduğunu
gösteriyor.

Kalın bağırsak kanseri riskini azaltıyor.
Ayrıca içerdiği E vitamini ile hücre zarının
oxide olarak bozulmasını önlüyor.
Sağlıklı hücreler kanserde önemli rol oynuyor.
Yine E vitamini geç yaşlanmamızı ve yaşlılığımızı genç gibi
Geçirmemizi sağlıyor.
Lif içeriği de kanserle işlikli.
Lifli gıdalar kabızlık sorununu ortadan kaldırıyor.
Su tutup şişerek tokluk hissi veriyor.
Bu sayede hem bağırsaklar normal çalışıp sıkıntı yaratmıyor
Hem de diet yapmış oluyorsunuz.
Ama en önemlisi kabızlık önlenince
Antioksidan yani kanser yapan maddeler bağırsaklarda daha az kalıyor
bu da kanser riskini azaltıyor.

Kabak
çekirdeği mineraller, esansiyel yağlar ve proteinler
bakımından zengin.
Ayrıca içinde kemikler ve iştah için önemli bir madde
çinko var.
Bir bardak kabak çekirdeği günlük çinko, demir ve E vitamini
ihtiyacımızın tamamını,
yarım bardak kabak çekirdeği ise
günlük magnezyum ihtiyacımızın tamamını karşılıyor.
Omega 3 ve omega 6 içeriği beyin fonksiyonları nın düzenlenmesine
yardımcı oluyor.
Zihinsel gelişimi olumlu yönde etkiliyor.
Arjinin adlı amino asit sayesinde nitrit oksik oluşumu ile
damarların esnemesi ile ereksiyon ve kalp problemlerinde
kullanılma potansiyeli yüksek olduğundan
bu alanla ilaç yapım çalışmaları sürüyor.

Fosfor
içeriyor. Fosfor kemik oluşumuna yardımcı oluyor,
böbrek fonksiyonları nı düzenliyor.
Sağlıklı kemikler, kemik kanseri riskinin
azalması anlamına geliyor.
Özellikle erkeklerde
belirli bir yaştan sonra ortaya çıkan kemik erimesini önlüyor
yahut azaltıyor.

Doymamış yağ
oranı yüksek olduğundan kandaki trigliseridi
düşürüyor yani kolesterol sıkıntısının
çözülmesine yardımcı oluyor.
Yine bu mantıkla ve phystosterin maddesinin de
yardımıyla damar kanserine iyi geliyor

----------------------------

Sonuçta Kabak çekirdeği doğal bir besin kaynağı değil midir.
Hem beslenin hemde sağlıklı kalın.

drcz
05-05-2009, 22:05
İyi biz her gün yiyoz....

Serenler
07-05-2009, 17:41
Şeker uyuşturucu gibi… Öldürüyor!

British Medical Journal'da yayınlanan bir makalede "Şeker, tütün kadar tehlikeli, uyuşturucu sınıfına sokulmalı" dendi. Evet, anneler babalar top sizde. Hala çocuğunuza uyuşturucu vermeye devam edecek misiniz? "Ne yapalım, çocuğum gofreti, şekeri çok seviyor" deyip kafanızı kuma mı gömeceksiniz?
Bu öyle bir zehir ki her markette, bakkalda satılıyor. Bütün diğer uyuşturucular gibi bağımlılık yapıyor ve haz duygusuyla birlikte vücuda zarar veriyor. Hatta bu beyaz zehir çocuklara yediriliyor.

British Medical Journal'da yeni yayınlanan bir makalede "Şeker tütün kadar tehlikeli, zarar verici ve bağımlılık yapıcı olduğu için uyuşturucu sınıfına sokulmalıdır" diyor. Gözünüzün önüne yeğeninize, çocuğunuza "hediye ettiğiniz" çikolatalar, gofretler mi geliyor? İnsanı sigaraya, uyuşturucuya en yakınları alıştırır... Çocukları da "şeker isimli zehire" anne-babaları alıştırıyor en önce.
Şekerin ettikleri

• Fazla şeker tüketmek kan şekerini çok çabuk artırıyor ve pankreas aşırı insülin salgılıyor. Buna "metabolik sendrom" deniyor. İnsülin, şekeri regüle ettikten sonra fazlasını yağ olarak depoluyor. Kan şekerindeki ani düşüşse sürekli acıkma hissine ve yemeye yol açıyor.
• Diş çürümesi başta olmak üzere, obezite, diyabet, kalp ve dolaşım hastalıkları, böbrek taşları, kanser, hipertansiyon, felç, ülser, astım, romatizma, kronik yorgunluk sendromu ve kemik erimesine neden oluyor.
• Kan dolaşımıyla vücudun her tarafına taşınan şeker özellikle de göbek, kalçalar, göğüsler ve bacağın üst kısmında toplanıyor. Bu bölgeler de dolduğunda, yağ asitleri kalp ve böbrek gibi aktif organlara dağılıyor. Bu organlar gittikçe yavaşlıyor ve sonuçta dokuları bozularak yağa dönüşüyor.
• Bağışıklık sistemi zayıflıyor. Vücut soğuk, sıcak veya mikroplara karşı koyamıyor.

Her yerde "şeker" var

Kek, pasta, baklava gibi tatlı yiyeceklerin içinde şeker olduğunu zaten biliyoruz. Tehlikeli olan gelişme, şekerin artık yerli yersiz neredeyse bütün hazır gıdaların içine koyulur hale gelişi... Bebek maması, mısır gevreği, sosis, mayonez, ketçap, pizza, hamburger ekmeği, kola, hazır meyve suyu gibi gıdalar şekerle tüketici gözünde daha çekici hale getiriliyor. Doğuştan tatlıya yatkınlığı olan insanoğlu da, farkında olmadan bu çekime kapılıyor ve satışlar artıyor. Gittikçe daha fazla satın alıyor, daha yiyoruz bu gıdaları.

Çocuklar ve bebekler için çok sakıncalı

Özellikle bebek mamasında bile şeker olması, çocukların beslenme zevkinin bir ömür boyu yanlış bir yolda gitmesine neden oluyor. Günümüzde artan aşırı şişmanlığını sorumlularından biri de bebekken tanışılan şeker olsa gerek. Bebek mamasında anne sütüne oranla yüzde 60 daha fazla şeker bulunuyor!

Şekerdeki genetik risk

Şekerle ilgili çok önemli başka bir tehlike daha var. Genetiğiyle oynanmış mısırdan "mısır şekeri" üretiliyor. "Nişasta bazlı sıvı şeker" de denilen bu "oynanmış" şeker, çikolata, gofret, gazlı içecek, baklava, mısır gevreği gibi endüstriyel gıdalarda en çok kullanılan şeker türü.
Genetiğiyle oynanmış gıdalar ise, başlı başına sayfalarca yazı yazılabilecek bir konu. Doğal halinde değil, insan eliyle "oynanmış" genlere sahip yiyecekler yediğimizde, bizim vücudumuzda da genlerimizi ilgilendiren değişiklikler olabileceğinden korkuyor bilim adamları. Günümüzde yaygınlaşan besin alerjileri, kanser gibi rahatsızlıkların nedenlerinden biri olduğu düşünülüyor mesela...

Şekerin gizli isimleri

Yiyeceklerin "içindekiler" listesinde şekerin farklı isimlerle gizlenmiş olduğunu görebilirsiniz. Bu isimler ne mi? Sakaroz, esmer şeker, mısır şurubu, nişasta bazlı sıvı şeker, dekstroz, sorbitol, mannitol, xylitol, früktoz, meyve şurubu, glikoz, glikoz şurubu, bal, invert şeker, laktoz, maltoz, akçaağaç şurubu, melas, şeker şurubu, turbinado, amazake. Karacaoğlan'ın "zehir oldu yediğimiz şekerler" deyişi günümüzde daha bir geçerli...

Şekersiz hayat daha tatlı, daha uzun!

Almanya'da yapılan bir deneyin sonuçlarına göre şekersiz beslenme solucanların ömrünü yüzde 20 oranında uzattı. Ya insan hayatına neler yapıyor bu şeker? Yazımızı okumadan çayınıza şeker atmayın, çocuğunuzu sevindirmek için janjanlı mamuller almayın!
Almanya Jena Üniversitesi'nden Michael Ristow Ekim ayında yayınlanan şaşırtıcı bir deney gerçekleştirmişti. Deney sonuçlarına göre, bir tür şeker olan glikozu sindirmeleri engellenen solucanların ömrü yüzde 20 oranında uzuyordu. Michael Ristow, bu araştırmadan hareketle, "İnsanlarda da şeker tüketimi ömrü kısaltıyor olabilir" demişti.
Bu haber birçok gazetede yayınlandı ama hak ettiği ilgiyi görmedi. İyi bilgi okuyucuları için İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Aydın'a görüşlerini sorduk ve Shane Ellison'un şeker hakkındaki çarpıcı görüşlerine yer verdik.
"Şeker kronik hastalıklara sebep oluyor"Prof. Dr. Ahmet Aydın yayınladığı yazılarında sık sık sağlıklı bir beslenme biçimini öneriyor. Tavsiye ettiği "Taş Devri Diyeti"nde şeker, un gibi gıdalara yer yok. Prof. Aydın, Michael Ristow'un deney sonuçları ile ilgili şunları söyledi:
"Teorilere göre yüksek oranda şekerle beslenme, kan insülinini artırıyor (insülin direnci, metabolik sendrom). İnsülin fazlalığı bir tarafta şişmanlığı artırırken, öte tarafta vücutta iltihap maddelerinin ve serbest radikallerin artmasına yol açıyor. Bunlar da kronik hastalıkları (kanser, osteoporoz, enfarktüs vb.) artırıp yaşlanmayı hızlandırarak ömrü kısaltıyor. Yüz yılın üzerinde yaşayan insanların tek ortak özelliği, kan şeker düzeylerinin yüksek olmaması ya da insülin dirençlerinin düşük olmasıdır."

"Şekerin yan etkisi: Obezite"

Amerikalı yazar Shane Ellison ise "Bir Masalmış Kolesterol" kitabında şekeri kalp sağlığına büyük bir tehdit olarak tanımlamıştı. Kitaptan şekerle ilgili satırlar şöyle:
"Mutluluk, dünyada en çok peşinde koşulan duygudur. Şeker ise, dünyada en bol bulunan kimyasal madde. Sorun da burada. Şeker insanı mutlu ettiğinden ve her yerde kolayca bulunduğundan, bağımlılık yaratabilir. Ancak bu bağımlılık şekerin yan etkileri (özellikle obezite) nedeniyle sağlıksızdır.
Yüksek miktarda şeker (sukroz, yüksek glisemik endeksli karbonhidratlar ve meyve suyu) alımı, aşırı miktarda ensülin üretimine yol açar. Aşırı ensülin ise hücrelerinizi "uyuşturur".
Hücre içine giriş imkânı bulamadığından, glikoz (ve diğer birçok besin) gidecek yerleri olmadan kan dolaşımında sürüklenir durur. Sabit bir şekilde glikozun akışı olduğunu fark eden pankreas ensülin salgılamaya devam eder. Glikoz ve insülin zehirli hale gelirler. Hasar başlar.
En korkutucusu, ensülin "termogenez"i bloke ederek yağ yakma özelliğinizi engeller. "Termogenez", zayıf kalmanız için size Allah tarafından bahşedilen bir haktır. Vücudunuzun yağlardan, onları ısıya çevirerek kurtulma sürecidir. Ensülin, bu süreci engeller. Termogenez gibi mucizevî bir özelliğe, hareket etmenizden veya diyet yapmanızdan bağımsız bir şekilde doğuştan sahipsiniz, unutmayın.
Aşırı şeker alımına dayanan bu olumsuz etkiden mağdur olanlar, kontrol edemeyecekleri biyokimyasal bir kâbusun kölesi olacaktır. Çoğu vakada, geri dönüş yoktur. Uyanma imkânı olmayan bu kâbusun karakteristik özellikleri sürekli şeker krizleri, dindirilemeyen susuzluk hissi, idrar miktarında artma, vücut yağ miktarında artma (yıllar içinde vücudunuzun yağ yüzdesi artıyor mu?), karamsarlık ve düşük enerjidir.
Bu belirtiler daha sonrasında obezite, ardından insülin direnci, tip 2 diyabet, kalp hastalığı, kanser ve nihayetinde erken ölüme sebep olabilir. "İlkyardım" ilaçlarını unutun ve kan şekerinizi doğal yollarla düşürmeye çalışın."

Şekersiz hayat mümkün

Şeker o kadar çok hayatımıza girmiş ki, şarküteri ürünlerinden hazır pizzaya, ketçaptan bebek mamasına kadar her şeyin içinde şeker var. Bu yukarıdaki satırları okuyup, şekerden uzak durmak gerektiğine ikna olanlar dahi, şekerle bu kadar içli dışlı yaşamak nedeniyle bunun imkânsız olduğu zannına kapılabiliyor. Oysa çok basit… Şekerli içtiğiniz çaya şeker atmamakla başlayın işe.

Şeker yememek için 66 neden

Şekerin suç dosyası kabarık. Kurbanları arasında karaciğerden tutun beyne kadar birçok organ var. Bilimin şimdiye kadar tespit ettiği suçları okuyunca bir daha şeker yemek istemeyeceksiniz.
İyi bilgi, Malezya Tüketici Derneği'nin tüketicileri bilinçlendirmek için başlattığı "CAP Guide" serisinden çevirileri sizlerle paylaşmaya devam edecek. Serinin şekeri konu alan kitapçığı bu "tatlı katilin" suç dosyasını şöyle sıralıyor.
1. Şeker kanser hücrelerinin en çok sevdiği şeydir.
2. Şeker bağışıklık sisteminizi zayıflatabilir.
3. Şeker vücudunuzun mineral dengesini bozabilir.
4. Şeker çocuklarda hiperaktivite, endişe, dikkat bozukluğu ve huysuzluğa sebep olabilir.
5. Şeker çocuklarda uyuşukluğa sebep olabilir.
6. Şeker çocukların okul başarısını olumsuz etkileyebilir.
7. Şeker trigliserit seviyesinde belirgin bir artışa sebep olabilir.
8. Şeker bakteri enfeksiyonlarına karşı savunma sistemini zayıflatabilir.
9. Şeker böbreklere hasar verebilir.
10. Şeker krom eksikliğine yol açabilir.
11. Şeker bakır eksikliğine yol açabilir.
12. Şeker kalsiyum ve bakır emilimini engeller.
13. Şeker meme, yumurtalık, prostat ve rektum kanserine yol açabilir.
14. Şeker kadınlarda daha büyük risk oluşturmak üzere, kolon kanserine sebep olabilir.
15. Şeker safra kesesi kanseri için risk faktörü olabilir.
16. Şeker gözleri bozabilir.
17. Şeker serotonin seviyesini yükseltir; bu da kan damarlarını daraltabilir.
18. Şeker Hipoglisemiye sebep olabilir.
19. Şeker midenin asidik olmasına yol açabilir.
20. Şeker çocuklarda adrenalin seviyesini artırabilir.
21. Şeker koroner kalp hastalığı riskini artırabilir.
22. Şeker ciltte kuruma ve saç beyazlamasına yol açarak yaşlanma sürecini hızlandırabilir.
23. Şeker alkol bağımlılığına yol açabilir.
24. Şeker diş çürüklerini artırabilir.
25. Şeker kilo alımı ve aşırı şişmanlığa katkıda bulunabilir.
26. Yüksek miktarda şeker yemek Crohn's hastalığı ve ülseratif kolit riskini artırır.
27. Şeker kireçlenmeye sebep olabilir.
28. Şeker astıma sebep olabilir.
29. Şeker mantar enfeksiyonlarına sebep olabilir.
30. Şeker safra taşı oluşmasına yol açabilir.
31. Şeker böbrek taşı oluşmasına yol açabilir.
32. Şeker istemik kalp hastalığına yol açabilir.
33. Şeker apendisite yol açabilir.
34. Şeker Multipl Skleroz (MS) hastalığının belirtilerini şiddetlendirebilir.
35. Şeker dolaylı olarak hemoroide yol açabilir.
36. Şeker damarlarda varise yol açabilir.
37. Şeker osteoporoz oluşumuna katkıda bulunabilir.
38. Şeker salya asiditesine katkıda bulunabilir.
39. Şeker insülin sensitivitesinde düşüşe sebep olabilir.
40. Şeker glikoz toleransının düşmesine sebep olur.
41. Şeker büyüme hormonunu azaltabilir.
42. Şeker toplam kolesterolü artırabilir.
43. Şeker sistolik kan basıncını artırabilir.
44. Şeker gıda alerjilerine sebep olur.
45. Şeker diyabet oluşumuna katkıda bulunabilir.
46. Şeker hamilelikte kan zehirlenmesine yol açabilir.
47. Şeker çocuklarda egzama oluşuma katkıda bulunabilir.
48. Şeker kardiyovasküler hastalığa sebep olabilir.
49. Şeker DNA yapısını bozabilir.
50. Şeker katarakta sebep olabilir.
51. Şeker amfizeme sebep olabilir.
52. Şeker ateroskleroza sebep olabilir.
53. Şeker serbest radikal oluşumuna sebep olabilir.
54. Şeker enzimlerin işlevselliğini düşürür.
55. Şeker karaciğer hücrelerinin bölünmesine sebep olabilir; bu da karaciğerin boyutlarını büyütür.
56. Şeker karaciğerde yağ miktarını artırabilir.
57. Şeker karaciğerde patolojik değişimlere yol açabilir.
58. Şeker pankreasa zarar verebilir.
59. Şeker kabızlığa sebep olabilir.
60. Şeker miyopluğa sebep olabilir.
61. Şeker hipertansiyona sebep olabilir.
62. Şeker migren de dahil olmak üzere baş ağrılarına sebep olabilir.
63. Şeker beyin dalgalarını artırabilir; bu da beynin düşünme kabiliyetini zayıflatır.
64. Şeker depresyona sebep olabilir.
65. Şeker hormonal dengesizliğe sebep olabilir.
66. Şeker Alzheimer's hastalığı riskini artırabilir.
Kanser en çok neyi sever?
Kanserin beslenmesine izin vermeyin! Bilim adamları kanser hücrelerinin en sevdiği yiyeceğe karşı uyarıyor... Bu "tatlı" yiyecek ne mi? Okuyun, şaşırın...
Her doktor öğrenciliği sırasında Otto Warburg'un buluşunu öğrenir. 1930'lu yıllarda Warburg kanserin en temel biyokimyasal sebebini, yani sağlıklı bir hücreyi kanser hücresinden ayıran şeyin ne olduğunu bulmuştur. Bu, o kadar önemli bir buluştur ki, Otto Warburg'a Nobel ödülü kazandırmıştır.
Kanserin bir temel sebebi vardır. Bu da, vücudun normal hücrelerin oksijenli solunumunun, oksijensiz – anaerobik- hücre solunumuyla yer değiştirmesidir.
Otto Warburg
Warburg'un buluşu bize başka neleri anlatmaktadır? Birincisi, kanser, normal hücrelerden çok farklı bir biçimde metabolize olmaktadır. Normal hücreler oksijene ihtiyaç duyar; kanser hücreleri oksijenden kaçınır. Oksijen terapisi alternatif kanser tedavisi uygulayan kliniklerde kullanılan bir yöntemdir.
Bu buluşun bize anlattığı başka bir şey de, kanserin bir mayalanma süreciyle metabolize olduğudur.
Kanserin metabolizması normal hücre metabolizmasından 8 kat daha büyüktür.
Yukarıda söylediğimiz her şeyi birleştirirsek ortaya şu tablo çıkıyor: Vücut, kanseri beslemeye çalışırken mütemadiyen kapasitesinin üstünde çalışır. Kanser devamlı açlıktan ölmenin eşiğindedir ve vücuttan kendisini beslemesini talep etmektedir. Besin alımı kesilirse kanser açlıktan ölmeye başlar. Tabii kendisini beslemek için vücudun şeker üretmesini sağlayamazsa...
Proteinlerden şeker
Bu ziyan sendromuna "cachexia" denir. Cachexia, vücudun proteinlerden (evet, doğru duydunuz, karbonhidratlardan veya yağlardan değil de, proteinlerden) "glycogenesis" işlemiyle, şeker elde etmesidir. Bu şeker kanseri besler. Vücut sonunda, kanser hücresini beslemeye çalışırken kendisi açlık çeker.
Şimdi, kanserin şekerle beslendiğini öğrenmişken, onu şekerle beslemek mantıklı geliyor mu size? Ya da karbonhidratlardan zengin bir diyet uygulamak?
Bugün, kansere karşı uygulanan birçok besin terapisi mevcuttur (işe de yaramaktadırlar) çünkü günün birinde birisi şeker ve kanser arasındaki bağlantıyı görmüştür. Bu terapilerde, karbonhidratlar bakımından zengin gıdalara izin verilmez. Terapilerin hiçbirinde şekere de izin verilmez çünkü ŞEKER KANSERİ BESLEMEKTEDİR.
Peki, doktorunuz bu gerçekleri size neden söylemez? Kim bilir? Belki doktorunuz kanseri tedavi edecek kişinin siz değil, kendisi olduğunu düşünmektedir. Belki Otto Warburg'un buluşunu duymuştur ama geri kalan parçaları tamamlayamamıştır. Belki de beslenmeyle ilgili hiçbir şey öğrenmemiştir. Aslında 1978'e kadar ABD'nin resmi kuruluşlarından biri, beslenmenin hastalıkla bir ilgisi olmadığını iddia etmekteydi.
Kanser ve şeker bağlantısından haberdar olanlar ise, dikkate değer terapilerle ortaya çıktılar. Bunlardan biri Laetrile'dir. Cachexia'lı hastaların yüzde 50'den fazlasında glycogenesis sürecini durduran Hydrazine Sulfate bunlardan bir diğeridir.
Bugün, Minnesota Üniversitesi kemoterapi alanında bir "akıllı bomba" üzerinde çalışmaktadır. Akıllı bomba diyebileceğimiz ilacın üzerinde bir kaplama vardır. İlaç, vücutta oksijensiz bir bölge ile karşı karşıya geldiğinde bu kaplamayı üzerinden atar. Kanseri yok etmek için kemoterapiyi serbest bırakır. Çünkü vücutta oksijensiz tek alan, kanserli bölgedir.
Kanser hücresini aç bırakmaya çalışan besin terapileri de vardır. Kanserin ne sevdiğini bilen hasta, bunları yemekten kaçınır. Kanser, çiğ yiyeceklerdense pişmiş yiyecekleri sever. Pişirme işlemi, besinlerdeki enzimleri ve vitaminleri yok etmektedir. Bir de, kanserin şeker sevdiğini aklınızdan çıkarmayın. Kanserinizi sevmiyorsanız, onu beslemeyin!

Şeker yerine tatlandırıcı kullanmak çözüm değil

Şeker yerine tatlandırıcı kullanmayı düşünüyorsanız, başka bir tuzağa düşmüş olursunuz. Tatlandırıcıların da vücuda ciddi zararları olduğu, yapılan araştırmalarla kanıtlandı. Örneğin, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), sakarin içeren her türlü gıda maddesinin üzerine "Sağlığa zararlıdır. Hayvanlar üzerinde yapılan testlerde kansere yol açmıştır." ibaresinin konmasını şart koştu. Aspartam ve sükraloz gibi diğer tatlandırıcılar da yan etkileri nedeniyle uzak durulması gereken gıdalar arasında.
Kaynak: International Wellness Directory

Şekeri bırak, kalbini koru!

Yılın tıp kitabı "Bir Masalmış Kolesterol" kalp sağlığımızı korumak için şekerden uzak durmayı öğütlüyor. Şeker yediğimizde neden kendimizi "mutlu" hissettiğimizi açıklayan yazar, bu sanal mutluluktan ve şeker bağımlılığından kurtulmanın da reçetesini veriyor!
İyi bilgi özel
"Mutluluk, dünyada en çok peşinde koşulan duygudur. Şeker ise, dünyada en bol bulunan kimyasal madde. Sorun da burada. Şeker insanı mutlu ettiğinden ve her yerde kolayca bulunduğundan, bağımlılık yaratabilir. Ancak bu bağımlılık şekerin yan etkileri (özellikle obezite) nedeniyle sağlıksızdır."
Yazar Shane Ellison, kan şekerini kontrol altına alma ile ilgili şunları yazıyor:
"Kalp hastalığını önleme veya geriletmede yaşam biçiminin etkisi
Kalp hastalığını önlemede ilk basamak, hap yutmak değil, sağlıklı yaşam alışkanlıklarını kazanmak olmalıdır. Bu kural, reçeteli ilaçlar için de, kapsül şeklinde satılan besin destekleri için de geçerlidir. Her iki ilaç türü de, yaşam biçimi kötü olanlarda kalp hastalığı görülmesini engelleyemez. Eğer kalp hastalığı risklerinizi azaltma konusunda ciddiyseniz aşağıdaki alışkanlıklarını kazanmalısınız:
• Şekeri (sukroz, yüksek fruktoz içeren mısır şurubu -nişasta bazlı sıvı şeker-, fruktoz ve suni tatlandırıcılar)53 ve sigarayı kesin
• Ağır olmayan egzersiz yapın
• Şarap da dahil, alkol alımını kesin veya en aza indirin
• Her gün daha fazla yeşil/ yapraklı sebze tüketin
• Daha fazla saf su için (damıtılmış olmayan sulardan için)
• Sadece çiğ süt (pastörize edilmemiş süt) tüketin, miktarı sınırlı tutun
• Düzenli olarak, ceviz, Hindistan cevizi yağı ile taze somondan ve/veya kanola yağından omega–3 yağ asidi tüketin
• Rafine tahıllarla yapılmış besinleri (beyaz unlu) azaltın.
• YAĞLARINIZDAN KURTULUN (aşağıda "Obezite için Yardım" bölümüne bakınız)
Az önce bahsettiğimiz yaşam tarzı değişikliklerine uymak, vücudunuzdaki olumlu değişikliklere bağlı olarak ömrünü uzatır. Bunların tümü de kalp hastalığını aşağıda sayılan yollarla önlemeye uğraşırlar:
• Endotel fonksiyonunu yeniden düzenler (daha iyi kan dolaşımı için)
• Yağsız vücut kütlesini arttırır
• Trombosit kümelenmesini azaltır (pıhtıları önler)
• Kan basıncını (tansiyonu) düzenler
• Plak oluşumunu ve büyümesini önler
• Oksidatif stresi önler
• Kalbe optimal enerji sağlar
• Homosistein düzeylerini düşürür
• Ensülin direncini önler
Obezite için yardım: Kan şekerinizi nasıl kontrol altına alabilirsiniz?
Obezite ve yaşlanma için "her derde deva" bir ilaç olsaydı, bu ilaç diyete değil, kan şekerini kontrol etme ve düşürmeye yönelik olurdu. Kendimden örnek verebilirim. Kan şekerimi kontrol altına alarak yüzde 30 olan vücut yağ oranımı yüzde 10'a düşürebildim. İnce olmanın yararlarının yanı sıra, kan şekerini kontrol altına almak ensülin direnci, tip 2 diyabet, dikkat dağınıklığı ile ilişkili belirtiler, kanser ve kalp hastalığına deva olacaktır.
Kan şekeri dikkat edilmesi gereken bir konudur. FDA, "ABD'de yetişkin nüfusun üçte ikisinin aşırı kilolu veya obez olduğunu ve diyabet nedeniyle erken ölümlerin salgın hastalık gibi yayıldığını" bildiriyor. Amerika bir mezarlık. İnsanların çoğu, hastalık belirtilerini maskelemeye yarayan FDA onaylı ilaçları kullanıp rahat rahat ölmeyi bekliyor. Mantığınızı dinlerseniz, "Diyet kolayı çöpe at, kolesterol düşürücü ilaçları unut ve bu uyarıyı beyninde hemen hareket geçir" dediğini duyacaksınız.
Tüm maddeler, hatta su bile toksik, yani zehirlidir. Bir maddenin zehir olup olmayacağını hangi dozda kullanıldığı belirler. Bu prensip, M.Ö. 1500 yılında Paracelsus tarafından ortaya konmuş olup, glikoz ve ensüline uyarlanabilir.
Glikoz, enerji ateşinizi tutuşturan kıvılcım olarak değerlendirilebilir. Ensülin de kibrittir. Kan dolaşımınıza glikoz girdiğinde, pankreastan ensülin salgılanır. Ensülin, mekik gibi vücudunuzun hücrelerine glikoz ve diğer besin maddelerini taşır. Bu önemli maddeler dahi zehirli olabilir. Nasıl mı?
Yüksek miktarda şeker (sukroz, yüksek glisemik endeksli karbonhidratlar ve meyve suyu) alımı, aşırı miktarda ensülin üretimine yol açar. Aşırı ensülin ise hücrelerinizi "uyuşturur".
Hücre içine giriş imkânı bulamadığından, glikoz (ve diğer birçok besin) gidecek yerleri olmadan kan dolaşımında sürüklenir durur. Sabit bir şekilde glikozun akışı olduğunu fark eden pankreas ensülin salgılamaya devam eder. Glikoz ve insülin zehirli hale gelirler. Hasar başlar.
En korkutucusu, ensülin "termogenez"i bloke ederek yağ yakma özelliğinizi engeller. "Termogenez", zayıf kalmanız için size Allah tarafından bahşedilen bir haktır. Vücudunuzun yağlardan, onları ısıya çevirerek kurtulma sürecidir. Ensülin, bu süreci engeller. Termogenez gibi mucizevî bir özelliğe, hareket etmenizden veya diyet yapmanızdan bağımsız bir şekilde doğuştan sahipsiniz, unutmayın.
Aşırı şeker alımına dayanan bu olumsuz etkiden mağdur olanlar, kontrol edemeyecekleri biyokimyasal bir kâbusun kölesi olacaktır. Çoğu vakada, geri dönüş yoktur. Uyanma imkânı olmayan bu kabusun karakteristik özellikleri sürekli şeker krizleri, dindirilemeyen susuzluk hissi, idrar miktarında artma, vücut yağ miktarında artma (yıllar içinde vücudunuzun yağ yüzdesi artıyor mu?), karamsarlık ve düşük enerjidir.
Bu belirtiler daha sonrasında obezite, ardından insülin direnci, tip 2 diyabet, kalp hastalığı, kanser ve nihayetinde erken ölüme sebep olabilir. "İlkyardım" ilaçlarını unutun ve kan şekerinizi doğal yollarla düşürmeye çalışın
Yüksek kan şekerinizi düzeltmek için, aşağıdakileri uygulayın:
• Eğer önünüzdeki yemeğin tadı şekerliyse ve bu tat organik meyveden gelmiyorsa yemeyin
• Her yemekten önce suda çözünmüş 1 çorba kaşığı karnıyarık otu tohumu (psyllium husk)
• Her gün 1–6 gram tarçın57
• Her gün 300–600 mg alfa lipoik asit (ALA)
• Her gün 10–25 mg, yüzde 1'lik banaba bitkisi ekstresi (korosolik asit)
• Beslenmenizden yüksek glisemik endeksli karbonhidratları çıkarın
• Yemek veya atıştırmalıklarla birlikte ayçekirdeği, badem, kabak çekirdeği gibi tohumlar veya fındık fıstık tüketin (kavrulmamış, tuzlanmamış olanlarını)
• Tabii ki düzenli olarak spor yapın
Uzun vadede kan şekerinizi kontrol altında tutarsanız, 5–10 yaş daha genç görüneceğinizi ve hissedeceğinizi düşünebilirsiniz. Obezite, diyabet, kalp hastalığı ve kanser nedeniyle erken ölüm tehdidi kötü bir rüya olarak kalacaktır.
Şekeri sonsuza kadar nasıl bırakabilirsiniz?
Şeker bağımlılığı gerçek bir tehlikedir. Sukroz bağımlılığı, obezitenin bir numaralı nedeni sayılabilir. Obezitenin, kalp hastalığı için risk faktörü olduğu kanıtlanmıştır. Şeker bağımlılığının bir göstergesi de, küçük kızlarımızı "şeker" olarak tanımlamaktır.
Sevdiklerimizi şekerle ilişkilendirmemizin nedeni, şekerde olduğu gibi çocuklarımıza duyduğumuz sevginin de kendimizi iyi hissettirmesidir. Başka bir deyişle, sevgi ağrıyı keser.
Bilim adamları, şeker ve sevgi arasındaki bu benzerlikle ilgili olarak, her ikisinin de "opioid" (afyondan elde edilen) reseptörleri tetiklediğini keşfetmişlerdir. Bu reseptörler tetiklendiğinde, reaksiyonlar zinciri ateşlenmiş olur. Bu zincir, "ağrıyı hissetmeme" ile son buluyor. Sonuç, mutluluktur.
Şeker ve sevgiye ek olarak, ilaçlar da opioid reseptörleri tetikleyebilirler. Bu ilaçlar afyon, kodein, morfin ve oksikodon'dur. Bunların hepsi "opiat" olarak bilinir. "Mutluluk"un ötesinde, opiatlar "coşku ve neşe" duygularına da neden olur. Bu, kısmen de olsa, insanların neden bağımlı olabildiklerini açıklar – bu coşku ve neşe halinin doğal bir şekilde hissedilmesi güçtür, ama imkânsız değildir. Bu ayrıca, sevilme hissinin eksik olduğu kişilerin neden şekere (örneğin karınız mutsuz olduğunda çikolata yer) veya ilaçlara yöneldiğini de açıklar.
Opioid reseptörleri tetikleyen birçok şey bağımlılık yaratabilir. Bazı bağımlılıklar sağlıklıdır, bazıları da şeker bağımlılığında olduğu gibi sağlıksız.
Mutluluk, dünyada en çok peşinde koşulan duygudur. Şeker ise, dünyada en bol bulunan kimyasal madde. Sorun da burada. Şeker insanı mutlu ettiğinden ve her yerde kolayca bulunduğundan, bağımlılık yaratabilir. Ancak bu bağımlılık şekerin yan etkileri (özellikle obezite) nedeniyle sağlıksızdır.
Şeker bağımlılığı birçok bahane ile rasyonalize edilir. Genellikle şunlar söylenir: Herkes gazoz içiyor, zararlı olsaydı satılmazdı, çocuklar bile yiyor, etikette "şekersiz" yazıyor, yarın bırakacağım, kilo almak umurumda değil, benimki genetik, herkes şişman, şişmanlık sağlıklıdır, bir yerde şekerin bağımlılık yapmadığını okudum.
Şeker bağımlılığının nasıl geliştiğini bilmek, tedavinin nasıl olacağı hakkında fikir verir. Şeker tüketildiğinde beyinde serotonin seviyesi yükselir. Bu da endorfin üretimini arttırır. Aynı ilaçlarda olduğu gibi, bu beyin kimyasalları da opioid reseptörleri tetikler, böylece mutluluk verir, acı hissini gölgeler.
Opioid reseptörleri şekerle tekrar tekrar tetiklenerek serotonin düzeylerini suni olarak arttırırsa, insan vücudu doğal yollardan serotonin üretimini ve salgılanmasını durdurur. Serotonin duygulanım ve iştahın kontrolünden sorumludur 58. Serotonin olmadığında kişi depresif olur ve daha fazla şeker yemek için kıvranır. Bu da mutluluk ile şeker arasında duygusal bir bağ kurulmasına yol açar. Şeker bağımlıları, serotonin düzeyini arttırmak ve mutlu olmak için şekersiz yapamaz hale gelir. Bu olayın adı "duygusal yeme"dir. Zamanla, duygusal yeme şeker yeme haline gelir, bu da termogenezi engellediğinden yağ dokusunun artmasına yol açar.
Bunun üstesinden gelmek için, şeker bağımlılarının serotonin düzeylerini artıracak ve şekerdeki gibi olumsuz yan etkileri olmayan sağlıklı alışkanlıklar geliştirmeye ihtiyaçları var. Bu kriterlere uyan iki şey var: egzersiz ve esansiyel aminoasit olan L-triptofan.
İyi bilinen "koşma sarhoşluğu", endorfinlerin opioid reseptörleri tetiklemesinin sonucudur. Bu mutluluk hissi, hafif egzersiz ile de kazanılır. Şekerin yerine geçebilecek harika bir alternatiftir. Kuşkusuz, koşma alışkanlığı pasta yemekten daha yorucu olup sağlıksız bir bağımlılığa da yola açabilir- her gün egzersiz yapanlarda olduğu gibi. Dengeyi bulmak çok önemlidir.
L-triptofan, şekerin yerini kolayca alabilir ve egzersizle birlikte kullanılabilir. Yapıtaşı gibi davranarak vücudun serotonin üretimini arttırır. Sonuçta, L-triptofan kullananlar, şeker krizlerinden kurtulurlar. Bu esansiyel aminoaisit melatonini de arttırır. Bu da gece güzel bir uyku çekmeyi seven herkesin çok hoşuna gidecektir.
Şeker bağımlılığı bir kez sonlandığında, termogenez harekete geçecektir. Termogenez herkese ince bir vücutla yaşama hakkı verir. Tek başına bu dahi kalp hastalığına yakalanma ihtimalinizi düşürür.
Suni tatlandırıcılara da yer yok
Purdue Üniversitesi'nden Prof. Dr. Terry Davidson ve Doç. Dr. Susan Withers, suni tatlandırıcıların, aynı şekerde olduğu gibi, tokluk hissine engel olduğunu bulmuşlardır.
Uluslararası Obezite Dergisi'nde yayınlanan araştırma sonuçlarına göre "ağızdaki his" vücudun kalori sayma becerisinde çok önemli rol oynuyor. Suni tatlandırıcı kullandığımızda, vücudun şekerli tadı esas alarak kalori sayma kabiliyetini engellemiş oluyoruz.
Suni tatlandırıcılar, bilinçsizce çok fazla yememize neden olurlar 59. Diğer bir deyişle, domuz gibi yemediğinizi düşünüyorsunuz, ama aslında öyle yiyorsunuz.
Sağlıklı veya diyet ürün ve protein takviyesi üreticilerinden bazıları galiba henüz şekerin kötü etkilerinin farkında değiller. Bunun bir göstergesi de, bu ürünlerin bol miktarda şeker veya suni tatlandırıcı içermesidir. Bu tür ürünlerin sizin için sağlıklı olduğu inancı, pazarlama stratejilerinin nasıl olup da tıbbi bilgi ve sağduyunun yerini aldığına mükemmel bir örnek oluşturuyor."

pinky
12-06-2009, 10:57
Onlarsız olamayacağımız 8 besin
12 Haziran 2009 Cuma 10:44

Uzun ve sağlıklı bir yaşamın anahtarı bilinçli ve dengeli beslenmek. O halde bu besinleri mutlaka tüketmelisiniz.
Adet sancısını azaltıyor, kolesterolü dengeliyor, göğüs ve yumurtalık kanseri riskini azaltıyor...

Bu nedenle yiyeceğiniz besinleri sevdiğiniz için değil gerekli olduğu için seçmelisiniz. Yaşamınız boyunca vazgeçemeyeceğiniz besinlerden en önemlilerini, nedenleriyle birlikte merak mı ediyorsanız? İşte o besinler ve faydaları:

1.Yumurta: Bir yumurta, yarım kilo tavuk, balık veya et ile aynı miktarda protein içeriyor. Ayrıca kan için gerekli olan K vitamini, selenyum ve B vitamini de bulunuyor. Eğer az yağlı bir diyet uyguluyorsanız, günde 1 tane yumurtanın kanınızdaki kolesterol seviyesi üzerinde olumsuz bir etkisi olmuyor. Ancak yumurtayı rafada yemek en iyisi.

2. Fasulye: Yarım kase fasulye, bir kilo tavuk veya et kadar protein, 7 gram lif (günlük lif gereksiniminin yüzde 30’u), demir ve bir miktar B vitamini içeriyor. Fasulye gibi az yağ içeren bazı besinler, kaslarınızı güçlendirme özelliğine sahip. Ayrıca kalp için yararlı olan lifleri ve kanda oksijen taşınmasında görev alan hemoglobinin yapısına katılan demiri de içeriyor.

3. Yoğurt: Protein ve B vitaminin yanı sıra 150 gramlık bir kase yoğurt günlük kalsiyum gereksiniminizin yüzde 25-35’ini içeriyor. Ayrıca sağlık için yararlı olan aktif bakteriler, kültürler de yoğurtta bulunuyor. Düşük kalorili olması ve az yağlı olanların üretilmesi ile yoğurt diyet listesinde yer alıyor.

4. Portakal: C vitamini bakımından zengin olan portakalın bir tanesi ile günlük folik asit gereksiniminizin yüzde 10’unu karşılayabilirsiniz. Ayrıca lif ve potasyum da içeriyor. C vitamini bildiğiniz gibi cilde esneklik veren kolajenin yapısına katılıyor ve de demir emilimine de yardımcı oluyor. Bilmeniz gereken şey ise portakal suyu, kabukları soyulmuş portakala göre daha az lif içermesidir.

5. Yulaf: Lif deposu olan bir kase haşlanmış yulaf, 145 kalori ve yüksek enerji verici 25 gram protein içeriyor. Aromalı yulaf ezmesi ise kalsiyum, demir ve diğer besleyicileri de bünyesinde taşıyor. Bolca lif içeren yulafın kolesterol düşürücü özelliği bulunuyor. Yulaf ezmesi kendinizi suçlu hissetmeden yiyebileceğiniz yegane besin özelliğini taşıyor. Sindirimi hızlandırdığı içinde diyet reçetelerinde tercih ediliyor.

6.Domates: C vitamini bakımdan zengin olan domates A vitamini gereksiniminiz de yüzde 10’unu içeriyor. Ayrıca bünyesinde kanser önleyici antioksidan maddesi bulunuyor. Yapılan araştırmalara göre bolca domates yiyen kadınlarda göğüs ve yumurtalık kanseri riski azalıyor. Domatesin kalp krizi riskini azaltan özelliği de bulunuyor. Ancak unutulmaması gereken nokta, domatesle hazırlanan bazı soslar çok fazla yağ içerdiğinden kalorisi de çok yüksek oluyor. Bu nedenle hazır sos kullanmaktansa evinizde kendiniz sos yapmayı tercih edin.

7.Som balığı: Bir porsiyon som balığı 19 gram protein ve bolca Omega-3 içeriyor. Omega-3 kalp krizi riskini azaltarak kan basıncını kontrol altına alıyor.

8. Mısır gevreği: Günlük lif gereksiniminizin yarısını karşılayabileceğiniz mısır gevreğinin bir kasesi 4 gram lif içeriyor. Lif bağırsak kanseri riskini azaltıyor. Mısır gevreği aynı zamanda iyi bir demir ve B vitamini kaynağıdır. Günlük kalsiyum gereksinimiz için süt ile beraber ve dilimlenmiş meyvelerle yiyebilirsiniz.

Ancak katacağınız şeker miktarına dikkat edin. En uygun miktar bir çay kaşığıdır. Daha fazla tatlı olmasını istiyorsanız bunu ekleyeceğiniz meyve dilimleriyle sağlamaya çalışın.

http://ig.haberbaz.com/haberbaz_load.asp?i=4777761&ur=http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=195725&a=1

Serenler
19-06-2009, 23:14
Kolesterol lobisinin oyunları bir bir ortaya çıkıyor
Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta

Ünlü kalp cerrahı Bingür Sönmez' in 'Hastalarıma yıllarca yumurta yemeyin dedim ama özür dilerim.' sözleri medyada büyük yankı uyandırdı. Halkın beyni öylesine yıkanmış ki Uğur Dündar bile kolesterol korkusu yüzünden 20 seneden beri ağzına yumurta koymadığını anlatıyordu haberlerde.
Oysa, bu hiç de yeni bir bilgi değil. İlaç firmalarının oyunlarının farkında olan doktorlar kolesterolle ilgili gerçekleri senelerdir dile getiriyorlar. Yumurtanın da, tereyağının da, kırmızı etin de sağlığımızın düşmanı değil dostu olduğunu haykırıyorlar.
Bugün sizlere bundan iki sene kadar önce yazdığım ve Biri Bizi Hasta Ediyor isimli kitabımda da yer alan 'Kolesterol ilacı üreten firmaların ekmeğine yağ sürmeyelim' başlıklı yazımı tekrar sunuyorum:

''Daha dün annemizin kollarında yaşarken, çiçekli bahçemizin yollarında koşarken, Tereyağını ekmeğe sürüp de yerken... sütlerimiz bir karış kaymak tutarken, yumurta sofralarımızdan eksik olmazken... koyun eti soframızın baş tacı iken, 'Yüksek kolesterol' nedir bilmezdik.
İlaç endüstrisi, margarin lobisi el ele verdi ve kısa zamanda tüm dünyada müthiş bir 'kolesterol fobisi' oluşturuldu. İnsanlar sistemli bir şekilde 'kolesterol manyağı' yapıldı.
Kolesterol, topluma ve maalesef aynı zamanda doktorlara da türlü pazarlama taktikleriyle kalp krizi ve inme gibi ölümcül hastalıkların tek sebebi imiş gibi tanıtıldı. Korkutma kampanyası son sürat devam etmekte, çünkü kolesterol pazarında müthiş para var. Sadece kolesterol düşürücü ilaçların yıllık satışları 25 milyar doları geçiyor.
Gerçekte, yüksek kolesterol kalp krizi ihtimalini artırabilen sigara, hareketsiz yaşam biçimi, dengesiz beslenme, şişmanlık, yüksek tansiyon, diyabet, stres gibi risk faktörlerinden sadece biri.
Kolesterol yüksekliği tek başına asla bir hastalık değil ve kalp hastalığı riski olmayan insanların tedavi edilmesi de kesinlikle gerekmiyor.

KOLESTEROL EZBERİNİ BOZAN GERÇEKLER

Kolesterol, tüm memelilerin hücreleri için gerekli ve yararlı bir madde. Tehlikeli olan şey bizatihi kolesterolün kendisi değil, kanda kolesterolün yükselmesine yol açabilen stres, hareketsizlik, obezite gibi faktörlerdir.
Kalp krizi ve inmelere yol açan ateroskleroz, yani damar sertliği ile kandaki kolesterol düzeyi arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Kan kolesterol düzeyi normal hatta düşük olan kişilerde de yüksek olanlar kadar ağır ateroskleroz gelişebilir.
Koroner kalp hastalığı olanların yarısından fazlasında da kolesterol düzeyi normaldir. Aterosklerozun gerçek nedeni yüksek kolesterol değil, düşük yoğunluklu bir tür kronik iltihaptır.
Sanılanın aksine kolesterolü yüksek olanların daha uzun yaşadıkları da birçok araştırma ile kanıtlanmıştır. Yüksek kolesterolü olanlar tüberküloz, zatürree, AİDS gibi enfeksiyonlarına daha az yakalanırlar ve bu hastalıklardan ölüm daha az görülür. Kronik kalp yetersizliğine bağlı ölüm riski düşük kolesterollü hastalarda daha yüksektir. Genel olarak 70 yaşın üzerinde ölüm riski yüksek kolesterollü kişilerde daha düşüktür.


LABORATUAR SONUÇLARI TEDAVİ EDİLİYOR

Son yıllarda tıp dünyasında bir virüs gibi yayılan çok tehlikeli bir yaklaşım var: Artık hasta değil, 'laboratuar sonuçları tedavi ediliyor'. Kolesterol yüksekliği de bunun en iyi örneği.
Kalp hastalıkları bakımından risk grubunda olmayan insanların kolesterol düşürücü ilaçlarla tedavi edilmelerinin yararlı olduğunu gösteren kesin bir bilimsel kanıt olmamasına rağmen kadın, erkek, yaşlı, genç, zayıf, şişman, güzel, çirkin, esmer, sarışın kolesterolü 'azıcık' yüksek olan herkese kolesterol düşürücü ilaçlar yazılıyor.
Peki, kimler kolesterol düşürücü ilaç almalı?
Statinler olarak bilinen kolesterol düşürücü ilaçlardan yarar görecek olanlar, kalp krizi geçirmiş ve kalp hastalığı riski yüksek olan kişilerdir, ama statinlerin bu riskli insanlardaki olumlu etkileri kan kolesterol düzeyinin düşmesi ile de ilgili değildir. Statinler bugün henüz tam olarak bilinmeyen bir mekanizma ile etkili olmaktadırlar. Bunun için de, kolesterol düzeylerinin 'daha da düşürülmesi gayreti' de 'daha yüksek dozlar kullanılması' önerisi de sadece ilaç firmalarının işine gelmektedir.
Üstelik bu ilaçların olduğundan düşük gösterilen kas erimesi, karaciğer hasarı, böbrek yetersizliği gibi çok ciddi yan etkileri vardır. Hayvan deneylerinde kanser yapıcı etkisi de gösterilmiştir.

Tereyağını lütfen kendi ekmeğinize sürün, ilaç firmalarınınkine değil.''

drcz
22-06-2009, 06:26
Musait zaman da kolsetrolle ilgili ayrıntılı bilgi aktarmaya çalışacam.

BORA YAŞAR
22-06-2009, 08:52
Musait zaman da kolsetrolle ilgili ayrıntılı bilgi aktarmaya çalışacam.

Hasta beklemez doktor..

Elinizi biraz çabuk tutsanız hani.:)

drcz
23-06-2009, 20:53
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kolesterol okuyun.

drcz
23-06-2009, 20:55
Dislipidemi tedavisinde statinlerin önemi
http://www.tkd.org.tr/pages.asp?pg=:dergi/dergi_content&plng=tur&id=1599&dosya=155

BORA YAŞAR
23-06-2009, 20:57
http://tr.wikipedia.org/wiki/Kolesterol okuyun.

İyi ki internet var..:he:

Tak fişi bitir işi..

Her iş tarifle olur da doktorluk olmaz diye biliriz..

Ama geçen gün, mezuniyet töreninde konuşan genç bir kadın doktorun dediklerini duyunca doğrusu hiç şaşırmadım..

Muhasebecinin kötüsü işten, doktorun kötüsü candan edermiş..

Boş ver..

Yaşanacak bir yer olmaktan da çıkıyor zaten dünyamız..:)

drcz
23-06-2009, 21:00
Total kolesterol düzeyi 240 mg/dl veya daha yüksek olan 50 yasındaki kadınlar için KKH açısından 10 yıllık risk sadece %8 iken yasam boyu risk %39 idi. Total kolesterol düzeyi 240 mg/dl veya daha yüksek olan 50 yasındaki erkekler için KKH açısından 10 yıllık risk sadece %15 iken yasam boyu risk %63 idi.

Yayın:Lloyd-Jones DM, Wilson PWF, Larson MG, et al. Lifetime risk for coronary heart disease by cholesterol levels at selected ages. Arch Intern Med 2003; 163:1966-1972.

drcz
23-06-2009, 21:02
İyi ki internet var..:he:

Tak fişi bitir işi..

Her iş tarifle olur da doktorluk olmaz diye biliriz..

Ama geçen gün, mezuniyet töreninde konuşan genç bir kadın doktorun dediklerini duyunca doğrusu hiç şaşırmadım..

Muhasebecinin kötüsü işten, doktorun kötüsü candan edermiş..

Boş ver..

Yaşanacak bir yer olmaktan da çıkıyor zaten dünyamız..:)


Hayat internete dayalı. Pratik olduğu için yaygın.

drcz
23-06-2009, 21:06
TOTAL SERUM CHOLESTEROL AND CANCER MORTALITY IN A MIDDLE-AGED MALE POPULATION
F. CAMBIEN1, P. DUCIMETIERE2, and J. RICHARD1

1 Equipe de Recherche de Cardiologie INSERM Paris, France
2 Unite 169, INSERM Villejuif, France

Address reprint requests to P. Ducimetiere, Unite 169 INSERM, 16 Bis Avenue P. V. Couturier, 94800 Villejuif, France.

The assessment of total cholesterol level as a risk factor for cancer mortality was studied from data of the Paris Prospective Study of Coronary Heart Disease. A total of 7603 French male government employees aged 43–52 years were followed for an average of 6.6 years. One hundred and thirty-four cancer deaths were registered with a mean survival time of 4.9 ± 2.9 years. At entry in the study, future cancer cases were older than survivors and had a lower corpulence index and lower cholesterol value (212 vs. 223 mg/100 ml, SD = 43 mg/100 ml) than those of survivors. The initial cholesterol level did not differ significantly among cancer sites. The mean cholesterol value increased steadily with survival time (p < 0.02) and reached the mean survivors level in men with survival time longer than seven years. Longitudinal cholesterol measurements obtained among 81% of future cancer cases showed a mean decrease, after an average of 3.0 years, comparable to the one estimated from cross-sectional data. The association between low cholesterol and cancer mortality during a period up to seven years before death is not likely to represent an etiologic link but in all probability reflects the advance of the clinical course of cancer.

Özeti: Düşük LDL düzeyi ile kanser gelişme arasında anlamlı ilişki yok.

drcz
23-06-2009, 21:11
Endocrine-Related Cancer 15 (2) 597 -607 DOI: 10.1677/ERC-07-0266
Copyright © 2008 by the Society for Endocrinology This Article
Predicting values of lipids and white blood cell count for all-site cancer in type 2 diabetes
Xilin Yang1,*, Wing-Yee So1,*, Ronald C W Ma1, Gary T C Ko 2, Alice P S Kong1,3, Qingsheng Wang4, Clive S Cockram1, Chun-Chung Chow1, Juliana C N Chan1,2,3 and Peter C Y Tong1

1 Department of Medicine and Therapeutics2 Hong Kong Institute of Diabetes and Obesity3 Li Ka Shing Institute of Health Sciences, The Chinese University of Hong Kong, The Prince of Wales Hospital, Shatin, Hong Kong SAR, China4 Tianjin Cancer Hospital and Institute, Tianjin, China

(Correspondence should be addressed to J C N Chan; Email: jchan@cuhk.edu.hk)

Type 2 diabetic patients have increased cancer risk. We developed and validated an all-site cancer risk score in a prospective cohort of 7374 Chinese type 2 diabetic patients free of known history of cancer at enrolment, using split-half validation. Spline Cox model was used to detect common risk factors of cancer and to guide linear transformation of non-linear risk factors. After a median follow-up period of 5.45 years, 365 patients (4.95%) developed cancer. Body mass index (BMI; <24.0 or 27.6 kg/m2), triglyceride (0.81 to <1.41 mmol/l), high-density lipoprotein cholesterol (<0.9 or 1.8 mmol/l), total cholesterol (<4.3 mmol/l) and white blood cell (WBC) count (<5.8x109 count per litre) were associated with increased cancer risks and exhibited non-linear relationships. We further linear transformed these terms for selection using backward Cox regression (P<0.05 for stay) in the training dataset. In the test dataset, calibration was checked using Hosmer–Lemeshow test and discrimination checked using area under receiver operating characteristic curve. In addition to age and current smoking, only linear-transformed total cholesterol and WBC count were selected. The risk score was 0.0488xage (years)–0.5810xtotal cholesterol (mmol/l, coded to 4.3 if >4.3)–0.3596xWBC count (109 counts/l, 5.8 if >5.8)+0.6390xcurrent smoking status (1 if yes). The 5-year probability of cancer was 1–0.9590EXP(0.9382x(RISK SCORE+1.5903)).The predicted cancer probability was not significantly different from the observed cancer probability during the 5-year follow-up. The adjusted area under receiver operating characteristic curve was 0.712. In conclusion, BMI, lipids and WBC count have predicting values for cancer

drcz
23-06-2009, 21:14
Relationship of Serum Cholesterol to the Incidence of Cancer in Evans County, Georgia
Kark, JD | Smith, AH | Hames, CG
J. CHRON. DIS. Vol. 33, no. 5, pp. 311-322. 1980.

A total community sample of 3102 individuals from Evans County, Georgia, was followed for 12-14 yr. One hundred and twenty-nine documented new (incident) cases of cancer were ascertained during this period from medical records and death certificates. Cases were considered for inclusion only if documented at least 12 months after intake into the cohort study. Cases were classified as definite, probable and possible to strict criteria. Blood samples were drawn at intake in 1960-1962 and frozen. Serum cholesterol levels were determined at intake in the total population (including 127 of the 129 incident cases of cancer). The central finding of the study is that incident cancer cases had significantly lower mean serum cholesterol levels at intake than the non-cancer population.

Bilim her zaman aynı soylemez....

BORA YAŞAR
23-06-2009, 21:21
Özeti: Düşük LDL düzeyi ile kanser gelişme arasında anlamlı ilişki yok.

Ama gene de;

"but in all probability reflects the advance of the clinical course of cancer.."

birşeye yarıyor...Birşeyi gösteriyor..

drcz
23-06-2009, 21:24
Do statins cause cancer? A meta-analysis of large randomized clinical trials


Lise M. Bjerre MSc, MDa and Jacques LeLorier MD, PhD, b

a Department of Epidemiology and Biostatistics (LMB), McGill University, Montréal, Quebec, Canada

b Pharmacoepidemiology and Pharmacoeconomics Unit (JL), Centre de Recherche, Hôtel-Dieu du Centre Hospitalier de l’Université de Montréal, Montréal, Quebec, Canada

Received 12 June 2000; revised 30 January 2001; accepted 30 January 2001 Available online 7 June 2001.
Abstract

PURPOSE: Although the short-term safety and tolerability of statins has been well established, their potential carcinogenicity in the long term is still debated. The goal of this study was to determine whether long-term treatment with statins is associated with an increased risk of fatal and nonfatal cancers.

METHODS: We searched the Medline database between January 1966 and December 1999 for randomized, controlled trials of human subjects in which monotherapy with a statin was compared with placebo. No language restrictions were applied. Only trials with a minimum treatment duration of 4 years and a minimum of 1,000 subjects were included. Studies that did not provide information on fatal or nonfatal cancers were excluded. Data on fatal and nonfatal cancers and all-cause mortality were extracted by a single nonblinded reviewer. Overall crude estimates of risk difference were computed by summing the numerators and denominators of trial-specific risk estimates.

RESULTS: Five trials met the inclusion criteria. The estimated differences in absolute risk between treatment and placebo were as follows (negative risks indicate that treatment was safer than placebo): all nonfatal cancers, 0.0% (95% confidence interval [CI]: –0.8% to 0.8%); all fatal cancers, –0.1% (95% CI: –0.7% to 0.4%); all fatal and nonfatal cancers combined, –0.1% (95% CI: –1.0% to 0.7%); and all-cause mortality, –1.5% (95% CI: 2.8% to 0.2%).

CONCLUSION: This study demonstrates no association between statin use over a 5-year period and the risk of fatal and nonfatal cancers. This conclusion is limited by the relatively short follow-up of the studies analyzed. Similar analyses of data from studies with longer follow-up periods would be valuable


En güvenilir bilgi meta analizler verir.
Kolesterol düşük olması ile kanser arasında anlamlı ilişki yok.

drcz
23-06-2009, 21:25
http://jama.ama-assn.org/cgi/content/abstract/295/1/74

drcz
23-06-2009, 21:29
Son alarak nereye kadar hastaları tedavi edelim önemli olan bu.
Kolesterol hücre membranın ana yapıtaşı ayrıca hormonlarının çoğunun ham maddesi ve yağların sindiriminde gerek ve diğerleri.

Tedavi hedefi Koroner kalp hastalığı ve şeker hastalığı olanlarda LDL düzeyi< 100 mg/dl, 2 den fazka risk faktoru olanlarda ( hipertansiyon, obezite, metabolik sendrom) <130 mg/dl Risk faktoru olmayanlarda <160 mg/dl olması gerekir.

Ayrıca her ilaç tedavi eder kötü kullanıldığında zarar verir.

Serenler
04-07-2009, 09:03
Sağlık İçin ''Su Orucu''

http://www.haber50.com/208608_Saglik-Icin---Su-Orucu--.html

Sağlık İçin ''Su Orucu''

Çağımız insanının en büyük dertlerinden olan fazla kilolarınızdan 'su orucu' ile kurtulabilirsiniz.
Çağımız insanının en büyük dertlerinden olan fazla kilolarınızdan 'su orucu' ile kurtulabilirsiniz. Bu yöntem, yılda en az bir kere 21 gün yapılan bir sağlık kürü. Yurt dışında "Water fast ve water treatment" adıyla açılan su orucu klinikleri henüz ülkemizde yok ama meraklısı gün geçtikçe artıyor.

İnsan kaynakları alanında verdiği seminerle tanınan Münir Arıkan bu isimlerden biri. Alerjik astım, yüksek tansiyon ve böbrek hastası olan Arıkan su orucu sayesinde sağlığına kavuştuğunu söylüyor. Üstelik 25 günde 22 kilo zayıflamış. Arıkan, bu yöntemin faydalarını anlatmak için bir seminer programı bile hazırlamış.

'İnsan kaynakları' dünyasının içinde olanlar Münir Arıkan ismini yakından tanır. İletişim ve farkındalık, zaman ve yaşam yönetimi, takımdaşlık, motivasyon ve stres yönetimi gibi birçok alanda şirketlere seminerler verir kendisi. Aynı zamanda Türkiye'nin ilk aile 'koç'larından biridir. Münir bey, son bir yıldır seminer programına yeni bir alan eklemiş. Konu başlığı, "25 günlük şifa orucu". Oruç deyince ramazanda yerine getirdiğimiz ibadet akla gelmesin. Bu uygulama bir tür su ile zayıflama ve hastalıklardan kurtulma yöntemi. 'İnsan kaynakları ile ne alakası olabilir?' diye düşünebilirsiniz. Pek ilgisi yok gibi görünüyor ancak bu tür eğitimler veren uzmanların yaşamları ve görünümleriyle muhatap oldukları insanlara model olmaları önemli. Münir bey de, "Karşımdaki insanlara iradenize sahip olun derken, göbeğime bakmalarından çok rahatsız oluyordum." diyerek durumu özetliyor.

Su orucu sadece zayıflamak için uygulanmıyor, hastalıkları da tedavi ediyor. Uzun yıllardır alerjik astım, yüksek tansiyon ve böbrek hastası olan Münir Arıkan, şifayı su orucunda bulunca gönüllü olarak bu orucun faydalarını seminerlerle herkese anlatmaya karar vermiş. Arıkan, "2006 mayıs başında alerjik astımım iyice azmış, her gün iki-üç hap ve geceleri sadece spreyle rahat nefes alabileceğim bir durumda mücadele ediyordum. Üstelik kilom da üç haneli rakamlara ulaşmıştı. Su orucunu üç yıldır uyguluyorum. Bu yıl yaptığım kür geçen hafta bitti. Her saat başı su içerek 25 gün geçirdim. 22 kilo zayıfladım. Sonuçtan çok memnunum. Üç yıl içinde bütün rahatsızlıklarım geçti." diyor.

Arıkan'ın anlattığına göre yurt dışında birçok su orucu kliniği var. 'Water fast ve water treatment' adıyla kurulan klinikler, özellikle Çin, Hindistan, Kanada, ABD, İsveç ve Fransa'da oldukça yaygın. Su orucu aslında farklı din mensupları tarafından yüzyıllardır uygulanan bir arınma şekli. Budist rahiplerden, Hıristiyan keşişlere, Yahudi hahamlardan, Müslüman din adamlarına varıncaya kadar hemen her dinin mensubu hayatları boyunca bu yöntemi uygulamış. Zaten Peygamberimiz de, "Midenin üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de havaya ayırın." dememiş miydi?

Su orucu nedir?

Su orucu yılda en az bir kere, 21 gün (gün sayısı değişebiliyor) yapılan bir sağlık kürü. Ancak ikinci ve üçüncü yıldan itibaren gün sayısı 17 ve 15'e daha sonra ideal kilonuza ulaştığınızda ise sadece 10 gün yaptığınızda gerekli arınmayı sağlayan bir yöntem. Her saat başı su içilmek suretiyle uygulanıyor. Vücudunuzu her türlü kimyasal atıklardan, genetiğiyle oynanmış yiyeceklerin zararlarından, kanserojen etkisi taşıyan ve vücutta blokaj oluşturan zararlı maddelerden arındırıyor. Mutlaka doktor kontrolünde yapılması gerekiyor. Ülkemizde su orucunu bilen ve uygulayan kişi Özbekistanlı Aidin Salih. Ukrayna'nın Lugansk şehrindeki tıp kolejini bitiren Salih, daha sonra Taşkent Devlet Üniversitesi Biyoloji Fakültesi'nden mezun olmuş. Salih'in tıp doktoru unvanı yok ama aldığı eğitim doğrultusunda kendini su orucu alanında geliştirmiş.

Nasıl yapılıyor?

Su orucu saat başlarında su içilerek yapılan bir kür, ancak belli aşamaları var. Nasıl yapılacağı da kişiye göre değişebiliyor. Münir Arıkan, aşağıdaki yöntemi Aidin Salih'in denetiminde uygulamış.

1. gün;

sadece pişmemiş ham sebze ve meyve yiyorsunuz. Akşamında 1 kaşık İngiliz tuzunu bir bardak suda eritip içiyorsunuz. Bu, bağırsaklarınızı temizliyor. Su orucunda bağırsak temizliğinin önemi büyük. Çünkü, bağırsak iç çeperindeki zifte benzer birikimler, batın (gövdenin, göğüs ve pelvis bölgeleri arasındaki kısmı) bölgesinde kirlenme, kısmi zehirlenme ve toksit birikintisi oluşumu ile enfeksiyona davetiye çıkartıyor, vücut hararetini artırıyor. Beslenme, bağırsak iç çeperi kanalıyla oluyor. Oradaki kılcal-emici uçlar, yediğimiz besinleri emmese, yediğimiz hiçbir şeyden en ufak bir besin ve kalori değerini vücudumuza alamayız. Bağırsak temizliği ile bunu daha sağlıklı bir yapıya kavuşturuyorsunuz. İngiliz tuzu, müshil etkisi yaparak bağırsakları temizliyor. Eczanelerde satılan lavman seti ile de bağırsak temizliği yapılabiliyor.

2. gün

Sabah 2 limonu sıkıyorsunuz. 1 litre suya 2-3 kaşık kaliteli bal karıştırıyorsunuz. 2. günden itibaren her sabah kalkar kalkmaz yarım çay bardağı bu limonatadan içiyorsunuz. 1 saat sonra her saat başı bir bardak su içiyorsunuz. Günlük 2-3 litre su içiliyor.

Her 4. günde;

Lavman seti ile veya İngiliz tuzu ile bağırsak temizliği yapıyorsunuz.

Sadece oruç tutmak yeterli değil elbette, sabah ve akşam 2 km yürümek gerekiyor.

Şifa orucu süresinde hızlı kilo verildiği için vücut metabolizma hızı yavaşlıyor. Yaklaşık olarak metabolizma hızı 1/3'e düşüyor. Yani su orucundan önce metabolizmanız günde 2 bin 400 kalori yakabiliyorken diyetten çıkarken bu rakam 700'lere iniyor. Bu sebeple, oruç esnasında ve sonrasında muhakkak surette, metabolizma hızını artıracak etkin spor faaliyetleri, ona uygun ve kesinlikle taviz vermeden uygulanan bir beslenme düzeni ve ilave metabolizma hızı artırıcı destekler -eczane veya diyetisyenlerden alınabilir- almak gerekiyor. Bunu yapmazsanız, verdiğiniz kiloları yeniden alıyorsunuz. En azından günlük spor ve yürüyüş bile yeterli oluyor ama sürekli yapılması ve bırakılmaması kaydıyla.

Su orucunun tek sakıncası var; eğer beyin olarak tam hazır değilseniz sıkıntılı bir süreç yaşayabilirsiniz. Dolayısıyla iyice ikna olmadan ve tam inanmadan yapılmaması lazım. İlk 3 gün ufak-tefek baş ve ayak ağrısı olabiliyor. Bu durumda zeytinyağı ile vücut masajı yaptırabilirsiniz

Serenler
04-07-2009, 09:39
Ereksiyonun sırrı karpuzda

Kasım CİNDEMİR / Washington 4 Temmuz 2009


ABD’de yapılan son araştırmaya göre, karpuzda bulunan “citrulline” adlı madde, erkeklerde rastlanan ereksiyon bozukluğunu önlüyor ve tedavi ediyor.

Buna göre citrulline, vücutta “arginine” adlı bir amino asit haline dönüşüyor. Bu amino asit, bir yandan kalp ve dolaşım fonksiyonlarını düzeltirken, diğer yandan bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Damarlarda rahatlama sağlandığında, ereksiyon bozukluğu da giderilmiş oluyor. Texas A&M Üniversitesi’nden Dr. Bhimu Patil, karpuzun obezite için de yararlı olabileceğini söyledi.

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/12002188.asp?gid=229

BORA YAŞAR
04-07-2009, 10:24
Ereksiyonun sırrı karpuzda!

Anlaşıldı şimdi bahar aylarındaki doğum patlamasının sırrı.:)

BORA YAŞAR
05-07-2009, 12:38
Deneyleriniz başarılı olursa insan ömrü ne kadar uzayacak? LİMİT YOK, SONSUZA KADAR!

