PDA

View Full Version : Atatürk'ün Gizemi



Acheron
21-10-2005, 14:13
----------------------------- 1 ---------------------------------------

8. EDWARD
1936 yılının Ekim Ayı'nda o zamanki İngiltere Kralı 8. Edward ile Madam
Simpson, Türkiye'de Atatürk'ün misafiri olarak bulunuyorlardı. Atatürk ve
misafirleri bulundukları gemiden, Moda'daki deniz yarışlarını seyrediyorlardı.
Atatürk çok keyifli ve neşeliydi. İngiltere Kralı 8. Edward ile Madam Simpson
yanyana oturuyorlardı.
Bir ara Madam Simpson elindeki dürbünü ile ayağa kalktı. Davetliler ve
gazeteciler de kalktılar. Kral da Ata'yı selamlayarak Madam Simpson'un
arkasından kalkınca, Atatürk yanlarındakilere döner ve şöyle der: “Kral'ın
Madam'a karşı zaafı olduğunu görüyorum. Korkarım ki, tahtını bu kadın
yüzünden kaybedecek.”
İngiltere tahtına çıkmış olan 8. Edward bir süre sonra Madam Simpson ile
evlenmek isteyince, saray çevresindekiler ve hükümetin ileri gelenleri bu
evlenmeye karşı geldiler ve engel oldular. Çünkü Madam Simpson asil tabir
edilen bir aileden gelmiyordu. O halktan biriydi. Bunun üzerine 8. Edward
İngiltere tahtından feragat ederek, Bayan Simpson ile evlenmişti. Bu olay
Yirminci yüzyılın en büyük aşkı olarak kitaplara ve filmlere konu olmuştur.

Acheron
21-10-2005, 14:19
------------------------------ 2 -------------------------------------

ANNESİNİN ÖLÜMÜNÜ BİLMESİ

Latife hanım İzmir'de Uşşakizadeler'in köşkünde kalıyordu. Hastalığına iyi
gelsin diye Zübeyde hanım İstanbul'dan oraya gitmişti. Ancak ne var ki,
rahatsızlığı artan Zübeyde hanım Uşşakizadeler'in evinde oğluna hasret vefat
eder. Latife hanım ve Yaveri Salih Bey; Paşa'ya annesinin ölümünü nasıl
bildireceklerini kara kara düşünmekteydiler. Çünkü O'nun dünyada en sevdiği
insan olan annesinin ölümünden büyük bir üzüntü duyacağını bilmekteydiler...
Annesinin ölümünden habersiz olan Mustafa Kemal, aynı saatlerde trenle çıktığı
Yurt gezisinde uyumaktaydı. Gecenin ilerleyen saatlerinde gördüğü kabus gibi
rüya yüzünden kan ter içinde uyanır... Bir sigara yakar ve zile basarak
kompartımanındaki hizmetine bakan Ali Çavuş'u çağırıp: “Gördüğüm rüya
canımı sıktı...” der.
Ali Çavuş: “Hayırdır Paşam” deyince Atatürk de rüyasını anlatır: “Pek hayır
olacağa benzemiyor... Kırlık bir y er dey misiz. Her taraf yeşillik. Birden bire bir
sel geliyor, annemi alıp götürüyor. Endişe ediyorum. Yaverlere söyle, İzmir'e
telgraf çekip annemin sağlık durumunu sorsunlar...”
... Ve acı haber, kısa bir süre sonra Yaver Salih'in yolladığı şifreli telgraf ile gelir.
Atatürk telgrafın şifreli olduğunu derhal anlayarak: “Annem öldü değil mi?” Ali
Çavuş üzgün bir şekilde telgrafı uzatır: “Başınız sağ olsun Paşam.”
Gözleri yaşla dolan Atatürk: “Bana malum oldu... Bana malum oldu... Bunun
kabusunu gördüm ben... Anam... Zavallı çilekeş anam... Benim anam öldü başka
analar sağ olsun...” diyerek koltuğuna çöker.
Ne yazık ki annesinin cenaze törenine katılamaz ve Yurt gezisini kesmeden, içi
kan ağlayarak vatan hizmeti için yoluna devam eder...

Acheron
21-10-2005, 14:23
----------------------------------- 3 ----------------------------------
BİR BEDEVİNİN KEHANETİ

İtalyanlar uzun süredir elde etmek istedikleri Trablusgarp'a (Bugünkü Libya)
1911 yılında saldırmışlardı. Osmanlı Ordusu Anavatanı'ndan uzakta
çarpışıyordu. Bu sıralarda bir grup subay da savaşa katılmak için Bingazi
şehrine gidiyordu. Bunların arasında Mustafa Kemal de bulunuyordu.
Yolda bir bedeviye rastladılar. Bu adam el falından çok iyi anladığını söyleyerek
genç subayların fallarına bakmayı teklif etti. Hepsi avuçlarını gösterdiler.
Talihlerini öğrenmek istediler. Sıra Mustafa Kemal'e gelmişti. Önce elini
uzatmak istemedi. Arkadaşlarının ısrarı üzerine O da elini bedeviye uzattı.
Sarışın subayın elini sert avuçlarına alan bedevi, bu elin çizgilerine bakar
bakmaz, yerinden ayağa fırladı ve büyük bir heyecanla haykırmaya başladı:
“Sen padişah olacaksın... Padişah olacak ve 15 yıl hüküm süreceksin...”
Gülüştüler ve yollarına devam ettiler...
Yıl: 1911'di...
Aradan yıllar geçti. 12 yıl sonra Atatürk, genç Türkiye Devleti'nin
Cumhurbaşkanı oldu. Cumhuriyetin 14. yılının sonlarına yaklaşıldığında
hastalığı iyice ilerlemişti. Karaciğerinin şiştiğini görenler: “İçme paşam”
dedikleri zaman, O, Bingazi yollarındaki el falına bakan bedeviyi hatırlatarak
güldü: “Arap vaktiyle söylemişti... Bizim padişahlık nasıl olsa 15 yıl sürecektir.
Hesapça bu son senemizdir.”
Yıl: 1938'di...
Daha sonra yanında bulunan Fuat Bulca'ya eğilip fısıldar: “Bingazi'deki falcıyı
hatırladın mı. Bana 15 yıl hükümdarlık yapacaksın demişti... İşte 15 yıl Fuat...
Vadem doldu...”
Atatürk'ün sağlık durumunun endişe verici boyutlarda olduğunu bilen Fuat
Bulca yutkunup, endişeyle O'nun yüzüne bakar: “Siz hani falcılara inanmazdınız
Paşam?”der. Atatürk bunun üzerine Fuat Bulca'nın koluna dokunup, aynı odada
bulunan Hasan Rıza ve Cevad Abbas'ı göstererek; yavaş bir ses tonuyla şunları
söyler: “Bu sırrı sakın onlarla paylaşma... Aramızda kalsın...”

Acheron
21-10-2005, 14:27
---------------------------------- 4 ---------------------------------

CASUSU TANIMASI

16 Mart 1920'de İstanbul'un işgal edilmesi üzerine, Kemalettin Sami Paşa
Anadolu'ya geçerken gemide bir Hintli ile tanışır. Bu adam Mustafa Sagir'dir.
Milli harekete yardım için Hint Müslümanları'nın kendisini gönderdiklerini
söyler. Böylelikle paşayı etkilemiştir. Ankara'ya telgraf çeken Sami Paşa,
Mustafa Sagir'e ilgi gösterilmesini ister. Bir süre sonra Sami Paşa Atatürk'te
Hintliyi anlatır ve görüşmesini rica eder. Ertesi gün Atatürk, Mustafa Sagir'i
kabul eder.
Bu görüşme uzun sürer. Hintli gönderilir. İki paşa yalnız kalınca Atatürk: “Bana
bak Kemal bu adam casus!...” der. Kemalettin Sami Paşa: “Aman paşam siz de
çok şüphecisiniz “diyerek Atatürk'e inanmaz.
Atatürk konuşmayı keserek yaveri Hayati Bey'i çağırır ve şu emri verir: “Bu
Hintli İngiliz casusu olacak. Kendisini takip etsinler. Mektuplarını da sansürde
çok dikkatli okusunlar!...”
Bundan sonra Hintli'nin mektupları o zamanlar kimya hocası olan Avni Refik
Bey'e verilir. Bir iki tecrübeden sonra gizli yazılar bulunur. Mustafa Sagir
yakalanarak suçu itiraf ettirilir ve idam edilir.

Acheron
21-10-2005, 14:36
-------------------------------- 5 ----------------------------------

CEPHEYİ GÖRÜYORDU

Sakarya Savaşı'ndan sonra idi. Bir subay cepheden alınan bilgileri Başkomutan
Mareşal Gazi Mustafa Kemal'e okuyordu. Kağıttaki notta cephe
komutanlarından biri, Seyit Gazi'nin kuzeydoğu tarafında bir düşman fırkasının
göründüğünden bahsediyordu...
Bunun üzerine Mustafa Kemal kaşlarını çatarak: “Hayır!... Orada düşman
yoktur... İyi baksınlar...” Subay öğle yemeğinde geri geldi. Biraz da sıkılarak:
“Haber aldım komutanım. Bahsedilen yerde düşman yoktur.”

Acheron
21-10-2005, 14:48
------------------------------- 6 --------------------------------------

ÇANAKKALE'DE KAYBOLAN TABUR

Yer: Yine Çanakkale...
Çanakkale Savaşı insanlık tarihinin kaydettiği en büyük savaşlardan biridir. 8,5
ay boyunca Boğazın iki yakası adeta bir yeryüzü cehennemine dönüşmüştü. Bu
savaşta yarım milyondan fazla asker hayatını kaybetti.
Sadece İngiliz ordusunun kaybı 34.000 askerdi. Bu gün bunların 27.000'inin
mezarı vardır. Yani kaybolan İngiliz askerlerinin sayısı 7000 civarındadır. Fakat
savaş bittikten sonra hepsi değil, özellikle 267'si arandı durdu...
Tarih: 10 Ağustos 1915
Yer: Çanakkale
Olaya Şahit Olanlar: Yeni Zelandalı Askerler
Olayı Rapor Edenler: istihkam Eri Künye No: 4/165 F. Reichard, istihkam Eri
Künye No: l 3/416 R. Nevnes ve Künye Numarası verilmeyen istihkam Eri J.L.
Newman
Olayın Alındığı Yer: “Râtselhafte Phanomene” Dergisi Sayı: 64
İngilizler askeri tarihlerinin en büyük yenilgilerinden birine adım adım
yaklaşıyorlardı... İngiliz komutanı Sir Hamilton, korkunç bir yenilgiye
uğrayacağını sezmiş, savaşı kazanmanın tek şansını, taze kuvvetlerle birlikte
yapılacak büyük bir saldırıda görmüştür.
Kraliyet Norfolk Alayı, taze kuvvetlerin bir parçası olarak 29 Temmuz 1915'de
İngiltere'de gemilere bindirildiler. Ve Çanakkale'ye doğru yola çıktılar. Savaşta
her şey olabilirdi ama Norfolklular, Çanakkale'de başlarına gelecek olayı asla
düşünemezlerdi...
Sir Hamilton, Tekke ve Kavaktepeleri'ne bir gece karanlığında ani ve hızlı bir
saldırı yapmayı planlamıştı. Bu is için 12 Ağustos gecesi 54. Tümen ilerlemeye
başladı. İçlerinde Norfolklular'ın Tugayı da bulunuyordu. Tepelerin yamacına
kadar gelecekler ve şafak sökerken saldırmak üzere hazırlanacaklardı. Fakat,
gece yürüyüşünün yapılacağı Küçük Anafartalar Ovası denilen yerde, Türk
askerlerinin pusuya yattığı zannediliyordu. Bu yüzden Norfolklular'ın bir
Tümeni önden giderek yolu açmak amacıyla, l 2 Ağustos öğleden sonra harekete
geçti.
Bu öncü Tümen'in ilerleyişi, tam bir bozgunla sonuçlandı. Gelibolu Savaşı'nda
İngilizlerin gösterdiği şaşkınlık ve beceriksizliğin tipik bir örneğini verdiler.
Öğleden sonra, saat 4'de topçu desteği başlayacaktı ama 45 dakikalık bir gecikme
oldu. Haberleşme hatası yüzünden gecikmeyi öğrenemeyen topçu desteği
gereksiz yere, saatinden önce ateşe başladı ve boşuna ateş gücünü harcadı.
Savaş alanı hiç incelenmemişti, İngiliz komutanlarının, arazi hakkında bilgileri
yoktu. Hedefleri hakkında tam bir karara varamamışlardı. Haritaların çoğu sonanda çalakalem çizilmişti ve yarımadanın diğer tarafını gösteriyordu. Ayrıca
Türk kuvvetlerinin gücünden de habersizdiler.
163. Tümen, gün ışığında çıplak ovayı geçmeye çalışmanın bariz bir hata
olduğunu anladığında, ancak 900 metre kadar ilerleyebilmişti. 4. Norfolk Taburu
onların gerisindeydi. Türkler'in direnci, İngilizlerin tahmin ettiğinden çok daha
büyüktü. İngiliz Tümeni'nin büyük bir kısmı yoğun makinalı tüfek atışı altında
kaldığı için, olduğu yerde çakılmıştı. Ancak sağ tarafta yer alan 5. Norfolk
Taburu daha az bir mukavemetle karşılaştığından ilerlemeye devam etti.
Esrarengiz Bulutun İçine Doğru...
İşte, tam bu sırada, 22 kişilik Yeni Zelanda sahra birliğinin gözleri önünde,
Norfolk Alayı'nın 4. Taburu'na bağlı askerler, karşılarındaki tepeye doğru
yürümeye başladılar. Tepenin üzeri, ekmek somunu şeklinde beyaz bir bulutla
kaplıydı, İngiliz askerleri, yavaş yavaş tepeye yaklaştılar ve bulutun içinde
gözden kayboldular. Bulut yüzünden askerler görülmüyordu. Son asker de
bulutun içine girdikten sonra, beyaz bulut yavaşça havalanmaya başladı ve
rüzgarın aksi yönüne doğru hareket etti. Bulutun hareket etmesiyle birlikte
tepenin üstü de, görüş alanına açılmıştı. Ama 4. Norfolk Taburu'ndan hiç bir
asker tepede görünmüyordu!...
Komutan Hamilton, İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener'e gönderdiği telgrafta,
olaya şöyle anlattı: “Savaş sırasında, 163. Tümen her bakımdan üstün olduğu bir
anda, çok. garip bir şey meydana geldi... Türkler'in zayıflamakta olan
kuvvetlerine karşı, Albay Sir H. Beauchamp, cesur ve kendinden emin bir subay
olarak büyük bir gayretle, hızla ilerledi ve savaşın en önemli kısmı böyle başladı.
Mücadele iyice kızışmış ve iyice karışmıştı. Albay, 16 subayı ve 250 askeriyle
önüne düşmanı katmış, hızla ilerlemesine devam ediyordu... Daha sonra
bunlardan hiç bir haber alınamadı. Ormanlık bölgeye hücum ettikten sonra
gözden kayboldular ve sesleri de duyulmadı, içlerinden hiç biri geri dönmedi.”
267 kişi hiçbir iz bırakmadan kaybolup gitmişti...
Savaş sonunda bu Tabur kayıp ilan edildi. 1918 yılında Anadolu işgal
edildiğinde, İngiltere'nin ilk talebi, bu Tabur'un iadesi olmuştu. Buna karşılık
Türkler böyle bir Tabur'un varlığından haberdar olmadıklarını bildirmişlerdi.
Bu Olayın Sonunda Yenilgi Kaçınılmaz Oldu
O gün, öğleden sonra başlayan ilerleyişin başarısızlıkla sonuçlanması, Sir
Hamilton'ın savaşı kendi lehine döndürme ümidini de yok etmişti. Böylece, 1915
yılı sonunda Müttefik Kuvvetler, geri çekilerek, büyük bir yenilgiye uğradılar.
Gelibolu Savaşı, 8,5 ay sürdü ve 46.000 askerin ölümüyle sonuçlandı. O zamanın
savaşları için, bu korkunç bir rakamdı...
50 yıl sonra...
Çanakkale Savaşı'nın bitmesinden 50 yıl sonra, olayın görgü tanıklarından üç
Yeni Zelandalı asker ortaya çıktılar ve çok önemli bir açıklama yapmak
istediklerini bildirdiler: “Aşağıda anlatılanlar, 12 Ağustos 1915 tarihinde
meydana gelmiş garip bir olayın dökümüdür...” sözleriyle başlayan bir rapor
sundular. Raporda bu garip olayın ayrıntıları, tüm açıklığıyla anlatılmıştı.
Raporlarını: “...Olayın 50. yılında, geç de olsa, aşağıda imzası olan bizler,
anlattığımız bu olayın kelimesi kelimesine doğru olduğunu beyan ederiz”
sözleriyle bitiriyorlardı...
Olaya Dünya Basını'nda Geniş Bir Şekilde Yer Verildi
Bu savaşta hayatta kalanlar, yaşadıklarını hiç bir zaman unutmadılar.
Hatıralarını gelecek kuşaklara anlattılar. Savaşın tarihi yazıldı. Ölenlerin,
yaralıların, kaybolanların sayısı tespit edildi.
Şimdi o yılları yaşayan çok az sayıda insan kaldı... O yıllarla ilgili unutulmayan
pek çok şey oldu... Fakat tek bir şey, özellikle unutulmadı. O da, Norfolk alayının
garip bir şekilde kaybolan askerleriydi...

Acheron
21-10-2005, 14:51
-------------------------------- 7 --------------------------------------

EFSUNLU KEMAL

Mustafa Kemal yönettiği savaşlarda cephenin ateş altında sık sık dururdu.
Siperleri dolaşarak hatta bazen öne çıkarak askerlerin moralini yükseltmeye
çalışır, tüm gelişmeleri yakından takip ederdi.
Atatürk'ü karalayan bir yazar olarak bir hayli eleştirilen ve bir zamanlar kitabı
Türkiye'de yasaklanan H.C. Armstrong bile “Bozkurt” adlı kitabında Mustafa
Kemal'in mucizevi bir şekilde vurulamadığından bahseder:
Bir keresinde yeni kazılmış bir siperin dışında duruyordu. Avcılarımızın yoğun
ateşi altındaydı. Bir İngiliz Bataryası da o sipere ateş açtı. Toplar menzili ve
hedefi buldukça şarapneller gitgide daha yakınlarına düşmeye başladı.
Vurulması matematiksel olarak kesindi. Kurmayları sipere girmesi için
yalvarmaya başladılar. Dürbünle görüyorduk. Fakat o sigara yakıp gayet sakin
bir şekilde sigara içmeye başladı. Ne yakınında patlayan şarapneller, ne de
yoğun avcı ateşi Mustafa Kemal'e bir şey olmuyordu. Çünkü O'nu vuramıyorduk.
O, zaman zaman eline bir tüfek alıp yoğun ateş altında, siperden dışarı çıkıyor,
Avustralya siperlerine dikkatli, telaşsız ve isabetli atışlar yapıyordu. Bu kısa
menzilde bile avcılarımız onu vurmayı başaramıyorlardı. Vurulmuyordu... Onu
vuramıyorduk...
Bu inanılmaz gerçeği büyük bir şaşkınlıkla kaleme alan Armstrong, sonra şöyle
devam ediyor: Sonra duyduk ki, Mehmetçik adı verilen Türk Neferleri bu
inanılmaz olayı gördükten sonra Mustafa Kemal'e bir isim takmışlar: “Efsunlu
Kemal...” Bu isim askerlerimizin moralini bozmuştu. Gelip soruyorlardı:
“Karşıdaki Türk Birliği'nin komutanı kim? O mu?”
“Hayır... Hayır...” diyorduk,
“O değil, O burada değil, sakin olun...”

Acheron
21-10-2005, 15:32
------------------------------ 8 -------------------------------------

GÖRDÜĞÜ SON RÜYA

26 Eylül 1938 tarihinde Atatürk, rahatsızlığı ile ilgili olarak ilk defa hafif bir
koma atlatmıştı. Prof. Afet İnan, olayı şöyle anlatıyor: O geceyi rahatsız geçirdi.
İlk hafif komayı o zaman atlatmıştı. Ertesi sabahki açıklamasında: 'Demek ölüm
böyle olacak' diyerek uzun bir rüya gördüğünü anlattı. 'Salih'e söyle, ikimizde
kuyuya düştük, fakat o kurtuldu' dedi.'
Atatürk'ün, burada “kuyuya düşme” sembolü ile gördüğü rüya vizyonu,
kendisinin de söylediği gibi ölümünün habercisiydi. Salih Bozok'un kuyudan
kurtulması ise, Atatürk'ün vefat etti gün, buna çok üzülen Salih Bozok'un intihar
etmesi ve sonunda kurtarılmasını simgeliyordu...

gemici
21-10-2005, 15:43
güzel ve ilginç

Acheron
21-10-2005, 15:44
Devam edicem dostum daha var...

pride
21-10-2005, 19:12
gercekten ilginc kayıp taburu bılıyordum ama dıgerlerini ilk defa duydum ....

Acheron
21-10-2005, 20:10
--------------------------------- 9 --------------------------------

BAŞKENT ANKARA

Atatürk'ün Ankara'yı Başkent yapmasının ardındaki sebep bir hayli ilginçti. Bu
sebebi açıklarken aynı zamanda yeni bir kehanette daha bulunuyordu. “Ben
Türk'ün imkansızı imkan haline getiren kudretini bütün dünyaya göstermek için
Ankara'yı istedim. Bir gün gelecek şu çorak tarlalar yeşil ağaçların çevirdiği
villalar arasından uzanan yeşil sahalar, asfaltlar ve binalarla bezenecek. Hem
bunu hepimiz göreceğiz, yakında olacak...”
Ankara 13 Ekim de Başkent oldu... Fakat Cumhuriyet'in ilk yılları da neredeyse
boş denecek kadar az bir nüfusa sahipti ve kırsal bir alanda kuruluydu. Bunun
için bazı Batılı devletler büyükelçi göndermeyeceklerini açıklamalarına rağmen,
Atatürk ve Türk Hükümeti kararlarından hiç bir zaman vazgeçmediler.
Ancak Atatürk bu konuda da haklı çıkacaktı... Atatürk'ün bu sözlerinin de çok
kısa bir süre sonra gerçekleştiğini, Batılı devletler büyük bir şaşkınlıkla
izlemişlerdir. Bu arada Ankara'nın Başkent olacağı ile ilgili kehanette bulunan
bir başka kişi daha vardı...
Bu kehanet; Tarikatı Aliye Sufi şeyhlerinden Müştak Dede'nin 1848 yılında
basılan “Divan”ında yer alan bir şiirde ortaya çıkıyordu. Bu şiirde Ankara'nın
Başkent olacağına dair bir kehanette bulunulmuştur.
Müştak Dede'nin Sufi anlayışına uygun olarak kehanetini şifreli bir şekilde
yazdığı şiirinin l, 3, 5, ve 7 nci mısralarında sırasıyla Arapça Elif, Nün, Kaf, Re
ve He harfleri vurgulanmaktadır. Bu harfler A, N, K, R, H yi yani Ankara'yı
belirler. İkinci mısrada belirtilen bu yerin Ankara olacağı, yedinci mısrada da
bunun hay-u hu ile yani Kurtuluş Savaşı kastedilerek, gürültü-patırtıyla
gerçekleşeceği ima edilmektedir. Üstelik Ebcet hesabıyla birinci mısranın açılımı
yapıldığında, hicri tarih ortaya; çıkmaktadır. Ayrıca Başkent olacak yerin
Ankara olduğu dokuzuncu mısrada geçen Sultan Hacı Bayram'a ilişkin ifadeyle;
de açıklanmaktadır. Çünkü Hacı Bayram Veli'nin türbesi Ankara'da yer alır.

ghetto
21-10-2005, 20:30
Efsunlu Kemal başlıklı yazı çok hoşuma gitti ...
Atatürk'ün o siper deki tavrını çok iyi biliyordum ama düşman avcılarının rolunu hiç duymamıştım...
tüylerim diken diken oldu

BİR KEZ DAHA GURURLANDIM

Atatürk En Büyük Varlığımızdır.
birkez daha şükranlarımı sunuyorum

Saygılar

pinky
21-10-2005, 23:31
Sayın Acheron'u böyle yüce bir topic açtığı için yürekten kutluyorum. Yazdıkları da çok güzel hastası oldum. Acheron'u itibar puanı bombardımanına tutmalısınız.

