Sayfa 1/5 123 ... SonSon
Arama sonucu : 58 madde; 1 - 12 arası.

Konu: Kullandığımız DEYİMLERİN HİKAYELERİ...

  1. Lightbulb Kullandığımız DEYİMLERİN HİKAYELERİ...

    Merhaba.
    günlük hayatımızda vede forumda yazarken ,özelliklede borsa muhabbetlerimizde onlarca deyim kullanıyoruz.ve hemen hepsinin bir hikayesi var.halk arasında kulaktan kulağa dolaşan bu hikayeler benim açıkçası merak konum .bunları zamanla forumdaşlarla paylaşmak isterim.sizlerinde deyimlerle ilgili farklı öyküleriniz varsa lütfen paylaşın.

    daha önceki topikleri detaylı araştıramadım.bu konu ile ilgili konu açıldıysa yönetim veya moderatör arkadaşlar konuyu silebililer.

    internet muhabbetleri henüz yokken ,arkadaşlarla akşmaları kafede buluşurduk.bizimde usta bir abimiz vardı.en çok '' tekke yapılmadan ,körler dizildi'' ve '' buyrun cenaze namazına '' deyimlrine hepimiz kopardık.

    adam çocuklar falanca kağıdı izleyin bakalım der,biz sabahında daha hiç bir şeyine bakmadan kağıdı alırdık bile.
    söylediğimizde tekke yapılmadan ,körler dizildi derdi.
    hikayesi ise mescit yapılmadan ,körler dizildi.

    zamanında istanbulun işlek caddelerinden birine yeni bir mescit yapılması kararlaştırılır.bunu duyan dilenciler yeni ekmek kapısı açılıyor diye bayram yapmışlar.körler bunu duymuş bahsi geçen yere gidip el açmaya başlamışlar.bunu gören inşaat ustalarıda.ooo.biz mesciti yapmadan ,körler dizildi bile.bu söz ahalinin hoşuna gider günümüze kadar gelir.

    buyrun cenaze namazına deyiminin hikayesi,
    IV. Murad zamanında tütün,içki ,keyif verici madde yasağı koyar.ve yasağa uymayanları şiddetle cezalandırır.
    bugünkü üsküdar civarında bir kahvehanede tütün vs. içildiğini istihbarat alır.
    derviş kılığında tebdili kıyafet buraya gider.
    selam verir.oturur.kahveci yanına gelip,
    -baba erenler kahve içermi diye sorar.
    -padişah. evet.
    -k.tütün içermisin.der.
    -p:hayır.der.
    kahveci işkillenir.tütün içimiyorda ne işi var burda.zaten padişahın tebdili kıyafet dolaştığı haberleri var.eli titreye titreye kahveyi götürür.
    -k.baba erenler ismini bağışlarmı?
    -p.Murad.
    -k.peki isimde sultanda varmı?
    -p.elbette var.
    deyince kahvecinin bet beniz atar.zangır zangır titrer.ve.
    -k.öyleyse buyrun cenaze namazına der.olduğu yere yığılır.
    IV. Murad bu lafa çok güler ve kahveciyi bir degalığına af eder.

  2. Esas

    banadamı lo lo lo ?

    Adamın birisi borcunu vaktinde ödeyemediği için tefeci tarafından mahkemeye verilmiş. Tanıdığı bir avukata derdini anlatmış. Avukat:

    -"Ben seni kurtarırım, sen mahkemede hakim ne sorarsa dilsiz taklidi yaparak Lo Lo Lo dersin, sakın ağzını açıp konuşma" diye talimat vermiş.

    Mahkeme günü hakimin bütün sorduklarına Lo Lo Lo demiş ve Avukat ta "Benim müvekkilim dilsizdir, böyle bir borcu yoktur, haksız bir borç ile zavallıyı mağdur etmek istiyorlar", şeklinde müdafalarla adamı kurtarmış.

