View Full Version : Hayatın İçinden
İran'ın güneydoğusundaki Kerman
eyaletinde, 200 insanın ilkel şartlarda yaşadığı bir köy bulundu.
Farsça ve İngilizce yayımlanan Keyhan gazetesinin haberine göre
köy, Kerman eyaletinin Ciroft şehrine bağlı Anberabad ilçesinden 120
kilometre uzaklıktaki dağlık alanda bulundu.
Gazetenin, Ciroft milletvekili Ali Zadser'i kaynak göstererek
verdiği haberde, köydeki insanların mağarada yaşadığı ve ilk insanlar
gibi çıplak dolaştığı kaydedildi.
Bugüne kadar bulundukları yerden başka yere gitmeyen köylülerin
örtünmek ve yemek için ağaç yapraklarını kullandığı belirtildi.
Pidnekuiye isimli köyün ilk kez İran istihbarat elemanları
tarafından bulunduğu ve istihbarat yetkililerini gören köylülerin
kaçmaya başladığı ifade edildi.
Haberde, köylülerin hangi dili konuştuğu konusunda bilgi verilmedi.
Milletvekili Ali Zadser, dağlık bölgede keşfedilmemiş başka köyler
de olabileceğini söyledi.
Aile
92 yasında, ufak tefek, kendinden emin ve gururlu, her sabah sekizde giyinip kuşanan ve her ne kadar kör bile olsa saçlarını kıvırıp makyajını mükemmelce yapan yaslı hanım bugün bir huzur evine tasındı. 70 yasındaki kocası ise geçenlerde gereken hamleyi yapıp Allah'ın rahmetine kavuşmuştu.Huzur evinin kapısında sabırla beklenen bir kaç saatin ardından, odasının hazır olduğu söylendiğinde tatlı tatlı gülümsedi. Yürütecini asansöre yönlendirdiği sırada, kendisine odasını anlatmaya başladım penceresinde asılı perdelerden de söz ettim. Ben anlatırken ,az önce kendisine köpek yavrusu verilmiş 8 yaşındaki küçük bir kızın heyecanıyla o perdeleri pek severim, dedi.Mrs. Jones henüz odayı görmediniz, biraz bekleyin demiştim ki; Bunun onunla bir ilgisi yok, dedi. mutluluk zamandan önce karar verdiğiniz bir şeydir. Benim odadan hoşlanıp hoşlanmamam mobilyaların nasıl düzenlenmiş olduğuyla değil, benim onları zihnimde nasıl düzenlediğimle ilgilidir. Ben onları sevmeye karar vermiştim zaten Bu benim her sabah uyandığımda verdiğim bir karardır. Bir seçme hakkim var: Ya bütün günümü artık çalışmayan vücut parçalarımın bana verdiği sıkıntıyı düşünerek geçiririm ya da yataktan çıkıp hala çalışanlar için şükrederim. Gözlerim açık olduğu sürece her yeni gün bir hediyedir. Yeni güne ve hayatimin sadece bu döneminde, biriktirdiğim mutlu anılara konsantre olacağım.Yaşlılık banka hesabi gibidir. Ne yatırdıysan onu çekersin hesabından. Bu nedenle benim tavsiyem, hatıraların banka hesabına dolu dolu mutluluk yatırman olacaktır. Anı bankamı doldurmaktaki katkın için sana teşekkür ederim. Hala oradan mutluluk çekiyorum. Mutlu olmak için su beş basit kuralı hatırla:
1. Kalbini nefretten arındır
2. Zihnini endişelerden arındır
3. Basit yasa
4. Çok ver
5. Daha az bekle
Aile
Bilmem farkında mısın, eğer yarin ölecek olsak çalıştığımız şirket daha birkaç gün bile olmadan yerimizi dolduruverir. Oysaki ardımızda bıraktığımız ailemiz bizim kaybımızı ömürlerinin sonuna dek hissedecektir. Gel gelelim ki, ailemizden daha çok isimize veririz kendimizi, pek de akıllıca bir yatırım değil, ne dersin?
FAMILY ne demektir biliyor musun?
FAMILY= (F)ather (A)nd (M)other (I) (L)ove (Y)ou
radyolog
26-05-2006, 20:59
sanırm ne uygun yeri burası:) Ankara lı arkadaşlar hadi bakalım :)
URL=http://imageshack.us]http://img61.imageshack.us/img61/1825/l8pj.jpg[/URL]
futbolcu
26-05-2006, 21:09
Görünmezlik mümkün
İnsanlığın gerçekleşmemiş arzularının en başına gelen görünmezlik teorik olarak mümkün, ama atılması gereken birkaç küçük adım daha var.
Araştırmacılar, ışığın ve diğer ışınım biçimlerinin bir nesne etrafında bükülme yolunu değiştirebilecek yeni maddelerin, bir nesnenin görünmez olmasını mümkün kılabileceğini belirtiyor.
Bir nesneyi gizlemek ve onu ışık, kızıl ötesi ışın, kısa dalgalar ve belki de sonardan gizlemek için deneysel ''öte-maddeleri'' kullanma fikri taşıyan iki araştırma ekibinin yolları araştırmaları sırasında
kesişti.
Ekibin üzerinde çalıştığı teoriye göre, Star Trek filminde uzay gemilerini ya da küçük büyücü Harry Potter'ı görünmez kılan pelerinler, belki de gerçekten mümkün. Bu fikir, elektromanyetik dalgaların en hızlı, ama zorunlu olarak en kısa olmayan, yolu aldıkları ışığın kırılma özelliğiyle başlıyor.
Kırılma, çok bilindiği gibi, bir kaşığın suya daldırıldığında kırılmış gibi görünmesinin nedeni. İngiltere'deki St. Andrew Üniversitesi'nden fizikçi Ulf Leonhardt, araştırmalarıyla ilgili olarak Bilim (Science) dergisinin bugünkü sayısında yayınlanan yazısında, ''bir ortamın, içindeki bir deliğin etrafındaki ışıkları deliğin etrafından geçmeye yönlendirdiği bir durumu düşünün'' diyor.
Bu durumda, ışık ışınları sanki düz bir çizgide ilerlemişler gibi nesnenin arkasına geçeceklerdir. Leonhardt, bunun sonucunda ''delik içine yerleştirilmiş bir nesne, gözlerden gizlenmiş olacaktır. Bu ortam, nihai görsel (optik) yanılsamayı yaratacaktır: görünmezlik'' diyor.
''Bu tür araçların üretilmesinin mümkün olabileceğini'' belirten Leonhardt, ''burada geliştirilen yöntemin diğer elektromanyetik dalgalar ve ses dalgalarından kurtulmak için de uygulanabileceğini'' kaydetti.
UZAY, GİYDİĞİMİZ BİR ELBİSEDİR
ABD'nin North Carolina eyaletindeki Duke Üniversitesi'nden David Schurig ise kendisiyle yapılan telefon görüşmesinde, bütün fizikte olduğu gibi görünmezlikte de biraz hayal gücü gerektiğini belirterek, şunları söyledi:
''Uzayı, giyilmiş bir elbise gibi düşünün ve iplikleri koparmadan, elbisenin içine bir nesne yerleştirdiğinizi düşünün. Işık veya mikrodalgalar ya da radar, elbisenin iplikleri boyunca ilerleyecek ve yerleştirilen nesneye değmeden nesnenin arkasına geçecektir. İhtiyacınız olan tek şey, doğru madde özellikleridir ve bu durumda ışığı yönlendirebilirsiniz.''
HAYALET UÇAK TEKNOLOJİSİNDEN FARKLI
Shurig, bu teorinin, günümüzde radarların tespit edemediği ''hayalet'' bombardıman uçaklarında kullanılan yöntemden farklı olduğunu belirtiyor. Hayalet bombardıman uçaklarının yüzeyine eklenen bir madde radar ışınlarını geri yansıttığı için, uçak radarda görünmüyor.
Araştırmacıların geliştirdiği yeni teorideyse bunun yerine, bir nesne öte-maddelerden oluşan bir kabuk içine yerleştiriliyor ve seraba benzer bir yanılsama yaratılıyor.
ÖTE-MADDE ÜRETME ÇALIŞMALARI BAŞLADI
Öte-maddeler, doğada bulunan hiçbir şeye benzemeyen bileşik yapılar. Bunlar, ışığı olağan olmayan şekillerde eğme yeteneği gibi, olağan olmayan özelliklere sahip olacak şekilde üretiliyor.
Duke üniversitesi laboratuvarlarında öte-maddeler üzerinde çalışmalar başlamış durumda. Bu tür maddeler, uçaklarda veya arabalarda super ince elektronik ürünlerin ya da çok etkili lenslerin üretilmesini mümkün kılabilir.
Londra'daki Imperial College'den John Pendry ile birlikte çalışan Shurig ve David Smith, Duke Üniversitesi'nde çalışırlarken, bu tür maddeleri ışığı ve diğer elektromanyetik ışınımları bükmek için kullanma fikrine ulaşmışlar.
Smith, ''bu etkilerin deneysel ortamda elde etmeye çalışacağız. Bunun için atmamız gereken birkaç adım daha var. Bu adımlar üzerinde çalışıyoruz'' dedi.
(AA)
ekselans
31-05-2006, 12:35
Kosova sokaklarında bulunan, belki de kendisi şu anda hayatta olmayan 18 yaşındaki bir kızın günlüğünden
Bugün okulda arkadaşlarla vedalaştık... Her şeyi kaybediyoruz... Yakında sıra hayatımıza gelecek...
Her gün yüzlerce insan ölüyor... Ölüm dile artık öyle kolay geliyor ki; 10 dakika sonramızı düşünemiyoruz...
Umutlu olmaya çalışıyorum, beceremiyorum... Cesaretli olamıyorum... Nefes alıp veriyorum ama, yaşamıyorum...
Bugün bir arkadaşım ölmüş... Kalan gözyaşlarımı onun için döküyorum... Ağlamak da zorlaşıyor, yaşamak kadar...
Dışardan bomba sesleri geliyor... Kulaklarımı kapatıyorum, beynimin içinden uçaklar geçiyor...
Bodruma indik... Sanki dünyanın üstümüze yıkılmasını bekliyoruz... Dua ediyorum...
Işıklar yok, her taraf yerle-bir... Karanlıkta kendi filmimizin dramatik sahnelerini seyrediyoruz...
Allahım sana yalvarıyorum, bize yardım et... Kim bilir dağdakiler ne yapıyordur?...
Dünyadaki diğer çocukları düşünüyorum... Ne kadar şanslılar... Dua ediyorum...
Savaşın ne olduğunu artık biliyorum... Sonumun geldiğini hissediyorum... Son yolculuğa çıkıyorum...
ekselans
31-05-2006, 21:13
5 EKİM: Bugün var olmaya başladım. Durumu annemle babam bilmiyor. Bir elma çekirdeğinden daha da küçüğüm. Ama ne de olsa ben, benim. Belirli bir şekle girmediğim halde, benliğimi hissediyorum. Kız olacağım ve çiçekleri çok seveceğim...
19 EKİM: Biraz büyüdümse de herhangi bir hareket yapacak kudrette değilim. Annem beni kendi kanı ile besliyor. Kalbinin alt yönünde beni barındırıyor. Hoşuma giden şu ki, annem henüz hiçbir şeyden haberdar değil...
23 EKİM: Ağzım teşekkül etmeye başladı. Düşünün, bir yıl sonra rahatça gülebileceğim... Daha sonra konuşabileceğim. Söyleyeceğim ilk kelimenin “Anne” olacağından eminim. Kim iddia ediyor henüz bir varlık olmadığımı?... Bir parça ekmek kırıntısı da, ekmek değil mi?...
27 EKİM: Bugün ilk olarak kalbim atmaya başladı. Bundan böyle hayatımın sonuna kadar da atacak. Ben kalbimi sevgilerle dolduracağım...
2 KASIM: Her gün biraz daha büyüyorum. Kollarım ve bacaklarım biçimlenmeye başladı. Fakat bu bacaklarımla anneme koşmak ve kollarımı açıp babama sarılmak için henüz erken...
12 KASIM: Parmaklarım çıkmaya başladı. O kadar küçük ki, beni bile şaşırtıyor. Yine de hoşuma gidiyor ileride onlar bir bebeği okşayacak, top oynayacak, çiçek toplayacak...
20 KASIM: Bugün annem doktara gitti. Varlığımdan böylece haberdar oldu. Sevinmiyor musun anneciğim?... Kısa bir süre sonra kollarının arasında olacağım...
10 ARALIK: Yüzüm tam olarak biçimlendi. Keşke anneciğime benzesem...
13 ARALIK: Artık çevreme bakabiliyorum. Fakat bulunduğum yer çok karanlık. Gene de mutluyum. Yaşıyorum. Kısa bir süre sonra gözlerim dünya ışığı görecek. Diğer çocukların oynamasını seyredebileceğim. Denizleri, dağları, gökkuşağını henüz görmedim. Bunlar nasıl şeyler?... Sen nasıl bir varlıksın anneciğim?... Bir görebilsem...
24 ARALIK: Anneciğim, kalbinin sesini duyuyorum. Benim kalbimin atışlarını da sen hissedebiliyor musun? Çok sağlıklı bir kız olacağım. Bazı bebeklerin dünyaya gelmeleri güç oluyormuş... Fakat iyi ve tecrübeli doktorlar yardım ediyor. Bazı kalpsiz annelerin, bebeklerini istemediklerini de biliyorum. Ama ben dünyaya gelmek, kollarında uyumak, yüzüne bakmak istiyorum anne. Sen de beni aynı sevgiyle bekliyorsun değil mi?... Beni koklayacak mısın?... Çok sevecek misin?...