UZUN YAŞAMANIN 11 KURALI

1.Kızgın olmak iyidir.

Harvard Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmaya göre öfkesini biriktirmeyen ve dışa vuran erkeklerin ölümcül kalp krizi geçirme riski yarı yarıya azalıyor.

2.Soğuk duş alın.

100 yaşını görenlere sırrınız nedir diye sorulduğunda buz gibi suya girmek cevabını verirler. Virginia Üniversitesi bilim adamlarına göre soğuk su, beyaz hücrelerin aktivitesini artırıyor, tümör oluşumlarını engelliyor.

3.Seks süperdir.

Bristol Üniversitesi’ne göre haftada iki kez orgazm olmak ömrü 8 yıl uzatıyor.

4.Baharatlı hayat demek ağrısız hayat demek.

Cincinnati Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre körinin içinde bulunan tumeric adlı madde hem sindirime iyi geliyor, hem de ödem ve ağrıyı önlüyor.

5.Hidayete erin, olsun bitsin.

California Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre kiliseye düzenli gidenlerin, gitmeyen akranlarına oranla yüzde 21 daha uzun yaşadığı tespit edilmiş. Yani dindarlık ömrü uzatıyor.

6.Makul miktarda stres faydalıdır.

Çoğu zarar ama ortalama stres ömrü uzatıyor. Hamileler üzerinde yapılan bir araştırmaya göre stresli kadınların gamsız kadınlara oranla daha zeki ve yetenekli çocukları oluyor.

7.Şarkı söyleyin, içiniz açılsın.

Düzenli olarak şarkı söylemek tansiyona ve çarpıntıya iyi geliyor. Bir koroda şarkı söyleyen yaşlı insanlar daha az doktora gidiyor, daha az düşüyor ve daha az ilaç kullanıyor.

8.Sert su saça ve çaydanlığa zarar, size faydalı.

Çeşmeden akan suyun sert olduğu bölgelerde kalp hastalıklarına daha az rastlanıyor. Sert suyu faydalı yapan içindeki yüksek magnezyum ve kalsiyum oranı.

9.Diş ipi hayat kurtarır.

Diş etlerinin iltihaplanması bağışıklık sisteminin yoğun çalışmasına sebep oluyor, bu da kalp hastalığının riskini artırıyor. Harvard Üniversitesi 12 yıl boyunca 41 bin erkeği izledi. Bu erkeklerden ağzında 24’ten az diş olanların yarısından fazlası felç geçirmiş.

10.Geç doğurun.

Bir araştırmaya göre 40 yaşından sonra anne olan kadınların genç annelere göre uzun yaşama şansı 4 kat daha fazla.

11.Düşük kalori ömrü uzatır.

Cornell Üniversitesi düşük kaloriyle yaşayan kişilerin ömrünün uzadığını 1930’larda kanıtlamıştı. Düşük kaloriyle yaşayan birinin günlük rutini şöyle: Kahvaltıyı pas geçiyorlar. Öğlen 1000 kalorilik bir öğün yiyorlar. Bu öğünde genelde karides, domates, zeytin, fındık, çilek veya kiraz var. Akşam yemeği de 600 kaloriyi geçmiyor.

http://www.hurriyet.com.tr/pazar/12005948.asp?gid=229

pinky
08-07-2009, 10:40
ANKARA (A.A) - Ankara Halk Ekmek Genel Müdürü Ali İlkbahar, kalp-damar sağlığını koruyan, kolesterolü düşüren ''ruşeymli ekmek'' ürettiklerini açıkladı.

carcharias
10-07-2009, 09:24
Çörek otu kanserden koruyor

Bağışıklık sistemini güçlendirdiği belirtildi.

Selçuk Üniversitesi Ahmet Keleşoğlu Eğitim Fakültesi Kimya Eğitimi Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Uslu, çörek otunun bağışıklık sistemini güçlendirip vücudu kanser ve gribe karşı koruduğunu, kansere yakalananların tedavisine ise yardımcı olduğunu söyledi. Çörek otundaki thymoquinone isimli kimyasal maddenin kanserli pankreas, meme, bağırsak ve karaciğer hücrelerinin üremesini durdurduğunu hatta bu kanserli hücreleri yok ettiğini ifade etti.

Thymoquinone maddesinin doğal savaşçı hücrelerin başarı oranını yüzde 74 oranında artırdığını belirten Uslu, çörek otu yağının anti virüs olma özelliği bakımından araştırıldığını ifade etti. Bağışıklığın insan vücudunun hastalıklara karşı savunma mekanizmasını oluşturan bir sistem olduğunu belirten Uslu, "Bu sistem vücudu bakterilere ve viral enfeksiyonlara karşı koruyup, kanserli hücreleri ve yabancı maddeleri yok eder." dedi. Sigara, alkol, dengesiz beslenme, çeşitli kimyasal ve radyoaktif maddelere maruz kalma gibi sebeplerle vücudun bağışıklık sisteminin çöktüğünü belirten Uslu, böyle durumlarda soğuk algınlığı ya da grip adı verilen rahatsızlıkların ortaya çıktığını ifade etti. Bilimsel araştırmaların çörek otunun şeker, astım, öksürük, solunum yolu ve egzama hastalıklarına da iyi geldiğini ortaya koyduğunu vurgulayan Uslu, "Araştırmalar çörek otunun kandaki kolesterol düzenini istenilen seviyeye düşürebildiği, idrar miktarını artırdığı ve tansiyon yüksekliğini tedavi ettiğini de göstermiştir." diye konuştu.

Çörek otunun öğütülüp toz şeklinde günde 1 ile 3 gram tüketilmesini öneren Prof. Dr. Uslu "Bu esrarlı bitkinin faydaları saymakla bitmiyor, ancak doktor tavsiyesi ve önerilerine göre kullanıldığı zaman iyi sonuçlar elde edilir." ifadelerini kullandı. Halkın bu bitkiyi sadece pasta börek yapımında tükettiğine dikkat çeken Uslu, yüksek sıcaklığa maruz kalan çörek otunun pasta börek ile yerken tüm antioksidan özelliğini yitirdiğini, vücuda bir yararının kalmadığını sözlerine ekledi.

carcharias
10-07-2009, 09:26
Ereksiyonun sırrı karpuzda!

Anlaşıldı şimdi bahar aylarındaki doğum patlamasının sırrı.:)



karpuzu yediniz,ereksiyonun doruklarındasınız. fakat dikkat ediyoruz

Prezervatif depresyona sokuyor!

Erkekleri sevindirecek bir haber...

Yapılan araştırmaya göre cinsel ilişki sırasında prezervatif kullanmak kadınları depresyona sokuyor. Bu araştırmanın başında ise menide bulunan bir hormonun depresyon tedavisinde yararlı olmasının bulunması var.Prezervatif dışında genellikle başka bir doğum kontrol yöntemine başvuran kadınlar, cinsel ilişki sırasında prezervatif kullananlardan daha az depresyona giriyorlar.

İntihara teşebbüs sayısı ile prezervatif kullanımı arasında da doğru orantı olduğunu ortaya koydu.

carcharias
10-07-2009, 09:29
benim bildiğim kadarıyla bu çöre otu da deniyor bazı yerlerde,çörek otu diye biliyorum ben; neyse, bunun dışında bir madde varmış sanırım ve midede falan öğütülmeden,bağırsaklarda emilmeden defakasyonla dışarı atılabiliyormuş. dolayısıyla bu faydalı nimetin ezilerek kullanılması,hatta balla yenmesi faydalıymış sanırım

Serenler
09-09-2009, 16:43
Nar tanesi MUCİZESİ



Şimdi tam zamanı. Şeker hastaları için birebir. Sadece bu da değil, bakın nelere çare oluyor.

Nar şifa kaynağı. Narın şifalı özelliklerinden en iyi şekilde faydalanabilmek içinse ya meyveyi tazeyken yemeli ya da taze sıkılmış suyunu içmeli. İşte nar mucizesi...

Ordu Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Turan Karadeniz, kalbi kuvvetlendiren nar suyunun, karaciğer zafiyetini giderdiğini, mide iltihabını ve ağrısını geçirdiğini söyledi.

Nar meyvesinin yüzde 15'inin karbonhidrat, yüzde 0,8'inin protein olduğunu, ayrıca B1 ve B2 vitaminleri ile kalsiyum, fosfor ve demir bakımından zengin olduğunu ifade eden Karadeniz, "Nar mideyi temizlemekte, deniz tutmasına karşı iyi gelmektedir. Ayrıca nar içindeki zarları ile yendiğinde mide ülserini iyileştirmektedir." dedi.

Nar suyunun böbrek ve karaciğer hastalıklarına karşı çok faydalı olduğuna dikkati çeken Turan Karadeniz, şu bilgileri veriyor:

• Nar suyu yüksek tansiyon hastalığının tedavisinde, kalp ağrılarında, basur hastalığının tedavisinde faydalı olmaktadır.
• Böbrek zafiyetine karşı nar suyu içilmesi yararlıdır.
• Nar suyunun harareti giderici özelliği bulunmakta, şeker ve kurdeşen hastalığına iyi gelmektedir.
• Kalbi kuvvetlendiren nar suyu, karaciğer zafiyetini gidermekte, mide iltihabını ve ağrısını geçirmektedir.
• Nar ekşisi şeker hastalarına tavsiye edilmektedir.
• Nar şırasının şekerle hazırlanan şerbetinin idrar söktürücü özelliği vardır.
• Romatizma ağrılarının hissedildiği eklem ve uzuvlara nar şırası sürüldüğünde, ağrı kesici özelliği bulunmaktadır.
• Bayılmalara karşı nar şerbeti içilmelidir. Tatlı nar suyu, ses kısıklığı ve zatürreye karşı şifalıdır.
• Narın meyvesi ve suyunun yanı sıra çiçekleri ve kabuğu da yararlarıdır. Nar çiçeği bağırsak yara ve iltihaplarını iyileştirir. Boyun tutulmasında nar çiçeği lapası boyna konursa şifalı gelir.
• Narın kabuğu çay gibi demlenerek içildiğinde, mide ve bağırsak hastalıkları ile ishal ve dizanteriye karşı oldukça faydalı olmaktadır.
Mucizevi meyvenin market raflarında satılan suları ise bu faydaları sağlamaktan uzak. Pastörizasyon işlemi ve kutuda bekleme sonucunda meyvenin besin değerinde kayıplar oluşabiliyor. Meyveyi taze olarak yemeli veya taze sıkılmış suyunu içmeli.


1 BARDAK COLA BİR SAATTE VÜCUTTA BAKIN NELER YAPIYOR?
Dursun Boran

Cola ile felakete götüren 60 dakika


İç ve Kalp Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Canan Karatay, bir bardak Cola’nın 60 dakikada vücuda verdiği zararları anlattı. İşte felakete götüren kısır döngü.


İç ve Kalp Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Canan Efendigil Karatay, Cola’nın zararları hakkında ilginç açıklamalarda bulundu.
www.barsakforum.com sitesinde yazan Prof. Dr. Karatay, ’kola içince vücudunuzda neler olduğunun farkında mısınız?’ diyerek aşağıdaki açıklamayı yaptı:
1. İlk 10 dakikada: Kanınıza hemen 10 çay kaşığı kadar şeker girer. Bu normal günlük dozun 100 katı kadardır. Bulantınızın olmamasının nedeni içinde bulunan ’fosforik asiddir’.
2. İlk 20 dakikada: Kan şekeriniz aşırı şekilde yükselir. Bunun sonucu pankreasınızda aşırı derecede insülin salgılanır ve kan şekerinin fazlası karaciğerde yağ olarak depolanmaya başlar.
3. 40 dakika içinde: Kafeinin tamamı dolaşıma girmiş olur. Kan basıncı yükselir, karaciğerden daha fazla şeker yapılarak kana geçer ve kan şekeri tekrar yükselir.
4. 45 dakika içinde: Beyinde dopamin yapımı artar, mutluluk hissi başlar (eroinin etkisine benzer bir etki meydana gelir.)
5. 60 dakika içinde: Ani açlık hissi oluşur.
6. Tekrar kolaya ve tatlılara saldırısınız.
7. Bu kısır döngü devam ettiği süre karaciğer ve göbek yağlanması artar, vücudun tüm hücrelerinde LEPTİN ve İNSÜLİN DİRENCİ gelişir.
8. Şişmanlık hastalığını başlatmıştır ve bütün dejeneratif hastalıkların nedenidir.


Hala cola içmek ister misiniz? Yoksa taze sıkma portakal ve nar suyumu sıktırırsınız gittiğiniz restaurantlarda?

Maalesef sıkma portakal suyu yok!! Diyen lokantaları protesto edin. 20 liraya bir meyve sıkma makinası aldırın. Aksi halde bir daha gelmeyeceğinizi söyleyin..

Sağlığımıza dikkat edelim. Restaurantlarda Cola, Fanta, Zero varsa gazlı içecekler mutlaka Sıkma taze portakal, mandalina, kivi ve nar sularında vardır.

kentuf
09-09-2009, 17:16
Bal hakiki bal yiyin.:)

Sesil
14-09-2009, 12:44
Kronik bağırsak tembelliğine doğal besinlerden ne önerirsiniz?

Düzensiz beslenme-stres-düzensiz uyku birleşince ortaya senelere dayanan peklik sıkıntısı çıkıyor. Öyle kilolu biri olmamama karşın.

Bu sıraladığım yaşam tarzından kurtulmak neredeyse olanaksız diyelim.

Aktarlardan uçuk bitkisel çözümler peşinde koşmadan (örneğin Ege kaynaklı has nefis zeytinyağını sürekli temin etmem mümkün) şifa niyetine önerebileceğiniz pratik temin edebileceğim ya da karışım yapabileceğim neler olabilir?

Elma dendi, sürekli ve düzenli tüketiyorum. Yararını göremiyorum. Zeytinyağı ile nasıl bir karışım yapsam etkili olur?

İlaçlar kullanmaktan iyice bağımlı oldum. Doğal ürünlerle denemek istiyorum.

Umarım sesime ses veren çıkar.

Teşekkürler.

pinky
14-09-2009, 13:06
Birkaç kuru kayısı yedikten üzerine su içmek iyi gelir. Sarı veya koyu renklisi farketmez. Tatlı isterseniz koyusu veya ekşi isterseniz sarısı veya karışık.
Acil şifalar.

Sesil
14-09-2009, 13:34
Sn. pinky teşekkür ederim.

Ah efendim nerede, kuru kaysıyı çok önceleri denedim çeşitli biçimlerde(sabah aç karına ve üzerine su içerek) "bana mısın demedi" derler ya.

Yine sabahları aç karına bal ve soğuk süt alıyorum. Biraz iyi geliyor ama sanki biraz kilo aldırıyor.

Sindirim sistemimde ya da midemde bir sorun yaşadığımın farkında değilim Allah'a şükür. Ama ilaç kullandığımda(çünkü uzun süre genelde ilaç kullandım) Sürekli gazlı bir hal ve şişkinlik oluşuyor

O saf zeytinyağı ile bir karışım yapabilir miyim acaba, sabah aç karına uygulayabileceğim, bilemedim. Zeytinyağı tadından rahatsız olmam, severim de.

Neyse efendim, daha iyi çözümler bulacağım arayarak artık.

Saygılar.

GÜRKAN
14-09-2009, 18:24
Kronik bağırsak tembelliğine doğal besinlerden ne önerirsiniz?

Düzensiz beslenme-stres-düzensiz uyku birleşince ortaya senelere dayanan peklik sıkıntısı çıkıyor. Öyle kilolu biri olmamama karşın.

Bu sıraladığım yaşam tarzından kurtulmak neredeyse olanaksız diyelim.

Aktarlardan uçuk bitkisel çözümler peşinde koşmadan (örneğin Ege kaynaklı has nefis zeytinyağını sürekli temin etmem mümkün) şifa niyetine önerebileceğiniz pratik temin edebileceğim ya da karışım yapabileceğim neler olabilir?

Elma dendi, sürekli ve düzenli tüketiyorum. Yararını göremiyorum. Zeytinyağı ile nasıl bir karışım yapsam etkili olur?

İlaçlar kullanmaktan iyice bağımlı oldum. Doğal ürünlerle denemek istiyorum.

Umarım sesime ses veren çıkar.

Teşekkürler.

Sn.Sesil;

Endişelerinizi anlıyor olmakla birlikte bu türden rahatsızlıklar için genelde önerilen ilaçların da adeta doğal sayılabilecek bitkisel kaynaklı olduğunu hatırlatmak isterim.Ayrıca bir genel cerrahi uzmanı veya gastroenteroloji uzmanına muayene olup görüş alınmalıdır.Bu husus çok önemli.

Yine de (isteğiniz üzere) yaşam tarzınızı değiştirmek zorunda kalmadan sorununuza çözüm bulabilmek kolay değil.Kalıcı bir çözüm isteniliyorsa eğer barsak alışkanlığınız değişmeli.
Sn.pinky'nin yerinde tavsiyeleri de işe yaramadıysa sorun iyice müzminleşmiş olabilir ve bu durumda genel olarak aklıma ilk gelen öneri ise;
Sabah kahvaltıda 2 yemek kaşığı kepek yiyebilirsiniz bir süre.Bu dışkının kalitesini arttıracaktır.
Posalı gıdalardan zengin beslenmek adına yine elmayı da kabuğula birlikte tüketmeniz önerilir.
Bol su içiniz.(günde 8-10 bardak)

Deneme yanılma tedavileri 19. yüzyılda kaldı:),size de "kanıta dayalı tıp" anlayışının benimsendiği iyi hekimlik uygulamalarını tavsiye ediyorum.:yes:
Size en uygun tedavi kararını hekiminizle birlikte vermelisiniz.
Geçmiş olsun.

sevgiler

Serenler
14-09-2009, 18:49
Bildiklerinizi unutun!

Organik diye aldığımız, yediğimiz ve çocuklarımıza yedirdiğimiz organik gıdalar ne kadar güvenli?

Amerikan Klinik Beslenme Dergisi'nde yayınlanan araştırmaya göre, organik gıdaların vitamin ve mineral bakımından daha yüksek kalitede olduğunu destekleyen hiçbir kanıt yok. Amerikan Tarım Dairesi, standartlar geliştiren ve organik ürünleri onaylayan Ulusal Organik Programı denetleyeceğini duyurdu.

Organik gıda çevre için daha iyi: Endüstriyel tarımda üretim yapılırken yüzde yüz garantili, fakat bazen zararlı metotlar kullanılıyor. Bu teknikler arasında, ürünün daha çabuk gelişmesini sağlayan kimyasal kullanımı, böcek istilasını ve hastalıkları önlemek için tarım ilacı kullanımı, büyümeyi ve malın sağlığını maksimum boyuta getirmek için antibiyotik ve hormon kullanımı yer alıyor. Sertifikalı organik ürünler bu yöntemlerden hiçbirini kullanmıyor ve kirliliği azaltırken toprak ve su tasarrufuna odaklanıyor.

Organik ürünler pahalı: Organik gıda üretimi emek-yoğun olan bir sistem olduğundan gıdalar daha pahalıdır. Organik ürünlerin geleneksel ürünler kadar fazla kâr getirmemesi, fiyat farkının bir diğer sebebidir. Organik ürün savunucuları, geleneksel olarak yetiştirilen ürünün çevre temizliği ile halk sağlığı maileyetlerinin son fiyata eklenmesi halinde organik üründen daha pahalı olabileceğini tartışıyor.

Organik gıda onaylanmalı: Organik ürünlerin kalitesini düzenlemek için Amerikan Tarım Dairesi 2002 yılında sertifika sürecini hayata geçirdi. Bu uygulama, tükecilerin hakiki organik tekniklerle üretilen ürünleri, organik olmayan ancak marketlerde "tamamen doğal " etikite altında satılan ürünlerden ayırmalarına yardım ediyor. Tarım Dairesi, bu ürünlerin yüzde 95 ve daha fazla organik içerikten yapılması gerektiğini belirtiyor.

Organik gıdaların onayı daha yakından inceleme gerektiriyor: Amerikan Tarım Dairesi onay programı ile tüketicilere tedbir sunuyor. Hükümet yetkilileri, geçtiğimiz günlerde bundan emin olmak için onay verme programını denetleyeceklerini söylediler. Ulusal Organik Koalisyonu mevcut standartların ulusal protokollere uygun olmadığını söyledi. İçinde sentetik ya da dengeleyici içerikler bulunan bebek mamaları ve rendelenmiş peynirin de içinde olduğu bazı ürünler de organik olarak etiketlendiriliyor.

Birçok organik seçenek var: 2008 yılında tüketiciler organik gıdalara 23 milyar dolar harcadılar. 1997 yılında bu rakamın 3,6 milyar dolar olduğu belirtiliyor. Büyüyen bir pazar olan organik gıda, General Mills, Kellogg ve Dean Foods gibi büyük gıda üreticilerini cezbetti. Şu anda Amerika'da 16 bin onaylanmış organik gıda üreticisi ve işleyicisi var. Bunun yanında 100 ülkede Amerika'ya ihracatına izin verilen 11 bin firma bulunuyor. 10 yıl öncesine göre, değişik organik markalar arasında seçim yapmak kolaylaşıyor.

Organik gıdalar her zaman sağlıklı değil: Kurabiye kutusunun ya da dondurma kabının üzerinde organik etiketinin olması, bu gıdanın sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Bu yiyecekler halen yağ, şeker, kalori ve tuzla dolu olabilir. Whole Foods firmasının CEO'su John Mackey, geçtiğimiz günlerde bu çelişkinin doğruluğunu kabul etti.

Organik gıdalar daha fazla besleyici değildir: Organik gıda taraftarları organik gıdaların yüksek oranda besin maddesi içerdiğini söylerken, bu iddayı destekleyen çok sayıda bilimsel araştırma yok. 55 araştırmanın sistematik görünümü organik gıdaların içindeki C vitamini, potasyum ve demir gibi 11 besin kategorisinin 8'inde bir farklılık olmadığını gösterdi. Araştırmacılar, içerdiği besin değerlerine göre, organik ve organik olmayan gıdalar arasındaki farkın önemsenmemesi gerektiğini söylüyorlar.

Sesil
15-09-2009, 00:30
Sn.Sesil;

Sn.pinky'nin yerinde tavsiyeleri de işe yaramadıysa sorun iyice müzminleşmiş olabilir ve bu durumda genel olarak aklıma ilk gelen öneri ise;
Sabah kahvaltıda 2 yemek kaşığı kepek yiyebilirsiniz bir süre.Bu dışkının kalitesini arttıracaktır.
Posalı gıdalardan zengin beslenmek adına yine elmayı da kabuğula birlikte tüketmeniz önerilir.
Bol su içiniz.(günde 8-10 bardak)

Deneme yanılma tedavileri 19. yüzyılda kaldı:),size de "kanıta dayalı tıp" anlayışının benimsendiği iyi hekimlik uygulamalarını tavsiye ediyorum.:yes:
Size en uygun tedavi kararını hekiminizle birlikte vermelisiniz.
Geçmiş olsun.

sevgiler


Sn. GÜRKAN, size de teşekkür ediyorum.

Evet müzminleşmiş sorunum var.
3-4 Sene evvel ayrıntılı tetkiklerden geçmiştim. Kolonoskopi dahi yapıldı. Müdaahale gerektirecek boyutta bulunmadı durumum. Ama klasik önerilerde bulundular. Yemek yeme ve yaşam tarzı alışkanlıkları üzerine.

Çok sık hastalık araştırmaları için doktorlar peşinde koşturmaktan hoşlanmadığımı itiraf edebilirim doğrudur. Bilimsel gerçekliğe sırt çevirmek değil tutumum. Ama neticede doktorların ilah olmadığını-mucize gerçekleştiremiyeceklerini de bilirim. SSK Kurumlarındaki uygulamalara çok gerekmedikçe bulaşamıyacak kadar özel alerjisi olan biriyim bir yandan. Bireyler olarak, sağlıkta yapısal işleyiş sorunlarının bilincinde olunması taraftarıyımdır. Özel doktorlara da çok paralar dökme ne yanlısıyımdır ne de gücüm var açıkçası.

Bedenimi ve tepki biçimlerini iyi tanıyan biriyim. Duyarlı ama kontrollü olmaya yatkın yapım ve sorumluluk anlayışım yaşamı göğüslerken bir çeşit uyarılarda bulunuyor işte.

Pratik çözümlerle hal çaresi bulmaya çalışıyorum.

"2 yemek kaşığı kepek " demişsiniz. Normal ekmek fırınlarında ya da marketlerde bulabilirim değil mi? Ufalanmış-toz halde oluyor sanırım. Bu iki kaşığı süt ile mi almalıyım? Yani sulandırılmış biçimde olmalı değil mi?

Bir de zeytinyağından nasıl yararlanabilirim? Mantık olarak yakın geliyor ama nasıl bir formülle karışım çıkartırım? Bulmaya çalışıyorum.

Tekrar teşekkür ederim ilginize-yardımınıza.

Serenler
15-09-2009, 00:48
Sevgili Sesil;
Ahmet Maranki'nin bazı tavsiyeleri var.
Onu da buraya alalım o zaman:

AHMET MARANKİ KABIZLIK TEDAVİSİ

Prof.Dr. Ahmet MARANKİ

Kabızlık Nedir?
Tuvalete hiç çıkmama veya çok seyrek çıkmaya kabızlık, peklik ya da inkıbaz deniz. Tıp dilinde ise "konstipasyon" adı verilir.
Yeterince sulu şeyler yememe, sinir bozulukları, hormon dengesizliği, basur, fıtık boğulması kabızlığı doğuran nedenler arasındadır. Ayrıca günlerinin büyük bir kısmını oturarak geçirmek zorunda olanlarla, hamilelerde ve yaşlılarda görülür. Öncelikle kabızlığa neden olan hastalığı tespit etmek gerekir. Esas nedeni tespit etmeden alınacak müsil ilaçları kötü sonuçlar doğurabilir. Kabız olmayı önlemek için, sebze çorbaları ve yemekleri, mercimek, ıspanak, salata, balık ve çavdar ekmeği yemek çok faydalıdır. Ayrıca erik reçeli, bal, üzüm, kayısı veya elma yemek, bol su veya şerbet içmek de yararlıdır. Müzmin kabızlıktan şikayet edenlerin de; fazla et, yumurta, peynir, beyaz ekmek, muz gibi yiyecekleri azaltmaları, kahve çay ve sigarayı en az miktara indirmeleri, alkolü bırakmaları gerekir. Kabızlığı gideren ilaçların fazla miktarda uzun süre kullanılması kötü sonuçlar doğrulabilir. Bu nedenle ilaçları kullanırken tavsiye edilen miktarları aşmamak gerekir.

Kabızlık için Pratik Bitkisel Formüller :
* 1 su bardağı kaynar su içine 5-6 yaprak sinemaki yaprağı, birer çay kaşığı anason ve rezene havanda ezilerek konulur. 15 dakika demlenerek; aç karnına günde 1-2 bardak içilir.
* Sıcak bal şerbeti içilir.
* Günde 1 defa açken; 1 tatlı kaşığı keten tohumu tozu suyla içildiğinde bağırsakları çalıştırmaktadır. (Keten tohumunda dikkat edilmesi gerekenler)

* Kayısı, erik, incir kurusu ve taze incir bağırsakların çalışmasını hızlandırır.
* 1 bardak suya 10 gram parçalanmış keçiboynuzu konulur ve 10 dakika kaynatılır. Bu karışımdan günde 3 bardak içilir.
* Lahana yaprakları sıkılarak elde edilen sudan; sabah akşam aç karna, öğle ve gece yatarken birer bardak içilir.
* Lahana yaprakları 10 dakika kadar kaynatılır ve süzülür. Bu sudan günde 2-3 bardak içmek fayda sağlar.
* Yarım litre suya 3 tatlı kaşığı çayır papatyası konulur. 8 saat bekletilir ve 1 günde tüketilir.
* 15 kadar taze gül yaprağı haşanır, tatlandırılıp içilir.
* 5 gram kiraz yaprağı, 1 bardak kaynar suya konulur. 10 dakika bekletilip günde 3 bardak içilir.
* 3 adet orta büyüklükte soğan ince ince doğranır ve yarım litre suda 1 gece bekletilip süzülür. Yemeklerden önce günde 3 defa birer fincan içilir.
* Salatalık kabuğuyla maydanoz kaynatılıp içilir.

Sesil
15-09-2009, 01:06
Sevgili Serenler,

hızır gibi yetiştiniz.

Yazıyı okudum. Sağolun. Sorunumun özünü-kaynağını biliyorum biraz esasında.

Yararlanacağım-uygulayabileceğim bilgiler var yazıda.

Elmamı yemedim henüz. Şimdi aklıma geldi. Ve mutlaka kabuklu olarak.

Teşekkürler.

Serenler
15-09-2009, 07:58
Sevgili Sesil;
Herşeyin çaresi var. Bu bazan en olmadık şekilde ortaya çıkıyor.
Yeri gelmişken burada bir anımı anlatayım:
Benim bu konulara ilgimi bilen daire arkadaşım siteden komşusu ve bioenerjiyle ilgilenen klinik sahibi birine benden bahsetmiş. Bu durum onun yani Murat Soyer'in ilgisini çekmiş. Benimle tanışmak istediğini söylemiş.
Tabii bu tür konularda her ulaşabildiğim konuyu araştırmak gibi bir hobim olduğu için memnuniyetle kabul ettim.
Arkadaşım kendisinden bir randevu aldı ve görüşmeye gittim.
Epey sohbet ettik, olayı anlattı. Anlattıkları burada yazılamayacak kadar uzun.
Bu arada konuyu anlatmanın yeterli olmayacağını, eğer istersem üzerimde bir seans biyoenerji seansı yapmak istediğini etkilerini bizzat yaşarsam olayı daha iyi anlayabileceğimi söyledi.
Kabul ettim. Olay oldukça farklı bir ritüele sahip.
Bir ön hazırlık yapıyorunuz. Üzerinizdeki maddi her şeyi oda girişindeki kutuya bırakıyorsunuz. İçerideki tamamen sade ahşap bir masaya uzanıyorsunuz, sizden gevşemeniz isteniyor ve kendinizi Murat beyin telkinlerine ve enerji yayan ellerinize bırakıyosunuz.
O anda yaşadıklarımı kelimelere sığdırmak zor.
Kısaca anlatmak gerekirse çok büyük bir gevşeme hissediyorsunuz, tüm vücudunuza bir dinginlik yayılıyor. Stres ve gerginlikten darmadağın olmuş tüm yapıtaşlarınız adeta yeniden yerine oturuyor, akort edilmiş bir müzik aleti gibi doğru bir düzen alıyor gerçek yapınıza kavuşuyorsunuz. Ciddi şekilde ruhen ve bedenen hafiflediğinizi, gerginliklerden kurtulduğunuzu, şarj olan bir pil gibi enerji yüklendiğinizi hissediyorsunuz.
Seans bitiminde kendisine hissettiklerimi ve bioenerjiye inandığımı söyledim. Teşekkür edip vedalaştım.
ve ilk etkisini 5 dakika geçmeden gördüm;
Biri beni çok üzen sinirlendiren, sürüncemede kalmış bir konu için telefonla aradı. Ona tepkili cevap vermem gerekirken oldukça mantıklı sakin, ikna edici cümleler kurduğumu olayı nerdeyse çözdüğümü fark ettim.
Ve o gün tuvalet ihtiyacımı görürken ilk defa son derece gevşemiş olarak ve her zamankinden çok daha fazla çıktım.
Bu da sindirim isteminde çok ciddi bir rahatlamaya neden oldu. Burada şunu fark ettim ki insanların günümüzde yaşadığı stres ve gerilimler vücudun kasılmasına, gerilmesine neden oluyor.
Bu da her organımızı etkiliyor. Sonuçta en had safhada bağışıklık sistemimizin çökmesiyle kanser bile bundan oluşuyor. Hani bırakın tüm hastalıkları kansere bile çare oluyor desem abartı olmayacak.
Mutlaka stresten arınmaya, gevşemeye ihtiyacımız var. Yaşadığımız çoğu sorunun nedeni stres zaten.
Bu dostumuzun sitesinin adresini aşağıda veriyorum.
Müsait zamanınızda burayı iyice incelemenizde yarar vardır düşüncesindeyim.
Orada tedavi olanlar sonuçlarını noterden olsun, kendi el yazılarıyla olsun yazıp bırakmışlar. Ciltler dolusu teşekkür yazısı gördüm.
Bu da benim teşekkür yazım olsun.

http://www.bioenerji.org/

Serenler
15-09-2009, 12:53
Suyun insan yaşamı için önemli olduğunu biliyorduk.
Ama bu denli önemli olduğunu biliyor muyuz?

VÜCUDUN SU İSTEMESİNİN 46 NEDENİ



Suyun her zaman yararlı olduğunu biliyorduk da, şimdi onun, niçin doğanın en basit, en etkili, en güvenli ve en "yan etkisiz" mucizevi ilacı olduğunu öğrenmek zamanı… Yeni ve sağlıklı bir yaşama başlamak, şu an ellerinizin arasında tutacağınız bir bardak suda… Çünkü hayatımızın en vazgeçilmez ama bilinçli olarak, öneminin asla farkına varamadığımız birincil ögesi: Su!..



“Su / Hasta Değil Susuzsunuz” adlı kitapta konuyla ilgili oldukça orijinal ve dikkate alınması gereken tespitler var...



Yalnızca canımız istediği zaman su içeriz. Öte yandan, Ay'ın milimetrik birtakım hareketlerinin dünyamızdaki suyu etkilediğini, böylelikle denizlerin yükseldiğini ve alçaldığını coğrafya kitaplarından da biliriz. Durum böyleyken, yani insan evladı da bu dünyanın malzemesinden oluştuğuna göre, vücudumuzdaki su seviyelerinin ne âlemde olduğunu aklımıza bile getirmeyiz. İçinde bulunduğumuz toplumun yeme içme alışkanlıklarının bir eseri olarak, edindiğimiz su içme alışkanlığı bütün hayatımıza egemen olur, örneğin acılı bir yemeğin üzerine iki bardak su içmek rahatlatır, yazın sıcaklarda canımız hep su ister, vesaire…



İranlı hekim Batmanghelidj, Su / Hasta Değil Susuzsunuz adlı kitabında hiç de böyle düşünmüyor. Tüm hastalıkların biricik nedeninin, vücudun susuz kalması olgusuna dayandığını öne sürüyor. Bu öne sürüşünü "binlerce su deneyimi" ile de açıkça ortaya koyuyor.



Dr. Batmanghelidj, suyun bilumum hastalıklara iyi geldiğini, insanı iyileştirdiğini "tesadüfen" hapishanede öğrenmiş. Peki, bir hekimin, eğer cezaevi doktoru değilse orada işi nedir? Doktorumuz bir suçlu! Suçu, Şah döneminde rejim karşıtı devrimci örgüt Halkın Mücahitleri'ne yardım ve yataklık yapmak. Mollalar iktidara geldikten sonra da doğal olarak tutuklanıyor ve İran'ın en ünlü işkencehanesi Evin Hapishanesi'ne atılıyor. Malum, bilenler biler (!) hapishaneler yeme-içme, sindirim-boşaltım koşulları açısından bir insanın, özgürlüğüne kavuştuktan sonra bile hayatının sonuna kadar kendini toparlayamayacağı, cezalandırma mekânlarıdır. Hal böyle olunca, alabildiğine maddi ve manevi işkence gören ve doğru dürüst beslenemeyen insanların ilk başına gelen midelerinin iflas etmesidir.



Bir gün koğuşta, hapisliklerden birisi inanılmaz mide sancılarıyla kıvranmaya başlayınca, doktorumuz gayri ihtiyarı olaya müdahale ediyor ve adamcağıza iki bardak su içiriveriyor. Çok geçmeden sancıların dindiğini gözlemliyor. Bu olay, Dr. Batmanghelidj'in, suyun hastalıkların tedavisinde ne denli bir etkisi olduğunu ilk keşfettiği an oluyor. Bundan sonra su çalışmalarını yoğunlaştıran yazarımız, 2,5 yıl içerisinde Evin'in tezgahından geçen yaklaşık 2 bin tutuklu ve hükümlüyü birer iyileştiriyor, yalnızca suyla…



Derken, 2,5 yıl kadar sonra tahliye zamanı geldiğinde, hapishane müdürüne ricada bulunuyor, "lütfen beni 1 yıl daha burada tutun, zira araştırmalarımın en önemli evresine girmiş bulunmaktayım ve bu kadar çok hastayı dünyanın hiçbir yerinde, bu koşullarda bulamam…"



Böylece, yazarımız 1 yıl daha "gönüllü hapislik" hayatını sürdürüyor, sonra da doğru Amerika'ya… Araştırma ve çalışmaları yıllarca sürüyor ve nihayet bu kitap ortaya çıkıyor.



Yazarımız, önsözünde şu anlamlı cümleleri kullanıyor: "Bu kitapta okuyacaklarınız yeni bilgilerdir ve bunlar fizyoloji bilimine yeni açıklamalar getirmektedir. Burada sözü edilen fizyoloji, ilaç üreticilerinin kullandıkları bilim değil, vücuttaki canlı dokularla organların doğal çalışmalarını tanımlayan bilim dalıdır. Bu kitap, bazı önemli sağlık sorunlarıyla bu sorunlarının nedenlerinden ve doğal yöntemlerle tedavilerinden söz etmektedir. Bir sağlık sorununun nedeni ve tedavisi açığa çıktığında, hiç kimsenin anlayamadığı tıbbi terimlere gerek kalmaz. Burada okuyacaklarınız kapsamlı bir klinik ve bilimsel araştırmaya dayanmaktadır. Bu kitaptaki bilgilerini derleyebilmek için, 1950'de Londra'daki St. Mary Üniversite Hastanesi Tıp Fakültesi'nde başlayan tıp eğitimimden sonra 22 yıldan fazla araştırma yaptım, çalıştım ve yazdım.



"Bu kitapta, birçok ciddi hastalığın tedavi nedeni olan kronik gizli dehidratasyonun (susuzluğun) fizyolojik etkisi ve metabolik komplikasyonlarından söz edeceğim. Bugün, bunun çağdaş tıbbın en büyük gelişmesi olduğunu inananlar var."



Çağımızın bazı sağlık sorunlarından söz eden bu basit sunum, bütün dünyada bilim ve mantığa dayalı tıbba geçiş için bir rehber olacaktır. Elinizdeki kitap, toplumun ivedi çözüm isteyen sorunları için yazılmıştır. Özellikle 15 milyon astımlı çocuğun ailesinin bu hastalığın nedenini ve çocukların yaşamlarını kurtarabilecek basit ve ucuz tedavi yöntemini öğrenmesi çok önemlidir."



Yazara göre vücudumuz tam 46 nedenle suya ihtiyaç duyuyor.



1- Hiçbir şey susuz yaşayamaz.



2- Göreceli su yetersizliği vücudun bazı fonksiyonlarını önce bastırır, sonra öldürür.



3- Su temel enerji kaynağıdır, vücudun "nakit akımıdır."



4- Su vücudun her hücresinde elektriksel ve manyetik enerji üretir, bize yaşam gücü verir.



5- Hücre yapısındaki maddeleri birbirine bağlayan bir yapıştırıcıdır.



6- DNA hasarını önler ve onarım mekanizmalarının daha iyi çalışmasına yardımcı olur, böylece üretilen anormal DNA sayısı azalır.



7- Bağışıklık sisteminin (bütün mekanizmalarının) merkezi olan kemik iliğinde, bu sistemi kanser de dahil olmak üzere, çeşitli hastalıklara karşı güçlendirir.



8- Bütün besinlerin, vitamin ve minerallerin temel çözücüsüdür. Vücutta besinleri küçük parçalara ayırır, sindirimlerinde ve son metabolik aşamalarında görev yapar.



9- Besinlere enerji verir ve parçalanan besinler sindirim sırasında bu enerjiyi vücuda aktarır. Susuz yenen yemeğin vücut için hiçbir enerji değeri yoktur.



10- Su, besinlerdeki gerekli öğelerin emilimini artırır.



11- Bütün öğelerin vücuda taşınmasına yardımcı olur.



12- Akciğerlerde oksijen toplayan kırmızı kan hücrelerinin çalışma verimini artırır.



13- Hücreye ulaşan su, o hücreye oksijen verir ve atık gazları vücuttan atılmaları için akciğerlere taşır.



14- Vücudun çeşitli bölgelerinden zehirli atıkları toplar ve atılmaları için karaciğer ya da böbreklere taşır.



15- Eklem boşluklarındaki temel yağlayıcı maddedir, artrit ve sırt ağrılarının oluşumunun önlenmesinde yardımcı olur.



16- Omurgadaki diskleri "şok emici su yastıkları" na dönüştürür.



17- Bağırsakları en iyi çalıştıran yağlayıcı maddedir, kabızlığı önler.



18- Kalp krizi ve felce karşı koruyucudur..



19- Kalp ve beyin damarlarında pıhtılaşmayı önler.



20- Vücudun soğutma (terleme) ve ısıtma (elektrik) sistemleri için vazgeçilmezdir.



21- Düşünme başta olmak üzere, bütün beyin fonksiyonları için bize güç ve elektriksel enerji verir.



22- Serotonin ve diğer nörotransmitterlerin (sinir ileticileri) üretimi için vazgeçilmezdir.



23- Melatonin de dahil olmak üzere, beyinde üretilen bütün hormonların yapımı için gereklidir.



24- Çocuklarda ve yetişkinlerde dikkat yetersizliği sorununa çözüm getirir.



25- Çalışma verimini artırır ve dikkat aralığını büyütür.



26- Su dünyadaki diğer bütün içeceklerden daha kolay bulunabilir ve hiçbir yan etkisi yoktur.



27- Stres, gerginlik ve depresyonun hafiflemesine yardımcı olur.



28- Uykuyu düzenler.



29- Yorgunluğun giderilmesine yardımcı olur ve bize gençliğin enerjisini verir.



30- Cildi yumuşatır ve yaşlılık belirtilerinin azalmasına yardımcı olur.



31- Gözlere canlılık ve parlaklık verir.



32- Glokomdan korunmamıza yardım eder.

33- Kemik iliğinde kan üretim sistemlerini düzenler, lösemi ve lenfoma oluşumunun önlenmesine yardımcı olur.



34- Vücutta enfeksiyon ve kanser hücrelerinin geliştiği bölgelerde bağışıklık sistemini güçlendirmek için çok gereklidir.



35- Kanı sulandırır ve dolaşım sırasında pıhtılaşmasını önler.



36- Kadınlarda, adet öncesi ağrıyı ve ateş başmasını hafifletir.



37- Kalp atışıyla birlikte kanı sulandırıp dalgalandırarak dolaşımdaki katı maddelerin dibe çökmesini engeller.



38- İnsan vücudunda dehidratasyon sırasında kullanılabilecek bir su deposu yoktur. Bu nedenle gün boyunca düzenli olarak su içmemiz gerekir.



39- Dehidratasyon cinsellik hormonunun üretimine engel olur, bu iktidarsızlık ve libido kaybının başlıca nedenlerinden biridir.



40- Su içtiğiniz zaman susuzluk ve açlık duygularını ayırt edebilirsiniz.



41- Kilo vermenin en iyi yolu su içmektir. Düzenli aralıklarla su için ve sıkı bir rejim yapmadan zayıflayın. Acıktığınız zaman aşırı yememeli, ama susadığınızda suyunuzu içmelisiniz.



42- Dehidratasyon doku boşlukları, eklemler, böbrekler, karaciğer, beyin ve deride zehirli çökeltilerin birikmesine yol açar. Su bunları temizler.



43- Su, gebelikte sabah bulantılarını azaltır.



44- Zihin ve vücut fonksiyonlarını bütünleştirir. Kara verme ve hedefleri belirleme yeteneğini artırır.



45- Yaşlılıkta bellek kaybının önlenmesine yardımcı olur. Alzheimer, multiplskleroz, Parkinson ve Lou Gehring hastalıklarının riskini azaltır.



46- Kafein, alkol ve bazı ilaçlara duyulan bağımlılığın giderilmesine yardımcı olur.



Bu kitabı ilk okuduğundan bu yana artık "bol sulu bir yaşam süren" kitap editörü de ısrarla bu kitabı tavsiye etmektedir: Çünkü, vücudunuzu, yıllardır, bir "atık ilaç deposu" haline getirmekten bir an evvel kurtarmanız gerekiyor

OnurGururSeref
15-09-2009, 13:01
Dün gece yıllardan beri ilk kez tansiyonumu olctum: 200/150 cikti. Inanamadim. Prof. Cardiolog arkadasim gecenlerde sonuclarima bakip "vay canina bu kiloya bu sonuclar, inanilir gibi degil" demisti ama eklemisti, "-cok guvenme, tansiyonun yuksektir senin... hemen bir dietisyene git ve diet yap.."


Noooluyoruz? :)

drcz
15-09-2009, 20:09
Dün gece yıllardan beri ilk kez tansiyonumu olctum: 200/150 cikti. Inanamadim. Prof. Cardiolog arkadasim gecenlerde sonuclarima bakip "vay canina bu kiloya bu sonuclar, inanilir gibi degil" demisti ama eklemisti, "-cok guvenme, tansiyonun yuksektir senin... hemen bir dietisyene git ve diet yap.."


Noooluyoruz? :)

Bence bi daha öçlsen iyi edersin. O tansion sadece diyetle düşmezzzzzzzzzzzz.....

BORA YAŞAR
15-09-2009, 20:25
Bence bi daha öçlsen iyi edersin. O tansion sadece diyetle düşmezzzzzzzzzzzz.....

Doktoru kızdırmayın bence..

Sizinki belki yanlıştır ama onunki yükseliyor gibi..:he:



Aklıma Yozgat'ımızın güzel bir türküsünü getirir doktorlar ve onların hasta ilişkileri..

Hastane önünde incir ağacı annem ağacı
Doktor bulamadı ilacı annem ilacı
Baştabip zehirden acı annem oy acı
Garip kaldım yüreğime dert oldu annem dert oldu
Ellerin vatanı bana yurt oldu annem yurt oldu...

drcz
15-09-2009, 20:42
Doktoru kızdırmayın bence..

Sizinki belki yanlıştır ama onunki yükseliyor gibi..:he:



Aklıma Yozgat'ımızın güzel bir türküsünü getirir doktorlar ve onların hasta ilişkileri..

Hastane önünde incir ağacı annem ağacı
Doktor bulamadı ilacı annem ilacı
Baştabip zehirden acı annem oy acı
Garip kaldım yüreğime dert oldu annem dert oldu
Ellerin vatanı bana yurt oldu annem yurt oldu...

Önemli olan sağlık. Yoksa kimseye kızmak gibi gayemiz yok!...

GÜRKAN
15-09-2009, 21:14
Doktoru kızdırmayın bence..

Sizinki belki yanlıştır ama onunki yükseliyor gibi..:he:



Aklıma Yozgat'ımızın güzel bir türküsünü getirir doktorlar ve onların hasta ilişkileri..

Hastane önünde incir ağacı annem ağacı
Doktor bulamadı ilacı annem ilacı
Baştabip zehirden acı annem oy acı
Garip kaldım yüreğime dert oldu annem dert oldu
Ellerin vatanı bana yurt oldu annem yurt oldu...

Sn.BORA YAŞAR;

O yıllarda tedavi edebilecek ilaç varmış da tabip kasten yada bilgi-beceri noksanlığından bulamamış gibi algılanmasın bu güzel türkü....
Konusuna açıklık getirmek adına yazalım ki yanlış anlaşılma olmasın..:)Bu türkü askerlik yaparken vereme yakalanmış ve hastanede ölümü beklerken nişan yüzüğü iade edilmiş bir gencin hazin hikâyesini dile getiriyor.

sevgiler

drcz
15-09-2009, 21:19
Sn.BORA YAŞAR;

O yıllarda tedavi edebilecek ilaç varmış da tabip kasten yada bilgi-beceri noksanlığından bulamamış gibi algılanmasın bu güzel türkü....
Konusuna açıklık getirmek adına yazalım ki yanlış anlaşılma olmasın..:)Bu türkü askerlik yaparken vereme yakalanmış ve hastanede ölümü beklerken nişan yüzüğü iade edilmiş bir gencin hazin hikâyesini dile getiriyor.

sevgiler

Bir şey daha öğrendim...

BORA YAŞAR
15-09-2009, 22:37
Sn.BORA YAŞAR;

O yıllarda tedavi edebilecek ilaç varmış da tabip kasten yada bilgi-beceri noksanlığından bulamamış gibi algılanmasın bu güzel türkü....
Konusuna açıklık getirmek adına yazalım ki yanlış anlaşılma olmasın..:)Bu türkü askerlik yaparken vereme yakalanmış ve hastanede ölümü beklerken nişan yüzüğü iade edilmiş bir gencin hazin hikâyesini dile getiriyor.

sevgiler

Gürkan Doktorum..

Aslında vurgulamaya çalıştığım mısrayı da eksik yazmışım..

"Baştabip geliyor zehirden acı.." idi..:)

mehcur
04-10-2009, 17:35
Amerika'dan fast-food tarzı yiyecekler....Bakarken bile midem kaldırmıyor...

http://thisiswhyyourefat.com/

Caretta
04-10-2009, 17:42
Amerika'dan fast-food tarzı yiyecekler....Bakarken bile midem kaldırmıyor...

http://thisiswhyyourefat.com/

bizim kebaplarin da saglik acisindan cok bir farki yok hani...:)...

OnurGururSeref
04-10-2009, 18:45
Bence bi daha ölçsen iyi edersin. O tansion sadece diyetle düşmezzzzzzzzzzzz.....


Doktoru kızdırmayın bence..

Sizinki belki yanlıştır ama onunki yükseliyor gibi..:he:



Aklıma Yozgat'ımızın güzel bir türküsünü getirir doktorlar ve onların hasta ilişkileri..

Hastane önünde incir ağacı annem ağacı
Doktor bulamadı ilacı annem ilacı
Baştabip zehirden acı annem oy acı
Garip kaldım yüreğime dert oldu annem dert oldu
Ellerin vatanı bana yurt oldu annem yurt oldu... :cry::cry::cry:


Önemli olan sağlık. Yoksa kimseye kızmak gibi gayemiz yok!...:super::super::super:
Bayramin ilk gunu sabah ise tansiyonum tammmmmm 230 / 170 idi. Tekrar tekrar olculdu.. Saatler sonra gecti basimin agrisi. Ense kokum uyustu resmen. Tepemde simitciler gibi buyuk bir agirlik tasidim saatlerce. Sonra sonra azaldi ve simdi hic farketmiyorum agri filan. Sanirim Allah tuttugum oruclari kabul etmedi, ondan sebep agridi basim :he:

drcz
05-10-2009, 07:34
Bayramin ilk gunu sabah ise tansiyonum tammmmmm 230 / 170 idi. Tekrar tekrar olculdu.. Saatler sonra gecti basimin agrisi. Ense kokum uyustu resmen. Tepemde simitciler gibi buyuk bir agirlik tasidim saatlerce. Sonra sonra azaldi ve simdi hic farketmiyorum agri filan. Sanirim Allah tuttugum oruclari kabul etmedi, ondan sebep agridi basim :he:

Kan basıncı sinsi bir hastalıktır. Düzenli olarak sabah akşam dinlemiş durumda öçtürün eger 140/90 üzerinde çıkıyorsa tedavi almamız gerekir.
Oruca gelince öbür dünya da ortaya çıkar.:arf::arf::arf:

ÖZDOĞAN77
15-11-2009, 14:05
Yılmaz Özdil

Haliyle panik halindesiniz... “Nasıl anlarız? Genetiği değiştirilmiş organizma yemekten nasıl kurtuluruz?” filan.

Şöyle...

*

Annaneniz öpülesi elleri parçalanırcasına, ovalaya ovalaya tarhana yaparken, siz, “Aman annane be, boş versene” deyip, marketten hazır çorba alıyordunuz ya... Annane rahmetli oldu ve siz, o tarhananın tarifini annaneden alıp, bir kenara yazmadınız ya... İşte o nedenle, siz, genetiği değiştirilmiş organizma yemekten kurtulamazsınız maalesef.

*

Ne verirlerse...

Onu yiyeceksiniz.

*

Kız evlat yetiştiriyorsunuz, en iyi okullara gönderiyorsunuz... Piyano çalıyor, İngilizce konuşuyor, Grammy alanları tek tek biliyor. Bilmeli... Ama alt tarafı limon, şeker ve su kullanıp, limonata yapmasını bilmiyor! Yoğurdu çırpıp, ayran yapamıyor, ayran... İşte o nedenle, kızınız, genetiği değiştirilmiş meşrubat içmeye mahkûm maalesef... Torunlarınız da.

*

Zahmet edip sütlaç yapmadığınız için, kek yapmaya üşendiğiniz için... İçinde ne olduğunu bilmediğiniz gofretleri, mısır patlaklarını kemiriyor sizin oğlan! Hamur tutmayı, şöyle mis gibi ıspanaklı bi börek yapıp, çantasına koymayı bilmediğiniz için, hamburger bağımlısı oldu. Tahin-pekmezi “köylü işi”, vıcık vıcık yağ fışkıran kremaları “modernite” sandığınız için, daha 10 yaşında ayıya döndü, yuvarlana yuvarlana yürüyor, tıkanıyor, merdiven çıkamıyor.

*

Size zor geliyor ama, zor mu evde yoğurt yapmak? İstanbul'un güneşi müsait değil, anlarım, zor mudur İzmir'de, Antalya'da, Adana'da evde salça yapmak?
Şikâyet edip duruyorsun, içine katkı maddesi konuyor, zorla beyazlatılıyor diye... İster tam buğday unundan, ister çavdardan, hakikaten zor mudur evde ekmek yapmak? Bütün ailen kabız... Tonla para verip, abuk sabuk ambalajlı-meyveli saçmalıklardan medet umacağına, niye öğrenmiyorsun kabak tatlısı yapmayı?

*

Güya, çoluğunu çocuğunu düşünüyorsun, taze taze yesinler diye, pazara gidiyorsun... Eğri büğrü biberlere, doğal olduğu için tuttuğunda ezilen domateslere ağız burun kıvırıyorsun, hormonlu, tornadan çıkmış gibilerini alıyorsun... Ne işe yaradı senin pazara gitmen?

*

Kocanız da, bu satırları okuyup, size akıl verecek şimdi... Söyleyin ona, ukalalık etmesin, götürün aktara, hatmi çiçeğiyle zencefili birbirinden ayırt etsin, ondan sonra konuşsun!

*

Enginar, börülce, radika, cibes pişirmekten haberin yok; gazetelerin tiraj almak için kıçından uydurduğu kıçımın uzmanlarından fıldır fıldır brokoli tarifleri öğreniyorsun... Brüksel lahanası yiyerek mi AB'ye gireceğini sanıyorsun?

*

Çin'den bal getiriyorlar mesela... Taaa Arjantin'den, Meksika'dan bal getiriyorlar. Neymiş efendim, içinde genetiği değiştirilmiş organizma olabilirmiş falan... İçinde tavuk ibiği, maymun kulağı olmadığına şükredin! Ben iddia ediyorum... Kaşla göz arasında frankeştayn ürünlere kapıları açan arkadaşlarla, Amerikan çiftçilerinin avukatı profesörlerimiz, sırf karakovan balına sahip çıksa, Şemdinli'de, Pervari'de terör bile azalır, terör bile.

*

Uzatmayayım.

Mutfak genetiğimizi kaybettik biz.

*

Elin adamı, mısırdan, soyadan, domatesten önce beynimizin DNA'sını değiştirdi!

*
Hurrraaa diye köyden kente göçerken, dışarda tıkınmayı şehirleşme zannettik. Ambalajlı ürün tüketmeyi, zenginleşme zannettik.

*
Dolayısıyla, ya kafayı değiştirip, özümüze döneceğiz... Ya da ne verirlerse onu yiyeceğiz.[/SIZE]

drcz
15-12-2009, 21:50
http://sdb.meb.gov.tr/okulsagligi/kalp_damar_hastal%C4%B1klarinda_beslenme.pdf

Serenler
16-12-2009, 09:43
Meyve Üreticisine İlaç Kalıntısı Konferansı

15.12.2009

Uludağ Yaş Meyve Sebze İhracatçıları Birliği (UYMSİB) tarafından düzenlenen konferansta yaş sebze ve meyve üreticileri AB standartlarında zirai ilaç kullanmaları konusunda bilgilendirildi.

(IHA) Uludağ Yaş Meyve Sebze İhracatçıları Birliği (UYMSİB) tarafından düzenlenen konferansta yaş sebze ve meyve üreticileri AB standartlarında zirai ilaç kullanmaları konusunda bilgilendirildi.

Bazı ürünlerde tarım ilacı kalıntısı sorunlarıyla karşılaştıklarını ve bundan büyük zarar gördüklerini ifade eden UYMSİB Başkanı Dr. Salih Çalı, Bu olumsuz imajı ortadan kaldırmak için AB ve diğer ihracatta bulunduğumuz ülkelere daha güvenilir YMS ürünleri pazarlayarak bunu ispatlamamız gerekmektedir dedi.

Konferansa, Bursa İl Vali Yardımcısı Hüseyin Eren, Avrupa Yaş Meyve Sebze Üretim Birliği Gıda Güvenliği Danışmanı Frederic Rosseneu, UYMSİB Başkanı Dr. Salih Çalı, UİB Genel Sekreteri Mümin Karacakayalılar, Koruma Kontrol Genel Müdürlüğü temsilcileri, Bursa İl Tarım Müdürlüğü yöneticileri, Atatürk Bahçe Kültürleri Merkez Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü yöneticileri, Gıda Kontrol ve Merkez Araştırma Enstitüsü yöneticileri, ZMO Bursa Şube Başkanı ve temsilcileri, Ziraat Odası Başkanları ve temsilcileri, Meyve Sebze İhracatçılar Birliği üyeleri, Üretici Kooperatifleri, Üretici Birlikleri, ilaç firma ile bayii temsilcileri ve çok sayıda üretici katıldı.

UYMSİB Başkanı Dr. Salih Çalı, ekonomik kriz öncesinde önemi gittikçe artan ve yaş meyve sebze (YMS) ihracatını engelleyebilecek bir sorun haline gelen tarım ilaçları konusunun ithalatçı ülkelerin daha seçici davranmaları ve zorlamalarıyla daha da önemli hale geldiğini söyledi.

Daralan talep ile ithalatçıların çok seçici davranacakları bir ortamda güvenilir ürünün ilk sırada olacağını belirten Çalı, izin verilenin üzerinde ya da yasaklı ilaç kalıntısı bulunması halinde ihracatın zorlandığını ve dolayısıyla Türkiye’nin bozulan imajını düzeltmek için ilave çabalar gerektiğini ifade etti.

UYMSİB olarak diğer YMS ihracatçı birlikleriyle birlikte yaş meyve sebze üreticilerine ve ihracatçılarına yönelik eğitici ve uyarıcı olması amacıyla çeşitli üretim merkezlerinde (Bursa, Çanakkale, İzmir, Isparta ve Afyon’da) konferanslar düzenlediklerini dile getiren Çalı, ilaçlama programları, afişler, broşürler hazırladıklarını ve özellikle Tarım Bakanlığı’nın konu ile ilgili faaliyetlerine yoğun destek verdiklerini söyledi.

Geçen yıl tüm süpermarketlerin özellikle Türk ürünleri için yoğun analiz stratejileri olduğunu söyleyen UYMSİB Başkanı Salih Çalı, Düzenlediğimiz panellerde marketlerin analiz yaptırmadan ürünlerini rafa koymayacaklarını ve bu süreçte maalesef kurunun yanında yaşın da yanacağını sürekli söyledik. Bir üreticinin hatasını tüm ülke ve sektörün çekeceğini belirterek, herkesin kendini ve çevresini denetlemesi gereklidir diye üretici ve ihracatçılarımızı sürekli uyardık. Maalesef bu kaygılarımız doğru çıktı. Bildiğiniz gibi armut ve diğer bazı ürünlerimizde tarım ilacı kalıntı sorunlarıyla karşılaştık ve bundan büyük zarar gördük. İşte oluşan bu olumsuz imajı ortadan kaldırmak için AB ve diğer ihracatta bulunduğumuz ülkelere daha güvenilir YMS ürünleri pazarlayarak bunu kanıtlamamız gerekmektedir şeklinde konuştu.

UYMSİB olarak son yıllarda büyük önem verdikleri tarım ilacı kalıntıları konusundaki düzeltici faaliyetlerinin devam edeceğini ifade eden Çalı, Bu amaca yönelik olarak düzenlediğimiz konferansın ilkinde ithalatçı ülkelerin ihracatçılarımızdan dolayısıyla üreticilerimizden tarım ilaçlarıyla ilgili isteklerini, şartlarını, son gelişmeleri doğrudan ilk ağızdan duymalarını sağlamayı ve buna göre önlemlerin alınmasını amaçlıyoruz dedi.

Avrupa Yaş Meyve Sebze Üretim Birliği Gıda Güvenliği Danışmanı Frederic Rosseneu ise üretici ve ihracatçılara Freshfel Avrupa hakkında, pestisitlerle ilgili tanıtıcı bilgiler, pestisit kalıntılarının önemi, AB Mevzuat çerçevesi, AB pazar şartları, Türk ihracatı açısından somut çıkarımlar konularını içeren bir konferans verdi.

Rosseneu, yaptığı konuşmasında, Freshfel Avrupa’nın misyonunun yaş meyve sebze tüketimini canlandırmak, sektörün verimliliğini ve rekabetçiliğini geliştirmek, uluslararası yaş mahsul ticaretini kolaylaştırmak, en yüksek güvenlik kurallarına uymakta sektöre yardımcı olmak ve yaş mahsulün faydalarını duyurmak için uygun ortam sağlamak olduğunu söyledi.

Avrupa Yaş Meyve Sebze Üretim Birliği Gıda Güvenliği Danışmanı Frederic Rosseneu, azami kalıntı miktarına (AKD) uyulmamasının, malın geri iadesi, cezalar ve davalar, ilave masraflar, iznin askıya alınması, tedarikçi listesinden çıkarılmaya sebebiyet vereceğini anlattı.

AB hızlı alarm sistemi verilerine göre Türkiye’nin 2008 yılında 40, 2009 yılında ise 29 yaş meyve sebzede pestisit kalıntıları ile ilgili alarm olduğuna dikkat çeken Rosseneu, Direkt sonuç olarak artan resmi denetimler neticesinde 2010 yılı itibariyle önceden bildirim, armutların, kabakların, biberlerin ve domateslerin yüzde 100’ünde idari yüzde 10’unda fiziki denetim olacak dedi.


============================

Çok güzel bir haber.
Amaaa..
Bu habere konu olan tüketiciler kimler?
Söyleyeyim:
Avrupalılar.
Yani onların yiyeceği ürünler titizlikle yetiştirilecek, sağlıklı olacak. Bu ürünlerle beslenmekten dolayı hasta olmayacaklar. canlarına can katacaklar.
Çünkü onlar can taşıyor.
ya bizler, Türk halkı ne olacak?
Bizler can taşımıyor muyuz?
Bizleri kim düşünecek, veya düşünüyor?

Serenler
17-12-2009, 20:22
Kanola felaketi, 'kurtuluş' diye sunuluyor!

Konya Ovası’nda Kanola ekimi projesini değerlendiren Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Genel Başkanı Kemal Özer; “Çiftçimiz toprağını kaybetmek istemiyor ve yakın bir zamanda aç kalmak istemiyorsa ilaç, gübre ve tohum pazarlamacılarının vahşi pazarlama yöntemlerine aldanmamalı ve asla GDO’lu tohumlar ve Kanola ekimi yapmamalı” dedi. “Çiftçimiz toprağını kaybetmek istemiyor ve yakın bir zamanda aç kalmak istemiyorsa ilaç, gübre ve tohum pazarlamacılarının vahşi pazarlama yöntemlerine aldanmamalı ve asla GDO’lu tohumlar ve Kanola ekimi yapmamalı.

Konya Ovası’nda Kanola ekimi projesini değerlendiren Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Genel Başkanı Kemal Özer; “Çiftçimiz toprağını kaybetmek istemiyor ve yakın bir zamanda aç kalmak istemiyorsa ilaç, gübre ve tohum pazarlamacılarının vahşi pazarlama yöntemlerine aldanmamalı ve aska GDO’lu tohumlar ve Kanola ekimi yapmamalı” dedi.

Özer açıklamasında şu görüşleri dile getirdi: “Kolza, papiska ve rapitsa isimleriyle bilinen Kanola; eskiden yağı zehirli olduğu için sanayinin farklı alanlarında kullanılırdı. Kanola, gerçek bir bitki olmayan, genetik modifikasyonlar sonucu zehirli madde oranı düşürülmüş ya da dönüştürülmüş laboratuar bitkisi Kolzanın ticari ismi olan ‘Kanada yağı’ (Canadian Oil Low Acid) cümlesinin kısaltmasıdır.

VERİMLİ OVALARI ÇÖLLEŞTİRECEKLER

Zahmeti az, kazancı büyük gibi gösterilen üretim yalanları ve zahmetsiz rahmetin olmayacağını, yine en iyi çiftçilerimiz bilir. Edirne Ziraat Odası Başkanı Cengiz Yorulmaz "yeniden ekilen kanola tohumunun kanserojen madde içermesine yol açtığını" belirttiği, susuz ve zahmetsiz olduğu iddia edilen kanserojen kanolanın Konya Ovası’na ekilmesi durumunda; Ovalar çöle dönüşecektir. Çiftçinin kazanacağı üç beş kuruş ise GDO ’cuların üreteceği birçok gerekçe ile yeniden elinden alınacaktır.

GDO’lu bitki Kanolanın yağı, -diğer GDO’lu ürünler gibi- sinir sistemi hasarı, körlük, kanser gibi hastalıklara sebep olmasına rağmen birçok fastfood ve lokanta zinciri tarafından kullanılıyor. Bunun yanı sıra ayçiçeği yağı gibi yağlara karıştırılarak, kanola yağı adıyla tüketime sunuluyor.

EKİMİ YASAKLANMIŞTI

Ekimi ülkemizde 1979 yılından bu yana yasak olan Kolza bitkisi, şimdilerde böceklerin bu bitkiyi yememesi ve üretim maliyetinin düşüklüğü gerekçeleriyle, çiftçilerimize yeniden ektirilmeye çalışılıyor.

Genetiği değiştirilen kolzanın yağından yararlanılmak üzere Türkiye’de yakın zamanda deneme üretimleri yapılmış, yağ ihtiyacı için yeniden üretime alınması sağlanmıştır. Şirketler, yararlı olduğu iddiasıyla Türkiye'deki bitkisel yağ açığını kapatmak ve bio-dizel elde etmek için ekimini şiddetle tavsiye etmektedirler.

YEMEK TARİFLERİNDEKİ SİNSİ DEĞİŞİM

Önce sinsice yemek tariflerinde yer alan zeytinyağı ve tereyağı önerileri bazı karanlık ellerce margarin olarak değiştirilmişti. Aynı karanlık eller, şimdi tariflerdeki yağ adlarını kanola yapmaktalar. Hâlbuki Amerika’da kanolayı övücü bir içerikle kitap yazan Andrew Weil isimli şahsın, “kanola pazarlamacısı” olduğu deşifre edilmiştir. Uzman kılıklı aynı pazarlamacılar, şimdi de ülkemizi istila ederek çiftçinin beynini yıkayıp, “afeti”, “kurtuluş” diye sunuluyorlar. Özetle çiftçi bazı çıkar çevreleri, satılık bilim adamları ve GDO’cu tohum şirketlerinin ağına düşürülüyor.

DÜŞMAN ASKERİNİN İSTİLA EDEMEDİĞİ ANADOLU’YU GDO'cular İSTİLA EDİYOR!

Düşmanın istilasına müsaade edilmeyen Gelibolu’dan başlayan Kanola İstilası, Trakya’dan sonra şimdi ‘Konya Şeker’ eliyle Konya’da... Kanola hakkında çiftçiye aktarılan bilgilerin ise gerçekliği söz konusu değil...

Türkiye tarımına ve doğal tohumuna göz dikmiş ve bunun için pusuda bekleyen GDO’cular, Kanola aracılığıyla hardal ailesi bitkilerinden başlayarak, bol miktarda ekilmesini sağlayacakları diğer doğal bitkilerin tozlanmasını ve döllenmesini sağlayacaklar. Bu sayede on yıl geçmeden Konya Ovası’nda organik tohum ekilemeyecek, kanola dâhil birçok bitkinin yetişmesi engellenecek ve doğal tarım yapılamaz hale gelecektir. Bunun için Meksika, Arjantin, Bangladeş, Etiyopya gibi sayısı otuzlara yaklaşan ülke, örnek olması bakımından yeterlidir.

