View Full Version : Hayatın İçinden
İran'ın güneydoğusundaki Kerman
eyaletinde, 200 insanın ilkel şartlarda yaşadığı bir köy bulundu.
Farsça ve İngilizce yayımlanan Keyhan gazetesinin haberine göre
köy, Kerman eyaletinin Ciroft şehrine bağlı Anberabad ilçesinden 120
kilometre uzaklıktaki dağlık alanda bulundu.
Gazetenin, Ciroft milletvekili Ali Zadser'i kaynak göstererek
verdiği haberde, köydeki insanların mağarada yaşadığı ve ilk insanlar
gibi çıplak dolaştığı kaydedildi.
Bugüne kadar bulundukları yerden başka yere gitmeyen köylülerin
örtünmek ve yemek için ağaç yapraklarını kullandığı belirtildi.
Pidnekuiye isimli köyün ilk kez İran istihbarat elemanları
tarafından bulunduğu ve istihbarat yetkililerini gören köylülerin
kaçmaya başladığı ifade edildi.
Haberde, köylülerin hangi dili konuştuğu konusunda bilgi verilmedi.
Milletvekili Ali Zadser, dağlık bölgede keşfedilmemiş başka köyler
de olabileceğini söyledi.
Aile
92 yasında, ufak tefek, kendinden emin ve gururlu, her sabah sekizde giyinip kuşanan ve her ne kadar kör bile olsa saçlarını kıvırıp makyajını mükemmelce yapan yaslı hanım bugün bir huzur evine tasındı. 70 yasındaki kocası ise geçenlerde gereken hamleyi yapıp Allah'ın rahmetine kavuşmuştu.Huzur evinin kapısında sabırla beklenen bir kaç saatin ardından, odasının hazır olduğu söylendiğinde tatlı tatlı gülümsedi. Yürütecini asansöre yönlendirdiği sırada, kendisine odasını anlatmaya başladım penceresinde asılı perdelerden de söz ettim. Ben anlatırken ,az önce kendisine köpek yavrusu verilmiş 8 yaşındaki küçük bir kızın heyecanıyla o perdeleri pek severim, dedi.Mrs. Jones henüz odayı görmediniz, biraz bekleyin demiştim ki; Bunun onunla bir ilgisi yok, dedi. mutluluk zamandan önce karar verdiğiniz bir şeydir. Benim odadan hoşlanıp hoşlanmamam mobilyaların nasıl düzenlenmiş olduğuyla değil, benim onları zihnimde nasıl düzenlediğimle ilgilidir. Ben onları sevmeye karar vermiştim zaten Bu benim her sabah uyandığımda verdiğim bir karardır. Bir seçme hakkim var: Ya bütün günümü artık çalışmayan vücut parçalarımın bana verdiği sıkıntıyı düşünerek geçiririm ya da yataktan çıkıp hala çalışanlar için şükrederim. Gözlerim açık olduğu sürece her yeni gün bir hediyedir. Yeni güne ve hayatimin sadece bu döneminde, biriktirdiğim mutlu anılara konsantre olacağım.Yaşlılık banka hesabi gibidir. Ne yatırdıysan onu çekersin hesabından. Bu nedenle benim tavsiyem, hatıraların banka hesabına dolu dolu mutluluk yatırman olacaktır. Anı bankamı doldurmaktaki katkın için sana teşekkür ederim. Hala oradan mutluluk çekiyorum. Mutlu olmak için su beş basit kuralı hatırla:
1. Kalbini nefretten arındır
2. Zihnini endişelerden arındır
3. Basit yasa
4. Çok ver
5. Daha az bekle
Aile
Bilmem farkında mısın, eğer yarin ölecek olsak çalıştığımız şirket daha birkaç gün bile olmadan yerimizi dolduruverir. Oysaki ardımızda bıraktığımız ailemiz bizim kaybımızı ömürlerinin sonuna dek hissedecektir. Gel gelelim ki, ailemizden daha çok isimize veririz kendimizi, pek de akıllıca bir yatırım değil, ne dersin?
FAMILY ne demektir biliyor musun?
FAMILY= (F)ather (A)nd (M)other (I) (L)ove (Y)ou
radyolog
26-05-2006, 19:59
sanırm ne uygun yeri burası:) Ankara lı arkadaşlar hadi bakalım :)
URL=http://imageshack.us]http://img61.imageshack.us/img61/1825/l8pj.jpg[/URL]
futbolcu
26-05-2006, 20:09
Görünmezlik mümkün
İnsanlığın gerçekleşmemiş arzularının en başına gelen görünmezlik teorik olarak mümkün, ama atılması gereken birkaç küçük adım daha var.
Araştırmacılar, ışığın ve diğer ışınım biçimlerinin bir nesne etrafında bükülme yolunu değiştirebilecek yeni maddelerin, bir nesnenin görünmez olmasını mümkün kılabileceğini belirtiyor.
Bir nesneyi gizlemek ve onu ışık, kızıl ötesi ışın, kısa dalgalar ve belki de sonardan gizlemek için deneysel ''öte-maddeleri'' kullanma fikri taşıyan iki araştırma ekibinin yolları araştırmaları sırasında
kesişti.
Ekibin üzerinde çalıştığı teoriye göre, Star Trek filminde uzay gemilerini ya da küçük büyücü Harry Potter'ı görünmez kılan pelerinler, belki de gerçekten mümkün. Bu fikir, elektromanyetik dalgaların en hızlı, ama zorunlu olarak en kısa olmayan, yolu aldıkları ışığın kırılma özelliğiyle başlıyor.
Kırılma, çok bilindiği gibi, bir kaşığın suya daldırıldığında kırılmış gibi görünmesinin nedeni. İngiltere'deki St. Andrew Üniversitesi'nden fizikçi Ulf Leonhardt, araştırmalarıyla ilgili olarak Bilim (Science) dergisinin bugünkü sayısında yayınlanan yazısında, ''bir ortamın, içindeki bir deliğin etrafındaki ışıkları deliğin etrafından geçmeye yönlendirdiği bir durumu düşünün'' diyor.
Bu durumda, ışık ışınları sanki düz bir çizgide ilerlemişler gibi nesnenin arkasına geçeceklerdir. Leonhardt, bunun sonucunda ''delik içine yerleştirilmiş bir nesne, gözlerden gizlenmiş olacaktır. Bu ortam, nihai görsel (optik) yanılsamayı yaratacaktır: görünmezlik'' diyor.
''Bu tür araçların üretilmesinin mümkün olabileceğini'' belirten Leonhardt, ''burada geliştirilen yöntemin diğer elektromanyetik dalgalar ve ses dalgalarından kurtulmak için de uygulanabileceğini'' kaydetti.
UZAY, GİYDİĞİMİZ BİR ELBİSEDİR
ABD'nin North Carolina eyaletindeki Duke Üniversitesi'nden David Schurig ise kendisiyle yapılan telefon görüşmesinde, bütün fizikte olduğu gibi görünmezlikte de biraz hayal gücü gerektiğini belirterek, şunları söyledi:
''Uzayı, giyilmiş bir elbise gibi düşünün ve iplikleri koparmadan, elbisenin içine bir nesne yerleştirdiğinizi düşünün. Işık veya mikrodalgalar ya da radar, elbisenin iplikleri boyunca ilerleyecek ve yerleştirilen nesneye değmeden nesnenin arkasına geçecektir. İhtiyacınız olan tek şey, doğru madde özellikleridir ve bu durumda ışığı yönlendirebilirsiniz.''
HAYALET UÇAK TEKNOLOJİSİNDEN FARKLI
Shurig, bu teorinin, günümüzde radarların tespit edemediği ''hayalet'' bombardıman uçaklarında kullanılan yöntemden farklı olduğunu belirtiyor. Hayalet bombardıman uçaklarının yüzeyine eklenen bir madde radar ışınlarını geri yansıttığı için, uçak radarda görünmüyor.
Araştırmacıların geliştirdiği yeni teorideyse bunun yerine, bir nesne öte-maddelerden oluşan bir kabuk içine yerleştiriliyor ve seraba benzer bir yanılsama yaratılıyor.
ÖTE-MADDE ÜRETME ÇALIŞMALARI BAŞLADI
Öte-maddeler, doğada bulunan hiçbir şeye benzemeyen bileşik yapılar. Bunlar, ışığı olağan olmayan şekillerde eğme yeteneği gibi, olağan olmayan özelliklere sahip olacak şekilde üretiliyor.
Duke üniversitesi laboratuvarlarında öte-maddeler üzerinde çalışmalar başlamış durumda. Bu tür maddeler, uçaklarda veya arabalarda super ince elektronik ürünlerin ya da çok etkili lenslerin üretilmesini mümkün kılabilir.
Londra'daki Imperial College'den John Pendry ile birlikte çalışan Shurig ve David Smith, Duke Üniversitesi'nde çalışırlarken, bu tür maddeleri ışığı ve diğer elektromanyetik ışınımları bükmek için kullanma fikrine ulaşmışlar.
Smith, ''bu etkilerin deneysel ortamda elde etmeye çalışacağız. Bunun için atmamız gereken birkaç adım daha var. Bu adımlar üzerinde çalışıyoruz'' dedi.
(AA)
ekselans
31-05-2006, 11:35
Kosova sokaklarında bulunan, belki de kendisi şu anda hayatta olmayan 18 yaşındaki bir kızın günlüğünden
Bugün okulda arkadaşlarla vedalaştık... Her şeyi kaybediyoruz... Yakında sıra hayatımıza gelecek...
Her gün yüzlerce insan ölüyor... Ölüm dile artık öyle kolay geliyor ki; 10 dakika sonramızı düşünemiyoruz...
Umutlu olmaya çalışıyorum, beceremiyorum... Cesaretli olamıyorum... Nefes alıp veriyorum ama, yaşamıyorum...
Bugün bir arkadaşım ölmüş... Kalan gözyaşlarımı onun için döküyorum... Ağlamak da zorlaşıyor, yaşamak kadar...
Dışardan bomba sesleri geliyor... Kulaklarımı kapatıyorum, beynimin içinden uçaklar geçiyor...
Bodruma indik... Sanki dünyanın üstümüze yıkılmasını bekliyoruz... Dua ediyorum...
Işıklar yok, her taraf yerle-bir... Karanlıkta kendi filmimizin dramatik sahnelerini seyrediyoruz...
Allahım sana yalvarıyorum, bize yardım et... Kim bilir dağdakiler ne yapıyordur?...
Dünyadaki diğer çocukları düşünüyorum... Ne kadar şanslılar... Dua ediyorum...
Savaşın ne olduğunu artık biliyorum... Sonumun geldiğini hissediyorum... Son yolculuğa çıkıyorum...
ekselans
31-05-2006, 20:13
5 EKİM: Bugün var olmaya başladım. Durumu annemle babam bilmiyor. Bir elma çekirdeğinden daha da küçüğüm. Ama ne de olsa ben, benim. Belirli bir şekle girmediğim halde, benliğimi hissediyorum. Kız olacağım ve çiçekleri çok seveceğim...
19 EKİM: Biraz büyüdümse de herhangi bir hareket yapacak kudrette değilim. Annem beni kendi kanı ile besliyor. Kalbinin alt yönünde beni barındırıyor. Hoşuma giden şu ki, annem henüz hiçbir şeyden haberdar değil...
23 EKİM: Ağzım teşekkül etmeye başladı. Düşünün, bir yıl sonra rahatça gülebileceğim... Daha sonra konuşabileceğim. Söyleyeceğim ilk kelimenin “Anne” olacağından eminim. Kim iddia ediyor henüz bir varlık olmadığımı?... Bir parça ekmek kırıntısı da, ekmek değil mi?...
27 EKİM: Bugün ilk olarak kalbim atmaya başladı. Bundan böyle hayatımın sonuna kadar da atacak. Ben kalbimi sevgilerle dolduracağım...
2 KASIM: Her gün biraz daha büyüyorum. Kollarım ve bacaklarım biçimlenmeye başladı. Fakat bu bacaklarımla anneme koşmak ve kollarımı açıp babama sarılmak için henüz erken...
12 KASIM: Parmaklarım çıkmaya başladı. O kadar küçük ki, beni bile şaşırtıyor. Yine de hoşuma gidiyor ileride onlar bir bebeği okşayacak, top oynayacak, çiçek toplayacak...
20 KASIM: Bugün annem doktara gitti. Varlığımdan böylece haberdar oldu. Sevinmiyor musun anneciğim?... Kısa bir süre sonra kollarının arasında olacağım...
10 ARALIK: Yüzüm tam olarak biçimlendi. Keşke anneciğime benzesem...
13 ARALIK: Artık çevreme bakabiliyorum. Fakat bulunduğum yer çok karanlık. Gene de mutluyum. Yaşıyorum. Kısa bir süre sonra gözlerim dünya ışığı görecek. Diğer çocukların oynamasını seyredebileceğim. Denizleri, dağları, gökkuşağını henüz görmedim. Bunlar nasıl şeyler?... Sen nasıl bir varlıksın anneciğim?... Bir görebilsem...
24 ARALIK: Anneciğim, kalbinin sesini duyuyorum. Benim kalbimin atışlarını da sen hissedebiliyor musun? Çok sağlıklı bir kız olacağım. Bazı bebeklerin dünyaya gelmeleri güç oluyormuş... Fakat iyi ve tecrübeli doktorlar yardım ediyor. Bazı kalpsiz annelerin, bebeklerini istemediklerini de biliyorum. Ama ben dünyaya gelmek, kollarında uyumak, yüzüne bakmak istiyorum anne. Sen de beni aynı sevgiyle bekliyorsun değil mi?... Beni koklayacak mısın?... Çok sevecek misin?...
28 ARALIK: Ah anneciğim... Niçin hayatıma son vermelerini istedin? Halbuki birarada öyle mutlu günlerimiz olacaktı ki... Anneciğim... Anneciğim... (Pınar Sezer)
ayakkabı
sanki gelecek ay gökten para yağacak. hem ev sahibim de zengin biri sayılmaz ki. kimseden borç istemeye de yüzüm kalmadı. 20 milyon da kiraya verince elde 10 kalacak, bakkal artık beklemez, 5 de ona. kalan 5 de bir hafta yeter ya sonra”.
adam evine geldiğini farketti. içeri girdi, sıkıntılarını olabildiğince ailesine yansıtmayan biriydi. yüzündeki sıkıntılı ifadeyi zorla da olsa değiştirdi, güler yüzle içeri seslendi;
--alo !. . . kimse yok mu? bu yorgun ve yaşlı adamı karşılayacak kimse yok mu?
hanımı koşarak geldi, ceketini aldı;
-kusura bakma bey, geldiğini duymadım.
-eh elimiz boş olunca yüzümüze bakılmıyor, ne yapalım.
-öyle deme bey.
-şaka yaptım canım şaka yaptım, hemen darılmaaa. . . elim dolu olsa da yüzüme bakılmıyor, diyecektim !. .
onun şakalarına alışmış olan karısı bu kez ses çıkarmadı, sadece gülümsedi.
-yorgun görünüyorsun.
-biraz yorgunun hanım.
-acıkmışsındır, hemen yemeğini getireyim.
-hanım acıktım acıkmasına da, zahmet olmazsa başka bir şey rica edecem.
-estağfurullah bey, buyur !. . .
-ya sen de yorgunsundur ama ayaklarım çok ağrımış, bir leğene az bir su koysan, sana zahmet.
-tabi hemen getiriyorum.
adam eşofmanını giyip oturmuştu ki, hanımı bir legen suyla girdi. adam yorgun ayaklarını suya daldırmadan merakla sordu;
- benim tatlı kızım nerde bakayım, saklandı mı yaramaz?
anne başını önüne eğdi,
-ne oldu, bir şey mi var? …söylesene canım.
-içerde…ağlıyor.
-ağlıyor mu !. . . niye?
-ayakkabı istiyor.
-daha önce konuşmuştuk, alamayacağımı söylemiştim. hem ayakkabısı eski değil ki?
-eskidiği için değil, arkadaşlarında gördüğü, yeni çıkan bir ayakkabıdan istiyor.
-hanım biliyorsun para durumunu…
-ben biliyorum da…
-bir daha konuşayım bakalım, benim kızım anlayışlıdır. çağır gelsin.
kadın kızını çağırdı, kalkmak istemeyen kızını, zor da olsa ikna ikna etti, babasının yanına getirdi. babası yanına oturttu. olabildiğince kırmamaya çalışarak konuştu;
-kızım, seninle daha geçen akşam konuşmuştum. ayakkabı alacak kadar paramız yok, hem ayağındakiler de eski değil.
-başkası nasıl alıyor?
-yavrum onların durumu daha iyiyse alabilirler. bizim şimdi iyi değil. bekle belki bir kaç ay sonra alabiliriz.
-banane arkadaşlarım aldı, ben de alacam.
yine ağlamaya başlamıştı.
-ne kadarmış o ayakkabı fiyatını biliyor musun?
-4 milyon.
-kızım sana o ayakkabıyı alırsak elimizde para kalmıyor. getir bakayım sen şimdi giydiğin ayakkabılarını.
kız hışımla getirdi, yere attı. adam çocuğun saygısızlığını görmemezlikten geldi. küçük çocuklar için böyle heveslerin ne derece önemli olduğunu biliyordu. hele arkadaşlarından biri onu kıskandırdıysa, o küçük dünyasında tüm hayali o ayakkabı olmuştur, başka birşey düşünemez bile, diye aklından geçirdi. fakat adamın da yapacak birşeyi yoktu. çok uzun bir sessizlik oldu, adam kızını kırmadan nasıl çözüm bulacağını düşünüyordu. hanımı ise kocasının, ayakkabıların yere atılışına sinirlendiğini düşünüp endişe ile bekliyordu. adam umutsuzca kızına bir daha sordu;
-kızım, bu ayakkabılar hiç de eski görünmüyor, bir kaç ay daha giysen.
-eski işte eski, giymem. bunlar eski !. .
adam’ın içi içini yiyordu. bir medet arar gibi hanımına baktı. yıllardır sıkıntı içinde yaşayan ama eve her gelişinde güler yüzünü eksiltmeyen vefakar karısı, yapacak birşeyi olmadığını göstermek için, ellerini iki yana açtı. adam birden ayağa kalktı, giyinmeye başladı.
-kızım madem benim, “ayakkabın eski değil” sözüme bakmıyorsun, giy ayakkabılarını dışarda az öne gördüğüm bir çocuğa soracağız, sen soracaksın. eğer sorduğun çocuk, bu ayakkabılar için, eski derse veya beğenmezse söz istediğin o ayakkabıları alacağım.
ayakkabı alınmasından tamamen ümitsiz olan kız bunu duyunca heyacanlandı. hemen hazırlandı. baba kız el-ele sokağa çıktılar. hiç konuşmadan bir kaç sokak geçmişlerdi ki, babası az ilerdeki köşeyi gösterdi;
-bak şu köşede oturan bir çocuk var, hemen hemen senin yaşlarında. sor bakalım ayakkabıların güzel mi değil mi !. . .
kız hevesle çocuğun yanına koştu ama durdu kaldı. çocuğun şaşkın bakışları arasında birkaç saniye orda kaldıktan sonra ağlayarak babasına doğru koştu. soramamıştı.
babası ağlayan kızını bırakıp, köşedeki çocuğun yanına gitti. cebindeki bozuk paraları, çocuğun önündeki mendile bırakıp döndü. çocuk hâlâ, ağlayarak uzaklaşan kıza bakıyordu, duvara yasladığı koltuk değneklerinin arasından.
Hayatın İçinden...
Bir genç cumartesi gecesi bir partiye gidiyor.Çok eğleniyor, birkaç bira içiyor. Partiden tanıştığı bir kız ondan çok etkilenmiş görünüyor ve onu başka bir partiye davet ediyor.
Hemen kabul ediyor ve diğer partinin gerçekleştiği yerde birkaç bira daha içiyor ve daha sonra anlaşıldığı üzere birileri buna uyuşturucu veriyor (hangi uyuşturucu olduğu blinmiyor).
Daha sonra bu genç uyandığında içi buzla doldurulmuş bir küvette çırılçıplak olduğunu anlıyor.Hala içkinin ve uyuşturucunun etkisinde olduğunu hissediyor ve etrafına baktığında yalnız olduğunu anlıyor,etrafına bakıyor göğsünde rujla yazılmış bir kağıt olduğunu fark diyor.Kağıtta söyle yazıyor:
"112'yi ara yoksa öleceksin!".
Küvetin yakınında bir telefon görüyor ve hemen 112'yi arıyor ama nerede olduğunu, ne içtiğini, kimlerle olduğunu bilmediğini söylüyor.Operatör hemen ona küvetten çıkmasını ve bir aynanın karsısına geçmesini söylüyor. Genç, göğsünde hiçbir anormallik görmüyor ama operatör sırtına bakmasını söyleyince,sırtında 2 tane büyük yarık olduğunu fark ediyor. Bunun üzerine operatör, onun tekrar buz dolu küvete dönmesini ve orada ambulansı eklemesini söylüyor. Hastanede yapılan incelemeden sonra, onun 2 böbreğinin calinmiş oduğu anlaşılıyor. Daha sonra anlaşıldığına göre: 2. parti tamamen sahte, bu ise karışan insanların çok iyi tıbbi bilgileri var ve verilen uyuşturucu eğlence amacını içermiyor. Su anda bu genç hastanede, onu yasamda tutan bir alete bağlanmış durumda ve hala dokularına uygun bir böbrek beklıyor.
Hayatın Kuralları...
Göğün her yerde mavi olduğunu anlamak için dünyayı dolaşman gerekmez.
Bak, aynı zamanda da baktığını gören ol.
Geldiğin zaman boşluk dolduran değil, gittiğin zaman yeri doldurulamayan ol.
Her duyduğuna inanma, elindekinin hepsini harcama ve istediğin kadar uyuma.
"Seni seviyorum" derken inanarak söyle.
"Özür dilerim" derken karşındakinin gözünün içine bak.
İlk görüşte aşka inan.
Evlenmeden önce en az altı ay nişanlı kal.
Asla başkalarının hayalleriyle dalga geçme.
Derinden ve inançla sev.
Kırılabilirsin belki ama başka türlü de hayatını tam yaşayamazsın.
Anlaşmazlıklarda dürüstçe savaş.
İnsanlar hakkında konuşulanlara inanıp onlar hakkında karar verme.
İnsanları yargılarsan, onları sevmeye zamanın kalmaz.
İnsanlara beklediklerinden fazlasını ver ve bu işi yaparken kibar ol.
Yavaş konuş, ama hızlı düşün.
Eğer biri sana cevap vermek istemediğin bir soru sorarsa gülümse ve "neden bilmek istiyorsun?" de.
Şunu daima hatırla ki, büyük aşk veya büyük yatırım daima büyük risk taşır.
Eğer kaybedersen, aklını da kaybetme.
Üç "S" yi unutma:
Sevgi - herkese,
Saygi - kendine, başkalarına,
Sorumluluk - tüm hareketlerin için.
Küçük bir tartışmanın tüm dostluğu mahvetmesine izin verme.
Dostun olsun istiyorsan, dost ol.
Eğer hata yaptığını fark edersen, hemen onu düzeltmeye bak, bile bile devam etme.
Telefonda konuşurken gülümse. Karşındaki gülümseyişini görecektir.
Konuşmayı sevdiğin biriyle evlen. Yaşın ilerledikçe sohbet her şeyden fazla önem kazanacaktır.
Biraz yalnız kalmaya özen göster.
Anneni say, sev, ara.
Yeniliklere açık ol, ama ille de değişmeye çalışma.
Şunu bil ki, sessiz kalmak bazen de en iyi cevaptır.
Daha fazla kitap oku, dostlarını ara, daha az TV seyret.
Güzel, şerefli bir hayat yaşa. Yaşlanıp geri baktığında ikinci bir defa tadını çıkarırsın.
Allaha güven - ama arabanı kilitle.
Yuvanda sıcak bir ortam yaratmak için elinden geleni yap.
Sevdiklerinle tartışırken, o anı önemse, geçmişi kurcalama.
Satır aralarını da oku. Bilgilerini paylaş.
Bilgi insanı kuşkudan, iyilik acı çekmekten, kararlılık korkudan kurtarır.
Dünyaya iyi davran.
Dua et. Büyük güç verir.
Düşün. Daha da büyük güç verir.
İşini iyi yap.
Öperken gözlerini kapamayan sevgiliye güvenme.
Yılda bir defa, daha önce gitmediğin bir yere git.
Eğer çok paran olursa, başkalarına yardım et. Paranın en zevkli tarafını kaçırma.
Bazen istediğin bir şeyin olmaması senin için bir şanstır.
Önce kuralları öğren, düşün, karar ver ve bazılarını boz.
En iyi ilişkin, birbirinize olan sevginiz, birbirinize ihtiyacınızdan fazla olduğu zaman olacaktır.
Başarının gerçek olup olmadığını anlamak için karşılığında neler verdiğine bak.
Ders alınmış başarısızlık başarı demektir.
Şunu bil ki, karakterin senin kaderindir.
Sınırsızca sev, her gönülde çiçek olacağına bir gönülde buket ol.
Kişiliğini ve kimliğini hiçbir değerle değiştirme!
Sevgi icin kollarını kapalı tutma, sonra kendinden başka tutacak şey bulamazsın.
İçinden ne geliyorsa yap. Doğal ol.
Sana yapılan iyiliği mermere, kötülüğü toza yaz..
Mutluluk, sorunsuz bir yaşam değil, onlarla başa çıkabilme yeteneği demektir.
Gülmek için mutluluğu bekleme, sonra tebessüm bile edemezsin.
MUTLULUGUN PRENSiPLERi
Herkesin, özlemini kalbinin en derinliklerinde hissettiği, uğruna her şeyini feda etmeyi göze alabileceği mutluluk nedir,nerededir,nasıl elde edilebilir?
Mutluluk bir gerçeklik midir yoksa ütopya mı?
Mutluluk bir gerçeklikse bunun yaşanmış örnekleri var mıdır ve elde etme yolları nelerdir?
Büyük buluşlar yapan,zaferler kazanan ve yepyeni medeniyetler kuran insanlık en özel ve en gerekli bir istek olan mutluluğu niçin imal yada inşa edememektedir?
Mutluluk, arzuların gerçekleşmesine ve devamına bağlandığı için ve arzular kişiden kişiye değiştiği için programlanmış bir mutluluktan bahsedemiyoruz .
1- Mutluluğu kendi içimizde üretir ve kendi aklımızla yönetiriz:
Mutluluğa talip olan birey öncelikle, mutluluğun yaşanacağı ortam ve zemini hazırlamalı, kişisel algılama mekanizmasını açık tutmalıdır.
Kalbin, yersiz korku ve kaygılardan arınarak mutluluk üretimini temin edecek bir yeteneğe kavuşturulması, aklın da, mutluluğun prensiplerini ve gerçekleşme şartlarını bilen,bulan ve uygulayan bir dirayete erişmesi gerekir.
Mevlana şöyle bir hikaye anlatıyor:
Bir zamanlar Bağdat’ta yaşayan bir adama bir rüyasında şöyle derler: Mısır’ın Kahire şehrinin şu adresinin şu sokağında ve şu nolu evinin temelinde şu kadar altın var.
Gidip alırsan çok zengin olursun. Adam rüyadır diyor ve pek aldırmıyor. Aynı rüya üç kez tekrarlanınca bunun ilahi bir işaret olabileceğini düşünüyor ve Kahire’ye gitmeye anılan adresi bulmaya karar veriyor.
Adam gidiyor ve adresi buluyor ama adresin sahibi vardır. Söylese bana ait deyip vermeye bilir, söylemese bu kadar yolu boş yere tepmiş olacak.
Adam “Eğer söylemezsem, adamında bu konuda bilgisi olmadığından bundan yararlanamayacak ben de boşuna gelmiş olacağım. Eğer söylersem belki müjdemin karşılığı birkaç altın alabilirim” diye düşünür ve söylemeye karar verir.
Buna duyan ev sahibi “Bire ahmak adam!Bir rüyaya inanıp ta Bağdat’tan kalkıp buraya kadar gelmişsin. Bu evi ben yaptım ve temelinde altın olmadığından eminim. Ayrıca bir zamanlar ben de senin gibi, üstelik üç kez, Bağdat’ın filan mahallesinin filan sokağının şu numaralı adresindeki evin temelinde şu kadar altın var şeklinde bir rüya görmüştüm ama rüyaya inanarak Bağdat’a gitme gereği duymadım.” der.
Bağdatlı şok olur.
Mısırlının rüyasında gördüğü ve tarif ettiği adres kendi oturduğu evdir. O da evinin temelinde aslında altın küpü olmadığından emindir. Birbiriyle tevafuk eden bu iki rüyadan Bağdatlı kendisine şu dersi çıkarır: “ Gerçek hazine, mutluluk senin kendi evinde ve gönlündedir. O halde evine, yuvana dön, hazineyi kendi içinde ara.”
2-Saygınlık ve olgunluk davranışlarımızın,sevgi ve hoşgörü kalbimizin, basiret ve kararlılık aklımızın karakteri olmalıdır.
Saygı beklemek yerine saygı gösterenler saygı görürler. Olgun kişinin beşeri ilişkileri sağlıklı olacağından can sıkıcı kişi ve işlerle karşılaşma olasılığı az güzel hatıralar yaşama olasılığı fazladır.
Sevmeden mutlu olma imkanı yoktur. Sevgi, mutluluğu hissedecek olan kalbin gıdasıdır. Merhamet, bağışlama ve hoşgörü gibi duygular da kalbi güzelleştiren ve duygusal yoğunluğu artıran güzel niteliklerdir.
İki samimi arkadaş çölde yürüyorlarmış. Bir tartışma sebebiyle biri diğerine tokat atmış.
Tokadı yiyen kuma şöyle yazmış: “Bu gün en iyi arkadaşımdan tokat yedim.” Yola devam etmişler.
Karşılarına bir gölet çıkmış. Serinlemek için suya girmişler.
Tokat yiyen batağa saplanmış ve boğulmak üzere iken arkadaşı onu kurtarmış. Bu defa taşı kazıyarak şöyle yazmış: “Bu gün en iyi arkadaşım hayatımı kurtardı.”
Arkadaşı sormuş: “Neden öncekini kuma yazdığın halde bunu taşa yazdın?” Olaylardan ders çıkarmasını bilen arkadaşı şöyle demiş:
“Kötülüğü kuma yazdım ki bir iyilik rüzgarı onun üstünü örtebilsin.İyiliği taşa yazdım ki hiçbir zaman unutulmasın.”
Basiret; eskilerin hiss-i kablel vuku dedikleri, olayları önceden sezebilmek ve isabetli öngörüler yapabilmektir. Bu yetenek, gelişmelere hazır olmayı ve gerektiğinde tedbir almayı temin eder.
Hayatı şansa,tesadüflere bırakanların mutluluğu da hiçbir garantisi olmayan tesadüflere bağlıdır.
Hiç kimse için toz pembe bir hayat söz konusu olamaz.
Hayat acı fakat meyvesi tatlıdır.
Hayatta karşılaştığımız zorluklar, sıkıntılar hayatın tuzu ve biberi gibidir.
Zahmet olmadan rahmet olmuyor fakat sabreden dervişler mutlaka bir gün muradına eriyor.
Zorluklar cesurlardan korkar ve kaçarlar. Korkakların ise üstüne üstüne gelir.
Hayattaki bütün büyük başarılar bir işe azmedilmesi ve zorluklara karşı sabredilmesi sayesinde elde edilmiştir. Kararlılık hedefi yıldırır.
Her işte önyargısız bir şekilde olayları anlamaya,çözümlemeye, sizi ve toplumunuzu ilgilendiren kısmıyla ilgilenmeye çalışır, her işin iyi,güzel ve doğru olanına meylederseniz mutlu olma yönünde önemli bir mesafe kat etmiş olursunuz.
Kişiliğimizden kaynaklanan mutluluk engellerini önemli ölçüde bertaraf etmek için olaylara bakışımızı, olaylar karşısında duruşumuzu, hayattan beklentilerimizi, beklentilerimizin gerçekçi olup olmadığını gözden geçirmeliyiz. “Güzel gören güzel düşünür,güzel düşünen hayattan lezzet alır.” Yani karamsar değil iyimser olmak, bardağın boş olan değil dolu olan kısmını görmeyi alışkanlık haline getirmemiz gerekiyor. Eshab-ı Kiram, bir tabutun taşınmasından sonra “Cenaze çok ağırdı ya Resulallah” diyorlar. “Demek ki sevabı çokmuş” diyor Efendimiz. Başka bir tabut için de “Cenaze çok hafifti ya Resulallah!” diyorlar, buna da Allah’ın Resulü “Demek ki günahı çok azmış” diyor.
Bizler mutluluğu kendi içimizde, gönül genişliği,samimiyet, iyi niyet, hoşgörü, merhamet,sevgi ve saygı gibi güzel duygularla kendimiz üretiriz. Başkasından gelen sevgi ve mutluluk geçicidir.
Bu sebeple mutluluk arayanlar her şeyden önce kendi içine yönelmelidir.
3-Sorumluluk bilincimiz daima açık olmalıdır:
Her bireyin kendine,ailesine,komşu, akraba ve dostlarına,çevresine,dinine, vatanına, milletine ve insanlığa karşı yetkisi oranında sorumluluğu vardır.
İnsan bu sorumlulukları yerine getirdikçe rahatlar,işi kolaylaşır ve mutlu olur. Sorumluluklar terk edildikçe veya ihmal edildikçe soruna dönüşür, bu da insanı huzursuz eder.
Sorumluluk bilinci açık, ufku geniş, basiretli kimseler hesapta olmayan sorunlarla karşılaşsalar gibi ustaca bir kriz yönetimi ile problemlerin üstesinden gelirler.
Sorumluluklarını yerine getirenler, değerli, işe yarayan kimselerdir. Bu sebeple kazandıran bir işiniz, büyük ve değerli bir hedefiniz olsun. “Boş duranı Allah sevmediği gibi şeytan da sevmez” derler. Kazandıkça, işe yarayan değerli biri olduğunuzu düşüneceksiniz.
Değerli bir hedefe ulaşma düşüncesi de insanın umudunu artırır, insanı hayata bağlar, işe motive eder.
Bir zamanlar, çok iyi eğitim almış fakat başı boş dolaşan bir kralın oğlu şeyhzade varmış.
Hayatın anlamsızlığından bahseder, intihar etmeyi bile düşündüğünü söylermiş.
Babası bunu hayata bir türlü bağlayamamış.
Sonra bir bilgini çağırarak oğlunu bir şekilde ikna etmesini istemiş.
Bir hafta içinde ikna edememesi halinde onu da cezalandıracağını söylemiş.
Şeyhzadeyi ikna edemeyen bilgin, cezadan kurtulmak için saraydan kaçmış.
Evine dönerken yolu üzerinde bir çobanla tanışmış.
Çoban, “Köye bir iş için gidip gelinceye kadar sürüye biraz bakıver” demiş.
Bu sırada kuzulardan biri uçurumdan dereye yuvarlanmış.
Bilgin, “Sürü bana emanetti bu kuzuyu mutlaka kurtarmam lazım” diye düşünmüş.
Çok uğraşmış, bin bir meşakkatle kuzuyu kurtarmış.
Bu işin sonunda kuzuyu kurtardığı için çok mutlu olmuş ve bu sırada kralın ceza tehdidini, hatta kendi evini ve işini bir an için unuttuğunu fark etmiş ve bu durumdan bir tecrübe çıkarmış.
Tekrar kralın huzuruna çıkarak şu tavsiyelerde bulunmuş:
“Efendim! Oğlunuza önemli görevler verin,onu boş bırakmayın. İşini belli zamanda bitirmesini ve size rapor sunmasını isteyin. O sizin verdiğiniz görevle uğraşırken aklına gelen lüzumsuz düşünceleri unutacaktır.”
Hayat nasıl olsa geçiyor. İşe yarayan işlerle meşgul olursanız hayatınız anlam kazanır ve siz de mutlu olursunuz.
4- Kanaat, en büyük hazinedir:
Hayatta ihtiyaçların sınırı yoktur. Kanaatkarlığın, dolayısı ile mutluluğun düşmanı olan ihtiraslarımızı ve emellerimizi gerçekleştirmek için daima mutluluğu ertelemek gibi bir yanlışlığı tekrarlıyoruz.
Oysa emeller bir ömre sığmıyor. Mutluluğu emellerine ulaşmada arayanlar hiçbir zaman mutlu olamazlar, çünkü ömür biter emeller bitmez.
Mutluluğu, çok mala sahip olmada arayanlar, akıl almaz bir yarışın içine girmektedirler.
Peygamberimiz (S.A.S), “Zengin kimdir?” diye soruyor. “Çok malı mülkü olandır” diyorlar.
“Hayır müstağni olandır.” Yani ihtiyacı olmayan, elindekiyle yetinen ve kanaat eden kimsedir.
Kanaatkarlık, mutluluk için gerekli olan iç ferahlığını temin eder.
“Fakir kimdir.” diye soruyor Allah’ın resulü. “Malı mülkü olmayan kimsedir” diyorlar.
“Hayır, ihtiyacı çok olandır” buyuruyor Allah’ın resulü.
Buna göre normal bir maaşa kanaat edip geçinebilen ve sadece geçinebileceği bir paraya muhtaç olan kimse servetleri olan ve bu kadar daha olmasını isteyen kimseden daha zengindir.
Zira kanaatkarın ihtiyacı daha azdır.
İmam-ı Azam iyi bir hoca olmasının yanında zengin bir tüccar idi.
Ders esnasında kendisine bir haber geliyor ve “Efendim, sizin malları getiren gemi Basra körfezinde batmış” diyorlar.
İmam, “elhamdülillah” diyor.
Daha sonra “Efendim, batan gemi sizin malları taşıyan gemi değilmiş” diyorlar yine “elhamdülillah” diyor.
İkisine de elhamdülillah demenizin sebebi nedir diye soruyor öğrencileri.
Şöyle diyor: “İlk habere üzülmedim, demek ki kalbimde mal sevgisi yokmuş diye elhamdülillah dedim. İkincisine sevinmedim. Buna da aynı sebeple elhamdülillah dedim.”
5-Zararınıza bile olsa doğruluk ve dürüstlükten ayrılmayınız.
Üstlendiği işi tam yapan, hileden uzak duran, hakka hukuka titizlikle uyan, içi dışı aynı, başkalarını da kendisi kadar düşünen kimseler tam dürüst sayılırlar.
Dürüst insanın işi yolunda gider.
Allah doğrunun daima yardımcısıdır.
Dürüst insana güvenilir,dostu ve seveni çok olur o da bununla mutlu olur.
Abbasi halifesi Harun Reşit zamanının ermiş kişisi Behlül Dana, çarşı ve pazarın denetim işini istiyor halifeden.
O da veriyor.
Behlül iki fırıncıyla konuşuyor.
Biri ekmeğin gramını eksik tartan hilekar, diğeri dürüst.
Hilekar olan hayatından,işinden memnun değil.
Öbürü memnun.
Behlül halifeye gelerek bu görevi bırakacağını Allah’ın yarattığı vicdanın bu denetim işini zaten yaptığını söylüyor. Şüpheli işlerde vicdanımız bir pusula görevi yapabilir.
****Bizim huzurumuzu kaçıran vicdanlarımızı sızlatan işlerdir, unutmayın.***
Hilekarlar, “Ama herkes böyle yapıyor, zaman böyle” gibi gerekçelerle vicdanlarını rahatlatmaya çalışıyorlar.
Ankara da bir komşumuz vardı.
Oduncu olan babasının mirasını istememiş. Kendisine üç daire düştüğü halde almamış.
Belediye şoförü maaşı ile kirada kalıyor ve kıt kanaat geçiniyordu.
Kendisine belediyede şeflik teklif etmişler, “Emaneti ehline verin.
Ben şoförlüğü şeflikten daha iyi yaparım” demiş.
Babası odunu ıslatarak, eksik tartarak satarmış.
O da “Ben haramzade olmak istemiyorum” demiş.
Ailesi hiç camiye uğramayan bu komşumuz kırkından sonra ilahi bir hidayetle bu bilince ulaşmış.
Bunları oğlu rivayet etti.
Kendisi bu konuları hiçbir zaman söz konusu etmedi.
6-Eş ve arkadaş seçiminde insani kalite tercih sebebiniz olsun.
Akıllı düşman ahmak dosttan yeğdir derler.
Kalitesiz insan bazen bilerek, bazen bilmeden arkadaşlarının başını belaya sokar.
Nerede ne yapacağı belli olmaz.
Ama akıllı düşmanın ne yapacağını tahmin eder tedbir alırsın.
Hz Ömer, bir mecliste soruyor: Şu an duaların kabul olma saati olsa Allah’tan ne isterdiniz?
Kimisi şu kadar malım olsa, kimisi altınım olsa, kimisi bineğim olsa ve bunlarla İslam’a hizmet etsem diyor.
Hz Ömer ise şöyle diyor:
Ben de isterim ki Hz Hamza gibi kahramanlar, Ebu Bekir gibi cömertler, İbn Mes’ud gibi alimler olsun.
Zira basiretsiz insan, malını da yerli yerince kullanamaz.
7-Paylaşmaktan zevk alan ve çevrenizi her an olmasa da sık sık hatırlayan kimseler olun.
Zira bütün dünyalar sizin olsa tek başınıza bir şey yapamazsınız.
Tek başına hayatın bir kıymeti de olmaz lezzeti de.
Özellikle duygular paylaşılmaya muhtaçtır.
*******Sevinçler paylaşıldıkça artar, acılar paylaşıldıkça azalır.************
Bayramlar ve düğünler, ortak duygu ve sevincin paylaşılarak artırıldığı çok özel günler olmaktadır bu anlamda.
Gerçekliği bir tarafa verdiği mesajın konumuzla alakası ve insanın hayatımızdaki yerini anlatması bakımından şu nükte de dikkat çekicidir:
Allah Hz Adem’i yaratında “Kulum nasılsın,Hayatından memnun musun?” diye sorar.
Memnun olmadığı söyler Adem Baba.
Meleklere emredilir, nimet ve ikramların artırılması istenir.
Yine memnun olmadığını söyler insanlığın babası.
Daha sonra Allah Havva Anayı yaratır ve sorar:
“Kulum, şimdi nasılsın?”
“İşte şimdi iyiyim ya Rabbi” der Adem Babamız.
Paylaşmasını bilmeyen ve ben merkezli bir ilişki geliştiren bencil kimseler, kendi eserleri olan dar çevrenin içinde yalnızlaşan ve fark edilmeyen kimseler haline gelirler.
Paylaşmayanla paylaşılmaz, fark etmeyen unutulur.
Böylece tek başına, sıkıcı bir ruh hali içinde kıvranır dururlar.
8-Eskilerin ve büyüklerin tecrübelerinden yararlanın.
Tecrübelere zaten çok ağır bedeller ödenmiştir bir de siz ödeyerek kendinizi yormayın.
Hayati dersler, yaşanmış tecrübeleri bizzat ve tekrar yaşayarak öğrenilemeyecek kadar çoktur ve öğrenilen bilgilerin yaşanacağı hayati süre kısadır.
Bu sebeple insanlığın mirası olan tecrübelerden fazlasıyla yararlanmamız ve önemli konu ve kararlarda mutlaka kendimizden büyük ve tecrübeli olanlarla istişare etmemiz gerekir.
Sıradan biri, kendi aklı ile idare eder. Akıllı insan ise başkalarının aklından da istifade eder.
Tarihi olaylar ve kıssalar eskilerin tecrübelerini yeni nesle aktardığı için değerlidir.
Masal okur gibi tarih okunmaz.
Kur’an-ı Kerim’de, geçmiş milletlerin ne tür hatalarla ebedi mutluluğu kaybettiklerinin hikayeleri geniş yer tutar.
9-Özgür insanlar ancak mutlu olabilirler:
Esir kimseler yada ruhunu esaretten kurtaramamış olanlar ancak sahiplerinin onlara lütfettiği kadar mutlu olabilirler.
Özgürlük, insanın kendisi hakkında istediği kararı verebilmesi, iradesini istediği gibi kullanabilmesi ve faaliyetlerinde herhangi bir engelle karşılaşmaması şeklinde tarif edilebilir.
Özgür insan, kişisel yeteneklerini geliştirebilir ve kendisini saygın bir birey olarak gerçekleştirebilir.
Hz Ömer zamanında Mısır valisinin oğlu itibarını kullanarak birini dövüyor.
Dövülen şahıs, Halife Ömer’e bir mektup yazarak şikayetçi oluyor.
Hz Ömer, valiye bir mektup yazarak şöyle uyarıyor:
Analarının hür olarak doğurduğu kimseleri sizler ne zamandan beri köleleştirdiniz?
Günümüzde kölelik ve esaret pek yok ama insanlar çoğu zaman tutkularının, ihtiraslarının, hayallerinin, paranın, makamın, şöhretin ve kadının tutkunu yani kölesi gibi olabiliyorlar.
Bu tür duygular, kişiliğin gelişmesine ve mutluluğun hissedilmesine engeldir.
10-Güvenli bir ortamda kalmaya ve yaşadığımız muhiti güvenli tutmaya çalışmalıyız:
Güven; insanın can,mal,namus ve şerefinin güvende olması ve her türlü tehlikeden korunmasıdır.
Dinin nihai gayesi de budur.
Güvenin olmadığı yerde korku ve endişe vardır.
***Müslüman, elinden ve dilinden herkesin güvende olduğu kimse ise, müslüman olmak, hem mü’min hem de başkaları için bir mutluluk vesilesi olmalıdır. ****
Yönetimlerin meşruiyeti de halkın güven ve desteğine bağlıdır.
Çu Kung hocası Konfiçyüs’e, iyi bir yönetimin nasıl olacağının sordu. Usta şöyle cevap verdi:
Yeteri kadar yiyecek,
Yeteri kadar silah ve
Halkın güveni
Hiçbir alternatifiniz kalmadı ve sıkıştınız.
Önce bunlardan hangisinden vazgeçersiniz?
Usta “silah” dedi.
Sonra?
Yiyecek.
Çünkü eski zamanlardan beri insanlar, bir sebepten ölümü tatmıştır ancak yöneticilerine güveni olmayan halkın ayakta kaldığı görülmemiştir.
Mutluluğun en yoğun yaşandığı ve yaşanmasının beklendiği yer olan ailede, her bireyin titizlikle üzerinde durması gereken nokta güven ve sadakat tir.
Her birey başka hesaplar içine girmeden iyi niyetle görevini yaparsa, diğer bireyin de en az kendisi kadar özel ve değerli olduğunu düşünürse bir ailede kavga için bir sebep kalmaz.
Mutluluk bir beceri hatta sanattır ve mutluluğu yaşayarak tecrübe etmiş kimselerden öğrenilir.
Ne mutlu, mutlu olmayı becerenlere.
Çünkü bir çok kimse mutluluğu, hazır alınan ve tüketilen bir yiyecek gibi görüyor.
Kimisi mutluluğun, gönül sızısını, beden yorgunluğunu, sıkıntıların stresini dindirecek bir ağrı kesici gibi alınan bir şey olmasını istiyor.
Kimisi, dimağında lezzetini hissettiği tatlarda,kimisi aklın karıştırılmadığı gönül eğlencelerinde, kimisi, her şeyin kafasına ve gönlüne göre işleyişinde arıyor mutluluğu.
Başka yerde ve uzaklarda mutluluk arayanlar hemen yanı başında veya içinde bulunduğu mutlulukların farkına varamıyorlar.
Tüketilen haz ve lezzetler hiçbir zaman kalıcı bir mutluluk vermiyor insana.
Zira mutluluk, tüketilen bir nesneyle değil, üretilen bir sevgi ikliminde ve gönül coğrafyasında ancak yaşanabiliyor.
Bu sebeple bizler öncelikle, mutluluğun üretim merkezi olan kalbe manevra kabiliyeti verecek, mutluluğun yönetim merkezi olan akla da işin usul ve ilkelerini öğretecek bir diyalektiği ve felsefeyi geliştirmek durumundayız. Mutluluğun felsefesi şöyle özetleniyor: “Hep güzel ve doğru olanın özlemini taşımak,gerekeni yapmak,işini sevmek, paylaşmasını bilmek ve özverili olmak”
semerkandi
10-06-2006, 13:37
Bir zamanlar Afrika'daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep ayni şeyi söylerdi: "Bunda da bir hayır var!" Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı. Kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi: "Bunda da bir hayır var!" Kral acı ve öfkeyle bağırdı: "Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?" Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı. Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu.Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insani yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı. "Haklıymışsın!" dedi. "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İste bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü birşeydi." "Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı. "Bunda da bir hayır var." "Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral. "Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir." "Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi?" Ve sonrasını düşünsene?
saygılarımla
On dokuz yıl evveldi. Stockholm'e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi.
Sabahleyin, traş olmak için lavaboya gittiğimde, aynanın yanında
ilginç bir not gördüm. Lütfen diyordu, trastan sonra jiletinizi çöpe
atmayın. Yanda bir kutu var, oraya bırakın. Bir tek jiletle dahi olsa,
İsveç çelik sanayisine yardımcı olun. Doğrusu hayretler içinde kaldım.
Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok
eşya üzerinde "İsveç çeliğinden yapılmıştır" diye yazardı. İste o
ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini
istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda
bulunuyordu.
İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda, radyolar, televizyonlar,
basın bir haberi duyurur. Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek.
Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız, ilgilenmediğiniz,
kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj,
kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa, kapının önüne
koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına
engel olun.
Beş yaşında idim. Babaannem rahmetli, pirinç ayıklıyordu. Bir tane
yere düştü. Babaannem eğildi, aramaya başladı. Sağa bakıyor, sola
bakıyor, bulmaya çalışıyor. Çocukluk iste, aman babaanne dedim. Bir
pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya, yorulmaya değer mi?
Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu. Sen
oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, dedi. Hiç pirinç üretilirken gördün
mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç
insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?
Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.
Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim. Alain'in
proposlarini okuyorum. Birden irkildim. Babaannemi hatırladım. Alain,
bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa
karşı ihanet etmiş olur diyordu. İlave ediyordu. Bir
iğnenin üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el emeği
vardır diyordu.
Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır.
Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül
edememiş, hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir.
Böyleleriyle, zavallı, evini mezat salonuna çevirmiş diye eğlenirler.
Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.
hepimizin yaptigi gibi Vaktiyle Japon ekonomisi bir darboğazdan
geçiyor. İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı
meclisi toplar. Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri
ile anlatır ve su andan itibaren der, Allah şahidim olsun ki,
Japonların iç ve dış borçları son kursuna kadar ödenmeden, pirinçten
başka bir şey yemeyeceğim. Su üstümdeki elbiseden başka elbise
giymeyeceğim. Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan
kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun
toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye
gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim, ne kadar
sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak... Gerekmediği
halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan bos yere akıtmakta, gece
çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, yemek yediğimiz
kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?
Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.
Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki,
İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.
Bir mıh bir nal kaybettirir. Bir nal, bir atı, bir at bir orduya
savası kaybettirir diyordu.
Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım, ister fakir,
hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.
Bunda parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.
(alıntıdır)
halbuki bugün ülkemizde bir insan yaralansa,kaza geçirse insanlar maalesef oralı bile olmuyor..
yardımseverlik nerdeyse borsa gibi DİP olmuş durumda..
http://www.milliyet.com.tr/2006/06/10/son/sonyas02.asp
halbuki bugün ülkemizde bir insan yaralansa,kaza geçirse insanlar maalesef oralı bile olmuyor..
yardımseverlik nerdeyse borsa gibi DİP olmuş durumda..
http://www.milliyet.com.tr/2006/06/10/son/sonyas02.asp
http://www.milliyet.com.tr/2006/06/10/son/sondun14.asp
bu haberlerden bi de şu anlaşılabilir:
BİZİM KÖPEKLERİMİZ BİLE RUM ASKARLERDEN DAHA İNSANCILDIR..
ekselans
14-06-2006, 12:51
Kalp gözü...
Adam ilk kez gittiği kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran arabanın yanına sokuldu ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa sordu;
-Buraların yabancısıyım. Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler...
"-Ben de ilk defa geliyorum, ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde..."
-Madem yabancısın nasıl anladın bunu?...
"-Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten..."
-İyi ama, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malum?..
"-Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez. Üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız..."
Adam, gözlerini hafifçe kısarak söyleneni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken farketti onun kör olduğunu. Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anladı adamın kendisini farkettiğini.
"-Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim. Görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam öyle değil mi?..."
-Artık emin değilim... Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür
hayatta neler oluyor neler alın size bir örnek
Sigara ve alkol sağlığa zararlıdır...yaşanmış 112 acil vukuatı
Gece yarısı tuvalete kalkan bir adam lavaboya giderken evin içinde birini görmüş ve bu kişiye yumruk atmış . Meğerse gördüğü aynadaki yansımasıymış. Yumruğu aynaya gelince kesilen eli kanamaya başlamış. Gürültüye eşi uyanmış ve eşinin elini görünce koşmuş alkollü pamuk yapıp eşinin yarasına basmış.
Adamın açık, kanayan yarası alkolle daha da acımış ve adam sinirlenerek tuvalete atmış pamuğu. Sonra sıkıştığı için tuvalete oturmuş bu arada da bir sigara yakmış. Kibritini de tuvalete atınca poposu alkollü pamukla tutuşmuş. Can havliyle fırlayınca kafasını banyodaki dolaba çarpmış kafası da kanamaya başlamış.Adamı yüzü koyun yatıran eşi 112 acil servisten sağlık servisini aramış.Gelen 112 ekibi karşılarında eli kesik , poposu yanık, kafası kanayan bir adamı görünce şaşkın bir şekilde adamı apartman dairesinden indirirken merdivenlerde olayın oluşunu sormuşlar. Olayları anlatan hastayı dinleyince merdivende gülme krizine girip sedyeyi ve adamı
düşürmüşler.Adamı ziyaret eden yakınlarına eşi hastanede :
"Sakın nasıl olduğunu sormayın"
Amerikan Adlî Tıp Derneğinin 1994 te San Diego da tertiplenen ödül yemeğinde dernek başkanı Don Harper Mills, aktardığı acayip bir ölüm olayındaki adlî komplikasyonlarla dinleyicilerini şaşkına çevirmişti.Kaderin adaletine dair ince bir nükte taşıyan bu yaşanmış öykü, sanırız sizleri de hayrete sevk edecektir.
23 Mart 1994 te Ronald Opus un cesedini inceleyen adlî tabip, onun kafasından yediği kurşunla öldüğü sonucuna vardı.Müteveffa, on katlı bir binanın tepesinden, intihar niyetiyle aşağıya atlamıştı. (Umutsuzluğunu, geride bıraktığı bir notta açıklıyordu.) Ancak, dokuzuncu katın önünden geçerken pencereden gelen bir kurşun başına isabet etmiş, hayatı bu kurşunla sona ermişti. Apartmanın sekizinci kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için konulmuı bir ağ vardı; ama bu ağın varlığını ne silahı çeken, ne de müteveffa biliyordu. Açıkçası, kurşun olmasaydı, Opus'un intihar girişimi başarılı olamayacak; zemine çakılmadan, sekizinci kattaki ağa takılıp kalacaktı. Bu durumu anlattıktan sonra, "Normal olarak," diye devam etti Dr. Mills, "intihar etmeye karar veren biri, mekanizma tasarladığı gibi olmasa da, bunu eninde sonunda başarır."