28 ARALIK: Ah anneciğim... Niçin hayatıma son vermelerini istedin? Halbuki birarada öyle mutlu günlerimiz olacaktı ki... Anneciğim... Anneciğim... (Pınar Sezer)
ayakkabı
sanki gelecek ay gökten para yağacak. hem ev sahibim de zengin biri sayılmaz ki. kimseden borç istemeye de yüzüm kalmadı. 20 milyon da kiraya verince elde 10 kalacak, bakkal artık beklemez, 5 de ona. kalan 5 de bir hafta yeter ya sonra”.
adam evine geldiğini farketti. içeri girdi, sıkıntılarını olabildiğince ailesine yansıtmayan biriydi. yüzündeki sıkıntılı ifadeyi zorla da olsa değiştirdi, güler yüzle içeri seslendi;
--alo !. . . kimse yok mu? bu yorgun ve yaşlı adamı karşılayacak kimse yok mu?
hanımı koşarak geldi, ceketini aldı;
-kusura bakma bey, geldiğini duymadım.
-eh elimiz boş olunca yüzümüze bakılmıyor, ne yapalım.
-öyle deme bey.
-şaka yaptım canım şaka yaptım, hemen darılmaaa. . . elim dolu olsa da yüzüme bakılmıyor, diyecektim !. .
onun şakalarına alışmış olan karısı bu kez ses çıkarmadı, sadece gülümsedi.
-yorgun görünüyorsun.
-biraz yorgunun hanım.
-acıkmışsındır, hemen yemeğini getireyim.
-hanım acıktım acıkmasına da, zahmet olmazsa başka bir şey rica edecem.
-estağfurullah bey, buyur !. . .
-ya sen de yorgunsundur ama ayaklarım çok ağrımış, bir leğene az bir su koysan, sana zahmet.
-tabi hemen getiriyorum.
adam eşofmanını giyip oturmuştu ki, hanımı bir legen suyla girdi. adam yorgun ayaklarını suya daldırmadan merakla sordu;
- benim tatlı kızım nerde bakayım, saklandı mı yaramaz?
anne başını önüne eğdi,
-ne oldu, bir şey mi var? …söylesene canım.
-içerde…ağlıyor.
-ağlıyor mu !. . . niye?
-ayakkabı istiyor.
-daha önce konuşmuştuk, alamayacağımı söylemiştim. hem ayakkabısı eski değil ki?
-eskidiği için değil, arkadaşlarında gördüğü, yeni çıkan bir ayakkabıdan istiyor.
-hanım biliyorsun para durumunu…
-ben biliyorum da…
-bir daha konuşayım bakalım, benim kızım anlayışlıdır. çağır gelsin.
kadın kızını çağırdı, kalkmak istemeyen kızını, zor da olsa ikna ikna etti, babasının yanına getirdi. babası yanına oturttu. olabildiğince kırmamaya çalışarak konuştu;
-kızım, seninle daha geçen akşam konuşmuştum. ayakkabı alacak kadar paramız yok, hem ayağındakiler de eski değil.
-başkası nasıl alıyor?
-yavrum onların durumu daha iyiyse alabilirler. bizim şimdi iyi değil. bekle belki bir kaç ay sonra alabiliriz.
-banane arkadaşlarım aldı, ben de alacam.
yine ağlamaya başlamıştı.
-ne kadarmış o ayakkabı fiyatını biliyor musun?
-4 milyon.
-kızım sana o ayakkabıyı alırsak elimizde para kalmıyor. getir bakayım sen şimdi giydiğin ayakkabılarını.
kız hışımla getirdi, yere attı. adam çocuğun saygısızlığını görmemezlikten geldi. küçük çocuklar için böyle heveslerin ne derece önemli olduğunu biliyordu. hele arkadaşlarından biri onu kıskandırdıysa, o küçük dünyasında tüm hayali o ayakkabı olmuştur, başka birşey düşünemez bile, diye aklından geçirdi. fakat adamın da yapacak birşeyi yoktu. çok uzun bir sessizlik oldu, adam kızını kırmadan nasıl çözüm bulacağını düşünüyordu. hanımı ise kocasının, ayakkabıların yere atılışına sinirlendiğini düşünüp endişe ile bekliyordu. adam umutsuzca kızına bir daha sordu;
-kızım, bu ayakkabılar hiç de eski görünmüyor, bir kaç ay daha giysen.
-eski işte eski, giymem. bunlar eski !. .
adam’ın içi içini yiyordu. bir medet arar gibi hanımına baktı. yıllardır sıkıntı içinde yaşayan ama eve her gelişinde güler yüzünü eksiltmeyen vefakar karısı, yapacak birşeyi olmadığını göstermek için, ellerini iki yana açtı. adam birden ayağa kalktı, giyinmeye başladı.
-kızım madem benim, “ayakkabın eski değil” sözüme bakmıyorsun, giy ayakkabılarını dışarda az öne gördüğüm bir çocuğa soracağız, sen soracaksın. eğer sorduğun çocuk, bu ayakkabılar için, eski derse veya beğenmezse söz istediğin o ayakkabıları alacağım.
ayakkabı alınmasından tamamen ümitsiz olan kız bunu duyunca heyacanlandı. hemen hazırlandı. baba kız el-ele sokağa çıktılar. hiç konuşmadan bir kaç sokak geçmişlerdi ki, babası az ilerdeki köşeyi gösterdi;
-bak şu köşede oturan bir çocuk var, hemen hemen senin yaşlarında. sor bakalım ayakkabıların güzel mi değil mi !. . .
kız hevesle çocuğun yanına koştu ama durdu kaldı. çocuğun şaşkın bakışları arasında birkaç saniye orda kaldıktan sonra ağlayarak babasına doğru koştu. soramamıştı.
babası ağlayan kızını bırakıp, köşedeki çocuğun yanına gitti. cebindeki bozuk paraları, çocuğun önündeki mendile bırakıp döndü. çocuk hâlâ, ağlayarak uzaklaşan kıza bakıyordu, duvara yasladığı koltuk değneklerinin arasından.
Hayatın İçinden...
Bir genç cumartesi gecesi bir partiye gidiyor.Çok eğleniyor, birkaç bira içiyor. Partiden tanıştığı bir kız ondan çok etkilenmiş görünüyor ve onu başka bir partiye davet ediyor.
Hemen kabul ediyor ve diğer partinin gerçekleştiği yerde birkaç bira daha içiyor ve daha sonra anlaşıldığı üzere birileri buna uyuşturucu veriyor (hangi uyuşturucu olduğu blinmiyor).
Daha sonra bu genç uyandığında içi buzla doldurulmuş bir küvette çırılçıplak olduğunu anlıyor.Hala içkinin ve uyuşturucunun etkisinde olduğunu hissediyor ve etrafına baktığında yalnız olduğunu anlıyor,etrafına bakıyor göğsünde rujla yazılmış bir kağıt olduğunu fark diyor.Kağıtta söyle yazıyor:
"112'yi ara yoksa öleceksin!".
Küvetin yakınında bir telefon görüyor ve hemen 112'yi arıyor ama nerede olduğunu, ne içtiğini, kimlerle olduğunu bilmediğini söylüyor.Operatör hemen ona küvetten çıkmasını ve bir aynanın karsısına geçmesini söylüyor. Genç, göğsünde hiçbir anormallik görmüyor ama operatör sırtına bakmasını söyleyince,sırtında 2 tane büyük yarık olduğunu fark ediyor. Bunun üzerine operatör, onun tekrar buz dolu küvete dönmesini ve orada ambulansı eklemesini söylüyor. Hastanede yapılan incelemeden sonra, onun 2 böbreğinin calinmiş oduğu anlaşılıyor. Daha sonra anlaşıldığına göre: 2. parti tamamen sahte, bu ise karışan insanların çok iyi tıbbi bilgileri var ve verilen uyuşturucu eğlence amacını içermiyor. Su anda bu genç hastanede, onu yasamda tutan bir alete bağlanmış durumda ve hala dokularına uygun bir böbrek beklıyor.
Hayatın Kuralları...
Göğün her yerde mavi olduğunu anlamak için dünyayı dolaşman gerekmez.
Bak, aynı zamanda da baktığını gören ol.
Geldiğin zaman boşluk dolduran değil, gittiğin zaman yeri doldurulamayan ol.
Her duyduğuna inanma, elindekinin hepsini harcama ve istediğin kadar uyuma.
"Seni seviyorum" derken inanarak söyle.
"Özür dilerim" derken karşındakinin gözünün içine bak.
İlk görüşte aşka inan.
Evlenmeden önce en az altı ay nişanlı kal.
Asla başkalarının hayalleriyle dalga geçme.
Derinden ve inançla sev.
Kırılabilirsin belki ama başka türlü de hayatını tam yaşayamazsın.
Anlaşmazlıklarda dürüstçe savaş.
İnsanlar hakkında konuşulanlara inanıp onlar hakkında karar verme.
İnsanları yargılarsan, onları sevmeye zamanın kalmaz.
İnsanlara beklediklerinden fazlasını ver ve bu işi yaparken kibar ol.
Yavaş konuş, ama hızlı düşün.
Eğer biri sana cevap vermek istemediğin bir soru sorarsa gülümse ve "neden bilmek istiyorsun?" de.
Şunu daima hatırla ki, büyük aşk veya büyük yatırım daima büyük risk taşır.
Eğer kaybedersen, aklını da kaybetme.
Üç "S" yi unutma:
Sevgi - herkese,
Saygi - kendine, başkalarına,
Sorumluluk - tüm hareketlerin için.
Küçük bir tartışmanın tüm dostluğu mahvetmesine izin verme.
Dostun olsun istiyorsan, dost ol.
Eğer hata yaptığını fark edersen, hemen onu düzeltmeye bak, bile bile devam etme.
Telefonda konuşurken gülümse. Karşındaki gülümseyişini görecektir.
Konuşmayı sevdiğin biriyle evlen. Yaşın ilerledikçe sohbet her şeyden fazla önem kazanacaktır.
Biraz yalnız kalmaya özen göster.
Anneni say, sev, ara.
Yeniliklere açık ol, ama ille de değişmeye çalışma.
Şunu bil ki, sessiz kalmak bazen de en iyi cevaptır.
Daha fazla kitap oku, dostlarını ara, daha az TV seyret.
Güzel, şerefli bir hayat yaşa. Yaşlanıp geri baktığında ikinci bir defa tadını çıkarırsın.
Allaha güven - ama arabanı kilitle.
Yuvanda sıcak bir ortam yaratmak için elinden geleni yap.
Sevdiklerinle tartışırken, o anı önemse, geçmişi kurcalama.
Satır aralarını da oku. Bilgilerini paylaş.
Bilgi insanı kuşkudan, iyilik acı çekmekten, kararlılık korkudan kurtarır.
Dünyaya iyi davran.
Dua et. Büyük güç verir.
Düşün. Daha da büyük güç verir.
İşini iyi yap.
Öperken gözlerini kapamayan sevgiliye güvenme.
Yılda bir defa, daha önce gitmediğin bir yere git.
Eğer çok paran olursa, başkalarına yardım et. Paranın en zevkli tarafını kaçırma.
Bazen istediğin bir şeyin olmaması senin için bir şanstır.
Önce kuralları öğren, düşün, karar ver ve bazılarını boz.
En iyi ilişkin, birbirinize olan sevginiz, birbirinize ihtiyacınızdan fazla olduğu zaman olacaktır.
Başarının gerçek olup olmadığını anlamak için karşılığında neler verdiğine bak.
Ders alınmış başarısızlık başarı demektir.
Şunu bil ki, karakterin senin kaderindir.
Sınırsızca sev, her gönülde çiçek olacağına bir gönülde buket ol.
Kişiliğini ve kimliğini hiçbir değerle değiştirme!
Sevgi icin kollarını kapalı tutma, sonra kendinden başka tutacak şey bulamazsın.
İçinden ne geliyorsa yap. Doğal ol.
Sana yapılan iyiliği mermere, kötülüğü toza yaz..
Mutluluk, sorunsuz bir yaşam değil, onlarla başa çıkabilme yeteneği demektir.
Gülmek için mutluluğu bekleme, sonra tebessüm bile edemezsin.
MUTLULUGUN PRENSiPLERi
Herkesin, özlemini kalbinin en derinliklerinde hissettiği, uğruna her şeyini feda etmeyi göze alabileceği mutluluk nedir,nerededir,nasıl elde edilebilir?
Mutluluk bir gerçeklik midir yoksa ütopya mı?
Mutluluk bir gerçeklikse bunun yaşanmış örnekleri var mıdır ve elde etme yolları nelerdir?
Büyük buluşlar yapan,zaferler kazanan ve yepyeni medeniyetler kuran insanlık en özel ve en gerekli bir istek olan mutluluğu niçin imal yada inşa edememektedir?
Mutluluk, arzuların gerçekleşmesine ve devamına bağlandığı için ve arzular kişiden kişiye değiştiği için programlanmış bir mutluluktan bahsedemiyoruz .
1- Mutluluğu kendi içimizde üretir ve kendi aklımızla yönetiriz:
Mutluluğa talip olan birey öncelikle, mutluluğun yaşanacağı ortam ve zemini hazırlamalı, kişisel algılama mekanizmasını açık tutmalıdır.
Kalbin, yersiz korku ve kaygılardan arınarak mutluluk üretimini temin edecek bir yeteneğe kavuşturulması, aklın da, mutluluğun prensiplerini ve gerçekleşme şartlarını bilen,bulan ve uygulayan bir dirayete erişmesi gerekir.