    Ertesi gün vekalet ücretini almaya gelen Avukata, adam yine dilsiz taklidi yaparak "Lo Lo Lo" deyince, avukat kızmış:

    -"Yahu, bize de mi Lo Lo Lo, benim verdiğim silahla beni de mi öldüreceksin?" demiş.

    Hoşafın yağı kesildi

    Yeniçeri ocaklarında efrada yemek dağıtılırken mutfak meydancısı elinde tuttuğu üzeri ayet ve dualar yazılı kallavi koca kepçe ile evvela yağlı yemekleri ve pilavı dağıtır, sonra da hoşaflara daldırırmış.

    Hal böyle olunca, sofralara gelen hoşaf bakracının üstünde, bir parmak kalınlığında yağ tabakası yüzermiş. Bu durumu gören Yeniçeri ağalarından akıllı birisi meydancıya emir vererek "Kepçeyi yağlı yemeklere batırmadan evvel temiz iken hoşafları dağıt, sonra yemek tevziatına geç..." demiş.

    Demiş amma, bu sefer sofralara giden hoşaf bakraçlarının üzerinde yağ tabakasını göremeyen Yeniçeriler isyan bayrağını çekmişler:

    - "Hakkımızı yiyorlar, istihkakımızdan çalıyorlar, zira hoşafın yağını bile kestiler, yağlı hoşaf isterük..." diye bağırmışlar


    Atma recep hepimiz din kardeşiyiz.
    Balkan devletlerinin mühim bir kısmı ve bu meyanda Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu haritasına dahil iken, bu ülkeleri idare etmek çok zordu. Bu devirlerde sık sık dağa çıkan Arnavut eşkıyalarını takip eden hükümet kuvvetleri Recep isminde bir sergerdenin avanesini kuşatıp sıkıştırıyorlar. Çıkar yol kalmadığını gören Arnavutlar ve başlarındaki Recep, saklandıkları yerden bağırıyorlar:

    - "More atmayın, biz de din kardeşiyiz, teslim olacağız."

    Teslim oluyorlar, az bir ceza ile kurtuluyorlar. Fakat palavracı Arnavut bu olayı şurada burada anlatırken:

    - "More vallahi geberttirecektim zaptiyeleri, çolukumuz çocukumuz var deyip ağladılar, acıdım da bıraktım" şeklinde palavra atınca etrafında toplanıp dinleyenler arasında olayın iç yüzünü bilen birisi:

    - "Atma Recep biz de din kardeşiyiz..." deyince Arnavut Recep şaşırır

    Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak
    Dimyat Mısır'da, Süveyş Kanalı ağzında ve Portsait yakınlarında bir iskeledir. Eskiden Mısır'ın meşhur pirinçleri, ince hasırdan örülmüş torbalar içinde buradan Türkiye gelirdi.

    Dimyat'a pirinç almak için giden bir Türk tüccarının bindiği gemi Akdenizde Arap Korsanları tarafından soyulmuş ve adamcağızın kemerindeki bütün altınlarını almışlar.

    Binbir müşkilat içinde Türkiye'ye dönen pirinç tüccarı o yıl iflas etmek durumuna düşmüş. İstanbul'dan kalkmış, memleketi olan Karaman'a gitmiş. O sene tarlasından kalkan buğdayları da bulgur tüccarlarına sattığından, kendi ev halkı kışın bulgursuz kalmışlar. "Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak" sözünün aslı buradan kalmıştır

  3. Esas

    Atı alan üsküdarı geçti.

    zamanında Bolu beyine baş kaldıran köroğlunun dillerde yağızmı yağız atı çalınır.bütün civarı arar tarar yok.bir kimse birde istanbuldaki pazarları dolaş der.istanbulda pazarları dolaşırken atına rastlar.
    pazar sahibine şu ata bir bineyim hele der.pazarcıda buyur der .
    eski sahibinin kokusunu alan at şahlanıp,dört nala ordan uzaklaşır.
    dövünen pazarcıya ihtiyarın biri gelip ,
    ah evlat! atı alan üsküdarı geçti.o köroğluydu ,atın gerçek sahibi...