Opus un dokuz kat aşağıda yere çakılmayıp da dokuzuncu kattan düşüyor olduğu anda başına gelen kurşunla vurulmuş olması, muhtemelen, onun ölüm modunu intihardan cinayete çevirmeyecekti. Fakat, Opus'un intihar girişiminin başarılı olmayışı, savcıyı elinde bir cinayet vakası olduğu düşüncesine itti. Silahın patladığı dokuzuncu kattaki odada yaşlı bir adam ve karısı yaşıyordu. Tartışıyorlardı ve adam kadını silahla tehdit ediyordu. Öyle sinirlenmişti ki, tetiği çekti; fakat mermi kadını ıskalayarak pencereden dışarı yöneldi ve Opus'a isabet etti. Bir insan A şahsını öldürmeye teşebbüs eder, fakat B şahsını öldürürse, o B şahsını öldürmekten suçlu sayılmalı idi. Savcının ulaştığı sonuç buydu. Dolayısıyla, dokuzuncu kattaki yaşlı adam, cinayetten suçluydu.
Bu suçlamayla karşı karşıya kaldığında, adam da, karısı da çok şaşırdılar.
Çünkü, tetiği çekerken adam da, karısı da silahın dolu olmadığından kesinlikle emindiler. Yaşlı adam uzunca bir süreden beri boş silahla karısını korkutmayı alışkanlık haline getirmişti. Bunu karısı da bilir, o yüzden adamın tehdidine pek aldırmazdı. Kısacası, adamın karısını öldürme kasdı yoktu; silahın dolu olduğunu dahi bilmiyordu. Böylece, Opus'un öldürülmesi bir kaza oluyordu; silah kazara doldurulmuştu.
Araştırmalara devam edilince, ölümcül kazadan yaklaşık altı hafta önce yaşlı çiftin oğlunu silahı doldururken gören bir tanık ortaya çıktı. Anlaşıldığına göre, yaşlı kadın oğlundan mali desteğini çekmişti ve babasının annesini silahla korkutma temayülünü bilen oğul, annesini cezalandırma kasdıyla, babasının annesini vuracağını umarak, gizlice silahı doldurmuştu. Annesi ölecek, baba cinayetten suçlanacak, mallar oğula kalacaktı. Artık olay yaşlı çiftin oğlunun Ronald Opus cinayetinden sorumlu olduğu noktasına gelmişti.
Tam bu sırada savcının karşısına yeni bir viraj çıktı. Araştırmalara devam edilince, geçen altı hafta içinde anneyle babasının silahla tehdide varan bir tartışma yaşamamaları, dolayısıyla annesinin ölümünü bir türlü başaramayışı nedeniyle, oğulun umutsuzluğunun arttığı anlaşıldı.
Bu, onu 23 Mart'ta on katlı binanın tepesinden atlayarak intihar etmeye itmişti.
Ancak, ölümü planladığı gibi olmamıştı; dokuzuncu katın önünden geçerken babasının boş zannettiği silahı tetiklemesiyle annesine isabet etmeyip pencereye seken kurşunun kafasına isabet etmesi nedeniyle, Ronald Opus'un hayatı sona ermişti.
Dosya intihar olarak kapatıldı.Düşünenlere ibret ola!..">
Işığa Yürümek
Bir gurup arıyla sineği bir şişeye koyuyorlar. Şişenin taban tarafını ışığa doğru, açık olan ağız kısmını DA karanlığa doğru yerleştiriyorlar. Arıların hepsi ışık olan tarafa doğru üşüşüyorlar . Ama şişenin tabanı cam ve onların DA yabancısı olduğu bir madde olduğundan çıkmayı başaramıyorlar. Bu arada sinekler, şişenin ağzına doluşuyorlar ve karanlıkta dışarı çıkıp kayboluyorlar. Ağzı açık olan şişeden karanlık tarafa doğru tek bir arı bile gelmiyor. Camın önünde ışığa doğru çabalarına devam ediyorlar... İnsanın aklına hemen arıların akılsızca davrandıkları geliyor. Ancak daha derinlemesine düşününce, karşımıza bir anıt gibi dikilen gerçek çok farklı oluyor.
Çok basit gelen bu deney beni oldukça düşündürdü. Arıların NE kadar akıllı varlıklar olduğunu hepimiz biliyoruz. Sinekler ise malum hayvanlar. Arılar NE kadar temizse adı üstünde, sinekler de o kadar iğrençtirler. Arılardan korkarız bizi sokarlar diye AMA, sineklerden midemiz bulanır.
Evet, ışığa doğru yürüyenlerin önünde her zaman engeller olacaktır kuskusuz. Onlar, engellere rağmen ışıktan vazgeçmeyenlerdir. Ne tür engel olursa olsun önlerinde, çabalarını sürdürenlerdir. Ve bu uğurda DA gerektiğinde ölebilenlerdir. Yürek, azim, sevgi, ilkeler, dürüstlüktür bunu yaptıran. Kendine saygı, yasadığı topluma saygıdır.
Sinekler, karanlıkta sıvışan kaçaklardır. Karanlığa yürüyenlerdir. Karanlık düşüncelerdir. Şişenin ağzının karanlığa bakmasının onlarca hiç bir önemi yoktur . Sinsi, ilkesiz, yüreksiz, korkak varlıklardır. SADECE Kendi yaşamları söz konusudur. Nerede yemek varsa, nerede rahat yasayacaklarsa, nerede çok para kazanacaklarsa oraya giderler. Onlar için karanlık olması önemli değildir açık ağızların.
Arıyı kovalamak isterseniz savaşır. Engellere aldırmaz. Amacı sadece ışığa ulaşmaktır. İğnesini sapladığında öleceğini bilerek savaşır. Ve değerleri için ölür. Ama sinekler kaçarlar. Sonra yılışık yılışık tekrar dönerler kovaladığınız yere. Yemeklerinize, kollarınızın üstüne tünerler. Pis ayaklarıyla ezerler yaşadığımız her yeri.
Arılar yumurtalarını yalnızca kovanlarına bırakırlar. Oysa sinekler her yere yumurtlar, her yerde ürerler. Onlar için yumurtalarını bırakacakları yerin bile hiç önemi yoktur...
Az önce gördüm feci ilgimi çekti..............!!!!!!!!!!!!!
İnternet üzerinden satış yapılan "www.gittigidiyor.com" sitesinde Bilkent Üniversitesi’nin en seksi ve popüler kızlarından biri yaz okulu parası için kullanılmış tangasını 31 YTL’den açık arttırmaya çıkardı. Satışı yapan kişinin Bilkent Üniversitesi İşletme Fakültesi 2’nci sınıf öğrencisi 20 yaşındaki P.G. olduğu ortaya çıktı. Ancak küçük bir ayrıntı var: P.G. erkek.
"Bilkent Üniversitesi’nin en seksi ve popüler kızlarından biri, yaz okulu parası için kullanılmış tangasını açık artırmayla satıyor. Başlangıç fiyatı: 31 YTL." İnternet üzerinden satış yapan "www.gittigidiyor.com" sitesinde yer alan bu ilan büyük ilgi gördü. Bir günde tam 85 bin 400 kişi "Bilkentliden kullanılmış tanga" sayfasını tıkladı. Açık artırmada tangaya verilen para ilk günün sonunda 1250 YTL’ye çıktı. Maillerde dolaşmaya başlayan kullanılmış tanga satışı gazetelere de haber oldu. Satışı yapan Bilkent Üniversitesi İşletme Fakültesi 2’nci sınıf öğrencisi 20 yaşındaki P.G.’ydi. Ancak P.G. erkekti ve iddiasına göre olay, "Uyduruk bir bez parçasını satılığa çıkarırım ve ortalığı ayağa kaldırırım" tezi için hazırlanmış bir projeydi.
SİTE SATIŞI DURDURDU
Gittigidiyor internet sitesinde 8 Haziran 2006 tarihinde "queenoflands" ismiyle verilen "Bilkentliden kullanılmış tanga" ilanının açıklaması şöyleydi:
"Bilkent’in en seksi ve popüler hatunlarından birinin kullanılmış tangasına sahip olun. Tamamen kendisinden satılık olan bu tanga kargoya verilmeden iki gün boyunca giyilecektir ve kargoya o haliyle verilecektir. Bu açık artırmanın sebebi, yaz okulu için alınan borç paranın ödenmesinde bir nevi katkı olarak akla gelmiştir. Alıcılar bunu istedikleri amaç doğrultusunda kullanmakta serbesttirler."
Tanganın fiyatı çok yükselince, site satışı durdurdu.
Bilkent Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde öğrenci olan P.G. okulda öğrendiklerini, gerçek hayatta denemek için bu ilanı verdiğini savunuyor. "Uyduruk bir bez parçasını satılığa çıkarırım ve ortalığı ayağa kaldırırım" diyen P.G., şunları söylüyor:
"Amacım sadece zekámı kullanıp bir ürünü pazarlamaktı. Bilkent’in meşhur seksi kızlarıyla kullanılmış tangayı bağdaştırarak, bez parçasının değerini artırabilirim diye düşündüm. Ortada iğrençlik, sapıklık ya da dejenere bir durum yok. Sadece bir öğrencinin mesleğiyle ilgili yaptığı bir tez çalışması bu. Tangasını satıp okuyan Bilkentli kız öğrenci çok çarpıcı bir sunum. Kullanılmış tangaya gösterilen ilgi de ülkedeki cinsel açlığın hálá ne boyutta olduğunu gösteriyor."
P.G. site satışı durdurduktan sonra kullanılmış tangaya 5 bin YTL bile önerildiğini belirterek, ilandaki resmi, bir arama motorundan bulduğunu anlattı.
AYRI SİTE KURDU
P.G’nin, ilanın kaldırılmasından sonra kurduğu "www.tangasinisatanhatun.com" adlı site, "Bilkentli hatunun yeni icraatı" diye internet ortamında dolaşmaya başladı. Siteyi açınca kareli bir sayfayla karşılaşılıyor. Her bir kareye ilan vermek mümkün. P.G., günde onbinlerce kişinin girdiği sitede, müşterilerine dikkat çekip ürünlerini tanıtmalarını en azından bilinirliklerini artırmalarını sağladığını belirtiyor. Tabii bir yandan da para kazanıyor.
HAVADİS.NET
ALINTIDIR.......
Küfe ve ip
Bir şehrin en zengini öldüğünde, tellallar sokaklara dökülüp;
Ey ahali, diye bağırmışlar. Biliyorsunuz Veli efendi öldü. Bir vasiyeti var. Ahiret hayatına alışabilmek için, kendisine bir günlük yardımcı arıyor. Kim ki, mezardaki ilk gecesini onunla beraber geçirirse, Veli Efendiye ait servetin yarısı kendisine verilecektir. Ey ahali,duyduk duymadık demeyin....
Tellalların bütün çabasına rağmen kimse bu parlak, fakat korkulu vasiyete kulak vermemiş. Ama sonunda, şehrin en fakir sırt hamallarından birisi çıkmış ortaya. Adamcağız bakmış ki, hayatta zaten sırtındaki küfesinden ve ipinden başka bir şey yok. O halde “hamal olarak yatıp ertesi sabah zengin olarak kalkarım" diyerek razı olmuş...
Genişçe bir mezara, iyice kefenlenen zengini ve yanına hamalı yatırmışlar. Az sonra sual melekleri gelmiş "İkisi de bize emanet" diye konuşmuşlar. "Zengin nasıl olsa kalacak, şu hamaldan başlayalım."
Sormuşlar:
Dünyada malın mülkün var mıydı?
Alay etmeyin demiş, hamal. Sırtımdaki küfeden ve ipten başka hiç bir şeyim olmadığını siz de bilirsiniz.
Peki diye eklemiş melekler, o ipi ne karşılığında aldın.. Sonra küfeyi ne iş gördün de nasıl elde ettin?
Anlatmış hamalcağız. Beş kişinin malını 10 kuruşa taşıdım. İkisini yedim, sekizini sakladım.. Ertesi gün de aynı işleri yaptım. Yemedim içmedim, ucuza taşıdım ve bunları aldım.
Melekler:
Çık demişler, çık... Olmadı.... Hasan Efendiden aldığın para, hak ettiğinden çok düşük. Biz ondan bunun hesabını soracağız. Mehmet Efendiyle de ucuza anlaşmış ve ucuza taşımışsın...
İyi ama, diye cevaplamış hamal, hakettiğim parayı isteseydim, Bana taşıttırmazdı. Taşıttırmayınca da aç kalırdım...
O bizim işimiz demiş melekler, nasıl olsa buraya o da gelecek. Biz senin adına ona sorarız. Melekler, hamalı sıkıştırmaya devam etmiş. Söyle bakalım, aldığın paranın kaçını yedin, kaçını sakladın?
On kuruş aldı isem, yarısını sakladım... iki kuruş aldı isem, bir kuruşunu biriktirdim...
Çık demiş melekler... Yine olmadı, hem ucuza taşımışsın, hem de gıdandan kesmişsin... Yani sen, kendi nefsine zulmetmişsin... Nefsine zulmetmek de günahtır, bilmez misin?...
Hamalcağız ne cevap vereceğini düşünüp ecel terleri dökerken, Sabah olmuş. Açılan mezardan yukarıya bir bakmış ki, bütün millet orada... Kadı Efendi ve şehrin mehter takımı da kendisini bekliyor. Bir kıyamet ki sormayın.
"Kutlu olsun" demişler... "Bu gece kimsenin yapamayacağı bir işi başardın ama, bak artık zengin oldun."
Yooo, diye bağırmış hamal. İstemem , sizin olsun... Ben , bir iple küfenin hesabını sabaha kadar veremedim, ya o kadar servetim olsaydı ne yapardim?
IKI ERKEK KARDES
Erkek kardeslerin ikisi de babalarindan kalma çiftlikte çalisirlardi.
Kardeslerden biri evliydi ve çok çocugu vardi. Digeri ise bekardi. Her günün sonunda iki erkek kardes ürünlerini ve kârlarini esit olarak bölüsürlerdi.
Günün birinde bekar kardes kendi kendine:"Ürünümüzü ve kârimizi esit olarak bölüsmemiz hiç de hakça degil" dedi, "Ben yalnizim ve pek fazla gereksinimim yok."
Böylelikle, her gece evinden çikip, bir çuval tahili gizlice erkek kardesinin evindeki tahil deposuna götürmeye basladi. Bu arada evli olan kardes, kendi kendine :
"Ürünümüzü ve kârimizi esit olarak bölüsmemiz hiç de hakça degil, üstelik ben evliyim, bir esim ve çocuklarim var ve yaslandigim zaman onlar bana bakabilirler. Oysa kardesimin kimsesi yok, yaslandigi zaman hiç kimsesi yok bakacak" diyordu.
Böylece evli olan kardes her gece evinden çikip,bir çuval tahili gizlice erkek kardesinin tahil deposuna götürmeye basladi. Iki erkek de yillarca ne olup bittigini bir türlü anlayamadilar, çünkü her ikisininde deposundaki tahilin miktari degismiyordu.
Sonra, bir gece iki kardes gizlice birbirlerinin deposuna tahil tasirken çarpisiverdiler. O anda olan biteni anladilar. Çuvallarini yere birakip birbirlerini kucakladilar.
Hayattaki en yüce mutluluk, sevildigimize inanmaktir.
Başkalarının Fikirlerine Kulak Vermek
Osman efendi, bir sabah müthiş başagrısıyla uyanır. İlaç aldıgı halde geçmez. Bir-iki gün bekler, agrı devam edince doktor çagırır. Doktor muayene eder, agrı kesiciler verir, gider. Lakin, Osman Efendi'nin başagrısı azalacagı yerde artmaya başlar. Başka doktorlar çagrılır.
Osman Efendi, Uşak'ın ileri gelenlerindendir, agrıyı kesebilene servet vaat eder. Doktorların hiç biri agrıyı durduramadıgı gibi, sebebini de bulamazlar. Uşak halkı, birbirine karışır, başagrısından geceleri uyuyamayan Osman Efendi'yi, İstanbul'a karar verirler. İstanbul'da eniyi doktorlar seferber olurlar. Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır...
Görünüşe bakılırsa, Osman Efendi turp gibidir. Oysa, dayanması gittikçe zorlaşan başagrısı ve gözyaşları, hayatını çekilmez hale getirmiştir. Osman Efendi bu defa da apar topar yurtdışına götürülür. Haftalarca hastanede kalır, onlarca profesör tarafından konsültasyon ve testler yapılır. Fakat yine bir teşhis konulamaz.
Artık yerinde kalkamayan Osman Efendi'ye agrı kesici igneler verilir ve son günlerini evinde geçirmesi tavsiye edilir. Osman Efendi bitkin, ailesi perişandır. ''Kader'' denilir, Uşak'a dönülür...
Osman Efendi, yayla evinde bir odaya yatırılır ve agrı kesici ignelerle ölümü beklemeye başlar. Birgün hastanın keyfi yerine gelsin diye, Osman Efendi'nin eski berberi olan Berber Mehmet çagrılır. Berber yerinden kalkamayan Osman Efendi'yi traş ederken adamcagız derdini anlatır ve ''ölümü bekledigini'' söyler. Berber Mehmet, bir an düşünür. ''Bey'im...'' der, ''Sakın sizin burnunuz da kıl dönmüş olmasın?''. Bir bakar;''Hah, işte...'' der, ''Kıl dönmüş...'' Osman Efendi'nin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın, çantasından cımbızı kaptıgı gibi kılı çeker. Ev halkı Osman Efendi'nin köyü ayaga kaldıran çıglıgıyla, odaya koşar. Berber Mehmet, Osman Efendi'nin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttugu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir. Osman Efendi'nin kanayan burnuna, pansuman yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yataga yatırılır.
Ertesi sabah Osman Efendi aylardan sonra ilk defa, rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir. Başagrısından ise eser kalmamıştır. Dönen kılın, sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ızdıraplara yol açtıgını, doktorlar ancak o zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabilecegi kimsenin aklına gelmemiştir.
Sapasaglam ayaga kalkan Osman Efendi, berber Mehmet'i yanına çagırır ve ona bir servet bagışlar.
Şimdi bu gerçek hikayeden çıkarılacak dersler;
1. Mehmet Efendiler'in fikirleri var, dinlemek gerek.
2. Bazen büyük sorunların çok basit çözümleri olur.
3. Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok agrıyabilir.
Yaşadığı şehirden bulunduğu ortamdan kısacası yaşantısından sıkılan bir adam cebindeki az miktar para ile yanına hiçbir şey almadan bulunduğu kenti terk edip daha önce hiç bilmediği bir ülkeye gitmiş.
Oraya henüz alışmaya çalışırken birden bir ses duymuş. Bir çığırtkan avazı çıktığı kadar meydanda bağırıyormuş:
- Tiyatro Gelin Kaçırmayın Bu akşam Tiyatro…
Adam hayatında hiç tiyatroya gitmemiş ve inanılmaz derecede merak etmiş. Biletin nereden alındığını öğrenmiş. Bilet fiyatı cebindeki tüm para kadar olmasına rağmen hiç tereddütsüz bileti almış. Başlamış merakla oyunu izlemeye.
Oyun bitmiş herkes dağılmış ve bizim meraklı öylece kalmış izlediği muhteşem oyun karşısında. O sırada temizlikçi tarafından salonu boşaltmak için ikaz almış. Adamsa:
- Bana müdürünüzün yerini söyler misiniz? Onunla bir şey konuşmam gerek… demiş.
Seyrettiği oyunun etkisi ile müdür ile konuşmuş ve ne olursa olsun ne iş
olursa olsun buranın bir parçası olmak için çalışmak istediğini belirtmiş. Müdür çok şanslı olduğunu şu sıralarda bir temizlikçi aradığını fakat önce onu denemesi gerektiğini ifade etmiş ve denemek üzere aylardır el değmemiş bir kütüphanenin temizliğini uygun bulmuş.
- İşte burayı temizle. Eğer beğenirsem seni işe alırım…
demiş ve gitmiş.
Tiyatro aşkının verdiği şevk ile temizlik beklenenden kısa sürede bitmiş.
Müdür odayı görmeden adamın samimiyetine inanmamış. Onu diğerleri gibi işi savsaklayan biri sanmış. Fakat odanın temizliğini görünce hayretler içinde kalmış.Aylardır içeriye girilmeyen oda gıcır gıcır oluvermiş. Müdür bu çabuk ve becerikli adamı işe almaya karar vermiş.
- Tamam seni işe alıyorum
- Fakat benim yatacak yerim yok.
- O zaman burada yatarsın ve işe daha erken başlarsın.
İstediği olan tiyatro tutkunu huzurlu bir şekilde odayı terk ederken müdür.
- Adın neydi senin buraya yazalım… demiş.
Aldığı cevap ise;
- William William Sheaksper… olmuş.
Bu hikaye hem insanı dehşete düşürücü hem de ilham verici.
Sheaksper tiyatro yaşantısına bu şekilde başlamış. Tam kırk (40) yaşında… Tiyatroyu o yıllarda tanımış ve büyük bir azimle o muhteşem oyunları yazmış. Üstelik büyük bir fedakarlık göstermiş mesleği için. Meslek hayatı boyunca sadece üç saat uyuyarak yaşamını sürdürmüş. Sabah erken kalkıp oyun provasını yapıyor oyununu oynuyor ve akşam yeniden oyun yazıyor… Bu böyle sürüp gitmiş.
Bahri Öğretmenin,Öğretmenliğe başladığının ilk yıllarıydı..Anadolunun küçük ve köhne bir köyünde ilkokul öğrencilerine hayatın ne olduğunu anlattığnı zannediyordu..Mesleğe ilk atılmış olmanın şevki ve heycanı içerisinde minik yavrularının her şeyi ile ilgilendiğini ve kendisinin başarılı olduğunu düşünüyordu. Belki de tecrübesizliğinin verdiği casaretle ben bilirim havasının yanına öğrencilerinin yavrularının her şeyine hakim olduğunu düşünürken bilmeden kibir ve gurur yumaklarını içinde büyütüyordu. Bir sabah, arka sıralarda oturan kız öğrencilerinden birisinin gelmediğini fark etti. Halbu ki, o güne kadar pek devamsızlık yapmadığını gözlemlediği öğrencisi acaba niye okula gelmemişti. Zaman ilerledikçe öğretmenin içinde bir sızı oluştu ve giderek alevlenmeye başladı. Dha fazla dayanamayarak sınıfdaki öğrencilere A.... nin niçin gelmediğini sordu. Aldığı bilmiyoruz cevabı merakını bir kat dahaartırdı. Sınıfa; A.... evini bilen var mı dedi.Oysa ki, köyde oturan bütün öğrenciler elbette bir birlerinin evlerini bilirdi. Öğretmenin bir kaç öğrencili de alarak okula gelmeyen A..... nın evine gittiler. Ev demeye bin şahit isteyecek barakada kimsecikler yoktu. Viraneye dönmüş evin naylondan el yordamı ile tutuşturulmuş sözde kapıyı öğretmen aralayınca karşılaştığı perişan manzaradan şok oldu. Evet anadoluda bir mahrumiyet köyü evet bu köyde ondan da mahrum bir ev... Öğetmen arkadaş olayları yavaş yavaş anladığını düşündüğü bir sırada, yanındaki öğrencilerinden birisinin
- Öğretmenim;ben A.... nerede olduğunu biliyorum dedi. Çocuklar önde Öğretmen arkada yürüdüler.. evet geldikleri yer köyün alt girişinde bulunan mezarlığıydı. Köy kadar perişan, adı gibi garip, taşlar kadar soğuk... ama ortada bir sıcaklık var ki, tunçtan yürekleri bile eritecek derecede... Öğrenci A.....bir mezarın taşına sarılmış hıçkırarak ağlıyor ve o meleksi, sabi dudaklarından dökülen çümle:
- Anam.. anam.. canım anam. gurban olduğum anam; ne olurdusn yaşasaydın da saçlarımı yıkayıp beni temizleseydin. O zaman Öğretmenim bana Bitli A... diye kızmazdı. anam... anam...
10.Sınıf
İngilizce dersinde yanımda bir kız oturuyordu onun için benim en iyi Arkadaşım diyordum...ama Ben onun ipek gibi saçlarına bakıp benim olmasını istiyordum...ama o bana benim ona baktığım gibi bakmıyordu bunu biliyordum,dersten sonra kalktı ve geçen gün sınıfta olmadığı için günün notlarını istedi ve ona notları verirken bana teşekkür etti ve yanağımdan öptü onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyordum ama çok utanıyordum..
11.Sınıf
Telefonum çaldı,arayan oydu ve ağlıyordu bana aşkın nasıl kalbini kırdığını anlattı,beni evine çağırdı,yalnız kalmak istemediğini söyledi, bende tabi ki gittim,koltuğa,onun yanına oturdum,güzel gözlerine bakmaya başladım ve onun benim olmasını diledim,2 saat sonra Drew Barrymore'un bir filmi başladı ve onu izledik filmi izledikten sonra uyumaya karar verdi, bana her şey için teşekkür etti ve beni yanağımdan öptü. Onu arkadaş olarak istemediğimi Bilmesini istiyordum,onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...
SON SINIF
Mezuniyet balosundan bir gün önce yanıma geldi ve çıktığı çocuk hasta ve partiye gelemeyecek dedi, benimde çıktığım biri yoktu ve 7.sınıfta birbirimize söz vermiştik eğer çıktığı biri olmazsa partilere birlikte gidecektik, "en iyi arkadaş" olarak.Ve partiye birlikte gittik,o akşam çok güzeldi, her şey yolunda gitti, partiden sonra onu evinin kapısının önüne kadar bıraktım, kapının önünde ona baktım o da bana güzel gözleriyle bana gülümseyerek baktı.Onun benim olmasını istiyordum...ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum, bana "hayatımın en güzel zamanını geçirdiğini" söyledi ve yanağımdan öptü... Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi Bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama Söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum Ama çok utanıyordum... Günler, haftalar, aylar geçti ve mezuniyet günü geldi çattı.. Sürekli onu izledim onun mükemmel vücudunu seyrettim.Diplomasını almak için sahneye çıkarken sanki havada süzülen bir melek gibiydi.Onun benim olmasını istiyordum...Ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum.Herkes evine gitmeden önce yanıma geldi ve ağlayarak bana sarıldı sonra başını omzuma koydu ve "sen benim en iyi arkadaşımsın,teşekkürler" deyip yanağımdan öptü.Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok Seviyordum ama söyleyemiyordum.
Nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...
ARADAN YILLAR GEÇTİ
Bir kilisedeydim ve o kızın nikahını izliyorum..evet artık evleniyordu, onun "evet, kabul ediyorum"demesini,yeni hayatına girmesini izledim, başka bir adamla evli olarak. Onun beni olmasını istiyordum..ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum.Yeni hayatına girmeden önce yanıma geldi ve "nikahıma geldin teşekkürler" deyip yanağımdan öptü. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama Söyleyemiyordum nedenini bilmiyordum ama çok utanıyordum...
YILLAR ÇABUK GEÇTİ
Şu an benim bir zamanlar en iyi arkadaşım olan kızın tabutuna bakıyorum,eşyaları toplanırken lise yıllarında yazdığı günlüğü ortaya çıktı... Hemen günlüğünü aldım ve günlükte okuduğum satırlar şöyleydi...
"Onun gözlerine bakarak onun benim olmasını diledim...ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum.Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama SÖYLEYEMİYORDUM.nedenini bilmiyordum ama çok utanıyordum. KEŞKE BANA SEVDİĞİNİ SÖYLESEYDİ. Hayatta hiçbir şey için geç kalmayın sevdiğinizi söyleyin.Her ne pahasına olursa olsun.Bu onu kaybetmekte olsa.
ŞİMDİ KOŞ GİT SEVDİĞİNE, ONU SEVDİĞİNİ HAYKIRIRCASINA BELLİ ET..
ekselans
04-07-2006, 17:44
Sevgili çocuğum...
Seni uyurken seyretmek, nefes alışını duymak için sessizce odana girdim. Gözlerin kapalı, huzur içindesin. Buklelerin yüzünü çerçeveliyor. Bir kaç dakika önce çalışma odamda çalışırken birdenbire içimin sıkıldığını farkettim. Dikkatimi işime veremedim ve bu yüzden sessizce seninle konuşmak üzere odana geldim.
Bu sabah, yavaş giyindiğin için sabırsızlanıp, sana söylendim. Yemek fişini kaybettiğin için seni azarladım ve kahvaltı ederken gömleğine süt döktüğün için sana sert sert baktım. “Yine mi?” dedim, içimi çekerek ve başımı kızgınlıkla iki yana salladım. Sense bana bakıp, tatlı tatlı gülümsedin ve bana “Hoşçakal, anneciğim” dedin.
Öğleden sonra, sen odanda oynayıp, yatağına dizdiğin oyuncaklarına bağıra çağıra şarkı söylerken, ben telefon komuşmalarımı yapıyordum. Sana sessiz olmanı işaret ettim, sonra yine bir saat kadar telefonda konuştum. Daha sonra bir asker gibi sana emir verdim, “Oyalanıp durma, çabuk ödevini yap”... Bana “Peki, anneciğim” dedin ve hemen çalışmaya koyuldun. Sonra da odandan hiçbir ses gelmedi.
Akşam ben masamın başında çalışırken, korkarak yanıma geldin ve bana umutla, “Anneciğim, bu gece kitap okuyacak mıyız” diye sordun. Sana kesin bir dille, “Bu gece olmaz” dedim, “Odan hâlâ karmakarışık! Sana kaç kez hatırlatacağım, odanı toplamanı”... Başın önünde, odana gittin. Çok geçmeden geri geldin ve kapının yanından bana bakınca, “Şimdi ne istiyorsun” diye sordum aksi bir ses tonuyla.
Hiçbir şey söylemedin. Yanıma geldin, boynuma sarıldın ve beni öpüp, “İyi geceler, anneciğim. Seni seviyorum” dedin. Sonra da aceleyle odana gittin.
Daha sonra, duyduğum vicdan azabı nedeniyle, boş boş masama bakarak uzun bir süre oturdum. Acaba neden böyle davrandım, diye düşündüm. Beni kızdıracak hiçbir şey yapmamıştın. Sadece büyümeye ve öğrenmeye çalışan bir çocuk gibi davranmıştın. Bugün yetişkinlerin sorumluluklarla dolu dünyasında kendimi kaybettim ve sana harcayacak enerjim kalmadı. Bugün sen benim öğretmenim oldun, beni öpmeyi, bana iyi geceler dilemeyi unutmadın ve üstelik ruh halimin iyi olmadığını fark edip, parmaklarının ucunda gezindin.
...
Şimdi seni uyurken seyrediyorum ve bugünü yeni baştan yaşamak istiyorum. Yarın, ben de sana, bugün senin bana gösterdiğin anlayışı göstereceğim, böylelikle belki gerçek bir anne olabilirim. Uyandığında sana sıcacık gülümseyip, okuldan geldiğinde sana moral vereceğim ve yatmadan sana kitap okuyacağım. Sen gülünce gülüp, sen ağlayınca ağlayacağım. Kendime daha büyümediğini, bir çocuk olduğunu ve senin annen olmaktan mutluluk duyduğumu hatırlatacağım...
Bugün senin anlayışlı davranışın bana çok dokundu ve bu yüzden gecenin bu saatinde sana teşekkür etmeye geldim, çocuğum, öğretmenim ve arkadaşım olduğun ve bana gösterdiğin sevgi için.
Diana Loomansfus’tan
GERÇEK BİR HİKAYEMart 1921 - İnönü Ovası İnsanın iflahını kesen buz gibi bozkır ayazında Ethem Çavuş'un sırtı üşüyor, avuçları ise kızgın mermi kovanlarına çıplak elle dokunduğu için alev alev yanıyordu. Top atışı on sekiz saattir durmaksızın sürüyordu ve bunca süreden sonra elleri neredeyse duyarsızlaşmıştı.Sabit, artmayan, ıstırap verici sayılmayacak basit bir sızlama gibiydi sadece. Oysa her iki avucu da tamamen su toplamış, kabarmıştı. Mart ayazında esen poyraz, İnönü ovasından kalkan tozu düşmana doğru süpürüyor, süvariler düşman hatlarına doğru, poyrazdan da hızlı hücum ediyorlardı. At kişnemeleri, top gümbürtüleri, insan çığlıkları, tüfek sesleri, süngü ve kılıç şakırtıları birbirine karışmış, Ethem Çavuş'un yarı sağır kulaklarında değişmez, bitimsiz bir savaş uğultusu haline gelmişti. Her ses o tek sesin minik bir harmoniği, o polifonik ezginin bir anda işitilip kaybolan notaları gibiydi. Ethem Çavuş, 75 mm'lik topu durmaksızın dolduruyor, her seferinde besmele çekip keşif kolundan bildirilen menzillere kıyamet yağdırıyordu.Artık otomatik hale gelmiş hareketlerle sandıktan mermi alıyor, topa sürüyor, ateşliyor, boş kovanı çıkarıp ayaklarının dibindeki başka bir sandığa atıyordu. O anda eline bir somun ekmek verseler, onu bile topun mermi yatağına sürebilirdi.Sandıkta kalan sondan üçüncü mermiyi aldığında bir an duraksadı.Merminin üzerine bir çaput sarılıydı. Hareketini yavaşlatan bu saçmalığa söverek çaputu sökerken avucuna kalem büyüklüğünde demir bir çubuk düştü.Çaputun ve çubuğun anlamını çözmeye çalışırken sarı metalden mermi kovanına kazınarak yazılmış yazıya gözü ilişti.Okumaya vakti yoktu. Mermiyi topa sürüp ateşledi. Demir çubuğu cebine, boş kovanını ise bu sefer sandığa değil yere attı. Taarruza ara verdiğinde merakını uyandıran yazıyı okumak istiyordu. Birkaç dakika sonra soğumuş olan kovanı kaybolmaması için yerden alıp mintanının yakasından içeri attı.Akşam ezanı vaktinde çarpışma durulmuş, mevzileri ileri, düşman hatlarına doğru ilerletme emri gelmişti. Batarya komutanı, Ethem Çavuşa istirahat verdi. Yarım saatlik istirahatta erler top arabasını çekerlerken o da yemeğini yiyecek, namazını kılacaktı. İlk iş olarak boş kovanı çıkarıp üzerindeki yazıyı okudu.Kovanın üzerinde "Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8.Batarya 26 Rebiyülahir 1339* İnönü" yazıyordu. Birinci İnönü savaşının en kızgın günlerinden birinde düşülmüş not ve mermiyle gelen demir çubuk, İmalat-ı Harbiye atölyelerinde çalışanların bir mesaj istediğini gösteriyordu. Boşalan kovanlar Ankara'daki atölyelere yollanır, oradan tekrar doldurulup cepheye dönerdi.Üç saat sonra gecenin iyice çökmesiyle savaş tamamen durulmuş, birlikler yeni mevzilerine yerleşmişti. Ethem Çavuş, cebindeki demir çubuğu çıkarıp bir köşeye oturdu. Ucu sivriltilmiş çubuk, bakır ustalarının 'kalem' dedikleri, metal üzerine desen oymaya yarayan keskin bir aletti. Eline yumruk büyüklüğünde bir taş alarak hafif tıklamalarla kendi mesajını kovana kazıdı. "Aksekili Ethem Çavuş 8.Alay 3. Tabur 1.Batarya 20 Recep 1339** İnönü"* * *Beş gün sonra Ankara Atölye'nin bir köşesinde cepheden gelen sandıkları açan kalfa, tezgâhlardan birinde harıl harıl çalışmakta olan ustaya seslendi.Sesinde, eşi doğum yapmış bir adama bebeğini müjdeleyen ebenin heyecanı vardı. "Kâmil Usta! Müjdemi isterim! Senin yavru cepheden dönmüş!" Tüm personel kalfanın ne söylemek istediğini anlamıştı.Kısa bir süre için işler durdu. Hepsi sandıkların olduğu kısma koşturarak kovanın üstündeki yazıyı okumak için toplandılar. Tabii ki bu şeref Kâmil Ustaya aitti. Yüksek sesle Ethem Çavuşun notunu okudu.Atölyede bir bayram havası esmişti. Tüm çalışanlar, Kâmil Ustayı yeni baba olmuş biriymiş gibi kutluyor, hayır dualar ediyorlardı.Ustalar, iş tezgâhlarından birinin başında toplandılar. Kâmil Usta kovanın ağzının eğilen yerlerini düzeltip özenle kapsülünü yeniledi.İçine barutunu doldurduktan sonra yeni bir çekirdeği kovanın ağzına oturttu. Mermi hazır olunca, Ethem Çavuşun kovanın içinde geri yolladığı çelik kalemi yeni bir çaputla merminin üzerine sardı.Kundaklanmış mermiyi şefkatle tutarak yeni doldurulan bir sandığa yatırdı.Çalışanlar hep bir ağızdan "Allah kavuştursun" diyip işlerinin başına döndüler. Kâmil Usta, halen açık duran sandığa yatırdığı mermiye hüzünle bakıp "Selametle git aslanım. Allah muvaffak etsin. Çok bekletme bizi" dedi.Kovan, Birinci İnönü savaşı sıralarında üzerindeki ilk notla Kâmil Ustanın eline geçtiğinde bu fikir doğmuştu. Karahisarlı Seyfi Çavuşun başlattığı bu geleneğin süreceğinden emin değildi; ama denemeye değerdi. Nitekim Aksekili Ethem Çavuş umutlarını boşa çıkarmamıştı.Cephede patlayan her merminin kovanı buradaki ustaların elinden geçtiğine göre bir aksilik olmazsa yeniden görüşeceklerdi.* * *Eylül 1922 - Ankara Bir buçuk yıl içinde kovan sekiz kere daha atölyeye uğradı.Üzerindeki mesajların sayısı da sekize ulaşmıştı. Mesaj yazanların sekizi de başka alay ve taburlardan farklı kişilerdi. Kovan her keresinde atölyedekilere daha büyük bir coşku yaşatıyor, istiklâl savaşının her zorlu durağından Ankara'ya barut, kan ve zafer kokusu taşıyordu.Türk ordusunun İzmir'e girdiği gün Ankara'da bayram havası eserken kovan yeniden gelmiş, ama bu sefer tüm atölyeyi yasa boğmuştu.Kovanın içinde, çelik kalemin yanı sıra bir mektup ile bir tane de bakır künye vardı. Kovanın üzerine kazınmış dokuzuncu notta; "Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 12 Muharrem 1341*** Banaz" yazılıydı.Atölyedekiler mektubu açıp okumaya koyuldular; "Bismillahirrahmanirrahim.Selamün aleyküm gayretperver ustalar. Allah'a şükürler olsun ki mendebur düşman kaçıyor. Muzaffer Türk ordusu beş gündür durup dinlenmeksizin kâfiri kovalıyor. Güzel İzmir'e, kalplerimizdeki imânımız kadar yakınız artık.İki gün evvel Banaz'daki muharebede bataryamın çavuşlarından Seyfi, kalleş düşmanın kurşunuyla şahadete ermiştir. Cenazesini sıhhiyecilere teslim etmeden önce mintanının içinde bu kovanı buldum. Malumunuzdur ki vefat eden neferin künyesi ailesine yollanır. Lâkin beş gün önce Karahisar'ı ele geçirdiğimizde, Seyfi Çavuşun ailesinin düşman tarafından katledildiğini öğrendik. Bu kahraman Türk evladı kederini yüreğine gömüp anacığını, babacığını defnedemeden düşmanın peşine düştü. Üç gün sonra kendisi de hakkın rahmetine kavuştu. Kovandaki yazılardan anladığım üzere bu topçu neferlerin bir ailesi de sizler olmuşsunuz.Bu sebeple Seyfi Çavuşun künyesini sizlere yolluyorum.Başınız sağ olsun. Hayır dualarınızı bizlerden, Fatihalarınızı aziz şehitlerimizden esirgemeyiniz. Hakkın rahmeti üzerinize olsun. Yüzbaşı Muhsin Talat. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 14 Muharrem 1341 Salihli"Mektup bittiğinde tüm personel ağlıyordu. Atölyeye bir ölüm sessizliği çökmüştü. Hiç tanımadıkları halde iki satır yazıyla kardeş oldukları Seyfi Çavuşun ardından Fatiha okuyup amin dediler.Amin, işin bahanesiydi. Ellerini yüzlerine sürüp çevrelerine belli etmeden gözlerini silmekti dertleri. Oysa her biri bir diğerinin de ağladığını biliyordu. Dışarıdan gelen neşe dolu marş sesleri bile kederlerini dağıtamıyordu:İzmir'in dağlarında çiçekler açarAltın gümüş orda sırmalar saçarBozulmuş düşmanlar sel gibi kaçarYaşa Mustafa Kemal Paşa YaşaAdın yazılacak mücevher taşa.Kâmil usta yutkunarak tezgâhının başına oturdu. Kovanı yeniledi ama bu sefer, minik iki perçinle Seyfi Çavuşun künyesini kovanın dibine çaktı.Yine her zamanki merasimle mermiyi kundaklayıp sandığa yatırdı. Oysa o mermi bir daha düşman mevzilerine gönderilmeyecekti.* * *Ocak 1923 - Ankara Savaşın bitmesinin ardından Ankara'daki mühimmat depolarında sayım ve temizlik yapılıyordu. Sandıklar tek tek açılıyor, mermiler sayılıp yeniden sandıklanıyor, kayda geçirilip daha tertipli bir cephaneliğe gönderiliyordu. Teğmen Hamdi Vâsıf, Kâmil ustanın hazırlayıp kundakladığı mermiyi buldu. Böyle bir anının -belki de yıllarca- sandıkların içinde kalmasına gönlü elvermedi. Ciddi bir suç işliyor olmayı göze alıp mermiyi evine götürdü. Niyeti, ömrünün sonuna kadar mermiyi bir anı olarak saklamaktı. Öyle de oldu; ama mermi bir kez daha kullanıldıktan sonra Hamdi Vâsıf'ın evinde, camekânlı konsolun içindeki yerini alacaktı. Üstelik teğmen, bir tesadüf eseri merminin hikâyesini öğrenecek, bu hikâyeyi hatıratında yazacaktı.* * *29 Ekim 1923 - Ankara Teğmen Hamdi Vâsıf Ankara kalesine çıkan dik sokakları koşarak tırmanıyordu. Soğuğa rağmen kan ter içinde kalmıştı. Surlara ulaşınca 75 mm'lik toplardan birinin yanına koştu. Yarım saat önce 20:30 sıralarında meclisten, cumhuriyetin ilan edildiği duyurulmuştu. 101 pare top atışıyla cumhuriyet kutlanıyordu ve Seyfi Çavuş'un mermisi bu şöleni kaçırmamalıydı. Yetmiş, belki de sekseninci atışta topçuların yanına ulaşabilmişti. Yüzbaşı Muhsin Talat'ın yanına giderek sert bir asker selamı verdi."Hamdi Vâsıf Edirne! Bir maruzatım var komutanım" Yüzbaşı sorar gözlerle genç subaya bakıyordu."Evet teğmenim? Sizi dinliyorum" Teğmen, üniformasının içinden mermiyi çıkarıp yüzbaşıya uzattı."Yüzbirinci pareyi en çok bu mermi hak ediyor komutanım. Müsaadenizle bu şerefi ondan esirgemeyelim"Yüzbaşı Muhsin Talat gözlerine inanamamıştı. Sevinç gözyaşlarını tutamadı. Hamdi Vâsıf'a defalarca teşekkür ediyor, çevresindeki askerlere mermiyi sökebileceği bir iki alet getirmelerini emrediyordu.O kadar heyecanlanmıştı ki neredeyse aralarındaki rütbe farkına bakmaksızın genç teğmenin ellerini öpecekti.Mermiyi alıp çekirdeğini dikkatlice yerinden çıkardı. Kovanın tepesine bir bez parçası tepip iyice sıkıştırdı. Subay şapkasını çıkarıp surun üzerine koydu. Mermiyi şapkanın içine yatırdı. Toplar atışlara devam ediyordu. 82, 83, ...97, 98, 99...On dakika kadar sonra, atışları sayan çavuş "Yüzüncüyü attık komutanım" diyince, Muhsin Talat, kovanı topun yatağına kendi elleriyle sürerek ateş emrini verdi. Subayların kılıçlarını çekerek selamladığı o son top sesi Ankara'nın her duvarından yankıyıp dört yıllık istiklâl savaşının tüm hikâyesini anlatmıştı sanki. Rütbe ve mevkilerine bakmaksızın topun başındaki tüm askerler kucaklaşarak birbirlerini kutladı. Son olarak Yüzbaşı Muhsin Talat ile Teğmen Hamdi Vâsıf sarıldılar. Kovan ayaklarının dibindeydi. Yüzbaşı eğilip saygıyla kovanı yerden aldı. Avuçlarının yanmasına aldırmadı bile.Hamdi Vâsıf, yüzbaşının kovanı biliyor olmasına şaşırmıştı. Muhsin Talat, sorar gözlerle kendisine bakan genç subaya ötedeki, üzeri son baharın son kır çiçekleriyle ve iki küçük Türk bayrağıyla süslenmiş masayı işaret etti."Gelin teğmenim. Bizim çocuklar çay demlemiş. Çay içip sohbet edelim. Size kovanın hikâyesini bildiğim kadarıyla anlatayım ve sizin hikâyenizi dinleyeyim"Dört gün sonra kovan, Millet Bahçesinde bir tahta masanın üzerindeydi ve çevresinde üç adam oturmuş sohbet ediyorlardı.Yüzbaşı Muhsin Talat, Teğmen Hamdi Vâsıf ve Kâmil Usta. O gün aralarında bir karar aldılar. Kovanı her yıl cumhuriyet bayramında değiş tokuş etmek üzere nöbetleşe saklayacaklardı. Kovanın nihai sahibi, içlerinde en son ölen kişi olacaktı. 1936 yılında Kâmil ustanın ve 1942 yılında Muhsin Talat'ın vefat etmesiyle kovan Hamdi Vâsıf Gazikovan'a kaldı.1934'deki soyadı kanununda bu üç adam da "Gazikovan" soyadını almışlar, kovanın aracılığıyla isim kardeşi olmuşlardı. Aralarındaki ülkü kardeşliği ise zaten yadsınamazdı. "Kovan" sözcüğü insanlarda "Kovalayan" anlamını çağrıştırıyordu. Bu yüzden üç adam da soyadlarının anlamını sorana sormayana, hikâyeyi heves ve gururla anlatıyorlardı.* * *Temmuz-2005 İstanbul Gazikovan ailesinin evi "Alooo! İyidir kanki yaa nolsun! Siz ne ayardasınız? Bizim valide sultan akşam akşam iş çıkardı başıma... Taşınıyoruz ya; bodrumdaki öteberiyi toplayacakmışım. Bir sürü ıvır zıvır var. Bir hurdacı çağıralım dedim dinletemedim.... Ya ! Gelirim gelmesine de annem yaratık gibi dikilmiş başıma hareket çekiyor... Tamam baba. Araşırız. Baaay!"Evin 20 yaşındaki oğlu Sertan telefonu kapatıp annesine ters bir bakış fırlattı; "Ne var yaa? Ne kaynaşıp duruyon?" "Doğru konuş yırtarım ağzını. Bodrumu toplamadan hiçbir yere gidemezsin""Tamam yaa! Toplayacağız işte""Hadi sallanma"Sertan karanlık ve nem kokan bodrumun ışığını yakıp ayaklarının dibinde yığılı karton kolilere sıkı bir tekme savurdu. Nereden başlayacağını bilmez bir halde kolilere bakarken bir tanesini sinirle tepetaklak etti. Koliden dökülenlerin en üstünde sedef kakmalı ahşap bir kutu gözüne çarptı. Kutuyu açıp içindeki kovanı çıkardı. Bir süre üstündeki Osmanlıca yazıları inceledikten sonra kutudaki meşin kaplı defteri eline aldı. Mürekkepli kalemle muntazam bir yazıyla doldurulmuş defteri okumaya koyuldu. Neyse ki defterdeki yazılar Latin alfabesiyle yazılmıştı; "Evlatlarım, torunlarım! Bu kovan şanlı bir tarihin tezahürüdür.Üzerinde yazanları yeni alfabemizle bir arka sayfaya not ettim. Bu defterdeki hikâye ve kovan, sizlere intikal ettirdiğim en kıymetli mirâsımdır. Sakın ola ki yitirmeyin ve satmayın. Kıymet bilmezlerin himâyesine vermeyin. Gerekli hürmeti ondan esirgemeyin. Evinizde, vatan kadar kutsal yegâne varlık varsa o da bu emanetimdir. Hakkın rahmeti ve inâyeti üzerlerinize olsun. Babanız, dedeniz, Emekli Albay Hamdi Vâsıf Gazikovan. 29 Ekim 1953"Hamdi Vâsıf ve eşinin 1956 yılında bir deniz kazasında ölmelerinin üzerine eşyaları, acılı aileye yardım etmek isteyen konu komşu tarafından toparlanıp oğulları Şerif ve kızları Hamiyet'in evlerine götürülmüştü. İşe yarar eşyalar iki evde kullanılırken, kutuların çoğu yıllar boyu hiç açılmamış, bodrum katlarda neredeyse çürümeye terk edilmişti. Babasının kovan hakkındaki hikâyesini defalarca dinlemiş olan Şerif Bey, bir yığın eşyanın arasından kovanı bulup çıkarmaya üşenmiş, her aklına geldiğinde bir sonraki sefere ertelemişti. Lâkin kovan gün yüzüne çıkamadan Şerif bey de Hakkın rahmetine kavuştu.Ardında, hikâyeyi önemsemeyecek kadar az bilen iki evlat bırakarak. Hamdi Vâsıf'ın bu en değerli mirasına elli yıl sonra ilk dokunan, torununun çocuğu Sertan oldu.Genç adam loş ışıkta defterin sayfalarını hızlı hızlı çevirerek her sayfadan birkaç cümle okudu. Defterde yazılanlar çok da ilgisini çekmemişti. O sırada çalan cep telefonunu yanıtladı; "Alooo! .....Hadi yaa! Mega fikir!................Tamam moruk. Geliyorum. Bekleyin.Kızlardan kimler var?................Uff! Kadroya bak! Pelin'e dokunanı yakarım bilmiş olun"Elindeki kovanla defteri duvarın dibine doğru fırlatıp bir küfür savurdu "Ulan başlarım kovanınadaaaa, defterine deee!" . Söve saya merdivenleri çıktı. Annesinin bağırtılarını kulak arkası ederek kapıyı çarpıp kendini sokağa attı. Alemlere akmaya gidiyordu.Bir hafta sonra hamallar Gazikovan ailesinin eşyalarını Sarıyer'deki yeni evlerine indirirken, Maltepe belediyesinin temizlik işçileri ise boş evin önündeki karton kutuları çöp arabasına yüklüyorlardı.Aracın hidrolik presi tıslayarak kutuları hazneye sıkıştırırken yükselen çatırtılar, bir milletin kadir bilmezliğine yakılmış ağıt gibiydi. Çatırdayan, kovanın sedef kakmalı tabutu değildi tabii ki. Cumhuriyetin yitirilen ruhuydu. Mustafa Kemal'in tüm kötülükleri, cehaleti, geriliği ve aczi içine hapsedip kilitli bir şekilde milletine emanet ettiği Pandora kutusuydu. Çeyrek asır süren bir diriliş efsanesinin, yarım asır daha sonra gördüğü muameleye isyanıydı. Ve hatta, Sertan'ın yaşındayken şehit olan Karahisarlı Seyfi Çavuş'un kemikleriydi.Sevgiyle kalin..
Kimsesiz
Her şeyin var olduğu dünyamızda kocaman bir boşluğun içinde olan çocukların neler yaşadığını hiç düşündünüz mü? Daha bir aylık, iki, üç, beş aylık bebekler... Her şeyden habersiz... Sosyal-kültürel veya ekonomik... Nedeni ne olursa olsun, etrafımızdaki tiner çeken, dilendirilen, kapkaççılık, hırsızlık yapan çocuk veya gençlerin artması karşısındaki tedirginliğimiz yadsınmıyor. Bu rahatsızlığın azaltılması yönünde yapılacak çok şeyimiz olsa gerek... Devletin bu konudaki hassasiyeti kadar, toplumsal duyarlılığın olması da çok önemli. Çünkü bu sorun sadece bir kesimi ilgilendirmiyor. İç içe hepimizi doğrudan ta başından ilgilendiren bir konu. "Sokak çocuklarına" bir "sokak kedisi" gibi bakmadan algılamayı öğrenmek, ileride yeni sorunlar doğurmayacak, sokaklarımız ve bu çocuklar daha güvenilir olacaktır. Sokaklardaki bu kendi hallerinde yaşayan tiner çekerek kimini öldüren, kiminin parasını çalan bu çocukların, gençlerin düzenli bir aile ortamı hatta ailesi olduğunu söylemek mümkün değil. Durumun önemini kavramakta ne kadar gecikirsek, hem bu kesimin çoğalmasını sağlarız, hem de istenmedik olaylarla daha çok karşı karşıya kalırız. Geçenlerde; kimi zaman bir cami avlusuna, kimi zaman bir bank üzerine terkedilmiş bebeklerin veya daha büyük yaşlarda getirilip bırakılan çocukların yaşadıkları yurtlardan sadece biri olan Ankara'daki Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu Atatürk Çocuk Yuvası'nı ziyaret ettik. Türk Telekom personelinden bazıları burada yaşayan kimsesiz çocukları bir nebze olsun sevindirmek için giyecek ve oyuncaklardan oluşan hediyeler alarak yurda gittiler. Yurda gidene kadar her şey normaldi. Kimsesiz çocuklara gidiyorduk sadece. Gidiyor olmak normaldi de kapıdan içeri girince her şey birden değişiverdi. Daha bir aylık iki, üç, dört, beş aylık bebekleri gösterdiler: İnsan yüreğinin dayanamadığı görüntülerdi. Dünyadan, olup bitenlerden haberleri yoktu. Kimi uyuyor kimi de boş boş bakıyordu. Ne kadar güzeldiler. Bu bebeklerin geleceğine ilişkin kaygıları bir film şeridi gibi kafamdan geçirdiğimde donup kalmıştım odada tek başıma... Daha sonra başka gruplardan oluşan bölüme götürdüler bizleri. Yaşları 4-7 arasında bulunan çocukların odasına girince olan oldu. Bütün çocuklar kimi görse "annem gelmiş" diye boynuna sarılıyor ve hiç bırakmak istemiyordu. Ardından daha kötüsü oldu... "Annelerini" sevdikten sonra belki de baba kokusu alacakları kişiye, bana gelmişti sıra. Saldırıya uğramıştım. "Baba, baba" sesleriyle inliyordu her yer. Ne yapacağımı şaşırmış bir durumda bir onu kucaklıyor bir ötekini kucaklıyordum. Her anlamda yorulmuştum. Ama onlar hala bırakmak istemiyorlardı. Öpüyor, öpüyor öpüyorlardı... Sarılıyorlardı. Daha fazla duramadım ve kendimi dışarı zor attım. Sigara içmeye başladım. 7 veya 8 yaşlarında bir erkek çocuk geldi içeriden yanıma. Onu sanki içeride görmemiştim. "Buraya ilk gelişiniz mi" dedi. "Evet" dedim. Adını sordum, tanıştık. Anlatmaya başladı: " Bizleri zaman zaman koruyucu aileler alır götürürler bir-iki günlüğüne. Sonra dönmek istemezsiniz." "Neden, burada iyi bakmıyorlar mı size?" "O aileler daha iyi bakıyorlar. Güzel, değişik yerlerde dolaştırıp çeşitli yiyecekler alırlar bize. Ben çocukların içinde en büyüğüyüm. Siz de mi bizi alıp gezdireceksiniz." Ne evet diyebildim ne de hayır. Bir kelime dökülmedi dilimden. Adı Fatih' ti... Bu ismi de büyük bir olasılıkla yurt vermişti. Hiç değilse bir adı vardı. O benim göz bebeklerimin içine bakarken, ben gözlerimi kaçırdım. İlk kez yaşadığım böyle bir durumda kendimi suçlu hissettim. O anda ona "evet" mi demeliydim? Çünkü Fatih'in beklediği cevap oydu. Ezildim, yüreğim burkuldu , o kadar farklı bir durumdu ki... Yukarıda daha kaç tane Fatih gibi duygularda olan çocuk vardı... Fatih hepsinin adına konuşuyordu sanki benimle.. Fatih'e ikinci kaçamağımı "ben yukarı çıkıyorum" demekle yaptım. Aslında ne yapacağımı da bilmiyordum. Arkadaşlar getirdikleri giysileri tek tek kendi elleriyle giydiriyorlardı çocuklara. Burada tam bir bayram günü yaşanıyordu. Çocukların sevinçleri koridorları inletiyordu. Fotoğraflarını çekerken, kapının önünde Fatih'in konuşmaları aklıma geliyor. Derken anne gibi sarılıp kokladıkları arkadaşlardan sonra yeniden bana yöneliyor çocuklar. İşte o zaman benim şaşkınlığım iki katına çıkıyor, adeta depremde enkazın altında kalıyorum, duygularım beni fazla ele vermeden arkadaşlara "dönüyor muyuz" dediğimi hatırlıyorum. Buraya gelmeden önce ne yaşayacağını bilmeyen bizleri şimdi daha zor bir durum bekliyordu: Gerçek ana babalarını belki de hiç tanımayan bu çocukların o kısacık sürede bize üstlendirdiği sorumluluğun yükü ağır basıyor... Ben, "Fatih başka neler söylemek istemişti acaba" diyerek düşüne duracağım. Belki Onu büyümüş bir meslek sahibi olmuş olarak göreceğim. Ama bir yandan da kendi çocuğumun ne kadar şanslı doğduğunu düşündürüyor Fatih bana... İyi de bu çocukların günahı neydi?! Neden onlar da şanslı değildiler?! Hele o minicik pamuk elli bebekler... Neden onlar ana sütünü, sıcaklığını ve baba şefkatini görmesinler?! Onları o kadere terk eden anne-babası ne kadar suçlu, biz ne kadar suçluyuz? O çocuklara oyuncak, giysiler alıp ve lunaparklara götürerek kısa süreli sevinçler yaşatabiliriz. Ama gerçek ana babasının yerini doldurabilir mi bu yapılanlar? O yurdun kapısı belli ki herkese açık. Ve bizden sonra da oraya gidenlere de sarılacak bu yavrular. Anne ve baba sesleri yine çınlayacak. Ve sorular sorulacak. Kaçamaklar yaşanacak. Asıl önemlisi ne zaman gerçek ana- babaları onları koklamaya, sevmeye ve oradan alıp götürmeye gelecek... Gelecekler mi?