Mevlana şöyle bir hikaye anlatıyor:
Bir zamanlar Bağdat’ta yaşayan bir adama bir rüyasında şöyle derler: Mısır’ın Kahire şehrinin şu adresinin şu sokağında ve şu nolu evinin temelinde şu kadar altın var.
Gidip alırsan çok zengin olursun. Adam rüyadır diyor ve pek aldırmıyor. Aynı rüya üç kez tekrarlanınca bunun ilahi bir işaret olabileceğini düşünüyor ve Kahire’ye gitmeye anılan adresi bulmaya karar veriyor.
Adam gidiyor ve adresi buluyor ama adresin sahibi vardır. Söylese bana ait deyip vermeye bilir, söylemese bu kadar yolu boş yere tepmiş olacak.
Adam “Eğer söylemezsem, adamında bu konuda bilgisi olmadığından bundan yararlanamayacak ben de boşuna gelmiş olacağım. Eğer söylersem belki müjdemin karşılığı birkaç altın alabilirim” diye düşünür ve söylemeye karar verir.
Buna duyan ev sahibi “Bire ahmak adam!Bir rüyaya inanıp ta Bağdat’tan kalkıp buraya kadar gelmişsin. Bu evi ben yaptım ve temelinde altın olmadığından eminim. Ayrıca bir zamanlar ben de senin gibi, üstelik üç kez, Bağdat’ın filan mahallesinin filan sokağının şu numaralı adresindeki evin temelinde şu kadar altın var şeklinde bir rüya görmüştüm ama rüyaya inanarak Bağdat’a gitme gereği duymadım.” der.
Bağdatlı şok olur.
Mısırlının rüyasında gördüğü ve tarif ettiği adres kendi oturduğu evdir. O da evinin temelinde aslında altın küpü olmadığından emindir. Birbiriyle tevafuk eden bu iki rüyadan Bağdatlı kendisine şu dersi çıkarır: “ Gerçek hazine, mutluluk senin kendi evinde ve gönlündedir. O halde evine, yuvana dön, hazineyi kendi içinde ara.”
2-Saygınlık ve olgunluk davranışlarımızın,sevgi ve hoşgörü kalbimizin, basiret ve kararlılık aklımızın karakteri olmalıdır.
Saygı beklemek yerine saygı gösterenler saygı görürler. Olgun kişinin beşeri ilişkileri sağlıklı olacağından can sıkıcı kişi ve işlerle karşılaşma olasılığı az güzel hatıralar yaşama olasılığı fazladır.
Sevmeden mutlu olma imkanı yoktur. Sevgi, mutluluğu hissedecek olan kalbin gıdasıdır. Merhamet, bağışlama ve hoşgörü gibi duygular da kalbi güzelleştiren ve duygusal yoğunluğu artıran güzel niteliklerdir.
İki samimi arkadaş çölde yürüyorlarmış. Bir tartışma sebebiyle biri diğerine tokat atmış.
Tokadı yiyen kuma şöyle yazmış: “Bu gün en iyi arkadaşımdan tokat yedim.” Yola devam etmişler.
Karşılarına bir gölet çıkmış. Serinlemek için suya girmişler.
Tokat yiyen batağa saplanmış ve boğulmak üzere iken arkadaşı onu kurtarmış. Bu defa taşı kazıyarak şöyle yazmış: “Bu gün en iyi arkadaşım hayatımı kurtardı.”
Arkadaşı sormuş: “Neden öncekini kuma yazdığın halde bunu taşa yazdın?” Olaylardan ders çıkarmasını bilen arkadaşı şöyle demiş:
“Kötülüğü kuma yazdım ki bir iyilik rüzgarı onun üstünü örtebilsin.İyiliği taşa yazdım ki hiçbir zaman unutulmasın.”
Basiret; eskilerin hiss-i kablel vuku dedikleri, olayları önceden sezebilmek ve isabetli öngörüler yapabilmektir. Bu yetenek, gelişmelere hazır olmayı ve gerektiğinde tedbir almayı temin eder.
Hayatı şansa,tesadüflere bırakanların mutluluğu da hiçbir garantisi olmayan tesadüflere bağlıdır.
Hiç kimse için toz pembe bir hayat söz konusu olamaz.
Hayat acı fakat meyvesi tatlıdır.
Hayatta karşılaştığımız zorluklar, sıkıntılar hayatın tuzu ve biberi gibidir.
Zahmet olmadan rahmet olmuyor fakat sabreden dervişler mutlaka bir gün muradına eriyor.
Zorluklar cesurlardan korkar ve kaçarlar. Korkakların ise üstüne üstüne gelir.
Hayattaki bütün büyük başarılar bir işe azmedilmesi ve zorluklara karşı sabredilmesi sayesinde elde edilmiştir. Kararlılık hedefi yıldırır.
Her işte önyargısız bir şekilde olayları anlamaya,çözümlemeye, sizi ve toplumunuzu ilgilendiren kısmıyla ilgilenmeye çalışır, her işin iyi,güzel ve doğru olanına meylederseniz mutlu olma yönünde önemli bir mesafe kat etmiş olursunuz.
Kişiliğimizden kaynaklanan mutluluk engellerini önemli ölçüde bertaraf etmek için olaylara bakışımızı, olaylar karşısında duruşumuzu, hayattan beklentilerimizi, beklentilerimizin gerçekçi olup olmadığını gözden geçirmeliyiz. “Güzel gören güzel düşünür,güzel düşünen hayattan lezzet alır.” Yani karamsar değil iyimser olmak, bardağın boş olan değil dolu olan kısmını görmeyi alışkanlık haline getirmemiz gerekiyor. Eshab-ı Kiram, bir tabutun taşınmasından sonra “Cenaze çok ağırdı ya Resulallah” diyorlar. “Demek ki sevabı çokmuş” diyor Efendimiz. Başka bir tabut için de “Cenaze çok hafifti ya Resulallah!” diyorlar, buna da Allah’ın Resulü “Demek ki günahı çok azmış” diyor.
Bizler mutluluğu kendi içimizde, gönül genişliği,samimiyet, iyi niyet, hoşgörü, merhamet,sevgi ve saygı gibi güzel duygularla kendimiz üretiriz. Başkasından gelen sevgi ve mutluluk geçicidir.
Bu sebeple mutluluk arayanlar her şeyden önce kendi içine yönelmelidir.
3-Sorumluluk bilincimiz daima açık olmalıdır:
Her bireyin kendine,ailesine,komşu, akraba ve dostlarına,çevresine,dinine, vatanına, milletine ve insanlığa karşı yetkisi oranında sorumluluğu vardır.
İnsan bu sorumlulukları yerine getirdikçe rahatlar,işi kolaylaşır ve mutlu olur. Sorumluluklar terk edildikçe veya ihmal edildikçe soruna dönüşür, bu da insanı huzursuz eder.
Sorumluluk bilinci açık, ufku geniş, basiretli kimseler hesapta olmayan sorunlarla karşılaşsalar gibi ustaca bir kriz yönetimi ile problemlerin üstesinden gelirler.
Sorumluluklarını yerine getirenler, değerli, işe yarayan kimselerdir. Bu sebeple kazandıran bir işiniz, büyük ve değerli bir hedefiniz olsun. “Boş duranı Allah sevmediği gibi şeytan da sevmez” derler. Kazandıkça, işe yarayan değerli biri olduğunuzu düşüneceksiniz.
Değerli bir hedefe ulaşma düşüncesi de insanın umudunu artırır, insanı hayata bağlar, işe motive eder.
Bir zamanlar, çok iyi eğitim almış fakat başı boş dolaşan bir kralın oğlu şeyhzade varmış.
Hayatın anlamsızlığından bahseder, intihar etmeyi bile düşündüğünü söylermiş.
Babası bunu hayata bir türlü bağlayamamış.
Sonra bir bilgini çağırarak oğlunu bir şekilde ikna etmesini istemiş.
Bir hafta içinde ikna edememesi halinde onu da cezalandıracağını söylemiş.
Şeyhzadeyi ikna edemeyen bilgin, cezadan kurtulmak için saraydan kaçmış.
Evine dönerken yolu üzerinde bir çobanla tanışmış.
Çoban, “Köye bir iş için gidip gelinceye kadar sürüye biraz bakıver” demiş.
Bu sırada kuzulardan biri uçurumdan dereye yuvarlanmış.
Bilgin, “Sürü bana emanetti bu kuzuyu mutlaka kurtarmam lazım” diye düşünmüş.
Çok uğraşmış, bin bir meşakkatle kuzuyu kurtarmış.
Bu işin sonunda kuzuyu kurtardığı için çok mutlu olmuş ve bu sırada kralın ceza tehdidini, hatta kendi evini ve işini bir an için unuttuğunu fark etmiş ve bu durumdan bir tecrübe çıkarmış.
Tekrar kralın huzuruna çıkarak şu tavsiyelerde bulunmuş:
“Efendim! Oğlunuza önemli görevler verin,onu boş bırakmayın. İşini belli zamanda bitirmesini ve size rapor sunmasını isteyin. O sizin verdiğiniz görevle uğraşırken aklına gelen lüzumsuz düşünceleri unutacaktır.”
Hayat nasıl olsa geçiyor. İşe yarayan işlerle meşgul olursanız hayatınız anlam kazanır ve siz de mutlu olursunuz.
4- Kanaat, en büyük hazinedir:
Hayatta ihtiyaçların sınırı yoktur. Kanaatkarlığın, dolayısı ile mutluluğun düşmanı olan ihtiraslarımızı ve emellerimizi gerçekleştirmek için daima mutluluğu ertelemek gibi bir yanlışlığı tekrarlıyoruz.
Oysa emeller bir ömre sığmıyor. Mutluluğu emellerine ulaşmada arayanlar hiçbir zaman mutlu olamazlar, çünkü ömür biter emeller bitmez.
Mutluluğu, çok mala sahip olmada arayanlar, akıl almaz bir yarışın içine girmektedirler.
Peygamberimiz (S.A.S), “Zengin kimdir?” diye soruyor. “Çok malı mülkü olandır” diyorlar.
“Hayır müstağni olandır.” Yani ihtiyacı olmayan, elindekiyle yetinen ve kanaat eden kimsedir.
Kanaatkarlık, mutluluk için gerekli olan iç ferahlığını temin eder.
“Fakir kimdir.” diye soruyor Allah’ın resulü. “Malı mülkü olmayan kimsedir” diyorlar.
“Hayır, ihtiyacı çok olandır” buyuruyor Allah’ın resulü.
Buna göre normal bir maaşa kanaat edip geçinebilen ve sadece geçinebileceği bir paraya muhtaç olan kimse servetleri olan ve bu kadar daha olmasını isteyen kimseden daha zengindir.
Zira kanaatkarın ihtiyacı daha azdır.
İmam-ı Azam iyi bir hoca olmasının yanında zengin bir tüccar idi.
Ders esnasında kendisine bir haber geliyor ve “Efendim, sizin malları getiren gemi Basra körfezinde batmış” diyorlar.
İmam, “elhamdülillah” diyor.
Daha sonra “Efendim, batan gemi sizin malları taşıyan gemi değilmiş” diyorlar yine “elhamdülillah” diyor.
İkisine de elhamdülillah demenizin sebebi nedir diye soruyor öğrencileri.
Şöyle diyor: “İlk habere üzülmedim, demek ki kalbimde mal sevgisi yokmuş diye elhamdülillah dedim. İkincisine sevinmedim. Buna da aynı sebeple elhamdülillah dedim.”
5-Zararınıza bile olsa doğruluk ve dürüstlükten ayrılmayınız.
Üstlendiği işi tam yapan, hileden uzak duran, hakka hukuka titizlikle uyan, içi dışı aynı, başkalarını da kendisi kadar düşünen kimseler tam dürüst sayılırlar.
Dürüst insanın işi yolunda gider.
Allah doğrunun daima yardımcısıdır.
Dürüst insana güvenilir,dostu ve seveni çok olur o da bununla mutlu olur.
Abbasi halifesi Harun Reşit zamanının ermiş kişisi Behlül Dana, çarşı ve pazarın denetim işini istiyor halifeden.
O da veriyor.
Behlül iki fırıncıyla konuşuyor.
Biri ekmeğin gramını eksik tartan hilekar, diğeri dürüst.
Hilekar olan hayatından,işinden memnun değil.
Öbürü memnun.
Behlül halifeye gelerek bu görevi bırakacağını Allah’ın yarattığı vicdanın bu denetim işini zaten yaptığını söylüyor. Şüpheli işlerde vicdanımız bir pusula görevi yapabilir.
****Bizim huzurumuzu kaçıran vicdanlarımızı sızlatan işlerdir, unutmayın.***
Hilekarlar, “Ama herkes böyle yapıyor, zaman böyle” gibi gerekçelerle vicdanlarını rahatlatmaya çalışıyorlar.
Ankara da bir komşumuz vardı.
Oduncu olan babasının mirasını istememiş. Kendisine üç daire düştüğü halde almamış.
Belediye şoförü maaşı ile kirada kalıyor ve kıt kanaat geçiniyordu.
Kendisine belediyede şeflik teklif etmişler, “Emaneti ehline verin.
Ben şoförlüğü şeflikten daha iyi yaparım” demiş.
Babası odunu ıslatarak, eksik tartarak satarmış.
O da “Ben haramzade olmak istemiyorum” demiş.
Ailesi hiç camiye uğramayan bu komşumuz kırkından sonra ilahi bir hidayetle bu bilince ulaşmış.
Bunları oğlu rivayet etti.
Kendisi bu konuları hiçbir zaman söz konusu etmedi.