    çok kullandığımız bir deyimde Güme gitti.!

    yeniçeri ler günümüz polisliğini yaptığı dönemlerde
    olaylara müdahele edip,göz altına alacakları adamları kodeslere götürür.
    içeri atarkende hooop...güümm derlermiş.
    ahalide bir olay sırasında suçsuz yere içeri alınan insanlara.
    vay be! adam bağıra çağıra güme gitti!derlermiş.

    iş inada bindinin öyküsü..

    adamın biri hayatında hiç namaz kılmamış .
    bunu bilen bir arkadaşıda yahu şu mübarek ramazan bari bir-iki rekat namaz kıl demiş.
    o da tamam tamam kılarız.iki rekat deyip .akşam teravih namazına gitmiş.
    teravih başlamış .bir-iki-dört derken namaz devam ediyor.
    bir camdan kafasını uzatıp cami önünde bekleyen oğluna ,
    evlat sen eve git bu iş inada bindi.demiş.


    sevgiler/saygılar.

    devam edecek...

  4. #4

    Esas

    teşekkürler begeni ile okudum

  5. Esas

    Borumu abicim?Boru değil tabi.

    Bu boru değil?
    Eskiden askeri okullarda nerdeyse bütün işler borunun verdiği sese göre yapılır.Öğrenciler bu boru sesine göre hareket ederlermiş.
    Kalk borusu,yat borusu ,karavana,paydos,derse gir,dersten çık ,istirahat v.s, bir çok boru sesi.

    Hikayenin geçtiği askeri lisede o gün ,sınıf kıdemlisi öğrenci, sınıfa dalar.
    -Çocuklar size havadisim var! Duydunuzmu? diyerek bağırır.
    Diğer öğrenciler de –Duymadık !.Ne ise borusu çalar biz de duyarız .demişler.

    Kıdemli öğerencide
    -Çocuklar! bu boru değil .Yarın yeni padişah tahta çıkıyor.Şenlikler var. Sınıf komutanın özel emri var. Bütün dersler paydos demiş.

    Diğer öğrencilerde çok sevinirler bu işe.

    O günden sonra o okul ve diğer okullarda öğrenciler aralarında konuşmaya başlamadan önce,
    -Dinle ! Bu boru değil .Anlatacaklarım çok önemli ... diyerek lafa başlarlarmış.

  6. Esas

    Hakkında hayırlısı derken ...:düsün:

    - Hakkında Hayırlısı Böyleymiş
    Bu deyim daha çok değer verilmeyen birinin başına gelen felaketi –birazda alay ederek- hafife almak için kullanılıyor. Hikaye şöyle;
    Bir zamanlar Üç kişilik bir hırsız gurubu varmış. Bunlar her gittiği yeri soyup soğana çevirmekte yurt çapında ustalaşmış, namı almış yürümüş kişilermiş. Aralarından biri şefmiş. Şef oldukça sert mizaçlı, acımasız biriymiş. Bir gece konağın birini soyuyorlarmış, çatıdan salona ip sallandırmışlar, biri topladığı eşyaları iple tırmanarak çatıdaki şefe veriyor, şef; bunları dışarıda gözcülük yapan diğer hırsıza ulaştırıyormuş. İçerdeki hırsız salonda som altından bir şamdan görmüş, iple çatıya çıkarken,
    “şefim bu şamdan benim ona göre” demiş. Şef bu lafa bir hayli sinirlenip ipi kesmiş, adam kafa üstü yere çakılıp ölmüş. Konaktan yürütebildikleri ile birlikte öteki hırsızla hızla uzaklaşırlarken adam ölen arkadaşı ile ilgili bütün cesaretini toplayıp; “Zühtü de iyi adamdı be şefim” Şef sert bir bakış fırlattıktan sonra gür sesiyle bağırmış: “ Sus ulan! Hakkında hayırlısı böyleymiş”