(alıntıdır)
ekselans
22-07-2006, 12:05
Reçelden kalanlar...
1933 yılıydı...
Yarım gün çalıştığım işimden çıkarılmıştım, artık aile bütçesine hiçbir katkım olamıyordu...
Tek gelirimiz annemin başkalarına elbise dikerek kazandığı paraydı... Sonra annem birkaç hafta hastalandı ve çalışamaz oldu...
Elektrik idaresinden geldiler ve faturalarım yatıramadığımız için elektriğimizi kestiler...
Sonra da havagazı şirketi havagazımızı kesti...
Sonra sular idaresi...
Ama Sağlık Bakanlığı, halk sağlığım koruma tedbirleri dahilinde suyumuzu yeniden bağlattı...
Dolabımızda yiyecek çok az şey kalmıştı... Arka bahçemize sebze ekmiştik, bahçede ateş yakıp pişirebildiklerimizi pişiriyor ve yiyorduk...
Bir gün küçük kız kardeşim hoplaya zıplaya okuldan geldi ve “Yarın fakirlere vermek üzere okula birş eyler götürmemiz gerekiyor” dedi...
Annem, “Bizden daha fakir olabilecek birilerim tanımıyorum” diyerek söylenmeye başladı...
Bizimle yaşayan büyükannem elini annemin koluna koyarak okşadı...
“Eva” dedi,
“Eğer bu çocuğa bu yaşta fakir olduğu fikrini kabul ettirirsen, o ömrünün geri kalanım öyle olduğunu düşünerek yaşayacaktır.
Orada bir kavanoz evde yaptığımız reçellerden kalmıştı. Bırak onu okula götürsün...”
Büyükanne biraz kağıt ve bir parça pembe kurdele buldu... Son reçel kavanozumuzu paketledi.
Sis ertesi gün gururlanarak okula “fakirlere hediyesini” götürdü...
Bu olaydan sonra toplulukta bir sorun yaşanıyorsa, o kendisini doğal olarak çözümün bir parçası görmeye başladı.
(...Pazar hikayesi Edgar Bledsoe’dan)
ekselans
28-07-2006, 16:55
O yıl kış; Nisan’ın sonuna kadar uzamıştı... Kör olduğum ve yalnız yaşadığım için çoğunlukla evde kalmayı yeğledim...
Sonunda bir gün soğuk hava gitti; bahar kendini gösterdi. Hava coşkulu bir kokuyla dolmuştu...
Arka bahçeye bakan pencerenin önünde küçük, neşeli bir kuş devamlı cıvıldıyor, sanki beni dışarıya çağırıyordu...
Nisan ayının değişken havasını bildiğimden kışlık mantoma sarıldım... Fakat havanın ılıklığını içimde hissedince, yün kaşkolumu, başlığımı ve eldivenlerimi bıraktım...
Üç çatallı bastonumu alıp neşeyle sundurmaya çıktım ve kaldırımın yolunu tuttum...
Yüzümü güneşe doğru kaldırıp, onu selamlayan bir gülümseme sundum...
Sessiz çıkmaz sokağımızda yürürken kapı komşum “Merhaba” diyerek seslendi ve gideceğim yere götürmeyi teklif etti:
“-Hayır, teşekkür ederim... Su bacaklar bütün kış dinlendi... Eklemlerimin harekete ihtiyacı var... Bu yüzden yürüyeceğim” diye cevap verdim...
Köşeye vardığımda alışkanlıkla durdum... Birinin gelip yeşil ışık yandığında beni karşıya geçirmesini bekledim...
Nedense bu sefer, öncekilere göre daha uzun süre beklemiştim ve hâlâ hiç kimse teklifte bulunmamıştı...
Sabırla beklerken, eskiden hatırladığım bir melodiyi mırıldandım;
Çocukken öğrendiğim “Hoş geldin bahar...” şarkısıydı...
Birden güçlü bir erkek sesi konuştu;
“Sesinizden çok neseli bir insan olduğunuzu hissettim... Sizinle caddeyi birlikte geçme şerefini bağışlar mısınız bana?...”
Kibarlıkla iltifat görünce gülerek başımı salladım ve duyulabilir bir sesle “Evet” dedim...
Koluma girdi ve birlikte kaldırımdan yola indik... Yavaşça yolun karşısına geçerken, konuşulabilecek en iyi konudan, havadan konuştuk...
Adımlarımızı birlikte atarken hangimiz rehber, hangimiz yardım alıyor, belli olmuyordu...
Yolun karşısına varmamıza az kala ışığın değiştiğini anlatırcasına kornalar sabırsızca çalınmaya başladı. Kaldırıma çıkmak için birkaç çabuk adım daha attık...
Ona dönüp, bana eşlik ettiği için teşekkür etmek üzere ağzımı açmıştım ki, ben daha bir şey söylemeden o konuştu:
“-Bilmem farkında mısınız?... Sizin gibi neşeli bir insanla karşıya geçmek benim gibi bir kör için ne kadar muhteşem bir şey...”
Charlotte Wechler’dan...
Vasiyet
Ölmek üzere olan yasli bir baba, yatağının başına üç oğlunu çağırarak, onlara vasiyette bulunur: "Oğullarım, ben ölünce, birbirinize düşmemeniz için, size sahibi olduğum 17 deveyi paylaştırmak istiyorum. Miras olarak develerin yarısını büyük oğluma, üçte birini ortancaya, dokuzda birini ise küçük oğluma bırakıyorum." Babalarının ölümünden sonra, mirası babalarının vasiyeti uyarınca paylaşmak üzere kardeşler bir araya gelirler. Fakat bir türlü işin içinden çıkamazlar. Mirası babalarının istediği gibi pay edemezler. Çünkü 17sayısı ne 2' ye, ne 3' e, ne de 9' a bölünebilir. "Bu işin üstesinden ancak köyün tecrübe ehli, yaşlı bilgesi gelir!" diye düşünüp, ona giderek, danışırlar. Bilge kişi "Benim bir devem var, onu da alıp, yeniden hesap yapın!" der. Bu cömertliğe çok şaşıran oğullar, 18 deveyi pay etmeye girişirler. Önce 2' ye bölerler, büyük oğul 9 develik payını alır. Sonra 3'e bölerler, çıkan 6 deveyi de ortanca oğul alır. Daha sonra 9' a böldüklerinde 2 deveyi de küçük oğul alır. Ama, bütün develeri paylaştıktan sonra ortada fazladan bir deve kalır, yine. Oğullar bu duruma da bir çözüm getirmesi için yaşlı bilgeye başvururlar. Bilge kişi güler ve: "İyi öyleyse!" der. "Sorunun çözümlendiğine göre, ben de devemi geri alayım." Bilge kişi tıpkı bilgi gibi katalizör olarak olaya girer, çözümü sağladıktan sonra olaydan çıkar. Sorunu çözmede insanlara yardımcı olur, ama kendinden de bir şey eksilmez. Özellikle sevgi ve bilgi verdikçe azalmayan, daha da çok artan, tükenmez bir özelliğe ve güzelliğe sahiptir.
... Baba Unutur ...
Dinle oğlum, bunları sana sen uyurken söylüyorum. Küçücük elini yanağının altına sokmuşsun, nemli alnındaki sarı lülelerin yapış yapış ıslak. Odana bir hırsız gibi süzülerek girdim. Birkaç dakika önce kütüphanede oturmuş gazetemi okurken vicdan azabım nefes kesen bi dalga gibi üstüme geldi. Bir suçlu gibi yatağının başucuna geldim. Neler mi düşündüm oğlum? Sabah sabah kızmıştım. Okula gitmek üzere giyinirken seni azarladım, çünkü yüzünü ıslak havluyla öylesine silivermiştin. Ayakkabılarının kirli olduğunu görünce sana onları temizlettim. Bazı eşyalarını yere attığında sana öfkeyle bağırdım. Kahvaltı ederken bir sürü kusurunu buldum. Yiyecekleri etrafına saçıyordun, lokmalarını çiğnemeden yutuyordun, ekmeğine çok fazla tereyağı sürmüştün. Sen oyun oynamaya gidiyordun, bense trenime yetişmek zorundaydım. Bana baktın elini salladın ve
“Güle güle babacığım” dedin. Ben ise kaşlarımı çattım ve “Dik dur!” dedim sana. Akşam üzeri de durum farksızdı. Eve gelirken seni yere çömelmiş arkadaşlarınla bilye oynarken buldum. Çorapların yırtılmıştı. Arkadaşlarının önünde seni küçük düşürdüm ve kolundan tutup eve götürdüm. Bu çoraplar çok pahalıydı ve giymek istiyorsan dikkatli olmalıydın. Düşün oğlum bunları sana baban söylüyordu. Hatırlıyor musun? Sonra çalışma odama girdin.Gözlerinde incinmiş bir ifade vardı. Kağıtlarımın üzerinden sana baktığımda bir an için çıkmaya yeltendin. “Ne istiyorsun?” diye bağırdım sana. Hiçbirşey söylemeden koşup boynuma sarıldın ve beni öptün. Hem de büyük bir sevgiyle. Sonra koşarak dışarı çıktın. Kağıdım elimden düştü. Bana neler oluyordu? Sürekli senin hatalarını buluyordum. Seni böyle ödüllendiriyordum. Seni sevmediğim için değil bu; senden çok şey beklediğim için. Seni kendi çağımın değer yargılarına göre değerlendiriyorum çünkü. Oysa ki senin pek çok güzel özelliğin var. Kalbin öylesine yüce ki! Bu gece gelip beni öpüşün de bunu kanıtlıyor. Bu gece başka hiçbir şeyin önemi yok oğlum. Karanlıkta, yatağının yanında diz çöktüm ve çok utanıyorum. Bunları sana uyanıkken anlatsam da anlamazsın biliyorum. Ama yarın gerçek bir baba olacağım. Seninle oynayacağım. Sen acı çektiğinde acı çekecek, sen güldüğünde güleceğim. Dilimin ucuna kötü şeyler geldiğinde dilimi ısıracağım. Kendi kendime sürekli, “O bir çocuk!” diyeceğim. Ben seni büyük bir adam gibi gördüm. Oysa ki sen daha küçük bir çocuksun. Daha dün annenin kolları arasındaydın, başını onun omzuna dayamıştın. Ah, senden çok şey bekledim oğlum, çok şey bekledim.
** İnsanları eleştirmek yerine onları anlamaya çalışalım. Ne yapmak istediklerini anlayalım. Sempati, hoşgörü ve nezaket eleştiriden çok daha yararlıdır.
“Bilmek affetmektir." **
** Dr. Johnson’ın da söylediği gibi, “Tanrı bile insanı son gününe kadar yargılamaz. ” O halde neden biz yargılayalım?"
Eleştirmeyin, kınamayın ve şikayet etmeyin!
Küçük Bir Tebessüm
Küçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsedi. Bu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu. Bu hava içinde yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı. Hemen bir not yazdı, yolladı. Arkadaşı bu teşekkürden o kadar keyiflendi ki, her öğlen yemek yediği lokantada garson kıza yüklü bir bahşiş bıraktı. Garson kız ilk defa böyle bir bahşiş alıyordu.
Akşam eve giderken, kazandığı paranın bir parçasını her zaman köşe başında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı. Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki. İki gündür boğazından aşağı lokma geçmemişti. Karnını ilk defa doyurduktan sonra, bir apartman bodrumundaki tek odasının yolunu ıslık çalarak tuttu. Öyle neşeliydi ki, bir saçak altında titreşen köpek yavrusunu görünce, kucağına alıverdi.
Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sıcak odada sabaha kadar koşuşturdu. Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sardı. Bir yangın başlıyordu. Dumanı koklayan köpek öyle bir havlamaya başladı ki, önce fakir adam uyandı, sonra bütün apartman halkı. Anneler, babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp, ölümden kurtardılar.
Bütün bunların hepsi, beş kuruşluk bile maliyeti olmayan bir TEBESSÜMÜN sonucuydu.
Uno Sospeso
İtalya'da Napoli'nin kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Bar da, ekspressolarımızı içiyorduk. İçeri giren müşterilerden biri, barmene "duecaffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) dedi, iki kahve parası verdi, bir kahve içip gitti, barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt astı.
Biraz sonra içeri iki kişi girdi. Onlar da "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) dediler, üç kahve parası verdiler ve iki kahve içtikten sonra gittiler. Barmen "askı"ya yine bir küçük kağıt astı. Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyordu.
Bir süre sonra kahveye, üstü başı biraz eski, püskü, belli ki yoksul bir kişi girdi ve barmene "un caffee sospeso" (askıdan bir kahve) dedi. Barmen hemen bir kahve hazırladı ve yeni müşterinin önüne koydu. Yoksul kişi kahvesini içtikten sonra para ödemeden çıktı, gitti. Barmen ise tezgahın üzerindeki askıya taktığı kağıtlardan birini kopardı, parçalayıp çöp kutusuna attı. Bu gözlemimizin sonunda, gözlerimizi yaşartan, fakat kesinlikle örnek almamız gereken bir "İtalyan toplumsal terbiyesi" ögrendik:
Yardım etmek için insanların gereksinimlerini belirlerken, yalnızca yaşamsal gereksinimlerle sınırlı kalmak zorunda değiliz. Bir Napolili için, yaşamsal olmasa da kahve, günlük yaşamda önemli bir yer tutmaktadır.
Kahve içecek kadar parası olmayan kişilere yardım edebilecek düzeydeki kişiler, kendileri bir kahve içerken, fazladan bir kahve parası daha ödüyorlar. Yardım ettiği kişiyi görmedikleri için bu kişiler de daha mutlu oluyorlar, kimden geldiğini bilmedikleri bu ikramı kabul eden kişiler ise huzurlu oluyor.
Yardım eden ile alan arasında, bu caffe-bar'daki garson gibi, köprü görevi yapan kişilerin ise güleryüzlü ve sevgi dolu olmaları gerekiyor. İçeri giren yoksul bir kişinin "Bana askıda kahve var mı?" diye sormasına gerek bırakmamak için "askıda kahve olduğunu" belirten kağıt parçalarını kolaylıkla görünebilen bir yere asmak ise nasıl bir zerafet değil mi , biz böyle birşeyi yapabilirmiyiz acaba ? Ne dersiniz ?
Yaşamın Yankısı
Bir adam ve oğlu ormanda yürüyüş yapıyorlarmış. Birden oğlan takılıp düşüyor ve canı yanıp ‘AHHHHH’ diye bağırıyor. İleride bir dağın tepesinden ‘AHHHHH’ diye bir ses duyuyor ve şaşırıyor.
Merak ediyor ve ‘SEN KİMSİN?’ diye bağırıyor.
Aldığı cevap ‘SEN KİMSİN?’ oluyor.
Aldığı cevaba kızıp ‘SEN BİR KORKAKSIN’ diye tekrar bağırıyor. Dağdan gelen ses ‘SEN BİR KORKAKSIN’ diye cevap veriyor. Çocuk babasına dönüp ‘BABA NE OLUYOR BÖYLE?’ diye soruyor. ‘OĞLUM’ diyor adam, DİNLE VE ÖĞREN!’ ve dağa dönüp ‘SANA HAYRANIM’ diye bağırıyor.
Gelen cevap ‘SANA HAYRANIM!’ oluyor.
Baba tekrar bağırıyor, ‘SEN MUHTEŞEMSİN!’
Gelen cevap ; ‘SEN MUHTEŞEMSİN!’ Oğlan çok şaşırıyor, ama halen ne olduğunu anlayamıyor.
Babası açıklamasını yapıyor, ‘İnsanlar buna ‘Yankı’ derler, ama aslında bu ‘Yaşam’dır’. Yaşam daima sana senin verdiklerini geri verir. Yaşam yaptığımız davranışların aynasıdır. Daha fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev! Daha fazla şevkat istediğinde, daha şevkatli ol! Saygı istiyorsan insanlara daha çok saygı duy. İnsanların sabırlı olmasını istiyorsan sende daha sabırlı olmayı öğren. Bu kural yaşamımızın bir parçasıdır, her kesiti için geçerlidir.’ Yaşam bir tesadüf değil, yaptıklarınızın aynada bir yansımasıdır.
ekselans
12-08-2006, 12:49
Köyün tek çesmesi başında üç kadın sıraya girmiş kaplarına su doldurmaktaymış...
Kadınlar aralarında çene çalarken yanlarına yaşlı bir adam yaklaşmış ve kadınların konuştukları ile yakından ilgilenmiş...
Birinci kadın şöyle demiş;
“-Bakınız benim bir oğlum var... Becerikli mi becerikli, yetenekli mi yetenekli... İnanın örnek bir delikanlıdır o...”
İkinci kadın;
“-Benim de bir oğlum var... Bülbül gibi şakır, sesi insanlara gözyaşı döktürür...”
Üçüncü kadın ise oğlu hakkında hiçbir şey söyleyememiş...
Kadınlar serçe parmağı kalınlığında bile su akmayan çesmeden kaplarını zorlukla doldurduktan sonra oradan uzaklaşmaya hazırlanırken yaşlı adam onları izlemekteymiş...
Bir ara, birinci kadının oğlu görünüp grubun önünde mükemmel bir takla atmış...
Annesi, “Jimnastik gösterileri de yapabilir” diyerek oğlunu pohpohlamış...
Derken ikinci oğul gelmiş... O kadar güzel, o kadar yanık türkü söylemiş ki, dinleyenler hayranlıklarından neredeyse küçük dillerini yutacaklarmış...
En son üçüncü kadının oğlu onlara yaklaşmış... İlk ikisinin aksine hiçbir şey yapmamış, sadece annesine koşmuş ve su kabını onun elinden alarak kendisi taşımış...
Bundan sonra üç kadın yaşlı adama sormuşlar;
-İşte şimdi oğullarımızı gördünüz değil mi?...
“-Ben sadece bir tek oğul gördüm...
Annesinin elinden su kabını alarak kendisi taşıyan oğulu” cevabını vermiş yaşlı adam...
-Tolstoy
Dost Eli
Adanın içlerine doğru ilerledikçe cennette olduğunu düşünmeye başlamıştı. El değmemiş, vahşi doğa karşısında hayrete düştü. 'Şu tepede bir evim olsa' diye iç geçirdi. Birbirinden farklı çiçekler, tavşanlar, kelebekler, dağ çilekleriyle birlikte uyum içinde yaşıyorlardı.
Keyifle mavi sulara bıraktı, oltasını. Islık çalarak şarkı söylüyor, dün yaşadıklarını unutmaya çalışıyordu. Alev gibi sarıyordu her yanını terkedilmişlik...Aniden bardaktan boşanırcasına yağan şiddetli yağmura hazırlıksız yakalanmıştı.Sığınacak köşe bucak ararken, beline kadar suya gömüldü.Tam o sırada, vücuduna dolanmış simsiyah yılanı gördü. Nefesi kesilmişti, çok korktu. Ancak; sessiz olması gerektiğini düşündü. Paniğe kapılmamalıydı. Usulca yılanın kuyruğundan tuttu ve olabildiğince uzağa fırlattı. Hiçbir şeyden korkmayan genç adam, korkuya yenik düştü. Bacakları bedeninden ayrılacakmış gibiydi. Sararan benzinin farkında bile değildi.Korkunun ne olduğunu bilmezken,yaşadığı aksiliklerle korkmayı da öğrenmişti.
Yağmurun hızı, giderek artıyordu. Şiddetli sulara karşı koyamayınca, köpüren dalgalara gömülmeye başladı.Boğulmak üzereydi. Daha dün intiharı düşünmüş, şimdi ise yaşama karşı mücadele ediyordu ama gücü yetmedi.Belki de karşısına çıkan bir fırsattı. Sonsuza kadar ezik yaşamaktansa, onuruyla ölecekti.Gözlerini kapadı.Teslim olmak üzereydi, her şey bitmişti artık. Böyle düşünürken, omuzlarında bir el hissetti. Ejderhanın yüreği kadar güçlüydü eller. Şaşkınlık içindeydi, suyun içinden çıkarıldığında..Gökyüzünü tırmalayan yağmur da dinmişti.
Ölümün taklidi gibiydi uyku. Saklı bir şaşkınlıkla sarsıldı. Yaşlı adamın kolları arasında, yarı uykulu ama yaşıyordu.' Geçmiş olsun' diyen yaşlı adamın sesi, adeta rüzgarda titreşiyordu.
Yağmurla renklenen deniz yansımaları, güneş ışığının gelişi ile uzaklaştı. Yerler çamur içinde ve yapış yapıştı. Neredeydi, ne kadar uyumuştu? Uyandığında, yaşlı adamın ışıldayan gözleriyle karşılaştı. Garip, buruk bir sevinç kapladı içini.
Yaşıyordu. Hüzün denizinde yaşama tutkusuyla savaşırken, umut kapıları açılmıştı önünde. Geçmişinden, üzüntülerinden, hatta hayallerinden bile sıyrılıp, gerçeklerle yüzleşmeye başlamıştı bile.
Küçük bir kulübedeydi. Tıpkı hayal ettiği gibi.Bahçedeki kamelyanın altında; küçük bir masa ve kırık dökük birkaç sandalye vardı. Yaşlı adamın karısının getirdiği çayları yudumlarken etrafı seyre daldı.Tepedeki, düzgün biçilmiş tahta gibi yükselen ormana dikti gözlerini, gülümseyerek..Kendine benzetti, ormanın yalnızlığını...Gölgesinde oturdukları devasa çınardan kuş sesleri geliyordu. Yaşlı adam; yılların suskunluğunu aşarcasına hiç durmadan konuşuyordu. Neslinin tükenmekte olduğu yalıçapkınlarını, örümcekkuşunu, dağ keçilerini...Konuşmayı özlemişçesine anlatıyordu. Bir süre sonra kalktılar, çevreyi gezdiler.Mağara oyuklarında yankılanan sesleriyle eğlendiler. Birlikte ıslık çalıp, türküler söylediler.
Boşluğu çiğnerken, yaşamayı öğrenmişti. İçinde oluşan umut filizlerini yeşerten bu iki ihtiyardan utandı. Verdikleri yaşam mücadelesi karşısında hayrete düşmüştü. Ama iki dost kazandı. Çamura batmış birine uzanan dost elleri sevgiyle öptü.Sanki iki yıldız vardı, yaşlı dostlarının gözlerinde.Birkaç saat öncesini düşündü. Çökmüştü, kanadı düşmüş kuş gibiydi.Artık, yeşil bakıyordu dünyaya. Yeşil gözleriyle..
Yaşlı kadının gözleri ıslaktı, ayrılırken. Bir daha hiç görüşmeyeceklermiş gibi. Oysa; her hafta sonu onlara koştu. Uçarak, hayat dolu, umutla.
Ve.. sonsuza kadar süren bir dostluğun temeli atılmıştı.Uzanan dost ellerin ardından..
‘Anneciğim, bana kardeşini özleyen çocuğun masalını anlatır mısın?’
Kadın, bir yaşında olan kızı Şehem’e sütünü içiriyordu. Şehem, ikinci çocuğuydu. Daha yeni yeni oturabiliyordu. Sevimli bir çocuktu. Anne ve babasını tanıyor, onlara gülüyordu.
‘Çocuklar böyle işte. Doydular mı, hemen uyurlar.’ dedi.
Kızı uyumuştu. Beş yaşındaki oğlu Ömer’e baktı. Onu göremedi.
‘Ömer!’ diye seslendi.
Ömer’den ses çıkmadı.
‘Galiba yine sokağa çıktı.’ dedi.
Balkona çıkıp sokağa baktı. Komşu çocuklarıyla birlikte sokaktaydı. Seslendi. Oyuna dalmıştı. Tekrar seslendi.
-Ne var anne?
-Oğlum, hadi eve gel. Daha kahvaltını yapmadın. Çabuk gel!
-Oynuyoruz anne. Aç değilim.
-Oğlum gelsene! Bak babana söyleyeceğim.
Ömer babasından çekiniyordu:
-Tamam anne. Geliyorum.
Kalktı, eve doğru yöneldi.
-Üstüne başına bak! Yine her tarafını kirletmişsin. Gel içeri, hadi gel! Yüzünü, elini yıkayayım.
Ömer, kardeşi doğduktan sonra, sık sık sokağa çıkıyor, saatlerce kalıyordu.
Annesi ne yapacağını şaşırmıştı. Oğlunun sokaktan gelmeyişi, mahallenin çocuklarıyla kavga etmesi, kötü sözler öğrenmesi onu üzüyordu. Birkaç kez bunu eşine söylemiş, babası Ömer’i korkutmuştu. Ama yine vazgeçmemişti.
‘Korkutmak çare değil.’ diyordu.
O gün Ömer, yine üzerini kirletmiş bir şekilde eve dönünce, onu banyoya soktu.
-Oğlum, niye sokağa kaçıyorsun böyle? Yemeğini yemeden sokağa çıkıyor, üzerini kirletiyorsun. Kavga ediyor, kötü laflar söylüyorsun. Sen böyle yapınca, baban da sana kızıyor.
-Evde oynayınca kızıyorsunuz ama... Hep Şehem’i seviyorsunuz.
Annesi şaşırmıştı. Ömer’in kardeşini kıskandığını biliyordu; ama bunu ondan ilk kez duyuyordu. Demek ki, sevilmediğini düşünüyordu. ‘Olur mu öyle şey, oğlum!’ dedi. Saçlarını okşadı. Ömer’in açıklaması ilginçti:
-Ama hep Şehem’e yeni şeyler alıyor, onunla oynuyorsunuz. Ben oynayınca, kızıyorsunuz.
Annesi bunu hiç düşünmemişti:
-O daha küçük. Bak konuşamıyor bile. Onu kucağıma alıp sütünü içirmezsem aç kalır. Sen de benim oğlumsun. Ama sen biraz büyüdün. Konuşabiliyor, yürüyebiliyor, yemeğini yiyebiliyorsun. Ben, baban ikinizi de seviyoruz.
Sizden görmediği ilgiyi sokakta arayabilir
Ömer en çok Ahmet amcasıyla anlaşıyordu. Ne yapsa, amcası yine ona kızmıyordu. Evden birisi ona kızdı mı, amcasına kaçıyordu. Amcasını seviyordu; çünkü amcası onunla oynuyordu.
Ömer’in olmadığı bir zaman, amcası, anne ve babasıyla konuştu:
-Herkes çocuk doğurabilir. Bu zor bir şey değil; ama önemli olan, çocuk büyütmektir. Ve bunu herkes yapamıyor. ‘Ömer, yaramaz bir çocuk, sokaktan eve gelmiyor, orada kötü sözler öğreniyor.’ diyorsunuz. Peki siz! Ona bağırıp çağırmaktan başka ne yapıyorsunuz?
Sanıyorsunuz ki, korkunca bir daha yapmayacak.
Ama görüyorsunuz! Babasından korkmasına rağmen, sokaktan gelmiyor.
Büyük bir adam gibi, bir yerde öylece, sakin sakin oturmasını bekliyorsunuz. Oysa o bir çocuk! Oynamak, yaşıtlarıyla birlikte olmak istiyor. Evin içinde oynayınca da, ona kızıyorsunuz. Kardeşine olan ilginizden dolayı, onu artık sevmediğinizi düşünüp sokağa kaçıyor. Çünkü orada yaşıtlarıyla istediğini yapabiliyor. Arkadaşları eğitimsiz olunca, ister istemez onlardan etkileniyor.
Çare nedir?
Korkutmak mı?
Hayır, asla!...
Onu korkutmaya devam ederseniz, size olan güven ve sevgisini kaybedecektir. Sizden korkmaya başlayacak, korktuğu için de evden kaçacaktır. Nereye? Sokağa tabii ki... Sizden görmediği sevgiyi bu sefer arkadaşlarından bekleyecektir. Arkadaşlarından sevgi görünce, huylarını alacaktır. İnsan bu! Sevdiklerine benzemeye çalışıyor.
Ömer’i yeniden kazanmak istiyorsanız, ona daha fazla zaman ayırın. İlginizi gördükçe sizi sevecek, sevince de size bağlanacaktır.
Daha fazla zaman ayırın ve ilgi gösterin
Annesi, çocuğunu kaybetmek istemiyordu. Ömer’e daha fazla zaman ayırmaya başladı. Kardeşinin sütünü içirip, onu uyuttuktan sonra, yanına gidiyor, oyunlarına katılıyordu.
Ömer bir yıl sonra okula başlayacaktı. Onu şimdiden hazırlaması gerekiyordu. Bir gün Ömer’le bunu konuştu:
-Bir yıl sonra okula başlayacaksın. Babana söyledim. Sana bazı kitaplar alacak. Kalem, defter, başka şeyler. Birlikte resim yapabiliriz. Sana hikâye, masal anlatabilirim. Ne dersin?
Ömer buna çok sevindi. Çok geçmeden hazırlıklara başladılar. Ömer kitapların resimlerini boyuyor, annesinin hikâye ve masallarını dinliyordu. En son dinlediği bir masal vardı. Bu masalı çok sevmişti. Masaldaki çocuğu kendisine benzettiği için, sık sık, annesinden bu masalı istiyordu. Her defasında:
- Anneciğim, bana kardeşini özleyen çocuğun masalını anlatır mısın? diyordu. Annesi:
Tabii ki... deyip, anlatmaya başlıyordu:
Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde bir çocuk yaşarmış. Çocuk beş yaşındaymış. Yeni doğmuş bir kız kardeşi de varmış. Anne ve babası, daha çok kardeşiyle ilgilendikleri için, kardeşini sevmiyormuş. ‘Keşke kardeşim olmasaydı.’ diyormuş.
Çocuk bir gün bunu annesine söylemiş. Annesi şaşırmış:
-Olur mu öyle şey, oğlum! Kardeşin olmasaydı, sen yalnız kalacaktın. Yalnız kalınca da canın sıkılacaktı. Canın sıkılmasın diye, Allah, sana bir kardeş gönderdi. Kardeşine baksana!.. Bak, sana nasıl gülüyor.
Çocuk düşünmüş düşünmüş, sonunda annesine inanmış. Kardeşini sevmeye başlamış. Oyuncaklarını çıkarıp ona veriyor, birlikte oynuyorlarmış. Kardeşi de ona bakıp bakıp gülüyormuş. Saçlarını tutup, bağırıyormuş.
Bir gün kardeşi hastalanmış, onu doktora götürmüşler. Evde, babaannesiyle yalnız kalmış. Kardeşini çok özlemiş. Babaannesine, ‘Kardeşim ölmeyecek, değil mi?’ demiş.
Birkaç gün sonra kardeşi iyileşmiş, onu eve getirmişler. Kardeşini kucağına alıp öpmüş, öpmüş. Kardeşi onu görünce, o da sevinmiş, yine saçlarından tutup bağırmış.
...
Ömer sokağa artık çok az çıkıyordu. Annesinin kendisine okuduğu hikâyelerden ve anlattığı masallardan güzel şeyler öğrenmişti. Kardeşini seviyor, defterine resimler çiziyordu. Sokağa çıkmak istediğinde, ‘Anneciğim, sokağa çıkabilir miyim?’ diyordu.
Anne ve babası, Ömer’in son halinden memnundular. Sokakta öğrendiği küfürleri çoktan unutmuş, yeni alışkanlıklar edinmişti. Canı sıkıldı mı, annesine geliyor, ‘Bana bir hikâye okur musun?’ diyordu. Hikâyelerdeki çocukları merak ediyor, onlar gibi olmak istiyordu. Hafta sonları, anne ve babasıyla çarşıya çıkmak, hayvanat bahçesinde gezmek, deniz kenarında yürümek onu mutlu ediyordu.
Son zamanlarda, merak ettiği çok şey vardı; sorular soruyordu. Yıldızları, evde besledikleri kuşun annesini, saksılardaki çiçeklerin nasıl büyüdüğünü öğrenmek istiyordu. Anne ve babası da, sorularını cevapsız bırakmak istemedikleri için, kitap okumaya başlamışlardı. Bunun faydasını da görüyorlardı. Ömer ilgiyi gördükçe, sorularına cevap buldukça sokağa daha az çıkıyor ve sokakta gördüğü bazı kötü davranışları neden yapmaması gerektiğini biliyordu.
(Alıntıdır)
radiolaria
20-08-2006, 12:49
Yaşadığım bir olaya çok benziyor.
Bu tür insanlar çalıştıkları yeri batırıyorlar ve yeni işletmelere yelken açıyorlar.
Herkes biliyor, ama patron bilmiyor.
Herkesten önce gelip en son giden yönetici soyguncu çıktı
Son dönemde iş dünyasında mali suç ve yolsuzluklar yükselişe geçti. Yapılan araştırmalara göre özellikle şirket içi dolandırıcılıklar son üç yılda yüzde 71 oranında artış gösterdi.
Referans’ın haberine göre, son dönemde iş dünyasında yolsuzluklarda yaşanan patlamada Türkler’deki ’Beni kimse dolandıramaz’ inancı etkili oluyor.
ŞİRKET DEDEKTİFLERİ VAR: Şirket içi yolsuzlukları araştırmak için bir yıl önce Türkiye’de göreve başlayan PriceWater-HouseCoopers Kıdemli Müdürü Wayne Anthony, "Yolsuzluk yapanlar kontrolü kaybetmemek için tatile çıkmıyor ya da geç saatlere kadar çalışıyor gözüküyor" diyor. Wayne Anthony, ilaç sektöründeki bir şirkette kendisini işine adamış görünen, yetki sahibi bir muhasebecinin, bir yıl içinde kimseye farkettirmeden şirket hesabından kendi hesabına 150 bin YTL aktardığını ortaya çıkarmış. Ancak artık bu tip yolsuzlukları araştıran şirket dedektifleri var.
HER İKİ ŞİRKETTEN BİRİ: Araştırmalara göre her iki şirketten biri kendi çalışanları tarafından dolandırılıyor. PriceWaterHouse Coopers Global Mali Suçlar Araştırması’na göre, çalışanları tarafından en çok dolandırılanlar ise perakende ve finans sektörleri. Şirketlerin bunun farkına varmaları ise en az bir yıl alıyor. Wayne Anthony, rakamlar aksine işaret etse de Türk iş dünyası temsilcileri, yöneticilerinin dolandırıcılık yapacağına inanmadığını söylüyor. Anthony, çalışanın kıdemi yükseldikçe dolandırdığı para miktarının da arttığına dikkat çekerek, bunun sahip olunan kıdemle birlikte yetkinin artmasından kaynaklandığını belirtiyor.
BİR KİŞİYE ÇOK FAZLA YETKİ: Türkiye’de şirketlerin suistimale maruz kalmalarının en büyük nedeninin ’tek bir kişiye çok fazla yetki’ verilmesi olduğunu söyleyen Wayne Anthony, şunları söylüyor: "Tek bir kişi hem bankalara para transferini yapmak, hem işlemleri kontrol etmek, hem de bunları raporlandırmakla görevlendirilmiş. Yetki, farklı kişilere dağıtılmak yerine tek eld toplandığı için, kişi bir işi hem yapıyor, hem denetliyor, hem de rapor ediyor. Böyle olunca denetim ve suistimalin farkedilmesinde çok geç kalınıyor. Bu tür insanlar kontrolü daima elinde tutabilmek için işte çok fazla zaman geçirip başkalarının işine dahil olmasını engellemeye çalışıyor. Sırf yolsuzluğu ortaya çıkmasın diye işi olmasa bile geç saatlere kadar kalıyor, yıllık izine bile çıkmıyor."
ENRON VAKALARI ARTACAK: Wayne Anthony, Türkiye’de büyük şirketler ve KOBİ’ler de dahil olmak üzere en sık rastlanılan dolandırıcılık şeklinin çalışanların para ya da ürüne yönelik hırsızlık ile zimmete para geçirme olduğunu belirtiyor. Anthony, "Piyasaların gelişmesi, yabancı sermaye ilgisi ve pazara giren uluslararası firma sayısının artmasıyla birlikte ABD ve İngiltere’de olduğu gibi spekülasyona dayalı yolsuzluklar Türkiye’de de yükselişe geçecek" diyor.
Yönetici neden yolsuzluk yapar
Ekonomik nedenler, çalışanın daha iyi bir hayat isteği.
Şirket içi denetim ve kontrollerin yetersiz olması.
Bir kişinin elinde çok fazla yetkinin toplanması.
Çalışanın psikolojik yapısı. Şirketin kendi üzerinden para kazandığını düşünüp, şirketin kendine borçlu olduğuna inanması.
Yöneticinizin şirketinizi
dolandırdığını nasıl anlarsınız
Çalışanınızın yaşam standardındaki ani değişim. Daha pahalı bir semte taşınması, maaşıyla asla karşılayamayacağı bir otomobil alması birer gösterge olabilir.
Hesaplardaki yoğun hareketlere dikkat edin. Şirket içi dolandırıcılar hesaplarla oynayarak kafa karıştırıyorlar.
Şirket gelir ve giderlerindeki anormallikler.
Mal stoklarında açıklanması mümkün olmayan eksilmeler.
Çalışanınızın devamlı fazla mesai yapması, haftasonlarında bile gelmesi. Tatile bile çıkmaması.
Yolsuzluğu önlemek için neler yapılmalı
İşe alırken özgeçmişleri çok iyi kontrol edin. İstatistiklere göre özgeçmişlerin yüzde 25’i 3 yalan içeriyor.
Ne kadar yüksek bir pozisyona eleman alıyorsanız, o kadar detaylı araştırın. Çok sayıda referansa başvurun.
Çalışanı tüm iş sürecini tek başına tamamlayacağı şekilde yetkilendirmeyin. Yetkiyi birkaç kişi arasında paylaştırın.
Bir çalışanınızın yolsuzluk yaptığını anladığınızda hemen onu şirketinizden uzaklaştırın. Tolerans göstermeyin.
Üç Dost
Hep insanın bir tek dostu olur derler.Ama benim 2 tane dostum var.Yani biz üç kafadarız.İkimiz erkek bir tanemiz kız.Hepimizin farklı özellikleri olmamıza rağmen çok sıkı bir dostluk kurmuş durumdayız.Hikayemiz şöyle başladı...
6. sınıfta izmire taşınmıştım ve orada bir okula başladım.Sınıftaki ortama yeni alışmaya başladım derken Tuğra adında çok iyi bir arkadaş edindim.Beni kendisine çeken bir özelliği vardı.Diğerlerinden farklıydı.7. sınıfta arkadaşlığımız dostluğa dönüşmüştü ve yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi.Dostunuzun olması ne kadar güzel biliyor musunuz arkadaşlar dost her zaman yanınızdadır.Bunu asla unutmayın.İstediğiniz her şeyi onunla paylaşabilirsiniz.Ve asla size ihanet etmez.Döneyim kendi hikayeme.8. sınıfa geçtiğimizde.Bize daha önce kendisini belli etmeyen bir kız arkadaşımız katıldı.İsmi Zeynep.Ve o bizim kalbimizi kazandı biz de onun.Artık kopmaz bir zincir haline gelmiştik.Gerçekten aramızı bozmak isteyen bir sürü arkadaş dediğimiz insanlar oldu.Ama biz her zamanki gibi kafa kafaya verip üstesinden geldik.Eğer birimizin bir sorunu oldumu diğerleri çözemesede yardım eder.Ben dostluğun çok önemli bir şey olduğunu çok küçük yaşta anladığım çok mutluyum.Eğer yaşamınızda bir dostunuz varsa asla kalbini kırmayın eğer kalbini kırdığınız bir dostunuz varsa geri kazanmaya çalışın biliyorum zor olacaktır ama o insan sizin için çok önemlidir.İnanın ki o da sizde onun için değerlisiniz.Ben daha sonraki hayatımda eğer başımıza bir şey gelmezse bu iki tane dostumun yakasını bırakmaya niyetli değilim çünkü onlar her zaman benim yanımda oldular.
GERÇEK GÜN YÜZÜNE ÇIKINCA
Zülkarneyn Aleyhisselam ordusuyla gece yolda giderken ordusuna “ayağınıza takılan şeyleri toplayın” diye emir verir. Ordu bu emri duyunca; içlerinden bir grup:
-“Çok yürüdük, çok yorgunuz. Gece vakti bir de ayağımızı takılan şeyleri toplayarak boşuna ağırlık mı yapacağız. Hiçbir şey toplamayalım” diyerek hiçbir şey toplamıyorlar.
İkinci grup ise;
-“ Madem Komutanımız emretti, birazcık toplayalım, emre muhalefet etmeyelim. Zira ordun komutanına itaat etmek gerekir.” diyerek az bir şey topluyorlar.
Üçüncü grup ise;
-“Komutanımız bir şeyi boşuna emretmez. Muhakkak bildiği bir şey vardır. Bir hikmete mebnidir” diyerek bütün abalarını ağzına kadar doldururlar.
Sabah olduğunda bir de bakıyorlar ki, meğer bir altın madeninden geçmişler de, ayaklarına değen şeylerin altın olduğunun farkına varamamışlar. Bunu anlayınca:
Hiç almayan birinci grup;
-Ah niçin almadık! Nasıl dinlemedik komutanımızın sözünü. Keşke alsaydık! Bir tane bari alsaydık” diyerek pişman oluyorlar.
Az alan ikinci grup ise;
-“Ah ne olaydı da biraz daha fazla alsaydık. Ceplerimizi, abalarımızı hınca hınç doldursaydık” diye sitem ediyorlar kendilerine.
Çok alan üçüncü grup ise:
“Keşke gereksiz, lüzumu olmayan eşyalarımı atsaydım, daha çok toplasaydım. Her şeyimizi doldursaydık, daha fazla alsaydık” diyerek, fazla almalarına rağmen üzülüyorlar.
İşte bu misalde olduğu gibi, Ahirette bütün insanlarda bunun gibi ağıtlarda bulunacak.
Kafir olan;
- “Keşke iman etseydik, keşke inansaydık da hiç olmasa Cehenneme girdikten sonra iman etmemiz sonucunda Cennete girseydik,ebedi cehennemden kurtulsaydık,”
Mü’min, fakat az sevabı olan;
-“Keşke biraz daha sevap işleseydim de, biraz daha ikrama mazhar olsaydım.”
Mü’min,çok sevabı olan ise;
-“Ah ne olaydı da Makamımı biraz daha yükseltecek bir vakit daha namaz kılsaydım, biraz daha fazla sadaka verseydim,oruç tutsaydım, biraz daha sevap işleyecek ameller yapsaydım...” diyeceklerdir.
Rabbim bu misallerden ders alıp, Ahirette pişman olmayacağımız ameller işlemeyi nasip eylesin....
YAY BURCU
Yay, burçlar kuşağının büyük kahraman figürlerinden biri olan Chiron’u temsil eder. Yarı at, yarı insan olan Centaur isimli yaratıgın bir cinsi olan Chiron, Centaur’larýn en incesi ve en ahlaklısı olarak bilinir. Ögretme gücü yüksek olan Chiron’un annesi deniz tanrıçası Oceanus’un kızıdır.
içlerinde ünlü savaşçılar Achilles ile Jason’ın da bulunduğu Eski Yunanlı gençlere bildiklerini öğreten Chiron bir mağarada yaşamaktadır. Bir gün köylerini rahatsız eden Centaur’ları öldürmeye çalışan Heracles’in oku yanlışlıkla Chiron’a isabet eder. Chiron yarayı iyileştirmek için bildiği tüm büyüleri yapsa da yara bir türlü kapanmaz. Acıdan kıvranan Chiron ölümsüz olduğundan ölüler dünyasına gidemediği için daha çok acı çeker. Bu durumu gören tanrı Prometheus Chiron’u bir ölümlüye dönüştürür.Bunun üzerine Chiron dünyadan ayrılarak gökyüzündeki yerini alır.
AKREP BURCU
Tanrıça Artemis deniz tanrısı Poseidon’un oğlu dev Orion’u öldürmesi için bir akrebi görevlendirir. Çok güzel ve güçlü bir dev olan Orion kendini o kadar çok beğenir ki ölümsüzlere gereken saygıyı göstermekten kaçınır. Orion’un Artemis’i kızdırmak için ne yaptığı bilinmemektedir. Bir rivayete göre Orion Artemis’in bakire nedimelerinden birine tecavüz etmiştir. Bir diğer rivayete göre ise Orion tanrıca Artemis’in ırzına geçmeye çalışmıştır. Fakat onun sadece Artemis’den daha yetenekli bir okçu olduğunu söylemesi bile tanrıça’nın öfkesine neden olabileceği bilinen bir gerçektir.
intikam tanrıçası olarak bilinen Artemis kızdığı zaman tüm tanrı ve tanrıçaların en acımasızı olurdu. Orion’un yaptığı arsızlıklar karşısında öfkeden deliye dönen tanrıça Artemis onu öldürmesi için dev bir akrebi görevlendirir. Akrep Orion’u sokarak öldürmeyi başarır. Bunun üzerine Artemis akrebe ödül olarak onu cennete yollar. Orion ise Poseidon’un oğlu olduğundan ölüler ülkesine gitmez. Gökyüzünde akrepten kaçmaya devam ederek parlamaya devam eder.
TERAZİ BURCU
Bu yildizin efsanesi Mısır’da ortaya çıkmştır. Eski Mısır’da yaşayan ‘Ölüler lordu’ Anubis erkek kardeşi Apu-at ile birlikte ölüler dünyasına giden iki yolu gözetler. Anubis ölen insanların hayattayken yaptıkları þeylere bakarak onların değerlerini anlamak adına ruhlarnı tartmak için bir terazi kullanır.
Öldükten sonra bir insan hakkında verilecek olan son kararı Anubis’in kullandığı bu terazi belirler. Burç kuşağındaki bu yıldız o günden bugüne cennetin göklerinde saklanır.
BAŞAK BURCU
Bu yıldızın bir insanın ya da hayvanın değil bir tanrıçanın simgesi olduğu söylenir. Bir eski Yunan efsanesine göre Altın Çağ döneminde tanrılar ve tanrıçalar insanların arasında yaşar. Olympia döneminin başlarında dünyada bazı değişiklikler olmaya başlar. Bu dönemde çok zorlu bir kral olan Zeus insan ırkını ölümsüzlerden daha aşağı bir tabaka olarak görür.
Promethus adındaki bir tanrı kendini insanların koruyucusu ilan eder ve Zeus’a baş kaldırır. Promethus o kadar ileri gider ki Olympia dağındaki ateşi çalıp bunu insanlara verir. Promethus’un bu davranışı karşısında öfkeden deliye dönen Zeus onu Caucasus dağının zirvesine zincirler. Fakat bunun insan ırkı için yeterli bir ceza olmadığını düşünen Zeus Pandora adlı kadını dünyaya gönderir. Eski Yunan’da kadınların kötülüğün kaynağı olduğuna inanılır. Bu kötülüğün simgesi olarak kabul edilen Pandora’nın kutusunun insanlığa işkence eden şeytanlarla dolu olduğu düşünülür. Pandora kutusunu açtığında içinde barınan tüm şeytanlar dünyaya yayılır ve insan ırkı yaşadıkları yerleri terk eder ve Ollympus dağına doğru yola çıkar. Olympus’a son varan erdem tanrıçası olarak bilinen Zeus ile Themis’in kızı Astraea’dır. Cennetin göklerine çıksa da bu tanrıça geri dönmek için her gece gökyüzünden dünyayı izlemektedir.
gıngın-2
07-09-2006, 21:00
Arkadaşlar sizden bir ricam var.
Ben kaymaklı ekmek kadayıfını çok seviyorum. Gerçi kim sevmezki. Neyse.
Ekmek kadayıfını kendim yapıp tatmak istiyorum.
Ama bu süper tatlının ekmeğinin nasıl yapıldığını anlatan biryer bulamadım.
Ekmeğinin nasıl yapıldığını bileniniz varsa lutfen yardımıma koşsun.
Ekmeğini yapmayı neden düşündünüz? Hazır satılıyor. Sanki uğraşmaya değmez gibi. Ekmeği alın, tatlıyı yapmaya başlayın. İnternette arattırırsanız tarifler çıkacaktır.
pratik bir tarif
Malzemeler
1 paket ekmek kadayıfı
1 kg. tozşeker
Yarım limonun suyu
200 gr. kaymak
5 su bardağı su
4 su bardağı su
Ekmek kadayıfını geniş bir fırın tepsisine alalım. 4 su bardağı suyu bir tencerede kaynatıp ekmeklerin ıslanması için üzerine gezdirelim. Şerbet için tozşeker, 5 su bardağı su ve yarım limonun suyunu kaynatalım. Islatılmış olan ekmeklerin üzerine şerbeti gezdirelim. Hava alabilmesi için bıçak ile birkaç yerinden delelim. Tepsiyi ocak üzerine yerleştirip pişirmeye başlayalım. Tepsiyi ara sıra sallayarak şerbetin iyice koyulaşmasını sağlayalım. Ekmekler renk değiştirdikten sonra yarım su bardağı ılık su ilave edip orta ateşte 4 dakika daha pişirelim. Ekmekleri servis tabağına alıp soğuduktan sonra kaymakla birlikte servis yapalım
aşağıda da ünlü tatlıcıların pişirme yöntemleri var
Ekmek kadayıfının en iyi 10 adresi
Ekmek kadayıfı yüzyıllar önce son derece pratik bir nedenle, elde kalan ekmeklerin değerlendirilmesi amacıyla ortaya çıkmış. Kesin bir bilgi yok ama ekmek kadayıfına tarihte, ekmek anlamına gelen fodula ve francala kadayıfı da denmiş.
Bu da, kalan ekmeğin ziyan olmaması için yaratılan bir tatlı olduğu düşüncesini güçlendiriyor. Melceüt Tabbahin gibi eski yemek tarifi derlemelerinde, pişirilmesi en fazla incelik isteyen kadayıf türü olduğu yazıyor. Bugün de ekmek kadayıfı Türk tatlıları arasında özel bir yere sahip. Hele de ramazanda kurulan iftar sofralarında şöyle üzeri bol kaymaklı bir ekmek kadayıfının yerini hiçbir şey tutmaz. Biz bu hafta jüri üyelerimize Türkiye’de ekmek kadayıfının en iyi adreslerini sorduk.