6-Eş ve arkadaş seçiminde insani kalite tercih sebebiniz olsun.
Akıllı düşman ahmak dosttan yeğdir derler.
Kalitesiz insan bazen bilerek, bazen bilmeden arkadaşlarının başını belaya sokar.
Nerede ne yapacağı belli olmaz.
Ama akıllı düşmanın ne yapacağını tahmin eder tedbir alırsın.
Hz Ömer, bir mecliste soruyor: Şu an duaların kabul olma saati olsa Allah’tan ne isterdiniz?
Kimisi şu kadar malım olsa, kimisi altınım olsa, kimisi bineğim olsa ve bunlarla İslam’a hizmet etsem diyor.
Hz Ömer ise şöyle diyor:
Ben de isterim ki Hz Hamza gibi kahramanlar, Ebu Bekir gibi cömertler, İbn Mes’ud gibi alimler olsun.
Zira basiretsiz insan, malını da yerli yerince kullanamaz.
7-Paylaşmaktan zevk alan ve çevrenizi her an olmasa da sık sık hatırlayan kimseler olun.
Zira bütün dünyalar sizin olsa tek başınıza bir şey yapamazsınız.
Tek başına hayatın bir kıymeti de olmaz lezzeti de.
Özellikle duygular paylaşılmaya muhtaçtır.
*******Sevinçler paylaşıldıkça artar, acılar paylaşıldıkça azalır.************
Bayramlar ve düğünler, ortak duygu ve sevincin paylaşılarak artırıldığı çok özel günler olmaktadır bu anlamda.
Gerçekliği bir tarafa verdiği mesajın konumuzla alakası ve insanın hayatımızdaki yerini anlatması bakımından şu nükte de dikkat çekicidir:
Allah Hz Adem’i yaratında “Kulum nasılsın,Hayatından memnun musun?” diye sorar.
Memnun olmadığı söyler Adem Baba.
Meleklere emredilir, nimet ve ikramların artırılması istenir.
Yine memnun olmadığını söyler insanlığın babası.
Daha sonra Allah Havva Anayı yaratır ve sorar:
“Kulum, şimdi nasılsın?”
“İşte şimdi iyiyim ya Rabbi” der Adem Babamız.
Paylaşmasını bilmeyen ve ben merkezli bir ilişki geliştiren bencil kimseler, kendi eserleri olan dar çevrenin içinde yalnızlaşan ve fark edilmeyen kimseler haline gelirler.
Paylaşmayanla paylaşılmaz, fark etmeyen unutulur.
Böylece tek başına, sıkıcı bir ruh hali içinde kıvranır dururlar.
8-Eskilerin ve büyüklerin tecrübelerinden yararlanın.
Tecrübelere zaten çok ağır bedeller ödenmiştir bir de siz ödeyerek kendinizi yormayın.
Hayati dersler, yaşanmış tecrübeleri bizzat ve tekrar yaşayarak öğrenilemeyecek kadar çoktur ve öğrenilen bilgilerin yaşanacağı hayati süre kısadır.
Bu sebeple insanlığın mirası olan tecrübelerden fazlasıyla yararlanmamız ve önemli konu ve kararlarda mutlaka kendimizden büyük ve tecrübeli olanlarla istişare etmemiz gerekir.
Sıradan biri, kendi aklı ile idare eder. Akıllı insan ise başkalarının aklından da istifade eder.
Tarihi olaylar ve kıssalar eskilerin tecrübelerini yeni nesle aktardığı için değerlidir.
Masal okur gibi tarih okunmaz.
Kur’an-ı Kerim’de, geçmiş milletlerin ne tür hatalarla ebedi mutluluğu kaybettiklerinin hikayeleri geniş yer tutar.
9-Özgür insanlar ancak mutlu olabilirler:
Esir kimseler yada ruhunu esaretten kurtaramamış olanlar ancak sahiplerinin onlara lütfettiği kadar mutlu olabilirler.
Özgürlük, insanın kendisi hakkında istediği kararı verebilmesi, iradesini istediği gibi kullanabilmesi ve faaliyetlerinde herhangi bir engelle karşılaşmaması şeklinde tarif edilebilir.
Özgür insan, kişisel yeteneklerini geliştirebilir ve kendisini saygın bir birey olarak gerçekleştirebilir.
Hz Ömer zamanında Mısır valisinin oğlu itibarını kullanarak birini dövüyor.
Dövülen şahıs, Halife Ömer’e bir mektup yazarak şikayetçi oluyor.
Hz Ömer, valiye bir mektup yazarak şöyle uyarıyor:
Analarının hür olarak doğurduğu kimseleri sizler ne zamandan beri köleleştirdiniz?
Günümüzde kölelik ve esaret pek yok ama insanlar çoğu zaman tutkularının, ihtiraslarının, hayallerinin, paranın, makamın, şöhretin ve kadının tutkunu yani kölesi gibi olabiliyorlar.
Bu tür duygular, kişiliğin gelişmesine ve mutluluğun hissedilmesine engeldir.
10-Güvenli bir ortamda kalmaya ve yaşadığımız muhiti güvenli tutmaya çalışmalıyız:
Güven; insanın can,mal,namus ve şerefinin güvende olması ve her türlü tehlikeden korunmasıdır.
Dinin nihai gayesi de budur.
Güvenin olmadığı yerde korku ve endişe vardır.
***Müslüman, elinden ve dilinden herkesin güvende olduğu kimse ise, müslüman olmak, hem mü’min hem de başkaları için bir mutluluk vesilesi olmalıdır. ****
Yönetimlerin meşruiyeti de halkın güven ve desteğine bağlıdır.
Çu Kung hocası Konfiçyüs’e, iyi bir yönetimin nasıl olacağının sordu. Usta şöyle cevap verdi:
Yeteri kadar yiyecek,
Yeteri kadar silah ve
Halkın güveni
Hiçbir alternatifiniz kalmadı ve sıkıştınız.
Önce bunlardan hangisinden vazgeçersiniz?
Usta “silah” dedi.
Sonra?
Yiyecek.
Çünkü eski zamanlardan beri insanlar, bir sebepten ölümü tatmıştır ancak yöneticilerine güveni olmayan halkın ayakta kaldığı görülmemiştir.
Mutluluğun en yoğun yaşandığı ve yaşanmasının beklendiği yer olan ailede, her bireyin titizlikle üzerinde durması gereken nokta güven ve sadakat tir.
Her birey başka hesaplar içine girmeden iyi niyetle görevini yaparsa, diğer bireyin de en az kendisi kadar özel ve değerli olduğunu düşünürse bir ailede kavga için bir sebep kalmaz.
Mutluluk bir beceri hatta sanattır ve mutluluğu yaşayarak tecrübe etmiş kimselerden öğrenilir.
Ne mutlu, mutlu olmayı becerenlere.
Çünkü bir çok kimse mutluluğu, hazır alınan ve tüketilen bir yiyecek gibi görüyor.
Kimisi mutluluğun, gönül sızısını, beden yorgunluğunu, sıkıntıların stresini dindirecek bir ağrı kesici gibi alınan bir şey olmasını istiyor.
Kimisi, dimağında lezzetini hissettiği tatlarda,kimisi aklın karıştırılmadığı gönül eğlencelerinde, kimisi, her şeyin kafasına ve gönlüne göre işleyişinde arıyor mutluluğu.
Başka yerde ve uzaklarda mutluluk arayanlar hemen yanı başında veya içinde bulunduğu mutlulukların farkına varamıyorlar.
Tüketilen haz ve lezzetler hiçbir zaman kalıcı bir mutluluk vermiyor insana.
Zira mutluluk, tüketilen bir nesneyle değil, üretilen bir sevgi ikliminde ve gönül coğrafyasında ancak yaşanabiliyor.
Bu sebeple bizler öncelikle, mutluluğun üretim merkezi olan kalbe manevra kabiliyeti verecek, mutluluğun yönetim merkezi olan akla da işin usul ve ilkelerini öğretecek bir diyalektiği ve felsefeyi geliştirmek durumundayız. Mutluluğun felsefesi şöyle özetleniyor: “Hep güzel ve doğru olanın özlemini taşımak,gerekeni yapmak,işini sevmek, paylaşmasını bilmek ve özverili olmak”
semerkandi
10-06-2006, 14:37
Bir zamanlar Afrika'daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep ayni şeyi söylerdi: "Bunda da bir hayır var!" Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı. Kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi: "Bunda da bir hayır var!" Kral acı ve öfkeyle bağırdı: "Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?" Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı. Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu.Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insani yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı. "Haklıymışsın!" dedi. "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İste bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü birşeydi." "Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı. "Bunda da bir hayır var." "Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral. "Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir." "Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi?" Ve sonrasını düşünsene?
saygılarımla
On dokuz yıl evveldi. Stockholm'e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi.
Sabahleyin, traş olmak için lavaboya gittiğimde, aynanın yanında
ilginç bir not gördüm. Lütfen diyordu, trastan sonra jiletinizi çöpe
atmayın. Yanda bir kutu var, oraya bırakın. Bir tek jiletle dahi olsa,
İsveç çelik sanayisine yardımcı olun. Doğrusu hayretler içinde kaldım.
Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok
eşya üzerinde "İsveç çeliğinden yapılmıştır" diye yazardı. İste o
ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini
istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda
bulunuyordu.
İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda, radyolar, televizyonlar,
basın bir haberi duyurur. Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek.
Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız, ilgilenmediğiniz,
kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj,
kutu varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa, kapının önüne
koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına
engel olun.
Beş yaşında idim. Babaannem rahmetli, pirinç ayıklıyordu. Bir tane
yere düştü. Babaannem eğildi, aramaya başladı. Sağa bakıyor, sola
bakıyor, bulmaya çalışıyor. Çocukluk iste, aman babaanne dedim. Bir
pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya, yorulmaya değer mi?
Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu. Sen
oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, dedi. Hiç pirinç üretilirken gördün
mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç
insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun?
Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.
Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim. Alain'in
proposlarini okuyorum. Birden irkildim. Babaannemi hatırladım. Alain,
bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa
karşı ihanet etmiş olur diyordu. İlave ediyordu. Bir
iğnenin üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el emeği
vardır diyordu.
Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır.
Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül
edememiş, hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir.
Böyleleriyle, zavallı, evini mezat salonuna çevirmiş diye eğlenirler.
Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.
hepimizin yaptigi gibi Vaktiyle Japon ekonomisi bir darboğazdan
geçiyor. İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı
meclisi toplar. Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri
ile anlatır ve su andan itibaren der, Allah şahidim olsun ki,
Japonların iç ve dış borçları son kursuna kadar ödenmeden, pirinçten
başka bir şey yemeyeceğim. Su üstümdeki elbiseden başka elbise
giymeyeceğim. Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan
kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun
toplumun bütün kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye
gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim, ne kadar
sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak... Gerekmediği
halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan bos yere akıtmakta, gece
çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, yemek yediğimiz
kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?
Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.
Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki,
İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.
Bir mıh bir nal kaybettirir. Bir nal, bir atı, bir at bir orduya
savası kaybettirir diyordu.
Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım, ister fakir,
hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.
Bunda parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.
(alıntıdır)
halbuki bugün ülkemizde bir insan yaralansa,kaza geçirse insanlar maalesef oralı bile olmuyor..
yardımseverlik nerdeyse borsa gibi DİP olmuş durumda..
http://www.milliyet.com.tr/2006/06/10/son/sonyas02.asp
halbuki bugün ülkemizde bir insan yaralansa,kaza geçirse insanlar maalesef oralı bile olmuyor..
yardımseverlik nerdeyse borsa gibi DİP olmuş durumda..
http://www.milliyet.com.tr/2006/06/10/son/sonyas02.asp
http://www.milliyet.com.tr/2006/06/10/son/sondun14.asp
bu haberlerden bi de şu anlaşılabilir:
BİZİM KÖPEKLERİMİZ BİLE RUM ASKARLERDEN DAHA İNSANCILDIR..
ekselans
14-06-2006, 13:51
Kalp gözü...
Adam ilk kez gittiği kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran arabanın yanına sokuldu ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa sordu;
-Buraların yabancısıyım. Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler...
"-Ben de ilk defa geliyorum, ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde..."
-Madem yabancısın nasıl anladın bunu?...
"-Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten..."
-İyi ama, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malum?..
"-Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez. Üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız..."
Adam, gözlerini hafifçe kısarak söyleneni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken farketti onun kör olduğunu. Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anladı adamın kendisini farkettiğini.
"-Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim. Görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam öyle değil mi?..."
-Artık emin değilim... Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür
hayatta neler oluyor neler alın size bir örnek
Sigara ve alkol sağlığa zararlıdır...yaşanmış 112 acil vukuatı
Gece yarısı tuvalete kalkan bir adam lavaboya giderken evin içinde birini görmüş ve bu kişiye yumruk atmış . Meğerse gördüğü aynadaki yansımasıymış. Yumruğu aynaya gelince kesilen eli kanamaya başlamış. Gürültüye eşi uyanmış ve eşinin elini görünce koşmuş alkollü pamuk yapıp eşinin yarasına basmış.