Hadramut
21-10-2005, 23:46
''Efendiler ve ey Ulus; biliniz ki,Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır"
M. Kemal ATATÜRK

Üzgünüm beyler ama buraya kopyaladığınız yazıların ATATÜRKÇÜLÜK ruhu ile en ufak bir ilişkisi olmadığını, tam tersine kul ruhluluğu övücü/önerici yazılar olduğunu belirtmek zorundayım. Yobazların yıkamadıkları tek kale olan ATATÜRKÇÜLÜĞÜ cıvıtmak/sulandırmak için son yıllarda geliştirdikleri yeni bir yönteme bilerek bilmeyerek alet oluyorsunuz.

greenback
22-10-2005, 00:05
Atatürkçülük ruhu ne ki?

Atatürk'ü tanımadan hele...

Bir mailde görmüştüm (aynı kelimeler değildi belki ama)
"Kamyoncular olmadan bir millet gelişemez.K.Atatürk" yazan bir tabela asılıydı.Adam kafasına göre yazmış,asmış...Nasılsa bilen,okuyan yok diye..

Esas bu anektodları bilmeyince,insan Atatürk'ü tanımayınca işler sarpa sarıyor...

Hatırlayan vardır,Bir köşeyazarı yazdığı bir yazı yüzünden yargılanırken,yazdığı sözlerin Atatürk'e ait olduğunu açıklamıştı da bayağı şenlik olmuştu...

Atatürk'ü yıpratan yobazlar sarık takmıyorlar...

Hadramut
22-10-2005, 00:27
ATATÜRK sıradan bir insan değildir ama gizemlide değildir. Çok zeki bir insandır. Manastır'daki askeri okulda kendini (verilen kütüphane görevinin sayesinde) çok iyi yetiştirmiştir. Bizim en büyük şansımızda hemen hemen yok olduğumuz bir anda O'nun yönetimi ele almış olmasıdır. Kurtuluşumuzdaki payıda yadsınamaz ama esas kazanımı ilkel Osmanlı insanından İslam dünyasının en gelişmiş insanını yaratan radikal devrimleri O'nu devleştiren temel özelliğidir. Buraya kopyalanan özellikleri ATATÜRK'ün genel portresine aykırıdır.

Acheron
22-10-2005, 10:26
-------------------------------- 10 -----------------------------------

ÇİZDİĞİ TÜRKİYE HARİTASI

1907 yılında Mustafa Kemal arkadaşlarıyla birlikte, ülke sorunlarını konuştuğu
bir toplantıda kendisinin çizmiş olduğu ilginç bir harita çıkartır. Orada
bulunanların anlattıklarına göre haritanın, Osmanlı İmparatorluğu'nun o
zamanki sınırları ile hiç bir ilgisi yoktu. O zaman hiç bir anlam verilemeyen bu
harita, şimdiki Türkiye Cumhuriyeti'nin Haritası idi.
Haritada bugünkü sınırlarımıza uymayan sadece küçük bir fark vardı:
Atatürk'ün bizden ayrılmasını istemediği ve bir türlü razı olmadığı Kerkük'ü de
Türkiye topraklarına katmıştı. Daha sonraları Kurtuluş Savaşı kazanılınca,
İsviçre'de yapılan Lozan Antlaşması ile Türkiye Kerkük'ten çıkan petrol hakkını
satmak zorunda kalmıştır.
Mustafa Kemal geleceği bilme gücüne sahip olmasaydı bu haritayı çizebilmesi
mümkün değildi. Haritanın çiziliş tarihi olan 1907 yılında henüz daha II.
Abdülhamit Osmanlı İmparatorluğu'nun padişahıydı. Gittikçe güçsüzleşen
Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarında gözü olan ülkeler, saldırıya geçmek
için uygun zamanı beklemekteydiler.
1911 yılında İtalyanlar Trablusgarp'a saldırırlar. Osmanlı devleti onunla
ilgilenirken, bir yandan da İtalyanlar oniki adayı işgal ederler. Arkasından
Balkan Savaşı kopar. Osmanlılar'ın eski komşuları Sırbistan, Bulgaristan,
Karadağ ve Yunanistan birleşerek saldırıya geçerler. İki cephede savaşmak
zorunda kalan Osmanlı Devleti İtalyanlar ile antlaşma yapar. Ve Trablusgarp'ı
bırakmak zorunda kalır. Bu sırada Balkan Devletler'i Edirne'yi alır. Daha
sonraları birbirlerine düşen Balkan Devletleri'nin bu durumundan faydalanın
Osmanlı Devleti Edirne'yi geri alır. 1913 yılında imzalanan “Bükreş Antlaşması”
ile Osmanlı Devleti Trakya ya kadar geri çekilir...
Atatürk'ün çizmiş olduğu haritanın bir bölümü böylelikle gerçekleşmiş olur...
Daha sonraları çıkan Birinci Dünya Savaşı sonunda birçok topraklar
kaybedilmiştir. Arkasından da Anadolu da işgal edilince, düşman esareti altında
yaşamamak için başlatılan Kurtuluş Savaşı sırasında ilk önce Türkiye'nin bu
günkü Doğu sınırı çizilir. Bunu, Güneydoğu illerimizin bu günkü sınırının çizilişi
izler. En sonunda düşmanın İzmir'den denize dökülmesiyle birlikte; Türkiye
Cumhuriyeti'nin, 1907'de Mustafa Kemal tarafından çizilen harita ortaya çıkar.
Bütün bu gelişmelerden sonra şunu kesin olarak görüyoruz ki, Mustafa Kemal
çıkacak savaşları sonuçlarıyla birlikte bilmekteydi. Yıllar öncesinden çizmiş
olduğu harita bunun en büyük kanıtıdır.

TÜRKTRADER
22-10-2005, 10:57
Ellerine sağlık Acheron.ATATÜRK'ÜN mükemmel bir zeka ve deha'ya sahip olduğunu her Türk'ün bildiğini düşünüyorum,ama bu gerçeklerle bunu birkez daha pekiştirdiniz,devamını dilerim.

Acheron
22-10-2005, 18:39
------------------------------- 11 -----------------------------------

UÇAK KAZASI

Mustafa Kemal Atatürk, son Osmanlı Padîşahları'ndan olan Mehmet Reşat ile
Almanya'ya gitmişti. Askeri üsler gezilirken, bir askeri üsse şereflerine uçaklarla
gösteriler yapılacaktı. Birinci Dünya Savaşı öncesi 1910 yıllarında uçaklar az çok
gelişme göstermişti. Askeri üsse gösteri yapacak olan uçaklardan birine de
Atatürk'ün binmesi kararlaştırılmıştı.
Planlanan törende zamanı gelince Atatürk, uçağa doğru ilerlemeye başladı...
Ancak bir anda geri dönerek uçağa binmekten vazgeçtiğini söyler. Bütün
ısrarlara rağmen Atatürk fikrinden vazgeçmez. Onun yerine bir Alman subayı
uçağa biner. Uçak havalandıktan bir müddet sonra arızalanarak düşer.
İçindeki Alman subayı ölür!... Atatürk uçağa niçin binmek istemediğini
açıklanamamıştır. O sadece içindeki sese her zaman olduğu gibi kulak vermiş ve
mutlak bir ölümden dönmüştür.

Acheron
23-10-2005, 11:28
----------------------------- 12 ------------------------------
HAYATINI KURTARAN SAAT

Çanakkale Savaşları sırasında düşman ordularının hücumlarına karşı
Conkbayırı ve Kocatepe'de yaptığı savunmalarla düşmanı durduran ve sonra
onları mağlup etmeye başlayan Mustafa Kemal İstanbul'un düşmesini
engellemiş oluyordu...
Savaşın en kızgın olduğu günlerden birinde Mustafa Kemal yanında bulunan
Yaveri ve yakın arkadaşı Nuri Conker'e emirlerini verirken, bu sırada patlayan
bir mermi parçası onun kalbinin üzerine isabet eder...
Nuri Conker: “Eyvah vuruldunuz Paşam!...” diye bağırınca, Mustafa Kemal
hemen: “Öyle bir şey yok, aldığınız emri derhal yerine getiriniz” der. Aslında
Nuri Conker'in gördüğü doğruydu. Bir mermi parçası O'nun tam kalbinin üzerine
çarpmış fakat büyük bir mucize eseri cebindeki saate rastlamıştı. Birkaç santim
sola ya da sağa isabet etse Mustafa Kemal'in kurtulabilmesi mümkün
olamayacaktı. Fakat saat parçalanmış, Mustafa Kemal'in hayatı ise
kurtulmuştu...

TÜRKTRADER
25-10-2005, 14:18
Size Bombasırtı vakasını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperlerimiz arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak... Birinci siperlerdekiler hiçbiri kurtulamamacasına tamamen düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar gıptaşayan bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, en ufak bir fütur bile göstermiyor, sarsılmak yok. Okumak bilenler ellerinde Kur'anı Kerim, Cennete girmeye hazırlanıyorlar. Bilmeyenler, Kelime-i Şahadet çekerek yürüyorlar. Bu Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren şaşılacak ve övülecek bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Muharebesini kazandıran bu yüksek ruhtur.
1925 M.KEMAL ATATÜRK

cavit
10-12-2005, 11:44
........

cavit
10-12-2005, 12:22
Tarih, 24 Temmuz 1927. Yer, Dolmabahçe Sarayı...
Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhurbaşkanı sıfatıyla İstanbul'a ilk
gelişinden 23 gün sonra. Sarayın merdivenlerinden inerken birisi elini
öpmeye çalışıyor. O ise elini öptürmemek için direniyor. Ulusu daima
üstte tutmanın erdemini hatırlatıyor. Ayrıca 'o' anda kendisinden yıllar
yıllar sonra elini öptürmek için uzatan politikacılarımıza ders vermeye
devam ediyor. Mücadelelerin adamı 'o' anda küçücük bir başka mücadele
veriyor.

cavit
10-12-2005, 12:29
Atatürk, fotoğrafın çekildiği 29 Mayıs 1936 tarihinde İsmet İnönü ile
birlikte Harp Akademileri'nin tatbikatını izlemişti. Bu olaya ait çok
fotoğraf var. Ve o gün çekilen fotoğrafların çokluğu bize, o gün epey
yorulduğuna dair ipuçları veriyor. Bu pek bilinmeyen fotoğrafsa günün
yorgunluğu kanıtlıyor. Gömleğinin yakasından bir düğme açmış, ayaklarını
uzatmış, hemen hemen her fotoğrafta olduğu gibi sigarası elinde, kasketi
dizinde yorgun ve dalgın bakıyor.

cavit
10-12-2005, 12:34
17 Temmuz 1936'da İstanbul Florya plajında, denizin, kumun, güneşin
keyfini çıkaran bir insan.. Türkiye Cumhuriyeti'nin Birinci Cumhurbaşkanı
Mustafa Kemal Atatürk. Florya'da o gün sırtüstü uzanıp güneşlenmiş, sonra
ne olduysa yerinden doğrulmuş ve 'o' anda da deklanşöre basılmış. Ve
elbette sırtında deniz kumuyla ve mayosuyla fotoğrafının çekilmesine hiç
aldırmamış. Hatta ulusun denizden, deniz sporlarından yararlanmasını
teşvik için bu fotoğrafların yayımlanmasını istemiş.

cavit
10-12-2005, 12:38
Atatürk, 1919'daki ayrılışından sonra İstanbul'a hiç gidememişti.
Zaferden sonra 1 Temmuz 1927'de İstanbul'a gitmek nasip oldu ve bu büyük
bir olaydı tabii... İstanbul, halk tarafından gelin gibi süslenmişti.
Kent, Atatürk'ü Marmara Denizi'nde karşılamıştı. Denizyollarının 13 küçük, 8
büyük vapuru Şirket-i Hayriye'nin 12, Haliç Şirketi'nin 7 vapuru Marmara
Denizi'ne açılmıştı. Ayrıca tamamen dolu 20'den çok özel şirket vapurları
da Adalar'a doğru yol almıştı. Diğer özel motorları, sandalları,
kayıkları ve benzerlerini saymak mümkün değildi. Marmara Denizi vapurlar,
motorlar, sandallar tarafından adeta istila edilmişti. 1 Temmuz sabahı
Adalar açıkları böyleydi. Atatürk de 'o' anlarda böylesine mutluydu...

cavit
10-12-2005, 12:50
...........

cavit
10-12-2005, 12:59
.........

cavit
10-12-2005, 13:00
..........

cavit
10-12-2005, 13:13
.................

cavit
10-12-2005, 13:15
Atatürk Diyor ki..

-------------------------------------------------------------------

Bütün ümidim gençliktedir. 1919

Bizim görüşümüz -ki halkçılıktır-kuvvetin, kudretin, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır. 1920

Adalet gücü bağımsız olmayan bir milletin, devlet halinde varlığı kabul olunamaz. 1920

Büyük Türk ordusu! Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz ve daha sağlam bir askere rastgelinmemiştir. 1921

Hürriyet ve istiklal benim karakterimdir. 1921

Hiçbir zafer amaç değildir. Zafer, ancak kendisinden daha büyük bir amacı elde etmek için belli başlı bir vasıtadır. 1921

Millete efendilik yoktur. Hizmet vardır. Bu millete hizmet eden onun efendisi olur. 1921

Basın milletin müşterek sesidir. Başlıbaşına bir kuvvet, bir okul, bir öncüdür. 1922

Tam bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür. 1922

Yarım hazırlıkla, yarım tedbirle taarruz, hiç taarruz etmemekten daha fenadır. 1922

Bayrak bir milletin bağımsızlık alametidir. Düşmanın da olsa hürmet etmek lazımdır. 1922

Eğitim işlerinde behemahal muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin hakiki kurtuluşu ancak bu surette olur. 1922

Her çiftçi ailesinin geçineceği ve çalışacağı toprağa sahip olması mutlaka lazımdır. Vatanın sağlam temeli ve bayındır hale getirilmesi bu esastadır. 1922

"Zamanın değişmesi ile hükümlerin değişmesi inkar olunamaz" kaidesi adalet sistemimizin temel taşıdır. 1922

Türkiye' nin gerçek efendisi, hakiki üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, saadet ve servete müstehak olan köylüdür. 1922

Okulun vereceği ilim ve irfan sayesindedir ki Türk Milleti, Türk Sanatı, Ekonomisi, Türk Şiir ve Edebiyatı bütün güzellikleriyle gelişir. 1922

Okul, genç beyinlere insalığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir. 1922

Biz barış istiyoruz dediğimiz zaman tam bağımsızlık dediğimizi herkesin anlaması gerekir. 1923

Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir. 1923

Siyasi, askeri zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa meydana gelen zaferler devamlı olamaz, az zamanda söner. 1923

Memleket mutlaka modern medeni ve yeni olacaktır. Bizim için bu hayat davasıdır. 1923

Yeni Türkiye Devleti temellerini süngüyle değil, süngünün de dayandığı ekonomi ile kuracaktır. Yeni Türkiye Devleti cihangir bir devlet olmayacaktır. Fakat yeni Türkiye Devleti bir ekonomi devleti olacaktır. 1923

Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki tekniğin gerektirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur. 1923

Devrim yasası, eldeki yasaların üstündedir. Bizi öldürmedikçe, bizim kafalarımızdaki akımı boğmadıkça, başladığımız devrim ve yenilik bir an bile durmayacaktır. Bizden sonraki dönemlerde de böyle olacaktır. 1923

Büyük başarılar, değerli anaların yetiştirdikleri seçkin çocukların yardımıyla meydana gelir. 1923

Toplumdaki başarısızlığın sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ihmal ve kusurdan doğmaktadır. 1923

Kadınlarımız erkeklerden daha çok aydın, daha çok verimli, daha çok bilgili olmak zorundadırlar. 1923

Hiçbir şeye ihtiyacımız yok, yalnız bir şeye ihtiyacımız vardır; çalışkan olmak! 1923

Bizim dinimiz, ulusumuza, değersiz, miskin ve aşağı olmayı salık vermez. Tersine Allah da, Peygamber de insanların ve ulusların onur ve şereflerini korumalarını buyuruyor. 1923

Kılıç ve saban; bu iki fatihten birincisi, ikincisine daima mağlup oldu. 1923

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. 1923

Bu memleket dünyanın beklemediği, asla umut etmediği ayrıcalıklı bir varoluşa sahne oldu. Bu sahne en az 7 bin senelik bir Türk beşiğidir. Beşik doğanın rüzgarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk doğanın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk doğanın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu sonra onlara alıştı; Onların oğlu oldu. Birgün o doğa çocuğu, Doğa oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu... Türk budur. YIldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.

Dünyada herşey için, medeniyet için, hayat için, başarı için, en hakiki mürşit bilimdir, fendir. 1924

Bütün dünya bilsin ki, benim için bir yandaşlık vardır: Cumhuriyet yandaşlığı, düşünsel ve toplumsal devrim yandaşlığı. Bu noktada yeni Türkiye topluluğunda, bir bireyi bunun dışında düşünmek istemiyorum. 1924

Savaş zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir. 1924

Türk milletinin istidatı ve kati kararı medeniyet yolunda durmadan, yılmadan ilerlemektir. 1924

Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare, cumhuriyet idaresidir. 1924

Yeni kuşak, en büyük cumhuriyetçilik dersini bugünkü öğretmenler topluluğundan ve onların yetiştirecekleri öğretmenlerden alacaktır. 1924

Öğretmenler! Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli muhafızlar ister. Yeni nesli bu özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir. 1924

Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. 1925

Zafer "Zafer benimdir" diyebilenindir. Başarı "Başaracağım" diye başlayanın ve "Başardım" diyebilenindir. 1925

Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine mahsus siyasi bir fikre malik olmak, seçtiği dinin icaplarını yapmak ve yapmamak hak ve hürriyetlerine maliktir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz. 1925

Tüketici yaşamak iyi değildir. Üretici olalım. 1925

Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkilapların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağımıza uygun ve bütün mana ve biçimiyle uygar bir toplum haline değiştirmektir. 1925

Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca, hürriyet ve istiklale sembol olmuş bir milletiz. 1927

Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. Geleceğin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. 1927

Bombasırtı olayı (14 Mayıs 1915) çok önemli ve Dünya savaş tarihinde eşine rastlanması mümkün olmayan bir olaydır. Karşılıklı siperler arası 8 metre, yani ölüm kesin. Birinci siperdekilerin hepsi kurtulmamacasına düşüyor. İkinci siperdekiler yıldırım gibi onların yerlerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğuk kanlılıkla biliyormusunuz? Bomba, şarapnel, kurşun yağmuru altında öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor ve en ufak bir cekinme bile göstermiyor. Sarsılma yok. Okuma bilenler Kur' an-ı Kerim okuyor ve cennete gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenlerse Kelime-i şahadet getiriyor ve ezan okuyarak yürüyorlar. Sıcak cehennem gibi kaynıyor. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren dünyanın hiçbir askerinde bulunmayan tebriğe değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki Çanakkale savaşlarını kazandıran bu yüksek ruhtur.

cavit
10-12-2005, 13:17
Atatürk'ün İtalyanlara Cevabı

------------------------------------------------------------------

Birgün italyan Büyükelçisi Ata ile görüşmek ister ve
huzura kabul edilir. O zamanın muhtelif ekonomik-siyasi konuları hakkında
konuşulduktan sonra, büyükelçi "Ekselans, dün Roma ile yapmış oldugum bir
görüşmede hükümetimizin Hatay'ı almak istediği kararını size iletmem
söylendi" der.
Odada buz gibi bir hava eser. Ata, büyükelçiye birşeyler daha ikram
eder ve iki dakikalığına odadan ayrılır. Döndüğünde ayağında çizmeleri,
üzerinde mareşal üniforması, belinde tabancası vardır. Doğruca masasına
gider, manyetolu telefondan Mareşal Fevzi Çakmak'ın bağlanmasını ister ve
Çakmak'a: " Paşa, İtalyan dostlarımız Hatay'a gelmek istiyorlarmış. Hazır
mıyız" der. Fevzi Çakmak durmu anlar ve "Biz hazırız Paşam" diye
yanıtlar...Ata büyükelçiye döner ve: "Biz hazırmışız. Hükümetinize
söyleyin, isterlerse gelip Hatay'ı alabilirler" der.......

cavit
10-12-2005, 13:19
Çeşit çeşit Atatürk'çüler ve gerçek Atatürk'çülük

---------------------------------------------------

Yurdumuzda çeşit çeşit Atatürkçüler vardır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

# Papağan Atatürkçüleri:
Atatürk'ün söz, düşünce ve özdeyişlerini tıpkı bir papağan gibi ezberleyip yineleyenlere ( tekrarlayanlara ) papağan Atatürkçüsü denir.

# Tören Atatürkçüleri:
Bunlar, sadece ulusal ve resmi bayramlarda, törenlerde Atatürkçü olan kişilerdir.

# Reklam Atatürkçüleri:
Atatürkçülüğü gerçekten benimsemedikleri halde, her fırsatta Atatürkçülükten söz ederek, Atatürkçülüğün reklamını yapanlara reklam Atatürkçüsü denir.