    İnsanoğlu Kuş Misali
    Zamanında Üsküdar’da bir “Miskinler Tekkesi” bulunurmuş. Adından da anlaşılacağı üzere buraya yurdun en tembel, en miskin insanları takılırmış. İşte burada iki miskin kendilerine iki sandalye bulup oturuyorlarmış. Gel zaman git zaman havalar gittikçe soğumaya başlamış. Tekkeninde penceresi açık ama kimsenin ayağa kalkıp pencereyi kapatmaya mecali yok.
    Birinci miskin: Yahu havalar iyice soğudu, şu pencereyi kapatmak lazım.
    İkinci miskin: Doğru söylüyorsun mirim, kapatmak lazım.
    Aradan saatler geçer, haftalar geçer, hatta ay geçer, yine aynı diyalog aralarında sürer gider. Sonunda birinci miskin daha fazla dayanamaz bütün gücünü toplayıp karşı pencereye ulaşır, camı kapatır ve hemen oracıktaki bir iskemleye kendini bırakır. Sonra öteki miskin arkadaşına şunları der: “Ya mirim gördün mü, insanoğlu kuş misali. Dün neredeydim, bugün neredeyim”


    Gemileri yakmak

    Gemiyle işgale gittikleri bir yerde ordusu rakibin gücü karşısında korku duymaya başlayınca Sezar askerlerini yüksek bir tepeye çıkartır ve aşağıda kalan bir kaç askere gemileri ateşe vermeleri emrini verir. Geldikleri gemiler gözlerinin ününde çatır çatır yanan ordu şok geçirmiştir. sezar 'gördüğünüz gibi gemileri yaktık artık dönüş yok ya bu savaşı kazanırsınız ya da hepimiz burada ölürüz' şeklinde bir konuşma yapar. savaş sezarın ordularının ezici zaferiyle sonuçlanır

  7. Esas

    Şimdilerde yanlış hesap Bağdattan pek dönemiyor.Bağdatın yanlış hesap döndürecek durumuda yok zaten...

    Yanlış hesap, Bağdattan döner.


    İstanbul kapalı çarşıya kervanlar gelir.Tüccarların siparişleri kumaş,kürk,baharat neyse dağıtılır.Daha sonra tüccarlardan paraları tahsil edilirmiş.
    Yine bir alış veriş sonrasında, tüccarın biri hesap yaparken dört işlem hilleri ile kervancıyı 400-500 altın içerde bırakır.
    Hesaptaki yanlışlığı anlayamayan kervancı Bağdat –Hicaz ve Mısıra seferine çıkar.

    Tüccarda, şimdi bu Mısırdan altı-yedi ayda zor döner.bende bu parayı işletirim. diye düşünür.

    Kervancı yol uzun ,zaman bol bütün hesapları tekrar tekrar inceler.
    Tüccarın yaptığı hileyi anlar.Kervan Bağdat’a girmek üzereyken,kervanı oğlu vv güvendiği bir kişiye emnet eder,
    -Siz beni Bağdatta bekleyin. der.
    İyi bir Arap atı alıp dört nala İstanbula dönmeye başlar.

    Yolda, bu adam bu parayı hemen öyle vermez diye düşünüp bir plan kurar.İstanbuldaki dostlarında plan için yardım ister.

    Ertesi gün tüccarın dükkanına iki kadın gelir.
    Tüccara ,
    -Sorup soruşturduk bu civarda en dürüst ,en güvenilir kişi sizmişsiniz.Biz Hicaza gideceğiz.Size bu iki çantayı emanet etmek istiyoruz.derler.

    Çantaları açıp tüccara gösterirler.Çantaların için inci.altın,pırlanta envayi çeşit müccevher.

    -Olurda gelemezsek bunlar size helali hoş olsun.bize bir dua okutur,belki bir hayrat yaptırırsın.derler.