ÇİFTÇİYE ÇAĞRI

Anadolu çiftçisine ve özellikle Konya çiftçisine çağrımız şudur: Şayet toprağını kaybetmek istemiyor ve yakın bir zamanda aç kalmak istemiyorsan ilaç, gübre ve tohum pazarlamacılarının vahşi pazarlama yöntemlerine aldanmamalısın. Unutmamalı ki: Çiftçiye GDO’lu tohum ektirenler, acılı gününde yanında olmayacaklar.

KANOLA KANSERE YOL AÇIYOR

Zahmeti az, kazancı büyük gibi gösterilen üretim yalanları ve zahmetsiz rahmetin olmayacağını, yine en iyi çiftçilerimiz bilir. Edirne Ziraat Odası Başkanı Cengiz Yorulmaz "yeniden ekilen kanola tohumunun kanserojen madde içermesine yol açtığını" belirttiği, susuz ve zahmetsiz olduğu iddia edilen kanserojen kanolanın Konya Ovası’na ekilmesi durumunda; Ovalar çöle dönüşecektir. Çiftçinin kazanacağı üç beş kuruş ise GDO’cuların üreteceği birçok gerekçe ile yeniden elinden alınacaktır.

KONYA ŞEKER, VARLIK SEBENİNİ ORTADAN KALDIRIYOR!

Konya Şeker’in “hiç bir menfaatimiz yok” diyerek ve gerekli araştırmaları yapmadan çiftçiye kanola ekimi konusunda verdiği maddi manevi desteğin ardında, bir takım kirli ilişkiler ve kişisel çıkar aramak istemiyoruz. Konya ekonomisine büyük katkıları olan Recep Konuk'un danışmanlarının ve bu konuda kendisine bilgi verenlerin, kendisini yanlış bilgilendirdikleri ya da bilerek yanılttıkları açıkça ortadadır.

Konya Şeker Holding’in Konya’ya yapabileceği en büyük kötülüğün GDO’lu Kanola olacağını hatırlatırken; Konya Şeker’e bu ürkütücü, riskli kararını gözden geçirme çağrısı yapıyoruz. Aksi halde bu durumun Konya Şeker’in varlık sebebinin sonu olacağı unutulmamalıdır.”

Bu yazı

www.gidahareketi.org den alınmıştır.

drcz
25-12-2009, 21:40
Kilo sorunundan dolayı akşamları yemek çok az yiyorum. Haftada iki defa düzenli spor yapıyorum. Dün gece kayış koptu. Güzel bir tava yaptım sonra bir tüm ekmekle yedim güzelce. Sonra birde uyuşukluk çöktü üzerime. TV karşısında güzelce uyudum. Kalkınca kendimi yeni kıta keşif etmiş mutlu hissettim. Şimdi yine döndük eski halime. Kilom azalsa arada bir yapsam....

Serenler
06-02-2010, 11:50
Kırmızı pancar ile güçlenin

Kırmızı pancarın, içerdiği vitamin ve mineraller bakımından adeta bir enerji deposu...

Anavatanı Akdeniz olan kırmızı pancarın, içerdiği vitamin ve mineraller bakımından adeta bir enerji deposu olduğu bildirildi.

Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Diyetisyenlerinden Özgen Arı, AA muhabirine, ıspanakgiller ailesinden olan kırmızı pancarın, bünyesinde barındırdığı özellikleri ve vücuda sağladığı faydaları ile adeta mucize bir sebze olduğunu söyledi.

Kırmızı pancarın toprak içindeki yumrularının kırmızı renkte olduğunu belirten Arı, "Meyve ve sebzelerdeki kırmızı renk, bu bitkinin antioksidan özellik taşıdığını gösterir. Antioksidan da güç, sağlık demektir. Kırmızı pancara rengini veren pigmentler kansere karşı savaşta etkili bir sebze olmasını sağlıyor" dedi.

Kırmızı pancarın, vitamin ve mineral zengini olmasına karşın, tüketiminin çok yaygın olmadığını anlatan Arı, şöyle konuştu: "Kırmızı pancar A, B, C ve P vitaminlerinden zengindir. İştah açıcı, besleyici özelliği vardır. Bileşiminde bulunan ve radyoaktif bir eleman olan rubidyumun sindirim üzerinde olumlu bir etkisi vardır. Pancar aynı zamanda fosfor, demir, bakır, potasyum, magnezyum, kalsiyum, brom, çinko ve manganez bakımından da zengindir. Bitki, beta karoten ve folat bakımından zengin yapısıyla bağışıklık sistemini güçlendirip kan yapımına destek verir. Kırmızı pancarın suyu en güçlü kan düzelticilerden biridir. Havuç suyu ile yarı yarıya karıştırılan kırmızı pancar suyu, içildiğinde alyuvarların sayısını kısa zamanda yükseltir.

Özellikle soğuk algınlığı enfeksiyonlarının arttığı kış aylarında kırmızı pancarın tüketilmesi, vücudun direncini artırır."

-BİR BARDAK PANCAR SUYU HİPERTANSİYONA KARŞI ETKİLİ-

Arı, genellikle elma, havuç gibi meyvelerle kokteyl yapılarak içilmesini önerdiği kırmızı pancar suyunun hipertansiyona karşı da etkili olduğunu bildirdi.

Kırmızı pancar suyunun kan basıncını düşürücü etkiye sahip bir sebze olduğunu belirten Arı, "Yüksek oranda potasyum içerdiği için günde bir bardak kırmızı pancar suyu içmek yüksek tansiyonu düşürür. Kırmızı pancar suyunu yoğurtla karıştırıp yemek ise vücudun enerji depolarını doldurur" dedi.

Arı, kırımızı pancarın taze sıkılmış suyunun yanında, taze, çiğ ve rendelenmiş şekilde de tüketilebileceğini kaydetti.

Kırmızı pancarın salatalarda tüketilmesinin alışkanlık hale getirilmesini öneren Arı, demir eksikliği olanlar için de önemli bir sebze olduğunu bildirdi.

Serenler
09-05-2010, 13:01
BILDIRCIN YUMURTASI



Op. Dr. Aytekin Ertuğrul (E) Dz. Tbp. Kd. Alb.



Bu kadar köklü bu kadar ciddi ve okuyucusu yüksek düzeyde bulunan Birlik dergisinde bıldırcın yumurtası için yazı yazmak ilk bakışta yadırganabilir. Ama yadırgamayın ve sonuna kadar okuyun. Bana bıldırcın yumurtası için yazı yazdığıma değil şimdiye kadar neden yazmadığıma kızacaksınız.




Bundan 8-9 ay kadar evvel tam 6 ay öksürdüm. Serde doktorluk da var ya profesörlere, doçentlere, yardımcı doçentlere gittim. KBB uzmanlarına, göğüs uzmanlarına, dahiliye uzmanlarına gittim. Bir sürü film, test, tahliller yapıldı.. Bir sürü ilâç verildi. Torbalar dolusu antibiyotik ve şurup içtim. Bana mısın demedi. Öksürük, hapşırık, baş ağrısı devam etti. Taslar dolusu balgam çıkardım. Bu hastalık beni alır götürür diyordum ki bir dost imdadıma bıldırcın yumurtası önerisi ile yetişti, işte size bu öykümü anlatacağım. Dostumuz bu sizin çektiğiniz hastalığın çaresi var: Şaşıracaksınız ama çaresi bıldırcın yumurtasıdır deyince ne yalan söyleyeyim 30 yıllık hekim olarak pek ciddiye almadım. Ve gerçekten şaştım. Ama yapacak başka bir şeyim de yoktu. Bütün doktorlara gitmiş, bütün tahlil ve incelemelerimi yaptırmıştım. Bütün bilinen bilinmeyen ilaçlarımı kullanmıştım. Yapacak başka bir şey de kalmamıştı. Denize düşen yılana bile sarılırmış. Bu yılan değil bıldırcın yumurtası idi. Ona sarılmakta bir sakınca yoktu. Peki nereden bulacaktık.. Nasıl kullanacaktık. Bulunacak yerler Necatibeyde çiftliği varmış, büyük marketlerde paketlerle satılıyormuş. Paketlerin üstünde tarifleri bile yazılı: Avrupada tıp doktorları yıllardır kirli hava, astımgibi sorunların yol açtığı rahatsızlıkları n tedavisini hep bıldırcın yumurtası yardımı ile yapmaktadırlar. Gramajca beş bıldırcın yumurtası, eşittir bir tavuk yumurtası olarak hesaplandığında bıldırcın yumurtası;



5 kat fazla fosfor,

8 kat fazla demir,

6 kat fazla B1,

15 kat fazla B2 vitamini,

9 kat fazla protein içermektedir. Güç ve zindelik vermesi, solunum, alerjik astım sorunları için doğal bir antibiyotik olması lezzeti salataların, mezelerin süsü, çocuklar için eğlenceli bir vitamin hapı olması ürünün en bilinen özellikleridir. Tavuk yumurtası ile yapılan her şey ve pişirme biçimi bıldırcın yumurtası ile aynen yapılabilir. İşte ben bu bıldırcın yumurtasını bu olağanüstü gıdayı bana tarif edildiği şekilde kullandım.

Bir adet bıldırcın yumurtasını bir bardağın içine kırıyorsunuz. Bir kaşık balla karıştırıyorsunuz. Çalkalıyorsunuz. Bir bardak süte tamamlıyorsunuz. Süt oda sıcaklığında veya buzdolabından çıkarıldıktan 10 dakika sonra içilecek. 15 gün süreyle sabahları aç karnına bu kürü yapıyorsunuz.

Öksürük kalmıyor, alerjik şikayet kalmıyor. Siz de iyileşme sevincini yaşıyorsunuz. İdame dozu (tedavisi) olarak ayda 5-10 adet yumurta içmeye devam. En az üç ay. Olağanüstü tedavi bitti. Yapılan tedavi tıbben şöyle: Bıldırcın yumurtasında doğal olarak üst solunum yolu antiseptiği (Mikrop öldürücüsü) Antihistaminik (Alerjilere etkili olma durumu) ve ayrıca ekspektoran (Balgam söktürücü) etkileri var. Bu süper doğa harikasını sade ben mi kullandım. Hayır en az 10 kişiye önerdim. Hepsinde başarılı ve faydalı oldu. Dikkat! Bronşitiniz, astımınız ve üst solunum yollarındaki hastalıklarınız için bıldırcın yumurtasını doktorunuz önereceği tedavi programınızın içinde verilecek antibiyotik ve diğer ilaçlarla birlikte kullanınız.

Serenler
09-05-2010, 13:38
Mucize besinler hangi derde deva

9 Mayıs 2010

Mucize besinler hangi derde deva

Uzmanlar 60 tane mucize besin seçti. Bu besinler içinde et, balık, sebze ve meyveler bulunuyor. Ama acı marul şampiyonluğu kimseye bırakmadı. Mucize bitki acı marul felci önlüyor.

HANGİ BESİN MADDESİ NEYE İYİ GELİYOR

Market ya da pazardan sürekli aldığımız ve tükettiğimiz besinler, vücuda faydalı birçok etken madde barındırıyor. Lahana turşusu B12 vitamini içeriyor ve tümör oluşumunu önlüyor. Enerji sağlayan, kas kramplarını önleyen yulafın aynı zamanda idrar söktürücü özelliği var.

Erik vücuttaki fazla suyun atılmasına yardımcı olurken, sarımsak kansere karşı bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Ton balığı ise kolesterol düzeyini düşürüyor, sinir hücrelerini koruyor. Stresle mücade için ise mısır yemek gerekiyor. İşte tam 60 besin maddesi, içerdiği maddeler ve faydaları:

http://fotoanaliz.hurriyet.com.tr/galeridetay.aspx?cid=35634&p=1&rid=4369

Serenler
24-05-2010, 21:59
Şeker sevenlere kötü haber.
Yine de bilmekte yarar var.
Şeker Yememek İçin 66 Neden

Şekerin vücudunuza zararları...




British Medical Journal'da yeni yayınlanan bir makalede "Şeker tütün kadar tehlikeli, zarar verici ve bağımlılık yapıcı olduğu için uyuşturucu sınıfına sokulmalıdır" diyor. Gözünüzün önüne yeğeninize, çocuğunuza "hediye ettiğiniz" çikolatalar, gofretler mi geliyor? İnsanı sigaraya, uyuşturucuya en yakınları alıştırır... Çocukları da "şeker isimli zehire" anne-babaları alıştırıyor en önce.

Şekerin vücudunuza zararları

• Fazla şeker tüketmek kan şekerini çok çabuk artırıyor ve pankreas aşırı insülin salgılıyor. Buna "metabolik sendrom" deniyor. İnsülin, şekeri regüle ettikten sonra fazlasını yağ olarak depoluyor. Kan şekerindeki ani düşüşse sürekli acıkma hissine ve yemeye yol açıyor.
• Diş çürümesi başta olmak üzere, obezite, diyabet, kalp ve dolaşım hastalıkları, böbrek taşları, kanser, hipertansiyon, felç, ülser, astım, romatizma, kronik yorgunluk sendromu ve kemik erimesine neden oluyor.
• Kan dolaşımıyla vücudun her tarafına taşınan şeker özellikle de göbek, kalçalar, göğüsler ve bacağın üst kısmında toplanıyor. Bu bölgeler de dolduğunda, yağ asitleri kalp ve böbrek gibi aktif organlara dağılıyor. Bu organlar gittikçe yavaşlıyor ve sonuçta dokuları bozularak yağa dönüşüyor.
• Bağışıklık sistemi zayıflıyor. Vücut soğuk, sıcak veya mikroplara karşı koyamıyor.

Her yerde "şeker" var

Kek, pasta, baklava gibi tatlı yiyeceklerin içinde şeker olduğunu zaten biliyoruz. Tehlikeli olan gelişme, şekerin artık yerli yersiz neredeyse bütün hazır gıdaların içine koyulur hale gelişi... Bebek maması, mısır gevreği, sosis, mayonez, ketçap, pizza, hamburger ekmeği, kola, hazır meyve suyu gibi gıdalar şekerle tüketici gözünde daha çekici hale getiriliyor. Doğuştan tatlıya yatkınlığı olan insanoğlu da, farkında olmadan bu çekime kapılıyor ve satışlar artıyor. Gittikçe daha fazla satın alıyor, daha yiyoruz bu gıdaları.

Çocuklar ve bebekler için çok sakıncalı

şekerin zararlarıÖzellikle bebek mamasında bile şeker olması, çocukların beslenme zevkinin bir ömür boyu yanlış bir yolda gitmesine neden oluyor. Günümüzde artan aşırı şişmanlığını sorumlularından biri de bebekken tanışılan şeker olsa gerek. Bebek mamasında anne sütüne oranla yüzde 60 daha fazla şeker bulunuyor!

Şekerdeki genetik risk

Şekerle ilgili çok önemli başka bir tehlike daha var. Genetiğiyle oynanmış mısırdan "mısır şekeri" üretiliyor. "Nişasta bazlı sıvı şeker" de denilen bu "oynanmış" şeker, çikolata, gofret, gazlı içecek, baklava, mısır gevreği gibi endüstriyel gıdalarda en çok kullanılan şeker türü. Genetiğiyle oynanmış gıdalar ise, başlı başına sayfalarca yazı yazılabilecek bir konu. Doğal halinde değil, insan eliyle "oynanmış" genlere sahip yiyecekler yediğimizde, bizim vücudumuzda da genlerimizi ilgilendiren değişiklikler olabileceğinden korkuyor bilim adamları. Günümüzde yaygınlaşan besin alerjileri, kanser gibi rahatsızlıkları n nedenlerinden biri olduğu düşünülüyor.

Şekerin gizli isimleri

Yiyeceklerin "içindekiler" listesinde şekerin farklı isimlerle gizlenmiş olduğunu görebilirsiniz. Bu isimler ne mi? Sakaroz, esmer şeker, mısır şurubu, nişasta bazlı sıvı şeker, dekstroz, sorbitol, mannitol, xylitol, früktoz, meyve şurubu, glikoz, glikoz şurubu, bal, invert şeker, laktoz, maltoz, akçaağaç şurubu, melas, şeker şurubu, turbinado, amazake.

Şeker yememek için 66 neden

Şekerin zararları

1. Şeker kanser hücrelerinin en çok sevdiği şeydir.
2. Şeker bağışıklık sisteminizi zayıflatabilir.
3. Şeker vücudunuzun mineral dengesini bozabilir.
4. Şeker çocuklarda hiperaktivite, endişe, dikkat bozukluğu ve huysuzluğa sebep olabilir.
5. Şeker çocuklarda uyuşukluğa sebep olabilir.
6. Şeker çocukların okul başarısını olumsuz etkileyebilir.
7. Şeker trigliserit seviyesinde belirgin bir artışa sebep olabilir.
8. Şeker bakteri enfeksiyonları na karşı savunma sistemini zayıflatabilir.
9. Şeker böbreklere hasar verebilir.
10. Şeker krom eksikliğine yol açabilir.
11. Şeker bakır eksikliğine yol açabilir.
12. Şeker kalsiyum ve bakır emilimini engeller.
13. Şeker meme, yumurtalık, prostat ve rektum kanserine yol açabilir.
14. Şeker kadınlarda daha büyük risk oluşturmak üzere, kolon kanserine sebep olabilir.
15. Şeker safra kesesi kanseri için risk faktörü olabilir.
16. Şeker gözleri bozabilir.
17. Şeker serotonin seviyesini yükseltir; bu da kan damarlarını daraltabilir.
18. Şeker Hipoglisemiye sebep olabilir.
19. Şeker midenin asidik olmasına yol açabilir.
20. Şeker çocuklarda adrenalin seviyesini artırabilir.
21. Şeker koroner kalp hastalığı riskini artırabilir.
22. Şeker ciltte kuruma ve saç beyazlamasına yol açarak yaşlanma sürecini hızlandırabilir.
23. Şeker alkol bağımlılığına yol açabilir.
24. Şeker diş çürüklerini artırabilir.
25. Şeker kilo alımı ve aşırı şişmanlığa katkıda bulunabilir.
26. Yüksek miktarda şeker yemek Crohn's hastalığı ve ülseratif kolit riskini artırır.
27. Şeker kireçlenmeye sebep olabilir.
28. Şeker astıma sebep olabilir.
29. Şeker mantar enfeksiyonları na sebep olabilir.
30. Şeker safra taşı oluşmasına yol açabilir.
31. Şeker böbrek taşı oluşmasına yol açabilir.
32. Şeker istemik kalp hastalığına yol açabilir.
33. Şeker apendisite yol açabilir.
34. Şeker Multipl Skleroz (MS) hastalığının belirtilerini şiddetlendirebilir.
35. Şeker dolaylı olarak hemoroide yol açabilir.
36. Şeker damarlarda varise yol açabilir.
37. Şeker osteoporoz oluşumuna katkıda bulunabilir.
38. Şeker salya asiditesine katkıda bulunabilir.
39. Şeker insülin sensitivitesinde düşüşe sebep olabilir.
40. Şeker glikoz toleransının düşmesine sebep olur.
41. Şeker büyüme hormonunu azaltabilir.
42. Şeker toplam kolesterolü artırabilir.
43. Şeker sistolik kan basıncını artırabilir.
44.Şeker gıda alerjilerine sebep olur.
45. Şeker diyabet oluşumuna katkıda bulunabilir.
46. Şeker hamilelikte kan zehirlenmesine yol açabilir.
47. Şeker çocuklarda egzama oluşuma katkıda bulunabilir.
48. Şeker kardiyovasküler hastalığa sebep olabilir.
49. Şeker DNA yapısını bozabilir.
50. Şeker katarakta sebep olabilir.
51. Şeker amfizeme sebep olabilir.
52. Şeker ateroskleroza sebep olabilir.
53. Şeker serbest radikal oluşumuna sebep olabilir.
54. Şeker enzimlerin işlevselliğini düşürür.
55. Şeker karaciğer hücrelerinin bölünmesine sebep olabilir; bu da karaciğerin boyutlarını büyütür.
56. Şeker karaciğerde yağ miktarını artırabilir.
57. Şeker karaciğerde patolojik değişimlere yol açabilir.
58. Şeker pankreasa zarar verebilir.
59. Şeker kabızlığa sebep olabilir.
60. Şeker miyopluğa sebep olabilir.
61. Şeker hipertansiyona sebep olabilir.
62. Şeker migren de dahil olmak üzere baş ağrılarına sebep olabilir.
63. Şeker beyin dalgalarını artırabilir; bu da beynin düşünme kabiliyetini zayıflatır.
64. Şeker depresyona sebep olabilir.
65. Şeker hormonal dengesizliğe sebep olabilir.
66. Şeker Alzheimer's hastalığı riskini artırabilir.

KARADENIZ
24-05-2010, 22:10
Pufff... ben sekeri daha dogrusu tatliyi cok seviyorum. Cay , nescafe ve kahveyi sekersiz icerken ( yaklasik 20 yildir, yatili okumanin aliskanligi ) tatli, ozellikle fistikli basma kadayif, ekmek kadayifi, baklava gibi selbetli tatlilari ( hala sutlu tatlilari tatli diye kabul etmeyen muhafazakarlardanim ) sinirsiz derecede yiyebiliyorum....

Desenize coktan gitmisiz.... :oley: :oley:

Serenler
25-05-2010, 11:38
Pufff... ben sekeri daha dogrusu tatliyi cok seviyorum. Cay , nescafe ve kahveyi sekersiz icerken ( yaklasik 20 yildir, yatili okumanin aliskanligi ) tatli, ozellikle fistikli basma kadayif, ekmek kadayifi, baklava gibi selbetli tatlilari ( hala sutlu tatlilari tatli diye kabul etmeyen muhafazakarlardanim ) sinirsiz derecede yiyebiliyorum....

Desenize coktan gitmisiz.... :oley: :oley:

Her şeyin azı karar çoğu zarar.
Günde 2 şer şekerle 20 bardak çay içen sadece çayla inanılmaz ölçüde şeker alıyor. Diğer şekerli gıdalar da cabası tabii ki.
Bir de Tuz konusunda aşağıdaki metne bir göz atıver.
Yazın sahillerde tansiyondan rahatsızlık geçiren insanlara doktorların ilk sorduğu nerelisin oluyor. Eğer iç ve doğu anadoludan gelmişlerse hemen bir bardak tuzlu ayran içiriyorlar.

Serenler
25-05-2010, 11:39
HER DEVRİN İLACI TUZ

TUZ ; astım , alerji otoimmün hastalığı olan insanlar başta olmak üzere ,bütün canlılar için çok gerekli bir ögedir.
Tuz, asırlarca otacılar tarafından “ilaç” olarak kullanılmıştır. Bazı kültürlerde ağırlığınca altına değer bulunmuş ve ağırlığınca altınla takas edilmiştir. Çöl insanları tuzun kendileri için yaşamsal bir unsur olduğunu bilirler. Onlar için tuz kaynaları altın madeni kadar değerlidir.
Bilgisiz sağlık personeliyle basın tarafından yıllarca kötülenen tuzun bir beslenme desteği olarak önemi sonunda anlaşıldı. Bunu dile getiren ilk bilim adamlarından biri bendim.
Su, tuz ve potasyumla birlikte vücudun su içeriğini düzenler. Ulaşıp içine girebildiği hücrelerde hücre içi sıvıyı dengeler. Metabolizma artığı olan zehirli maddeleri temizler ve hücreden çıkarır. Hücrelerdeki potasyum içeri giren suyu tutarak dışarı çıkmasını önler. Aynı işi bitkilerde de yapar,meyveye sertliğini veren içindeki su tutucu potasyumdur.Meyve ve sebze gibi doğal kaynaklarla bol miktarda potasyum alabiliriz,ama tuzun doğal kaynağı yoktur. Bu nedenle diyetimize tuz eklememiz gerekir. ( Not : Beslenme desteği olarak çok fazla potasyum almayın! Bu sorun yaratabilir.)
Tuz, suyun bir kısmını hücre dışında tutar ( su geçişmeyle tuz tarafından tutulur ) ve hücre dışındaki su miktarını dengeler.
Vücutta başlıca iki “okyanus” vardır. Biri hücre içinde, diğeri dışındadır. Sağlık bu iki okyanusun hacmi arasındaki hassas dengeye bağlıdır. Bu denge su,tuz ve vücudun vitamin gereksinimini karşılayan potasyumdan zengin meyve ve sebzelerin düzenli tüketimiyle sağlanır.Tuz kaynağı olarak,gereksinim duyduğumuz bazı mineraller içeren,rafine edilmemiş deniz tuzu tercih edilmelidir.Deniz tuzunda tiroid bezinin normal çalışması için gerekli olan iyot bulunmayabilir ve bezi büyütüp guatr oluşturabilir.Bunu önlemek için düzenli olarak iyot içeren çoklu vitaminler kullanılmalıdır.Sağlıklı ürünler satan dükkanlarda bulabileceğiniz kurutulmuş varek (tentürdiyot yapımında da kullanılan bir tür yosun ) kapsülleri de iyi bir iyot kaynağıdır.
Gerektiğinde yaşamsal hücrelere su enjekte edilmesi için vücuttaki hücre dışı sıvı süzülerek arttırılabilir. Böyle durumlarda beyin böbreklere su ve tuz tutmaları için emir gönderir. Yeterince su içmediğimizde vücudumuzda ödem oluşmasının nedeni budur.
Vücuttaki su yetersizliği daha kritik bir düzeye gelir ve su verilmesi gereken hücre sayısı artarsa, enjeksiyon basıncının yükseltilmesi gerekir. Enjeksiyon basıncı ölçülebilir derecede yükselten bu soruna “hipertansiyon” ya da yüksek kan basıncı adı verilir.
Başlangıç aşamasında ,suyun süzülüp hücrelere taşınma işlemi gece yatarken daha kolaydır. Vücut yatay pozisyondayken gün boyunca bacaklarda toplanan su yerçekimine karşı koymadan dolaşıma katılabilir.Ama hücreler uzun süre su enjeksiyonuyla beslenmek zorunda kalırsa ,gece yatarken akciğerler suyla dolmaya başlar ve solunum zorlaşır.Hasta uyuyabilmek için birkaç yastıkla oturur pozisyonda yatmak zorunda kalır.Dehidrasyona bağlı olarak ortaya çıkan bu duruma “kardiyak astım” denir.Böyle bir sorununuz varsa , başlangıçta sisteminize fazla su yüklemesi yapmamanız gerekir.Suyu belli aralıklarla içmeli ve idrar üretimi içtiğiniz su oranında çoğalana kadar miktarını yavaş yavaş arttırmalısınız.
Renksiz idrar çıkarmak için içilen su miktarı arttırıldığında ,idrarla birlikte vücutta tutulan tuzu da atarız,Vücuttaki ödem sıvısı böyle çözülür.Bunu diüretiklerle değil, daha fazla su içerek yapmalısınız! Su en yararlı doğal diüretiktir.
Çok fazla ödemi olan ve biraz zorlandığında kalp ritmi bozulan ya da hızlanan birinin vücudunu susuz bırakmaması gerekir,ama su tüketimi yavaş yavaş arttırılmalı ve su aralıklarla içilmelidir.Vücut tuz tutmaya eğilimli olduğu için tuz alımı ilk 2-3 gün kısıtlı olmalı ve ödem çözüldükten sonra diyete tuz eklenmelidir. Kalp atışları düzensizse ya da nabız çok hızlıysa ama ödem yoksa ,su ve tuzla birlikte magnezyum, kalsiyum ve potasyum alımının arttırılması sorunu hafifletebilir.

TUZUN BİLİNMEYEN MUCİZELERİ
Tuz yalnızca vücut suyunu düzenlemekle kalmaz, başka önemli görevleri de vardır.
• Tuz önemli bir doğal antihistaminiktir.Astım tedavisinde kullanılabilir: Bir-iki bardak su içtikten sonra dilinizin üzerine su koyun.Sizi zehirlemeden solunumunuzu kolaylaştırır.Dilinizin üzerine tuzu koymadan önce bir ya da iki bardak su içmelisiniz.Tuzu yalnızca acil durumlarda bu şekilde kullanabilirsiniz.Normalde onu yemeklere ya da içeceğiniz suya eklemeniz gerekir.
• Tuz vücutta stresi azaltan bir ögedir.
• Özellikle beyin hücrelerinden asit fazlasının çıkarılması için tuz gereklidir.Alzheimer hastası olmak istemiyorsanız, tuzsuz diyet yapmayın ve uzun süre diüretik kullanmayın!
• Tuz böbreklerdeki asitin temizlenmesi ve asit fazlasının idrara geçmesini sağlar.Vücutta yeterli tuz olmazsa asitlik giderek artar.
• Duygusal ve ruhsal sorunların tedavisi için tuz gereklidir.Lityum depresyon tedavisinde tuzun yerine kullanılan bir maddedir.
• Tuz,beyinde serotonin ve melatonin düzeylerinin korunmesına yardımcı olur.Suyla tuz doğal antioksidan görevlerini yapar ve vücudu zehirli atıklardan temizlerlerse ,triptofan ve tirozin gibi gerekli amino asitlerin kimyasal antioksidan olarak kullanılmasına gerek kalmaz.Triptofan ,yeterli su tüketen birinin vücudunda ,gerekli antidepresan nörotransmitterler olan serotonin ,melatonin ve triptamin üretmesi için diğer ögelerden ayrılıp beyin dokusuna gönderilir.
• Tuz, kas sıkılığı ve gücünün korunması için gereklidir.Mesane kontrolünün yitimiyle istemsiz idrar kaçırılması yetersiz tuz tüketimine bağlı olabilir.
• Tuz ,düzensiz kalp ritmini dengeleyebilir ve düşünülenin tersine kan basıncını yükseltmez.
• Doğal bir uyuşturucu olan tuz uykuyu düzenler.Dolu bir bardak su içtikten sonra dilinizin üzerine birkaç granül tuz koyar ve orada bırakırsanız derin bir uykuya dalarsınız.Düzenli su tüketimiyle birlikte diyete eklenen tuz uykuyu düzenleyebilir.
• Tuz ,diyabet tedavisinde gerekli olan bir ögedir.İnsüline duyulan gereksinimi azaltırken kan şekerinin dengelenmesine yardım eder.Su ile tuz gözlerde ve kan damarlarında diyabete bağlı olarak gelişen ikincil hasarı azaltabilir.
• Vücut hücrelerinde hidroelektrik enerji üretimi için tuz gereklidir.Enerji gereksinimi duyulan bölgelerde güç üretimi için kullanılır.
• Beyin hücrelerinin çalıştığı süre boyunca ,yani doğumdan ölüme kadar sinir hücrelerinde bilgi üretimi ve iletişim için tuza gerek vardır.
• Besinlerin bağırsaklardan emilimi için tuz gereklidir.
• Tuz özellikle astım ,anfizem ve kistik fibröz vakalarında akciğerleri müköz salgıdan ve yapışkan balgamdan koruyan bir ögedir.
• Dil üzerine koyulan tuz geçmek bilmeyen kuru öksürüğü tedavi edebilir.
• Tuz boğazda balgam toplanmasıyla sinüs tıkanıklığını giderir.
• Gut ve guta bağlı artritin önlenmesine yardımcı olabilir.
• Kaslardaki krampların giderilmesine yardım eder.
• Uykuda ağızdan çıkacak noktaya gelen aşırı tükürük salgısına engel olur.Aşırı tükürük salgısı vücuttaki tuz yetersizliğinin göstergesidir.
• Osteoporoz , su ve tuz yetersizliği sonucunda oluşabilir.
• Tuz kemik yapısının sağlamlığı için gereklidir.
• Serotonin ve melatonin salgılanmasına neden olduğu için özgüveninizi arttırabilir ve kendinizi daha çok beğenmenizi sağlayabilir.
• Libidonun korunmasına yardımcı olabilir.
• Çene sarkmasını önleyebilir.Vücudun tuzsuz kalması ,onun gerçekten susuz olduğunu gösterir.
• Tuz bacaklarla uylukta damarların genişlemesine ve örümcek ağına benzer damar ağlarının oluşumuna engel olabilir.

========================

Buradaki bilgilere tümüyle katılıyorum.
Ancak iyotlu falan deyip billur tuz almayın.
Bence en iyisi doğal kayatuzu.
Bir deneyin.
Tuzda lezzet olurmu demeyin doğal kayatuzu oldukça da lezzetli.
Tuzun da kararıyla tüketilmesi lazım tabii ki.

Serenler
15-07-2010, 00:42
STEVIA (Şeker Otu)
Stevia, Paraguay ve Brezilya'da yetişen bir bitkidir. 1887 'de Paraguay yerlilerinin kullandığı şifalı bitkiler üzerinde inceleme yapan Güney Amerikalı bilim adamı Antonia Bertoni tarafından keşfedilmiştir. Paraguay kızılderilileri tarafından "Tatlı ot" ve "Ballı yaprak" ismiyle anılan ve tatlandırıcı olarak kullanılan stevianın sırrını çözmek için, 1931'de Bridel ve Lavieille adında iki Fransız kimyacı bitkinin yapraklarından elde ettikleri ekstre (öz) üzerinde çalışmaya başladı. Onların çalışmaları sonucunda beyaz kristal yapıda ve "Stevioside" adı verilen saf bir ürün elde edildi ve bu maddenin normal rafine şekerden 100 ile 300 kat daha tatlı olduğu fark edildi. 1971'de Çinli araştırmacı Dr.Tei-Fu-Chen Paraguay'ı ziyaretinde ilgisini çeken Stevia bitkisi üzerinde çalışmalar yaparak, kimyasal olmayan doğal yöntemlerle Stevia ekstresi (özü) elde edilmesinde ve yapraklarda bulunan keskin tadın kaldırılmasında başarılı oldu.
Paraguay ve Brezilya'da yüzyıllardan beri tatlandırıcı ve tedavi edici özellikleri nedeniyle kullanılan stevia (şeker bitkisi) , Japonya'da da otuz yılı aşkın bir süredir milyonlarca kişi tarafından tatlandırıcı ve gıda katkısı olarak kullanılmaktadır. Bu bitkiden elde edilen özütün, kan şekerini düzenleyici etkileri olduğu kabul edilmektedir. Stevia'nın insülin duyarlılığını ve hatta salınımını arttırıcı etkilerinin olduğunu gösteren bazı araştırmaların varlığı diyabet tedavisinde kullanımını destekler niteliktedir.

Stevia Ekstresi'nin en büyük özelliği bir doğal tatlandırıcı ve diyet gıdası olarak hiç bir şekilde kalori, yağ, sakarin ve toksik maddeler içermemesidir. Su bazlı olarak üretilir ve üretiminde alkol ya da herhangi bir kimyasal madde kullanılmaz. Stevia Ekstresi kandaki şeker düzeyini yükseltmeksizin, şişmanlatmaksızın ve kalori vermeksizin içeceklerinizi veya gıdalarınızı tatlandırır. Şeker hastalığı, yüksek tansiyon, kabızlık, depresyon ve asabiyete karşı olumlu etkileri vardır. Mide ve bağırsak florasını, asit alkali dengesini korur. Bir büyük fincan black (sütsüz) nescafe için 1 gr 'lık paket fazlasıyla yeterli olur ve alıştığınız şeker tadında herhangi bir fark ya da koku hissetmezsiniz.


STEVIA'NIN ÖZELLİKLERİ
Şeker Otunun başlıca üreticileri Paraguay, Brezilya, Japonya ve Çin’dir.
Kurutulmuş haldeki şeker otu yaprakları normal şekerden 10-15 kat daha tatlıdır. İşlenerek toz haline getirilmiş şeker otu normal şekerden 200-300 kat daha tatlıdır.
Şeker otu, yapay tatlandırıcıların kullanıldığı diyetlerde, yapay tatlandırıcıların yerine kullanılabilmektedir.
Şeker Otu ile birçok yemek, tatlı, pasta pişirilebilmektedir.
Şeker Otu 300 C üzerine kadar ısıya dayanabilmektedir
Şeker Otunun kalorisi yoktur.
Şeker otu kan şekerini arttırmamaktadır.
Birçok araştırma yapılmasına rağmen her hangi bir yan etkisine rastlanmamıştır.
Tamamlanan iki araştırma sonucuna göre şeker otu dişlere zarar vermemektedir.
Araştırmalar şeker otunun , şeker hastaları tarafından uzman kişiler/doktor gözetiminde kullanılabileceğini göstermektedir.

Şeker Otundan Kendi Başınıza Öz Üretmeniz Mümkün Mü?

Taze veya kurutulmuş şeker otu yapraklarını kullanarak bir öz üretebilmek mümkündür. Bir miktar (ne kadar belirtilmemiş) şeker otu yaprağını veya kurutulan yapraklardan elde edilen tozu, brandy veya viski gibi bir alkol içinde 24 saat bekletip, yapraklarını süzdükten sonra alkolü kaliteli su ile seyreltilmesi sonucu elde edilen sıvı , kısık ateşte kaynamasına izin vermeden ısıtılır. Isınma ile alkol buharlaşarak sıvıdan uzaklaşır . Şeker otu özü, kaliteli bir su ile de hazırlanabilir fakat şeker alkolde daha çok çözülecektir. İstenirse şurup kıvamına gelinceye kadar kaynatma yapılabilir.

Türkiye’de Stevia Üretimi

Diyarbakır’ın Bismil ilçesine bağlı Yukarısalat Belde Belediyesi’nce hazırlanan ve Türkiye’nin ilk ekolojik şeker üretiminin planlandığı proje, AB tarafından onaylanarak 233 bin Euro’luk destek aldı. Proje sayesinde şeker üretimi şekerpancarının yanı sıra alternatif şeker bitkisi ‘stevia’ sayesinde yapılabilecek. Bitkinin en önemli özelliği şekerpancarında olduğu gibi yoğun kimyasal girdi kullanılmasına sebep olmaması. Türkiye’nin ilk ekolojik şeker üretiminin gerçekleşmesi esnasında projeden 40 ailenin yararlanması planlanıyor

Serenler
29-08-2010, 11:40
Mutlaka ‘KAYA TUZU’ tüketin!
Hadisi şerifte:”Yemeğe tuz ile başlayandan Allah(c.c.) 330 çeşit hastalığı uzaklaştırır.Bu hastalıklar delilik,cüzzam,bağırsak rahatsızlığı ve diş ağrısıdır.Kalanı Allah’ın yüce bilgisinde saklıdır”buyurulmuştur.

Şimdi yukarıdaki hadisi şerifi yalanlarcasına (haşa sümme haşa) hangi doktora (abd’nin izin verdiği ölçüde sözüm ona tıp kitaplarını ezberleyene) sorsan hepsi TUZ zararlıdır der…daha düne kadar bitkisel tedavi için kocakarı uydurması diyorlardı ilaç sektöründeki pay azalmasın diye. baktılar olmuyor şimdi ortalık bitkisle tedavi uzmanından geçilmiyor..


İsterseniz TUZ u iki ayrı gruba ayıralım. Rafine TUZ (bakkal ve marketlerde satılanlar) ve doğal TUZ (Kaya Tuzu veya himalaya TUZ diyede anılır)

Doğal Tuzda 94 adet element bulunur bu elementler vücud için mutlak gereklidir.

Rafine tuzda ise 2 adet element bulunur.

Sofra tuzuna (rafine tuza) eklenen katkı maddeleri;


Sodyum alüminyum silikat(E173): Renklendirici ve nem tutucu olarak kullanılan katkıdır.Zehirlidir ve katkı maddeleri dahil her türlü maddeye karşı aşırı duyarlılığa neden olabilir.Dünyanın çoğu ülkesinde yasaklanmıştır.Alimünyum bazlı nem tutucuların beyin dokularına yerleşerek öğrenme bozukluğu,zeka geriliği ve felçlere sebep olduğu tespit edilmiştir.

Titanyum Dioksit: Diğer adı çok etkili ZEHİR!!! Nano parçacıkları nem tutucu ve beyazlatıcıdır.Bunlarla birlikte iyotlu tuza potasyum iyodür katılmaktadır.Potasyum iyodürün iyot stabilizörü Sodyum Tiyo sülfattır.Potasyum iyodür çok zararlı bir maddedir ve tek başına troid bezinin dengesizliğine neden olur.
Doğal tuz tansiyonu dengeler, Evet DOĞAL TUZ tansiyonu dengeler, tansiyon hastaları mutlaka doğal tuz kullanmalıdır. Doğal tuz beyin için gerekli çok önemlii mineraller ihtiva eder. rafine tuz kullananlarda Unutkanlık ve tansiyan ilk rastlanılan hastalıklardır.

Kaya Tuzu ve faydaları hakkında daha geniş bilgi için googlda bakabilirsiniz.


SİRKE sofranızdan evinizden salatanıza sirke koymayı ihmal etmeyin. Haftada bir yarım çay bardağı zeytin yağına sirke ilave edin TUZ!!! ilave ederek kepekli ekmekle yiyin. Tokluk hissi yaratır. Enerji verir. daha bir çok faydası vardır. Bağrsaklarınızın küflerini temizler…

ORUÇ: Haftda en az 2 gün oruç tutun Allah rızasını almak öncelik niyetiniz olsun ama sağlığınızda çok faydalıdır.

BAL: Doğal bal ve saf bal yeyin. Ucuz diye pekmez kıvamındaki baldan uzak durun.

CEVİZ: Haftada 1 avuç ceviz badem fındık yeyiniz.

Alıntı:

http://www.hacamat.info/

COCOR
24-09-2010, 23:47
SAĞLIKTA EN ÖNEMLİ UNSURLAR;

BESLENME...
ve
SPOR...

Beslenmede;

Un mamüllerini ve rafine şekeri içeren gıdaları azaltmak, uzak durmak. Yanında lif miktarını artırabilmek(Yani kepek miktarını mümkünse fazla olmalı). Bu bilinen birşey.
Eğer sofrada pilav, bulgur makarna gibi un mamülleri varsa ekmek yemeyin.
Fazla unlu gıdalar (kanda şekere dönüşen karbonhidrat grubu maddeler) vücutta yağ olarak depo edilir.

Soframda daha doğrusu evimde beyaz ekmeği, şekeri, reçeli kaldırdım. Çayları şekersiz içiyorum 9 yıldır. Eve misafir geldiği zaman evde feni feni şeker arıyoruz. Kıyıda köşede zor buluyoruz.

Yapısında protein bulunan et, baklagillere ağırlık vermek. Baklagiller zaten biliniyor. Yalnız baklagiller protein bulundurduğu gibi yapısında karbonhidratta bulunduruyor. O yüzden kuru fasülyeninde normalin biraz fazlası birşey yapmaz ama tabak tabak olmasın.

Yağdan mümkün olduğunca uzak durmak. Hele iç yağı düşman bilmek, ayçiçek yağını kontrollü.

Mesela; " tavada yumurtayı sevmeyen pek azdır. Tavaya yağı dökersiniz, tavayı her yöne çevirip tamamen yağlanmasını sağlarsınız. Sonra tekrar tavadaki yağı kabına geri boşaltın. İnanın sadece tavaya incecik sıvanan yağ yeterlidir."

Veya mümkünse yağda zeytinyağı veya tereyağını seçin. Bu ikisinden korkmayın.

Başımdan geçen bir olay; Yaklaşık 1 yıl önce şahdamarlarımda çok ince bir yeni oluşmuş plaklar mevcuttu. O zamanlar tavada yumurta düşkünü ben tarzımı bozup yağı fazla kaçırır oldum. Bu 5-6 aylık bir süre içinde oldu. Arkadaşım ultrasonda bana gösterdi. Beni bir telaş aldı. Ayçiçek yağını bir daha kullanmadım. Sadece tereyağı ve zeytinyağına yöneldim. Bu ikisinide miktarını çok kısmadım, özgürce kullandım. 7-8 ay sonra tekrar baktım. O plaklar kayboldu. Yeni oluşmuş plaklardı, üzerine kalsiyum çöküp henüz sertleşmemişti. O yüzden geri döndü. Yoksa geç kalsaydım kalıcı olacaktı.

Spor; Şehir hayatında düzenli spor zor. Sağlık ve gelecek için buna zorlanılmalı.
Önce günlük hayatta asansör mümkünse kullanmayın. 10 kat fazla ama 3-4 kat için yürüyün. Ev iş arası 10-15 dak gidiliyorsa araba kullanmayın. Yürüyün.

Haftada bir halı sahada top oynayın.

Yakınınızda halı saha yoksa. Eve bir spor aleti alın.
Benim tavsiyem çalışma istasyonu denen alet. Vücudun birçok kasını çalıştırabiliyorsunuz. En az iki günde bir tüm hareketleri yapın. Aldığınızda kitapçıkta yapılabilen hareketler şematik olarak zaten verilmiş.

http://img62.imageshack.us/img62/8498/voit.png


Bu alet 2x1.5m yer kaplar yüksekliği yaklaşık 2m civarı yani çok yer kaplamaz. Çok ses çıkarmaz, komşularla aranız açılmaz. Basbaya kaslarınızın irileştiğini sertleştiğini hissedersiniz. Kendinize bir kum torbası alıp öndeki yere asabilirsiniz. Aynı şekilde kullanıyorum. 10 yıldır. sadece taşıması zahmetli fakat 3-4 parçaya bölünebiliyor. Oda sayınızda bir fazla olmalı. Veya çalışma odanıza kurun. Belki yengeler izin vermekte nazlanabilirler. Bu ne ya? Her seferinde problem yaşarım bu yüzden.

Yaşınız 30 dan azsa (bazı azimliler için 40 kadar) uzak doğu sporlarını tavsiye ederim. Hız ve refleksi artırır. Kendinize güveninizi artırır. Size uzanan herhangi bir şey varsa yumruk, üzerinize düşen cisim neyse onu düşünmeden havada yakalarsınız. Eliniz otomatik gider. Düzenli spor uyku sürenizi azaltır( ilk gün ve aylarda fazla olabilir sonra azalır). Kanda oksijen taşıyan alyuvarlar artar. Zihniniz açılır. Vücut kaslarınız serleşir. Yere düşmek diye birşey olmaz veya düştüğünüzde kedi gibi 4 ayak üstüne düşersiniz. Uzak doğu sporlarına bir süre devam ettim. 15 yıldır devam etmediğim halde merdivenden düşmek, buzda kayıp düşmek mümkün olmadı.

İlkokul çağında çocuğu olanları Tae kwon do, karate do, Wushu kung fu, Aiki do, judo dan birine göndermelerini tavsiye ederim. Bu spor dallarında tüm vücut kasları geliştirilir. Ayrıca savunmayı öğrenir. Çocuk sokakta güvenle dolaşır. Bunların içinden en hafifi Tae kwon do. En kapsamlı olanı bence kung fu el ve ayak beraberce kullanır.

Başlıkta beslenme yazılmış ama

sağlık için doğru beslenme ile beraber spor en kralı...

Serenler
30-09-2010, 03:54
Şeker ve tatlandırıcılar konusunda bilmeniz gerekenler: Acı bir öykü

Yavuz DİZDAR


Geçtiğimiz perşembe Sakarya Sivil Toplum Platformu'nun (SASTOP) davetlisi olarak katıldığımız bilgilendirme amaçlı toplantıda genetiği değiştirilmiş organizmaların (GDO) sağlık risklerini anlattık. Akşam ise SASTOP'un bünyesinde nişasta bazlı şeker ve kimyasal tatlandırıcıların bilinen ve olası olumsuz etkilerini tartıştık. Şeker, tadı ve etkileri çoğumuzu cezp etse de insanlık tarihinde bu ölçüde yaygın. kullanımı nispeten yeni bir ürürdür. Sanayi bazlı üretimi ve tüketimi daha çok ikinci Dünya Savaşı sonrası dönemde artmıştır.

Ülkemizdeki tarı olanakları sayesinde şeker pancarından, elde edilen şeker kullanılır. Bu durum ciddi bir şans ve avantajdır. Zira şeker pancarından elde edilen şeker bir molekül glikoz ve bir molekül früktoz (meyve şekeri) içermektedir. Bu bize "bildiğimiz tat tatminini" sağlamanın ötesinde insülin salgısını da uyarır, doyma hissi yaratır, yani şekerin kanda uzun süre yüksek miktarlarda kalmasını önler. Buna karşılık mısırdan elde edilen şurupta früktoz glikozun dört mislidir, insülin salgısı früktozdan etkilenmez. Mısır şerbetinden yapılmış ürünlerde "doyum" oluşmaz, tüketim sürer.
Mısır şurubu sağlıksız bir tatlandırıcıdır Früktoz fazlası hızla bir yağ türevi olan trigliseride çevrilir, karaciğer ve yağ dokusunda depolanır. Bu nedenle mısırdan elde edilen şeker tercih edilen bir şeker değildir, özellikle ABD'de doruğa ulaşan obezitenin önde gelen sorumlularından biri olarak tanımlanmaktadır. Lakin mesele endüstriyel kullanıma gelince mısır şurubunun tatlandırma özelliği çok daha yüksektir, fiyatı da düşük olduğundan yaygın bir kullanım alanı bulmaktadır. Bugün şekerli ürün olarak piyasada bulunan başta meşrubatlar olmak üzere hemen bütün tatlı ürünler mısır şurubundan yapılmaktadır. Yol kenarlarına park etmiş arabalarda, kilosu beş-altı liraya satılan merdiven altı üretim tatlıların bedeli bu nedenle "ucuzdur".

Kalite unsuru ön planda olan tatlı üreticileri baklava gibi ürünlerinin buzdolabına konmamasını önerir, çünkü şeker pancarı kaynaklı gerçek şerbetle yapılan tatlılar şekerlenir, lakin mısır şurubuna bir şey olmaz. Dahası mısır şurubunun elde edildiği mısırın GDO'lu mısır olması olasılığı yüksektir. İthal mısırın en fazla kullanıldığını sandığımız tavuk üreticileri bile, "besleyici olmadığı" nedeniyle iç piyasadan gerçek fiyatına yerli mısır aldıklarını söylemekteler. İthal edilen GDO mısırın başlıca kullanım alanı da bu gibi endüstri alanları olmaktadır. Türkiye her nedense mısır nişastası bazlı şeker üretimi kotasını daha 2001 'de dünya ortalamasının yirmi katı olan yüzde 10'a ve hemen sonrasında yüzde 15'e çekmiştir.

Yapay tatlandırıcılara özellikle dikkati Ülkemizde ve dünyada giderek fazla pazar elde etmeye başlayan diğer ürünler ise yapay tatlandırıcılardır. Kimyasal yöntemlerle elde edilen ve "diyet" olarak adlandırılan bütün ürünlerde başta aspartam olmak üzere yapay tatlandırıcılar kullanılmaktadır. Diyabet hastalığı gibi özel durumlar (o da sadece yeterince) dışında bu tür kimyasal tatlandırıcıların çok miktarda kullanılması da sağlıklı değildir. "Çok miktar" kavramının bir karşılığı yoktur, ama bir bardak çayı tatlandırmaktan çok daha fazlası olduğunu tahmin edebilirsiniz. Zira diyet tatlılar hatalı bir şekilde, kalori almadan tatlı tüketmenin bir yolu olarak algılandığından, hele hele aşın kolalı içecek tüketme alışkanlığı olanlar için ciddi miktarlarda kimyasal yüklenilmesine neden olmaktadır. Bu tür tatlandırıcıların ilk örneklerinden olan sakarin mesane kanserine neden olabileceği konusunda uyarıları da beraberinde getirmişti. Bugün özellikle meşrubatlarda yaygın kullanılan aspartam ise, vücuda alındığında sinir sistemi için uyancı etkileri olan aspartik asit, fenil alanin ve yine sinir sistemi, için toksik olan metil alkole (metanol) dönüşür. Ne var ki kimyasal tatlandırıcılar tat duyusunu uyarmak açısından çok güçlü, fiyat olarak da çok ucuzdur. Çaya attığınız yapay tatlandırıcının miktarını gözünüzün önüne getirin, bunun bir avucuyla tonla suyu tatlandırmanız bile mümkündür. Bu nedenle maliyeti azaltmak adına kanştırılarak kullanılmaktadır.

Sonuç olarak şeker pancarı bizim şansımızdır, bunun dışındaki şeker türevleri ve tatlandırıcıların sicilleri ise son derece kötüdür. Konuyu dile getirmemize olanak sağlayan SASTOP'u ve bu projenin hayata geçirilmesine öncülük eden Sakarya Lösder Başkanı Sayın Nihal Akar"! özellikle kutluyoruz.

mancurya
30-09-2010, 07:35
[B]Şeker ve tatlandırıcılar konusunda ...................

Sonuç olarak şeker pancarı bizim şansımızdır, bunun dışındaki şeker türevleri ve tatlandırıcıların sicilleri ise son derece kötüdür. Konuyu dile getirmemize olanak sağlayan SASTOP'u ve bu projenin hayata geçirilmesine öncülük eden Sakarya Lösder Başkanı Sayın Nihal Akar"! özellikle kutluyoruz.


Siz SASTOP' a Teşekkür ediyorsunuz , bende SİZE...

Bir şeker hastası olarak...Burda gündeme getirmeniz...

Bizlere farkettirmeniz....

Ellerinize sağlık....

Serenler
30-09-2010, 18:43
Sevgili mançurya öncelikle size geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.
Şeker hastası olduğunuzu belirtmişsiniz.
Bir önceki sayfada Ştevia (Şeker otu) ile ilgili bir yazı var. Okumuş olmanızı ümit ediyorum.
Bu bitkiyi merak ettim. Fidesini temin edip saksıda yetiştirdim. Tad olarak şekerden hiç farkı yok ama şekere oranla kat kat şeker tadı veriyor.

mancurya
30-09-2010, 21:03
Sevgili mançurya öncelikle size geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.
Şeker hastası olduğunuzu belirtmişsiniz.
Bir önceki sayfada Ştevia (Şeker otu) ile ilgili bir yazı var. Okumuş olmanızı ümit ediyorum.
Bu bitkiyi merak ettim. Fidesini temin edip saksıda yetiştirdim. Tad olarak şekerden hiç farkı yok ama şekere oranla kat kat şeker tadı veriyor.


Hassasiyetiniz için çok teşekkür ederim...
Şeker otu içinde,Doktorlarımızada danışıp , bi deneyelim bakalım...
Önemli olan PANKREASIMIZIN ömrünü uzatmak...Oda kana geç girecek tabi ürünler...
Ayrıca şeker komplike bir hastalık...Tuz alımıda çok önemli..
Kaya tuzuyla ilgili yazınız dan sonra ,eve gider gitmez hanıma ''Kaya tuzunu araştırıp , bunu kullanacağız'' dedim...
Gerçekten çok faydalı yazılar buluyorum burda...
Doktor arkadaşlarada söyliyeyimde benim ismim altında yazı atmak isterim...izin verirseniz...

Serenler
22-10-2010, 21:23
ALLAH VE ŞEYTAN


Allah yeryüzünü "Lahana, Karnabahar, Ispanak" gibi çeşit çeşit yeşil
ve sarı sebzeyle donattı. "Adam ve Kadın" sağlıklı ve uzun hayatlar
yaşasın diye.
Bunu gören Şeytan McDonald's'ı yarattı. McDonald's ise 99 centlik iki
katlı Cheeseburger' i icat etti. Şeytan Adam'a dedi ki; "Yanında
patates, cips ister misin?" Ve Adam dedi ki; "Süper boy olsun!"
Böylece Adam kiloları almaya başladı.
Ve Allah sağlıklı yoğurdu yarattı. Kadın onu yesin ve bedenini Adam'ın
beğendiği boyutlarda tutsun diye.
Bu sefer Şeytan, yoğurdu dondurdu. Çikolata getirdi, fındık getirdi.
Yoğurdun üzerine konacak parlak renkli şekerler getirip serpti. Ve
Kadın da kiloları almaya başladı.
Ve Allah dedi ki ; "Şu taze salatamı bir deneyin"
Bunun üzerine Şeytan kremalı hazır salata soslarını icat etti, üzerine
salam ve dilimlenmiş peynir parçalarını da ekledi. Sonra tatlı için
dondurmayı çıkardı. Ve kadın daha da kilo almaya başladı.
Ve Allah bu sefer dedi ki ; "Sana sağlıklı sebzeler verdim. Onları
pişiresin diye zeytinyağı da veriyorum"
Ve Şeytan, Cracker Barrel'dan tavukla kızarmış biftek getirdi. Öyle
büyüktü ki, kendi ayrı tabağı bile vardı. Ve adam kiloları yüklendi,
kötü kolesterol tavanı delip çıktı.
Ve Allah, koşu ayakkabılarını yarattı ve adam bu fazla kilolardan
kurtulmaya karar verdi.
Ama bu sefer Şeytan, kablolu TV'yi yarattı, uzaktan kumandayı yarattı.
Öyle ki, adam TV1 den TV2 ye giderken bile yerinden kalkmadı.
Ve Allah patatesi yarattı. Besinle dolu, doğal olarak, yağ düzeyi
düşük, sağlıklı bir sebze olsun istedi.
Sonra Şeytan geldi ve patatesin sağlıklı kabuğunu soydu attı.
Nişastalı gövdesini çabuk çabuk kesip, derin tavada katı yağ ile
kızarttı. İçine banıp yensin diye de kremayı icat etti. Ve adam
uzaktan kumandasına sarıldı, kızartılmış patatesini kremaya banıp
yedi. Yedikçe kolesterole battı. Ve şeytan baktı, iyi olduğunu gördü.
"İyi oldu" dedi...
Ve Allah içini çekerek baktı, düşündü ve "by-pass" cerrahiyi yarattı...
Bunu gören Şeytan da "Sağlık Sigortası Şirketlerini" getirdi!
(Hintli bir yazardan)

Serenler
29-10-2010, 10:39
* Enerjinizi kullanmayı öğrenin*

Beyin öyle bir güçtür ki..

Kafadan geçen her düşüncenin bir talep olduğuna inanıyorum...

iyi şey ister güzel şeyler düşünürseniz cevabı aynen öyle gelir ,

Ama hep korku ve kuşkuyla yaşarsanız aynen bunları da çağırırsınız.

Trafik kazasından korkan insanlar hep kazaya uğrarlar. Eğer siz korkuyla yola çıkar ve hep bunu beyninizde kurgulayıp etrafa negatif enerji yayarsanız mutlaka şoföre kaza yaptırırsınız ama arabayı siz kullanıyorsanız ve böyle korkularınız varsa eğer sakın araba kullanmayın...

Çocuğuna aşırı korumalı ana ve babalarının çocuklarına hep bir şeyler olur yani biri bir taş atsa bile gelir sizin çocuğunuzun kafasını bulur o zaman siz şunu düşünürsünüz "onu kollayıp korumasam hep başına olumsuz şeyler geliyor.
Neden acaba ? Bu tıpkı (yumurtamı tavuktan çıkar, yoksa tavuk mu)'yu andırmıyor mu?

Öyle mutsuz bir toplum olduk ki birbirimize günaydın diyemiyoruz, bir araya geldiğimizde hep olumsuz olaylar konuşuyoruz, biri bize nasılsın dese iyiyim demeye korkar olduk, işler nasıl deseler, derhal şikayet etmeye ve her şeyin kötü ve daha da kötüye gittiğini söylüyoruz, hastalıklarımızdan ve ölümlerden bahsediyoruz yani dostlarla da sohbetin güzelliği , keyfi kalmadı.

Hep para olmadığından yakınıyoruz sanki bunu soran bizden para isteyecekmiş gibi. Aynen devam edin, neyi YOK diyorsanız, onu YOK etmeye devam edin, sürekli şikayet edip etrafa olumsuz ve zavallı görünerek her şeyin
bereketini kaçırın, ayrıcada bu kadar mızırdanma sonunda dostlarınızı da kaçırdığınızı fark edeceksiniz.

Sürekli param yok diyen insanlar paralarının bereketini öyle kaçırırlar ki bir gün gelir birde bakarlar gerçekten paraları bitmiş ama bu bitiş ani çıkan hesapta olmayan mecburi harcamalarda olabilir, sağlığa harcanması gereken miktarlar da olabilir.

Hep hastayım diyen insanlar mutlaka hasta olurlar beyin şartlanmaya görsün hangi hastalıktan korkup, çağırıyorsanız size onu getirir.

Allah zaten verilen nimetlere şükretmesini bilmeyen kullarından bu nimetleri bir müddet sonra almaya başlar.
Çevrenize bakın örneklerni çok göreceksiniz.

Gelin bundan sonra Nasılsın diyenlere
ÇOK İYİYİM ÇOK ŞÜKÜR demekle işe başlayın.

Öyle bir toplum olduk ki karşımızdakini yargılamaktan sevmeye zaman bulamıyoruz.

Oysa her yaşta sevgiye ihtiyacımız var.
Sevgi sunulmazsa sevgi değildir.
Neyi severseniz sevin ama içinizde yoğun sevgi duyguları olsun.
Birisine sevginizi söylediğinizde hareketlerle bunu pekiştirdiğinizde ona öyle güzel bir enerji yollarsınız ki, onun mutluluğunun enerji şeklinde size geri dönüşünden
aldığınız pozitifi başka hiçbir şeyde bulamazsınız.

Yeni bebeği olmuş bir anne eğer sıkıntıları varsa veya olumsuz bir kişiliğe sahipse lütfen en olumlu olduğunda bebeğini kucağına alıp onu çıplak tenine deydirsin.
Eğer bebeklerinizin huzurlu ve sağlıklı bir bebek olmasını
istiyorsanız onu sakin kavgasız gürültüsüz ve pozitif birortamda büyütmeye çalışın, Kızgınken, sinirliyken kucağınıza almamaya çalışın ve ona sınırsız sevginizi gösterin.
Öpün koklayın ve bilin ki bu günler çok çabuk geçecek ve
bilin ki çok çabuk büyüyorlar.

Bazı anne ve babalar çocuklarını çok sevdikleri halde bunu ifade edemez ve gösteremezler.

Neden ?

Ne zaman göstereceksiniz?
Tanrı'nın verdiği bu armağana sevgiyi en güzel şekilde göstermemiz bir şükür ve teşekkür değil mi ?

Beyin öyle bir güçtür ki ,

insan beyin gücünü kullanarak isterse kendini felç de edebilir, öldürebilir de, kanserini de yenebilir.
Yeter ki beynini şartlandırabilsin.
Beynimizde yaklaşık 13 milyar civarında sinir hücresi
vardır. Her bir hücre yaklaşık 7.3 kilo voltluk enerji açığa çıkarır.
Pratikte mümkün değil ama teorikte beyindeki tüm sinir hücrelerinin aynı anda enerjilerini saldığını varsayalım, yaklaşık 350 milyon kilo voltluk bir enerji açığa çıkar ki bu da büyük bir metropolün tüm elektrik ihtiyacını
karşılayacak güce sahiptir.
Size tıp kitaplarına girmiş bir olayı anlatmak istiyorum,

"Et taşımaya yarayan soğutuculu bir tren, temizlenmek için bir istasyonda duruyor.
İşçiler vagonları temizlemeye başlıyorlar, işçinin biri bir vagonu temizlerken diğer işçi o vagonu boş sanıp kapısını dışardan kilitliyor.
Biraz sonra tren hareket ediyor, ve bir durak sonra et almak üzere bir istasyonda duruyor.
Kapalı kalan işçinin vagon kapısı açıldığında işçinin
donarak öldüğü görülüyor.
Fakat bir bakıyorlar ki, vagonun ısısı normal ısıda yani dondurucuya geçirilmemiş.
Ama kapalı kalan işçi bunu bilmediği, donarak öleceğini sandığı için beyin aynen donmanın şartlarını hazırlayarak,
donmanın tüm belirtilerek göstererek vücudunu buna uyduruyor."..

Yani beyninizi olumlu şeylere kanalize edin .
Bazı insanlar vardır, hep konuşurken daha yaşasam
1-2 sene daha yaşarım diye konuşup sık sık bunu
tekrar ederler ve kendilerine adeta bir ölüm zamanı belirlerler.
Ben bu laftan çok korkarım ,eğer bunu inanarak söylerlerse beyinlerini öyle bir şartlarlar ki , öyle bir kurgularlar ki gerçekten dedikleri zamanda ölürler.
Bu yüzden kaç yaşında olursanız olun hep bir hedefiniz ve hayalleriniz olsun ki uzun yaşayabilesiniz.
İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış.
Ne doğru bir laf değil mi?

Dün bitti. Dünün tekrarı yok aynı rüyalar gibi.
Yarın, hiç bilmiyoruz, iyi şeylerde olabilir kötü de .

Bilmediğim bir geleceği düşünerek de bu anımı zehir edemem.

Siz de böyle yapın ve hayatınızı birbirine karıştırmamak kaydıyla 3'e bölün.

Dün, bugün,yarın diye...

Biz ani stresleri çok severiz.

Çünki ani streste vücutta Adrenokortikotrop hormon (ACTH) artar ve hafıza, algılama, enerji süper olur.

Yani bu hormon strese karşı vücudun bir sigortasıdır.

Ama siz bu stresi kısır döngüye çevirirseniz yani sürekli beyninizde kurarsanız, hep bunu düşünürseniz, gelen olumlu şeylerin hepsi geri gider.

Yani unutkanlıklar, enerji kayıpları, isteksizlikler, migren, mide-bağırsak şikayetleri, uykusuzluklar, beyin tümörler, tansiyon iniş-çıkışları, vücudun muhtelif yerlerinde uyuşmalar, mutsuzluk, hatta depresyon ,kalple ilgili
şikayetler ve kansere zemin hazırlamış olursunuz.

Bunları kendinize niye reva göreceksiniz ki ?

Akıllı, kontrollü ve olumlu olmak yeterli.

Eğer büyük bir strese girdiyseniz kendinize hobiler bulun, yani kafanızı dağıtın.

Başka işlere kanalize olun ki stres yaratan faktörün etkisi az alsın veya sevdiğiniz, sizi mutlu eden şeylerle uğraşın.

Bunları da yapamıyorsanız dua edin, duaların insanlarda yarattıkları mistik etki onların pozitiflenmesini sağlar.

Ben evde sokakta bile hep iyilik diler ve hayır için dua ederim...

(Alıntı)

TUNABEN10
18-11-2010, 16:35
Bir liraya döner ayran olur mu?


Et fiyatları 40 TL'yi bulunca bazı et üreticileri maliyeti soya ile düşürmeye başladı

18.11.2010 - 16:05







Fırsatçı üreticilerin et ürünlerine eklediği soya miktarı yüzde 80'e kadar çıktı.



Bir liraya döner ekmek, 4 TL’ye biri etli üç kap yemek... Et fiyatının 40 TL’yi bulduğu ortamda olur mu demeyin, oluyor... Çünkü yediğinizi sandığınız et değil, soya. Bir kilo karkas etin en düşük fiyatı 12 TL iken, GDO’suz yani en kaliteli soya kıymasının kilosu 4-4.5 TL. Bir kilo soya kıyması 3 litre su emdiği için kullanım fiyatı kiloda 50 kuruşa kadar düşüyor. 10 yıldır soya ithalatı yapan Doğalsan’ın sahibi Ufuk Ilgaz, et üreticilerinin maliyetlerini kısmak için soya alımını artırdığını belirtiyor ve “Biz GDO’suz sertifikalı soya sattığımız için yüzde 40 daha pahalıyız. Ancak bizim bile satışlarımız yüzde 20 arttı” diyor.



Et fiyatının yükselmesiyle birlikte özellikle merdivenaltı üretimde soya kullanımının arttığını vurgulayan Ilgaz, “Soya normalde etteki proteini artırıyor. Ama ürünün en fazla yüzde 20’si soya proteini olmalı. Ancak birçok üründe oran yüzde 80’e ulaşıyor. Böylece maliyetleri yüzde 50 azaltıyorlar” iddiasında bulunuyor.



Denetim yetersiz

Yüzde 19 oranındaki yağın alındığı soyanın da hayvan küspesi olarak satıldığını kaydeden Ilgaz, “Ancak hayvanların beslenmesinde kullanılan bu soya küspesini de et ya da et ürünlerine karıştırıyorlar. Böylece fiyat yüzde 40 azalıyor” diyor.



Sağlıklı Gıda Platformu Başkanı Hüseyin Bozdağ da, 1 kişilik 3 çeşit yemeğin fiyatının 4 TL’den 6 TL’ye çıktığını belirterek, “Üretici, maliyetleri düşürmek için bir takım operasyonlar yapmaya başladı. 400 bin tane gıda imalatı yapan firma var. Denetimler artırılmalı. Taksim’de 1 TL’ye ekmek arası döner ve ayran satılıyor” diyor. Makro Market Yönetim Kurulu Başkanı Şeref Songör ise, gıdada dejenerasyon yaşandığını, birçok ürünün içeriğinin etiketine uygun olmadığını ifade ediyor.



Gıda teröristleri neler yapıyor?

Et ve et ürünlerine soya küspesi ekleniyor.

Soya, etin yanı sıra cevize ve

una da karıştırılıyor. Böylece baklava ve ekmekte de kullanılıyor.

Bezelyenin kurusu öğütülüp

fıstık diye tatlılara konuluyor.