EN İYİ 10
1. İkbal - AFYON
2. Saray Muhallebicisi - İSTANBUL
3. Kanaat Lokantası - İSTANBUL
4. Borsa Lokantası - İSTANBUL
5. Güllüoğlu - ADANA
6. Konyalı - İSTANBUL
7. Bolulu Hasan Usta - ANKARA
8. Sütiş - İSTANBUL
9. Özsüt Sefer Usta - İZMİR
10. Ender Baklava - BURSA
İKBAL
Dört çeşidi var
Afyon’un en büyük şirketi İkbal, 1922’de, küçük bir lokanta olarak kurulduğunda ismi Zümrüt’tü. 1934’te Atatürk Afyon’u ziyareti sırasında, Zümrüt’ün sahibi Salim Usta’nın yemeklerini tadar ve çok beğenip ustayı yanına çağırır. Salim Usta, Zümrüt adında küçük bir lokantası olduğunu söyler. Atatürk, Zümrüt ismini beğenmez ve lokantanın ismini, bahtı ve önü açık anlamına gelen İkbal koymasını söyler. İkbal şimdi, pastırma ve sucuk da üretiyor. Afyon-İzmir Karayolu üzerinde dev bir dinlenme tesisi bulunan İkbal’de ekmek kadayıfının en lezzetlisini yiyebilirsiniz. Dört çeşit ekmek kadayıfı yapıyor. Afyon’un özel kaymağı eşliğinde servis ediliyor. Sade, kaymaklı, vişneli ve çikolatalı ekmek kadayıfı için insanlar büyükşehirlerden buraya geliyor. Bir porsiyonu 4 YTL. Tel: (272) 215 12 05
SARAY MUHALLEBİCİSİ
İstanbul’da sekiz şube
İstanbul’daki ilk şubesi 1949’da Beyoğlu’nda açıldı. Kurucusu Hüseyin Topbaş. Şimdi idare oğullarında. Onlardan biri de, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş. Beyoğlu Saray açıldığında, semtin gözde buluşma adresiydi. Şimdi Teşvikiye, Osmaniye, Ataköy Galleria, Bakırköy, Maltepe, Yeşilyurt ve Fatih’te şubeleri var. Jüri üyelerimizin tercihiyse Beyoğlu Saray. Ekmek kadayıfını kaymaklı ve kaymaksız olarak yiyebilirsiniz. Kaymaklı ekmek kadayıfı 4, kaymaksızı 2 YTL. Tel: (212) 292 34 34
KANAAT
Ramazanda 24 saat açık
Üsküdar’la özdeşleşen Kanaat Lokantası, 1933’ten beri aynı yerinde hizmet veriyor. Sahibi Kargılı kardeşler, üç kuşaktan beri lokantacı. Kanaat, geleneksel Türk yemekleri ve tatlıları sunuyor. Kaymaklı ekmek kadayıfı için, hazır kadayıf hamuru iki buçuk saat boyunca şerbetle kaynatılıyor. Üzerine manda sütünden yapılan kaymak konup, servis ediliyor. Porsiyonu 4 YTL. Günde 10 tepsi ekmek kadayıfı hazırlanıyor. Kanaat ramazanda 24 saat açık. Diğer günler, 06.30-24.00 arası hizmet veriyor. Tel: (216) 341 54 44
BORSA
Yanında kaymak ve ceviz
İstanbul Harbiye’deki Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde bulunan Boğaziçi Borsa, Türk yemekleri ve tatlılarının en ünlü adreslerinden. Sahibi Rasim Özkanca. Yetmiş yedi yıldır hizmet veren Borsa’nın zeytinyağlıları, balık ve et yemekleri beğeniliyor. Tatlı mönüsünde, aşureden çikolatalı sufleye kadar pekçok çeşit var. En sevilenlerden biri de kaymaklı ekmek kadayıfı. Hamuru hazır alınıyor, şerbetle pişirilmesi bir saat sürüyor. Ramazanda beş tepsi ekmek kadayıfı yapılıyor. Yanında kaymak ve cevizle servis ediliyor. Porsiyon fiyatı 4 YTL. Borsa’nın Fenerbahçe’de de şubesi var. Her gün saat 12.00-24.00 arası açık. Tel: (212) 232 42 01
GÜLLÜOĞLU
Ekmek Afyon’dan geliyor
Güllüoğlu ailesi üyelerinin sahibi olduğu Güllüoğlu Baklavaları, 1871’de Gaziantep’te kuruldu. Listemize Adana şubesi girdi. Burada satılan ekmek kadayıfı dahil, tüm baklava ve tatlı çeşitleri Gaziantep’teki merkezden geliyor. Tatlının ekmeği Afyon’da özel olarak soğuk fırında pişirilip, oradan da Gaziantep’teki Güllüoğlu imalathanesine gönderiliyor. Ekmekler, burada soğuk hava deposunda bekletiliyor, su ile yumuşatılıyor, kazanlar içindeki şırada kısık ateşte uzun süre pişiriliyor. Üzerine Güllüoğlu için özel olarak üretilmiş manda sütünden yapılan kaymak konularak servis yapılıyor. Kilosu 10, porsiyonu 3 YTL. Tel: (322) 459 27 27
KONYALI
Günde 12 tepsi kadayıf
Konyalı Ahmet Doyuran’ın 1897‘de kurduğu Konyalı Restoran, 108 yıldır aynı yerinde hizmet veriyor. Sirkeci Garı karşısındaki restoran, konumu itibarıyla yolculuk edenlerin uğrak yeri. Jüri üyelerimizden Erol Altun, uzun yıllar aynı personelle çalışmasının Konyalı’daki ortamın sıcaklığını ve servis kalitesini artırdığını belirtiyor. Osmanlı mutfağından yemeklerin oluşturduğu çok zengin bir mönüsü var. Kadayıf hamurunu özel günlerde Konyalı aşçıları hazırlıyor. Diğer zamanlardaysa, hazır hamuru 47 yıldır aynı yerden alıyorlar. Kadayıfın rengi kalitesini belli ediyor. Günde 12 tepsi kadayıf hazırlıyorlar. Sade ekmek kadayıfı 2.50, kaymaklısı 4 YTL. Lokanta kısmı pazar günleri kapalı. Pastanesi ise, her gün 05.30’da açılıyor. Topkapı Sarayı’nın içinde de bir şubesi var. Tel: (212) 513 96 10
BOLULU HASAN USTA
Sekiz yılda 16 ile yayıldı
İzmir’de 1982’de Kemeraltı’nda, 1989’da Alsancak’ta küçük bir dükkan olarak açıldı. 1997’de tatlı fabrikası kurup, isim hakkı vermeye başladılar. Şimdi 16 ilde sütlü tatlı satıyor. Jürinin tercihi Ankara Atakule’deki şubesi. Hamur tatlısı olarak yalnızca ekmek kadayıfı yapıyorlar. Kadayıfta kullanılan şeker Uşak’tan, buğday Antep’ten, kaymak Afyon’dan geliyor. Tel: (312) 441 18 34 -35
SÜTİŞ
İster porsiyon ister kiloyla
İstanbul’un nostaljik muhallebicilerinden Sütiş, 58 yıl önce Beyoğlu’nda açıldı. Tavukgöğsü, kaymaklı ekmek kadayıfı ve su muhallebisi efsane olan Sütiş’te şimdi kahvaltıdan kebaplara uzanan zengin bir mönü var. İstanbul’da onlarca Sütiş var, en büyük şubeleri Kadıköy, Emirgan ve Maçka’da. Jürinin tercihi Beyoğlu Sütiş. Kilo ile de ekmek kadayıfı satılıyor. Kilosu 12 YTL. Porsiyon fiyatı ise 5 YTL. Haftanın yedi günü 10.00-22.00 saatleri arası açık. Evlere paket servisi de var. Tel: (212) 251 32 70
ÖZSÜT SEFER USTA
Saray ustasının kadayıf tarifi
İzmir’in en ünlü iki tatlıcısından biri. Sefer Usta’nın adını yaşatan Özsüt’ün kuruluş hikayesi ilginç. Osmanlı Sarayı’nda çalışan bir tatlı ustası, saray dağıldıktan sonra Sefer Usta’nın amcasının yanında çalışmaya başlar. Bildiklerini onlara öğretir. Önceleri sadece yoğurt, kazandibi ve kaymak, daha sonra sütlü tatlı imalatına başlarlar. Sefer Usta 1980’de ölene dek tatlıcılığı sürdürür. Ölümünün ardından tatlı ustaları, dükkana ortak olur ve Özsüt doğar. Ama Özsüt ismiyle ilk şube 1991’de açıldı. Bugün yüzlerce şubesi hizmet veriyor. Ekmek kadayıfının en önemli özelliği Osmanlı mutfağındaki gibi üretilmesi. Konya’dan getirilen şekerpancarı şekeri kullanılıyor. İsteğe göre sade, kaymaklı veya dondurmalı olarak servis yapılıyor. Günde bin tepsi üretiliyor. Porsiyonu 3 YTL. Alsancak Tel: (232) 479 17 20
ENDER BAKLAVA
Listedeki en ucuz kadayıf
Bursa’nın ünlü tatlıcısı Ender, 41 sene önce kuruldu. Sadece Bursa’da, Yeşil Cadde ve Bademli olmak üzere iki şubede hizmet veriyor. Sahibi Nezahat Didimen, eşi Behzat Bey’le birlikte işletiyor. Bir tepsi ekmek kadayıfı 2.5 kilo un, beş kilo şerbet, 300 gram tereyağından yapılıyor. Kilo ile ekmek kadayıfı ve kaymak satılıyor. Ekmek kadayıfının kilosu 9, porsiyonu 2. 75 YTL. Ekmek kadayıfının İstanbul ve Ankara’dan müşterileri var. Her gün 10.00-24.00 arası açık. Tel: (224) 329 77 71
gıngın-2
07-09-2006, 21:16
Ekmeğini yapmayı neden düşündünüz? Hazır satılıyor. Sanki uğraşmaya değmez gibi. Ekmeği alın, tatlıyı yapmaya başlayın. İnternette arattırırsanız tarifler çıkacaktır.
Sayın Çilek
Çevremdeki büyük marketlere baktım bulamadım.
Kolay kolay bulunamıyor malesef.
Beylikdüzü bölgesindeyim ve burada bulamadım.
O yüzden kendim yapmayı düşündüm. Tatlının tarifi internette her yerde var. Ama bana ekmeğinin nasıl yapıldığı lazım.
İnanın ekmeğin evde yapımını hiç duymadım.:confused: Beylikdüzü migros a bakın. Olması lazım. Birşey daha.. genelde kış tatlısıdır, belki de ekmeği daha reyonlara çıkartmadılar. Yoksa olması lazım. az daha araştırın derim.
Herkesin (haksız bir şekilde) kullandığı bir ifadedir "Angut".
Birisi bir salaklık yapınca, bir laftan anlamayınca, böle boş boş bakınca hemen "Angut musun?" der günümüzün insanı.. Angut'un aslında bir kuş olduğunu bilmeyen bir ton "Angut!" var ülkemizde..
Angut kuşu'nun eşi öldüğü zaman (yanına o anda başka bir yırtıcı hayvan veya bir insan gelse dahi) gözlerini bir dakika bile eşinin ölüsünün üstünden ayırmadan o da ölene kadar onun baş ucunda bekler..
İşte bu canlının yaptığı en büyük "Angut"luk budur.. Ayrıca bu olay bütün Angut kuşları için geçerlidir, arada bir görülen bir şey değildir.. Çok ürkek bir hayvan olmalarına rağmen eşinin ölüsünün başında bekleyen Angut kuşuna elini uzatsanız dahi oradan kaçmaz..
Hani derler ya "Angut gibi bakmasana!".. keşke herkes Angut gibi bakabilse değer verdiklerine..
Bundan sonra bazılarına "Angut" demeden önce bir kere daha düşünün..
Bir "Angut" bile olamayan o kadar çok insan var ki artık günümüzde...
1°
Okuldaki Ikinci Ayımda, Hocamız Test Sorularini Dagitti. Ben Okulun En Iyi Ögrencilerinden Biriydim. Son Soruya Kadar Soluk Almadan Geldim Ve Orada Çakildim kaldim. Son Soru Söyleydi: 'Her gün Okulu Temizleyen Hademe Kadinin Ilk Adi Nedir? ..' Bu Herhalde Bir Çesit saka Olmaliydi. Kadini Yerleri Silerken Hemen Her gün Görüyordum. Uzun Boylu, Siyah Saçli Bir Kadindi. 50'lerinde Falan Olmaliydi. Ama Adini Nerden Bilecektim Ki! .. Son Soruyu Yanitsiz Birakip Kagidi Teslim Ettim. Süre Biterken Bir Ögrenci, Son Sorunun Test Sonuçlarina Dahil Olup Olmadigini Sordu. 'Tabii Dahil' Dedi, Hocamiz... 'Is Yasaminiz Boyunca Insanlarla Karsilasacaksiniz. Hepsi Bir birinden Farkli Insanlar. Ama Hepsi Sizin Ilginiz Ve Dikkatinizi Hakkeden Insanlar Bunlar. Onlara Sadece Gülümsemeniz Ve 'Merhaba' Demeniz Gerekse Bile...' Bu Dersi Hayatym Boyunca Unutmadim. Hademenin Adini da... Dorothy idi.
2°
Bir Gece Vakit Geceyarisina Dogru Alabama Otoyolunun Kenarinda Duran Bir Zenci Kadin Gördüm. Bardaktan Bosanirca Yagan Yagmura Ragmen, Bozulan Arabasinin disinda Duruyor Ve Dikkati Çekmeye Çalisiyordu. Geçen Her Arabaya El Salliyordu. Yaninda Durdum. 60'li Yillarda Bir Beyazin Bir Zenciye Hem De Alabama'da Yardima Kalkmasi Pek Olagan seylerden Degildi. Onu Kente Kadar Götürdüm. Bir Taksi duragina biraktim. Ayrilirken ille De Adresimi Istedi Verdim. Bir Hafta Sonra Kapim çalindi. Muazzam Bir Konsol Televizyon Indiriyordu Adamlar. Bir De Not Ekliydi, Armaganda... 'Geçen Gece Otoyolda Bana Yardiminiza Tesekkür Ederim. O Korkunç Yagmur Sadece Elbiselerimi Degil, Ruhumu Da Sirilsiklam Etmisti. Kendime Güvenimi Yitirmek Üzereydim, Siz Çika Geldiniz. Sizin Sayenizde Ölmekte Olan Kocamin yataginin bas Ucuna Zamaninda ulasmayi Basardim. Biraz Sonra Son Nefesini Verdi. Tanri Bana Yardim Eden Sizi Ve Baskalarina karsilik Beklemeksizin Yardim Eden Herkesi Kutsasin! .. En Iyi Dileklerimle, Bayan Nat King Cole.'
3°
Bir Pastanin Üç Otuz Paraya satildigi Günlerde 10 yasinda Bir Çocuk Pastaneye Girdi. Garson Kiz Hemen Kostu... Çocuk Sordu: 'Çukulatali Pasta Kaç Para? ..' '50 Cent! ..' Çocuk Cebinden çikardigi Bozuklari Saydi. Bir Daha Sordu: 'Peki Dondurma Ne Kadar...' '35 Cent' Dedi Garson Kiz sabirsizlikla... Dükkanda yiginla Müsteri Vardi Ve Kiz Hepsine Tek basina kosturuyordu. Bu Çocukla Daha Ne Kadar Vakit Geçirebilirdi Ki...Çocuk parasini Bir Daha Saydi Ve 'Bir Dondurma Alabilir Miyim Lütfen' Dedi. Kiz Dondurmayi Getirdi. Fisi tabagin Kenarina Koydu Ve Öteki Masaya Kostu. Çocuk Dondurmasini Bitirdi. Fisi Kasaya Ödedi. Garson Kiz Masayi temizlemek Üzere Geldiginde, Gözleri Doldu Birden. Masayi Sanki Akan göz yaslariyla Temizleyecekti. Bos Dondurma tabaginin Yaninda Çocugun biraktigi 15 Centlik bahsis Duruyordu...
4°
Eski Zamanlarda Bir Kral, Saraya Gelen Yolun Üzerine Kocaman Bir Kaya Koydurmus, Kendisi De Pencereye Oturmustu. Bakalim Neler Olacakti? . Ülkenin En Zengin Tüccarlari, En Güçlü kervancilari, Saray Görevlileri Birer Birer Geldiler, Sabahtan Öglene Kadar. Hepsi Kayanin Etrafindan Dolasip Saraya Girdiler. Pek Çogu Krali Yüksek Sesle Elestirdi. Halkindan Bu Kadar Vergi Aliyor, Ama Yollari Temiz Tutamiyordu. Sonunda Bir Köylü Çikageldi. Saraya Meyve Ve Sebze Getiriyordu. sirtindaki Küfeyi Yere Indirdi, Iki Eli Ile Kayaya sarildi Ve Ikina sikina Itmeye basladi. Sonunda Kan Ter Içinde Kaldi Ama, Kayayi Da Yolun Kenarina Çekti. Tam Küfesini Yeniden sirtina Almak Üzereydi Ki, Kayanin Eski Yerinde Bir Kesenin Durdugunu Gördü. Açti... Kese Altin Doluydu. Bir De Kralin Notu Vardi Içinde... 'Bu Altinlar Kayayi Yoldan Çeken Kisiye Aittir' Diyordu Kral. Köylü, Bugün Dahi Pek Çogumuzun Farkinda olmadigi Bir Ders almisti. 'Her Engel, Yasam Kosullarinizi Daha iyilestirebilecek Bir firsattir...
5°
Yillar Önce Hastanede çalisirken, agir Hasta Bir Kiz Getirdiler. Tek yasam sansi Bes yasindaki Kardesinden Acil Kan Nakli Idi. Küçük Oglan Ayni Hastaliktan Mucizevi sekilde Kurtulmus Ve Kaninda O hastaligin mikroplarini Yok Eden bagisiklik olusmustu. Doktor Durumu Bes yasindaki Oglana Anlatti Ve Ablasina Kan Verip vermeyecegini Sordu. Küçük Çocuk Bir An Duraksadi. Sonra Derin Bir Nefes Aldi Ve 'Eger Kurtulacaksa, Veririm Kanimi' Dedi. Kan Nakli yapilirken, ablasinin Gözlerinin içine Bakiyor Ve Gülümsüyordu. Kizin Yanaklarina Yeniden Renk Gelmeye Baslamisti, Ama Küçük Çocugun Yüzü De Giderek Soluyordu... Gülümsemesi De Yok Oldu. Titreyen Bir Sesle Doktora Sordu: 'Hemen Mi Ölecegim? ..'' Ufaklık, Doktoru yanlış anlamıştı, Ablasına Vücudundaki Bütün Kanı Verip, Ölecegini düsünüyordu''
Gülmek,aptal gibi görünme riskini göze almaktır.
Ağlamak, duygusal olarak nitelendirilme riskini göze almaktır.
Bir başkasına elini uzatmak, bağımlı olma riskini göze almaktır.
Duygularını açıklamak, gerçek kişiliğini gösterme riskini göze almaktir.
Düsünceleri ve düsleri bir topluluga sunmak, saf yürekli olarak nitelendirilme riskini göze almaktir.
Sevmek,karsılığında sevilmeme riskini göze almaktir.
Yasamak,ölme riskini göze almaktir.
Umut etmek,umutsuzlugu denemek ve basarısızlık riskini göze almaktir.
Yasamdaki en büyük risk, hiçbir riske girmemektir...
Hayata iyi bakin....:roll:
>>>>Yıl, 1915.
>>>>Çanakkale'de kan gövdeyi götürüyor.
>>>>"Geçerim" diye saldıran emperyalistlerin insan
kaybı, 200 bini
>>>>aşmış...
>>>>"Geç de görelim" diyen dedelerimizin kaybı ise,
250 binin
>>>>üstünde...
>>>>Mermiler havada çarpışıyor.
>>>>Cesetler toplanamayacak kadar çok...
>>>>Bu inanılmaz kıyıma rağmen, İngiliz Hükümeti
durumdan memnun.
>>>>Çünkü gerçeği bilmiyor.
>>>>Çanakkale'deki İngiliz cephe komutanı, "Vaziyet
gayet iyi...
>>>>Bugün yarın geçeriz" raporları gönderiyor
devamlı...
>>>>O sırada genç bir gazeteci var orada.
>>>>Avustralyalı.
>>>>Melbourne Age Gazetesi'nin muhabiri.
>>>>Görüyor ki, durum kel...
>>>>Hadise, hiç de İngiliz komutanın anlattığı gibi
değil.
>>>>Türkler kafaya koymuş...
>>>>Kuru ekmek yiyor, bulursa üzüm hoşafı içiyor,
şakır şakır
>>>>ölüyor... Ama geçirmiyor.
>>>>Avustralyalı olduğu için özellikle dikkatini çeken
bir konu daha
>>>>var.
>>>>İngiliz komutanlar, karargâhta klasik müzik
eşliğinde viski
>>>>yudumlarken, Anzaklar patır patır gidiyor. En son
iki tabur Anzak
>>>>gönderiyorlar bir bölgeye... Türklerin, iki
>>>>taburu yok etmesi iki saat bile sürmüyor.
>>>>Üstelik, müthiş bir sansür var.
>>>>Yazdığı haberler, İngiliz yetkililer tarafından
engelleniyor.
>>>>Bakıyor ki, olacak gibi değil...
>>>>Sarılıyor kaleme, tüm gerçekleri tek tek
anlattığı, 8 bin
>>>>kelimeden oluşan, "Gelibolu Mektubu"nu yazıyor.
>>>>Özeti şu:
>>>>"Çanakkale geçilemez... Hemen çekilin."
>>>>Ve bu mektubu, sansürden kurtulmak için Avustralya
Başbakanı'na
>>>>"elden" ulaştırıyor.
>>>>Avustralya Başbakanı mektubu okuyor, gözlerine
inanamıyor ve
>>>>âcilen, yine "elden" , İngiltere Başbakanı'na
ulaştırıyor.
>>>>İngiltere
>>>>Başbakanı mektubu okuyor, Savaş Kabinesi'ni
topluyor, orada bir
>>>>daha yüksek sesle okuyor...
>>>>Gizlice araştırılıyor.
>>>>Mektup doğru.
>>>>Hâttâ az bile yazılmış.
>>>>Cephedeki İngiliz komutanın, kendi poposunu
kurtarmak için
>>>>palavra attığı anlaşılıyor.
>>>>Ve karar veriliyor.
>>>>Komutan görevden alınıyor.
>>>>Emperyalistler, Çanakkale'den çekiliyor.
>>>>Yazdığı mektupla savaşın sona ermesini sağlayan
genç gazeteci,
>>>>Avustralya'da "kahraman" gibi karşılanıyor.
>>>>"Sir" ünvanı veriliyor.
>>>>E tabii kapılar açılıyor...
>>>>Savaşa "muhabir" olarak giden gazeteci, savaştan
sonra "gazete
>>>>sâhibi" oluyor.
>>>>
>>>>
>>>>
>>>>
>>>>Yıl, 1952.
>>>>Çanakkale'de savaşın kaderini değiştiren "sir
gazeteci" vefat
>>>>ediyor.
>>>>Bir tane oğlu var...
>>>>O zamanlar, 21 yaşında.
>>>>Babasının gazetesinin başına geçiyor.
>>>>Çalışıyor, çalışıyor, çalışıyor.
>>>>Avustralya'ya sığmıyor...
>>>>ABD'ye, Avrupa'ya el atıyor.
>>>>Bugün, 75 yaşında.
>>>>Dünya medya imparatoru.
>>>>75 televizyon kanalı...
>>>>175 gazetesi var.
>>>>TV kanallarıyla 600 milyon izleyiciye,
gazeteleriyle 11 milyon
>>>>okuyucuya hitap ediyor.
>>>>
>>>>
>>>>
>>>>
>>>>Yıl, 2006...
>>>>Çanakkale'nin "dövüşerek" geçilemeyeceğini ilk
anlayan "sir
>>>>gazeteci" nin oğlu, Çanakkale'nin nasıl
geçileceğini gösterdi...
>>>>EFT'yle.
>>>>Bastı parayı, TGRT'yi aldı.
>>>>İsmi, Rupert Murdoch.
>>>>
Konu : İşletme Matematiği : )))
Soru, Istanbul Üniversitesi Isletme Fakültesinin Isletme Matematigi kitabindan gerçek bir alintidir. Hiç dokunulmadan ve yorumsuz sekliyle verilmistir:
Kitap Adi: Isletme Matematigi Yazar: Prof. Dr. Müh. Yilmaz Tulunay Sayfa: 173
Soru : Amerika'ya lisansüstü çalismalar yapmak üzere giden Mehmet, iki kiz arkadas edinmistir. Bunlar Mary ve Nancy'dir. Mehmet'e göre;
a-) Mary olgun bir kizdir ve klasiklerden zevk almaktadir. Böyle bir yerde onunla 3 saat birlikte olmak 12 dolara mal olmaktadir. Diger taraftan Nancy daha çok popüler eglenceleri yeglemektedir.Onunla böyle bir yerde 3 saat birlikte olmanin maliyeti de 8 dolardir.
b-) Mehmet'in bütçesi gönül islerine ancak ayda 48 dolar ayirmasina olanak vermektedir. Ayrica, derslerinin ve çalisma kosullarinin agir olusundan dolayi, kiz arkadaslarina en fazla ayda 18 saatlik süre ve 40.000 kalorilik enerji ayirabilmektedir.
c-) Mary ile her bulusmasinda 5.000 kalori enerji harcayan Mehmet, Nancy için bunun iki katini harcamaktadir. Eger Mehmet'in Mary ile bulusmaktan bekledigi mutlulugu 6 birim ve Nancy ile bulusmaktan bekledigi mutlulugun da 5 birim oldugunu biliyorsak, mutlulugunu maksimize etmek isteyen Mehmet'in sosyal yasamini nasil planlamasi gerekecektir? Grafik ve cebirsel yoldan bulunuz.
BIR ÖGRENCININ CEVABI: Sayin Hocam, Bu Mehmet ********i buradan Amerika'ya lisans üstü çalisma yapmaya gittide herifin zevkinin derdi bize mi düstü? Biz burada tahsili birakip kariya, kiza dalsak bizi de böyle ballandira ballandira kitaplara yazarmisin?
esrarengiz yesil cisim
Ankara'nin Golbasi'nda, Yavrucak koyunde oturan Hasan Yaman'in evine gokten esrarengiz yesil bir buz kutlesi dustu. Carpmanin etkisiyle cati kirildi ve bir duvar catladi. Etrafa yesilimsi renkte parcalar dagildi. Parcayi eliyle tutan Hasan Yaman, elinde ayný renkte bir iz kaldigini fark etti. Ilk sok atlatildiktan sonra koydeki herkesi bir UFO telasi sardi. Koy halki cismin bir UFO'dan dustugunden neredeyse emindi.
Ev sahibi Hasan Yaman jandarmaya haber verdi. Gokten dusen buzun erimeye basladiginin fark edilmesi uzerine de bir bolumunu alip buzdolabina koydu. Yaman'in evi cok gecmeden, yaklasik bes kilo agirligindaki ve kotu kokulu cismi gormeye gelenlerle dolup tasti. Hatta koylulerden bazilari da cismin tadini merak edip yaladi. Ankara Universitesi Astronomi Bolumu Baskani Prof. Dr. Ethem Derman parcayi incelerken, Maden Tetkik Arama da numune alip laboratuvarda test ettirdi.
Kutle uzaydan degil, hava meydanina para vermekten kacinan bir ucaktan birakilan tuvaletten gelmisti. -50 derecede donan atik da gok cismi gibi yere cakilmisti. Buza yesil rengi verense temizlik maddeleriydi. Golbasi Savciligi yaptigi incelemede, olay saatinde iki Rus ucaginin seyrettigini belirledi. Ucaklardan biri Evolga AVV, digeri ise KBA Sonajarsky Havayollari'na aitti. Savcilik Hasan Yaman'a dava acabilecegini belirtti.
"O gece kimsenin olmemesi mucize." diyen Hasan Yaman da su gunlerde dava acma hazirliklari yapiyor.
Selanik Yoğurtcusu
1900'lerin basinda yuzbin Musevi'nin yasadigi Selanik'te
Karasu'lar önde gelen ailelerden biriydi. Izak Karasu tip ögrenimi yaparak
bir muayenehane açti. Evlendi, bir oglu ve iki kizi dünyaya geldi.
Balkan savaslarinda Selanik Yunanistan tarafindan isgal edilince,
Musevi'lerin cogu Avrupa yollarina düstü. Kalanlari yillar sonra Alman'lar
toplama kamplarina gönderdi.
Izak Karasu, ailesiyle birlikte Ispanya'ya göç etti. 420 yil
sonra, kovulduklari topraklara geri dönüyorlardi. Ispanya 1492'de
Museviler'i topluca sürmüs ama vatandasliktan çikarmamisti. Karasu ailesi
1912 yilinda Barselona'ya yerlesti. Önce adini Latin alfabesine uyarladi.
Izak Karasu Isaac Carasso oldu. Sonra bir muayenehane açti. Çok az
hastasi vardi, geçinmek için zeytinyagi ticaretine giristi.
Birinci Dünya Savasi'ndan sonra Avrupa'daki yoksulluk döneminden
Ispanya da nasibini aldi. O günlerde Barselona'da çocuklar arasinda
salgin bagirsak hastaligi patlak verdi. Gözleri yasli ana babalar
kucaklarinda bir deri bir kemige dönmüs yavrulariyla doktorlara
basvurup "Kurtar cocugumuzu" diye yalvariyorlardi.
Ama doktorlarin elinden pek bir sey gelmiyordu. Carasso gözünün
önünde ölüp giden çocuklarin acisiyla uykusunun kaçtigi gecelerin birinde,
bir ses yankilandi belleginde: "Yogurtçu geldi. Kaymakli yogurtlarim
var." Irkildi. Selanik'te gün asiri evlerine bir tepsi kaymakli yogurt
birakan Türk saticinin sesiydi bu. Ve "Eureka" çigliklariyla hamamdan disari
kosan Arsimed gibi yataktan firladi.
Selanik'te bagirsak hastaliklarinin tedavisinde yogurt
kullanildigini animsamisti. Günde üç ögün birer kase yogurt yediriyorlardi
hastaya ve birkaç günde sagligina kavusuyordu. Hemen ertesi gün, evinin
bodrumunu mandira haline getirdi ve yogurt imalatina giristi. Yil 1919.
Avrupa'da yogurt bilinmiyordu. 1500 lerin ortalarina dogru Kanuni
Sultan Süleyman bagirsak enfeksiyonuna yakalanan Fransa Krali I.
François'ya bir yogurtçu göndermisti. Kral iyilesince yogurtçu
sirlariyla birlikte Istanbul'a dönmüstü. Isaac Carasso, ürettigi seyin
doguda yaygin bir gida maddesi oldugunu anlatmak yerine, ilaç olarak
eczanelerde satmaya basladi.
Hastalarda etkisi çok çabuk görüldü. Paris'teki Pasteur
Enstitüsü'nden fermante edilmis laktik getirterek pastörize yogurt
haline getirdi ve yogurdun ömrünü uzatmayi basardi. Ilaç tutulunca,
sira ilaca patent almaya gelmisti. Onun için de bir ad koymasi gerekiyordu.
Neden oglunun adi olmasin? Yani minik Daniel'in?
Barselona'nin yaygin dili Katalanca'da küçük Daniel'in ya da
Danielcik'in karsiligi "Danon" idi. Ancak bu özel ad oldugundan
marka namiyla tescil edemeyecegi için sonuna bir "e" ekledi. Hosgeldin
"Danone" yogurtlari! Yogurtçuluk çok kisa sürede Isaac'in asil meslegi
haline gelince oglu Daniel'i Fransa'ya egitime gönderdi. Once Marsilya'da
ticaret lisesinde okuttu. Ardindan Paris'te Pasteur Enstitüsü'nde
bakteriyoloji staji yaptirdi.
Daniel ögreniminden sonra Fransa'da kaldi, çünkü babasi, Isaac
Carasso dünyadan göçmüstü. 6 Subat 1929'da, Paris'te 18'inci bölgedeki bir
dükkanda "Danone Yogurtlari Paris Sirketi" kapilarini açti. Onu
1932'de Levallois-Perret'te ilk fabrika izledi. Danone imparatorlugu iste
böyle dogdu. Bugün bu imparatorluk bes kitada at kosturuyor. Cirosu 15
milyar euro'nun üstünde. 100 bin kisi çalistiriyor.
- Sütlü ürünlerde dünya birincisi: 18 ülkede (Türkiye
dahil) 48 fabrikasi var.
- Sise suyunda dünya ikincisi: 13 ülkede (Türkiye dahil)
97 fabrikasi var.
- Bisküvi ve tahilli kahvalti ürünlerinde dünya ikincisi: 21 ülkede 53 fabrikasi var.
Imparatorluga babasinin sayesinde adi verilen Daniel Carasso
doksandokuz yasinda ve Barselona'da yasiyor. Uzun yasamasinin sirri
mi? Herhalde söylemeye gerek yok; her gün birkaç kase yogurt! Ve
Daniel'in kulaklarinda, babasinin anlattigi Selanikli Türk yogurtçunun
evlerinin kapisini çalarken seslenisi yankilaniyor:
"Yogurtçu geldi...! Kaymakli yogurtlarim var...!"
BURASI KERVANSARAY
Birinci hicri asrın sonu ile ikinci asrın başlarında Horasan'ın Belh şehrinde kendi, çapında bir bölge hükümdarı yaşar: Bu mütevazi hükümdar, çevresine yaptığı iyilik ve adaletli tutum sebebi ile dualar alıp, hürmete lâyık olur.
Onun böylesine dua alıp, hürmete nâil oluşu yüzünden olacak ki Rabbimiz onu ismi unutulmayacak kadar büyük bir velî yapmayı murad eder, fani saltanatla ömrünün heder olup gitmesini istemez:
Nitekim irşadına vesile olan hâdiseler de bundan sonra peşpeşe hikmetle sıralanır. Bir gün sarayına girip huzuruna kadar ilerleyen meçhul bir yolcu ile tahtta oturan Sultan arasında şöyle bir â konuşma cereyan eder: Sultan İbrahim sorar: 'Yabancı, buraya kadar ne cür'etle ilerleyip, geliyorsun? ' 'Niye gelmeyeyim? Burası nedir ki? ' 'Ne olacak, saray. Sultanın sarayı.' 'Hayır, burası saray değil; kervansaraydır. Bizim gibi kervan yolcularının bir müddet istirahat edeceği kervansaray...' 'Sen deli misin be adam? Görmüyor musun burada oturan benim. Belh'in sultanı İbrahim bin Edhem. Hani burada yolcu? Var mı yolculuk alâmeti? '
'Söyle bakalım: Sultan, senden önce bu sarayda kim vardı? ' Ondan önce kim vardı? Ondan da önce kim vardı? Hani nereye gitti onlar, burada yoklar şimdi? Demek ki, onlar yolcuydular, geldiler, bir müddet istirahat edip sonra ayrıldılar. Şimdi istirahat sırası sende. Bir müddet istirahat edip sen de gideceksin.: Arkandan diğer yolcular gelecek, onlar da tıpkı senin gibi ayrılacak? Eğer burası kervansaray olmasaydı, bunların hiçbiri de gelip geçmeyecek, birinin elinde ebedi kalacaktı? ...' Belh Sultanını böylece acı şekilde ikaz eden meçhul adam, geri döner ve sessiz sedasız dışarı çıkıp gider. Neden sonra peşinden, koşanlar onu bir türlü bulamazlar:
Artık Sultan, bu meçhul adamın ikazını bir türlü unutamaz. Akşamları yatağına uzanır, kulağına aynı sesler devamlı gelir: 'Burası bir kervansaraydır. Senden öncekiler gelip geçtiler, sen de gelip geçeceksin....'
Böylece nefis muhasebesi yapıp, saltanatın faniliğini tefekkür ederken evin tavanından bir gürültü duyar. Heyecanla sorar: 'Kim var orada, ne arıyorsunuz? ' 'Benim ben, devemi kaybettim de, onu arıyorum! ' 'Yahu: sen deli misin? Deve aranır mı evin damında? ' 'Sen âtlas yorgan, yün yatak içinde âhireti ararsın da, ben dam üzerinde devemi arayamaz mıyım? ' Sultanın beyninde şimşekler çakar ve bu işin içinde İlâhi bir ikaz olduğuna hükmederek hemen fırlayıp hasır üstünde ibadete başlar: O sabah tâcını da, tahtını da terk eder, 'hepsini isteyen alsın. biraz da onlar eğlensin, benim misafirliğim bitti' diyerek ibadethanelere koşar, inzivalara düşer. çöllerde yalnız ve garip dolaşıp tefekküre başlar. Hayatın gayesini düşünür: nefsiyle mücadeleye girer. Öylesine bir nefis cihadına girer ki, terk ettiği bunca taht ve servetten sonra günlük normal yemeklerini de bırakır, bazan birkaç zeytin tanesi, bir iki lokma ekmekle ömrünü devam ettirmeye karar verir ve uzun zaman da aç, susuz yamalı elbise, hasırdan yatakla yaşar…
ENGINEER68
22-09-2006, 15:00
Deprem sırasında ne yapmalı?
Merkez üssünde depremi hisseden vatandaşlar arasında yapılan çalışma sonucuna göre can kaybı/yaralanma olaylarının riskinin deprem sırasında binaları terkedenler arasında arttığı ortaya konmuştur
Sayın Dr. Ülkümen Rodoplu ve Sayın Yrd.Doç. Dr Gürkan Ersoy tarafından kaleme alınan, Cumhuriyet Bilim Teknik Dergisi'nin 16 Aralık 2000, Sayı 717'de "Acil Tıp Derneği ve depreme hazırlık çalışmaları" adlı yazısını dikkatle okudum. Acil Tıp Derneği'ni, 1995 yılından bu yana yaptıkları etkinlikleri özlüce tanıtan ve Afet Hekimliği uygulamalarında gözlenen kimi eksiklikleri işaret eden değerli çalışmalarından ötürü burada kutlarım. Bu tartışma yazısı, sözkonusu çalışmada değinilen bazı hususların daha ayrıntılı şekilde işlenerek kamuoyuna iletilmesi, bu konularda varolan tereddütleri ortadan kaldırmak amacı ile hazırlanmıştır.
Deprem sırasında uygulanacak eylem planında şu noktalar yaşamsal önem taşımaktadır :
Deprem sırasında ilk olarak P (birincil) dalgaları sonra sırası ile yayılma hızları daha az olan S (ikincil) ve yüzey dalgaları ulaşır. S ve yüzey dalgaları "yıkıcı" özellik taşıdıklarından P ve S dalgalarının yöreye geliş zamanları arasındaki fark, bir anlamda deprem sırasında yapabileceğimiz eylemler (konuttan dışarıya çıkma, yaşam boşluğuna yönelme-sığınma vb) için gerekli zaman aralığını tanımlar. Bu büyüklük matematiksel olarak bağıntısı şöyle ifade edilebilir.
Dt = S ve P dalgalarının geliş süreleri arasındaki fark, sn
R = incelenen yöre ile deprem odağı arasındaki uzaklık-odak uzaklığı , km
V s ,V p = Sırası ile S ve P dalgalarının ortam içinde yayılma hızları (km/sn) (Ortalama değerler olarak V s = 3.41 km/sn, V p = 5.9 km/sn kabulü yapılmıştır- Arıoğlu, Ergin, Arıoğlu, N, Yılmaz, Girgin, 2000).
Formülden anlaşılacağı üzere, zaman aralığı doğrudan doğruya "odak uzaklığı" ile orantılıdır. 17 Ağustos 1999 depreminde İstanbul için (R=100 km) sözü edilen zaman Dt @ 12.5 sn hesaplanır. Açıktır ki böylesine küçük bir zaman aralığı ancak daha önce çok ayrıntılı biçimde planlanmış ve bir kaç kere yerinde uygulanmış eylem programını deprem sırasında belirli bir başarı ile gerçekleştirme olanağını sağlayabilir. Diğer kelimelerle, bu nokta sık sık kamuoyunda yinelenen "depreme hazırlıklı olma" nın temelini oluşturmaktadır.
Kuvvetli sarsıntının etkin süresi, bir anlamda deprem kırığının yırtılma süresi, deprem sırasında bireyin davranış biçimini denetleyen diğer bir temel büyüklüktür. Anılan büyüklük ise genel olarak depremin büyüklüğü ve sismik enerjinin boşaldığı alanın jeomekanik özellikleri ile yakından ilintilidir. Chang ve Krinitzsky (Naeim, 1989) çalışmasına göre, örneğin büyüklüğü M=7.5 olan bir depremde zeminde- merkez üssüne 10 km uzaklıktaki kuvvetli sarsıntının süresi 45 sn olarak belirlenirken aynı koşullarda deprem büyüklüğü M=6'da, sözü edilen süre yaklaşık 15 sn'dir. 45 sn süren yıkıcı özellikteki bir depremde (M=7.5) binanın dışına çıkılması fiziksel olarak mümkün değildir. Ancak giriş ve birinci katlarda oturan konut sakinleri kuvvetli sarsıntı koşullarında binanın dışına kaçabilirler. Orta ve yüksek katlı binalarda oturanların deprem sırasında dışarıya kaçmaları, bilinçsizce konut içinde mekan değiştirmeleri kendi yaşam güvenceleri açısından son derece tehlikeli bir davranıştır. Unutulmamalıdır ki kuvvetli sarsıntılarda insanların yerdeğiştirmeleri fiziksel olarak mümkün değildir. 17 Ağustos 1999 Doğu Marmara Depremi'nde İzmit'te bulunan vatandaşlarımızın deprem sırasında hissettiklerini belirten ifadeler yukarıdaki savı doğrulamaktadır. Bu ifadelerden birkaç örnek (Bir Kabusa Uyanmak, Kocaeli Üniversitesi, 2000) aşağıda sunulmuştur :
"O kadar çok sallanıyordu ki kalkmak mümkün değildi. Sarsıntı bitti. Karanlıkta dışarıya çıktık." , "Sarsıntı çok güçlüydü. İki kolumla tutunarak güçlükle ayakta kalabildim.", "Yan odada yatan oğlumun yanına gitmek için içgüdüsel bir hareketle yataktan fırladım. Ama kapaklanarak yer düştüm." , "Öne arkaya, sağa sola gidip gelen oda kapısından destek alarak, ancak ayakta durmaya çabalıyordum.", "Korkunç bir uğultu ile gelen bir ses duydum! Bir sarsıntı başladı ! Karşı odada yatan kızıma doğru koştum. Hemen kucağıma aldım. İki adım attım, kapı ağzında yere düştüm, koridora gidemedim."
°Sarsıntı süresi boyunca yapılacak en doğru davranış, yaşadığımız ve bulunduğumuz mekanlarda emniyetle saklanabileceğimiz "yaşam boşlukları" na doğru hızla ve paniksiz şekilde yönelmek ve deprem sonuna kadar bu hacimlerde sığınmaktır. Yeterli yüksekliği bulunan sağlam kanepe, çekyat ve yatakların kenarları ideal "yaşam boşlukları"dır (Arıoğlu, Ergin, Arıoğlu, N., Yılmaz, Girgin, 2000). Burada yatış pozisyonu, vücudu olası enkaz parçaları ve düşen ağır eşyaların darbe etkilerini azaltmak amacı ile yana doğru olmalı ve vücudun kafa kısmı ise yastık, battaniye ya da kalın ciltli kitap ile özenle korunmalıdır. Ayrıca solunum yolunu sıva tozlarından korumak amacı ile deprem sırasında (30-60 sn) ağız ve burunun -solunumu engellemeyecek ölçüde- örtülmesine dikkat edilmelidir. Kuvvetli sarsıntı biter bitmez bulunulan mekân hazırlanan eylem planı gereğince hızla tahliye edilir. ° Ahşap masaların altları depremde güvenilir "yaşam boşlukları" oluştururlar. Bu özellik tamamen ahşabın lifsel özelliği nedeni ile sünek-ihbarlı kırılma modu sergilemesinden ve darbe yüklemesi altında -yıkıntının çok ani olarak belirli yükseklikten düşerek masayı etkilemesi- dayanımının statik dayanımına kıyasla yaklaşık 1.5 ile 2 katı olmasından kaynaklanmaktadır. Bu oranı denetleyen belli başlı özellikler ahşabın türü, nem ve yükleme doğrultusu ile lif arasındaki açıdır (Ahşabın kalitesi, diğer bir deyişle yoğunluğu, arttıkça tüm dayanım büyüklükleri de artmaktadır (Birön, Arıoğlu, Ergin, 1981)) .
Bu konudaki literatür dikkatle incelendiğinde sağlam bir masanın ya da çalışma masasının altına saklanılması, masanın ayağına sıkıca tutunarak deprem süresi boyunca kıpırdamadan beklenmesi önerilmektedir (Levy ve Salvadori, 1995) (Arıoğlu, Ergin, Arıoğlu, N., Yılmaz, Girgin, 2000). Tekrarlanmalıdır ki deprem sırasında bulunan hacmin panik içinde terkedilerek binalardan dışarıya çıkılması insanların can güvenliği açısından fevkalade sakıncalı bir davranıştır. Merkez üssünde- Gölcük- depremi hisseden vatandaşlar arasında yapılan titiz bir çalışma sonucuna göre can kaybı/yaralanma olaylarının riskinin deprem sırasında binaları terkedenler arasında arttığı ortaya konmuştur (Dedeoğlu, Erengin, Pala, 2000).
ENGINEER68
29-09-2006, 12:55
Ölüm ve hayat aynı KAREDE birleşti
--------------------------------------------------------------------------------
Amerika'nın Arizona eyaletine bağlı Phoenix kentinde yaşanan olay, büyük üzüntü yaşattı. Aaron Celis adlı adamın 36 yaşındaki karısı Veronica, hem hamile hem de ağır kanser hastası olarak Samaritan Hastanesi'ne kaldırıldı. Yazık ki, doktorların tüm çabalarına rağmen Veronica'nın 7 Ağustos'ta beyin ölümü gerçekleşti.
DOĞUMA 2 HAFTA VARDI
Veronica hamileliğinin 24'üncü haftasında tıbben ölü kabul edilirken, kocası o gün çok zor bir seçimle karşı karşıya kaldı. Eğer karısının ölümünü kabullenirse, doğmamış bebeğini de onunla birlikte kaybedecekti. Hem karısını hem de bebeğini kaybetmeyi göze alamayan Aaron kararını verdi ve Veronica'nın makineye bağlı halde yaşamasını istedi.
Aaron, doğacak çocuğunun anne karnında en azından 32 haftalık oluncaya kadar gelişmesi ve daha sonra sezaryenle alınması için talepte bulundu. Doktorlar aynı gün Veronica'yı makineye bağladı. Bebeğin 6 Ekim'de doğması planlandı. Ancak beklenmedik bir olay yaşandı. Doğuma 2 hafta kala annenin vücudunu bakteriyel enfeksiyon sardı. Bunun üzerine doktorlar acil ameliyatla bebeğin alınmasına karar verdi ve önceki gün 1 kilo 350 gram ağırlığında sağlıklı bir kız çocuğu dünyaya geldi.
VE BEBEK ANNESİNİN YANINDA...
Doğumdan sonra bebek, tıbben ölü olan annesinin yanına yatırıldı. Acı ve mutluluğu aynı anda yaşayan adam, gözyaşları içinde önce karısını sonra bebeği öptü. Doktorlar Veronica'yı yaşam destek ünitesinden koparmaları gerektiğini söylediklerinde Aaron, "Bugün bebeğimin doğum günü... Karımı bir gün daha yaşatın" dedi. Babanın isteği yerine getirildi ve Veronica'nın fişi ertesi gün çekildi.
Yerin seni cektigi kadar agirsin
Kanatlarin cirpindigi kadar hafif..
Kalbinin attigi kadar canlisin
Gozlerinin uzagi gordugu kadar genc...
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kotu..
Ne renk olursa olsun kasin gozun
Karsindakinin gordugudur rengin..
Yasadiklarini kar sayma:
Yasadigin kadar yakinsin sonuna;
Ne kadar yasarsan yasa,
Sevdigin kadardir omrun..
Gulebildigin kadar mutlusun
Uzulme bil ki agladigin kadar guleceksin
Sakin bitti sanma her seyi,sevdigin kadar sevileceksin.
Gunesin dogusundadir doganin sana verdigi deger
ve karsindakine deger verdigin kadar insansin
Bir gun yalan soyleyeceksen eger
Birak karsindaki sana guvendigi kadar inansin.
Ay isigindadir sevgiliye duyulan hasret
ve sevgiline hasret kaldigin kadar ona yakinsin
Unutma yagmurun yagdigi kadar islaksin
Günesin seni isittigi kadar sicak.
Kendini yalniz hissetigin kadar yalnizsin
ve guclu hissettigin kadar guclu.
Kendini guzel hissettigin kadar guzelsin..
iste budur hayat!
Iste budur yasamak bunu hatirladigin kadar yasarsin
Bunu unuttugunda aldigin her nefes kadar usursun
ve karsindakini unuttugun kadar cabuk unutulursun
Cicek sulandigi kadar guzeldir
Kuslar otebildigi kadar sevimli
Bebek agladigi kadar bebektir
ve herseyi ögrendigin kadar bilirsin ve bunu da ogren,
SEVDIGIN KADAR SEVILIRSIN
CAN YUCEL
Doktor ve Görev
(Gerçek bir hikâye) Hızlı bir çalışma temposunun ardından saatin beş
olduğunu kat nöbetini devretmeye gelen hemşire arkadaşlar sayesinde fark
etmiştik. Yoğun bir servisti çalıştığım servis, çocuk servisleri
hastanelerin en yoğun ve gürültülü olan servisleridir. Artık günün yoğunluğu
geçmiş servis sessiz bir hal almıştı aksam tedavilerini henüz bitirmiş
ofiste cay içmeye gitme telasındaydım Çünkü o günün ilk çayını içme fırsatı
yakaladım diye kendi kendime düşünüyordum. Kep dağılmış saç bas karışmış
yorgun bitkin bir haldeydim tedavi odasından çıktığımda .Aynada kendimi
tanıyamadım ofise geldiğimde hemşire odasının telefonu çalıyordu . Oturduğum
yerden büyük bir güçlükle ayağa kalktım ve telefona gittim karsıdaki ses
acilde trafik yaralılarının olduğunu içlerinde çocuklarında bulunduğunu
damar bulamadıklarından dolayı acile yardıma gelmemi söylüyordu. Tüm
yorgunluğumu unutmuş hızla acil servisine yönelmiştim ki diğer telefonda
nöbetçi hekimin icapçı beyin cerrahi hekimiyle gelip gelmeme konusundaki
tartışmasını duydum. Nöbetçi hekimin sesi ortalığı çınlatıyordu:
- Ne yapalım? Bırakalım olsun mu bu insanlar? Gelmek zorundasınız!
- *
- Gittiğiniz davet beni ilgilendirmez! Nöbet değiştirseydiniz çok önemli bir
davetti madem.
-*
- Siz Hipokrat yemini etmediniz mi Konuşma böyle sürüp giderken gelen
asansöre binerek koşarak acil servisine gittim Her yer kan revan içinde
ağlayan koşuşturan yakınını bulmaya çalışan bir yığın insan vardı bu
kalabalıkta sağlıklı bir is nasıl yapılırdı bilmiyordum ama her kez elinden
geleni birilerine bakma gayretini gösteriyordu. Acil serviste yatak kalmamış
sedyelere insanlar yatırılıp ilk müdahale yapılıncaya kadar bekletiliyor
yetersiz kalan personel yerine hastaları yukarı sevk edilen servise aileleri
çıkartıyordu. Onca kazazede içinde başında kimsesi olmayan ama durumu da
oldukça ağır 15
-17 yas arası bir genç vardı gerekli müdahalesi yapılmış fakat sevk edildiği
beyin cerrahi hekimi henüz görev yerine gelmediği için orada bekletiliyordu.
Kendime ait serum ve tedavileri uyguladıktan sonra o çocuğun basına giderek
ilgilenmeye çalıştım şuuru yerindeydi konuştuklarımı anlıyor fakat cevap
veremiyordu. Hayatinin son anlarını yasadığını görüyor ve yalnız olduğu için
korkunç derecede üzülüyordum onu orada yalnız bırakamıyordum. Zaten ben
onunla ilgilenirken acil servis boşalmış tüm hastalar gerekli servislere
dağıtılmıştı. Genç iyice kotu olmuştu ellerimi sımsıkı tutuyordu bırakma
dercesine gözlerinden yaslar süzüldükçe kendimi bende tutamaz hale gelmiştim
eğildim yanaklarından öptüm. Bırakmayacağım seni sakin ol, üzülme sakin
diyordum hiç tanımadığım daha önce hiç görmediğim bu insana anlatılmaz bir
yakınlık hissediyor sanki onun acısının aynisini çekiyordum. Çok acı
çekiyordu hem yalnızlığından hem de geçirmiş olduğu beyin travmasından .Ne
kadar süre daha onunla kaldığımı hatırlamıyorum o artık aramızda değildi bu
dünyayı terk etmişti ve ben gelmeyen doktoru suçluyor içimden lanetler
yağdırıyordum. Derken beyin cerrahi hekimi gelmişti. Hastanın daha doğrusu
henüz ölmüş gencin üzerindeki çarşafı almamı söyledi. çarşafı kaldırdığımda
doktorun hiç bir şey söyleme fırsatı olmadan yere düştüğünü gördüm. Ne
olduğunu anlamaya çalışıyordum yemekli bir davetten gelmişti acaba çok mu
sarhoştu ya da kalp krizimi geçiriyordu diye düşünürken diğer hekim
arkadaşları olaya müdahale etmişlerdi bile. Ölen o gencecik insanin
babasıydı bu doktor ve kendi evladının tedavisi için çok geç kalmıştı ne
yazık ki. Kötü günde oğlunun acısıyla felç geçirmiş ve görevine yeniden
dönememişti Seni yeniden andım KEREM ruhun şad olsun hayattaki bir saatlik
dost bana yıllardır yaşattığın tecrübeyle dost kalan dost . 1986
MUTLAKA 2 - 3 Ayda bir bu yazıyı okurum ben. Size de tavsiye ediyorum.
Uyduk imama...
"Türkiye'yi pazarlıyorum..."
Kimin bu laf?
Başbakan'ın.
Şimdi ne diyor?
"Deniz Baykal pazarlamacı..."
Ben anlamadım bu işi.
En iyisi, anlamadığım konulara hiç girmeyeyim...
Az çok anladığım konuyu yazayım bari.
Memur zammı açıklandı, malum.
3+3, 4+4 falan...
Türkçesi...
Ayda 66 lira.
Böl 30'a.
Ne eder günde?
2 lira 20 kuruş.
Tesadüfe bakın ki...
Diyanet de açıkladı.
Fitre'yi.
4 lira 50 kuruş.
Hani her bayram namazından önce tarif eder ya hoca, nasıl kılacağımızı...
Unutur çünkü bizim millet.
Biz de öyle yapalım.
Fitre'yi tarif edelim...
Bildiğin sadaka.
4 lira 50 kuruşa sadaka, 2 lira 20 kuruşa zam deniyor bu ülkede.
Devam edelim...
Geçen yıl ne kadardı fitre?
4 lira.
Bu yıl ne kadar?
4.5 lira.
Ne kadar artmış?
Yüzde 12.5...
Neden?
Şöyle diyor fitreyi belirleyen Diyanet, "gıda fiyatlarını ve geçim
standardını gözönüne alarak hesapladık..."
Demek ki neymiş...
Gıda fiyatlarını ve geçim standardını gözönüne alırsan, "sadaka" ya bile net
yüzde 12.5 zam yapman gerekiyormuş.
Ama ne yaptılar memur maaşına?
Gıda fiyatlarını ve geçim standardını gözönüne alarak...
Taksit taksit 4.
O da imam...
Bu da imam...
Artık hangisine uyarsanız.
NOT...
Bu yazıyı okuyup, "elmayla armudu karıştırmışsınız" diye mesaj atacak olan
"manav profesörleri", hiç zahmet etmesin... Asıl, memurla dilenciyi
karıştıranlara atın siz o mesajı.
"Para yok, ne verelim?" diye soranlara da, sorarım... Bu Ramazan'da gelmedin
oraya, dört yıldır oradasın... Paylaşılacak ekmek, neden hâlâ sadakadan bile
az?
krokodil
30-09-2006, 00:22
Uyduk imama...
"Türkiye'yi pazarlıyorum..."
Kimin bu laf?
Başbakan'ın.
Şimdi ne diyor?
"Deniz Baykal pazarlamacı..."
Ben anlamadım bu işi.
En iyisi, anlamadığım konulara hiç girmeyeyim...
Az çok anladığım konuyu yazayım bari.
Memur zammı açıklandı, malum.
3+3, 4+4 falan...
Türkçesi...
Ayda 66 lira.
Böl 30'a.
Ne eder günde?
2 lira 20 kuruş.
Tesadüfe bakın ki...
Diyanet de açıkladı.
Fitre'yi.
4 lira 50 kuruş.
Hani her bayram namazından önce tarif eder ya hoca, nasıl kılacağımızı...
Unutur çünkü bizim millet.
Biz de öyle yapalım.
Fitre'yi tarif edelim...
Bildiğin sadaka.
4 lira 50 kuruşa sadaka, 2 lira 20 kuruşa zam deniyor bu ülkede.
Devam edelim...
Geçen yıl ne kadardı fitre?
4 lira.
Bu yıl ne kadar?
4.5 lira.
Ne kadar artmış?
Yüzde 12.5...
Neden?
Şöyle diyor fitreyi belirleyen Diyanet, "gıda fiyatlarını ve geçim
standardını gözönüne alarak hesapladık..."
Demek ki neymiş...
Gıda fiyatlarını ve geçim standardını gözönüne alırsan, "sadaka" ya bile net
yüzde 12.5 zam yapman gerekiyormuş.
Ama ne yaptılar memur maaşına?
Gıda fiyatlarını ve geçim standardını gözönüne alarak...
Taksit taksit 4.
O da imam...
Bu da imam...
Artık hangisine uyarsanız.
NOT...
Bu yazıyı okuyup, "elmayla armudu karıştırmışsınız" diye mesaj atacak olan
"manav profesörleri", hiç zahmet etmesin... Asıl, memurla dilenciyi
karıştıranlara atın siz o mesajı.