    Bunları duyan tüccar sevinçten uçar.Kadınları hürmet ,ziyafet.
    Bu sırada kervancı içeri girer,
    Bunu gören tüccar ,daha kervancı lafa başlamadan ,
    -Yahu hoşgeldin.bizim hesapta bir yanlışlık olmuş .paralarını ayırdım.Çocuklarada tenbihledim,eğer ölürsem kervancının parasının mutlaka verin.Ben kul hakkı yemem kardeşim. der.

    Parayı hemen verir.
    Bu sırada kadınlar, –Biz bu sene gitmekten vazgeçtik .Kısmetse seneye !.deyip dükkan
    çıkarlar.

    Oyuna geldiğini anlayan tüccar ,kervancıının peşinden koşup ,
    -hani sen mısıra gidecektin .yaktın beni! diye bağırır.
    Atına binen kervancı,
    -yanlış hesap adamı Bağdattan dödürür.der ve yoluna gider.

    diğer bir deyim ve hikayesi

    Çıkar ağzındaki baklayı

    “Zamanında çok küfürbaz bir adam yaşarmış. Sonunda kendine yakıştırılan küfürbazlık ününe dayanamaz duruma gelmiş. Soluğu bir bilgenin yanında almış, ondan akıl danışmış.

    ‘Her kızdığım konu karşısında küfretmek huyumdan kurtulmak istiyorum’ demiş. Adamın içtenliğini görünce bilge ona yardımcı olmaya karar vermiş. Bakkaldan bir avuç bakla tanesi getirtmiş ve bunları ‘küfürbazlık’tan kurtulmak isteyen adamın avucunun içine koydu.

    ‘Şimdi bu bakla tanelerini al, birini dilinin altına, ötekilerini cebine koy’ demiş. ‘Konuşmak istediğin zaman bakla diline takılacak, sen de küfürden kurtulma isteğini anımsayıp o anda söyleyeceğin küfürden vazgeçeceksin. Bakla ağzında ıslanıp da erimeye başlayacak olursa cebinden yeni bir bakla çıkakrırsın, dilinin altına onu yerleştirirsin.’

    “Adamcağız bilgenin dediğini yapmış. Bu ara da bilgenin yanından da ayrılmamaya çalışıyormuş. Yağmurlu bir günde birlikte bir sokaktan geçerlerken bir evin penceresi hızla açılmış ve genç bir kız başını uzatmış, seslenmiş:

    ‘Bilge efendi, biraz durur musun?’ demiş ve pencereyi kapatmış. Bilge söyleneni yapmış ama sicim gibi yağan yağmur altında iliklerine değin ıslanmış. Sığınacak bir saçak altı da yoktur. Üstelik niçin durdurulduğunu henüz bilmemektedir ve kız da pencereden kaybolmuştur. Bir ara evin kapısına varıp kızın ne istediğini sormak geçmiş içinden fakat tam kapıya yöneleceği sırada kız tekrar pencerede görünmüş ve aynı isteğini yinelemiş:

    ‘Bilge efendi, lütfen birkaç dakika daha bekler misiniz...’

    “Bilge içinden öfkelenmiş ama kızın isteğini de yerine getirmiş. Fakat yanındaki ‘eski’ küfürbaz adam, kendini zor tutuyormuş. Bu arada yağmurun şiddeti gittikçe artıyor, bilge de, adam da, vıcık vıcık ıslanıyorlarmış.

    Bir süre sonra pencere açılmış ve kız yine seslenmiş

    ‘Gidebilirsiniz artık!..’ demiş.

    Bilge bu durumu çok merak etmiş ve sormuş:

    ‘İyi de evladım bir şey yoksa bu yağmurun altında bizi niçin beklettin?’

    “Penceredeki kız, bu soruyu pek umursamamış:

    ‘Efendim, sizi elbette bir nedeni olmadan bekletmiş değilim’ demiş ve bekletme nedenini şöyle açıklamış:

    ‘Tavuklarımızı kuluçkaya yatırıyorduk. Yumurtaları tavuğun altına koyarken bir kavuklunun tepesine bakılırsa piliçler de tepeli olur, horoz çıkarmış. Annem sizi sokaktan geçerken görünce hemen yumurtaları kuluçkaya koydu ve yumurtaları tavuğun altına yerleştirene değin sizin pencerenin önünden ayrılmamanızı istedi.’