# Korku Atatürkçüleri:
Korkularından Atatürkçü olanlara korku Atatürkçüleri veya zoraki Atatürkçüler denir. Bunlar, korktuklarında, sıkıştıklarında, zor durumda kaldıklarında Atatürkçü olurlar.

# Moda Atatürkçüleri:
Atatürkçülük, yurdumuzda bazı dönemlerde moda olur. Sadece Atatürkçülük modasına uymak için Atatürkçü olanlara, Atatürkçü görünenlere moda Atatürkçüsü denir.

# Söylev Atatürkçüleri:
Bunlar, Atatürk ve Atatürk inkılâpları üzerine söylev çekmeyi Atatürkçülük sayan kişilerdir.

# Ticaret Atatürkçüleri:
Atatürk'ün, Atatürk ilke ve inkılâplarının ticaretini, tüccarlığını yapanlara ticaret Atatürkçüleri denir.

# Gardrop Atatürkçüleri:
Sadece kravat, papyon takmayı, Batılılar gibi giyinmeyi Atatürkçülük sayan kişilere gardrop Atatürkçüsü denir. Gardrop Atatürkçüleri, Batılıların giysilerine, yaşantılarına özenirler, ama Batıdaki gibi gerçek çok partili, çoğulcu özgürlükçü demokrasiye, söz, düşünce ve örgütlenme özgürlüğüne, bilime, tekniğe, çağdaş kurumlara karşıdırlar.

# Tekelci Atatürkçüler:
Tekelci sağ, tekelci sol, tekelci sermaye, tekelci memleketsever olur da tekelci Atatürkçüler olmaz mı hiç? Tekelci Atatürkçüler, Atatürk'ü, Atatürkçülüğü, Atatürk ilke ve inkılâplarını kendi tekellerinde gören kişilerdir. Bunlar, Atatürk'ü tabulaştırırlar, putlaştırırlar. Atatürkçülüğün belli kalıplar içinde dondurulmasını, şerbetlendirilmesini isterler.

# Atatürk ve Atatürkçülük Düşmanı Atatürkçüler:
Atatürk'e ve Atatürkçülüğe düşman oldukları halde Atatürk'ü sever ve Atatürkçü görünen kişilere Atatürk ve Atatürkçülük düşmanı Atatürkçüler denir. Bunlar, biri açık, diğeri gizli olmak üzere ikiye ayrılırlar.
Açık Atatürk ve Atatürkçülük düşmanı Atatürkçüler, Atatürk'e ve Atatürkçülüğe karşı düşman olduklarını açıkça söylerler, yazarlar. Ancak, çok zor durumlarda, sıkıştıkları zamanlarda Atatürkçü görünürler.
Gizli Atatürk ve Atatürkçülük düşmanı Atatürkçüler, Atatürk'e ve Atatürkçülüğe düşman oldukları halde, gerçek amaçlarına ulaşmak için herkesten fazla Atatürkçü görünürler. Bunlar, ellerinden gelse Atatürk'ü, Atatürkçülüğü ve gerçek Atatürkçüleri bir kaşık suda boğarlar. Fakat buna güçleri yetmeyeceğini anladıkları için Atatürkçü geçinirler. Aslında bunlar, çok tehlikelidirler. Çalışmalarına sinsi sinsi devam ederler. Amaçlarına ulaşmak için Atatürk'ü ve Atatürkçülüğü bir kalkan, bir paravan olarak kullanırlar. Atatürk'ü ve Atatürkçülüğü hiç sevmezler, ama sever görünürler.

# 10 Kasım Atatürkçüleri:
Sadece Atatürk'ün ölüm günü olan 10 Kasım günü Atatürkçü olanlara, 10 Kasım gününü bir yas günü ilan edip o günü siyahlara bürünenlere, ağıtlar düzenlere, yalancıktan ağlayanlara, timsah gözyaşları dökenlere 10 Kasım Atatürkçüsü denir.

# 50. Yıl Atatürkçüleri:
Cumhuriyetin 50. kuruluş yıldönümü olan 1973 yılında, sadece bir yıl, Atatürkçü olanlara 50. Yıl Atatürkçüsü denir.

# 100. Yıl Atatürkçüleri:
Atatürk'ün doğumunun 100. yılı olan 1981 yılında, yani Atatürk yılında, Atatürkçü olanlara 100. Yıl Atatürkçüsü, Atatürk yılı Atatürkçüsü denir.

# 60. Yıl Atatürkçüleri:
Cumhuriyetin kuruluşunun 60. yılı olan 1983 yılında Atatürkçü olanlara 60. yıl Atatürkçüsü denir.

# Olağanüstü Dönem Atatürkçüleri:
Olağanüstü dönemlerde Atatürkçü olup, olağanüstü dönemler bitince Atatürkçülükleri biten kişilere olağanüstü dönem Atatürkçüleri denir. Türkiye'de olağanüstü dönemlerde Atatürkçülerin sayısında olağanüstü bir artış olur. Olağanüstü dönemler sonra erince Atatürkçülerin sayısında olağanüstü bir azalış görülür.

# Siyasal Dönem Atatürkçüleri:
Türkiye'de her siyasal dönemin kendine özgü bir Atatürkçülük anlayışı vardır. Yurdumuzda hükümetler değiştikçe Atatürkçülük görüşleri de, anlayışları da değişmektedir. ( .................... )

# Ruh Atatürkçüleri:
Bu âlemin Atatürkçüleri olur da öte âlemin, yani ruhlar âleminin Atatürkçüleri olmaz mı hiç? Olur, olur, bal gibi olur... Ruh Atatürkçüleri, Atatürk'ün ruhuyla konuştuğunu ileri süren kişilerdir. ( .................... )

GERÇEK ATATÜRKÇÜLÜK...

Siz Türkiye'nin ve Türk ulusunun bütünlüğünü her türlü dış ve iç tehlikelere karşı koruyabiliyor musunuz? Her zaman bilimin gösterdiği yoldan gidebiliyor musunuz?

Ulusal gelirin adil dağılmasını sağlayacak demokratik devrimleri, köklü bir düzen değişikliğini gerçekleştirerek zenginlerle fakirler arasındaki korkunç uçurumu kapatabiliyor musunuz?

Ayrıcalıksız bir toplum yaratabiliyor musunuz?

Amerika'ya ikili anlaşmalarla verilen ayrıcalıkları geri alabiliyor musunuz?

Bütün dünya uluslarıyla dostluğa dayanan ve hiçbir devletin dümen suyunda gitmeyen bağımsız bir dış politika izleyebiliyor musunuz?

"Yurtta barış, dünyada barış" ilkesine bağlı kalabiliyor musunuz?

Yurdumuzun ekonomisini IMF'nin ( Uluslararası Para Fonu ) ve diğer uluslararası finans kuruluşlarının güdümünden kurtarabiliyor ve ekonomik bağımsızlığı gerçekleştirebiliyor musunuz?

Gerçek çok partili, çoğulcu, özgürlükçü, demokrasiyi benimsiyor ve onu tüm kurumlarıyla işler hale getirebiliyor musunuz?

Emekçi sınıfların da tıpkı kapitalist sınıflar gibi örgütlenmesine ve demokratik yollarla iktidara gelmesine ve kendi düzenlerine kurmalarına razı olabiliyor musunuz?

Her çeşit fikrin açık ve seçik tartışılmasını istiyor, fikirlere copla, silahla, kelepçeyle, zindanla değil, fikirle cevap verebiliyor musunuz?

Ekonominin kilit noktalarınıve yeraltı servetlerini devletleştirebiliyor musunuz?

Sosyal adalete en iyi şekilde gerçekleştirebiliyor musunuz?

Bu yurdun insanlarını insan gibi yaşayabilecekleri bir gelire kavuşturabiliyor musunuz?

Mali güce göre vergi alma ilkesini, yani çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi alma ilkesini uygulamaya geçirebiliyor musunuz?

Kırtasiyeciliği "Bugün git, yarın gel" i, tembelliği ortadan kaldırarak tıkır tıkır işleyen bir devlet mekanizması kurabiliyor musunuz?

Bütün yurttaşlarımızın geleceğini - doğumlarından ölümlerine dek - güven altına alabiliyor musunuz?

Herkese aynı fırsatı tanıyabiliyor, fırsat ve olanak eşitliğini ve yasa önünde eşitliği gerçekleştirebiliyor musunuz?

Tüketime ve ezberciliğe dayanan eskimiş eğitim sistemi yerine çağımızın ve yurdumuzun gerçeklerine uygun, yaratıcı ve üretici yepyeni bir eğitim sistemi yaratabiliyor musunuz?

Köklü bir toprak reformu yaparak ortaçağ artığı feodaliteleri, ağaları, beyleri, şeyhleri tarihe karıştırabiliyor musunuz?

Doğu ve Güneydoğu Anadolu'yu "üvey evlat" olmaktan kurtarabiliyor musunuz?

Cehalet ve sefalet isimli canavarları öldürebiliyor musunuz?

Kooperatifçiliği geliştirerek üretici ve tüketicilerin aracı ve tefeciler tarafından sömürülmesini önleyebiliyor musunuz?

Sanayileşmeye önem veriyor ve yurdun dört bir yanını fabrikalarla donatabiliyor musunuz?

Kentleşme ve gecekondu sorunlarına bir çözüm yolu bulabiliyor musunuz?

Her çeşit kaçakçılığı (silah, uyuşturucu, madde, gümrük, altın, vergi, döviz vb.), karaborsacılığı, vurgunu, soygunu, sömürüyü, torpili, rüşveti, yiyiciliği, nemelâzımcılığı, vurdumduymazcılığı önleyebiliyor musunuz?

İşsizleri işe, ekmeksizleri ekmeğe, evsizleri eve, yolsuzları yola, susuzları suya, köprüsüzleri köprüye, okulsuzları okula, öğretmensizleri öğretmene, kitapsızları kitaba, deftersizleri deftere, kalemsizleri kaleme, kütüphanesizleri kütüphaneye, ışıksızları ışığa, ilaçsızları ilaca, doktorsuzları doktara, hastanesizleri hastaneye, arabasızları arabaya, tiyatrosuzları tiyatroya, sinamasızları sinemaya, televizyonsuzları televizyona, radyosuzları radyoya, telefonsuzları telefona kavuşturabiliyor musunuz?
Ağasız, beysiz, şeyhsiz, kompradorsuz, aracısız, tefecisiz, vurguncusuz, soyguncusuz, sömürücüsüz bir Türkiye yaratabiliyor musunuz?
İşte budur GERÇEK ATATÜRKÇÜLÜK... Gerisi masaldır, hikâyedir, lafebeliğidir...

[ 1 ] Asım Aslan, Sömürülen Atatürk ve Atatürkçülük

cavit
10-12-2005, 13:21
Atatürk' ün Yazdiği Tek şiir

-----------------------

Gafil, hangi üç asır, hangi asır,
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarih söylememiş bunu,
Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,
Dinleyin sesini doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak.
Yaşanan tarihi gömüp doğru tarihe gidin.
Asya'nın ortasında Oğuz oğulları,
Avrupa' nın Alpler' inde Oğuz torunları,
Doğudan çıkan biz, batıda yine biz;
Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz.
Hep insanlar kendini bilseler,
Bilinir o zaman ki hep biriz.
Türk sadece bir milletin adı değil
Türk bütün adamların birliğidir.
Ey birbirine diş bileyen yığınlar!
Ey yığın yığın insan gafletleri!
Yırtılsın gökteki gafletten perde,
Hakikat nerede?

cavit
10-12-2005, 13:23
Öykülerle Mustafa Kemal Atatürk

----------------------------------------------------

Mustafa Kemal ATATURK
ANZAC Memorial, 1934.

Atatürk'ün bahçe mimarı Mevlüt Baysal anlatıyor:

Çankaya Köşkü'nün bahçesini yapıyordum. Bir gün Atatürk, yaveri ve ben bahçede dolaşıyorduk. Çok ihtiyar ve geniş bir ağaç Ata'nın geçeceği yolu kapatıyordu. Ağacın bir yanı dik bir sırt, diğer yanı suyu çekilmiş bir havuzdu. Ata, havuz tarafındaki kısma yaslanarak karşıya geçti. Derhal atıldım:

- Emrederseniz derhal keselim Paşam!

Bir an yüzüme baktı, sonra:

- Yahu, dedi, sen hayatında böyle bir ağaç yetiştirdin mi ki keseceksin!

***

Atatürk, 1936'da bir lise öğrencisine şunları yazdırmıştır: "Garb senden, Türk'ten çok geriydi. Manada, fikirde, tarihte bu böyleydi. Eğer bugün garb, nihayet teknikte bir tefevvuk gösteriyorsa ey Türk çocuğu, o kabahat da senin değil, senden evvelkilerin affolunmaz ihmalinin bir neticesidir."

cavit
10-12-2005, 13:24
YENİ TÜRK ALFABESİNİN KABULU Atatürk 1928 yılı Haziran' ında, yeni Türk Alfabesi' nin tespiti ile ilgili bir komisyon kurulmasını istedi. Çalışmaların sonucu olan alfabeyi Ata'ya Falih Rıfkı Atay getirdi. Atatürk bunları uzun uzun inceledi ve sordu:

- Yeni yazıyı uygulamak için ne düşündünüz?

Falih Rıfkı: - Bir onbeş yıllık uzun, bir de beş yıllık kısa süreli iki öneri var dedi.

Öneri sahiplerine göre ilk zamanlar iki yazı bir arada öğrenilecekti. Gazeteler yarım sütundan başlayarak yavaş yavaş yeni yazılı kısmı artıracaklardı. Daireler ve yüksek okullar içinde bazı yöntemler düşünülmüştü. Atatürk Falih Rıfkı'ya baktı: -

Bu, ya üç ayda olur ya da hiç olmaz, dedi.

Hayli radikal bir devrimci iken Falih Rıfkı dahi şaşırmış ve bakakalmıştı. Atatürk devam etti ve:

- Çocuğum, dedi, gazetelerde yarım sütun eski yazı kaldığı zaman dahi herkes bu eski yazılı parçayı okuyacaktır. İşte bu yüzden olmaz, dedi.

cavit
10-12-2005, 13:42
ÇANAKKALE GEÇİLMEZ

10 Ağustos 1915. Conkbayırı' nı almak ve bütün boğaza hakim olmak için İngilizler 20.000 kişilik bir kuvvetle günlerce kazdıkları siperlere yerleşmişler, hücum anını bekliyorlardı. Gecenin karanlığı tamamen kalkmış, tan ağarmak üzereydi. 8. tümen komutanı ve diğer subaylarını çağırdım:

- Mutlaka düşmanı yeneceğinize inanıyorum ancak siz acele etmeyin, evvela ben ileri gideyim, size ben kırbacımla işaret vediğim zaman hep birlikte atılırsınız. Bu durumdan askerlerini de haberdar etmelerini istedim. Hücüm baskın şeklinde olacaktı. Sakin adımlarla ve süzülerek düşmana 20-30 metre yaklaştım. Binlerce askerin bulunduğu Conkbayırı' ndan ses çıkmıyordu. Dudaklar sessizce bu sıcak gecede dua ediyordu. Kontrol ettim. Kırbacımı başımın üstüne kaldırıp çevirdim ve birden aşağı indirdim. Saat 4.30 da kıyametler kopmuştu. İngilizler neye uğradıklarını şaşırmıştı. ^^Allah Allah^^ sesleri bütün cephelerde, karanlıkta gökleri yıkıyordu.

Her taraf duman içinde ve heyecan her yere hakim olmuştu. Düşmanın topçu ateşi büyük çukurlar açıyor, her tarafa şarapnel ve kurşun yağıyordu. Büyük bir şarapnel parçası tam kalbimin üzerine çarptı, sarsıldım, elimi göğsüme götürdüm, kan akmıyordu. Olayı Yarbay Servet Bey'den başka kimse görmemişti. Ona parmağımla susmasını emrettim. Çünkü vurulduğumun duyulması bütün cephelerde panik yaratabilirdi. Kalbimin üzerinde bulunan saat param parça olmuştu. O gün akşama kadar birliklerin başında daha hırslı olarak çarpmıştım. Yalnız bu şarapnel vücudumla kalbimin üzerinde aylarca gitmeyen derin bir kan lekesi bırakmıştı.

Aynı günün gecesi, yani 10 Ağustos günü, beni mutlak ölümden kurtaran ve parçalanan saatimi Ordu Komutanı Liman von Sanders Paşa' ya hatıra olarak verdim. Çok şaşırmış, heyecanlanmıştı. Kendisi de alıp cep saatini bana hediye etti. Bu hücumlarda İngilizler binlerce ölü bırakarak tamamen geri çekildi ve Çanakkale' nin geçilmeyeceğini iyice anlamış oldular.

cavit
10-12-2005, 13:43
SAVARONA

Atatürk' ün İstanbul' daki mutluluklarından biri Florya' yı keşfetmesi oldu. Birkaç gidip gelmeden sonra buradaki plajı canlandırmaya karar verdi. Deniz köşkü, alaturka deniz hamamı gibi birşeydi. Atatürk denize o kadar ihtiraslı bağlanmıştı ki yıllarca yaz aylarını adeta su içinde geçirdi. Yüzme ve kürek idmanları yapar ve burada da halktan ayrılmazdı. İlk projeye göre Atatürk Köşkü kumsalın sonundaki bir tepecik üstüne yapılacaktı, aşağıda da bir banyo yeri hazırlanacaktı. Kalabalıktan uzaklaşmayı istemedi. Yine ilk projeye göre demir yolu geriye alınacaktı:

Canım, dedi. Ankara' da dağ başında yaşıyorum, İstanbul' da Saraya hapsoluyorum; bırakın burada gelenleri gidenleri, hiç olmassa tren gürültüsü duyayım.

Son zamanlarda Şile' yi görmüş, pek sevmişti yaşasaydı orasını da canlandıracaktı.

Büyükçe tekne olarak emrinde Ertuğrul Yatı vardı. Marmara için yapılmış bu yatla bir defa Karadeniz' e çıkmıştı. Sert bir havada yat az daha batıyordu. Memleket kıyılarını dolaşmak üzere İstanbul' dan uzaklaşınca Denizyolları' nın bir yolcu gemisini seferden alıkoymak gerekiyordu. İşte Atatürk' e yeni bir yat alınması bu gereksinimden doğmuştu.

Amerikalı bir milyoner kadının yaptırmış olduğu Savarona, ileri sürülen bir düşünceye göre Amerika' ya sokulmadığı için, ucuza almıştı. Planlarını görmüş ve yatı çok beğenmişti. Ne yazık ki yat geldği zaman Atatürk'ün ölümcül bir hastalığı vardı. Pek sevdiği bu yatta çok zamanı yatakta geçirdi. Bir gün şöyle dedi:

-Bir çocuk oyuncağını bekler gibi bu yatı beklemiştim. Mezarım mı olacak bu tekne benim? Atatürk' ü ölüm yatağına Savarona' daki kamarasından bir koltuğun içinde ancak götürebildiler. Yat Dolmabahçe Sarayı önünde boynunu bükerek Atatürk'ü boşuna bekledi.

cavit
11-12-2005, 07:27
AtatÜrk E GÖre TÜrk Kİmdİr

-------------------------------------------------------

ATATÜRK E GÖRE TÜRK KİMDİR
Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümid etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek
sahne oldu. Bu sahne yedi bin senelik bir Türk beşiğidir.

Beşik, tabiatın rüzgârlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk
tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından,kasırgalarından evvela korkar gibi oldu.

Sonra onlara alıştı. Onları babası tanıdı. Onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu, tabiat oldu.
Şimşek, yıldırım, güneş oldu. Türk oldu.

Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.

(Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri Syf: 180)

cavit
11-12-2005, 07:33
Atatürk Devrimleri

--------------------------------------------------

Atatürk askeri bir dahi ve karizmatik bir lider olduğu gibi, aynı zamanda
büyük bir devrimcidir. O dönemde, Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş
medeniyetler seviyesine ulaşabilmesi ve kültürel açıdan gelişmiş toplumların
aktif bir üyesi olabilmesi için, modernize edilmesi gerekmektedir.
Mustafa Kemal de bunu yapmış,
1924 ile 1938 yılları arasında, insanlarının kurtuluşu ve hayatta
kalabilmesi için yaşamsal öneme sahip olan devrimleri hayata
geçirmiş; bu devrimler, Türk halkı tarafından büyük bir coşku ile
karşılanmıştır.

Harf Devrimi

Atatürk'ün gerçekleştirdiği en önemli devrimlerden birisi de, 3 Kasım 1928 tarihinde
Arap alfabesinin kaldırılması ve Latin alfabesinin kabul edilmesi olmuştur.
Kıyafet Devrimi

Kıyafet devrimi ile birlikte, kadınlar dinsel geleneklerden kaynaklanan çarşafı atıp,
modern giysiler, erkekler ise fes yerine şapka giymeye başlamışlardır.

Hukuk Sisteminin Laikleştirilmesi

1920 yılında kurulmuş olan yeni Türkiye Devletinin yeni bir hukuk
sistemine de ihtiyacı olduğunu bilen Atatürk, Mecelle, yani din esaslarına dayalı
Medeni Kanun yerine İsviçre Medeni Kanununu getirmiş, o dönemde geçerli olan ceza
yasasını ise İtalyan Ceza Yasası ile değiştirmiştir. Kısacası Türk Hukuk Sistemi tüm çağdaş
gereksinimler ışığında modernize edilmiştir.

Öğrenimin Laikleştirilmesi

19. Yüzyıl başlarına dek, Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde çeşitli eğitim sistemleri
uygulanmıştır. Atatürk, İslami eğitim veren medrese sisteminin, yeni toplumun
ihtiyaçlarına cevap veremeyeceğini; bu nedenle, batı modellerine benzeyen yeni bir eğitim
sisteminin oluşturulması gerektiğini görmüş, böylece önce öğretimin birleştirilmesi
(Tevhid-i Tedrisat) kanunu çıkarılıp dini eğitim veren tüm öğrenim kurumları kapatılarak,
bütün eğitim işleri Milli Eğitim Bakanlığı çatısında birleştirilmiş,
1933 yılında da bir üniversite reformu gerçekleştirilmiştir.

Kadınlara Sağlanan Medeni Haklar

Atatürk Devrimleri ile birlikte, yüzyıllar boyunca ihmal edilmiş olan Türk kadınına
yeni haklar tanınmış; kabul edilmiş olan yeni Medeni Kanun gereğince kadınlar da
erkeklerle eşit haklara sahip olmuş, resmi görevlere atanmaları, oy vermeleri ve
Millet Meclisine seçilmeleri mümkün kılınmış; tek eşlilik ilkesi ve
kadınlara tanınan eşit haklar, Türk toplumuna bir canlılık kazandırmıştır.

cavit
11-12-2005, 07:34
Atatürk Ilkeleri

----------------------------------------------------

Atatürk ilkeleri, altı ana başlık altında toplanabilir:

Cumhuriyetçilik:

Atatürk devrimleri siyasi nitelik taşır. Çok uluslu bir
İmparatorluktan ulus devlete geçiş gerçekleştirilmiş ve böylece
modern Türkiye'nin ulusal kimliği oluşturulmuştur. Bu kimliğin oluşmasında, kul nitelikli insanların yurttaş-birey niteliği kazanması önemli bir noktadır. Atatürk bunun yolunu, kısaca halkın kendi kendisini idaresi, yani demokrasi demek olan Cumhuriyet’te görmüştür.