Tavukların boyun, taşlık, kanat ucu gibi ticari değeri olmayan her yeri kemikleriyle öğütülerek ‘mekanik kıyma’ olarak ete karıştırılıyor.

Kuşbaşı ete özel bir kimyasal

karışım suyla emdiriliyor.

Etten çıkan sinir, 40 derecede dondurulup öğütülüyor ve sinir unu olarak sosise ekleniyor.

Birçok peynir, peynir altı suyu tozundan artanla yapılıyor. Bu peynirin yanı sıra bisküvi, kraker ve kekte de kullanılıyor.

Kedi köpek için etten sıyrılan kemik artık pakette parayla satılıyor.



Soya ithalatı

1 milyar doları aştı

-Son 11 yılda Türkiye’ye 20 milyon tondan fazla GDO’lu ürün getirildi.

-İthal edilen GDO’lu ürünlerin başında soya, soya fasulyesi ve mısır geliyor.

-1998 yılında 600 milyon dolar olan soya ithalatı 2008’de 1 milyar dolara ulaştı.

-Sadece hayvan yemi amaçlı soya fasülyesi ithalatı 2008 yılında 359 bin 556 tona ulaştı.

-Soya ağırlıklı olarak ABD, Arjantin ve Brezilya’dan ithal ediliyor.

ceozbay
22-11-2010, 01:03
Kırk yaşına kadar koyun ye,

Kırkından sonra koyunun yediğini ye !...

Türkmen atasözü…

EZEL
22-11-2010, 07:20
Kırk yaşına kadar koyun ye,

Kırkından sonra koyunun yediğini ye !...

Türkmen atasözü…

:he::he::he::he:

Serenler
05-01-2011, 10:40
Tuz ve tuzun önemi

Bak tuz diyorum başka bişey demiyorum . Buyurun bakalım. Yemek yerken kullandığım tuza karışanlara tavsiyede bulunanlara, yemeğin tadını tuzunu kaçıranlara bilgi olsun. Afiyet olsun

Hadi bakalım..! Senelerce bizlere yumurta yedirmediler, sonra yumurtadan ve bizlerden özür dilediler. Şimdilerde de tuz'u kestirdiler zorla. Tevekkeli değil ayağımda, ellerimde, parmaklarımda kramplar başladı. Ben her gün 1 yumurta ve biraz tere yağ tüketiyorum.Tuzu, zaten hiç kesmemiştim.Ölümümüz varsın TUZ dan olsun..!
Şimdi bazı tıp çevreleri nasıl Kolesterolün vücut için faydalı ve gerekli olduğunu savunuyorsa, benzer bir başka ekip

Tuzun faydalarını anlatıyor döne döne. Yumurta/Karides/Tereyağ/Kolesterol aklandığı gibi Tuz da aklanmak üzere.

Şimdi en büyük düşman Süt, Un ve Şeker benimde bunlarla hiç işim olmaz zaten.


Tuzsuz diyet daha mı riskli?

Dr.Mehmet Öz, katıldığı bir TV programında uzak durulması gereken 3 beyazı Un, şeker ve süt demişti. Önce şaşırmış, sonra tuz yerine süt demesini kırık Türkçesine vermiştim. Çünkü 3.zararlı beyazın tuz olduğundan hepimiz çok emindik.
Tansiyonu yüksek hastaya ilaçtan bile önce mutlaka tuzsuz diyet önerirdik. Bu görüş hala hekimler arasında revaçta olmakla beraber, yeni görüşler tam tersini savunuyor artık.
Özellikle asit detoksu üzerine çalışmalar yürüten Calvin New stead tuzla ilgili bilinenlerin çok yanlış olduğu savında şeyler söylüyor.


Yaşamın en temel öğeleri

1.Oksijen 2.Su 3.Tuz 4.Potasyum 5.Egzersiz 6.Yağlar

1 - Kimse bunlarsız yaşayamaz.Tıp su ve tuzun diyet olarak alımını göz ardı ederken, bir yandan da serum verir.

Serum dediğimiz şey ise su ve tuzdan oluşur.

2. Sağlıksız kişiler az su içer ve vücutta adeta kuraklığa yol açan diüretik, kafein ve alkol v.b. kullanırlar
3. Vücudumuzda hücre dışındaki tuz oranı okyanustaki su/tuz oranına çok yakındır.
4. Ortaçağ’da insanlar tuzdan yoksun bırakılarak korkunç ölümlere maruz kalıyordu.
5. Anne rahmindeki bebeğin çevre ortamı su ve tuzdan oluşur..

Öncelikle; Rafine tuzla-Deniz tuzu arasında çok fark vardır.

Deniz tuzunda bulunan 80 elementten bazıları: %
Klor 50.90
Kalsiyum. 128
Karbon. 049
Demir. 012

Çinko. 00275
Sodyum 33.00
Bakır. 00195
Sülfür. 820
Manganez. 0018
Magnezyum. 441
Alüminyum. 0095
Potasyum. 227
Silikon. 052


Alzheimer’e yol açtığı bilinen ve vücutta bulunmasının hiç bir yararı saptanmayan Alüminyum’u bir tarafa bırakırsak, diğer elementlerin hemen hepsi kemik yapısından enerji üretimine, kansızlıktan bağışıklık sistemine pek çok yaşamsal süreçte gerekli.

Deniz tuzunun yararları ve hayati fonksiyonları:

1. Tuz düzensiz kalp atımının en etkili önleyicisidir. Yüksek tansiyona yol açtığına ilişkin yanlış kanının aksine,

su ile birlikte tansiyonu düzenlemekte önemli role sahiptir. Önemli olan oranlardır. New York Albert Einstein Tıp Okulu Epidemiyoloji Bölüm Başkanı Dr. Michael Alderman, araştırmalarının sonucunda tuzsuz diyet yapanların zamansız ölüm riskinin daha fazla çıktığı iddiasında.
2. Tuz, özellikle beyin hücreleri olmak üzere vücuttan asidin uzaklaştırılmasında hayati işlev görür. Asidin kanser ile ilişkisi nedeniyle kanserden korunmada da deniz tuzunun çok etkili olduğu iddia ediliyor.
3. Tuz, kan şeker düzeyini dengelemekte hayati önemdedir. Diyabetli hastalara gerekli bir elementtir.
4. Hücrede hidroelektrik enerji üretimi için gereklidir.
5. Doğumdan ölüme kadar sinir sisteminin iletişim kurmaları ve beynin çalıştığı her anda bilgi işlemek için gereklidir.
6. Besin parçacıklarının barsaktan emilimi için gereklidir.
7. Akciğerlerin mukus ve balgamdan temizlenmesinde etkilidir.
8. Sinüslerin temizliğinde etkilidir.
9. Uykuyu düzenler. Doğal bir hipnotiktir.
10. Kas kramplarının önlenmesinde önemlidir.
11. Uyku esnasında ağızdan salya akmasını önler. Aşırı salya tuz eksikliğine işaret eder.
12. Sağlam bir kemik yapısı için gereklidir. Tuz ve su eksikliği kemik erimesinin ana nedenleridir.
13. Dile tuz koymak ısrarlı kuru öksürüğü keser.
14. Gut ve artritin önlenmesinde önemlidir.
15. Cinsellik ve libidoda önemlidir.
16. Bacak ve uylukta varis ve örümcek ağsı damarlanmayı önler.
17. Aşırı tuz eksikliği ölümcül su intoksikasyonuna (zehirlenmesine) yol açabilir.

Mehmet Öz’ün söylediklerini dikkate almak ve tuzsuz diyet konusunu yeniden gözden geçirmekte fayda var

efedi
25-01-2011, 15:46
http://666kb.com/i/bqetrxd28jxdglboa.gif
http://666kb.com/i/bqets84jrsuc2vp0a.gif

uçmakderebal
31-01-2011, 19:44
BAL...
Yaklaşık balın 500 hastalığa faydalı olduğu belirtilmiştir. İşte Balın faydalarından birkaçı:
İYİ BİR KORUYUCUDUR : Antibakteriyel özelliğinden dolayı içinde birçok gıda bozulmadan saklanabilir.
MİDEYE KUVVET VERİR : Baldaki şeker emilimi en kolay olan şeker olması ve Hazmı gerektirmediğinden kolayca kana geçer. Ve midedeki fazlalıkları dışarı atar.
KANSIZLIĞI GİDERİR : Kan yapıcı özelliğinin yanında hastalıktan yeni kalkmışlara kuvvet verir.
DAMARLARI AÇAR : Diğer şekerlerin oksine okisjen ile reaksiyona girdiğinde tam yanma meydana geldiği için kanda daha az atık madde bırakır. Kalp adelesine faaliyet ve zindelik vermesiyle Kalp Hastalarına faydalıdır.
ROMATİZMA : Romatizmal hastalıklarda haricen kullanmak hastayı kısa sürede iyileştirir.
ALERJİ : Alerjik vakıalarda pahalı ve zahmetli tedavilerin yerini alacak bir alternatif tedavidir.
AĞRI DİNDİRİCİ : Balın bilhassa buharı ağrı ve sızıyı birkaç dakika içinde dindirmeye başlar.
İŞTAH AÇICI : İhtiva ettiği A,B,C, ve diğer vitaminler ve mineraller insana zindelik verir.



DOĞAL DİŞ MACUN : Diğer tatlı ve meyvelerin zıttı bal dişleri ve diş etlerini temizleyip parlatan bir macundur. Dişleri ve diş etlerini mikroplardan korur,ağızdaki yaraları tedavi eder.
KABIZLIK : Bilhassa sıcak bal şerbeti kabızlığı kısa sürede geçirir.
ŞİŞMANLIK : Bal içerdiği enzimler sebebiyle şişmanlığı önler. Bilhassa ılık bal şerbetinin zayıflatıcı özelliği vardır.
YARA İLTİHAP GİDERİR : Bugün modern tıpta ameliyat yaralarında bal kullanıldığı bilinmektedir. Cavanagh ve BEAZLEY adlı araştırmacılar balın laboratuar şartlarında özellikle boğaz iltihaplarında kendini gösteren Kalbi Tutacoli mikropları ile Candida Albicans isimli mantarlar üzerinde balın etkili olduğunu gözlüyorlar. İnhibin mikropların üremesini de önler.
BALGAM SÖKTÜRÜR : Balgamı keser vücudun pis rutubetini giderir.
GÖZE FAYDALIDIR : Gözün görme gücünü arttırır. Nar suyu ile karıştırılıp göze sürme gibi çekilirse gözün keskin görmesini sağlar.
KARIN AĞRISI : Karın ağrısını geçirir. Bal şerbeti karın ağrılarını çok kısa bir sürede dindirir.
İDRAR : Söktürür. Mesane yollarını temizler. İltihabını giderir
KÖPEK ISIRMAS : KÖPEK ISIRMASI’na karşı faydalıdır. Köpek ısırınca bal şerbeti içilir. Ve köpeğin ısırdığı yere bal sürülür.Kuduz ihtimaline karşı tıbbi tedbirler ayrıca alınmalıdır.
CİLDİ GÜZELLEŞTİRİR : Vücud bal ile oğulursa cilt yumuşar. Bitleri öldürür. SAÇLAR’ ı besler. Saça sürülürse saçları yumuşatır. Besler, uzatır, parlaklık ve canlılık kazandırır.
NEZLE : NEZLE’yi geçirir. Bal limonla veya sütle içilirse nezle için çok faydalıdır.
VEREM : Özellikle çiçek balı gül ile karıştırılıp sabah akşam yenirse akciğer yaraları ve vereme çok faydalıdır
YANIKLAR : Bal zeytinyağı ve gres yağıyla karıştırılıp yanan yerlere sürülürse acı,sızı çekilmez. Yanık kısa sürede iyileşir. Yanık izi kalmaz.
VARİS : VARİS’e faydalıdır. Bal vücudda olan olan varis ve varis yaralarına masaj yapılarak sürülürse çok faydalıdır
KARACİĞER : Bal karaciğer ve göğsü temizler. Baldaki ciholin karaciğerin fonksiyonunu kuvvetlendirir. Ve hücrelerinde toplanan yağın giderilmesi için harekete geçirir.
SARILIK : Balla salatalık rendelenerek yenirse susuzluğu giderir. Kanı temizler. Sarılığı kısa sürede iyileştirir.
TERLEME : TERLEME’yi giderir. Bal mumu ile birlikte birkaç gün sakız gibi çiğnenirse burun tıkanıklığı ve bundan dolayı meydana gelen terlemeyi giderir.
İSHAL : İSHAL’i durdurur. Soğuk bal şerbeti ishale çok faydalıdır. Kısa sürede durdurur.


ALACA : Alaca hastası olanlar en az iki-üç ay sabah aç karnına bir su bardağı bal şerbeti içerse şifa görür.
KOLESTOL : KOLESTOL’ü düşürür. Yatağını ıslatan çocuklar için gayet faydalıdır.
AKNE : AKNE için iki çorba kaşığı bal iki çorba kaşığı süt limon suyundan oluşan karışımın sürülmesi faydalıdır.
AKNE için iki çorba kaşığı bal iki çorba kaşığı süt limon suyundan oluşan karışımın sürülmesi faydalıdır. Büyüme çağındaki çocukların ZEKA GELİŞİMİ’ne azımsanmayacak derecede olumlu etkisi vardır. Ayrıca önemli ölçüde CİNSEL GÜCÜ arttırıcı özelliği vardır........ Yukarıda sayılan faydalar hemen bir-iki kere kullanma görülmez. Uzun süre kullanılmalıdır. Hem besin, hem ilaç. Bazılarına göre ölümden başka her derde deva bazılarına göre de birçok hastalığa şifadır.



--------------------------------------------------------------------------------


LOKMAN HEKİM'in HÜKEMA isimli bir eseri vardır. Bu eserde Lokman Hekim'e göre, hakiki, katkısız doğal bal çok kıymetli bir ilaç ve kuvvet macunudur.

Kaynatılmış adaçayına, biraz sirke ve bal katılarak gargara yapılırsa boğaz anjini iyi olur.
Yatağını ıslatan çocuklar bal yerse, yatak ıslatmaları kesilir.
Ilık suda şerbet yapılıp içilirse müshil yapar.
Akla ve bütün bedene kuvvet verir. *İsteği arttırır.
Soğuk su ile şerbet yapılırsa ishali durdurur.
Kanı temizler ve deveranı kolaylaştırır.
Kalp çarpıntılarına şifa kaynağıdır.
Mideye ferahlık verir.
Sıcak içilirse 7 dakika içerisinde, soğuk içilirse 20 dakikada kana karışır.
Hazmı kolaylaştırır.


Kansızlar için kanı arttırır.
Bütün kemik hastalıkları için devadır.
Sarılık hastalığı olanlar, devamlı olarak 15 gün bal yerlerse hastalık iyi olur.
Damar sertliğini defeder.
Basur için ilaçtır. Bal yiyen kimseler basura tutulmazlar.
Süt ile karıştırılarak, aç karnına içilirse bütün parazitleri döker.
Büyükler için 60 gr, küçükler için 35 gr kabak çekirdeği ile bal karıştırılarak aç karnına yenirse bütün parazitleri döker.
Çocuklarda büyümeyi kolaylaştırır.
Asabı bozulmuş ve uykusuz kimselerin asabını düzeltir.
Bir miktar bal şerbeti ile ağız çalkalanırsa, ağızda koku olmaz.
Ilık bir bez üzerine sürülerek ağrıyan boğazlara sarılırsa, iyi eder.
Tuzlu balgam isimli hastalık için şifa kaynağıdır.
Yaraların kabukları kaldırılıp merhem gibi üzerine sürülürse, yaralar iyi olur.
Karın ağrılarını keser.
Mide ve bağırsaklardaki yaraları iyi eder. Bir haftada 1 kilo bal yenip bir ay devam edilirse, ÜLSER hastalığı tedavi olur.
Sırtı ve gerdanı ağrıyan kimselere bal sürülerek, üzerine karabiber ekilirse ağrı kalmaz.
Bal arısının iğnesi romatizma ağrılarına şifadır.
Çörek otu yarı yarıya balla karıştırıldıktan sonra sabah ve aksam aç karnına birer tatlı kasığı yenilirse kuvvet artar, zihin açılır.
Dövülmüş fındık, tarçın ve sakız bal ile karıştırılarak sabah aksam aç karnına yenilirse vücut gelişir ve hiç bir hastalık giremez.
Beyaz kantaron çiçekleri balla karıştırıldıktan sonra, havuç tohumları ile yenilirse vücut kuvvet kazanır.
Dövülmüş şalgam tohumları, üç misli balla karıştırıldıktan sonra gül suyu ilavesi ile yapılan macun kuvvet kaynağıdır,şehvet arttırıcıdır.
Turpun dövülmüş tohumları, üç misli balla karıştırıp yenirse vücut kuvvet kazanır.
Dağ karanfilinin çiçekleri bal ve acı bademle kullanılırsa ,cinsi iktidarsızlığı geçirir.

Yukarı



POLEN...

Bal makineleri olarak yaratılan küçük bal arıları vasıtasıyla bizlere ikram edilen harika besinlerden biri de “polen” dediğimiz çiçek tozlarıdır.
Polen; yeryüzünde bulunan binlerce tür çiçeğin cinsiyet hücreleri olup, bitkiler bu tozlar sayesinde nesillerinin devamını sağlarlar. Balarıları da bitkilerin üremesinde aktif rol oynayan taşıyıcılardandır. Balarıları çiçekli bitkilerden bal özü (nektar) toplarken aynı zamanda çiçek tozlarını, yani polen zerreciklerini de arka bacaklarındaki polen sepetçiklerine doldururlar. Bu tozlar arılar tarafından kovana getirilirken özel bir madde ile yapıştırılarak polen tanecikleri haline getirilir. (her bir polen taneciği yüz bin ila beş milyon adet polen zerreciğinden oluşmuştur.) Petek gözlerine depo edilen zengin vitamin, mineral madde ve protein kaynağı olan bu harika besin ile arılar yavrularını besler. Başka bir deyişle polen arıların ekmeğidir.
ELDE EDİLMESİ :
Kovan önlerine konulan özel polen kapanları vasıtasıyla gelen polenlerin çok az bir kısmı (yaklaşık1/10’u ) alınır ve özel metotlarla kurutularak piyasaya arz edilir.
YAPISI :
Polen bir insan için gerekli bütün besin maddelerini noksansız bir şekilde ihtiva etmektedir.
Tabiatta ender rastlanan bir şekilde, bünye için lüzumlu olan proteinler, amino asitler, vitaminler, mineral maddeler, enzimler, antibiyotikler, hormonlar polende bulunur.
POLENDEKİ AMİNOASİTLER :Aspartik asit,glutanik asit, alanin, arginin, cystin, glisin, Histidin, İzolösin, Lösin, Lisin, Mefiyonin, Fenilalanin, Prolin, Serin threonin, Triptofan, Trisin, Valin.
POLENDEKİ VİTAMİNLER:B (Tiamin), B2 (Riboflavin), B3 (Vitamin PP), B5 (Asit pentotenik), B6 (Pridoksin), B7 (Mesoinositol), B8 (Vitamin H, Biyotin), B9 (Asit folik), B12 ( Siano kobalamin), Vitamin C, D, E, provitamin A, (özelleikle B vitaminleri suda eriyerek vücuttan atıldıklarından her gün alınmaları gerekmektedir.)
POLENDEKİ MİNERAL MADDELER: Kalsiyum, klor, demir, magnezyum, manganez,fosfor, potasyum ve silisyum.


Aşağıdaki karşılaştırma polenin harikalığını göstermeye yetecektir;
1g polende mevcut vitamin B5 (Pentotenik asit) miktarı 95 lt. süt, 13 kilo sığır eti ve 25 kg. buğdaydaki aynı vitamine eşdeğerdedir. 1 g polen tozunda bulunan B1 ve B2 vitaminleri kadar vitamin almak için 40 – 70 adet beyaz ekmek, 16 – 20 kg elma yemek gerekir.

Polenler aynı ağırlıktaki dana etinden, yumurtadan ve peynirden 5 – 7 defa daha fazla amino asit ihtiva etmektedir.(Caillas E, Les Vertus)



KULLANILMASI :
Polen zerreleri hayat için lüzumlu ( Vital) maddeleri ihtiva ederler. Bu zerrecikler üç tabakadan müteşekkil polen kabuğu içerisinde uzun müddet canlılıklarını ve besin değerlerini muhafaza ederler. Bu kabuklar tatlı ortamlarda daha kolay çatladığı için tatlı maddelerle, özellikle balla birlikte alınması tavsiye edilir. Ilık süte katarak da alınabilir. (her hangi bir şeye karıştırmadan saf haliyle de yene bilir.) Ayrıca bir kahve kaşığı öğütülmüş polen taze bir yumurta sarısı iyice karıştırılıp yarım kaşık bal ilave edilerek karıştırılır ve hemen yüz ve boyna sürülürse cilt için harika bir bakım kremi elde edilmiş olur.
DÜZELER :
Dünya literatüründe farklı tavsiyeler bulunmakla beraber ideal düze; - 3 yaşından 5 yaşına kadar günde 12 gram (2 tatlı kaşığı)

6 yaşından 12 yaşına kadar günde 16gram (3 tatlı kaşığı)
Yetişkinler günde20 gram (4 tatlı kaşığı)
Bazı özel durumlarda günde 35 gramlık “şok” düze uygulana bilir.
ideal bir kür en az 2 ay sürmelidir. Bu kürleri özellikle mevsim başlangıçlarında olmak üzere senede birkaç kere tekrar etmek faydalı olacaktır. Bütün yıl boyunca alınması da tavsiye edilir.
Polen’i aç karnına, kahvaltıdan 15 dakika önce almanızı tavsiye ederiz. Günlük düze bir seferde alınabileceği gibi, kahvaltı ve öğle –akşam yemeklerinden önce de bölünmüş düzeler halinde alınabilir.
MUHAFAZASI :
Serin ve rutubetsiz bir yerde tercihen ambalajı içinde buzdolabında muhafaza ediniz. Cam kavanozdaki polenleri ise kapalı şekilde buzdolabında saklayınız.
ALERJİ :
Arıların topladıkları polenler hiçbir zaman, bitkilerin tozlaşmasıyla ilgili olarak havada serbest halde uçuşan anemofil polenlerin solunum yoluyla yaptıkları alerjiyi yapmazlar. Kötü beslenme durumlarında polen kürlerinin faydası görülür. Bilinen tehlikeli etkisi yoktur.

Kısaca Polen insan hayatı için gerekli nitelikteki vitamin, protein ve amino asitleri bünyesinde yoğunlaştıran çok zengin ve harika bir besin maddesidir.
Bağırsakların polisidir.
POLEN NEDİR. ? :
Arıların 200 ila 3000 arası çiçekten toplayarak, kanatlarında kovana getirdikleri bitkinin erkek üreme hücresi olan doğa harikası bir bitki özüdür. Arılar bal yapmak için çiçeklerden besin toplarken, çiçekten çiçeğe konarlar. Böylece hem çiçeklerin döllenmesini sağlarlar hem de yavrularını beslemek için kovana polen götürürler. Polenin çok yüksek besin değerli olduğu keşfedildikten sonra kovanların girişlerine polen tuzakları yerleştirilmiş ve bu sayede arıyı rahatsız etmeden kovandaki polen stokları toplanmaya başlanmıştır. Arıların kovana girişlerinde kanatlarından tuzaklara düşen polen; naturel kurutma sistemiyle kurutulur ve çok kıymetli bir besin haline gelir.
Polenler renk, şekil ve içerikleri bakımından büyük farklılıklar gösterirler. Polenlerin %80'i sarıdır. Bunun dışında siyah, kırmızı, mor, pembe, eflatun vb. renklerde polene rastlamak da mümkündür. Polene bu renkleri veren renk maddeleridir. Bu renk maddelerden karotenoidler başlıcı a-karoten, b-karoten, lycopin, xanthophyl ve zeaksonthinden ibarettir. Klorofil varlığına polende rastlanılmamıştır. Polende ortalama %25 protein vardır. Protein miktarı polenin türüne, yöresine, toplama sistemine göre farklılıklar göstermektedir. Polen bilim dalı Patinoloji'dir. İyi cins polen; naturel kurutma sistemiyle vitaminleri ölmeden kurutulmuş, taze ve bol nektarlı çiçeklerden toplanan 1.sınıf olmalıdır.



POLEN'DE BULUNAN VİTAMİN VE MİNERALLER NELERDİR :
Polen bilim dalı Palinoloji'dir. Polende tam 22 çeşit aminoasit, 27 çeşit madensel tuz, doğal hormon, enzim, coenzim, pigment, karbonhidrat ve ferment vardır. Polende bulunan başlıca asitler pantothenic, linoleik, ascorbik ve araohidonik'dir. Demir, bakır, kalsiyum, sodyum, magnezyum, silisyum ise varlığı polende tespit edilen elementlerden bazılarıdır. Polende bulunan iz elementler alüminyum, nikel, titaniyum ve çinkodur.
Dünyaca tanınmış bir araştırma örgütü CNRS Araştırma Örgütü'nün; Araştırma Uzmanlarından Armond PONS; kitabında polenin bütün vitaminleri taşığıdığını açıklamıştır.
Polende bulunan vitaminler A, B1, B2, B3, B4, B5, B6, B7, B8, B9, B12, C, D, E, H, P, PP'dir.
Polende yüksek oranda rutin vardır (rutin kılcal damarları etkiler, aynı zamanda kalp kasının çalışmasını güçlendirir).
Chauvin ve Lenormand'ın araştırmalarıyla polenin antibiotikler içerdiği kanıtlanmıştır. Grecean ve Enciu'nin bu konuda yaptığı çalışmalar sonunda polenin Staphylococcus, Salmonella, Ecoli ve Bacillus anthracis'e karşı etkili olduğu ve bunların üremelerini engellediği tespit edilmiştir.
Polende insan yaşamının ihtiyacı için her şey mevcuttur. Bulundurduğu (oglio-elementler) madenler, aminoasitler ve en son olarak zengin çeşitli vitaminler yanında; protein, yağ, şeker, madeni gıda, hormon, büyütücü faktör, pigment; beyin ve vücutça yorgun insanların tüm ihtiyacını karşılar. Anemi (kansızlık) hastalarında, bir ay süre ile her gün bir kahve kaşığı polen yedirilen bünyelerdeki alyuvarların; milimetre küpte 500.000 arttığını göstermiştir.

1 Gram Polendeki 8 mg B1 vitaminini şu besinler sağlar. 70 gram Bira mayası, 3 kg. Karaciğer, 8 tam kepekli ekmek, 20 kg. elma veya domates
1 Gram Polendeki 5 mg B2 vitaminini şu besinler sağlar. 50 gram Bira mayası, 6 kg. portakal, 12 kg. domates, 16 kg. elma 74 adet beyaz ekmek
1 Gram Polendeki 27 mg B5 vitaminini şu besinler sağlar. 35 gram Bira mayası, 13 kg. sığır eti, 25 kg. kabuklu buğday, 95 lt süt.


--------------------------------------------------------------------------------

POLEN'İN FAYDALARI NELERDİR :
KALP DAMAR HASTALIKLARINDA POLEN :
En yaygın kalp hastalığı, damar kireçlenmesi ve tıkanmasıdır. Polenin yapısında bulunan P vitamini ve diğer yararlı elementler damarları yumuşatır, kana geçen civardaki artıkların idrarla dışarı atılmasını sağlar. Ünlü araştırmacı Alain Caillas, kitabında "Miyokard enfaktüsü ve kalbin kroner damarlarının tıkanmasında, polen sayesinde şaşırtıcı iyileşmeler görülüyor. Rus Bilimler Akademisi'nde Prof. Beklerov ve arkadaşlarının önemli araştırmalarına göre Polen, yüksek tansiyona, damar sertliğine, kolesterol yüksekliğine, kroner tromboz ve felçlere karşı koruyucu ve iyileştirici etki yapıyor." diye açıklıyor. Hürriyet gazetesinin "Püf noktası" sütununda "Çiçek tozu gençleştiriyormu ? İsveçli Dr. Lars Eric Essen ve Dr. Tissinin, poleni yaşlı insanlar üzerinde denemiş ve özellikle damar sertliğinde faydalı olduğunu meydana çıkarmışlardır. " diye yazılmıştır.
RUH VE SİNİR SİSTEMİ HASTALIKLARINDA POLEN :
Bu hastalıkların tedavisinde en başta bol B vitaminleri gerekmektedir. Bilhassa B1 vitaminine gereksinim vardır. Bu vitamine "Sinir dokusu vitamini" denilmesi de bundandır. Polen de yüksek oranda B1 vitamini mevcuttur. Ayrıca Polen bütün B vitaminleri kompleksidir. Dr. Raymond Dextreit, düşünsel yorgunluk ve yaşamın bozuk düzeni nedeniyle sinirleri zayıflamış, güçsüz kalmış kimselerin, günde yedikleri 2 kaşık polen sayesinde sağlık ve sakinlik bulacaklarını yazmıştır.
SİNDİRİM SİSTEMİ HASTALIKLARINDA POLEN :
Gastrit, Ülser, Kolit ve Hemeroid en yaygın sindirim sistemi hastalıklarıdır. Gastrit ve Ülserin ana nedeni ise sinirseldir, genelikle stresten kasılan (spazm yapan) mide kası sinirleri, o bölgeye gelen kılcal damarları da kısarak bir bölgenin kansız kalıp, yaraya dönüşmesine neden olur. Tedavi edilmezse insana yaşamı zehir eden hastalıklardır. Ömür boyu diet uygulamayı veya ameliyatları gerektirir. Bazı zamanlarda mide kanaması ve delinmesi şeklinde ölümlere neden olurlar. Belirtilen gramajlar dahilinde yapılan Polen kürleri, Mide-Barsak sistemine bağlı tüm hastalıklarda: geçici değil, Kesinkez tedavi sağlar.
KANSIZLIK VE ZAYIFLIKTA POLEN :
Polenin en belirgin ve yaygın özelliği, süratle iştah açıcı ve kan yapıcı olmasıdır. Tedavilerde önemli olan, bileşiminde tüm cevherleri taşıyan bir kan sağlamak ve hasta bölgeye ulaştırmaktır. Gerisini vücut halleder...Nasıl bir otomobile, bozuk bir yakıt konduğunda çalışmasında aksaklık meydana gelirse; İnsan vücudunun yakıtı da ona gerekli tüm cevherleri bünyesinde bulunduran sağlıklı bir kandır. Kandaki cevherlerin bir veya birkaçının eksikliğine Kansızlık yani Anemi denir. Kansızlık her tür sağlık sorununa neden olan başlıca etkendir. Ülkemizde yapılan araştırmalar halkımızın %60-70'inin kansızlık sorunu olduğunu ortaya koymuştur. Düzenli kullanılan kürler sonucu;
Polen: Kanı temizler, Kanı filtre eder, Kan yapar, Direnci arttırır, Alyuvar sayısını %30 oranında arttırdığı Bilim adamları tarafından kanıtlanmıştır.
SOLUNUM SİSTEMİ HASTALIKLARINDA POLEN :
Solunum sistemi hastalıklarının genel ve çok görülen nedeni üşütmektir. Üşütme ile vücudun direnci kırılır, metabolizma vücut ısısını normale çıkartmak için çaba sarfederken solunum yollarında virüs ve bakteriler kendine yer ve ortam bularak süratle çoğalırlar. Nezle, grip, anjin, faranjit, bronşit, zatürre, zatülcenp, astım, sinüzit ve verem gibi hastalıklar meydana gelebilir. Bu hastalık mikropları burada da kalmayıp, kan yolu mafsallara, kalp kapakçıklarına ve böbreklere vs. geçerek daha hayati hastalıklara da neden olabilirler. Bu nedenle solunum sistemi hastalıklarının süratle tedavisine gidilmektedir. Gelişmiş ülke doktorları, bu hastalıklarda, diğer ilaçlarla birlikte Polen de vererek tedavi yapmaktadırlar. Çünkü Polen vücut direncini, kanın lökosit (alyuvarlar) ve antikor yapımını arttırır. Sovyet Prof. N.Joiriche, burun ve boğaza polen püskürtülerek mukoza direncini arttırmak ve virüsleri etkisiz kılmak yolundaki başarılı çalışmalarını yayınlamıştır. 1957'de ilk kez Pasteur Enstitüsü'nde polenin verem mikrobu olan "Koch" basiline karşı öldürücü etkisi olduğu saptandı. Yapısındaki sakızlı maddesi, terementi esansı, nükleik asitleri ve Bol B vitaminleri ile Polen, Akciğeri dezenfekte ettiği gibi, balgam söktürücü, mikrop öldürücü, çabuk iyileştirici etkiye sahiptir.
ŞİŞMANLIKLARDA POLEN :
Şişmanlık ve zayıflık gibi iki karşıt durumda vücuttaki fazla karbonhidrat, glikoz ve yağları yakarak şişman bünyeyi zayıflatır, metabolizma dengesi sayesinde zayıf düşen hücreyi derhal uyarır, üstün kan yapıcı özelliğiyle kas gücü ve metabolizmayı çalıştırarak cılız ve zayıf bünyeyi normal haline getirir. Polen, hücrelerde ki yanma olayını metabolizmayı ve adrenalin salgılanmasını hızlandırır. Böylece biriken yağların erimesini çabuklaştırdığı gibi, kas gücünü de arttırarak zayıflama esnasında hissedilen halsizliği de giderir.
PROSTAT HASTALIĞINDA POLEN :
Prostat bezesi idrar torbasının hemen çıkışında ve sadece erkeklerde bulunan ceviz büyüklüğünde bir doğal subaptır. Beyinden uyarılan sinir telleri omurilikten takiple prostata ulaşır ve gerektiğinde bu subapı açıp, idrarın boşalmasını sağlar. Aynı beze idrar yolu kapayıp, meni yolunu gerektiğinde açarak meni çıkışını sağlar. Bu esnada özel salgı bırakarak spermlerin ölmesini önler. Bu harika organcık güçlü kaslarla ve sinir sistemiyle istemli çalışır. Zamanında çok alkol kullanan sinirleri yıpranmış kimselerle, başka hastalıklar için değişik ilaçlar kullanmış veya idrarına mikroplar karışmış insanlarda ve yaşlılıktan kasları gevşemiş olanlarda prostat sorunları görülmesi normaldir. Yaygın prostat hastalığı ise prostatitis denilen, prostat iltihaplanmasıdır. Prostatitis'te ve prostat hipertrofisi'nde Polenin antibiyotiklerden daha etkili olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Polen araştırmacısı Alain Caillas (Fransa Tarım Akademisi - Polen araştırmaları ile ödül kazanmış ) kitabında şöyle özetlemiştir. "Polenin prostat hastalıklarına da şaşırtıcı etkisi vardır. İsveçli iki araştırmacının, Upsala Üniversitesi Tıp Fakültesi Kliniği'nden Prof. Eric-Ask Umparc ile Lund Üniversitesi Cerrahi Kliniği'nden Dr. Gosta Jonson'un çalışmaları polenin prostatitis'e en iyi etkiyi yaptığını ortaya koydu. Prostat büyümesin de ise polen kürü ile yapılan denemeler aralıklı gelen ve uzun süren hafif ağrıların yok olduğunu ve idrara çıkma sayısının azaldığını gösterdi. Bilhassa ağır prostat geçiren yaşlı hastaları ameliyattan kurtarmıştır."
YAŞLILIK SORUNLARINDA POLEN :
Enerji üreten, dinçlik kazandıran polen, bilhassa ileri yaşlarda çok faydalıdır. Yaşlı insanların en çok yakındığı ve özlemini duyduğu sorun cinsel yetersizliktir. Kan yapıcı, hücre tazeleyici ve uyarıcı Polen bu soruna da büyük ölçüde yardımcı olmaktadır. Polenin, cinsel istek ve gücü canlandırdığı, kullananlarca doğrulanmıştır. Polen, bir aylık kürle, on yıl gençleştiren kimyasal içerikli sihirli bir değnek değildir. Ancak devamlı ve düzenli kür kullanımı halinde; vücudu hastalıklardan korur, kurtarır, kanı güçlendirir, kaybolan cinsel yaşamı tekrar geri getirir, ömrü uzatır ve hastalıksız standardı yüksek bir cinsel yaşam sürdürür.
KISIRLARDA POLEN :
Polen kısırlarda da en önde gelen bitkisel gıdalardan biridir. Kısırlık tedavisinin en güç olanı sinirsel kaynaklı hormonal olan şeklidir. Kadın ve erkek beyninin ortasında bulunan nohut büyüklüğünde ki hipofiz bezi, belli zamanlarda kadınlarda yumurtalıklara, erkeklerde ise husyelere, omur ilik sinir telleri kanalı ile emir vererek yumurta ve sperm üretmelerini sağlatır. Korku, şok, stres, beyin özürü veya hastalıkları gibi nedenlerle hipofiz bezi bu görevini yapamaz ise kadında "ovülasyon yokluğu", erkekte "ozosperm" denilen canlı sperm yokluğu ile kısırlıkları ortaya çıkarır. Dozajlı ve kaliteli bir Polenle birlikte alınan Arısütü, Karakovan balı ve Kırmızı Ginseng, vücuda hem olağanüstü doğal protein, aminoasit, vitamin, mineral sağlayarak destek vermekte ve beyinde hipofiz bezindeki "Spazm"ı çözerek yumurta ve canlı sperm üretimini tamamıyle üretmektedir.
BEBEK ÇOCUK VE GENÇLERDE POLEN :
Yeni doğan bebek anne sütüyle beslenir. Eğer anne yeterli ve dengeli besleniyor ise; anne sütünün kalitesi, bebeğin beyin ve vücut gelişmesinin tam olabilmesi için yeterli olur. Dolayısıyla annenin süt verme zamanında Polen yemesi, bebeğin beyin ve beden gelişiminde, kemik kas yapısının güçlenmesinde, en önemlisi bebeğin bağışıklık sisteminin kuvvetli olmasında olağanüstü rol oynamaktadır. Aynı zamanda Polenle beslenen annenin, bebeğine verdiği anne sütü daha uzun sürer. Böylece hem bebeğin gelişme bozukluğu önlenir hem de bebeğin kabızlığı önlenir, gazı giderir ve hastalık kapmamasına yardımcı olur.
Gelişme çağındaki çocuklarda ise çocukların, bol kaloriye, bol protein, vitamin ve madenlere ihtiyaçları vardır. Polen fazlasıyla; Enerjiyi veren vitaminleri, boy uzatan hormonları karşılar, zekayı çalıştırır, kemik ve kas kuvvetsizliklerini giderir.
Bilhassa fast-food alışkanlıklarına başlama çağı olan ve gelişmenin durduğu genç yaşlarda kullanılan Polen kürleri; Gençlerin gelişmesini durdurmaz, sportif faaliyetlerde başarılı olmalarını sağlar, zekalarını çalıştırabilme kapasitelerinin en yüksek olduğu bu dönemde gerekli aminoasit ihtiyacını karşılar ve sonuç olarak hayata başlama adımlarında, beyin-beden gücü standartı yüksek olarak, polen kullanmayan akranlarından, hem fizik hem de başarı olarak daha da önde olurlar.



SAÇ DÖKÜLMELERİNDE POLEN :
Polen, saçın suyu ve gübresidir. Saça faydası, kök kısmına yaptığı olumlu etkidir. Bileşiminde ki (doğanın sunduğu saf şekilde); B5 Vitamini (pantotenik asit), niacin ve cystin, saç kökünü en iyi şekilde besler, dökülmesini durdurur, cansız kılların kıl hacmini geliştirir ve saçın gürleşmesini sağlar.
CİLT GÜZELLİĞİ VE POLEN :
Ciltteki çeşitli lekelerin, sivilcelerin ve bozuk bir cilt oluşmasında en önemli etkenler, sindirim sistemindeki bozukluk, karaciğer, kansızlık veya temiz olmayan kandandır. Bilhassa sorun kanda ise; kan, derimize yönelik dış etkilere karşı koyabilecek cevherleri taşımıyorsa, normal insan tenine olumsuz etki yapamayan güneş ultraviyole ışınları bile, deride ki kalkan görevi yapan kan maddeleri eksik olan kişiye etki yapıp, derisinde lekeler meydana gelmesini sağlar. Bu nedenle, önce kanın atık maddelerden arındırılıp tüm cevherlerle donatılması, kanın temizlenmesi, filtre edilmesi gerekir. Bunu en iyi Polen sağlar. Hiç bir cilt sorunu olmayan, canlı, sağlıklı parlak pembe bir cilt isteyen bayanlar, Polen yiyerek ve maskesini yaparak ten hücrelerini besleyebilirler. "Oriane" gibi bir çok ünlü güzellik kreminin özü Polen'dir. Tübitak Bilim ve Teknik Dergisi Ekim-1984 sayısında Prof. Dr. M. Mihri Mimioğlu - Dr. Kadriye Sorkun' unyazısında:
" Polen güzellik kremi olarak da kullanılır. Bunun için, bir kahve kaşığı polen öğütülür ve taze yumurta sarısıyla karıştırılır. Bu karışım hafif masajla yüze ve boyna sürülür. Yarım saat beklenir. Zamanı dolunca bol su ile yıkanır. Sonuçta Cilt, parlaklık ve tazelik kazanır "
POLEN ALLERJİK BÜNYEDE KULLANILIR MI :
Alerjik bünyesi olan hastaların, akciğer bronşlarındaki sinir uçları oksijen yetersizliğinden ve spazm yaptığından dolayı çok hassaslaşmışlardır. İlkbahar ve sonbaharda gözle görülemeyecek kadar küçük olan ve havada uçuşan AĞAÇ POLENLERİ bronşlara ulaştığı an; bronşlardaki sinir uçları derhal kasılarak tepki gösterip öksürük olarak kendini belli eder. Ancak arının çiçekten kovana gelmesiyle elde edilip, özel naturel kurutma sistemleriyle kurutulan ÇİÇEK POLENLERİ üst solunum yolları enfeksiyonlarında tedavi edici bitkisel destek sağlar. Dolayısıyla AĞAÇ POLENİ ve ÇİÇEK POLENİ karıştırıldığı için ve her ikisine de - Polen - dendiği için isim benzerliğinden dolayı bazı Alerjik bünyeler ÇİÇEK POLENİNİ yemekten çekinirler. Halbuki durum böyle değildir. Üst Solunum Enfeksiyonları için tam fayda veren ÇİÇEK POLENİ için bilimadamlarının oldukça kesin sonuçları olmuştur.
BEYİN, PROSTAT, KARACİĞER, SOLUNUM YOLU İLTİHAPLARI VE DAMAR SERTLİĞİ'inde sonucu şaşkınlık veren tıbbi kürler devam etmektedir.
" ABD / Call Enterprise -Jim Kenner" Bizler bilim adamları henüz polenin nasıl olup da hastalıkları iyi ettiğini bilmiyoruz. (1969'da polenin bileşimi henüz tam bilinemiyordu). Fakat, çeşitli antibiyotik ilaçlarla tedavi edildiği halde iyi olmayan pek çok hastam, gözlerimin önünde iyi olmuşlardır. Bir çok SOLUNUM HASTALIKLARI'ının da polenle tedavi edildiğini ve hastaların gerçekten hastalığı ve nekahat süresini süratle atlattıklarını müşahade ettik. Söylenecek tek şey yok. İnsanlık demek ki burnunun dibinde bulunan bu "Harika İlacı" şimdiye kadar hiç farketmeden yaşamış"
İsveç Upsala Üniversitesi - Eric Ask Umparc.
POLEN NASIL VE NE KADAR KULLANILIR :
Günde kullanılması gereken Polen miktarını Tübitak Bilim ve Teknik'de yayınlanan önerisi aynen aşağıdadır. "Beklenen iyileştirmenin gerçekleşmesi için ne kadar polen gereklidir ? Caillas'ın bildirdiğine göre kesin sonuçlu bir tedavi için günde 32 gram polen yeterlidir. Sağlıklı yaşamın devamı içinde 15 gram polen alınmalıdır. Polen kullananların söylediklerine, kendi deneylerimize ve arıcılar birliği üyelerinin kanısına göre, yukarıda verilen miktarların yarısı kadar bir doz bile yeterlidir. Bir kahve kaşığı polen 4 gram gelir. Genel durumumuzu sağlıklı tutmak için 2 kahve kaşığı polen alınmalıdır.
Yapılacak kürün dozu :
Birinci hafta 15 gram polen sabahları aç karnına alınmalıdır, iki ve üçüncü hafta günde 30 gram sabah kahvaltısından 15 dakika önce yarısı ve akşam yemeğinden 15 dakika önce diğer yarısı alınmalı, dördüncü haftada ise uygulama birinci haftada olduğu gibi tekrarlanmalıdır. Bu küre ilave olarak her sabah kahvaltısında bir dilim ekmeğe polenli bal sürülmeli ve bu yolla da 8 gram polen alınmalıdır."

Yukarı



ARISÜTÜ...
ARI SÜTÜ NEDİR? :
Doğadaki bütün doğal ilaçların anası sayılan %100 doğal arı sütü, dünyanın en değerli gıdası olarak da bilinir.Arı sütü baldan tamamen farklı, koyu kıvamda, peltemsi, sedef görünümünde, yüksek protein kaynağı olduğu gibi enzimler, vitaminler, mineraller ve aminoasitler bakımında da son derece zengin ve dengeli bir bal arısı ürünü, yüksek değerde eşsiz bir besin maddesidir.5-15 günlük işçi balarılarının, ana arıyı (kraliçe arı) beslemek için yutak altı bezlerinden (hypopharyngeal) salgıladıkları, hammaddesi binbir çiçeğin çiçek poleni (balözü) ve balarılarının enzimlerinden oluşan, 1/1 gr/cm3 özgül ağırlığında, organik asit karakterindedir.
Bu besini üreten genç bal arıları yaklaşık 40 -45 gün yaşarken, sadece arı sütü yiyerek yaşayan kraliçe arı 5-7 yıl yaşamaktadır ve her gün kendi ağırlığında ortalama 3000 yumurta yapma yeteneğine sahiptir. Bu arı sütünün üreme organlarındaki etkisini anlamak bakımından çok önemli bir göstergedir.
Arı sütü bileşiminde tanımlanamayan X maddeler saptanmıştır. Bilim insanları, arı sütünün mucize etkilerinde % 3 oranındaki X maddelerin önemli faktör olduğunu düşünmektedir. Başka bir deyişle arı sütünde bulunan çeşitli aktif X maddeleri organizmada “canlandırıcı ve gençleştirici” etki yaratmaktadır.





--------------------------------------------------------------------------------

VİTAMİNLER - MİNERALLER - AMİNO ASİTLER - ORGANİK ASİTLER :
İçinde kuvvetli Radyoaktif ve Manyetik enerji olduğu tespit edilen arısütü genel yapı olarak, besleyici koruyucu ve çeşitli iyileştirici niteliği sahip, gıda maddesidir. Kromatografisi ile yapılan incelemelerde arı sütünün lipid gaz- sıvı sınıfında, 12'si nonanoik, kaprik, undekanoik, tridekanoik, launk, miristoleik, palmitik, palmitoleik, stearik, linoleik ve arakidik asit olan 26 dan fazla yağ asidi gözlenmiştir.Arı sütü bileşiminde % 2 - 3 civarındaki kısımda balda dahi bulunmayan " X Maddeleri" , % 1.5 oranında ise sadece Arısütünde bulunan 10- Hydroxy- delta – 2 - dekanoik asit mevcuttur.
Alfabetik sırayla içerik:

A Redinol-Akseroftol Acide hydroxy-10 décéné-2 transolgue Alanin Fosfor
B1 Thiamine-Anorin Acide hydroxy-10 decanoigue Arginin Sülfür
B2 Riboflavine-Laktoflavin Acide Saborigue Aspartikasit Bakır
B3 Nicotinamide Acide-décéniwé-2 transidiolgue Fenil alanin Demir
B5 Pantothonique asit Acide P-hydroxy benzolgue Glikokol Silisyum
B6 Pyridoxie Valin Kalsiyum
B7 İnositol-Myo (Mezo) lozit Cyctin Sodyum
B8 (H) Biotine Gulutamikasit Potasyum
B9 Folikasit İzolosin Magnezyum
B12 Kobalamin Liosin Manganez
C Askorbikasit Lösin Çinko
D Kolekalsiferol Metionin İyot
E Tokoferol, Antisterilite Prolin Selenyum
H Biotine Histidin
NiacinP
Rutine
Serin
Treonin
Triptofan


--------------------------------------------------------------------------------

BİLİMSEL VERİLER :
Arı sütü koruyucu, güçlendirici, canlandırıcı, özellikleriyle başta sinir sistemi ve bağışıklık sistemi olmak üzere, insanın fiziksel ve ruhsal yapısına yüksek performans getiren ve RNA ve DNA deposu olma özelliğiyle “ömür uzatan” tamamen doğal gıdadır.
Avusturya'da 120 kişi üzerinde yapılan klinik denemelerde, arısütünün kulalnılması alınması halinde cilt ve saç sorunlarında önemli düzelmeler görülmüştür. Yine Arısütünün içerdiği hormonlar sebebiyle cinsel gücü arttırıcı etkileri tespit edilmiştir.
"Arı sütü yüksek oranda protein, vitamin, mineral madde içerdiğinden besleyici değeri büyük bir besin maddesidir. Organizmayı gençleştirici bir özelliğe sahiptir. Kanser, Kalp-Damar Sistemi, Astım gibi çeşitli hastalıklara iyi geldiği ve Sinir Sistemi üzerinde olumlu etkiye sahip olduğu bildirilmektedir. Arı sütünün işçi arılar ile ana arılar arasındaki Cinsel farklılaşmayı meydana getiren, biyolojik bir etki yaptığı ve bu etkiye büyük orandaki pantotenik asit miktarının neden olduğu bildirilmektedir. Arı sütünün içinde bulunan 10-hydroxdec 2-cnoic asitden dolayı antibakteriyel etkiye sahip olduğu bildirilmektedir. Saf olarak veya bala karıştırılarak yendiğinde Romatizman sorunlara, Kansızlığa, Çeşitli Göz hastalıklarına, Saç dökülmelerine karşı kullanılmaktadır.
"Ana başlık : Arısütünün yapısı ve üretim yöntemiKaynak : Tübitak Bilim ve Teknik dergi - Yıl : 1996 Ay : Nisan Sayı : 341 Sahife : 96
"Arısütü hormonlar ve zindelik veren özel maddeler içermektedir. Arısütü, ekonomik düzeyi yüksek olan ülkelerde pazar bulmuş durumdadır. Hatta Apiterapi denilen yolla arı ürünleri ile tedavi gün geçtikçe önem kazanmaktadır. Bazı doğu bloku ülkelerinde sadece arı ürünleri ile tedavi yapılan klinikler mevcuttur. Arısütü sinir sistemi hastalıklarında, sürekli yorgunluk hallerinde, kısırlık tedavisinde, damar sertliğinde, güç ve zindelik kazandırmakta kullanılmaktadır.
Ana başlık : Beslenmede ArısütüKaynak : Tübitak Bilim ve Teknik dergi - Yıl : 1989 Ay : Nisan Sayı : 257 Sahife : 21





--------------------------------------------------------------------------------

ARI SÜTÜ NASIL VE NE KADAR KULLANILIR :
Arı sütün “saf” olarak veya “balla” karıştırılarak yenebilir. Saf olarak alınması halinde dil altına getirilerek yaklaşık 10- 20 saniye kadar dil altında bekletilir daha sonra ağız içinde gezdirilerek yutulur.
Balla karıştırıldığında normal şekilde yenir. Saf Arı sütünün muhafazası hassas, taşınması özel şartlar gerektirdiğinden, kaliteli bal ile karıştırılarak alınması en yaygın kullanım şeklidir.
Karışım balının çeşidi bol çiçeklerden elde edilmiş, nektar oranı ve kalitesi yüksek bal olması çok önemlidir.
Arı sütü; saf veya balla karışmış olarak, her iki şekilde de sabah ve akşam olmak üzere aç karnına (özel durumlarda tok), kesinlikle tahta veya plastik kaşık kullanılarak alınmalı, ışıktan korunmalı, metale temas ettirilmemelidir.
Arı sütü yendikten sonra üzerine 15 – 20 dakika süre sıcak bir şey yenmemeli, içilmemelidir!
Arısütünün kullanılma miktarı ve süresi, saf veya balla karışmış olarak, her iki halde de; bünyenin yaşına, sağlık derecesine, varsa rahatsızlık durumlarının derecesine veya istenilen maksimum kuvvet seviyesine göre değişir.
Alışkanlık oluşturmadığından günlük ve devamlı alınabilir. Normalde kullanıcının ağırlığına göre belirli düzede (miligram düzeyinde) alınması yeterlidir. Ancak duruma göre bu düze artırılabilir. Yetişkinlerde 500 - 800 mg. kadar alınması uygundur. Ancak her gün aynı vakitte düzenli olarak alınması gereklidir.
Karışım olarak oda sıcaklığında ışık almadan bekletilebilirken, saf halinde yine ışık almadan buzdolabında muhafaza edilmelidir.
Dikkat : Saf Arı Sütü çok hassas bir besin maddesidir. Özel şartlarda muhafaza edilmediği takdirde özelliklerini yitirmesi, hatta bozulması ve zararlı hala gelmesi söz konusu olabilmektedir. Arı Ürünleri konusunda uzman yerlerden temin edilmesini şiddetle öneririz.
Uyarı : Arı ürünlerine alerjisi olan kişiler doktora danışarak kullanmalıdır.

Serenler
22-02-2011, 07:58
SU İÇMEK İÇİN 46 SEBEP

Iranlı bir hekim olan Dr. Feridun Batmanghelidj, 1979′da İran devrimi sırasında ...siyasi tutuklu olarak hapisteydi. Bir gün, mahkûmlardan birinin, koridorda, iki büklüm olmuş vaziyette, inanılmaz mide sancılarıyla kıvrandığını gördü. Dr. Batmanghelidj ülseri dolayısıyla 10 saatten beri bu şekilde sancı çeken hasta mahkûma müdahale etti ve ölmek üzere olduğunu düşündüğü adama iki bardak su içirdi. Adam çok geçmeden kıvranmaktan kurtuldu.”

O günden sonra Dr. Batmanghelidj, suyun şifa verici etkisi üzerine çalışmalarını yoğunlaştırdı. Cezaevinde kaldığı 2,5 yıl içerisinde sadece su kullanarak yaklaşık 3 bin peptik ülser hastası tutuklu ve hükümlünün iyileşmesine vesile oldu. Dr. Batmanghelidj su üzerine yaptığı çalışmalarının sonuçlarını Iranian Medical Association ve The Journal of Clinical Gastroenterology dergilerinde yayınladı.

Dr. Batmanghelidj “Hasta Değil Susuzsunuz” kitabında bir insanın 46 nedenle suya ihtiyaç duyduğunu anlatmaktadır.

Dr. Batmanghelidj’le göre bu sebepler şunlardır:

1- Hiçbir canlı susuz yaşayamaz.

2- Su yetersizliği vücudun bazı fonksiyonlarını önce bastırır, sonra öldürür.

3- Su temel enerji kaynağıdır.

4- Su vücudun her hücresinde elektriksel ve manyetik enerji üretir.

5- Hücre yapısındaki maddeleri birbirine bağlayan bir yapıştırıcıdır.

6- DNA hasarını önler ve onarım mekanizmalarının daha iyi çalışmasına yardımcı olur.

7- Bağışıklık sisteminin merkezi olan kemik iliğini, kanser de dahil olmak üzere, çeşitli hastalıklara karşı güçlendirir.

8- Vücutta besinleri küçük parçalara ayırır, sindirimlerinde ve son metobolik aşamalarında görev yapar.

9- Besinlere enerji verir ve parçalanan besinler sindirim sırasında bu enerjiyi vücuda aktarır. Susuz yenen yemeğin vücut için hiçbir enerji değeri yoktur.

10- Su, besinlerdeki gerekli öğelerin emilimini artırır.

11- Bütün öğelerin vücuda taşınmasına yardımcı olur.

12- Akciğerlerde oksijen toplayan kırmızı kan hücrelerinin çalışma verimini artırır.

13- Hücreye ulaşan su, o hücreye oksijen verir ve atık gazları vücuttan atılmaları için akciğerlere taşır.

14- Vücudun çeşitli bölgelerinden zehirli atıkları toplar ve atılmaları için karaciğer ya da böbreklere taşır.

15- Eklem boşluklarındaki temel yağlayıcı maddedir, artrit ve sırt ağrılarının oluşumunun önlenmesinde yardımcı olur.

16- Omurgadaki diskleri “şok emici su yastıkları”na dönüştürür.

17- Bağırsakları en iyi çalıştıran yağlayıcı maddedir, kabızlığı önler.

18- Kalp krizi ve felce karşı koruyucudur.

19- Kalp ve beyin damarlarında pıhtılaşmayı önler.

20- Vücudun soğutma (terleme) ve ısıtma (elektrik) sistemleri için vazgeçilmezdir.

21- Düşünme başta olmak üzere, bütün beyin fonksiyonları için bize güç ve elektriksel enerji verir.

22- Serotonin ve diğer nörotransmitterlerin (sinir ileticileri) üretimi için vazgeçilmezdir.

23- Melatonin de dahil olmak üzere, beyinde üretilen bütün hormonların yapımı için gereklidir.

24- Çocuklarda ve yetişkinlerde dikkat yetersizliği sorununa çözüm getirir.

25- Çalışma verimini artırır ve dikkat aralığını büyütür.

26- Su dünyadaki diğer bütün içeceklerden daha kolay bulunabilir ve hiçbir yan etkisi yoktur.

27- Stres, gerginlik ve depresyonun hafiflemesine yardımcı olur.

28- Uykuyu düzenler.

29- Yorgunluğun giderilmesine yardımcı olur ve bize gençliğin enerjisini verir.

30- Cildi yumuşatır ve yaşlılık belirtilerinin azalmasına yardımcı olur.

31- Gözlere canlılık ve parlaklık verir.

32- Glokomdan korunmamıza yardım eder.

33- Kemik iliğinde kan üretim sistemlerini düzenler, lösemi ve lenfoma oluşumunun önlenmesine yardımcı olur.

34- Vücutta enfeksiyon ve kanser hücrelerinin geliştiği bölgelerde bağışıklık sistemini güçlendirmek için çok gereklidir.

35- Kanı sulandırır ve dolaşım sırasında pıhtılaşmasını önler.

36- Kadınlarda, âdet öncesi ağrıyı ve ateş basmasını hafifletir.

37- Kalp atışıyla birlikte kanı sulandırıp dalgalandırarak dolaşımdaki katı maddelerin dibe çökmesini engeller.

38- İnsan vücudunda dehidrasyon sırasında kullanılabilecek bir su deposu yoktur. Bu nedenle gün boyunca düzenli olarak su içmemiz gerekir.

39- Dehidrasyon cinsellik hormonunun üretimine engel olur, bu iktidarsızlık ve libido kaybının başlıca nedenlerinden biridir.

40- Su içtiğiniz zaman susuzluk ve açlık duygularını ayırt edebilirsiniz.

41- Kilo vermenin en iyi yolu su içmektir. Düzenli aralıklarla su için ve sıkı bir rejim yap¬madan zayıflayın.

42- Dehidrasyon doku boşlukları, eklemler, böbrekler, karaciğer, beyin ve deride zehirli çökeltilerin birikmesine yol açar. Su bunları temizler.

43- Su, gebelikte sabah bulantılarını azaltır.

44- Zihin ve vücut fonksiyonlarını bütünleştirir. Karar verme ve hedefleri belirleme yeteneğini artırır.

45- Yaşlılıkta bellek kaybının önlenmesine yardımcı olur.

46- Kafein, alkol ve bazı ilaçlara duyulan bağımlılığın giderilmesine yardımcı olur.

aminoasit
09-03-2011, 23:22
"Sağlıklı Beslenme" kavramı çok anlamlı bir kavram.

Lakin, "organik" diye satılan birçok şeyin 'belge'lendirmesinin bile olmadığı koşullarda,
ve organiklerin 2-3 kat daha pahalı olduğu bir ortamda bu çok zor... en azında orta düzey gelir için...


Su;
doğru, su hayattır.

ama orada da şöyle sorunlar çıkıyor:
pH'sı kaç ?
sertlik derecesi kaç ?
potasyumu kaç (özellikle böbrek sorunu olanlar için) ?

sağlıkli bireyler için bunların çok fark edeceğini düşünmüyorum; vücut bir şekli ile dengeler.. ama organ yetersizlikleri veya fonksiyon bozukluğu olan bireylerin su'yu seçerken daha dikkatli davranmalarında yarar var sanıyorum...

.

Serenler
09-09-2011, 08:14
Yoğurt gibi sağlık kaynağı bir besini sofranızdan eksik etmeyin:

http://www.sabah.com.tr/fotohaber/yasam/her-derde-deva-yogurt?tc=20&albumId=36488&page=1

pinky
17-09-2011, 17:07
YAĞ - SU - ŞEKER


İstanbul Sultangazi’de “KANSERE NEDEN OLAN BESLENME ALIŞKANLIKLARIMIZ” konusunda düzenlediği toplantıda Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL’UN konuşması.

“YAĞ” ve “ŞEKER”

Eğer hayvan merada %100 yeşillikle besleniyorsa, asla başka yabancı gıda almıyorsa, o tereyağı dünyanın en iyi yağıdır. Zeytinyağından da iyidir.

Ama marketten satın aldığınız tereyağı ahırda beslenen, pancar küspesi, mısır silajı veya başka tahıllarla beslenen hayvanların yağıdır… http://t0.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcS57ghfL6vv__qnm-hYkv30vXO-Y-GNpInEc_j4h-fwYD3WZZb-

Sizin sağlığınızı korumak için ne yediğinize bakmanız lazım. İşte temel hatalardan biri yağ seçimi

Biz ayçiçek yağı, mısırözü yağı, margarin veya endüstriyel tereyağı yediğimiz sürece hasta olmaya mahkumuz.

Elimizde iki tane yağ var şu anda.

Bir, zeytinyağı; iki, %100 mera sütünden yapılmış tereyağı. Peki fındık yağını nereye sokacağız? Bu liste içinde bakın fındık yağının yağ asit içeriği, yani temel yağ bileşimi zeytinyağına çok yakındır. Hasta edici bir yağ değildir.

Ama zeytini sıkıyorsun, yağını elde ediyorsun. Fındığı eziyorsun, püre haline getiriyorsun, 80 dereceye ısıtıyorsun, eter katıyorsan, yağını öyle elde ediyorsun.

Hangisi tercih edilir? Zeytinyağı tabii ki. Yani fındık yağını eve sokmanın bir alemi yok. Ha zeytinyağının tadına hiç tahammül edemiyorsan o zaman rafine zeytinyağı kullanabilirsin. O da işte fındık yağıyla aynı yöntemle elde edilir. Yani piyasa değeri olmayan, çok koyu, kokulu zeytin yağlar fabrikaya gönderilir. Onlar da 70-80 dereceye ısıtılır; sonra da eter katılır; yağ elde edilir. İlk etapta rafine zeytin yağı elde edilir. Hiç kokusu yoktur, hiç tadı yoktur. Eğer bu rafine zeytin yağına, %5 oranında sızma zeytin yağı katarsanız, o zaman riviera tipi zeytinyağı elde etmiş olursunuz.

Hani marketlerde görüyorsunuz ya, o fabrika eseri bir yağdır; ayçiçekle filan karışmış değildir. Saf zeytinyağıdır.

Ama neden yoksundur biliyor musunuz? Sızma Zeytinyağında var olan antioksidanlardan yoksundur.

Çünkü oksitlenme, yani paslanma bütün bizim hastalıkların temelindeki ana unsurdur.

Nasıl açık havada bırakırsan demiri yağmurda paslanır, biz ne yaparız, antipas diye bir boya süreriz paslanmasın diye.
Vücudumuzun da antipasları vardır. Bunlara biz antioksidan diyoruz.

Antioksidanları ağırlıklı olarak sebze-meyvelerden elde ediyoruz. Zeytinyağı antioksidanlardan çok zengindir ve kalp hastalıklarına karşı koruyuculuğu önemli oranda antioksidanlardan dolayı kaynaklanmaktadır. Ama biz onu ısıttığımız zaman, rafine zeytinyağı elde ettiğimiz zaman, bu unsurları geniş ölçüde kaybediyor. O yüzden mümkün mertebe sızma zeytinyağı kullanmalıyız ve çocuklarımıza da bu tadı alıştırmamız lazım.

İkinci temel hatamıza geçmeden birincisi olan yağ seçimini özetlersek, daha Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinin Trabzon bölümünde, hamsinin zeytinyağı ile kızartıldığının tarifi vardır. Sen 500 sene önce bu topraklarda bunu biliyordun. Ama biz, dış etkilerle doğruyu unutturulduk ve yanlışlara sürüklendik. İşte o yanlışlıklar bizi hastalıklara sürüklüyor. Zaten dünyada bir tek Akdeniz yöresinde yetişiyor. Şimdi Arjantin’de, Çin’de zeytin ağacı yetiştirilmeye çalışılıyor. Biz toprağındayız. 5.000 yıldır bu topraklarda zeytinyağı kullanılıyor. Ne olur biraz özümüze geri dönelim.

İkinci büyük hata şeker.

Hayatımızda şeker, insanlık tarihi itibarıyla bakarsanız çok yeni bir olgu.

Peki şeker bir besin maddesi midir?
Değildir.

Çünkü besin maddesini nasıl tanımlıyoruz? İnsanın bedensel ve ruhsal işlevlerini ve çoğalmak için, yani neslini sürdürmek için gerekli maddelere biz besin maddeleri diyoruz. Şeker, insanın herhangi bir işlevini yerine getirmek için gerekli mi?

Evet. Beyin glikozla çalışıyor. Omurilik hücreleri glikozla çalışıyor.
Eritrosit dediğimiz alyuvarlar glikozla çalışıyor. Enerji kaynağı olarak glikozu kullanıyor.
Peki dışarıdan şeker alıp da daha akıllı olan bir insan gördünüz mü?

Hani beyin glikozla çalışıyor ya, şeker yediği için daha akıllı olan bir insan gördünüz mü?

Veya sperm, enerji kaynağı olarak früktozu kullanıyor. Meyve yiyip de daha müthiş erkek olanı gördünüz mü?

Çünkü; insanın gereksinimi olan glikozu da früktozu da vücut kendisi üretiyor.
Dışarıdan asla alınmasına gerek yok. Dolayısıyla biz şeker yediğimiz zaman tamamen sadece damak zevkimiz için yiyoruz.
Asla hiçbir bedensel ihtiyacımız yok.

O yüzden şekere boş kalori denir. Yani gereksiz yere aldığımız kalori. E bugün bakın şimdi son bir hafta içinde yediklerinize, ne kadar boş kalori aldınız? Çok… Niye?… Hasta olmak için, Sadece hasta olmanıza katkıda bulundu. Bir de son zamanlarda pancardan elde edilen şeker de bir yana bırakıldı; daha ucuz olsun diye mısırdan elde edilen şeker kullanılmaya başlandı. Fruktozdan zengin mısır şurubu. Ne yazık ki, bizim gıda tüzüğümüzde farklı şekerlerin farklı adlandırılması zorunluluğu yok. Şeker şekerdir mantığıyla ister nişasta bazlı şeker yani mısır nişastasından elde edilmiş şeker olsun ister pancar şekeri ister … şekeri olsun hepsinin üstünde şeker yazılması yeterli.

Halbuki

mısırdan elde edilen fruktozdan zengin mısır şurubu,aynı miktar kaloride bile olsa normal şekere göre % 46 daha şişmanlatıcı.

Özellikle karın bölgesi yağlanmasına yol açıyor. Bu bilimsel olarak kanıtlandı.

Dünyanın en saygın üniversitelerinden biri, Amerika’da bir teknik üniversitenin bir öğretim üyesinin sözünü ödünç alarak size söylemek istiyorum “Yaşadığımız çağ, akademik kapitalizm.” Yani sermaye sahiplerinin akademisyenleri satın alması sonucu, toplumla paylaşmak istediklerini akademisyenlere söylettirdikleri çağdayız..

Yani satılmış insanların çağı. Satılmış bilim insanlarının çağındayız.

Üçüncüsü ise karaciğer yağlanması. Ama ne tür bir yağlanma? Alkolizm dışı bir yağlanma.

O yüzden biz buna alkol dışı karaciğer yağlanması deniyor. Ve alkol dışı karaciğer yağlanması, özel tipli bir siroza neden oluyor. Atatürk’ün öldüğü siroz hastalığı var ya. Özel bir tipte siroz hastalığı, kriptojenik siroz deniyor buna. Amerika’da son otuz yıl içinde üç kat artan karaciğer kanserinin de kriptojenik siroz sonucu olduğu belirtiliyor.

Yani sonuçta Amerika’da son 30 yılda üç kattan fazla görülen karaciğer kanserinin sebebi mısır şurubudur.