Adamın açık, kanayan yarası alkolle daha da acımış ve adam sinirlenerek tuvalete atmış pamuğu. Sonra sıkıştığı için tuvalete oturmuş bu arada da bir sigara yakmış. Kibritini de tuvalete atınca poposu alkollü pamukla tutuşmuş. Can havliyle fırlayınca kafasını banyodaki dolaba çarpmış kafası da kanamaya başlamış.Adamı yüzü koyun yatıran eşi 112 acil servisten sağlık servisini aramış.Gelen 112 ekibi karşılarında eli kesik , poposu yanık, kafası kanayan bir adamı görünce şaşkın bir şekilde adamı apartman dairesinden indirirken merdivenlerde olayın oluşunu sormuşlar. Olayları anlatan hastayı dinleyince merdivende gülme krizine girip sedyeyi ve adamı
düşürmüşler.Adamı ziyaret eden yakınlarına eşi hastanede :
"Sakın nasıl olduğunu sormayın"
Amerikan Adlî Tıp Derneğinin 1994 te San Diego da tertiplenen ödül yemeğinde dernek başkanı Don Harper Mills, aktardığı acayip bir ölüm olayındaki adlî komplikasyonlarla dinleyicilerini şaşkına çevirmişti.Kaderin adaletine dair ince bir nükte taşıyan bu yaşanmış öykü, sanırız sizleri de hayrete sevk edecektir.
23 Mart 1994 te Ronald Opus un cesedini inceleyen adlî tabip, onun kafasından yediği kurşunla öldüğü sonucuna vardı.Müteveffa, on katlı bir binanın tepesinden, intihar niyetiyle aşağıya atlamıştı. (Umutsuzluğunu, geride bıraktığı bir notta açıklıyordu.) Ancak, dokuzuncu katın önünden geçerken pencereden gelen bir kurşun başına isabet etmiş, hayatı bu kurşunla sona ermişti. Apartmanın sekizinci kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için konulmuı bir ağ vardı; ama bu ağın varlığını ne silahı çeken, ne de müteveffa biliyordu. Açıkçası, kurşun olmasaydı, Opus'un intihar girişimi başarılı olamayacak; zemine çakılmadan, sekizinci kattaki ağa takılıp kalacaktı. Bu durumu anlattıktan sonra, "Normal olarak," diye devam etti Dr. Mills, "intihar etmeye karar veren biri, mekanizma tasarladığı gibi olmasa da, bunu eninde sonunda başarır."
Opus un dokuz kat aşağıda yere çakılmayıp da dokuzuncu kattan düşüyor olduğu anda başına gelen kurşunla vurulmuş olması, muhtemelen, onun ölüm modunu intihardan cinayete çevirmeyecekti. Fakat, Opus'un intihar girişiminin başarılı olmayışı, savcıyı elinde bir cinayet vakası olduğu düşüncesine itti. Silahın patladığı dokuzuncu kattaki odada yaşlı bir adam ve karısı yaşıyordu. Tartışıyorlardı ve adam kadını silahla tehdit ediyordu. Öyle sinirlenmişti ki, tetiği çekti; fakat mermi kadını ıskalayarak pencereden dışarı yöneldi ve Opus'a isabet etti. Bir insan A şahsını öldürmeye teşebbüs eder, fakat B şahsını öldürürse, o B şahsını öldürmekten suçlu sayılmalı idi. Savcının ulaştığı sonuç buydu. Dolayısıyla, dokuzuncu kattaki yaşlı adam, cinayetten suçluydu.
Bu suçlamayla karşı karşıya kaldığında, adam da, karısı da çok şaşırdılar.
Çünkü, tetiği çekerken adam da, karısı da silahın dolu olmadığından kesinlikle emindiler. Yaşlı adam uzunca bir süreden beri boş silahla karısını korkutmayı alışkanlık haline getirmişti. Bunu karısı da bilir, o yüzden adamın tehdidine pek aldırmazdı. Kısacası, adamın karısını öldürme kasdı yoktu; silahın dolu olduğunu dahi bilmiyordu. Böylece, Opus'un öldürülmesi bir kaza oluyordu; silah kazara doldurulmuştu.
Araştırmalara devam edilince, ölümcül kazadan yaklaşık altı hafta önce yaşlı çiftin oğlunu silahı doldururken gören bir tanık ortaya çıktı. Anlaşıldığına göre, yaşlı kadın oğlundan mali desteğini çekmişti ve babasının annesini silahla korkutma temayülünü bilen oğul, annesini cezalandırma kasdıyla, babasının annesini vuracağını umarak, gizlice silahı doldurmuştu. Annesi ölecek, baba cinayetten suçlanacak, mallar oğula kalacaktı. Artık olay yaşlı çiftin oğlunun Ronald Opus cinayetinden sorumlu olduğu noktasına gelmişti.
Tam bu sırada savcının karşısına yeni bir viraj çıktı. Araştırmalara devam edilince, geçen altı hafta içinde anneyle babasının silahla tehdide varan bir tartışma yaşamamaları, dolayısıyla annesinin ölümünü bir türlü başaramayışı nedeniyle, oğulun umutsuzluğunun arttığı anlaşıldı.
Bu, onu 23 Mart'ta on katlı binanın tepesinden atlayarak intihar etmeye itmişti.
Ancak, ölümü planladığı gibi olmamıştı; dokuzuncu katın önünden geçerken babasının boş zannettiği silahı tetiklemesiyle annesine isabet etmeyip pencereye seken kurşunun kafasına isabet etmesi nedeniyle, Ronald Opus'un hayatı sona ermişti.
Dosya intihar olarak kapatıldı.Düşünenlere ibret ola!..">
Işığa Yürümek
Bir gurup arıyla sineği bir şişeye koyuyorlar. Şişenin taban tarafını ışığa doğru, açık olan ağız kısmını DA karanlığa doğru yerleştiriyorlar. Arıların hepsi ışık olan tarafa doğru üşüşüyorlar . Ama şişenin tabanı cam ve onların DA yabancısı olduğu bir madde olduğundan çıkmayı başaramıyorlar. Bu arada sinekler, şişenin ağzına doluşuyorlar ve karanlıkta dışarı çıkıp kayboluyorlar. Ağzı açık olan şişeden karanlık tarafa doğru tek bir arı bile gelmiyor. Camın önünde ışığa doğru çabalarına devam ediyorlar... İnsanın aklına hemen arıların akılsızca davrandıkları geliyor. Ancak daha derinlemesine düşününce, karşımıza bir anıt gibi dikilen gerçek çok farklı oluyor.
Çok basit gelen bu deney beni oldukça düşündürdü. Arıların NE kadar akıllı varlıklar olduğunu hepimiz biliyoruz. Sinekler ise malum hayvanlar. Arılar NE kadar temizse adı üstünde, sinekler de o kadar iğrençtirler. Arılardan korkarız bizi sokarlar diye AMA, sineklerden midemiz bulanır.
Evet, ışığa doğru yürüyenlerin önünde her zaman engeller olacaktır kuskusuz. Onlar, engellere rağmen ışıktan vazgeçmeyenlerdir. Ne tür engel olursa olsun önlerinde, çabalarını sürdürenlerdir. Ve bu uğurda DA gerektiğinde ölebilenlerdir. Yürek, azim, sevgi, ilkeler, dürüstlüktür bunu yaptıran. Kendine saygı, yasadığı topluma saygıdır.
Sinekler, karanlıkta sıvışan kaçaklardır. Karanlığa yürüyenlerdir. Karanlık düşüncelerdir. Şişenin ağzının karanlığa bakmasının onlarca hiç bir önemi yoktur . Sinsi, ilkesiz, yüreksiz, korkak varlıklardır. SADECE Kendi yaşamları söz konusudur. Nerede yemek varsa, nerede rahat yasayacaklarsa, nerede çok para kazanacaklarsa oraya giderler. Onlar için karanlık olması önemli değildir açık ağızların.
Arıyı kovalamak isterseniz savaşır. Engellere aldırmaz. Amacı sadece ışığa ulaşmaktır. İğnesini sapladığında öleceğini bilerek savaşır. Ve değerleri için ölür. Ama sinekler kaçarlar. Sonra yılışık yılışık tekrar dönerler kovaladığınız yere. Yemeklerinize, kollarınızın üstüne tünerler. Pis ayaklarıyla ezerler yaşadığımız her yeri.
Arılar yumurtalarını yalnızca kovanlarına bırakırlar. Oysa sinekler her yere yumurtlar, her yerde ürerler. Onlar için yumurtalarını bırakacakları yerin bile hiç önemi yoktur...
Az önce gördüm feci ilgimi çekti..............!!!!!!!!!!!!!
İnternet üzerinden satış yapılan "www.gittigidiyor.com" sitesinde Bilkent Üniversitesi’nin en seksi ve popüler kızlarından biri yaz okulu parası için kullanılmış tangasını 31 YTL’den açık arttırmaya çıkardı. Satışı yapan kişinin Bilkent Üniversitesi İşletme Fakültesi 2’nci sınıf öğrencisi 20 yaşındaki P.G. olduğu ortaya çıktı. Ancak küçük bir ayrıntı var: P.G. erkek.
"Bilkent Üniversitesi’nin en seksi ve popüler kızlarından biri, yaz okulu parası için kullanılmış tangasını açık artırmayla satıyor. Başlangıç fiyatı: 31 YTL." İnternet üzerinden satış yapan "www.gittigidiyor.com" sitesinde yer alan bu ilan büyük ilgi gördü. Bir günde tam 85 bin 400 kişi "Bilkentliden kullanılmış tanga" sayfasını tıkladı. Açık artırmada tangaya verilen para ilk günün sonunda 1250 YTL’ye çıktı. Maillerde dolaşmaya başlayan kullanılmış tanga satışı gazetelere de haber oldu. Satışı yapan Bilkent Üniversitesi İşletme Fakültesi 2’nci sınıf öğrencisi 20 yaşındaki P.G.’ydi. Ancak P.G. erkekti ve iddiasına göre olay, "Uyduruk bir bez parçasını satılığa çıkarırım ve ortalığı ayağa kaldırırım" tezi için hazırlanmış bir projeydi.
SİTE SATIŞI DURDURDU
Gittigidiyor internet sitesinde 8 Haziran 2006 tarihinde "queenoflands" ismiyle verilen "Bilkentliden kullanılmış tanga" ilanının açıklaması şöyleydi:
"Bilkent’in en seksi ve popüler hatunlarından birinin kullanılmış tangasına sahip olun. Tamamen kendisinden satılık olan bu tanga kargoya verilmeden iki gün boyunca giyilecektir ve kargoya o haliyle verilecektir. Bu açık artırmanın sebebi, yaz okulu için alınan borç paranın ödenmesinde bir nevi katkı olarak akla gelmiştir. Alıcılar bunu istedikleri amaç doğrultusunda kullanmakta serbesttirler."
Tanganın fiyatı çok yükselince, site satışı durdurdu.
Bilkent Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde öğrenci olan P.G. okulda öğrendiklerini, gerçek hayatta denemek için bu ilanı verdiğini savunuyor. "Uyduruk bir bez parçasını satılığa çıkarırım ve ortalığı ayağa kaldırırım" diyen P.G., şunları söylüyor:
"Amacım sadece zekámı kullanıp bir ürünü pazarlamaktı. Bilkent’in meşhur seksi kızlarıyla kullanılmış tangayı bağdaştırarak, bez parçasının değerini artırabilirim diye düşündüm. Ortada iğrençlik, sapıklık ya da dejenere bir durum yok. Sadece bir öğrencinin mesleğiyle ilgili yaptığı bir tez çalışması bu. Tangasını satıp okuyan Bilkentli kız öğrenci çok çarpıcı bir sunum. Kullanılmış tangaya gösterilen ilgi de ülkedeki cinsel açlığın hálá ne boyutta olduğunu gösteriyor."
P.G. site satışı durdurduktan sonra kullanılmış tangaya 5 bin YTL bile önerildiğini belirterek, ilandaki resmi, bir arama motorundan bulduğunu anlattı.
AYRI SİTE KURDU
P.G’nin, ilanın kaldırılmasından sonra kurduğu "www.tangasinisatanhatun.com" adlı site, "Bilkentli hatunun yeni icraatı" diye internet ortamında dolaşmaya başladı. Siteyi açınca kareli bir sayfayla karşılaşılıyor. Her bir kareye ilan vermek mümkün. P.G., günde onbinlerce kişinin girdiği sitede, müşterilerine dikkat çekip ürünlerini tanıtmalarını en azından bilinirliklerini artırmalarını sağladığını belirtiyor. Tabii bir yandan da para kazanıyor.
HAVADİS.NET
ALINTIDIR.......
Küfe ve ip
Bir şehrin en zengini öldüğünde, tellallar sokaklara dökülüp;
Ey ahali, diye bağırmışlar. Biliyorsunuz Veli efendi öldü. Bir vasiyeti var. Ahiret hayatına alışabilmek için, kendisine bir günlük yardımcı arıyor. Kim ki, mezardaki ilk gecesini onunla beraber geçirirse, Veli Efendiye ait servetin yarısı kendisine verilecektir. Ey ahali,duyduk duymadık demeyin....
Tellalların bütün çabasına rağmen kimse bu parlak, fakat korkulu vasiyete kulak vermemiş. Ama sonunda, şehrin en fakir sırt hamallarından birisi çıkmış ortaya. Adamcağız bakmış ki, hayatta zaten sırtındaki küfesinden ve ipinden başka bir şey yok. O halde “hamal olarak yatıp ertesi sabah zengin olarak kalkarım" diyerek razı olmuş...
Genişçe bir mezara, iyice kefenlenen zengini ve yanına hamalı yatırmışlar. Az sonra sual melekleri gelmiş "İkisi de bize emanet" diye konuşmuşlar. "Zengin nasıl olsa kalacak, şu hamaldan başlayalım."
Sormuşlar:
Dünyada malın mülkün var mıydı?
Alay etmeyin demiş, hamal. Sırtımdaki küfeden ve ipten başka hiç bir şeyim olmadığını siz de bilirsiniz.