    “Saygısızlığın böylesi karşısında bilgenin de tepesinin tası atmış. Yanındaki ‘eski’ küfürbaza dönmüş ve şöyle demiş:

    ‘Hak ettiler bu ana kız’ demiş. ‘Çıkar ağzından baklayı!..’"


    sevgiler/saygılar

  8. #8
    Duhul
    Feb 2004
    İkamet
    https://www.facebook.com/htgyhy
    Gönderi
    11,603
    Blog Yazıları
    4

    Esas

    yoğurdu üfleyerek yemek
    oğluma annesi zorla yoğurt yedirirdi.o da yoğurdu üf leyerek yerdi.anasıda üf püf anlamam der zorla yedirirdi.
    deyim oradan gelmektedir.
    yoğurdu üf leyerek yemeyin çok faydalıdır.

  9. Esas

    Sn. Gemici ,deyim öyküleri arşivine eklendi bilin.
    birkaç sene sonra ,
    bir zamanlar ünlü bir gemicinin ,yakışıklımı yakışıklı bir oğlu varmış,yoğurdu pek sevmezmiş.... gibi bir öykü duyarsanız ,şaşırmayın.

    sevgiler

  10. Esas

    Mürekkep yalamak
    Eskiden mürekkeplerin içinde bezir isi denilen bir madde bulunur.Yazarken yapılan yanlışlıklar ancak yalamak yoluyla giderilirmiş.
    Okuma-yazma bilen kişiler az olduğundan ,bir,iki satır yazacak kişiler el üstünde tutulur.Mürekkep yalayanlar üstün sayılırmış.

    Foyası meydana çıktı.
    Kuyumcular yaptıları yüzük,kolye,küpe gibi ziynetlerde kullandıkları elmasların arka kısmına foya adlı maddeyi sürer,bir çeşit ayna gibi ışıkların yansıtılmasını sağlarlarmış.
    Zamanla foyalar çıkar ,dökülür.Bu benzetme yapılarak sahte,yalan işlerin ortaya çıkması anlamında deyim olarak kullanılır.

    Bir çuval incir berbat oldu.
    İncir işleme fabrikalarında incirler çürük,kurtlu,bozuk olanlar ayıklanır,sağlamlar boy boy ayrılırmış.
    Bir torba yada çuvaldaki gözden kaçmış bozuk incirleden sağlam incirlere hastalık sirayet edermiş.
    Küçük bir yanlışlığın güzelim işleri bozduğu bu olaydan ilham alınır olmuş.

    Şirazesinden çıktı
    Ciltli kitapların kapağa bağlanan iki uç tarafında ibrişimden örülmüş (yada başka cins bir ip) ince bir şerit vardır. Buna şiraze denir.Sayfaları cilt olarak bağlı tutar.Şiraze bozulursa kitap dağılır.

    Şapa oturduk!
    Kızıldenizin eski bir adı Şap denizi imiş.Mercana benzeyen beyaz taşlar bu denizden getirilirmiş.Bu taşlar su altında hacimlerini büyüterek yayılır ve gemiler için tehlike oluşturur.
    Seyir haritalarında normal gösterilen yerlerde bu şap kayaları büyüdükleri için tehlikelere neden olurmuş.
    Eskiden haca gemiyle giden hacı adayları için en sık başa gelen en önemli tehlike buymuş.Hacı bekleyen ahali –İnşallah bizimkiler şapa oturmaz .deyip dua ederlermiş.