"Para yok, ne verelim?" diye soranlara da, sorarım... Bu Ramazan'da gelmedin
oraya, dört yıldır oradasın... Paylaşılacak ekmek, neden hâlâ sadakadan bile
az?
budur...ben daha ağırlarını yazacaktım bu zevata ya ..neyse...
bu dünyada insanları bozan bir sürü şey var..para ,kadın,makam mevki...politikacı denen nesli tükenmeyecek türleri bozan yegane şey iktidar koltuğu..anadoluda tabir vardır birde türkü sözüydü..karakolda doğru söyler mahkemede şaşar diye..benbu ülkeden de bıktım ,başımda 45 senedir yüzleri değişip özleri değişmeyen şaklabanları görmektende..........
,başımda 45 senedir yüzleri değişip özleri değişmeyen şaklabanları görmektende..........
Bıktım demek bile kesmiyor:mad:
50 Yıldır Türk Milleti de CAM TAVAN sendromu yaşıyor. Ne kadar beceriksiz, dar kalıplarımız olduğuna inandırılmış, şimdi denemekten korkuyoruz. Türkler'de aşağılık kompleksi var diyorum, hayır diyorlar, var işte.
Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görür. Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar.
Metal zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışır ama başlarını tavandaki cama çarparak düşer.
Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplar, tekrar başlarını cama vururlar.
Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çeker. Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıplamamayı öğrenir.
Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte, 30 cm zıplar!
Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkanları vardır ama buna hiç cesaret edemezler.
Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı "hayat dersi"ne sadık halde yaşarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkanları vardır ama kaçamazlar.
Çünkü engel artık zihinlerindedir. Onları sınırlayan dış engel kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel varlığını sürdürmektedir.
Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini gösterir.
Buna "cam tavan sendromu" denir. Bir insanın gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun cam tavanıdır.
Cam tavanınız hayallerinizin tavan yüksekliğini gösterir.
Yapabileceğin, yapabileceğini düşündüğün kadardır.
uluslararası politik ve stratejik arastırmalar merkezi'nin 17 ilde 1.850 lise ogrencisi ile yaptıgı anket sonuclarına gore
sigara icenler.................................%72
alkol............................................% 66
uyusturucu kullanımı......................%26
evden kaçmak.............................%51
okuldan kaçmak...........................%71
şiddet kullanmak..........................%65
genclik emin ellerde rahat uyuyabiliriz...:(
Bir babanın oğluna verdiği öğütler... Her baba oğluna bunları söylemiyor.Okumaya değer:""""
+ Türkiye'de hiç bir zaman döviz üzerinden borçlanma.
+ Başbakan dahil hiç bir siyasi liderin veya bakanın demecine inanıp
işlerini onlara göre sakın düzenleme
+ Hiçbir zaman acele karar verme ve verdiğin karardan kolay geri dönme,
bu davranış kendine güvenini arttırır.
+ Arkadaşına kefil olmak yerine, eğer imkanın varsa ona borç vermeyi teklif et.
+ Eğer bir mal satman gerekiyorsa mümkünse vadeli satma, peşin sat,
hatta biraz zarar etsen bile böyle yap.
+ Kredi kartı ile alışveriş yaparken kartını görevliye veya garsona
sakın teslim etme, bizzat sen kasaya götür, pos (kredi kartı) cihazından
geçişini izle ve makineden çıkan fişin rakamlarını kontrol et.
+ Kredi kartı şifreni banka görevlisi de olsa bile kimseye söyleme ve
atm makinası kullanırken de çevredeki kişilere gösterme.
+ Hiçbir kooperatife üye olma çünkü 1990 senesinden sonra kooperatif
yoluyla ev veya arsa sahibi olmanın hiçbir avantajı kalmadı.
İş hayatı,
+En zor taklit edilen imza , bir defada kalemi kağıttan kaldırmadan
atılan imzadır. imzanı bu şekilde atmaya gayret et,
+ En büyük ve yenilmeyen tek gücün bilgi ve tecrübe olduğunu unutma..
+ Her kime olursa olsun kefil olacaksan ödeyebileceğin rakamdan
fazlasına kefil olma , kefalet tutarı belli olmayan sözleşmelere imza atma,
aksi takdirde herşeyini kaybedebilirsin.
+ Bir arkadaşına borç verirken her zaman geri gelmeyebileceğini
düşünerek, seni üzmeyecek bir tutarda borç ver,
+ İş hayatında hiç kimseye olduğundan fazla değer verme, hiç kimseyi
de küçük görme
+ İş yerine girerken kapıcının elini sık, hizmetlinin hatırını sor,
gerektiğinde karşılıksız yardımda bulun.
+ Yürüyebileceğin mesafelerde otomobil kullanma.
+ Hiçbir zaman görevde iken bir devlet memuruna hakaret etme, hatta
ona vurmayı aklından bile geçirme. aksi takdirde bir yıla kadar hapis
cezası alabileceğini unutma.
+ Noterde işin olduğunda mümkünse sabah gitmeye çalış.
Otomobil için,
+ Otomobil satın alınırken satışı en kolay olan marka ve modelde
araç satın almaya gayret et. bu senin hazır para kaynağın olmalıdır.
çünkü insanın büyük paraya ne zaman acilen ihtiyaç duyacağı belli olmaz.
+ Otomobiline binmeden önce lastikleri, kullanırken motor hararetini,
araçtan indiğinde camları ve kapıların kilitlerini kontrol etmeyi unutma..
+ Güvenebileceğin bir tamircinin telefonu her zaman yanında olsun.
+ Mümkünse aynı marka otomobilin yeni modellerini satın al, böylece
tamircin hep aynı kalır.
+ Otomobilinin periyodik bakımı ile trafik ve sigorta belgelerinin
tam ve eksiksiz olmasına dikkat et.
+ Arabanının tüm emniyet ve güvenlik sistemleri tam olsa bile ayrıca
alarm taktır. Hırsızı caydıracak tek şey budur.
Ev yaşamında,
+ İyi bir avukatın, elektrik tamircisinin ve su tesisatçısının
adresi kolayında olsun.
+ Sabah uyandığında yatağını mutlaka topla.
+ İş kıyafetini çorabın da dahil olacak şekilde akşamdan hazırla,
+ Gerektiğinde çamaşır yıkamayı öğren, ancak kendi giyeceklerinin
ütüsünün tamamını her zaman kendin yap.
+ Çorba, pilav , makarna yapmayı, et terbiye etmeyi ve pişirmeyi
mutlaka öğren.
+ Evin içinde cumartesi ve pazar hariç pijama veya eşofmanla
dolaşma,hatta bu günlerde bile uygun bir kıyafet giy.
+ Ev içinde çorapla veya yalınayak gezme. Mümkünse sadece ev içinde
giyebileceğin rahat bir spor ayakkabın olsun.
+ Eşin, akşam yemek hazırlarken mutfaktan ayrılma yardımcı ol,
yemekten sonra sofrayı mutlaka sen topla.
+ Mümkünse her yemekten ve tatlı yedikten sonra dişini fırçala,
+ yemek aralarında yediğin aperatiflerden sonra ağzını suyla çalkala,
+ Yanında mentollü veya naneli sakızın her zaman olsun.
+ Yemek öncesi ve yemek sırasında bol su iç.
Tatil yaparken,
+ Tatile, sağlık ve eğitime harcayacağın paraya acıma.
+ Her yıl yeni bir tatil yöresinde tatilini geçirmeye özen göster.bu
sana ömür boyunca kırk yada elli farklı yerde tatil yapman demektir.
+ Sakın devremülk alma, bu senin ömür boyunca aynı yerde ve aynı
zamanda tatil yapman anlamına gelir ki belli bir zaman sonra tad vermez.
ayrıca bütün yıl ödeyeceğin sabit masraflar ise işin fazladan tuzu biberi olur.
Özel hayatın da,
+ Eşinle kendi aranda mesafeyi yok etme her zaman onunda bir özel
yaşamı olduğunu kendi arkadaşları ile gezip eğlenme hakkı olduğunu unutma.(seco)
+ Eşinin yükselen burcunu karakterini çok iyi öğren.
+ Arasıra eşine sürpriz yap, eve çiçekle git, tiyatroya bilet al..onu
iyi bir restoranda mutlaka akşam yemeğine götür.
+ Sadece; Allah'tan, evlat acısı yaşamaktan, yetim hakkı yemekten,
kuru iftiraya uğramaktan, sabırlı insanın öfkesinden, korkusuz insanın
cesaretinden ve kendi nefsinden kork..
+ Ben bunların çoğunu yapamadım ama sen yap..!
İnternetten baban
http://www.galeriturk.net/getimg/adsiz226.JPG
Aliye ile Ramazan
Öyle tesadüfler vardır ya:
Bir otobüs durağında poşetlerle beklerken, rastlaşırsınız aniden...
"- Bu o..." diye içiniz titrer. Bir zamanlar yüreğinizi yakan aşık, sarkmış göbeği, ağarmış saçlarıyla karşınızdadır... iki elinde iki çocuk...
- Nasılsın?
- iyiyim... Ya sen?...
- Kızın amma da büyümüş... Benim de var 10 yaşında...
- Annen, baban?...
- Babamı kaybettik. Annem hasta...
- Mutlu musun?
Sessizlik...
- Telefonumu vereyim, ararsın belki...
İki yanakta iki masum buse; biri eski sevgiliye, diğeri onunla birlikte yitip giden maziye...
"- Kimdi o amca anne?.."
Yüreğinizde belli belirsiz bir iç çekme ve aklınızda hınzır bir soru işareti:
"Acaba?.."
* * *
Aliye ile Ramazan'ın aşk hikayesinde buna benzer bir hüzün gizliydi.
Gerçi öyküleri, önce haklı olarak bir "tıp rezaleti" olarak yansıdı Milliyet'in manşetine... Ancak Ayşegül Aydoğan'ın dünkü haberi en az ilki kadar hazindi:
Polis memuru Ramazan Bey, öğretmen Aliye Hanım'a 1954'te Karabük'te evlenme teklif etmiş. Annesine bakmak zorunda olduğundan kabul edememiş Aliye... Bir başkasıyla evlenmiş Ramazan... Üç çocuğu olmuş, ancak Aliye'yi hep aklında, göğsünde saklamış. Gün gelmiş, eşi göğüs kanserine yenik düşmüş. Ailesi "3 çocukla bir başına baş edemezsin, evlen" diye tutturmuş. O da "Yıllar önce bir sevgilim vardı, evlenirsem onunla evlenirim" demiş. 17 yıl sonra gençliğinin Karabük'üne dönmüş ve Aliye'nin peşine düşmüş.
Öğretmenlik yaptığı okulda bulmuş onu... Müdürün odasında beklemeye koyulmuş. Aliye odaya girip de eski aşkını karşısında görünce şaşkınlıktan dışarı kaçmış. 17 yıl önceki teklifi yinelemiş Ramazan:
"- Evet" demiş bu kez Aliye öğretmen...
* * *
28 yıl evli kalmışlar. İkinci baharı yaşamışlar.
Malum, ikinci bahar, "son"bahardır. Orada aşk, hayatla cilveleşmekten çok, hayat denilen çileyi birlikte göğüslemektir.
71 yıllık yorgun kalbi teklemiş bir gün Aliye'nin...
Ramazan bir ambulansla hastaneye yetiştirmiş eşini... Kabul etmemişler, paraları yok diye... Sonra bir başkasına... yine ret...
Aliye Hanım ölümün eşiğinde duyuyormuş Ramazan Bey'in çırpınışlarını; "Allahım bunlar ne yapıyor" diye ürperiyormuş.
Ramazan Bey'se "ilk göz ağrım gidiyor" diye sızlanıyormuş için için... "Ona bir şey olursa ben ne yaparım?.."
Sonunda Ramazan Bey'in yeğenlerinin parasıyla bir özel hastaneye yatırabilmişler. Fotoğrafı vardı dünkü Milliyet'te...
Aliye Hanım yatakta; Ramazan Bey başucunda... sağ eli sımsıkı eşinin avucunda...
* * *
"İlk bahar"da çoğunlukla imkansızlıktır aşkı filizleyen, besleyen; "son bahar"daysa fedakarlık...
Onu aşkı yaşattı
Aliye Öğretmen, 17 yıl bekleyip kavuştuğu ilk aşkı Ramazan Bey için "Değerini gidince anladım.
İkinci kez gelince teklifini kabul ettim" diyor
"Ne kadar bilirsen bil, soylediklerin karsidakinin anladigi kadardir."
Hz.Mevlana (KS)
Profesor ve Seyis
Profesor Konferans vermek uzere salona girmis.
Salon, on sirada oturan seyis disinda bosmus. Konusup konusmama konusunda tereddude dusen Profesor sonunda seyise sormus:
- Buradaki tek kisi sensin. Sana gore konusmali mi, yoksa konusmamali miyim?
Seyis cevap vermis: "Hocam ben basit bir insanim, bu konulardan anlamam. Fakat
ahira gelseydim ve butun atlarin kacip bir tanesinin kaldigini gorseydim, yine de onu beslerdim."
Bu sozlere hak veren Profesor konferansa baslamis. Iki saatin uzerinde konusmus
durmus, konferanstan sonra kendini mutlu hissetmis, dinleyicisinin de konferansin cok iyi oldugunu onaylanmasini isteyerek sormus:
-"Konusmayi nasil buldun?"
Seyis cevap vermis: "Hocam sana daha onca basit bir adam oldugumu ve bu konulardan pek anlamadigimi soylemistim. Gene de eger ahira gelir biri disinda tum atlarin kactigini gorseydim, onu beslerdim, ama elimdeki tum yemi ona verip hayvani catlatmazdim. "
"Ne kadar bilirsen bil, soylediklerin karsidakinin anladigi kadardir."
Hz.Mevlana (KS)
Profesor ve Seyis
Profesor Konferans vermek uzere salona girmis.
Salon, on sirada oturan seyis disinda bosmus. Konusup konusmama konusunda tereddude dusen Profesor sonunda seyise sormus:
- Buradaki tek kisi sensin. Sana gore konusmali mi, yoksa konusmamali miyim?
Seyis cevap vermis: "Hocam ben basit bir insanim, bu konulardan anlamam. Fakat
ahira gelseydim ve butun atlarin kacip bir tanesinin kaldigini gorseydim, yine de onu beslerdim."
Bu sozlere hak veren Profesor konferansa baslamis. Iki saatin uzerinde konusmus
durmus, konferanstan sonra kendini mutlu hissetmis, dinleyicisinin de konferansin cok iyi oldugunu onaylanmasini isteyerek sormus:
-"Konusmayi nasil buldun?"
Seyis cevap vermis: "Hocam sana daha onca basit bir adam oldugumu ve bu konulardan pek anlamadigimi soylemistim. Gene de eger ahira gelir biri disinda tum atlarin kactigini gorseydim, onu beslerdim, ama elimdeki tum yemi ona verip hayvani catlatmazdim. "
Süper; Kapasite meselesi!:gulen:
Bir babanın oğluna verdiği öğütler... Her baba oğluna bunları söylemiyor.Okumaya değer:""""
+ Türkiye'de hiç bir zaman döviz üzerinden borçlanma.
+ Başbakan dahil hiç bir siyasi liderin veya bakanın demecine inanıp
işlerini onlara göre sakın düzenleme
+ Hiçbir zaman acele karar verme ve verdiğin karardan kolay geri dönme,
bu davranış kendine güvenini arttırır.
+ Arkadaşına kefil olmak yerine, eğer imkanın varsa ona borç vermeyi teklif et.
+ Eğer bir mal satman gerekiyorsa mümkünse vadeli satma, peşin sat,
hatta biraz zarar etsen bile böyle yap.
+ Kredi kartı ile alışveriş yaparken kartını görevliye veya garsona
sakın teslim etme, bizzat sen kasaya götür, pos (kredi kartı) cihazından
geçişini izle ve makineden çıkan fişin rakamlarını kontrol et.
+ Kredi kartı şifreni banka görevlisi de olsa bile kimseye söyleme ve
atm makinası kullanırken de çevredeki kişilere gösterme.
+ Hiçbir kooperatife üye olma çünkü 1990 senesinden sonra kooperatif
yoluyla ev veya arsa sahibi olmanın hiçbir avantajı kalmadı.
İş hayatı,
+En zor taklit edilen imza , bir defada kalemi kağıttan kaldırmadan
atılan imzadır. imzanı bu şekilde atmaya gayret et,
+ En büyük ve yenilmeyen tek gücün bilgi ve tecrübe olduğunu unutma..
+ Her kime olursa olsun kefil olacaksan ödeyebileceğin rakamdan
fazlasına kefil olma , kefalet tutarı belli olmayan sözleşmelere imza atma,
aksi takdirde herşeyini kaybedebilirsin.
+ Bir arkadaşına borç verirken her zaman geri gelmeyebileceğini
düşünerek, seni üzmeyecek bir tutarda borç ver,
+ İş hayatında hiç kimseye olduğundan fazla değer verme, hiç kimseyi
de küçük görme
+ İş yerine girerken kapıcının elini sık, hizmetlinin hatırını sor,
gerektiğinde karşılıksız yardımda bulun.
+ Yürüyebileceğin mesafelerde otomobil kullanma.
+ Hiçbir zaman görevde iken bir devlet memuruna hakaret etme, hatta
ona vurmayı aklından bile geçirme. aksi takdirde bir yıla kadar hapis
cezası alabileceğini unutma.
+ Noterde işin olduğunda mümkünse sabah gitmeye çalış.
Otomobil için,
+ Otomobil satın alınırken satışı en kolay olan marka ve modelde
araç satın almaya gayret et. bu senin hazır para kaynağın olmalıdır.
çünkü insanın büyük paraya ne zaman acilen ihtiyaç duyacağı belli olmaz.
+ Otomobiline binmeden önce lastikleri, kullanırken motor hararetini,
araçtan indiğinde camları ve kapıların kilitlerini kontrol etmeyi unutma..
+ Güvenebileceğin bir tamircinin telefonu her zaman yanında olsun.
+ Mümkünse aynı marka otomobilin yeni modellerini satın al, böylece
tamircin hep aynı kalır.
+ Otomobilinin periyodik bakımı ile trafik ve sigorta belgelerinin
tam ve eksiksiz olmasına dikkat et.
+ Arabanının tüm emniyet ve güvenlik sistemleri tam olsa bile ayrıca
alarm taktır. Hırsızı caydıracak tek şey budur.
Ev yaşamında,
+ İyi bir avukatın, elektrik tamircisinin ve su tesisatçısının
adresi kolayında olsun.
+ Sabah uyandığında yatağını mutlaka topla.
+ İş kıyafetini çorabın da dahil olacak şekilde akşamdan hazırla,
+ Gerektiğinde çamaşır yıkamayı öğren, ancak kendi giyeceklerinin
ütüsünün tamamını her zaman kendin yap.
+ Çorba, pilav , makarna yapmayı, et terbiye etmeyi ve pişirmeyi
mutlaka öğren.
+ Evin içinde cumartesi ve pazar hariç pijama veya eşofmanla
dolaşma,hatta bu günlerde bile uygun bir kıyafet giy.
+ Ev içinde çorapla veya yalınayak gezme. Mümkünse sadece ev içinde
giyebileceğin rahat bir spor ayakkabın olsun.
+ Eşin, akşam yemek hazırlarken mutfaktan ayrılma yardımcı ol,
yemekten sonra sofrayı mutlaka sen topla.
+ Mümkünse her yemekten ve tatlı yedikten sonra dişini fırçala,
+ yemek aralarında yediğin aperatiflerden sonra ağzını suyla çalkala,
+ Yanında mentollü veya naneli sakızın her zaman olsun.
+ Yemek öncesi ve yemek sırasında bol su iç.
Tatil yaparken,
+ Tatile, sağlık ve eğitime harcayacağın paraya acıma.
+ Her yıl yeni bir tatil yöresinde tatilini geçirmeye özen göster.bu
sana ömür boyunca kırk yada elli farklı yerde tatil yapman demektir.
+ Sakın devremülk alma, bu senin ömür boyunca aynı yerde ve aynı
zamanda tatil yapman anlamına gelir ki belli bir zaman sonra tad vermez.
ayrıca bütün yıl ödeyeceğin sabit masraflar ise işin fazladan tuzu biberi olur.
Özel hayatın da,
+ Eşinle kendi aranda mesafeyi yok etme her zaman onunda bir özel
yaşamı olduğunu kendi arkadaşları ile gezip eğlenme hakkı olduğunu unutma.(seco)
+ Eşinin yükselen burcunu karakterini çok iyi öğren.
+ Arasıra eşine sürpriz yap, eve çiçekle git, tiyatroya bilet al..onu
iyi bir restoranda mutlaka akşam yemeğine götür.
+ Sadece; Allah'tan, evlat acısı yaşamaktan, yetim hakkı yemekten,
kuru iftiraya uğramaktan, sabırlı insanın öfkesinden, korkusuz insanın
cesaretinden ve kendi nefsinden kork..
+ Ben bunların çoğunu yapamadım ama sen yap..!
İnternetten baban
Budur işte
Arkadaşlık Özel Bir İlişkidir
Yazar: Dr. Robert E. Alberti ve Dr. Michael L. Emmons
Arkadaşlığa benzer bir başka ilişki daha yoktur. Aşk kadar mantıksız olmasa da tanışıklıktan çok daha yoğun bir ilişki olan arkadaşlık, insani etkileşimler içinde belki de en az anlaşılanıdır.
Arkadaşlık hakkındaki mevcut bilgiler yüzeysel olmanın ötesine geçemiyor. Şu var ki popüler akıl, arkadaşlar arasındaki bağı incelerken yararlı olabilir:
• Arkadaşların ortak ilgi alanları vardır.
• Arkadaşlar, periyodik (düzenli olması gerekmese de) temaslarla sürekli bir ilişkiyi paylaşırlar.
• Arkadaşlar, bilgi, para, güvenlik ve diğer ilişkiler konusunda birbirlerine güvenirler; en azından belli bir yere kadar.
• Arkadaşlar, birbirlerine "Hayır" diyebilir ve hâlâ arkadaş kalabilirler.
• Arkadaşlar, birbirlerinin en kötü yanlarını görüp kabul edebilirler.
• Arkadaşlar, birbirlerine "borçlu" olduklarını nadiren hissederler; vermek ve almak, aralarında herhangi bir zorunluluk olmadan (belki biraz sınırlı olarak) gerçekleşir.
• Arkadaşlık aynı zamanda anlayış, iletişim, kabullenme, utanmama ve güven ile tanımlanır.
Arkadaşlık içimizdedir; sevgi, öfke ya da önyargı gibi, bir başka insana karşı duyulan bir histir. Duyguların düzenli olarak gösterilmesini gerektirmez. Yalnızca ilişkiye sadakati gerektirir.
Bu tür bir duygu, çoğu zaman, diğer kişinin sizi umursadığı ve ilişkiye sizin kadar değer verdiği inancıyla desteklenir. Birbirimiz için önemli olduğumuza inanırsak -öylesine önemli ki birbirimiz hakkında hep güzel şeyler düşünürüz- birbirimizi yıllarca görmesek de arkadaş olarak kalabiliriz.
Kendinizden emin davrandığınızda, emin olmadığınız ya da saldırgan olduğunuz durumlara göre daha tatmin edici ilişkiler yaşayabileceğinize inanıyoruz. Bir arkadaşlığı geliştirirken kendinizden emin olmanızı sağlayacak şu becerileri edinmenizi öneririz:
• Bir arkadaşla tanışıklığınızı ilerletmek için gerekli riskleri alın.
• Arkadaşınızın sizi olduğunuz gibi görmesini sağlayın.
• Normal olarak başkasına söyleyemeyeceğiniz bir sırrınızı onunla paylaşın.
• Yeni arkadaşınızla birlikteyken her şeyi oluruna bırakın; o an yapılabilecek bir aktivite önerin; arkadaşınızın yaşamında neyin önemli olduğunu can kulağıyla dinleyin.
• Arkadaşınızdan, bir sorun için öğüt ya da bir proje için yardım isteyin (Kendinden emin bir arkadaşın sizi hem sevip hem de "Hayır" diyebileceğini unutmadan).
• Basitçe, kişiye onu sevdiğinizi söyleyin.
• Hiçbir şeyi muallakta bırakmayın; kızgınsanız ya da arkadaşınızın kızgın olabileceğinden şüphe ediyorsanız, konuyu gündeme getirin.
• Dürüst olun. İlişkinizi varsayımların tanımlamasına izin vermeyin. İlişkiniz dürüstlüğe dayanmazsa, zaten uzun sürmeyecektir. Dayanırsa, epey yol katedersiniz!
www.marjinal.com.tr
KİMSENİN SÖYLEMEDİĞİ KURALLAR
Kimsenin söylemediği ama sağlıklı bir insan olabilmek için tüm gençlere hatırlatılması gereken kurallar…
* Kural 1: Asla kendinden şüphe etme... Sen ne hissediyorsan o her zaman doğrudur. Dünyadaki bütün insanlar toplansa ve sana aksini söylese bile senin hissettiklerin senin için doğrudur. Onlar farklı hissedebilir, farklı düşünebilir ama bu senin hissettiklerinin yanlış olduğunu göstermez, sadece onlardan farklı olduğunu gösterir.
* Kural 2: Asla farklı olduğun için utanma. Eğer çevrende senin gibi düşünen, seni anlayan insanlar yoksa, o zaman çirkin ördek yavrusu hikayesini hatırla... Muhtemelen sen yanlış yerde, yanlış insanlarla birlikte olduğun için seni anlamıyorlardır. O halde hedefin ait olduğun yeri bulmak olmalıdır. Asla muhteşem bir kuğu olduğun gerçeğini unutma ve ördek olmak için uğraşma.
* Kural 3: Geçmişte yaptıkların için pişmanlık duyma ve özür dileme.... Yaşadıklarının senin için önemli bir ders olduğunu kendine hatırlat. Bu tecrübe ile aldığın bilgiyi özenle incele, olayda yaptığın hataları ve yeniden aynı durumda olsan nasıl davranacağını iyice düşün ve gelecek olaylar için kendini hazırla. Kırılan vazo tamir edilemez ama gelecekte başka vazoların kırılması önlenebilir
* Kural 4: Mümkün olduğunca kimsenin senin adına karar vermesine izin verme ama başkalarının haklı olabileceğini de unutma. Bu hayat senin ve istediğin gibi yaşamaya hakkın var, fakat başkalarını dinle ve onların bakış açısını anlamaya çalış.
* Kural 5: Ailen dışındaki insanlarla ilişkilerinde asla kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atma ve kendini hayallerle kandırma. Her zaman ama her zaman önce sen gelmelisin. Asla başka insanlar üzülmesin diye kendini üzmeyi tercih etme. Sen kaldırabiliyorsan, onlarda kaldırabilir. Karşındaki insan senin mutluluğunu düşünmüyorsa ve senin üzülmene yol açıyorsa, o zaman o insan sana değer vermiyor demektir. Bu kişileri değiştireceğini yada sana zamanla önem vereceğini düşünme. Sana karşılıksız sevgi veren ve senin için her şeyi göze alabilecek tek insanlar ailendir.
* Kural 6: Asla kaybetmekten korkarak, sırf inanmak istediğin için karşındaki insanın sevgi sözcüklerine inanma. Sevgi insanın kalbindedir, gözlerindedir, davranışlarındadır, ses tonundadır, sana verdiği önemde ve değerdedir, senin için yaptığı fedakarlıklardadır. İnsanlar çok kısa zamanda sevgi sözcüklerini umarsızca dağıtmaya başlarlar. Bunları dinle ama gerçek sevgiyi karşındakinin davranışlarına bakarak bul. İnanmak istediğin için değil gerçek olduğu için karşındaki insanın sözlerine inan...
* Kural 7: Her zaman ama her zaman, mutlaka kalbini dinle. Hayatta senin için neyin doğru olduğunu bir tek içindeki ses söyleyebilir. Dolayısıyla içindeki sesle konuşmayı öğren. Her gün kendinle kalmak için zaman ayır ve kalbini dinle. Başka şekilde hissetmek için ikna etmeye değil, gerçekten ne hissettiğini bulabilmek için dinlemeye çalış. Bazen içindeki ses sana çok zor geleni yapmanı söyleyebilir yada duymak istemediklerini söyleyebilir…Korkma... ve içindeki sesi dinlemeye devam et...
* Kural 8: Her zaman ama her zaman, mutlaka kendine iyi davran. Kendini sev, şefkatle yaklaş. Yanlış yaptığında acımasızca kendini eleştirip üzme... Aksine başını okşa, kendini kucakla ve her şeyin geçeceğini söyle. Üzgün olduğunda, kırıldığında, acı çektiğinde, mutsuz hissettiğinde kendine özen göster, tıpkı hasta bakar gibi kendine bakım uygula. Yapmaktan hoşlandığın aktivitelerle meşgul ol ve bu durumdan çıkarak kimsenin seni incitmesine, üzmesine izin vermeyeceğini göster.
* Kural 9: Hayatta her şeyin bir bedeli olduğunu asla unutma ve bedel ödemekten istemediğin için kendini boşlukta bırakma. Örneğin bir insanı incitmişsen, ödeyeceğin bedel o insanın güvenini yitirmektir. Eğer seni sevmeyen biriyle birlikteysen, yalnız kalmaktan korkup ilişkide kalma, çünkü kalmanın bedeli sevgisiz bir hapiste yaşamaktır. Eğer farklı olmaktan korkuyorsan ve başka insanları taklit edip onlar gibi olmaya çalışıyorsan, ödeyeceğin bedel kendine olan saygını yitirmek olacaktır. Diğer taraftan bazen kendin gibi olmanın bedelinin de yalnız kalmak olduğunu unutma. O halde yaşamda her zaman bir bedel ödeyeceğini hatırla. Bir adım atmadan önce mutlaka ödeyeceğin bedeli bil ve kazanacaklarına değip değmedine bakarak kararlarını ver.
* Kural 10: İnsanlara karşı nazik ve sevecen ol, ne olursa olsun asla bir başka insanı kırmak için konuşma, bilinçli olarak üzmeye çalışma ve kendi acını hafifletmek için bir başkasını yaralama.
* Kural 11: Hayatta en büyük dostun sen olabileceğin gibi hayattaki en büyük düşmanın gene sen olabilirsin. Seçimini yap ve kendin için dostu mu yoksa düşmanı mı olacağına karar ver. Yaşamdaki tüm acıları atlatabilirsin, her şeye rağmen mutlu olmayı başarabilirsin, istersen kötü alışkanlıklarını bırakabilir ve her zaman yeniden başlayabilirsin. İstersen kendine yeni bir hayat kurabilirsin. Eğer kendinin dostu olabilirsen….
* Kural 12: Asla tecrübe kazanmaktan kaçma… Ne kadar zor olursa olsun, yeniden ayağa kalk ve yola devam et. Hayatı öğrenmek için o tecrübelere ihtiyacın var. Kalbin aşk acısı ile yaralanmış ise, sonsuza kadar kendini aşka kapatma. Ruhun insanların acımasızlığı ile incinmiş ise, hayata küsüp kendini karanlık bir dünyada yaşamaya zorlama. Bedenin çok büyük acılar çekmişse, kendini uyuşturup bırakma.
Unutma bilge insan hayatı yaşayandır.
Cesur insan korkusuzca devam edebilendir.
Kahraman insan tüm acılarına rağmen yenilmeyendir.
Çiğdem Alper
Gülümseyin
Sabahın bir köründe kalkarsınız, daha uykunuzu alamadan giyinip kuşanıp koştur kuştur durağa gidersiniz. Bir dizi insan… Hepsi de birbirinden daha somurtkan olmak için gizli bir yarışa girmişlerdir sanki… Işinize ya da okulunuza vardığınızda aynı manzaranın bir başka versiyonuyla karşılaşırsınız.
"Yaa" dersiniz kendi kendinize "Bir Allah'ın kulu da güne güzel başlamaz mı?"
Inanın, bu sorduğunuz soruyu her insan bir şekilde kendisine soruyor.
Hadi sabahı bir derece anlarım. Kargalar kahvaltı başına oturmadan kalkmanın verdiği bir mahmurluktur. Tabiri caizse daha afyonunuz patlamamıştır. Peki öğlen? Akşam? Ikindi vakti? Akşam üstü?...
En basiti, gideriz fotoğrafçıya, "Abi" ya da "Hanım Abla, biraz tebessüm edin şimdi" der. Işte o an 'nerden çıktı bu yaa!..' deriz. O anda dünyanın en zor işidir bu.
Gülümsemek neden bu kadar zor, hala anlayabilmiş değilim. Iş kızmaya, söylenmeye, surat asmaya gelince çekinmiyoruz maşallah.
Oysa bir gülümseme için nerdeyse bir 'oynayamam yerim dar' demediğimiz kalıyor. (o kadar kızmışım ki yazarken suratımın davul gibi gerildiğini hissediyorum)
Yüzümüzde toplam 60 kas bulunmaktadır. Şimdi suratınızı bir asın bakıyım…
Şu anda bir somurtmak için toplam 40 kasınızı hareket ettirdiniz. (birkaç dakika bu pozisyonda durursanız, kaslarınızın yanı sıra duygularınız da harekete geçecek. Amman değişmeden hemen diğerine geçelim…)
Şimdi de gülümseyin Hadiiiii… Bu yazıyı nerde okuduğunuz beni ilgilendirmez. Kafede, okula, işte. Somurttunuz, şimdi de bunu deneyin… GÜLÜMSEYIN
Ve sadece 20 kasın hareketiyle kendinizi daha rahat ve muylu hissettiniz değil mi? O zaman gülümsemenin formülü için şöyle diyebilir miyiz:
GÜLÜMSEMEK = Minimum enerji + maksimum fayda
Değerli Hocam Sn. Dr. Ala ELCIRCEVI'nin yanında başladığım ilk kenelik zamanlarımda (Allah Allah, bu kene lafı da nerden çıktı diyorsanız bakınız çok özgeçmişim) bana ilk olarak sürekli gülümsemem gerektiğini çünkü bunun gerek eğitim verirken, gerekse günlük hayatta bana çok katkısının olacağını söylemişti. Gerçekten de çok çok çok haklı olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum…
Iletişim kurarken sihirli bir anahtar gibi kullanabilirsiniz gülümsemeyi... Kendi yüzünüzle birlikte başka yüzleri de aydınlatmış olursunuz. Fena mı işte???
Tamam, hadi bırakın beni… Deyin ki, Özge, kafasına göre yazmış! Yapılan araştırmalar da benimle aynı görüşü paylaşıyor:
The Sun gazetesi, Psikolog Dr David Lewis'in 109 denek üzerinde yaptığı araştırmaya geniş yer verdi. Buna göre gülümsemek 16 bin sterlin (40 bin YTL) ya da 2 bin çikolataya eşit değerde. (Not: Saygı değer eğitimci arkadaşım Ramadan Balkı, bu kısmı okuduğunda durmadan gülümsemeye başladı ve sonunda sordu "Özge, sana 40 bin YTL değerinde gülümsedim, lütfen paramı alabilir miyim? )
Çünkü gülümseyen bir yüz fotoğrafı gösterilen denekler, kendilerine para ve çikolata verildiğinde aynı oranda mutlu oldu.
Alman Dr. Heiner Uber ''Gülme Prensibi'' adlı kitabında gülmenin yararlarından bahsetmiş. Burada sizinle paylaşmak istiyorum:
1- Kötü huylu tümörlerle mücadele eder
2- Soğuk algınlığından korur
3- Şeker hastalığına karşı korur
4- Tansiyonun dengede kalmasını sağlar
5- Vücuttaki ağrıların azalmasını sağlar
6- Stresi yok eder
7- Mutlu hissettirir
8- Saldırgan ve sinirli olmayı engeller
9- Fiziksel olarak iyi hissetmenizi sağlar
10- Sindirime yardımcı olur
Hani her sabah soruyorduk ya, "Bir Allah'ın kulu da güne güzel başlamaz mı?" diye, bugün sizin sayenizde bir kişi bu soruyu sormasın kendisine. Ne dersiniz? Hoş olmaz mı?
Gülmek için mutlu olmayı beklemeyiniz, belki gülmeden ölürsünüz. ( Victor Hugo )
Alıntı..
Dertlere derman geldi. Alan yok mu?
Problemlerinizden kurtulmak için bir öneri...
Hepimiz ne kadar dertliyiz değil mi? Etrafımızda olan hiç bir şeyden bir Allah'ın kulu hoşnut değil. Krizlerin canımızı sıktığı yetmiyormuş gibi, yanında bir de kişisel problemler var. Çoğu insan kendinin çıkılması imkansız bir karanlık kuyunun dibinde olduğunu düşünüyor. Kuyu öylesine derin, öylesine karanlık ve öylesine dar ki; bir kişi bile çıkıp özgüvenle: Benim burdan kendimi kurtarabilecek potansiyelim var. Olaylara biraz daha iyimser bakarsam, mutlaka bir çıkış yolu bulurum diyemiyor.
- Bu kadar kolay mı?
dediğinizi duyar gibiyim. Yani her şey onlara pozitif bakarak halledilebilir mi? Kesinlikle böyle düşündüğümü söyleyebilirim! Her şey yemek, içmek, solumak kadar basit aslında. Aynaya bakmanız yeterli.
İnsan nasıl düşünürse hakikaten öyle olur. Düş kurarsınız ve görürsünüz ki, bir zaman sonra düşler sizi içine çeker. Tüm dengelerin karşılıklarla düzenlendiği bu dünyada başka ne beklenebilir ki? Neye sahipseniz onu verebilirsiniz etrafınıza. Ne kadar çok severseniz, o kadar çok sevilirsiniz. Çalıştığınız kadar kazanır ve de yediğiniz kadar doyarsınız. Aynı sadece düşlediğiniz kadar olabileceğiniz gibi.
Eh işte bu bir yoldur. Dedim ya ne kadar düşlerseniz o kadar olursunuz. Bundan sonra ister negatif düşünün ister pozitif. Size formülü verdim. Verileri yerlerine yerleştirin ve sonuçları önceden bulun.
Eski düşünce tarzında ısrar edip, "ahh" larla "off"larla kalacaklara sözüm yok. Ama diğer "kendini düşünen" insanlara
başlangıç için bir şeyler önereceğim: Arkadaşlar, pozitif düşünebilmek için kendinizi kötü olaylardan koruyacak bir sipere ihtiyacınız var. Adı da belli: Gülmek ve kucaklamak.
Bir gülücük nasıl bir enerji yayar... İş yerinizde, okulunuzda veya herhangi bir yerde ufacık bir tebessümünüzün, hem kendinize hemde etrafınızdakilere vereceği güç hayal gücünüzün ötesindedir.
Gülmek her derde deva. Bir kere bağışıklık sisteminizi güçlendirir, gerginliği azaltır, zindelik katar, canlandırıcıdır. Üstelik hiç bir yan etkisi de yoktur. Neredeyse mucizevi bir ilaç. Doğaldır; hiç bir katkı maddesi bulamassınız içinde. Kullanışlı bir icat. Yedek parça gereksinimi yoktur; pilini değiştirmeniz veya sağlık kontrolüne götürmeniz gerekmez. Az enerji kullanarak, müthiş enerji elde etmenizi sağlar.
Bayanlar korkmayın, şişmanlattığı şimdiye kadar hiç görülmemiştir. Sadece hanımlar için değil, beyler bu buluş tam bütçenize göre: hiç bir götürüsü yok! Enflasyona da uğramıyor.
Aylık ödeme, vergi dertleri de yok. TEMA'cılar, siz de meraklanmayın, gülmek tamamen geri dönüşümlüdür, çevreye bi zararı dokunmaz... Devam edeyim mi?
Devam etsem, ömrüm yetmez tüm güzelliklerini anlatmaya bu inanılmaz şeyin... Öyleyse ne duruyorsunuz? Kullanmaya hemen başlayın. Herkese neşeyle yaklaşın, her gün gülün ve insanları kucaklayın.
Dertlere derman geldi.
Her şeyden en iyi sonuçları çıkarmanız için işte size bir başlangıç. En iyiyi düşünün ve de hep en iyisini umut edin.
Alıntı..
BENİ BİR SEN ANLADIN, SEN DE YANLIŞ ANLADIN
Sizi yanlış anladıklarını düşünür müsünüz çevrenizdeki insanların...??
"Ya ben öyle demek istemedim, kutlarım, bu sonuca nasıl vardın?" diye söylenirsiniz…
Yanlış Anlama Kazaları (YAK)
"Göründüğü gibi değil"
"Öyle demek istemedim."
"Bu da nereden çıktı?"
gibi cümleleri sık sık kullanıyoruz. En basiti, eski Türk filmlerine bir bakın. "Bir dakika Tarık, durum senin sandığın gibi değil!..." diyen aşıklar, "Anne, anneciğim, yoksa beni istemiyor musun?" diye ağlayan Sezercik ve benzeri versiyonları gibi bir sürü örnek var.
Bazen de "yanlış anlama" olmasın diye, söze başlarken "Bir şey söyleyeceğim de sakın beni yanlış anlama" deriz.
Aslında yanlış anlamak için o kadar çok nedenimiz var ki… Örneğin Sylviane Herpin'in dediği gibi:
• DÜŞÜNDÜĞÜNÜZ
• SÖYLEMEK İSTEDİĞİNİZ
• SÖYLEDİĞİNİZİ SANDIĞINIZ
• SÖYLEDİĞİNİZ
• KARŞINIZDAKİNİN DUYMAK İSTEDİĞİ
• DUYDUĞU
• ANLAMAK İSTEDİĞİ
• Ve ANLADIĞI...
arasında farklar vardır.
DOLAYISIYLA İNSANLARIN SİZİ YANLIŞ ANLAMASI İÇİN EN AZ 9 İHTİMALİ VAR!
Dr.Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara şu olayı okur :
"Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer ya da kişi kavramı yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor. Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde. Yürümüyor. Uykusu sürekli düzensiz. Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor. Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor."
Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar. Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylerler. Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar. Daha sonra Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya baslar. Fotoğraftaki doktorun altı aylık kızıdır...
Dr.Ruskin, Amerikan Tıp Birliği Dergisindeki makalesinde, (günümüzde çok yaşandığı gibi) gülünç bir yanlış anlamanın insana nasıl tamamen farklı bir perspektif kazandıracağını anlatmaktadır.
Peki Yanlış Anlaşılma Sorununu Nasıl Ortadan Kaldırabiliriz?
Tamamen ortadan kaldırmak oldukça zor aynı zamanda kendimizi en iyi şekilde ifade edersek yanlış anlaşılma oranı minimuma inecektir.
1- Dolaysız İfade: Bir insanı sevdiğiniz halde ya da rahatsızlık duyduğunuz halde bunu kendisine ifade etmezseniz, o kişi sizin onun hakkındaki düşüncelerinizi yanlış yorumlayabilir. Bu da iletişimde önyargıların oluşmasına neden olur.
2- Açık İfade: Açık bir mesaj, düşüncelerinizi, duygularınızı olduğu gibi yansıtır. Mesaj açık olmazsa karşınızdaki tam olarak ne demek istediğinizi anlayamaz.
3- Anında İfade: İçinize atmak yerine söylemeyi tercih ettiğinizde bu sizin işinizi daha kolaylaştıracaktır. Çünkü içinizde sakladığınız zaman bu bazen bir kinaye, bazen başka bir ters hareketle iletişim kurduğunuz kişiye yansır.
4- Dürüst İfade: Saklı amaçlarınızın olması, iletişimi ve karşınızdaki insanla iletişiminizi zedeleyecektir. Söylediklerimiz ve bunların gerekçeleri birbirleriyle tutarlı olmalıdır.
5- Sakin İfade: Kendinizi, karşınızdakini kırmadan, onu tehdit edermişçesine ya da tartışma başlatmak istiyormuş görüntüsü vermeden ifade edin. Sizin niyetinizin iyi olduğuna ve kurulan iletişimin yapıcı olduğuna inandırın.
İletişim kazalarınızın az olduğu bir gün geçirmeniz dileğiyle….
Alıntı..
Birden her şey çok kötü gitmeye başlar ve artık hayatınızı güzelleştirmek için çözüm bulmakta zorlandığınızı hissedersiniz. Ama endişelenmeyin. İngiliz Observer gazetesinin uzmanlara hazırlattığı reçete, sevgilinizle ilişkinizden iş hayatınıza kadar pek çok konuda renkli ve uygulanabilir çözümler sunuyor!
İlişkiler
1. Düzenli ve tutkulu bir ilişki yürütmenin en iyi yolu dönem dönem hiçbir şey yapmamaktır. Kimse birbirine acı vermeden, biraz ilişkiden uzaklaşın.
2. Uzmanların "paradoksal problem çözümü" adını verdiği yöntemi uygulayın. Örneğin, cinsel sorunlarınızı gidip bir danışmanla görüşmek yerine önce yatağınızın yerini değiştirin.
3. Evli çiftler konusunda uzman John Gottman'a kulak verin. Araştırmasına katılan çiftlerden hangilerinin üç yıl içinde boşanacağını yüzde 94'lük doğruluk payıyla bilen Gottman'a göre, kadınlar kocalarının söylediği sözlere 15 dakikalık periyotlar içinde dört ya da beş kez sinirleniyorsa, bu çiftin en geç dört yıl içinde boşanacağı anlamına geliyor.
4. Yine Gottman'a göre, eğer sevgilinizle tartışarak geçirdiğiniz vakit, onunla sorunsuz, mutlu geçirdiğiniz vaktin sadece yedide biri kadar ise, ilişkiniz iyi gidiyor demektir. Eğer sorunlarınızın yüzde altmışı "çözülemez" türdense meraklanmayın, normalsiniz.
Kültür
5. Televizyonunuzu atın! Saçma gelebilir ama eğer ömrünüzün bir yılını televizyondan uzak geçirirseniz, kendinizi çok daha iyi hissedeceksiniz. Böylece sinemaya, tiyatroya gitmek için de bol vakit bulabilirsiniz.
6. Hayatta olup bitenleri takip etmek için dünyanın dört bir yanında çıkan gazeteleri, dergileri İnternetten okuyun.
7. En az beş tane caz albümü alın. İste size küçük öneriler: Miler Davis'in "Kine of Blum," John Coltrane'in "A Lome Suareme" ya da Duke Ellington'in bir albümü.
8. Bestseller'lardan nefret etseniz de, en kısa zamanda onlarla tanışın.
İş
9. Kariyer seçiminizi yaparken "kapasite"niz kadar sizin için "uygun" olup olmadığını göz önünde bulundurun. En önemli on kişisel özelliğinizin listesini yapın ve sizin için neyin önemli olduğuna karar verin.
10. Zeki bir çalışkan olun. Önemli olan nasıl "çok çalıştığınız" değil, nasıl "çalıştığınız"dır. Temel ipucu: Her ne kadar güç patronunuzda olsa da, ofisteki diğer çalışanları da etkilemeye çalısın.
11. Değişikliklerden korkmayın. İş yaşamındaki değişiklikler bir dönem her şeyin yerli yerine oturması için kendinize vakit tanımanız anlamına gelir.
12. "Esnek" olun. Günümüz iş dünyası çok yönlü hizmet verebilen, birçok konuda uzmanlaşmış elemana ihtiyaç duyuyor.
Oyun
13. Arada bir de olsa spontane davranın. Eğer bir ünlüye çok uzun zamandır hayransanız, hemen ona bir e-mail gönderin. Hoşlandığınız kişiyi ilk gördüğünüz anda ona duygularınızdan bahsedin. İçinizden
mırıldandığınız şarkıyı yüksek sesle söylemeye başlayın.
14. Güzel bir şey yapın. Zahmetli ama lezzetli bir yemek, sevdiğiniz biri için bir kartpostal, kişisel İnternet sitesi... Bunlar kendinizi iyi hissettirecektir.
15. Tutkularınızı paylaşabileceğiniz insanlar bulun. Beraber saatlerce bilgisayar oyunu oynayacağınız, spor yapacağınız, satranç oynayacağınız birileri hayatınızı renklendirecektir.
Sağlık
16. Gülün. Gülmek sadece stresinizi yenmenizi sağlamakla kalmaz, kalbinizi de korur. Amerikalı ilim adamları çok gülen insanların kalp hastalıklarına karşı daha dayanıklı olduğunu söylüyor.
17. Sigarayı bırakın. Herhangi bir sağlık sorunundan muzdaripseniz, öncelikle yapmanız gereken yine sigarayı bırakmaktır. Kararlı olun.
18. Yanınızda her zaman aspirin bulundurun. Sadece baş ağrısını geçirmez, zamanı gelince hayatınızı da kurtarır. İngiliz Kalp Vakfı'nın Araştırmasına göre, kalp krizi geçiren birine verilen aspirin ölüm riskini büyük ölçüde azaltıyor.
19 Korunun. Cinsel ilişki yoluyla bulaşan hastalıklar gün geçtikçe artıyor.
Mutluluk
20. Olumlu düşünme gücünüzü devreye sokun. Her gün, sizi neyin rahatsız ettiğini düşünün ve o konuda çözüm üretmeye çalısın.
21. Üstünüzdeki giysiye şöyle bir bakın: Çevrenize nasıl bir mesaj veriyorsunuz? Giysilerinizde ne kadar açık renkler tercih ederseniz başkalarının enerjisini de o kadar itersiniz. Bu yüzden doktorlar beyaz giyer. Koyu renkleri tercih ederseniz, daha fazla enerji çekersiniz üstünüze ve otoriter bir havanız olur; bu yüzden polis üniformaları koyu renktir. Toplum içindeki konumunuza uygun renkte elbiseler giyin; aralara ruhunuzu ortaya çıkaracak renkler katmaktan çekinmeyin.
22. Kalp egzersizi yapın: İnsanları sevin!
23. Bütün konsantrasyonunuzu beyninizin merkezine, yani gözlerinizin tam ortasına yoğunlaştırın: Ruhun gerçek yuvasına. Bu egzersiz yoga felsefesine göre ruhsal ölümsüzlük anlamına gelen, "üçüncü öz"ünümü açacak.
Beslenme
24. Kalori hesaplarını bir kenara bırakın. Eğer kilonuzun fazla olduğuna inanıyorsanız, aşırıya kaçtığınız noktalarda kendinizi tutmaya çalısın.
25. Bir meyve sıkma makinesi alın ve uzmanlara kulak vererek haftada üç kez "kullanın!"
26. Saat başı bir bardak su için. Bu sık sık tuvalete gitme ihtiyacına yol açacak olsa da, yarım litre su enerjinize yüzde 20 enerji katar. 27. Bu seneyi "iyi uyuma yılı" seçin: Gün ortasından sonra kafeinli içeceklerden uzak durun, alkol almayın, bedeniniz iflas etmeden yatağa girin.
Zayıflama
28. Spor yaparken bulunduğunuz ortamın aromalı olmasına özen gösterin. Şaka değil; New York'ta yapılan bir araştırmaya göre, spor yaptığınız ortam nane kokuyorsa enerjiniz artıyor ve daha az zorlanıyorsunuz.
29 "48 saat kuralı"nı aklınızdan çıkarmayın. Her gün spor yapmak çok da doğru değil bazı uzmanlara göre. Ama eğer her spor seansı arasında 48 saatten fazla vakit bırakırsanız da zorlanma ihtimaliniz var.
30. Egzersiz yapmak istiyorsanız, açık havayı tercih edin diyor uzmanlar. Amerikan Egzersiz Merkezi (ACE) bu yılın en büyük spor trendinin açık havada verilecek egzersiz dersleri olacağını açıkladı.
Para
31. Ailenizi "finans gurksu" olarak görmeyin. Son araştırmalar, insanların yüzde 40'ının parayla ilgili sorunu olduğunda ailelerine danıştığını ortaya çıkardı. Ama uzmanlar bu yaklaşımın yanlış olduğu görüsünde; tabii eğer 20 yıl öncesinin önerilerini dinleme arzusunda değilseniz.
32. Eğer para konusunda eşinizle ortak hareket ediyorsanız, görüşmelere mutlaka birlikte gidin. Çünkü kadınlar can alıcı sorular sorma konusunda erkeklerden daha yetenekli.
33. İyi para kazanmak istiyorsanız, kariyerinizi seçerken özen gösterin. Warwick Üniversitesi'nin yaptığı bir araştırmaya göre hukuk ve politika eğitimi görenler ziraat fakültelerinden mezun olanlardan yüzde 50 daha az kazanıyor.
Yapılmayacaklar listesi tutmak
Eminim çoğu zaman bir "yapılacaklar listesi" hazırlıyor ve işlerinizi ona göre yapıyorsunuz. Aslında o listedeki işlerden ne kadar kurtulursanız kendinizi o kadar iyi hissedersiniz. Eğer birde "Yapılmayacaklar Listesi" tutabilirseniz böylece sizi ilgilendirmeyen işlerden kendinizi uzak tutabilirsiniz.
Genel olarak insanlar sizden kendi sorumluluklarına ilişkin şeyleri yapmanızı isterler. Kendi hulo hoop'unuzla kalın yazımda hulo-hoop metaforunu başkalarının işini yapmaya kalkıp nasıl başarısız olunduğunu anlatmaya çalışmıştım.
Bu metafor'da herkes kendi ile ilgili işlerini en iyi yerine getirmeye çalışır. Problem bir başkasının hulo-hoop çevirmesine yardımcı olmaya çalışmanızla başlar. Böylece eğer herkes kendi hulo-hoop'unu çevirirse yani herkes kendi sorumluluklarını bilirse problem olmayacaktır.
Örneğin siz bir proje yöneticisi iken pazarlama müdürü sizden aslında kendisininde erişebileceği takım bilgileri istiyor ve sizde veriyorsanız onun hulo-hoop'unu çevirmeye çalışıyorsunuz demektir. Yapmanız gereken sadece onun bu bilgiye nereden erişebileceği söylemek kendi işini kendisinin yapmasını sağlamaya çalışmanızdır.
Siz bir öneri: Şimdi ajandanızda yada günlük planınızda benim yapacaklarım ve diğerlerinin yapacakları diye bir sayfa açın. Herhangi bir iş söz konusu olduğunda ilgili tarafın altına yazın. Işte bu yaptığınız aslında "Yapacaklarım" ve "Yapmayacaklarım " listesini bir arada oluşturmak olacaktır.
Yapmayacaklarım Listesi bir sürü işe yarayabilir;
• Sizin probleminiz olmayacak işleri size hatırlatır ve o sorumluluğu almanızı engeller.
• Farkındalık yaratır. Diğerlerinin size kendi işlerini yüklemeleri konusunda erken uyarı sağlar.
• Önceliklerinizi belirlenmede faydalı olur. Yapacaklarınızı yapmayacaklarınızın üstünde tutabilirsiniz.
• Yapmayacaklarım listenizdeki kalemler vakit geçtikçe sorumlusu olan kişilerce yapılmaya başlayacaklardır.
Öncelikle size ait olmayan işleri belirleyin ve elinizi çekin. Bazen yaptığınız iyilik göreviniz haline gelebilir ve bu size zarar verir.
http://blog.milliyet.com.tr/
Iki sey seni "vasifli insan" yapar:
1 İradeye hakim olmak
2 Uyumlu olmak
Iki sey sana "e deger" katar:
1 Hitabet ve diksiyon eğitimi almak
2 Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek
Iki sey seni geri birakir:
1 Kararsızlık
2 Cesaretsizlik
Iki sey seni kasif yapar:
1 Vasıflı çevre
2 Birazcık delilik
Iki sey senin ömür boyu bosa kürek çekmemeni saglar:
1 Baskın yeteneği bulmak
2 Cidden sevdiğin işi yapmak
Iki sey basarinin sirridir:
1 Ustalardan ustalığı öğrenmek
2 Kendini güncellemek
Iki sey basariyi mutlulukla beraber yakalamanin sirridir:
1 Niyetin saf (halis) olması
2 Ruhsal farkındalık
Iki sey seni milyonlarca insanlardan ayirir:
1 Problemin değil çözümün parçası olmak
2 Hayata ve herşeye yeni (özgün,orijinal,farklı)bakış açısıyla
yaklaşabilmek.