Peki diye eklemiş melekler, o ipi ne karşılığında aldın.. Sonra küfeyi ne iş gördün de nasıl elde ettin?
Anlatmış hamalcağız. Beş kişinin malını 10 kuruşa taşıdım. İkisini yedim, sekizini sakladım.. Ertesi gün de aynı işleri yaptım. Yemedim içmedim, ucuza taşıdım ve bunları aldım.
Melekler:
Çık demişler, çık... Olmadı.... Hasan Efendiden aldığın para, hak ettiğinden çok düşük. Biz ondan bunun hesabını soracağız. Mehmet Efendiyle de ucuza anlaşmış ve ucuza taşımışsın...
İyi ama, diye cevaplamış hamal, hakettiğim parayı isteseydim, Bana taşıttırmazdı. Taşıttırmayınca da aç kalırdım...
O bizim işimiz demiş melekler, nasıl olsa buraya o da gelecek. Biz senin adına ona sorarız. Melekler, hamalı sıkıştırmaya devam etmiş. Söyle bakalım, aldığın paranın kaçını yedin, kaçını sakladın?
On kuruş aldı isem, yarısını sakladım... iki kuruş aldı isem, bir kuruşunu biriktirdim...
Çık demiş melekler... Yine olmadı, hem ucuza taşımışsın, hem de gıdandan kesmişsin... Yani sen, kendi nefsine zulmetmişsin... Nefsine zulmetmek de günahtır, bilmez misin?...
Hamalcağız ne cevap vereceğini düşünüp ecel terleri dökerken, Sabah olmuş. Açılan mezardan yukarıya bir bakmış ki, bütün millet orada... Kadı Efendi ve şehrin mehter takımı da kendisini bekliyor. Bir kıyamet ki sormayın.
"Kutlu olsun" demişler... "Bu gece kimsenin yapamayacağı bir işi başardın ama, bak artık zengin oldun."
Yooo, diye bağırmış hamal. İstemem , sizin olsun... Ben , bir iple küfenin hesabını sabaha kadar veremedim, ya o kadar servetim olsaydı ne yapardim?
IKI ERKEK KARDES
Erkek kardeslerin ikisi de babalarindan kalma çiftlikte çalisirlardi.
Kardeslerden biri evliydi ve çok çocugu vardi. Digeri ise bekardi. Her günün sonunda iki erkek kardes ürünlerini ve kârlarini esit olarak bölüsürlerdi.
Günün birinde bekar kardes kendi kendine:"Ürünümüzü ve kârimizi esit olarak bölüsmemiz hiç de hakça degil" dedi, "Ben yalnizim ve pek fazla gereksinimim yok."
Böylelikle, her gece evinden çikip, bir çuval tahili gizlice erkek kardesinin evindeki tahil deposuna götürmeye basladi. Bu arada evli olan kardes, kendi kendine :
"Ürünümüzü ve kârimizi esit olarak bölüsmemiz hiç de hakça degil, üstelik ben evliyim, bir esim ve çocuklarim var ve yaslandigim zaman onlar bana bakabilirler. Oysa kardesimin kimsesi yok, yaslandigi zaman hiç kimsesi yok bakacak" diyordu.
Böylece evli olan kardes her gece evinden çikip,bir çuval tahili gizlice erkek kardesinin tahil deposuna götürmeye basladi. Iki erkek de yillarca ne olup bittigini bir türlü anlayamadilar, çünkü her ikisininde deposundaki tahilin miktari degismiyordu.
Sonra, bir gece iki kardes gizlice birbirlerinin deposuna tahil tasirken çarpisiverdiler. O anda olan biteni anladilar. Çuvallarini yere birakip birbirlerini kucakladilar.
Hayattaki en yüce mutluluk, sevildigimize inanmaktir.
Başkalarının Fikirlerine Kulak Vermek
Osman efendi, bir sabah müthiş başagrısıyla uyanır. İlaç aldıgı halde geçmez. Bir-iki gün bekler, agrı devam edince doktor çagırır. Doktor muayene eder, agrı kesiciler verir, gider. Lakin, Osman Efendi'nin başagrısı azalacagı yerde artmaya başlar. Başka doktorlar çagrılır.
Osman Efendi, Uşak'ın ileri gelenlerindendir, agrıyı kesebilene servet vaat eder. Doktorların hiç biri agrıyı durduramadıgı gibi, sebebini de bulamazlar. Uşak halkı, birbirine karışır, başagrısından geceleri uyuyamayan Osman Efendi'yi, İstanbul'a karar verirler. İstanbul'da eniyi doktorlar seferber olurlar. Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır...
Görünüşe bakılırsa, Osman Efendi turp gibidir. Oysa, dayanması gittikçe zorlaşan başagrısı ve gözyaşları, hayatını çekilmez hale getirmiştir. Osman Efendi bu defa da apar topar yurtdışına götürülür. Haftalarca hastanede kalır, onlarca profesör tarafından konsültasyon ve testler yapılır. Fakat yine bir teşhis konulamaz.
Artık yerinde kalkamayan Osman Efendi'ye agrı kesici igneler verilir ve son günlerini evinde geçirmesi tavsiye edilir. Osman Efendi bitkin, ailesi perişandır. ''Kader'' denilir, Uşak'a dönülür...
Osman Efendi, yayla evinde bir odaya yatırılır ve agrı kesici ignelerle ölümü beklemeye başlar. Birgün hastanın keyfi yerine gelsin diye, Osman Efendi'nin eski berberi olan Berber Mehmet çagrılır. Berber yerinden kalkamayan Osman Efendi'yi traş ederken adamcagız derdini anlatır ve ''ölümü bekledigini'' söyler. Berber Mehmet, bir an düşünür. ''Bey'im...'' der, ''Sakın sizin burnunuz da kıl dönmüş olmasın?''. Bir bakar;''Hah, işte...'' der, ''Kıl dönmüş...'' Osman Efendi'nin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın, çantasından cımbızı kaptıgı gibi kılı çeker. Ev halkı Osman Efendi'nin köyü ayaga kaldıran çıglıgıyla, odaya koşar. Berber Mehmet, Osman Efendi'nin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttugu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir. Osman Efendi'nin kanayan burnuna, pansuman yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yataga yatırılır.
Ertesi sabah Osman Efendi aylardan sonra ilk defa, rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir. Başagrısından ise eser kalmamıştır. Dönen kılın, sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ızdıraplara yol açtıgını, doktorlar ancak o zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabilecegi kimsenin aklına gelmemiştir.
Sapasaglam ayaga kalkan Osman Efendi, berber Mehmet'i yanına çagırır ve ona bir servet bagışlar.
Şimdi bu gerçek hikayeden çıkarılacak dersler;
1. Mehmet Efendiler'in fikirleri var, dinlemek gerek.
2. Bazen büyük sorunların çok basit çözümleri olur.
3. Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok agrıyabilir.
Yaşadığı şehirden bulunduğu ortamdan kısacası yaşantısından sıkılan bir adam cebindeki az miktar para ile yanına hiçbir şey almadan bulunduğu kenti terk edip daha önce hiç bilmediği bir ülkeye gitmiş.
Oraya henüz alışmaya çalışırken birden bir ses duymuş. Bir çığırtkan avazı çıktığı kadar meydanda bağırıyormuş:
- Tiyatro Gelin Kaçırmayın Bu akşam Tiyatro…
Adam hayatında hiç tiyatroya gitmemiş ve inanılmaz derecede merak etmiş. Biletin nereden alındığını öğrenmiş. Bilet fiyatı cebindeki tüm para kadar olmasına rağmen hiç tereddütsüz bileti almış. Başlamış merakla oyunu izlemeye.
Oyun bitmiş herkes dağılmış ve bizim meraklı öylece kalmış izlediği muhteşem oyun karşısında. O sırada temizlikçi tarafından salonu boşaltmak için ikaz almış. Adamsa:
- Bana müdürünüzün yerini söyler misiniz? Onunla bir şey konuşmam gerek… demiş.
Seyrettiği oyunun etkisi ile müdür ile konuşmuş ve ne olursa olsun ne iş
olursa olsun buranın bir parçası olmak için çalışmak istediğini belirtmiş. Müdür çok şanslı olduğunu şu sıralarda bir temizlikçi aradığını fakat önce onu denemesi gerektiğini ifade etmiş ve denemek üzere aylardır el değmemiş bir kütüphanenin temizliğini uygun bulmuş.
- İşte burayı temizle. Eğer beğenirsem seni işe alırım…
demiş ve gitmiş.
Tiyatro aşkının verdiği şevk ile temizlik beklenenden kısa sürede bitmiş.
Müdür odayı görmeden adamın samimiyetine inanmamış. Onu diğerleri gibi işi savsaklayan biri sanmış. Fakat odanın temizliğini görünce hayretler içinde kalmış.Aylardır içeriye girilmeyen oda gıcır gıcır oluvermiş. Müdür bu çabuk ve becerikli adamı işe almaya karar vermiş.
- Tamam seni işe alıyorum
- Fakat benim yatacak yerim yok.
- O zaman burada yatarsın ve işe daha erken başlarsın.
İstediği olan tiyatro tutkunu huzurlu bir şekilde odayı terk ederken müdür.
- Adın neydi senin buraya yazalım… demiş.
Aldığı cevap ise;
- William William Sheaksper… olmuş.
Bu hikaye hem insanı dehşete düşürücü hem de ilham verici.
Sheaksper tiyatro yaşantısına bu şekilde başlamış. Tam kırk (40) yaşında… Tiyatroyu o yıllarda tanımış ve büyük bir azimle o muhteşem oyunları yazmış. Üstelik büyük bir fedakarlık göstermiş mesleği için. Meslek hayatı boyunca sadece üç saat uyuyarak yaşamını sürdürmüş. Sabah erken kalkıp oyun provasını yapıyor oyununu oynuyor ve akşam yeniden oyun yazıyor… Bu böyle sürüp gitmiş.
Bahri Öğretmenin,Öğretmenliğe başladığının ilk yıllarıydı..Anadolunun küçük ve köhne bir köyünde ilkokul öğrencilerine hayatın ne olduğunu anlattığnı zannediyordu..Mesleğe ilk atılmış olmanın şevki ve heycanı içerisinde minik yavrularının her şeyi ile ilgilendiğini ve kendisinin başarılı olduğunu düşünüyordu. Belki de tecrübesizliğinin verdiği casaretle ben bilirim havasının yanına öğrencilerinin yavrularının her şeyine hakim olduğunu düşünürken bilmeden kibir ve gurur yumaklarını içinde büyütüyordu. Bir sabah, arka sıralarda oturan kız öğrencilerinden birisinin gelmediğini fark etti. Halbu ki, o güne kadar pek devamsızlık yapmadığını gözlemlediği öğrencisi acaba niye okula gelmemişti. Zaman ilerledikçe öğretmenin içinde bir sızı oluştu ve giderek alevlenmeye başladı. Dha fazla dayanamayarak sınıfdaki öğrencilere A.... nin niçin gelmediğini sordu. Aldığı bilmiyoruz cevabı merakını bir kat dahaartırdı. Sınıfa; A.... evini bilen var mı dedi.Oysa ki, köyde oturan bütün öğrenciler elbette bir birlerinin evlerini bilirdi. Öğretmenin bir kaç öğrencili de alarak okula gelmeyen A..... nın evine gittiler. Ev demeye bin şahit isteyecek barakada kimsecikler yoktu. Viraneye dönmüş evin naylondan el yordamı ile tutuşturulmuş sözde kapıyı öğretmen aralayınca karşılaştığı perişan manzaradan şok oldu. Evet anadoluda bir mahrumiyet köyü evet bu köyde ondan da mahrum bir ev... Öğetmen arkadaş olayları yavaş yavaş anladığını düşündüğü bir sırada, yanındaki öğrencilerinden birisinin
- Öğretmenim;ben A.... nerede olduğunu biliyorum dedi. Çocuklar önde Öğretmen arkada yürüdüler.. evet geldikleri yer köyün alt girişinde bulunan mezarlığıydı. Köy kadar perişan, adı gibi garip, taşlar kadar soğuk... ama ortada bir sıcaklık var ki, tunçtan yürekleri bile eritecek derecede... Öğrenci A.....bir mezarın taşına sarılmış hıçkırarak ağlıyor ve o meleksi, sabi dudaklarından dökülen çümle:
- Anam.. anam.. canım anam. gurban olduğum anam; ne olurdusn yaşasaydın da saçlarımı yıkayıp beni temizleseydin. O zaman Öğretmenim bana Bitli A... diye kızmazdı. anam... anam...
10.Sınıf
İngilizce dersinde yanımda bir kız oturuyordu onun için benim en iyi Arkadaşım diyordum...ama Ben onun ipek gibi saçlarına bakıp benim olmasını istiyordum...ama o bana benim ona baktığım gibi bakmıyordu bunu biliyordum,dersten sonra kalktı ve geçen gün sınıfta olmadığı için günün notlarını istedi ve ona notları verirken bana teşekkür etti ve yanağımdan öptü onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyordum ama çok utanıyordum..
11.Sınıf
Telefonum çaldı,arayan oydu ve ağlıyordu bana aşkın nasıl kalbini kırdığını anlattı,beni evine çağırdı,yalnız kalmak istemediğini söyledi, bende tabi ki gittim,koltuğa,onun yanına oturdum,güzel gözlerine bakmaya başladım ve onun benim olmasını diledim,2 saat sonra Drew Barrymore'un bir filmi başladı ve onu izledik filmi izledikten sonra uyumaya karar verdi, bana her şey için teşekkür etti ve beni yanağımdan öptü. Onu arkadaş olarak istemediğimi Bilmesini istiyordum,onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...