  11. Esas

    iş hayatımdaki prosedür üstüne prosedür çıkaran,kıl tüy standard isteyip ,bu current değil,iki ay önce amendment 3 çıktı buna göre olacak,yok bunun correction yazısı vardı .withdrawn edilmiş standardın replace olduğu prosederün son basımını görelim,bunlarda yoksa ,biz size satalım diyen İngilizlerin deyim hikayeleri..
    bu yazı sonradan elime geçti ,onlarla bir daha işim olursa
    -evet güncel olmayabilir,ama sizde 500 sene önce lazımlıklarınızı evinizin önündeki yola atıyormuşsunuz diyeceğim.
    *****
    Bir dahaki sefer ellerinizi yıkarken suyun
    sıcaklığı tam istediğiniz gibi
    değilse eskiden İngiltere'de bu işlerin nasıl yapıldığını düşünün...

    1500'lerde İngiltere'de işler şöyle yapılıyordu:
    İnsanların çoğu Haziran'da evleniyordu Çünkü senelik banyolarını Mayıs
    ayında yapıyorlar, Haziran'da hala çok kötü kokmuyorlardı.
    Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu
    bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.
    Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu.
    Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti.
    Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarakta
    bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale geliyorduki
    içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü.
    İngilizce'deki "banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın" (Don't throw the baby out with
    The bath water) deyimi buradan gelmektedir.


    Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların
    Altında tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer
    Olduğui için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler)
    Çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen
    hayvanlar
    kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce'deki "kedi-köpek yağıyor"
    (It's raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.

    Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu.
    Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu.
    Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir.

    Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden
    yapılmıştı. Toprak kadar fakir (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır.
    Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı.
    Bunlar kışın Islandığı zaman kayganlaşıyordu.
    Bunu önlemek için yere saman (thresh) seriyorlardı.
    Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu.
    Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu.
    Buna mani olmak üzere kapının altına bir tahta
    parçası konuyordu ki bunun adı "thresh hold" (saman tutan; Türkçesi
    eşik idi.


    Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük
    Bir kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir
    şeyler ilave ediliyordu.
    Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu.
    Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu.
    Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu.
    "Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk,
    Kazandaki bezelye lapası dokuz günlük
    " (peas porridge hot, peas porridge cold,peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin menşei budur.

    Bazen domuz eti buluyorlar o zaman çok seviniyorlardı. Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı. Birisinin eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek
    misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı.
    Buna "yağ çiğnemek" (chew the fat) adı veriliyordu.
    Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar
    alabiliyordu.
    Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep
    oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu.
    Domatesler
    Buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca
    domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.

    Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun
    Yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı. Çoğu zaman bu tabaklar bayat
    ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman
    kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde
    kurtlar ve küfler oluşuyordu.
    Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların
    ağızlarında "tabak ağzı" (trench mouth) denen hastalık ortaya
    çıkıyordu.
    Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu,aile orta
    kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.

    Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim
    insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan
    geçen
    insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu.
    Bunlar
    birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor¸ aile
    etrafına
    toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. Buna "uyanma"
    nöbeti
    deniyordu.

    İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer
    Bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor,
    Kemikleri bir "kemik evi"ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı. Tabutlar
    açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu
    görüldü
    Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna çözüm
    olarak
    cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya
    taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili
    dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti "graveyard shift") denirdi. Bazıları
    zil sayesinde kurtulur ("saved by the bell") bazıları da "ölü zilci"
    (dead ringer) olurdu.

    Ortaçağda Avrupa'daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka
    yerlerini yıkamaları kesin olarak yasaklanmıştı. Kastilya Kraliçesi
    İsabella bile 50 yıldan fazla süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı.

    Kirlilik adeti Amerika'ya da bulaşmış Pennsylvania ve Virginia
    eyaletlerinde ''banyo yapmayı yasaklayan'' ya da belirli
    kısıtlamalar getiren kanunlar çıkarılmıştı.
    Philadelphia'da ise kanunla bir ay içinde birden fazla banyo yapan insanlar cezaevine gönderiliyordu.

    Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa'da lazımlıkları sokaklara
    boşaltma adeti 17. yüzyıla kadar sürdü. Fransa krallarından 14.
    Louis,gününün belli bir zamanını lazımlığında oturarak geçirir, devlet
    İşlerini de buradan yürütürdü.
    1600'lerde İstanbul'a gelen İngiliz büyükelçiler, lazımlık
    kullanma ve bunu da pencereden boşaltma adetleri yüzünden şehirden
    uzak olan
    Tarabya'yaki bir konağa gönderilmişti. 19. yüzyıla gelindiğinde,
    kesin olarak tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim'e
    taşınmalarına izin verilmişti.


    devam edecek
    sevgiler/saygılar..

  12. Esas

    İMKB de asayiş berkemal miş ,bizde devamını dieriz...

    Asayiş berkemal

    Sultan Abdülazizin son yıllarında Musul ve Bağdat gibi illerde toplum içi anarşik olaylar artar.Irak ve çevresinde yabancı devletlerinde etkisi ile iyice asayiş bozulur.

    Durumları İstanbuldan gizlemeye çalışan devrin yetkilileri ,
    Vilayet gazetesine her baskısında şu şekil manşet atarlardı:

    ‘’Saye-i asayiş –vaye-i padişahide ,vilayetin her bir tarafında emn-ü asayiş berkemaldir..’’

    <Padişahın şahane idaresi altında,vilayetimizin her tarafında asayiş ve huzur hakimdir.>

    Yine büyük olaylardan sonra ertesi gün aynı manşet verilince ,
    Bölgenin ünlü şairlerinden Kerküklü Şeyh Rıza Efendi dayanamayıp
    Aşapıdaki beyti yazıp gazeteye gönderir.

    ‘’Katl ü nehb-i eşkiyadan millet oldu payimal,
    Emn-ü asayiş yine,elhamdülillah berkemal!!’’

    <Eşkıyanın cinayet ve yağması yüzünden millet ayaklar altında kaldı ama,
    Allaha şükür asayiş yinede sağlanmış durumda.>


    Aklım kesiyor.
    Ünlü bir hekim olan İbni Sina aynı zamanda matematik konusunda deha seviyesindeymiş.
    Babası onu çocukken matematik konusunda hassas eğitim veren bir okula gönderir.Ancak İbni Sina cebir,geometri bir türlü beceremez,okuldan kaçar.Babasından korktuğundan ,eve dönmez bir kervana katılır.
    Kervanbaşı en küçük yaştaki İbni Sinayı su alması için bir kuyuya gönderir.
    Sapına ip bağlı kovayı kuyudan çekerken,ipin sürtündüğü taşı kestiğini görür.
    Ve kendine sorar:bu ip taşı nasıl keser?
    Biraz daha düşünür:ip çok uzun zamandır,bu taşa sürtünüyor.ve aynı yere sürekli sürtüne sürtüne demekki taşı kesebiliyor.
    Madem ip bile taş kesiyor,benim aklım niye cebiri kesmesin? der.
    Okuluna döner ve bildiğimiz tıp dehası İbni Sina olur.


    Balık kavağa çıkınca
    Eski İstanbul şimdiye göre tam anlamıyla balık ve balıkçı şehiriymiş.
    Tutulan balıkların satılması Yemiş iskelesi ve Balık pazarından başlayan ve bu merkezlerin etrafında mahalle mahalle büyüyen pazarlarda yapılırmış.
    Balığın çok fazla çıktığı günlerde ise,
    Tophane’den Rumeli Kavağına ve Üsküdar’dan Anadolu Kavağına kadar her yere çeşitli vasıtalarla götürülüp satılırmış.
    Fiyat kırmak isteyen yada çok düşük fiyata almak isteyen müşterilerinede balıkçılar,
    -Oooo! O fiyatı ancak balığı kavağa çıkardığımızda satarız biz.derlermiş.

Sayfa 1/5 123 ... SonSon

Gönderi Kuralları

  • Yeni konu açamazsınız
  • Konulara cevap yazamazsınız
  • Yazılara ek gönderemezsiniz
  • Yazılarınızı değiştiremezsiniz
  •