Halkçılık:

Gerek içeriği gerekse hedefleri açısından bakıldığında, Cumhuriyet Devrimi
ayrıca bir sosyal devrim niteliği de taşır. Başta İsviçre Medeni Kanunu
olmak üzere, Batı kanunlarının Türkiye'de uygulamaya konulmasıyla birlikte
kadınların statüsünde köklü değişiklikler olmuş, 1934
yılında kabul edilen bir kanun ile kadınlar seçme ve seçilme hakkını almışlardır.
Atatürk çeşitli ortamlarda, Türkiye'nin gerçek yöneticilerinin köylüler
olduğunu söylemiştir. Aslında bu durum Türkiye için bir gerçek olmaktan
çok bir hedef niteliğindedir. Halkçılık ilkesi sınıf ayrıcalıklarına ve sınıf
farklılıklarına karşı olmak ve hiçbir bireyin, ailenin,
sınıfın veya organizasyonun diğerlerinin daha üzerinde olmasını kabul
etmemek demektir. Halkçılık, Türk vatandaşlığı olarak ifade
edilen bir fikre dayanır. Gurur ile birleşen vatandaşlık fikri,
halkın daha fazla çalışması için gerekli psikolojik teşviki
sağlar, birlik fikrinin ve ulusal bir kimliğin kazanılmasına yardımcı olur.

Laiklik:

Laiklik yalnızca devlet ve dinin birbirinden ayrılması anlamına
gelmez ayrıca eğitim, kültür ve yasama alanlarının da dinden bağımsız olması
anlamını taşır. Laiklik, devletin dini düşünce ve dini kuruluşların etkisinden bağımsız
olması, ve genel olarak düşünce özgürlüğü anlamına gelmektedir.
Devrimlerin birçoğu laikliği gerçekleştirmek amacıyla yapılmış ve diğerleri
ise laikliğe ulaşılmış olması sayesinde gerçekleştirilebilmiştir. Laiklik ilkesi
akılcı ve dini siyasetin dışında tutan bir ilkedir.
Osmanlı döneminde matbaanın geciktirilmesinde olduğu gibi dinin yenilikler karşısında nasıl tutucu bir silah haline geldiğini yaşamış olan Türkiye Cumhuriyeti kurucuları açısından dinin din dışı sivil yapı üzerinde yaratabileceği baskıları önlemenin bir aracıdır.
Devrimcilik:

Atatürk'ün ortaya koyduğu en önemli ilkelerden birisi de devrimciliktir. Bu ilkenin anlamı
Türkiye'nin devrimler yaparak geleneksel kuruluşlarını modern kuruluşlarla değiştirmiş olmasıdır.
Geleneksel kavramların bir kenara itilip modern kavramların benimsenmesi demektir.
Devrimcilik ilkesi, yapılmış olan devrimlerin tanınıp kabul edilmelerinin çok ötesine geçmiştir.

Milliyetçilik:

Cumhuriyet devrimi ayrıca milliyetçi bir devrimdir. Bu milliyetçilik
ırkçı bir yapıda değildir; yurtseverlikle sınırlıdır. Bu devrimin amacı, Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığının korunması ve ayrıca Cumhuriyetin siyasal yönden gelişmesidir.
Bu milliyetçilik, tüm diğer ulusların bağımsızlık haklarına saygılıdır; sosyal içeriklidir;
yalnızca anti - emperyalist olmayıp, aynı zamanda gerek hanedan yönetimine,
gerekse herhangi bir sınıfın Türk toplumunu yönetmesine de karşıdır ve nihayet bu milliyetçilik
Türk devletinin vatanı ve halkı ile bölünmez bir bütün olduğu ilkesine inanmaktadır.

Devletçilik:

Mustafa Kemal Atatürk yapmış olduğu açıklamalarda ve politikalarında Türkiye'nin
bir bütün olarak modernizasyonunun ekonomik ve teknolojik gelişmeye önemli ölçüde bağlı
olduğunu ifade etmiştir. Bu bağlamda, devletçilik ilkesini de devletin, ülkenin genel ekonomik faaliyetlerinin düzenlenmesi ve özel sektörün girmek istemediği veya yetersiz kaldığı ya da ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara girmesi anlamında yorumlamaktadır. Ancak, devletçilik ilkesinin uygulanmasında, devlet yalnızca ekonomik faaliyetlerin temel kaynağını teşkil etmemiş, aynı zamanda ülkenin büyük sanayi kuruluşlarının da sahibi olmuştur.

cavit
11-12-2005, 07:36
Atatürk'ün Yaşamindaki Kronolojik Olarak Olaylar

----------------------------------------------------

1881
Mustafa'nın Selanik'te dünyaya gelmesi.

1893
Mustafa Selanik'teki Askeri Hazırlık Okuluna başlar ve burada öğretmeni
tarafından kendisine ikinci ismi "Kemal" verilir.

1895
Mustafa Kemal Manastırdaki Askeri Liseye başlar.

1899
Mustafa Kemal İstanbul'da Harbiye'nin hazırlık sınıfına başlar.

1902
Mustafa Kemal Harbiye'den mezun olur ve buradan sonra Harp Akademisine
devam eder.

11 Ocak 1905
Mustafa Kemal Harp Akademisinden Kurmay Yüzbaşı olarak mezun
olur ve Şam'da bulunan Beşinci Orduda görev almak üzere Şam'a gönderilir.

Ekim 1906
Mustafa Kemal ve arkadaşları Şam'da "Vatan ve Hürriyet" adıyla gizli bir
dernek kurarlar.


Eylül 1907
Mustafa Kemal Üçüncü Orduya tayin edilir ve Selanik'e gönderilir.

13 Eylül 1911
Mustafa Kemal İstanbul'daki Genel Kurmaya tayin edilir.


9 Ocak 1912
Mustafa Kemal Libya'daki Tobruk taarruzunu başarılı bir şekilde yönetir.

25 Kasım 1912
Mustafa Kemal Hareket Başkanı olarak Akdeniz Boğazları özel Kuvvetlerine
atanır.

27 Ekim 1913
Mustafa Kemal Sofya'ya Askeri Ataşe olarak atanır.

25 Nisan 1915
İttifak Devletleri Arıburnuna çıkarma yaparlar ve Mustafa Kemal Tümeni
ile ilerlemelerini durdurur.

9 Ağustos 1915
Mustafa Kemal Anafartalar Grup Kumandanlığına getirilir.

1 Nisan 1916
Mustafa Kemal Tuğgeneralliğe terfi eder.

6-7 Ağustos 1916
Mustafa Kemal Bitlis ve Muş'u düşmandan geri alır.

31 Ekim 1918
Mustafa Kemal Yıldırım Orduları Grup Kumandanı olur.

30 Nisan 1919
Mustafa Kemal Erzurum'da bulunan Dokuzuncu Orduya geniş yetkilerle
Müfettiş olarak atanır.

16 Mayıs 1919
Mustafa Kemal İstanbul'u terkeder.

19 Mayıs 1919
Mustafa Kemal Samsun'a ayak basar.

8 Temmuz 1919
Mustafa Kemal gerek Üçüncü Ordu Müfettişliği görevinden gerekse
ordudan istifa eder.

23 Temmuz 1919
Mustafa Kemal Erzurum Kongresi Başkanlığına getirilir.

4 Eylül 1919
Mustafa Kemal Sivas Kongresi Başkanlığına getirilir.

27 Aralık 1919
Mustafa Kemal İcra Heyeti ile Ankara'ya gelir.

23 Nisan 1920
Mustafa Kemal Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisini açar.

11 Mayıs 1920
Mustafa Kemal İstanbul hükümeti tarafından ölüme mahkum edilir.

5 Ağustos 1921
Mustafa Kemal Büyük Millet Meclisi tarafından Başkumandan olarak atanır.

23 Ağustos 1921
Türk birliklerinin Mustafa Kemal tarafından yönetildiği Sakarya savaşı başlar.

19 Eylül 1921
Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal'e Mareşal rütbesi ile Gazi
unvanını verir.

26 Ağustos 1922
Gazi Mustafa Kemal Büyük Taarruzu Kocatepe'den yönetmeye başlar.

30 Ağustos 1922
Gazi Mustafa Kemal Paşa Dumlupınar savaşını kazanır.

10 Eylül 1922
Gazi Mustafa Kemal İzmir'e girer.

1 Kasım 1922
Büyük Millet Meclisi, Gazi Mustafa Kemal'in Hilafetin kaldırılması
Yönündeki önerisini kabul eder.

14 Ocak 1923
Mustafa Kemal'in annesi Zübeyde Hanım İzmir'de vefat eder.

29 Ekim 1923
Türkiye Cumhuriyetinin ilan edilmesi ve Gazi Mustafa Kemal'in
ilk Cumhurbaşkanı seçilmesi.

24 Ağustos 1924
Gazi Mustafa Kemal İstanbul Sarayburnu'nda ilk kez şapka giyer.

9 Ağustos 1928
Gazi Mustafa Kemal Sarayburnu'nda yeni Türk Alfabesi ile ilgili konuşma yapar.

12 Nisan 1931
Gazi Mustafa Kemal Türk Tarih Kurumunu kurar.

12 Temmuz 1932
Gazi Mustafa Kemal Türk Dil Kurumunu kurar.

16 Haziran 1934
Büyük Millet Meclisi bir yasa geçirerek Gazi Mustafa Kemal'e "Atatürk"
soyadını verme kararı alır.

10 Kasım 1938
Atatürk vefat eder.

cavit
11-12-2005, 11:29
KEMAL PAŞA'YA
Yüzünü görmek istedim
Selanik' te birşey sormadan
Kuyumcularla kebapçılara
Deniz kıyısına gittim
Sesin duyuluyordu
Liman boyunca
Bütün deniz kabuklarında
Bir vapurda
Dalgalanıyordu
Adının hayali
Ne güzel şey "Türk dostuyum " demek
Samsun' a çıkacağız yarın sabah

Ord.Prof.Dr.Anna Masala (İtalyan)

cavit
11-12-2005, 11:31
MUSTAFA KEMAL' İ DÜŞÜNÜYORUM
Mustafa Kemal' i düşünüyorum
Yeleleri alevden al bir ata binmiş
Aşıyor yüce dağları, engin denizleri
Altın saçları dalgalanıyor rüzgarda
Işıl ışıl yanıyor mavi gözleri
Mustafa Kemal' i düşünüyorum;
Yanmış, yıkılmış savaş meydanlarında
Destanlar yaratıyor cihanın görmediği,
Arkasından dağ dağ ordular geliyor
Her askeri Mustafa Kemal gibi.
Mustafa Kemal' i düşünüyorum;
Gelmiş geçmiş kahramanlara bedel
Hükmediyor uçsuz bucaksız göklere.
Al bir ata binmiş yalın kılıç
Koşuyor zaferden zafere...
Mustafa Kemal' i düşünüyorum;
Ölmemiş bir kasım sabahı!
Yine bizimle beraber biryerde,
Yaşıyor dört köşesinde vatanın.
Yaşıyor damar damar yüreklerde.
Mustafa Kemal' i düşünüyorum;
Altın saçları dalgalanıyor rüzgarda
Mavi gözleri ışıl ışıl, görüyorum
Uykularıma giriyor her gece.
Ellerinden öpüyorum.

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

cavit
11-12-2005, 11:32
MUSTAFA KEMAL SESLENSE
Yüzyıllar öncesinden
Yüzyıllar sonrasından sesleniyorum size Ben Mustafa Kemal' im heyy...
Ben Mustafa Kemal' im
Büyük büyük denizlerim vardır benim Hürriyeti içmiş dalgalarım,
Hürriyetle kabarmış dalgalarım vardır benim
Ulusumun yanında sevincim
Ben Mustafa Kemal' im heyy...
Karanlığı deler gözlerim
Dalgalara binip gelmiş kahraman,
Gökçe gözlerine türküler yaktığımız... Hani bir güneş doğmuştu ya Samsun' dan İşte benim... Ben... Mustafa Kemal... Ölmek yaşamaktır vatan uğrunda
Deyip, öyle girdim savaşa
Komut verdim
Şahlandı cümle vatan
Boğdum kör talihi zindanında.
Bahtı gülen anaları yurdumun
Gökleri, dağları, denizleri
Yarınları, güvenipte uyuduğum
Aslan yeleni ışığı sınırlarımın Mehmetleri
Tutun ellerinizden yüreklerinizden Sevgilerinizle beni yıkayın.
Yüzyıllar öncesinden
Yüzyıllar sonrasından gelir sesim
Sevdim
Bir tanem
Türkiyelim
Sen var olukça belli ki
Ben Mustafa Kemalim

Behçet Kemal Çağlar

cavit
11-12-2005, 11:37
GİDİYOR
Gidiyor, rast gelmez bir daha tarih eşine; Gidiyor, onyedi milyon kişi takmış peşine Gidiyor, onsuz olan kudreti sığmaz akla
Gidiyor, göğsünü çepeçevre saran bayrakla Gidiyor, izleri üstünde birikmiş yaşlar;
Gidiyor, yerde kılıçlarla eğilmiş başlar.
Gidiyor, harbin o korkulu aslan yelesi
Gidiyor, sulhün ufuklarda yanan meş'alesi..
Yine bir devr açacakmış gibi ne başta o var Hıçkıran seste o var, sesiz akan yaşta o var Siliyor, ruhunun ülviği fani etini,
Çiziyor ufka batan bir güneşin heybetini Büyüyor, gökten inip toprağa yaklaştıkça; Büyüyor, gitgide gözlerden uzaklaştıkça.

Orhan Seyfi Orban

cavit
11-12-2005, 11:38
MUSTAFA KEMAL
Mustafa Kemal' i gördüm düşümde
Daha, diyordu.
Uğruna şehit olasım geldi hemen,
Sabaha, diyordu.
Al bir kalpak giymişti, al bir ata binmişti,,
Zafer Irak mı dedim
Aha, diyordu.

Fazıl Hüsnü Dağlarca

cavit
11-12-2005, 15:49
...............

cavit
11-12-2005, 15:53
.....................

cavit
11-12-2005, 15:56
..............

cavit
11-12-2005, 15:58
..................

cavit
11-12-2005, 16:00
...............

cavit
11-12-2005, 16:02
..............

cavit
11-12-2005, 16:06
...............

cavit
11-12-2005, 16:08
.................

cavit
11-12-2005, 16:10
..............

cavit
11-12-2005, 16:22
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK Hakkında Bilinmesi Gereken 30 Özel Şey

-----------------------------------------------------------

(NOT: Asagidaki yazi HAFTALIK dergisinden alinmistir.)
MUSTAFA KEMAL HAKKINDA BILINMESI GEREKEN 30 OZEL SEY
1."ATA" LAFINI SEVMEZDI
"Ataturk" hitabini ilk kez donemin Turk Dil Kurumu Baskani bir konusmasinda kullanmis, Mustafa Kemal de cok begenerek soyadi olarak almisti.Kendisine Ata" diye hitap edilmesinden hic hoslanmazdi.
2.EN SEVDIGI YEMEK
Manastir Askeri Lisesi yillarindan kalan bir aliskanlikla hayati boyunca en sevdigi yemek kuru fasulye ve pilav olarak kaldi. Tatliya duskun degildi ama cani istediginde cok sevdigi gul recelini tercih ederdi.
3.EN BUYUK HAYALI DUNYA TURUNA CIKMAKTI
Omru yetseydi bir dunya turuna cikip Turk dili ve tarihi uzerindeki calismalarini genisletmek en buyuk hayaliydi.
4.BASUCU KITABI "CALIKUSU" YDU.
Binlerce kitabi vardi.Ama bunlarin arasinda bir tanesini hayati boyunca hatta cephede bile basucundan ayirmadi. Resat Nuri Guntekin'in unlu Calikusu" romanini hep yaninda tasir, her gun rastgele bir yerinden acar, birkac sayfa okurdu.
5.KABUL SALONUNDAKI AT YAVRUSU
Atlardan sonra en sevdigi hayvan kopekti. "Fox" adini verdigi kopegi, Gazi`nin yataginin ayak ucunda uyurdu. Hayvanlara duskunlugu o dereceydi ki bir gun misafirlerinin de gorebilmesi icin yeni dogmus bir tayla annesinin Cankaya Kosku kabul salonuna getirilmesini bile emretmisti.
6.TAM BIR SALON ADAMI
En sevdigi dans valsti. Muzik zevki cesitlilik gosteriyordu.Klasik Bati muzigi disinda Anadolu ezgilerini de severek dinlerdi.
7.GOMLEKLERININ TUMU BEYAZDI
Gomleklerinin hepsi beyazdi. Bu gomlekler ilk yillarda Isvicre`de ozel olarak dikilirken sonra yerli mali kullanma kampanyasina onculuk edebilmek icin Beyoglu`nda bir terziye diktirilmeye baslanmisti.
8.DOLABINDA LACIVERTE YER YOKTU
Takim elbiselerinin tasarimlarini hep kendisi cizerdi.Lacivert takim giymeyi sevmezdi.
9.OLCULERI
Boyu 1.74 idi.Hayatinin son donemlerine kadar 76 olan kilosu hastaliginin ilerlemeye baslamasiyla 46'ya kadar dusmustu. 43 numara siyah rugan ayakkabi giyerdi.
10.RUMELI SIVESI
Ozenli ve temiz bir Turkce konusurdu. Ancak bazi kelimeleri Rumeli sivesiyle telaffuz ederdi.
11.HAZIN BIR HIKAYE
Hayatinda bir donem cok onemli yer tutan Mustafa Kemal`in evlenmesinden sonra hayatina trajik bir sekilde son veren Fikriye Hanim`in mezarinin nerede oldugu bilinmiyor.
12.CUMHURBASKANLIGINDAN SIKILIYORDU.
Hayatinin cogunu gecirdigi savas cephelerinden sonra Cumhurbaskani olarak gecirdigi yillar ona bir tecrit yasantisi gibi geliyor, cok sevdigi halkindan ve sade bir vatandas yasamindan uzaklastigini dusunuyordu.
13.PAPA`NIN TEMSILCISINE ELBISE
Kiyafet Kanunu cercevesinde tum din adamlarinin dini kiyafetleriyle sokaga cikmalari yasaklaninca, Monsenyor Roncalli`ye kendi terzisi Kemal Milasli eliyle bir koleksiyon hazirlatti.
14.KENDISI TIRAS OLMAZDI.
Sabah kahvaltilariyla arasi hic hos degildi.Yataktan kalkar kalkmaz odasindaki divanin uzerine bagdas kurarak oturur, gunun ilk kahvesini sigarasini icerdi.Bir ozelligi de kendi kendine tiras olmamasiydi.
15.DUZEN TAKINTISI VARDI
Evinde ,cevresinde hatta konuk oldugu evlerde bile egri duran esyalari duzeltmeden rahat edemezdi.
16.HOSGORULU LIDER
Koylunun birinin gazete kagidina sardigi tutunu icmeye calisirken eli yanmis,"Alin bunu kendi icsin" diyerek Ataturk`e
kufretmisti.Mahkemeye cikarilacakti. Ataturk olayi dinledikten sonra "Onu mahkemeye vereceginize dogru durust sigara icmesini temin edin" dedi.
17.SIGARA PAZARLIGI
Hastaliginin baslangicinda kendisini muayene eden Dr.Fissinger gunde kac paket sigara ictigini sormus, Ataturk "sekiz" demisti. Doktor bunu gunde bir pakete indirmesi gerektigini soyleyince gulumseyerek cevap vermisti:"Ben zaten bir paket iciyorum. Bundan sonra bunu sizin izninizle yapacagim".
18."BU NASIL HALKCILIK?"
Bir sabah milletvekilleri ile trene binmisti.Konduktorun milletvekillerinden bilet parasi almamasina sasirmis nedenini
sormustu.Trenin milletvekillerine bedava oldugunu ogrenince epey sinirlenmis, "Ne de guzel halkcilik ama" demisti.
19."LAIKLIK ADAM OLMAKTIR!"
Ilk mecliste bir oturum sirasinda uyelerden biri laikligin ne manaya geldigini anlamadigini soyleyince Gazi cok sinirlenmis ve elini
kursuye vurarak bir din bilgini olan uyeye cevap vermisti: "Adam olmak demektir hocam,adam olmak!"
20.KURBANLARI BAGISLARDI
Gittigi yurt gezilerinde kendisi icin kurban edilen hayvanlara bakamaz boyle durumlarda sirtini doner yada kesilmelerini engellerdi.
21.YABANCI DILE MERAKI
Askeri lisede ogrenmeye basladigi Fransizca'yi sonraki yillarda gelistirdi. Zengin bir kelime bilgisi vardi. Konusurken araya
Fransizca sozcukler de eklerdi.
22.FASULYESINE POKER
Kumardan hoslanmaz ama arkadaslariyla fasulyesine poker oynardi.Oyun sonunda kazandiklarini iade ederdi.
23.KAN GORMEYE DAYANAMAZDI
Cephelerde dusmanla gogus goguse savasmis biri olarak en ilginc ozelligi savas meydanlari disinda kan gorunce fenalasmasiydi.
24.KULAKLARI DUYAN TEK KISI.
Fransiz tarihcisi Herriot Ankara`ya geldiginde Gazi`nin kulaklarinin duyuyor olmasina sasirmis anilarinda bunu espirili bir dille anlatmisti: "T.C`de bir tane kulaklari duyan kisi var onu da Cumhurbaskani yapmislar".
25.BIR RICASI BAS ACTIRDI
Bir gun halk arasinda dolasirken carsafli bir kadina rastlamis, "Hafiz Hanim benim hatirim icin basindaki ortuyu acar misin?" diye sormustu. Kadin bas ortusunu acarak , Ataturk`un onunde egildi ve ellerini optu.
26.BILARDO VE YUZME
Sportmen kisiligi vardi. Her gun at biner , yuzmeye gider ve bilardo oynardi.
27.EN BASARILI DERS.
Egitim hayati boyunca en basarili dersi matematikti. Pozitif bilimlere ilgisi hayati boyunca surdu.
28.YAGCILARA GECIT YOK
Yagcila cok kizardi Bir aksam sofrasida kendisine gereksiz sekilde iltifat eden Abdulhak Hamit`e mudahale etti.
29.SON YILBASI GECESI
1937`yi 1938`e baglayan son yilbasi gecesini Disisleri Bakani Tevfik Rustu Aras ile bas basa gecirmisti. O gece dolabindaki bazi elbiseleri bakana hediye etmisti.
30.KOSKTEKI GUVERCINLIK
Kuslari cok severdi.Cankaya Kosku`nde ozel bir bakicinin ilgilendigi guvercinligi vardi.

tent
12-12-2005, 20:14
Atatürk uçağa niçin binmek istemediğini açıklanamamıştır. O sadece içindeki sese her zaman olduğu gibi kulak vermiş ve mutlak bir ölümden dönmüştür.
heyette bulunan bir paşanın "sen binme mustafa" demesi üzerine binmedi diye biliyordum.