SON SINIF
Mezuniyet balosundan bir gün önce yanıma geldi ve çıktığı çocuk hasta ve partiye gelemeyecek dedi, benimde çıktığım biri yoktu ve 7.sınıfta birbirimize söz vermiştik eğer çıktığı biri olmazsa partilere birlikte gidecektik, "en iyi arkadaş" olarak.Ve partiye birlikte gittik,o akşam çok güzeldi, her şey yolunda gitti, partiden sonra onu evinin kapısının önüne kadar bıraktım, kapının önünde ona baktım o da bana güzel gözleriyle bana gülümseyerek baktı.Onun benim olmasını istiyordum...ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum, bana "hayatımın en güzel zamanını geçirdiğini" söyledi ve yanağımdan öptü... Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi Bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama Söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum Ama çok utanıyordum... Günler, haftalar, aylar geçti ve mezuniyet günü geldi çattı.. Sürekli onu izledim onun mükemmel vücudunu seyrettim.Diplomasını almak için sahneye çıkarken sanki havada süzülen bir melek gibiydi.Onun benim olmasını istiyordum...Ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum.Herkes evine gitmeden önce yanıma geldi ve ağlayarak bana sarıldı sonra başını omzuma koydu ve "sen benim en iyi arkadaşımsın,teşekkürler" deyip yanağımdan öptü.Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok Seviyordum ama söyleyemiyordum.
Nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum...
ARADAN YILLAR GEÇTİ
Bir kilisedeydim ve o kızın nikahını izliyorum..evet artık evleniyordu, onun "evet, kabul ediyorum"demesini,yeni hayatına girmesini izledim, başka bir adamla evli olarak. Onun beni olmasını istiyordum..ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum.Yeni hayatına girmeden önce yanıma geldi ve "nikahıma geldin teşekkürler" deyip yanağımdan öptü. Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama Söyleyemiyordum nedenini bilmiyordum ama çok utanıyordum...
YILLAR ÇABUK GEÇTİ
Şu an benim bir zamanlar en iyi arkadaşım olan kızın tabutuna bakıyorum,eşyaları toplanırken lise yıllarında yazdığı günlüğü ortaya çıktı... Hemen günlüğünü aldım ve günlükte okuduğum satırlar şöyleydi...
"Onun gözlerine bakarak onun benim olmasını diledim...ama o bana benim ona baktığım gözle bakmıyordu bunu biliyordum.Onu sadece arkadaş olarak istemediğimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama SÖYLEYEMİYORDUM.nedenini bilmiyordum ama çok utanıyordum. KEŞKE BANA SEVDİĞİNİ SÖYLESEYDİ. Hayatta hiçbir şey için geç kalmayın sevdiğinizi söyleyin.Her ne pahasına olursa olsun.Bu onu kaybetmekte olsa.
ŞİMDİ KOŞ GİT SEVDİĞİNE, ONU SEVDİĞİNİ HAYKIRIRCASINA BELLİ ET..
ekselans
04-07-2006, 18:44
Sevgili çocuğum...
Seni uyurken seyretmek, nefes alışını duymak için sessizce odana girdim. Gözlerin kapalı, huzur içindesin. Buklelerin yüzünü çerçeveliyor. Bir kaç dakika önce çalışma odamda çalışırken birdenbire içimin sıkıldığını farkettim. Dikkatimi işime veremedim ve bu yüzden sessizce seninle konuşmak üzere odana geldim.
Bu sabah, yavaş giyindiğin için sabırsızlanıp, sana söylendim. Yemek fişini kaybettiğin için seni azarladım ve kahvaltı ederken gömleğine süt döktüğün için sana sert sert baktım. “Yine mi?” dedim, içimi çekerek ve başımı kızgınlıkla iki yana salladım. Sense bana bakıp, tatlı tatlı gülümsedin ve bana “Hoşçakal, anneciğim” dedin.
Öğleden sonra, sen odanda oynayıp, yatağına dizdiğin oyuncaklarına bağıra çağıra şarkı söylerken, ben telefon komuşmalarımı yapıyordum. Sana sessiz olmanı işaret ettim, sonra yine bir saat kadar telefonda konuştum. Daha sonra bir asker gibi sana emir verdim, “Oyalanıp durma, çabuk ödevini yap”... Bana “Peki, anneciğim” dedin ve hemen çalışmaya koyuldun. Sonra da odandan hiçbir ses gelmedi.
Akşam ben masamın başında çalışırken, korkarak yanıma geldin ve bana umutla, “Anneciğim, bu gece kitap okuyacak mıyız” diye sordun. Sana kesin bir dille, “Bu gece olmaz” dedim, “Odan hâlâ karmakarışık! Sana kaç kez hatırlatacağım, odanı toplamanı”... Başın önünde, odana gittin. Çok geçmeden geri geldin ve kapının yanından bana bakınca, “Şimdi ne istiyorsun” diye sordum aksi bir ses tonuyla.
Hiçbir şey söylemedin. Yanıma geldin, boynuma sarıldın ve beni öpüp, “İyi geceler, anneciğim. Seni seviyorum” dedin. Sonra da aceleyle odana gittin.
Daha sonra, duyduğum vicdan azabı nedeniyle, boş boş masama bakarak uzun bir süre oturdum. Acaba neden böyle davrandım, diye düşündüm. Beni kızdıracak hiçbir şey yapmamıştın. Sadece büyümeye ve öğrenmeye çalışan bir çocuk gibi davranmıştın. Bugün yetişkinlerin sorumluluklarla dolu dünyasında kendimi kaybettim ve sana harcayacak enerjim kalmadı. Bugün sen benim öğretmenim oldun, beni öpmeyi, bana iyi geceler dilemeyi unutmadın ve üstelik ruh halimin iyi olmadığını fark edip, parmaklarının ucunda gezindin.
...
Şimdi seni uyurken seyrediyorum ve bugünü yeni baştan yaşamak istiyorum. Yarın, ben de sana, bugün senin bana gösterdiğin anlayışı göstereceğim, böylelikle belki gerçek bir anne olabilirim. Uyandığında sana sıcacık gülümseyip, okuldan geldiğinde sana moral vereceğim ve yatmadan sana kitap okuyacağım. Sen gülünce gülüp, sen ağlayınca ağlayacağım. Kendime daha büyümediğini, bir çocuk olduğunu ve senin annen olmaktan mutluluk duyduğumu hatırlatacağım...
Bugün senin anlayışlı davranışın bana çok dokundu ve bu yüzden gecenin bu saatinde sana teşekkür etmeye geldim, çocuğum, öğretmenim ve arkadaşım olduğun ve bana gösterdiğin sevgi için.
Diana Loomansfus’tan
GERÇEK BİR HİKAYEMart 1921 - İnönü Ovası İnsanın iflahını kesen buz gibi bozkır ayazında Ethem Çavuş'un sırtı üşüyor, avuçları ise kızgın mermi kovanlarına çıplak elle dokunduğu için alev alev yanıyordu. Top atışı on sekiz saattir durmaksızın sürüyordu ve bunca süreden sonra elleri neredeyse duyarsızlaşmıştı.Sabit, artmayan, ıstırap verici sayılmayacak basit bir sızlama gibiydi sadece. Oysa her iki avucu da tamamen su toplamış, kabarmıştı. Mart ayazında esen poyraz, İnönü ovasından kalkan tozu düşmana doğru süpürüyor, süvariler düşman hatlarına doğru, poyrazdan da hızlı hücum ediyorlardı. At kişnemeleri, top gümbürtüleri, insan çığlıkları, tüfek sesleri, süngü ve kılıç şakırtıları birbirine karışmış, Ethem Çavuş'un yarı sağır kulaklarında değişmez, bitimsiz bir savaş uğultusu haline gelmişti. Her ses o tek sesin minik bir harmoniği, o polifonik ezginin bir anda işitilip kaybolan notaları gibiydi. Ethem Çavuş, 75 mm'lik topu durmaksızın dolduruyor, her seferinde besmele çekip keşif kolundan bildirilen menzillere kıyamet yağdırıyordu.Artık otomatik hale gelmiş hareketlerle sandıktan mermi alıyor, topa sürüyor, ateşliyor, boş kovanı çıkarıp ayaklarının dibindeki başka bir sandığa atıyordu. O anda eline bir somun ekmek verseler, onu bile topun mermi yatağına sürebilirdi.Sandıkta kalan sondan üçüncü mermiyi aldığında bir an duraksadı.Merminin üzerine bir çaput sarılıydı. Hareketini yavaşlatan bu saçmalığa söverek çaputu sökerken avucuna kalem büyüklüğünde demir bir çubuk düştü.Çaputun ve çubuğun anlamını çözmeye çalışırken sarı metalden mermi kovanına kazınarak yazılmış yazıya gözü ilişti.Okumaya vakti yoktu. Mermiyi topa sürüp ateşledi. Demir çubuğu cebine, boş kovanını ise bu sefer sandığa değil yere attı. Taarruza ara verdiğinde merakını uyandıran yazıyı okumak istiyordu. Birkaç dakika sonra soğumuş olan kovanı kaybolmaması için yerden alıp mintanının yakasından içeri attı.Akşam ezanı vaktinde çarpışma durulmuş, mevzileri ileri, düşman hatlarına doğru ilerletme emri gelmişti. Batarya komutanı, Ethem Çavuşa istirahat verdi. Yarım saatlik istirahatta erler top arabasını çekerlerken o da yemeğini yiyecek, namazını kılacaktı. İlk iş olarak boş kovanı çıkarıp üzerindeki yazıyı okudu.Kovanın üzerinde "Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8.Batarya 26 Rebiyülahir 1339* İnönü" yazıyordu. Birinci İnönü savaşının en kızgın günlerinden birinde düşülmüş not ve mermiyle gelen demir çubuk, İmalat-ı Harbiye atölyelerinde çalışanların bir mesaj istediğini gösteriyordu. Boşalan kovanlar Ankara'daki atölyelere yollanır, oradan tekrar doldurulup cepheye dönerdi.Üç saat sonra gecenin iyice çökmesiyle savaş tamamen durulmuş, birlikler yeni mevzilerine yerleşmişti. Ethem Çavuş, cebindeki demir çubuğu çıkarıp bir köşeye oturdu. Ucu sivriltilmiş çubuk, bakır ustalarının 'kalem' dedikleri, metal üzerine desen oymaya yarayan keskin bir aletti. Eline yumruk büyüklüğünde bir taş alarak hafif tıklamalarla kendi mesajını kovana kazıdı. "Aksekili Ethem Çavuş 8.Alay 3. Tabur 1.Batarya 20 Recep 1339** İnönü"* * *Beş gün sonra Ankara Atölye'nin bir köşesinde cepheden gelen sandıkları açan kalfa, tezgâhlardan birinde harıl harıl çalışmakta olan ustaya seslendi.Sesinde, eşi doğum yapmış bir adama bebeğini müjdeleyen ebenin heyecanı vardı. "Kâmil Usta! Müjdemi isterim! Senin yavru cepheden dönmüş!" Tüm personel kalfanın ne söylemek istediğini anlamıştı.Kısa bir süre için işler durdu. Hepsi sandıkların olduğu kısma koşturarak kovanın üstündeki yazıyı okumak için toplandılar. Tabii ki bu şeref Kâmil Ustaya aitti. Yüksek sesle Ethem Çavuşun notunu okudu.Atölyede bir bayram havası esmişti. Tüm çalışanlar, Kâmil Ustayı yeni baba olmuş biriymiş gibi kutluyor, hayır dualar ediyorlardı.Ustalar, iş tezgâhlarından birinin başında toplandılar. Kâmil Usta kovanın ağzının eğilen yerlerini düzeltip özenle kapsülünü yeniledi.İçine barutunu doldurduktan sonra yeni bir çekirdeği kovanın ağzına oturttu. Mermi hazır olunca, Ethem Çavuşun kovanın içinde geri yolladığı çelik kalemi yeni bir çaputla merminin üzerine sardı.Kundaklanmış mermiyi şefkatle tutarak yeni doldurulan bir sandığa yatırdı.Çalışanlar hep bir ağızdan "Allah kavuştursun" diyip işlerinin başına döndüler. Kâmil Usta, halen açık duran sandığa yatırdığı mermiye hüzünle bakıp "Selametle git aslanım. Allah muvaffak etsin. Çok bekletme bizi" dedi.Kovan, Birinci İnönü savaşı sıralarında üzerindeki ilk notla Kâmil Ustanın eline geçtiğinde bu fikir doğmuştu. Karahisarlı Seyfi Çavuşun başlattığı bu geleneğin süreceğinden emin değildi; ama denemeye değerdi. Nitekim Aksekili Ethem Çavuş umutlarını boşa çıkarmamıştı.Cephede patlayan her merminin kovanı buradaki ustaların elinden geçtiğine göre bir aksilik olmazsa yeniden görüşeceklerdi.* * *Eylül 1922 - Ankara Bir buçuk yıl içinde kovan sekiz kere daha atölyeye uğradı.