Bu, bu kadar açıkken bizim bakanlığımız dün yaptığı açıklamada hiçbir bilimsel kanıt sunulamamıştır diyor. Benim 110 tane bilimsel yayın kullanarak yazdığım, on yedi sayfalık raporu da çiğneyerek bunu yapmış.

17 sayfalık rapor gönderdim onlara. 110 tane de literatür ekledim. Ama neoliberalizmdeki iktidarlar sermayenin iktidarıdır; vatandaşın iktidarı değildir. Yurttaşın iktidarı değildir...

Ne olur çocuklarınızı mısır şurubundan uzak tutun. Hem şekerden uzak tutun ama özellikle de yani gofret, bisküvi kek dışardan alacağına az şekerli bir keki evde kendin yap.Yani ambalajlı bir ürün sunmayın çocuklarınıza.

Bugün gıda sanayisinde sadece ve sadece aksi belirtilmediği takdirde mısır şurubu kullanılıyor.
Dondurmalarda o kullanılıyor, hazır aldığınız baklavanın şerbeti bile mısır şurubundan.

Kartal’da onun fabrikası var Ülker’le Cargill firmalarının ortak kurdukları bir fabrika. Baklava şerbeti bile oradan geliyor. Çocuklarınıza illa tatlı bir şey yedirecekseniz, ne olur evde kendiniz yapın ve olabildiğince az şekerli yapın. Çünkü total olarak da şeker zararlı zaten, yani insanın zarar görmeden günde tüketebileceği şeker miktarı 30 gram dolayındadır.
30 gram, 8 kesme şekeri yapar.

Ama bu şekerin içinde ne yazık ki meyve de var, bal da var, yani siz kahvaltıda bir tatlı kaşığı bal yediyseniz, hakkınız 7 ye düştü. Bu hakkınızı ağırlıklı olarak meyve olarak değerlendirin. Eğer bugün hiç şeker yememişseniz, bal dahi yememişseniz, çayınıza hiç şeker koymamışsanız, başka hiçbir şeker kaynağı da yoksa, 8 kesme şekerin karşılığı 300 gram portakal veya 300 gram elma veya 400 gram kiraz veya vişne veya 100 gram kadar muz, incir veya üzüm yiyebilirsiniz. Ama sadece 100 gram. Yani mandalina zamanı 'koy hanım önüme bir kilo mandalinayı ben bunu yiyeyim' bu sağlıklı değil. Siz sınırsızca sebze yiyebilirsiniz ama meyve sınırlı yemeniz lazım. Meyvenin fazlası da şişmanlatır. Ve zararlıdır, karaciğer yağlanması yapar….. Yani meyve tek başına bile hem karaciğer yağlanması, hem karın tipi şişmanlık yapabilir. Karın tipi şişmanlığın çok özel bir yeri vardır. Bağırsak çevresindeki iç organların çevresindeki yağlar hormonal etkin yağlardır ve bu hormonal etkin yağlar ne yazık ki kanser oluşumunda da, kalp-damar hastalığı oluşumunda da etkindir. O yüzden eşit bir şişmanlık, yani kollar bacaklar her taraf eşit ama karın büyümemiş. Bu şişmanlığa çok itirazım yok.

Karın tipi şişmanlık, eşittir şeker hastalığı, eşittir kalp hastalığı, eşittir kanser.

O yüzden göbekler inecek. Göbekler inmediği sürece sağlıklı olma şansımız yok. Göbekleri indirmek içinde şekerden uzak duracağız. Çünkü en çok karın tipi şişmanlık yapan früktozdur. Bizim yediğimiz pancar şekerinin de yarısı früktozdur. Yediğimiz meyvenin şekerinin de yarısı früktozdur. Biz früktozu azaltmak zorundayız. Karın tipi şişmanlığı, dolayısıyla kalp hastalığı, kanser, inme gibi hastalıklardan kurtulmak istiyorsak karnımız inecek.

- Esmer şeker hakkında ne düşünüyorsunuz?

- Bakın bütün şekerler esmerdir. Üretim aşamasında karamelize olur. O yüzden esmerdir ama yıkandıkça üzerindeki karamel atılır, rafine edildikçe beyazlaşır. Yani senin dediğin esmer şeker, yediğin beyaz şekerin üretimdeki bir önceki aşamasıdır. Sadece ticari bir tuzak. Daha yüksek fiyata satabilmek için ticari bir tuzak……

Şimdi karaciğer yağlanmasının önemli bir bölümü selim seyredebilir. Yani her hangi bir sorun yaratmadan da insan ömrünü bununla sürdürebilir. Ama bir bölümü yine hatalı beslenmenin devam etmesi koşuluyla, yağlı karaciğer iltihabına dönüşebilir. Alkol dışı yağlı karaciğer iltihaplanmasıdır bu hastalığın adı. Ciddi karaciğer yetersizliği, siroz karaciğer kanseri aşamasıdır. Bazen yağlı karaciğer iltihabı olmadan da sadece yağlı karaciğer aşamasında da bazı hastalıklar çıkabilir ama yağlı karaciğeriniz varsa iki yol var sizin önünüzde; biri nispeten hayatınızı idame edeceğiniz bir yol öbürü de ölümdür. O yüzden ne yapıp yapıp karaciğer yağlanmasını tedavi ettirmelisiniz. Bunun da temelinde şekeri tümüyle sıfırlamanız geliyor. Ancak iki yıl gibi bir süre içinde toparlayabilirsiniz……

Şeker kesmeyi dile getirdiğimiz zaman karaciğer yağlanması açısından, o zaman nişastayı da kesmemiz lazım.

Çünkü nişasta, daha ağzımızda çiğnendiğinde tükürükle glikoza dönüşür. Şekerdir; yani nişasta da şekerdir.

- Kolesterolün karaciğer yağlanmasıyla bir ilgisi var mı?

- Kolesterol olmazsa hayat olmaz. Bütün hormonlarımızın ham maddesi kolesteroldür. O yüzden zaten anne sütünde kolesterol çok yüksektir. Çocuğun hormonlarının üretilmesi için başlangıçta anneden aldığı kolesterole ihtiyacı vardır.

Kolesterol masum bir maddedir. Ama oksitlenirse oksikolesterole dönüşür ve damar sertliği yapar.
Peki oksitleyen ne?

Şeker.

Yedikten sonra şeker trigliseride dönüşür. Yağdır o ve o trigliseritten kolesterolü oksitleyerek damar sertliği yapar bir. İki;

ayçiçeği yağı, mısır özü yağı veya margarinden elde edilen trans yağ asitleri kolesterolü oksitler ve böylece damar sertliği oluşur.

Üç, yapay yemle beslenen hayvanların sütünde de iç yağı vardır. Damar sertliği yapıcı doymuş yağ asitleri vardır, bunlar kolesterolü oksitler ve hasta eder bizleri. Şimdi hayvanın merada otlarsa ayçiçeği yağı mısırözü yağı margarin kullanmazsan şekeri de azaltırsan senin damar sertliği olma şansın kalmıyor. Kolesterolün ne olursa olsun. Ama bu bilgi kolesterol ilacı üreten Amerikan şirketlerinin işine gelmiyor.

yılda sadece kolesterol ilacı satımından 50 milyar dolar elde ediyorlar.

O yüzden de Amerikan tıbbı bize ne emrediyor? Kolesterol ilacı ver diyor. Bakın gazetelere yansıyan bir gerçek var. Nasıl bizim Sağlık Bakanlığımız bir bilimsel kurul kurdu,

Amerika’da da böyle bir bilimsel kurul kuruldu ve “Normal kolesterol düzeyi kaçtır?” sorusuna bilim kurulu yanıt versin istendi.

Ve de normalin çok altı bir değer, 200 mü kabul ediliyor normal, 150 gibi bir değer ileri sürdüler.

Sonradan ortaya çıktı ki bilim kurulunda yer alan 9 öğretim üyesinin dokuzu da ilaç şirketlerinden rüşvet almışlar.

- Hocam kızartmalarda ne tip yağ kullanmak gerekir?

- Kesinlikle zeytinyağı, kesinlikle.

- Peki, zeytinyağının yanma derecesi ayçiçeği yağından yüksek midir?
- 240 derece, ayçiçeği yağından çok daha yüksektir. Tava ısısı normal şartlarda 180 dereceyi çok az aşar.

O yüzden rahatlıkla zeytinyağını kullanabilirsiniz ama dumanlaşma derecesi diye teknik jargonda adlandırılır sızma zeytinyağını kullandığınız zaman çok daha düşük derecelerde dumanlanma görürsünüz. O su buharıdır. Su buharıdır ve içindeki bazı organik maddeler yanar, koku maddeleri tat maddeleri yanar. O yüzden o, yağın yandığı anlamında değildir. Ne olur anılmayın. Yağ yanmıyor. İçindeki bazı koku, renk maddeleri yanıyor. 240 dereceye kadar dayanan bir yağdır……

- Bir dinleyicinin elindeki pet şişeden su içtiğini gören hoca,
- Şimdi içtiğiniz su ile neler elde ettiğinizi de gözden geçirelim ve bu günkü toplantıyı kapatalım.

O polietilen tereftalat maddesinden üretilmiş yani pet şişenin içindeki stalatlar suyun içine karışmış bulunuyor.
Ayrıca o plastiği yumuşatmak için antimon denen bir ağır metal kullanılmıştır o da suyun içine karışıyor dolayısıyla siz hem stalat, hem de antimon içmiş oldunuz şu anda.

Peki, ne yapar bunlar size?

Bunlar hormon bozucular diye geçer. Sizin vücudunuzda bir takım hormonal bozukluklar yaratır. Bu hormonal bozuklukların bir bölümü, örnek, östrojen etkisini göstererek 5 yaşında çocukların adet görmesine sebep olur. İki buçuk yaşında bir çocuk getirdiler Lüleburgaz’dan adet görüyor. İki buçuk yaşında. Hamile bir kadın östrojen etki gösteren bir hormonal bozucuyu aldığı zaman, o madde özellikle bu 19 litrelik su bidonlarında onlar polikarbon denen bir plastiktir ve ham madde olarak Bisfenol-A denen bir maddeden üretilir. Bisfenol-A’nın meme kanseri yaptığı 1930 yılından beri bilindiği halde ve 130 tane bilimsel yayın olduğu halde bunun hakkında hala biz o bidonlardan su içmeye mahkum bırakılıyoruz. Bisfenol-A hamile bir kadının karnındaki çocuğun beynindeki cinsiyet ayrım merkezine gittiğinde çocuğun homoseksüel olma olasılığı çok yükseliyor. Meme kanseri riski çok yükseliyor erkekse prostat kanseri riski normal bunla temas etmemiş insana göre 3 kat artıyor.

Yani musluk suyu için Allah aşkına.

- Arıtıcılar hocam?

- Paranız varsa arıtıcı kullanın. Ama paranız yok arıtıcı alamıyorsunuz, musluk suyu için.

Musluk suyu İstanbul’da kullandığınız plastik şişedeki su hangisi olursa olsun 100 kat iyidir.

İSKİ’nın her ay İstanbul’daki bütün su havzalarının sağlık raporları internette yayınlanıyor. Biz geçen sene NTV’de bir su programı yapmıştık ve NTV Yıldız Teknik Üniversitesinde piyasadan topladığı suları bakteriyolojik incelemeye gönderdi. Hepsinde mikrop çıktı. Hepsinde istisnasız. Yani siz sağlıklı olsun, temiz olsun çocuğum mikropsuz su içsin diye mikroplu suyu paranızla içiyorsunuz. Bıraktım vazgeçtim mikroptan, kanser yapıyor. Almanya’da geçen sene ocak ayında Avrupa birliğinin gıda güvenliği merkezi vardır EFSA ocak 2010a kadar Bisfenol_A’nın sağlık sakıncası olmadığını iddia ediyordu. Ama toplum baskısıyla mayıs ayında biz bu işi araştıracağız dediler ve ekim ayında biberonlarda Bisfenol-A’nın kullanımını yasakladılar. Tamam, da biberonda yasakladın e çocuğuna Bisfenol-A’lı su bidonundan su katmıyor musun mamasını hazırlarken?

Isı ve zaman etkisiyle plastiğin defalarca kullanılmasıyla Bisfenol-A’nın suya geçiş oranı çok artıyor.

Şimdi su ısınmaz ki diyeceksiniz.

Arizona’da yapılan bir çalışmaya göre şehirlerarası su nakli sırasında kamyon içerisindeki su 80 dereceye kadar ısındığı saptanmıştır.

80 dereceye ısınan su o plastikten ne kadar madde çözüyor biliyor musunuz?

Sizi de sülalenizi de kanser etmeye yeter. Antalya’da yazın açık havada duran suyun derecesi kaç acaba?

Banyo bile yapamazsın o kadar sıcak suyla.

Ne olur musluk suyu kullanın. Bırakın şu plastikleri.

- Hocam bazı yiyecekleri plastik poşetlere koyup buzluğa atıyoruz . bu da sakıncalı mı?
- Şimdi bakın naylon folyo polietilen denen bir maddedir ve polietilenin bu güne kadar bir sağlık sakıncası saptanmamıştır.

Daha büyük sorun yoğurt kapları.

Mesela bazen çay içiyoruz köpük gibi bardaklardan veya uçağa bindiğimizde şeffaf cam gibi çıt diye kırılan plastik bardaklar var hem o polystryne hem köpük gibi olan bardaklar da polystryne onlardan stryne çayımıza geçiyor o da kanser yapıyor.

Şimdi plastik yoğurt kaplarında, ben anlata anlata zannediyorum bazı firmalar artık polipropilen kullanmaya başladı.

Kabın altına baktığımız zaman veya yanına baktınız zaman bir üçgen göreceksiniz. Üç oktan oluşan bir üçgen. Bu geri dönüşüm işaretidir. O üçgenin içinde bir sayı yazar. 5 numara polipropilendir altında da zaten PP yazar.

Yoğurt alırken artık markaya göre değil kullandığı plastiğe göre tercihinizi yapın.

Ben her yoğurt almaya gittiğimde maalesef aynı firma farklı marketlere farklı plastik gönderebiliyor. Daha ucuz marketlere adi plastiklerde, lüks semtlerdeki marketlere daha kaliteli plastikte gönderiyor.

Ne acı. Yani ayırım yapıyor.

- Yani hocam üçgenin içinde 5 miyazması lazım?
- Evet polipropilen

- 1,5 litrelik su şişelerinde 1 yazıyor.

- Evet, işte o PET polietilen tereftalat, kötü, 1 numara kötü. Evde 19 litrelik bidonların altına bakın. Onda da 7 yazar. 7 diğer plastikler anlamına gelir. Diğer plastiklerin içinde 6-7 farklı plastik vardır bunlardan bir tanesi de polikarbondur onun için üçgenin altında PC kısaltması vardır.

Bu günlük de bu kadar…..

Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL

yağmur
17-09-2011, 18:43
Bu yazıyı lütfen bir kez daha okuyun çok ama çok önemli



YAĞ - SU - ŞEKER


İstanbul Sultangazi’de “KANSERE NEDEN OLAN BESLENME ALIŞKANLIKLARIMIZ” konusunda düzenlediği toplantıda Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL’UN konuşması.

“YAĞ” ve “ŞEKER”

Eğer hayvan merada %100 yeşillikle besleniyorsa, asla başka yabancı gıda almıyorsa, o tereyağı dünyanın en iyi yağıdır. Zeytinyağından da iyidir.

Ama marketten satın aldığınız tereyağı ahırda beslenen, pancar küspesi, mısır silajı veya başka tahıllarla beslenen hayvanların yağıdır… http://t0.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcS57ghfL6vv__qnm-hYkv30vXO-Y-GNpInEc_j4h-fwYD3WZZb-

Sizin sağlığınızı korumak için ne yediğinize bakmanız lazım. İşte temel hatalardan biri yağ seçimi

Biz ayçiçek yağı, mısırözü yağı, margarin veya endüstriyel tereyağı yediğimiz sürece hasta olmaya mahkumuz.

Elimizde iki tane yağ var şu anda.

Bir, zeytinyağı; iki, %100 mera sütünden yapılmış tereyağı. Peki fındık yağını nereye sokacağız? Bu liste içinde bakın fındık yağının yağ asit içeriği, yani temel yağ bileşimi zeytinyağına çok yakındır. Hasta edici bir yağ değildir.

Ama zeytini sıkıyorsun, yağını elde ediyorsun. Fındığı eziyorsun, püre haline getiriyorsun, 80 dereceye ısıtıyorsun, eter katıyorsan, yağını öyle elde ediyorsun.

Hangisi tercih edilir? Zeytinyağı tabii ki. Yani fındık yağını eve sokmanın bir alemi yok. Ha zeytinyağının tadına hiç tahammül edemiyorsan o zaman rafine zeytinyağı kullanabilirsin. O da işte fındık yağıyla aynı yöntemle elde edilir. Yani piyasa değeri olmayan, çok koyu, kokulu zeytin yağlar fabrikaya gönderilir. Onlar da 70-80 dereceye ısıtılır; sonra da eter katılır; yağ elde edilir. İlk etapta rafine zeytin yağı elde edilir. Hiç kokusu yoktur, hiç tadı yoktur. Eğer bu rafine zeytin yağına, %5 oranında sızma zeytin yağı katarsanız, o zaman riviera tipi zeytinyağı elde etmiş olursunuz.

Hani marketlerde görüyorsunuz ya, o fabrika eseri bir yağdır; ayçiçekle filan karışmış değildir. Saf zeytinyağıdır.

Ama neden yoksundur biliyor musunuz? Sızma Zeytinyağında var olan antioksidanlardan yoksundur.

Çünkü oksitlenme, yani paslanma bütün bizim hastalıkların temelindeki ana unsurdur.

Nasıl açık havada bırakırsan demiri yağmurda paslanır, biz ne yaparız, antipas diye bir boya süreriz paslanmasın diye.
Vücudumuzun da antipasları vardır. Bunlara biz antioksidan diyoruz.

Antioksidanları ağırlıklı olarak sebze-meyvelerden elde ediyoruz. Zeytinyağı antioksidanlardan çok zengindir ve kalp hastalıklarına karşı koruyuculuğu önemli oranda antioksidanlardan dolayı kaynaklanmaktadır. Ama biz onu ısıttığımız zaman, rafine zeytinyağı elde ettiğimiz zaman, bu unsurları geniş ölçüde kaybediyor. O yüzden mümkün mertebe sızma zeytinyağı kullanmalıyız ve çocuklarımıza da bu tadı alıştırmamız lazım.

İkinci temel hatamıza geçmeden birincisi olan yağ seçimini özetlersek, daha Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinin Trabzon bölümünde, hamsinin zeytinyağı ile kızartıldığının tarifi vardır. Sen 500 sene önce bu topraklarda bunu biliyordun. Ama biz, dış etkilerle doğruyu unutturulduk ve yanlışlara sürüklendik. İşte o yanlışlıklar bizi hastalıklara sürüklüyor. Zaten dünyada bir tek Akdeniz yöresinde yetişiyor. Şimdi Arjantin’de, Çin’de zeytin ağacı yetiştirilmeye çalışılıyor. Biz toprağındayız. 5.000 yıldır bu topraklarda zeytinyağı kullanılıyor. Ne olur biraz özümüze geri dönelim.

İkinci büyük hata şeker.

Hayatımızda şeker, insanlık tarihi itibarıyla bakarsanız çok yeni bir olgu.

Peki şeker bir besin maddesi midir?
Değildir.

Çünkü besin maddesini nasıl tanımlıyoruz? İnsanın bedensel ve ruhsal işlevlerini ve çoğalmak için, yani neslini sürdürmek için gerekli maddelere biz besin maddeleri diyoruz. Şeker, insanın herhangi bir işlevini yerine getirmek için gerekli mi?

Evet. Beyin glikozla çalışıyor. Omurilik hücreleri glikozla çalışıyor.
Eritrosit dediğimiz alyuvarlar glikozla çalışıyor. Enerji kaynağı olarak glikozu kullanıyor.
Peki dışarıdan şeker alıp da daha akıllı olan bir insan gördünüz mü?

Hani beyin glikozla çalışıyor ya, şeker yediği için daha akıllı olan bir insan gördünüz mü?

Veya sperm, enerji kaynağı olarak früktozu kullanıyor. Meyve yiyip de daha müthiş erkek olanı gördünüz mü?

Çünkü; insanın gereksinimi olan glikozu da früktozu da vücut kendisi üretiyor.
Dışarıdan asla alınmasına gerek yok. Dolayısıyla biz şeker yediğimiz zaman tamamen sadece damak zevkimiz için yiyoruz.
Asla hiçbir bedensel ihtiyacımız yok.

O yüzden şekere boş kalori denir. Yani gereksiz yere aldığımız kalori. E bugün bakın şimdi son bir hafta içinde yediklerinize, ne kadar boş kalori aldınız? Çok… Niye?… Hasta olmak için, Sadece hasta olmanıza katkıda bulundu. Bir de son zamanlarda pancardan elde edilen şeker de bir yana bırakıldı; daha ucuz olsun diye mısırdan elde edilen şeker kullanılmaya başlandı. Fruktozdan zengin mısır şurubu. Ne yazık ki, bizim gıda tüzüğümüzde farklı şekerlerin farklı adlandırılması zorunluluğu yok. Şeker şekerdir mantığıyla ister nişasta bazlı şeker yani mısır nişastasından elde edilmiş şeker olsun ister pancar şekeri ister … şekeri olsun hepsinin üstünde şeker yazılması yeterli.

Halbuki

mısırdan elde edilen fruktozdan zengin mısır şurubu,aynı miktar kaloride bile olsa normal şekere göre % 46 daha şişmanlatıcı.

Özellikle karın bölgesi yağlanmasına yol açıyor. Bu bilimsel olarak kanıtlandı.

Dünyanın en saygın üniversitelerinden biri, Amerika’da bir teknik üniversitenin bir öğretim üyesinin sözünü ödünç alarak size söylemek istiyorum “Yaşadığımız çağ, akademik kapitalizm.” Yani sermaye sahiplerinin akademisyenleri satın alması sonucu, toplumla paylaşmak istediklerini akademisyenlere söylettirdikleri çağdayız..


Üçüncüsü ise karaciğer yağlanması. Ama ne tür bir yağlanma? Alkolizm dışı bir yağlanma.

O yüzden biz buna alkol dışı karaciğer yağlanması deniyor. Ve alkol dışı karaciğer yağlanması, özel tipli bir siroza neden oluyor. Atatürk’ün öldüğü siroz hastalığı var ya. Özel bir tipte siroz hastalığı, kriptojenik siroz deniyor buna. Amerika’da son otuz yıl içinde üç kat artan karaciğer kanserinin de kriptojenik siroz sonucu olduğu belirtiliyor.

Yani sonuçta Amerika’da son 30 yılda üç kattan fazla görülen karaciğer kanserinin sebebi mısır şurubudur.

Bu, bu kadar açıkken bizim bakanlığımız dün yaptığı açıklamada hiçbir bilimsel kanıt sunulamamıştır diyor. Benim 110 tane bilimsel yayın kullanarak yazdığım, on yedi sayfalık raporu da çiğneyerek bunu yapmış.

17 sayfalık rapor gönderdim onlara. 110 tane de literatür ekledim. Ama neoliberalizmdeki iktidarlar sermayenin iktidarıdır; vatandaşın iktidarı değildir. Yurttaşın iktidarı değildir...

Ne olur çocuklarınızı mısır şurubundan uzak tutun. Hem şekerden uzak tutun ama özellikle de yani gofret, bisküvi kek dışardan alacağına az şekerli bir keki evde kendin yap.Yani ambalajlı bir ürün sunmayın çocuklarınıza.

Bugün gıda sanayisinde sadece ve sadece aksi belirtilmediği takdirde mısır şurubu kullanılıyor.
Dondurmalarda o kullanılıyor, hazır aldığınız baklavanın şerbeti bile mısır şurubundan.

Kartal’da onun fabrikası var Ülker’le Cargill firmalarının ortak kurdukları bir fabrika. Baklava şerbeti bile oradan geliyor. Çocuklarınıza illa tatlı bir şey yedirecekseniz, ne olur evde kendiniz yapın ve olabildiğince az şekerli yapın. Çünkü total olarak da şeker zararlı zaten, yani insanın zarar görmeden günde tüketebileceği şeker miktarı 30 gram dolayındadır.
30 gram, 8 kesme şekeri yapar.

Ama bu şekerin içinde ne yazık ki meyve de var, bal da var, yani siz kahvaltıda bir tatlı kaşığı bal yediyseniz, hakkınız 7 ye düştü. Bu hakkınızı ağırlıklı olarak meyve olarak değerlendirin. Eğer bugün hiç şeker yememişseniz, bal dahi yememişseniz, çayınıza hiç şeker koymamışsanız, başka hiçbir şeker kaynağı da yoksa, 8 kesme şekerin karşılığı 300 gram portakal veya 300 gram elma veya 400 gram kiraz veya vişne veya 100 gram kadar muz, incir veya üzüm yiyebilirsiniz. Ama sadece 100 gram. Yani mandalina zamanı 'koy hanım önüme bir kilo mandalinayı ben bunu yiyeyim' bu sağlıklı değil. Siz sınırsızca sebze yiyebilirsiniz ama meyve sınırlı yemeniz lazım. Meyvenin fazlası da şişmanlatır. Ve zararlıdır, karaciğer yağlanması yapar….. Yani meyve tek başına bile hem karaciğer yağlanması, hem karın tipi şişmanlık yapabilir. Karın tipi şişmanlığın çok özel bir yeri vardır. Bağırsak çevresindeki iç organların çevresindeki yağlar hormonal etkin yağlardır ve bu hormonal etkin yağlar ne yazık ki kanser oluşumunda da, kalp-damar hastalığı oluşumunda da etkindir. O yüzden eşit bir şişmanlık, yani kollar bacaklar her taraf eşit ama karın büyümemiş. Bu şişmanlığa çok itirazım yok.

Karın tipi şişmanlık, eşittir şeker hastalığı, eşittir kalp hastalığı, eşittir kanser.

O yüzden göbekler inecek. Göbekler inmediği sürece sağlıklı olma şansımız yok. Göbekleri indirmek içinde şekerden uzak duracağız. Çünkü en çok karın tipi şişmanlık yapan früktozdur. Bizim yediğimiz pancar şekerinin de yarısı früktozdur. Yediğimiz meyvenin şekerinin de yarısı früktozdur. Biz früktozu azaltmak zorundayız. Karın tipi şişmanlığı, dolayısıyla kalp hastalığı, kanser, inme gibi hastalıklardan kurtulmak istiyorsak karnımız inecek.

- Esmer şeker hakkında ne düşünüyorsunuz?

- Bakın bütün şekerler esmerdir. Üretim aşamasında karamelize olur. O yüzden esmerdir ama yıkandıkça üzerindeki karamel atılır, rafine edildikçe beyazlaşır. Yani senin dediğin esmer şeker, yediğin beyaz şekerin üretimdeki bir önceki aşamasıdır. Sadece ticari bir tuzak. Daha yüksek fiyata satabilmek için ticari bir tuzak……

kü; insanın gereksinimi olan glikozu da früktozu da vücut kendisi üretiyor.
Dışarıdan asla alınmasına gerek yok. Dolayısıyla biz şeker yediğimiz zaman tamamen sadece damak zevkimiz için yiyoruz.
Asla hiçbir bedensel ihtiyacımız yok.Şimdi karaciğer yağlanmasının önemli bir bölümü selim seyredebilir. Yani her hangi bir sorun yaratmadan da insan ömrünü bununla sürdürebilir. Ama bir bölümü yine hatalı beslenmenin devam etmesi koşuluyla, yağlı karaciğer iltihabına dönüşebilir. Alkol dışı yağlı karaciğer iltihaplanmasıdır bu hastalığın adı. Ciddi karaciğer yetersizliği, siroz karaciğer kanseri aşamasıdır. Bazen yağlı karaciğer iltihabı olmadan da sadece yağlı karaciğer aşamasında da bazı hastalıklar çıkabilir ama yağlı karaciğeriniz varsa iki yol var sizin önünüzde; biri nispeten hayatınızı idame edeceğiniz bir yol öbürü de ölümdür. O yüzden ne yapıp yapıp karaciğer yağlanmasını tedavi ettirmelisiniz. Bunun da temelinde şekeri tümüyle sıfırlamanız geliyor. Ancak iki yıl gibi bir süre içinde toparlayabilirsiniz……

Şeker kesmeyi dile getirdiğimiz zaman karaciğer yağlanması açısından, o zaman nişastayı da kesmemiz lazım.

Çünkü nişasta, daha ağzımızda çiğnendiğinde tükürükle glikoza dönüşür. Şekerdir; yani nişasta da şekerdir.

- Kolesterolün karaciğer yağlanmasıyla bir ilgisi var mı?

- Kolesterol olmazsa hayat olmaz. Bütün hormonlarımızın ham maddesi kolesteroldür. O yüzden zaten anne sütünde kolesterol çok yüksektir. Çocuğun hormonlarının üretilmesi için başlangıçta anneden aldığı kolesterole ihtiyacı vardır.

Kolesterol masum bir maddedir. Ama oksitlenirse oksikolesterole dönüşür ve damar sertliği yapar.
Peki oksitleyen ne?

Şeker.

Yedikten sonra şeker trigliseride dönüşür. Yağdır o ve o trigliseritten kolesterolü oksitleyerek damar sertliği yapar bir. İki;

ayçiçeği yağı, mısır özü yağı veya margarinden elde edilen trans yağ asitleri kolesterolü oksitler ve böylece damar sertliği oluşur.

Üç, yapay yemle beslenen hayvanların sütünde de iç yağı vardır. Damar sertliği yapıcı doymuş yağ asitleri vardır, bunlar kolesterolü oksitler ve hasta eder bizleri. Şimdi hayvanın merada otlarsa ayçiçeği yağı mısırözü yağı margarin kullanmazsan şekeri de azaltırsan senin damar sertliği olma şansın kalmıyor. Kolesterolün ne olursa olsun. Ama bu bilgi kolesterol ilacı üreten Amerikan şirketlerinin işine gelmiyor.

yılda sadece kolesterol ilacı satımından 50 milyar dolar elde ediyorlar.

O yüzden de Amerikan tıbbı bize ne emrediyor? Kolesterol ilacı ver diyor. Bakın gazetelere yansıyan bir gerçek var. Na
Yani satılmış insanların çağı. Satılmış bilim insanlarının çağındayız.sıl bizim Sağlık Bakanlığımız bir bilimsel kurul kurdu,

Amerika’da da böyle bir bilimsel kurul kuruldu ve “Normal kolesterol düzeyi kaçtır?” sorusuna bilim kurulu yanıt versin istendi.

Ve de normalin çok altı bir değer, 200 mü kabul ediliyor normal, 150 gibi bir değer ileri sürdüler.

Sonradan ortaya çıktı ki bilim kurulunda yer alan 9 öğretim üyesinin dokuzu da ilaç şirketlerinden rüşvet almışlar.

- Hocam kızartmalarda ne tip yağ kullanmak gerekir?

- Kesinlikle zeytinyağı, kesinlikle.

- Peki, zeytinyağının yanma derecesi ayçiçeği yağından yüksek midir?
- 240 derece, ayçiçeği yağından çok daha yüksektir. Tava ısısı normal şartlarda 180 dereceyi çok az aşar.

O yüzden rahatlıkla zeytinyağını kullanabilirsiniz ama dumanlaşma derecesi diye teknik jargonda adlandırılır sızma zeytinyağını kullandığınız zaman çok daha düşük derecelerde dumanlanma görürsünüz. O su buharıdır. Su buharıdır ve içindeki bazı organik maddeler yanar, koku maddeleri tat maddeleri yanar. O yüzden o, yağın yandığı anlamında değildir. Ne olur anılmayın. Yağ yanmıyor. İçindeki bazı koku, renk maddeleri yanıyor. 240 dereceye kadar dayanan bir yağdır……

- Bir dinleyicinin elindeki pet şişeden su içtiğini gören hoca,
- Şimdi içtiğiniz su ile neler elde ettiğinizi de gözden geçirelim ve bu günkü toplantıyı kapatalım.

O polietilen tereftalat maddesinden üretilmiş yani pet şişenin içindeki stalatlar suyun içine karışmış bulunuyor.
Ayrıca o plastiği yumuşatmak için antimon denen bir ağır metal kullanılmıştır o da suyun içine karışıyor dolayısıyla siz hem stalat, hem de antimon içmiş oldunuz şu anda.

Peki, ne yapar bunlar size?

Bunlar hormon bozucular diye geçer. Sizin vücudunuzda bir takım hormonal bozukluklar yaratır. Bu hormonal bozuklukların bir bölümü, örnek, östrojen etkisini göstererek 5 yaşında çocukların adet görmesine sebep olur. İki buçuk yaşında bir çocuk getirdiler Lüleburgaz’dan adet görüyor. İki buçuk yaşında. Hamile bir kadın östrojen etki gösteren bir hormonal bozucuyu aldığı zaman, o madde özellikle bu 19 litrelik su bidonlarında onlar polikarbon denen bir plastiktir ve ham madde olarak Bisfenol-A denen bir maddeden üretilir. Bisfenol-A’nın meme kanseri yaptığı 1930 yılından beri bilindiği halde ve 130 tane bilimsel yayın olduğu halde bunun hakkında hala biz o bidonlardan su içmeye mahkum bırakılıyoruz. Bisfenol-A hamile bir kadının karnındaki çocuğun beynindeki cinsiyet ayrım merkezine gittiğinde çocuğun homoseksüel olma olasılığı çok yükseliyor. Meme kanseri riski çok yükseliyor erkekse prostat kanseri riski normal bunla temas etmemiş insana göre 3 kat artıyor.

Yani musluk suyu için Allah aşkına.

- Arıtıcılar hocam?

- Paranız varsa arıtıcı kullanın. Ama paranız yok arıtıcı alamıyorsunuz, musluk suyu için.

Musluk suyu İstanbul’da kullandığınız plastik şişedeki su hangisi olursa olsun 100 kat iyidir.

İSKİ’nın her ay İstanbul’daki bütün su havzalarının sağlık raporları internette yayınlanıyor. Biz geçen sene NTV’de bir su programı yapmıştık ve NTV Yıldız Teknik Üniversitesinde piyasadan topladığı suları bakteriyolojik incelemeye gönderdi. Hepsinde mikrop çıktı. Hepsinde istisnasız. Yani siz sağlıklı olsun, temiz olsun çocuğum mikropsuz su içsin diye mikroplu suyu paranızla içiyorsunuz. Bıraktım vazgeçtim mikroptan, kanser yapıyor. Almanya’da geçen sene ocak ayında Avrupa birliğinin gıda güvenliği merkezi vardır EFSA ocak 2010a kadar Bisfenol_A’nın sağlık sakıncası olmadığını iddia ediyordu. Ama toplum baskısıyla mayıs ayında biz bu işi araştıracağız dediler ve ekim ayında biberonlarda Bisfenol-A’nın kullanımını yasakladılar. Tamam, da biberonda yasakladın e çocuğuna Bisfenol-A’lı su bidonundan su katmıyor musun mamasını hazırlarken?

Isı ve zaman etkisiyle plastiğin defalarca kullanılmasıyla Bisfenol-A’nın suya geçiş oranı çok artıyor.

Şimdi su ısınmaz ki diyeceksiniz.

Arizona’da yapılan bir çalışmaya göre şehirlerarası su nakli sırasında kamyon içerisindeki su 80 dereceye kadar ısındığı saptanmıştır.

80 dereceye ısınan su o plastikten ne kadar madde çözüyor biliyor musunuz?

Sizi de sülalenizi de kanser etmeye yeter. Antalya’da yazın açık havada duran suyun derecesi kaç acaba?

Banyo bile yapamazsın o kadar sıcak suyla.

Ne olur musluk suyu kullanın. Bırakın şu plastikleri.

- Hocam bazı yiyecekleri plastik poşetlere koyup buzluğa atıyoruz . bu da sakıncalı mı?
- Şimdi bakın naylon folyo polietilen denen bir maddedir ve polietilenin bu güne kadar bir sağlık sakıncası saptanmamıştır.

Daha büyük sorun yoğurt kapları.

Mesela bazen çay içiyoruz köpük gibi bardaklardan veya uçağa bindiğimizde şeffaf cam gibi çıt diye kırılan plastik bardaklar var hem o polystryne hem köpük gibi olan bardaklar da polystryne onlardan stryne çayımıza geçiyor o da kanser yapıyor.

Şimdi plastik yoğurt kaplarında, ben anlata anlata zannediyorum bazı firmalar artık polipropilen kullanmaya başladı.

Kabın altına baktığımız zaman veya yanına baktınız zaman bir üçgen göreceksiniz. Üç oktan oluşan bir üçgen. Bu geri dönüşüm işaretidir. O üçgenin içinde bir sayı yazar. 5 numara polipropilendir altında da zaten PP yazar.

Yoğurt alırken artık markaya göre değil kullandığı plastiğe göre tercihinizi yapın.

Ben her yoğurt almaya gittiğimde maalesef aynı firma farklı marketlere farklı plastik gönderebiliyor. Daha ucuz marketlere adi plastiklerde, lüks semtlerdeki marketlere daha kaliteli plastikte gönderiyor.

Ne acı. Yani ayırım yapıyor.

- Yani hocam üçgenin içinde 5 miyazması lazım?
- Evet polipropilen

- 1,5 litrelik su şişelerinde 1 yazıyor.

- Evet, işte o PET polietilen tereftalat, kötü, 1 numara kötü. Evde 19 litrelik bidonların altına bakın. Onda da 7 yazar. 7 diğer plastikler anlamına gelir. Diğer plastiklerin içinde 6-7 farklı plastik vardır bunlardan bir tanesi de polikarbondur onun için üçgenin altında PC kısaltması vardır.

Bu günlük de bu kadar…..

Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL

Koray 3448
18-09-2011, 10:48
Dünyadaki ticari rantın ana kalemleri, genel tüketim sağlık ve enerji ...

Oranları ;

Enerji % 25

Sağlık % 25

Genel tüketim % 50

Genel tüketimin içerisinde ise yaklaşık % 70 gibi büyük bir oranlada yiyecekler ilk sırada ...

Olaylara değişik bir yönden bakalım, dünyadaki enerji kavgaları/savaşları hepimizin malumu ...

Yiyeceklerimizle ilgili söz konusu durumun genel nüfus sebebiyle olumlu yönde değişeceğini hiç sanmıyorum, tam tersine gitgide kötüye gidecektir ...

Dünya özkaynak kullanımı 1940 yılından bu yana, varoluştan 1940'a kadar olan döneme göre 300 kat artmıştır ...

İnsan dünya'ya her açıdan taşıyabileceğinde çok fazlasını yüklemiş durumda, bu ne kadar sürer ?

Sanırım fazla sürmez, dünya hepimiz egosundan büyük bizi üzerinden atar ve yoluna devam eder ...

İyi güzel'de konuyla ilgili kişisel olarak ne yapabiliriz !?

Her geçen gün bir çok hazır tüketim yiyeceklerinden uzaklaşarak titiz ve sorgulayıcı insanlar haline geliyoruz, kısacası bu hızlı değişkenlik karşısında işin anahtarı sürekli araştırma dengeli beslenme ve adaptasyon gibi ...

Serenler
08-11-2011, 05:26
Yediklerimizle ilgili korkunç uyarı

İstanbul Yemek Sanayicileri Derneği (İYSAD) Başkanı Sadık Çelik, Türkiye'de halkın büyük çoğunluğunun dışarıda yediği yemeklerin içeriğini bilmediğini söyledi. Çelik, "Her gün 30 milyon insan dışarıda yemek yiyor ve ne yediklerini bilmiyorlar" dedi.

Kaynak : http://www.haber3.com/yediklerimizle-ilgili-korkunc-uyari-1071068h.htm#ixzz1d5JkspIL

YILDIRIMM
08-11-2011, 06:52
Dengeli Beslenme Önerileri:

Doymuş yağ (tere yağ, kuyruk yağı) oranı yüksek besinleri daha az tüketin.Yeterli miktarda doymamış yağ (ay çiçek, mısırözü, soya, fındık, zeytin yağı) almaya dikkat edin. Yarım yağlı süt, yağsız yoğurt tüketin.Yağlı kırmızı et yerine yağsız et, kuru baklagiller (nohut, mercimek, fasulye gibi) balık ve tavuk tercih edin. Süt ve süt ürünleri de (yoğurt, peynir vb.) tüketilmeli fakat bunlarında az yağlı olmalarına dikkat edilmeli.Yemeklerinizi haşlama, fırında pişirme veya ızgarada pişirme yöntemleriyle pişirirseniz yemeğe eklenecek yağıda azaltmış olursunuz.

Aşırı şekerli gıdalardan kaçınmalı ve hatta çay, kahve gibi içecekler şekersiz içilmeli veya şeker miktarı azaltılmalıdır.

Gıdalardan aldığımız günlük tuz miktarı 6 gr.ı (bir tatlı kaşığı) geçmemelidir. Bu miktara yemeklerden, ekmekten, içeceklerden aldığımız tuz miktarı dahildir. Tuz tüketimi ile yüksek tansiyon arasında ilişki bulunmaktadır. Yüksek tansiyonu olanlar doktorlarının tavsiyesine göre ya hiç tuz kullanmamalı yada miktarını azaltmalıdır.

Güne kahvaltınızı yaparak başlayın. Gece boyu gıda alımı olmadığından beyninizin sabah kalkınca enerjiye ihtiyacı vardır. Daha sonra gıda alımınızı kahvaltıdan başlayarak gün içine yaymanız daha etkin kalori yakmanıza neden olur.Öğünlerinizi önceden belirleyiniz.Mümkünse yediklerinizi 3 ana öğün, 3ara öğüne bölün az ve sık beslenin.Bol su için, yiyecekleri iyice çiğneyin. Her yemek yediğinizde midenin 1/3’ünü boş bırakın. Tam olarak dolu mide sağlığımızın zaman içinde bozulmasına ,erken yaşlanmaya neden olur.Midenizi katı gıdalarla doldurmayın .Katı gıdalarla dolu mide içeriğinin gerekli öz suyu her tarafa dengeli ulaştırması güçleşir ve sindirim zorlaşır. Düzenli yemek yiyenler daha dengeli ve sağlıklı beslenmekte ve ideal kilolarını korumaktadırlar.

Zihinsel faaliyetlerin gerektirdiği enerji kaynaklarının en önemlilerinden biride meyvelerdir. Beynin oksijen dışındaki tek enerjisi glikozdur. Glikoz meyvelerde hazır halde bulunur. Diğer gıdalarla alınan şeker midede yakılarak glikoza çevrilir. Bu nedenle meyveleri aç karnına yemeliyiz.Meyveler yemeklerden 30 dakika önce veya 3 saat sonra alınmalıdır.Mide doluyken alınan meyveler midede kalıp besin değeri kaybolup orada mayalanacağı için bütün sindirim sistemimizi yorar.

Vücudumuzda dakikada 10 milyon hücre ölür ve bir o kadarı da yenilenir. Ortalama 100 günde (beyin ve sinir hücreleri hariç) bütün vücudumuz yenilenir.Düzensiz kötü beslenme yenileme sistemini aksatır. Cildiniz canlılığını, tazeliğini kaybeder ve en önemlisi hastalıklara açık olursunuz. Yorgunluk, çabuk yorulma, baş ağrısı olabilir. Düşünce ve hafıza sistemi bulanıklaşır.Bu nedenlerden dolayı düzenli ve sağlıklı beslenmeye dikkat etmeli ve yemek için yaşamamalı sadece yaşamak için yemeli görüşünü benimsemeliyiz.

Serenler
04-04-2012, 12:15
Bu yazıyı dikkatle okuyun. Tüm gerçekler açık açık yazılmış.

Tabii sonuna kadar okumaya mideniz dayanabilirse...
Ama gene de işiniz, mesleğiniz, geliriniz ne olursa olsun bu yazı hepinizi ilgilendiriyor. Sonuçta hepimiz aynı organizmaya sahibiz, hepimiz de risk altındayız.

Sağlıklı diye yediğiniz tavuklar tavuk değil!

"O yüzden kız çocukları erken adet görmeye başladı, erkek çocukların göğüsleri büyüyor...

Evet. Korkunç bir gidiş var. Bu memleketin beslenmesinin düzelmesi gerekiyor. Büyük hastaneler açarak kanser vakalarını önleyemeyiz. Erken tanı yöntemlerini geliştirerek önlenebilecek bir şey değil kanser. Beslenmemizin düzelmesi gerekiyor. Yediğimiz yumurtadan hormon alıyoruz, süt zaten süt değil, yoğurt desen öyle... Bir yandan tarım ilacını bol miktarda alıyoruz. Bu şekilde beslenen vücut bir kere böyle beslense bunu karşılar, iki kere beslense yine karşılar, ama tek seçenek bu olduğu zaman hastalık kaçınılmazdır. Kanserler patladı. Batman’dan çiftçi telefon ediyor, altıncı düşüğü yapmış eşi... Kars’tan genç bir köylü telefon ediyor, kanser... Marketten alıyormuş tavuğu, çünkü Kars’ta kuş gribi hikâyesinden sonra 2.5 milyon köy tavuğu yakılınca ellerinde tavuk kalmadı.."

Yazının tamamı:
http://haber.gazetevatan.com/Haber/441156/1/Gundem

julia.luthor
05-04-2012, 12:33
Bu yazıyı dikkatle okuyun. Tüm gerçekler açık açık yazılmış.

Tabii sonuna kadar okumaya mideniz dayanabilirse...
Ama gene de işiniz, mesleğiniz, geliriniz ne olursa olsun bu yazı hepinizi ilgilendiriyor. Sonuçta hepimiz aynı organizmaya sahibiz, hepimiz de risk altındayız.

Sağlıklı diye yediğiniz tavuklar tavuk değil!


"O yüzden kız çocukları erken adet görmeye başladı, erkek çocukların göğüsleri büyüyor...

Evet. Korkunç bir gidiş var. Bu memleketin beslenmesinin düzelmesi gerekiyor. Büyük hastaneler açarak kanser vakalarını önleyemeyiz. Erken tanı yöntemlerini geliştirerek önlenebilecek bir şey değil kanser. Beslenmemizin düzelmesi gerekiyor. Yediğimiz yumurtadan hormon alıyoruz, süt zaten süt değil, yoğurt desen öyle... Bir yandan tarım ilacını bol miktarda alıyoruz. Bu şekilde beslenen vücut bir kere böyle beslense bunu karşılar, iki kere beslense yine karşılar, ama tek seçenek bu olduğu zaman hastalık kaçınılmazdır. Kanserler patladı. Batman’dan çiftçi telefon ediyor, altıncı düşüğü yapmış eşi... Kars’tan genç bir köylü telefon ediyor, kanser... Marketten alıyormuş tavuğu, çünkü Kars’ta kuş gribi hikâyesinden sonra 2.5 milyon köy tavuğu yakılınca ellerinde tavuk kalmadı.."

Yazının tamamı:
http://haber.gazetevatan.com/Haber/441156/1/Gundem

çok yazık...:aglayan:

yağmur
08-04-2012, 14:29
Neymiş bu kabak çekirdegi...


Kabak Çekirdeğinin faydaları nelerdir?

Kabak çekirdeği birçoğumuzun zevkle yediği bir kuruyemiş. Aslında yine birçoğumuzun da bilmediği bir sağlık kaynağı.

Kabak çekirdeği ciddi bir bağırsak kurdu düşürücüdür. Tuzsuz tüketildiğinde çok hızlı ve etkili bir şekilde tenyanın dökülmesine neden
olur. Bunun için çocuklarda 40g, büyüklerde 100g tuzsuz kabak çekirdeği yeterlidir.

Kabak çekirdeğinin asıl mucizesi iyi huylu prostat büyümesi (BPH) ile ilgili. Şu an kabak çekirdeğinin BPH'ı azalttığı hatta önlediği tıbben kanıtlanmış ve kabul görmüş durumda. Yine BPH'la bağlantılı ortaya çıkabilecek idrar yolları bozukluklarına da faydalı. Bu mekanizma phystosterin denen bir madde sayesinde oluyor.

Kabak çekirdeği karotenoid içeriyor. Yapılan araştırmalar karotenoidden zengin beslenen erkeklerin BPH riskinin düşük olduğunu gösteriyor.

Kalın bağırsak kanseri riskini azaltıyor. Ayrıca içerdiği E vitamini ile hücre zarının oxide olarak bozulmasını önlüyor. Sağlıklı hücreler kanserde önemli rol oynuyor. Yine E vitamini geç yaşlanmamızı ve yaşlılığımızı genç gibi geçirmemizi sağlıyor.

Lif içeriği de kanserle işlikli. Lifli gıdalar kabızlık sorununu ortadan kaldırıyor. Su tutup şişerek tokluk hissi veriyor.. Bu sayede hem bağırsaklar normal çalışıp sıkıntı yaratmıyor hem de diet yapmış oluyorsunuz. Ama en önemlisi kabızlık önlenince antioksidan yani kanser yapan maddeler bağırsaklarda daha az kalıyor bu da kanser riskini azaltıyor.

Kabak çekirdeği mineraller, esansiyel yağlar ve proteinler bakımından zengin. Ayrıca içinde kemikler ve iştah için önemli bir madde çinko var. Bir bardak kabak çekirdeği günlük çinko, demir ve E vitamini ihtiyacımızın tamamını, yarım bardak kabak çekirdeği ise günlük magnezyum ihtiyacımızın tamamını karşılıyor.

Omega 3 ve omega 6 içeriği beyin fonksiyonlarının düzenlenmesine yardımcı oluyor. Zihinsel gelişimi olumlu yönde etkiliyor. Arjinin adlı amino asit sayesinde nitrit oksik oluşumu ile damarların esnemesi ile ereksiyon ve kalp problemlerinde kullanılma potansiyeli yüksek olduğundan bu alanla ilaç yapım çalışmaları sürüyor.

Fosfor içeriyor.
Fosfor kemik oluşumuna yardımcı oluyor, böbrek fonksiyonlarını düzenliyor. Sağlıklı kemikler kemik kanseri riskinin azalması
anlamına geliyor. Özellikle erkeklerde belirli bir yaştan sonra ortaya çıkan kemik erimesini önlüyor yahut azaltıyor.

Doymamış yağ oranı yüksek olduğundan kandaki trigliseridi düşürüyor yani kolesterol sıkıntısının çözülmesine yardımcı oluyor. Yine bu mantıkla ve phystosterin maddesinin de yardımıyla damar kanserine iyi geliyor. Tuzsuz ve kavrulmamış halde tüketmek gerekiyor...

göksu
18-04-2012, 12:56
http://e1204.hizliresim.com/w/l/4ldl1.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

kavak63
22-04-2012, 15:02
Meyve ve sebzede 'kanserojen' skandalı!
Çok ünlü marketlerin ürünlerinde bile var..
GÜNDEM 21 Nisan 2012, Cumartesi

Gönder
Yazdır
Editöre e-posta




HABERİN ETİKETLERİ
Deşifre, Mehmet Ali Önel, meyve, sebze, kanserojen
A Haber'de yayınlanan Mehmet Ali Önel yönetimindeki Deşifre programı, bal, salam, sucuk ve süt ürünlerinin ardından şimdi de gündem yaratacak bir başka gıda skandalını gün yüzüne çıkardı…

Deşifre, ekibi semt pazarlarından ve çok ünlü marketlerden topladığı sebze ve meyvelerden 20 numuneyi Tarım Bakanlığı tarafından referans kabul edilen TÜRKLAB Laboratuarında analiz ettirdi… Analiz sonuçları şok bir gerçeği daha ortaya çıkardı. Sağlıklı beslenmek için sofralarımızdan eksik etmediğimiz sebze ve meyve numunelerinin çoğunda yüksek miktarda kanserojen kalıntılar tespit edildi… Semt pazarından alınan 10 numuneden 7'sinde meyve ve sebzenin içine kadar işlemiş, yıkama ile geçmesi mümkün olmayan yüksek miktarda kanserojen zirai ilaç kalıntıları bulundu…

Deşifre ekibi ayrıca Tarım Bakanlığı tarafından 'İYİ TARIM" sloganıyla hayata geçirilen ve çok ünlü marketlerin reyonlarında satışa sunulan sebze ve meyvelerden 10 numuneyi de analiz ettirdi… Bu kez durum daha da vahimdi… 10 numunenin 6'sında yani %60'ında yüksek oranda zirai ilaç kalıntısı tespit edildi…



Programa katılan Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Tezer Kutluk, zirai ilaçların kanserle ilgisinin bilindiğini ve her yıl ülkemizde 150 bin kişinin kansere yakalanmasının beklendiğini söyledi.

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Bölümü Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Aydın ise, bu kalıntıların sadece kansere değil pek çok psikiyatrik ve bağışıklık sistemi hastalıklarına da neden olduğunu söyledi. Aydın; erken ergenliğe girişin de gıdalardaki soya katkısı ve zirai ilaç kalıntıları nedeniyle arttığını belirtirken, bu durumun meme kanseri, jinekomasti ve sperm sayısında düşüş gibi hastalıklara yol açtığını, ileride insan neslinin kendini üretemeyecek hale gelmesinden korktuğunu da sözlerine ekledi.

Uzmanlara göre, bilinçsizce ya da daha fazla ürün elde etmek için kullanılan zirai ilaçlar sebze ve meyveler tarafından depolanıyor. Oradan da sofralarımıza kadar geliyor. Zirai ilaç kalıntılı sebze ve meyvelerin tüketilmesi başta kanser olmak üzere, erken doğum, gıda zehirlenmesi gibi daha bir çok ciddi hastalığında temelini oluşturuyor… Ayrıca kanserojen kalıntılı sebze ve meyvelerin emzikli anneler tarafından tüketilmesi de, zehirli kalıntıların anne sütü vasıtasıyla bebeklere geçmesine neden oluyor…

PROGRAMIN TAMAMI İÇİN ALTTAKİ GÖRSELE TIKLAYIN:

http://www.ahaber.com.tr/Gundem/2012/04/21/meyve-ve-sebzede-kanserojen-skandali

aminoasit
23-04-2012, 23:47
Sağlığınız için ilk koşul: Paran var mı?

.

SİRİUS
25-04-2012, 09:33
Tavuk yemiyoruz sebze de yiyemeyeceğiz biz ne yiyeceğiz?

25 Nisan 2012 Çarşamba

Fiyatı ete göre daha düşük olduğu için tavuk tüketimi fazla. Deniyor ki, 'Üreticiler, talebe yetişemiyor.'
Antibiyotik, hormon ne veriliyorsa veriliyor, üç beş günde civciv, kesilecek tavuk etine bürünüyor.
'Abla' diyordu, geçenlerde hipermarket zincirinde, et-tavuk reyonunda çalışan biri: 'Tavuğun eti kırmızıya dönükse alma.'
Et yemeğe de korkuyoruz.
Akdeniz tarzı beslenme en iyisidir diye, sebze meyve yiyoruz.
Yiyoruz da A Haber'de Mehmet Ali Önel yönetimindeki Deşifre programı, meyve sebzelerdeki zirai ilacı belgeledi. Market ve semt pazarlarındaki, sebze meyveleri analiz ettirmiş. Yüzde 70'inde kanserojen madde bulundu. Çoğu meyve sebzeye, yıkamayla da geçmeyecek zirai ilaç boca edilmiş.
Ortalık karışır, biz sıradan insanlar 'Ne oluyor?' diye hesap sorar, bekledim. Yok.
Hadi, Mehmet Ali Önel'in programını çoğunluk seyretmedi, geçenlerde Vatan'daki köşesinde Mutlu Tömbekeci yazdı. Dün Mehmet Ali'nin telefon numarasını bulamadım. Mutlu'yu aradım: 'Yazına tepki var mı?'
Yok.
Bizi kanser ediyorlar, farkında mısınız?
Zirai ilaçlar, kanserojen.
İstediğiniz kadar meyveyi sebzeyi yıkayın, kabuğunu soyun, zehir içine nüfuz ediyor.
Benim için kara gün de var. Tarım Bakanlığı onaylı, 'iyi tarım' sloganlı, market zincirinden meyve ve sebzemi alıyordum. Deşifre programı ortaya çıkardı ki, 10 numuneden 6'sında yüksek oranda zirai ilaç kalıntısı tespit edilmiş.
Biz ne yiyeceğiz, söyler misiniz?

'Hüsmen Ağa ilaç attı ben de atayım'
Greenpeace, Türkiye'deki meyve ve sebzeler için uyardı, Tarım Bakanı, 'İftira' dedi, düşman ilan etti. Özellikle televizyon haberlerinde konu, bir iki gün sıcaklığını korudu, sonra unutuldu, gitti.
Bizler hala zehirli, kanserojen meyve ve sebzeleri yemeğe devam ediyoruz.
Dün Mutlu ile telefonda konuşurken, kardeşimin yaşadığı süreci anlattım. 'Yıllarca yediğimiz zirai ilaçlı meyve ve sebzeler yüzünden' diyordu. Kız kardeşim üç yıldır, 'organik pazar' dışında evine tek meyve ve sebze sokmuyor. Ne fark ediyor ki, doğduğu günden beri hepimizin yediğini, yedi o da. İki aydır savaş veriyoruz, kansere karşı.
Ben de, düne kadar, 'Organik pazar yüzünden mutfak masrafınız üç kat arttı' diyor, Tarım Bakanlığı'nın garantisine güveniyordum. Güvenmekle ne büyük hata yapmışım.
Mutlu, daha yeni yazısında anlattı, Hatırlatayım:
'Tarım ilacının zararlı olmaması için üç kural çok önemli: Doğru ilaç, doğru doz ve doğru zaman. Peki Türkiye'de nasıl işler nasıl yürüyor?
Bu ilaçlar bakanlığın tavsiye ettiği ilaçlar olabilir de olmayabilir de. Zira denetim yok. Reçetede A ilacı yazar ama üreticiye B ilacı da verilmiş olabilir. İş, ilaç şirketlerinin yönetimine geçmiş durumda.
İlacın nasıl kullanılacağını üreticiye bayi anlatır. 'Gece sıkılacak', '100 litreye 20 gr ilaç atılacak' vs.
Fakat üretici çoğu zaman söylenenden daha fazla ilaç kullanır. İlacın kullanım talimatında yazan bilgileri dikkate almaz ve 'Bu kadarı bu böceği öldürmez' diyerek, 20 gr yerine 25 gr atar. Doğru doz kuralı ihlal olmuştur.
Çiftçi için doğru zamanlama her zaman 'yağmurdan sonra'dır. Her yağmurdan sonra üretici ilaçlama yapar. Ancak her yağmurdan sonra ilaçlama yapılacak diye bir şey yok. Hastalığın ve zararlının durumuna göre yapılması lazımdır. Aynı ilacı durmadan sıktığınız zaman böcek ilaca dayanıklı hale gelmeye başlar. Bu sefer 100 litreye 30 gram koyar.
İlaçlama ile hasat arasında da mutlak bir bekleme süresi var. Diyelim üzüm yetiştiriyorsun ve 35 günlük bekleme, parçalanma süresi olan bir ilaç sıktın. Erken hasat edersen, ilaç hooop soframızda.
Köylü ilaçlama yapmaya ne zaman karar verir?
Yan komşusu, Hüsmen ağa tarlaya ilaç attığı zaman.'


Akşam

Funda Özkan

SİRİUS
29-04-2012, 10:46
Kabak çekirdeği hakkında



Ahmet Çavuşoğlu




Bir okuyucum aşağıdaki bilgiyi yollamış. Bir kısmını biliyordum ama bir kısmı da benim için yeni
“Almanya’ya gittiğimde eczaneden birşey alacaktım. Raflarda bir küçük şeffaf kutuda (Sederjin kutusu kadar) kabak çekirdeğine benzer şeyler gördüm. Eczacıya bu nedir diye sorduğumda kabak çekirdeği dedi. Aldım baktım gerçekten çekirdek. Bayağı şaşırdım. Ne işe yaradığını sormadım ama Almanya’da ilaç gibi satıldığına göre bir işe yarıyordur dedim ve 15 yıldır hergün bir avuç yiyorum.
Neymiş bu kabak çekirdegi... Her derde deva .. Aşagıdaki yazıyı kabak çekirdekçiler mi yazmış bilmiyorum..
Kabak çekirdeği birçoğumuzun zevkle yediği bir kuruyemiş. Aslında yine birçoğumuzun da bilmediği bir sağlık kaynağı.
Kabak çekirdeği ciddi bir bağırsak kurdu düşürücüdür. Tuzsuz tüketildiğinde çok hızlı ve etkili bir şekilde tenyanın dökülmesine neden olur. Bunun için çocuklarda 40g büyüklerde 100g tuzsuz kabak çekirdeği yeterlidir.
Kabak çekirdeğinin asıl mucizesi iyi huylu prostat büyümesi (BPH) ile ilgili. Şu an kabak çekirdeğinin BPH’ı azalttığı hatta önlediği tıbben kanıtlanmış ve kabul görmüş durumda. Yine BPH’la bağlantılı ortaya çıkabilecek idrar yolları bozukluklarına da faydalı. Bu mekanizma phystosterin denen bir madde sayesinde oluyor.
Kabak çekirdeği karotenoid içeriyor. Yapılan araştırmalar karotenoidden zengin beslenen erkeklerin BPH riskinin düşük olduğunu gösteriyor.
Kalın bağırsak kanseri riskini azaltıyor. Ayrıca içerdiği E vitamini ile hücre zarının oxide olarak bozulmasını önlüyor. Sağlıklı hücreler kanserde önemli rol oynuyor. Yine E vitamini geç yaşlanmamızı ve yaşlılığımızı genç gibi geçirmemizi sağlıyor.
Lif içeriği de kanserle işlikli. Lifli gıdalar kabızlık sorununu ortadan kaldırıyor. Su tutup şişerek tokluk hissi veriyor. Bu sayede hem bağırsaklar normal çalışıp sıkıntı yaratmıyor hem de diet yapmış oluyorsunuz. Ama en önemlisi kabızlık önlenince antioksidan yani kanser yapan maddeler bağırsaklarda daha az kalıyor bu da kanser riskini azaltıyor.
Kabak çekirdeği mineraller, esansiyel yağlar ve proteinler bakımından zengin. Ayrıca içinde kemikler ve iştah için önemli bir madde çinko var. Bir bardak kabak çekirdeği günlük çinko, demir ve E vitamini ihtiyacımızın tamamını, yarım bardak kabak çekirdeği ise günlük magnezyum ihtiyacımızın tamamını karşılıyor.
Omega 3 ve omega 6 içeriği beyin fonksiyonlarının düzenlenmesine yardımcı oluyor. Zihinsel gelişimi olumlu yönde etkiliyor. Arjinin adlı amino asit sayesinde nitrit oksik oluşumu ile damarların esnemesi ile ereksiyon ve kalp problemlerinde kullanılma potansiyeli yüksek olduğundan bu alanla ilaç yapım çalışmaları sürüyor.
Fosfor içeriyor. Fosfor kemik oluşumuna yardımcı oluyor, böbrek fonksiyonlarını düzenliyor. Sağlıklı kemikler kemik kanseri riskinin azalması anlamına geliyor.
Özellikle erkeklerde belirli bir yaştan sonra ortaya çıkan kemik erimesini önlüyor yahut azaltıyor.
Doymamış yağ oranı yüksek olduğundan kandaki trigliseridi düşürüyor yani kolesterol sıkıntısının çözülmesine yardımcı oluyor. Yine bu mantıkla ve phystosterin maddesinin de yardımıyla damar kanserine iyi geliyor. Sağlıklı günler.”



GÜNEŞ GAZETESİ

SİRİUS
01-05-2012, 11:23
Bulgurla nohut birlikte yendiğinde ete eşdeğer protein sağlıyor!
Mine Şenocaklı - msenocakli@gazetevatan.com --------------------------------------------------------------------------------
TEMA Vakfı Bilim Kurulu Üyesi Prof. Kenan Demirkol



Dünyada 7 milyar insan, 7 milyar da büyükbaş hayvan var. Sakın aklınıza yemyeşil meralarda otlayan inekler gelmesin. Bu hayvanların çoğu kapalı ortamlarda, gün ışığı bile görmeden yetiştiriliyor. Biz insanlar beslenelim diye... Hayvan kendi ekseninde dahi dönemeyecek durumda, daracık bir bölümde tutuluyor. Ve yorulunca olduğu yere çömeliyor. Çömeldiği yer neresi? Daha önce dışkısını yaptığı yer! Oraya memelerini gömüyor. O yüzden sütte hastalık yapıcı bakteri oluşuyor...

Ama daha önemlisi hiç hareket imkanı olmayan, sürekli ayaklarına dışkısını yapan bir hayvan, ayaklarını kendi pisliğine gömmek zorunda olduğu için, memelerini de yatarken o pisliğe gömdüğü için, tırnak ve meme iltihabından ölmesin diye ona sürekli antibiyotik vermeniz gerekiyor! Ben bir ineğin sadece protein kaynağı olarak görülmesine çok üzülüyorum. Peki ama bizim bu kadar hayvansal proteine ihtiyacımız var mı? Yok! Sütle, yumurtayla da hayvansal protein alabiliriz!

- Dünkü bölümde, “Yanlış tarım politikalarıyla 60 yılda erozyona topraklarımızın yarısını verdik. Küresel ısınmanın etkileri ortaya çıkmadan heba edilen bu. Şimdi bir de çölleşmeyle karşı karşıyayız. Böyle giderse 40 yıl sonra Anadolu’da tek sap maydanoz yetişmeyecek” dediniz. Peki ne yapmak lazım?

Küresel ısınmanın ciddiyetinin vurgulanması, daha da önemlisi küresel ısınmanın sadece bir karbondioksit emisyon artışı olmadığının, hatalı tarımsal uygulamaların da küresel ısınmaya yol açtığının vurgulanması lazım.

- Dün pirinç üretiminin küresel ısınma üzerindeki etkilerine dikkat çekmiştiniz... Tek bir pirinç tanesinden 3 bin pirinç elde edildiğini, yani bire 3 bin verim alındığını, ama pirincin çamurda yetiştiğini, bu yüzden de oradaki bakterilerin yarattığı metan gazının küresel ısınmaya etkisinin yüzde 7 olduğunu anlatmıştınız. Peki ya hayvan besiciliğinin etkisi ne?

Toplamda bakıldığında metan gazının küresel ısınmada yüzde 25 payı var. Mesela hayvanları siz bugünkü gibi endüstriyel tarzda yetiştirdiğiniz zaman ortaya çıkan metan gazı, merada otlayan hayvana göre çok daha fazla oluyor. Yani hayvancılığı sadece birebir insanların sağlığı açısından değil, çevre sağlığı açısından da yeniden meralara taşımamız gerekir.

- Neden endüstriyel hayvancılıkta metan gazı daha fazla çıkıyor?

Metan gazı özellikle geviş getiren hayvanların ağzından çıkan bir gazdır. Hatta hayvan iyi havalandırılmamış bir ortamda tutuluyorsa kendi çıkardığı metan gazından zehirlenir. Mısır silajı, pancar küspesi gibi nişasta veya şeker ağırlıklı beslenen hayvanlarda metan gazı oluşumu çok daha fazla olur. Bu da küresel ısınmanın önemli etmenlerinden biridir. Pirinç üretiminin iki katı kadar metan gazı da bu şekilde oluşmaktadır. Şunu düşünürseniz boyutlarını çıkarabilirsiniz zaten; dünyada insan sayısı kadar büyükbaş hayvan var.

- Yenmek üzere bakılan, yetiştirilen yani?

Evet. 6-7 milyara yakın büyükbaş hayvan var. Bir kere, bu kadar hayvansal gıdaya ihtiyaç var mı dünyada diye sormamız lazım.

- Bu soruyu da soralım ama Yavuz Dizdar’la tarım ilacı ve kanser ilişkisini konuşurken, konu tavuk üretimine gelmişti. Dizdar, tavukların adeta tarladaki patatesler gibi hiç hareket ettirilmeden, antibiyotik ve hormon verilerek yetiştirildiğini anlatmıştı. O yazıyı okuyanların çoğu antibiyotik ve hormon konusuna takılmıştı. Tavukların nasıl bir işkenceyle büyütüldüğüne aldırış eden neredeyse yok gibiydi...

Ben “İnek” diye bir roman yazmaya çalıştım ama beceremedim. Orada bir buzağının anne karnından çıktığı dakikadan itibaren nelere maruz kaldığını anlatıyordum. Şöyle düşünün; süt çok değerli olduğu için buzağı on gün içinde annesinin yanından ayrılıyor ve bir daha da annesinin yanına gitmesine izin verilmiyor. Annesinin sütüyle değil, soya sütüyle besleniyor. Çünkü annesinin sütünün satılması gerekiyor. Anne de, buzağı da birbirinden ayrıldıkları için günlerce, hatta haftalarca ağlıyor. Şunu hep unutuyoruz, o buzağı ve ineğin de bir duygusu var. Yani sadece insanların duygusu yok. Hayvanlar karanlık ortamlarda, hiç gün yüzü görmeden yetiştiriliyor. Biz insanlar beslenelim diye... Hayvan kendi ekseninde dahi dönemeyecek, daracık bir bölümde tutuluyor ve yorulunca olduğu yere çömeliyor. Çömeldiği yer neresi? Daha önce dışkısını yaptığı yer! Oraya memelerini gömüyor. O yüzden sütte hastalık yapıcı bakteriler oluşuyor. Bu bakteri kanıtlanmasın diye de hayvana antibiyotik veriliyor.