"istikbal göklerdedir" deyip, manevi kızını havacı yapan adamın da hayatı boyunca hiç uçağa binmemesi de ilginç bir durum..

tent
12-12-2005, 20:22
9.OLCULERI
Boyu 1.74 idi.Hayatinin son donemlerine kadar 76 olan kilosu hastaliginin ilerlemeye baslamasiyla 46'ya kadar dusmustu. 43 numara siyah rugan ayakkabi giyerdi.
yıldırım mayruk onun giysilerini yeniden dikip defile yaptığı dönemde bir röportajında, boyunun 1,67, boyun ve ayakkabı ölçüsünün de 38 olduğunu söylemişti.

tent
12-12-2005, 20:33
doğru mu yanlış mı bilmem ama onun kişiliğine çok uyan bir öykü.:)

mussolini imzalı bir fotoğrafını gönderir, yeni denize indirilen ve italya'nın gururu olan bir savaş gemisinin güvertesindedir fotoğrafta. ithaf yazısında yer özellikle belirtilmiştir.

biliyorsunuz, diplomaside karşılıklılık esastır. karşı taraf size nasıl davranırsa, siz de öyle davranırsınız. atatürk de buna uygun bir fotoğraf gönderir. hangisi mi?

hepinizin bildiği bir fotoğraf. florya deniz köşkünde kalırken bindiği sandalda çekileni hani. :p

pinky
12-12-2005, 20:38
yıldırım mayruk onun giysilerini yeniden dikip defile yaptığı dönemde bir röportajında, boyunun 1,67, boyun ve ayakkabı ölçüsünün de 38 olduğunu söylemişti.

Ayakkabı ölçüsünü bilemem ama boyunun 1.67 olduğuna katılıyorum.

cavit
13-12-2005, 18:00
Anıtkabir hakkında güzel bilgiler...



51 yaşındaki Anıtkabir�in bilinmeyenleri..
Türk milletinin kalbinin attığı yer olan Anıtkabir, bilinen siluetinin yanı sıra bilinmeyen bir çok gerçeği de yıllardır derinliklerinde saklıyor. Yapımı 9 yılda tamamlanan yaklaşık 150 bin ton ağırlığındaki Anıtkabir, heykellerinden süslemelerine, kulelerinden kabartmalarına kadar pek çok özel anlamlarla yüklü...

Anıtkabir Komutanlığı�ndan alınan bilgiye göre, yapımına 9 Ekim 1944�de başlanan ve 1 Eylül 1953�de tamamlanan Anıtkabir�in yerini ilk olarak Aydın Milletvekili Mithat Aydın önerdi. Ata�nın kabrinin yapımıyla ilgili komisyon Etnoğrafya Müzesi, TBMM�nin arkasındaki tepe (Kabatepe), Ankara Kalesi, Altındağ ve Gazi Orman Çiftliği seçeneklerini eleyerek tam Çankaya�da karar kılacağı sırada, Aydın Milletvekili Mithat Aydın daha sonra �Anıttepe� olarak adlandırılacak olan Rasattepe�yi önerdi. Komisyon üyelerinin de burayı gördükten sonra Aydın�a hak vermeleri üzerine Anıtkabir�in Rasattepe�ye yapılması kararlaştırıldı. Türk milletine gömüleceği yer konusunda bir vasiyette bulunmayan Atatürk�ün yıllar önce bir gezi sırasında Rasattepe�yi gezerken ağzından dökülen �Bu tepe ne güzel bir anıt yeri...� sözleri de bugün için çok anlamlı...

Anıtkabir için 1941�de açılan yarışmaya, İkinci Dünya Savaşı�nın en çetin günleri yaşanmasına rağmen Türkiye, Almanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, Fransa ve Çekoslovakya�dan toplam 49 proje katıldı. Ancak en çok beğenilen üç proje arasında Prof. Emin Onat ile Doç. Orhan Arda�nın �25� numaralı projesi kabul edildi.

VATAN TOPRAĞINDA YATIYOR
750 bin metrekarelik bir alan üzerinde aslanlı yol, tören meydanı, mozole ve on kuleden oluşan Anıtkabir, 907 metre yüksekte yer alıyor. Ata�nın kabri 40 tonluk yekpare mermerden yapılan sembolik lahtin yaklaşık 7 metre altındaki mezar odasında bulunuyor Türk milletinin kalbine gömdüğü Atatürk, Selçuklu-Osmanlı kümbet mimarisine göre yapılmış sekizgen şeklindeki mezar odasında �vatan toprağında� yatıyor.

Ölümünden 15 yıl sonra Etnoğrafya Müzesi�ndeki geçici istirahatgahından Anıtkabir�e nakledilen Ata�nın naaşı, tahnit işlemi çözülerek, Suriye�deki Caber Kalesi, Kore�deki Türk şehitliği, Selanik�teki doğduğu evin bahçesi, KKTC ve illerden getirilen toprakların harmanlandığı �vatan toprağına� İslami usullere göre kefenlenerek ve yüzü kıbleye bakacak şekilde defnedildi. Ata�nın kabrinin yer aldığı mezar odasına, Genelkurmay Başkanı�nın izniyle girilebiliyor.

ASLANLARIN SIRRI
Türk milleti için kutsal değerlerle kuşatılan Anıtkabir�deki her mimari unsur ayrı bir mana taşıyor. Ata�nın kabrine ulaşan 262 metrelik Aslanlı yolun sağ ve solunda bulunan 24 aslan, �24 Oğuz boyunu� temsil ediyor. Türk kültüründe güç sembolü olduğu için seçilen aslan figürlerinin çift olması milletin �birlik ve bütünlüğünü� vurgularken, aslanların kedi gibi yatar pozisyonda olması ise bu büyük gücün �barışseverliğini� sembolize ediyor. Ziyaretçilerin de kabrin manevi atmosferine ayak uydurmaya yönlendirildiği Aslanlı yolda, taşlar Ata�nın huzuruna çıkanların �başlarının öne eğik� olması için 5 santimlik çim boşluğu bırakılarak döşenmiş.

Depreme karşı dayanıklı kılmak için tıpkı bir geminin su altındaki kısmı gibi toprağın içine yerleştirilen Anıtkabir�de mozolenin iç duvar ve zemini en nadide mermerlerle kaplanırken, tavanları renkli ve altın varaklı İtalyan mozaikleriyle süslenmiş. Milli değerleri temsil eden isimler verilen ve Selçuklu çadır mimarisinin özelliklerini yansıtan bir mimariyle yapılan 10 kule Anıtkabir�in siluetine ayrı bir değer katıyor.

BAYRAK DİREĞİ ABD�DEN GELDİ
Anıtkabir�in diğer unsurlarında olduğu gibi bayrak direği de çok özel... Anıtkabir�in 33,5 metre uzunluğundaki bayrak direğini 1946 yılında Nazmi Cemal adlı bir Türk vatandaşı ABD�den gönderdi. 4 metresi kaidenin altında gömülü bulunan direğin 29,5 metresi görülebiliyor.

MÜZEDEKİ ESERLER
Anıtkabir�deki Atatürk Müzesi de Ata�nın doldurulmuş köpeği Foks�tan tıraş takımlarına, bastonlarından aldığı çok özel hediyelere kadar özel hayatını yansıtan pek çok nadide parçaya evsahipliği yapıyor. Ata�nın anne ve babasının fotoğrafları, Türkiye Cumhuriyeti�nin verdiği eski yazı ve Latin harfleriyle basılmış iki nüfus cüzdanı, Göğsünde taşımayı en çok sevdiği madalyalardan biri olan 1917�de Sultan 5. Mehmet Reşat�ın verdiği altın imtiyaz madalyası, Sovyet Mareşali Voroshilov ve İran Şahı Pehlevi�nin hediye ettiği değerli taşlarla süslü kılıçlar ve ince bir zevkin ürünü olan saatleri dikkat çekici parçalar arasında...
Atatürk�ün hem baston hem de tüfek olarak kullanılabilen özel silahı, manevi kızları Sabiha Gökçen ve Afet İnan�a hediye ettiği çok özel tabancaların da sergilendiği müzede, manevi kızı Rukiye Erkin�e hediye ettiği, ancak bir mercek yardımıyla okunabilen metal mahfazası içinde mini bir Kuran dikkati çekiyor.

ETİYOPYA KRALI�NIN İLGİNÇ ÇELENGİ
Milletvekili mazbataları ve 1927 yılında yaklaşık 5 günde okuduğu Nutuk�un orijinal metninin de yer aldığı müzede, Etiyopya Kralı Haile Selasiye�nin 1967 yılında Anıtkabir ziyaretinde mozoleye bıraktığı iki büyük gül dalıyla sembolize edilen gümüş çelenk de en ilginç parçalardan birisi...
Anıtkabir�deki Atatürk Müzesi�nde ayrıca okumaya büyük önem veren Atatürk�ün özel kitaplığında bulunan Türk ve İslam tarihi, dil, edebiyat, sosyal bilimler, bilim ve teknik konularındaki Türkçe, Osmanlıca, Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, Arapça, Farsça, Slav dillerindeki toplam 3 bin 118 kitap da sergileniyor.

Not: yukarıdan virgüller kare şeklinde olmuş, kusura bakmayın.

yeter
13-12-2005, 21:10
Yıllar önce, cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Atatürk, 29 Ekim 1933'teki irat ettiği Onuncu Yıl Nutkunda aynen şöyle diyordu "Bugün, Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır; fakat, yarın ne olacağını kimse bugün kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir; bugün, elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilir. Dünya, yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte, o zaman, Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostluğumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir; hazırlanmak lazım. Milletler buna nasıl hazırlanır; manevî köprülerini sağlam tutarak. Dil, bir köprüdür; inanç, din bir köprüdür; tarih, bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların, dış Türklerin bize yaklaşmasını bekleyemeyiz, bizim onlara yaklaşmamız gerekli."

http://www.tbmm.gov.tr/tutanak/donem21/yil3/bas/b095m.htm

cavit
13-12-2005, 21:36
..............

cavit
13-12-2005, 21:51
Çanakkale savaşında bir sabah

cavit
13-12-2005, 21:54
Bir Mektup..

---------------------------------------------------------



Üsteğmen Faruk, cepheye yeni gelen askerleri denetlerken, bir yandan da
onlarla Sohbet ediyor, ' Nerelisin?' gibi sorular soruyordu.
Gözleri bir ara, saçının ortası sararmış bir delikanlıya takıldı Yanına
çağırdı ve merakla sordu:
" Adın ne senin evladım?" dedi.
" Ali, komutanım" dedi.
" Nerelisin?"
" Tokatlıyım, komutanım, Tokat'ın Zile kazasındanım..."
" Peki evladım,bu kafanın hali ne?
Saçlarının ortası neden kırmızı boyalı böyle?"
" Cepheye gelmeden önce anam saçıma kına yaktı komutanım. Neden yaktığını
da bilmiyorum."
" Peki dedi üsteğmen. "Gidebilirisin Kınalı Ali."
O günden sonra Ali'nin adı Kınalı Ali oldu.
Cephede tüm arkadaşları Kınalı Ali demekle yetinmiyor, saçındaki kınayı da
alay konusu yapıyorlardı. Kınalı Ali, arkadaşlarına karşı sevecen ve dürüst
tutumu sayesinde, kısa sürede hepsinin sevgisini kazandı.
Bir gün memleketine mektup göndermek için arkadaşlarından yardım istedi.
" Anama, babama burada iyi olduğumu bildirmek istiyorum.
Ama okumam yazmam yok. Biriniz yardım edebilir misiniz?"
Biri değil, birçok arkadaşı yardıma geldi.
" Sen söyle biz yazalım" dediler.
Kınalı Ali söylüyor, bir arkadaşı yazıyor, diğeri de Söylenenlerin doğru
yazılıp yazılmadığını denetliyordu.
" Sevgili anacığım, babacığım hasretle ellerinizden öperim. Ben burada çok
iyiyim, beni sakın merak etmeyin."
Kız kardeşini, kendinden küçük erkek kardeşinin sağlığını ve hatırını
sorduktan sonra, köydeki herkesin burnunda tüttüğünü ve kimsenin kendisini
merak etmemesini söyledikten sonra, Biz burada var oldukça bilesiniz ki
düşman bir adım bile ilerleyemeyecektir tümcesi ile bitiriyordu.
Tam zarf kapatılırken Ali " iki üç satır daha ekleteceğini" söyleyerek
Mektubun sonuna şunları yazdırdı.
" Anacığım, beni buraya gönderirken kafama kına yaktın ama, Burada
komutanlarım da, arkadaşlarımda benle hep dalga geçiyorlar. Cepheye gitmek
sırası yakında inşallah kardeşim Ahmet'e gelecek, Onu gönderirken sakın
kına yakma saçına. Burda onunla da dalga geçmesinler. Tekrar ellerinden
öperim anacığım."
Gelibolu'da savaş giderek şiddetleniyordu. ingilizler kesin sonuç almak
için tüm güçleriyle yükleniyorlardı. Cephede savaşan askerlerimiz önceleri
birer, birer, sonraları beşer,beşer,
Onar, onar şehit oluyorlardı. Gelen destek güçleri de yeterli olmuyor,
onlarında sayıları giderek azalıyordu.
Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali'nin komutanı bu durum karşısında
çaresizdi. Kendi bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Genç erlerine
insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu cepheye
göndermek zorunda kalmaması için Allah'a dua ediyordu.
Komutanlarını düşünceli ve sıkıntılı gören Kınalı Ali ve arkadaşları,
komutanlarına gidip, ondan kendilerini cepheye göndermesini
istediler.Askerlerinin ısrarları üzerine komutanları daha fazla direnemedi
ve ölüme gönderdiğini bile, bile bu isteklerini kabul etmek zorunda kaldı.
Kınalı Ali ve arkadaşları, sevinç çığlıkları atarak cepheye hayır,
bile,bile ölüme gidiyorlardı.
O gün güle oynaya Gelibolu cephesinde ölümle buluşacakları yere koşan
Kınalı Ali'nin bölüğünden tek kişi geri dönmedi. Gidenlerin tümü şehit
olmuştu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Kınalı Ali'ye anne, babasından
mektup geldi. Onun yerine komutanı aldı mektubu ve buruk bir ifade ile
okumaya başladı. Cepheye gitmeden önce arkadaşlarına yazdırdığı mektubuna
aile adına babası yanıt veriyordu.
" Oğlum Ali, nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim. Öküzü
sattık, parasının yarısını sana gönderiyoruz, yarısını da yakında cepheye
gidecek küçük kardeşine veriyoruz. şimdi öküzün yerine tarlayı ben
sürüyorum. Fazla yorulmuyorum da. Sen sakın bizi düşünme."
Babası mektupta köydeki herkesten akrabalarından haberler verdikten sonra
"şimdi * sana diyeceği var" diyerek sözü ona bırakıyordu.
Mektubun bundan sonraki bölümü Kınalı Ali'nin anasının ağzından yazılmıştı
şöyle diyordu anası:
" Oğlum Ali, yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime de
yakma demişsin.
Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga
geçmesinler.

Bizde üç işe kına yakarlar;

1 - GELINLIK KIZA, GITSIN AILESINE, ÇOCUKLARINA KURBAN OLSUN DIYE
2 - KURBANLIK KOÇA, ALLAH'A KURBAN OLSUN DIYE
3 - ASKERE GIDEN YIĞITLERIMIZE, VATANA KURBAN OLSUN DIYE...

Gözlerinden öper, selam ederim. Allah'a emanet olun
" Ali'nin mektubu okunurken ve çevresindeki herkes onu dinlerken, hıçkıra,
hıçkıra ağlıyordu... "

(Bu mektubun aslı Çanakkale Müzesindedir.)

cavit
13-12-2005, 21:59
Atatürk'ün Kendi Ifadesiyle Ilkelerinin Tanimi

----------------------------------------------



I.TEMEL İLKELER


1. Cumhuriyetçilik:

Türk milletinin karakter ve âdetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir. (1924)

Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir. (1933)

Cumhuriyet, yüksek ahlâkî değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir.... (1925)

Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilâtımız doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilâtıdır ki, onun adı Cumhuriyet'tir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir. (1925)


2. Milliyetçilik:

Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkına Türk Milleti denir. (1930)

Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir soyun evlâtları ve hep aynı cevherin damarlarıdır. (1932)

Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur. (1923)


3. Halkçılık:

İç siyasetimizde ilkemiz olan halkçılık, yani milletin bizzat kendi geleceğine sahip olması esası Anayasamız ile tespit edilmiştir. (1921)

Halkçılık, toplum düzenini çalışmaya, hukuka dayandırmak isteyen bir toplum sistemidir. (1921)

Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan oluşmuş değil fakat kişisel ve sosyal hayat için işbölümü itibariyle çeşitli mesleklere ayrılmış bir toplum olarak görmek esas prensiplerimizdendir. (1923)


4. Devletçilik:

Devletçiliğin bizce anlamı şudur: Kişilerin özel teşebbüslerini ve şahsî faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak. (1936)

Prensip olarak, devlet ferdin yerine geçmemelidir. Fakat ferdin gelişmesi için genel şartları göz önünde bulundurmalıdır. (1930)

Kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılmaz; bununla beraber, hiçbir piyasa da başıboş değildir. (1937)


5. Lâiklik:

Lâiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti de demektir. (1930)

Lâiklik, asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkânını temin etmiştir. (1930)

Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. (1926)


6. Devrimcilik:

Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların, (devrimlerin) gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görüşleriyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. (1925)

Biz büyük bir inkılâp yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. (1925)

cavit
13-12-2005, 22:02
ATATÜRK'e dil uzatanlara Neyzen Teyfik den cevap !!!!

-------------------------------------------------


Esir iken mümkün mü ibadet
Yatıp kalkıp Atatürk’e dua et
Senin gibi dürzülerin yüzünden
Dininden de soğuyacak bu millet

İşgaldeki hali sakın unutma
Atatürk’e dil uzatman gereksiz
Sen anandan yine doğardın amma
Baban kim olurdu bilemezdin ********


Neyzen Teyfik

Acheron
13-12-2005, 23:54
Sunay Akından dinlediğim bir çanakkale hikayesi...
Savaşın çanakkale'de olacağı kesinleştikten sonra ülkede seferberlik başlatılır...
Eli silah tutan bütün türkler cepheye çağrılır....
Sivas'dan genç yaşında evinden ayrılan Mehmet cepheye gelir...
Mehmetin saçında annesi tarafından yakılmış kına vardır....
Aradan zaman geçer ve savaş başlar....
Mehmet bulunduğu bölükte arkadaşlarıyla birlikte çarpışmaktadır...
Ateş kes zamanlarında mehmet saçındaki kınayla bölüğün neşe kaynağı olur... Komutanları mehmetle dalga geçerler....Ama mehmet buna içerliyordur...Kınanın nedenini bilmediğinden hep sessiz kalıyordu....
Bir gün annesine mektup yazar....
Mektup sivas'ın köyüne ulaşır ve tek okuma yazma bilen köyün imamı meydanda okumaya başlar...
Anne çanakkalede ailemi onurlandıracak kadar yürekli çarpışıyorum.Ama bu saçımdaki kına yüzünden çok alay ediliyorum..Sorulara hep sessiz kalıyorum..
ve komutanlarım bunun cevabını bende istiyorlar der...
Annesi Cevap mektubu yazdırır...Mektubun bizi gururlandırdı oğlum.Hepimiz iyiyiz.. ...Komutanlarına söyle....Biz sivasda kurbanı kesmeden önce kına yakarız....Bende seni çanakkale'ye kurban verdim oğlum der... artık Kimse seninle dalga geçmesin ...

cavit
15-12-2005, 17:53
Azman Dede Balıkesir`de son gömdüğümüz Çanakkale gazisi İvrindi'nin Mallıca köyünden 104 yaşında Azman Dede idi. Gençliğinde iki metreyi aşkın boyu,dev görünümüyle insan azmanı sayılmış herkes ona azman demeye başlamış,soyadı kanunu çıkınaca da Azman soyadını almıştı. Esas ismi adeta unutulmuştu.Yıllar önce bir yerel ara ştı rma sıras ında Mallıca köyü kahvesinde kendisiyle görüştüm. Kulakları a ğır işitiyordu. Köylülerden biri yardımcı oldu. Benim sorduklarımı kulağına ba ğıra bağı ra söyledi. Onun sesine alışkın olduğundan anladı. Sordukları mı cevapladı . Söz Çanakkale`ye geldiğinde o koca ihtiyar sarsıla sarsıla, hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Kendi zor duyduğu için kan çanağına dönen gözleriyle bize de duyurmak için bağıra bağıra anlatmaya başladı : -"Bir hücum sırasında bölük erimişti. Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı siperleri takviye için istediğimiz askerler geldi. Hepsi askere alınmış gencecik insanlardı. Ama içlerinde daha çocuk denecek yaşta üç-dört asker vardı ki hemen dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene soktum.Yüzbaşı gelenlerle tek tek ilgileniyor, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyorduSıra o çocuklara geldiğinde, o cıvıl cıvıl şarkı söylerek gelen çocuklar birden çakı gibi oldular. Yüzbaşı sordu; "Yavrum siz kimsiniz?",içlerinden biri; "Galatasaray Mektebi Sultanisi talebeleriyiz Vatan için ölmeye geldik!.." diye cevap verdi. Gönlüm akıverdi o çocuklara. Bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlarla ilgilendim. "Mermi böyle basılır. Tüfek şöyle tutulur. Süngü böyle takılır. Düşmana şöyle saldırılır!.." diye. Onları karşıma alıp bir bir gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık.Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik. Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca hep yaptıkları gibi düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladı lar. Yer gök top sesleriyle inliyordu.Her mermi düştüğünde minare gibi alevler yükseliyor birgün önce ölenlerinkol, bacak, el, ayak gibi parçaları havaya kalkan toprakla siperlere düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu. Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara yüzbaşı "Azman yandık!.." diye siperin köşesini işaret etti. O şarkı söyleyerek sipere gelen, sanki çiçek toplarm ış gibi neşeli olan o çocuklar siperin bir köşesinde sanki bir yumak gibi birbirine sarılmış tir tir titriyorlardı. Çocuklar harbin gerçeği ile ilk defa karşılaşıyorlardı. Ürkmüşlerdi. Yüzbaşı yandık demekte haklıydı. Muharebede bir ürküntü panik meydana getirebilirdi. Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı!..Annem beni yeti ştirdi bu yerlere yolladıAl sancağı teslim etti Allah'a ısmarladıBoş oturma çalış dedi hizmet eyle vatanaSütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmanaBaktım hemen biraz sonra ona bir arkadaşı daha katıldı. Biraz sonra biri daha... Marş bitiyor yeniden başlıyorlar. Bitiyor bir daha söylüyorlar.Avaz avaz!.. Gözleri çakmak çakmak... Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış dişler kenetlenmiş bekliyorlardı . O an geldi. Birden yüzbaşı "Hücum!.."diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden fırladık. İşte tam o anda, tam o anda, o çocuklar kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler. İşte o an. Tam o an bir makinalı yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler. Kucağıma dökülüverdiler.Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünden gitmiyor. Hiç gitmiyor!.. İşte ben ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!.."Azman dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum. Kahvede kim varsa ağlıyordu.Kahveci gözyaşları içinde bize çay getirdi. Eğildi;"Azman dede hep ağlar. Niye ağladığını bugün ilk defa anlattı ." Dedi.