Iki sey gelismeyi engeller:
1 Aşırılık (mübalağa,abartı,ifrat,tefrit)
2 Felaket odaklılık
Iki sey çözüm getirir:
1 Tebessüm (gülümseme,sırıtma veya kahkaha değil!)
2 Sükut (susmak)
Iki sey"kalitesiz insan"in özelligidir:
1 Şikayetçilik
2 Gıybet,dedikodu
Iki sey çözümsüz görünen problemleri bile çözer:
1 Bakış açısını değiştirmek
2 Empati yapmak (muhatabın yerine kendini koymak)
Iki sey yanlis yapmani engeller:
1 Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek
2 Kul hakkından korkmak
Iki sey seni gözden düsürür:
1 Demagoji (laf kalabalığı)
2 Kendini ağıra satma (övme,vazgeçilmez gösterme vs ..)
Hiç Birşeyi Ertelemeyin
Günümüzde yüksek binalara geniş otobanlara sahibiz,fakat daha az karaktere ve daha dar bakış açısına.
Daha çok harcıyor ama daha az zevk alıyoruz.
Daha büyük evlere sahibiz, ama daha küçük ailelere.
Daha çok yapacak işlerimiz, fakat daha az zamanımız.
Daha çok bilgiye sahibiz, daha az doğru kararlar veriyoruz.
Daha çok ilacımız var, ama daha az sağlıklıyız.
Servetimizi çoğalttık, fakat değerlerimizi azalttık.
Çok fazla konuşuyor, çok az seviyor, ve çok fazla nefret ediyoruz.
Aya gidip geldik, ama sokağımızın karşısındaki komşumuza gitmekte zorlandık.
Dışımızdaki alanları fethettik, fakat içimize ulaşamadık.
Daha çok gelirimiz var, fakat daha az moralimiz.
Daha özgürce harcayacağımız zamanımız var, fakat daha az zevk alıyoruz.
Daha çok yiyeceğe sahibiz, fakat daha az besleniyoruz.
Her eve iki maaşın girdiği, fakat boşanmaların arttığı günlerdeyiz.
Daha iyi evlerin, fakat daha çok yıkılmış yuvaların olduğu zamandayız.
Bu nedenlerle şunları öneriyorum ;
Hiçbir şeyinizi özel bir an için saklamayın, çünkü yaşadığınız her an özeldir.
Araştırın, daha çok okuyun, verandanıza oturun ve hayranlıkla hiçbir çaba sarfetmeden sahip olduğunuz manzarayı seyredin.
Ailenizle ve arkadaşlarınızla daha fazla zamangeçirin, sevdiğiniz yiyecekleri yiyin ve beğendiğiniz yerleri ziyaret edin.
Hayat sadece yaşamı sürdürme değildir, zevkli dakikalardan oluşan bir zincirdir.
Kristal kadehlerinizi kullanın, en sevdiğiniz parfümünüzü saklamayın ve her istediğinizde kullanın.
Sözlüğünüzden "günün birinde" ve "bir gün" gibi kelimeleri çıkarın.
Ne zamandır düşündüğünüz mektubu yazın.
Ailemize ve arkadaşlarımıza onları ne kadar çok sevdiğimizi söyleyelim.
Hayatınıza zevk ve kahkaha katacak hiçbir şeyi ertelemeyin.
Her gün, her saat ve her dakika özeldir, ve siz bunun sizin için son olup olmadığını bilmezsiniz.
Eğer bu yazıyı sevdiklerinize gönderemeyecek kadar çok meşgulseniz ve kendi kendinize "birgün" nasılsa
gönderirim diyorsanız, düşünün ki günün birinde onu göndermek için burada olmayabilirsiniz.
Iki sey seni "vasifli insan" yapar:
1 İradeye hakim olmak
2 Uyumlu olmak
Iki sey sana "e deger" katar:
1 Hitabet ve diksiyon eğitimi almak
2 Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek
Iki sey seni geri birakir:
1 Kararsızlık
2 Cesaretsizlik
Iki sey seni kasif yapar:
1 Vasıflı çevre
2 Birazcık delilik
Iki sey senin ömür boyu bosa kürek çekmemeni saglar:
1 Baskın yeteneği bulmak
2 Cidden sevdiğin işi yapmak
Iki sey basarinin sirridir:
1 Ustalardan ustalığı öğrenmek
2 Kendini güncellemek
Iki sey basariyi mutlulukla beraber yakalamanin sirridir:
1 Niyetin saf (halis) olması
2 Ruhsal farkındalık
Iki sey seni milyonlarca insanlardan ayirir:
1 Problemin değil çözümün parçası olmak
2 Hayata ve herşeye yeni (özgün,orijinal,farklı)bakış açısıyla
yaklaşabilmek.
Iki sey gelismeyi engeller:
1 Aşırılık (mübalağa,abartı,ifrat,tefrit)
2 Felaket odaklılık
Iki sey çözüm getirir:
1 Tebessüm (gülümseme,sırıtma veya kahkaha değil!)
2 Sükut (susmak)
Iki sey"kalitesiz insan"in özelligidir:
1 Şikayetçilik
2 Gıybet,dedikodu
Iki sey çözümsüz görünen problemleri bile çözer:
1 Bakış açısını değiştirmek
2 Empati yapmak (muhatabın yerine kendini koymak)
Iki sey yanlis yapmani engeller:
1 Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek
2 Kul hakkından korkmak
Iki sey seni gözden düsürür:
1 Demagoji (laf kalabalığı)
2 Kendini ağıra satma (övme,vazgeçilmez gösterme vs ..)
Çok güzel bir yazı dizisi tebrikler.
Baba sen misin
Bir gece vakti, karanlık bir sokakta yüyürken, yolun kenarındaki bir yığın çalılığın arkasından gelen çığlıklar duydum..Ne olup bittiğini dinlemek için korka korka yavaşladım ve duyduğum şeyin kesinlikle bir çırpınış sesi olduğunu farkedince panikledim..
honurtular, boğuk çığlıklar, itişip kakışmalar..
yalnızca birkaç metre ötemde bir kadın saldırıya uğruyordu..
acaba müdahale etmelimiydim?
peki ya benide bir hedef olarak görürse?
can güvenliğim için endişelendim ve o gece aniden kara değiştirip eve gitmek için değişik bir güzergah seçtiğim için kendi kendime lanet ettim..
acaba sadece en yakın telefondaki polisi arayıp sıyrılmalımıydım bu işten..?
bana hiç bitmeyecek gibi gelen aklımdaki çelişkiler yalnızca saniyeler sürdü..çığlıklar gitgide güçsüzleşmeye başladı..
daha hızlı hareket etmem gerektiğini biliyordum..
ne yapmalı nasıl kurtulmalıydım?
ve sonunda karar verdim :
tanımasamda bu çaresiz kadına sırtımı dönüp gidemezdim, hayatımı tehlikeye atacak olsam bile..
aslında ne cesur nede güçlü bir adamım..
o cesareti ve gücü nereden buldum bilmiyorum ama bir anda çalıların arkasına atılıp saldırganı kadının üzerinden çektim..
itişip kakışırken yere yuvarlandık
birkaç dakika boğuştuktan sonra adam elimden kurtulup kaçtı..
soluk soluğa ayağa kalktım ve bir ağacın arkasında çömelmiş hıçkıra hıçkıra ağlayan kadına doğru yöneldim..karanlıkta tam olarak
göremediğim halde korkudan titrediğini hissedebiliyordum..
onu daha fazla ürkütmemek için önce belli bir mesafeden konuşmaya çalıştım..sakinleştirici bir şekilde ’herşey yolunda,
saldırgan gitti, artık güvendesiniz..’ dedim..
uzun süreli bir sessizlikten sonra, merak ve şaşkınlıkla ’baba, senmisin ? ’ dedi..iyice yaklaşınca karşımda duran, kızım Judy’di..
Oruç bozmayan nargile olur mu ulans!”
Geçen oturmuş elimde bir çizgi romanla tefekkür numarası yapıyordum.
Birden bana doğru koşarak ve bağırarak bir arkadaşım geldi. Önce evim yanıyor zannettim.
Sonra heyecanla bağırarak şöyle dediğini işittim: “Abi, oruç bozmayan nargile yapılmış..!”
Bu heyecanlı ve genç arkadaşımı bir bardak oruç bozmayan soğuk gazozla sakinleştirdikten sonra “öyle şey olmaz evladım” deyip çizgi romana kaldığım yerden devam ettim.
Ha, şunu söyleyeyim, ben oruç bozmayan gazozu ikram ettiğim anda teravihe yaklaşık yirmi dakika kalmıştı. Yanlış anlaşılmasın da...Bir de sizinle uğraşmayayım şimdi.:D
Istiridye ve Kum
Okyanusun dibinde yatan bir istiridye, su uzerinden akip gecsin diye, kabugunu acmis.
Su icinden gecerken, solungaclari yiyecek toplayip midesine gonderiyormus.
Aniden, yakinindaki bir balik, bir kuyruk darbesiyle kum ve camur firtinasi yaratmis.
Istiridye de kumdan nefret edermis;
Zira kum oylesine puruzluymus ki kabugunun icine kacarsa son derece rahatsiz olurmus.
Istiridye derhal kabugunu kapamis ama cok gec kalmis;
Sert ve puruzlu bir kum tanecigi iceri girip,ic derisi ile kabugun arasina yerlesmis.
Kum tanesi istiridyeyi ne cok rahatsiz ediyormus.
Ama, kabugunun icini kaplamasi icin kendine verilmis olan salgi hucresini hemen calistirarak,
minik kum tanesinin ustunu kaplamaya baslamis;
ta ki, nefis, parlak ve duzgun bir ortu olusana kadar..
Istiridye,
yillar yili, minik kum taneciginin ustune katlar eklemeye devam etmis
ve sonunda muthis guzel, parlak ve son derece degerli bir *inci* olusmus..
Yaşadığımız problemler, bizi üzen, sıkıntı veren insanlar, hatta kendi zayıflıklarımız da bizim inciler yapmamıza vesile olmak için vardırlar...
Ümitsizliğe, korkuya değil de cesaret ve azime izin verirsek..gerektiğince kıymetini bilirsek..
Tepki
Klasik tepki: "Sıraya geç kardeşim."
Neoklasik tepki: "Şeker kardeşim sıraya geçiver."
Realist tepki: "Sıra var."
Sürrealist tepki: "Sallandıracaksın bunlardan ikisini Kızılay'da bak bir daha yapabiliyorlar mı?"
Romantik tepki: "Beyefendi galiba sırayı görmediniz."
Modern tepki: "Efendim insanımız eğitimsiz. Halbuki Avrupa'da..."
Postmodern tepki: "Sırana geç lan ayı!"
Uzlaşımcı tepki: "Acelesi olmasa öne geçmezdi, üzmeyin garibi..."
Devrimci tepki: "Altyapı sorunları çözülmeden halkımız sıraya geçmez. Devrim olunca herkes hizaya gelecek."
Kaderci tepki: "İki dakika fazla beklesek kıyamet mi kopar? Kısmetse hepimizin işi görülür."
Felsefeci (septik / kuşkucu) tepki: "Ön ve arka kavramları görecelidir. O tarafın ön taraf olduğuna kim karar verdi? Öne geçtiğini zanneden, aslında arkaya geçmiş olabilir."
Hümanist tepki: "İnsanlık bir bütündür. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için. Dolayısıyla birimiz öne geçince, aslında hepimiz öne geçmiş oluyoruz."
KAHVE TANELERİ GİBİ OLABİLMEK
Bir baba evlenmek üzere olan oğluna tavsiyelerde bulunuyormuş. "Son tavsiyemi mutfakta anlatmak istiyorum" demiş. Mutfağı ve yemek yapmayı bilmeyen delikanlı "Olur" demiş çekine çekine. Baba, ocağa aynı büyüklükte üç kap koymuş, hepsini suyla doldurup üçününde altını yakmış. "Şimdi. ıstediğim her şeyden iki tane vereceksin bana" demiş oğluna.Sırasıyla havuç, yumurta ve kavrulmamış kahve çekirdeği istemiş...Oğlu hepsinden ikişer tane vermiş basına. Adam iki havucu birinci kaba, iki yumurtayı ikinci kaba ve iki kavrulmamış kahve çekirdeğini üçüncü kaba koymuş. Her üçünü de yirmi dakika süreyle kaynatmış. Daha sonra kapları indirip yemek masasına buyur etmiş oğlunu. Yemek masasında üç tabak duruyormuş. Kaplarda kaynayan havuçları, yumurtaları ve kahve çekirdeklerini büyük bir özenle tabaklara yerleştirmiş. Sonra oğluna dönüp sormuş: "Ne görüyorsun? Oğlu düşünürken açıklamaya başlamış."Havuçlar haşlandıkça aslını kaybedip yumuşamış. Yumurtalar görünüşte baştaki gibi sert duruyorlar ama içleri katılaşmış. Kahve taneleri ise olduğu gibi duruyor, başta neyseler sonunda da öyleler.. "Sonra asıl tavsiyesine sıra gelmiş:"Evlilikte aşk ve şefkat birlikte olmalıdır. Aşksız bir evlilikte her iki eş de şu gördüğün havuçlar gibi birbirlerini tüketirler, eskitirler, pörsütürler. Şefkatsiz bir evlilikte ise eşler birbirlerine ne kadar tahammül etseler de, şu gördüğün yumurtalar gibi içten içe katılaşırlar, birbirlerindenuzaklaşırlar. Aşkın da şefkatin de olduğu bir evlilikte ise, şartlar ne olursa olsun, eşler tıpkı şu kahve taneleri gibi, birbirlerinin yanında kalırlar, kendi kişiliklerini yitirmezler. Kahve tanelerinin tekrar kaynatılmaya hazır olmaları gibi, onlar da birbirleriyle baş başa uzun yıllar geçirmeye isteklidirler. Oğlu aldığı bu dersten tatmin olmuşa benziyordu."Asil! ders bu değil!" dedi baba oğlunun elinden tuttu, ocağın üzerinde bıraktığı kapların içinde kalan suları gösterdi."Havuçlardan ve yumurtalardan arta kalan suya bak... ikisinde de bir tat yok "Kahve çekirdeklerini çıkardığı kaptaki suyu yavaşça bir fincana boşalttı. Mis gibi taze kahve kokuyordu. Fincanı oğluna uzattı."içmek istersin herhalde" dedi. Oğlu kahvesini yudumlarken konuşmasını sürdürdü."Kahve çekirdekleri gibi birbirlerini tüketmeyen eşlerin paylaştığı yuvada işte böyle olur. Mis gibi. Temiz ve huzur verici. Başka herkesin fincanına koyup yudumlayacağı taze kahve gibi...Çünkü onlar birbirlerini harcamayarak, birbirlerine aşkla ve şefkatle davranarak hayata kendi tadlarını, kokularını ve renklerini katmayı başarırlar."
http:// http://www.resimload.com/141226/m8Y_1.JPG (http://www.TurkVisit.com)
Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.
MUSTAFA KEMAL ATATURK
HAKSIZLIKLAR KARŞISINDA BOYUN EĞDİĞİNİZ TAKDİRDE,
HAKKINIZLA BİRLİKTE ŞEREFİNİZİDE KAYBEDERSİNİZ.
ekselans
16-10-2006, 17:16
Connie ile, gönüllü olarak çalıştığım hastaneye yattığı gün tanıştım...
Connie sedyeden yatağına yatırılırken, eşi Bill yanındaydı... Connie kansere karşı verdiği savaşın son evresinde olmasına rağmen, hâlâ çok neşeli ve canlıydı...
Yatağına yerleştirdik... Kullanacağı tüm eşyaların üzerine ismini yazdıktan sonra, kendisine başka bir ihtiyacının olup almadığını sordum...
“Evet” dedi, “Lütfen televizyonu nasıl kullanacağımı gösterir misiniz?... Pembe dizileri çok severim ve izlediğim dizileri kaçırmak istemiyorum...”
Connie romantik bir insandı ve pembe dizilere ve aşk konulu romanlara ve filmlere bayılıyordu... Aramızdaki dostluk ilerledikçe, bana 32 yıl boyunca kendisine sürekli “Aptal kadın” diyen bir erkekle evli olmanın ne denli can sıkıcı olduğunu dile getirdi...
...
“Bill’in beni sevdiğini biliyorum” dedi “Ama, bana ne beni sevdiğini söyledi, ne de sevgi sözleri yazılı bir kart gönderdi...”
İçini çekti ve hastanenin bahçesindeki ağaçlara baktı;
“Bana ‘Seni Seviyorum’ demesi için neler vermezdim, ama bu, doğasına aykırı...”
Bill ise her gün Connie’yi ziyarete geliyordu... Önceleri, Connie televizyondaki pembe dizileri izlerken, o da yatağının ayak ucunda oturuyordu...
Daha sonraki günlerde, Connie daha uzun saatler uyumaya başlayınca, odanın dışındaki koridorda aşağı yukarı yürümeye başladı...
...
Çok geçmeden, Connie artık hiç televizyon izleyemez oldu. Artık uyanık geçirdiği süreler, dakikalarla ölçülür olmuştu... Ben ise vaktimin çoğunu Bill ile geçiriyordum...
Bana marangoz olduğunu ve balık tutmaktan zevk aldığını anlattı... Hiç çocukları olmamış, ama Connie bu amansız hastalığa yakalanana kadar, birlikte emekliliğin tadını çıkarmışlar ve çok seyahat etmişler...
Bill, eşinin yavaş yavaş ölüme yaklaştığı gerçeği karşısında, duygularını bir türlü dile getiremiyordu...
...
Bir gün kafeteryada birlikte kahve içtikten sonra, konuyu kadınlara ve biz kadınların hayatlarında romantizme ne denli ihtiyaç duyduğumuza, eşimizden romantik kartlar ve aşk mektupları almaktan ne kadar hoşlandığımıza getirdim...
“Connie’ye kendisini sevdiğini söyler misin hiç” diye sorduğumda (vereceği cevabı biliyordum), bana çıldırmışım gibi baktı;
“Söylememe gerek var mı” dedi, “Kendisini sevdiğimi biliyor...”
“Elbette biliyor” dedim, “Ama Bill, onu sevdiğini, bunca yılın senin için ne anlama geldiğini bilmek ister... Lütfen düşün bunları...”
...
Birlikte Connie’nin odasına doğru yürüdük... Bill odaya girdi ve ben başka bir hastayı ziyarete gittim... Daha sonra, Bill’in eşinin yatağının kenarında oturduğunu gördüm. Connie’nin elini tutuyordu... O gün 12 Şubat’tı...
Öğle üzeri hastaneye geldim... Bill koridorun duvarına yaslanmış, gözlerini yere dikmişti... Connie’nin sabah 11:00’de öldüğünü başhemşireden öğrendim...
...
Bill beni görünce yanıma geldi... Bütün bedeni titriyordu ve gözleri yaş içindeydi... Sonra, sırtını duvara yasladı ve derin bir nefes aldı...
“Sana bir şey söylemem gerek” dedi... “Ona söyledikten sonra kendimi çok iyi hissettim...”
Sustu ve burnunu temizledi... “Söylediklerini uzun uzun düşündüm ve bu sabah ona, kendisini ne kadar çok sevdiğimi, onunla evli olmaktan ne kadar mutlu olduğumu söyledim... Ne kadar güzel gülümsediğini görmeliydin...”
Connie’ye veda etmek için odasına girdim. Başucundaki komodinin üzerinde Bill’in yazmış olduğu bir Sevgililer Günü kartı duruyordu... Hani şu bildiğiniz...
Üzerinde, “Sevgili Karıma... Seni Seviyorum” yazanlardan...
Bobbie Lippman’dan
Herzamanki beni koyup gitme ne olursun...
Düşlerin gerçeğe, gerçeklerinse düşe dönüştüğü bir yaşam özlüyorum. Yaşamaktan
bunalmıyorum, bunalımı yaşayıp, bunu kendime ait bir yaşam biçimine
dönüştürüyorum.
Sanırım bütün sorunum özlemekle ilgili. Keşke "yaşlanmaya başladım, o yüzden
geçmişi özlüyorum" diyebilseydim. Zerre kadar özlemiyorum geçmişi. Geçmişe dair
ne varsa silindi hafızamdan. Ben geleceği özlüyorum. Belki de hiç
yaşayamayacağım geleceğime dair özlemlerim. Asıl sorunda burdan başlıyor zaten.
Geleceğin olmayacağını biliyorum. Olmayanı, olma ihtimali bulunmayanı özlüyorum.
İşte bu özlem koyuyor insana...
Beni koyup gitme
Ne olursun
Durduğun yerde dur..
Kendini martılarla bir tutma
Senin kanatların yok
Düşersin, yorulursun
Beni koyup gitme
Ne olursun...
Duvarda gölgeler ve o görüntülerle çarpışmak yoruyor. İnsanlar gerçek değil
artık, mekanlar gerçek değil. Belki de o yüzden sevmiyorum ana caddeleri,
ışıltılı alışveriş merkezlerini, konforlu mini sinama salonlarını. Flimlerin
değeri düşüyor oralarda, filmler hırpalanyor. Ruhumuz bütün "sakıncalı" kareleri
sansürlüyor, makaslıyor, yalnızlaştırıyor. Sansürlü, makaslı, yalnız bir yaşam
bu benim yaşadığım ve yalnızım işte yine...
Şaşırmıyorum aslında, böyle olacağını çok öncesinden biliyordum. "Boş durmadım,
savaştım. Savaştım ama yenildim. Yenildim ama ezilmedim" diye kandırmayacağım
kendimi. İşte itiraf ediyorum; ezile ezile, hırpalana hırpalana yenildim.
Yenildim işte ötesi yok..
Bir deniz kıyısında otur
Gemiler sensiz gitsin bırak
Herkes gibi yaşasana sen
İşine gücüne baksana
Evlenirsin çocuğun olur
Sonun kötüye varacak
Beni koyup koyup gitme
Ne olursun...
İşte bu yüzden korkuyorum ana caddelerden. Deniz kenarlarını seviyorum, salaş
meyhaneleri seviyorum. Issız ve bana ait olan yerleri seviyorum. Televizyonu
değil ama o televizyonun altındaki dolapta bulunan anılarımı seviyorum. Her
açtığımda o dolapta bulunan anılarımın anlatacakları var bana çünkü. O salaş
dediğim meyhanenine öyle, kayalara vuran dalgalarında ne çok anlatacağı şey var.
Bunlar dışında herşeyin sadece görüntüsü var oysa.
Elimi tutuyorlar ayağımı
Yetişemiyorum ardından
Hevesim olsa param olmuyor
Param olsa hevesim...
Yaptıklarini affettim
Seninle gelemiyeceğim yine de
Beni koyup koyup gitme
Ne olursun...
Bunun için yalnızca kendimi korumak için kaçıyorum herşeyden. Kaçarak yaşıyorum.
İçime kapanmıyorum, düpedüz içime kapaklanıyorum. Böylece korunuyorum hayattan.
Bedenimse ruhumun zırhı sadece...
(alıntıdır)
mystified
19-10-2006, 12:55
suyun da hafızası var
Fatih Sultan Mehmet ile Yahudi ..
Hazret-i Padisah Fatih Sultan Mehmethan zamanında yapılacak bir camii inşaatı için bir yerde uygun görülen araziyi fatih istimlak eder. Ve fermanıda mühürleyerek istimlak kararını tasdikler. Fakat bu arazinin sahibi bir yahudidir. Bu olay uzerine Istimlak kararını kendine yediremeyen yahudi kadıya giderek koca padişahı şikayet eder.Kadı padişahı huzuruna çıkarır. Her iki tarafıda dinledikten sonra kadı kararını açıklar:
"Padişahın mühür vurdugu sag eli kesilecek"
Fatih sultan mehmet karara tepkisiz kalıp bir tek cümlesine bile karşı gelmemiştir.
Bu karar üzerine yahudi "yahu koskoca padişahın elini kesecekler ve bunu sadece benim arazim istimlak edildi diye yapacaklar" diye düşünerek kararından vazgeçer. Kadı fatih sultan mehmete dönerek "eger padişahlığına güvenipte benim verdigim karara karşı gelseydin şu gördüğün topuzla senin kafanı ezer seni oracıkta öldürürdüm" der. Kadının bu cümlelerine istinaden koca sultan fatihte "Egerki sende benim padişahlıgıma aldanıp farklı bir karar verseydin bende senin kafanı kılıcımla koparırdım" der.
Yahudiye gelince .......
Bu adalet sistemine ve bu kadar insanlıga yüregi ne kadar haz etmistir ki o karar verildikten sonra şikayetini geri alır ve müslümanlığı kabul ederek o anda şahadet eder.......
Her şeyde bir hayır vardır
Soğuk bir kış sabahı sahilde bulunan küçük bir koydan bir balıkçı filosu denize açıldı. Öğleden sonra büyük bir fırtına koptu ve gece olduğunda balıkçı teknelerinden hiçbirisi limana dönememişti. Bütün gece boyunca eşler, anneler, çocuklar ve sevgililer ellerini ovuşturup, kaybolan sevdiklerini kurtarması için Tanrıya yakararak rüzgâra açık kıyıda bir aşağı bir yukarı dolandılar. Bu berbat durumda, bir de kulübelerden birinde yangın çıktı, erkekler olmadığı için yangını söndürüp kulübeyi kurtarmak mümkün olmadı.
Ancak gün ışıdığında, herkesin sevinçle gördüğü gibi balıkçı teknelerinin tümü de sağlam olarak limana döndü. Fakat orada ümitsiz bir kişi vardı. Bu kişi yangında evi kül olan adamın eşiydi.
Kocası karaya çıkarken şöyle bağırıyordu, "Aman Allah'ım, mahvolduk! Evimiz, içindeki her şeyle birlikte yangında kül oldu!" Adam ise, kadını şaşırtan şu sözleri haykırdı, "O yangına şükürler olsun! Yanan kulübemizin ışığı sayesinde bütün tekneler yolunu buldu ve salimen limana döndük."
Her şeyde bir hayır vardır.
alıntı-yazari bilinmiyor
Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği iki katlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi kokarlardı..Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi..gölgeyi sever menekşeler derdi..Oysa öğretmeni bitkilerin güneş ışınları ile fotosentez yaptığını anlatmıştı onlara.Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı.Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi, her bitki güneşi severken,onlar neden gölgeyi tercih ediyorlar diye düşündü durdu Hande...
Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden farklı olduğunu keşfetmişti, işte belki de menekşeler bu yüzden bu kadar güzeldi. Herkesten farklı olursan,bu hayatta değerli olursun yargısına varmıştı.Daha o yıllarda farklı olmak için uğraş vermeye başladı. ilk olarak, okulda kimsenin yanına oturmak istemediği Hacer'in yanına oturmak istiyorum öğretmenim diyerek başladı farklılıklarla süren hayatı. Hacer bile şaşırmış şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne.
Hacer çok dağınık, biraz anlama zorlukları olan problemli bir ailenin kızı idi. Hande ise mühendis Kamil Beyin biricik kızı. Öğretmen pek oturtmak istemedi önce Hacer'in yanına Hande' yi. Daha sonra bir tatsızlık çıkmasın diye öğretmen Hande'nin annesini çağırdı.
Annesi eve geldiklerinde Hande'ye sordu :
- Neden yavrum Hacerin yanına oturmak istiyorsun?
Hande cevap verdi :
- Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o gün sen bana menekşeler güneşi sevmez demiştin, oysa her bitki güneşi sever. Menekşeler farklı, belki de bu yüzden bu kadar güzeller. Hacer'in yanına kimse oturmak istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum. Belki Hacer de güzeldir, onu fark etmek istiyorum, dedi.
Annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul 4.sınıf öğrencisi kızının olgunluğuna hayran kalarak
- Peki kızım kimin yanında istersen oturabilirsin, " dedi.
Pazartesi Hande Hacer'in yanında oturmaya başladı. Hem Hande tedirgindi,hem Hacer. Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer kızlarda soğumuştu Hande'den. Nasıl Hacer gibi dağınık, birşeyi, iki kere anlatınca anlayan fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti. En çok alınan doktor Cemal Beyin kızı Esin'di. Anne babaları her hafta sonu görüşüyorlar, Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı. Nasıl olur da kendi yerine Hacer'i seçerdi. Çok gururu kırılmıştı Esin'in. Hande ile konuşmuyordu. Bir gün Hande ve ailesi Esinlerle dağ köylerinden birinde gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler. Hande gene Esin'in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu. İçin için deHacer'e kızmaya başlamıştı arkadaşları ile arasının bozulmasına sebep olmuştu. Neden sanki bu kadar dağınıktı, neden her şeyi iki kere de anlıyordu ? Yoksa aptal mıydı ? Sonra menekşeleri hatırladı hemen düşüncelerinden utandı. Hacer farklı diye yargılamaması gerekiyordu. Hacer'in, kimsenin bilmediği güzelliklerini keşfedecekti. Buna tüm gücü ile inandı.
Panayıra gittiklerinde Esin somurtarak karşısında oturuyordu, Hande ile konusmuyordu. Hande canı sıkıldığından biraz dolaşmak için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye başladı. Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı,kar atıştırmaya başlamıştı. Hande karı çok seviyordu, yürüdü, yürüdü. Köye gelmişti. Bir evin önünde durdu. Evin penceresinde ki saksıya gözü ilişti. Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi. Ama kıştı ve menekşeler soğuğu hiç sevmezlerdi eve doğru bir adım attı.Kapıda beliren gölgeyi çok sonra fark etti bu Hacerdi. Hande'ye gülümsüyordu.
- Hoş geldin Hande buyurmaz mısın?, dedi.
Biraz ürkek,şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri girdi. Oda sıcacıktı odun sobası her yeri ısıtmıştı. Menekşeler diyebildi sadece Hande...
- Bu soğukta ?
Hacer gülümsedi ;
- Onlar annem için, annem onları çok sever.
Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hande.
"Annen hasta mı?" dedi.
"Evet 2 sene önce felç oldu ona ben bakıyorum, bizim kimsemiz yok, bir tek ineğimiz var onunla geçiniyoruz. Ama tüm işler bana baktığı için derslere çalışacak pek vaktim olmuyor, dedi Hacer utanarak.Bir de bizim köyden şehre araç yok, bu yolu her gün yürüyorum o yüzden de çok yorgun okula geliyorum dersleri anlamakta güçlük çekiyorum. Hande'nin gözleri dolmuştu. Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu. Çok merak etmiş olmalıydı.
Dışarıya koştu ve annesine sarıldı,ağlıyordu. Bir müddet sonra anne bu Hacer diye tanıştırdı sıra arkadaşını. Hacer'in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte. Hande annesine anlattı Hacer'in hayatını , ağlayarak.
"Bir şeyler yapalım anne" dedi.
O hafta annesi ve Hande, Hacerlere gidip annesi ve Hacer'i kendi evlerine taşıdılar. Hacer artık Handeler den okula gidip geliyordu, ne dağınıktı, ne de aptal. Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu. Seneler geçti Hacer veHande bir arkadaş değil, iki kız kardeşlerdi artık. Mormenekşeler Hande'ye Hacer'i armağan etmişti. Hacer'e ise hemHande'yi,hem hayatı.
Seneler sonra ikisi de evlendi. Hacer şimdi bir doktor. Hande'den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi, hastalarına vicdanıyla birlikte şifa dağıtıyor. Hande ise bir ögretmen. Çocuklara farklı olan şeyleri sevmeyi de öğretiyor. Bir kızı var adı, Hacer Menekşe. Hayatta en çok sevdiği iki şeye birini daha ekledi Hande.
LÜTFEN SEVGiNiZE ÖN YARGI KOYMAYIN.
HERŞEY SEVİNCEYE KADAR FARKLIDIR SEVDİKTEN SONRA İSE SEVGİNİN DİLİ HEP AYNIDIR
"
BİR ALYANS İÇİN 3 TON ZEHİRLİ ATIK...
TEMA Vakfı Yayınları'ndan çıkan "Dünyanın Durumu 2004" raporlarını yorumlayan Hayrettin Karaca'nın saptamaları:
Dünyada makyaj malzemesi için yapılan harcama 18 milyar dolar. Dünyadaki tüm kadınların üreme sağlığı için gerekli para 12 milyar dolar.
Avrupa ve ABD'de evde beslenen hayvanların mamasına harcanan para 17 milyar dolar. Dünyada açlığın ve yetersiz beslenmenin sona erdirilmesi için gerekli para 19 milyar dolar.
Parfüme harcanan para 15 milyar dolar. Evrensel okur-yazarlığın sağlanması için gereken yıllık ek yatırım 5 milyar dolar.
Kurvazyer seyahatlerine harcanan para 14 milyar dolar. Dünyada herkese temiz içme suyu sağlanması için gerekli para 10 milyar dolar.
Avrupa'da dondurmaya harcanan para 11 milyar dolar. Her çocuğun aşılanması için gerekli miktar 1,3 milyar dolar.
Satışa hazır 1 ton altın elde etmek için 300 bin ton atık üretilir. Başka bir deyişle altın bir alyans için ortaya çıkan atık miktarı 3 tondur. Bu atıkların çoğu siyanür ve kimyasal maddeler içerir."
anonim
DAR AYAKKABI..
O bayram bana ayakkabi almaya karar verdiler.
Hazir ayakkabi satan magaza yoktu $ehirde. Tek ayakkabi yapan dukkáninda ayakkabici ciplak ayagimi bir kartonun uzerine koydu, iyice basmami soyledikten sonra agzindaki kur$un kalemi eline alip ayagimin cevresini cizdi.
O ayagimin cizildigi karton benim ayakkabi numaramdi.
Gunlerce yeni ayakkabilarimin hayalini kurdum. Babamin anlattigina gore ayakkabilarim siyah ve bagcikli olacakti.
Kapinin her calini$inda ko$tum.
Ayakkabilarim bayramdan bir gun once geldi, siyah-bagcikli.
O gun onlari giymedim. Bayram gecesi yatagimin altina yerle$tirdim yeni ayakkabilarimi.
Arada bir kalkip kutusundan cikartiyor, yere koyuyor, yukaridan, yandan, onden bakip duruyordum. Parlak ve yuvarlak burnunu gecenin karanliginda kim bilir kac kez ok$adim.
Uyku girmedi gozume.
Sabahleyin ev ahalisi kalktiginda, ayakkabi kutusu kucagimda sandalyede oturuyordum ben.
Ayakkabimi babam giydirdi.
Ayagima olmami$ti ayakkabilarim, dardi ve canimi yakmi$ti.
Ama bunu babama soylemedim. O "Sikiyor mu?" diye sordukca "Hayir" yanitini veriyordum. "Dar, ayagimi acitiyor" desem, geri gidecekti ayakkabilarim ve ayakkabicinin hemen bir yeni ayakkabi yapmasi olanaksizdi.
O bayram sabahi canim yana yana yurudum.
Bir sure sonra aci dayanilmaz oldu.
Di$imi sIktim.
Topalladim.
Soranlara "Dizimi vurdum" dedim, ama ayakkabilarimin ayagimi sIktigini kimseye soylemedim.
*
Dogrusunu isterseniz ya$am dar ayakkabiyla yurumektir.
Kimi zaman dar bir maa$, kimi zaman sevimsiz bir i$...
Kimi zaman bir mekan dar ayakkabi olur bize, kimi zaman bir cevre, kimi zaman bir sokak, ya da bir $ehir...
Kimi zaman dostluklar, arkada$liklar, beraberlikler bir dar ayakkabiya donu$ur.
Kimi zaman zamandir dar ayakkabi, gecmek bilmez.
Kimi zaman zenginlik, kimi zaman ba$inizi koydugunuz yastik...
Caniniz yanar.
Topallaya topallaya gidersiniz.
Sonradan ogrendim ya$amin dar ayakkabiyla yurume sanati oldugunu...
Bekir Coskun/Hurriyet Gz.24 Ekim 2006
Azman Dede anlatıyor....
.......................................Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu. Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara yüzbaşı "Azman yandık!.." diye siperin köşesini işaret
etti. O şarkı söyleyerek sipere gelen, sanki çiçek toplarmış gibi neşeli
olan o çocuklar siperin bir köşesinde sanki bir yumak gibi birbirine
sarılmış tir tir titriyorlardı. Çocuklar harbin gerçeği ile ilk defa
karşılaşıyorlardı. Ürkmüşlerdi. Yüzbaşı yandık demekte haklıydı.
Muharebede bir ürküntü panik meydana getirebilirdi. Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı!..
"Annem beni yetiştirdi bu yerlere yolladı
Al sancağı teslim etti Allah'a ısmarladı
Boş oturma çalış dedi hizmet eyle vatana
Sütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmana "
Baktım hemen biraz
sonra ona bir arkadaşı daha katıldı. Biraz sonra biri daha... Marş
bitiyor yeniden başlıyorlar. Bitiyor bir daha söylüyorlar.Avaz avaz!..
Gözleri çakmak çakmak... Hücum anı geldiğinde hepsi süngü
takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış dişler
kenetlenmiş bekliyorlardı . O an geldi. Birden yüzbaşı "Hücum!.."diye
bağırdı.
Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden
fırladık. İşte tam o anda, tam o anda, o çocuklar kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler.
İşte o an. Tam o an bir makinalı yavruları biçiverdi.
Hepsi sipere geri düştüler. Kucağıma dökülüverdiler.Onların o gül gibi
yüzleri gözümün önünden gitmiyor. Hiç gitmiyor!.. İşte ben ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!.."
Azman dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum.
Kahvede kim varsa ağlıyordu.Kahveci gözyaşları içinde bize çay getirdi.
Eğildi;"Azman dede hep ağlar. Niye ağladığını bugün ilk defa anlattı ." dedi.
Kaynak: C. Bayar Üniversitesi Öğrenci Konseyi'nin hazırladığı "Çanakkale"
adlı kitapçıktan.
Mutlu olmak ister misiniz?
Sıkıntıları, üzüntüleri bir kenara atmak oldukça zor gözükse de insan istedikten sonra hepsinden kurtulabilir. Artık mutlu olmak benim de hakkım diyorsanız bu önerileri dikkate almalısınız:
İnsan zihninin dinç kalabilmesi için geleceğe dönük hiçbir endişeli fikir taşımaması gerekir. İnsanın yaşanmış bitmiş olan geçmişteki kötü anı ve acı hatıraları, güncel olaylardan hareketle bugüne asla taşımaması gerekir.
Stresli ve gergin bir hayat beyinde geri dönüşümsüz hücre göçüne yol açmaktadır. Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Arif Verimli bu konuda önemli uyarılarda bulunuyor.
- Asla bir eleştiri, öneri ya da teklif karşısında yetersizlik duygusuna kapılmayın.
- Asla kusursuz bir insan olmaya çalışmayın.
- Başkalarına hoş görünmek için şirinlik ve fedakarlık yapmayın, yapmak zorunda olduğunuzu düşünmeyin.
- 24 saati 3'e bölün. 8 saat uyuyun, 8 saat çalışın ve kalan 8 saatte lütfen sizi mutlu edecek bir şeyi yapın. Hobiler edinin, spor yapın, sanatsal faaliyetleri izleyin, sergileri gezin.
- Size yapılan eleştirileri reddedilmişlik olarak algılamayın.
- Mükemmeli değil elinizden geleni yapın.
- Kimse için önyargı taşımayın ve herkese karşı içinizden geldiği gibi davranın.
- Başkalarınca beğenilmek ve takdir edilmek beklentisi taşımayın, hiç kimsenin sevgisine muhtaç olmayacak kadar kendinizi sevin.
- Sizin doğrularınızın başkalarının doğruları olmayabileceğini bilin.
- Çevrenizdeki insanların hareket ve davranışlarını denetlemeyin, hiç kimsenin beyninden geçenleri okumaya ve yorumlamaya kalkışmayın, kimsenin de dillendirmediğiniz müddetçe sizin beyninizi okumasını beklemeyin.
- Çok okuyun. Okumayı ertelemeyin, okumaya yaşınız ilerlese bile devam edin. Çünkü okumak zihinsel faaliyetleri çalıştırır.
- Çok gergin ve kaygılı olduğunuz zaman şu nefes egzersizini yapın; iyi bir nefes almak iyi bir nefes vermekle başlar. Ağır derin ve sessiz olun. Nefes egzersizine başlamadan önce, sağ elinizi göbeğinizin hemen altına koyun, sol elinizi göğsünüzün üzerine koyun ve gözlerinizi kapatın. Nefes almadan önce ciğerinizi iyice boşaltın. Yeni bir nefes almak için birkaç saniye bekleyin. Ard arda iki derin nefes aldıktan sonra kesinlikle 4-5 kez de normal nefes alın. Tüm bu işlemleri günde 40 kez yapın ve bunu alışkanlık haline getirin.
- Akraba, aile ve kök bağlarınızı koparmayın. En azından özel günlerde onlarla olun.
Piramitler
Binlerce yıl önce yapılan piramitlerde bugün bile hala binlerce sır yatmaktadır.O tarihlerde piramitleri yapan insanlar herhalde metre kavramını bilmiyorlardı.Ve bütün bunları göz kararıyla yapmalarıda imkansız.Bugün bile çok düzenli bir şekilde yapılan gökdelenlerde çok hafif bir sapma söz konusu olabiliyor.Peki o zamanlar bunları yapan insanlar ölçüm için ne kullandılar.Saniye mi?Arşın birimi mi?Mısır endazesi mi?Bilemiyoruz.Şimdi bu piramitlerde, özellikle Gize bölgesindeki büyük piramidin çeşitli oranlarda ölçümlerine bir bakalım.Bunların hepsi bir rastlantı mi?Olabilir.Ama bu kadar çok rastlantıda insani düşündürüyor!
Piramitlerin Gizemi
* Her biri 20 ton olan taşlardan inşa edilmiştir ve bu taşları temin edilebilecek en yakın mesafe yüzlerce kilometre uzaklıktadır. Bu taşların nasıl getirildiği konusunda kesin olmayan farklı varsayımlar bulunmaktadır.
* Piramit, kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya, yılda sadece 2 kez güneş girmektedir. (doğduğu ve tahta çıktığı günler)
* Mumyalarda radyoaktif madde bulunduğundan mumyaları ilk bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüştür.
* Piramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalışmamaktadır.
* Kirletilmiş suyu, birkaç gün Piramit'in içine bırakırsanız; suyu arıtılmış olarak bulursunuz.
* Piramit'in içerisinde süt, birkaç gün süreyle taze kalır ve sonunda bozulmadan yoğurt haline gelir.
* Bitkiler Piramit'in içinde daha hızlı büyürler.
* Piramit'in içine bırakılmış su, 5 hafta süreyle bekletildikten sonra yüz losyonu olarak kullanılabilir.
* Çöp bidonu içindeki yemek artıkları, hiç koku vermeden Piramit içinde mumyalaşır.
* Kesik, yanık, sıyrık gibi yaralar büyükçe bir Piramit'in içinde daha çabuk iyileşme eğilimi gösterir.
* Piramitlerin bazı odalarının içinde ne olduğu hakkında bir bilgi yoktur; araştırmacıların çoğu, ya içinde kayboldular ya da aynı yerde birkaç tur attılar, fakat içlerini göremediler.
* Piramitlerin içi yazın soğuk kışın sıcak olur
* Büyük piramidin açıları,Nil'in delta yöresini iki eşit parçaya bölerler.
* Gize'deki üç piramit aralarında bir Pitagor üçgeni olacak şekilde düzenlenmişlerdir.Bu üçgenin kenarlarının birbirlerine göre oranı 3 5'dir.
* Büyük piramidin tabanının yüzeyi,anıtın yarısının iki katına bölündüğünde pi=3,14 sayısı elde edilir.
* Büyük piramidin dört yüzeyinin toplam yüzölçümü,piramit yüksekliğinin karesine eşittir.
* Büyük Piramit,dünyanın kara kitlesinin merkezinde yer alıyor.
* Büyük Piramit,dört ana yöne göre düzenlenerek inşa edilmiştir.
* Piramit dev bir güneş saatidir.Ekim ortasıyla Mart başı arasında düşürdüğü gölgeler mevsimleri ve yılın uzunluğunu gösterirler.Piramidi çeviren tas levhaların uzunluğu bir günün gölge uzunluğuna eşittir.Bu gölgelerin tas levhalar üstünde gözlenmesiyle günün 0,2419 bölümünde yılın uzunluğu yanlışsız olarak saptanabiliyordu.
* Büyük Piramit'le dünyanın merkezi arasındaki uzaklık,Kuzey kutbuyla arasındaki uzaklığa eşittir ve kuzey kutbuyla dünyanın merkezi arasındaki uzaklığa eşittir.
* piramidin yüksekliğiyle,çevresi arasındaki oran,bir dairenin yari çapıyla çevresi arasındaki oranın dengidir.Dört kenarlar dünyanın en büyük ve çarpıcı üçgenleridir.
* Gize’den geçen boylam,dünyanın denizleriyle anakaralarını iki eşit parçaya böler.Bu boylam ayrıca,kara üstünden geçen en uzun kuzey-güney yönlü boylam olup,bütün yer kürenin uzunluğuna ölçümünde doğal sıfır noktasını oluşturur.
* Büyük piramidin tepesi Kuzey kutbunu,çevresi ekvatorun uzunluğunu temsil eder.Ve iki uzunluk ayni mikyasa uygunluk gösterir.
--------------------------------------------------------------------------------
Gize piramitleri tahmini olarak M.Ö 3000 yıllarında eski krallık döneminde yapıldığı zannedilmekte. Bunlar; Keops, Kefren ve Mikerinos piramitleridir ve isimlerini aldıkları firavunlar tarafından yaptırılmıştır.
Kefren Piramidi Gize piramitleri dünyanın en büyük piramitlerdir. Bunlarla birlikte ve Mısır'da yüzlerce irili ufaklı piramit mevcuttur. Gize piramitlerini diğerlerinden ayıran farkların başında içlerinde yazı bulunmaması ve nasıl yapıldıklarının hala çözüme ulaşmamış olmasıdır.
Keops'un oğlu Kefren için yapılmış piramit 136 metre yüksekliğe sahip.
Kefren piramidinin dış yüzeyinde yer alan kaplamalar bugün sadece tepesinde görülebilmekte.
Gize piramitlerinden İçi ziyaret edilebilen tek piramit olan Kefren piramidinin mezar odası.
Piramitler ile ilgili çeşitli matematiksel bulgular arasında ilginç olanları şunlar: Keops piramidinin yüksekliğinin 1 milyarla çarpımı yaklaşık olarak güneşle dünyamız arasındaki mesafeyi veriyor. (149.504.000km)
Piramitlerin üzerinden geçen meridyen karaları ve denizleri tam iki eşit parçaya bölüyor. Keops Piramidinin Taban çevresinin, yüksekliğinin 2 katına bölünmesinin pi=3.14 sayısını veriyor.
62 metre yüksekliği ile Gize Piramitleri içerisinde en küçüğü olan Mikerinos Piramidi Kefre'nin oğlu için yaptırılmış.
Piramitler hala yapımları esnasında ki gizi korumaktalar. İşçilerin olağanüstü bir çabayla günde 10 metreküp taşı üst üste koyduklarını kabul edersek Keops piramidinde yer alan yaklaşık 2.5 milyon metreküp taş, 250.000 gün, yani yaklaşık 664 yılda yerleştirilebiliyor. Oysa piramitler 20 ila 30 yıl arasında bir sürede tamamlanmıştır.
Mikerinos'un ve üç aile üyesine ait Piramitler
Sfenks
70 metre uzunluğunda ve 30 metre yüksekliğinde olan Sfenks 14.yy da Memluk'lar tarafından top bataryalarına talim hedefi olarak kullanılmış ve ciddi biçimde zarar görmüş.
M.Ö. 2520 yılında Keops'un oğlu Kefren'in mezar kompleksi için yontulmuş. Sfenks Mısır dilinde 'SEZP-ANHE' Yaşayan görüntü) anlamında. Tarih boyunca Sfenks Nil nehrine bakıyor ve nehir yoluyla gelenleri karşılıyordu
_________________
ҲҲҲ Я Ц Ấ ҲҲҲ
..Tenri onlara Türk adını verdi ve tüm dünyaya hakim kıldı ..
Cengiz Han'ın Oğlu Hülagü Han
Agiz tadiyla yemek...
Adam, tepesinde "Kimyasal ürünler"
yazan markete girmiş:
- Eeeee, yüz gram cıva verir misin?
- Abicim cıva kalmadı ama istersen sana bir kilo midye
dolması vereyim, içinde istemediğin kadar var!
- Alfatoksin var mı?
- Yok kardeşim! Yerfıstığı al, incir al, fındık al,
antepfıstığı al... Hepsinin içinde "alfatoksin"
bulunur.
- Kanserojen etkili "methamidophos" satıyor musunuz?
- Methamidophos pahalıya gelir, çarlistonbiber alın
zaten promosyon olarak veriyoruz sayın abicim!
- Karbonmonoksit, karbondioksit, kükürtmonoksit ve
kükürtdioksit gibi zehirli gazlar alacaktım?
- Kes bir döner! Abicim döneri tüp gaz
alevine
yapıştırarak pişiriyoruz, içinde istediklerinizin
hepsi var!
- Demir sülfat gübresi ve kanserojen 'oksidation
fetroamin' alacaktım?
- Tabii verelim! Tart oğlum oradan
amcana bir kilo
siyah zeytin!
- Pestisit bulunur mu?
- Bulunmaz efendim, boşuna aramayın! Gidin manavdan,
salatalık, kiraz, kavun, domates, biber, çilek, elma,
greyfurt
alın...
- Hidrokarbon var mı?
- Bak güzel kardeşim zeytinyağı verelim, bir güzel
süz, içinde bol bol var!
- Asesülfam, aspartam, antioksidan, olestra, nitrit ve
nitrat alacaktım?
- Kardeşim bunca şeyi ayrı ayrı alacağına hazır gıda,
dondurma, çikolata, gofret, dondurulmuş gıda, konserve
balık alsana...
- Hidrol ve parafin alacaktım?
- Hemen efendim, size halis bal ve parafin için
yanında üzüm veriyorum...
Yaşamak için yiyenlere duyurulur.
OKULDA ÖĞRETMEN VARDI
"Çok zaman oldu" diye düşündü kadın. Epeydir oğlundan bu kadar uzunsüre ayrı kalmamıştı... Nasıldı acaba? Kilo almış mıydı? Ya saçları,saçları uzamış mıydı acaba? Neyse akşama görecekti nasıl olsa... Çünküoğlu, geliyordu.Küçükken çok güzeldi saçları... Sapsarıydı önceleri, sonradankoyulaşmıştı. Çok sevimli bir çocuktu. Şimdi ise yakışıklı birdelikanlı. Yoksa kendisine mi öyle geliyordu acaba! Güldü kendikendine.Kalktı yerinden. "Ona börek yapayım, sıcak sıcak yer" diye düşündü.Oğlu peynirli böreği pek severdi. Kollarını sıvadı ve işe girişti. Buzdolabından hazır yufka paketini ve beyaz peynir kutusunu çıkardı.Mutfak tezgahına koydu. Yuvarlak yemek masasının üzerini sildigüzelce. Büyük yuvarlak tepsiyi aradı buldu.Bir zamanlar mutfakta yemek yaparken, oğlunun, ayakları altındadolaştığı günler geldi aklına. Uzaklaştırırdı onu mutfaktan, birazsonra bakardı çocuk gene yanına gelmiş... Odası oyuncak doluydu fakato; Çaydanlık, tencere, tava, tepsi, kepçe, çay bardağı, çay kaşığı v.sile oynamayı daha çok seviyordu nedense... "Aşçı mı olacak bu çocukbüyüyünce yoksa" diye düşünürdü. Belki de annesiyle birlikte olmaktıbütün derdi!..Gene güldü kendi kendine. Çünkü oğlu Konservatuar son sınıföğrencisiydi. İyi bir kemancıydı. Oğlunun küçükken mutfakta kaşık yadakepçe ile ritim tuttuğu zamanları hatırladı... Yufkaları kesip;içlerine peynir, maydanoz, karabiber karışımını yerleştirip ruloyapmaya ve ardından dibini hafifçe yağladığı tepsiye yerleştirmeyebaşladı...Çocuklar büyüse de.. çocuktur annelerinin gözünde. Oğlu kocaman adamolmuştu ama hala mutfakta dolaşan küçük çocuğu hayal ediyordu akşamagelecek delikanlıyı beklerken. Nasıl bir duyguydu bu?!Emekli oluncaya kadar, hep küçük çocuklardı öğrencileri. 4- 5 yaşlarında bir sürü çocuğu vardı. Bir tanesi kendi oğluydu. Kocası;askerlik görevini yapıyordu yedek subay olarak. Ne zordu sabahlarıoğlunu kaldırmak ve hazırlayıp okula götürmek... Nedense çocuk çokistekli değildi okula gitmek konusunda.Küçücüktü öğrencileri. Büyüdüklerinde hatırlarlar mıydı, tanırlarmıydı acaba onu? Zannetmiyordu. Çünkü daha önceki öğrencileriziyaretine pek gelmiyorlardı. Unutuyorlardı galiba büyüyünce! Ama oçok iyi hatırlıyordu eski öğrencilerini. Çok yoruluyordu ama çocuksevgisi unutturuyordu bu tatlı yorgunlukları.Önceden ısıttığı fırına börek tepsisini koydu. Zaman saatini ayarladı... Çocuklar çok güzeldi. Bütün çocuklar güzeldi. Sevgiyi enyüksekte yaşardı onlar. Küçücük ayrıntıları önemserlerdi. Büyükleregöre belki hiç de önemli olmayan ayrıntılar, onlar için çok önemliydi.Kendilerine ilgi göstereni, sevgi göstereni iyi bilirlerdi,hissederlerdi. Bakışlarından anlarlardı sevgi ile bakan gözleri.Sevilmeye açlardı her zaman...Çocukların ona; bazen anne, bazen teyze, hatta bazen nene... Ama"Öğretmenim" deyişlerini unutamıyordu. Çok seviyordu mesleğini. Keşkegenç olsaydı gene...Telefon açtı oğluna; "Aradığı kişiye şu an ulaşılamıyordu". Belli kiotobüsteydi ve telefonu kapalıydı. Bunu tahmin ediyordu aslında amaeli gayri-ihtiyari telefona gitmişti işte. Fırını kontrol etti.Börekler pembeleşmişti. Cızır cızır pişiyorlardı.Küçük bir okulda çalışıyordu. Küçük ama sevimli. Anaokulu için ayrılannormalden biraz büyük bir sınıfta görev yapıyordu.Sınıfın yaşça küçüklerindendi oğlu. Bazen uyur şekilde getirildiğiolurdu evden okula. Sonra sınıftaki küçük tahta divanda uyutulurdu. Kıskanıyordu annesini diğer çocuklardan. Bazen kavga ediyordu. Amasonra anne-öğretmeninden azar işitiyordu arkadaşlarıyla kavga ettiğiiçin. "Anne" diyerek yanına gittiğinde; "Öğretmenim demen gerekmiyormu?" gibi bir cevap alıyordu annesinden. Bozuluyordu çocuk. Acabaannesi sınıftaki diğer çocukları kendisinden daha mı fazla seviyordu?Başka çocukların elinden daha çok tutuyordu. Kızların saçlarınatokalar takıyordu. Ayakkabılarını giyemeyenlere yardım ediyordu.Ne yapsındı genç öğretmen? Oğluna annelik yapsa, diğer çocuklar bunu hemen hissederlerdi. Hepsinin öğretmeni olmalıydı.Bir gün anne-oğul eve dönerlerken küçük çocuk annesinin elini sıkıcatutarak dedi ki: "- Anne, sana bir şey desem yapar mısın? Hızlıyürümeye çalışıyordu kadın. Alışveriş yapması gerekiyordu. Evde de birsürü iş onu bekliyordu. Ertesi gün sınıf faaliyetleri için dehazırlıklar yapması gerekiyordu. "- Yapmaya çalışırım, söyle bakalımne istiyorsun" dedi. "- Anneciğim, artık okulda benim de öğretmenimolur musun?.." Şaşırmıştı genç kadın. Yutkundu, ne cevap vereceğinibilemedi. Eğildi, çocuğun ellerini avucuna aldı. Gözleri doldu,saklamaya çalıştı çocuktan. Saklamak imkansızdı süzülen yaşları.Sarıldı oğluna, öptü, saçlarını okşadı.Okulda öğretmen olmak! Öyle ya; "Anne" demesine izin verilmiyorduçocuğun. Okulda "Öğretmen" vardı..."- Tamam" dedi. "Söz, okulda senin de öğretmenin olurum bundan sonra"Çocuk mutlu oldu. Annesi elinden tuttu gene ve yürümeye başladılar. Kadın alışverişe bakamadı. Gözyaşlarını başkalarının görmesiniistemedi. İçin için ağlıyordu. Çok mu ihmal etmişti onu son zamanlar?!Ama anne de olsa, sınıfta öğretmen olmak zorundaydı. Kendi çocuğunafazla zaman ayırsa, diğer çocukların zamanından çalmış olmaz mıydı?Gözleri dolmuştu gene. Tepsiyi çıkardı, çevirdi ve tekrar fırınasürdü. Oluyordu yavaş yavaş. Oğlu da neredeyse gelirdi. Telefonu aldıeline, sonra geri bıraktı. Pencereye gidip dışarı baktı. Akşamkaranlığı çöküyordu. Buzdolabına gidip süzme yoğurt çıkardı. Köpürteköpürte ayran çırptı içine bir parça tuz atarak. Birlikte sinemayagiden kocası ile kızının da eve dönüş vakti yaklaştı diye düşündü.Baba kız ısrar etmişlerdi kendisinin de gelmesi için ama o evde kalmakistemişti.Çalan zille irkildi, kapıya koştu. Kimse yoktu. Sonra sesin fırındangeldiğini anladı. Tepsiyi çıkardı. Nar gibi kızarmıştı börekler.Fırının düğmesini çevirip kapattı. Pencereye gidiyordu ki bu defagerçekten kapı zili çaldı. Hem de uzun uzun. Heyecanla kapıyı açtı. O gelmişti! Oğlu.. Dağ gibi delikanlıya sarıldı. Öptü... Saçlarınıokşadı...O bir anne idi... "Evde "Anne" vardı..."