Merada otlayan hayvanın sütünde mikrop olmaz!

- Sütü de bu yüzden UHT oluyor?

Evet. Ama daha önemlisi, meme ve tırnak iltihabı olmasın diye, çünkü bu hastalıklar öldürücü olabilir, hiç hareket imkanı olmayan, sürekli ayaklarına dışkısını yapan bir hayvan, ayaklarını kendi pisliğine gömmek zorunda olduğu için, memelerini de yatarken o pisliğe gömdüğü için, hayvana sürekli antibiyotik vermeniz gerekiyor. Bakın merada otlayan hayvanın sütündeki bakteri sayısı ahır hayvanına göre 10 bin kat daha az. Yani normalde sütte mikrop olmaz. Çünkü serbest dolaşan bir hayvan hiç kendi pisliği üzerine yatar mı? Ama ahır hayvanlarına bakın, her tarafı tezektir. Oysa dışarıda dolaşan hayvanın üstünde tezek göremezsiniz. Çünkü kendi pislediği yere yatmaz ki hayvan!

- Para kazanacağız diye nasıl bu kadar vahşi, vicdansız, bilinçsiz olabiliyoruz? Sonuçta o yediğimiz et de, içtiğimiz süt de fayda değil zarar getiriyor. Bir sürü hastalıkla boğuşuyoruz...

Bu işte vahşet var, bir de bizim bu kadar çok hayvansal proteine ihtiyacımız var mı?

- Benim bildiğim her gün, neredeyse her öğünde yemeğe gerek yok. Peki ne kadar kırmızı et yemek yeterli olur?

İşte bunun bir araştırması yok. Bir kere bize tıp Amerika’dan geliyor. Ne yazık ki biz Amerika’nın bize dayattığı bilgilerle hastalarımızı tedavi ediyoruz veya önerilerde bulunuyoruz. Ama şunu unutmayalım ki, Amerika dünyanın en büyük büyükbaş hayvan üreticilerinden biri. Amerikan tıp kitaplarının önerisine göre günde 70-100 gr kadar hayvansal protein almamız lazım. Tamam da acaba Amerikan kitapları Amerika’nın dünyanın en büyük büyükbaş hayvan üreticilerinden biri olmasından etkilenerek mi bunu öneriyor?

- Peki hayvansal protein derken illa kırmızı et mi yemeli miyiz?

Sütle, yumurtayla da alabilirsiniz hayvansal proteini. Ayrıca ‘Analı kızlı’ diye bir çorba var; ben herkese bu çorbayı içmelerini tavsiye ediyorum. Çünkü bir baklagille bir tahıl birlikte yendiği zaman hayvansal proteine eşdeğer bir protein elde ediyorsunuz. Analı kızlı Anadolu’nun klasik çorbasıdır. Bulgurdan yapılmış köfteciklerden oluşur, içine nohut katılır. Ya da yeşil mercimekli bulgur pilavı... İçine bulgur katılmış mercimek köftesi... İşte bu gıdalar da ete eşdeğer bir protein sağlıyor.

Mutlaka et yemeliyiz ama...

- İlla da et yememiz gerekiyor mu peki?

Et mutlaka yemeliyiz. Ama niçin? Demir için yemeliyiz. Çünkü demir özellikle zihinsel performans için çok gereklidir. Türkiye’de gençlerin yüzde 50’sinde demir eksikliğine bağlı kansızlık var. Bu tehlikeli bir boyut. Yıllar önce Amerikalı bir bilgisayar şirketi Intel, Türkiye’de çok büyük bir fabrika açmak istedi. Aylarca araştırdıktan sonra “Sizde matematikçi yok” diye terk etti, gitti başka ülkede kurdu fabrikasını. Eğer gençlerin yüzde 50’sinde demir eksikliği varsa tabii ki matematikçi yetişmez. Biz kırmızı eti özellikle demir açısından yemeliyiz.

- Peki demiri et dışında başka hiçbir şeyden alamıyor muyuz?

Maalesef kaliteli demiri et dışında başka bir yerden doğru dürüst alamıyoruz.

- Ispanaktaki demir yetmiyor mu?

Elbette bitkisel kökenli demir de vücuda alınabilmektedir ama ne yazık ki bitkisel kökenli demirin hem emilimi hem de kalitesi hiçbir zaman et kökenli demire yaklaşamamaktadır.

- Öyleyse çocuklar ne kadar et yemeli? Haftada iki-üç gün üçer köfte ya da iki kalem pirzola yeterli midir?

Bunu ezbere söylemek doğru değil. Dediğim gibi, bununla ilgili Sağlık Bakanlığı geniş toplumsal araştırmalar yaptırmalı ve kendi ulusal beslenme politikalarımızı başka ülkelerin araştırmalarına göre değil, kendi ihtiyaçlarımıza göre belirlemelidir.

SİRİUS
02-05-2012, 10:08
Yıkamakla tarım ilacının sadece yüzde 40’ı geçiyor
Mine Şenocaklı - msenocakli@gazetevatan.com
--------------------------------------------------------------------------------
TEMA Vakfı Bilim Kurulu Üyesi Prof. Kenan Demirkol:


Yüzde 60’ı meyve sebzeyi tahta fırçasıyla bile fırçalasanız gitmiyor, kalıyor!

Unutmayın, çocukluk çağı kan kanserinin en önemli nedenlerinden biri sebze meyvedeki tarım ilacı kalıntısı!

Dünkü konuşmamızda Türkiye’de demir eksikliğine bağlı kansızlığın çok yaygın görüldüğünü, sebebinin de az et yemek olduğunu söylemiştiniz. Diyelim ki et yemiyoruz, demiri başka hangi gıdalardan alabiliriz?

Yumurta çok önemli bir protein kaynağı. Zaten en değerli protein yumurta proteini olarak geçer. Aynı zamanda yumurta Omega 3 ve demir açısından da iyi bir kaynaktır. Yalnız yumurtadaki demirin emilimini, yine yumurtadaki bir başka madde engelliyor. Ama siz yumurtayı menemen tarzında, yani domatesin ekşiliğiyle veya ekşi başka bir şeyle yediğiniz zaman o demir emilebilir hale geliyor. Mesela yumurtanın yanında zeytinyağlı, limonlu 3-5 zeytin de yerseniz yumurtadaki demir emilir hale geliyor.

- O zaman demiri alıyoruz, öyle mi?

Evet. Yumurta kolesterol açısından sakıncalıdır lafı da yalan. O yüzden rahat rahat her yaştaki insan yiyebilir.

- Onu artık sanırım herkes biliyor. Yumurta suçsuz, aklandı!

Ve gerçekten her öğrenci evden çıkmadan mutlaka günde bir veya iki yumurta yemelidir. Hem tok tutuyor, hem de demir, Omega 3 ve hayvansal protein açısından çok zengin.

- Yeri gelmişken Omega 3 neden gerekli hocam?

Bir kere tüm hücrelerimizin zarı Omega 3’le kaplıdır. Eğer yeterince Omega 3 almazsak araşidonik asit onun yerini alır. Araşidonik asit, tüm stres hormonlarının hammaddesidir. Dolayısıyla tüm hücrelerimiz hemen parlayabilen, ters ve aşırı reaksiyon gösterebilen hücrelere dönüşür. Bu yüzden kalp krizine bağlı ani ölümler ortaya çıkabilir. Çünkü damarda herhangi bir yaralanma olursa, onu tek veya iki trombosit tamir edeceğine, yüzlercesi aktifleşerek, tamir edeceğim diye damarı tıkayıp enfaktüse yol açabilir. Sonra, Omega 3 kansere karşı koruyucudur, kanı sulandırıcıdır, ruhsal açıdan da çok önemlidir. Amerika’da bazı kliniklerde ruhsal hastalıklar sadece Omega 3 verilerek tedavi edilmeye çalışılmaktadır. Omega 3 aynı zamanda demir gibi zihinsel performans açısından da çok önemlidir.

Kalkan balığını yılda bir kereden fazla yemeyin!

- Omega 3 yumurtada var, balıkta var... Bugünlerde keşke ucuz olsa da herkes bol bol kalkan yese...

Yok, kalkan yılda bir kezden fazla yenmemeli. Çünkü kalkan, mezgit gibi balıklar dip balıkları olduğundan, içlerinde ağır metal bulundurma riskleri daha yüksek. Hamsi, istavrit, çinekop gibi yüzey balıklarını yerseniz daha iyi...

- Hem de ucuzlar, ne iyi...

Öyle. Bu arada Omega 3 başta balıkta var. Ama biz hep şunu unutuyoruz; hiç balık görmeyen toplumlar bugüne kadar nasıl varlıklarını sürdürdü? Omega 3 aslında inekte de, koyunda da var. Ama eğer merada otluyorlarsa var. Ahırlarda, yemle beslenen hayvanlarda yok. Çünkü Omega 3’ün esas kaynağı yeşillik. Balıkta da zaten, yosun yediği için veya yosun yiyen küçük balıkları yediği için Omega 3 var. Eğer inek, koyun, keçi merada otluyorsa, tamamen yeşillikle besleniyorsa, sütünde de, etinde de Omega 3 var. Ama maalesef Karadeniz’de bile hayvan ahıra girdi. Çünkü tüccarlar artık ahırın kapısına teslim ediyor yemleri. O nedenle mera hayvancılığı ancak çok fakir yörelerde kaldı, çok azaldı.

- Ama biliyorsunuz, bunları söylediğinizde, “Dünyada 1 milyar aç insan var, onlar nasıl hayvansal protein alacak” deniyor.

Bir kere ineğin de, tavuğun da sadece protein kaynağı olarak görülmesi çok vahşice bir yaklaşım. Diğer taraftan dünyada açlığı önleyecek modelin küçük çiftçilik olduğunu 2006 yılında Asya Kalkınma Bankası söylemek zorunda kalmıştı. 2009 yılında da Dünya Bankası aynı sonuca vardı. Dünyadaki 1 milyar aç insanı doyurmanın tek yolu küçük çiftçiliği canlandırmak.

- Neden hocam? Ve tabii nasıl?

Çünkü niye aç bu insanlar? Bir kere o 1 milyar insanın 700 milyonu çiftçi. Artık üretimlerini satamadıkları için, paraları olmadığı için açlar. Dünyada gıda arzında bir eksiklik yok. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün açıklamalarına göre, dünyada 10 milyar insanı besleyecek kadar gıda var. 7 milyarı değil, 10 milyarı! Sadece İngiltere’de bir yılda son kullanma süresi geçtiği için, ambalajı açılmadan çöpe atılan gıda miktarı 18 milyon ton. Avrupa Parlamentosu’nda, gıda israfıyla ilgili olarak geçen yıl gayri resmi olarak yapılan toplantıda, “Eğer bütün dünya AB kadar açgözlü olsaydı, dünyayı beslemek için 3.5 dünya gerekirdi” sonucuna varılmıştır. Bir yılda sadece İngiltere, Danimarka ve Almanya’nın israf ettiği gıdalarla tüm Afrika kıtası doyabilir! Bir de bunun sağlık ayağı var tabii... Merada otlayarak beslenen hayvanın etini yiyemediğimiz için, yine aynı şekilde gezen tavukla ya da doğal beslenmediğimiz için hastalanıyoruz.

- Ben organik meyve sebze almaya çalışıyorum. Ama henüz bu pazarlar yaygın değil, doğal olarak biraz da fiyat farkı var tabii... Çok çocuklu bir aile için organik beslenmek zor olabilir. Ama talep olursa, pazarlar da çoğalır, fiyatlar da düşer...

Organik yemekle çok doğru yapıyorsunuz. Bakın, çocukluk çağı kan kanserinin en önemli nedenlerinden biri tarım ilacı. Yani yapay ot öldürücü ilaçlar, böcek öldürücü ilaçlar, fare öldürücü ilaçlar... Bunların tümü hormonal ya da endokrin bozucular sınıfına giriyor. Ve siz endüstriyel tarım yaptığınızda bunlara ihtiyaç duyuyorsunuz. Çünkü monokültür tarımda, yani siz kilometrelerce sadece buğday, sadece mısır ektiğinizde toprağı o kadar zorluyorsunuz ki yabancı ot da daha fazla türüyor, böcek de... Dolayısıyla daha fazla tarım ilacı kullanıyorsunuz. Halbuki küçük çiftçilikte bu problemler çok daha az oluyor. Hatta elle bile toplanabilecek miktarda az oluyor.

- Ve geleneksel yöntemler var...

Evet. Yüzyıllardır bizim çiftçilerimiz bu zararlılara karşı tamamen doğal ilaçlar geliştirmiştir. Ama bunu sanayi ölçekli tarım alanlarında uygulama şansınız yok. O halde biz kanser olma pahasına bir tarım sürdürüyoruz. Tarım ilaçları çocukluk çağında kan kanseri yapıyor dedik ama onunla kalmıyor. Kullanılan tarım ilacı, örneğin vücuttaki östrojeni taklit eden bir kimyasal ise kadınlarda meme kanseri, erkeklerde de prostat kanserine yol açıyor. Peki ne pahasına? Doymamız pahasına mı? Hayır! Biraz önce söyledim, “Dünyada açlığı gidermek istiyorsanız küçük çiftçiliğe özen gösterin” diyor Dünya Bankası. Demek ki doyma pahasına değil bu işler. Demek ki birilerinin para kazanması uğruna oluyor. Dünya tarım ilacı piyasası, yıllık 40 milyar dolarlık bir piyasa. İşte o 40 milyar doları birileri kazansın diye tarım ilacı kullanılıyor.

- İyi de bu sağlık, ucunda hastalık var?

Bakın bir TV programında kanserle uğraşan bir tıp profesörü, “Ne olmuş yani, tarım ilacını yıkarsın geçer!” dedi. Yıkamakla tarım ilacının yüzde 40’ı geçiyor sadece. Yüzde 60’ı tahta fırçasıyla bile fırçalasanız gitmiyor, kalıyor. Bütün sebze meyveler için aynı şey geçerli. Çünkü sistemik kullanılıyor tarım ilaçları, sebze meyve kökten ilacı alıyor artık.

- Bir arkadaşım, “Pişirince geçiyor ama değil mi tarım ilacı?” diye sormuştu...

Olur mu öyle şey! Ne pişirerek ne kaynatarak hiçbir şekilde gitmez. O yüzden mutlaka organik pazarlardan ya da küçük köy pazarlarından alışveriş yapmalıyız. Örneğin ben pazar günleri Kasımpaşa’da kurulan Kastamonu pazarına gidiyorum.

Ayçiçek yağındaki tehlike!

- Hocam, üç gün önce küresel ısınma diye başladık konuşmaya, sorularım yüzünden nerelere geldik. İyi de oldu ama yine küresel ısınmayla bitirebilir miyiz konuyu... “Eğer önlem alınmazsa 2055 yılında Anadolu Sahra Çölü’ne dönecek ve artık tarım yapmamız hayal olacak” dediniz. Peki ne yapmalıyız?

Küresel ısınmaya karşı dünyadan ayrı, tek başımıza bir önlem alma şansımız yok ama diğer faktörleri, yani toprak erozyonunu, suyun gereksiz yere ziyan edilmesini, suyun HES’ler aracılığıyla ticaretleştirilmesini, birtakım patronların egemenliği altına girmesini engelleyebiliriz, engellemeliyiz.

- Ya plastik şişelerde içtiğimiz su?

BM Su Masası’na göre, su çok değerli bir şeydir, herkesin doğal hakkıdır, o yüzden satılabilir! O kadar tezat var ki! “Suyu satın, çünkü çok değerli” diyorlar! Hadi o da kabul. Ama suyu satacağınız plastik şişeyi üretmek için içindeki suyun 10 katı fazla su harcıyorsunuz, ona ne demeli? 1.5 litrelik bir pet su şişesinin üretimi için tam 10 litre su harcanıyor. Bakın, şu ana kadar dünya suyunun yüzde 9’u özelleşti. Bu yüzde 9’la elde edilen bir yıllık gelir, petrolden elde edilen gelirin yüzde 60’ına ulaştı!

- Aslında bütün bunlar devlet politikasıyla engellenebilecek şeyler?

Tabii ki öyle. Oysa Tarım Bakanlığı ayrı telden çalıyor, Sağlık Bakanlığı ayrı telden... Ne yapıldığı belli değil. Geçenlerde bir toplantıda Tarım Bakanlığı’nın bir temsilcisi, “Ayçiçeğini bu kadar ürettik, harika bir noktaya geldik” dedi. Ben de sordum, “İnsanları daha fazla kanser yapmak için mi başardınız bunu?” diye... Çünkü ayçiçek yağı hem ısıtıldığı zaman gelişen transyağ asidi açısından hem de Omega 3’ün emilimini engellediği için kanser yapabiliyor. Özellikle bağırsak ve meme kanserinde ayçiçek yağının etken olduğu düşünülüyor. Akdeniz havzasında en çok ayçiçeği yağı kullanan ülke İsrail, en çok kanser görülen ülke de İsrail! En çok ayçiçek yağı kullanan ikinci ülke ise Türkiye, tabii en çok kanser görülen ikinci ülke de! Biz hâlâ bunları tartışamıyoruz. Hâlâ anavatanı Anadolu olan zeytinyağını devlet teşviği içerisine alamadık. Oysa gıdada ne kadar doğala dönersek, o kadar insan açlıktan kurtulur, çünkü küçük çiftçiler aç. Ve biz de hastalıktan kurtuluruz.

Serenler
07-05-2012, 06:22
Kutu süt, çocuklarda morfin etkisi yapıyor!

Mine Şenocaklı
“135 derecede kaynatılmış, içinde tek bir faydalı bakteri kalmamış, dayanıklı beyaz eşya gibi bir süt!” UHT sütü böyle tarif ediyor Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı Prof. Ahmet Aydın... Bu süte alışan çocuk bir daha kurtulamıyor, başka bir şey içmek, hatta yemek istemiyor. “Morfin gibi” diyor Aydın, sadece bağımlılık açısından değil, ağrı kesici etkisi sebebiyle de... “Bu çocuklar yere düştü mü, ‘uf oldu’ deyip kalkıyor ayağa, oyuna devam ediyor. Normal bir çocuk ise feryat figan ağlıyor. Ama bunun bedeli ağır, zira çocuk ağrı hissetmiyor, ağlamıyor ama astım, tiroid, MS gibi hastalıklara çok daha kolay yakalanıyor. Dikkat bozukluğu ve hiperaktivitenin müsebbibi de büyük oranda bu sütler! Eğer kutu süt kampanyası sürerse, morfinman bir nesil yetiştireceğiz!”

Devamı:

http://haber.gazetevatan.com/Haber/448518/1/Gundem


====================

Burada ortaya konulan bilgiler gözardı edilmemeli.

Anadolu insanı binlerce yıldır sütü süt olarak tüketmiyor. Sütü yoğurt, peynir, kefir olarak tüketiyor.
Sütte tercihi inek sütünden ziyade keçi ve koyun sütü olmuş.

SİRİUS
08-05-2012, 10:46
Uzun boylularda kanser daha fazla görülür!
Mine Şenocaklı - msenocakli@gazetevatan.com
--------------------------------------------------------------------------------
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı Prof. Ahmet Aydın



Süt boyu uzatır! Özellikle de UHT’li, kutu süt... Çünkü içinde büyüme hormonuna benzer bir madde var. Bu sütü içince sizi daha da büyütüyor. Ama unutmamak gerekir ki hızlı büyüme olunca, kanser de hızlı gelebilir! Zaten kanser de en çok uzun boylularda görülür!

- Hocam siz okul sütü projesine karşısınız. Peki öyleyse çocuklara ne verilmeli?

Ben başından beri kutu süte karşı çıkıyorum. Sütü hayvandan sağıp da içiyorsanız, ona bir şey demem. Ama bu pratikte söz konusu olmadığı için süt ısıl işlemden geçiyor. Geçince de, süt süt olmaktan çıkıyor, başka bir şey oluyor. Onun için sütü tekrar mayalamanız, yoğurt yapmanız lazım. Ama niye hep süt diye ısrar ediyorlar? Çünkü yoğurt yapabilmeniz için kaliteli bir süte ihtiyacınız var. Oysa öteki türlü suyu süt tozuyla karıştırıp, beyaz su olarak satabilirsiniz herkese.

- Kutu sütler süt tozundan mı yapılıyor?

Geçen yıllarda Ankara Damızlık Süt Sığırı Yetiştirici Birliği Başkanı Cengizhan Yorulmaz, Dünya Süt Günü’nde herkesi ürpertecek açıklamalar yaptı. Yorulmaz, “Türkiye’ye ‘mama’ adı altında binlerce ton süt tozu giriyor. Çocuklarımıza taze süt diye süt tozu içiriyoruz. Raflardaki sütün yüzde 80’inde süt tozu kullanılıyor. Uzun ömürlü sütler, yoğurtlar, peynirler ve dondurmaların çoğu süt tozundan yapılıyor!” dedi. Durum bu kadar vahim. Türkiye’de sütçülük 2007’nin sonunda krize girdi. Krizin nedeni dünyadaki süt tozlarında çıkan melamin adlı madde. Özellikle Çin’deki süt tozlarında, kansere sebep olabilen melamin çıkmasından sonra Avrupa Birliği’nde süt tozu tüketimi durduruldu. Bunun üzerine Avrupa’da süt tozu stokları arttı ve bunlar bir yolla Türkiye’ye getirildi. Süt ithalatı yapmak yasak ama süt tozu ithal etmek yasak değil. Yine Cengizhan Yorulmaz’dan aktarayım: “Türkiye’ye süt tozu giriyor. Hem de ciddi anlamda. Bakanlık, Dahili İşleme Rejimi adı altında 17 bin ton süt tozu girdiğini söylüyor. Bu miktarı Gümrük Birliği Anlaşması’ndan dolayı zorunlu olarak alıyoruz. Yani 17 bin ton süt tozu resmi olarak alındı. 57 bin ton da resmi olarak ‘hayvan maması’ adı altında alındı. Ben Türkiye’de hiçbir üretici bilmiyorum ki mamayla buzağı beslesin. Ya da 57 bin ton kedi köpek mamasının Türkiye’de işi ne? Ama üzerinde ‘mama’ yazısı olduğunda ithalatta bir sınırlama yok. İşte mama adı altında süt tozu getiriyorlar. Sonra bundan süt yapıp bize satıyorlar. Taze süt diye süt tozu içiriyorlar. Çevrenizdeki insanlara da sorun, kimse marketlerden aldığı sütte, yoğurtta, peynirde eski damak tadını bulamıyor. Toplum yoğurt yemekten tiksinir hale geldi. Yoğurt tüketimi ciddi anlamda düştü. Çünkü katkı çok.”

- Peki ya sokak sütleri? Onlar hiç tehlike taşımıyor diyebilir miyiz?

Kesinlikle hayır! Bazı süt satıcıları sütün içine çamaşır sodası koyarak sütün kesilmesini engelliyor. Çamaşır sodası da tıpkı UHT gibi prebiyotikleri, yani yararlı mikropları öldürüyor ve hastalık yapan mikropların üremesine yol açıyor. O nedenle biz ‘Güveniyorsanız sokak sütçüsünden de süt alabilirsiniz’ diyoruz.

- Öyleyse gönül rahatlığıyla çocuklara süt yerine ayran dağıtılsın da diyemiyeceğiz?

Hayır. Ayran iyi bir şey. Ama hangi ayran dağıtılacak, orada bir sorun var. Çünkü ekşiyebilen, doğal bir ayran olması lazım.

Herkes suçu sigaraya atıyor ama...

- Bir de siz sütün boyu uzattığını, ama bunun iyi bir şey olmadığını söylüyorsunuz...

Evet, süt boyu uzatır. Özelikle de UHT’li süt. Çünkü içinde vücudumuzdaki ‘İGF-1’ dediğimiz büyüme hormonuna benzeyen bir madde var. Büyüme iyi bir şeydir ama sınırlanmalıdır. Eğer sindirim sistemimiz düzgün çalışıyorsa, bu hormonların çoğu daha kana geçmeden tahrip olurlar. Fakat süt ısıl işlemden geçtiyse, homojenize olduysa, küçülen yağ parçacıkları ‘İGF-1’in etrafını sarar, böylece onu mide sıvılarından koruduğu için kana direk olarak geçmesine yol açar. Bu büyüme hormonu kanımızda zaten var, bu sütleri içince bu hormonu fazladan almış oluyorsunuz. Unutmamalı ki, hızlı büyüme olunca kanser de hızla gelebilir! Bu şekilde boy uzatmak ne kadar sağlıklı onu düşünmek gerekir. Zaten kanser de en çok uzun boylularda görülür.

- Kanserin bu kadar artmasının sebeplerinden biri de çok fazla süt içmek o zaman?

Tabii... Ama en büyük sebep tarım ilaçları ve deterjanlardan, şampuanlardan aldığımız kimyasallar. Son yıllarda herkes suçu sigaraya atıyor. Oysa sigara tüketiminde son yıllarda muazzam azalma olmasına rağmen, kanserde muazzam artış var. Tabii ki sigara kansere sebep olabilir ama bütün suçu ona yüklemek son derece yanlış! Bir yığın sigara içmeyen insan da kansere yakalanıyor. Herkes hasta! Ve gittikçe yaş olarak da erken evrelere geliyor. Kanserde konuşulacak bir yığın şey var. Ama şunu unutmayın; kanserin en sevdiği şey şekerdir. Şeker dışında hiçbir şey kullanamaz kanser dokusu. Bu yüzden rafine şekeri hemen çıkartmamız lazım beslenmemizden!

Kanserin en sevdiği şey şekerdir!

- Prof. Kenan Demirkol yaptığımız söyleşide, “Çocukluk çağı kan kanserinin en önemli nedenlerinden biri sebze meyvedeki tarım ilacı kalıntısı. Ama yıkamakla tarım ilacı kalıntısının yüzde 40’ı geçiyor, yüzde 60’ı tahta fırçasıyla da fırçalasanız gitmiyor” demişti...

Çok doğru, geçenlerde katıldığım bir TV programı için yapılmış bir araştırmada pazarda satılan sebze meyvenin yüzde 70’inde, meşhur bir markette satılanların ise yüzde 40’ında toksik madde çıktı. Bütün bunları söylediğimiz zaman, millet felaket tellalı muamelesi yapıyor bize. Sirkeli suyla yıkayalım, tamam ama üstteki tarım ilacı kalıntısı gidiyor. İçindeki ne yaparsanız yapın kalıyor.

- Çoğu insan tarım ilacı kalıntısının sebze piştiğinde gittiğini sanıyor...

Hep söylüyoruz, anlatıyoruz ama maalesef öyle biliyorlar. Bakın bizim çocukluğumuzda buzdolabı falan yoktu, peynir, zeytin tel dolabın içine konurdu. Tabii oraya böcek, fare gelirdi. DDT sıktırılırdı o peynirlerin, zeytinlerin üzerine. Ne derlerdi biliyor musunuz? “DDT böceklere zarar verir, insanlara hiçbir zarar vermez!” DDT’yi bulan adam da NOBEL almıştı. Sonra 1960’lı yıllarda DDT’nin Avrupa’da böcekler için bile kullanılması yasaklandı. Türkiye’de ise ancak 1970’li, 80’li yıllarda yasaklandı.

- Hâlâ DDT kullanıldığı söyleniyor...

Artık çok büyük ölçüde yok. Ama şu var; biz DDT’nin nesilden nesile geçtiğini biliyoruz, görüyoruz. Birçok bebeğin annesinin sütünün içinde DDT çıkıyor mesela. Yıllar sonra bile...

Tel dolaptaki peynire, zeytine bile DDT sıkılırdı!

Söz tarım ilacının zararlarına gelince, yakın tarihten çok çarpıcı ve üzücü bir örnek veriyor Prof. Ahmet Aydın: “Bundan 60 yıl önce de DDT’nin insan sağlığına hiçbir zararı olmadığını buyurdular. ‘Böcekleri öldürür, insana hiçbir zararı yok’ dediler. Anadolu’da köylülerin üzerine DDT sıktılar, bit, pire ölsün diye... Çocukluğumda insanlar tel dolaptaki peyniri, zeytini bile DDT ile ilaçlandılar ki böcek, fare dadanmasın diye... Biz bunları yedik! Sonra öğrendik ki en tehlikeli kanserojenlerden biri... O DDT’ler kaç kanser hastasının katili oldu kim bilir? Bir faydası olmadığı gibi erkekte iktidarsızlığa, hafıza kayıplarına ve kas tahribatına yol açan kolesterol ilaçları için de aynı fetvayı vermişlerdi... Sonra gördük ki, bu ilaca onay veren heyetteki 12 kişiden 8’i ilaç firmalarının danışmanıymış!”

İşte böyle bir danışıklı dövüş yaşanıyor sağlıkta, üstelik insan hayatını hiçe sayan... UHT’li süt, tarım ilacı kalıntısı gibi konuları tartışırken bu örnekleri dikkate almak gerek... Hele ki sağlıklı nesiller yaratmak istenirken!

Türkan Şoray ve Cüneyt Arkın’ın yüzleri neden güzel?

- Hocam, 7’den 70’e Taş Devri Diyeti kitabınızda günümüzde gençlerin yüzlerinin daraldığını, fiziklerinin bozulduğunu söylüyorsunuz. Sonra da Türkan Şoray ve Cüneyt Arkın’ın yüzlerinin neden güzel olduğunu anlatıyorsunuz. Oysa bana yeni nesil daha da güzelleşiyor gibi geliyor...

Fark etmişsinizdir, yeni neslin yüzü genellikle eskilere oranla daha dar ve uzun. Yüzler daraldıkça insanlar da çirkinleşiyor. Yeni nesilde daha çok diş şekil bozukluğu, daha çok geniz eti, bademcik ve sinüs iltihabı oluyor. Daha fazla burun kemiği eğriliği var.

- Yüz şekli nasıl oluyor da bu tür hastalıklarla ilişkili olabiliyor?

Bu konuyu dünya literatüründe en iyi inceleyen kişi olan Dr. Weston Price, çok sayıda karşılaştırmalı fotoğrafla bunu kanıtlamış. Geleneksel ve doğal gıdalar yerine doğal olmayan, rafine gıdalarla beslenen topluluklarda yüz yapısı bozuluyor. Çünkü doğal olmayan gıdalar yenmesi kemiğin tam kapasiteyle büyümesini engelliyor. Doğal gıdalarla, yani et, yoğurt, sebze, meyve ve kuruyemişlerle beslenenlerde ise diş ve kafatası yapısı mükemmel gelişiyor. Kalitesiz, işlenmiş gıdalarla beslenmek bütün kemiklerde olumsuz etki yaratsa da bu durumdan en çok üstçene kemiği etkileniyor. Üstçene kemiği burundaki havayollarının yüzde 85’ini, burun sinüslerinin de tamamını oluşturuyor. Üstçene kemiği yeteri kadar gelişmemiş kişilerde geniz eti oluyor, burun yolu daraldığından bu kişiler ağızdan nefes alıyorlar. Ağızdan nefes alma ise, baş ağrısı, hipertansiyon, altını ıslatma, kronik kulak ve sinüs enfeksiyonları, uyku bozuklukları, uyku sırasında nefes durması, horlama ve cinsel iktidarsızlık gibi pek çok komplikasyona yol açıyor.

Tatlıses gibi bir ses için doğal beslenmek gerekir

- Siz güzel sesli şarkıcıların da azaldığını söylüyorsunuz...

Evet, ağız kubbesinin yuvarlaklığı azalıp, daraldıkça akustikliği de bozuluyor. Güzel sesli şarkıcılar arasında yüzü dar olan yok gibidir. Muazzez Abacı, İbrahim Tatlıses, Zeki Müren, Bülent Ersoy, Pavorotti ve Elvis Presley gibi...

NOT: Eğer, daha fazla bilgi istiyorsanız ve “Tereyağlı, biberli, etli kapuska prostat kanserine karşı nasıl koruyor?” ya da “Çocuğunuza neden sosis yedirmemelisiniz?” gibi soruların yanıtlarını merak ediyorsanız, Prof. Ahmet Aydın’ın “7’den 70’e Taş Devri” kitabını mutlaka okuyun. Aydın, sadece hastalıklara karşı korunma kalkanı olsun diye yazmamış bu kitabı. Aynı zamanda hastalık baş gösterse bile doğru bir diyetle ve olabildiğince ilaç kullanmadan, kanser, kısırlık, astım, hipertansiyon, migren, Alzheimer gibi hastalıkların nasıl tedavi edileceğini bilimsel olarak ortaya koyuyor. Bu yüzden pek çok doktorun da başucu kitabı... Göreceksiniz, elinize alır almaz sizin de başucu kitabınız olacak!

SİRİUS
08-05-2012, 10:49
Baş ağrısını ilaçla geçiştirmeyin8 Mayıs 2012 11:14 tsi



Algoloji (Ağrı) Uzmanı Prof. Dr. Fuat Güldoğuş, baş ağrısının nedeni ne olursa olsun ağrı kesici ilaçlarla geçiştirmenin bir tedavi olmadığını vurguladı

Algoloji Uzmanı Prof. Dr. Fuat Güldoğuş, baş ağrısı hakkında bilgi verdi. Prof. Dr. Fuat Güldoğuş, “Baş ağrısı, kişinin hayatında ilk kez yaşadığı bir ağrı şekli ise mutlaka nedeni araştırılmalıdır. Tekrarlayan yani kronik baş ağrısı ise tedavi edilmelidir. Baş ağrısının nedeni ne olursa olsun ağrı kesici ilaçlarla geçiştirmek bir tedavi değildir. Çok sayıda baş ağrısı tipi olmasına karşın en sık görülen baş ağrıları sırasıyla gerilim tipi baş ağrısı, migren ve son yıllarda daha sık tanımlanan ilaç yanlış kullanımına bağlı gelişen günlük süreğen baş ağrısıdır. Bunlar ve bunların dışındaki onlarca farklı tipteki baş ağrısının kendine özgü ilaç ve ilaç dışı tedavi yöntemleri vardır. Önemli olan öncelikle baş ağrısının doğru tanımlamasını yapmaktır” dedi.

Migren teşhisi olanlar dikkat
Toplumda, migren tanı oranının, yanlış tanımlar sonucu olması gerektiğinden çok daha yüksek olduğunu belirten Prof. Dr. Güldoğuş, “Migren olmadığı halde migren sanılan hastalar, hem yanlış ilaç kullanmakta hem de ilaç kullandığı halde ağrı çekmektedir. Daha önemlisi, yanlış ve gereksiz ağrı kesici kullanımına bağlı gelişen ve ilaç kullanımı devam ettikçe derinleşerek süren yeni bir baş ağrısı modelinin ortaya çıkmasıdır” diye konuştu.

Yüksek dozda ilaç sakıncalı
Alınan yüksek dozda ilacın baş ağrısını artırabildiğini vurgulayan Güldoğuş şu bilgileri verdi: “Günlük süreğen baş ağrısı; genellikle migren diye yanlış tanımlanarak çok yüksek dozlarda, uzun süreli ağrı kesici ilaç kullanımı sonucu gelişir. Hasta baş ağrısının süresinde uzama, küskünlük ve tedaviye cevap alamama şikayetlerinde bulunur. Gerçekten de ara sıra olan baş ağrıları, gün boyu devam eden, geceleri kısmen uyku döneminde sakinleyen, uyanma ile yeniden başlayan ve günlerce süren hatta uzun zamandır hiç ağrısız dönemim olmadı diyecek kadar abartılı şekle ulaşabilir.”

Kesin teşhisten sonra tedavi uygulanmalı
Aşırı ve gereksiz ağrı kesici kullanımına bağlı gelişen, bu baş ağrısının tedavisinden, çok daha önemlisi baş ağrısının oluşmasını önlemek olduğunu kaydeden Prof. Dr. Güldoğuş, “Önlemenin yolu da baş ağrısının birçok nedeni olabileceğinin bilincinde olmak ve bu nedenlerden hangisinin baş ağrısının sorumlusu olduğunu açıklığa kavuşturması gerekliliğidir” şeklinde konuştu.
Prof. Dr. Fuat Güldoğuş açıklamasına şöyle tamamladı: “Baş- boyun bölgesi kas-iskelet sistemi bozuklukları ve buna bağlı gerilim tipi baş ağrıları en sık olmak üzere migren ve daha az görülen birçok baş ağrısı modelinin hangisi olduğunun tanımlaması yapıldıktan sonra ilaç ve/veya girişimsel tedaviler uygulanmalıdır.” (İHA)

yağmur
17-05-2012, 19:47
Şekerin zararları
1. Şeker kanser hücrelerinin en çok sevdiği şeydir.
2. Şeker bağışıklık sisteminizi zayıflatabilir.
3. Şeker vücudunuzun mineral dengesini bozabilir.
4. Şeker çocuklarda hiperaktivite, endişe, dikkat bozukluğu ve huysuzluğa sebep olabilir.
5. Şeker çocuklarda uyuşukluğa sebep olabilir.
6. Şeker çocukların okul başarısını olumsuz etkileyebilir.
7. Şeker trigliserit seviyesinde belirgin bir artışa sebep olabilir.
8. Şeker bakteri enfeksiyonları na karşı savunma sistemini zayıflatabilir.
9. Şeker böbreklere hasar verebilir.
10. Şeker krom eksikliğine yol açabilir.
11. Şeker bakır eksikliğine yol açabilir.
12. Şeker kalsiyum ve bakır emilimini engeller.
13. Şeker meme, yumurtalık, prostat ve rektum kanserine yol açabilir.
14. Şeker kadınlarda daha büyük risk oluşturmak üzere, kolon kanserine sebep olabilir.
15. Şeker safra kesesi kanseri için risk faktörü olabilir.
16. Şeker gözleri bozabilir.
17. Şeker serotonin seviyesini yükseltir; bu da kan damarlarını daraltabilir.
18. Şeker Hipoglisemiye sebep olabilir.
19. Şeker midenin asidik olmasına yol açabilir.
20. Şeker çocuklarda adrenalin seviyesini artırabilir.
21. Şeker koroner kalp hastalığı riskini artırabilir.
22. Şeker ciltte kuruma ve saç beyazlamasına yol açarak yaşlanma sürecini hızlandırabilir.
23. Şeker alkol bağımlılığına yol açabilir.
24. Şeker diş çürüklerini artırabilir.
25. Şeker kilo alımı ve aşırı şişmanlığa katkıda bulunabilir.
26. Yüksek miktarda şeker yemek Crohn’s hastalığı ve ülseratif kolit riskini artırır.
27. Şeker kireçlenmeye sebep olabilir.
28. Şeker astıma sebep olabilir.
29. Şeker mantar enfeksiyonları na sebep olabilir.
30. Şeker safra taşı oluşmasına yol açabilir.
31. Şeker böbrek taşı oluşmasına yol açabilir.
32. Şeker istemik kalp hastalığına yol açabilir.
33. Şeker apendisite yol açabilir.
34. Şeker Multipl Skleroz (MS) hastalığının belirtilerini şiddetlendirebilir.
35. Şeker dolaylı olarak hemoroide yol açabilir.
36. Şeker damarlarda varise yol açabilir.
37. Şeker osteoporoz oluşumuna katkıda bulunabilir.
38. Şeker salya asiditesine katkıda bulunabilir.
39. Şeker insülin sensitivitesinde düşüşe sebep olabilir.
40. Şeker glikoz toleransının düşmesine sebep olur.
41. Şeker büyüme hormonunu azaltabilir.
42. Şeker toplam kolesterolü artırabilir.
43. Şeker sistolik kan basıncını artırabilir.
44.Şeker gıda alerjilerine sebep olur.
45. Şeker diyabet oluşumuna katkıda bulunabilir.
46. Şeker hamilelikte kan zehirlenmesine yol açabilir.
47. Şeker çocuklarda egzama oluşuma katkıda bulunabilir.
48. Şeker kardiyovasküler hastalığa sebep olabilir.
49. Şeker DNA yapısını bozabilir.
50. Şeker katarakta sebep olabilir.
51. Şeker amfizeme sebep olabilir.
52. Şeker ateroskleroza sebep olabilir.
53. Şeker serbest radikal oluşumuna sebep olabilir.
54. Şeker enzimlerin işlevselliğini düşürür.
55. Şeker karaciğer hücrelerinin bölünmesine sebep olabilir; bu da karaciğerin boyutlarını büyütür.
56. Şeker karaciğerde yağ miktarını artırabilir.
57. Şeker karaciğerde patolojik değişimlere yol açabilir.
58. Şeker pankreasa zarar verebilir.
59. Şeker kabızlığa sebep olabilir.
60. Şeker miyopluğa sebep olabilir.
61. Şeker hipertansiyona sebep olabilir.
62. Şeker migren de dahil olmak üzere baş ağrılarına sebep olabilir.
63. Şeker beyin dalgalarını artırabilir; bu da beynin düşünme kabiliyetini zayıflatır.
64. Şeker depresyona sebep olabilir.
65. Şeker hormonal dengesizliğe sebep olabilir.
66. Şeker Alzheimer hastalığı riskini artırabilir.

Şekerin gizli isimleri
Yiyeceklerin “içindekiler” listesinde şekerin farklı isimlerle gizlenmiş olduğunu görebilirsiniz. Bu isimler ne mi? Sakaroz, esmer şeker, mısır şurubu, nişasta bazlı sıvı şeker, dekstroz, sorbitol, mannitol, xylitol, früktoz, meyve şurubu, glikoz, glikoz şurubu, bal, invert şeker, laktoz, maltoz, akçaağaç şurubu, melas, şeker şurubu, turbinado, amazake.

Şekerin vücudunuza zararları
• Fazla şeker tüketmek kan şekerini çok çabuk artırıyor ve pankreas aşırı insülin salgılıyor. Buna “metabolik sendrom” deniyor. İnsülin, şekeri regüle ettikten sonra fazlasını yağ olarak depoluyor. Kan şekerindeki ani düşüşse sürekli acıkma hissine ve yemeye yol açıyor.
• Diş çürümesi başta olmak üzere, obezite, diyabet, kalp ve dolaşım hastalıkları, böbrek taşları, kanser, hipertansiyon, felç, ülser, astım, romatizma, kronik yorgunluk sendromu ve kemik erimesine neden oluyor.
• Kan dolaşımıyla vücudun her tarafına taşınan şeker özellikle de göbek, kalçalar, göğüsler ve bacağın üst kısmında toplanıyor. Bu bölgeler de dolduğunda, yağ asitleri kalp ve böbrek gibi aktif organlara dağılıyor. Bu organlar gittikçe yavaşlıyor ve sonuçta dokuları bozularak yağa dönüşüyor.
• Bağışıklık sistemi zayıflıyor. Vücut soğuk, sıcak veya mikroplara karşı koyamıyor.

Her yerde “şeker” var
Kek, pasta, baklava gibi tatlı yiyeceklerin içinde şeker olduğunu zaten biliyoruz. Tehlikeli olan gelişme, şekerin artık yerli yersiz neredeyse bütün hazır gıdaların içine koyulur hale gelişi… Bebek maması, mısır gevreği, sosis, mayonez, ketçap, pizza, hamburger ekmeği, kola, hazır meyve suyu gibi gıdalar şekerle tüketici gözünde daha çekici hale getiriliyor. Doğuştan tatlıya yatkınlığı olan insanoğlu da, farkında olmadan bu çekime kapılıyor ve satışlar artıyor. Gittikçe daha fazla satın alıyor, daha fazla yiyoruz bu gıdaları.

Çocuklar ve bebekler için çok sakıncalı
şekerin zararlarıÖzellikle bebek mamasında bile şeker olması, çocukların beslenme zevkinin bir ömür boyu yanlış bir yolda gitmesine neden oluyor. Günümüzde artan aşırı şişmanlığını sorumlularından biri de bebekken tanışılan şeker olsa gerek. Bebek mamasında anne sütüne oranla yüzde 60 daha fazla şeker bulunuyor!

Şekerdeki genetik risk
Şekerle ilgili çok önemli başka bir tehlike daha var. Genetiğiyle oynanmış mısırdan “mısır şekeri” üretiliyor. “Nişasta bazlı sıvı şeker” de denilen bu “oynanmış” şeker, çikolata, gofret, gazlı içecek, baklava, mısır gevreği gibi endüstriyel gıdalarda en çok kullanılan şeker türü. Genetiğiyle oynanmış gıdalar ise, başlı başına sayfalarca yazı yazılabilecek bir konu. Doğal halinde değil, insan eliyle “oynanmış” genlere sahip yiyecekler yediğimizde, bizim vücudumuzda da genlerimizi ilgilendiren değişiklikler olabileceğinden korkuyor bilim adamları. Günümüzde yaygınlaşan besin alerjileri, kanser gibi rahatsızlıkları n nedenlerinden biri olduğu düşünülüyor.

epikur
19-05-2012, 23:13
dostum, eline saglik... üsenmeyip "rafine seker"in.... aslinda bir gida maddesi FALAN degil...özünde...resmen bir ZEHIR cesidi oldugunu gösteren yaziyi hepimiz icin eklemissin.
ama bu yaziyi okuyan bin kisiden...bir kisi bile...bu yaziyi ve...gercekleri...ciddiye almayacakdir... yaziyi az cok ciddi okumus olsa bile (ki...okuyanlarin yüzde 95 i; 66 maddenin hepsini okuma zahmetine bile katlanmaz...birak okuduklari üzerine oturup düsünmeyi veya senede yedigi 40-45 kilo sekerin miktarini (ortalama) azaltma imkanlarini arastirmayi falan) :)
cünkü insanoglu...kendini ne kadar rasyonel zannetsede...kendini ne kadar mantikli varlik sinifinda saysada...genelde rasyonaliteden ve asgari mantikdan o kadar uzak bir davranis bicimi gösteriyorki...tüm ihtarlar ve aciklamalar...mesela "atin ölümü arpadan olsun" geyigiyle ...sonucda bosa cikacakdir. :)
sonucda birak 150 sene falan yasamayi...saglikli bir sekilde 60-70 sene bile yasamayi beceremeyen bir "türden" bahsediyoruz. yani olay tam mansiyla bir...trajikomedi.

yinede eline saglik...güzel dostum.


https://docs.google.com/gview?url=http://www.connectwell.biz/pdf/comment_truth_about_sugar.pdf&chrome=true
http://www.foxnews.com/health/2012/04/02/new-studies-support-claim-that-sugar-is-toxic/
http://www.dailymail.co.uk/news/article-2124212/Is-sugar-actually-poisonous-Researchers-say-sweet-stuff-fatal-health.html

epikur
20-05-2012, 23:44
belki inanilmasi güc ama...saglikli ve uzun bir yasam icin...saglikli beslenmekden cok daha önemli olan bir sey var: az veya kontrollü yemek yemek. :he:

ama ne yazikki aynen fiziksel aktivite gibi...parayla alinabilecek bir sey degil...disiplin, karakter, tevazu, kendine hakim olma gibi kisisel özellikler gerek... kendimden biliyorum...imkansiza yakin bir sey tabiiki. :he:
ama yinede ara sira hatirlamakda...kesinlikle fayda var... sanirim "atin ölümü arpadan olsun"...zirvaligi kadar sacma baska bir atasözü aklima gelmiyor.
aslinda kisi bu sözde "atasözüyle".... zaafiyetini, iradesizliğini, ölçüsüzlüğünü... basarisiz bir sekilde örtbas etmeye calisir...o kadar.



- İstedikleri kadar yemelerine izin verilen maymunlar günde ortalama 640 kalori tüketirken, yiyecekleri kısıtlanan maymunlar günde 480 kalori alıyor.
Bu miktarlar insana oranlandığında günde 2 bin 500 kalori yerine 1900 kalori alan bir kişinin daha sağlıklı ve uzun bir ömür sürdüğü belirlendi.

- Kalori oranının azaltılmasının yaşa bağlı hastalıklara yakalanma riskini 3 kat azalttığını ve hayatta kalma şansını artırdığını gösterdi.

- Uzmanlar, kalori sınırlaması getirilen maymunlarda kanser ve kalp-damar hastalıkları belirtilerinin, sınırsız yiyen maymunlara göre yüzde 50 az olduğunu vurguladı.

- Daha az kalori alan maymunlarda şeker hastalığına rastlanmadığına,
diğer gruptaki hayvanlarda ise bu hastalığın yaygın olduğuna dikkat çekildi.
http://saglik-tv.blogspot.de/2012/01/az-yemek-ye-uzun-yasa.html

epikur
03-06-2012, 01:45
dostum serenlerin eklemis oldugu güzel bir röportaj.
uzun zamandir okumus oldugum ve katilabildigim ender yazilardan biri...tebrikler ve tesekkürler...PROF. DR. AHMET RASİM KÜÇÜKUSTA'ya.
bayagi bir kisaltip...sadece bazi önemli noktalari alintiladim.



Fazla kilo sağlıksız bir şey de değil midir?

Çok anormal olduğunda sağlıksızdır. Ama bu diyetlere, ürünlere sardıran insanlar zaten o ölçülerde, bizim hastalık derecesinde morbit obez diye isimlendirdiğimiz insanlar değil, en fazla 3, 5 kilo fazlası olanlar. Kiloyu kafaya fazla takmak doğru değil. Çünkü her insanın yaradılıştan gelen bir boyu kilosu var, kan değerleri, kolesterol gibi. Mesela erkekler için normal boy 1.70 desek, bir adamın boyu 2 metre ise onu 30 cm kısaltalım dememizin mantığı var mı? Beş farklı insana bir sene, beş sene aynı yiyeceği verin, aynı hareketleri yaptırın, o sürenin sonunda hepsinin kilosu farklı olacaktır.

ŞEKER ZİNHAR YENMEYECEK

Ben bunları son derece yanlış buluyorum, diyet yerine sağlıklı beslenme diyorum.
Kesinlikle yemememiz gereken bir kaç şey var.
İlki; şeker. Şeker insan vücudu için hiç gerekli olmayan bir şey. Toz şeker, küp şeker, rafinesi, diğer şekerler fark etmez. Şekeri tatlı olarak da yemeyelim. Ne sütlü tatlı, ne hamur tatlısı olarak. Şekeri kesin olarak yemeyelim.

Çikolata?
Çikolata yenebilir. Şekerin aksine çikolata çok faydalıdır. Ama mümkün olduğu kadar şekeri az olanı tercih etmek lazım. O da biraz acı olur. Çikolata antioksidan maddeler bakımından çok zengindir. Çok hastalığa faydası vardır. Çikolata yenebilir.

TEREYAĞI YİYİN, AYÇİÇEK YAĞI YASAK

Yenmemesi gereken diğer iki şey neydi?

İkincisi bazı yağlar. Sadece şu yağlar yenebilir: Tereyağı, zeytinyağı, fındık yağı.
Bunun dışında kalan tüm yağları, ayçiçeği yağı dahil diğer bitkisel yağları, margarinleri kimse yemesin, hepsi sağlık için zararlı.

İyi de tereyağı kolesterol, kalp damar hastalarına yasaklanır ama?

Modern tıbbın yanlışlarından biri de insanları laboratuar bulgularına göre tedavi etmeye kalkması. Sokaktan geçen yüz insanı çevirin, MR’ını alın, belki yüzdü 30’unda ameliyat gerektiren bel fıtığı bulursunuz. Veya yüz kişiye alerji testi yapın, yüzde 30’unda alerjik reaksiyon bulursunuz. Veya kolesterollerini ölçün, illa istenen kriterlerin dışında bulgular olacaktır. Ama bu bulgular onların alerji tedavisi görmesini veya fıtık ameliyatı olmasını veya kolesterol ilacı kullanmasını gerektirmez. Bu pazarlama oyunundan başka bir şey değildir.

Peki. Yenmemesi gereken üçüncü şey ne? Hazır gıda.
Bir de yemememiz gereken ama bilmemizin de mümkün olmadığı şeyler var. GDO’lu yiyecekler, tarım ilacı kullanılmış yiyecekler, içecekler. Antibiyotik, hormon, kimyasal madde kullanılmış, bitkisel olsun hayvansal olsun sayısız yiyecek var. Kesinlikle yenmemesi gerekir.


En son ne zaman hasta oldunuz? İlaç kullanıyor musun?

Allah’a şükür yok. Hiç ciddi ilaç kullanmadım. Elimden geldiğince sağlıklı yaşamaya çalışıyorum. Olabildiği kadar hareket ediyorum. Her işimi kendim yapıyorum. Günde her gün 40 dakika yürüme bandımda yürüyorum. Hiç hazır gıda yemiyorum. Açık süt alıyoruz, yoğurdumuzu, peynirimizi yapıyoruz. Hatta una huşeyni katarak ekmeğimizi dahi kendimiz yapıyoruz. Pazarlardan alış veriş yapıyoruz. Köy pazarlarına gidiyoruz. Mümkün olduğu kadar kutuya, ambalaja girmiş şeylerden uzak duruyoruz. Tabi ki biz de bu dünyanın insanıyız. Tavuk, inek besleyecek halimiz yok. Ama bildiğimiz doğruları da elimizden geldiği kadar yiyecek işinde uygulamaya çalışıyoruz.

http://www.stargazete.com/yazar/fadi...in/yazi-590061

aycicek yaginin problemi. cok fazla omega 6 tipi yag icermesi ve böylece vücuttaki omega 3/6 dengesini fazlasiyla bozup...her türlü zamane hastaliklarina cidden yol acmasi...
aycicek yagida, aynen margarin gibi......her evde bolca, fazlasiyla kullanilan, alternatifi olmayan bir gida maddesi gibi. ama alternatif var veya yok...bizi hasta eden bir maddenin kullanimini - en azindan-azaltmaya calismak...aslinda ilk vazifemiz...kendimizi, ailemizi ve bilhassa cocuklarimizi korumak icin....


Omega-3 ve 6 nasıl dengelenir?

Kısacası vücudunuza daha fazla Omega-3, daha az Omega-6 kazandırmanızda yarar var. Daha fazla Omega-3 kazanmanın yolu düzenli olarak balık yemekten geçiyor. Cevizden, yeşil yapraklı sebzelerden, özellikle semizotundan da faydalanmanız mümkün. Ayrıca taze öğütülmüş keten tohumunu salatalarınız, çorbalarınız veya yoğurdunuzda daha sık kullanabilirsiniz.

Omega-6 tüketimini azaltmanın yolu ise bitkisel yağları, margarinleri daha az yemekten geçiyor. Kızartmalara mümkünse hiç yaklaşmayın. Fırın işi, pastane işi besinlerde, hazır çorbalar ve fastfood yiyeceklerde Omega-6 yağlarının fazla miktarlarda bulunabileceğini unutmayın.

Ayçiçeği, mısır özü, pamuk tohumu yağlarını daha az kullanmaya çalışın. Bunu başarmanın yolu ise bitkisel yağ tüketiminde zeytinyağına öncelik vermekten geçiyor. Zeytinyağı Omega-6 değil, Omega-9 yağlarından, yani tekli doymamış yağlardan zengin bir besindir. Özellikle sızma zeytinyağı doğal antioksidanlardan zengin yapısı nedeniyle tam bir sağlık kaynağıdır.
Kısacası Omega-3 mü, 6 mı, 9 mu diye sorarsanız, ben oyunuzu Omega-3 ve 9 yağlarından yana kullanmanızı tavsiye ederim.

http://www.diyetcenter.com/saglikli-beslenme/17709-omega-6-dengesi-onemli-prof-osman-muftuoglu.html

yağmur
03-06-2012, 08:54
Sağlığınız için ilk koşul: Paran var mı?

.


‎"Yediklerinin ilk çeyreği yaşamanı sağlar.Diğer üç çeyreği doktorunun yaşamasını sağlar"
Eski bir Mısır lahitinde bulunan bir hiyeroglif.

SİRİUS
03-06-2012, 09:36
BUĞDAY MUCİZESİ


03 Haziran 2012 Pazar

Zaten meraklıydım, şimdi anneme konulan meme kanseri teşhisinden sonra daha da meraklı oldum. Her şeyi okuyorum, araştırıyorum. Bir mail aldım beni çok etkiledi... Mailde aynen şöyle yazıyordu: Buğday müthiş bir kanser ilacıdır. Buğday çimi ekiniz ve yiyiniz, buğday şırası yapınız ve içiniz. Kanseri engelleyen besinlerin başında atalarımızın Orta Asya'da içtikleri buğday şırası geliyor. Önemli olan bağışıklık sisteminin güçlendirilmesidir. Bağışıklık sistemini güçlendirmek çok da zor bir şey değildir. Buğday şırası kanseri önler ve bu önemli bir bitkisel tedavi aracıdır. Buğday çimi, bol klorofil maddesi dışında 100 kadar vitamin, mineral ve besin maddesi içerir. Taze olarak kullanılan buğday çiminde, aynı ağırlıktaki portakaldan 60 kez daha fazla C vitamini ve aynı ağırlıktaki ıspanaktan 8 kat fazla demir bulunmaktadır. Buğdayın bir başka özelliği ise kandaki toksinleri nötralize eden maddeler içermesidir. Sıvı oksijenle dopdolu olan buğday çimi doğanın en güçlü anti kanserojeni olan 'laetril'i içermektedir.

× Buğday çimini evde üretebilir miyiz?
Evde de üretilebilir, küçük bir saksıda bile üretilebilir ve olduğu gibi yenebilir, evde üretemeyenlere tavsiyemiz ise buğday şırası üretmeleri.

× Buğday şırasını herkes üretebilir mi?
Evet herkes üretebilir.

Tarifi ise:
Bir bardak aşurelik buğday, önce tertemiz yıkanarak bir litrelik cam kavanoza konur. Üzerine 3 bardak su -klorlu olmamak şartıyla- ilave edilir. Kavanozun ağzı bir tülbentle kapatılarak serin bir yerde 24 saat bekletilir. Bu ilk su kullanılmaz, dökülür. Kavanoza yeniden 3 bardak su ilave edilir. 24 saat bekletildikten sonra oluşan yarı gazozlu su içilmek üzere bir kaba aktarılır. Böylece bir bardak aşurelik buğdaydan kış aylarında günde 5 kez, yazın ise günde 3 kez şıra alınır. Buğday şırasının lezzeti bazılarına itici gelebilir. O takdirde her şıra bardağına bir C vitamini tableti eklenirse, nefis bir içecek ortaya çıkar. Elmanın çekirdeğini de yiyin! Türkiye'de en kolay laetril'e ulaşabileceğimiz yer acı badem ve kayısı çekirdeğidir. Ayrıca laetril elma çekirdeğinde de vardır. Elmanın çekirdeği yenilirse çok da iyi olur


ÖZGÜR ARAS

AKŞAM GAZETESİ.

göksu
05-06-2012, 20:32
http://c1206.hizliresim.com/y/5/7j2wj.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

SİRİUS
08-06-2012, 09:21
Peynir ve sucuktan sonra sıra onda


Tarım Bakanlığı, bal, peynir ve sucuktan sonra fındık kreması ve ezmesinde de hileli üretim tespit etti. Farklı illerde yapılan denetimlerde krema numunelerinde fındık yerine genetiği değiştirilmiş (GDO) soya kullanıldığı ortaya çıktı.

Tarım Bakanlığı, bal, peynir ve sucuktan sonra fındık kreması ve ezmesinde de hileli üretim tespit etti. Farklı illerde yapılan denetimlerde krema numunelerinde fındık yerine genetiği değiştirilmiş (GDO) soya kullanıldığı ortaya çıktı. Bakanlık, ilgili il ve ilçe tarım müdürlüklerine yazı göndererek sözkonusu ürünlerin piyasadan toplatılmasını istedi.

Zaman'ın haberine göre; gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın gıda ürünlerine yönelik yaptığı test çalışmaları hız kesmiyor. Bakanlık, piyasadan aldığı ürünleri laboratuvarlarda inceliyor ve etiketinde belirtilen şartlara uymuyorsa teşhir etmekten çekinmiyor. Tarım Bakanlığı gıda denetçileri, sucuk, bal ve salamlardan sonra bu kez rotayı fındık kreması ve fındık ezmelerine çevirdi. Uzmanların yaptığı denetimler sonucunda, içerisinde genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) tespit edilen çok sayıda fındık kreması ve krem çikolata tespit edildi. Farklı illerde yapılan denetimlerde alınan fındık kreması numunelerinin analizlerinde çıkan GDO nedeniyle bakanlık bu ürünlerin toplatılmasına karar verdi.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı son aylarda yaptığı denetimlerde özellikle gıda ürünlerinde karşılaştığı uygunsuz ürünleri kamuoyuna açıklıyor. Son olarak kontrollerde laboratuvar sonuçları olumsuz çıkan ve gıdada taklit ve tağşiş yaptığı belirlenen 10 et ve süt ürünleri üreticisiyle bir lokanta, bakanlığın internet sitesinde ilan edildi. Laboratuvar incelemelerinde bu firmaların bazılarının ürettiği sucuk benzeri ürünlerde "at ve eşek eti", kıymalı ve kuşbaşı pidelerde "domuz eti", yağlı peynir ve tereyağında "bitkisel yağ", dana sosisinde "kanatlı eti" tespit edildi.

Bu firmaları sitesinden ilan eden bakanlık, içeriğinde GDO'ya rastladığı fındık kreması ve fındık ezmesi üreten firmalarla ilgili il ve ilçe müdürlüklerine yazı göndererek piyasadan toplatılmasını istedi. Analizlerinde tespit edilen GDO'lu ürün ürettikleri belirlenen firmaların başta İstanbul, Samsun, Kayseri, Konya ve Bingöl'de üretim yaptıkları kaydedildi. Yetkililer bu ürünlerin içerisinde soya bulunduğunu ve bu soyanın analizlerde genetiğinin değiştirildiğini kaydetti.

Bu şekilde içerisinde genetiği değiştirilmiş farklı markalara ait 20 parti ürün bulunuyor. Bunlarla ilgili il ve ilçe müdürlükleri toplatma işlemlerini sürdürüyor. Gıda mühendisleri ise genetiği değiştirilmiş ürünlerin hafife alınamayacak kadar ciddi bir konu olduğunu, bu ürün ve firmaların da bakanlığın sitesinden yayımlanması gerektiğini söylüyor.

Özellikle bahsi geçen ürünleri daha çok çocuklar tüketiyor. Vücuda alınan genetiği değiştirilmiş organizmaların kansere sebebiyet verdiği de uzmanlar tarafından sık sık gündeme getiriliyor. GDO'lu ürünler ilerleyen yaşlarda alerji, romatizmaya da neden oluyor.

Fındık yerine GDO'lu soya kullanan firmalar:


-Torku Frema markalı kakaolu sütlü fındık kreması

-MND İnş. Teks. Elk. Gıda ve Hayv. San. Ve Tic. Ltd. Şti firması tarafından üretilmiş "Loman Nedim Kakaolu Fındık Krema

-Saray Bisküvi ve Gıda San. A.Ş. isimli firma tarafından üretilen "Eldenele" kakaolu fındık ezmesi

-Oben Çikolata Şek. İml. San. Tic. Ltd. Şti. firması tarafından üretilen "Seomilky" kakaolu fındık kreması


AKŞAM GAZETESİ

08/06/2012

SİRİUS
28-06-2012, 11:21
Çiftlik levreği 13 TL Deniz Levreği 90 TL (Vatandaş, kanma aldanma, Deniz levreği diye aldıkların Çiftlik levreği)Güngör Uras


Olayların içinden
guras@milliyet.com.tr


Vatandaş, kanma aldanma. Deniz levreği diyerek balıkçılardan kilosunu 90 TL’ye satın aldığın, lokantalarda porsiyonunu (300-350 gramını) 90 TL’ye (kg’ını yaklaşık 250 TL’ye) yediğin levrek, deniz levreği değildir. Halis muhlis, kilosu 13 TL’ye satılan çiftlik levreğidir. Ama balıkçı da lokantacı da yalan söylemiş sayılamaz. ”Çünkü çiftlik levreği” denilen levrek de denizde yetiştiriliyor.
TÜİK’in rakamlarına göre bir yılda denizlerimizde serbest dolaşımda yakalanan levreklerin toplamı 577 ton. Çiftlik levreği olarak piyasada satılan levreklerin miktarı 50 bin 796 ton. Söyleyiniz bakalım, bu durumda nasıl olur da balıkçılarda satılan, lokantalarda yenilen levreklerin tamamı “Serbest avlanım ile denizde yakalanan levrek“ olur?
Serbest avlanan deniz levreğinin normalde bir tanesi 3-5 kg. ağırlığında olur. Balıkçılarda satılan, lokantalarda yenilen 250-300 gr.lık levrekler çiftlik levreğidir.
Vatandaş sadece levrekte mi kanıyor? Ya çipura?
Denizlerimizden serbest avlanım ile bir yılda çıkarılan çipuraların toplam ağırlığı Bin 164 ton. Denizlerdeki çiftliklerde bir yılda üretilen çipuraların ağırlığı 28 bin 157 ton. Kilosu 9 TL dolayında satılan çiftlik çipurasının kilosunu marketten 80 TL’ye alanlara, lokantada porsiyonunu 75 TL’den yiyenlere ben ne diyeyim?

Çiftlik balığı olmasa yiyemeyeceğiz
Denizlerimizde bir yılda 400 bin ton balık avlanıyor. Bunun 230 bin tonu akya ve hamsi. Çıkarınız bu iki balık türünü kalıyor geriye 170 bin ton balık.
Çiftliklerde bu rakama yakın balık üretiliyor. 2010 yılı rakamlarına göre iç sularda (alabalık ve aynalı sazan) 78 bin ton, deniz çiftliklerinde (levrek, çipura, alabalık) 89 bin ton olmak üzere toplam 167 bin ton balık üretimi var.
Açık anlatımıyla (hamsi türü balıklar hariç) denizde yakalanan kadar balık üreten çiftliklerimiz oldu. (Fikir Sahibi Damaklar Hareketi öncülerinin ve de çevrecilerin, balık çiftlikleri konusundaki eleştirilerini ayrı bir yazıda okuyucularıma aktaracağım.)
Çiftlik balığı sağlıklı balık. Lezzetli balık. Lezzetli olmasa, kötü niyetlilerin sattıkları balıkları, deniz balığı niyetine vatandaş afiyet ile yer ve de kazıklanır mı?
Çiftlik balığını deniz levreği ve çipurası diye satanlarla ve lokantalarında deniz levreği ve çipurası diyerek müşterilerine sunanlarla konuştum. Bana söylediklerine şaşırdım.
“Hocam” diyorlar. ”Halkımızda deniz levreği ve çipurası merakı var. İlk soruları ‘Sattığınız balık deniz levreği ve çipurası mı?’ Hayır dersek burun kıvırıyorlar. Mecburen deniz çiftliklerinde yetişen balıkları deniz levreği diyerek satıyoruz. Ve de mecburen fiyatını yüksek tutuyoruz.”

Halkımız memnun ise...
Bu anlatım bana Mehmet Barlas’tan dinlediğim bir hikâyeyi hatırlattı. Yıllar önce Türkiye’de kadınlar kumaşı mağazadan alır, giysilerini terziye diktirirdi. Makbul kumaş ipekli kumaştı. İpeklinin Bursalısı ve kaçak geleni vardı. Beyoğlu’nun en ünlü kumaşçısı da Necmi Rıza idi. (Çok da güzel sesi vardı!)
Dükkânına kumaş satın almaya gelenlere Necmi Rıza raflardaki Bursa ipeklilerinin en güzellerini indirir, tezgâhın üzerine yayarmış. Ama hanımlar onlara şöyle bir baktıktan sonra, “Necmi Bey, sen tezgâh altındakileri çıkar. Tezgâh altında mutlaka kaçak güzel ipeklilerden vardır. Onları göster kaç para istersen öderiz.” derlermiş. Necmi Rıza “Vallahi tezgâh altında kaçak ipekli yok... Hepsi Bursa ipeklisi. Onlar da tezgâhın üzerinde” der ise de bakmış ki hanımları tatmin edemiyor. Başlamış raflardaki Bursa ipeklilerinin bir kısmını tezgâhın altına koymaya. Hanımlar “Tezgâh altındakileri görelim” dedikçe, tezgâhın altına koyduğu Bursa ipeklilerini tezgâhın üzerine çıkarır, “tezgâh altına meraklı” müşterilerini “inkisar-ı hayale uğratmamak” için de bunları iki misli fiyata satarmış...
Bizim levrek ve çipura hikâyemiz de Necmi Rıza hikâyesine benzedi... Vatandaş çiftlik balığını 6-7 misli fiyattan yemekte ısrar ediyor ise... Yapacak bir şey yok demektir. Benim görevim bilgi vermek. Gerisi vatandaşa kalmış.

yağmur
05-07-2012, 07:48
Peynir ve sucuktan sonra sıra onda


Tarım Bakanlığı, bal, peynir ve sucuktan sonra fındık kreması ve ezmesinde de hileli üretim tespit etti. Farklı illerde yapılan denetimlerde krema numunelerinde fındık yerine genetiği değiştirilmiş (GDO) soya kullanıldığı ortaya çıktı.