C. Bayar Üniversitesi Öğrenci Konseyi'nin hazırladığı Çanakkale adlı kitapçıktan.

cavit
15-12-2005, 20:49
......................

cavit
15-12-2005, 20:51
................

cavit
15-12-2005, 20:54
...................

cavit
15-12-2005, 20:56
....................

cavit
15-12-2005, 21:39
...............

cavit
15-12-2005, 21:40
................

cavit
15-12-2005, 21:42
.................

cavit
15-12-2005, 21:44
..............

cavit
15-12-2005, 21:46
...............

cavit
18-12-2005, 13:29
.................

cavit
18-12-2005, 13:30
................

cavit
18-12-2005, 13:32
..............

cavit
18-12-2005, 13:35
...............

cavit
18-12-2005, 13:36
.................

cavit
18-12-2005, 13:40
..............

cavit
18-12-2005, 13:41
...............

cavit
18-12-2005, 13:43
................

cavit
01-01-2006, 08:54
.................

cavit
03-01-2006, 11:24
değişen Türkiye

cavit
03-01-2006, 12:18
Atatürk'ün Son Rüyası

--------------------------------------------------------------------------------

26 Eylül 1938 tarihinde Atatürk, rahatsizligi ile ilgili olarak ilk defa hafif bir koma atlatmisti.Prof.Dr.Afet Inan,olayi söyle anlatiyor :
"O geceyi rahatsiz geçirdi,ilk hafif komayi o zaman atlatmisti.Ertesi sabahki açiklamasinda" :
"Demek ölüm böyle olacak" diyerek "uzun bir rüya gördügünü" söyledi ve "Salih'e söyle ,ikimizde bir kuyuya düstük, fakat o kurtuldu" dedi.
Atatürk'ün, burada "kuyuya düsme" sembolü ile gördügü rüya vizyonu,kendisininde söyledigi gibi ölümün habercisiydi.
Salih Bozol'un kuyudan kurtulmasi ise bilindigi gibi, Atatürk'ün vefat ettigi gün, buna çok üzülen Salih Bozok'un da intihar etmesi ve sonunda onun kurtarilmasini simgeliyordu.
Iste bu ATATÜRK'ün son rüyasi idi...

cavit
03-01-2006, 12:23
Mecidiye Nişanı

5.Rütbeden Mecidi Niş. --- Abdülmecit-- Gümüş --- 25.12.1906

2.Rütbeden Mecidi Niş. --- Abdülmecit -- Ortası Altın --- 12.12.1916

1.Rütbeden Mecidi Niş. --- Abdülmecit -- Ortası Altın --- 16.12.1917



4.Rütbeden Osmani Niş. --- Abdülaziz -- Gümüş --- 06.11.1912

3.Rütbeden Osmani Niş. --- Abdülaziz -- Gümüş --- 01.02.1915

2.Rütbeden Osmani Niş. --- Abdülaziz -- Gümüş --- 01.02.1916

cavit
03-01-2006, 12:26
İmtiyaz Madalyası (Gümüş)

İmtiyaz Madalyası --- 2.Abdülhamit--Gümüş --- 30.04.1915

cavit
03-01-2006, 12:28
İmtiyaz Madalyası (Altın)

İmtiyaz Madalyası --- 2.Abdülhamit --Altın --- 23.09.1917

cavit
03-01-2006, 12:34
Harp Madalyası --- 5.M.Reşad -- Fakfon --- 11.05.1918

1915 Harp Madalyası (Subay)

cavit
03-01-2006, 12:37
Liyakat Madalyası (Gümüş)

Liyakat Madalyası --- 2.Abdülhamit--Gümüş --- 01.09.1915

Liyakat Madalyası --- 2.Abdülhamit--Altın --- 17.01.1916

İstiklal Madalyası --- TBMM -- Pirinç --- 21.11.1923

cavit
03-01-2006, 12:38
Atatürk'ün Aldığı Madalyonlar

Ordu manevra hatırası --- 20.08.1937

Ordu manevra hatırası --- 13.10.1937

Ankara'ya gelişinin 18.yıl hatırası --- 27.12.1937

Müttefik ajanslar 4. Kongresi --- 1929

T.B.M.M. Rozeti ---

Abide-i zafer hatırası --- 1927

İran Şahı'nın Türkiye'yi ziyaretleri hatırası --- 1934

cavit
03-01-2006, 12:47
krallar ve cumhurbaşkanlarının katıldığı bir yemek

cavit
03-01-2006, 12:52
“Türk milleti daha dindar olmalıdır... Dinime bizzat gerçeğe
nasıl inanıyorsam, öyle inanıyorum.”
Mustafa Kemal Atatürk

Atatürk'ün din anlayışı ve din konusunda izlediği politika, onyıllardır bazı çarpık yorumların ve yanlış anlamaların hedefi olmuş bir konudur. Kendi materyalist felsefelerini Atatürk'e mal ederek meşrulaştırma çabası içine giren bir kısım din aleyhtarı marksist çevreler, Büyük Önder'in laiklik ilkesini "din aleyhtarlığı" gibi yorumlamaya çalışmışlardır ve halen de bu çabayı sürdürmektedirler. Oysa tarihsel gerçekleri, Atatürk'ün dine bakışını ve uyguladığı din politikasını incelediğimizde, çok daha farklı bir tablo ile karşılaşırız: Atatürk, hem son derece samimi bir dindardır, hem de Türk milletini ayakta tutan değerlerin başında gördüğü dinin toplum tarafından anlaşılması ve doğru uygulanması için büyük bir çaba göstermiştir.
Atatürk'ün Dindarlığı
Atatürk, Allah'a ve İslam'a inanan samimi bir dindardır. Pek çok sözünde ve tavrında bunu görebilmek mümkündür. Büyük Önder, birçok konuşmasında, samimi ve içten bir şekilde Allah'tan, İslam'dan ve Kuran'dan saygı ve bağlılıkla bahsetmiştir. Hz. Peygamberimizi övmüş ve Türk milletine, gerçek dine sarılmayı ve daha dindar olmayı tavsiye etmiştir.

Atatürk, 7 Şubat 1923 tarihinde, Balıkesir'deki Paşa Camii'nde verdiği hutbede kendisini dinleyenlere İslam'ın yüceliğini şöyle açıklamıştır:

"Ey millet, Allah birdir, şanı büyüktür. Allah'ın selameti, sevgisi üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri Allah tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Bunun temel esası, hepimizce bilinmektedir ki, Yüce Kuran'daki anlamı açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, S.93)

Büyük Önder, 1926 yılında ise Ali Rıza Ünal isimli yakınına, Hz. Muhammed hakkında şunları söylemiştir: "O Allah'ın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinde bugün milyonlarca insan yürüyor. Herkesin adı silinir fakat O sonsuza kadar ölümsüzdür." (Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, sf.135)

Benzeri şekilde, Atatürk, Türk milletinin dindar olması ve dini değerlerini muhafaza etmesi gereğini “Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliğiyle dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam, ona da öyle inanıyorum. Bilince ters, ilerlemeye engel hiçbir şey içermiyor” sözleriyle teşvik etmiştir. ( Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt 3, S. 30 )

Aşağıdaki sözler de ona aittir:

"Milletimiz, din ve dil gibi kuvvetli iki fazilete sahiptir. Bu faziletleri hiçbir kuvvet milletimizin kalp ve vicdanından çekip alamamıştır ve alamaz." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, sf. 66)

"Büyük bir inkılap yaratan Hazreti Muhammed'e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir." (Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, sayı 100, sf.4)

"Camilerin mukaddes minberleri halkın ruhi, ahlaki gıdalarına en yüksek, en verimli kaynaklardır. Minberlerden halkın anlayabileceği dille ruh ve beyne hitap edilmekle müslümanların vücudu canlanır, beyni temizlenir, imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, cilt 1, sf. 225)

Atatürk'ün, İslam Dini'ni, Kuran-ı Kerim'i, Hz. Peygamberi ve dini müesseseleri öven tüm bu sözleri, O'nun dinimize olan içten bağlılığını gösteren somut ve tartışılmaz belgelerdir. Bu bağlılık, sadece sözlerinde değil, uygulamalarında da açıkça görülür. Haftanın belli günlerinde, Sadettin Kaynak, Niyazi Ahmet Banoğlu, Mısırlı İbrahim, Hafız Yaşar, Hafız Rıza, Hafız Fahri, Hafız Kemal ve Hafız Nubar gibi döneminin en önde gelen hafızlarını çağırarak Kuran-ı Kerim okutturmuş ve okunan ayetlerin tefsir ve açıklamalarını yaptırmıştır. Atatürk bu açıklamaları ilgiyle izlemiş ve zaman zaman kendisi de sorular sorarak katılmıştır.

Atatürk'ün dindar kişiliğini gösteren sözlerinden en anlamlı olanı ise, kuşkusuz vefat etmeden önceki son sözleridir. Başbakan kanalıyla tüm dünyaya açıkladığı ve Türk milletine manevi bir vasiyet niteliği taşıyan bu son sözlerinde Atatürk şunları söylemiştir:


"Bütün dünyanın müslümanları Allah'ın son peygamberi Hz. Muhammed'in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm müslümanlar Muhammed'i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet'in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler. (Nedim Senbai, Atatürk, A.Ü. Dil, Tarih, Coğrafya Yay., sf. 102, 1979)
Atatürk'ün Dine Hizmetleri
Atatürk'ün kişisel dindarlığı, uyguladığı din politikasında da etkili olmuştur. Büyük Önder'in Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye'yi yönettiği 15 yıllık süreye baktığımızda, dinin doğru anlaşılması ve yaşanması için ciddi bir çaba gösterdiğini görebiliriz.

Atatürk bu amaçla Diyanet İşleri Başkanlığı'nı oluşturmuştur. Halihazırda müslümanların dini hizmetini yürüten Diyanet İşleri Başkanlığı, bugün onbinlerce kişilik kadrosuyla, müslüman Türk milletine yıllardan beri dinimizin esaslarını öğretmektedir.

Atatürk, Kuran'ın Türk toplumu tarafından anlaşılması ve dolayısıyla uygulanması için büyük çaba göstermiştir. 1924-1938 yılları arasında, Kuran tefsiri ve meali olarak 9 büyük eser hazırlanmıştır. Dönemin en önde gelen din alimlerine hazırlattırılan ve çok titiz çalışmaların ürünü olan bu eserlerin hepsi, bugün de en muteber kaynaklar arasında yer almaktadırlar.

Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti'ne kazandırdığı laiklik ilkesini "din aleyhtarlığı" gibi yorumlamaya çalışan materyalist grupların büyük bir çarpıtma yaptıkları ise açıktır. Laikliğe din aleyhtarlığı gibi bir anlam verilmesi, ancak söz konusu grupların özenip örnek aldıkları komünist rejimlerde olur. Stalin'in Sovyetler Birliği'nde, Enver Hoca'nın Arnavutluk'unda ya da Mao'nun Kızıl Çin'inde görülür. Batılı anlamda laiklik, tüm vatandaşların dini inançlarını ve bunların gereklerini istedikleri gibi yerine getirebilmeleri özgürlüğüdür. Kaldı ki Atatürk, söz konusu laiklik anlayışından bir adım daha ileri giderek, Türkiye Cumhuriyeti'ne "İslam dininin doğru anlaşılması ve yaşanması için" çaba harcamayı da bir görev olarak yüklemiştir.

Bu çalışmaların, dini ortadan kaldırmak değil, aksine dini inancı toplumda yaymak ve güçlendirmek, öte yandan din adına yapılacak yanlış yorumları engellemek amacı güttüğü açıktır. Atatürk'ün "dini kurum" olarak tanımlanan merkezlerin kapatılması—tekke, türbe ve zaviyeler—yönündeki girişimlerinin amacı da, bu kurumların dejenere olmuş ve dini inançlar yerine hurafeleri savunur hale gelmiş olduklarını görmesidir. Yani bu köhne kurumların tasfiyesi de, yine dine destek olmak amacıyla yapılmış hareketlerdir.

Unutulmamalıdır ki, bugün ülkemizin binlerce camisinde müslümanlar ibadetlerini rahatça yerine getirebilmekte, minarelerden ezanlar okunmakta, milletimizin iradesi Atatürk'ün 1920 yılında dualarla açtığı Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde serbestçe tecelli etmekte ve bayrağımız özgürce dalgalanmaktadır. Şüphesiz ki, bunların tümü, Atatürk'ün sayesinde mümkün hale gelmiştir.

Bu hizmetler nedeniyledir ki, Atatürk vefat ettiğinde, dönemin Hindistan İslam Birliği Başkanı olan ve daha sonra Pakistan Devleti'nin kuruculuğunu yapan Muhammed Ali Cinnah, üzüntüsünü "O'nunşahsında yalnız İslam alemi değil, bütün dünya en büyük insanlardan birini kaybetti" ifadeleriyle dile getirmiştir. (Prof. Dr. İsmet Giritli, Atatürk, Laiklik ve Din, Rönesans Dergisi, Şubat 1991, sf.20)

Atatürk, İslam’a inanan samimi bir dindar olarak laikliği din ve vicdan özgürlüğünün temeli olarak kabul etmiştir.

Sonuç
Atatürk'ün bize bıraktığı miras, her konuda olduğu gibi, din ve laiklik konusunda da modern Türkiye için yol göstericidir.

Bugün Türkiye'de din ve laiklik adına iki farklı kamp oluştuğu, bu kamplar arasında ciddi bir gerilim yaşandığı bir gerçektir. Ama bu yapay gerilim, Atatürk'ün uyguladığı formülle çözümlenebilir. Atatürk, İslam'a inanan samimi bir dindar olarak, laikliği din ve vicdan özgürlüğünün temeli olarak kabul etmiştir. "Gericilik" olarak tanımlanan tehlikenin ise dinin kendisinden değil, dine sokulan hurafelerden, batıl inanışlardan ve çarpık yorumlardan kaynaklandığını görmüş ve bunları dinden temizlemek için çaba göstermiştir.

cavit
03-01-2006, 12:55
AtatürkçüLük Nedir?_

--------------------------------------------------------------------------------

Doç. Dr. Anıl Çeçen: "... Atatürkçülük, emperyalizm gerçeği karşısında az gelişmiş ülkelerin kurtuluş ve gelişme sürecinin ortaya çıkardığı bileşik yapılı bir eylemdir."
( Anıl Çeçen, Atatürk ve İdeoloji, Türk Dili, TDK Yayını, Sayı 359, Kasım 1981, S. 299 )

Ataol Behramoğlu: "... Atatürkçülük donmuş bir kalıplar dizgesi değil, araştıran, kendini pratikte sınayan bir uygulamanın adıdır."

Attilâ İlhan: "... Atatürkçülük, "mazlum milletler"in "Hristiyan, beyaz ve Batılı" emperyalistlere ilk başkaldırış hareketidir."[ a ]
"... Mustafa Kemal sosyalist değildi ama, solcu bir devrimciydi."[ b ]
( [ a ] Attilâ İlhan, Üç Atatürkçülük!, Milliyet, 22.06.1982 / [ b ] Attilâ İlhan, Faşizmin Ayak Sesleri, S. 254 )

Aziz Nesin: "... Bana göre Atatürkçülük şudur: Atatürk'ün yaşadığı dönemde, içinde bulunan koşullara en akılcı yoldan çözümler getiren uygulamalar toplamıdır."
( Şahap Balcıoğlu'nun Aziz Nesin İle Söyleşisi, Yazko Somut, Yıl: 3, Sayı: 50/24, 15.07.1983, S. 2 )

Azra Erhat: "... Atatürk'ün belli bir öğretisi yoktur. O, düşünceyi eylemden ayırmayan, düşünceyi eylemle gerçekleştirmek, eylemi de düşüncenin kaynağından getirmek sürecini uygulamış, böylece varlığın akış ilkesine günü ve geleceği için uymuş bir devrimdir." ( Azra Erhat, Atam Seni Niçin Seviyorum? Cumhuriyet 81, Cumhuriyet Gazetesi Yayını, S. 165 )

Prof. Dr. Bedia Akarsu: "... Atatürk Devrimi bir sınıf devrimi değil, gerçek anlamıyla bir halk devrimidir. Ulusun bütün kesimleriyle, askeri ve memuru ile, köylüsü ve kentlisi ile, işçisi ve esnafı ile kadını erkeği ile emperyalizme karşı ayaklanması: bağımsızlığı için egemen güçlere karşı tüm halkın Atatürk'ün önderliğinde baş kaldırmasıdır."
( Bedia Akarsu, Atatürk'ün Özgün Görüşleri, Cumhuriyet, 10.11.1982 )

Em. Gen. Celâl Erikan: "... Atatürkçülük, Kemalizm, ancak çalışmakla hak sahibi olabilecek bireyleri ve toplulukları birbirine sömürtmeyen; siyasal kuvvetlerine kendileri sahip ve herbiri akraba olmuş ulusların içte ve dışta barış içinde yaşadıkları cumhuriyetçi, laik, yenilikçi, demokratik ve sosyal bir düzendir."
( Celâl Erikan, Atatürkçülük ( Kemalizm ), S. 134 )

Ceyhun Atuf Kansu: "... Kemalizm, Türk toplumunu uygarlık değişimiyle, düzen değişimiyle çağdaş, ileri, bağımsız, bir toplum yapmak isteyen devrim öğretisinin adıdır. " ( C. Atuf Kansu, Kemalist Bir Öğreti Var mıdır?, Yeni Ufuklar, Sayı 232, Ocak 1973, S. 23 - 25 )

Doğan Avcıoğlu: "... Kemalizm, bir ulusal kurtuluş devrimidir. Bir ulusal kurtuluş devriminin amacı, yalnızca siyasal bağımsızlığı gerçekleştirmek değildir. Tam bağımsızlığa ulaşabilmek için, sömürge düzeninin ülkedeki bütün dayanaklarının tasfiyesi ve sağlam bir sanayi temelinin kurulması zorunludur." [ a ]
"... Kemalist hareket, kurulu düzene karşı devrimci, yani solcu bir hareket olduğu halde, solculuk en büyük küfür haline gelmiştir." [ b ]
( [ a ] Doğan Avcıoğlu, Devrim ve "Demokrasi" Üzerine, S. 365 / [ b ] Doğan Avcıoğlu, Türkiye'nin Düzeni, I. Kitap, S. 563 )

Emin Özdemir: "... Atatürkçülük bir öğreti değildir. ( ... ) gerçeği ararştırma tavrıdır." ( Emin Özdemir, Atatürkçülük Sınavı, Varlık, Sayı 806, Kasım 1974, S. 9 )

Prof. Dr. Emre Kongar: "... Kemalist ideoloji, "tam bağımsızlık" ve "batılılık" ilkeleri çerçevesinde "karşı - emperyalizm" ve "altı ok" ile belirlenir. Ne yazık ki, Türkiye'deki "resmi ideoloji" , Kemalizmi önce yalnızca "altı ok" a indirgemiş, daha sonra da bu altı ilkeyi genel anlamından tümüyle saptıracak yorumlara konu yapmıştır."
( Emre Kongar, Atatürk ve Devrim Kuramları, S. 429 - 430 )

Ord. Prof. Dr. Enver Ziya Karal: "... Türk Devrim Tarihi, dünyanın büyü devrimleri arasına geçmiştir. Orijinaldir. 20 nci yüzyılın en büyük hareketidir. Bu devrimden Atatürkçülük doktrini veya isterseniz şimdiki gibi söyleyelim. Atatürk ilkeleri çıkmıştır. Yani, ilkin ilkeler ortaya konmuş, sonra devrim yapılmış değildir. İlkin devrim yapılmış, ondan ilkeler çıkarılmıştır. Bu, Türk devriminin bir özelliğidir. Başka devrimlerde bunun tersini görürüz. İlkin ilkeler, sonra devrim.
( ... ) Atatürk ilkelerine batıda "Kemalizm" adı verilmektedir. Kemalizm terimi batı çıkışlı bir terimdir. Niye Kemalizm denmiştir? Bakmışlardır, sosyalizme benzemiyor, Faşizme benzemiyor. Hitlerizme benzemiyor. Demokrasi denilen ve çok eskiden beri gelen bir meslek - i siyasete de benzemiyor, buna ayrı bir isim vermek zorunluluğu duyulmuştur ve Kemalizm denilmiştir. "
( Enver Ziya Karal, Atatürk ve Devrim ( Konferanslar ve Makaleler ), TTK Basımevi, S. 148 )

Falih Rıfkı Atay: "... Atatürkçülük demek, akıl ve vicdan hürriyetleri yolu ile Türk Milleti'ni batı medeniyet toplumları arasına katmak demektir."
( F. Rıfkı Atay, Atatürkçülük Nedir? S.45 )

Prof. Dr. Hamza Eroğlu: "... Atatürkçülük ölmeyen bir hedef, yükselen bir şereftir." ( Hamza Eroğlu, Gerçek Yönüyle Atatürkçülük, S. 39 - 40, 212, 176 )

Hasan Âli Yücel: "... Kemalizm denilen doktrin, sıralanmış birtakım kuru, içi boş laflar değildir. Anayasanın benliğine girmiş bu prensiplerde Türk Milleti'nin hâli ve istikbali gizlidir." ( Yaşar Nabi, Atatürkçülük Nedir? S. 34 )

Hasan Pulur: "... Atatürk ve Atatürkçülük ışıl ışıldır, kapkara değil..."
( Hasan Pulur, Atatürk Yas Karası Değildir, Milliyet, 10.11.1975 )

Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu: "... Atatürk bizlere miras olarak bir de "Atatürkçülük İlkesi"ni bıraktı. Atatürkçülük, ülkemiz bakımından, kalıplaşmış ve donmuş reformlar toplamından ibaret olmayıp, "Çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne yükselmek", hiç değilse o düzeye ulaşmak ya da yakınlaşmak için her zaman canlı duran ve canlı kalacak olan bir devrimcilik ruhu, bir devrimcilik felsefesidir."
( Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Atatürk Sevgisi ve Atatürk Korkusu, Türk Dili, TDK Yayını, Sayı 254, Kasım 1972, S. 153 )

Prof. Dr. Hüseyin Naili Kubalı: "... Atatürk'ün düşünce sistemi bir doktrin değildir, bir ideoloji hiç değildir.
( ... ) Atatürk'ün düşünce sistemi ise açık ve kavrayıcı niteliği ile bir dünya görüşüdür." ( H. Nail Kubalı, 12 Eylül Atatürkçü Rönesansa Geçiş Dönemidir, Milliyet, 08.06.1981 )

Prof. Dr. İbrahim Karaca: "... Kemalizm, akılcı, deneyimci ve bilimci bir ideolojidir." ( İbrahim Karaca, Atayol Dergisi, Sayı 4. İzmir 1982, S. 4 )

İlhan Selçuk: "... Atatürkçülük demek, bilime inanmak demektir. Bilime inanmak, sosyal olaylarda da bilime inanmaktır.
( ... ) Ümmetçiliğe karşı milliyetçilik, şeriata karşı laiklik, uyduculuğa karşı istiklalcilik, padişahlığa karşı cumhuriyetçilik, imtiyazlı yönetime karşı halkçılık, tutuculuğa karşı devrimcilik, her şey köleliğe karşı hürriyetçilik, emperyalizme karşı antiemperyalizm, sömürüye karşı toplumculuk, bağımlaşmaya karşı bağımsızlık mesleğini benimsemek Atatürkçülüktür." ( İlhan Selçuk, Bir Anı'dan Bir Anıt'a, S. 51 )

İskender Özturanlı: "... Atatürkçülük demek özgürlükle otorite arasında bir uyum, bir armoni kurmak demektir." ( İskender Özturanlı, Acı Deneylerle, Cumhuriyet, 23.10.1980 )

Prof. Dr. İsmet Giritli: "... En kısa tanımı ile Atatürkçülük veya Kemalizm; modern Türk Devleti'nin kuruluşunda temel olan fikir ve ilkelerin bütünüdür. Kemalizm; gerçekçi, rasyonalist ( akılcı ) ve radikal bir sistemdir.
( ... ) Atatürk rejimine otoriter rejim denilebilirse de "keyfi ve diktatörlük rejimi olmuştur" denilemez." ( İsmet Giritli, Tek Birleştirici Akım; Kemalizm, Yeni İstanbul, 29.01.1969 )

Mehmet Deligönül: "... Atatürkçülük, dar sınırlar içinde dondurulmuş, katı, devinim yeteneğinden yoksun bir doktrin olarak düşünülemez. Geleceğe dönük, usun buyruğunda devingen, çağdaş gelişmelere açık bir dünya görüşü, bir yaşam dizgesidir. Özgürlüğün özdeşi olan bağımsızlıkla mayalanmıştır."
( Mehmet Deligönül, Atatürk Devrimler ve Ulusal Eğitim, Türk Dili, TDK Yayını, Sayı 353, Mayıs 1981, S. 733 )

Melih Cevdet Anday: "... Atatürk devrimi dediğimiz, iki bin beş yüz yıllık bir süre içinde oluşan batı uygarlığının Türk toplumuna mal edilmesi çabasıdır. Atatürkçüler ve Atatürkçü olmayanlar işte bu olay karşısındaki durumlarına göre tanımlanabilirler. ( Yaşar Nabi, Atatürkçülük Nedir?, S. 156 )

Prof. Dr. Muammer Aksoy: "... Atatürk'ün daha 1920'lerden beri amaç edindiği ve adım adım kurmaya ve gerçekleştirmeye çalıştığı rejim, bugünkü anlamda çağdaş bir demokratik toplumculuk, sosyal demokrasi, ya da bütün dünyanın kullandığı geniş anlamda ( Marksist olmayan ), ılımlı ve ulusal nitelikte demokratik bir sosyalizmdi. "Demokratik sol bir düzen" di." ( Muammer Aksoy, Sosyalist Enternasyonal ve CHP, S. 207 )

Prof. Dr. Mümtaz Soysal: "... Atatürk, "En hakiki mürşit, ilimdir" diyen adamdır.
Kemalizmin özü de buna indirgenebilir: Olguları akılcı bir tutumla inceleyip öğrenmek ve bu öğrenişten olumlu sonuçlar çıkarmak. Bu yöntemde, bilim dışı unsurların, putların, totemlerin, velveleye ve yaygaraya boğulmuş sahtekârlıkların yeri yoktur." ( Mümtaz Soysal, Bez Resimler, Milliyet, 10.11.1979 )

Nadir Nadi: "... Atatürkçülük, medeniyetçiliğin, müspet bilimciliğin, şuurlu milliyetçiliğin ve ileri bireyciliğin ta kendisidir." ( Nadir Nadi, Atatürk İlkeleri Işığında Uyarılar, S. 156 )

Necati Zincirkıran: "Kemalizm: Bir diriliş hareketidir. Kısaca bu hareketi bir "ihtilal" olarak da tarif edebiliriz." ( Necati Zincirkıran, İzm'ler Nedir?, S. 78 )

Em. Org. Necdet Öztorun: "... Atatürkçülük Türk Milleti'nin istikbale gidiş hareketinde, ümitlerini besleyen, elle tutacağı eserleri ihtiva eden canlı bir cereyandır."
( Necdet Öztorun, Atatürkçülükte Devletin Dinamik İdeali, Atatürkçülük, Gnkur. basımevi, S. 368 )

Prof. Dr. Niyazi Berkes: "... Gerçek şudur ki Kemalizm bir ideoloji değil, tarihsel bir olay ve o olay hakkında bir görüştür. İki yüz yıldanberi başlayan modernleşme akımının doğru yolunu bulması ve ona yönelmesidir.
( ... ) Kemalizm devrimi, Mustafa Kemal'in arkasındaki bir avuç ilericilerle, gene bu savaş içinde bulunan muazzam bir gericiler kütlesi arasında didişile didişile santim santim koparılmış bir devrimdi." ( Niyazi Berkes, İkiyüz Yıldır Neden Bocalıyoruz?, S. 94, 84 - 85 )

Oktay Akbal: "... Atatürkçülük durmaksızın, Atatürk, Atatürk, demek değildir. Ben Atatürkçüyüm, diye söylevler çekmek de değildir. Herşeyi yerli yerine koymalı, gerçek anlamını vermeli... Ne demişti Atatürk "Beni sevmek benim yüzüme bakmak değildir" düşüncelerini uygulamak, benimsemek, bilim yolunda ilerlemek, uygarlığın gerektirdiği işleri başarmaktır Atatürkçülük." ( Oktay Akbal, Atatürk Bir Gün Gelecek, S. 81 )

Peyami Safa: "... Kemalizm iki büyük milli zaruretten doğdu: Biri Türk yurdunu ve Türk birliğini içeride bozgundan ve dışarıda salgından kurtaran millî savaş; öteki de bu yurdu ve bu birliği kurtardıktan sonra Türk toprağını ve kafasını betonla inşa. Burada bina ve kafa aynı istihaleyi ( başkalaşmayı ) geçiyor. Kemalizm ahşap binaların ve ahşap kafaların yıkılması ve betonlaşmasıdır." ( Atatürk Devri Fikir Hayatı, Kültür Bakanlığı Yayınları, S. 289 )

Recep Peker: "... Türk inkılâbı, yalnız siyasal veya ekonomik bir rejim değiştiren bir hareket değildir. O, ulusal, sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel yaşayışın bütün derinliklerinde aynı zamanda tesirler yapmış olan inkılâptır." ( Recep Peker, İnkılâp Dersleri, S. 19 )

Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak: "... Atatürk bir doktrin adamı değildir. Atatürkçülük doktriner bir tez de değildir. Atatürkçülük bir elektik sistemdir. Ekstermlerden kaçmaya uğraşan, sağ duyuyu bulmaya çalışan bir sistem olarak mütalaa edilmelidir. Atatürkçülük donmuş bir sistem de değildir."[ a ]
"( ... ) Rahatlıkla söylenebilir ki, Kemalizm, bütün insanlık tarihinin en büyük atılımlarından birisidir. Bu hareket, kapitalizmin, liberalizmin, muhafazakârlığın ve sosyalizmlerin ötesinde bir girişimdir."[ b ]
( [ a ] Abdi İpekçi'nin Sadi Irmak ile Yaptığı Sohbet, Milliyet, 12.11.1973 /
[ b ]Sadi Irmak, Atatürk Yılının Eşiğinde Türkiye Ne Yapıyor?, Milliyet, 18.036.1980 )

Sami Selçuk: "... Atatürkçülük, aklın ve bilimin yaşama uygulanmasıdır."
( Atatürk'e ve Atatürkçülük'e Yaklaşım, Cumhuriyet, 10.11. 1981 )

Prof. Dr. Suat Sinanoğlu: "... Atatürk öğretisinin genel niteliği insancı - akılcı bir düşüncenin ürünü olmasıdır. Öğretisinin temelinde yatan ilkelerin tek ve tükenmez kaynağı engin bir insan sevgisidir. Bu sevgi kendi milletinden hareketle bütün insanlığı kucaklamaya kadar varır. Davranışları, düşünceleri, kurduğu kurumlar, getirdiği düzen hep bu sevgiden esinlenir."
( Suat Sinanoğlu, Atatürk Öğretisi, VII. Türk Tarih Kongresi ( Ankara, 25 - 29.09.1970 ) 2. Cilt, Kongrede Sunulan Bildiriler, TTK Basımevi, S. 148 )

Prof. Dr. Suna Kili: "... Atatürk devrim modelinin, Atatürkçü ideolojinin en belirgin özelliği ulusal oluşu, toplumun tarihsel, ekinsel, toplumsal ve ekonomik koşullarına, yapısına göre oluşturulmuş bulunmasıdır. Marksist kalkınma modelinde de, Batı tipi gelişme yönteminden de yararlanıldığı doğrudur. Fakat bu model Batı'nın da, Sovyet Rusya örneğinin de kopyası değildir. Ülke ve toplum gerçeklerini dikkate alarak yararcı ( pragmatist ) bir yaklaşımla yeni yöntemler geliştirmiştir. Dogmacı değildir.
( ... ) Atatürkçü düşünce Batı'nın elkoyucu güçlerine karşı verilen Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı'ndan doğmuştur, ama amaçladığı toplum ve devlet yapısı Batı'nın us'a, olgul ( pozitif ) bilime dayalı çoğulcu, özgürlükçü demokrasi anlayışıdır. Bu, çağdaş uygarlık, çağdaş düşünce olarak tanımlanmıştır."
( Prof. Dr. Suna Kili, Atatürk Devrimi ( Bir Çağdaşlaşma Modeli ), S. 39 - 41, 112, 189, 190, 223, 247 )

Ord. Prof. Dr. Şevket Aziz Kansu: "... Kemalizm deyimi ile de ifade olunan Atatürk ilkeleri ve devrimleri Türkiye ve dünya çapında bir fikir - kuvvetin, özgürlük fikir - kuvvetinin tezahürü, politik, sosyal, ekonomik, düşünsel sonuçlarıyla ulusal hayata ve tarihe mal oluşu, uygulanışıdır."

Şevket Süreyya Aydemir: "... Atatürkçülük bir ilim ve heyecan sistemi olmaktan ziyade, bir ruh ve zihniyettir. Bu ruh ve zihniyetin yapısı ise, his ve heyecandan ziyade, çağın akışına dayanır.
( ... ) halk işlerinde, yaşayışta, üretimde, eğitimde, sanatta, fikirde ve duyguda, asrın medenî ve sosyal icaplarına yöneliş! Atatürkçülük budur..."
( Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam Mustafa Kemal, 3. Cilt, S. 535 - 537 )

Talat Halman: "... "Yeni" Cumhuriyetimizin kutsal görevi, gerçek bir demokraside eşitlik, adalet, hak ve hürriyet, refah ve umut sağlamaktır. Atatürkçülük budur."
( Talat Halman, "Yeni" Cumhuriyet, Milliyet, 24.10.1983 )

Talip Apaydın: "... Gerçek Atatürkçülük Türk yurduna, Türk Ulusu'na Atatürk gibi bakmaktır. Tüm ulusu Atatürk gibi sevmektir."

Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya: "... Atatürkçülük tarihsel bir oluşun, Türk Milleti'nin için için başlayan gelişmesi boyunca, ideolojik ihtilâller çağında, varmış olduğu bir aşamanın fikir ve eylem programıdır, kısaca ideolojisidir. Bir sentezidir."
( Tarık Zafer Tunaya, Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük, S. 6, 99 )

Prof. Dr. Toktamış Ateş: "... "Kemalizm" adını Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın Başkumandanı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurucusu Mustafa Kemal'den alan bir ideoloji ve doktrindir.
( ... ) Kemalizm özde "halka rağmen halkçı; yarı totaliter" bir rejim ortaya çıkartır. Daha sonraları Orta Doğu ve Afrika'da kimi zaman "Nasırizm" adıyla ortaya çıkan "ilerici askeri yönetimler" aslında Kemalizmin derin izlerini taşırlar.
( ... ) Kemalizm her şeyden önce Tanrısal kökenli "monarşik iktidara" karşı, halk egemenliği kökenine dayanan ya da en azından bunu savunan "temsili" bir iktidardır. ( Toktamış Ateş, Kemalizmin Özü, S. 7 )

Em. Gen. Turhan Olcaytu: "... Atatürk bir sentez adamıdır. Yaptığı devrimin tümünde eskiyi ve eski görüşü "Tez" ve yeni düşünceleri ve uygulamaları da "Antitez" olarak kabul etmiştir.
Tez ile antitezi karşılaştırıp kendi deha süzgecinden geçirerek neticede "Sentez"e ulaşmıştır. Atatürk'ün, devrimlerinin her birisi için uyguladığı bu sistem ( Tez x Antitez = Sentez )dir. Daima daha güzele daha iyiye ve ulusal gerçeklere en uygun olanına ulaşma adımlarını bu sentezler teşkil etmiştir. Bu metodla Atatürk kendi ilkelerini milletine kabul ettirerek yükselmeyi sağlamıştır. İşte "Kemalizm" dediğimiz prensipler, bu "Sentezler" âbidesidir." ( Turhan Olcaytu, Dinimiz Neyi Emrediyor, Atatürk Ne Yaptı, S. 16, 175, 200 )

Uğur Mumcu: "... Atatürkçülük ne demektir? Atatürkçülük, kısaca ulusal bağımsızlık ve ulusal onur demektir. Atatürkçülük, özetle antiemperyalist bir Kurtuluş Savaşını başlatan ve sürdüren bir eylem ve öğretidir." ( Uğur Mumcu, Unutturulan Atatürk, Cumhuriyet, 06.01.1981 )

Prof. Dr. Utkan Kocatürk: "... Atatürkçü görüşte, Atatürk ilkeleri, Atatürk inkılâplarına temel teşkil eden, onlara ruh veren fikir ve düşüncelerdir. Zira Atatürk inkılâparı, Atatürk ilkelerinin eser haline dönüşmüş şekilleridir."
( Utkan Kocatürk, Atatürk'ün Fikir ve Düşünceleri, S. XIII - XIV )

Vedat Nedim Tör: "... Kemalizm, azgelişmiş bir memleketin, en kısa zamanda, hiç vakit, enerji, sermaye kaybetmeden kalkınması için milletçe el, iş ve gönül birliği yaparak plânlı ve sistemli bir savaş idealizmidir." ( V. Nedim Tör, Kemalizmin Dramı, S. 14 - 18 )

Yaşar Nabi: "... Atatürkçülük nedir? Kısaca, Atatürk'ün sözleri ve devrimleriyle getirdiği yeni düşünce sistemi ve önümüzde açtığı yeni yoldur." ( Yaşar Nabi, Tek Yol Atatürk Yolu, S. 14 )

cavit
03-01-2006, 13:33
--------------------------------------------------------------------------------

HARBİYE' Lİ MUSTAFA KEMAL' İN KÜNYE BİLGİLERİ

Duhulü
1 Mart 1315-13 Mart 1899

Apolet Numarası
1283

Diploma Numarası
5998

Her Dersin Üç Senelik Toplam Numarası (Notu)
1635

M.Kemal'in Üç Senede Kazandığı Puanların Toplamı
1498

Toplam Not Üzerinden Sırası (Sicili)
8

İmtihan Sonuçlarının Ve Yeni Subayların İsimlerinin Açıklaması Ve Bayram İznine(39 Gün) Gitmeleri
22 Teşrinisani 1317 - 05 Aralık 1901 Perşembe

Bayramın Bitişi
31 Kanunuevvel 1317 - 13 Ocak 1902 Pazartesi

Diplomaların verilişi (Tören)
12 Kanunusani 1317 - 25 Ocak 1902

Harp Okulu'ndan Çıkışı (Neşeti)
28 Kanunusani 1317 - 10 Şubat 1902 Pazartesi

Sicili
1317-P. 8 = 1901-Piyade-8





MUSTAFA KEMAL' İN HARP AKADEMİSİ KÜNYE BİLGİLERİ

Harp Akademisi'ne Girişi
28 Kanunusani 1317 - 10 Şubat 1902

Kurmay Olarak Yemin Etmesi
08 Teşrinievvel 1320 - 21 Ekim 1904 Cuma

Harp Akademisi Mezuniyet Sırası
5 (Beşinci)

Harp Akademisi Dönemi
57nci Dönem

Harp Akademisi'nden Çıkışı (Neşeti)
29 Kanunuevvel 1320 - 11 Ocak 1905 Çarşamba

cavit
03-01-2006, 13:38
ATATÜRK'ÜN TÜRK GENÇLİĞİNE HİTABESİ - ORİJİNAL

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza
ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en
kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden mahrum etmek
isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve
Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde
bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkan ve
şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklal ve
Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir
galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın
kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları
dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün
bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde
iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde
bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini,
müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakru
zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı!

İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklal ve
Cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil
kanda mevcuttur.

Ankara, 20 Ekim 1927

-o-

ATATÜRK'ÜN TÜRK GENÇLİĞİNE HİTABESİ - YENİ TÜRKÇE

Ey Türk Gençliği!

Birinci ödevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuzluğa değin
korumak ve savunmaktır.

Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en
değerli güven kaynağıdır. Gelecekte de, yurt içinde ve dışında, seni bu
kaynaktan yoksun etmek isteyen kötücüller bulunacaktır. Bir gün,
bağımsızlığını ve cumhuriyetini savunmak zorunda kalırsan; ödeve atılmak
için, içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarını
düşünmeyeceksin! Bu olanaklar ve koşullar çok elverişsiz olabilir.
Bağımsızlığına ve cumhuriyetine kıymak isteyecek düşmanlar, bütün dünyada
benzeri görülmedik bir utku kazanmış olabilirler. Zorla ve aldatıcı
düzenlerle sevgili yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün gemilikleri ele
geçirilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesine düşman
girmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve korkunç olmak üzere,
yurdunda, iş başında bulunanlar, aymazlık ve sapkınlık içinde
olabilirler. Üstelik, hainlik de yapabilirler. Daha kötüsü, iş başında
bulunan kişiler, kendi çıkarlarını, yurduna girmiş olan düşmanların
siyasal erekleriyle birleştirebilirler. Ulus, yoksulluk ve sıkıntı içinde
ezgin ve bitkin düşmüş olabilir.

Ey Türk geleceğinin gençliği!

İşte, bu ortam ve koşullar içinde bile ödevin, Türk bağımsızlığını ve
Cumhuriyetini kurtarmaktır! Bunun için gereken güç, damarlarındaki soylu
kanda vardır!

Söylev' den 20 Ekim 1927

cavit
05-01-2006, 11:12
Ağustos 1335 (1919)Muhterem Valdeciğim,
İstanbul'dan mufarakatımdan beri sizlere birkaç telgraftan başka bir şey yazmadım. Bu sebeple büyük merak içinde kaldığınızı tahmin ediyorum. Bilhassa hakkımda gerek ötekinden berikinden ve gerek gazetelerden işittiğiniz natamam haberler şüphesiz merakınızı tezyit etmiştir. Halbuki şimdi vereceğim izahatla mutmain olacağınız veçhile şayan-ı endişe hiçbir şey yoktur.

Malumunuzdur ki, daha İstanbul'da iken ecnebi kuvvetlerin devleti, milleti fevkalade sıkıştırmakta ve millete hizmet edebilecek ne kadar adamımız varsa cümlesini hapis ve tevkif ve bir kısmını Malta'ya nefy ve tazip etmekte pek ileri gidiyorlardı. Bana nasılsa ilişememişlerdi. Fakat 3. Ordu müfettişi olarak Samsun'a ayak basar basmaz İngilizler benden şüphelendiler. Hükümete benim sebebi izamımı sordular. Nihayet İstanbul'a celbimi talep ve bunda ısrar ettiler. Hükümet beni iğfal ederek İstanbul'a
celp ve İngilizlere teslim etmek istedi. Bunun derhal farkına vardım. Ve bittabi kendi ayağımla gidip esir olmak doğru değildi. Padişahımıza hakikat hali yazdım. Ve gelemeyeceğimi arz ettim. Zat-ı şahane de evvela buna muvafakat etti. Fakat daha sonra İngilizlerin tazyiki ziyadeleşti. Nihayet o da İstanbul'a avdetimi irade etti. Bu suretle artık resmî makamımda kalmaya imkân göremediğim gibi askerliğimi muhafaza ettikçe İngilizlerin ve hükümetin hakkımdaki ısrarına mukabele edilemeyecekti. Bir tarafında bütün Anadolu halkı tekmil millet hakkımda büyük bir muhabbet ve itimat gösterdi. 'Seni bırakmayız' dediler. Filhakika vatan ve milletimizi kurtarabilmek için yegâne çare askerliği bırakıp serbest olarak milletin başına geçmek ve milleti yekvücut bir hale getirmekle hâsıl olacak kudret ve hareket-i milliyeyi hüsn-i istimal eylemekten başka çare mutasavver değildi. Binaenaleyh ben de böyle yaptım. Elhamdülillah muvaffak da oluyorum.

__________________________________________________ _____________________________
Ankara, 01.04.1921nönü muharebe meydanında, Metristepe'de Garp Cephesi Kumandanı ve Erkânı Harbiye-i Umumiye Reisi İsmet Paşaya:

Bütün tarih-i âlemde, sizin İnönü Meydan Muharebelerinde deruhde ettiğiniz kadar ağır bir vazife deruhde etmiş kumandanlar enderdir. Milletimizin istiklâl ve hayatı, dâhiyane idareniz altında şerefle vazifelerini gören kumanda ve silâh arkadaşlarınızın kalp ve hamiyetine büyük emniyetle istinat ediyordu.

Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz, İstilâ altındaki bedbaht topraklarımızla beraber bütün vatan, bugün en uzak noktalarına kadar zaferinizi kutluyor. Düşmanın hırs-ı istilâsı azim ve hamiyetinizin yalçın kayalarına başını çarparak hurdahaş oldu.

Namınızı tarihin mefahir kitabesine kaydeden ve bütün milleti hakkınızda ebedî minnet ve şükrana sevk eden büyük gaza ve zaferinizi
tebrik ederken, üstünde durduğunuz Tepenin size binlerce düşman ölüleriyle dolu bir şeref meydanı seyrettirdiği kadar, milletimiz ve kendiniz için yükseliş şaşaalarıyle dolu bir istikbal ufkuna da nazır ve hâkim olduğunu söylemek isterim.

Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal







__________________________________________________ ____________________________

4 teşrinievvel 1327 kardeşim,
Bilirsin ki, Trablus meselesinin bidayet-i zuhurundan beri oraya gitmek teşebbüsünden geri durulmadı. Bir defa Şam vapurunda üç gece kaldıktan sonra döndürüldük. Bundan sonra Tunus veya Mısır yoluyla gitmeye teşebbüs ettik. Harbiye nazırı kat-ı ümid etmiş olduğu için sarfınazar ettirdi. Bu defa Naci ve daha biri iki kişiyle Mısır üzerinden hedefe yürümek üzere (2 teşrinievvel 1327) İstanbul'dan hareket olundu. Harbiye nazırı da ister istemez muvafakat etti. Maksadımız ebedî bir saha-yı mücadele açmaktır. Muvaffakiyet Allah'tan. Lüzum ve faide görürsem seni ve daha bazı arkadaşları da isteyeceğim. Şimdilik temin edilecek noktalar var. Benim ne olduğumu işaa etmeyin. Daha bir müddet için valideyi dahi haberdar etmeyin. Ara sıra benim tarafımdan İstanbul'dan gelmiş gibi kendisine mektup gösterin. Eyüp Sabri seni veya Salih'i görecek, ona ilmühaberlerim ve borçlarım .
hakkında malumat verdim. Ruşen ve Necati beylere mahremane söyle. İlmühaberlerimin 5. Kolordu idaresinde kalması ve maaş ve muhassasatımdan borçlarım tasfiye olunmakla beraber kalanının valideme itası lazımdır. Bunu harbiye nazırı da yazacak. Unutmazsa. Salih'e olan 5-10 lirayı da bu paradan tesviye etsin.

Mısır'a muvasalattan sonra sana malumat ve adres vereceğim. Sen de bana yazarsın. Şayet sen bir tarafa gidersen senin namına mektupları alacak ve açacak bir arkadaş tayin edersin. Rasim, Hamdi ve ilah arkadaşlar ne âlemdedir? Vatanı kurtarmak için şimdiye kadar olduğundan ziyade gayret ve fedakârlık elzemdir.

Endülüs tarihinin son sayfalarını okuyunuz. Faideli musahabetlerinizde bulunamadığıma teessür ederim.

__________________________________________________ _____________________________

Kardeşim Salih,
Mektuplarınızı aldım. Samimiyet ve fart-ı uhuvvetinize teşekkür ederim. Yüzbaşı Ahmet Efendi şifahen çok selamlarınızı da getirdi. Nuri Bey'le ara sıra görüşüyoruz.

Karşımızda düşman artık bimecal bir hale gelmiştir. İnşallah yakında kamilen def edilir. Herhalde vatanımız bu cihetten emindir. Arkadaşların size söyledikleri şeyin henüz husul bulmamış olması cay-ı istigrabdır. Elbette ona istihkak kesp edilmiştir. Fakat "Kim olur zor ile maksuduna ruhayab-ı zafer/Gelir elbette zuhura ne ise hükm-i kader". Bilirsin ki bizim maksudumuz vatana büyük bir mikyasta arz-ı hizmet eylemektir. Arkadaşların temenniyatı maksut olan hizmeti ifa edebilecek maddî mertebedir. Tabiî zamanı gelince. Kaderde varsa o da olur. Bir aralık canım sıkıldı. Tekaüt olup kûşegüzin inziva olmayı da düşündüm. Olmadı. Şimdilik Cenab-ı Hakk'ın azametine sığınarak çalışıyorum.
Gözlerinizden öperim.

M. KEMAL

cavit
18-01-2006, 07:24
Ataturkün hayatıda hiç kolay değildi süper okul notlarıda yoktu ama o bir dehaydı ve yüzyıla damgasını vurdu...
bundan birkaç gün önce "kisisel gelisim uzmani" mümin sekman'in yeni bir
kitabi yayinlandi. turgut özakman'in "su Çilgin türkler"inden sonra,
gençligin yeni tutkusu/kilavuzu olacagina inandigim bu eser, alfa yayinlari
arasinda piyasaya çikti. sekman'in "her sey seninle baslar / kisisel
kurtulus savasinizi baslatin" baslikli kitabinda, çarpici bir analiz var.
kitabin "hayati Çaresizliklerle dolu bir adamin öyküsüdür!" baslikli
bölümünden aynen yansitiyorum:

7 yasindayken babasini kaybetti ve yetim kaldi. yalniz ve içine kapanik biri
olarak yasamaya, oradan oraya sürüklenmeye basladi.

8 yasinda okuldan alindi ve köyde yasadi. zamanini tarlalarda kargalari
kovalamakla geçirdi.

10 yasinda yüzü kanlar içinde kalacak sekilde, yeni okulundaki hocasindan
dayak yedi. ailesi onu okuldan aldi. sinirden ve korkudan üç gün evinden
çikamadi.

17 yasinda hayalindeki okulun istedigi bölümü için gerekli not ortalamasini
tutturamadi.

24 yasinda tutuklandi, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay tek basina bir
hücrede hapis yatti.

25 yasinda sürgüne gönderildi.

27 yasinda kendisinden bir yas büyük meslektasi, kendisinin de üyesi
bulundugu dernegin çalismalari ile kahraman ilan edilirken, kendisi hiç
önemsenmiyordu. dogdugu sehrin merkezinde rakibi törenlerle karsilanirken, o
kalabalik arasinda yalniz basina olanlari izliyordu.

30 yasinda kendisi baska sehirleri düsman elinden kurtarmaya çalisirken,
dogdugu sehir düsmanlarin eline geçti.

30 yasinda amiri, onu kendisinden uzaklastirmak için baska göreve atanmasini
sagladi. yeni görevinde fiilen issiz birakildi. aylarca bos kaldi.

37 yasinda böbrek hastaligindan viyana'da 2 ay hasta ve yalniz halde yatti.

37 yasinda komutan olarak yeni atandigi ordu dagitildi.

38 yasinda savunma bakani tarafindan görevinden atildi.

38 yasinda bir toplantida giyebilecegi bir tek sivil elbisesi bile yoktu ve
baskasindan bir redingot ödünç aldi. ayrica cebinde sadece 80 lirasi vardi.

38 yasinda kendisi için tutuklama karari çikarildi.

38 yasinda en yakin bes arkadasindan üçü, onun kongre temsil heyetine üye
olmamasi için oy kullandi.

39 yasinda idam cezasina çarptirildi

sonra ne mi oldu?

42 yasinda türkiye cumhuriyeti cumhurbaskani oldu!



iÇimizden biri?!



okudugunuz öykü efsanevi lider mustafa kemal atatürk'e aittir.

simdi düsünün, sizin basarili olmanizi engelleyen ama atatürk'ün karsisina
çikmamis bir engel var mi?

basarinizin önündeki engel ne?

paraniz mi yok?

atatürk'ün de yoktu!

sagliginiz mi bozuk?

atatürk'ün de bozuktu!

Çevrenizde sizi çekemeyenler mi var?

atatürk'ün de vardi!

bazi yakin arkadaslariniz sizi arkadan mi vurdu?

atatürk'ü de vurdular!

aileniz çok zengin degil miydi?

atatürk'ünki de degildi!

amirleriniz hakkinizi mi yiyor?

atatürk'ünkini de yemislerdi!

sizden daha beceriksiz ama hirsli insanlar, sizden daha hizli yükselip size
amirlik mi yapiyor? atatürk'ün de basina gelmisti!

geçmiste bazi denemelerinizde basarisiz mi oldunuz?

atatürk de olmustu!

hakkinizda idam fermani çiktigi için mi basarili olamiyorsunuz?

atatürk'ün de basina gelmisti!

gündelik hayatta karsilastigimiz küçük ya da büyük kisisel sorunlar büyük
basarilarin önünde engel degildir.

atatürk kisisel kurtulus savasi ile ülkeyi kurtarma savasini birlikte
götürebilmisti.

ona, "para yok" dediler, "bulunur" dedi, "düsman çok" dediler, "yenilir"
dedi.

ve sonunda tüm dedikleri oldu!

atatürk'ün gençlige hitabesi'nde niçin, "vazifeye atilmak için içinde
bulundugun sartlarin imkan ve seraitini düsünmeyeceksin," dedigini sanirim
daha iyi anladiniz.

atatürk büyük yasamak için yapilmasi gerekenleri de özetlemis:


"büyüklük odur ki, hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi
aldatmayacaksin, memleket için gerçek ülkü neyse onu görecek, o hedefe
yürüyeceksin. herkes senin aleyhinde bulunacaktir, herkes seni yolundan
çevirmeye çalisacaktir. iste sen burada direneceksin. önünde sonsuz engeller
yigilacaktir. kendini büyük degil küçük, araçsiz, hiç telakki edecek,
kimseden yardim gelmeyecegine inanarak o engelleri asacaksin. ondan sonra
sana büyüksün derlerse, bunu diyenlere de güleceksin."

gzmnc
19-01-2006, 10:22
Hafta sonu Ceyhan Mumcu' yu dinledim. Konu AB' nin Kemalizme bakisiydi. Konusmasina Attila Ilhan' i anarak basladı. Onun aydinlanma etkinliklerine editörlük yaptigindan söz etti. "Parola vatan, isareti namus" sözünü yeniden
gündeme getirisini anlatti. Bu söz Izmir' de sehitlik anitinin tasinda Arapça
harflerle yazilmis biz sözdü. Attila Ilhan o yazinin tozlarini
parmaklariyla silmis, yeniden gündeme tasimisti. Konusmasinin sonunda
sorular-yanitlar bölümüne geçildi. Ceyhan Mumcu' ya Attila Ilhan' in bir
dergide yayinlanan kendisiyle yapilan röportajda "Atatürk' ün nasil
öldügü arastirilmalidir" dedigini animsattim.
"Bu sözünü onun vasiyeti kabul etmek gerekir. Sizin bu konuda bir bilginiz var mi?" diye sordum.
Aldigim yaniti okurlarimla paylasmak istiyorum:

Bir deniz tabip albayin bu konuda yaptigi doktora tezi vardir. Orada Atatürk' e yanlis tedavi uygulandigi anlatilmaktadir. Atatürk sanildigi gibi siroz hastasi degildi. Atatürk' e sitma tedavisi yapilmis, asiri "kinin" yüklenmis ve karacigeri bu yüzden iflas etmis, siroza dönüsmüstü. Tedaviyi yapan doktor mason locasi
üstadi azamlarindan doktor Mim Kemal' dir. Durumu iyice fenalastiktan sonra
Celâl Bayar' in israri ile disaridan bir doktor getirilir. Yanlis tedavi
yapildigini, karaciğerinin bu yüzden iflas ettigini rapor eden bu
yabanci doktordur. Istirahat için 2 ay kadar kaldigi Savarona' da nemli sicaktan durumu daha da kötülesmis, son günlerinde Dolmabahçe Sarayi' na
götürülmüstü.

Peki, nasil oldu da sirozdan öldügü açiklandi ve bütün yazili kaynaklara da böyle girdi?

Büyük Millet Meclisinde ölüm raporu gündeme getirildi. Mason localari 1935' de kapatilmasina ragmen Mecliste hala mason milletvekilleri vardi.
"Efendim, gençlerimize terbiye olur, onun alkol ve sigaradan öldügünü duyuralim" denir ve kabul edilir. Arkasindan Yesilay icad edilir, tarih kitaplarina da böyle girer. Ceyhan Mumcu' dan bunlari
duyduktan sonra ne yapmam gerekir diye düsündüm. Ilk isim bu bilgiyi
okurlarimla paylasmak. Simdi bu bilgiler elimizde ve biz çocuklarimizi
terbiye edecegiz diye, yüce önderimiz hakkindaki bu yalanla O' nu
halkimizin gözünde küçültmeye devam edecek miyiz?

Okul kitaplarindan Atatürk' ü çikartmak için elinden geleni yapan AB, bu düzeltmeyi yapmamiza izin
verir mi? Demek ki kendi kitaplarimizi kendimiz yazmak zorundayiz.
En çok satilmakta olan "Su Çilgin Türkler" kitabi belli ki bir boslugu dolduruyor. Demek ki; halkimiz siddetle kendi tarihiyle ilgili dogru bilgilere ulasma ihtiyaci duyuyor. Neyse ki Türk ulusu ATATÜRK' ünü hâlâ çok seviyor, hiçbir yalan O' nu gözden düsüremiyor!


Mahiye Morgül
16.10.2005

selçuk efendi
19-02-2006, 23:46
eklediim belgede Prof.İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI'nın Atatürk hakkındaki yazısı var...

kantar
25-04-2006, 20:09
Dünya liderliği

Yil 1996 yaşadığımız kürenin iki kutbu olacak derecede uzak olan Haiti’nin Cumhurbaşkanı olur. Bir vasiyet bırakmıştır. Vasiyeti açılır, vasiyetinde mezar taşına yazılması için bir metin bırakmıştır. Evet, Haiti Cumhurbaşkanı’nın bugün mezar taşında yazan hitabeyi sizlere arz etmek istiyorum.

“ Bütün ömrüm boyunca Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu oldum.”

( Bir dergiden alıntıdır.)

tent
25-04-2006, 21:02
Dünya liderliği

Yil 1996 yaşadığımız kürenin iki kutbu olacak derecede uzak olan Haiti’nin Cumhurbaşkanı olur. Bir vasiyet bırakmıştır. Vasiyeti açılır, vasiyetinde mezar taşına yazılması için bir metin bırakmıştır. Evet, Haiti Cumhurbaşkanı’nın bugün mezar taşında yazan hitabeyi sizlere arz etmek istiyorum.

“ Bütün ömrüm boyunca Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu oldum.”

( Bir dergiden alıntıdır.)
sn. kantar, umarım o dergiyi atmamışsınızdır da adını yazarsınız bize. yoksa bu bilgi size mail yoluyla mı geldi?

haiti hiç bir zaman bağımsız olamamış, sürekli diktatörlerce yönetilmiş, devlet başkanlığı babadan oğula geçmiş, halkının gün yüzü görmediği bir ada devlettir. hatta "yarım" ada devlettir, adanın geri kalanını dominik cumhuriyeti ile paylaşıyor... (bi allahın kulu da çıkıp haiti ile dominik cumhuriyetini birleştirmeye kalkmıyor! varsa kıbrıs, yoksa kıbrıs)

atatürk'ü yere göğe sığdıramayan pek çok mail dolaşıyor. bunların bir kısmı onu bir pop ikonu haline getirmeye çalışanlar (che'li tişörtler vefincenları görmüşsünüzdür). bir de bilinçli olarak atatürk hakkında yalan bilgileri yayıp ortalığı kirletenler... lütfen böylesi mesajları kontrol edin ve size gönderenleri uyarın.

kantar
28-04-2006, 06:19
sn. kantar, umarım o dergiyi atmamışsınızdır da adını yazarsınız bize. yoksa bu bilgi size mail yoluyla mı geldi?

haiti hiç bir zaman bağımsız olamamış, sürekli diktatörlerce yönetilmiş, devlet başkanlığı babadan oğula geçmiş, halkının gün yüzü görmediği bir ada devlettir. hatta "yarım" ada devlettir, adanın geri kalanını dominik cumhuriyeti ile paylaşıyor... (bi allahın kulu da çıkıp haiti ile dominik cumhuriyetini birleştirmeye kalkmıyor! varsa kıbrıs, yoksa kıbrıs)

atatürk'ü yere göğe sığdıramayan pek çok mail dolaşıyor. bunların bir kısmı onu bir pop ikonu haline getirmeye çalışanlar (che'li tişörtler vefincenları görmüşsünüzdür). bir de bilinçli olarak atatürk hakkında yalan bilgileri yayıp ortalığı kirletenler... lütfen böylesi mesajları kontrol edin ve size gönderenleri uyarın.

Sayın tent bu bana mail yolu ile geldi ben sonunu tam aktarmadım Tamamı....
Konu : { Çelebi } O bir dunya lideriydi

Yil 1996 yasadigimiz kurenin iki kutbu olacak derecede uzak olan Haiti’nin Cumhurbaskani olur. Bir vasiyet birakmistir. Vasiyeti acilir, vasiyetinde mezar tasina yazilmasi icin bir metin birakmistir. Evet, Haiti Cumhurbaskani’nin bugun mezar tasnda yazan hitabeyi sizlere arz etmek istiyorum.
“ Butun omrum boyunca Turkiye’nin lideri Mustafa Kemal Ataturk’u anlamis ve uygulamis olmaktan dolayi mutlu oldum.”

( Bir dergiden alintidir.)

HERSEY GONLUNUZCE OLSUN.

SB.

yosun
05-05-2006, 23:19
HARİKA BİR YAŞANMIŞLIK... SABiHA GOKCEN anlatiyor

Gazi Ciftliginde dolasip hava alirken oldukca yasli bir kadina rasladik.
Ataturk attan inerek bu ihtiyar kadinin yanina sokuldu.

- Merhaba nine.

Kadin Ata'nin yuzune bakarak hafif bir sesle;
- Merhaba dedi.
- Nereden gelip nereye gidiyorsun?
Kadin soyle bir duralayip,
- Neden sordun ki, dedi. Buralarin sahabisi misin? Yoksa bekcisi mi?
Pasa gulumsedi.
- Ne sahibiyim ne de bekcisiyim nine. Bu topraklar Turk milletinin malidir. Buranin bekcisi de Turk milletinin kendisidir. Simdi nereden gelip nereye gittigini soyleyecek misin?
Kadin basini salladi.
- Tabii soyleyecegim, ben Sincan'nin koylerindenim bey, otun guc bittigi, atin gec yetisdigi kavruk koylerinden birindeyim. Bizim mihtar bana bilet aldi trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.
- Muhtar nicin Ankara'ya gonderdi seni?
- Gazi Pasamizi gormem icin. Basini pek agrittim da... Benim iki oglum gavur harbinde sehit dustu. Memleketi gavurdan kurtaran kisiyi bir kez gormeden olmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Ruyalarima girdi Gazi Pasa. Ben de gun demeyip mihtara anlatinca, o da bana bilet aliverip saldi Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemedigimden iste agsamdan belli boyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.

- Senin Gazi Pasa'dan baska bir istegin var mi?
Kadinin birden yuzu sertlesti.
- Tovbe de bey tovbe de! Daha ne isteyebilirim ki... O bizim vatanimizi kurtardi. Bizi dusmanin elinden kurtardi. Sehitlerimizin mezarlarini onlara cignetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde simdi istedigimiz gibi yasiyoruz. Sunun bunun gavur dolunun kopegi olmaktan onun sayesinde kurtulmadik mi?
Buralara bir defa yuzunu gormek, ona sagol pasam! Demek icin dustum. Onu gormeden olursem gozlerim acik gidecek.
Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardim ediver de Gazi Pasayi bulacagim yeri deyiver.
Ataturk'un gozleri dolu dolu olmustu, cok duygulandigi her halinden belliydi.
Bana donerek;
- Goruyorsun ya Gokcen, iste bu bizim insanimizdir... Benim koylum, benim vefali Turk anamdir bu.
Attan indim. Yasli kadinin elini tuttum anacigim dedim, sen gokte aradigini yerde buldun, ruyalarini susleyen, seni buralara kadar kosturan Gazi Pasa yani Ataturk iste karsinda duruyor.
Koylu kadin bu sozleri duyunca saskina dondu. Elindeki degnegi yere firlatip, Ataturk'un ellerine sarildi. Gorulecek bir manzaraydi bu.
Ikisi de agliyordu. Iki Turk insanın, biri kurtarici, biri kurtarilan, ana ogul gibi sarmas dolas agliyorlardi. Yasli kadin belki on defa optu Ata'nin ellerini. Ata da onun ellerini optu. Sonra heybesinden kucuk bir paket cikartti. Daha dogrusu beze sarilmis bir koy peyniri.
Bunu Ataturk'e uzatti;
- Tek inegimim sutunden kendi ellerimle yaptim Gazi Pasa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapip getiririm.

Pasa hemen orada bezi acip peyniri yedi. Cok begendigini soyledi.
Sonra birlikte koske kadar gittik. Oradakilere su emri verdi;

-"Bu anamizi alin burada iki gun konuk edin. Sonra koyune goturun. Giderken de kendisine uc inek verin benim armaganim olsun."

"Ananıda al git diyenlere" ithaf olunur...

mano
05-05-2006, 23:50
bir insan düşünün kendinden vermiş arkasında öyle bir ülke bırakmışki cennet heryeri ülkemin. dünyada enperyalizme karşı verilmiş kazanılmış bir şavaşın lideri birleşmiş milletler kararıyla. atatürke sormuşlar paşam paşam rakıyı hep leblebiyle içiyorsunuz neden çokmu seviyormusunuz paşa cevap vermiş rakıyla yiyecek vardıdamı içmedik yokluktan bugünlere MİNNETTARIZ PAŞAM TOPRAĞIN BOL OLSUN

tent
22-06-2006, 01:14
eklediim belgede Prof.İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI'nın Atatürk hakkındaki yazısı var...
bu tür metinlerle karşılaştığımda, "keşke atatürk sevgilerini kendilerine saklasalar" diyorum.

bu bayan ne profesörü olduğunu ve hangi üniversitede olduğunu yazmamış. anlattığı olayların bir kısmına ben de aşinayım, ama böyle bir yazıda kaynak gösterilmesini beklerdim. hele de yazan kişi "prof. dr." titrini kullanıyorsa. ve bir gariplik de, yazıdaki pik çok konuşmanın "ya" diyerek başlıyor olması. bugün bile laubalilik olarak tanımlanan bir hitap biçiminin, o devirde nasıl karşılanacağını varın siz düşünün... yazının düzensizliği, cümle düşüklükleri, ifade hatalarını da düşünürsek: atatürk'ü bazı atatürkçülerden de korumak zorundayız galiba...