10/ 10/ 2006 Mustafa KURNAZ
ANNE SEVGİSİ
Nuray;4.sınıf öğrencisiydi.Derslerine severek çalışır,okula büyük bir istekle giderdi.Okul çıkışı doğru eve giderdi çünkü okulda annesini özlerdi.Annesine çok değer verir onu çok severdi.
4.sınıfın ilk dönemi bitmiş,tatile girilmişti.Nuray;taktir aldığı için ailesi onu İstanbula tatile göndermişlerdi.Ancak o birtürlü mutlu olamıyordu.Çünkü annesini özlemişti.Hemen geri dönmek istiyordu.Annesiyle telefonda konuşurken dayanamayıp ağlamaya başladı ve annesine onu çok özlediğini ve geri dönmek istediğini söyledi.Kızının üzülmesine dayanamayan annesi geri dönmesini söyleyince çok sevindi Nuray çünkü annesine kavuşacaktı.Hemen toparlanmaya başlamıştı ki telefon yeniden çaldı.Arayan Nuray’ın babasıydı.Nuray’ın dönmemesini çünkü annesin oraya geleceğini söylüyordu.Bunu duyunca daha da sevindi Nuray çünkü böylelikle hem güzel bir tatil yapacak hemde annesi yanında olacaktı.
Tatil çok güzel ve eğlenceli geçiyordu.Nuray çok eğleniyor ve yeni yerler keşfediyordu.Oldukça mutluydu.Fakat bu mutluluğu fazla uzun sürmedi.Birgün annesinin başı dönmeye başladı ve düşüp bayıldı.Herkes annesini iyi olduğunu,sadece bayıldığını anlatmaya çalışıyordu ama Nuray dinlemiyordu onları.Annesi yeniden gözlerini açana kadar hep ağladı.Annesi gözlerini açtığında ise sevinçle onu küçük kollarının arasına aldı.
O günden sonra annesi sık sık bayılır olmuştu.Bu bayılmaların sebebini merak eden halası ve annesi hastahaneye gitmişlerdi.Doktordan geldikten sonra sebenin kansızlık oldunu söylemişlerdi Nuray’a.
Eve dönüş vakti gelmişti.Geçirdiği güzel günler için halasına ve kuzenine teşekkür edip dönüş yolunu tutmuştular.Artık evindeydi Nuray.Evini,arkadaşlarını,babasını özlemişti.Eviyle ve babasıyla hasret giderip hemen arkadaşlarının yanına koştu.Onlara tatilde gördüğü yerleri ve öğrendiklerini anlattı,arkadaşları da o yokken neler olup bittiğini.Ama onların anlattıkları hep aynıydı.
Eve dönmeleri annesinin bayılmalarını değiştirmemişti,aksine annesi daha sık bayılır olmuştu.Zaman geçtikçe annesi zayıflamaya başlamıştı,yemek yiyemiyor ve yataktan kalkamıyordu artık annesi.Annesi yataklara düşmüş,evin bütün sorumluluğu Nuray’a kalmıştı.
Gün geçtikçe annesi daha da kötüye gidiyor,bu durumda en çok Nuray’ı üzüyor ve yine en çok onu etkiliyordu.Hem okula gidiyor,hem annesine bakıyor,hemde evin bütün işlerini tek başına yapıyordu.Annesine büyük bir sevgi ve şevkatle bakıyor,bütün isteklerini yerine getirmeye çalışıyordu.Çok yoruluyordu ama annesinin sıcak bir gülümseyişi ,tatlı bir öpüşü bütün yorgunluğunu alıyordu.Okuldan doğru eve geliyor,yemeği,temizliği yapıyor annesinin karnını doyuruyor ve derslerine çalışıyordu.Arkadaşları onu oyun oynamaya çağırdğında içinden hep gitmek geliyor ama sorumluluklarını bildiği için hiç gitmiyordu.
Annesinin yakında onu bırakıp gideceğini anlıyordu artık.Ama bunu kendine bile söylemeye,aklına bile getirmeye korkuyordu.Annesi olmadan ne yapar,nasıl yaşardı.Kime sarılıp annem diye öperdi,sonra annesinde duyduğu o kokuyu kimde duyardı?
Ancak çok geçmeden annesin ölümüne saatler kaldığını anladı.Halası ve yengesi ondan kefenlik isteyince kendisini tutamadı ve bağırmaya başladı;”siz ne sanıyorsunuz,annem ölmeyecek benim.O hep benimle olacak.Siz girin o kefenliğe,annem girmeyecek”.
Ağlayarak kaçtı evden,oysa söylediklerine kendisi de inanmıyordu.Akşam olunaca babası halasında kalmasını söyledi.O kadar yorgun ve üzgündü ki itiraz edemedi.Halasına gitti,yatağa girdi ama gözüne uyku girmiyordu,annesini düşünüyordu.Sabaha karşı içinin geçtiği sırada babasının telefon konuşmasıyla uyandı.O an gözleri yaşlarla doldu.Artık annesi yanlarında değildi,anladı bunu.Hemen babasının yanına koştu.Babası onu teselli etmeye çalışıyordu ama nafile,dinlemiyordu babasını.Eve koştu ve annesinin yattığı odaya girdi ama annesi yoktu.Yan odaya geçti ve o an donup kaldı;yerde,üzerine beyaz bir çarşaf örtülmüş ve karnının üzerinde bir makas.Hemen koştu başucuna ;çarşafı araladı,sonra tamamen açtı.Evet orda yatan annesiydi.Gözleri karardı,karnında bir boşluk hissetti ve uyandığında kendini halasının kolları arasında buldu.Ağlıyor,ağlıyor,ağlıyordu.Kimseye tek kelime etmeden annesinin –gözleri açık-yüzüne bakıyordu.Sonra oradan alıp yıkamaya götürdüler annesini.Nuray’da onlarla beraber gitti.Annesinin kapanmak bilmeyen gözlerine kenetlenmiş gözleri ve aklında annesinin sözleri-ölürsem gözlerim senin için açık gidecek-öylece oturuyordu.Yıkadılar annesini ve kefene sarıp tabutla götürdüler çok uzaklara.O an Nuray anladı gidenin sadece annesinin bedeni olduğunu,ruhu ise biryerlerden onu izliyordu.
Günler,haftalar hatta yıllar geçti.Nuray azalmak bilmeyen özlemle hala annesine kavuşmanın hayaliyle yaşıyor.Annesinin kokusunu çok özlüyor.Her gece annesinin başörtüsünü koklayıp,resmiyle dertleşiyor...
(elinizdeyken değerini bilin annenizin...)
mehmet1997
06-11-2006, 15:44
:confused: Konu : onemli bilgi
*Eger, birisi sizi cep telefonunuzdan arayarak "ESAT" veya "ERICAL"
adli bir firmadan aradigini, telefonunuzu kontrol etmek zorunda oldugunu
ve bunun icin" 9090" aramanizi soylerse telefonunuzu derhal kapatin ve
soylenen numarayi aramayin Soz konusu numarayi cevirmeniz, karsisindadaki
bu sahsin sizin butun kimlik bilgilerinize ulasmasina ve yapacagi tum
telefon gorusmemelerini sizin hesabiniza gecirmesini saglayacaktir! *
> >
*[ Lutfen, guc durumda kalmamalari icin, bu notu yakin dostlariniza da
ulastirarak onlari da bilgilendirin.] *
> >
İstanbul Buyuksehir Belediyesi
Bilgi islem sube Merkezi
** *
Ziya Yengi Bayar
Cep telefonu, faydalı bilgiler ...
Bu küçük oyuncakla bakın neler yapılıyor:
1- ULUSLARARASI ACİL NUMARA: 112
Eğer telefonunuz kapsama alanı dışındaysa,ve acil bir durum var ise,112
çevirin.Varolan herhangi bir network bulunup,yardım isteyebilirsiniz.
Daha enteresanı,tuş takımınız kilitli olsa dahi,112 çevrilebilir.
2- EĞER UZAKTAN KUMANDALI ARAÇ ANAHTARINIZI ARACINIZDA
KİLİTLİ UNUTURSANIZ:
Aracınızın yedek anahtarı başka birinde varsa,(aradaki mesafe ne olursa olsun)
o kişiyi cep telefonunuzla arayın.Aracınızın kapısına 25-30 cm
uzaktacep telefonunuzu tutun,karşı taraf da yedek anahtarın açma düğmesine(cep
telefonuna yakın bir mesafede tutarak) bassın.Kapınız açılacaktır.
Bagaj için de geçerlidir.
3- GİZLİ PİL GÜCÜ :
Eğer ceptelefonunuzun pili çok düşükse ve acil bir telefon bekliyor
iseniz;
Nokialar,rezerve pile sahiptir.*3370# tuşlarına
basarak,telefonunuzu,rezerv
pille çalışır hale getirebilirsiniz.Cihazınız pil seviyesinde % 50 artış
gösterecek ve telefonunuzu şarj ettiğinizde,rezerv piliniz de tekrar
dolacaktır.
2.maddeyi denemedim ama diğerleri tutuyor........
ENGINEER68
10-11-2006, 15:07
Konu: SÜPER MUHAKKAK OKUYUN
Tarihi: Fri, 10 Nov 2006 11:23:14 +0200
>>Kürşat Başar'dan...
>>
>>Ne zaman soykırım iddiaları ortaya atılsa aynı şeyi söylerim.
>>
>>
>>Biz soykırım yapamayız. Yapmış da olamayız. Neden mi? Çünkü
>>
>>
>>soykırım sistemli bir olay. Bizim bünyemize aykırı. Anlatayım,
>>
>>
>>görün.
>>
>>
>>Örneğin Naziler... 6 milyon Yahudiyi, Çingeneyi, solcuyu, eşcinseli,
>>aykırı insanı yoketmek için inanılmaz bir düzenek kurulmuş. Bu
>>insanlar önce tek tek fişlenmiş. Bulundukları yerler işaretlenmiş.
>>
>>
>>Secereleri çıkartılmış. Adresleri belirlenmiş. Evlerinden alınmışlar.
>>
>>
>>bir araya getirilip bir başka yere sonra başkasına nakledilmişler.
>>Bunlar için özel kamplar yapılmış.
>>
>>
>>Trenler tahsis edilmiş. Buralara gönderilmişler, değerli eşyaları
>>ayrılmış, altın dişleri sökülmüş, saçları kesilmiş, üniforma
>>giydirilmiş, kamplara konulmuşlar.
>>
>>
>>Sonra bu insanlar kamplarda çalıştırılmışlar. Gaz odaları, fırınlar
>>yapılmış.
>>
>>
>>Mühendisler, bilimadamları çalışmış. En kolay, en ucuz şekilde bunları
>>yoketmenin yollarını bulmuşlar. Binlerce insan, binlerce subay, asker,
>>polis, görevli, gönüllü hep beraber yıllarca bunun için inanılmaz bir
>>sistem ve hiyerarşi içinde çalışmış.
>>
>>
>>En küçük bir aksama olmaması için SS teşkilatı deliler gibi çaba harcamış.
>>Kimse, 'biz ne yapıyoruz,' diye sormamış.
>>
>>
>>Böyle bir sistemi biz, bırakın bir azınlığı yoketmeyi, kendimizi
>>kurtarmak için bile kuramayız.
>>
>>
>>Bir kere bizde bu boyutta bir organizasyon yapılamaz. Yapılsa yıllar
>>boyu devam edemez. Biz merhametli milletiz.
>>
>>
>>Öyle yukarıdan emir geldi diye çoluğu çocuğu gaz odalarına yollayacak
>>birkaç manyak çıksa da binlerce manyak birarada bunu yapamaz.
>>
>>
>>Zaten torpil olayı devreye girer hemen. 'Yahu şu geçen aile bizim
>>komşu, bunları idare ediverelim,' demeye başladık mı fırına girecek
>>kimse
kalmaz.
>>
>>
>>Hadi diyelim getirdin insanları fırının önüne. Başındaki görevli, 'iki
>>kişi için fırını yakamam, bekleyin hepsini getirin, öyle...' demeyecek
>>mi?
>>
>>
>>Ayrıca bizde böyle delinin biri milleti yoketmeye karar verdi diye her
>>dediğini yapacak bu kadar adam bulunmaz.
>>
>>
>>Mutlaka itiraz ederiz biz. İmparatorluk zamanında bile böyle bir
>>sistem kurulamadı memlekette. Bize öyle tiranmış, diktatörmüş, sökmez
bunlar.
>>
>>
>>Askeri darbe yapan Kenan Evren bile bütün gücüne rağmen kapı kapı
>>gezip 'vallahi ben aslında diktatör değilim, durum çok fenaydı,
>>mecburen darbe yaptık, biraz işleri yoluna koyalım meraklısı değiliz,
>>gidip salatalık ekeceğiz,' şeklinde konuşmalar yapıyordu. Yine de
>>milletin gözüne giremedi, ayrı.
>>
>>
>>Memleketin en ciddi, en sıkı, en sistemli yeri neresi diye sorsak
>>herkes askeriye diye cevap verir. Gittik askerlik yaptık, gördük.
>>Orada bile hemşerisini bulan işini yürütüyor, araziye uyuyordu. Bizim
>>yapabildiğimiz en büyük katliam, belediyelerin, arada bir, üç tane
>>zavallı titreyen köpeği itlaf etme konusundaki acınası çabasından
>>
>>
>>ibarettir.
>>
>>
>>Onu da yakalayalım derken zabıta kendi telef olur.
>>
>>
Bir adamcağız kötü yoldan para kazanıp bununla
> > kendisine bir inek alır. Neden sonra,
> > yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi birşey
> > yapmış olmak için bunu Hacı Bektaş Veli 'nin
> > dergahına kurban olarak bağışlamak ister.
> >
> > O zamanlar dergahlar aynı zamanda aşevi işlevi
> > görüyordu.
> >
> > Durumu Hacı Bektaş Veli 'ye anlatır ve Hacı Bektaş
> > Veli helal değildir diye bu kurbanı geri çevirir.
> > Bunun üzerine adam Mevlevi dergahına gider ve aynı
> > durumu Mevlâna 'ya anlatır. Mevlâna ise bu hediyeyi
> > kabul eder.
> >
> > Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli'ye de anlattığını,
> > ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve
> > Mevlâna 'ya bunun sebebini sorar.
> >
> > Mevlâna söyle der:
> >
> > -Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin'dir.
> > Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni
> > biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.
> >
> > Adam üşenmez kalkar, Hacı Bektaş dergahı'na gider ve
> > Hacı Bektaş Veli'ye, Mevlâna'nın kurbanı kabul
> > ettiğini söyleyip, bunun sebebini bir de HacıBektaş
> > Veli'ye sorar.
> >
> > Hacı Bektaş da şöyle der:
> >
> > -Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlâna'nın
> > gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla
> > bizim gönlümüz kirlenebilir, ama onun engin gönlü
> > kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni
> > kabul etmiştir.
>
GERÇEK BİR DAHİNİN ÇÖZÜMLERİ
Mimar Sinan'ın mektubu:
Birkaç yıl önce, Süleymaniye Camii'nin yıkılma tehlikesiyle
karşı karşıya kaldığı anlaşılmış. Eğer çözüm bulunamazsa, koca cami
kısa bir zaman içinde yıkılacakmış. Caminin tüm taşıyıcı yükü
kemerlerindeymiş.
Bu kemerlerin ortalarında bulunan kilit taşları zamanla aşınmış.
Ama elde yazılı bir proje olmadığı için nasıl degiştirileceği bilinmiyormuş.
Hemen Türkiye'nin en yetkin mühendis ve mimarlarından oluşan bir
heyet oluşturulmuş. Ortaya bir sürü fikir atılmış. Her kafadan bir ses
çıkmış ama sonuç alınamamış. Tartışmalar sürerken caminin içinde
büyük bir karmaşa varmış. Ülkenin çeşitli bilim kuruluşlarından bir sürü
mimar, mühendis kemerleri inceliyormuş. Bu adamlardan biri ortalarda
dolanırken, kazara, gizli bir bölme bulmuş. Bölmede, üzerinde eski yazı olan
bir not varmış.
Uzmanlara inceletilen kağıdın orijinal olduğu belgelenmiş.
Bu kağıt parçası bizzat Mimar Sinan'ın imzasını taşıyan bir mektupmuş.
Mektupta yazılanlar tercüme ettirilince ortaya şöyle bir metin çıkmış.
"Bu notu bulduğunuza göre kemerlerden birinin kilit taşı aşındı ve
nasıl degiştirileceğini bilmiyorsunuz." Koca Sinan, kademe kademe,
kilit taşının nasıl değiştirileceğini anlatıyormuş. Bu oyuk içinde yer
alan bir şişe ve şişe içindeki notta söyle bir sey yazıyormuş: "Her kim bu
taş eskidiğinde yenisiyle değiştirmek isterse; eski taşın yerine
takılacak yeni kilit taşının iki tarafindan yağlı iple taşı bir taraftan
sokup
öteki taraftan çeksin ve sonra ipin dışarıda kalan kısımlarını kessin".
Heyet Sinan'ın söylediklerini aynen yapmış. Süleymaniye Camisi
böylelikle kurtarılmış. Bu mektup şu an Topkapı Sarayı'nda saklanıyormuş.
--------------
Mimar Sinan 2
1950-60 arası bir tarihte inşaat mühendisi, mimar ve jeofizikçilerden
oluşan bir Japon heyeti Türkiye'ye gelmiş. Heyet İmar ve İskan
Bakanlığı'ndan izin alarak ülkemizdeki tarihi yapıları
incelemeye başlamış.
Ayasofyayı, Yerebatan Sarnıcını falan gezdikten sonra sıra
Sinan'ın kalfalık eseri Süleymaniye Camisi'yle Sinan'ın öğrencisi Mimar Davut
Ağa'nın eseri Sultanahmet Camisi'ne gelmiş.
Japonlar bu camiler üzerinde günlerce inceleme yapmışlar.
Her geçen gün şaşkınlıkları daha da artıyormuş. Çünkü Japonlar daha ilk
incelemede camilerin gevşek bir zemin üzerine inşaa edildiğini anlamışlar.
Ama bunca yıl, bu camilerde bir çatlak dahi olmamasına akıl sır
erdirememişler.
Bunun üzerine Türkiye programının gerisini tamamen iptal edip, bu
iki cami üzerine yoğunlaşmışlar.
Araştırmalarının sonucunda herhangi bir sarsıntı sırasında
bu iki caminin sabitlenmediğini aksine yerinde oynayarak
yıkılmaktan kurtulabildiği ortaya çıkmış. Minareleri incelediklerinde
ise şaşkınlıkları ikiye katlanmış. Minarelerin çok daha gelişmiş bir raylı
sistem mekanızması üzerine oturtulduğunu ve her yöne yaklaşık 5 derece
yatabildiğini görmüşler.
Daha derin araştırma yapmak için Edirne'ye, Sinan'ın ustalık
eseri Selimiye Camisi'ne gitmişler. Ordaki olağanüstü sistemleri
görünce iyice şaşırmışlar. Selimiye'nin tüm sırlarını aylarını
harcayarak çözmüşler.
Japonya'ya döndüklerinde ise Sinan'ın sırlarını uygulamaya
sokarak şehirlerini Sinan'ın kullandığı sistemlerle kurup muazzam
gökdelenler dikmişler. Yani şu an gelişmiş ülkelerin gökdelen yapımında
kullandıkları çoğu sistem, yüzyıllar önce Sinan'ın geliştirdiği
mekanizmalarmış.
http://www.izlesene.com/video/spor/953/super_reklam
Anne ayı yavrusuna balık tutmayı nasıl öğretir
Anne ayı iyi bir avcıdır. Bu bilgisini yavrusuna da aktarmak ister.
Balık avlarken bir iki yaşındaki yavru da annesinin yanındadır. Birlikte suya girerler…
Anne ayı balık yakalar, birlikte yerler.
Bu arada bir gelişme olur. Anne ayı, yakaladığı balığı ağzından suya düşürür, ancak balık ölüdür, yavru ayı onu hemen yakalar.
Bu oyun haftalarca sürer. Anne ayının ağzından düşürdüğü balık her defasında biraz daha canlıdır!... Yavru ayı yine de o balıkları yakalar !...
Suya düşen balıklar her defasında daha canlıdır ama yavru ayı da her gün daha usta bir avcı olmaktadır…
Sonunda yavru ayı kendi başına balık yakalayacak kadar ustalaşır. Anne ayı bunu anlar. Artık ona balık vermez.
Kendi artıklarından yemesini ve çevreden meyve toplamasını engeller. Yanına gelmek isterse ona vurur, taşlar kısacası yanından uzaklaştırır.
Yavru ayı aç kalır…
Bir gün aç, iki gün aç, üç gün aç, artık dayanamaz. Balık tutar. Balık tutmanın aslında çok zor olmadığını anlar. Balık tutmaya devam eder.
Anne ayı çok mutludur. Yavrusuna balık tutmasını öğretmiştir.
Hamallığın Öyküsü
Hamalsan iki şey önemli oluyor senin için: Yük ve yol...
Ancak sırtına aldığın yükle bu mesafeyi aşabilirsen, ücret mevzu bahis
oluyor. Aksi olursa, cereme çekiyorsun! Bunu düşünüyordum.
Yanımdaki hamalla yola çıktık. İhtiyardı. Kendinden
büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece,
onunkinin çeyreği... Diyordum ki içimden \"Çok gitmeden kıvrılırsa
titreyen bacakları, yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!..\"
Nitekim, çok geçmeden dedi ki: \"Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!...
\"Ne molası, dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!..\"
Sözüme aldırmadı. Durdu. Çöktü. Salarken yükünün ipini \"Sen de dinlen
hadi\" dedi. Benim canım sıkılmıştı bu işe. Genç olduğumu, ondan kuvvetli
olduğumu, bunun gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu
düşünüyordum. O ihtiyar, bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce
dinleniyorken, ben huzursuz bir şekilde ayakta dolanıyordum. Bir saat
kadar sonra yine durdu, oturdu, dinlendi. Ben kızgınlıkla dolandım
etrafında... \"Yükünü indirip sen de dinlen\", demesine aldırmadım, ona daha çok
kızdım... Sonra yine durdu. Bana da \"dinlenmemi\" söyledi yine ama
dinlenmedim. Yarım saat sonra \"dinlenelim mi\" diye sordu, aksi aksi
başımı salladım... Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum, birden bire
dizlerimin bağı çözüldü. Kafamın içinde uçuşan kara kara sinekler sustu, çöküp kaldım.
Kayış kolumdan çıktı, sırtımdaki bavullar kaydı. Ne kadar zaman
geçtiğini fark etmedim. Uyumuştum da uyandım mı, yoksa bayılmıştım da ayıldım mı
anlamadım... Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da
bağlamıştı. Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı, içtim.
Sonra koluma girerek;
\"Hadi kalk, dedi. Bana yaslan. Ağır ağır gider ve birsüre sonra gene
dinleniriz.\" Dediğini yaptım. Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları
iyi geldi bana. \"Ben yılların hamalıyım, dedi. Nice pehlivan yapılı
adamlar gördüm. Çoğu, dinlenmek istemediklerinden yükleriyle birlikte
kendilerini de toprağa serdi sonunda...
Yolda gördüğümüz saçılmış kuru kemiklerin çoğu, anlattığım bu insanlara
ait...Halbuki bir yükü \"taşımak\" bizim işimiz,\"altında ezilmek\" değil!.
Unutma ki bir yük taşıdıkça ağırlaşır. Dinlenerek sen yükünü
hafifletiyorsun! Belki günün birinde hamallığın şekli değişir.Belki o
günleri ben göremem. Ama sen kavuşursan o zamanlara, aman ha, kafanın
içinde de sakın yük taşıma... Akşamları bırak ve hafifle...
Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü.Bizim işimiz,
bugünü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil. Çünkü
yarınlarda bizi bekleyenler var, taşıdıklarımızı bekleyenler var...
Okumanız bitince işi-gücü bırakın ve 10-15 saniye düşünün; bu kadar
çırpınmanın sonunda çevremizde bir kişiyi dahi mutlu edemiyorsak bir
sorun var demektir. Bazen bize küçük gelen ayrıntılar; karşımızdakini
ömrünün sonuna kadar mutlu edebiliyor....
Hayatin Anlami Nedir ?
"Eski zamanlarin birinde bir adam hayatin anlaminin ne olduguna takmis kafayi..
Buldugu hiçbir cevap ona yeterli gelmemis ve baskalarina sormaya karar vermis..
Ama aldigi cevaplarda ona yetmemis.Fakat mutlaka bir cevabi olmali diyormus..
Ve dolasip herkese bunu sormaya karar vermis.. Köy,kasaba,ülke dolasmis bu arada zamanda durmuyor tabiki ...
Tam umudunu yitirmisken bir köyde konustugu insanlar ona
-Su karsi ki daglari görüyormusun,orada yasli bir bilge yasar! istersen ona git belki o sana aradigin cevabi verebilir. " demisler.
Çok zorlu bir yolculuk sonunda Bilgenin yasadigi eve ulasmis adam. Kapidan içeri girmis ve bilgeye Hayatin anlaminin ne oldugunu somus..
Bilge sana bunun cevabini söylerim ama önce bir sinavdan geçmen gerekiyor demis ...
Adam kabul etmis..
Bilge bir çay kasigi vermis adamin eline ve içinede silme bir sekilde zeytinyag doldurmus. Simdi çik ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel ... Yalniz dikkat et kasiktaki zeytinyag eksilmesin eger bir damla eksilirse kaybedersin..
Adam gözü çay kasiginda bahçeyi turlayip gelmis.Bilge bakmis evet demis kasikta yag eksilmemis,peki bahçe nasildi? Adam saskin..
Ama demis ben kasiktan baska bir yere bakmadim ki...
Simdi tekrar bahçeyi dolasiyorsun kasik yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel, demis Bilge...
Adam tekrar bahçeye çikmis gördügü güzellikler büyülemis muhtesem bir bahçedeymis çünkü ...
Geri geldiginde bilge, adama bahçe nasildi diye sormus ...
Adam gördügü güzellikler karsisinda büyülendigini anlatmis..
Bilge gülümsemis ,ama kasikta hiç yag kalmamis demis ve eklemis :
"Hayat senin bakisinla anlam kazanir ya sadece bir noktayi görürsün hayatin akip gider sen farkina varmazsin..
Yada görebilecegin tüm güzelliklerin tam ortasinda hayati yasarsin akip giden zamanin anlam kazanir ... "
"Hayatinin anlami senin bakislarinda gizlidir"
Berber ve müsteri
Adamın biri her zaman yaptığı gibi saç ve sakal traşı olmak için berbere gitti. Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete başladılar. Değişik konular üzerinde konuştular.
Birden Allah ile ilgili konu açıldı...
Berber: " Bak adamım, ben senin söylediğin gibi Allah'ın varlığına inanmıyorum.
"Adam: " Peki neden böyle düşünüyorsun?
"Berber: " Bunu açıklamak çok kolay. Bunu görmek için dışarıyaçıkmalısın. Lütfen bana söyler misin, eğer Allah var olsaydı,bu kadar çok hasta insan olur muydu, terkedilmiş çocuklar olur muydu? Allah olsaydı, kimse acı çekmezdi. Allah olsaydı, bunların olmasına izin vereceğini sanmıyorum...
"Adam bir an durdu ve düşündü, ama gereksiz bir tartışmaya girmek istemediği için cevap vermedi. Berber işinibitirdikten sonra adam dışarıya çıktı. Tam o anda caddede uzun saçlı ve sakallı bir adam gördü. Adam bu kadar dağınık göründüğüne göre belli ki traş olmayalı uzun süre geçmişti. Adam berber dükkanına geri döndü.
Adam: " Biliyor musun ne var, bence berber diye birşey yok"
Berber: " Bu nasıl olabilir ki? Ben buradayım ve bir berberim
Adam: " Hayır, yok. Çünkü olsaydı, caddede yürüyen uzunsaçlı ve sakallı adamlar olmazdı."
Berber: " Hımmm... Berber diye birşey var ama o insanlar banagelmiyorsa, ben ne yapabilirim ki?"
Adam: " Kesinlikle doğru! Püf noktası bu! Allah var, ve insanlar ona gitmiyorsa, o ne yapabilir ki?
İşte dünyada bu kadar çok acı ve keder olmasının nedeni!"
http:// http://www.resimload.com/090821/znN_uccesitdost.jpg (http://www.TurkVisit.com)
Her engel bir fırsattır.
Kalp kırıklığı, mutlu olmak için,
Hastalık, iyileşmek için,
Nefret, sevmek için,
Suç, bağışlamak için,
Başarısızlık; başarılı olmak için bir fırsattır.
Hata yapmaktan ve eleştirilmekten korkmayın!..
A. Robins
ÇOCUKLARINIZI İYİ YETİŞTİRİN.
Doğruları söyletin.
Cani istemedigi için çalismadiginda "elektrikler
kesikti" demesin.
"Vazoyu kim kirdi" dediginizde "ben kirdim"
diyebilsin.
Sorumluluk almayi ögretin.
Sadece kendi üzerine düseni yapip kenara çekilmemesi
gerektigini; her zaman her yerde herseyden sorumlu
oldugunu ögretin.
Birini ezmeden de yukarilara çikabilecegini hatta
bazen
yukarilar denilen seyin, çikilmasa da olur... bir yer
oldugunu
ögretin.
Illa birini örnek alsin diyorsaniz; MUSTAFA KEMAL'i
ögretin.
Kizlarinizi iyi yetistirin.
Kendi kendilerine yetmeyi ögretin.
Namuslu olmanin yürekten geçtigini ögretin.
Evden çikar çikmaz ilk kösede eteginin boyunu
kisaltmasina gerek olmadigini ögretin.
Istedigini giymeyi ögretin .
Insanin ahlakinin sadece kendi beyninde oldugunu
ögretin.
Kiskanilmanin sevilmeyle ayni olmadigini ögretin.
Kiskanilmanin güzel, saygisizligin kötü oldugunu
ögretin.
"Beni çok kiskanir, disari çikarmaz, sunu, bunu
giydirmez" diyen adamla gurur duymamayi bunun aslinda
kendine hakaret
oldugunu ögretin.
Arayip: "Neredesin ? Kiminlesin?" vs.... diyen
adama:
"Seni tanimadan önce nasil davranacagimi bilmiyor
muydum? Haddini bil"..... demeyi ögretin.
Ogullarinizi iyi yetistirin.
Karsi cinse saygi duymayi ögretin.
Bir kadinin omzuna arkadas olarak da sarilabilecegini
ögretin.
Dokunmaktan korkmamasini ögretin.
Sevmenin deger verme oldugunu ögretin.
Sahip çikmayla sahibi olmanin farkli oldugunu
ögretin.
Bütün gençligini birileriyle beraber olmaya çalisarak
geçirdikten sonra kimseyle beraber olmamis birini
bulup evlenmeye
çalismanin ikiyüzlülük oldugunu ögretin.
Bulunmaz hint kumasi olmadiklarini; olsalar bile
burun
silinen mendillerinde kumastan yapildigini;
hiçkimseyi küçük
görmemeyi
ögretin.
AMA ÖNCE KENDI IÇINIZDEKI ÇOCUGA ÖGRETIN..
Koca bir yıl geçti !.
Ben işsiiiiiz,
Bebek dişsiiiiiz,
Bekâr eşsiiiiz,
Koca bir yıl...
YENİ YILA HAZIRLIK : LÂZIM OLACAK !..:)
http://happy.orgfree.com
Bence çok değerli bir yazı; farklı
bir bakış... Sindirerek okuyun lûtfen.
Ruh kanseri
Nazan Arda geçen hafta 55 yaşında öldü. Göğüs kanseriydi. Ameliyat için gittiği
Amerika'da bir göğsü alınmıştı.
Döndükten 11 yıl sonra beyin kanaması geçirdi.
Beyninde de tümör vardı.
Peş peşe geçirdiği iki ameliyatın ardından komaya girdi ve kurtarılamadı.
Gazetedeki fotoğrafında, elinde bir ayıcıkla gülümsüyordu.
"Ayıcık", kendisi 4 yaşındayken vefat eden annesinin
armağanıydı.
Nazan Arda, oyuncak ayısını 51 yıl boyunca hiç yanından ayırmamıştı.
Karacaahmet'e gömülürken ayıcığını da
yanında toprağa verdiler. Burada Nazan Arda'yı anmamın nedeni, 11
yıl önce Amerika'ya ameliyata giderken yazıp eşine
bıraktığı ölüm ilanı...
Ecel, beklediğinden geç gelmiş, ama boşandığı eşi
vasiyete
uyup kendi kaleminden vefat ilanını gazetelere vermiş. Ilan
şöyle :
"Şu anda Tanrı'ya teslim
etmiş olduğum ruhumu, ömrümce tüm sevdiklerim için mükemmeliyetçilik
adına
çok hırpaladım.
Kendimi sevecek ve özgürlük tanıyacak vaktim olmadı. Bilmem
o çok uğraş verdiğim 'özel biri' olabildim mi? Rahatsızlık
vermekten her zaman çekindiğim sizleri bugün (...) beni
uğurlamanız için bekliyor, hepinizi çok seviyorum."
Ilanın köşesinde küçücük bir fotoğraf var: Nazan Arda' nın
ayıcığının fotoğrafı. Metni okuyunca bunun bir vefat
ilanından çok pişmanlık beyanı olduğunu düşündüm. Başkalarını mutlu
edebilmek uğruna kendinden vazgeçmiş , "rahatsızlık veririm" kaygısıyla
benliğini tarumar etmiş , ruhunu doyasıya salıveremeden can vermiş
"mükemmeliyetçiler" için kaleme alınmış bir ağıttı bu...
Nazan Arda, uğruna bir ömür adadıklarından, belki de ilk ve
son kez bir "rahatsızlık" rica edip cenazesine çağırıyordu. Törene kaç
kişi gitti bilmiyorum; ama ilanı verenin,
"boşandığı eşi" olması, o çok uğraş verdiği "özel biri" olup olamadığı
sorusunu yanıtlıyordu.
Başkalarını seveyim derken, kendini sevecek vakti
bulamamıştı.
Son yolculuğunda yanında sadece vefakar ayıcığı
vardı. Arda'nın fizyolojik hastalığına olduğu kadar
psikolojik rahatsızlığına da teşhisi Jean Baudrillard
koyuyor :
( "Tam Ekran", YKY, 2002, s.10 )
Fransız felsefeciye göre, vücudumuzdan bütün biyolojik
düşmanları, mikropları, parazitleri atarsak, nasıl savunma
sistemi bozulan bedende hücreler birbirini kemirmeye başlar
ve kanser tehlikesi doğarsa, ruhta da aynı şey oluyor :
"Sürekli pozitif olacağım" diye eleştirel öğeleri benliğinden uzak tutan, negatif
duyguları dışlayan her
ruhsal yapı, kendi kendini yiyerek felakete sürükleniyor.
Eleştirel düşünce ise, krizi damıtma yeteneği sayesinde bu
felaketi önlüyor.
Benim yukarıdaki ilandan öğrendiğim şu: Bütün varoluşunu
"Beni beğenecekler mi ?"
"Beni seviyor mu ?" "Rahatsız eder miyim ?"
kaygısı üzerine kuruyorsan,
bil ki sonun hüsran. Bir küçük serzeniş, sıradan bir tenkit ya da
kadirbilmezlik, acılar pahasına kurduğun o "mükemmel kale" yi yerle bir
edebilir. Ölüm ilanını kaleme alacağına
azat et kendini...
Seni, sen diye kabul edip sevecekleri sev. Eleştirki onun
için "özel biri" olabilesin.
Kendini, kendine beğendir herkesten önce....
Kimseye beğendirmek için de kendinden
vazgeçme.
Acıyı göze al, çünkü Dostoyevski' nin dediği gibi ,
"Insanın ruhunu yücelten bir acı, ucuz bir mutluluktan
evladır."
Can Dündar
ZAMANE ANNELERİ
“Sen de dedem gibi ölecek misin, anneanne?"
sözleri hasta odasında yoğun sessizlik yaşanmasına neden olmuştu. Geçirdiği
ameliyatlardan sonra pek toparlayamamış yaşlı bayan hastamızı ilkokula yeni başlamış torunu ve kızı ziyarete gelmişti.
Küçük çocukları hasta ziyaretine kabul etmememiz başlangıçta sorun yaratmış, kısa süreli ziyaret için izin koparmışlardı.
Hasta odasında ana kız konuşup dertleşirken torun araya girip sormuştu o can sıkıcı soruyu. Kafamı eğip elimdeki dosya ile ilgileniyormuş gibi yaptım.
Hastamız torununu yatağın kenarına oturttu. Ellerini tutarak
“Şimdi değil, iyileşip eve döneceğim, merak etme. Hemen ölmeyeceğim. Ama er
veya geç hepimiz öleceğiz" dedi.
Torun yanıttan pek tatmin olmuş gibi değildi.
- Ama bu haksızlık, anneanne. Ölünce onları bir daha göremiyoruz.
Dedemi çok özledim ben.
- Merak etme, insanlar ölünce görünmez olular ama hepten yok olmazlar.
Torun bir süre ananesinin boynundaki kolye ile oynayarak düşündü.
Sonra
"Peki insanlar ne oluyor, ölünce" diye sordu.
Anneanne önce bana sonra kızına baktı. Torununun saçını okşayarak;
- Bir şekilde aramızda oluyorlar, ölenler. Kimi bir renk, kimi tat veya koku kimi de dokunuş olup geri geliyorlar. Mesela rahmetli annemin yaptığı puf böreğini hiç unutmadım. Nerede o kokuyu veya tadı bulsam annemin orada yanımda olduğunu bilirim. Dedeni ise saçlarımdaki dokunuş ile hatırlarım. Nerede bir rüzgâr saçlarımı okşasa dedenin yanımda olduğunu
düşünür, sevinirim.
- Peki, sen ölünce ne olup geleceksin, anneanne?
- Onu sen bileceksin. Beni nasıl hatırlamak istersen o şekilde geleceğim yanına.
Ziyaret kısa sürmüştü. Onlar odadan çıktıktan sonra hastamız torununu çok özlemiş olduğunu belirterek ziyarete engel olmadığımız için teşekkür etti.
- Bu küçük torunumu büyüğünden daha çok seviyorum, doktor bey.
- Torunlarınız arasında ayırım yapmamanız gerekmez mi?
- Haklısınız ama böyle olmasında biraz kızımın da kabahati var.
İlk çocuğunu çabuk büyütmeye çabaladı. Kendince başardı da. Ama hepimizden
uzak soğuk, ağır biri oldu çıktı, büyük torunum. Şimdi hepimiz
yakınıyoruz ama iş işten geçti.
- Neden böyle oldu?
- Ne yazık ki, kızım da diğerleri gibi zamane annelerinden oldu.
Çocuğunu en iyi şartlarda, en iyi okullarda en iyi eğitim ile yetiştireceğim diye tutturdu. Çocuğun almadığı ders kalmadı neredeyse. Bale, piyano, tenis, yüzme dersleri yetmedi kolejlerde okuttu. Onunla birlikte ders çalışıp sınavlara birlikte girdi sanki. Şimdi adı sanı duyulmuş kolejlerden birinde okuyor. Ama hepimizden uzaklaştı. Derslerinden başka oyun
bilmeyen soğuk ağır biri oldu.
Bir süre sustu, soluklandı. Elimi tutup yatağında doğruldu.
Yastıklarını düzelttim.
- Zamane anneleri böyle oluyor, işte. Çocuk yetiştirmeyi yemek yapmak sanıyorlar. Parayı bastırıp en donanımlı mutfakta en iyi malzemeleri kullanırsa yemeğin mükemmel olacağını hayal ediyor, ortaya çıkan yemeğe bakıp neden lezzetli olmadığını soruyor,
kabahati mutfakta veya malzemede arıyorlar. Kendilerine hiç kabahat bulmuyorlar.
Hâlbuki elinin emeği, sabrı, özeni olmadıkça lezzeti yakalayamazsın. Hele bir sarma sarsınlar da göreyim ben onları. Bu kez de "o kadar emek verdim, kimseye yedirtmem" diye tutturur bunlar. Sanki analarından böyle gördüler.
Hayat kolaylaşıp hızlandıkça her şeyin aynı kolaylıkla yapılacağını sanıyor bu zamane anneleri. Çocuklarını da çabuk büyütmeye uğraşıyorlar.
Onları hızlı yaşlandırdıklarının farkında bile değiller.
- Yani?
- Çocuk bu, yetiştiği ortamdaki insanlara anne babasına benzeyecek elbet.
Çocuk onlara benzemeye başladıkça anneler kendi beğenmediği yönlerini çocuklarında görüp kızıyor, nerede hata yaptıklarını bulmaya çabalıyorlar.
İkinci çocukta ise o ilk heves kalmıyor da öyle kurtarıyor onlar kendilerini.
Boğazı kurumuştu. Bir yudum su içip eskiden ailelerin ilk çocuklarının ağabey ve abla ağırlığı ile yetiştirildiğini ilk çocukların aileyi iyi yansıtma görevi olduğu için daha değerli
olduğunu ama artık devrin değiştiğini ailelerin kendilerini değil de hayallerini çocuklarına yüklediğini ilk çocuktan sonra gelenlerin ise daha özgür olgunlaşıp aileye daha çok benzediğini anlattı.
Birkaç gün sonra hastamızın başucunda suluboya bir resim vardı.
Mavi gökyüzünde sapsarı güneş ve bir de uçurtma uçuran kız çocuğu vardı, resimde.
Hastamız resim ile ilgilendiğimi görünce okumakta olduğu gazetesinden kafasını kaldırıp;
- Torunum benim için yapmış bu resmi, doktor bey.
Resimdeki kız kendisiymiş.
Karar vermiş, ben ölünce resimdeki gökyüzünün mavisi olacakmışım,
onun için. Gökyüzüne her baktığında benim yanında olduğumu bilecekmiş,
böylelikle. Bu sımsıcak güneş ise dedesiymiş.
Gözleri dolmuştu. Birkaç damla yaş süzüldü gözlerinden.
"Torunumun gözünde gökyüzünün mavisi olacakmışım, dedesi de
hepimizi ısıtan güneş. Daha ne olsun?" dedi.
Öğle arasında bahçeye çıktım. Yağan yağmurun ardından masmavi gökyüzünde açan güneş, sıcaklığını iyice hissettiriyor, ağaçlar sonbahara hazırlanıyordu.
(alıntı)
Eşekler köydeki semerciden çok şikayetçilermiş. Semerci hiç iyi semer yapamıyormuş. Eşeklerin sırtları kanlı yaralarla doluymuş. Eşekler toplanıp yeni bir semercinin gelmesi için dua etmişler.
Hikaye bu ya, duaları da kabul olunmuş ve gerçekten köye yeni bir semerci gelmiş.
Ne var ki bu semerci de eşekleri rahatlatacak semerler yapamıyormuş, yaralar azalacakken artmaya baslamış.
Eşekler yine toplanıp, köye yeni bir semerci gelmesi için dua etmişler. Ve gerçekten mevcut semerci köyden ayrılmış, yerine başka bir semerci
gelmiş. Esekler her semerci değişikliğinde olduğu gibi yine çok sevinmişler.
Ama çok zaman geçmeden yeni semercinin de çok farklı olmadığını, semerlerin gittikçe daha da kalitesizleştiğini, yaralarının ise kötüleştiğini görmüşler.
Semerci gitmiş, semerci gelmiş. Her seferinde eşekler yeni semerci gelmesi için dua etmişler.
Bu hikaye kaç semerci değisene kadar böyle devam etmiş bilmiyorum.
Nihayet bir gün eşekler toplanıp, eski semerciden kurtulmak için degil de eşeklikten kurtulmak için dua etmeye başlamışlar.
Kıssadan hisse
http:// http://www.resimload.com/070318/n67_agac.jpg (http://www.TurkVisit.com)
http:// http://www.resimload.com/070318/UB3_cicek.jpg (http://www.TurkVisit.com)
Iki sey seni "nitelikli insan" yapar:
1 Iradeye hakim olmak
2 Uyumlu olmak
Iki sey sana "ekstra deger" katar:
1 Hitabet ve diksiyon egitimi almak
2 Anlayarak hizli okumayi ogrenmek
Iki sey seni geri birakir:
1 Kararsizlik
2 Cesaretsizlik
Iki sey seni kasif yapar:
1 Nitelikli cevre
2 Biraz delilik
Iki sey senin omur boyu bosa kurek çekmemeni saglar:
1 Baskin yetenegi bulmak
2 Cidden sevdigin isi yapmak
Iki sey basarinin sirridir:
1 Ustalardan ustaligi ogrenmek
2 Kendini guncellemek
Iki sey basariyi mutlulukla beraber yakalamanin sirridir:
1 Niyetin saf olmasi
2 Ruhsal farkindalik
Iki sey seni milyonlarca insandan ayirir:
1 Sorunundegil çozumun parçasi olmak
2 Hayata ve her seye yeni (ozgun,orijinal,farkli)bakis acisiyla
yaklasabilmek.
Iki sey gelismeyi engeller:
1 Asirilik (mubalaga,abarti,ifrat,tefrit)
2 Felakete odaklanmis olmak
Iki sey cozum getirir:
1 Tebessum (gulumseme,siritma veya kahkaha degil!)
2 Sukut (susmak)
Iki sey"kalitesiz insan"in ozelligidir:
1 Sikayetcilik
2 Dedikodu
Iki sey cozumsuz gorunen problemleri bile cozer:
1 Bakis açisini degistirmek
2 Karsindakinin yerine kendini koyabilmek
Iki sey yanlis yapmani engeller:
1 Sahis ve olaylari akil ve kalp suzgecinden geçirmek
2 Hak yememek
Iki sey seni gozden dusurur:
1 Demagoji (laf kalabaligi)
2 Kendini agira satmak (ovmek,vazgeçilmez gostermek)
DOSTLUK UZERINE
Savasin en kanli gunlerinden biri.. Asker, en iyi
arkadasinin az ileride kanlar icinde yere dustugunu
gordu. Insanin basini bir saniye bile siperin uzerinde
tutamayacagi ates yagmuru altindaydilar. Asker tegmene
kostu ve:
" Tegmenim. Firlayip arkadasimi alip gelebilir
miyim?.."
Delirdin mi? der gibi bakti tegmen...
" Gitmeye deger mi?. Arkadasin delik desik
olmus...Buyuk olasilikla olmustur bile.. Kendi
hayatini da tehlikeye atma sakin.."
Asker israr etti ve tegmen "Peki " dedi..
" Git o zaman.." Inanilmasi guc bir mucize.. Asker o
korkunc ates yagmuru altinda arkadasina ulasti. Onu
sirtina aldi ve kosa kosa dondu.. Birlikte siperin
icine yuvarlandilar. Tegmen,kanlar icindeki askeri
muayene etti.. Sonra onu sipere tasiyan arkadasina
dondu:
" Sana degmez! Hayatini tehlikeye atmana degmez,
demistim.
Bu zaten olmus.."
" Degdi tegmenim. " dedi asker..
" Nasil degdi? dedi tegmen.. Bu adam olmus gormuyor
musun?."
" Gene de degdi komutanim.. Cunku yanina ulastigimda
henuz sagdi.. Onun son sozlerini duymak, dunyaya
bedeldi benim icin.."
Ve arkadasinin son sozlerini hickirarak tekrarladi
" Dostum!.. Gelecegini biliyordum!.. demisti arkadasi.
" Gelecegini biliyordum..."
GERCEK DOSTLUK BOYLE OLUR
Cok samimi iki dost ve arkadaslardi. Fakat bir tanesi
cok kurnaz atilgan ve hareketli, digeri ise cok saf,
durust ve sessizdi. Bir gun kurnaz olan arkadas ,
diger arkadasin yanina giderek islerinin bozuldugunu
soyler ve kendisinden para ister. Samimi dostu onu hic
kirmaz ve elindeki butun parayi arkadasina verir.
Arkadasi bu parayla islerini duzeltir. Bir sure sonra
kurnaz olan yine arkadasinin yanina gider ve
arkadasinin evlenmek uzere oldugu nisanlisini cok
begendigini ve kendisine vermesini ister. Arkadasi cok
sasirir, ne diyecegini bilemez.Fakat aralarinda o
kadar kuvvetli bir sevgi vardir ki arkadasina hayir
diyemez, nisanlisini arkadasina verir.
Zaman icinde Saf olanin isleri bozulur ve birden
arkadasi aklina gelir
ben ona sikistiginda iyilik yapmistim diyerek
arkadasinin is yerine gider
ve kendisine calismasi icin is vermesini ister.
Arkadasi ona is vermez. Bizimki pismanlik ve uzuntu
icinde geri doner ama yinede arkadasina kizamaz. Bir
gun sokakta dolasirken yanina hasta ve yasli bir adam
yaklasir. Fakir oldugu icin ilac alamadigini soyler.
Bizimki yasli adamcagiza acir, istedigi ilaclari alir
ve adamcagiza verir. Kisa bir sure sonra yasli adamin
oldugunu duyar. Yasli adam cok zengindir ve butun
mirasini kendisine birakmistir.
Saf adam artik zengindir. Biraz da sevdigi dostuna
olan kirginligiyla dostunun is yerinin karsisinda bir
ev alir ve oraya yerlesir. Bir gun evinin kapisini
dilenci bir kadin calar. Yasli kadin cok ac oldugunu,
kendisine yemek vermesini ister. Bizim saf hic
dusunmeden kadini iceri alir karnini doyurur, Kimsesi
olmadigini
ogrendigi kadina; Kendisinin de yanliz oldugunu soyler
ve bu evde birlikte
yasiyalim sen evin islerini ve yemekleri yaparsin der,
yasli kadin hic
dusunmeden kabul eder. Bir sure sonra yasli kadin
bizimkine, kendine
uygun bir kiz bulup evlenmesini soyler. Bizimki boyle
bir kizi nasil
bulacagini, kendisinin tanidigi olmadigini
soyler.Yasli kadin ona uygun bir
kiz tanidigini ve kendisiyle gorusturebilecegini
soyler. Gorusmeler
sonucunda evlenmeye karar verilir ve dugun
davetiyeleri basilir. Bizimkisi
kirgin oldugu halde cok samimi dostunu yinede
unutamamistir. Biraz da
geldigi konumu gormesi acisindan samimi arkadasina da
davetiye gonderir .
Dugun gunu gelir catar. Saf adam dugun salonunda bir
seyler soylemek
istegiyle mikrafonu alir ve baslar yasadiklarini
anlatmaya; Eskiden cok
sevdigim bir dostum vardi. Bir gun isleri bozulunca
benden borc para istedi elimdeki butun parayi verdim.
Evlenmek uzere oldugum nisanlimi cok begendigini
soyleyerek benden istedi. Cok uzulerek onu da
kendisine verdim . Cunku biz gercek dosttuk onun
uzulmesini istemedim. islerim bozuldugunda onun
fabrikasina gittim ve calismak icin kendisinden is
istedim. Bana is vermedi. cok uzuldum, ama yinede
arkadasima kizmiyorum .cunku biz gercek dosttuk. Bu
konusma uzerine kurnaz olan arkadasi daha
fazla dayanamaz mikrofonu eline alir ve baslar
konusmaya;
Benim de bir zamanlar cok sevdigim bir dostum vardi.
Islerim bozuldugunda kendisinden para istedim, butun
parasini bana verdi.
Sonra ondan nisanlisini istedim, uzulerek nisanlisini
da verdi. Nisanlisini
istememin nedeni o kadinin arkadasima layik
olmamasiydi (Hayat kadiniydi)
Kendisi cok saf oldugu icin arkadasimi o kadindan bu
sekilde kurtardim.Isleri bozuldugunda gelip benden is
istedi, Arkadasimi kendi emrimde calistiramazdim, o
yuzden is vermedim.
Gunun birinde karsilastigi yasli adam benim babamdi.
Babam olmek
uzereydi, onu arkadasimin yanina ben gonderdim ve
mirasini ona ben biraktirdim. Evine gelen dilenci
kadin benim annemdi.Ona bakip iyi yasamasini saglamak
icin gonderdim. Su anda evlenmekte oldugu kiz de benim
kiz kardesim. Onu arkadasimla evlenmesine ben ikna
ettim. Degerli misafirler, iste biz boyle dostuz.
Renklerin ustası olarak anılan büyük bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta öğrencisini uğurlarken, yaptığı resmi şehrin en kalabalık meydanına koymasını ve yanına da kırmızı bir kalem bırakmasını, halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmesini istemiş. Öğrenci birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasına gitmiş. Usta ressam üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş. Öğrenci resmi yeniden yapmış. Usta yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını ve yanına da insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı ile bırakmasını önermiş. Öğrenci denileni yapmış.. Birkaç gün sonra bakmış ki resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş. Usta ressam şöyle demiş: "İlkinde insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. İkincisinde onlardan yapıcı olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi. Emeğinin karşılığını, ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın. Sakın emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartışma."
FARE'NİN ÖYKÜSÜ
Evin minik faresi, duvardaki çatlaktan bakarken çiftçi ve eşinin mutfakta bir paketi açtıklarını gördü.
Kendi kendine:
İçinde hangi yiyecek var acaba ?" diye düşündü.Bir süre sonra gördüğü paketin bir fare kapanı olduğunu anladığında yıkılmıştı.
"Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!" diye bağırarak telaşla bahçeye fırladı.
Minik fareyi telaş içinde gören tavuk, umursamaz ve bilgiç bir tavırla başını kaldırdı ve gıdakladı:"Zavallı farecik...Bu senin sorunun benim değil.Bana bir zararı olamaz küçücük kapanın" dedi.
Tavuktan destek bulamayan farecik bu sefer telaşla domuzun yanına koştu ve,"Evde bir fare kapanı var!, evde bir fare kapanı var!" diye adeta çırpındı. Domuz anlayışla karşıladı ama,"Çok üzgünüm fare kardeş ama dua etmekten başka yapacağım bir şey yok. Dualarımda olacağından emin ol"dedi.
Minik fare çaresizlik içinde ineğe döndü ve , "Evde bir fare kapanı var, evde bir fare kapanı var!" dedi.İnek ;Bak fare kardeş, senin için üzgünüm ama beni ilgilendirmiyor." dedi.
Sonunda farecik, başı önde umutsuz şekilde eve döndü. Çiftçinin fare tuzağı ile bir gün tek başına karşılaşmak zorunda olduğunu anladı.
O gece evin içinde sanki ölüm sessizliği vardı. Minik farecik aç ve susuzdu. Tam yorgunluktan gözleri kapanacaktı ki birden bir ses duyuldu.Gecenin sessizliğini bölen gürültü, fare kapanınından geliyordu.
Çiftçinin karısı, ne yakalandığını görmek için yatağından fırladı ve mutfağa koştu.Karanlıkta kapana, zehirli bir yılanın kuyruğunun kısıldığını fark edememişti.
Kuyruğu kapana kısılan yılanın canı yanıyordu ve aniden çiftçinin karısını ısırdı.Çiftçi, karısını apar topar doktora götürdü. Doktor,zehiri temizledi sardı. Çiftçi karısını eve getirdi, yatırdı. Karısının ateşi yükseldi ve bir türlü düşmüyordu. Kadıncağız ateş ve ter içinde kıvranıp duruyordu.
Böyle durumlarda taze tavuk suyunun gerekli olduğunu herkes bilir, çiftçi de bıçağını alıp bahçeye koştu.Karısı taze tavuk suyu çorbasını içti, biraz kendine geldi. Karısının hastalığını duyan komşular ziyarete geldiler. Onlara ikram etmek için çiftçi domuzunu kesti.Çiftçinin karısı gittikçe kötüye gidiyordu. Yılan, belli ki çok zehirliydi.Birkaç gün sonra çiftçinin karısı iyileşemedi ve öldü.
Cenazesine çok sayıda kişi gelince hepsine yeterli et sağlamak için çiftçi ineği mezbahaya yolladı.
Fare tüm bu olanları büyük üzüntü ile duvardaki deliğinden izledi.
Birisi, sizi ilgilendirmediğini düşündüğünüz bir tehlike ile karşı karşıya ise tehlike bir gün hepimiz içindir unutmayalım
sevgili balaban 373 no lu gönderideki hikaye aynen bizim halkımıza uymakta ama son mısranızdaki gibi bir uyanış içine girmemekte bizim halkımız önde gidiyor....gerçekten büyük dersler çıkarılacak bir hikaye kutlarım sizi (anlayana sivrisinek saz anlamayana davul zurna az).....sevgiler
farelerın toplantısı.
ıyı bır plan yapmak ayrı,o planı gerceklestırmek ayrıdır.......
Bır gun fareler bır araya gelırler ve baslarına musallat olan bır kedıden
kurtulma planları yaparlar. Pek cok fıkır one surulur. Hıçbırı kabul
gormez.
En sonunda genc bır fare kedının boynuna bır çan asmayı onerır. Boylece
kedı kendılerıne yaklasırken farkına varacak ve kacabıleceklerdır. Bu onerı
fareler tarafından alkıslarla onaylanır.
Bu arada bır kosede sessızce onları dınlemekte olan yaslı bır fare ayaga
kalkar ve bu onerının çok zekıce oldugunu, basarılı olacagından hıc
kuskusu olmadıgını belırtır.
Fakat der, Kafamı bır soru kurcalıyor. Aramızdan kım kedının boynuna
çan asacak? ?
Bir gün sormuşlar ermişlerden birine; "Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?" "Bakın göstereyim" demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.
Ermiş; "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş. "Peki" demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.
Bunun üzerine, "şimdi..." demiş ermiş, "Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe." gözleri sevgi ile gülümseyen, insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyrun" deyince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.
"işte" demiş ermiş, "Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. şüphesiz bunu da unutmayın. Hayat pazarında alan değil, veren kazançlıdır her zaman..."
Çınar Ağacı...
Ulu bir çınar ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş.
Bahar ilerledikçe bitki çınar ağacına sarılarak yükselmeye başlamış.
Yağmurların ve günesin etkisiyle müthiş hızla büyümüş ve neredeyse çınar ağacıyla aynı boya gelmiş.
Bir gün dayanamayıp sormuş çınara:
"Sen kaç ayda bu hale geldin agaç?"
"82 yılda" demiş çınar.
"82 yılda mı?" diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
"Ben neredeyse 2 ayda seninle aynı boya geldim bak!"...
"Doğru" demiş agaç, "doğru"...
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgarları başladığında kabak önce üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış.
Sormuş endişeyle çınara:
"Neler oluyor bana ağaç?"
"Ölüyorsun" demiş çınar...
"Niçin?"
"Benim seksen iki yılda geldiğim yere sen iki ayda gelmeye çalıştığın için"...
Savasın en kanlı gunlerinden biriydi.
Asker en iyi arkadasının az ileride, kanlar icinde yere dustugunu gördü. Insanin basını bir saniye siperden cıkaramayacagi gibi bir ates altındaydılar.
Asker tegmenine kostu hemen:
-Komutanım, bir kosu arkadasımı alıp
geleyim mi?
"Delirdin mi?" der gibi baktı tegmen...
- Gitmege degmez oglum, arkadasin öldü. Buyuk olasılıkla ölmustur bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın!
Ama asker o kadar ısrar etti ki, tegmen izin vermek zorunda kaldı.
-Peki, dene bakalım!
Asker yogun ates altında fırladı siperden ve mucize eseri, arkadasının yanına kadar gitti, yaralı arkadasını sırtlandıgı gibi tasıdı.
Birlikte siperin icine yuvarlandılar.
Tegmen kosup yaralıya bir goz attı ve nefes nefese bir kenara yıkılmıs askere döndu:
-Sana hayatını tehlikeye atmaya degmez, dememis miydim! arkadasın zaten
ölmus...
-Degdi Komutanım, degdi! dedi asker.
-Nasıl degdı, arkadasın zaten ölmus,
görmuyor musun?
-Gene de degdı komutanım, cunku yanına
vardıgımda henuz yasıyordu...
Ve onun son sözlerini duymak, dunyalara
bedeldi benim icin... Ve,
hıckırarak, arkadasının son sözlerini tekrarladı:
"Gelecegini biliyordum!"
GELECEGINI BILIYORDUM!
Rahmetli Üzeyir GARiH yıllar önce Çukurova'ya gelmiş, Adana'da iş
adamları toplantısında bir konuşma yapmış.
Bugünlerde yaşanılan ilişkileri görünce...
şöyle demiş rahmetli GARiH;
"Hayat havaya attığımız 5 topla oynanan bir oyundur.
Bu toplardan sadece bir tanesi lastik ,diğer 4 top ise camdandır.
Bu toplar;
işimizi, Ailemizi, Sağlığımızı, Dostluklarımızı ve Benliğimizi temsil etmektedir.
Belirttiğim gibi bu 5 top içinde bir tek işimiz lastik bir toptur.
Düşürürsek zıplatabiliriz.
Ancak diğer 4 top camdan yapıldığından düşerse KIRILIR, yerine konulamazlar.
Bunu fark etmeli ve hayatımızı bu dengeye göre kurmalıyız.
Oysa hepimiz o lastik topu tutabilmek uğruna diğerlerini KIRIP dökmez miyiz?
Dostlarınızı çantada keklik sanmayın.
SIKICA asılın onlara, TIPKI hayata asıldığınız gibi...
Çünkü onlarsız hayat da anlamsızdır.
Hayati çok HIZLI KOŞMAYIN, nereden geldiğinizi ve nereye gittiğinizi unutmayın...
Hayatin bir YARIŞ değil,her saniyesinin tadı çıkarılması gereken güzel bir yolculuk olduğunu aklınızdan ÇIKARMAYIN...
DÜN TARiH OLDU...
YARIN BiR SIR...
BUGÜNÜN KIYMETiNi BiLiN...
Dr. ÜZEYiR GARiH
SORU : Neden ilkokulu zor bitirmiş bazı işadamları, ünlü profesorlerden fazla para kazanırlar?
nasıl olduğunu açıklayalım.
Birinci hüküm: Bilgi, güç`tür.
İkinci hüküm: Zaman, para`dır.
bu iki hükme ititrazımız yok.
O zaman devam edelim ..
Fizik biliminde kanıtlanmıştır ki:
Güç = iş/zaman
Bilgi = Güçtür (birinci hükme göre)
Zaman = para (ikinci hükme göre)
Bunları denklemde yerine koyalım,
Bilgi=iş/para olur.
Buradan parayı çekersek... Para = iş/bilgi
Bu formülde bilgi sıfıra yaklaşırsa para sonsuza doğru gider.
SONUÇ:
"Ne kadar az bilirsen o kadar çok kazanırsın" ya da "sabit bir para, bir maaş alabilmek için, bilgin ne kadar fazlaysa, o kadar fazla iş yapman gerekir".
Sonuc 2: Boşuna okuduk.:(
Balıkesir'in Havran ilçesinden 8 küçükbaş hayvanı çalan kişiler, polis takip edince hayvanların içinde bulunduğu otomobili bırakarak, kayıplara karıştılar.
Havran'a bağlı İnönü köyünde yaşayan Ercan Dönmez (17), hayvanlarına yem vermeye gittiğinde 8 adet koçunun çalındığını fark ederek, durumu Havran İlçe Jandarma Komutanlığına haber verdi.
Edremit İlçe Emniyet Müdürlüğüne bağlı ekipler, otomobilin içinde çok sayıda küçükbaş hayvan olduğunu fark ederek, araca “dur” ihtarında bulundu.
İhtara uymayan kişiler önce aracın içindeki 2 koçu yola attı, bir süre sonra içinde hayvanların bulunduğu otomobili bırakarak, kaçtılar.
Polisler, 8 kurbanlık koçu sahibine teslim etti.
Be mubarek adamlar 8 koçu bir otomobile nasıl sığdırdınız? Allah bilir otomobil de serçedir :hayır: :) :D
Yanına kaç hırsız sığdınız :düsün:
İki koçu polisten kaçarken giden taksiden hanginiz attı??:cool:
Eğer şöför bir ayağı gazda iken öbür ayağı ile ön koltuktan iki koçu sağ kapıdan kibarca tekmeledi desem, kapıyı neresiyle açtı :rolleyes:
En az bir eli bu arada direksiyonda, gözleri dikiz aynasında gerideki polis arabasında:hayır: :hayır:
Ya Rabbim bu millet nelere kadir :aglayan:
:mad: :mad: :mad:
Bir Annenin Kızına Nasihatları
Kızım.
Akrabalarından, dost veya arkadaşlarından her kim olursa olsun, ona karşı kocanı övme. Sakın onu şikayet de etme. Aile içinde kalması gereken mahrem veya bildik şeyler de olsa anlatma.
Derler ki, Söyleme sırrını dostuna, dostunun da dostu vardır o da gider söyler dostuna. Bir ağızdan çıkan söz, sır olmaktan çıkar. Sırrın ucunu ele veren arkasını getiremez. İlla biriyle paylaşman gerekiyorsa bir günlük tut. Mümkünse onlarında bu tür sana anlatacaklarına fırsat verme. Bu tür söylenen veya anlatılanlar fitneye, dedikodulara ve ailelerin yıkılmasına fırsat ve zemin hazırlar. Her ne kadar sıkılır veya daralsan dahi; anne ve babana bile anlatma. Çözemediklerini akıllı ve kendinden emin olduklarınla istişare ederek çözmeye çalış.
Aile hayatının karşılıklı sevgi, saygı ve merhametle yürütülmesi temel ilkedir. Dinimiz aile reisliği vazifesini erkeğe vermiştir. Erkek ise; fizik gücüne, kuvvetine sahip, cesur ve mücadelecidir. Fizyolojik bakımdan daha zayıf olan kadınları kavvâm; gözetip kollayıcıdırlar. Ailenin dış düşmanlardan korunması, geçim ve ekonomik giderlerin temini öncelikli olarak erkeğe ait olduğundan mallarından bol bol harcamaktadırlar. Kadının; erkekte bulunmayan anneliğin verdiği yüce bir görev olan çocuğun doğumu ve bakımı ile öncelikli olarak; çocukların terbiye edilerek yetiştirilmesi, yuvada huzur ve sükûnun temininde duygusal gayret, aileye içten bağlılık gibi daha birçok üstünlükleri bulunmaktadır.
Eşinin eve geleceği saati iyi belle. Mümkün mertebe onu kapıda karşılamaya çalış. Kapıda karşılaman onu; ziyadesiyle memnun edecektir. Adamı sakın kapıda bekletme. İçeri girere girmez elindeki eşyaları al. Velev ki; sıkıntı ve moralsiz olsan bile; yumuşak ve tatlı konuş. Söylemen gerekenleri kocana söyle. Anlayamadıklarını ve meselelerini konuşma yoluyla hallet. Konuşma mesellerin yüzde doksan dokuzunu çözer. Konuşurken onun konuşmalarını kesme. Bazı konularda farklı düşünüyor olabilirsiniz. Farklı bile düşünseniz uzlaşmayı tercih et. İçinden seni seviyorum demekle olmaz. Sevgini ona mutlaka o istediği için değil, kendi tarzınla ona hissettir. Zaman zaman onun penceresinden bakmayı dene. Sizin olmayan hayatlara dalıp hayatınızı karartma. Bakış tarzın en kötü gününde bile olumlu olsun. Göz yaşlarını asla silah olarak kullanama, bu kadının zayıflığını gösterir. Bilirsin ki, evlilikte dürüstlük esastır. Zaman zaman espri yap; iyi bir espri zor günlerinizi kolay atlatmanızı sağlar. İlişkinizi kuvvetlendirmek için elinden geleni en iyi şekilde yap. Evini temiz tut. Çocuklarının yeme içmeleri, sağlıklarıyla dersleriyle yekinen alakalan.
Görevlerini bil ve yaptıklarından dolayı asla şikayet etme. Eşinin gelen eş dost ve akrabalarına güler yüz, tatlı dille hüsnü muamelelerde ve izzeti ikramlarda bulun. Eşin eve geldiğinde sakın üstün pis ve pas içinde yani çamaşır ve bulaşık kokusu olmasın. Evin içindeyken mümkün mertebe mutfakta ve banyoda, bulaşık, çamaşır gibi şeylerle oyalanma. Yapacaklarını ya onun gelmesinden önce yada mümkünü olanları tehir et. Daima yanında olmaya çalış. Hal ve hatırını sor. Onun anlattıklarını dinliyormuş gibi yapma. Onu canı gönülden dinle. Onun derdiyle dertlen, sevincine ortak ol. Sevdiklerini sev, değer verdiklerine değer ver.
Eve getirdiklerini yerinde değerlendir, çöpe atma. Ondan izinsiz oraya buraya dağıtma. Neyi sevip, neyi sevmediğini bil. Bilmiyorsan uygun şekilde sorarak öğren. Sevdiklerini yap, sevmediklerinden kaçınmaya çalış. Canı neyi çekiyorsa, onları getirip ikram et. Bazen elma armut gibi meyveleri dilimleyip bizzat ağzına koy. Çocuklarının yanında onları ona şikayet etme.
Özürlü olmadığın sürece yatarken de abdest al. Okuyacağın şeyleri biliyorsun, bilmediklerin varsa en kısa zamanda öğren. Okuyarak eksik olduğun yönlerini tamamla. Onun sıkıntılı günlerinde sözle, tatlıkla yardımcı ol. Böylesi anlarda zaruri olmayan isteklerini ertele. Yatağı yatacağı zamana doğru hazır et. Yatınca da lambayı hemen söndür. Eşinin yatakta beklemesi onu huzursuz eder. İkide bir hastayım deme. Halinden şikayetçi olma. Sürekli canlı ve dinamik ol. Sabahleyin mutlaka ondan önce kalk.. Namazdan sonra yatmayın. Onu da yatırma. Buna alışın. Özürlü bile olsan abdest al. Özürlü değilsen kuşluk namazını sakın ihmal etme. Her namazın arkında yaptığın dualarına mutlaka kocanı da ekle.
Eşine kahvaltısını erken hazırla. Onun yemesi için sende iştahla ye. Ve yine tatlı sözlerle onu görevine yolla. Eşinin bütün istek ve arzularını ima etmesine gerek kalmadan yerine getir. Onu çok sevip saydığını söyle ve hem uygula. Her fırsatta süslenip öyle çık karşısına. Cuma, bayram, mübarek geceler ve evlilik yıl dönümlerinizde mutlaka özel bir hazırlık yap. Her şeyinle adamın gözünü de gönlünü de doldur.
(alıntı)
Sayın kantar nerde böyle avrat.:oley:
ekselans
06-01-2007, 17:54
Çocuklar;
Olmamış meyveleri koparmak için ağaçlara çıkıp giysilerinizi yırtmayın bekleyin... Olgunlaştıkları zaman ellerinize düşeceklerdir...
...
Gençler;
Kızların peşinden koşup boşuna yorulmayın bekleyin... Yaşlanmaya başlayınca onlar sizin peşinizden koşacaklardır...
...
...Ve ey insanlar;
Birbirinizi öldürmeyin bekleyin...
bir gün hepiniz öleceksiniz...
(...Lao Çe’ye atfedilen bir Çin şiiri)
allah uzak etsın ama trafık kazazedesının bılmesı gereken haklar.
2918 sayılı karayoları trafık kanunu.
Karayollari Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortasi, Karayollari Trafik Kanununun ongordugu motorlu aracin bir kimsenin olumune veya yaralanmasina veya bir seyin zarara ugramasina sebebiyet vermis olmasindan dolayi ruhsat sahibinin uzerindeki yasal sorumlulugu, belli limitler dahilinde guvence altina almaktadir.
2918 sayili Karayollari Trafik Yasasinin 91. maddesi geregince, karayolu trafigine katilacak her arac, mutlaka bu sigorta kapsaminda olmalidir. Bu zorunlulugun nedeni, trafik kazasi ile meydana gelen maddi hasar, olumlu ve yaralamali insani kayiplara iliskin zararlarin en cabuk sekilde giderilmesini saglamaktir.
Karayolu trafik garanti sigortasi hesabi; zorunlu mali sorumluluk sigortasina tabi olan araclarin sebep olacaklari zararlarin karsilanmasi amaciyla geliri trafik sigorta police bedellerinden karsilanmak suretiyle olusturulmustur.
Bu fonda biriken paralar ile Zorunlu Trafik Sigortasini yapan sirketin iflâsi halinde odemekle yukumlu oldugu tazminat tutarlari odenir, kazayi yapan motorlu aracin kimliginin saptanamamasi halinde veya zorunlu trafik sigortasi yapilmamis veya yasal limitler dahilinde yapilmamis aracin kazaya sebebiyet vermesi veya bir aracin gasp edilerek veya calinarak akabinde kazaya neden oldugu hallerde, olusan hasar bedeli odenir.
Acil saglik hizmetleri yonetmeligine gore; trafik kazasi geciren yarali kisi, olay yerine en yakin, acil servis egitimi ve organizasyonunu tamamlayarak Saglik Bakanligi’ndan yetki alan ozel ya da kamuya ait saglik kurulusuna kaldirilir, tum tetkik, tedavi ve mudahaleleri yapilir. Acil servis, hastanin sosyal guvencesi olup olmadigina, bagli bulundugu sosyal guvenlik kurulusunun nevine ve hastanin diger ozelliklerine bakmaksizin, stabilizasyon saglanincaya kadar butun tibbi hizmetleri ucretsiz sunar.
Karayollari trafik doner sermaye isletmesi yonetmeligine gore; Meydana gelen trafik kazalari nedeniyle olusan tedavi giderlerin karsilanabilmesi, yani “Saglik Bakanligi’na bagli kurum ve kuruluslar tarafindan sunulan ilk ve acil yardim hizmetleri ile tedavi hizmetlerinin bedelinin takibi ve tahsili” icin Saglik Bakanligi Karayollari Trafik Doner Sermaye Isletmesi kurulmustur.
Bu Isletme marifetiyle motorlu araclarin sebep olduklari kazalarda yaralanan kisiler icin verilen butun teshis, tedavi ve ambulans hizmetlerinin giderleri ve tedavinin gerektirdigi diger giderler karsilanmaktadir.
Sonuc olarak; Trafik kazazedeleri her ne sart altinda olursa olsun kaza yerine en yakin, acil saglik hizmeti vermeye yetkili kamu ya da ozel saglik kurulusuna kaldirilir. Kendisine her turlu tibbi mudahale, teshis, tedavi islemleri uygulanir. Tum bu saglik hizmetleri icin trafik kazazedesinden herhangi bir ucret talep edilmez. Yapilan tum giderler doner sermaye isletmesi tarafindan , ilgili sigorta sirketi yada yukarida sozu edilen fondan tahsil edilerek karsilanir.
kaynak: Tuketiciler Birligi / Trafik kazazedesinin haklari (kisaltilmistir, linki asagidadir)
Link: http://www.tuketiciler.org/?com=files.read&ID=2&pID=28
konuyla ilgili diger linkler:
http://www.tuketiciler.org/?com=news.read&ID=370
http://www.tuketiciler.org/?com=news.read&ID=368
DÜŞÜNDÜRECEK BİR OLAY
Jack yavasşlamadan önce Takometreye baktı: Hiz limitinin 50 oldugu yerde 73 ile gidiyordu ve son dört ay içerisinde dördüncü defa polis tarafindan
durduruluyordu. Bir insan nasıl bu kadar şanssız olabilirdi?
Jack arabasını saga çekti. "Inşallah şu anda yanımızdan daha hizlı bir araba geçer" diye düsünüyordu.
Polis elinde kalın bir not defteri ile arabadan indi.
Bob? Bu Polis Kiliseden Bob degilmi?
Jack iyice arabasının koltuguna sindi. Bu durum bir cezadan daha kötüydü.
Kiliseden tanıdıgı bir Polis, arkadaş olduguna bakmaksızın birini durduruyordu. Hem de hızlı gidip, trafik kurallarını ihlal ettigi icin.
"Merhaba Bob. Birbirimizi yeniden böyle görmemiz çok ilginç"
"Merhaba Jack" Bob gülümsemiyordu.
"Beni, karımı ve çocuklarımı görmek için eve giderken yakaladın"
"Evet öyle" Bob umursamaz görünüyordu.
"Son günler eve hep çok geç geldim. Çocuklarım beni uzun süredir hiç görmedi. Ayrıca Diana bana bu akşam Patates ve biftek yiyecegimizi söyledi. Ne demek istedigimi anlıyormusun?"
"Evet ne demek istedigini anlıyorum. Ayrıca trafik kurallarını ihlal ettiginide biliyorum." diye cevapladı Bob.
"Eyvah! Bu taktik fazla işe yaramayacak gibi. Taktik degistirmek gerekli" diye düşündü Jack "Beni kaç ile giderken yakaladın?"
"Yetmiş. Lütfen arabana girermisin?" dedi Bob.
"Ah Bob,bekle bir dakika lütfen. Seni gördügüm anda Takometreye baktım. Sadece 65 ile gidiyordum."
"Lütfen Jack, arabana gir" diye üsteledi Bob.
Jack canı sıkkın bir şekilde arabasına girdi, kapıyı çarparak kapattı. Bob not defterine bir şeyler yazıyordu.
"Bob niye benim ehliyetimi ve araba ruhsatını istemiyorki" diye düşündü Jack.
Ne olursa olsun, bundan sonra kilisede bu adamın yanına oturmaktansa, birkac Pazar Jack kiliseye gitmeyecekti.
Bob kapıyı tıklatıyordu. Jack arabasının penceresini 5 cm kadar açtı.
Bob Jack'a bir kagit verdi ve gitti.
"Ceza degil bu" diye kendi kendine söylendi Jack. Bir anda sevinmişti. Bu bir yazıydı ve kagıtta şunlar yazıyordu:
"Sevgili Jack, benim bir kızım vardı. Altı yaşındayken çok hızlı araba kullanan biri tarafindan öldürüldü. Bu kazadan dolayı, adam cezalandırıldı. 3 ay hapishane cezasıydı bu. Bu adam hapishaneden çıkınca kendi çocuklarına sarılıp, öpüp, onları tekrar koklayabildi.
Ama ben... Ben kızımı tekrar koklayabilip, öpebilmek için, cennete gidinceye kadar beklemem gerekiyor. Bin defa adamı affetmeye çalıştım. Bin kerede başardıgımı zannettim. Belki başarmışımdır, ama hala kızımı düşünüyorum. Lütfen benim için dua et ve dikkat et Jack, tek bir oglum kaldı."
Jack 15 dakika kadar bir süre yerinden kıpırdayamadı. Daha sonra kendine gelip, yavaş yavaş evine gitti. Evine varınca, çocuklarına ve karısına sikica sarıldı.
Hayat çok degerli, sürekli dikkat et. Dikkatli araba kullan ve başkalarının hakkina saygı göster. Hiçbir zaman unutma, istedigin kadar araba satın alabilirsin, ama insan hayatını.....
Rahmetli Üzeyir GARiH yıllar önce Çukurova'ya gelmiş, Adana'da iş
adamları toplantısında bir konuşma yapmış.
Bugünlerde yaşanılan ilişkileri görünce...
şöyle demiş rahmetli GARiH;
"Hayat havaya attığımız 5 topla oynanan bir oyundur.
Bu toplardan sadece bir tanesi lastik ,diğer 4 top ise camdandır.
Bu toplar;
işimizi, Ailemizi, Sağlığımızı, Dostluklarımızı ve Benliğimizi temsil etmektedir.
Belirttiğim gibi bu 5 top içinde bir tek işimiz lastik bir toptur.
Düşürürsek zıplatabiliriz.
Ancak diğer 4 top camdan yapıldığından düşerse KIRILIR, yerine konulamazlar.
Bunu fark etmeli ve hayatımızı bu dengeye göre kurmalıyız.
Oysa hepimiz o lastik topu tutabilmek uğruna diğerlerini KIRIP dökmez miyiz?
Dostlarınızı çantada keklik sanmayın.
SIKICA asılın onlara, TIPKI hayata asıldığınız gibi...
Çünkü onlarsız hayat da anlamsızdır.
Hayati çok HIZLI KOŞMAYIN, nereden geldiğinizi ve nereye gittiğinizi unutmayın...
Hayatin bir YARIŞ değil,her saniyesinin tadı çıkarılması gereken güzel bir yolculuk olduğunu aklınızdan ÇIKARMAYIN...
DÜN TARiH OLDU...
YARIN BiR SIR...
BUGÜNÜN KIYMETiNi BiLiN...
Dr. ÜZEYiR GARiH
paylaşımınız için teşekkür ederim.
gerçekten de kaybetmekten korktuklarımız elimizin altındakiler olmalı. kaybetmeden kıymetini bilenlerden olmalıyız.
zaman; mazi, hâl ve istikbaldir. dün geçti, yarın henüz gelmedi. bugünü değerlendirenler için her gün değerlenmiş demektir.:tamam:
Sayın kantar nerde böyle avrat.:oley:
dostum, bu kadar da dem vurulmaz ki, sizin yüzünüzden bekarlar evlenmekten vazcayacak. :gulen: :gulen: hele hisse nettekiler, bu kadar topikten sonra hiç:oley:
STRES AVCILARI
Valparaiso Üniversitesi?ndeki ilk yılımda gelecek öğrenim ve iş yaşamımın belirsizlikleri karşısında emekli bir rektörle tanışma fırsatı buldum. Onu dinlemeye gelen pek fazla kişi yoktu. Küçük bir grup heyecanlı arkadaşımın arasında oturuyordum; hepimiz hem okul içinde, hem de ülke çapında ve yurt dışında, kazanmış olduğu başarılar ve derin bilgeliğiyle itibar edilen bir adamın gelişini biraz kaygıyla bekliyorduk.
Dr. O.P. Kretzman, yaşlı ve gözleri bozuk bir adamdı. Salona tekerlekli sandalyeyle girdi. İçeride çıt çıkmıyordu. Kısa süre sonra Dr. Kretzman salondakilere soruları olup olmadığını sorunca bütün gözler bize döndü. Sessizlik. İçten içe bunun ne kadar büyük bir fırsat olduğunu biliyordum, bu nedenle duyduğum korkuya karşın cesaretimi toplayıp bir soru sorarak buzları erittim.
Önündeki bütün seçenekler ve belirsizlikler karşısında bir birinci sınıf öğrencisine ne tavsiye edersiniz? Yanıtı kısa ve etkiliydi. Bir seferde ağzınıza bir lokma alın.? Bu kadar. Bu, o an ve yaşamımdaki diğer anların hepsi için mükemmel bir stres avcısıydı.
Şimdi iş yaşamında 20 yılını doldurmuş biri olarak, sağlıklı bir yaşam sürmek için birkaç stres avcısı daha buldum. Buyurun!
• Önceliklerinizi değiştirin.
• Kendinize süresiz izinler verin.
• Bir adım geri çekilip gözlemleyin.
• Amacınızı yeniden gözden geçirin.
• Masaj yaptırın.
• Beş dakika erken çıkın.
• Bir komedi filmi izleyin.
• Boşverin ve Allah?a havale edin.
• Olumlu cevaplar verin.
• Yerinizi düzenleyin.
• Duygularınızı paylaşın.
• Birkaç çiçek koklayın.
• Onay isteyin.
• Sezgilerinize kulak verin.
• Birine yardım edin.
• Ellerinizi ve ayaklarınızı ovuşturun.
• Gözünüzün önünde olumlu sonuçlar canlandırın.
• Sağlığınıza dikkat edin.
• Yargılamayın, affedin.
• Bahçe işi yapın.
• Bir bütçe yaratın.
• Aşırı duygulu olmayın, ama insanların duygularını paylaşmaya çalışın.
• Sakin olun ve meditasyon yapın.
• Zaman kazandıran teknolojileri kullanın.
• Arabanızı kenara çekin, yolculuğun zevkine varın.
• Plan yapmak için zaman ayırın.
• Şükredin.
• Unutmayın, not alın.
• Kolaylaştırın, kolaylaştırın, kolaylaştırın.
• İş arkadaşlarınızla konuşun.
• Kendi kendinize yıkıcı konuşmayın.
• Eğlenmek için zaman ayarlayın.
• Çevrenizi değiştirin.
• Doğal ritminize uyun.
• Armağanlarınızı kolay vereceğiniz bir yer bulun.
• Kendinizi tam olarak ifade edin.
• Sorunları fırsat olarak görün.
• "Peki ya"lardan kurtulun.
• Sizden beklenenin ne olduğunu iyi anlayın.
• Uzmanlara danışın.
• Elinizden gelenin en iyisini yapın ve orada durun.
• İlahi zamanlamaya ve düzene güvenin.
• Sabırlı olun.
• Derin derin soluk alıp verin.
• Yürüyüşe çıkın.
• İşlerinizi tamamlayın.
• Şekerleme yapın.
• Bir melodi mırıldanın.
• Ilık bir banyo yapın.
• Endişelerinizi içinize atmayın.
• Başkalarıyla biraraya gelin.
• Annenizle ya da babanızla konuşun.
• Zaman zaman hayır deyin.
• İşleri bitirmek için koyduğunuz tarihleri değiştirin.
• Hırslı olun.
• Espri yapın.
• Korkularınızı dışa vurun.
• Bol bol su için.
• Kendinize bir destek sistemi yaratın.
• Büyük projeleri parçalara ayırın.
• Öneri isteyin.
• Kendinize yumuşak davranın.
• Başkalarına ?izin vermeyin.?
• Başlangıçlar olması için dua edin.
• Doğruyu söyleyin.
• Daha dinlendirici uyuyun.
• Bağışlayın ve devam edin.
• Yiyeceğinizi önceden hazırlayın.
• Onarın ya da yenisini alın.
• Beklemeye hazır olun.
• Her zaman haklı olmayın.
• Anı yaşayın.
• Öğle yemeği için ara verin.
• Kitap okuyun.
• Tavrınızı değiştirin.
• Her gün gülün.
• Özsaygı geliştirin.
• Vitamin alın.
• "meli"lere bir son verin.
• Aşırılıktan kaçının.
• Dışarıda özel bir gece geçirmeyi planlayın.
• Göz yanılmalarının ötesini görün.
• Kaslarınızı gevşetin.
• Yavaşlayın ve farkına varın.
• İyi dostlarınızı destekleyin.
• Doğayla birlik olun.
• Müzik dinleyin.
• Kafein ve şekeri az kullanın.
• Oruç tutun veya arının.
• Kendiliğindenliğe önem verin.
• Eşinizi sevin.
• Temiz hava alın.
• Şımartılmaya izin verin.
• Gönüllü olun.
• Yardım ağlarına katılın.
• Bedeninizin duruşuna dikkat edin.
• Sınırlarınıza saygı duyun.
• Düzenli spor yapın.
• Dans edin.
• Zaman zaman derin bir oh çekin.
• Yoga yapın.
• Ağlamaktan korkmayın.
• Hobileriniz için zaman yaratın.
• Çalışma zamanınızı kısıtlayın.
• Uzlaşın / işbirliği yapın.
• Üşenmeyin.
• Telefonunuzu / televizyonunuzu kapatın.
• Standartlarınızı gevşetin.
• Düşüncelerinizi düzenli olarak yazın.
• Tatile çıkın.
• Masanızı düzeltin.
• Esnek olun.
• Kusurlarınız olmasına izin verin.
• Programınızı fazla doldurmayın.
• Sırlarınızı ifşa edin.
• Bedeninizi güçlü tutun.
• İnancınızı besleyin.
• Bir tasarruf hesabı açtırın.
• Güneşin içinize girmesine izin verin.
• Sevin ve sevilin.
• Gerçekleri öğrenin.
• Ekip çalışması yapın.
• Gülümseyin yüreğinizi açın.
• Kendinize değer verin.
• Düş kurun.
• Allah'ın sizi sevdiğini bilin.
Tim Clauss
uyanık avea
AVEA HATTI KULLANANLAR TELEFONUNUZDAN HEMEN ##002# Yİ TUŞLAYIN.ARAMA TUŞUNA BASIN,EKRANINIZA AKTARMA İPTAL DİYE BİR YAZI GELECEK.BÖYLECE YÖNLENDİRMEYİ KALDIRINIZ.YOKSA SİZE ULAŞAMAYAN HERKESTEN 1 KONTÖR DÜŞECEK.BUNU AVEA KULLANAN HERKESE GÖNDERİN. GÖNDERMEZSENİZ SİZ ARADIĞINIZDA SİZDENDE KONTÖR DÜŞECEK. EĞER ARADIĞINIZ KİŞİNİN TELEFONUDA TELESEKRETER AYARLI İSE, DİNLEDİĞİNİZ 1 SN. LİK “ARADIĞINIZ KİŞİYE ULAŞILAMIYOR” MESAJI İÇİN BİR NORMAL ARAMA KARŞILIĞI ÜCRETLENDİRİLİYORSUNUZ. İŞİN GARİP OLAN KISMI BU DEĞİL ASLINDA: NORMAL AVEA HATLARINDA DEFAULT (FABRİKA ÇIKIŞI) OLARAK AYARLI BİR TELESEKRETER YOKKEN, HERKESTE BU TELESEKRETER OTOMATİK OLARAK AYARLI GELİYOR.YANİ SİZİN HİÇBİR ŞEYDEN HABERİNİZ YOKKEN , ÇAKTIRMADAN SİZDEN İNTİKAMINI ALIYOR. >>>>ARKADAŞINIZI ARADINIZ VE ULAŞAMADINIZMI? HEMEN 1,5 KONTÖR.İKİ DAKİKA SONRA YİNEMİ ULAŞAMADIĞINIZ BİR 1,5 KONÖR DAHA ......NE UYANIKÇA DEĞİL Mİ? İŞİN DAHADA KÖTÜSÜ KİMSENİN BÖYLE BİR UYGULAMADAN HABERİ YOK.HERKES DİĞER OPERATÖRLERDE OLDUĞU GİBİ ARANILAN TELESEKRETERİN BEDAVA OLMASINI BEKLİYOR. NEDE OLSA PARALI OLAN BİR UYGULAMA OTOMATİK OLARAK AYARLI GELMEZ SANILIYOR, YANILIYORMUYUM. BU OLAYI İPTAL ETTİRMEK İSE DAHA DA BİR TRAJİKOMİK; AVEA YI ARIYORSUNUZ, DURUMU ANLATIYOR VE “UYANIK” OLDUĞUNUZU GÖSTERİYORSUNUZ, ONLARDA SİZE AVEA HATLI TELEFONUNUZDAN ##002# Yİ ARAMANIZ DURUMUNDA TELESEKRETERİN KALDIRILABİLECEĞİNİ ANLATIYORLAR.YANİ ANLAYACAĞINIZ AVEA ABONELERİNE KAZIK ÜSTÜNE KAZIK ATIYOR.
alıntımail ole dioo
MERHABA,
SİZLERLE PAYLAŞMAK İSTEDİĞİM KONU GERÇEKTEN BENCE BU ÜLKENİN KANAYAN YARALARINDAN BİR TANESİ.
2-3 GÜN ÖNCE İŞİMLE İLGİLİ OLARAK NİŞANTAŞINA GİTTİM, BİR MAGAZAYA GİRİP BİR MÜŞTERİMİZ İÇİN BİR HEDİYE ALMAM GEREKİYORDU. ARABAYI TAM PARK EDECEKKEN BİR ADAM YANAŞARAK ARABAYI KENDİSİNİN PARK EDECEĞİNİ SÖYLEDİ, ACELEMDE VAR VERDİK ANAHTARI İNDİK. 15 DAKİKA SONRA ÇIKTIK ANAHTARI ALARAK NE KADAR DİYE SORDUK, 20 YTL DEDİ ADAM :) KARDEŞİM 15 DAKİKA KALDIK DEDİM SEN 10 VER ABLA DEDİ. TAMAM FATURA VER DEDİM. FATURA VERMİYORUZ DEDİ. BENDEN PARA İSTİYORSUN VE FATURA VERMİYORSUN NEDEMEK BU DEDİM.BÖYLE ABLA DEDİ. BEN BUNU ŞİRKETE GÖTÜRÜP PARASINI ALACAĞIM FATURA VERMESSEN PARA YOK BURASI BIR PARK İŞLETMESİYSE (ÇÜNKÜ RESTORANTLARDAN BİRİNE AYİT OLDUĞUNU SÖYLEDİ) FATURA VERECEKSİNİZ DEDİM.GİTTİ BANA BİR MAGAZADAN 10 YTL LİK BİR FİŞ BULDU GELDİ BİR TEKSTİL FİRMASINA AYİT FİŞ DE PENYE FATURASI..BU NE DEDİM FİŞ DEDİ.KARDEŞİM BEN BUNU NASIL ŞİRKETE OTOPARK PARASI DİYEREK GÖSTERİCEM.UZUN LAFIN KISASI FATURA VERMEDİ VE ISRARLA 3-5 KİŞİ OLARAK PARAYI İSTEDİLER, PARAYI VERMEDİK SİZİ BELEDİYEYE ŞİKAYET EDİCEZ DEDİK, BURDA BAKANLARDA GELİP BU PARAYI ÖDÜYORLAR FATURADA SORMUYORLAR DEMEZ Mİ..CİNNET GEÇİRECEĞİM!!!! BEN PARAYI VERMEDİM ÇÜNKÜ KOYUN BİR VATANDAŞ DEĞİLİM. KEŞKE KİMSE VERMESE. BU 5'İN 10'UN HESABI DEĞİL. 20 M.İLERİDE TABELADA BELEDİYEYE AYİT ŞU SAATLER ARASINDA OTOPARK SERBESTTİR YAZIYOR ÜSTELİK..OKUL OKUDUM AYDA 1000 YTL MAAŞ ALIYORUM,ADAMLAR TUTMUŞLAR BİR KALDIRIM HEMDE İSTANBULUN EN ŞIK EN MODERN CADDESİNDE BİR GÜNDE BENİM MAAŞIMIN 100 KATINI KAZANIYORLAR...NİYE OKUL OKUDUK NİYE VERGİ VERİYORUZ...BU HAKSIZ KAZANÇLARA İNSANLARIN SÖMÜRÜLMESİNE, BU SAÇMALIKLARA KİM DUR DİYECEK ARTIK... LÜTFENN SOKAKTAKİ BU HIRSIZLARA PARANIZI VERMEYİN..BENİM AĞRIMA GİDİYOR ŞAHSEN !!!!! UYANALIMM ARTIK!!!
SAYGILARIMLA, TÜM ARKADAŞLARA SEVGİLER!!
(yazı mail ile geldi - arkadaşa hak verdim, ben de sizleri bilgilendirmek istedim.)
Üç denizci bir denizkızını kurtarır.
Deniz kızı bunlara der ki; "Ben efsane değilim , işte görüyorsunuz... Ama sihirli bir yaratığım. Siz hayatımı kurtardınız.
Bende sizin birer dileğinizi gerçekleştireceğim. Dileyin benden ne
dilerseniz?
-Birinci denizci dilemiş "Zekamı 2 katına çıkar!
"Hay hay demiş deniz kızı. Denizci bir anda japon malı sonar aletinin gerçekte nasıl çalıştığını anlamış, sadece resimlerine bakarak monte etmeye başlamış.
-İkinci denizci atılmış "Benim zekamı 3 katına çıkar!
"Olur" demiş deniz kızı. O da bir anda gökyüzüne bakarak dünyanın eğiminde aslında bir sapma olduğuna dair formülü tersten ve latince kaleme almaya başlamış.
-Üçüncü denizci bağırmış "Benim zekamı 10 katına çıkar!
"Yapamam " demiş deniz kızı.
"Yaparsın " demiş denizci.
"Hayır ne istediğini bilmiyorsun. Ne söylediğini de bilmiyorsun. Her sey değişecek ama her şey.
Dünyayı bambaşka bir gözle göreceksin. Eski yaşamınla hiçbir
şekilde uzlaşmayacak bir boyuta geçeceksin. Bundan pişman olabilirsin. Dilersen sana 1 milyon dolar vereyim, bundan vazgeç"
demiş deniz kızı.
"Baska hiçbir isteğim yok, zekamı 10 misli
artır! demiş denizci.
"Peki "demiş deniz kızı.. ve üçüncü denizci
BİR KADINA dönüşmüş.....
Ankara, 29 ocak (reuters) - ankara 10. İdare mahkemesi, İstanbul boğaz köprüleri ve otoyol geçiş
ücretlerine 31 ağustos 2006 tarihinde yapılan zamların yürütmesinin durdurulmasına karar verdi.
chp İstanbul milletvekili mehmet sevigen, köprülere yüzde 33, otoyol geçişlerine ise yüzde 20 oranında
uygulanan söz konusu zam kararının sosyal devlet ilkesi ile bağdaşmadığı ve hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle
yürürlüğünün durdurulması ve iptal edilmesi için mahkemeye başvurmuştu.
reuters'ın edindiği 23 ocak tarihli mahkeme kararında, "önemli kamusal faaliyetlerden olan ulaşım sektörünün
öncelikli olarak devletin gelir artırıcı bir kalemi olarak görülmesi, gelişmiş ülkelerdeki geçiş ücretlerinin emsal
alınarak saptanması, hakkaniyete, külfetlerin adil dağıtılması ilkelerine aykırı olacağından ... dava konusu işlemde
hukuka uygunluk bulunmamaktadır" denildi.
sevigen, başvurusunda ayrıca zamların çok fahiş olduğunu ve saptanmasında hangi ölçülerin göz önünde
bulundurulduğunun belli olmadığını belirtmişti.
((haberi yazan mustafa yükselbaba, mustafa.yukselbaba@reuters.com; redaksiyon aslı kandemir, reuters
messaging: mustafa.yukselbaba.reuters.com@reuters.net;
uyanık avea
AVEA HATTI KULLANANLAR TELEFONUNUZDAN HEMEN ##002# Yİ TUŞLAYIN.ARAMA TUŞUNA BASIN,EKRANINIZA AKTARMA İPTAL DİYE BİR YAZI GELECEK.BÖYLECE YÖNLENDİRMEYİ KALDIRINIZ.YOKSA SİZE ULAŞAMAYAN HERKESTEN 1 KONTÖR DÜŞECEK.BUNU AVEA KULLANAN HERKESE GÖNDERİN. GÖNDERMEZSENİZ SİZ ARADIĞINIZDA SİZDENDE KONTÖR DÜŞECEK. EĞER ARADIĞINIZ KİŞİNİN TELEFONUDA TELESEKRETER AYARLI İSE, DİNLEDİĞİNİZ 1 SN. LİK “ARADIĞINIZ KİŞİYE ULAŞILAMIYOR” MESAJI İÇİN BİR NORMAL ARAMA KARŞILIĞI ÜCRETLENDİRİLİYORSUNUZ. İŞİN GARİP OLAN KISMI BU DEĞİL ASLINDA: NORMAL AVEA HATLARINDA DEFAULT (FABRİKA ÇIKIŞI) OLARAK AYARLI BİR TELESEKRETER YOKKEN, HERKESTE BU TELESEKRETER OTOMATİK OLARAK AYARLI GELİYOR.YANİ SİZİN HİÇBİR ŞEYDEN HABERİNİZ YOKKEN , ÇAKTIRMADAN SİZDEN İNTİKAMINI ALIYOR. >>>>ARKADAŞINIZI ARADINIZ VE ULAŞAMADINIZMI? HEMEN 1,5 KONTÖR.İKİ DAKİKA SONRA YİNEMİ ULAŞAMADIĞINIZ BİR 1,5 KONÖR DAHA ......NE UYANIKÇA DEĞİL Mİ? İŞİN DAHADA KÖTÜSÜ KİMSENİN BÖYLE BİR UYGULAMADAN HABERİ YOK.HERKES DİĞER OPERATÖRLERDE OLDUĞU GİBİ ARANILAN TELESEKRETERİN BEDAVA OLMASINI BEKLİYOR. NEDE OLSA PARALI OLAN BİR UYGULAMA OTOMATİK OLARAK AYARLI GELMEZ SANILIYOR, YANILIYORMUYUM. BU OLAYI İPTAL ETTİRMEK İSE DAHA DA BİR TRAJİKOMİK; AVEA YI ARIYORSUNUZ, DURUMU ANLATIYOR VE “UYANIK” OLDUĞUNUZU GÖSTERİYORSUNUZ, ONLARDA SİZE AVEA HATLI TELEFONUNUZDAN ##002# Yİ ARAMANIZ DURUMUNDA TELESEKRETERİN KALDIRILABİLECEĞİNİ ANLATIYORLAR.YANİ ANLAYACAĞINIZ AVEA ABONELERİNE KAZIK ÜSTÜNE KAZIK ATIYOR.
alıntımail ole dioo
Yazdıklarınızda çok haklısınız ben Avea hattımı kapattım ama bu olaydan haberim yoktu iyiki kapatmışım...
uyanık avea
AVEA HATTI KULLANANLAR TELEFONUNUZDAN HEMEN ##002# Yİ TUŞLAYIN.ARAMA TUŞUNA BASIN,EKRANINIZA AKTARMA İPTAL DİYE BİR YAZI GELECEK.BÖYLECE YÖNLENDİRMEYİ KALDIRINIZ.YOKSA SİZE ULAŞAMAYAN HERKESTEN 1 KONTÖR DÜŞECEK.BUNU AVEA KULLANAN HERKESE GÖNDERİN. GÖNDERMEZSENİZ SİZ ARADIĞINIZDA SİZDENDE KONTÖR DÜŞECEK. EĞER ARADIĞINIZ KİŞİNİN TELEFONUDA TELESEKRETER AYARLI İSE, DİNLEDİĞİNİZ 1 SN. LİK “ARADIĞINIZ KİŞİYE ULAŞILAMIYOR” MESAJI İÇİN BİR NORMAL ARAMA KARŞILIĞI ÜCRETLENDİRİLİYORSUNUZ. İŞİN GARİP OLAN KISMI BU DEĞİL ASLINDA: NORMAL AVEA HATLARINDA DEFAULT (FABRİKA ÇIKIŞI) OLARAK AYARLI BİR TELESEKRETER YOKKEN, HERKESTE BU TELESEKRETER OTOMATİK OLARAK AYARLI GELİYOR.YANİ SİZİN HİÇBİR ŞEYDEN HABERİNİZ YOKKEN , ÇAKTIRMADAN SİZDEN İNTİKAMINI ALIYOR. >>>>ARKADAŞINIZI ARADINIZ VE ULAŞAMADINIZMI? HEMEN 1,5 KONTÖR.İKİ DAKİKA SONRA YİNEMİ ULAŞAMADIĞINIZ BİR 1,5 KONÖR DAHA ......NE UYANIKÇA DEĞİL Mİ? İŞİN DAHADA KÖTÜSÜ KİMSENİN BÖYLE BİR UYGULAMADAN HABERİ YOK.HERKES DİĞER OPERATÖRLERDE OLDUĞU GİBİ ARANILAN TELESEKRETERİN BEDAVA OLMASINI BEKLİYOR. NEDE OLSA PARALI OLAN BİR UYGULAMA OTOMATİK OLARAK AYARLI GELMEZ SANILIYOR, YANILIYORMUYUM. BU OLAYI İPTAL ETTİRMEK İSE DAHA DA BİR TRAJİKOMİK; AVEA YI ARIYORSUNUZ, DURUMU ANLATIYOR VE “UYANIK” OLDUĞUNUZU GÖSTERİYORSUNUZ, ONLARDA SİZE AVEA HATLI TELEFONUNUZDAN ##002# Yİ ARAMANIZ DURUMUNDA TELESEKRETERİN KALDIRILABİLECEĞİNİ ANLATIYORLAR.YANİ ANLAYACAĞINIZ AVEA ABONELERİNE KAZIK ÜSTÜNE KAZIK ATIYOR.
alıntımail ole dioo
Ben hattımı şu anda kapatamayacağım ama uyarınız için teşekkürler. Arkadaşlara hemen ulaştırayım bu durumu:cool: :cool: :cool:
HAYATIMIZIN ORTAĞI...
Günümüzün "ergen dünyası"nı, bu dünyada geçerli olan "ergen kültürü"nü anlamaya çalışıyoruz. Çünkü bu yeni oluşumu anlayamazsak "günümüz ergenleri" ile erişkinler arasındaki uzaklık daha da artacaktır.
Yeni ergen kültürünün özellikleri içerisindeki "hedef seçememe", "geleceği planlayamama" "sorumluluk almak istememe", "kendini hiçbir şeye zorunlu saymadan çevresini her şeye zorunlu sayma", "çaba harcamadan elde etmek isteme" gibi özellikleri nasıl açıklayacağız?
En önemli etkenler arasında "sahip olma, elde etme ve kullanma" ile bunları yapabilmek için "çalışmak ve kazanmak gereği" arasındaki bağı kopartan "tüketim toplumu ideolojisi"dir.
Bu ideoloji, henüz çalışmayan ve kazanmayan gençlere kredi kartı vermekte cep telefonları olmasını normal olduğunu söylemekte, otomobil kullanarak özgürleşmeyi önermektedir.
Gençler de bütün bunlar için yıllarca beklemek yerine bütün bunları sağlamanın anne babanın görevi olduğunu düşünmekte, bunların "kendi hakları" olduğunu öne sürmektedirler.
Bizim yaşam kültürümüzün iki özelliği de "tüketim toplumunun ideolojisi" ile buluşmaktadır.
"çocukların aşırı korunmasının ailenin görevi" olduğuna inanan yaygın tutum ile "çocuklarla gurur duyma isteği". Bu iki özellik de, çocukların "yaşam standartları"na ailelerin -kimi zaman ekonomilerinin üstüne de çıksa- destek vermelerini sağlayan bir tutum yaratmaktadır.
Anne babaların şu sözlerini çok sık duyuyoruz:
- Biz (ya da ben) çocuklarımız için yaşıyoruz.
- Ne yapıyorsak onlar için yapıyoruz.
- Biz çok sıkıntı çektik, onların bu sıkıntıları çekmesini istemiyoruz.
- İlerde hayatın birçok haliyle karşılaşacaklar, bari şimdi mutlu olsunlar.
- Mutlu bir çocukluk dönemleri olsun.
- Biz gençliğimizi yaşamadık, bari onlar doya doya yaşasınlar.
- Bizim yapamadıklarımızı onların yapması bizi memnun ediyor.
- Her şeyleri var, neden çalışmadıklarını anlayamıyorum.
- Hiç sıkıntıya gelmiyorlar, istedikleri hemen olsun istiyorlar.
- Her istediklerini yapıyoruz ama o bizim ne istediğimize aldırmıyor bile.
- Çok iyi çocuktur ama arkadaşlarına uyuyor.
- Aklına hiç kötülük getirmez, ne söylense inanır.
- Böyle giderse nasıl yapacak bilmiyorum.
Bu sözlerin hepsi de birbiriyle bağlantılıdır. Bu sözlerin oluşturduğu merdiven basamak basamak çıkılmaktadır. Sonuçta erişilen yer de hiç kimsenin düşünmediği, hiç kimsenin istemediği bir yer olmaktadır.
Neden?
Çocuklarımızı hayatımızın ortağı değil, refahımızın ortağı yapıyoruz da ondan.
Neden "hayatlarınızı çocuklarınıza adıyorsunuz?". Neden çocuklarınız için yaşıyorsunuz?
Neden çocuklarınıza istemedikleri şeyleri vermek için bunca çaba harcıyorsunuz?
Neden çocuklarınıza hak etmedikleri şeyleri elde etmeleri için yükümlülük duyuyorsunuz?
Neden çocuklarınıza sorumluluk vermiyorsunuz? Şimdi almıyorlar çünkü sorumluluk vermekte çok geç kaldınız.
Neden çocuklarımızı yaptıkları yanlışların sonuçlarıyla karşılaştırmıyorsunuz? Bu durumda çocuklar ve gençler "ailelerin onları her koşulda koruyacaklarını" biliyor.
Çocuklar ve gençler kendileri hiçbir şey yapmasalar da ailelerin onlar için her şeyi yapacaklarını öğreniyor.
Çocuklar ve gençler geleceklerinin aileleri tarafından hazırlanacağına güveniyor.
Onun için de kendine güvenmiyor, sorumluluk almıyor, kendisini hiçbir şey için zorlama gereği duymuyor. Yapılması gerekenler yapılmaz, yapılmaması gerekenler yapılırsa sonuçlara neden şaşmalı?
Lütfen biraz düşünür müsünüz?
(alıntı)
O yıl New York´ta kış, Nisan´ın sonuna kadar uzamıştı. Kör olduğum ve yalnız yaşadığım için çoğunlukla evde kalmayı yeğledim.
Sonunda bir gün soğuk hava gitti, bahar kendini gösterdi. Hava coşkulu bir kokuyla dolmuştu. Arka bahçeye bakan pencerenin önünde küçük, neşeli bir kuş devamlı cıvıldıyor, sanki beni dışarıya çağırıyordu.
Nisan ayının değişken havasını bildiğimden kışlık mantoma sarıldım. Fakat havanın ılıklığını içimde hissedince, yün kaşkolumu, şapka ve eldivenlerimi bıraktım.