Tarım Bakanlığı, bal, peynir ve sucuktan sonra fındık kreması ve ezmesinde de hileli üretim tespit etti. Farklı illerde yapılan denetimlerde krema numunelerinde fındık yerine genetiği değiştirilmiş (GDO) soya kullanıldığı ortaya çıktı. Bakanlık, ilgili il ve ilçe tarım müdürlüklerine yazı göndererek sözkonusu ürünlerin piyasadan toplatılmasını istedi.

Zaman'ın haberine göre; gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın gıda ürünlerine yönelik yaptığı test çalışmaları hız kesmiyor. Bakanlık, piyasadan aldığı ürünleri laboratuvarlarda inceliyor ve etiketinde belirtilen şartlara uymuyorsa teşhir etmekten çekinmiyor. Tarım Bakanlığı gıda denetçileri, sucuk, bal ve salamlardan sonra bu kez rotayı fındık kreması ve fındık ezmelerine çevirdi. Uzmanların yaptığı denetimler sonucunda, içerisinde genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) tespit edilen çok sayıda fındık kreması ve krem çikolata tespit edildi. Farklı illerde yapılan denetimlerde alınan fındık kreması numunelerinin analizlerinde çıkan GDO nedeniyle bakanlık bu ürünlerin toplatılmasına karar verdi.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı son aylarda yaptığı denetimlerde özellikle gıda ürünlerinde karşılaştığı uygunsuz ürünleri kamuoyuna açıklıyor. Son olarak kontrollerde laboratuvar sonuçları olumsuz çıkan ve gıdada taklit ve tağşiş yaptığı belirlenen 10 et ve süt ürünleri üreticisiyle bir lokanta, bakanlığın internet sitesinde ilan edildi. Laboratuvar incelemelerinde bu firmaların bazılarının ürettiği sucuk benzeri ürünlerde "at ve eşek eti", kıymalı ve kuşbaşı pidelerde "domuz eti", yağlı peynir ve tereyağında "bitkisel yağ", dana sosisinde "kanatlı eti" tespit edildi.

Bu firmaları sitesinden ilan eden bakanlık, içeriğinde GDO'ya rastladığı fındık kreması ve fındık ezmesi üreten firmalarla ilgili il ve ilçe müdürlüklerine yazı göndererek piyasadan toplatılmasını istedi. Analizlerinde tespit edilen GDO'lu ürün ürettikleri belirlenen firmaların başta İstanbul, Samsun, Kayseri, Konya ve Bingöl'de üretim yaptıkları kaydedildi. Yetkililer bu ürünlerin içerisinde soya bulunduğunu ve bu soyanın analizlerde genetiğinin değiştirildiğini kaydetti.

Bu şekilde içerisinde genetiği değiştirilmiş farklı markalara ait 20 parti ürün bulunuyor. Bunlarla ilgili il ve ilçe müdürlükleri toplatma işlemlerini sürdürüyor. Gıda mühendisleri ise genetiği değiştirilmiş ürünlerin hafife alınamayacak kadar ciddi bir konu olduğunu, bu ürün ve firmaların da bakanlığın sitesinden yayımlanması gerektiğini söylüyor.

Özellikle bahsi geçen ürünleri daha çok çocuklar tüketiyor. Vücuda alınan genetiği değiştirilmiş organizmaların kansere sebebiyet verdiği de uzmanlar tarafından sık sık gündeme getiriliyor. GDO'lu ürünler ilerleyen yaşlarda alerji, romatizmaya da neden oluyor.

Fındık yerine GDO'lu soya kullanan firmalar:


-Torku Frema markalı kakaolu sütlü fındık kreması

-MND İnş. Teks. Elk. Gıda ve Hayv. San. Ve Tic. Ltd. Şti firması tarafından üretilmiş "Loman Nedim Kakaolu Fındık Krema

-Saray Bisküvi ve Gıda San. A.Ş. isimli firma tarafından üretilen "Eldenele" kakaolu fındık ezmesi

-Oben Çikolata Şek. İml. San. Tic. Ltd. Şti. firması tarafından üretilen "Seomilky" kakaolu fındık kreması


AKŞAM GAZETESİ

08/06/2012
Teşekkürler sayın SİRİUS
Biraz daha dikkat çekmek istedim...

SİRİUS
13-07-2012, 11:25
Tecrübemin sonuçlarını almadan yazmak istemiyordum.
Öncelikle sağlık nedenleri ve aşırı kilo alıp yaşam kalitemin dibe vurması ,doktorların
tehlike sınırı,nda olduğuma dair uyarıları ile çare arayıp beslenme tarzımda ve genelde radikal
bir takım önlemler almama neden oldu.
Çözümler bana söylenmişti ama uygulama ile ilgili sorunlarım vardı.
Sonunda önce karar verdik.(Aynı sorunlar eşimde,de vardı.)
Ve araştırma,ya başladık.
Bize en uygun beslenme tarzı ve yaşam biçimi olarak ne yapabiliriz diye.
İki bilim insanı,nın önerilerini uygulama,ya başladık.
-Prof.Dr.Canan Efendigil KARATAY.(KARATAY DİYETİ)
-Prof.Dr.Ahmet AYDIN.(7,den 70,e TAŞ DEVRİ DİYETİ)

Sonuçları ile mükemmel ve ideal bir seçim yapmış olduğumuz,u anladık.
Paylaşmasaydık forum dostları,na ve benzer sağlık sorunları yaşayan insanlar,a haksızlık etmiş olurduk.
Ancak bu beslenme ve yaşam tarzını bilimsel olarak eleştiren veya yadsıyan olabilir.
Biz sadece bu tarzı bir yaşam biçimi olarak seçip bun,dan olumlu sonuç,lar alan bir aile,yiz.:super:
Tecrübe,mizi paylaşmak için ben 15 kilo eşim 10 kilo verdiğinde yazacaktık.



Başladığımız,da(1.NİSAN 2012)
Bugün itibarı,la(13.TEMMUZ 2012)


Ben 92 kilo,dan_76,300,e(Toplam 15,700gr)
Eşim 75 kilo,dan_66 kilo,ya indik.(Toplam 9 kilo)

Sadece 3ay 13 günde.


Bütün bu süreç,te ilk bir kaç gün hariç hiç bir sıkıntı çekmedik açlık duygusu yaşamadık.
İlk gün günde 20 dakika ile başladığımız yürüyüşleri şu anda en az 1 saat ile 1,5 saat arası düzenli yapıyoruz.
İkimiz,de rahatsızlıklarımız nedeniyle sürekli doktor kontrolündeyiz.
Bütün kan değerlerimizin çoğu düzeldi ve diğerleri olumlu,ya gidiyor.
Özelikle benim doktor,um beni samimiyet,le tebrik etti.
Sebebi karaciğer yağlanmam (GRADE 3)denilen seviye,deydi.Şimdi(GRADE 2)
Bir örnek daha veriyim ALLLAH kimseye böyle dertler vermesin alerji sorunum vardı
senelerdir gitmediğim uzman doktor kalmadı.
Bütün yıl sıkıntı çekerdim yazın sıcaklar,da doruğa çıkardı.
Şimdi yok ve alerji yetmiyormuş gibi 2,incil tür alerji,lere yakalandım oda yok.
İşin hülasası dost,lar sağlığımızda bir devrim yaşıyoruz.
Kendim,le ilgili ve eşimle ilgili daha fazla örnek verebilirim.
Ancak kilo ve sağlık sorunu yaşayan forum dost,larına önerim araştırın ve okuyun
nihai kararı kendiniz verin.


Şimdilik bu kadar sür,çü lisan ettiysek affola.
İsteyen veya ilgilenen,lere elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışırım.

aminoasit
14-07-2012, 01:02
geldiğimiz noktada: anlayabildiklerimiz şu sanıyorum... :

ne yersek yiyelim,
özellikle barsaklarımızda var olan bakterilerin, bizim aldığımız besin ögelerini nasıl parçaladıkları önemli...
hani millet der ya: 'su içsem yarıyor' diye, çok yabana atılır bir deyiş değilmiş doğrusu...

kişisel ve kısmen bilimsel fikirdir...

yani:
aynı şeyleri yiyebiliriz ama sende ve bende farklı parçalara ayrılacaktır... dolayısı ile farklı zarar-yarar döngüsüne girecektir...
(eş'ler bu hipotez dışında tutulmuştur)
.

Serenler
06-09-2012, 17:52
GDO konusunda son söz denebilecek bir açıklama:




Değerli üyelerimiz,
GDO konusunda TZYMB çok nettir,
Daha önceden de biyogüvenlik kanunu tasarısı görüşmelerinde en net görüş TZYMB den çıkmıştır.
Biz onun bunun yanında değiliz, ona buna karşı değiliz, milli menfaatler neyi gerektiriyorsa TZYMB onu söyler, savunur.
GDO nun insan sağlığına etkisi konusunu net bir şekilde bilmiyoruz, kanser mi eder, antibiyotiklere karşı direnç sağlar mı, pankreasta ve karaciğerde bozukluklara sebep olur mu olmaz mı bilmiyoruz, ama bunun aksini de bilmiyoruz.

GDO'ya hayır platformunda yer almıyoruz, GDO'cular tarafında da yer almıyoruz.
TZYMB'nin söylediği şudur;
GDO konusunda sağlık, tarım(gen kaçışı) ve çevre konularında RİSK vardır. Riskten uzak durmak gerekir, hele hele biz Anadolu isek, bir çok bitkinin gen kaynağı isek, endemik tür ve çeşit anlamında 5000 sayısına yaklaştıysak, ve bitki türü olarak 11000 rakamına varıyor ve Avrupa kıtasından daha fazla isek, bizim GDO'ya ihtiyacımız yoktur. Anadolu'nun bozulmasına izin vermememiz gerekmektedir.

Biyogüvenlik kanununda savunduğumuz, 20 yıl izin vermeyelim ne olur ölürmüyüz? 20 yıllık süreçte bilim, fen, tıp'taki gelişmeler ile zararları varsa ortaya konulur, eğer yoksa bu teknolojiye uzak durmamak noktasında bu süre zarfında bir biyoteknoloji enstitüsü kurularak üniversiteler ile de işbirliği içerisinde laboratuvar ve dar alan çalışmalarına bir an önce başlanması gerektiğini, ve ülkemizin bu teknolojiyi yakalaması gerektiğini her platformda savunduk.

Birilerinin GDO çöplüğü olmak yerine ve Bakanlık Müsteşar yada Tagem Genel Müdürüne sık sık sorduğumuz Biyoteknoloji Enstitüsünü kurmamız gerektiğidir. Biyoteknoloji Enstitüsü kuramadılar ama bize sık sık beyanları Yenimahalle TAGEM ve Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsünde bununla ilgili bölüm açtıklarını söylerler. Bu yeterli değildir.

Ticarete konu olan ve yurtdışından aldığımız mısır ve soya GDO riski taşımaktadır, pamuk ve kanolayı geçtim hadi.

Biz ülke olarak 21.yüzyıla gelmişiz hala sulayamadığımız 5-5,5 milyon hektar arazi var. İstanbula kanal projesi diye 50 milyar dolar harcayıp birilerini emlak zengini yapacaklarına, Konya ovası için 5 milyar dolar harcasınlar her tarafı sulasınlar. Ekonomik olarak sulamaya uygun bu arazilere suyu götürebilsek Ali ÜSTÜN abi söylesin işte soya üzerine çalışan bir insan, soyayı da üretiriz mısırı da ve dışarıdan ABD nin GDO'lu soyasına da mısırına da ihtiyacımız kalmaz.
Biz önce yapabileceklerimizi yapalım, teknolojisini yakalama adına çalışalım, tarımsal üretimi optimum seviyelere (sulama v.s.) çekelim.

Her konuda avlanan Türkiye'nin GDO konusunda da avlanmamasını, bu güzel coğrafyanın kendine has kalmasını istiyoruz.

İşin tekniğini bilimsel yönünü tartışmak bizleri de mutlu etmektedir.

Birliğimiz için hazırladıkları rapordan dolayı Gürbüz abime ve Kenan başkanıma teşekkür ediyorum.

Saygılarımla...

Fehmi KİRAZ
Genel Başkan
Türk Ziraat Yüksek Mühendisleri Birliği

bilalx
06-09-2012, 18:05
Sağlığa yaşamın sonlarında değil başında dikkat etmeliyiz...

Şimdinin çocukları cips,kola,mayonez ve ketçapla sağlıksız besleniyorlar...

brokerüstad
08-09-2012, 16:21
süt içelim
sağlıklı gıdalar alalım

yağmur
01-01-2013, 20:39
İstanbul Sultangazi’de “KANSERE NEDEN OLAN BESLENME ALIŞKANLIKLARIMIZ” konusunda düzenlediği toplantıda Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL’UN konuşması.

“YAĞ” ve “ŞEKER”

Eğer hayvan merada %100 yeşillikle besleniyorsa, asla başka yabancı gıda almıyorsa, o tereyağı dünyanın en iyi yağıdır. Zeytinyağından da iyidir. Ama marketten satın aldığınız tereyağı ahırda beslenen, pancar küspesi, mısır silajı veya başka tahıllarla beslenen hayvanların yağıdır…
Sizin sağlığınızı korumak için ne yediğinize bakmanız lazım. İşte temel hatalardan biri yağ seçimi.

Biz ayçiçek yağı, mısırözü yağı, margarin veya endüstriyel tereyağı yediğimiz sürece hasta olmaya mahkumuz.

Elimizde iki tane yağ var şu anda. Bir, zeytinyağı; iki, %100 mera sütünden yapılmış tereyağı. Peki fındık yağını nereye sokacağız? Bu liste içinde bakın fındık yağının yağ asit içeriği, yani temel yağ bileşimi zeytinyağına çok yakındır. Hasta edici bir yağ değildir. Ama zeytini sıkıyorsun, yağını elde ediyorsun. Fındığı eziyorsun, püre haline getiriyorsun, 80 dereceye ısıtıyorsun, eter katıyorsan, yağını öyle elde ediyorsun. Hangisi tercih edilir? Zeytinyağı tabii ki. Yani fındık yağını eve sokmanın bir alemi yok. Ha zeytinyağının tadına hiç tahammül edemiyorsan o zaman rafine zeytinyağı kullanabilirsin. O da işte fındık yağıyla aynı yöntemle elde edilir. Yani piyasa değeri olmayan, çok koyu, kokulu zeytin yağlar fabrikaya gönderilir. Onlar da 70-80 dereceye ısıtılır; sonra da eter katılır; yağ elde edilir. İlk etapta rafine zeytin yağı elde edilir. Hiç kokusu yoktur, hiç tadı yoktur. Eğer bu rafine zeytin yağına, %5 oranında sızma zeytin yağı katarsanız, o zaman riviera tipi zeytinyağı elde etmiş olursunuz. Hani marketlerde görüyorsunuz ya, o fabrika eseri bir yağdır; ayçiçekle filan karışmış değildir. Saf zeytinyağıdır. Ama neden yoksundur biliyor musunuz? Sızma Zeytinyağında var olan antioksidanlardan yoksundur. Çünkü oksitlenme, yani paslanma bütün bizim hastalıkların temelindeki ana unsurdur.

Nasıl açık havada bırakırsan demiri yağmurda paslanır,
ama biz ne yaparız, antipas diye bir boya süreriz paslanmasın diye.
Vücudumuzun da antipasları vardır.
Bunlara biz antioksidan diyoruz.

Antioksidanları ağırlıklı olarak sebze-meyvelerden elde ediyoruz. Zeytinyağı antioksidanlardan çok zengindir ve kalp hastalıklarına karşı koruyuculuğu önemli oranda antioksidanlardan dolayı kaynaklanmaktadır. Ama biz onu ısıttığımız zaman, rafine zeytinyağı elde ettiğimiz zaman, bu unsurları geniş ölçüde kaybediyor. O yüzden mümkün mertebe sızma zeytinyağı kullanmalıyız ve çocuklarımıza da bu tadı alıştırmamız lazım.

İkinci temel hatamıza geçmeden birincisi olan yağ seçimini özetlersek, daha Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinin Trabzon bölümünde, hamsinin zeytinyağı ile kızartıldığının tarifi vardır. Sen 500 sene önce bu topraklarda bunu biliyordun. Ama biz, dış etkilerle doğruyu unutturulduk ve yanlışlara sürüklendik. İşte o yanlışlıklar bizi hastalıklara sürüklüyor. Zaten dünyada bir tek Akdeniz yöresinde yetişiyor. Şimdi Arjantin’de, Çin’de zeytin ağacı yetiştirilmeye çalışılıyor. Biz toprağındayız. 5.000 yıldır bu topraklarda zeytinyağı kullanılıyor. Ne olur biraz özümüze geri dönelim.


İkinci büyük hata şeker. Hayatımızda şeker, insanlık tarihi itibarıyla bakarsanız çok yeni bir olgu.

Peki şeker bir besin maddesi midir?
Değildir.
Çünkü besin maddesini nasıl tanımlıyoruz? İnsanın bedensel ve ruhsal işlevlerini ve çoğalmak için, yani neslini sürdürmek için gerekli maddelere biz besin maddeleri diyoruz. Şeker, insanın herhangi bir işlevini yerine getirmek için gerekli mi?

Evet. Beyin glikozla çalışıyor.
Omurilik hücreleri glikozla çalışıyor.
Eritrosit dediğimiz alyuvarlar glikozla çalışıyor.
Enerji kaynağı olarak glikozu kullanıyor.
Peki dışarıdan şeker alıp da daha akıllı olan bir insan gördünüz mü?

Hani beyin glikozla çalışıyor ya, şeker yediği için daha akıllı olan bir insan gördünüz mü? Veya sperm, enerji kaynağı olarak früktozu kullanıyor. Meyve yiyip de daha müthiş erkek olanı gördünüz mü? Çünkü;
insanın gereksinimi olan glikozu da früktozu da
vücut kendisi üretiyor.
Dışarıdan asla alınmasına gerek yok.
Dolayısıyla biz şeker yediğimiz zaman
tamamen sadece damak zevkimiz için yiyoruz.
Asla hiçbir bedensel ihtiyacımız yok.

O yüzden şekere boş kalori denir. Yani gereksiz yere aldığımız kalori. E bugün bakın şimdi son bir hafta içinde yediklerinize, ne kadar boş kalori aldınız? Çok… Niye?… Hasta olmak için, Sadece hasta olmanıza katkıda bulundu. Bir de son zamanlarda pancardan elde edilen şeker de bir yana bırakıldı; daha ucuz olsun diye mısırdan elde edilen şeker kullanılmaya başlandı. Fruktozdan zengin mısır şurubu. Ne yazık ki, bizim gıda tüzüğümüzde farklı şekerlerin farklı adlandırılması zorunluluğu yok. Şeker şekerdir mantığıyla ister nişasta bazlı şeker yani mısır nişastasından elde edilmiş şeker olsun ister pancar şekeri ister … şekeri olsun hepsinin üstünde şeker yazılması yeterli.

Halbuki
mısırdan elde edilen fruktozdan zengin mısır şurubu,
aynı miktar kaloride bile olsa normal şekere göre
% 46 daha şişmanlatıcı

Özellikle karın bölgesi yağlanmasına yol açıyor. Bu bilimsel olarak kanıtlandı.

Dünyanın en saygın üniversitelerinden biri, Amerika’da bir teknik üniversitenin bir öğretim üyesinin sözünü ödünç alarak size söylemek istiyorum “Yaşadığımız çağ, akademik kapitalizm.” Yani sermaye sahiplerinin akademisyenleri satın alması sonucu, toplumla paylaşmak istediklerini akademisyenlere söylettirdikleri çağdayız.. Yani satılmış insanların çağı. Satılmış bilim insanlarının çağındayız.


Üçüncüsü ise karaciğer yağlanması. Ama ne tür bir yağlanma? Alkolizm dışı bir yağlanma. O yüzden biz buna alkol dışı karaciğer yağlanması deniyor. Ve alkol dışı karaciğer yağlanması, özel tipli bir siroza neden oluyor. Atatürk’ün öldüğü siroz hastalığı var ya. Özel bir tipte siroz hastalığı, kriptojenik siroz deniyor buna. Amerika’da son otuz yıl içinde üç kat artan karaciğer kanserinin de kriptojenik siroz sonucu olduğu belirtiliyor. Yani sonuçta Amerika’da son 30 yılda üç kattan fazla görülen karaciğer kanserinin sebebi mısır şurubudur. Bu, bu kadar açıkken bizim bakanlığımız dün yaptığı açıklamada hiçbir bilimsel kanıt sunulamamıştır diyor. Benim 110 tane bilimsel yayın kullanarak yazdığım, on yedi sayfalık raporu da çiğneyerek bunu yapmış. 17 sayfalık rapor gönderdim onlara. 110 tane de literatür ekledim. Ama neoliberalizmdeki iktidarlar sermayenin iktidarıdır; vatandaşın iktidarı değildir. Yurttaşın iktidarı değildir...

Ne olur çocuklarınızı mısır şurubundan uzak tutun.
Hem şekerden uzak tutun ama özellikle de yani gofret, bisküvi kek
dışardan alacağına az şekerli bir keki evde kendin yap.
Yani ambalajlı bir ürün sunmayın çocuklarınıza.

Bugün gıda sanayisinde
sadece ve sadece aksi belirtilmediği takdirde mısır şurubu kullanılıyor. Dondurmalarda o kullanılıyor, hazır aldığınız baklavanın şerbeti bile mısır şurubundan.

Kartal’da onun fabrikası var Ülker’le Cargill firmalarının ortak kurdukları bir fabrika. Baklava şerbeti bile oradan geliyor. Çocuklarınıza illa tatlı bir şey yedirecekseniz, ne olur evde kendiniz yapın ve olabildiğince az şekerli yapın. Çünkü total olarak da şeker zararlı zaten, yani;
insanın
zarar görmeden günde tüketebileceği
şeker miktarı 30 gramdolayındadır.
30 gram, 8 kesme şekeri yapar.

Ama bu şekerin içinde ne yazık ki meyve de var, bal da var, yani siz kahvaltıda bir tatlı kaşığı bal yediyseniz, hakkınız 7 ye düştü. Bu hakkınızı ağırlıklı olarak meyve olarak değerlendirin. Eğer bugün hiç şeker yememişseniz, bal dahi yememişseniz, çayınıza hiç şeker koymamışsanız, başka hiçbir şeker kaynağı da yoksa, 8 kesme şekerin karşılığı 300 gram portakal veya 300 gram elma veya 400 gram kiraz veya vişne veya 100 gram kadar muz, incir veya üzüm yiyebilirsiniz. Ama sadece 100 gram. Yani mandalina zamanı koy hanım önüme bir kilo mandalinayı ben bunu yiyeyim bu sağlıklı değil. Siz sınırsızca sebze yiyebilirsiniz ama meyve sınırlı yemeniz lazım. Meyvenin fazlası da şişmanlatır. Ve zararlıdır, karaciğer yağlanması yapar….. Yani meyve tek başına bile hem karaciğer yağlanması, hem karın tipi şişmanlık yapabilir. Karın tipi şişmanlığın çok özel bir yeri vardır. Bağırsak çevresindeki iç organların çevresindeki yağlar hormonal etkin yağlardır ve bu hormonal etkin yağlar ne yazık ki kanser oluşumunda da, kalp-damar hastalığı oluşumunda da etkindir. O yüzden eşit bir şişmanlık, yani kollar bacaklar her taraf eşit ama karın büyümemiş. Bu şişmanlığa çok itirazım yok.

Karın tipi şişmanlık
eşittir şeker hastalığı,
eşittir kalp hastalığı,
eşittir kanser.
O yüzden göbekler inecek. Göbekler inmediği sürece sağlıklı olma şansımız yok. Göbekleri indirmek içinde şekerden uzak duracağız. Çünkü en çok karın tipi şişmanlık yapan früktozdur. Bizim yediğimiz pancar şekerinin de yarısı früktozdur. Yediğimiz meyvenin şekerinin de yarısı früktozdur. Biz früktozu azaltmak zorundayız. Karın tipi şişmanlığı, dolayısıyla kalp hastalığı, kanser, inme gibi hastalıklardan kurtulmak istiyorsak karnımız inecek.
- Esmer şeker hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Bakın bütün şekerler esmerdir. Üretim aşamasında karamelize olur. O yüzden esmerdir ama yıkandıkça üzerindeki karamel atılır, rafine edildikçe beyazlaşır. Yani senin dediğin esmer şeker, yediğin beyaz şekerin üretimdeki bir önceki aşamasıdır. Sadece ticari bir tuzak. Daha yüksek fiyata satabilmek için ticari bir tuzak……

Şimdi karaciğer yağlanmasının önemli bir bölümü selim seyredebilir. Yani her hangi bir sorun yaratmadan da insan ömrünü bununla sürdürebilir. Ama bir bölümü yine hatalı beslenmenin devam etmesi koşuluyla, yağlı karaciğer iltihabına dönüşebilir. Alkol dışı yağlı karaciğer iltihaplanmasıdır bu hastalığın adı. Ciddi karaciğer yetersizliği, siroz karaciğer kanseri aşamasıdır. Bazen yağlı karaciğer iltihabı olmadan da sadece yağlı karaciğer aşamasında da bazı hastalıklar çıkabilir ama yağlı karaciğeriniz varsa iki yol var sizin önünüzde; biri nispeten hayatınızı idame edeceğiniz bir yol öbürü de ölümdür. O yüzden ne yapıp yapıp karaciğer yağlanmasını tedavi ettirmelisiniz. Bunun da temelinde şekeri tümüyle sıfırlamanız geliyor. Ancak iki yıl gibi bir süre içinde toparlayabilirsiniz……

Şeker kesmeyi dile getirdiğimiz zaman
karaciğer yağlanması açısından,
o zaman nişastayı da kesmemiz lazım.
Çünkü nişasta, daha ağzımızda çiğnendiğinde tükürükle glikoza dönüşür. Şekerdir; yani nişasta da şekerdir.
- Kolesterolün karaciğer yağlanmasıyla bir ilgisi var mı?
- Kolesterol olmazsa hayat olmaz. Bütün hormonlarımızın ham maddesi kolesteroldür. O yüzden zaten anne sütünde kolesterol çok yüksektir. Çocuğun hormonlarının üretilmesi için başlangıçta anneden aldığı kolesterole ihtiyacı vardır.
Kolesterol masum bir maddedir.
Ama oksitlenirse oksikolesterole dönüşür
ve damar sertliği yapar.
Peki oksitleyen ne?
Şeker.

Yedikten sonra şeker trigliseride dönüşür. Yağdır o ve o trigliseritten kolesterolü oksitleyerek damar sertliği yapar bir. İki;
ayçiçeği yağı,
mısır özü yağı
veya margarinden
elde edilen trans yağ asitleri
kolesterolü oksitler ve böylece
damar sertliği oluşur.

Üç, yapay yemle beslenen hayvanların sütünde de iç yağı vardır. Damar sertliği yapıcı doymuş yağ asitleri vardır, bunlar kolesterolü oksitler ve hasta eder bizleri. Şimdi hayvanın merada otlarsa ayçiçeği yağı mısırözü yağı margarin kullanmazsan şekeri de azaltırsan senin damar sertliği olma şansın kalmıyor. Kolesterolün ne olursa olsun. Ama bu bilgi kolesterol ilacı üreten Amerikan şirketlerinin işine gelmiyor.
yılda sadece kolesterol ilacı satımından
50 milyar dolar elde ediyorlar.

O yüzden de Amerikan tıbbı bize ne emrediyor? Kolesterol ilacı ver diyor. Bakın gazetelere yansıyan bir gerçek var. Nasıl bizim Sağlık Bakanlığımız bir bilimsel kurul kurdu, Amerika’da da böyle bir bilimsel kurul kuruldu ve “Normal kolesterol düzeyi kaçtır?” sorusuna bilim kurulu yanıt versin istendi. Ve de normalin çok altı bir değer, 200 mü kabul ediliyor normal,150 gibi bir değer ileri sürdüler. Sonradan ortaya çıktı ki bilim kurulunda yer alan 9 öğretim üyesinin dokuzu da ilaç şirketlerinden rüşvet almışlar.
- Hocam kızartmalarda ne tip yağ kullanmak gerekir?
- Kesinlikle zeytinyağı, kesinlikle.
- Peki, zeytinyağının yanma derecesi ayçiçeği yağından yüksek midir?
- 240 derece, ayçiçeği yağından çok daha yüksektir. Tava ısısı normal şartlarda 180 dereceyi çok az aşar. O yüzden rahatlıkla zeytinyağını kullanabilirsiniz ama dumanlaşma derecesi diye teknik jargonda adlandırılır sızma zeytinyağını kullandığınız zaman çok daha düşük derecelerde dumanlanma görürsünüz. O su buharıdır. Su buharıdır ve içindeki bazı organik maddeler yanar, koku maddeleri tat maddeleri yanar. O yüzden o, yağın yandığı anlamında değildir. Ne olur yanılmayın. Yağ yanmıyor. İçindeki bazı koku, renk maddeleri yanıyor. 240 dereceye kadar dayanan bir yağdır……

- Bir dinleyicinin elindeki pet şişeden su içtiğini gören hoca,
- Şimdi içtiğiniz su ile neler elde ettiğinizi de gözden geçirelim ve bu günkü toplantıyı kapatalım.
O polietilen tereftalat maddesinden üretilmiş
yani pet şişenin içindeki stalatlar
suyun içine karışmış bulunuyor.
Ayrıca o plastiği yumuşatmak için
antimon denen bir ağır metal kullanılmıştır
o da suyun içine karışıyor
dolayısıyla siz hem stalat,
hem de antimon içmiş oldunuz şu anda.
Peki, ne yapar bunlar size? Bunlar hormon bozucular diye geçer. Sizin vücudunuzda bir takım hormonal bozukluklar yaratır. Bu hormonal bozuklukların bir bölümü, örnek, östrojen etkisini göstererek 5 yaşında çocukların adet görmesine sebep olur. İki buçuk yaşında bir çocuk getirdiler Lüleburgaz’dan adet görüyor. İki buçuk yaşında. Hamile bir kadın östrojen etki gösteren bir hormonal bozucuyu aldığı zaman, o madde özellikle bu 19 litrelik su bidonlarında onlar polikarbon denen bir plastiktir ve ham madde olarak Bisfenol-A denen bir maddeden üretilir. Bisfenol-A’nın meme kanseri yaptığı 1930 yılından beri bilindiği halde ve 130 tane bilimsel yayın olduğu halde bunun hakkında hala biz o bidonlardan su içmeye mahkum bırakılıyoruz. Bisfenol-A hamile bir kadının karnındaki çocuğun beynindeki cinsiyet ayrım merkezine gittiğinde çocuğun homoseksüel olma olasılığı çok yükseliyor. Meme kanseri riski çok yükseliyor erkekse prostat kanseri riski normal bunla temas etmemiş insana göre 3 kat artıyor.
Yani musluk suyu için Allah aşkına.
- Arıtıcılar hocam?
- Paranız varsa arıtıcı kullanın. Ama paranız yok arıtıcı alamıyorsunuz, musluk suyu için.
Musluk suyu
İstanbul’da kullandığınız
plastik şişedeki su hangisi olursa olsun
100 kat iyidir.

İSKİ’nın her ay İstanbul’daki bütün su havzalarının sağlık raporları internette yayınlanıyor. Biz geçen sene NTV’de bir su programı yapmıştık ve NTV Yıldız Teknik Üniversitesinde piyasadan topladığı suları bakteriyolojik incelemeye gönderdi. Hepsinde mikrop çıktı. Hepsinde istisnasız. Yani siz sağlıklı olsun, temiz olsun çocuğum mikropsuz su içsin diye mikroplu suyu paranızla içiyorsunuz. Bıraktım vazgeçtim mikroptan, kanser yapıyor. Almanya’da geçen sene ocak ayında Avrupa birliğinin gıda güvenliği merkezi vardır EFSA ocak 2010a kadar Bisfenol_A’nın sağlık sakıncası olmadığını iddia ediyordu. Ama toplum baskısıyla mayıs ayında biz bu işi araştıracağız dediler ve ekim ayında biberonlarda Bisfenol-A’nın kullanımını yasakladılar. Tamam, da biberonda yasakladın e çocuğuna Bisfenol-A’lı su bidonundan su katmıyor musun mamasını hazırlarken?Isı ve zaman etkisiyle plastiğin defalarca kullanılmasıyla Bisfenol-A’nın suya geçiş oranı çok artıyor. Şimdi su ısınmaz ki diyeceksiniz. Arizona’da yapılan bir çalışmaya göre şehirlerarası su nakli sırasında kamyon içerisindeki su 80 dereceye kadar ısındığı saptanmıştır. 80 dereceye ısınan su o plastikten ne kadar madde çözüyor biliyor musunuz? Sizi de sülalenizi de kanser etmeye yeter. Antalya’da yazın açık havada duran suyun derecesi kaç acaba? Banyo bile yapamazsın o kadar sıcak suyla. Ne olur musluk suyu kullanın. Bırakın şu plastikleri.
- Hocam bazı yiyecekleri plastik poşetlere koyup buzluğa atıyoruz . bu da sakıncalı mı?
- Şimdi bakın naylon folyo polietilen denen bir maddedir ve polietilenin bu güne kadar bir sağlık sakıncası saptanmamıştır. Daha büyük sorun yoğurt kapları. Mesela bazen çay içiyoruz köpük gibi bardaklardan veya uçağa bindiğimizde şeffaf cam gibi çıt diye kırılan plastik bardaklar var hem o polystryne hem köpük gibi olan bardaklar da polystryne onlardan stryne çayımıza geçiyor o da kanser yapıyor.


Şimdi plastik yoğurt kaplarında, ben anlata anlata zannediyorum bazı firmalar artık polipropilen kullanmaya başladı. Kabın altına baktığımız zaman veya yanına baktınız zaman bir üçgen göreceksiniz. Üç oktan oluşan bir üçgen. Bu geri dönüşüm işaretidir. O üçgenin içinde bir sayı yazar. 5 numara polipropilendir altında da zaten PP yazar. Yoğurt alırken artık markaya göre değil kullandığı plastiğe göre tercihinizi yapın. Ben her yoğurt almaya gittiğimde maalesef aynı firma farklı marketlere farklı plastik gönderebiliyor. Daha ucuz marketlere adi plastiklerde, lüks semtlerdeki marketlere daha kaliteli plastikte gönderiyor. Ne acı. Yani ayırım yapıyor.
- Yani hocam üçgenin içinde 5 miyazması lazım?
- Evet polipropilen
- 1,5 litrelik su şişelerinde 1 yazıyor.
- Evet, işte o PET polietilen tereftalat, kötü, 1 numara kötü. Evde 19 litrelik bidonların altına bakın. Onda da 7 yazar. 7 diğer plastikler anlamına gelir. Diğer plastiklerin içinde 6-7 farklı plastik vardır bunlardan bir tanesi de polikarbondur onun için üçgenin altında PC kısaltması vardır.
Bu günlük de bu kadar…..

Prof. Dr. Kenan DEMİRKOL

BORA YAŞAR
01-01-2013, 21:05
Kenan Demirkol'un söylediklerini okudum da dehşetle şu sonuca vardım:

- Ölmüşük de ağlayanımız yok...

cetvel
01-01-2013, 21:32
Sevgili Yağmur, yazı için teşekkürler...

Kenan Hoca'm bilgisini çok güzel paylaşır, bilgiyi kendisine saklamaz... Anlattıklarını biraz uygulayabilsek ne mutlu bize...

Ben de size ufak bir ekleme yapayım...


Malum yumurta protein açısından çok önemli bir kaynak. ne yazık ki kolestrol kaynağı olarak bizlere senelerce yedirilmemeye! çalışıldı. Ne de olsa protein ile değil ekmek ile beslenmemiz tercih ediliyordu...

Fakat bu yumurta ile ilgili bir açmazımız var. Tavuklar için en iyi besi rasyonunu, soya içerikli yemlerle sağlıyoruz.

Soya içeriğindeki %40'ları aşan protein ile çok değerli bir besin kaynağı. ama dünyada ticari olarak üretilen neredeyse tüm soyalar GDO'ludur. Bu GDO'lu soyalar da ülkemize ithal edilmektedir ve en iyi alıcıları da malesef tavukçulukla iştigal eden firmalardır.

Organik yumurta diye satılanlara da, ben inanmıyorum. Eğer soya yediriliyorsa, istedikleri kadar organik desinler, yalan.

Şu anda özellikle Amerikada "free range" denilen serbest yayım ile tavuk besisi yapılıyor. tavuk çayırda istediği gibi yayılıyor, börtü böcek buldukça karnını doyuruyor, hatta bazı çiftliklerde inek dışkısı nda gezinmeleri bile sağlanıyor, ek bir yemleme yapılmıyor. Tavuk yavaş büyüyor, haliyle daha pahalı satılıyor.

işte bizim eski köy usulu tavukçuluk... yumurta gerçek sarısına kavuşmuş ve içeriği çiftlik yumurtalarına göre daha değerli.

sağlıklı olacağım diye yumurta yiyoruz ama düzenli olarak GDO'lu ürün tüketmiş oluyoruz.

selamlar...

yağmur
02-01-2013, 00:46
Sevgili Yağmur, yazı için teşekkürler...

Kenan Hoca'm bilgisini çok güzel paylaşır, bilgiyi kendisine saklamaz... Anlattıklarını biraz uygulayabilsek ne mutlu bize...

Ben de size ufak bir ekleme yapayım...


Malum yumurta protein açısından çok önemli bir kaynak. ne yazık ki kolestrol kaynağı olarak bizlere senelerce yedirilmemeye! çalışıldı. Ne de olsa protein ile değil ekmek ile beslenmemiz tercih ediliyordu...

Fakat bu yumurta ile ilgili bir açmazımız var. Tavuklar için en iyi besi rasyonunu, soya içerikli yemlerle sağlıyoruz.

Soya içeriğindeki %40'ları aşan protein ile çok değerli bir besin kaynağı. ama dünyada ticari olarak üretilen neredeyse tüm soyalar GDO'ludur. Bu GDO'lu soyalar da ülkemize ithal edilmektedir ve en iyi alıcıları da malesef tavukçulukla iştigal eden firmalardır.

Organik yumurta diye satılanlara da, ben inanmıyorum. Eğer soya yediriliyorsa, istedikleri kadar organik desinler, yalan.

Şu anda özellikle Amerikada "free range" denilen serbest yayım ile tavuk besisi yapılıyor. tavuk çayırda istediği gibi yayılıyor, börtü böcek buldukça karnını doyuruyor, hatta bazı çiftliklerde inek dışkısı nda gezinmeleri bile sağlanıyor, ek bir yemleme yapılmıyor. Tavuk yavaş büyüyor, haliyle daha pahalı satılıyor.

işte bizim eski köy usulu tavukçuluk... yumurta gerçek sarısına kavuşmuş ve içeriği çiftlik yumurtalarına göre daha değerli.

sağlıklı olacağım diye yumurta yiyoruz ama düzenli olarak GDO'lu ürün tüketmiş oluyoruz.

selamlar...

Çok haklısınız Sayın cetvel günümüzde sağlıklı yumurta ve tabiii tavuk bulmak çok zorlaştı
Kırsal kesimde üretilen tavukları sahte kuş gribi salgını korkusu ile katlettiler korkunç bi şekilde...
Şimdi de yenebilecek nitelikte tavuk ve yumurta bulamıyoruz market ürünü tavuk ve yumurtaların bir çoğu yenebilecek özellikte değiller...
Ayrıca şunu da belirtmek istiyorum sızma zeytinyağında da çok dikkatli olmak gerekir çünkü
YASAĞA rağmen, piyasada satılan her iki sızma zeytinyağından birini, yüksek asit oranı kolon yöntemiyle düşürülmüş yağlar oluşturuyor.
Kolon’la gerçek sızma arasında fiat olarak yüzde 30 fark var...
Yani fiatı düşük olan sızma zeytinyağların hiçbiri gerçek sızma değil çünkü o fiata kesinlikle elde edilemez...
Çok dikkat etmek gerekir...
Çünkü vitamin ve gıda değerlerinde kayba yol açan bir yöntem sayesinde yüksek asit oranlı zeytinyağları, yüksek ısıda vakumlama yöntemiyle işleme tabi tutularak, asit oranları sızma seviyesine (yüzde 0.8) kadar çekilebiliyor
Bunları yazdığım ve sizleri tedirgin ettiğim için üzüntü duyuyorum lütfen bağışlayın...

guven55
02-01-2013, 12:00
http://www.hacamattibbisuluk.com/?SyfNmb=1&pt=Anasayfa

yağmur
03-01-2013, 12:00
Kanserden korunma ve kanserle mücadele...

Her doktor öğrenciliği sırasında Otto Warburg'un buluşunu öğrenir.
1930'lu yıllarda Warburg kanserin en temel biyokimyasal sebebini,
yani sağlıklı bir hücreyi kanser hücresinden ayıran şeyin ne olduğunu bulmuştur.

Bu, o kadar önemli bir buluştur ki,
Otto Warburg'a Nobel Ödülü kazandırmıştır.
Otto Warburg'a göre kanserin bir temel sebebi vardır.

Bu da, vücudun normal hücrelerinin oksijenli solunumunun,
oksijensiz -anaerobik- hücre solunumuyla yer değiştirmesidir.

Warburg'un buluşu bize başka neleri anlatmaktadır?

Birincisi, kanser, normal hücrelerden çok farklı bir biçimde metabolize olmaktadır.
Normal hücreler oksijene ihtiyaç duyar; kanser hücreleri oksijenden kaçınır.
Hiperbarik oksijen terapisi alternatif kanser tedavisi uygulayan kliniklerde kullanılan bir yöntemdir.

Bu buluşun bize anlattığı başka bir şey de, kanserin bir mayalanma (fermantasyon)
süreciyle metabolize olduğudur.

Kanserin metabolizması normal hücre metabolizmasından 8 kat daha büyüktür.
Yukarıda söylediğimiz her şeyi birleştirirsek ortaya şu tablo çıkıyor:

Vücut, kanseri beslemeye çalışırken mütemadiyen kapasitesinin üstünde çalışır.
Kanser devamlı açlıktan ölmenin eşiğindedir ve vücuttan kendisini beslemesini talep etmektedir.
Besin alımı kesilirse kanser açlıktan ölmeye başlar.
Tabii kendisini beslemek için vücudun şeker üretmesini sağlayamazsa. ..

Proteinlerden şeker Bu ziyan sendromuna kaşeksia (cachexia) denir.

Kaşeksia vücudun proteinlerden (evet, doğru duydunuz, karbonhidratlardan veya yağlardan
değil de, proteinlerden) "glükoneogenez" (yeniden glükoz yapımı) işlemiyle, şeker elde etmesidir.
Bu şeker kanseri besler. Vücut sonunda, kanser hücresini beslemeye çalışırken kendisi açlık çeker.
Şimdi, kanserin şekerle beslendiğini öğrenmişken, onu şekerle beslemek mantıklı geliyor mu size?
Yani karbonhidratlardan zengin bir diyet uygulamak? Bugün, kansere karşı uygulanan birçok besin terapisi
mevcuttur (işe de yaramaktadırlar) çünkü günün birinde birisi şeker ve kanser arasındaki bağlantıyı görmüştür.

Bu terapilerde, karbonhidratlar bakımından zengin gıdalara izin verilmez.
Terapilerin hiçbirinde şekere de izin verilmez çünkü şeker kanseri beslemektedir.

Peki doktorunuz bu gerçekleri size neden söylemez? Kim bilir?
Belki doktorunuz kanseri tedavi edecek kişinin siz değil, kendisi olduğunu düşünmektedir.
Belki Otto Warburg'un buluşunu duymuştur ama geri kalan parçaları tamamlayamamıştır.
Belki de beslenmeyle ilgili hiçbir şey öğrenmemiştir.

Aslında 1978'e kadar ABD'nin resmi kuruluşlarından biri, beslenmenin kanserle
bir ilgisi olmadığını iddia etmekteydi!! !!

Kanser ve şeker bağlantısından haberdar olanlar ise, dikkate değer terapilerle
ortaya çıktılar. Bunlardan biri 'Laetrile'dir.

Kaşeksialı hastaların yüzde 50'den fazlasında glükoneogenez sürecini durduran
hidrazin sülfat bunlardan bir diğeridir.

Bugün, Minnesota Üniversitesi kemoterapi alanında bir "akıllı bomba" üzerinde çalışmaktadır.
Akıllı bomba diyebileceğimiz ilacın üzerinde bir kaplama vardır.

İlaç, vücutta oksijensiz bir bölge ile karşı karşıya geldiğinde bu kaplamayı üzerinden atar.
Kanseri yok etmek için kemoterapiyi serbest bırakır. Çünkü, vücutta oksijensiz tek alan, kanserli bölgedir.

Kanser hücresini aç bırakmaya çalışan besin terapileri de vardır.
Kanserin ne sevdiğini bilen hasta, bunları yemekten kaçınır.
Kanser, çiğ yiyeceklerdense, pişmiş yiyecekleri sever.
Pişirme işlemi, besinlerdeki enzimleri ve vitaminleri yok etmektedir.
Bir de, kanserin şeker sevdiğini aklınızdan çıkarmayın.
Kanserinizi sevmiyorsanız, onu beslemeyin!

Şeker yerine tatlandırıcı kullanmak çözüm değil
Şeker yerine tatlandırıcı kullanmayı düşünüyorsanız, başka bir tuzağa düşmüş olursunuz.
Tatlandırıcıların da vücuda ciddi zararları olduğu, yapılan araştırmalarla kanıtlandı.

Örneğin, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), sakarin içeren her türlü gıda maddesinin üzerine
"Sağlığa zararlıdır.Hayvanlar üzerinde yapılan testlerde kansere yol açmıştır." ibaresinin
konmasını şart koştu. Aspartam ve sükraloz gibi diğer tatlandırıcılar da yan etkileri
nedeniyle uzak durulması gereken gıdalar arasında.

(Editörün notu: Ama maalesef hiç birinin üzerinde böyle bir ibare yok).
Kaynak: International Wellness Directory

Son iki yüzyıldır şeker tüketimi nasıl arttı?
İngiltere'de 1815'de 5 kg cıvarında olan kişi başına
yıllık çay şekeri tüketimi 1970'de 50 kg 'ın üzerine çıkmıştır.
1970-2000 yılları arasında ABD vatandaşları önceki yıllara oranla yılda
100 litre daha fazla şekerli meşrubat tüketmişlerdir.

Türkiye'deki durum da artık çok farklı değildir.
Çocuğu ile büyüğü ile çılgınca şeker ve beyaz un kullanılmaktadır.
Bütün bu bilgiler kanserlerin niçin arttığını göz önüne açıkça sermektedir.

Aşağıdaki tedbirlerle kanserlerin en az üçte ikisi önlenebilir;

* Un ve şekerden kaçınarak insülin direncini yenin.

* Hiçbir şekilde tatlandırıcı ve tatlandırıcı içeren 'light' hafif yiyecek ve içecek tüketmeyin.

* Katkı maddesi ilave edilmiş, paketlenmiş gıdaları yemeyin. Taş devri diyetini uygulayın.

* Taze sebze ve meyve yiyin.

* Yeterli omega-3 alın; ayçiçeği, mısır, soya, pamuk ve margarin gibi yağları diyetinizden çıkartın. Bunların yerine zeytinyağı ve doğal hayvani yağları (tereyağı, iç yağı ve kuyruk yağı)koyun

* Kefir, yoğurt, turşu, sirke, nar ekşisi ve boza gibi probiyotiklerden (faydalı mikroplar) zengin gıdalarla beslenin.

* Özgür dolaşan hayvanların etini ve yumurtasını yiyin.

* Pastörize sütlerden mümkün olduğunca kaçının. Kutu sütü tüketmeyin.Mümkünse manda sütü kullanın. Süt yerine süt ürünlerini (yoğurt, peynir) tercih edin.

* Günde iki diş sarımsak ve/veya 1 baş kuru soğan tüketin.

* Günde 1-2 tatlı kaşığı zerdeçal tozu tüketin.

* Yeşil ve siyah çay tüketin (şekersiz!!!! ).

* Stresten uzak durun.

* İyi uyuyun.

* Çevresel toksinlerden ve sigaradan uzak durun.

* D vitamini düzeylerinizi yükseltmek için dengeli bir şekilde güneşlenin ya da D vitamini takviyesi alın.

* Yeteri derecede egzersiz yapın!!!!

* Alkol kullanmayın.

* İşlenmiş soya ürünü yemeyin.

* Yemekleri geleneksel yöntemler (buğulama, buharda pişirme) ile pişirin. Turbo fırınlar da kullanılabilir.

* Hızlı pişirme yöntemleri (mikrodalga gibi) besin kayıplarına yol açar; ayrıca kanserojen olabilirler !!!!

* Daha çok toprak (güveç), cam ya da kalaylı bakır kapları tercih edin.
Emaye ve çelik tencere daha sonraki tercihlerdir.

* Teflon ve alüminyumu ise kesinlikle kullanmayın.



Prof. Dr. Ahmet AYDIN
İÜ Cerrahpaşa Tıp Fak.
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları
Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı

cetvel
17-01-2013, 22:32
kenan demirkol hoca habertürk tv'de... kanser ve yanlış beslenme konusunu dinlemek isteyenler için yararlı bir program....

brokerüstad
09-02-2013, 19:22
Prof. Dr. Koyuncu: -"Sarımsağın bileşimindeki maddeler, vücudu hem kanserleşmeye karşı korur hem de kanserli hücrelerin çoğalmasını önler. Böylece antikanserojen etki sağlar"
KASTAMONU - Mutfakların vazgeçilmezleri arasında yer alan sarımsak, yemeklere verdiği lezzetin yanı sıra kanser başta olmak üzere birçok hastalığa iyi geliyor.
Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Botanik Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Koyuncu, sarımsağın içinde barındırdığı maddeler nedeniyle başta grip olmak üzere çok sayıda hastalığa iyi geldiğini kaydetti.


Sarımsağın bileşiminde bulunan Alliin, Allisin ve Ajoen maddelerinin antibakteriyal (bakteri öldürücü), antiviral (virusları öldürücü), antimikotik (hastalık yapan mikroskobik mantarları öldürücü) ve antiparazitik (parazitlari öldürücü) etkileri olduğuna dikkati çeken Prof.Dr. Koyuncu, "Bu nedenle vücudu hastalık yapan bakterilere, virüslere (özellikle grip hastalığına neden olan virüslere), mantari hastalıklara ve barsak parazitlerine karşı korur. Ayrıca immune sistemini (bağışıklık sistemi) kuvvetlendirerek vücudun hastalıklara karşı olan direncini artırır. Böylece insanlara daha sağlıklı bir yaşam sağlar" diye konuştu.

"Sentetik antibiyotiklerin birçok etkisi var"

Sarımsak bileşiminde yukarıda adı verilen doğal kimyasal maddelere sahip olduğu için antibiyotik (zararlı mikro organizmaları öldürücü) etkiye sahip olduğuna işaret eden Koyuncu, "Sentetik antibiyotiklerin birçok yan etkileri vardır. Oysa sarımsak doğal bir antibiyotik olduğu için yan etkileri olmadan kullanılabilir. Sarımsak çiğ ve çiğnenerek günde 2-3 diş olarak alınmalıdır. Fazla alınırsa mide yanması yapabilir. Yine sarımsağın bileşiminde bulunan dalyl-disülfür, allicin, ajoen, S-alylcysteinve selenyum gibi maddeler vücudu hem kanserleşmeye karşı korur hem de kanserli hücrelerin çoğalmasını önler. Böylece antikanserojen etki sağlar" şeklinde konuştu.
Sarımsağın yan etkilerinin de bulunduğuna değinen Koyuncu, yan etkileri şöyle sıraladı:
"Sarımsak herhangi bir toksik etkisi olmayan ve doğrudan doğruya yenebilen bir bitkidir. Ancak sarımsak aşırı miktarda ve aç karnına yenirse mide yanması, mide ekşimesi, mide ağrısı gibi rahatsızlıklar görülebilir. Özellikle midesi hassas ve ülseri olanlar sarımsak yerken dikkatli olmalıdırlar. Aşırı miktarda sarımsak yenmesi durumunda kusma ve ishal görülebilir, hatta böbreklerde zarar görebilir."

"Taşköprü sarımsağının farkı"

Dünyadaki benzerleri arasında kalitesiyle Taşköprü sarımsağının ön planda olduğunu kaydeden Koyuncu, "Taşköprü sarımsağına kokusunu veren kükürtlü uçucu yağlar ve onun türevlerinin miktarları ülkemizde yetiştirilen bütün diğer sarımsaklardan daha fazla olduğunu, baharat oranının diğer sarımsaklardan daha yüksek, keskin kokulu ve aromalı olduğunu, bu nedenle sucuk, turşu, konserve, baharat sanayi alanında en çok aranan çeşit olduğunu vurguladı.
Mineral maddeler ve vitaminler yönünden besin değeri en zengin sarımsağın Taşköprü sarımsağı olduğunu belirten Koyuncu, "Normal depo koşullarında Taşköprü sarımsağı 10-11 ay muhafaza edilebilir. Üretim aşamasında iklim koşullarına toleranslı, başlarının iri ve kaliteli olması nedeniyle de ihracata elverişlidir. Ülkemizde bileşiminde selenyum elementi bulunan tek çeşittir. Selenyum elementi kanser riskini azaltıcı ve önleyici bir maddedir. Raf ömrü uzun olup bir yıl süreyle soğuk hava depolarına ihtiyaç duyulmadan saklanabilmektedir" ifadelerini kullandı.

http://www.dunya.com/sarimsak-antikanserojen-etki-saglar-181102h.htm

Serenler
03-03-2013, 16:36
ENDÜSTRİYEL YOĞURTTAKİ TEHLİKE!

Kanser hastalığı her geçen gün artıyor. Etrafımızda her gün birisine kanser teşhisi konulduğunu duyuyoruz. Uzmanlar, kanserdeki bu kadar yoğun bir artışı yalnızca sigara, alkol ve obezite ile açıklamanın mümkün olmadığını düşünüyor.
Hemen hemen her sofrada yer alan yoğurtla ilgili çok önemli bir uyarı geldi. Bizim faydalı diye yediğimiz yoğurttaki asıl tehlikeyi Çapa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar açıkladı. Dizdar, endüstriyel yoğurdun yoğurt olmadığını ve son dönemde artan kanser vakalarında bunun etkisinin ilk sırada olduğunu söyledi. Dizdar bu kadar çok hastanın ortaya çıkmasını, ancak herkesin maruz kaldığı bir etmenle olabileceği görüşünde. Beslenme açısından da birbirinden çok farklı sosyal statüdeki insanlarda da kanserin görüldüğüne dikkat çeken Dizdar, "şunları hayatınızdan çıkarın diyebileceğiniz neler var" sorusuna şu cevabı verdi:
"Biz bilim adamları olarak geçtiğimiz yıllarda bunu çok tartıştık. Birinci sırada olan yoğurt hala ilk sıradaki yerini koruyor. Bizim ülkemizde yoğurt, diğer ülkelere göre açık ara daha çok tüketilen bir üründür. Yoğurt, beslenmeden öte insan vücudunun dengesinin korunması açısından da çok önemlidir."
Bu sözleri ifade eden Yavuz Dizdar, bir noktanın altını çiziyor. "Ama işlemden geçmemiş, endüstriyel yoğurt olmamalı" diyor. Dizdar, endüstriyel yoğurttan niçin uzak durulması gerektiğini de şöyle anlatıyor: "Çünkü endüstriyel yoğurt, yapay bir ürün. Ekşimiyor, dolapta bekleyen yoğurdu haftalar boyunca üstten yemeye devam etseniz de bir şey olmuyor. Bunu ben defalarca test etmiş biri olarak biliyorum. Biraz dikkat eden herkesin de bildiğini düşünüyorum. Bir ürün bu kadar çok tüketiliyorsa, bu kadar derin bir değişime gitti ise burada sorun var demektir. Bir gıdanın bozulma biçiminin dönüşmüş olması, ekşimenin ötesinde küflenmeyi bile atlıyor olması içerikte çok fazla değişiklik yapıldığını gösterir. Kimse kusura bakmasın. Bunlar yoğurt değiller."
Ana fermente ürünün yoğurt olduğunu söyleyen Dizdar maalesef Türkiye'de olmazsa olmazın başında yoğurt ve ayranın geldiğini hatırlatıyor. Türkiye'de yoğurdun 10-15 yıl önce kesinlikle böyle olmadığını hatırlatan Dizdar, bu yeni yoğurt yönteminin bilinçli bir şekilde Türkiye'ye dayatıldığını söyledi. Dizdar, bu güçlerin yoğurda ilişkin Türkiye'deki yasal tebliğleri bile değiştirdiğini ifade etti. Kendisinin bu konuda eleştirileri gündeme getirdiğinde bazı endüstriyel yoğurt üreticilerinin içinde, "Hocam size bozulmayan yoğurt verdik daha ne istiyorsunuz" diyenlerin olduğunu dile getirdi.
Dizdar, "Peki hayatımızdan her şeyi ile yoğurdu çıkarmalı mıyız?" sorusuna da kesin bir cevap veriyor. "Kesinlikle hayatımızdan çıkarmamalıyız. Tam tersine mümkün olduğu kadar daha çok yer açmalıyız. Ama endüstriyel yoğurdu tamamen bırakıp yoğurdumuzu evde yapmalıyız" diyor…

yağmur
10-03-2013, 09:13
ENDÜSTRİYEL YOĞURTTAKİ TEHLİKE!

Kanser hastalığı her geçen gün artıyor. Etrafımızda her gün birisine kanser teşhisi konulduğunu duyuyoruz. Uzmanlar, kanserdeki bu kadar yoğun bir artışı yalnızca sigara, alkol ve obezite ile açıklamanın mümkün olmadığını düşünüyor.
Hemen hemen her sofrada yer alan yoğurtla ilgili çok önemli bir uyarı geldi. Bizim faydalı diye yediğimiz yoğurttaki asıl tehlikeyi Çapa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar açıkladı. Dizdar, endüstriyel yoğurdun yoğurt olmadığını ve son dönemde artan kanser vakalarında bunun etkisinin ilk sırada olduğunu söyledi. Dizdar bu kadar çok hastanın ortaya çıkmasını, ancak herkesin maruz kaldığı bir etmenle olabileceği görüşünde. Beslenme açısından da birbirinden çok farklı sosyal statüdeki insanlarda da kanserin görüldüğüne dikkat çeken Dizdar, "şunları hayatınızdan çıkarın diyebileceğiniz neler var" sorusuna şu cevabı verdi:
"Biz bilim adamları olarak geçtiğimiz yıllarda bunu çok tartıştık. Birinci sırada olan yoğurt hala ilk sıradaki yerini koruyor. Bizim ülkemizde yoğurt, diğer ülkelere göre açık ara daha çok tüketilen bir üründür. Yoğurt, beslenmeden öte insan vücudunun dengesinin korunması açısından da çok önemlidir."
Bu sözleri ifade eden Yavuz Dizdar, bir noktanın altını çiziyor. "Ama işlemden geçmemiş, endüstriyel yoğurt olmamalı" diyor. Dizdar, endüstriyel yoğurttan niçin uzak durulması gerektiğini de şöyle anlatıyor: "Çünkü endüstriyel yoğurt, yapay bir ürün. Ekşimiyor, dolapta bekleyen yoğurdu haftalar boyunca üstten yemeye devam etseniz de bir şey olmuyor. Bunu ben defalarca test etmiş biri olarak biliyorum. Biraz dikkat eden herkesin de bildiğini düşünüyorum. Bir ürün bu kadar çok tüketiliyorsa, bu kadar derin bir değişime gitti ise burada sorun var demektir. Bir gıdanın bozulma biçiminin dönüşmüş olması, ekşimenin ötesinde küflenmeyi bile atlıyor olması içerikte çok fazla değişiklik yapıldığını gösterir. Kimse kusura bakmasın. Bunlar yoğurt değiller."
Ana fermente ürünün yoğurt olduğunu söyleyen Dizdar maalesef Türkiye'de olmazsa olmazın başında yoğurt ve ayranın geldiğini hatırlatıyor. Türkiye'de yoğurdun 10-15 yıl önce kesinlikle böyle olmadığını hatırlatan Dizdar, bu yeni yoğurt yönteminin bilinçli bir şekilde Türkiye'ye dayatıldığını söyledi. Dizdar, bu güçlerin yoğurda ilişkin Türkiye'deki yasal tebliğleri bile değiştirdiğini ifade etti. Kendisinin bu konuda eleştirileri gündeme getirdiğinde bazı endüstriyel yoğurt üreticilerinin içinde, "Hocam size bozulmayan yoğurt verdik daha ne istiyorsunuz" diyenlerin olduğunu dile getirdi.
Dizdar, "Peki hayatımızdan her şeyi ile yoğurdu çıkarmalı mıyız?" sorusuna da kesin bir cevap veriyor. "Kesinlikle hayatımızdan çıkarmamalıyız. Tam tersine mümkün olduğu kadar daha çok yer açmalıyız. Ama endüstriyel yoğurdu tamamen bırakıp yoğurdumuzu evde yapmalıyız" diyor…

Yoğurdu evde kendimiz yapıyoruz çok da güzel oluyor tabiii ya günlük süt ile yada bi tanıdığmızın çiftliğinden gelen sütle yapıyoruz

Ben bu günlerde lor peyniri yapmaya başladım çok da başarılı oluyor:yes:

Yapımı çok kolay lor peynirinin mutlaka deneyin derim:)

2 kg sütü kaynamaya bırakıyorum kaynamasına yakın bir çay bardağı elma sirkesi ve bir

limon suyu ekliyorum biraz daha kaynıyor,bu arada karıştırmayın zaten peynir oluşmaya

başlıyor, sonra soğutun ve süzgeçten geçirin çok temiz bir bez torbada da bekletip

süzebilirsiniz sakın peynir altı suyunu dökmeyin çok değerli besin kaynağıdır bununla

pasta börek çörek yapabilirsiniz yada makarna haşlayabilirsiniz yada çorbalara

katabilirsiniz...Hadi kolay gelsin...:yes:

Peynir dolapta 4 -5 gün durur fazlasını derin dondurucuya koyabilirsiniz...

net_ria
21-05-2013, 12:20
KOLON KANSERİNE KARŞI ELMA YİYİN

Kolon kanserinden korunmak için; elma mutlaka kabuğuyla yenmeli, günde yarım kilo ev yoğurdu tüketilmeli. Gün aşırı 1 gram da kalsiyum alınmalı
Ölüm oranının oldukça fazla olduğu kolon yani kalın bağırsak kanserinden korunmada beslenme büyük önem taşıyor. İşte dikkat edilmesi gerekenler:
Günde beş-yedi porsiyon sebze ve meyve, haftada iki kez baklagil ve her gün mutlaka yarım kilo ev yoğurdu tüketilmeli.

GÜNDE BİR KAŞIK ZERDEÇAL
Lahana, pazı, hardal otu, karnabahar, brokoli, pırasa, yaban mersini, böğürtlen, vişne, kereviz, enginar, siyah erik, siyah üzüm, kayısı ve yer fıstığı sık yenmeli.
Günde mutlaka bir kaşık zerdaçal tüketilmeli.
Karahindiba; hastalıktan korunmada vazgeçilmemesi gereken bir bitkidir. Öte yandan son zamanlarda Boswellia bitkisinin de faydalı olduğu kanıtlanmıştır.
Zeytinyağı, avokado yağı, kanola yağı, soya yağı ve D vitamini belli aralıklarla alınmalıdır.
Elma, özellikle kabuğuyla birlikte yenmelidir.
Katkı maddesi olan, uzun raf ömürlü gıdalardan kaçınılmalıdır.
Beyaz şeker ve beyaz undan uzak durulmalıdır.
Kırmızı et, haftada bir kereden fazla tüketilmemeli. Aşırı yanmış etin çok zararlı olduğu da unutulmamalı!
Her gün 75-80 mg. Aspirin alınmasının büyük faydası var. Hatta bu kanser türüne yakalananların, tedaviden sonra da Aspirin'e devam etmesi öneriliyor.
Günde 400 mg. folik asit ve gün aşırı 1 gram kalsiyum takviyesi de kalın bağırsak kanserine yakalanma riskini önemli ölçülerde azaltıyor.

KABIZLIĞA KARŞI HURMA VE SİYAH ERİK
Kalın bağırsak kanseri olan hastalar; kabızlığa karşı sabah saatlerinde hurma, kayısı veya siyah erik yemeli.
Hastalığa karşı günde iki-üç porsiyon tam tahıllı gıda tüketilmeli. Özellikle arpa, sofralardan eksik edilmemeli.

PROF.DR. ERKAN TOPUZ

net_ria
21-05-2013, 12:30
YOĞURT ZEHİRİ SÖKER ATAR !

Vücudumuzdaki toksinler hastalıklara kolay yakalanmamıza neden oluyor. Yoğurt ve böğürtlen ise tüm zehri yok ediyor.

Sadece çevre kirliliği, trafikteki toz duman ya da temizlik için kullanılan deterjanlar ile güzellik için aldığımız kozmetikler değil, vücudumuz yediğimiz besinlerden de toksin maddeler alır. Bu maddeler başta karaciğer olmak üzere bir çok organı etkiler ve kanserin başı çektiği bir çok hastalığa davetiye çıkarır. Ama bazı besinler birer temizlik aracı gibi vücuttaki bütün zehrin atılmasını sağlar...

BROKOLİ: Diğer bitkilere göre 20 ile 50 kat arası daha fazla kanser önleyici ve enzim güçlendirici etkisi olan brokoli harika bir detoks aracı...

SARIMSAK: Kalbi güçlendiren etkilerinin yanında, karaciğer enzimlerini destekler ve vücudumuzdan artıkların atılmasına yardımcı olur.

NAR: İdrar söktürücü etkisinin yanı sıra mineraller zenginidir. Bir bardak nar suyu sünger gibi toksinleri çeker ve vücuttan atar.

ISPANAK: Ispanak, lahana gibi yeşil sebzeleri çiğ yiyin. Klorofil, vücudunuzda biriken ağır metalleri ve kimyasalları temizler, karaciğeri korur.

LİMON: İçerdiği vitamin ve mineraller detoks bileşenleri olarak anılır. Toksinlerin vücuttan kolayca atılmasını sağlar.

HURMA: Hem bedendeki bütün zehrin atılmasını sağlar hem de metabolizmayı hızlandırarak bu atılımın kolayca yapılmasına sebep olur.

YEŞİL ÇAY: Çok zengin bir antioksidandır, karaciğer etkilerini hızlandıran katesin adlı maddeyi içerir.

BÖĞÜRTLEN: Çilek, ahududu, yaban mersini ve böğürtlen gibi taneli kırmızı meyveler yoğun antioksidan içerir. Vücudu toksinlerden temizler ve kansere karşı korur.

YOĞURT: Yeryüzünde ondan daha iyi bir vücut temizleyici bulmak çok zordur. Yoğurdu köy sütü ile evde mayalayın ve bu ilacı her gün tüketin.
Alıntı

net_ria
21-05-2013, 12:34
ŞOK DİYET KALBE ZARAR

Yaz öncesinde kısa zamanda çok kilo vermeye çalışanlar, dikkat! Şok diyetler kalp krizi başta olmak üzere rahatsızlıklara sebep olabiliyor.

Yaz yaklaşırken kışın alınan kiloları kısa sürede vermek isteyenler çareyi şok diyetlerde arıyor. Ancak, uzun süreli açlık, tek tip beslenme ya da aşırı sıvı tüketimine dayalı bu diyetler, kalp hastalıkları başta olmak üzere pek çok sağlık sorununa neden oluyor. Memorial Şişli Hastanesi Dahiliye Bölümü'nden Uz. Dr. Serap Bos Çetin ve Kardiyoloji Bölümü'nden Doç. Dr. Özlem Batukan Esen, şok diyetlerin zararları konusunda önemli bilgiler verdi.