Üzerindeki mesajların sayısı da sekize ulaşmıştı. Mesaj yazanların sekizi de başka alay ve taburlardan farklı kişilerdi. Kovan her keresinde atölyedekilere daha büyük bir coşku yaşatıyor, istiklâl savaşının her zorlu durağından Ankara'ya barut, kan ve zafer kokusu taşıyordu.Türk ordusunun İzmir'e girdiği gün Ankara'da bayram havası eserken kovan yeniden gelmiş, ama bu sefer tüm atölyeyi yasa boğmuştu.Kovanın içinde, çelik kalemin yanı sıra bir mektup ile bir tane de bakır künye vardı. Kovanın üzerine kazınmış dokuzuncu notta; "Karahisarlı Seyfi Çavuş. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 12 Muharrem 1341*** Banaz" yazılıydı.Atölyedekiler mektubu açıp okumaya koyuldular; "Bismillahirrahmanirrahim.Selamün aleyküm gayretperver ustalar. Allah'a şükürler olsun ki mendebur düşman kaçıyor. Muzaffer Türk ordusu beş gündür durup dinlenmeksizin kâfiri kovalıyor. Güzel İzmir'e, kalplerimizdeki imânımız kadar yakınız artık.İki gün evvel Banaz'daki muharebede bataryamın çavuşlarından Seyfi, kalleş düşmanın kurşunuyla şahadete ermiştir. Cenazesini sıhhiyecilere teslim etmeden önce mintanının içinde bu kovanı buldum. Malumunuzdur ki vefat eden neferin künyesi ailesine yollanır. Lâkin beş gün önce Karahisar'ı ele geçirdiğimizde, Seyfi Çavuşun ailesinin düşman tarafından katledildiğini öğrendik. Bu kahraman Türk evladı kederini yüreğine gömüp anacığını, babacığını defnedemeden düşmanın peşine düştü. Üç gün sonra kendisi de hakkın rahmetine kavuştu. Kovandaki yazılardan anladığım üzere bu topçu neferlerin bir ailesi de sizler olmuşsunuz.Bu sebeple Seyfi Çavuşun künyesini sizlere yolluyorum.Başınız sağ olsun. Hayır dualarınızı bizlerden, Fatihalarınızı aziz şehitlerimizden esirgemeyiniz. Hakkın rahmeti üzerinize olsun. Yüzbaşı Muhsin Talat. 4. Alay 2. Tabur 8. Batarya 14 Muharrem 1341 Salihli"Mektup bittiğinde tüm personel ağlıyordu. Atölyeye bir ölüm sessizliği çökmüştü. Hiç tanımadıkları halde iki satır yazıyla kardeş oldukları Seyfi Çavuşun ardından Fatiha okuyup amin dediler.Amin, işin bahanesiydi. Ellerini yüzlerine sürüp çevrelerine belli etmeden gözlerini silmekti dertleri. Oysa her biri bir diğerinin de ağladığını biliyordu. Dışarıdan gelen neşe dolu marş sesleri bile kederlerini dağıtamıyordu:İzmir'in dağlarında çiçekler açarAltın gümüş orda sırmalar saçarBozulmuş düşmanlar sel gibi kaçarYaşa Mustafa Kemal Paşa YaşaAdın yazılacak mücevher taşa.Kâmil usta yutkunarak tezgâhının başına oturdu. Kovanı yeniledi ama bu sefer, minik iki perçinle Seyfi Çavuşun künyesini kovanın dibine çaktı.Yine her zamanki merasimle mermiyi kundaklayıp sandığa yatırdı. Oysa o mermi bir daha düşman mevzilerine gönderilmeyecekti.* * *Ocak 1923 - Ankara Savaşın bitmesinin ardından Ankara'daki mühimmat depolarında sayım ve temizlik yapılıyordu. Sandıklar tek tek açılıyor, mermiler sayılıp yeniden sandıklanıyor, kayda geçirilip daha tertipli bir cephaneliğe gönderiliyordu. Teğmen Hamdi Vâsıf, Kâmil ustanın hazırlayıp kundakladığı mermiyi buldu. Böyle bir anının -belki de yıllarca- sandıkların içinde kalmasına gönlü elvermedi. Ciddi bir suç işliyor olmayı göze alıp mermiyi evine götürdü. Niyeti, ömrünün sonuna kadar mermiyi bir anı olarak saklamaktı. Öyle de oldu; ama mermi bir kez daha kullanıldıktan sonra Hamdi Vâsıf'ın evinde, camekânlı konsolun içindeki yerini alacaktı. Üstelik teğmen, bir tesadüf eseri merminin hikâyesini öğrenecek, bu hikâyeyi hatıratında yazacaktı.* * *29 Ekim 1923 - Ankara Teğmen Hamdi Vâsıf Ankara kalesine çıkan dik sokakları koşarak tırmanıyordu. Soğuğa rağmen kan ter içinde kalmıştı. Surlara ulaşınca 75 mm'lik toplardan birinin yanına koştu. Yarım saat önce 20:30 sıralarında meclisten, cumhuriyetin ilan edildiği duyurulmuştu. 101 pare top atışıyla cumhuriyet kutlanıyordu ve Seyfi Çavuş'un mermisi bu şöleni kaçırmamalıydı. Yetmiş, belki de sekseninci atışta topçuların yanına ulaşabilmişti. Yüzbaşı Muhsin Talat'ın yanına giderek sert bir asker selamı verdi."Hamdi Vâsıf Edirne! Bir maruzatım var komutanım" Yüzbaşı sorar gözlerle genç subaya bakıyordu."Evet teğmenim? Sizi dinliyorum" Teğmen, üniformasının içinden mermiyi çıkarıp yüzbaşıya uzattı."Yüzbirinci pareyi en çok bu mermi hak ediyor komutanım. Müsaadenizle bu şerefi ondan esirgemeyelim"Yüzbaşı Muhsin Talat gözlerine inanamamıştı. Sevinç gözyaşlarını tutamadı. Hamdi Vâsıf'a defalarca teşekkür ediyor, çevresindeki askerlere mermiyi sökebileceği bir iki alet getirmelerini emrediyordu.O kadar heyecanlanmıştı ki neredeyse aralarındaki rütbe farkına bakmaksızın genç teğmenin ellerini öpecekti.Mermiyi alıp çekirdeğini dikkatlice yerinden çıkardı. Kovanın tepesine bir bez parçası tepip iyice sıkıştırdı. Subay şapkasını çıkarıp surun üzerine koydu. Mermiyi şapkanın içine yatırdı. Toplar atışlara devam ediyordu. 82, 83, ...97, 98, 99...On dakika kadar sonra, atışları sayan çavuş "Yüzüncüyü attık komutanım" diyince, Muhsin Talat, kovanı topun yatağına kendi elleriyle sürerek ateş emrini verdi. Subayların kılıçlarını çekerek selamladığı o son top sesi Ankara'nın her duvarından yankıyıp dört yıllık istiklâl savaşının tüm hikâyesini anlatmıştı sanki. Rütbe ve mevkilerine bakmaksızın topun başındaki tüm askerler kucaklaşarak birbirlerini kutladı. Son olarak Yüzbaşı Muhsin Talat ile Teğmen Hamdi Vâsıf sarıldılar. Kovan ayaklarının dibindeydi. Yüzbaşı eğilip saygıyla kovanı yerden aldı. Avuçlarının yanmasına aldırmadı bile.Hamdi Vâsıf, yüzbaşının kovanı biliyor olmasına şaşırmıştı. Muhsin Talat, sorar gözlerle kendisine bakan genç subaya ötedeki, üzeri son baharın son kır çiçekleriyle ve iki küçük Türk bayrağıyla süslenmiş masayı işaret etti."Gelin teğmenim. Bizim çocuklar çay demlemiş. Çay içip sohbet edelim. Size kovanın hikâyesini bildiğim kadarıyla anlatayım ve sizin hikâyenizi dinleyeyim"Dört gün sonra kovan, Millet Bahçesinde bir tahta masanın üzerindeydi ve çevresinde üç adam oturmuş sohbet ediyorlardı.Yüzbaşı Muhsin Talat, Teğmen Hamdi Vâsıf ve Kâmil Usta. O gün aralarında bir karar aldılar. Kovanı her yıl cumhuriyet bayramında değiş tokuş etmek üzere nöbetleşe saklayacaklardı. Kovanın nihai sahibi, içlerinde en son ölen kişi olacaktı. 1936 yılında Kâmil ustanın ve 1942 yılında Muhsin Talat'ın vefat etmesiyle kovan Hamdi Vâsıf Gazikovan'a kaldı.1934'deki soyadı kanununda bu üç adam da "Gazikovan" soyadını almışlar, kovanın aracılığıyla isim kardeşi olmuşlardı. Aralarındaki ülkü kardeşliği ise zaten yadsınamazdı. "Kovan" sözcüğü insanlarda "Kovalayan" anlamını çağrıştırıyordu. Bu yüzden üç adam da soyadlarının anlamını sorana sormayana, hikâyeyi heves ve gururla anlatıyorlardı.* * *Temmuz-2005 İstanbul Gazikovan ailesinin evi "Alooo! İyidir kanki yaa nolsun! Siz ne ayardasınız? Bizim valide sultan akşam akşam iş çıkardı başıma... Taşınıyoruz ya; bodrumdaki öteberiyi toplayacakmışım. Bir sürü ıvır zıvır var. Bir hurdacı çağıralım dedim dinletemedim.... Ya ! Gelirim gelmesine de annem yaratık gibi dikilmiş başıma hareket çekiyor... Tamam baba. Araşırız. Baaay!"Evin 20 yaşındaki oğlu Sertan telefonu kapatıp annesine ters bir bakış fırlattı; "Ne var yaa? Ne kaynaşıp duruyon?" "Doğru konuş yırtarım ağzını. Bodrumu toplamadan hiçbir yere gidemezsin""Tamam yaa! Toplayacağız işte""Hadi sallanma"Sertan karanlık ve nem kokan bodrumun ışığını yakıp ayaklarının dibinde yığılı karton kolilere sıkı bir tekme savurdu. Nereden başlayacağını bilmez bir halde kolilere bakarken bir tanesini sinirle tepetaklak etti. Koliden dökülenlerin en üstünde sedef kakmalı ahşap bir kutu gözüne çarptı. Kutuyu açıp içindeki kovanı çıkardı. Bir süre üstündeki Osmanlıca yazıları inceledikten sonra kutudaki meşin kaplı defteri eline aldı. Mürekkepli kalemle muntazam bir yazıyla doldurulmuş defteri okumaya koyuldu. Neyse ki defterdeki yazılar Latin alfabesiyle yazılmıştı; "Evlatlarım, torunlarım! Bu kovan şanlı bir tarihin tezahürüdür.Üzerinde yazanları yeni alfabemizle bir arka sayfaya not ettim. Bu defterdeki hikâye ve kovan, sizlere intikal ettirdiğim en kıymetli mirâsımdır. Sakın ola ki yitirmeyin ve satmayın. Kıymet bilmezlerin himâyesine vermeyin. Gerekli hürmeti ondan esirgemeyin. Evinizde, vatan kadar kutsal yegâne varlık varsa o da bu emanetimdir. Hakkın rahmeti ve inâyeti üzerlerinize olsun. Babanız, dedeniz, Emekli Albay Hamdi Vâsıf Gazikovan. 29 Ekim 1953"Hamdi Vâsıf ve eşinin 1956 yılında bir deniz kazasında ölmelerinin üzerine eşyaları, acılı aileye yardım etmek isteyen konu komşu tarafından toparlanıp oğulları Şerif ve kızları Hamiyet'in evlerine götürülmüştü. İşe yarar eşyalar iki evde kullanılırken, kutuların çoğu yıllar boyu hiç açılmamış, bodrum katlarda neredeyse çürümeye terk edilmişti. Babasının kovan hakkındaki hikâyesini defalarca dinlemiş olan Şerif Bey, bir yığın eşyanın arasından kovanı bulup çıkarmaya üşenmiş, her aklına geldiğinde bir sonraki sefere ertelemişti. Lâkin kovan gün yüzüne çıkamadan Şerif bey de Hakkın rahmetine kavuştu.Ardında, hikâyeyi önemsemeyecek kadar az bilen iki evlat bırakarak. Hamdi Vâsıf'ın bu en değerli mirasına elli yıl sonra ilk dokunan, torununun çocuğu Sertan oldu.Genç adam loş ışıkta defterin sayfalarını hızlı hızlı çevirerek her sayfadan birkaç cümle okudu. Defterde yazılanlar çok da ilgisini çekmemişti. O sırada çalan cep telefonunu yanıtladı; "Alooo! .....Hadi yaa! Mega fikir!................Tamam moruk. Geliyorum. Bekleyin.Kızlardan kimler var?................Uff! Kadroya bak! Pelin'e dokunanı yakarım bilmiş olun"Elindeki kovanla defteri duvarın dibine doğru fırlatıp bir küfür savurdu "Ulan başlarım kovanınadaaaa, defterine deee!" . Söve saya merdivenleri çıktı. Annesinin bağırtılarını kulak arkası ederek kapıyı çarpıp kendini sokağa attı. Alemlere akmaya gidiyordu.Bir hafta sonra hamallar Gazikovan ailesinin eşyalarını Sarıyer'deki yeni evlerine indirirken, Maltepe belediyesinin temizlik işçileri ise boş evin önündeki karton kutuları çöp arabasına yüklüyorlardı.Aracın hidrolik presi tıslayarak kutuları hazneye sıkıştırırken yükselen çatırtılar, bir milletin kadir bilmezliğine yakılmış ağıt gibiydi. Çatırdayan, kovanın sedef kakmalı tabutu değildi tabii ki. Cumhuriyetin yitirilen ruhuydu. Mustafa Kemal'in tüm kötülükleri, cehaleti, geriliği ve aczi içine hapsedip kilitli bir şekilde milletine emanet ettiği Pandora kutusuydu. Çeyrek asır süren bir diriliş efsanesinin, yarım asır daha sonra gördüğü muameleye isyanıydı. Ve hatta, Sertan'ın yaşındayken şehit olan Karahisarlı Seyfi Çavuş'un kemikleri