* Uzun süreli açlık sonrasında vücutta yaşanan ani su kaybı; halsizlik, tansiyon düşüklüğü ve baş dönmesine neden olmaktadır.
* Şok diyetleri uygulayan kişilerde baş ağrısı ve konsantrasyon bozukluğu görülebilir.
* Uzun süreli açlık, midede gastrit ve yanma gibi sorunları da beraberinde getirmektedir.
* Şok diyetlerin sonucunda görülen kansızlık, saçların güçsüzleşmesiyle birlikte hızla dökülmesine neden olmaktadır.
* Protein içerikli diyetlerde vücut yağ dengesi bozularak, kolesterol yüksekliği ortaya çıkabilmektedir.

ZARARLARI ÇOK FAZLA
Şok diyetler tansiyon dengesizliklerine ve vücudun elektrolit (sodyum, potasyum) dengesinin bozulmasına neden olarak kalp ritim problemlerine yol açabilir. Ritim problemi gelişen kişilerde; çarpıntı, fenalık hissi, baş dönmesi, göz kararması gibi belirtiler görülebilir. Uzun süren açlık, kan basıncı ve kan şekeri düzensizliklerine neden olup kalp krizlerine yol açabilir.

ZAYIFLAMA İLAÇLARINA DİKKAT!
Zayıflamak için kullanılan ilaçların bazıları, kalp ritim problemlerini tetikleyici etkiye sahiptir. Bu nedenle uzman doktor gözetiminde kullanılmaları gerekir. İdrar söktürücü ilaçlar ile kilo vermeye çalışıldığında da kalpte ritim bozuklukları ortaya çıkabilir.

net_ria
21-05-2013, 12:39
REÇETESİZ İLAÇTA BÜYÜK TEHLİKE

Sağlık Bakanlığı, reçete mukabili verilmesi gereken ilaçların reçetesiz satılmasının, insan sağlığı açısından önemli bir sorun teşkil ettiği uyarısında bulundu.

Sağlık Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, büyüme hormonları, antibiyotikler, antihistaminikler ve antidepresanların reçetesiz olarak satıldığı yönünde şikayetlerin artması üzerine, bu ilaçların bilinçsizce ve amacı dışında kullanımını önlemek amacıyla Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu tarafından, illere gerekli denetimlerin yapılması talimatıyla genelge gönderildiği hatırlatıldı.

Bu genelgenin amacının, bazı çevrelerce maksatlı şekilde saptırıldığı belirtilen açıklamada, şu ifadelere yer verildi:

"Ülkemizde 26/5/1928 tarihli bin 262 İspençiyari ve Tıbbi Müstahzarlar Kanunu ile reçetesiz ilaç satışı yasaktır. Reçete mukabili verilmesi gereken ilaçların reçetesiz satılması, insan sağlığı açısından önemli bir sorun teşkil etmektedir. Özellikle erişkinler tarafından büyüme hormonu ilaçlarının endikasyonu dışında (sporcular tarafından doping amaçlı veya vücut geliştirmek üzere, yağ eritici özelliğinden dolayı da kozmetik amaçlı) gittikçe artan oranlarda suistimale açık şekilde bilinçsizce kullanılmakta olduğu, söz konusu ilaçların kullanıcılar tarafından eczanelerden reçetesiz şekilde temin edilebildiği anlaşılmıştır.

Mutlaka endokrin uzmanı hekimin gözetiminde ve belirlenen endikasyonlarda uygun görülen dozlarda kullanılması gereken bu ilaçlar, kanserojen etki gösterme, kan şekeri dengesini bozma ve tiroid fonksiyonlarını bozma gibi istenmeyen çok sayıda ve ciddi yan etkiler doğurabilmektedir."

Açıklamada, antibiyotiklerin, antidepresanların, antihistaminikler gibi ilaçların reçetesiz olarak satışı ile hasta tarafından bilinçsizce ve suistimale açık şekilde kullanılmasının insan sağlığı ve çevre sağlığı açısından tehlike oluşturabileceğinin göz önünde bulundurulması gerektiği ifade edilerek, Bakanlığın, vatandaşların ilaca güvenli şekilde erişimini sağlamak amacıyla sürekli çalışmalar yürüttüğü, uygulamaya geçen İlaç Takip Sistemi ile kaliteli ve sağlıklı ilaca ulaşım ve sahtecilikle mücadele kapsamında büyük başarı yakalandığı vurgulandı.

Halkın ilacı hekim tavsiyesi ile yalnızca eczanelerden alma konusundaki hassasiyetinin hayati önem taşıdığına dikkat çekilen açıklamada, Bakanlığın bilinçli ilaç kullanımı konusunda halkı bilgilendirmeye yönelik gerekli tanıtımları yapmaya, eczacı ve hekimlerimize yönelik eğitim, izleme ve değerlendirme çalışmaları yürütmeye, halkın sağlığı için insan sağlığını tehdit eden uygulamaları kararlılıkla denetlemeye devam edeceği bildirildi.

net_ria
21-05-2013, 12:46
ŞEKERLİ VE GAZLI İÇECEKLER,BÖBREK TAŞI RİSKİNİ ARTIRABLİR

Şekerli ve gazlı içecekleri fazla tüketenlerde böbrek taşı oluşma riskinin artabileceği belirtildi. ABD'de yapılan bir araştırma, alınan sıvının türü ve böbrek taşı oluşumu arasında bağlantı bulunduğunu gösterdi.

Gary Curhan ve ekibi, 194 bin 95 kişinin sağlık durumunu ortalama 8 yıl inceledi. Katılımcılardan beslenme ve yaşam biçimlerine ilişkin anketler de doldurmaları istendi. Günde bir ya da daha fazla şekerli ve gazlı içecek tüketenlerde böbrek taşı oluşma riskinin, bu içecekleri haftada birden az tüketenlere göre yüzde 23 fazla olduğu tespit edildi.

Kahve, çay ve portakal suyu gibi içecekleri tüketenlerde ise riskin azaldığı belirtildi.

"Clinical Journal of the American Society of Nephrology" dergisinde yayımlanan araştırmada, gazlı ve şekerli içecekler ne kadar çok tüketilirse böbrek taşı oluşuma riskinin o kadar artabileceği uyarısında bulunuldu.

net_ria
21-05-2013, 12:48
BÖBREĞİN İLACI ISIRGAN

Böbrek hastalığından korunmak doğru beslenmeden geçiyor. Özellikle 'ısırgan otu' hastaların derdine derman oluyor.

Böbrekler, vücuttan atıkların çıkarılması için çalışır. Kandaki toksin ve zararlı maddeleri filtreler.

Kan basıncı, hormon salgılanması ve asit-baz dengesinin düzenlenmesinde rol oynar. Böbrek hastalıklarının en sık rastlanan belirtileri, mide bulantısı, kusma, iştah kaybı ve idrar üretiminin azalması olarak gösterilir.

Böbrekler için şifalı besinler ise şunlar:

Isırgan otu: Toksin birikmesini önlüyor. A, B2, C ve E vitaminleri ile böbreklerin çalışmasını hızlandırıyor.
Karpuz: Böbreği temizliyor.
Armut: Yüksek tansiyona ve böbreklere faydalı.
Üzüm: Böbrekleri çalıştırıyor.
Adaçayı: Böbreklerin daha fazla çalışmasına yardımcı oluyor.
Kırık kilit otu: Bu bitki böbreklerde biriken toksinlerin atılmasında önemli rol oynuyor. Böbreklerin kendini yenilemesini sağlıyor.
Ayrık otu: Böbrek iltihaplarına, böbrekteki kum ve taşlara iyi geliyor.
Maydonoz: A, C, E ve K vitaminleri ile böbrekleri temizliyor.
Arpa: Suda kaynatılarak elde edilen sıvısı, böbrek ağrısını dindirmeye yardım ediyor.
Kabak: Böbrek iltihaplarını iyileştiriyor.

net_ria
21-05-2013, 13:33
BULGURUN FAYDALARI

Afiyetle yediğimiz bu besinin insan sağlığı için ne gibi faydaları olduğunu okumuş muydunuz hiç.

Anadolu'nun vazgeçilmezidir bulgur. Sofaralardan eksik olmayan baş tacıdır. Afiyetle yediğimiz bu besinin insan sağlığı için ne gibi faydaları olduğunu okumuş muydunuz hiç. Bulgurun faydalarını sizler için derledik.

Bulgur nasıl yapılır?
Bulgur, buğdayın kaynatılması, kurutulup kabuğunun soyulması ve değirmende öğütülmesiyle elde edilir.

Tahıl grubu beslenme pramidinin tabanında yer alan bulgur, sağlıklı beslenmenin vazgeçilmez gıdalarından biridir.

Protein deposu
Sadece su ve buğdaydan oluşur ama protein, mineral, vitamin, posa ve lif açısından oldukça zengindir...

Bunların yanında karbonhidrat değerinin düşük olması da onu değerli bir besin haline getirir.

Sarı ve esmer olmak üzere 2 tür bulgur vardır ancak boyutlarına göre de pilavlık ya da köftelik olarak ayrılırlar.

Faydaları:
Bağışıklık sistemini güçlendirir.

Kansere karşı koruyucu özelliktedir.

B vitamini deposudur.

İçerdiği B1 vitamini, sinir ve sindirim sisteminin güçlenmesine yardım eder.

Çinko, magnezyum ve krom gibi mineraller içerir.

Günlük lif ihtiyacı 1 tabak bulgurla karşılanabilir.

İçerdiği folik asit, anne karnındaki bebeğin zeka gelişimi üzerinde etkilidir.

Kan şekerini yükseltmez.

Şeker hastalarına iyi gelir.

Kilo aldırmaz.

Hazmı kolaylaştırır.

Protein değeri pirinçten daha zengin
Doktorlar bulgurun, vitamin ve protein yönünden pirince oranla daha zengin olduğu da bildiriliyor.

Ege Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü'nce yapılan bir araştırmaya göre, bulgur, pirince göre 4 kat kalsiyum, 4 kat demir, 2 kat fazla protein içeriyor.

Araştırmada, 100 gram pirinç ve bulgurun, öncelikle enerji yönünden karşılaştırıldığı belirtilerek, şöyle denildi:

Bulgur, insan vücuduna 350, pirinç ise 360 kalori enerji veriyor.

Protein yönünden karşılaştırdığımızda, bulgurda 12,5 gram, pirinçte 6,7 gram protein bulunduğunu görülüyor.

Pirinçteki 10 miligram kalsiyuma karşılık, bulgurda 40 miligram kalsiyum mevcutdur.

Pirinç, 0.9 miligram demir, 0,08 miligram B1 vitamini, 0,03 miligram B2 vitamini, 1,6 miligram niasin, bulgur ise 3,5 miligram demir, 0,4 miligram B1 vitamini, 0,04 miligram B2 vitamini ve 4,3 miligram da niasin içeriyor.

Demir oranı ıspanakdan daha fazla
Bulgurda, bazı sebzelerden daha çok demir bulunduğu da kaydedilen araştırmada, "Vücudunda demir eksikliği bulunanlara ıspanak yemeleri öğütlenir. Fakat porsiyon yününden karşılaştırıldığında, ıspanakta 3,2 miligram, bulgurda ise 3,5 miligram demir olduğu görülür.

Vitamin ve protein yönünden pirinçten daha zengin olan bulgurun, fiyat yönünden daha ucuz olduğuna da işaret edilen araştırmada, bulgur tüketilerek, vücudun ihtiyacı olan vitamin ve proteinin daha ucuza karşılanabileceği kaydedildi.

Bulgurun tarihçesi
Dünyada ilk işlenen gıda maddelerinden biri olan bulgur, Moğol İmparatoru Cengiz Han'ın seferlerinde ordu erzakları arasında yer almıştır.

ÇİN'DE KUTSAL BİTKİLERDEN BİRİ
MÖ 2800'de Çin İmparatoru Shen Nung, bulgurun ana maddesi olan buğdayı; pirinç, darı, arpa ve soya fasulyesiyle birlikte beş kutsal bitkiden biri olarak belirlemiştir.

İNCİLDE DE GEÇİYOR
Hıristiyanların kutsal kitabı İncil de, eski Babil, Hitit ve İbrani halklarının 4 bin yıl önce, Mısırlıların ve Doğu Akdeniz'de kurulu diğer uygarlıkların da MÖ 1000 yılında pişirilip kurutulmuş buğdayı kullandıklarını göstermektedir.

DİĞER DİLLERDE BULGUR
Tarihte bulgur çeşitli isimlerle anılmıştır. Romalılar "cerealis", İsrailoğulları "dagan", diğer Ortadoğu halkları da "arisah" olarak adlandırmış, "arisah" ismi yine İncil de bu adla anılmaktadır.

İncil araştırmacılarına göre bulgur, yarı kaynatılıp güneşte kurutulmuş buğdaydan elde edilen ve "burghul", "burghoul", "balgour", "boulgur" gibi çeşitli şekillerde yazılan gıda maddesidir.

Bulgurun, kendisi gibi adı da binlerce yıl öncesinden bugüne kadar gelmektedir. Birçok Batı dilinde de bulgur, Ortadoğu halklarının kullandığı şekliyle, yani "bulgur" olarak geçmektedir.

ARAPLAR ALTIN BULGUR DİYOR
Arapça telaffuzdan dolayı, Arap ülkelerinde "burgul" olarak adlandırılmaktadır. Ermeni yemek kültüründe bulgurdan yapılan pilava altın pilav denmektedir.

Yine bazı bölgelerde bulgur, "ala, birghil, pourgoun (Cypriot)" olarak da bilinmektedir (Bayram ve Öner 2002, Haley ve Pence 1960, Kent 1975). Anadolu ve Mezopotamya'da doğup, dünyaya yayılan bulgur evrensel bir damak tadı olma yolundadır.

İşte bulgurla yapılan yemek çeşitleri

Kısır

Borani

Bulgurlu börek

İçli köfte

Bulgurlu pilav

Bulgurlu Semiz Otu

brokerüstad
01-06-2013, 10:28
Günde 3 litre kola tüketen İngiliz Paul Inman (30), akciğerlerinin şişerek normalin 4 katına ulaşması sonucu hayatını kaybetti.
İngiliz Mirror Gazetesinde yer alan habere göre, bir günde 3 litre kola içen 30 yaşındaki Yorkshirelı genç Paul Inman, akciğer ödeminden hayatını kaybetti.

Gencin, sosyal etkileşimde zorluklalara yol açan Aspenger Sendromu rahatsızlığı olduğu ve uzunca bir süredir evinden yalnızca gazlı içecek almak için çıktığı belirtildi.

Inman'ın ölümünün ardından açıklama yapan doktor Deirdre McKenna, genç adamın çocukluğundan bu yana aşırı derecede kola ve benzeri gazlı içecekler tükettiğini ve bu durumun ciddi boyutlarda bir akciğer ödemine sebep olduğunu açıkladı.

Inman'ın akciğer ödemi sebebiyle bir süredir müşahede altında tutulduğunu ifade eden Doktor McKenna, " Aşırı düzeyde tükettiği kola ciğerlerinde ödeme sebep olmuştu. Biriken sıvı sonucu ciğerleri normalin 4 katına ulaşmıştı ve nefes almakta zorlanıyordu. En sonunda da uykusunda nefes alamayarak hayatını kaybetti" diye konuştu.

Hayatını kaybeden gencin doktor olan annesi, oğlunun 10 yaşından beri bu şekilde yaşadığını ve kendi elleriyle hayatını mahvettiğini dile getirdi.

Paul Inman'ın ölümü kayıtlaraysa doğal sebep olarak geçti.

http://www.haber7.com/neler-oluyor-hayatta/haber/1033045-kola-ice-ice-hayatini-kaybetti

net_ria
17-06-2013, 19:20
Siyah çayın yararlı özellikleri değişmiş ve güçlendirilmiştir. Fermantasyon işlemi sırasında oluşan bu etki nedeniyle vücut daha kolay asimile eder ve çabuk kanda emilir. Yeşil çay fincan başına sadece 20 ila 25 mg sahipken, 1 bardak siyah çay 35 ila 40 mg tein içerir.
Yeni bir araştırmaya göre, bağışıklık sistemini güçlendirmek ve mücadele etmek açısından siyah çay oldukça etkilidir. Siyah çay; bakteri, virüs ve mantarları yok etme yeteneğine sahip bulunan eşsiz bir amino asit içerir.
Siyah çayın temel faydalarından biri de, güçlü antioksidandır. Flavonoidler yüksek içeriği sayesinde, kalp-damar hastalıklarını önler ve kan damarlarını sağlıklı korumaya yardımcı olur.
Siyah çay flavonoidlerde, koroner dolaşım iyileştirilmesi ve kan pıhtıları azaltmaya yardımcı vazodilatör özellikleri vardır. Araştırmalar günde 2 bardak siyah çay içenlerin, 3 ila 4 hafta sonra büyük ölçüde kalp sağlığı artırabildiğini göstermiştir.
Düzenli olarak süt ve şeker eklemeden öğün aralarında siyah çay içmek, güçlü dişler ve sağlıklı diş etleri ve taze bir nefes sahibi olmaya yardımcı olur.
Bazı araştırmalar düzenli siyah çay içen insanların kemik yoğunluğunu arttırmak için bilinen flavonoidler sayesinde, östrojen etkisi nedeniyle güçlü kemiklere sahip olduğunu göstermiştir.
Sonuç olarak siyah çay, tadı harika bir içecek alternatifidir.

yağmur
29-08-2013, 08:17
BOZULMAK BİLMEYEN YİYECEKLER

http://m1308.hizliresim.com/1d/x/s16br.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Fotoğrafta 180 Gün sonunda bile mumyalanmış gibi aynen duran yiyecekleri görüyorsunuz
İçinde canlı enerji diye bi şey kalmamış bakteriler bile tenezzül etmemiş daha doğrusu koruyucular olduğu için yiyemiyorlar...bunun sizlere nasıl yararı olabilir zararından başka...
Karpuz ise bi süre sonra bozulmuş...
Bundan sonrasının yorumu size ait...
Eğer bi yiyecek uzun süre bozulmuyorsa lütfen yemeyelim...Uzun ömürlü denen yiyecekler malesef bizim ömürlerimizden çalıyorlar...
Marketlerde uzun ömürlü ambalajlı yiyecekleri en üst raflara ve en alt raflara koyarlar, çünkü içleri katkı maddeleri doludur ve uzuuuun süre dayanırlar...bunların size hiç bi yararı yoktur...Ömürleri daha kısa olanları göz seviyesine ve kolay ulaşılacak raflara koyarlar çabuk tüketilsin diye...:yes:
Lütfen marketlere gittiğiniz zaman ambalajlı işlem görmüş yiyecek almayın eğer almak zorunda kalırsanız da en kolay uzanabileceğiniz mesafedeki yiyecekleri alın yükseklerdeki yiyeceklere bakmayın bile...:wink:
Soğutucudan yiyecek alırken de son kullanma tarihine bakın lütfen... en taze olanlar soğutucunun en dip tarafına konur
son kullanma tarihine yakın olanlarda hemen ön tarafa konur...:yes:
Mutlaka bildiğiniz şeylerdir bunlar ama bi kez de ben hatırlatayım dedim...:)

yağmur
29-08-2013, 09:06
Patates, patlıcan, domates zehirlemesi

Bu 3 sebzenin olgunlaşmamışlarında henüz yeşilken Solanin denilen aynı zamanda kansorojen olan bir zehir oluşur ve bu madde insanlar için şiddetli zehirdir. Solanin, yeşil domates ve olgunlaşmamış patlıcanlarda bulunduğu için sonbaharda turşuluk olarak satılan yeşil domatesler ve yeşil – siyah ufak patlıcanlar, sağlık için zararlıdır. Bunlarda önemli miktarlarda solanin vardır. Yiyenlerde bulantı, kusma ve ishal yapar; daha fazla olursa komaya sokar. Patatesler, sıcak yerde çimlenir ve gözlerinde solanin meydana gelir. Bu çimlenmiş patatesler sağlığa zararlıdır. Patatesler serin yerlerde saklanmalı ve gözleri sürmüş ise, bir bıçakla gözler derin oyulup atılmalıdır.

Ülkemizde yeşil domates turşusu yapılmaktadır kansorejen olan solanin içerdıgı icin yeşil domates turşusunun yada içinde yeşil domates bulunan turşuların suyu kesinlikle icilmemelidir domates kızarınca solanin kaybolur...

net_ria
21-09-2013, 23:12
Hangi Hastalığa Hangi Yiyecekler

GRİP

Satsuma: (Küçük portakal) İçerdiği folik asit ve C vitamini sayesinde öksürüğü ve kanlı tükürükleri keser. Ayrıca kan pıhtılaşmasına karşı en etkin doğal yiyecek olduğu için ileri yaşlarda felç ya da kalp krizi riskini de azaltır.

Tarçın: Yemeklere girmiş olabilecek E-coli bakterisinin vücutta yayılmasını engeller. Mideyi düzene sokar. Kusmayı engeller. Hatta bal ya da limon suyuyla birlikte alındığında boğazdaki yanmaları keser.

Hardal: İçindeki singrin maddesi, midenin gaz çıkarmasına yardımcı olur. Sindirim sistemini düzenler, mide ağrılarını giderir. En fazla bir çay kaşığı alınmalıdır.

Nane: İçerdiği mentol, midenin normalleşmesine neden olur. Vücuda giren grip mikrobuna karşı savaştığı gibi, ileri yaşlarda ülsere yakalanma riskini de azaltır. Nane çayı, baş ağrısı, grip, stres gibi hastalıkların yanı sıra mide yanmasına da bire birdir.

DEPRESYON

Avokado: Sindirimi çok rahat olan bu meyveyi özellikle yeni doğmuş bebeklerin ilk maması olarak tavsiye ederiz. İçerdiği E vitamini kalbe iyi gelir, yüksek potasyum da dinç tutar ve insanı depresyona sokan uyuşukluluk ve rahatlığı üzerinden atar. Vücudun kolesterol oranını ayarlar. Teninizin sürekli hücre yenilemesine neden olur. (Zayıflamak isteyenler dikkat: Yağ oranı bir çikolata kadar yüksek olan avokadoyu yememenizi öneririz.)

Çikolata: Sütlü çikolataları tercih edin. Çünkü içerdiği kakao yağı, magnezyum, E vitamini beynin kendisini yenilemesine ve psikolojik rahatlık sağlamasına yardımcı olur. Migreni olanlar çikolatadan uzak durmalıdır.

İstiridye: İçindeki demir, sperm sayısını ve insanın seks gücünü artırır. A, B12 ve C vitaminleri içerir. Beyin için en faydalı yiyecek olan istiridye, enerji verir. (Dikkat: Kolesterol oranı birçok balığın iki katıdır.)

Patates: Orta boy bir patates,bir insanın bir gün içinde alması gereken C vitaminini içerir. Beyindeki serotonin adlı kimyasal maddenin kendisini yenilemesini sağlar.

http://www.astroset.com/aktuel/hastalik.htm

yağmur
25-09-2013, 20:30
Yapay yiyecekler, içecekler, enerji içecekleri vücudun bütün hormonal dengesini altüst ediyor.

Tüm organlarımız; beynimiz, akciğerlerimiz, böbrekler ve karaciğer altüst oluyor.

“Pakete girmiş, paketlenmiş hiçbir şey çocuklarımıza, gençlerimize ve halkımıza verilmemesi lazım.” “Enerji içecekleri tamamen yasaklanmalıdır.”

Prof. Dr. Canan Karatay

yağmur
20-10-2013, 19:04
http://k1310.hizliresim.com/1g/n/ts7qg.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Kestane alkali yiyeceklerdendir ve sağlıklı bir bir yiyecektir...
Ben çok severim ... ancak çok abartmadan yemek gerekir...

brokerüstad
29-10-2013, 12:08
Kış geliyor sağlıklı besinleri tercih edelim

yağmur
15-11-2013, 10:11
http://k1310.hizliresim.com/1g/n/ts7qg.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Kestane alkali yiyeceklerdendir ve sağlıklı bir bir yiyecektir...
Ben çok severim ... ancak çok abartmadan yemek gerekir...


Kestane özellikle Çin, Kore, Japonya ve Akdeniz ülkelerinde değerli bir besin kaynağıdır. Çin'de 6.000'den fazla yıl ve Avrupa'da 3000 yıldır yetiştirilmektedir. Yunanlılar kestaneyi; badem, fındık ve cevizden üstün görürler. Kestane kavrularak ya da çorba olarak tüketilebilir. Önemli besin değerine sahip olan kestane, yüzyıllardır pek çok hastalık için uygulanan lezzetli bir tedavi yöntemidir.

Kestanenin faydaları

100 gram kestanede 3 gram lif bulunur. 100 gram cevizde 2.1 gram lif, 100 gram pekanda 2.3 gram lif ve 100 gram antepfıstığında ise 1.9 gram lif bulunur. Kestane en çok lif içeren yemişlerden biridir. Kestanenin içeriğindeki lif, onu glisemik indeksi düşük bir yiyecek yapar. Bu da kan şekerinin hızlı değil, yavaş bir şekilde yükselmesini sağlar.
Kestanenin Kalorisi ve Mineralleri

Kestane yüksek karbonhidrat içeren bir yiyecektir. 100 gram kestanede 195 kalori vardır. Diyet yapanların, kontrollü şekilde tüketmesi gerekir. Adet (Regl) döneminde artan karbonhidrat tüketme isteğini bastırmak için sağlıklı bir gıdadır. Kestanede aynı zamanda potasyum, bakır, magnezyum, amino asitler ve antioksidanlar gibi mineraller bulunmaktadır.

Kestane bebeklerde kalp ve damar sağlığı ve uygun nörolojik gelişim için yararlı linoleik asit içeren, yüksek düzeyde esansiyel yağ asitlerine sahiptir. Kestanenin ayrıca trigliseridi düzenlediği de yapılan araştırmalar sonucu kanıtlanmıştır. Kestane yağında, zeytinyağda da bulunan palmitik asit ve oleik asit vardır.

i-ked
20-02-2014, 19:14
... ancak çok abartmadan yemek gerekir...

Kestane gibi fındık - fıstık da çok yararlıdır. Tabi yersek :)

Fındık ve fıstık yiyen insanlar daha uzun yaşıyor

ISTANBUL - ABD'DE YAPILAN BIR ARASTIRMAYA GORE, DUZENLI OLARAK FINDIK-FISTIK YIYEN INSANLAR DAHA UZUN YASIYOR. BBC TURKCE'NIN HABERINE GORE, NEW ENGLAND TIP DERGISI'NDE YAYIMLANAN BU ALANDAKI EN KAPSAMLI CALISMA, EN BUYUK FAYDAYI HER GUN BIR PORSIYON FINDIK FISTIK ......
Fındık ve fıstık yiyen insanlar daha uzun yaşıyor


http://i.hizliresim.com/wLRng0.jpg

İSTANBUL - ABD'de yapılan bir araştırmaya göre, düzenli olarak fındık-fıstık yiyen insanlar daha uzun yaşıyor.

BBC Türkçe'nin haberine göre, New England Tıp Dergisi'nde yayımlanan bu alandaki en kapsamlı çalışma, en büyük faydayı her Gün bir porsiyon fındık fıstık tüketenlerin gördüğünü söylüyor.

Araştırma ekibi, fındık fıstık yiyenlerin daha Sağlıklı bir yaşam biçimine sahip olduğunu belirtirken, fındık ve fıstığın kendisinin de yaşam süresinin uzamasına katkıda bulunduğunu belirtiyor.

İngiltere Kalp Vakfı ise fındık-fıstık tüketimiyle uzun yaşam arasındaki bağlantının kanıtlanması için daha fazla çalışma yapılması gerektiğini açıkladı.

Çalışmada 120 bin kişi, 30 yıl boyunca izlendi. Araştırmada, düzenli fındık-fıstık tüketme alışkanlığı arttıkça, yaşam süresinin de uzadığı saptandı.

Araştırma sırasında haftada bir fındık-fıstık tüketenlerin ölme ihtimalinin hiç yemeyenlere oranla yüzde 11 daha az olduğu saptandı.

Haftada dört porsiyon yiyenlerde bu oran yüzde 13, her gün yiyenlerde ise yüzde 20 olarak ölçüldü.

Fındık-fıstık yiyenlerin daha sağlıklı bir yaşam biçimi benimsediği, sigara içme ya da aşırı kilolu olma ihtimallerinin de zayıf olduğu kaydedildi.

Araştırmacılar fındık-fıstığın kolestrolü, iltihaplanmaları ve insüline direnci azalttığını da belirtti.

İngiltere Kalp Vakfı'ndan kıdemli diyetisyen Victoria Taylor, "İlginç bir ilişki ama düzenli fındık-fıstık yemenin kalp sağlığını koruduğunu doğrulamak için daha fazla araştırma yapmak gerekiyor" dedi.(İHA)

Serenler
01-03-2014, 22:40
Aşağıdaki yazıyı hem sağlığınız hem ülkemiz tarımı hem de toplumumuz ve ülkemiz ekonomisi açısından okumanızda yarar var.
Yazı başlığı "Sütle ilgili bildiklerinizi unutun" olsa da konuyla ilgili tüm sektörlerle bağlantıları anlatılmış.
Sadece sütle ilgili birkaç ipucu da bende:
Sütü kesinlikle süt olarak tüketmiyorum.
Süt ürünü olarak Yoğurt, peynir ve tereyağını tüketiyorum. inek sütünü asla içmiyorum. Sadece bahsettiğim süt ürünleri olarak tüketiyorum.


gazeteci - yazar yusuf yavuz yazısı


Sütle ilgili bildiklerinizi unutun!

by Yusuf Yavuz

Sütle ilgili bildiklerinizi unutun!

Okul sütü dayatmasının arkasındaki inanılmaz gerçekler. Meğer sütün kendisi bile "sütten çıkmış ak kaşık" değilmiş…

Yusuf Yavuz

Geleneksel tarım konusunda dünyanın pek çok ülkesinde araştırmalar yapan Araştırmacı Erhan Ünal, küresel ölçekli endüstriyel süt üretimi ve tüketimi konusunda oynanan oyunları ortaya koyduğu analizinde, tüketicileri ezberlerini bozmaya davet ediyor ve ekliyor: “Bireysel direniş kurtuluşun başlangıcıdır!”

İNEK SÜTÜ KONUSUNDA BİLDİKLERİNİZİ UNUTUN

Süt ve süt ürünlerinin günümüzdeki konumu, beslenme açısından nedir? İnek sütü, tüketici açısından ne gibi sorunları içermektedir? Bu soruların cevabı, ‘Kitlesel Tarım Üretimi’ ve buna bağlı olarak ‘kitlesel hayvancılık’ modelinin irdelenmesinde bulunmaktadır.

endüstriyel süt üretimi tüketiciyi tüketime zorluyorEndüstriyel süt üretimi tüketiciyi tüketime zorluyor
Exif_JPEG_PICTUREEndüstriyel süt üretiminde inekler adeta canlı robotlara dönüştürülüyor

KIRSAL NÜFUS NEDEN YEDEK İŞÇİ TABURLARINA EKLENİYOR

Kısaca tekrar hatırlayalım: Geleneksel olarak yapılan tarım, ailenin ihtiyaçlarını karşılamak için yapılır. Ürün fazlası ise yakın pazarda satılır. Bu tür tarımda, amacı gereği ürün çeşitliliği oldukça geniştir fakat ürün miktarları ise göreceli olarak düşüktür. Bununla beraber, tarımsal üretim sayıca çok fazla kişi (çiftçi- köylü) tarafından yapıldığı için sonuçta ülkeye yetecek miktarda tarımsal üretim ortaya çıkar. Kırsaldaki çiftçiler de doğayla iç içe, insan için üreten, onurlu dik insanlar olarak yaşamlarını sürdürürler. Küresel Finans Oligarşisi (KFO), sahip olduğu bütün ekonomik ve politik gücünü sistematik olarak kullanarak oluşturduğu ‘Kitlesel Tarım Üretimi’ modelinde ise durum, tamamıyla tersidir. Kitlesel Tarım, sermaye yoğunluklu büyük tarım şirketleri tarafından, çok geniş topraklarda, çok az insan ile yapılır. Çok dar bir ürün çeşitliliği ( Soya, Mısır, Buğday…) üzerine oluşturulmuş bu sistemde elde edilen ürün dev boyutlarda olmakla beraber, ürün çeşitliliği söz konusu bile değildir. Kırsalda yaşayan geniş insan kitleleri de topraklarından şehirlerin varoşlarına bir şekilde sürülüp, endüstrinin yedek işçi taburlarına eklenmişlerdir.

MERALAR NEDEN ÖNEMLİ

Birçok defa sözünü ettiğim gibi KFO, üretimini organize ettiği yüzlerce milyon ton tahılın tüketilmesini de organize etmek zorunda. Eğer küresel dev tarım kuruluşları bu tahılların üzerinde oturup kalırlarsa, kurulmuş olan sistem çatırdamaya başlar. Yüzlerce milyon ton tahılın tüketilebilmesi için, bir yandan küresel olarak gıda üretimi bu tahıllar üzerinden yapılandırılmakta, öte yandan insanların beslenme gelenekleri de bu gıda sistemine talep oluşturacak bir şekilde yeniden eğitilmektedir. İnsanlara bu kadar tahılı tükettirmenin yollarından bir diğeri de direk olarak tükettiremedikleri tahılları, yem olarak büyük ve küçükbaş hayvanlara yedirmektir. Bu hayvanların etleri ve sütleri de tekrar insanlara tükettirilebilmektedir. Ortalama bir hesapla günümüzde, 1 kg sığır eti 6,5 kg tahıl demektir. Meralarda otlayan hayvanların ‘küresel sisteme’ getirisi yoktur.

‘Kitlesel Tarım Üretimi’ olgusu ile ‘süt ve süt ürünlerinin’ günümüzdeki yapısını ve bizlere dayatılan sorunlarını yukarıdaki kısa açıklamanın perspektifinde irdelemek ve anlamaya çalışmak gerekmektedir. İçinde bulunduğumuz durum; ‘bir takım kötü insanların, kar amacı ile insanların sağlığını tehlikeye attıkları’ ya da ‘geri kalmış ülkelerin halklarını koruyamadıkları’ gibi ve benzeri savlar ile açıklanamayacak kadar karmaşık, küresel olarak geniş tabanlı ve disiplinli bir şekilde yönlendirilmektedir.

YAŞAMIMIZDA SÜT

Süt üretiminin geçmişini kim hatırlar ki? Çok değil 1960’larda ‘cins’ bir ineğin süt verimi, yaklaşık olarak günlük 10 kg civarında. Daha gerilere gidersek bu miktar 1940’larda günlük olarak 6 kg, hatta daha da düşüyor. Yani 50-60 yıl öncesinde süt tüketimi hiçbir şekilde günümüzdeki boyutlarda değil. O yıllarda inek sahibi olmanın esas amacı sütten yağ kazanmak (Sade Yağı). Sütü uzun süreli saklayabilmenin yolu olarak da yoğurt ve peynir gibi süt ürünleri söz konusu olmuş.

endüstriyel süt üretimiEndüstriyel süt üretimi

OKUL SÜTÜ NEDEN ZORLA DAYATILDI

Günümüzde insanlar, küresel olarak süt ve süt ürünlerini tüketmeye alabildiğince özendirilmekte, teşvik edilmekte ve hatta okul sütü konusunu hatırlarsak adeta zorlanmaktadırlar. Kimse kolay kolay ‘ne oluyor yahu? İtelemesenize arkadaşlar’ diyemiyor. Süt konusu, tartışılmaz olarak; çağdaşlık, kalkınmışlık, sağlık sembolü halinde insanlara kabul ettirilmiş durumda. Bir zamanlar ülkelerin kalkınmışlık indeksi, kişi başına elektrik tüketimi gibi, alabildiğince mesnetsiz ve safça kabul görmüş enerji tüketim ölçütleriyle ifade edilirdi. Günümüzde ise kişi başına süt tüketimi üzerine bazı idealleştirilmiş rakamlar da aynı sahte temellendirmelerle ortalığa sürülmekte ve maalesef kabul görmektedir.

SORUN NEREDE?

Süt konusunda önemli bir uzman olan ABD’li araştırmacı yazar Robert Cohen,* süt sorununun başlangıcını şöyle anlatıyor: ‘Süt, memeli hayvanların, dolayısı ile insanların, dişisel bir meme salgısıdır. Bu salgı sadece ve sadece yeni doğan yavruyu kısa bir süre için, komple olarak besleme amacına yöneliktir. Sütün bileşimi de memelinin cinsine göre farklılıklar göstermekle birlikte, yavrunun büyümesi için yüksek seviyede büyüme hormonu içerir. Anne’yi emme sürecinin sonunda hiçbir memeli bir daha süt içmez ve kendisini cinsinin diğer yetişkinleri gibi besler.”

TÜRKİYE’DEKİ SÜT TOLERANSI NE KADAR

İnsanlarda ise durum böyle mi? Süt en doğal ve işlem görmemiş şekliyle dahi bir sağlık riski içerir. Bu durum sütün içeriğinde olan ‘Laktoz’ (süt şekeri) isimli maddeden kaynaklanır. Laktoz’un hazmedilebilmesi için gerekli olan enzimlerin insan vücudunda üretimi, yaklaşık olarak küçük çocuğun ‘memeden kesilme’ dönemi ile birlikte sona erdiğinden, daha ileri yaşlardaki insanların bir kısmı sütü hazmedemeyerek hasta olmaktalar. Bu hastalığa ‘laktoz tahammülsüzlüğü’ (laktoz intoleransı) denilmekte. Bu durum, dünyada değişik ırklar arasında farklı oranlarda görülmektedir. Bazı kuzey-batı ülkelerinde süt toleransı yüksek olabilmekle beraber Türkiye’de süt toleransı yüzde 40 civarında. Bu gerçeğe rağmen, eğer Türkiye de okul sütü diye çocuklara ‘pastörize’ ve ‘homojenize’ süt dağıtılıyor ve çocukların ishal ve kusma haliyle tabur tabur hastanelere taşınmasına sebep olunuyorsa, tek neden sütlerin bozuk olmasında değil aynı zamanda var olan süt intoleransıdır. Buna rağmen, ısrarla okullarda kutulanmış endüstriyel üretim, inek sütü dağıtmanın amacı da ‘aman çocuklar iyi beslensin’ endişesi değildir. Bu durumda ‘bu aksiyonların arkasında hangi nedenler bulunmaktadır’ diye sormak gerekmez mi?

DÜNYA ADETA SÜT DENİZİNDE YÜZÜYOR

Dünya da taze süt üretimi FAO’nun 2011 yılı verilerine göre, 614 milyon ton civarında. Adeta bir süt denizinde yüzüyoruz. Bir de geleneksel olarak laktoz intoleransı yüksek olduğu için süt içemeyen doğu Asya topluluklarını tüketici olarak saymazsak, kişi başına düşen taze süt miktarı yıllık olarak yaklaşık 250 kiloyu bulur. Doğal olarak bu miktara yoğurt ve peynir tüketimi de dâhildir. Bu sayıların perspektifinde soralım:

BU KADAR SÜT NASIL ÜRETİLİYOR?

Kitlesel süt besiciliğinde süt üretiminin nasıl gerçekleştirildiği sorusunu, İtalyan gazeteci ve araştırmacı Stefano Liberti’nin** kitabından Suudi Arabistan’daki en büyük besi ve süt ürünleri çiftliği ‘Almarai’ ile ilgili bölümden bir alıntı ile cevaplamaya çalışalım:

‘…Almarai’de ki tesis bir şehir büyüklüğünde. İçinde ineklerin tutulduğu ahırlar sıralar halinde ufka kadar uzanmakta... Burada inekler endüstriyel bir üretim sistemine uyarlanmışlardır. İçinde klima sistemleri bulunan ahırlarda inekler 8 er saatlik aralıklarla sağılmakta. Sağılma süreci esnasında modern cihazlar sütün kalitesini ölçmekteler ve bu verilere göre bilgisayarlar yemin besi değerini ayarlamakta (...), Almarai’de devamlı olarak 20.000 ton yem depolanmaktadır… Burada ve etrafta Almarai için üreten diğer çiftliklerle beraber 80 bin inek yaşıyor ve günde 3 milyon litre süt veriyorlar. Tesiste içmek için süt ile peynir ve yoğurt da üretilmekte.’

GÜNDE 10 BİN TON OT VE SAMAN TÜKETİLEN AHIR KENT

Göz önüne getirilmesi çok zor bir fotoğraf. 80 bin ineğin yaşadığı bir ahırlar sitesi ve bu siteden süt, yoğurt vs. taşıyan bir kamyon seli. Aynı anda ters yönden sel halinde gelen boş süt kamyonları ve yem taşıyan kamyonlar. Bu hayvanların günlük olarak tükettikleri yem (ot ve samanı ile birlikte) ağırlık olarak 10 bin tonu bulmakta. İçinde bulunduğu iklim şartlarından dolayı kendi tarımsal üretimi önemsiz derecede az olan Suidi Arabistan’da yem olarak kullanılabilecek tahıl ve bitkisel kitle (kuru ot ve saman) yeterli miktarda olmadığından bütün bunlar ithal edilmekte. Kimden mi? Tabii ki Amerika kıtasında konuşlu büyük tarım konzernlerinden. Teorik olarak her gün Amerika kıtasından yem yüklü büyük bir geminin Suidi Arabistan’a doğru yola çıktığını ve her gün Cidde’ye tahıl (soya, mısır) taşıyan bir gemi yanaştığını düşünebiliriz. Bu durum, fotoğrafın bir yanı. Öte yanı ise bir günde bu hayvanların sıvı ve katı dışkılarının oluşturacağı atık dağları. Bu atıkların Suudi Arabistan gibi yağış almayan bir ülkede ne denli bir çevre sorunu yaratabileceğini düşlemeyi okuyucuya bırakıyorum.

Kitlesel süt besiciliği, bu çarpıcı örnekte çerçevesi çizilen manzaraya benzer şekilde Avrupa’da ve giderek artan boyutlarda ‘kitlesel besiciliğin’ dayatıldığı diğer bütün ülkelerde (Türkiye’de daha mütevazı boyutlarda olmakla beraber) öz olarak görünüş böyledir.

KİTLESEL SÜT ÜRETİMİNİN RİSKLERİ NELER?

Daha önceki yazılarımda besi hayvanlarının kapalı alanlarda ve yapay yem (soya, mısır ve hayvansal protein) ile semirtilmeye olumlu cevap verebilmesi için nasıl yapısal değişikliklere (genetik manüplasyon yoluyla) uğratıldığını ve türlü ilaçlarla bu sürecin ayrıca desteklendiğini anlattım. Aynı durum tabiatı ile süt besiciliği için de geçerlidir. Bununla beraber süt besiciliğindeki bir diğer uygulama daha da dehşet verici bir durum yaratmakta; yapay büyüme hormonu.

Geleneksel tarım konusunda dünyanın pek çok ülkesinde araştırmalar yapan Erhan Ünal küresel finans oligarşisine işarGeleneksel tarım konusunda dünyanın pek çok ülkesinde araştırmalar yapan Erhan Ünal küresel finans oligarşisine işaret ediyor

HAPSİ GÖZE ALAN CESUR BİLİM İNSANLARI GERÇEKLERİ İFŞA EDİYOR

‘Somatotropin’ doğal bir hormon. Bu hormon ineğin doğum yapmasının ardından, hayvanın beynindeki hipofiz (Hypophyse) bezi tarafından salgılanmakta ve süt oluşumunu hızlandırmakta. Neticede inek yeni doğan yavrusunu besleyebilmek amacı ile belli bir süre için daha fazla süt vermektedir. Dana sütten kesilince bu hormon tekrar azalmakta ve süt verimi de normale dönmekte. Bu olgunun 1936 da Sovyet bilim adamları tarafından tespit edilmesi, bu hormonu yapay olarak oluşturmak için hummalı bir yarış başlatmıştı. ABD kökenli bir kuruluş olan Monsanto’ya çalışan bilim adamları 1980’lerde bu hormonu yapay olarak oluşturmayı başardılar. Kısa adı, akademik alanda ‘rBGH’ (recombinant Bovine Growth Hormone) olarak tanınan yapay büyüme hormonu, 1994 yılında bir skandallar zinciri ile ABD’de sahaya sürülür. ABD de konuyu incelemeye yetkili ve sorumlu, sağlık enstitüsü FDA (Food and Drug Administration), hormonun kullanıma serbest bırakılması sürecinde, ayrıntılarını, yer sorunu dolayısı ile uzun uzadıya veremeyeceğim, bir dizi savsaklama, belgeleri saklama, olayın üstüne gitmeye kararlı memurlarını görevden uzaklaştırma gibi girişimlerle, Monsanto lehine aktif rol oynamıştı. Gerçektende hormonun enjeksiyon yoluyla haftada iki kez ineklere verilmesi ile 8 ila 12 litre arasında süt artışına ulaşılabildiği görülmüştür. İneklere yapay büyüme hormonu (rBGH) verilmesinin pek çok olumsuz sonuçları olduğu ise başta ABD’li cesur bilim adamlarınca bütün baskılara ve tehditlere rağmen ısrarla kamuoyu ile paylaşılmıştır. Bu uğurda hapsi göze alan bilim adamları dahi vardır.

erhan ünal eşiyle birlikte geleneksel tarım üretimini yaşatma çabası veriyorErhan Ünal, eşiyle birlikte geleneksel tarım üretimini yaşatma çabası veriyor

İNEKLER HORMONDAN NELER ÇEKİYOR

Hormonun inekler üzerindeki olumsuz sonuçlarını çok kısa olarak sıralamak gerekirse:
- En başta artan meme iltihabından (mastitis) söz etmek gerekir. Mastitis demek ise yoğun antibiyotik tedavisi ve sütün içeriğinde antibiyotik artıkları demektir
- İneklerde çiftleşme ve döl alma sorunlarının oluşmasıdır
- Hayvanların bacak ve tırnaklarında çeşitli deformasyonlar meydana gelmektedir
- İneklerde aşırı bedensel tükenmekten dolayı, erken oluşan kesim zorunluluğu neticesi, kısa aralıklarla hayvan dökümünü yenileme sorunu.
- Enjeksiyon noktalarında geniş ödemler oluşması vs. vs…

‘rBGH’ hormonunun insanlar üzerindeki olumsuz etkileri ise büyük bir dikkat ve özveri ile ele alınarak araştırılması gereken ve insanların acilen bilgilendirilmesi gereken önem ve boyutlardadır.

HORMONLU SÜTLER İNSAN SAĞLIĞINI NASL ETKİLİYOR

İneklerde rBGH hormonunun üretimini tetiklediği bir başka hormon daha var. Aslında doğal bir hormon olan söz konusu hormonun akademik ortamdaki tanımı, IGF-1 ( İnsulin-like Growth Factor-1). Bu hormon, büyümeyi hızlandırmakta. Daha da öz bir ifade ile hücre çoğalmasını tetiklemekte. Bu sütü içen çocuklar ve yetişkinler de kaçınılmaz olarak ilave olarak IGF-1 hormonu almış oluyorlar. Ne olur alınırsa? Böylece çocuklar daha boylu poslu olurlar, yetişkinler ise artan hücre çoğalması dolayısı ile gençleşirler fena mı, denilebilir. İşin aslı ise başka. En iyisi, konunun uzmanı Robert Cohen* den alıntı ile çok kısa olarak anlatalım:

- IGF-1 hormonu hücre bölünmesini arttırıyor evet, fakat her türlü hücre için geçerli bu. Yani insan vücudunda zaten var olan kanser hücreleri de çoğalmaya başlıyor. Daha açık bir ifade ile IGF-1 kanser gelişmesini de tetikleyebilmekte. Özellikle meme kanseri, prostat kanseri, pankreas kanseri, kolon kanseri, lösemi…
- İnek sütündeki IGF-1 Hormonu, pastörizasyon işlemlerinden etkilenmemekte.
- Sütün homojenizasyonu, yani süt yağının çok küçük partiküller halinde küçültülmesi, hormonun insan ince bağırsağı duvarından, taşıyıcı yağ partikülleri ile birlikte sorunsuz olarak geçerek kana karışmasını sağlamakta.
- IGF-1 hormonu, çocuklarda ‘antikor’ oluşumuna neden olmakta ve bu antikorlar pankreas da insülin üreten ‘beta’ hücrelerini tahrip ederek diabet mellitus’a sebebiyet vermekte…

AB ÜLKELERİ POSİLAC’A SÜRELİ YASAK UYGULADI

Ticari adı ABD de ‘Posilac’ olan, ‘rBGH’nın, Monsanto tarafından AB ülkelerinde de satışa çıkarılabilmesi için müracaatı yapılmış fakat AB’nin reaksiyonu; süreli yasak, beklemek ve konuyu araştırmak olmuştur. Her ne kadar AB’de rBGH kullanımına genel müsaade çıkmamışsa da üye ülkelere, bilimsel deneme amaçlı olarak sınırlı izin verilmiştir. Bu yasak etkili olmuş mudur? Bu sorunun cevabını süt endüstrisi üzerine geniş tecrübeye sahip Alman hukukçu ve yazar Maria Rollinger*** dolaylı olarak şöyle cevaplıyor:

‘Gerçek odur ki 1990 lı yıllarda (yıllık 6000 ila 8000 lt süt verimli), -turbo inekler- bizde de ortaya çıkmıştır. Aynı yıllarda Büyüme hormonunun serbest olduğu ABD’de ve yasak olduğu AB de, ortalama süt verimi aynıdır. 90’lı yılların ortalarında ABD ve AB de süt ineklerinin aynı gelişmeyi göstermelerinin nedeni nedir acaba diye insan kendine sormadan edemiyor…’ Önemle vurgulanması gereken bir ayrıntı da; AB’nin sınırlı yasağının, AB harici ülkelere rBGH üretim ve satışını içermediğidir. Eski doğu bloğu ülkelerinde ve özellikle de Rusya Federasyonunda ise, hormonun uygulanması serbesttir. 1999 yılında AB ve Kanada kendi ülkelerinde rBGH uygulamalarını yasakladılar. Bu yasağın kalıcı olmasını umalım!...

Araştırmacı Erhan Ünal, tarım konusundaki çalışmalarını bir kitapta bir araya getirmeyi hedefliyorAraştırmacı Erhan Ünal, tarım konusundaki çalışmalarını bir kitapta bir araya getirmeyi hedefliyor

ENDÜSTRİYEL SÜT İLE BİR ÇOK HASTALIK ARASINDA BAĞLANTI VAR

Maria Rollinger burada hormonun el altından kontrolsüz bir şekilde yayılmakta olduğunu açıkça ima etmektedir. Büyüme hormonu rBGH (diğer tanımı ile rBST) Avrupa da ve diğer ülkelerde ‘Somatech’ ve Optiflex -640 gibi isimlerle, kimi ilaç şirketlerinde piyasaya sürülmektedir. İnek sütü suni büyüme hormonu olmaksızın da bir sürü sağlık sorunu yaratabilmektedir. Astım, osteoporose, diabet tip 2, alerji, beyin kanaması, kalp sektesi ve kollestirin gibi birçok hastalığın nedenleri ile endüstriyel olarak işlenmiş (pastörize ve homojenize) inek sütü tüketimi arasında bağlantılar olduğu, akademik alanda pek çok saygın bilim adamlarınca ifade edilmektedir. Bu bilim adamlarının araştırmaları ve savlarının ayrıntılarına başka bir zaman da değinmek üzere, şimdilik kestirmeden soralım:

ASLINDA SÜT İÇMEZSEK NE OLUR?

Robert Cohen, ABD için şöyle söylüyor: ‘Eğer süt ürünleri aniden ortadan kaybolsaydı neler olurdu? Belki ABD, öldürücü hastalıklar listesinde 1 numara olan kalp hastalıklarının sorumlusu olan kollestirin problemi olmayan bir ülke olurdu. Kanser sorunu olmayan bir topluluk olurduk. Büyük bir ihtimalle çok daha az; lösemi, enzefalitis, menenjit, diabet, osteropoz, artritis ve alerji vakalarımız olurdu.’

Bu kısa ifadeleri burada uzun uzadıya açıklama şansım yok. Belki ileride…

VE… NEDEN SÜT İÇMEYE ZORLANIYORUZ

Günümüzde insanlığın yaşamsal açıdan en yakıcı sorunu; Küresel Finans Oligarşisinin (KFO) ‘tek merkezli dünya hâkimiyeti’ne ulaşabilme yolunda, çok önemli temel hedeflerden olan, ‘merkezi gıda sistemi’nin yapılandırılması ve bu sayede ‘tüm insanlığın beslenmesini merkezi olarak elde tutabilme’ amacına ulaşmada, önemli stratejik girişimleri gerçekleştirebilmiş olmasıdır.

SAHİP OLDUĞUMUZ BİLGİLERİ ONURLU BİLİMİNSANLARINA BORÇLUYUZ

Eti için beslenen milyonlarca sığırın yanı sıra, milyonlarca ineğin de kesimini iki veya üç yıl uzatarak sütünün değerlendirilmesi sayesinde, bu ineklere yedirilen yapay yemlerin (soya, mısır, vs) süt ürünlerine dönüştürülmesiyle, gıda maddeleri arz yelpazesinin bir parçasının daha merkezi siteme bağlanması mümkün olabilmiştir. Yukarıda kısaca sözünü ettiğim, insanlara zararlı yapısal özelliklerine rağmen inek sütü, sistemin ürettiği diğer kitlesel gıda maddeleri gibi insanlığa zorla dayatılmakta ve olası önemli tehlikeler ise önemsizleştirilerek geçiştirilmektedir. Bazı onurlu bilim adamlarının ümitsizce verdikleri karşı mücadele ise genellikle etkili olamamaktadır. Bununla beraber günümüzde sahip olduğumuz bilgileri yine de bu onurlu bilim insanlarının şahsi fedakârlıklarına borçluyuz.

NE YAPMALIYIZ?

Gıda konusunda küresel olarak insanlığı tehdit eden olguları konu alan 5 yazılık bir seriyi, değerli dost ve saygın gazeteci Yusuf Yavuz’un katkıları ile siz okuyuculara ilettik. Yazılar çok tehlikeli bir oluşumun görünen boyutlarına ve olgunun ardındaki küresel planlara kısaca değinerek, bu tehlikeyi az çok tarif edebilme amacı ile kaleme alınmıştı. Her yazı ile bu karanlık tablonun bir bölümünü görünür kılmaya çalıştım. Yazıların sonu ise bu olumsuz görüntünün iç karartan havası ile son buldu. Bu gün ele aldığım süt konusu ile bu karanlık seriyi farklı bir biçimde sonlandırıyorum. Farklı olan ise bu kez çözüm önerileri ve çıkış yönleri üzerine bazı önerileri içermesi.

BİREYSEL DİRENİŞ KURTULUŞUN BAŞLANGICIDIR

Değerli okurlar, her ne kadar görünen tablo iç karartıcı ise de durum ümitsiz değildir. Sadece bilincimizde ‘değişmezler’ sınıfındaki bazı bilgi yapı taşlarını yerinden oynatmayı göze almamız gerekecek. Her bireyin, önce kendisi ve çocukları için yeni bir beslenme modelini adım adım oluştururken bilgi birikiminde ve olaylara bakışında bazı değişmeler olması kaçınılmazdır. Önce bireyin kendisini teslimiyet duygusundan kurtarması gerekir. Bireysel direniş, kurtuluşun başlangıcıdır ve bu imkânsız değil.

EZBERLERİ BOZMA ZAMANI GELDİ

Etrafımızdaki her şey giderek artan bir hızla değişmekte. Günümüzde olup biten; hayatımıza bize rağmen yön veren politik ve sosyal gelişmeleri, anlamak, yorumlayabilmek için beyinlerimizde oluşturmuş olduğumuz bilgi rezervi sizce yeterli oluyor mu? Gelecekten; çocuklarımız ve gelecek nesiller adına kaygılı mıyız? Çağdaş birer aydın ve sorumluluk duygusunu yitirmemiş insanlar olarak, pek çok konuda olduğu gibi, beslenme konusunda da ‘bildiklerimizi’ gözden geçirmek ve değişik açılardan yeniden ve tekrar bakmak zorunluluğundayız. Kısacası ‘ezber bozma’ zamanı gelmiştir.

- Çağdaş ve aydın bir insanın, küresel merkezin sinsi planlarını anlama ve kendi kişisel reaksiyonunu akıllı bir şekilde oluşturma kapasitesi vardır.

- Çağımızda internet diye bir imkânımız var. İsteyen herkes gerekli bilgilere kısmen de olsa internet üzerinden ulaşabilir. Yabancı dil bilenler için bu imkân daha da fazladır.

- Kişisel bilgi birikimini zenginleştirmek için, pek ala arkadaş veya komşu gurupları
kurularak, hep beraberce yararlanılabilecek bir bilgi havuzu oluşturulabilir.

- Bu guruplar bulundukları yörelerin imkanlarına göre, sağlıklı beslenme konusunda yöresel ve gerçekçi çözüm modelleri oluşturabilirler.

- Hafta sonları AVM turlamaları yerine, pek ala topluca çevre köylere gidilebilir. Hala
geleneksel üretimi terk etmeyip direnen bu insanlarımızla tanışıp onların ürünlerini birinci elden alma imkanı vardır (sebzeden, süt ve yumurtaya).

- Çiftçi ile kurulan direk ilişki; bir yanda tüketiciye ürünün kalitesi üzerine söz hakkı
imkânını verir, öte yanda çiftçiyi organik üretime önem vermeye cesaretlendirir.

- Asla unutulmamalıdır ki köylünün topraklarını terk ederek şehirlere göç ettirilmesi,
Küresel Merkezin (Küresel Finans Oligarşisi) planıdır.

- Köylülere terk ettirilen topraklar bir şekilde birleştirilerek KFO’ya bağlı ‘küresel tarım kuruluşlarına’ verilecektir.

- Binlerce yılda oluşmuş olan, insanlığın beslenmesinde büyük rol oynayan on binlerce bitki türü yok olmaya mahkumdur. Küresel merkezin planında biyolojik çeşitlilik (Biodiversite) öngörülmemektedir.

- Tüm bu küresel planlar gerçekleşirse; sonuçta insanlığın beslenmesi, görsel çeşitlilik (rengârenk paketler), özde ise (içerik olarak) müthiş bir fakirleşme getirecektir.

- Bu gidişe dur demek bireyin elindedir. Kimse başka yerlerden köklü çözüm beklemesin.

- Bugün, Avrupa birliğine girerek çağdaş ve hür olmayı uman Ukrayna’da, ekilebilir tarım arazilerinin yüzde 35’i Batılı Tarım Kuruluşlarına 49 yıllığına kiralanmıştır.

- Orta Afrika’da şiddet girdabı yine alabildiğine hız almıştır. Hala topraklarını terk
ettiremedikleri Afrika insanını kan ve zulümle toplama kamplarına doğru sürme süreci bütün vahşeti ile devam etmekte. Subsahara bölgesinde 100 milyon hektara yakın ekilebilir toprak halen küresel tarım kuruluşlarına 99 yıllığına kiralanmış vaziyettedir.

- Bağımsızlık; en başta kendi insanı için sağlıklı ve yeterli tarımsal üretim yapabilmektir. Sağlıklı üretim ise geleneksel aile tarımıdır.

- Birçok sinsi oyunla, köylüyü köyünde yaşayamaz hale getirmek; geniş mera alanlarını kullanmak yerine, ‘sermaye yoğunluklu’ kitlesel besiciliği teşvik etmek; bu ülkeye ve insanına karşı en hafifinden aymazlıktır.

- Küresel Merkez (KFO) ne kadar güçlü ve örgütlü olursa olsun; bizler de sayısal olarak çok fazlayız, hem de çok (6,5 milyar). Aydın birey bilinçli olarak direnmeye başlarsa, bu olgu süratle yayılacak ve küresel sistemi en hassas olduğu noktadan vuracaktır.

- Dünyada Hindistan’dan Endonezya’dan Güney Amerika’ya kadar yüzlerce milyon insan bu hassasiyeti oluşturmuş durumda ve aktif. Bizde niye olmasın?

Saygılarımla…
Erhan Ünal

Yararlanılan kaynaklar:
* “Milk – The Deadly poison”, Robert Cohen, Argus Publishing, Inc. Englewood Cliffs, NJ
** “Landraub”, Stefano Liberti, Rotbuch Verlag GmbH, Berlin
*** “Milch besser nicht”, Maria Rollinger, Jou-Verlag, Trier-Mariahof

Araştırmacı Erhan Ünal’ın diğer yazılarını okumak için:

TÜRKİYE KÜRESEL TARIM SAVAŞINA HAZIR MI:
http://gazeteciyazaryusufyavuz.wordpress.com/2013/12/28/turkiye-kuresel-tarim-savasina-hazir-mi

BU SAVAŞIN BOMBASI MISIR KURŞUNU SOYA:
http://gazeteciyazaryusufyavuz.wordpress.com/2014/01/06/bu-savasin-bombasi-misir-kursunu-soya

HAYVANLARA KENDİ ETLERİNİ YEDİRİP NASIL DELİRTTİLER:
http://gazeteciyazaryusufyavuz.wordpress.com/2014/01/23/hayvanlara-kendi-etlerini-yedirip-nasil-delirttiler

CORDON BLUE İLE TAVUK DÖNERİ NASIL KARDEŞ OLDU:
http://gazeteciyazaryusufyavuz.wordpress.com/2014/02/08/cordon-bleu-ile-tavuk-doneri-nasil-kardes-oldu

01.03.2014

Serenler
17-08-2014, 08:20
Tuzu abartma tuzsuz da kalma

Türkiye’nin de aralarında olduğu 18 ülkede yapılan PURE araştırması “sağlıklı tuz” tüketiminin sınırlarını çizdi. Araştırma tuzun fazlası kadar, az tüketiminin de bazı riskleri beraberinde getirdiğini ortaya koydu.

http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/saglik/27019014.asp

yağmur
17-08-2014, 09:21
AlKOL NASIL SARHOŞ EDER ?

Bildiğimiz gibi ekmek gibi fermente gıdalar alkol içerirler.Meyve Suları, Sirke, Yoğurt (tabii Ayran) Kefır,Kımız,Boza vz de...Ayrıca olgunlaştıkça, içlerindeki alkol artıyor
16-17-18 /10/2006 tarihlerinde bursa tübitak'ta yapılan analiz raporlarına göre günlük hayatımızda tükettiğimiz bazı yiyecek ve içecek maddelerinin içerdiği ethanol (etil alkol) miktarları belirtildi.
patates 4,47 gr/l
yoğurt 2,48 gr/l
boza 2,26 gr/l
portakal 2,13 gr/l
hurma 1,90 gr/l
sirke 1,69 gr/l
gül suyu 1,53 gr/l
ekmek mayası 1,24 gr/l
greyfurt 0,95 gr/l
meyve suyu 0,48 gr/l
kola 0,2 gr/l
gazoz 0,2 gr/l
portakallı gazoz 0,2 gr/ ethanol (etil alkol) ölçülmüştür

ETİL ALKOL MOLEKÜL MODELİ ( çok sevimli di mi?)
http://i.hizliresim.com/Y3VRNA.png (http://hizliresim.com/Y3VRNA)

Alkol sarhoş eder ama nasıl? Kimi insan sevdiğinden, kimi insan kutlamak için, kimi insan da efkardan içmekte. Peki alkol alınca vücudumuzda neler oluyor? Bu haberde size alkolün vücudunuza yaptıklarını anlatacağız. Pek çok alkol molekülü çeşiti vardır. İnsanlar ise etanol yani etil alkolü seviyor. Molekül teknik açıdan bir köpekçiğe benziyor. Karbon atomları birbirine bağlanarak oksijenden oluşan kafayı sabit tutar. 6 hidrojen atomu dağılır , ayakları ve köpeğin burnunu oluşturur. En son karbon atomu da kuyruğu oluşturur. Etanol suda çözünür ve aynı köpekçik gibi umulmadık pek çok pek yere gider. Alkol suda çözündüğünden sindirim sisteminin başında yer alır ve suyla beraber kana karışır. Çünkü etanol önemli bir bileşendir, lipitleri geçebilir, böylece hücre zarından geçebilir. Böylece kaslara yayılır, metabolize olmadan derinin dışına çıkar. Kalbe gider ve beyinde dolaşır. Beyine ulaşması bütün gücünün sırrıdır. Beyine ulaştığında beyinin önemli bir kısmı olan nucleus accumbensi etkiler. Bu nokta beyin ödül merkeziyle, hafıza merkezinin birleştiği yerdedir. Alkol nukleus accumbensi kısa devre yaptırarak, oldukça çok dopamin salgılamasına neden olur. Bu da insanların iyi hissetmesine neden olur. Alkol insanların kendin güvenli ve konuşkan hissetmesine neden olur, bu nedenle yatıştırıcı gibidir. Beynin fonksiyonlarını baskılar. Alkol beynin ödül merkezini kapamaz. Aksine beyinde dolanıp durur. Sinirler birbiriyle iletişim kurarken, önemli bir kimyasal çıkarır. Diğer sinir bu kimyasalı reseptörleriyle yeterince kapınca, aktif hale gelir. Alkol pek çok çeşit reseptöre bağlanır. Alkol glutamat reseptörlerin çoğuna bağlanır ama onları aktive etmez. Glutamat nöronları uyarmaya çalışır ama çoğu reseptör bloke olduğundan, beyin giderek yavaşlar veya yatışarak cevap verir. Alkol ayrıca GABA(gama aminobütirik asit) reseptörlerine bağlanır. GABA reseptörleri aktif olunca beyni yavaşlatır. Eğer sarhoş olan kişi uykulu ve sakin hissediyorsa beyin aktivitesi baskılanmıştır. Ayrıca bu kafeinin insanları ayık tutma nedenine benzer ama değildir. Kafein insanların uykusuz hissetmesine neden olabilir ama bu reseptörlerdeki blokajı kaldıramaz. Aşırı alkol alımının ölüme neden olabileceğini herkes bilir. Fakat alkol alınca ölüm nasıl gerçekleşir? Alkol sinirleri baskıladığından ve bu sinirler vücudun her yerini etkilediğinden insanlar aşırı alkol aldığında ölebilir. Eğer yeterince alkol alınırsa kusma refleksi baskılanabilir ve bu nedenle kusmuğunuzda boğulabilirsiniz. Alkol beyni baskıladığından, beyinde nefes almayı ve kalp atışını kontrol ettiğinden dolayı nefes almayı kesince ölürsünüz. Alkol vücutta karaciğerde parçalanır ve karaciğere bazı etkileri olur. Alkol aslında karaciğere doğrudan zarar vermez, fakat alkol yıkılırken oluşan yan ürünler zarar verir. Aynı zamanda metabolize olamayan alkol, böbreklerden idrar yoluyla, deriden sızarak veya ciğerlerden nefes yoluyla atılmaya çalışılır. Ayrıca alkolün iyi yanları da yok değil. Bazı makalelere göre, günde bir kadeh şarabın kalbe iyi geldiğini, vücudun fonksiyonlarını düzenlediğini belirtiyor. Aslında tek ihtiyacınız olan ne kadar içtiğinizi bilmek.

http://www.gercekbilim.com/alkol-nasil-sarhos-eder/

cefaks
17-08-2014, 14:44
vucudun tuza kesinlikle ihtiyacı var,
fakat rafine edilmiş tuz'a değil,
tuz kesinlikle sole olarak kullanılması gerekir.
rafine tuzun vucuda ne kadar zararı varsa,
sole olarak kullanılan tuzun vucuda o kadar faydası vardır.
rafine tuzun vucuda zararı nasılki saymakla bitmezse,
sole olarak kullanılan tuzun'da faydaları saymakla bitmez.
ben uzun zamandır sole olarak kullanıyorum,
gerçekten çok faydasını gördüm.
herkeze tavsiye ederim.

cefaks
17-08-2014, 14:45
bu topiğide yeni gördüm,
unutmazsam arada uğrarım.

pinky
19-08-2014, 14:24
AlKOL NASIL SARHOŞ EDER ?

Bildiğimiz gibi ekmek gibi fermente gıdalar alkol içerirler.Meyve Suları, Sirke, Yoğurt (tabii Ayran) Kefır,Kımız,Boza vz de...Ayrıca olgunlaştıkça, içlerindeki alkol artıyor
16-17-18 /10/2006 tarihlerinde bursa tübitak'ta yapılan analiz raporlarına göre günlük hayatımızda tükettiğimiz bazı yiyecek ve içecek maddelerinin içerdiği ethanol (etil alkol) miktarları belirtildi.
patates 4,47 gr/l
yoğurt 2,48 gr/l
boza 2,26 gr/l
portakal 2,13 gr/l
hurma 1,90 gr/l
sirke 1,69 gr/l
gül suyu 1,53 gr/l
ekmek mayası 1,24 gr/l
greyfurt 0,95 gr/l
meyve suyu 0,48 gr/l
kola 0,2 gr/l
gazoz 0,2 gr/l
portakallı gazoz 0,2 gr/ ethanol (etil alkol) ölçülmüştür



Patates hariç hepsini sıralaması hariç biliyordum. Patates en yüksek olarak sürpriz yaptı. Severek sık yediğim bir gıda.